Sonra birdenbire kaosun üstesinden gelen o
Transkript
Sonra birdenbire kaosun üstesinden gelen o
40 Gülsün Karamustafa: Ya şimdi nereye? Yazı Gökcan Demirkazık “Sonra birdenbire kaosun üstesinden gelen o bulanık, mistik büyülenme, tamamlanmışlık hissi kapladı beni.” GÜLSÜN KARAMUSTAFA, STAR WARS, 1982 —Virginia Woolf, Dalgalar 41 42 GÜLSÜN KARAMUSTAFA, FALLEN VARIATION OFTHE LAST SUPPER, 1984 43 GÜLSÜN KARAMUSTAFA, THE SETTLER TOGETHER VIDEODAN EKRAN GÖRÜNTÜLERİ, 2003 Vaat Edilmiş Resimler’i (1988-2015) ilk gördüğümde afallamıştım. SALT Beyoğlu’nun sütunlu zemin katında süzülüp, Mistik Nakliye’nin sağa sola dağılmış, konik, tekerlekli sepetlerinin yanından geçtiğimi (sepetlerin içindeki saten yorganların canlı parıltısı ve mekâna aritmik bir şekilde dağıtılmış olmaları mekanik hareket kabiliyetimi sarsmıştı) hatırlıyorum. Asansör beni üçüncü kata, Vaat Edilmiş Resimler’in tam karşısına ulaştırdı. Gülsün Karamustafa’nın 2013’te SALT’ta sergilenen retrospektifinin adına -Vadedilmiş bir sergi- ilham kaynağı olan bu işler aynı anda hem muhteşem hem banal, hem durağan hem hareketli, hem tekil hem de melez işlerdi. Bu işleri kitaplarda ve ekranlarda daha önce görmüştüm ama ancak şahsen gördüğümde soğukkanlı bir şekilde şunu fısıldadılar kulağıma: “Bir yerlere gittiğini zannediyordun. Ya şimdi nereye?” Bu işleri Berlin’de Hamburger Bahnhof’ta Melanie Roumiguière küratörlüğünde düzenlenen Chronographia adlı Karamustafa retrospektifinde tekrar gördüğümde, daha az şaşaalı ve evlerini terk etmiş oldukları için daha bitkin görünüyorlardı. (SALT’ta sergilenen dokuz işe karşılık orada yedi işin sergilendiğini fark etmemiştim.) Bu işlere eski bir dost gibi değil, arama sözünü hiç yerine getirmeyen eski bir tanıdık gibi yaklaştım: gülüşümün kıvrımlarına hafif bir suçluluk hissi de karışmıştı. Bu işlerin karşısına çıktığımda herhangi bir yer-yön hissi ya da yönlenmiş gerçekliğe sahip değildim. Resimlerin asılış şekli vücudunun alt kısmı çok kalın olan, baş aşağı durmuş bir çöp adam çiziminin ana hat- larını ya da şimdiye dek bilinmeyen bir totemin gölgesini akla getiriyordu. Orta sıradaki dört kare resimde minimalist titizlik daha da belirgindi: resim yüzeyi eşit dikdörtgenlere bölünmüştü -yüzeye altın sarısı ya da turkuaz ve kırmızı gibi daha ‘seküler’ bir renk hakimdi (morun o ‘rahipçe’ çağrışımı hariç)- ve boş bir arka planı ya da bir kadının torsosunun üst kısmını belirginleştiriyordu. Bu görsel sınırlamaya rağmen, başın duruş açısındaki küçük bir değişim, Watteau’nun aux trois crayons çalışmalarındaki gibi daimi ama primitif bir sinematik hareketi ortaya koyuyordu. Ama bu hareket bir tekilliğe ulaşmaktan çok uzaktı; zira kadının genellikle önünde birbirine kavuşturduğu kolları bir resimden diğerine sıçramalı kesmelerle sıçrayıp göç ediyor, böylece de parmakları çok farklı yönlere işaret ediyordu. Bu işler halen “ya şimdi nereye?” diye sormakta ısrar etseler de, resim alanının ötesinde şeylerin nerede başlayıp nerede bittiğine dair yaşadığım kafa karışıklığının beni betimlenen kadınla / kadınlarla aynı düzleme koyduğunu hissettim. Onun / onların siluet(ler)i varlıklarını İstanbul’da yüz yıllar boyunca gerçekleşen biçim göçüne borçluydular ve Deniz Şengel’in Elvisli Seccade için kaleme aldığı Düşkün İkona’da belirttiği gibi, “anlatının zamansal, lineer hattının parçalanması” anlamına geliyorlardı. Ama benim için bir izleyici olarak daha da önemlisi şuydu: utanmama gerek olmadığını anlamıştım. Buradaki düzlem bütünlüğü, ikonlarla beraber ‘cisimsiz bir alan’ oluşturmamızı sağladı. Bu ‘cisimsiz alanlar’ın yaratılması ve iletilmesi, ikonoloji- lerin kayması ya da ikizleşmesi aracılığıyla paylaşılabilir farklılıkların üretilmesi, Gülsün Karamustafa’nın bütün işlerine olmasa bile, Chronographia’nın tamamına hâkim. SALT sergisini daha önceden görmüş biri için, Chronographia, Vadedilmiş bir sergi’nin tekinsiz [uncanny] bir ikizi olarak beliriyor: aradaki farklılıklar, bağlamsal hassasiyetle hariç tutulması her zaman talihli bir karar olmayan birkaç iş [özellikle Türkçe’ye eğilen, Güllerim, Tahayyüllerim (1998) ve Karamustafa’nın Osmanlı tarihinden esinlenen, daha “oyuncu” işleri, İkramiyeli Padişah Portreleri (1991) ve Osmanlı Nisa Soyağacı (19942013)] ve önemli bazı eklemelerden teşekkül. Önceki serginin küratörleri Duygu Demir ve Merve Elveren tarafından kullanılan duvar renkleri (kırmızı, mor, petrol yeşili ve koyu gri) ve karşılaştırmalar (leopar desenli kolajların Salon usulünü hatırlatan bir şekilde asılması ve Hapishane Resimleri’nin (1972-1978) Sahne (1998) ile birlikteliği) rahatlıkla tanınır durumda. “Cisimsiz alanlar” yaratma eğilimi kendini en çok da Hamburger Bahnhof binasında Karamustafa’nın sergisiyle Carl Andre’nin Scuplture as Place (1958-2010) adlı retrospektifinin gerilimli bir aradalığında gösteriyor. Karamustafa’nın René Block küratörlüğünde yapılan 1995 tarihli İstanbul Bienali için özel olarak ürettiği NEW ORIENTATION (1995) adlı işi serginin iki yarısını, Andre’nin restospektifindeki 6 Metal Fugue (for Mendelev) gibi en büyük, en baskın işlerin sergilendiği eski tren istasyonunun tarihi salonuna bakan dar bir balkondaki bir omurga gibi birbirine bağlıyor. NEW 44 GÜLSÜN KARAMUSTAFA, PANTHER STOOL, 2007 GÜLSÜN KARAMUSTAFA, PORTRE MUHSİN AKGÜN GÜLSÜN KARAMUSTAFA, DOUBLE REALITY, 2013 ORIENTATION sırtını Andre’ye dönmüş gibi görünüyor: Stratejik bir şekilde yerleştirilmiş (ama biraz da evcilleştirici olan) pervaneler pembe ve beyaz şeritleri ters yönde, müzenin avlusuna doğru üflüyor. Karamustafa’nın sergisinin ikinci kısmına doğru ilerlerken bedeniniz ister istemez üzerine İstanbul’da kaybolan kadınların adlarının baş harflerinin ve ailelerinin onları son gördüğü tarihin işlendiği bu şeritlerle geçici bir temas kuruyor. Bu şeritlerin arasından geçiyorsunuz; ancak Andre’nin 6 Metal Fugue’unda ise işin üzerine basmak ya da eserle hiç temas kurmama seçeneğine sahipsiniz. Andre’nin aksine Karamustafa seyirciyi işi tecrübe edeceği belli bir pozisyona atamak ya da yükseltmek gibi bir şey yapmıyor: tam aksine, kaybın somut niteliği ve hatırlamanın kırılganlığı insanı ister istemez sarmalıyor ve işin bu karşılaşma esnasında ve sonrasında kendi içinde değişim geçirdiği izlenimini yaratıyor. Gülsün Karamustafa’nın alamet-i farikası haline gelen birçok enstalasyonunda kurgulanmış alanlarda görülen belirsizlik, kültürel biçim(sizlik)leri ve bulaşıcılıklarını içermekle kalmayıp, ayrıca bunların içinde yaşayabilecekleri bir denkraum inşa etme arzusuna işaret ediyor. Örneğin, Harmburger Bahnhof’daki sergisine adını veren iş (Kronografya, 1994) Radyo Haftası dergisinin altmış sayısının (ki bu sayıların her birinde, 1950 ile 1953 yılları arasında Karamustafa’nın babası birer yazı yayımlamıştır) çerçevelenmiş ve bir daire oluşturacak şekilde yerleştirilmiş kapaklarını içeriyor. Bu sergi vesilesiyle Karamustafa’nın külliyatına dair yayınlanan ilk müze monografında sanatçı şöyle diyor: “Bu nesneler bir yarı-zamanı -zamanın yarısını- betimliyordu ve daire şeklinde yerleştirilmişlerdi… Ardımızda bıraktığımız yüzyılın yarısının bir kesitini gösteriyorlardı.” Bu yerleştirme şekli, kapakların ağır Cumhuriyetçi temellere sahip görsel formlar olarak kolektif bir biçimde alımlanmasını kolaylaştırmanın yanı sıra, sanatçıya göre, zamanı uzamda sanki bir kavanozdaymışçasına kusursuzca muhafaza ediyor gibi görünüyor. Karamustafa’nın muhafaza etme içgüdüsünün ifadesi, Çifte Hakikat (1987 / 2013) gibi diğer işlerde daha bulanık ve belki de daha esoterik bir boyuta ulaşıyor. Çifte Hakikat’ta sanatçının sokakta bu şekilde bulup satın aldığı solgun pembe bir hamile elbisesi giymiş erken bir vitrin mankeni kırmızı bir küp içine yer alan yeşil bir küpün içindeki demir iskeletin içindeki ‘iki boyutlu bir mekân’da duruyor. Ana hatlarıyla çizilmiş bu alan yasaklayıcı bir hapsetmeye yol açmaktan ziyade (mecazi olarak) çağrışımsal çerçeveleri, yani Türkiye’deki bu buluntu nesneyi olası ve mümkün kılan çeşitli, bağlama-bağlı toplumsal cinsiyet anlayışlarını ete kemiğe bürüyor. Benzer şekilde, Kalkan (1986 / 2016) adlı iş, sanatçının kendi gelinliğini de kullanarak, bir kumaşlar karmaşasından sıra dışı (dik duran) ve gelinin çeyizinin önemli bir bölümüyle birlikte sığabileceği bir sanduka üretiyor. Karamustafa şunu bizzat kabul ediyor: bu eser “1986 senesinde sergilendiğinde, belki de abidelerin temelini oluşturuyordu.” Bu sergi için özel olarak sipariş edilmiş olsa da Karamustafa’nın en son abidesi olan 21. Yüzyıl için Abide, Kronografya’nın yanındayken bile fazlasıyla mütevazı ve tekil duruyor. Kalınca bir MDF’ye basılmış, gerçek boyutlarından biraz daha küçük beş çocuk (ya da adam), akrobatik bir dizilim içinde resimli bir 19. yüzyıl rehberinden fırlayıp çıkmışa benziyorlar. Bu baskı da –2000 tarihli Oryantal Fanteziler İçin Pekiştirme Serileri’nde olduğu gibi- çoğaltılıyor ve kopyalar sürekli daha da yükselebilecek (Constantin Brancusi’nin Sonsuz Sütun’u gibi) modüler bir insan kulesi oluşturmak üzere birbirine geçiriliyor. Fakat iki tuhaf detay bu yapıyı ele geçiriyor: birincisi, abideye yerleştirilmiş olan beş figürden biri diğerlerinden ayrı ve düşmek üzereymiş gibi görünüyor. İkincisi, bütün figürlerin bellerinde ve ağızlarında fosforlu kalemle çizilmişe benzeyen kırmızı izler var. Huo Rf’yle yaptığı bir röportajda Karamustafa “[y]aptığım tek müdahale ise, giysilerinin üzerinde bulunun küçük kırmızı bir lekeyi yeniden üreterek, konuşmayı engelleyen bir ağız bandı oluşturmak oldu” diyor. Bu figürler yüzyılın geri kalanında olayların nasıl gelişeceğini bildiği için mi onların konuşmasını istemiyor emin değilim ama bu eser zamanın geçişinin o fazla tanıdık döngüselliği hariç kişisel ve kolektif hafızaların kesişmesine herhangi bir şekilde işaret etmemesi açısından Karamustafa’nın külliyatındaki diğer abidelerden ayrılıyor. Bu sefer, yüz ifadelerinin şematik okunamazlığı ve yüceltilmiş sessizlikler “ya şimdi nereye?” sorusunu kitlesel olarak seyircilere yöneltiyor. Maalesef önümüzdeki yüzyılın “cisimsiz alanları” için herhangi bir romantik tahayyül kalmamış gibi gözüküyor. Gülsün Karamustafa: Chronographia Hamburger Bahnhof | 6 Haziran – 23 Ekim 2016 1. Başlı başına bir yolculuk olan şehrin adı da Yunanca ‘şehre’ anlamına gelen İstinpoli’den geliyor. 2. Deniz Şengel, “Düşük İkona: Gülsün Karamustafa’nın Sanatına Retorik Yaklaşım, 1981-1992,” Merve Elveren, ed., Düşük İkona: Gülsün Karamustafa’nın Sanatına Retorik Yaklaşım, 1981-1992 (İstanbul: SALT, 2016), 42. 3. “Ama böyle, yan yana birlikte oturduğumuzda,” dedi Bernard, “birbirimizde eriyoruz tümcelerle. Sisle çevriliyoruz. Düşsel bir ülke yaratıyoruz.” Virginia Woolf, Dalgalar, Ayrıntı Yayınları, 1995, çev. Oya Dalgıç. 4. Gülsün Karamustafa, Melanie Roumiguière ve Övül Ö. Durmuşoğlu, ed., Gülsün Karamustafa: Chronographia, (Vienna: Verlag für moderne Kunst, 2016), 287. 5. Karamustafa, Huo Rf, “Gülsün Karamustafa ile Söyleşi,” Sanat Dünyamız 153 (August 2016), 62. 6. A.g.e., s. 56. 7. A.g.e. s. 59.
Benzer belgeler
Gülsün Karamustafa ile Söyleşi
araya getirildiğinde kaçınılmaz olarak
belirli bağlamlar oluşturuyor; fakat
aynı zamanda çok değişik sürprizleri
de var. Çünkü bu sergi “Vadedilmiş
Bir Sergi”de gösterilenlerden farklı
işler de içe...