Gülsün Karamustafa ile Söyleşi
Transkript
Gülsün Karamustafa ile Söyleşi
54 SÖYLEŞİ SANAT DÜNYAMIZ 153 Gülsün Karamustafa ile Söyleşi BERLİN’DEKİ ÇAĞDAŞ SANATLAR MÜZESİ HAMBURGER BAHNHOF, 10 HAZİRAN - 23 EKİM 2016 TARİHLERİ ARASINDA, GÜNCEL SANATIN ÖNDE GELEN İSİMLERİNDEN GÜLSÜN KARAMUSTAFA’NIN “KRONOGRAFYA” SERGİSİNE EV SAHİPLİĞİ YAPIYOR. HUO RF’NİN SANATÇIYLA YAPTIĞI SÖYLEŞİ SERGİ ÜZERİNDEN SANATÇININ GEÇMİŞTEN GELECEĞE ÇALIŞMALARINA UZANDI. HUO RF Fotoğraflar: Sanatçı, Hamburger Bahnhof – Staatliche Museen zu Berlin ve Rampa İstanbul’un izniyle Huo Rf: Hamburger Bahnhof süreci nasıl başladı, son dönem kapsamlı sergilerinizden birisi olan SALT’taki serginizin oraya bir katkısı oldu mu? Gülsün Karamustafa: Kronografyanın temelinde elbette 2013’te SALT’ta açtığım “Vadedilmiş Bir Sergi” var. SALT’taki “Vadedilmiş Bir Sergi” bana birçok önemli imkân sağladı. Bugüne kadar çeşitli yerlerde ve çoğunlukla yurtdışında sergilediğim işlerin bir arada gösterilmesi ve aralarındaki zengin ilişkinin değerlendirilmesi önemliydi. Bunu, sergimi gerçekleştiren genç küratörlerim Duygu Demir ve Merve Elveren’e borçluyum. Aslında farklı bir jenerasyondan olmalarına rağmen, uzun bir zamana yayılan üretimle karşılaştıklarında değerlendirmelerimiz zenginleşti ve farklı bir yaklaşım ortaya çıktı. Elimizdeki malzemenin yıllar içinde dönüp dolaşıp bir sarmal halinde diyaloglar oluşturduğunu gördük ve onların fikirlerinin ışığında bu diyalog başarılı bir biçimde SALT sergisinde sunuldu. Bu kapsamlı sergi bir hayli ilgi çekti. Hem yurtdışından, hem yurtiçinden çok değişik tepkiler aldım. Değişik kesimlere ulaşmış olduğunu gördüm. Bana gelen tepkiler sadece bugünün gençliğinden değil, söz konusu birçok dönemi benimle birlikte yaşamış, bu ülkenin belli politik aşamalarından geçmiş, sıkıntılarını çekmiş insanlardandı. Sergiyi görüp etkilenenler ve kendi maceralarının uzamında okumayı başaranların tepkileri bir araya geldiğinde etkili bir sonuç oluştu benim için. Çoğu için tekil olarak gördükleri, grup sergileri içinde değerlendirdikleri işler birdenbire bir bütün olarak karşılarındaydı; ama bu karşılaştıkları işlerin farklı bir uzantısı da vardı. Çünkü onları destekleyen, hiç görmedikleri işlerle bir arada gösteriliyorlardı bu sergide. Çok şanslıyım ki sergi Hamburger Bahnhof çalışmalarını sürdüren ve yine çok genç bir küratör olan Melanie Roumiguière’in dikkatini çekti. Melanie bu sergiyi Hamburger Bahnhoff’ta kendi yorumuyla tekrar göstermek istedi, bunun için çok çaba sarf etti. Sonunda bunu SÖYLEŞİ SANAT DÜNYAMIZ 153 başardı ve bugün Hamburger Bahnhoff’taki sergi açılmış durumda. Bu serginin SALT’taki sergiyle örtüştüğü yerler de var, çünkü uzun bir sürece yayılan bir üretimim aslında. Bir araya getirildiğinde kaçınılmaz olarak belirli bağlamlar oluşturuyor; fakat aynı zamanda çok değişik sürprizleri de var. Çünkü bu sergi “Vadedilmiş Bir Sergi”de gösterilenlerden farklı işler de içeriyor, daha da zenginleşiyor. Diğerlerinin yanı sıra bu sergide bir de yeni üretim var, ismi de 21. Yüzyıla Abide. Aslında bu abide geleneği 1985’ten beri var benim işlerimde. 80’li yılların ortalarında hep hızlı değişime ve kitsch’in varlığına abideler yapıyordum, ama şu anda yeni bir yüzyılın 16. yılında yeni bir yüzyıla ait bir abide yapma ihtiyacını duydum, onu göreceksiniz. H.R.: SALT serginizi çok ayrı bir yerde tutuyorum, çünkü kişisel olarak gidip dışarıda göremeyeceğim işlerinizi bir arada gördüğüm bir sergiydi. Berlin serginiz ise daha geniş bir alana yayılan, neredeyse bütün bu işlerinizi, ulaşamayacağımız üretimlerinizi bir arada göreceğimiz çok büyük bir sergi. 101 iş var bildiğim kadarıyla. G.K.: Evet, 101 iş var, bu arada bir araya getirilen resimlerin sayısı fazla. Bu resimleri bir araya getirmek için büyük bir çaba sarf edildi. Bu epey zorlu ve farklı bir prosedür gerektiriyor; gümrüğüyle, ödünç alma biçimleriyle, sigortasıyla vs. bir hayli zor bir eylem süreci oluşturdu. Artık kaybolmuş olduğunu düşündüğüm bazı resimler de bir araya getirilmiş oldu. H.R.: Resimlerin tek tek sayılıyor olması önemli bir nokta bence. Bu sergi üzerine konuşurken bahsettiğiniz 21. Yüzyıla Abide ile bağlantılı olarak Kalkan işinizi düşünüyorum. Kalkan da benim için bir abide gibi. G.K.: Evet, o da bir abide sayılabilir gerçekten, üstelik emeğin de var üzerinde. Gülsün Karamustafa, İstanbul, 2016 Foto: huo rf 55 56 SANAT DÜNYAMIZ 153 “Gülsün Karamustafa. Kronografya” sergisinden görünümler, 2016 Hamburger Bahnhof – Museum für Gegenwart – Berlin © Staatliche Museen zu Berlin / Thomas Bruns H.R.: O kısmı sizin takdiriniz tabii ki ama bir abide gibi, hem ölçek olarak büyük ölçekli, sizin en etkin ve çok çarpıcı işlerinizden biri bence ve şimdi tekrardan gün yüzüne çıkıyor bu iş. Hem 21. Yüzyıla Abide’yi hem de 21. Yüzyıla Abide üzerinden Kalkan’ı konuşabilir miyiz? G.K.: Aslında Kalkan’ı “bir abide” olarak değerlendirmen çok hoşuma gitti, hiç bu doğrultuda düşünmemiştim, ama galiba Kalkan 1986 senesinde sergilendiğinde, belki SÖYLEŞİ SÖYLEŞİ de abidelerin temelini oluşturuyordu. Yine aynı doğrultuda öncü Türk sanatından bir kesit sergileri için yaptığım bir işti. Kalkan’ın üzerinde gördüğünüz aslında bir gelinlik. Bu gelinlik benim 1970 senesinde evlendiğimde giydiğim gelinlik; ama o dönem için gelinlik fikri bugünkü gibi değerlendirilmemeli. O dönemdeki anlayışımıza göre düğün kavramı veya evlilik kavramı değişikti. Hepimiz dünyayı değiştirmek, güzel günler ve daha iyi zamanlar için düşüncelerimi- zi gerçekleştirmek üzere yola çıkmış gençlerdik. Ama ailelerin baskıları vardı. Onları kırmamak için, en basitinden bir gelinlik giymeyi kabul eder ama üzerinde hiç durmazdık. Evlenirken onu giyer ve daha sonra evlenecek olana devrederdik. Söz konusu gelinliği diğer devrimci arkadaşlarım da giydi. Ailelerin isteklerini kırmamak için yaptığımız o törenlerde o giydiğimiz gelinliğin hiçbir önemi yoktu; dolayısıyla bu gelinlik öyle bir nitelik de taşıyor, yani bir dönem SANAT DÜNYAMIZ 153 genç kızların çok fazla değer vermedikleri törensel durumlarda yasak savıcı bir gelinliktir bu. H.R.: Ama aynı zamanda o önem vermediğiniz şey, işinizde bir kalkana dönüşüyor. G.K.: Elbette, çünkü bir anlamda bütün müesseselerde olduğu gibi, bütün değer vermediğimiz ama gerçekliğini koruyan müesseselere karşı olduğu gibi, bu da simgesel olarak var oluyor. Dolayısıyla onu bir 57 58 SÖYLEŞİ SANAT DÜNYAMIZ 153 SÖYLEŞİ SANAT DÜNYAMIZ 153 en az bir buçuk iki metreye büyütüldü ve üst üste binerek bu abideyi oluşturdu. Abideyi oluşturan figürler, asıl onlar çok acayip. Asker midir ya da cambaz mıdır anlayamadığım kişiler, birbirlerinin üzerine çıkarak bir kule oluşturuyor. Bir kısmı yerde dört ayak üzerinde, onların üstüne çıkanlar ezici bir baskı oluşturuyorlar. Figür gruplarını üst üste bindirerek baskıyı daha da ağırlaştırıyorum. Yaptığım tek müdahale ise, giysilerinin üzerinde bulunan küçük kırmızı bir lekeyi yeniden üreterek, konuşmayı engelleyen bir ağız bandı oluşturmak oldu. “Gülsün Karamustafa. Kronografya” sergisinden görünüm, 2016 Hamburger Bahnhof – Museum für Gegenwart – Berlin © Staatliche Museen zu Berlin / Thomas Bruns kalkan gibi kullanmak, onun arkasında saklanmak bence güzel bir fikirdi. Dolayısıyla bu gelinlik birdenbire o işin göbeğini oluşturdu. Baktığınızda karşıdan gerçek bir kalkan gibi durur. İster bir polis kalkanı düşünün, ister bir Ortaçağ kalkanı ya da isterseniz bir arma gibi düşünün; o bir kalkan. H.R.: Yeni iş? G.K.: Yeni işe gelince, yine bir abide. Abideler serisi benim için periyodik bir düşünce; belirli zamanlarda ortaya çıkar ve ondan sonra pek ilgimi çekmez. Ama şu anda bir abide yapma zamanı geldi diye düşündüğümü hatırlıyorum bu işe başlarken. Tesadüfen, vakti zamanında alıp bir kenara attığım ama bu doğrultuda düşünürken elimin altına gelen bir imaj. İnanılmayacak kadar küçük, neredeyse beş santimetre boyutunda bir taş baskısı figürler serisinden çıktı bu iş. O taş baskısı figür aslında herhangi bir şekilde ofset baskı olsaydı böyle bir sonuca ulaşamazdım çünkü taş baskısını büyüttüğünüzde tramlaşma vs. gibi manasız şeyler olmuyor. Küçücük bir görüntü de olsa, onu büyütmeye aldığınızda çok temiz bir neticeyle karşılaşabiliyorsunuz, dolayısıyla beş santimetrelik bir figür, bizim işimizde H.R.: Star Wars’u konuşmak istiyorum biraz. Muhtemelen köy hayatı yaşayan bir kadın görüyoruz, altında şalvar ve üstünde Star Wars yazılı bir tişört var. İlk üretimleriniz resimleriniz, resimlerin üç boyutlu işlere dönüşmeleri, bireysel gibi görünen ama daha fazla kişiyle bağlanan veya dokunan çalışmalar... Bir süre önce hepimizin dikkatini çeken ve çoğu insanın duyarlı bir şekilde yaklaştığı Çilem Doğan hikâyesi var. Çilem Doğan, birçok kez kocasının şiddeti yüzünden devlet yardımı istiyor. Sonuç olarak baskı ve şiddete dayanamadığı bir noktada kocasını öldürdüğünü söylüyor. Çilem Doğan’ın teslim olduğu an, üzerinde “Dear Past thank you for all lesson. Dear Future I am ready Sevgili Geçmiş, bütün dersler için teşekkürler. Sevgili Gelecek, ben hazırım” yazıyor. Star Wars’la röportajımız öncesinde işlerinize bakarken tekrar karşılaştım ve aklıma Çilem’in hikâyesini getirdi. Gittikçe artan bir şiddet var toplum üzerinde. Ben bunu sadece kadın problemi olarak okuyamıyorum. Gittikçe agresifleşen bir toplum olduğunu düşünüyorum. Hem ‘Star Wars’u hem de bu günlerimizi nasıl yorumluyorsunuz? G.K.: Önce bu kadının hikâyesinden başlayalım, “Star Wars’tan. 80’lerin 59 başında biz Marmaris’in Turunç köyü denilen, el değmemiş bir koyunda yaz tatilleri geçirirdik. Bu köy 14 haneli, hiçbir şekilde değiştirilmemiş bir köydü. Bizim de çok dikkatle korumaya çalıştığımız bir alandı, ama şu anda korkunç bir turizm kasabası haline dönüşmüş durumda; bütün bu güzel köylüler kapitalizmin nasıl çalıştığını çok iyi öğrenip, kendilerini denizden koparıp kara taşımacılığına adadılar. İnanılmaz paralar kazanıp pansiyonculuk yoluyla daha farklı statüler elde ettiler ve tanınmaz kişiler haline dönüştüler. Ama belki bunda bizim de kabahatimiz var, yani oraya hiç el atmasaydık belki bunlar olmazdı diyeceğim; ama öyle bir şey de yoktu, çünkü oralara herkes el attı ve bizim de yapabileceğimiz bir şey olmadı sonrasında. Star Wars tişörtünü taşıyan kadın, Marmaris’in Turunç köylüsü. Dönüşümün başlarıydı, her şeyin birdenbire farklılaştığı dönemde pazarlarda satılan ve üzerlerinde ne yazılı olduğu her zaman meçhul, hiçbir şekilde giyen tarafından anlaşılamayacak, ama sadece rengiyle ve formuyla seçilebilecek tişörtler çok modaydı. Ve bunları da sevimli bir biçimde giyen sevgili Turunç köylülerimiz vardı. Onlardan bir tanesi karşıma gelip bu Star Wars baskılı tişörtle durduğu zaman beni çok etkilemişti, o resim öyle bir anda ortaya çıktı. Benim de çok dikkatimi çekti Çilem’in üzerindeki tişört. Çünkü bilinçli bir şekilde giymiş ya da giydirilmiş olsa, duruşu çok farklı olurdu. Ama yazının anlamı o kadar masum bir biçimde kendisiyle örtüşüyordu ki, onu bu tişörtün içinde bir katil olarak düşünmek zorlaşıyordu. Kadın meselesinde maalesef kötü şeyler yaşıyoruz ve bunun da nasıl önü alınır bilinmez; çünkü giderek yükselen, giderek baskıyı çoğaltan, giderek kadın kavramını sıfırlayan bir ortamda yaşamaya başladık. Yani bu ortamda ne şikâyetlerin, ne ağlamanın faydasını gözlemleyebiliyorum. 60 SÖYLEŞİ SANAT DÜNYAMIZ 153 “Gülsün Karamustafa. Kronografya” sergisinden görünüm, 2016 Hamburger Bahnhof – Museum für Gegenwart – Berlin © Staatliche Museen zu Berlin / Thomas Bruns SÖYLEŞİ SANAT DÜNYAMIZ 153 Gülsün Karamustafa Star Wars 1982 kâğıt üzerine karışık teknik 63 x 50 cm Sanatçı ve Rampa İstanbul’un izniyle 61 62 SANAT DÜNYAMIZ 153 SÖYLEŞİ Herhangi bir konuda yapılabilecek bir şeyin bundan sonra bir işe yaramayacağını da kuşkuyla seziyorum. Buna karşılık ne yapılabilirdi, geriye doğru düşünüyorum. Ne yapıldı ve buraya gelindi? Ne yapıldı da belli bir mücadeleyi sürdürdüğümüze inandık? Nasıl oldu da birdenbire bir uçurum düşüşüyle düştük onu da bilemiyorum açıkçası. 1970’lerin masum, sadece politikanın izinde feminist mücadelenin yürüyebileceğine inanan kadın hareketinde, ki bu çok eleştirilirdi, daha sonra 80’lerin toplumsal cinsiyet meselesini ele alan feminist çalışma ve mücadelesini hatırlıyorum. Bu mücadeleyi sürdürdüğümüze inanırken ve bunların meyvelerini toplamaya başladığımızı zannederken içine düştüğümüz çukuru görmek çok acı geliyor bana. Ve bu şiddetin, kadına karşı şiddetin, şiddetle desteklendiğini hissediyorum bu dönemde. Gülsün Karamustafa Kalkan 1985 karışık teknik 250 x 135 x 75 cm Sanatçı ve Rampa İstanbul’un izniyle H.R.: Aslında gender demişken, sizin daha çok bu sergide öne çıkarmak istediğiniz işler var mı bilmiyorum ama Çifte Hakikat veya sizinle beraber yine kurdelelerini aldığımız ve Dördüncü İstanbul Bienali’nde sergilenen işinizden biraz bahsetmek istiyorum; çünkü güncelliğini hâlâ koruyan bir iş. Çünkü hâlâ farklı boyutlarda devam etmekte... G.K.: Çifte Hakikat çok dinamik ve küçük bir jestle ortaya çıkmış bir iştir. 80’lerin sonunda İstanbul sokaklarında bir dükkânın önünde fark ettiğim hamile giysili bir erkek mankeni eve götürmemle ve onun etrafına iki boyutlu bir mekân oluşturmamla ortaya çıkmış bir iş. Bence o dönemde böyle bir vurguyu o şekilde ortaya koymak önemliydi. İlginç olanı, o dönemde yapılmış olan bir işin bugün hâlâ yaşamakta oluşu ve hâlâ izleyiciyle iletişim kurarak yeni hikâyeler üretebilme gücünün var oluşunu görmek. NEWORIENTATION ise, 1995 yılında, 4. İstanbul SÖYLEŞİ SANAT DÜNYAMIZ 153 Bienali için yapmış olduğum, ondan sonra da hiç tekrarlayamadığım bir işti. Küratör Melanie Roumiquière’in isteğiyle, müze içerisinde bu iş için uygun bir alan bulduk ve uyguladık, iki galeri arasında mekânı birleştiren asma köprüye kuruldu iş. Şu anda bu işi gömüldüğü yerden çıkarıp orada tekrar uygulamak bana birazcık ürküntü veriyor, ama yine de sanıyorum sonuçta iyi bir iletişim kurabilecek izleyenlerle. Bu iş ürettiğim dönemde Galata üstlerinde Cihangir’de yaşıyordum. Galata her zaman benim ilgi alanım dahilinde. Eğer işlerimin çoğuna bakarsan, altla- Gülsün Karamustafa Çifte Hakikat 1987/2013 tekstil, demir, polyester 192 x 170 x 171 cm Sanatçı ve Rampa İstanbul’un izniyle 63 rını biraz eşersen Galata’nın eğlence endüstrisi, tarihi ve geçmişiyle ilgili birçok şeye parmak bastığımı görebilirsin. Bir de Galata’da benim için gerçekten ilgi çeken noktalardan bir tanesi, Galata genelevleriydi. Geçenlerde fark ettim ve çok dehşet verdi bana, Zürafa Sokak aslında Galata’da bir sinagogla bir büyük kilisenin arasında yerleştirilmiş bir sokak, bunun çok politik olduğunu çok geç, çok yeni fark ettim. Ama tuhaf bir duygu verdi yeniden. NEWORIENTATION ile ilgili düşüncem şuydu: İstanbul, liman, Galata’daki genelev ve İstanbul etrafındaki kayıp 64 SÖYLEŞİ SANAT DÜNYAMIZ 153 kızların hikâyesi. Herhangi birinin izini sürdüğünde çoğunlukla onları Galata genelevlerinde bulabiliyordun. O dönemde, 1994’te başlamış olan bir polis programı vardı televizyonda. Kayıplar aranıyor ve onların hikâyeleri anlatılıyordu. Bu hikâyelerin içinde bazen de kaybolmuş, ama tekrar ortaya çıkmayan ve çıkmayı istemeyen kızlar olurdu, bu da çok dramatik bir şeydi. Ben bu işi bütünüyle İstanbul ve çevresindeki kayıp kızlara adadım. Ve onların isimlerinin baş harflerini bu polis kayıtlarından bulduğum kayboluş tarihleriyle birlikte bu kurdelelerin üzerine damgaladım. Kurdeleler limanda denize doğru savrulurken, İstanbul’a bir nevi selam verdim. Şimdi aynı kurdeleler müzede yine bir istikâmete doğru sallanacak, böylelikle bu işi tekrar hayata geçirmiş olacağız. H.R.: Benim için bu iş görsel olarak romantik ve duygusal olmasının yanı sıra aynı zamanda lokal bir hikâyeyi barındırıyor. Lokal ama aslında çok global bir sorun, dünyanın her yerinde tekrar üretilebilir ve güncele yaslanır oluşu sebebiyle de çok önemli: Sanatı önemli kılan şey bana göre öncelikle bu belgeleme süreci, o hikâyeyi abideleştirmek ve o işin içerisine hapsetmek, öyle yaşatmak. Bunu sizin işlerinizde hep görüyoruz. Yaşadığınız bir apartmanı bir sanat nesnesine dönüştürdüğünüz farklı bir işiniz var, gittiğiniz konuk sanatçı programlarında karşılaştığınız hikâyelerle lokal hikâyeleri birleştirdiğiniz işleriniz var; özellikle Köy Enstitüsü işiniz gibi... G.K.: İşlerimin temel referans noktaları aslında kendi hayatım, kendi coğrafyam ve kendi çevrem. Turunç köyünden, onun yanında Köy Enstitülerinden bahsedebiliriz ve aynı zamanda Avusturya’nın en önemli mimarlarından biri olan Margarete Shütte Lihotski’nin hikâyesine bağlanabiliriz buradan ve daha sonra bu hikâyeyi Avrupa’da yükselen faşizmle genç Türkiye Cumhuriyeti’nin karşılıklı hikâyeleri konusuna dönüştürebiliriz. Gayet tanıdık, tam anlamıyla bildiğim noktalardan yola çıkıyorum ve herkes tarafından paylaşılabilecek bir iş üretiyorum. Hikâyesi İstanbul’da var olan bir apartmana dayalı bir proje yaptığımda, göç tarihine verdiği referansla pek çok dünya insanı tarafından rahatlıkla okunabilecek bir iş haline geliyor. Meydanın Belleği de aynı şekilde paylaşılabiliyor. H.R.: Dışardan bakıldığında müthiş bir belgeleme ve bu belgeyi üretme ve paylaşma durumu var yani meydanlar, bu kayıp kızlar aynı zamanda şimdi yine tekrardan konuşmak istediğim Arzu Nesneleri belge niteliğinde; ama aynı zamanda sanata dönüşüyorlar. Yani bu Star Wars tişörtlü hanımefendi de bir belge ve sanat eserine dönüşen hikâyenin öznesi. G.K.: Projelerin altı asla boş değil. Herhangi bir yanlış yapmamak, herhangi bir yargılama ile yüz yüze kalmamak için çok ciddi bir araştırma yapmak durumunda hissediyorum kendimi. Tabii bu araştırma süreci içinde de çok yaratıcı fikirler ve çok da zenginleştirici malzemelerle karşılaşıyorum. Bir iş başlangıçta bir küçük fikir olarak beliriyor ve sonuçta hiç tahmin etmediğim bir noktada bitiyor. Aslında o da bu işin mucizesi diye düşünüyorum. Hiçbir işimin başladığı yerde bitmediğini görüyorum ama her işimin sonunu aşağı yukarı tahmin eden bir eskizim var. H.R.: Arzu Nesneleri, ilk sergilediğiniz sunum şeklinizden daha farklı bir duruma bürünüyor Müze için. Diğer bir tarafta, konu yine farklı boyutlarda hâlâ güncel. G.K.: Üretirken etik meselenin dikkate alınması gereği çok önemli benim için, çünkü insana dair Gülsün Karamustafa NEWORIENTATION 1995 ip, kurdele, askı aparatları yük. 400 cm 4. Uluslararası İstanbul Bienali’nden yerletirme görüntüsü, Antrepo, İstanbul, 1995 Sanatçı ve Rampa İstanbul’un izniyle, Foto: Yıldırım Arıcı SÖYLEŞİ SANAT DÜNYAMIZ 153 65 66 SANAT DÜNYAMIZ 153 Gülsün Karamustafa Fil 2016 buluntu nesne, kaide 90 x 32 x 42 cm Sanatçı ve Rampa İstanbul’un izniyle SÖYLEŞİ hikâyelerle uğraşıyorum. Bu yüzden bütün sosyolojik araştırmamı yapıp bir işe giriyorum. Gerektiğinde işin uzmanlarından yardım alıyorum. Aslında ‘Arzu Nesneleri’ tehlikeli bir konuydu. Çünkü illegal bir ticaret üzerinden şekilleniyor. Bu illegal ticaretin içinde kadın sömürüsü vardı, çok dikkat etmem ve bu iki durumun hataya düşmeden aktarılması gerekiyordu. Gözlemlediğim olağanüstü bir durumdu 1990’ların sonrasında başlayan ve en az bir on yıl devam eden sınır ticareti. Bunun için bir şeyler yapmak ihtiyacı duyuyordum. Her zamanki gibi, ilgimi çeken bir şey olduğunda bir sanatçı olarak onu görmek, özümsemek ve onunla ilgili bir şey yapmak ihtiyacı duyuyorum. Bu da insanların, rejim değişikliğiyle birlikte tersyüz olduğu bir dönemde ortaya çıkan, bir çeşit ticaret karşısında bir şey yapmam gerektiğini düşündüğüm noktaydı. Sonuç olarak performansları oluşturan fikir geldi aklıma. “Bu işi yapan kadınların içinde bulundukları durumu deneyimlemek nasıl olur acaba” diye düşündüm ve bu deneyimi dürüstçe tekrarlayabilmek için çantamı toparlayıp beş kere, yurtdışına, onların yaptığı gibi bavul içinde kaçakçılık yaptım. Onların tabiriyle “bavul ticareti” gerçekleştirdim ve bu ticaretin sonunda onların yaptığı gibi tezgâhımı açtım, mallarımı sattım. Oradan edindiğim kârı bulunduğum şehirdeki bir kadın kuruluşuna bırakarak işimi bitirdim. Bu performans beş kere tekrarlandı. Biri Zürih’te, İsviçre’de, üç tanesi Fransa’da ama Paris gibi bir merkezde değil Sete, Burj, Rouen gibi daha ufak şehirlerde tekrarlandı; bir de Hannover’da açık alanda yaptık bu tekrarı. Ondan sonra talep üzerine Berlin’de bir kez daha özel bir gösterim içinde yer aldı. Bu ticaretin sona erdiğini gördüğümden performansları bitirmeye karar vermiştim. Dolayısıyla bu son tekrarı satışa açık gerçekleştir- SÖYLEŞİ SANAT DÜNYAMIZ 153 Gülsün Karamustafa’nın atölyesinden görünüm İstanbul, 2016 Foto: huo rf 67 68 SANAT DÜNYAMIZ 153 BELLEK / EMEK Foto: huo rf medim, tam tersine bir ikinci gece, ikinci bir performans yaparak artık legal bir ticaret merkezi olan Laleli’nin son durumunu göstermek istedim. Aynı alanda şık dükkânların açıldığını, zamanında “bavul ticareti” yapan kadınların artık bu dükkânların sahibi olduğunu ve onların nasıl çalıştıklarını gösterir bir performans yaptım. Bu performansta Laleli dükkânlarından kart adresler topladım, bu kart adresleri çoğaltıp orada bir promosyon gibi, beni izleyenlere dağıttım. Berlin’de bu gösterim sırasında bir Alman film ekibiyle birlikte bir çalışma gerçekleştirmiştik. Berlin şehrinde birlikte dolaşarak o zamanlar hâlâ varlığını sürdüren Almanya’yla Polonya arasındaki bu “bavul ticareti”nin gerçekleştiği dükkânlar vardı. O sırada o dükkânları Berlin’de yaşayan Polon- yalı göçmenlerle birlikte ziyaret ettik ve bu filmi de bu son sergilemeye ekledik. H.R.: Sanat ortamının başat elemanlarından biri galeriler. Sizce Türkiye’de sistem tam olarak oturdu mu? En sağlıklı gözlemlerden birisi sizinki olacaktır. G.K.: Öğrenciliğim sırasında ve mesleğe ilk girdiğim yıllarda Türkiye’de galeri kavramı gelişmemişti. Görsel sanatçının besleneceği tek yer Devlet Resim Heykel Sergileri ve bu yolla devlet adına yapılan satın almalardı. 70’li yılların ortasında başlayan ve 80’lerde hızla sayıları fazlalaşan galerilerin kendilerine özgü bir stratejisi yoktu ve bir kavram karmaşası yaratıyorlardı. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği’nin çabala- rıyla 1990 yılında açılan fuarda yer alan galeriler, bir süre sonra aynı çatı altında bulunmak istemediler ve ikinci bir sanat fuarına ihtiyaç duydular. Bugüne kadar hikâyemiz bölünerek, ayrışarak yeni arayışlar içinde devam etti, bugün İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerde hedeflerini belirlemiş, işini iyi yapan galeriler var. H.R.: Sert, keyifli/keyifsiz, birbirinden farklı hükümetler gördünüz; dünyayı izlediniz, belgelediniz; ürettiniz. Hüzünlü hikâyeler anlattınız, anlatılması gereken. Şahit olduğunuz, yaşadığınız ve paylaşmak istediğiniz şeylerdi bunlar. Ne görüyorsunuz şimdi bunca emeğinizin, geçmişinizin, başarılarınızın ardından nasıl bir manzarayla karşı karşıyasınız? G.K.: Manzarayı betimledim, Hamburger Bahnhoff’ta görürsünüz. •
Benzer belgeler
Sonra birdenbire kaosun üstesinden gelen o
araya getirildiğinde kaçınılmaz olarak
belirli bağlamlar oluşturuyor; fakat
aynı zamanda çok değişik sürprizleri
de var. Çünkü bu sergi “Vadedilmiş
Bir Sergi”de gösterilenlerden farklı
işler de içe...