GAZİOSMANPAŞA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
Transkript
GAZİOSMANPAŞA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
ISSN 1309-3320 GAZİOSMANPAŞA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ Journal of Gaziosmanpasa University Faculty of Medicine Yıl/Year : 2009 • Cilt/Volume: 1 • Sayı/Issue: 1 GAZİOSMANPAŞA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ Journal of Gaziosmanpasa University Faculty of Medicine 2009 (1) ISSN 1309-3320 DANIŞMA KURULU (ADVISORY BOARD) Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyeleri ve Sahibi Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi adına Prof. Dr. Zehra Seyfikli Editör Prof Dr Prof. Dr. M. Murat FIRAT Yardımcı Editörler Prof Dr Şule Arslan Yrd Doç Dr İlhan Çetin Yrd Doç Dr Sadık Toprak Yazışma Adresi Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi, Semerkant Mahallesi, Muhittin Füsunoğlu Caddesi, Tokat E mail [email protected] Baskı AYRINTI BASIMEVİ İvedik Org. San. Böl. 28. Cad. 770 Sok. No:105-A Ostim - ANKARA T:(312). 394 55 90 F:(312). 394 55 94 Yılda üç sayı yayınlanır. Yayın Türü: Yerel Süreli Prof.Dr. Atila AKKOÇLU Dokuz Eylül Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Prof.Dr. Ayhan KUZU Ankara Üniv.Tıp Fak. Genel Cerrahi AD. Prof.Dr. Binnur SARIHASAN Ondokuz Mayıs Üniv. Tıp Fak. Anesteziyoloji ve Rea. AD. Prof.Dr. Bülent TIRAŞ Gazi Üniv.Tıp Fak. Kadın Hast. ve Doğum AD. Prof.Dr. Cüneyt TURAN Erciyes Üniv. Çocuk Cerrahisi AD.Öğretim Üyesi Prof.Dr. Fehmi ÖZGÜNER Süleyman Demirel Ün.Tıp. Fak. Fizyoloji AD. Prof.Dr. Ferit KOCAOĞLU Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Prof.Dr. Halis Bülent TAŞTAN Gülhane Askeri Tıp Akademisi Dermataoloji Prof.Dr. Hüseyin DİNDAR Ankara Üniv. Tıp Fak. Çocuk Cerrahisi AD. Başkanı Prof.Dr. Hüseyin Turgut Pamukkale Ün. Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hast. ve Klinik Mikrobiyoloji AD. Prof.Dr. İlkkan DÜNDER Ankara Üniv. Tıp Fak. Kadın Hast. ve Doğum AD. Prof.Dr. Kenan KOCABAY Düzce Ünv. Düzce Tıp Fak.Çocuk Sağ.ve Has. Prof.Dr. M.Zeki KARAGÜLLE İstanbul Ünv. Tıp Fak. Tıbbi Ekoloji ve Hidroklimatoloji Prof.Dr. Nursen ARITÜRK Ondokuz Mayıs Üniv.Tıp Fak. Göz Hast. AD. Prof.Dr. Ömer AKYOL Hacettepe Ün. Tıp.Fak. Biyokimya AD.-Ankara Prof.Dr. Özlem Özdemir KUMBASAR Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Prof.Dr. Rıza DURMAZ İnönü Ün. Tıp. Fak. Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Malatya Prof.Dr. Sermet KOÇ İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Prof.Dr. Süleyman KAPLAN 19 Mayıs Ün.Tıp. Fak.His. Emb. AD.-Samsun Prof.Dr. Tarık AKSU Hacettepe Üniv. Tıp Fak. Kadın Hast. ve Doğum AD. Prof.Dr. Ülkü AYPAR Hacettepe Üniv.Tıp Fak.Anesteziyoloji ve Rea.AD. Prof.Dr. Ümit BİÇER Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Prof.Dr. Yener GÜLTEKİN Cumhuriyet Üniv.Tıp Fak. Üroloji AD. Prof.Dr. Yusuf ORHAN İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Endokronoloji Prof.Dr. Yusuf ÖZTÜRK Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Prof.Dr. Yüksel SÜLLÜ Ondokuz Mayıs Üniv. Tıp Fak. Göz Hast. AD. Prof.Dr. Zafer KURUMLU Gülhane Askeri Tıp Akademisi Dermataoloji Doç.Dr. Ahmet KIZILAY İnönü Üniv. Tıp Fak.KBB. AD. Doç.Dr. Altla ELHAN Ank.Ünv.Biyoistatistik. İstatistik AD. Ankara Doç.Dr. Ayhan KOYUNCU Cumhuriyet Üniv. Tıp Fak. Genel Cerrahi AD. Doç.Dr. Bünyamin ÜNAL Atatürk Ün. Tıp.Fak.His. Emb.AD. Erzurum Doç.Dr. Dursun Ali ŞENSES Düzce Ünv. Düzce Tıp Fak.Çocuk Sağ.ve Has Doç.Dr. Ersin Fudallioğlu Hacettepe Ün. Tıp. Fak.Fizyoloji AD. Doç.Dr. Ersin ODABAŞI Gülhane Askeri Tıp Akademisi Tıbbi Ekoloji ve Hidroklimatoloji Doç.Dr. Ertuğrul BOLAYIR Cumhuriyet Ünversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Doç.Dr. Faruk AYDIN K A T Ü. Tıp.Fak. Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji-Trabzon Doç.Dr. Gökhan GÖKÇE Cumhuriyet Üniv.Tıp Fak.Üroloji AD. Doç.Dr. Harika BOZTEPE İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Endokrinoloji Doç.Dr. İbrahim TUNCAY Şelcuk Üniv. Tıp Fak. Ortopedi ve Travmatoloji AD. Doç.Dr. Mehmet Ali MALAS Sül. Dem. Ün. Tıp. Fak.Anatomi.AD Doç.Dr. Meliha TAN Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Adana Doç.Dr. Murat GÜVENER Hacettepe Üniv. Tıp Fak. Kalp –Damar Cerrahisi AD. Doç.Dr. Murat ÜNAL Mersin Üniv. Tıp Fak. KBB AD. Doç.Dr. Mustafa GÜRELİ Cumhuriyet Üniv. Tıp Fak. Beyin Cerrahisi AD. Doç.Dr. Mustafa YILMAZ Hacettepe Üniv. Tıp Fak. Kalp –Damar Cerrahisi AD. Doç.Dr. Oğuz Aslan Özen Afyon Kocatepe Ün. Tıp. Fak. Dek.Anatomi Anabilim Dalı Doç.Dr. Önder Ergönül Marmara Ü. İNFEKSİYON HAST. ve KLİNİK MİKROBİYOLOJİ Doç.Dr. Pınar ATASOY Kırıkkale Üniv.Tıp Fak.Patoloji AD. Doç.Dr. Sedat ÇAĞLI Ege Üniv. Tıp Fak. Beyin Cerrahisi AD. Doç.Dr. Sema BİRCAN Süleyman Demirel Üniv. Tıp Fak. Patoloji AD. Doç.Dr. Yılmaz TOMAK Ondokuz Mayıs Üniv. Tıp Fak. Ortopedi ve Travmatoloji AD. Doç.Dr. YusufTÜRKÖZ İnönü Ün.Tıp. Fak. Biyokimya AD.-Malatya Yrdd.Doç.D Dr. Beyzade AKDAĞ Pamukkale Ün.Tıp.Fak. Biyoistatiatik.AD. -Denizli GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 1- Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesinin süreli yayın organıdır. 2- Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi yılda 3 kez yayımlanır. 3- Derginin amacı, tıp alanındaki bilimsel gelişmeleri ve çalışmaları aktarmaktır. Bu amaçla, tıbbı orijinal araştırma, derleme yazıları, tartışmalı konularda karşıt ve yandaş yazıları, ilginç olgu sunumlarını, bilmece olguları, klinik ve pratik uygulamalara ilişkin yazıları, editöre mektupları, editör yorumlarını, biyografi ve tıp alanından haberleri yayımlar. 4- Derginin yayım dili Türkçe'dir. Yazıların Türk Dil Kurumu Sözlüğüne ve Yeni Yazım Kılavuzu'na uygun olması gerekir. 5- Dergi Editörlüğü, yayın kurallarına uymayan yazıları yayımlamamak, düzeltmek üzere yazarına geri vermek ve biçim olarak yeniden düzenlemek yetkisine sahiptir. Gönderilen yazılar, biri istatistiksel danışman (hakem) olmak üzere en az 3 danışman tarafından değerlendirildikten sonra Yayım Kurulu kararıyla yayımlanır. 6- Yayımlanmak üzere gönderilen yazılar başka yerde yayımlanmamış ve yayımlanmak üzere gönderilmemiş olmalıdır. Eğer makalede daha önce yayınlanmış; alıntı yazı, tablo, resim vs. mevcut ise makale yazarı, yayın hakkı sahibi ve yazarlarından yazılı izin almak ve bunu makalede belirtmek zorundadır. Bilimsel toplantılarda sunulan özetler, makalede belirtilmesi koşulu ile kabul edilir. Dergiye gönderilen yazılara telif hakkı ödenmez ve yazar yazının tüm yayım haklarının Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne ait olduğunu kabul eder. Ayrıca, ayrı baskı yapılmaz. Yayın devir hakkı formu bütün yazarlarca imzalanır. Yayımlanan yazıların bi-limsel ve hukuksal sorumluluğu yazarlara aittir. Makale yayımlanmak üzere dergiye gönderildikten sonra yazarlardan hiçbiri, tüm yazarların yazılı izni olmadan yazar listesinden silinemez, ayrıca hiçbir isim, yazar olarak eklenemez ve yazar sırası değiştirilemez. 7- İnsan ve hayvan ögesi içeren yazıların Etik Kurul onayları alınmış ve belgelendirilmiş olmalıdır. 8- Gönderilen yazıların hemen işleme konabilmesi için, mutlaka aşağıda belirtilen yazım kurallarına uygun olması gereklidir: Derleme: Tıbbi özellik gösteren her türlü konu için son tıp literatürünü de içine alacak şekilde hazırlanabilir. Yazarın o konu ile ilgili basılmış yayınlarının olması özellikle tercih nedenidir. İstenen bölümler - Özet (Ortalama 200-250 kelime, bölümsüz, Türkçe ve İngilizce) - Konu ile ilgili başlıklar - Kaynaklar Editöryel Yorum/Tartışma: Yayınlanan orijinal araştırma makaleleri ile ilgili, araştırmanın yazarları dışındaki, o konunun uzmanı tarafından değerlendirilmesidir. Konu ile ilgili makalenin sonunda yayınlanır. Editöre Mektup: Son bir yıl içinde dergide yayınlanan makaleler ile ilgili okuyucuların değişik görüş, tecrübe ve sorularını içeren en fazla 500 kelimelik yazılardır. Başlık ve özet bölümleri yoktur, ayrıca kaynak sayısı 5 ile sınırlıdır. Hangi makaleye (sayı, tarih verilerek) ithaf olunduğu belirtilmeli ve sonunda yazarın ismi, kurumu, adresi bulunmalıdır. Mektuba cevap, editör veya makalenin yazar(lar)ı tarafından, yine dergide yayınlanarak verilir. Olgu Sunumu: Nadir görülen, tanı ve tedavide farklılık gösteren makalelerdir. Yeterli sayıda fotoğraflarla ve şemalarla desteklenmiş olmalıdır. İstenen bölümler - Giriş - Olgu Sunumu - Tartışma - Kaynaklar Tıbbi Kitap Değerlendirmeleri: Güncel değeri olan ulusal veya uluslararası kabul görmüş kitapların değerlendirmeleridir. YAZI ÇEŞİTLERİ YAZIM KURALLARI Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi yazıları aşağıdaki şekilde sınıflar: Orijinal Araştırma: Prospektif-retrospektif klinik çalışmalar ve tüm deneysel çalışmalardır. İstenen bölümler - Özet (Ortalama 200-250 kelime; amaç, gereç ve yöntemler, bulgular ve sonuç bölümlerinden oluşan, Türkçe ve İngilizce) - Giriş - Gereç ve Yöntemler - Bulgular - Tartışma - Teşekkür - Kaynaklar Bilimsel Sorumluluk Tüm yazarlar gönderilen makalede akademik-bilimsel katkıya sahip olmalıdır. Yazar olarak belirlenen isim aşağıdaki özelliklerin tamamına sahip olmalıdır: - Makaledeki çalışmayı planlamalı veya yapmalı, - Makaleyi yazmalı veya revize etmeli, - Son halini kabul etmelidir. - Makalelerin bilimsel kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. Etkin Sorumluluk • Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi dergisi, “İnsan” öğesinin içinde bulunduğu tüm çalışmalarda Helsinki Deklerasyonu Prensipleri’ne uygunluk (http://www.wma.net/e/policy/ b3.htm) ilkesini kabul eder. İçinde insan ögesinin bulunduğu çalışmalarda yazarlar, makalenin GEREÇ VE YÖNTEMLER bölümünde bu prensiplere uygun olarak çalışmayı yaptıklarını, kurumlarının etik kurullarından ve çalışmaya katılmış insanlardan “Bilgilendirilmiş olur” (informed consent) aldıklarını belirtmek zorundadır. - KAPAK SAYFASI: Makalenin başlığı (Türkçe ve İngilizce), tüm yazarların ad-soyadları, akademik ünvanları, kurumları, iş telefonucep telefonu, e-posta ve yazışma adresleri belirtilmelidir. Makale daha önce sunulmuş ise sunum yeri ve tarihi belirtilmelidir. • Çalışmada “Hayvan” öğesi kullanılmış ise yazarlar, makalenin GEREÇ VE YÖNTEMLER bölümünde Guide for the Care and Use of Laboratory Animals (www.nap.edu/catalog/5140.html) prensipleri doğrultusunda çalışmalarında hayvan haklarını koruduklarını ve kurumlarının etik kurullarından onay aldıklarını belirtmek zorundadır. - ANAHTAR KELİMELER (2-5 arası) İngilizce ve Türkçe yazılmalıdır. İngilizce anahtar kelimeler “Medical Subject Headings (MESH)”e uygun olarak verilmelidir (Bkz: www.nlm.nih.gov/ mesh/MBrowser.html). Türkçe anahtar kelimeler MESH terimlerinin aynen çevirisi olmalıdır. • Olgu sunumlarında hastanın kimliğinin ortaya çıkmasına bakılmaksızın hastalardan “Bilgilendirilmiş olur” (informed consent) alınmalıdır. • Makalede herhangi bir şekilde ticari bağlantı ya da çalışmaya destek veren bir kurum-kuruluş mevcut ise mutlaka belirtilmelidir. • Makalelerin etik kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. BİÇİMSEL KURALLAR Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi dergisi için düzenlenen biçimsel esaslar aşağıdadır; - Makale, PC uyumlu bilgisayarlarda Microsoft Word programı ya da Open Office Writer ile yazılmalıdır. KISALTMALAR: Metin içinde kelimenin ilk geçtiği yerde parantez içinde verilir ve tüm metin boyunca o kısaltma kullanılır. Uluslararası kısaltmalar için “Bilimsel Yazım Kuralları” kaynağına başvurulabilir. - ÖZETLER: Yazı çeşitleri bölümünde belirtilen şekilde hazırlanarak, makale dosyası içerisine yerleştirilmelidir. - KAYNAKLAR: Makalede geliş sırasına göre yazılmalı ve metinde cümle sonunda noktalama işaretlerinden hemen sonra “Üst Simge” olarak belirtilmelidir. Makalede bulunan yazar sayısı 6 veya daha az ise tüm yazarlar belirtilmeli, 7 veya daha fazla ise ilk 3 isim yazılıp Türkçe kaynaklarda “ve ark”, İngilizce makalelerde “et al” eklenmelidir. Kaynak yazımı için kullanılan format Index Medicus’ta belirtilen şekilde olmalıdır (Bkz: www.icmje.org). Kongre bildirileri, kişisel deneyimler, basılmamış yayınlar, tezler ve internet adresleri kaynak olarak gösterilemez. Kaynakların yazımı için örnekler (Noktalama işaretlerine lütfen dikkat ediniz): Makale için; Yazar(lar)ın soyad(lar)ı ve isim(ler)inin başharf(ler)i, makale ismi, dergi ismi, yıl, volüm, sayfa no’su belirtilmelidir. Örnek: Darke S, Zador D. Fatal Heroin ‘Overdose’: a Review. Addiction 1996; 12: 1765-72 Editör ve yazarları birden fazla olan kitaplar için; Yazar(lar)ın soyad(lar)ı ve isim(ler)inin başharf(ler)i, bölüm başlığı, editörün(lerin) ismi, kitap ismi, kaçıncı baskı olduğu, şehir, yayınevi, yıl ve sayfalar belirtilmelidir. Şekil, Resim, Tablo ve Grafikler Örnek: - Makalede kullanılacak resim, şekil, tablo ve grafikler dosyanın içine, makalede işleniş sırasına uygun olarak numara verilip, ilgili yerlere yerleştirilmelidir. Resim, şekil, tablo ve grafikler metin içinde geçtiği yerler ilgili cümlenin sonunda belirtilmelidir. Resim, şekil, tablo ve grafiklerin altına açıklamaları eklenmelidir. Breedlove GK, Schorfheide AM. Adolescent pregnancy. 2nd ed. Wieczorek RR, editor. White Plains (NY): March of Dimes Education Services; 2001. - Kullanılan kısaltmalar şekil, resim, tablo ve grafiklerin altındaki açıklamada belirtilmelidir. - Daha önce basılmış resim, şekil, tablo ve grafikler kullanılmış ise yazılı izin alınmalıdır ve bu izin açıklama olarak şekil, resim, tablo ve grafik açıklamasında belirtilmelidir. - Resimler/fotoğraflar yüksek çözünürlükte olmalıdır. Tek yazarlı/editörlü kitaplar için; Yazarın/editörün soyadı ve isminin başharfi, kitap ismi, kaçıncı baskı olduğu, şehir, yayınevi, yıl ve sayfalar belirtilmelidir. Örnek: Peer Review in Health Sciences. F Godlee, T Jefferson. London: BMJ Books, 1999. Üniversitemiz bünyesinde Bakanlar Kurulu’nun 04.07.1995 tarih ve 95/7044 sayılı kararı ile açılmasına karar verilen ve 2001 tarihinde Dekan olarak atanıp kuruluşunda Tıp Fakültesi Dekanı olarak görev yaptığım aynı zamanda 2002 yılından bugüne kadar Üniversitemizin Rektörü olarak kuruluşundan itibaren büyük emek harcadığım Tıp Fakültemiz her geçen gün güçlenen eğitim kadrosu ile Tokat ili ve çevresindeki sağlık çalışmaları, hem bölgede hem de sağlık sektöründe hak ettiği yeri almaya başlamıştır. Tıp Fakültemizin fiziksel yapılaşmasının akademik ve idari personel eksikliğinin hızla tamamlanabilmesi için özverili bir şekilde büyük gayret gösterilmektedir. Amacımız; yüksek nitelikli akademisyen kadrosu oluşturmak, tıp eğitimini ilke edinmiş, çağdaş, donanımlı hekimler yetiştirmek ve eğitim, araştırma, hizmet alanlarında evrensel standartlara ulaşmış, araştırma gücünü toplumsal yararlılığa dönüştürebilen yüksek nitelikte ve çağdaş bir Tıp Fakültesi olmaktır. Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisinin yayın hayatına girmesinden dolayı mutluluğumu ifade eder ve istikrarla devam etmesini dilerim. Dergimizin yayın hayatına katılımında emeği geçenlere ayrıca teşekkür ederim. Tıp Fakültemizin akademik ve idari personeline, ayrıca çok değerli öğrencilerime bundan sonraki çalışmalarında başarılar diliyorum. Sevgi ve Saygılarımla Prof. Dr. Zehra SEYFİKLİ Rektör EDİTÖRDEN (EDITORIAL) Dergimizin yayın hayatına başlaması, kuruluş sürecini tamamlamakta olan fakültemiz için sevindirici bir gelişmedir ve düzenli olarak yayınlanabilmesi ortak gayretlerimizle mümkün olabilecektir. Fakültemiz kuruluş sürecinde özverili çalışmalarını esirgememiş olan öğretim üyelerimizin, dergimizin yayın sürecinde de katkılarını esirgemeyeceklerinden kuşku duymuyorum. Saygılarımla… Prof. Dr. M. Murat FIRAT Editör GAZİOSMANPAŞA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ Journal of Gaziosmanpasa University Faculty of Medicine ARAŞTIRMALAR (RESEARCHES) 1990 ile 2000 Arasında Yakalanan Sentetik İlaç ve Uyuşturucular Licit And Illicit Synthetic Drugs Sei Zed Between 1990 And 2000 Yard. Doç. Dr. Sadık Toprak, Uz. Dr. Ali Yıldırım 1-4 Kronik Pelvik Ağrı Sendromlu Hastalarda (Tip 3 Kronik Prostatit) Erektil Disfonksiyon ve Ejakülasyon Bozukluğunun Değerlendirilmesi The Evaluation Of Erectile Dysfunction And Ejaculatory Disorders In Patients With Chronic Pelvic Pain Syndrome (Type 3 Chronic Prostatitis) Yard. Doç. Dr. Fikret Erdemir, Doç. Dr. Bekir Süha Parlaktaş, Yard. Doç. Dr. Nihat Uluocak, Araş. Gör. Dr. Adem Yaşar, Uzm. Dr. Ünal Erkorkmaz, Araş. Gör. Dr . Metehan Celep 19-22 Yenidoğanda Periferik Uygulamalı Santral Venöz Kateterizasyon Deneyimlerimiz Our Experience With Peripherally Inserted Central Venous Catheterizations In Newborns Yard. Doç. Dr. Yeşim Şenaylı,, Yard. Doç. Dr. Fatih Özkan, Yard. Doç. Dr. Ziya Kaya, Yard. Doç. Dr. Atilla Şenaylı, Hm. Serpil Koç 23-26 İÇİNDEKİLER (CONTENTS) 2009 (1) OLGU SUNUMU (CASE REPORT) Mandibulanın Eozinofilik Granülomları Eosinophilic Granulomas Of The Mandible Yard. Doç. Dr. İbrahim Aladağ, Doç. Dr. Mehmet Güven, Yard. Doç. Dr. Ahmet Eyibilen, Yard. Doç. Dr. Doğan Köseoğlu, Araş. Gör. Dr. Fatih Turan 5-10 Tetrafokomelinin Fetal Ultrasonografi ve Manyetik Rezonans Görüntüleme Bulguları Fetal Ultrasonography And Magnetic Resonance Imaging Findings In Tetraphocomelia Doç. Dr. Gülnur Erdem 11-14 Flank İnsizyon ile Fonksiyon Görmeyen Böbrek ve Safra Kesesi Taşlarının Birlikte Çıkarılması The Extraction Of Non-Functioning Kidney And Gallbladder Stones With Flank Incision At One Stage Yard. Doç. Dr. Fikret Erdemir, Doç. Dr. Bekir Süha Parlaktaş, Doç. Dr. Ayhan Kayaoğlu, Yard. Doç. Dr. Ömer Faik Ersoy, Yard. Doç. Dr. Namık Özkan, Yard. Doç. Dr. Nihat Uluocak 15-18 Enfekte Urakal Sinüs: Olgu Sunumu ve Literatür Değerlenmesi Infected Urachal Sinus: A Case Report And Literature Review Yard. Doç. Dr. Atilla Şenaylı, Yard. Doç. Dr. Berat Acu, Yard. Doç. Dr. Yeşim Şenaylı, Araş. Gör. Dr. Ülkü Bekar 27-30 Transperinal Yaklaşım İle Opere Edilmiş Rektovajinal Fistül: Olgu Sunumu ve Literatür Derlemesi Rectovaginal Fistula Operated By Transperineal Approach: Case Report And Review Of The Literature Doç. Dr. Huseyin Ayhan Kayaoğlu, Yard. Doç. Dr. Ömer Faik Ersoy, Yard. Doç. Dr. Namik Ozkan, Yard. Doç. Dr. Alper Celik 31-34 ARAŞTIRMA GOÜ Tıp Fakültesi 2009; (1): 1-4 1990 İLE 2000 ARASINDA YAKALANAN SENTETİK İLAÇ VE UYUŞTURUCULAR ÖZET Yard. Doç. Dr. Sadık TOPRAK* Yard. Doç. Dr. Ali YILDIRIM* Psikotropik madde kullanımının neolitik zamanda, günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce, Amantia muscaria ile başladığı tahmin edilmektedir. Yeni maddelerin keşfi ve kötüye kullanımı halen sürmektedir. Yeni maddeler nerede ise her zaman sentetik olmaktadır. Biz de çalışmamızda 1990 ile 2000 yılları arasında yakalanıp Adli Tıp Kurumunda analizi yapılan sentetik maddeleri inceleyerek, bu tip maddelerin Türkiye'deki trendlerini ortaya çıkarmayı amaçladık. Bu bir retrospektif tanımlayıcı çalışmadır. Adli Tıp Kurumu’nda 1990 ile 2000 yılları arasında kimyasal analizi yapılan 2862 ait maddeye ait raporlar incelenmiştir. Çalışmamızda yakalandığı görülen ve yeşil reçete ile satılan ilaçların benzodiazepin türevi olduğu ve en fazla yakalanmanın olduğu yılların 1995 ile 1998 arasında olduğu izlenmiştir. Kırmızı reçete ile satılan ilaçlar ile yasadışı maddeler arasında ise, halen ilaç olarak kullanılmayan amfetamin türevleri ve metadon olduğu izlenmiştir. Çalışmamızda amfetaminlere 1997 yılından sonra, metilenmetoksimetamfetamin’e ise 1997 yılından sonra rastlanmaya başlanmıştır. Her iki amfetamin grubununda yakalanmaya başladıkları tarihten itibaren yükseliş trendi içinde oldukları izlenmiştir. Elde ettiğimiz verilere göre en fazla suistimal edilen madde benzodiazepin türevleri ve arkasından amfetamin türevleridir. Anahtar kelimeler: Yeşil reçete, kırmızı reçete, madde RESEARCH LICIT AND ILLICIT SYNTHETIC DRUGS SEI ZED BETWEEN 1990 AND 2000 İletisim (Correspondance) Sadık TOPRAK Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı 60100, Tokat e-mail: [email protected] SUMMARY It is believed that psychoactive drugs, such as Amantia muscaria, have been used since neolithic times. Still new drugs, mostly synthetic, have been discovered and some of them abused. In this study we tried to analyze, trends of synthetic drugs in Turkey from 1990 to 2000 via information taken from the Council of Forensic Medicine. This is a retrospective descriptive study. 2862 drugs were included the study that analyzed at the Council of Forensic Medicine between 1990 and 2000. * Adli Tıp A.D. GOÜ The most common drugs with green prescription were benzodiazepines and seizures of benzodiazepines were frequent from 1995 to 1998. On the other hand, amphetamines and methadon were common drugs among red prescription and illicit ones. Ampheamtines were seized after 1992 and MDMA was seized after 1997. Both drugs showed an incresing trend. According to our results, the most coomon drugs seized between 1990 and 2000 were benodiazepines and ampheamtines. Key words: Green prescription, Red prescription, Drug 1 LICIT AND ILLICIT SYNTHETIC DRUGS SEIZED BETWEEN 1990 AND 2000 GİRİŞ BULGULAR P alışmamızda standart reçete ile satılmakta olan sadece 3 adet maddeye rastlanmıştır. Bunlar, klorpromazin, klomipramin HCl ve yohimbindir. Bu maddelerden çalışmamızda araştırılan 11 yıllık periyodda birer adet yakalandığı izlenmiştir. sikotropik madde kullanımının neolitik zamanda, günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce, Amantia muscaria ile başladığı tahmin edilmektedir. 19. yüzyıla dek afyon, esrar ya da alkol gibi doğal yollardan elde edilen maddeler kullanılmıştır. Buna karşılık 19 ve 20. yüzyılda, barbitürat, benzodiazepin ve amfetamin gibi yeni tipte maddeler üretilmeye ve kötüye kullanılmaya başlanmıştır.1 Kuşkusuz ki, keşfedilen ve kullanıma sürülen tüm bu maddeler öncelikle tedavi amacıyla üretilmiştir. Örneğin, eroin antitussif etkisinden faydalanılmak üzere Bayer tarafından piyasaya sürülmüştür.2 Daha yakın zamandan bir örnek olarak ise fenitilin [7-(2-a-metilfenil-aminoetil)-teofilin], eski ticari adı kaptagon, verilebilir. Fenitilin 1980'lerden itibaren tıpta kullanımı bırakılmış bir maddedir. Ancak şu an için fenitilin Orta Doğuda en yaygın olarak kullanılan yasadışı madderden biridir.3 Yeni maddelerin keşfi ve kötüye kullanımı halen sürmektedir. Yeni maddeler nerede ise her zaman sentetik olmaktadır. Bunun en iyi örneklerinden biri 4-MTA (p-metilthioamfetamin) olarak adlandırılan bir sülfürlü amfetamin derivesidir. Bu madde 1997'den itibaren Avrupa piyasasına girmiştir.4 Bizde çalışmamızda 1990 ile 2000 yılları arasında yakalanıp Adli Tıp Kurumu’nda analizi yapılan sentetik maddeleri inceleyerek, bu tip maddelerin Türkiye'deki trendlerini ortaya çıkarmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM B u bir retrospektif tanımlayıcı çalışmadır. Adli Tıp Kurumunda 1990 ile 2000 yılları arasında kimyasal analizi yapılan 2862 ait maddeye ait rapor incelenmiştir. Kimyasal inceleme: Analizler; 1990–1993 arasında Radio Immunoassay (RIA) ve Thin Layer Chromotography, 1994– 2000 arasında Enzyme Multi Immunoassay (EMIT) ve Thin Layer Chromotography, 2000’den sonra Cloned Enzyme Donor Immunoassay (CEDIA) ve Thin Layer Chromotography ile yapılmıştır. Ayrıca 1997’den sonra Gas Chromotography-Mass Spectrophotometry (GC/MC) teyit amacı ile kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizi Epi-Info 2002 programında yapılmıştır. 2 Ç Çalışmamızda yakalandığı görülen ve yeşil reçete ile satılan ilaçların benzodiazepin türevi olduğu görülmektedir (Tablo 1). Tablo 1: Yeşil reçete ile satılan ilaçlar Yıllar Flunitrazepam 1990 1991 1992 1993 1994 1995 1996 1997 1998 1999 2000 Toplam 15 19 13 12 19 44 52 37 14 15 7 247 Diazepam 28 25 19 16 26 50 69 61 46 45 27 412 Klonazepam Biperiden 13 6 6 4 7 6 17 19 21 22 10 131 3 2 0 0 3 4 5 3 11 9 1 41 Kırmızı reçete ile satılan ilaçlar arasında ise, halen ilaç olarak kullanılmayan amfetamin türevleri ve metadon olduğu izlenmiştir (Tablo 2). Tablo 2: Kırmızı reçete ile satılan ya da reçete edilemeyen ilaçlar Yıllar Metadon Pethidin HCl Amfetaminler MDMA tablet Etil (extasy) teofilin 1990 1991 1992 1993 1994 1995 1996 1997 1998 1999 2000 Toplam 0 0 0 0 0 1 2 0 1 0 1 5 0 0 0 0 0 0 0 1 0 0 1 2 0 0 8 3 7 2 5 14 8 43 24 114 0 0 0 0 0 0 0 3 6 13 11 33 1 1 0 1 0 2 3 0 0 0 0 8 GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) 1990 İLE 2000 ARASINDA YAKALANAN SENTETİK İLAÇ VE UYUŞTURUCULAR TARTIŞMA Y akalanan maddeleri, kullanılan reçete sınıfına göre yeşil reçete, kırmızı reçete ve standart reçete olarak üç ana bölüme ayırabiliriz. Yeşil reçeteye tabi ilaçlar arasında bulunan sedatif-hipnotikler olarak da adlandırılan benzodiazepin grubu ilaçların, orta ve uzun etkili olanlar karaciğerde oluşturulan ortak aktif metaboliti desmetildiazepam ve ana bileşiğin kendisi farmakolojik etkiden sorumludur.5 Terapötik açıdan en önemli etkileri; anksiyolitik etkileri, daha yüksek dozda sedatif etkileri ve doz yükseldikçe meydana gelen hipnotik etkileridir. Tıbbi veya diğer amaçlarla bir süre devamlı kullanılan benzodiazepinler belirgin psişik bağımlılık oluşturmaksızın fiziksel bağımlılık oluşturabilirler. Benzodiazepin bağımlılarında yoksunluk belirtileri kullanım süresi ve alınan dozun miktarına göre artan şiddetlerde görülebilir.5 Tablo 1'de görüldüğü gibi, verilerimize göre en fazla yakalanan maddeler benzodiazepin grubundandır. Benzodiazepin grubundaki maddeler şunlardır, flunitrazepam, diazepam ve klonazepam. Benzodiazepinlerin en fazla yakalandığı yılların 1995 ile 1998 arasında olduğu tablo 1'de görülmektedir. Yeşil reçete ilaç grubunda bulunan ve temelde antipsikotiklere bağlı santral kolinerjik yan etkileri ortadan kaldırmak amaçlı, Parkinson hastalığında kolinerjik dengeyi kurmak için kullanılan biperiden, öfori ve vizüel halüsinasyonlara neden olmasından dolayı suistimal edilebilen bir ilaçdır. 5Çalışmamızda 11 yıllık periyod içinde 41 adet biperidin yakalandığı tespit edilmiştir. Kırmızı reçeteye tabii ilaçlardan pethidin HCL onkolojik hastalarda analjezik etki eldesi amaçlı, anestezi premedikasyonunda, postoperatif ağrı tedavilerinde kullanılan sentetik fenil piperidine derivesi opiyat agonistidir.6Etki süresi, N-demetilasyonla karaciğerde hızla parçalanması dolayısı ile morfinden kısadır. N-demetilasyon sonucu normeperidine dönüşür ki bu metabolit sinir sistemini meperidine göre daha fazla stimüle eder ve analjezik etkinliği düşüktür. Opiyat bağımlılığı tedavisinde kullanılan metadon daha uzun sürede başlayan ve daha geç biten etki süresi nedeniyle, morfin bağımlılarında kullanılan yoksunluk sendromu eroin ve morfine göre daha hafif seyreden yarı sentetik opiyat türevidir. Opiyat olması nedeniyle etkileri morfinin farmakolojik etkileri ile aynı ve kullanım reçetesi kırmızı reçetedir. Hem peptidin hem de metadon son derece az miktarda yakalanmıştır, sırası ile 5 ve 2 adet (Tablo 2). GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) Amfetamin sempatomimetik bir feniletilamin bileşiğidir. Metil fenidat, pemolin ve pipradol gibi etil yan zinciri siklik halde bulunan veya fenetilin gibi bir amfetamin etil-teofilin bileşiği olan güçlü psikostimülan etkiye sahip feniletilamin bileşiklerindendir. Bu ilaçlarda kırmızı reçeteye tabii, dikkati ve vijilansı artırıp, dikkatin sürdürülme süresini uzatır, öğrenmeyi fasilite eder. Bu etkilerinin altında yatan mekanizma merkezi sinir sistemindeki dopaminerjik ve noradrenerjik etkinliğin artması rol oynar. Bunlar yanında fiziksel performansı artırır. Çocuklardaki etkisi erişkinlerden farklı olarak belirgin eksitasyon yapmaz hatta sedasyon yapabilir; narkolepsi, dikkat eksikliği ve iştah kesici etkilerinden faydalanılmak üzere kullanılabilir. Avrupa ülkelerinde nisbeten daha fazla suistimal edilen MDMA ve benzeri siklik türevlerinin, deney hayvanlarında beyinde serotonerjik sinir uçlarını tahrip eden güçlü nörotoksinler olduğu da uzun bir süreden beri bilinmektedir.5 Çalışmamızda amfetaminlere 1992 yılından sonra, MDMA'ya ise 1997 yılından sonra rastlanmaya başlanmıştır. Her iki amfetamin grubununda yakalanmaya başladıkları tarihten itibaren yükseliş trendi içinde oldukları izlenmiştir. Çalışmamızda standart reçete ile satıldığı bilinen ve yakalanan 3 madde vardır; klorpromazin, klomipramin HCl ve yohimbin. Yohimbin, Corynanthe yohimbe ağacının kabuklarından elde edilen indolalkilamin türevi bir alkaloiddir. Alfa adrenerjik reseptörleri ve ayrıca bazı serotonin reseptörlerini reversibl şekilde bloke eder. Adrenerjik sinir uçlarından noradrenalin salıverilmesini arttırır. Esasen, erektil impoansa karşı kullanılmaktadır. Klorpromazin 1950 lerin başında yeni bir antihistaminik ilaç geliştirmek amacı ile yapılan çalışmalarda geliştirilmiş alifatik fenotiazin bileşiğidir.7Hipotermi, sedasyon (bu sedasyon uyuşukluk hali, motor koordinasyon bozukluğu veya ataksi hali meydana gelmeden oluşan bir sedasyondur), alfa adrenerjik reseptör blokajı, antihistaminik, antikolinerjik etkisi vardır. Ayrıca, gonadotropin salgılanmasını azaltır, prolaktin salgısını arttırır. Yüksek dozda katalepsi yapar. Klomipramin, trisiklik antidepresanlardandır ve imipraminin klorlu türevidir. Serotonin alımını imipramin’e göre daha güçlü inhibe eder. 8Asıl olarak obsesif kompulsif bozukluğu olanlarda kullanılır, eliminasyon yarı ömrü 25 saattir. Elde ettiğimiz verilere göre en fazla suistimal edilen madde benzodiazepin türevleri ve arkasından amfetamin türevleridir. Benzodiazepinlerin geniş endikasyon yelpazesi ve reçete edilme sıklığı gözönüne alındığında bu garip bir durum değildir. Diğer 3 LICIT AND ILLICIT SYNTHETIC DRUGS SEIZED BETWEEN 1990 AND 2000 yandan amfetamin türevleride son yıllarda moda haline gelen sentetik bir maddedir ve tüm dünyaya paralel olarak Türkiye'de de kullanımında artmış olması beklenebilir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz verilere göre, madde kullanımının azaltılması üzerine çalışan birimlerin benzodiazepin ve amfetamin türevleri üzerine odaklanması en verimli seçenek olacaktır. KAYNAKLAR 1. Vetulani J, Drug addiction, part 1, psychoactive substances in the past and presence. Pol J Pharmacol, 2001, 53, 201214 2. Sneader W. The discovery of heroin. Lancet 1998; 352: 1697–99 3. Alabdalla MA. Chemical characterization of counterfeit captagon tablets seized in Jordan. Forensic Science International 152 (2005) 185–188 4 4. Winstock AR, Wolff K, Ramsey J. 4-MTA: a new synthetic drug on the dance scene.Drug Alcohol Depend. 2002 Jul 1;67(2):111-5 5. S.O Kayaalp,rasyonel tedavi yönünden tıbbi farmokoloji,2.cilt 8.basım,Hacettepe –Taş Kitapçılık, Ankara. 1998; p. 893,1098,1066-1069. 6. J Formos Med Assoc. 2007 Apr;106(4):323-6 Huang SS, Jou SH, Chiu NY 7. J.G.Hardman, L.E Limbrid , P.Bmolinoff, R.W.Ruddon, A.G.Gilman, Goodman&Gilman’s the pharmalocological basis of therapeutics, ninth edition, New York ;1995.p. 403. 8. Velamoor VR. Neuroleptic malignant syndrome. Recognition, prevention and management. Drug Saf 1998;19: 73-82 GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) ARAŞTIRMA GOÜ Tıp Fakültesi 2009; (1): 5-10 MANDİBULANN EOZİNOFİLİK GRANÜLOMLARI ÖZET Yard. Doç. Dr. İbrahim ALADAĞ* Yard. Doç. Dr. Mehmet GÜVEN* Eozinofilik granüloma (EG), Langerhans hücreli histiyositozis hastalık grubunun lokalize ve en iyi formudur. Tüm EG olgularının %10-20’sinde lezyonun yeri çenelerdir. En sık rastlanılan bulgular, palpe edilebilen kitle ve ağrıdır. Radyolojik görünümleri ile çoğu olgu, malign kemik tümörlerini taklit edebilirler. Kesin tanı ancak biyopsi ile konur. Hastalığın tedavisinde cerrahi küretaj, radyasyon terapisi, sistemik kemoterapi ile steroid uygulamalarını içeren yöntemler kullanılmaktadır. Yard. Doç. Dr. Ahmet EYİBİLEN* Yard. Doç. Dr. Doğan KÖZSEOĞLU** Anahtar kelimeler: Langerhans Hücreli Histiyositozis, eozinofilik granüloma Araş. Gör. Dr. Fatih TURAN* RESEARCH EOSINOPHILIC GRANULOMAS OF THE MANDIBLE SUMMARY İletisim (Correspondance) İbrahim ALADAĞ Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi , Kulak Burun Boğaz Baş ve Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı Tokat Eosinophilic granuloma is a local and the mildest form of Langerhans’ Cell Histiocytosis. Nearly 10% to 20% of all cases of eosinophilic granuloma occur in the jaws. The most frequent symptoms of the disease are palpable mass and pain. Radiographic appearance of several cases can mimic malignant bone tumors. Biopsy is necessary for definitive diagnosis. The methods of the treatment include surgical curettage, radiation therapy, systemic chemotherapy and corticosteroid therapy. Keywords: Langerhans’ Cell Histiocytosis, eosinophilic granuloma Tel: +356 2129500 / 1086 , 1242 , 1244 e-mail: [email protected] * Kulak Burun Boğaz, Baş Boyun Cerrahisi A.D. GOÜ ** Patoloji A.D. GOÜ 5 EOSINOPHILIC GRANULOMAS OF THE MANDIBLE GİRİŞ E ozinofilik granuloma (EG), ilk defa 1893 yılında Histiyositozis X olarak tarif edilen 3 lenfoproliferatif hastalığın en sık görülen formudur. Diğer iki tipi Letterer-Siwe Sendromu ve Hand-Schüller-Christian Hastalığı’dır. Asıl bozukluğun öncül Langerhans hücrelerinde olduğunun ortaya konulmasıyla beraber, son dönemde bu hastalık grubu Langerhans hücreli histiyositozis (LHH) olarak da anılır olmuştur.1 LHH kemik, akciğer, santral sinir sistemi, cilt, mukoza ve lenf nodları gibi retikülo-endoteliyal sisteme ait organlarda histiyositlerin anormal proliferasyonu ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Hastalığın sebep ve patogenezi henüz aydınlatılamamıştır. Sebep, enfeksiyonlar ve tekrarlayan enflamasyonlara bağlı olarak hücresel immünitede ortaya çıkan anormal cevap olabilir.2 Hücresel immünitedeki oluşan bu bozukluğun, timus displazisine bağlı olduğu hipotezini savunanlar da vardır.3 LHH grubunu oluşturan 3 hastalık, vücudun farklı bölgelerindeki değişik klinik bulgularla birbirinden ayrılır. Diabetes insipitus, ekzoftalmus ve kafa kemiklerinde defektlerle seyreden Hand-Schüller-Christian Hastalığı, kronik yaygın form olarak bilinmektedir. Sıklıkla ciltte ve iç organlarda yaygın lenfadenopatiler oluşturan hastalık genellikle kafatası ve hipofiz bezinin granülomatöz infiltrasyonlarıyla sonuçlanmaktadır. Letterer-Siwe Sendromu ise yaygın multiple organ tutulumlarıyla hızlı progresyon gösteren, grubun akut yaygın formudur. Bu hastalık genellikle infantlarda görülür ve fatal seyreder. EG ise soliter veya multifokal kemik lezyonlarıyla karakterizedir ve diğer iki hastalığa göre çok daha iyi huylu ve sınırlı bir seyir göstermektedir. EG, bütün LHH olgularının yaklaşık %50-60’ını oluşturmaktadır.4 El ve ayak kemikleri dışında insan iskeletinin herhangi bir yerinde ortaya çıkabilir.5, 6 Bu yazıda, tanı ve tedavisi tarafımızdan yapılan bir olgu nedeniyle, mandibulanın eozinofilik granülomları gözden geçirilmiştir. OLGU SUNUMU D ört yaşında bayan hasta, Şubat 2004’de Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Baş ve Boyun Cerrahisi polikliniğine, sol yüz yarısında bir aydır devam eden şişlik ve ağrı şikayeti ile getirildi. 6 Şekil 1 : Olgunun preopretaif BT görünümü. Oklar angulus mandibuladaki destrüktif lezyonu göstermektedir. Yapılan muayenesinde mandibula sol angulusu ve ramusu kaynaklı, 4x4 cm büyüklüğünde, sert, fikse, sınırları tam ayırt edilemeyen, düzgün yüzeyli, palpasyonla hassasiyet veren kitle saptandı. Kitle üzerindeki cilt ve oral mukoza normaldi. Temporomandibüler eklem hareketleri ve boyun muayenesi normal olarak değerlendirildi. Hastanın bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülemesinde; sol mandibula angulusunu ve ramusunu kısmen destrükte eden, masseter ve pterigoid kas ile çevre dokulardan net sınırları ayırt edilemeyen, 30x35 mm ebatlarında, yer yer kistik alanlar içeren solid kitle görüldü (Şekil 1). Vücudun genel radyolojik taramasında ikincil bir lezyon tespit edilmedi. Yapılan ince iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) sonucunda sitolojik bulgular eozinofilik granüloma ile uyumlu olarak değerlendirildi (Şekil 2). Genel anestezi altında, transoral yolla, mandibula angulusundaki ve ramusundaki kitle total olarak çıkarıldı. İşlem sırasında mandibula bütünlüğü korunabildi ve greftlemeye ihtiyaç duyulmadı. Biyopsi materyalinin kesitlerinde, diffüz tarzda infiltrasyon gösteren neoplastik gelişim, başlıca veziküler görünümde kromatin paternine sahip yarıklanmalar ve lobülasyonlar gösteren nükleuslu, genişçe sitoplazmalı Langerhans hücrelerinden oluştuğu ve bu hücrelerin çoğunda multiGOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) MANDİBULANIN EOZİNOFİLİK GRANÜLOMLARI nükleer formlarının izlendiği dikkati çekti. İnfiltrasyona çok sayıda binükleer eozinofil lökositlerin de eşlik ettiği gözlendi (Şekil 3). Hastanın yaşı ve yapılan cerrahi tedavinin yeterliliği göz önüne alınarak postoperatif radyoterapi planlanmadı. Hastamız postoperatif 39. ayda herhangi bir rekürrens olmaksızın takip edilmektedir. Operasyon sonrası 36. aydaki manyetik rezonans görüntülemesi (MRG) şekil 4’te gösterilmektedir. Şekil 2 : İnce iğne aspirasyon yaymalarında zeminde eozinofiller arasında multinükleer özellikte lobüle nükleuslu histiositik hücreler görülmektedir. Eozinofilik granülomlar soliter veya multifokal lezyonlar 8 olarak ortaya çıkabilir. EG için, monositotik EG, polisitotik EG terimleri de kullanılmaktadır. Soliter EG’ye, multifokal tutuluma göre %70-75 oranında daha sık rastlanır.9 Lezyonlar ayak ve eller dışında vücudun herhangi bir yerinde kemik iskelette ortaya çıkabilir. Sıklıkla kafatası kemikleri, kaburgalar ve femur tutulur. Erişkinlerde mandibula ve kostaların tutulumu daha sıktır.9, 10 Çok nadir olarak, benzer lezyonlar tek başına veya multifokal hastalığın bir parçası olarak deri, akciğer ve midede de bulunabilir. Mandibulanın EG’leri genellikle soliter lezyonlar olarak ortaya çıkmasına rağmen, diğer kafatası kemiklerinin multifokal tutulumu ile beraber görülmesi de seyrek bir durum değildir. Dagenais ve arkadaşlarının 29 olguluk serilerinde, alt ve üst çenenin EG’lerinin 28’inde mandibular tutulumun olduğunu ve tüm olguların %48,3’ünde ise mandibulada soliter lezyon olduğunu bildirmişlerdir.11 Hartman ise, 114 maksillo-mandibular EG’li olgunun %76’sında mandibula tutulumunu bildirmiştir. Ayrıca lezyonların genellikle mandibula posteriorunda oluştuğunu ve sıklıkla dento-alveolar kısımla ilişkili olduğunu belirtmiştir.12 Bu yazıda bildirilen olgumuzda, lezyon mandibula angulus ve ramusunu tuttuğu, dento-alveolar kısım, oral mukoza ve cilt invazyonu yapmadığı gözlendi. Ayrıca yapılan klinik ve radyolojik değerlendirmelerle vücudun başka bir yerinde diğer bir tutulum tespit edilmedi. TARTIŞMA L HH hastalık grubunun kronik lokalize formu olarak da bilinen EG, diğer iki formun aksine, lenfoproliferatif hastalıkların benign alt grubunda incelenmektedir.1Genellikle hayatın ilk dekadında olmak üzere, çocukluk ve genç erişkinlik döneminde ortaya çıkar. Erkek cinsiyet kadınlara göre iki kat daha fazla etkilenmektedir.7 Şekil 3 : Multinükleer formların da eşlik ettiği çok sayıda langerhans hücresi ile eozinofil lökositlerden oluşan infiltrasyon görülmektedir. GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) Şekil 4: Postoperatif 36. ayda olgunun MRG görüntülemesi. Nüksü düşündüren herhangi bir bulgu gözlenmemektedir. 7 EOSINOPHILIC GRANULOMAS OF THE MANDIBLE Hastalar genellikle ağrı ve şişlik nedeniyle hekime başvururlar. Ağız içi bulgular peridontitis, gingivitis, ülserasyonlar, kanama ve lökoplazidir. Lezyon ile ilişkili dişler mobilize olabilir. Kemik destrüksiyonlarına sonucu fasiyal asimetri, oklüzyon bozuklukları ve patolojik fraktürler görülebilir.12, 13, 14 Mandibula kondilinin tutulduğu olgularda çene hareketlerinde kısıtlılık görülebilir. Nadiren, asemptomatik olgularda, rutin radyolojik değerlendirmelerde lezyon tespit edilebilir. Radyolojik olarak, mandibula EG’leri radyolüsen olarak görülür. Dento-alveolar kısımla ilişkisi olmayan soliter interosseos lezyonlar, çevresel sınırları belirgin yuvarlak veya eliptik bir şekil gösterirler. Vücudun diğer bölgelerinde görülen EG’lerden farklı olarak, alveolar kısımla ilişkili mandibula lezyonlarında skleroz görülmektedir. Bu durumun, oral kontaminasyonlar nedeniyle sık tekrarlayan enflamatuar olaylar sonucu ortaya çıktığı düşünülmektedir. Periostal yeni kemik oluşumları EG’li olguların büyük bir çoğunluğunda gözlenmektedir.11 Riskli olgularda, teknesyumlu kemik taramaları multifokal lezyonları ortaya koymada oldukça duyarlı bir tekniktir. Ancak, cilt, karaciğer, dalak, akciğerler ve hipofiz gibi etkilenebilecek diğer organların değerlendirilmesinde, tamamlayıcı radyografik görüntüleme teknikleri gerekebilir. Hastalığın kemik dışı tutulumları genellikle multifokal EG’li olgularda gözlenmektedir.15 Osteomyelitis, lenfoma, mandibulanın odontojenik veya non odontojenik kistleri bu lokalizasyonda sık görülen ve benzer klinik bulgular gösteren lezyonlardır. Bu lezyonlarla ve özellikle malign tümörlerle ayırıcı tanıları mutlaka yapılmalıdır. İnce iğne aspirasyon biyopsisi ile tanıya yaklaşılmasına rağmen, kesin tanı frozen incelmelerle konulur. 16 Mikroskopik bakıda, histiyosit tabakaları arasında değişik oranlarda eozinofil, lenfosit plazma hücreleri ve nötrofiller gözlenir. Eozinofilik komponentler dağınık olgun hücrelerden geniş hücre kümelerine kadar değişebilir. Elektron mikroskopu ile yapılan incelmelerde, proliferatif hücrelerin stoplazmalarında Birbeck granülleri (HX cisimcikleri) olarak adlandırılan tübüler yapıların görülmesi LHH için karakteristiktir. S-100 protein ve CD1 antijeniyle pozitif immün boyama ile tanı kesinleştirilir.7, 13 Olgumuza ait immüno-histokimyasal görüntüleme şekil 5’te görülmektedir. Günümüzde, EG tedavisinde cerrahi küretaj, düşük doz radyasyon tedavisi ve kemoterapi, tek başına veya kombine olarak başarılı şekilde kullanılmaktadır.17, 18 Ulaşılabilir bölgelerde lezyonun cerrahi küretajı ilk seçenektir.12Kısmi küretaj sonrası, büyük damar ve sinirlere yakın kısımların ultrasonik cerrahi aspirasyon ile tam olarak çıkarılabileceği bildirilmiştir.19 Küretaj sonrası patolojik fraktür olabilecek olgularda aynı seansta kemik greftleme yapılmalıdır.9 Soliter EG olgularında intralezyonel steroid kullanımına ait çalışmalar mevcuttur.20, 21 Etki mekanizması tam açıklanamamasına rağmen, uygulama sonrası ağrının hızlı bir şekilde kaybolması ve hızlı radyolojik düzelme, steroidin diğer bir tedavi seçeneği olabileceğini düşündürmektedir. Cerrahi yaklaşımın zor olabileceği bölgelerde, rekürren lezyonların tedavisinde, radyoterapi cerrahiye alternatif olabilir. 19, 22, 23Radyoterapinin fokal EG olgularında, ilk tedavi seçeneği olarak kullanımı da bildirilmiştir. 24Ancak, radyoterapinin sekonder malign transformasyonlar oluşturabileceği ve özellikle çocuklarda büyüme merkezlerini, lensi ve dental folikülleri olumsuz yönde etkileyeceği unutulmamalıdır. Şekil 5: S-100 ile kuvvetli sitoplazmik pozitif boyanma gösteren Langerhans hücreleri 8 Kemoterapi cerrahi tedavi ve radyoterapiye yardımcı bir metot olarak kullanılmaktadır.23, 25 Cerrahi tedavi radyoterapiden alınan sonuçların genellikle tatminkar olması nedeniyle, kemoterapi sıklıkla tedavinin başarısız kaldığı veya çevresel yayılımın olduğu olgularda tercih edilir.24 GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) MANDİBULANIN EOZİNOFİLİK GRANÜLOMLARI Benign bir neoplazi olmasına rağmen, mandibulanın EG’leri oluşturdukları kemik deformiteleri nedeniyle ciddi fonksiyon kayıplarına yol açabilir. Hastalığın, oldukça dramatik seyreden öteki LHH formlarından ve diğer malign kemik neoplazilerinden ayrıcı tanısının yapılması gereklidir. Tanı, biyopsi ile alınan spesimenin histopatolojik ve imminohistkimyasal incelmeleriyle konulmaktadır. Bu yazıda bildirilen olguda olduğu gibi, özellikle soliter lezyonlarda olmak üzere, mandibulanın EG’lerinde lezyonun cerrahi küretajı hemen her zaman yeterli olmaktadır. Hastalık, multifokal tutulumlar açısından araştırılmalı ve seyrek de olsa rekürrens riski nedeniyle olguların klinik ve radyolojik takipleri yapılmalıdır. 11. 12. 13. 14. REFERANSLAR 1. Cline MJ. Histiocytes and histiocytosis. Blood. 1994; 84: 2840-53. 2. J Granda FM, McDaniel RK. Multiple progressive eosinophilic granuloma of the jaws. Oral Maxillofac Surg. 1982; 40: 174-8. 3. Pringle GA, Daley TD, Veinot LA, Wysocki GP. Langerhans' cell histiocytosis in association with periapical granulomas and cysts. Oral Surg Oral Med Oral Pathol. 1992; 74: 186-92. 4. Jones LR, Toth BB, Cangir A. Treatment for solitary eosinophilic granuloma of the mandible by steroid injection: report of a case. J Oral Maxillofac Surg. 1989; 47: 306-9. 5. Dunfee BL, Sakai O, Pistey R, Gohel A. Radiologic and pathologic characteristics of benign and malignant lesions of the mandible. Radiographics. 2006; 26: 1751-68. 6. Underhill TE, Katz JO, Pope TL Jr, Dunlap CL. Radiologic findings of diseases involving the maxilla and mandible. AJR Am J Roentgenol. 1992; 159: 345-50. 7. Henry RJ, Sweeney EA. Langerhans' cell histiocytosis: case reports and literature review. Pediatr Dent. 1996; 18: 116. 8. Slater JM, Swarm OJ. Eosinophilic granuloma of bone. Med Pediatr Oncol. 1980; 8: 151-64. 9. Whitcher BL, Webb DJ. Treatment of recurrent eosinophilic granuloma of the mandible following radiation therapy. J Oral Maxillofac Surg. 1986; 44: 565-70. 10. Wester SM, Beabout JW, Unni KK, Dahlin DC. Langer- GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) 15. 16. 17. 18. 19. 20. 21. hans' cell granulomatosis (histiocytosis X) of bone in adults. Am J Surg Pathol. 1982; 6: 413-26. Dagenais M, Pharoah MJ, Sikorski PA. The radiographic characteristics of histiocytosis X. A study of 29 cases that involve the jaws. Oral Surg Oral Med Oral Pathol. 1992; 74: 230-6. Hartman KS. Histiocytosis X: a review of 114 cases with oral involvement. Oral Surg Oral Med Oral Pathol. 1980; 49: 38-54. Cleveland DB, Goldberg KM, Greenspan JS, Seitz TE, Miller AS. Langerhans' cell histiocytosis: report of three cases with unusual oral soft tissue involvement. Oral Surg Oral Med Oral Pathol Oral Radiol Endod. 1996; 82: 5418. Gorsky M, Silverman S Jr, Lozada F, Kushner J. Histiocytosis X: occurrence and oral involvement in six adolescent and adult patients. Oral Surg Oral Med Oral Pathol. 1983; 55: 24-8. Kumar R, Balachandran S. Relative roles of radionuclide scanning and radiographic imaging in eosinophilic granuloma. Clin Nucl Med. 1980; 5: 538-42. Peckitt NS, Wood GA. Eosinophilic granuloma of the mandibular condyle. Br J Oral Maxillofac Surg. 1988; 26: 306-10. Ardekian L, Peled M, Rosen D, Rachmiel A, Abu el-Naaj I, Laufer D. Clinical and radiographic features of eosinophilic granuloma in the jaws: review of 41 lesions treated by surgery and low-dose radiotherapy. Oral Surg Oral Med Oral Pathol Oral Radiol Endod. 1999; 87: 23842. Holzhauer AM, Abdelsayed RA, Sutley SH. Eosinophilic granuloma: a case report with pathologic fracture. Oral Surg Oral Med Oral Pathol Oral Radiol Endod. 1999; 87: 756-9. Landrito J, Sakurai K, Ohshima K. Use of the ultrasonic surgical aspirator in the treatment of a solitary eosinophilic granuloma of the mandible. J Philipp Dent Assoc. 1996; 47: 22-6. Cohen M, Zornoza J, Cangir A, Murray JA, Wallace S. Direct injection of methylprednisolone sodium succinate in the treatment of solitary eosinophilic granuloma of bone: a report of 9 cases. Radiology. 1980;136: 289-93. Jones LR, Toth BB, Cangir A. Treatment for solitary eosinophilic granuloma of the mandible by steroid injection: report of a case. J Oral Maxillofac Surg. 1989; 47: 306-9. 9 EOSINOPHILIC GRANULOMAS OF THE MANDIBLE 22. Granda FM, McDaniel RK. Multiple progressive eosinophilic granuloma of the jaws. J Oral Maxillofac Surg. 1982; 40: 174-8. 23. Zuendel MT, Bowers DF, Kramer RN. Recurrent histiocytosis X with mandibular lesions. Oral Surg Oral Med Oral Pathol. 1984; 58: 420-3. 10 24. Richter MP, D'Angio GJ. The role of radiation therapy in the management of children with histiocytosis X. Am J Pediatr Hematol Oncol. 1981; 3: 161-3. 25. Duncan WK, Post AC, McCoy BP.Eosinophilic granuloma. Oral Surg Oral Med Oral Pathol. 1988; 65: 736-41. GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) ARAŞTIRMA GOÜ Tıp Fakültesi 2009; (1): 11-14 TETRAFOKOMELİNİN FETAL ULTRASONOGRAFİ VE MANYETİK REZONANS GÖRÜNTÜLEME BULGULARI ÖZET Dr. Bayram Kahraman* Doç. Dr. Ahmet Kemal Fırat** Prof. Dr. Hakkı Muammer Karakaş** Dr. Ayşegül Sağır** Doç. Dr.Gülnur Erdem** Tetrafokomeli tüm ekstremitelerin proksimal kesimlerinin yokluğu; el ve ayakların vücuda tek, küçük ve düzensiz şekilli kemikle birleşmesiyle karakterize bir meromeli tipidir. Ekstremite patolojilerine ek olarak fasyal, santral sinir sistemi, genitoüriner sistem ve kardiyak anomaliler de izlenebilir. Diğer fetal anomalilerde olduğu gibi, tetrafokomelide de rutin prenatal tanıda ultrasonografi (US) ve sitogenetik analiz kullanılmaktadır. Ancak son zamanlarda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) de fetusun radyolojik olarak değerlendirilmesinde kullanıma girmiştir. Nadir izlenmesi nedeniyle tetrafokomeli olgusunun fetal US, MRG ve postpartum direk grafi bulguları sunulmuştur. Anahtar kelimeler: Tetrafokomeli, fetal ultrasonografi, fetal manyetik rezonans görüntüleme. RESEARCH İletisim (Correspondance) Gülnur ERDEM İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi , Radyoloji Anabilim Dalı Tel: +422 3410660 - 5705 Fax: +422 3410728 e-mail: [email protected] * Malatya Yeşilyurt Devlet Hastanesi Radyoloji Uzmanı ** İnönü Üniversitesi, Turgut Özal Tıp Fökültesi, Radyoloji AD FETAL ULTRASONOGRAPHY AND MAGNETIC RESONANCE IMAGING FINDINGS IN TETRAPHOCOMELIA SUMMARY Tetraphocomelia is a type of meromelia which involves all extremities and characterized by absence of proximal component, unique short, irregular bone in the dysplastic extremity. Additional to extremity pathologies, there may be a facial, genito-urinary, central nervous system, and cardiac anomalies. In tetraphocomelia like other fetal anomalies, ultrasonography (US) and cytogenetic analysis are utilized for prenatal evaluations. However, fetal magnetic resonance imaging (MRI) became more popular in the last few years and recently included in the fetal imaging algorithm. We presented the fetal US, MRI and postpartum X-ray image findings of this infrequent disease. Key words: Tetraphocomelia, fetal ultrasonography, fetal magnetic resonance imaging. 11 FETAL ULTRASONOGRAPHY AND MAGNETIC RESONANCE IMAGING FINDINGS IN TETRAPHOCOMELIA GİRİŞ F okomeli ekstremitelerin veya ekstremitelerin proksimal kesiminin yokluğu; el ve ayakların vücuda tek, küçük ve irregüler şekilli kemikle birleşmesiyle karakterize olan, bir meromeli tipidir1. Fokomeli kelimesi phoco- (penguen) ve melia (ekstremite) kelimelerinin birleşmesiyle oluşur ve penguen kanadı benzeri ekstremiteleri tanımlar. En sık bilinen nedeni organogenezis döneminde fetüsun thalidomide maruziyetidir. Fokomeli aynı zamanda Roberts (Pseudothalidomide) sendromunda (RS) olduğu gibi genetik nedenli de olabilir. RS nadir görülen otozomal resesif bir hastalık olup değişik klinik özellikler ile karakterizedir. En belirgin özellikleri tetrafokomeli, yarık damak ve yarık dudak olmakla birlikte mikrognati, hidrosefali, hipertelorizim, inmemiş testis, renal ve kardiyak anomaliler de izlenmektedir 2, 3. 1919 yılında tariflenen RS literatürde günümüze kadar sadece 111 olguda bildirilmiştir2. Ancak 1672 yılında François Bouchard tarafından yapılan otopside de RS bulguları tariflenmiştir3. Tetrafokomeli olgularının çoğunluğu doğumda tanı almış, fakat bazı prenatal tanı alan olgular da bildirilmiştir4. Bu tip anomalilerin prenatal saptanma zamanı 11-14. gebelik haftaları arasıdır5, 6. Nadir görülen bir durum olan tetrafokomeli olgularında bir çok ek anomali bildirildiği halde, omfalosel tariflenmemiş ve yalnızca röntgenogram ile sonografi görüntüleri elde olunmuştur. Biz bu olguda obstetrik ultrasonografi (US), postpartum direk röntgenogram ve fetal manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları ile postpartum görüntülerini sunmayı amaçladık. grafi normal olarak değerlendirildi. Amniotik mai miktarı artmıştı (tek kadran ölçümü 8 cm, dört kadran ölçümü 18 cm üzeri). US bulgularının doğrulanması ve ek anomalilerin saptanması amacıyla fetal MRG elde edildi. MRG tetkiki T2 A TSE/RT (TR:1600, TE:100), T2 A HASTE (TR:1872, TE:100), sekanslarından oluşmaktaydı. Yapılan MRG incelemede alt ve üst ekstremitelerin kısa ve güdük görünümde olduğu, el ve ayakların hipoplazik olduğu gözlendi (Resim 2). Bu bulgular ışığında olguya tetrafokomeli tanısı kondu. Anne ve baba bilgilendirildi, ailenin rızasıyla gebelik sonlandırıldı. Tahliye sonrasında adli yükümlülükler ve genetik konsültasyon için postpartum fetüse ait iki yönlü direkt röntgenogram tetkikleri ve fotoğraflar elde edildi. Direkt röntgenogramlarda (Resim 3), kısa ön kol ve bacakta kemiklerin izlenmediği saptandı. Üst ve alt ekstremitelerde el-ayakların kısa ve irregüler birer kemikle vücuda birleştiği tespit edildi. Toraks kemikleri hipoplazik (kısa kosta görünümü) görünümdeydi. Postpartum fetüs incelendiğinde umbilikus lokalizasyonunda omfalosel kesesine ait karın ön duvarı defekti mevcuttu (Resim 4). Ekstremitelerin distal kesimlerinin (ön kol ve bacak) çok kısa olduğu, el ve ayakların neredeyse yaylanma gösteren uyluk ve kola birleştiği izlendi. Sağ elde sindaktili saptandı. Ayrıca fetüsun ensesi kısa ve kalındı. Hafif düzeyde mikrognatisi ve düşük kulak görünümü vardı. Toraksı hipoplazikti. Sitogenetik analiz için yönlendirilen olgudan bu konuda geri bildirim alınamadı. Resim 1: OLGU SUNUMU 2 6 yaşında gravida 4, parite 3 olan annenin ilk üç gebeliğinde yaşayan çocuğu bulunmamaktaydı. Öyküsünde akraba evliliği (ikinci derece) olan olgunun, ilaç kullanımı öyküsü yoktu. Olgu, bu dördüncü gebeliği esnasında ilk kez kontrole gittiği hekim tarafından bebeğin normal olmadığı söylenerek kliniğimize yönlendirilmişti. Yapılan obstetrik ultrasonografi (Curved 5- 2 MHz prob) incelemesinde 21 hafta 4 günlük, tek, canlı fetüsün kol ve bacakları normalden kısa, uzun kemikleri tek, küçük ve irregüler idi. El ve ayaklar hipoplazik görünümde izlendi. Ayrıca umbilikus bölgesinde içerisinde barsak anslarının izlendiği omfalosel kesesi mevcuttu (Resim 1a,b,c). Eşlik eden kraniofasiyal anomali saptanmadı. Fetal ekokardiyo12 Fetal US. Kısa ön kol, hipoplazik el ve parmaklar izlenirken, ön kola ve ele ait kemikler izlenmemektedir (a). GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) TETRAFOKOMELİNİN FETAL ULTRASONOGRAFİ VE MANYETİK REZONANS GÖRÜNTÜLEME BULGULARI Resim 3: Postpartum fetüsun A-P röntgenogramı. Ön kol ve bacak normalden kısadır ve ekstremitelerin distalinde kemiğe ait dansite izlenmemektedir. Toraks kemikleri hipoplazik olup, kısa kosta görünümü mevcuttur. Kısa bacaklar, yaylanma gösteren femur ve uyluk ile birlikte hipoplazik ayaklar izlendi. Tibia ve fibulanın olmadığı saptandı (b). Resim 4: Postpartum görüntülerde ekstremite problemleri ve umbilikus lokalizasyonunda omfalosel kesesine ait karın ön duvar defekti izlenmektedir. Ayrıca sağ elde sindaktili, kısa-kalın ense, torakal hipoplazi de eşlik etmektedir. Umbilikus lokalizasyonunda omfalosel ile uyumlu kese izlendi (c). Resim 2: Fetal sagital T2 A /TSE/ RT (a) ve koronal T2 A HASTE MRG (b) görüntülerinde alt ve üst ekstremiteler kısa ve güdük şeklinde olup el ve ayaklar hipoplazik izlenmektedir. TARTIŞMA P seudothalidomide (Roberts) sendromu ilk defa 1919 yılında Roberts tarafından tetrafokomeli, şiddetli gelişme geriliği ve kraniofasiyal deformiteler olarak tanımlanmıştır7. 1969 yılında Hermann ve arkadaşları benzer fakat daha hafif seyreden ‘SC fokomeli’ olarak adlandırılan sendromu tariflemiştir (SC bu sendromun görüldüğü iki ailenin soyadlarının ilk harfleridir). 8SC’ nin en belirgin özelliği dört ekstremitenin GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) 13 FETAL ULTRASONOGRAPHY AND MAGNETIC RESONANCE IMAGING FINDINGS IN TETRAPHOCOMELIA belirgin kısalığıdır. Ekstremite kısalığı bacaklarda veya kollarda daha belirgin olabilir9, 10. Sindaktili, oligodaktili, karpal, tarsal, metakarpal ve metatarsal kemiklerin yokluğu, uzun kemiklerin yokluğu veya yaylanması, diz ve dirsekte fleksiyon kontraktürleri ve clubfoot gibi diğer ekstremite anomalileri izlenebilir1012. Bu sendromda izlenebilen kraniofasiyal anomaliler: yarık damak-dudak, mikrognati, hipertelorizm, hipoplastik ala nazi, katarakt, nazofrontal hemanjiom, oküler propitoz ve düşük kulaktır9, 12, 13. Görülebilen diğer yapısal anomaliler konjenital kalp hastalığı, hipoplazik akciğer, mikrosefali, hidrosefali, diyafragmatik herni ve renal anomali-lerdir. Cinsel organlar belirgin veya hipoplazik olabilir. Ağır pre ve postnatal gelişme geriliği izlenir. Perinatal mortalite oranı yüksek olup yaşayanlarda beklenen yaşam süresi kısadır ve ağır mental retardasyon vardır 9, 11. Tetrafakomelide olduğu gibi fetal anomalilerde, rutin prenatal tanıda iki yöntem kullanılmaktadır. Bunlar US ve sitogenetik analizdir4. 11-14. gebelik haftalarında yapılacak US ile diğer anomaliler gibi iskelet sistemini ilgilendiren fetal kromozom anomalilerinin de saptanması mümkündür 5, 6. US prenatal taramada primer modalite olmasına rağmen, son yıllarda MRG de tamamlayıcı modalite olarak fetal görüntülemede kabul görmeye başlamıştır. MRG, daha çok şüpheli anomalilerin doğrulanmasında ve eşlik eden anomalilerin saptanmasında kullanılmaktadır14. Ayrıca son zamanlarda MRG (sanal otopsi)’nin postmortem otopsi yerine kullanımı da söz konusudur15. Fetal anomaliler günlük pratikte nadir izlenmekle birlikte, doğum sonrası ağır morbidite ve mortaliteye neden olması nedeniyle kesin tanı gerektiren obstetrik problemlerdir. Fetal anomalilerin atlanması kadar yanlış pozitif değerlendirmeler de önemli bir sorundur. Bu nedenle US’de pozitif bulgu saptanan olgularda ya da şüpheli olgularda MRG tanıyı doğrulamak ve ek anomalileri ortaya çıkarmak amacıyla kullanılabilir. KAYNAKLAR 1. Anderson DM. Dorland’s Illustrated Medical Dictionary. 28th ed. Philadelphia: WB Saunders, 1996: 1281. 2. McDaniel LD, Prueitt R, Probst LC et al. Novel assay for Roberts syndrome assigns variable phenotypes to one complementation group. Am J Med Genet 2000; 93:223- 229. 14 3. Witters L, Delattin P, Moerman P, Fryns JP. Symmetrical tetraphocomelia without associated congenital malformations: a nosological dilemma. Am J Med Genet 2003; 117:92- 96. 4. Petrikovsky BM, Gross B, Bialer M, Solamanzadeh K, Simhaee E. Prenatal diagnosis of Pseudothalidomide syndrome in consecutive pregnancies of a consanguineous couple. Ultrasound Obstet. Gynecol. 1997; 10:425- 428. 5. Nicolaides KH. Nuchal translucency and other firsttrimester sonographic markers of chromosomal abnormalities. Am J Obstet Gynecol. 2004;191:45-67. 6. Tamsel S, Özbek S, Demirpolat G. Ultrasound evaluation of fetal chromosome disorders. Diagn Interv Radiol 2007;13:97-100. 7. Robert JB. A child with double cleft lip and palate, protrusion of the intermaxillary portion of the upper jaw and imperfect development of the our extremities. Ann Surg 1919; 70:252-4. 8. Hermann J, Feingold M, Tuffli GA, Opitz JM. A familial dysmorphogenic syndrome of limb deformities, characteristic facial appearance and associated anomalies: the Pseudothalidomide or SC-syndrome. Birth Defects 1969; 5:81- 9. 9. Grundy HO, Burlbaw J, Walton S, Dannar C. Roberts syndrome: antenatal ultrasound – a case report. J Perinat Med 1988; 16:71-5. 10. Smith DW. Recognizable patterns of human malformation. In: Genetic embryologic and clinical aspects. 1st ed. Philadelphia: WB Saunders, 1982: 221. 11. Sherer DM, Shah YG., Klionsky N, Woods JR. Prenatal sonographic features and management of a fetus with Roberts = SC phocomelia syndrome (Pseudothalidomide syndrome) and pulmonary hypoplasia. Am J Perinat 1991; 8:259-62. 12. Benzacken B, Savary JB, Manouvier S, Bocourt M, Gonzales J. Prenatal diagnosis of Roberts syndrome: two new cases. Prenat Diagn 1996; 16:125- 30. 13. Sharma AK, Jain A, Phadke SR, Srivastava S. Prenatal diagnosis of Roberts syndrome. Indian Pediatr 1994; 31:1261- 4. 14. Dietrich RB, Cohen I. Fetal MR Imaging.Magn Reson Imaging Clin N Am.2006;14:503-22. 15. Dirnhofer R, Jackowski C, Vock P, Potter K, Thali MJ. VIRTOPSY: minimally invasive, imaging-guided virtual autopsy. Radiographics. 2006;26:1305-33. GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) RESEARCH GOÜ Tıp Fakültesi 2009; (1): 15-18 THE EXTRACTION OF NON-FUNCTIONING KIDNEY AND GALLBLADDER STONES WITH FLANK INCISION AT ONE STAGE ABSTRACT Yard. Doç. Dr. Fikret ERDEMİR* Doç. Dr. Bekir Süha PARLAKTAŞ* Doç. Dr. Ayhan KAYAOĞLU ** Yard. Doç. Dr. Ömer Faik ERSOY** Yard. Doç. Dr. Namık ÖZKAN** Yard. Doç. Dr. Nihat ULUOCAK * A non-functioning kidney may result due to various extraluminal and intraluminal causes. Usually, the indications for simple nephrectomy are trauma, non-functioning kidney associated with hypertension, nephrolithiasis, or a severe infectious process that cannot be cleared medically. The gall stones are the most seen pathology in gall bladder. In routine practice, gallbladder stones and kidney pathologies are treated independently at two stages. In this report, a patient with gallbladder stones and non-functioning kidney treated at one stage procedure by nephrectomy and cholecystectomy is presented. Key Words: Non-functioning kidney, gallbladder stone, flank incision, nephrectomy, cholecystectomy ARAŞTIRMA FLANK İNSİZYON İLE FONKSİYON GÖRMEYEN BÖBREK VE SAFRA KESESİ TAŞLARININ BİRLİKTE ÇIKARTILMASI İletişim (Correspondance) Fikret ERDEMİR Yeşilırmak Mah. Bosna Cad. Sok. No : 7, Mollaoğulları Apt. K : 2 D : 3 60100/TOKAT Tel: +356 213344 e-mail: fi[email protected] fi[email protected] * Üroloji A.D. GOÜ ÖZET İşlev görmeyen böbrek üriner sistemde lümen içinden ya da lümen dışından kaynaklanan nedenlere bağlı olarak meydana gelebilir. Nefrektomi sıklıkla travmaya ikincil ya da infeksiyon, üriner sistem taşı ve hipertansiyona bağlı işlev görmeyen böbrek nedeniyle yapılmaktadır. Safra taşları safra kesesinde en sık görülen patolojidir. Pratikte safra kesesi taşları ve işlev görmeyen böbrek bozukluğu olan hastalar iki ayrı seansta tedavi edilmektedirler. Bu çalışmada safra kesesi taşları ile işlev görmeyen böbrek rahatsızlığı nedeni ile tek seansta nefrektomi ve kolesistektomi operasyonu yapılan bir hasta sunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İşlev görmeyen böbrek, safra taşı, flank insizyon, nefrektomi, kolesistektomi ** Genel Cerrahi A.D. GOÜ 15 THE EXTRACTION OF NON-FUNCTIONING KIDNEY AND GALLBLADDER STONES WITH FLANK INCISION AT ONE STAGE GİRİŞ Ü riner sistem taş hastalığı, idrar yolu infeksiyonları ve prostat hastalıkları ile beraber en sık görülen patolojilerden birisidir1. Toplumların %5’ini etkileyen taş hastalığı bulunduğu lokalizasyonun proksimalinde obstrüksiyona ikincil olarak dilatasyona yol açıp böbreğin işlev kaybına neden olabilmektedir 2. Üst üriner sistemde bulunan taşlarda yan ağrısı, hematüri ve ateş gibi tipik yakınmalar hastaların tamamında olmayabilir. Buna bağlı olarak hastalık uzun süre asemptomatik olarak seyredip tesadüfen başka amaçlarla yapılan ultrasonografi(US) ya da diğer radyolojik tetkiklerle ortaya konulabilir 1, 2 . Safra kesesinde en sık görülen patolojiler safra kesesi taşlarıdır3. Safra kesesi taşlarına çoğunlukla 5. ve 6. dekatlarda rastlanır ve yaşamı tehdit edici infeksiyonlara zemin hazırlayan patolojiler olarak bilinmektedirler3. Pratikte safra kesesi taşları ile böbrek patolojilerinin birlikte görüldüğü olgulara yapılması düşünülen cerrahi müdahaleler genellikle ayrı seanslar halinde lombotomi ve transperitoneal insizyonlar ile olmaktadır. Literatürde böbrek tümörleri ile safra kesesi taşlarının birlikte görülebildiği olgulara tek seansta cerrahi girişim yapıldığının bildirilmesine rağmen bizim bilgilerimize göre işlev görmeyen böbrek ile safra kesesi taşlarının birlikte olduğu olguda tek seansta her iki patolojiye aynı insizyonla yapılan cerrahi girişim bildirilmemiştir4. Burada proksimal üreter taşına bağlı olarak gelişen sağ non-fonksiyone böbrek nedeniyle yapılan nefrektomi sırasında, aynı seansta kolelitiyazis nedeniyle kolesistektomi operasyonu da yapılan bir olgu sunulmaktadır. 13.500, kan şekeri 375 g/dl, kreatinin: 1.2 mg/dL ve BUN 23 mg/dL haricinde normaldi. Direk üriner sistem grafisinde sağ böbrek lokalizasyonuna uyan kısımda yaklaşık 1x1 cm ve safra kesesi lokalizasyonuna uyan bölgede ise en büyüğü 1x1 cm olmak üzere multipl taşlarla uyumlu görünüm tespit edildi. Tam idrar tetkikinde 20-30 eritrosit ve bol lökosit saptanan hastaya tüm batın US yapıldı. US’de safra kesesinde mul-tiple taşlar saptanırken sağ böbrekte grade IV dilatasyon görünümü tespit edildi. Bilgisayarlı Tomografi (BT) tetkiki sağ böbrekteki hidronefrozu doğrularken diğer üriner yapıların normal olduğu anlaşıldı. Ayrıca safra kesesinde de taşları olduğu görüldü (Resim 1). Hasta kliniğimize yatırılarak hidrasyon ve seftriakson 2x1 gr İV antibiyotik tedavisi başlandı ve 1 haftalık tedavinin ardından Üroloji ve Genel Cerrahi klinikleri ile eş zamanlı olarak opere edilmesine karar verildi. Sağ lombotomi pozisyonunda flank insizyonla girilerek periton medialize edildi ve böbreğe ulaşıldı. Böbrek dilate, çevre dokulara ileri derecede yapışık ve sert olup tümörü düşündürmekteydi. Nefrektominin tamamlanmasını takiben periton açılarak safra kesesi lojuna ulaşıldı (Resim 2a ve 2b). Kese pozisyonel zorluk nedeniyle fundoduktal olarak disseke edildi. Daha sonra hepatoduodenal ligament takip edilerek duktus sistikus koledok bileşkesi görüldü ve sistik kanal ve sonrasında sistik arter bağlanıp kesildi. Safra kesesi açıldığında çok sayıda kalkül olduğu görüldü (Resim 3). Histopatolojik incelemede böbrek patolojisinin kronik pyelonefrit, safra kesesi patolojisinin ise kronik kolesistit ile uyumlu olduğu rapor edildi. Resim 1: Bilgisayarlı tomografi incelemesinde, işlev görmeyen sağ böbrek ve safra kesesi taşları görülmektedir. OLGU SUNUMU 7 5 yaşında kadın hasta yaklaşık 10 yıldır devam eden ve son bir aydır giderek artan sağ yan ağrısı, yüksek ateş, bulantı ve kusma yakınmaları ile üroloji polikliniğine başvurdu. Hastanın öyküsünde son 1 yıldır özellikle yemek yedikten sonra zaman zaman bulantı ve karın ağrısı şikayetlerinin olduğu, 15 yıldır tip 1 diyabetes mellitus ve yaklaşık 5 yıldır da kalp yetmezliği nedeni ile dahiliye ve kardiyoloji kliniklerinde takip edildiği anlaşıldı. Yapılan fizik muayenede sağ üst kadranda derin palpasyonla hassasiyet ve sağ kostovertebral açı hassasiyeti saptandı. Ateşi 38.2˚C olan hastada yapılan laboratuar inceleme lökosit 16 GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) FLANK İNSİZYON İLE FONKSİYON GÖRMEYEN BÖBREK VE SAFRA KESESİ TAŞLARININ BİRLİKTE ÇIKARTILMASI Resim 2: 2a ve 2b. Operasyon sırasındaki nefrektomi alanı ile safra kesesi görülmektedir․ TARTIŞMA Ü riner sistemde obstrüksiyonlar, böbrek, üreter, mesane ve üretra gibi çeşitli seviyelerde dışarıdan bası ya da lümen içerisinden kaynaklanan doğumsal ve edinsel nedenlerden dolayı meydana gelebilmektedir5. Bu nedenler arasında üreteropelvik bileşke darlığı, taşlar, pıhtılar, konnektif doku artıkları, üriner sistemden kaynaklanan tümörler ve valvler lümen içinde darlığa neden olurken retroperitoneal fibrozis, geniş lenf nodu basıları, retroperitoneal bölgedeki dıştan bası yapan tümörler ve abdominal aort anevrizması gibi patolojiler dışarıdan bası yaparak üriner sistemde hidroüreteronefroza neden olabilmektedirler6. Supravezikal obstrüksiyonun renal fonksiyonlar üzerine olan etkisi, obstrüksiyonun şiddetine, süresine ve enfeksiyonun bulunup bulunmamasına göre değişmektedir6. Üreterlerde olan direnç artışı obstrüksiyonun proksimalinde volüm ve basınç artışı ile birlikte renal kan akımının azalmasına neden olup hücresel atrofi ve nekrozla sonuçlanabilmektedir5. Böylece oluşan progresif dilatasyon ve böbrek harabiyeti, hidronefroz gelişimine neden olur. Böbrekteki patoloji özellikle obstrüksiyonun 28. gününden sonra belirgin hale gelmektedir. Obstrüksiyon ne kadar proksimalde ise böbrek üzerine olan etkileri de o kadar fazla olmaktadır5, 6. Böbrek parankim kalınlığı 4-6 mm olunca obstrüksiyon giderilse bile böbrek fonksiyonları eskisi gibi olmayacaktır. Üriner obstrüksiyonlar ağrı, volüm bozuklukları, miksiyon bozuklukları, tekrarlayan idrar yolu infeksiyonları, böbrek yetmezliği, hematüri, kitle bulgusu, hipertansiyon ve metabolik değişiklikler gibi yakınmalarla kendini gösterirler. Nadiren, hidronefroz klinik olarak semptom verdiğinde, hastamızda olduğu gibi böbrek fonksiyonları kaybolmuş olabilir5. Resim 3: Safra kesesi taşlarının görünümü Safra kesesinde en sık görülen patolojiler taş oluşumu ve iltihabi hastalıklardır3. Safra kesesi taşları günümüzde radyolojik yöntemlerin yaygınlaşması ve kolay uygulanabilirlikleri nedeni ile sıklıkla semptom oluşturmadan başka nedenler ile yapılan radyolojik değerlendirmeler sırasında da tanı alabilmektedir3. Son yıllarda yapılan epidemiyolojik çalışmalar safra taşı bulunan hastaların %80’inin asemptomatik olduğunu göstermiştir7. Bununla birlikte safra kesesi taşları tedavi edilmediğinde biliyer kolik, akut kolesistit, kronik kolesistit, mukosel, koledokolelitiyazis, safra taşı ileusu ve safra kesesi karsinomu gibi komplikasyonlara neden olabilmektedir8. Hastalarda en sık semptom çalışmamızdaki hastada olduğu gibi GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) 17 THE EXTRACTION OF NON-FUNCTIONING KIDNEY AND GALLBLADDER STONES WITH FLANK INCISION AT ONE STAGE sağ üst kadran ağrısıdır. Safra taşları saf kolesterol, pigment ve mikst taşlar olmak üzere 3 tiptir. En sık karşılaşılan taşlar hastamızda olduğu gibi mikst taşlardır7. Ülkemizde kesin istatistiki veriler olmamakla birlikte safra kesesi taşları ve komplikasyonları ile ilgili cerrahi uygulamalar ön sıralarda yer almaktadır. Etiyolojide obezite, safra kesesi stazı ve kontraktilitede azalma ileri sürülmektedir. Safra kesesi taşları özellikle diyabetik hastalarda gelişen komplikasyonlar sonucu mortalite riskinin fazla olabilmesi nedeni ile önem teşkil etmektedirler3. Böbrek ve safra kesesinin birlikte görülen patolojileri daha çok böbrek hücreli kanser ve safra kesesi taşları şeklindedir4. Literatürde nadiren de olsa böbrek hücreli kanserin safra kesesine metastazları bildirilmiştir9. Yalnızca bir olguda ise böbrek hücreli tümör ile primer safra kesesi adenokarsinomu bildirilmiştir10. Safra kesesi taşları ve böbrek patolojilerinin birlikte görüldüğü olgularda geleneksel yaklaşım iki patolojinin ayrı seanslarda böbrek patolojisi için flank insizyon ve safra kesesi patolojisi için de laparoskopik ya da transperitoneal yaklaşım yapılarak tedavi edilmesi şeklindedir. Bundan başka böbrek ve safra kesesindeki cerrahi hastalıklar tek seansta böbrek hücreli kanserin safraya metastazlarında olduğu gibi transperitoneal yaklaşımla da tedavi edilebilirler4, 9. Çalışmamızdaki hastada proksimal üreter taşına bağlı olarak gelişen işlev görmeyen böbreğe ilave olarak safra kesesi taşları bulunmaktaydı. Nefrektomi planlanan hastanın safra kesesindeki taşlarının ayrı bir seansta alınması düşünüldüyse de diyabetes mellitus ve kardiyak problemlerinin anestezi değerlendirmeleri sonucu operasyon için orta-yüksek riskli bulunması dolayısı ile aynı seansta tedavi edilmesi düşünüldü. Buna bağlı olarak subkostal insizyon ile hem nefrektomi hem de kolesistektomi operasyonları yapıldı. KAYNAKLAR 1. Özkeçeli R, Atar N. Üriner sistem taş hastalığı. Anafarta K, Bedük Y, Arıkan N (editörler). Temel üroloji kitabı. 1. Baskı. Ankara. Güneş yayınevi. 2006, 621-631. 2. Tiselius HG. Epidemiology and medical management of stone disease. BJU Int 2003; 91: 758-767. 3. Shaffer EA. Gallstone disease: Epidemiology of gallbladder stone disease. Best Pract Res Clin Gastroenterol 2006; 20: 981-996. 4. Pushkar' D, Kan I, Gumin LM. Combination surgery in radical nephrectomy. Urologiia 2003; 18-20. 5. McDougal WS, Kerr WS. Obstructive uropathy. Curr Opin Urol. 1999; 9:107-109. 6. Küpeli S, Küpeli B. Üriner obstrüksiyonlar. Anafarta K, Bedük Y, Arıkan N (editörler). Temel üroloji kitabı. 1. Baskı. Ankara. Güneş yayınevi. 2006, 283-301. 7. Freitas ML, Bell RL, Duffy AJ. Choledocholithiasis: evolving standards for diagnosis and management. World J Gastroenterol 2006; 12: 3162-3167. 8. Caddy GR, Tham TC. Gallstone disease: Symptoms, diagnosis and endoscopic management of common bile duct stones. Best Pract Res Clin Gastroenterol 2006; 20: 10851101. 9. Coskun F, Cetinkaya M, Cengiz O, Adsan O, Kulacoglu S, Eroglu A. Metastatic carcinoma of the gallbladder due to renal cell carcinoma in the ectopic kidney. Acta Chir Belg 1995; 95: 56-58. 10. Martin MJC, Moreno BHJ, Revuelta SE, Poblet ME, Sanchez MM. Synchronous and primary adenocarcinoma: renal tumor and gallbladder incidentaloma. Arch Esp Urol 2002; 55: 439-441. Sonuç olarak safra kesesi taşları ve böbrekteki patolojilerde cerrahi yaklaşımlar genellikle ayrı seanslarda iki ayrı insizyon ile yapılabilmesine rağmen özellikle operasyonun kaçınılmaz olduğu ve komorbiditesi yüksek olan hastalarda ikinci cerrahi girişimin oluşturacağı riskleri azaltmak amacı ile tek seansta flank insizyon ile hem safra kesesi patolojisi hem de sağ böbrek patolojisinin giderilebileceğini düşünüyoruz. 18 GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) RESEARCH GOÜ Tıp Fakültesi 2009; (1): 19-22 THE EVALUATION OF ERECTILE DYSFUNCTION AND EJACULATORY DISORDERS IN PATIENTS WITH CHRONIC PELVIC PAIN SYNDROME (TYPE 3 CHRONIC PROSTATITIS) ABSTRACT Yard. Doç. Dr. Fikret ERDEMİR* Doç. Dr. Bekir Süha PARLAKTAŞ* Yard. Doç. Dr. Nihat ULUOCAK* Araş. Gör. Dr. Adem YAŞAR* Yard. Doç. Dr. Ünal ERKORKMAZ** Araş. Gör. Dr. Metehan CELEP *** Introduction: Prostatitis is a common and serious health problem affecting the quality of life in men. Chronic prostatitis / Chronic pelvic pain syndrome is the most common form of the prostatitis syndrome, and estimated to be eight times more frequent than chronic bacterial prostatitis. Sexual dysfunction caused by chronic prostatitis is gaining recognition. Limited studies exist on the relation of CPSS to premature ejaculation and erectile dysfunction. The aim of this study to investigate the prevalence of sexual dysfunction in men with type 3 chronic prostatitis. Material and Methods: Between January 2004 and April 2007, a total of 57 heterosexual men aged 23-51 years with CPPS (group 1) and another 40 male healthy subjects (group 2) were included in this study. All patients were evaluated with physical examination, urinanalysis, routine biochemical and hematologic analysis, uroflowmetry, urinary ultrasonography, and cystoscopy, urodinamic evaluation and pelvic CT if indicated. The erectile dysfunction was evaluated with International Erectile Function Scale (IIEF). Results: The mean age of the patients was 37.2 (range 23 to 51) years and 36.8 (range 21 to 54) years, in group 1 and group 2, respectively (p>0.05). The prevalence of total sexual dysfunction in patients with chronic prostatitis was 50.87%: 14.03% of the subjects with isolated premature ejaculation, 8.7% with isoaletd erectile dysfunction and 28.07% with both premature ejaculation and erectile dysfunction. The sexual dysfunction rate was found as 17.5% in group 2. There was a statistically significant difference according to sexually dysfunction rates betwen group 1 and group 2 (p<0.001). Conclusions: Results in our study showed a high prevalence of sexually dysfunction in patients with chronic prostatitis. For this reason CPSS always should be keep in mind in the etiology of erectile end ejaculatory disorders. Key Words: Prostatitis, erectile dysfunction, ejaculation ARAŞTIRMA KRONİK PELVİK AĞRI SENDROMLU HASTALARDA (TİP 3 KRONİK PROSTATİT) EREKTİL DİSFONKSİYON VE EJAKÜLASYON BOZUKLUĞUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ İletişim (Correspondance) Fikret ERDEMİR Yeşilırmak Mah. Bosna Cad. Sok. No : 7 , Mollaoğulları Apt. K : 2 D : 3 60100/TOKAT Tel: +356 2133844 e-mail: fi[email protected] fi[email protected] * Üroloji A.D. GOÜ ** Biyoistatistik A.D. GOÜ *** Aile Hekimliği A.D. GOÜ ÖZET Giriş: Prostatitler kişilerin yaşam kalitelerini etkileyen önemli bir sorundur. Kronik prostatit ya da kronik pelvik ağrı sendromu en sık görülen prostatit grubunu oluşturmakta olup kronik bakteriyel prostatitlerden yedi kat fazla görülmektedirler. Kronik prosttaitler ile seksüel işlev bozukluğu arasındaki ilişki yeni önem kazanmaya başlamıştır. Literatürde sınırlı sayıdaki çalışmada kronik prostatitler ile erektil disfonksiyon ve ejakülasyon bozukluğu ilişkisi bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde tip 3 kronik prostatit tanısı ile takipleri yapılarak değerlendirilen hastalardaki erektil disfonksiyon ve ejakülasyon bozukluklarının oranını saptamaktır. Materyal ve Metod: Ocak 2004 ile Nisan 2007 tarihleri arasında yapılan değerlendirmeler sonucu tip III kronik prostatit tanısı konulan 57 hasta (grup 1) ile herhangi bir yakınması olmayan 40 olgu (grup 2) çalışmaya dahil edildi. Hastalar ayrıntılı öykü, fizik muayene, idrar akım hızı, üriner ultrasonografi, direk üriner sistem grafileri, tam idrar tetkiki ve gerektiğinde ürodinami, pelvik tomografi ya da sistoskopi ile değerlendirildiler. Erektil disfonksiyon Uluslararası Erektil Fonksiyon Skalası (IIEF) ile değerlendirildi. Bulgular: Grup 1 ve grup 2’deki hastaların ortalama yaşı sırası ile 37.2 (23-51) yıl ve 36.8 (21-54) yıl olarak saptandı (p>0.05). Grup 1’de toplam seksüel disfonksiyon oranı %50.87 (n=29) olarak saptandı. Hastaların %8.7’sinde (n=5) izole erektil disfonksiyon, %14.03’ünde (n=8) izole ejakülasyon bozukluğu ve %28.07’sinde de (n=16) erektil disfonksiyon ve ejakülasyon bozukluğunun beraber olduğu tespit edildi. Hastaların değerlendirilmesinde en sık ejakülasyon yakınmasının erken ejakülasyon bozukluğu olduğu gözlendi. Kontrol grubunda cinsel işlev bozukluğu oranı %17.5 (n=7) olarak saptandı. İki grup arasında cinsel işlev bozukluklarına göre istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0.001). Sonuç:Yaşam kalitesini ciddi oranlarda bozan tip 3 kronik prostatitlerde erektil disfonksiyon ve ejakülasyon bozukluğu önemli oranlarda görülebilmektedir. Bu nedenle erektil disfonksiyon ve ejakülasyon bozukluklarının etiyolojisinde kronik prostatit olabileceği daima göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar kelimeler: Prostatit, erektil disfonksiyon, ejakülasyon 19 THE EVALUATION OF ERECTILE DYSFUNCTION AND EJACULATORY DISORDERS IN PATIENTS WITH CHRONIC PELVIC PAIN SYNDROME (TYPE 3 CHRONIC PROSTATITIS) GİRİŞ Ü riner sistemde prostat hastalıkları ve taş hastalıkları ile birlikte en sık görülen bozukluk infeksiyon hastalıklarıdır 1. Prostat bezinin inflamasyonu olarak tanımlanan prostatitler 50 yaşın altındaki erkeklerde en sık ve 50 yaşın üzerindeki erkeklerde ise benign prostat hiperplazisi (BPH) ve prostat kanseri sonrası üçüncü. en sık tanı konulan üriner sistem hastalığını oluşturmaktadırlar2. Prostatitler üroloji uzmanlarının hastalarının ise %8-20’sini oluşturmaktadırlar. Kişilerin sosyal yaşamını ciddi olarak etkileyen kronik prostatitler içerisinde en sık kronik pelvik ağrı sendromu (KPAS) olarak bilinen tip 3 kronik prostatit görülmektedir3. Erektil disfonksiyon (ED) vaginal penetrasyonu sağlayacak nitelikte penis ereksiyonunun sağlanması ve/veya sürdürülmesindeki aksaklık olarak tanımlanmaktadır4. Santral, hormonal ve periferik etki mekanizmaları altında gerçekleşen ereksiyonda temel olay cinsel uyarı sonrası korpus kavernozumdaki düz kas elemanlarının relaksasyonunu takiben sinüzoitlerin kan ile dolmaya başlamasıdır5. Ülkemizde yapılan bir çalışmada ED’nin prevalansı %69.2 olarak tespit edilmiş olup, bunun %33.2’si hafif, % 27.5’i orta derecede ve %8.5’i de tam ED olarak bildirilmiştir6. Erektil disfonksiyonun nedenleri oldukça geniş olup psikojenik, hormonal, nörojenik, venöz ve sinüzoidal bozukluklar, ilaçlar ile sistemik ve kronik hastalıkları içermektedir4. Erkeklerde en sık görülen seksüel disfonksiyon bozukluğu ise erken ejakülasyon olarak bildirilmektedir7. Erken ejakülasyon etiyolojisinde de psikojenik, nörolojik yakınmalar ve prostatitler yer almaktadır5. Kronik prostatitli olguların %21.5 ile %77’sinde seksüel fonksiyon bozuklukları görüldüğü çalışmalarda bildirilmiştir8, 11. Seksüel fonksiyon bozuklukları izole erektil disfonksiyon, izole ejekülasyon bozukluğu, libido azlığı ya da erektil disfonksiyon ve ejakülasyon bozukluğunun beraber görüldüğü kombine bozukluklar şeklinde olabilmektedir9, 10. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde tip 3 kronik prostatit tanısı ile takipleri yapılarak değerlendirilen hastalardaki erektil disfonksiyon ve ejakülasyon bozukluklarının oranının saptanması ve elde edilen bulguların literatür eşliğinde tartışılmasıdır. değerlendirmeleri sonucu kronik pelvik ağrı sendromu (KPAS) tanısı konularak takipleri yapılan 57 hasta (Grup 1) ile herhangi bir üriner sistem yakınması olmayan 40 olgu (Grup 2) dahil edildi. Hastalar kliniğimizde ayrıntılı öykü, fizik muayene, tam idrar tetkiki ve idrar kültürü, idrar akım hızı ölçümü ve üriner sistem ultrasonografisi ile değerlendirildiler. Gerektiğinde hastalar ürodinamik inceleme, transrektal ultrasonografi, üretroskopi ve sistoskopi, pelvik manyetik rezonans (MR) incelemesi ve serum prostatik spesifik antijen (PSA) düzeyleri ile değerlendirildiler. Değerlendirmeler sonucu herhangi bir kronik metabolik bozukluğu olan hastalar ile antidepresan ilaç kullanan hastalar, üretra darlığı, yüksek serum PSA düzeyi, nörojenik mesane ve mesane tümörü saptanan hastalar çalışma dışı bırakıldılar. Bundan başka son bir ay içerisinde üriner sistem infeksiyonu bulunan hastalar da çalışma dışı bırakıldılar. Ereksiyon değerlendirmeleri için Uluslararası Erektil Fonksiyon Skalası (IIEF) kullanıldı. Gruplar arasında cinsel işlev bozuklukkları karşılaştırılmasında Ki-Kare testi kullanıldı. P değerinin 0.05’in altında olması anlamlı olarak kabul edildi. BULGULAR G rup 1 ve grup 2’deki hastaların ortalama yaşı sırası ile 37.2 (23-51) yıl ve 36.8 (21-54) yıl olarak saptandı (p>0.05). Grup 1’de bulunan hastaların prostatit yakınmalarının süresi 1.1 yıl olarak saptandı. Toplam seksüel disfonksiyon oranı grup 1’de %50.87 (n=29) ve grup 2’de de %17.5 (n=7) olarak saptandı (X2=11.220, p<0.001). Grup 1’deki hastaların %8.7’sinde (n=5) izole erektil disfonksiyon, %14.03’ünde (n=8) izole ejakülasyon bozukluğu ve %28.07’sinde de (n=16) erektil disfonksiyon ve ejakülasyon bozukluğunun beraber olduğu tespit edildi. Hastaların değerlendirilmesinde en sık ejakülasyon yakınmasının erken ejakülasyon bozukluğu olduğu gözlendi TARTIŞMA İ GEREÇ VE YÖNTEM Ç alışmaya Ocak 2004 ve Nisan 2007 tarihleri arasında kliniğimize kronik ürogenital yakınmalar ile başvurup yapılan 20 lk olarak 1815 yılında Legneau tarafından ortaya konulan prostatit kelime anlamı olarak prostat bezinin inflamasyonu olarak bilinmektedir12. Bununla birlikte pratikte üriner sistem semptomları, enflamasyon, prostat kökenli ağrı ve etiyo-patogenezi tam anlaşılmayan klinik tabloyu ifade etmek için kullanılmaktadır12. Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl yaklaşık 2 milyon kadar hastanın prostatit benzeri yakınmalarla hekimGOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) KRONİK PELVİK AĞRI SENDROMLU HASTALARDA (TİP 3 KRONİK PROSTATİT) EREKTİL DİSFONKSİYON VE EJAKÜLASYON BOZUKLUĞUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ lere başvurduğu ve her yıl bu sayıya 267 000 hastanın eklendiği bilinmektedir13. Bu sayılar prostatit yakınmasının neredeyse kalp hastalıkları ve diyabetes mellitus gibi hastalıklarla benzer prevalans oranlarına sahip olduğunu göstermektedir13. Genel olarak erkeklerin %50’sinin hayatlarının bir döneminde prostatit benzeri bir atak geçirdiği ve bunların da %8’inin hekime başvurduğu bildirilmektedir. Prostatitler 1968 yılında Meares ve Stamey’in 4 tüp testini tanımlamalarından sonra 1998 yılında Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından kabul edilen yeni sınıflamaya göre akut bakteriyel prostatit, kronik bakteriyel prostatit, kronik pelvik ağrı sendromu (KPAS) ve asemptomatik inflamatuvar prostatit olmak üzere 4 gruba ayrılmaktadırlar 14. Bu gruplar içinde tip 3 kronik prostatit olarak bilinen KPAS %90-95 oranı ile en sık görülen grubu oluşturmaktadır. Bu kadar sık görülmelerine rağmen tedavisi ve eti-yopatogenezindeki belirsizlikler halen devam etmektedir15. Erektil disfonksiyonun etiyolojisinde sıklıkla metabolik bozukluklar, vasküler hastalıklar ve endokrin nedenler bildirilirken diğer nedenleri psikolojik sorunlar ve kronik hastalıklar oluşturmaktadır4, 5. Çalışmalarda kronik prostatitli hastaların önemli bir kısmında cinsel işlev bozuklukları görüldüğü bildirilmektedir8, 10. Yaşları 20 ile 59 arasında değişen kronik prostatitli hastaların değerlendirildiği bir çalışmada seksüel fonksiyon bozukluğu oranı %49 olarak bildirilirken 146 hastanın değerlendirildiği bir başka çalışmada bu oran %92 olarak bildirilmektedir16, 17. Çalışmamızda da seksüel işlev bozukluğu oranı %50.87 olarak saptandı. Seksüel işlev bozukluğu incelendiğinde izole erektil disfonksiyon oranının ejakülasyon bozukluklarına göre daha az görüldüğü bildirilmektedir. Liang ve ark.’nın kronik prostatitli 2000 hastayı değerlendirdikleri çalışmalarında izole erektil işlev bozukluğu oranı %15 olarak bildirilmektedir17. Ülkemizde Gönen ev ark.’nın yapmış olduğu çalışmada ise bu oran %15.2 olarak bildirilmektedir18. Erektil işlev bozukluğunun kronik prostatitli hastalarda çeşitli nedenlere bağlı olarak gelişebileceği bildirilmektedir. Buna göre hastaların yaşam kalitelerinin bozulması ya da psikolojik sorunlarının olması etiyolojide ileri sürülmektedir19, 21. Yapılan çalışmalarda kronik prostatitlerin, kişilerin sosyal yaşamlarını ciddi olarak etkilediği ve bu etkinin akut myokard infarktüsü, stabil olmayan göğüs ağrısı, aktif crohn hastalığı ve son dönemlerde de diyabetes mellitus kadar olduğu gösterilmiştir 22, 23. Yine kronik prostatitin neden olduğu hiperemi ve ödemin ereksiyon merkezini sürekli uyardığı ve etkisini bozabildiği bildirilmektedir. Sonuçta ihtiyaç anında ereksiyonun zor olabileceği belirtilmektedir5. GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) İlk kez 1887 yılında Gross tarafından olgu sunumu şeklinde bildirilen ve kişinin isteğine bağlı olmaksızın vaginal penetrasyon öncesinde ya da sırasında veya hemen sonrasında; minimal stimülasyon ile oluşan sürekli ya da tekrarlayan ejakülasyon şeklinde tarif edilen erken ejakülasyonun erkeklerde en sık görülen cinsel fonksiyon bozukluğu olduğu bilinmektedir24. Erken ejakülasyonun etiyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte psikolojik ve somatik faktörlerin bütününü içeren kompleks bir durum olduğu kabul edilmektedir8. Erken ejakülasyon, kişi ve partnerinin cinsel ve sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen önemli bir sorundur. Cinsel yönden aktif erkek toplumda erken ejakülasyon prevalansı %439 oranındadır. Carson ve ark.’nın 1320 kişi üzerinde yaptıkları çalışmada erken ejakülasyon şikayeti olduğunu bildirenlerin oranının %18 olduğu ve prevalansının ise 60 yaş üstü erkeklerde %27, 50-59 yaş grubunda %13 ve 40-49 yaş grubunda da %16 olduğu saptanmıştır25. Erken ejakülasyon bozukluğunun etiyolojisinde, medulla spinalis tümörleri, multipl skleroz, benign prostat hiperplazisi, nörojenik kontrol mekanizmasının gecikmesi, penil hipersensitivite, refleks hipereksitabilite, dorsal sinir fonksiyon bozuklukları veya glansta bulunan Paccini cisimciklerinin sayısının artması, düşük veya yüksek serum tiroksin seviyeleri, düşük seminal magnezyum düzeyleri, fiziksel travma ve farmakolojik yan etkiler ve prostatitler gibi organik nedenler ile psikolojik sebepler, psikoseksüel yetenek azlığı ve ilişkiyle ilgili stres gibi organik olmayan nedenler sayılabilir26. Kronik prostatitli hastalarda ejakülasyon bozukluğunun açıklanmasında, inflamasyonun duyusal feedback mekanizmasını bozarak ejakülatuvar refleksi artırması ve orgazm öncesi kontrolün kalkması ileri sürülmektedir. Kronik prostatitli hastalarda ejakülasyon bozukluğu oranı %20-77 arasında değişmektedir9, 10, 24, 25. Çalışmamızda da izole ejakülasyon bozukluğu oranı %28.07 olarak bulunmuştur. Öte yandan prematür ejakülasyonlu hastalarda da kronik prostatit oranının yüksek olduğu gösterilmiştir. Screponi ve ark. çalışmalarında kronik prostatitli 46 hastanın %63.5’inde erken ejakülasyon saptanmıştır27. Hastaların bir kısmında da ağrılı ejakülasyon tarif edildiği görülmektedir24, 25. Ağrılı ejakülasyon ile KPAS arasındaki ilişki incelendiğinde ağrının ejakülasyon öncesi, ejakülasyon sırasında ya da ejakülasyon sonrasında olabileceği görülmektedir. Kronik pelvik ağrı sendromlu olan hastaların bir kısmında da hem ejakülasyon hem de ereksiyon bozukluklarının birlikte görüldüğü rapor edilmiştir28. Liang ve ark.’nın çalışmalarında erektil disfonksiyon ve ejakülasyon bozukluğunun birlikte görüldüğü hastaların oranı %7.7 olarak bildirilmektedir17. Çalışmamızda ise bu oran %28.07 olarak saptanmıştır. 21 THE EVALUATION OF ERECTILE DYSFUNCTION AND EJACULATORY DISORDERS IN PATIENTS WITH CHRONIC PELVIC PAIN SYNDROME (TYPE 3 CHRONIC PROSTATITIS) Sonuç olarak yaşam kalitesini ciddi oranlarda bozan tip 3 kronik prostatitlerde erektil işlev bozukluğu ve ejakülasyon bozukluğu önemli oranlarda görülebilmektedir. Bu nedenle erektil disfonksiyon ve ejakülasyon bozukluklarının etiyolojisinde kronik prostatit olabileceği daima göz önünde bulundurulmalıdır. KAYNAKLAR 1. Anafarta K, Göğüş O, Bedük Y, Arıkan N. Üriner sistem taş hastalığı. Temel Üroloji Kitabı. Güneş Kitabevi, 1998; 561-603. 2. Schaeffer AJ. Clinical practice. Chronic prostatitis and the chronic pelvic pain syndrome. N Engl J Med 2006; 19: 1690-8. 3. Anderson RU, Wise D, Sawyer T, Chan CA. Chronic prostatitis and chronic pelvic pain in men: aetiology, diagnosis and management. J Eur Acad Dermatol Venereol 2002; 16: 253-6. 4. NIH consensus conference: Impotance. NIH consesnsus development panel on impotance. JAMA 1993; 270: 83−90. 5. Biri H, Tunç L. Erektil Disfonksiyon için risk faktörleri. Erkek ve kadın cinsel sağlığı. İstanbul, 2004; 125-33. 6. Akkus E, Kadıoğlu A, Esen A, Doran Ş, Ergen A, Anafarta K, Hattat H. (Turkish Erectile Dysfunction Prevelance Study Group). Prevelance and correlates of erectile dysfunction in Turkey: A Population Based Study. Eur Urol 2002; 41: 125-3.3 7. Wolters JP, Hellstrom WJ. Current concepts in ejaculatory dysfunction. Rev Urol 2006; 8: 18-25. 8. Screponi E, Carosa E, Di Stasi SM, Pepe M, Carruba G, Jannini EA. Prevalence of chronic prostatitis in men with premature ejaculation. Urology 2001; 58: 198-202. 9. Shamloul R, el-Nashaar A. Chronic prostatitis in premature ejaculation: a cohort study in 153 men. J Sex Med 2006; 3: 150-4. 10. Xing JP, Fan JH, Wang MZ, Chen XF, Yang ZS. Survey of the prevalence of chronic prostatitis in men with premature ejaculation. Zhonghua Nan Ke Xue 2003; 9 :451-3. 11. Muller A, Mulhall JP. Sexual dysfunction in the patient with prostatitis. Curr Opin Urol 2005; 15: 404-9. 12. Krieger JN, Weidner W. Prostatitis: ancient history and new horizons. World J Urol 2003; 21: 51-3. 13. Ku JH, Kim SW, Paick JS. Epidemiologic risk factors for chronic prostatitis. Int J Androl 2005; 28: 317-27. 14. Nickel JC. Classification and diagnosis of prostatitis: a gold standard? Andrologia 2003; 35: 160-7. 22 15. Schaeffer AJ. Epidemiology and demographics of prostatitis. Andrologia 2003; 35: 252-7. 16. Anderson RU, Wise D, Sawyer T, Chan CA. Sexual dysfunction in men with chronic prostatitis/chronic pelvic pain syndrome: improvement after trigger point release and paradoxical relaxation training. J Urol 2006; 176: 1534-8. 17. Liang C, Zhang X, Hao Z, Shi H, Wang K. Investigation and analysis of chronic prostatitis and sexual dysfunction. Zhonghua Nan Ke Xue 2004; 10: 434-6. 18. Gonen M, Kalkan M, Cenker A, Ozkardes H. Prevalence of premature ejaculation in Turkish men with chronic pelvic pain syndrome. J Androl 2005; 26: 601-3. 19. Smith KB, Pukall CF, Tripp DA, Nickel JC. Sexual and Relationship Functioning in Men with Chronic Prostatitis/Chronic Pelvic Pain Syndrome and Their Partners. Arch Sex Behav 2007; 36: 301-11. 20. Burger B, Weidner W, Altwein JE. Prostate and sexuality: An overview. Eur Urol. 1999;35:177-84 21. Sadeghi-Nejad H, Seftel A. Sexual dysfunction and prostatitis. Curr Urol Rep 2006; 7: 479-84. 22. Propert KJ, McNaughton-Collins M, Leiby BE, O'Leary MP, Kusek JW, Litwin MS; Chronic Prostatitis Collaborative Research Network. A prospective study of symptoms and quality of life in men with chronic prostatitis/chronic pelvic pain syndrome: the National Institutes of Health Chronic Prostatitis Cohort study. J Urol 2006; 175: 61923. 23. Schneider H, Wilbrandt K, Ludwig M, Beutel M, Weidner W. Prostate-related pain in patients with chronic prostatitis/chronic pelvic pain syndrome. BJU Int 2005; 95: 238-43. 24. Uluocak N, Erdemir F, Cumurcu BE, Çelikel FÇ, Parlaktaş BS. Erkeklerde antidepresan ilaç kullanımının orgazm ve ejakülasyona olan etkileri. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni 2006; 16: 104-8. 25. Carson C, Gunn K. Premature ejaculation: definition and prevalence. Int J Impot Res 2006; 18: 5-13. 26. Erdemir F, Parlaktaş BS. Erektil disfonksiyonun medikal tedavisindeki yenilikler. Androloji Bülteni 2007; 28: 128. 27. Screponi E, Carosa E, Di Stasi SM, Pepe M, Carruba G, Jannini EA. Prevalence of chronic prostatitis in men with premature ejaculation. Urology 2001; 58: 198-202. 28. Shoskes DA, Landis JR, Wang Y, Nickel JC, Zeitlin SI, Nadler R; Chronic Prostatitis Collaborative Research Network Study Group. Impact of post-ejaculatory pain in men with category III chronic prostatitis/chronic pelvic pain syndrome. J Urol 2004; 172: 542-7. GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) ARAŞTIRMA GOÜ Tıp Fakültesi 2009; (1): 23-26 YENİDOĞANDA PERİFERİK UYGULAMALI SANTRAL VENÖZ KATETERİZASYON DENEYİMLERİMİZ ÖZET Amaç: Son zamanlarda yenidoğan santral kateterizasyonu uygulamaları giderek yayılmasına rağmen ülkemizde geniş kullanım kazanamamıştır. Yenidoğan ünitemizde sıkça başvurulan bu yöntem ile olan tecrübelerimizin paylaşılması için bu çalışma yapılmıştır. Yeşim ŞENAYLI*, Fatih ÖZKAN*, Ziya KAYA*, Atilla ŞENAYLI**, Serpil KOÇ*** Gereç ve Yöntem: Haziran 2004- Haziran 2006 tarihleri arasında 13 yenidoğana toplam 19 santral venöz kateter uygulandı. Hastaların 5’i erkek ve 8’i kız idi. Kateterizasyonda standart uygulama yapıldı ve radyolojik olarak yerleşimleri onaylandı. Altı uygulamada kateter uçları süperior vena kavada, 13 uygulamada ise inferior vena kavada bırakıldı. Kateterler ortalama 12.57± 9.2 gün kaldı. Hastaların 5’i öldü, 7’si şifa ve 1’i iyileşme ile taburcu edildi. Ölen hastaların 3’ünün mevcut hastalıkları nedeni ile öldü. İkisinin sebebi anlaşılamadı. Hastaların sadece 1’inde 39ºC’ye varan ateş olurken hiçbir hastada kan kültürü pozitifliği yoktu. Tartışma: Perifer kullanımlı santral venöz kateterler uzun süreli ve genel anestezi gerektirmeden kullanılabilmektedir. Minimal invaziv, ucuz , düşük morbidite ve mortalite olması diğer özellikleridir. Temel özelliği periferik damardan girilmesi ve kateterin sağ atrium düzeyine kadar ilerletilmesidir. Komplikasyonlar kanama, infeksiyon, cilt yaralanması, kateter migrasyonu ve kardiyak tamponad olarak bildirilmiştir. Türkçe literatürde bulabildiğimiz kadarıyla Önal ve ark.’nın, 2003, deneyimleri benzer özellik gösteren sonuçlarımız olmuştur. Enfeksiyon azlığı sebebi olarak ünitemizin küçüklüğü ve hasta döngüsünün daha az olması düşünülmüştür. Sonuç: Şartların uygun olması durumunda santral venöz kateterlerinin yenidoğanlar için de güvenle kullanılabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Santral ven kateteri; yenidoğan RESEARCH OUR EXPERIENCE WITH PERIPHERALLY INSERTED CENTRAL VENOUS CATHETERIZATIONS IN NEWBORNS İletişim (Correspondance) Yeşim ŞENAYLI Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Araştırma ve Uygulama Hastanesi, 60100, TOKAT Tel: 0 356 212 95 00/ 2190 Fax: 0 356 212 94 17 e-mail: [email protected] * Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD, GOÜ ** Çocuk Cerrahisi AD, GOÜ *** Çocuk Cerrahisi Sorumlu Hemşiresi Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Tokat ABSTRACT Background: Although central catheter usage has been increasing in the last decades, it has not been used widely in our country. In our newborn unit, it has been frequently used and we designed this study to share our experience. Material and Method: Totally 19 central venous catheterizations for 13 patients had been performed from June 2004 to June 2006. Five were male and 8 were female gender. Standard procedure was performed for catheterization and localizations were confirmed with radiological evaluations. Catheters were at superior vena cava in 6 and at inferior vena cava in 13 manipulations. Catheters were used 12.57 ± 9.2 days. Five patients died, 7 were discharged with remission and 1 was discharged with no progress. Of the five deaths, three patients died for the main diseases. The reasons of the two were unknown. Fever detected as 39ºC in only 1 patient and blood cultures were all negative. Discussion: Peripherally inserted central venous catheters can be used for a long time without a necessity of general anesthesia. Other characteristics of the procedure are being minimal invasive, cheapness, low morbidity and mortality. Insertion from peripheral vein and location at the right atrium are the main characteristics. To our knowledge, Önal et al, 2003, defined same findings as ours in Turkish literature. We thought that infection was low as in our unit as the newborn unit was small and circuit of the patient was less. Conclusion: We think that central venous catheterization can be used safely if the circumstances are suitable. Key words: Central venous catheter; Newborn 23 OUR EXPERIENCE WITH PERIPHERALLY INSERTED CENTRAL VENOUS CATHETERIZATIONS IN NEWBORNS GİRİŞ S on dönemlerde santral venöz kateter kullanımı yaygınlık kazanmaktadır1. Periferik damarlardan yerleştirilen perkutan santral venöz kateterler aracılığıyla çeşitli tedaviler sağla-nabilir2. Preterm bebeklerde ve kritik hastalığı olanlarda ilaç tedavisi uygulamanın veya total parenteral besleme yapılması bu tedavilerdendir2. Santral kateter yerleştirilmesinin yararlarından bazıları ise umbilikal kateter ve çok adet damar girişimlerinin, çocuklarda sık damar yolu tedavisinin kullanılması ile oluşabilen iğne fobisinin ve damar yolu bulunma zorluklarının önlenebilmesidir1, 2. Haziran 2004- Haziran 2006 tarihleri arasında Çocuk Cerrahisi yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatan hastalarımızın 12’sine periferik uygulamalı santral venöz kateter takılmıştır. Çalışmamızda santral venöz kateterlerin hangi hastalıklarda kullanılmış olduğu, lokalizasyonları, etkinlik ve kalış süreleri, yan etkilerinin geçmiş zamana yönelik değerlendirilmesi yapılmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM H aziran 2004- Haziran 2006 tarihleri arasında 13 yenidoğana santral venöz kateter kullanılarak takip edildi. KATETER UYGULANMASI P eriferik uygulamalı santral venöz kateter olarak Premicath 1F (Vygon GmBH, Aachen ,Almanya) ve Epicutaneo-Cava Catheter 2F (Vygon GmBH, Aachen, Almanya) kullanıldı. Kateter uygulaması yapacak kişi öncellikle uygun bir damar seçiminden sonra santral venöz dolaşımda kateterin ucunun kalabilmesi için mesafe ölçümü yapıldı. Tüm uygulamalardan önce kullanılacak malzemeler steril set içinde hazırlanılmış ve işlem sırasından steril eldiven kullanıldı. Kateterler uygulanmadan önce serum fizyolojik ile yıkanmış ve çalışma kusuru olup olmadığı kontrol edildi. İyodlu temizleme solusyonu ile iğne giriş alanı temizlendikten sonra damara iğne ile girildi. Kateter, daha önceden ölçülen mesafeye kadar iğne içinden ilerletildi. Kateterin uç noktası radyolojik olarak tespit edildi. Tespit edilemeyenlerinin yeri kontrast madde ile tespit edildi. İğne çıkartılmış ve kateterin çıkış noktası transparan örtü olan Tegaderm (3M, St Paul, MN) ile örtüldü ve kirleninceye veya gerginliği kayboluncaya kadar değiştirilmedi. Ayrıca, santral 24 kateter bağlantı noktası 0000 ipek dikiş ile cilde tespit edildi. Süperior vena kava, inferior vena kava veya subklavien vende tespit edilen kateter uçlarının santral olduğuna karar verilmiştir. Kateter bakım ve takipleri Çocuk Cerrahisi hemşireleri tarafından yapıldı. SONUÇLAR Bu hastaların 5’i erkek ve 8’i kız idi. 4 hastaya özefagus atrezisi, 1 hastaya diafragma hernisi, 1 hastaya kongenital megakolon,1 hastaya hiperbilirubinemi,1 hastaya omfalosel, 2 hastaya mekonyum ileusu, 1 hastaya pilor atrezisi,1 hastaya duodenal atrezi ve 1 hastaya bilier atrezi teşhisi kondu. Hastaların 1’ine 2, 1’ine 3 ve 1’ine 4 kere olmak üzere toplam 19 kere santral venöz kateter uygulaması yapıldı. Hastaların 11’ine toplam 15 femoral ven kateterizasyonu yapıldı. Bir hastaya antekubital kateterizasyon, 1 hastaya internal juguler ve diğerine subclavian kateterler takıldı. Kullanılan kateterlerin 14’ü 1F, 4’ü 2F kateterdi (Tablo-1). Radyolojik olarak 6 uygulamada kateter uçları süperior vena kavada, 13 uygulamada ise inferior vena kavada bırakıldı. Hastalara 4-19 günlük ve 1500 ile 3830 gram ağırlığında iken kateterler uygulandı. Kateterler 2-31( ortalama 12.57± 9.2) gün boyunca hastalarda kullanıldı. Hastalardan 10’una 220 gün süre ile total parenteral besleme verildi ve sepsis, hepatit gibi sorunlar gözlenmedi. Hiçbir hastada kardiyak ritim bozukluğu olmadı. Bir hastanın kısa süreli olarak 39˚C dereceye varan ateş oldu. Bu hastanın kan kültürlerinde mantar veya bakteri yoktu. 3 hastada kateter tıkanıklığı oluştuğu için istenen süreden önce kateterin çıkartılması ve yeni kateter uygulanması gerekti. Hastaların 5’i öldü, 7’si şifa ve 1’i iyileşme ile taburcu edildi. Ölen hastaların 4’ü total parenteral besleme almış idi. TPN alan hastaların sadece omfaloseli olan bebek için izin alınabildi. Bu bebekte ölüm sebebi olarak kateter veya TPN gösterilemedi. Diğerlerinde kan kültürleri negatif sonuçlandı. Ölen hastaların 1’inde diafragma hernisi, 1’inde omfalosel ve diğerinde mekonyum ileusu vardı. Bu hastaların ölümlerinin mevcut hastalıları ile ilgili olduğu düşünüldü. Konjenital megakolon ve duodenal atrezi hastalıkları olan 2 bebeğin ölüm sebepleri açıklanamadı. TARTIŞMA B aş ve uzuvlardan sağlanan damar yolu ile uzun süreli yaklaşımda bulunmanın zor olduğu bilinen bir durumdur3. GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) YENİDOĞANDA PERİFERİK UYGULAMALI SANTRAL VENÖZ KATETERİZASYON DENEYİMLERİMİZ Tablo 1: Kateter uygulamalarının özellikleri (Kısaltmalar: ÖA+TEF: Özefagus Atrezis ve Tracheoözefageal Fistül, Mide perf.: Mide perforasyonu, VKİ: Vena Kava İnferior, VKS:Vena Kava Süperior, TPB: Total Parenteral Besleme) Hasta No Hastalık 1 ÖA+TEF + Mide perf. 2 Cinsiyet Kateter Yerleşim Kateter Kalış(gün) Kateter Adeti TPN Ateş Komp Sonuç K VKİ 38 1 + + + Şifa ÖA+TEF E VKİ 9 1 - - - Şifa 3 ÖA+TEF E VKİ+VKS 9+18 2 - - - Şifa 4 ÖA+TEF K VKİ 8 1 - - - Şifa 5 Bilier Atrezi E VKİ 22 1 + - - Şifa 6 Mekonyum İleusu K VKİ+ 2 kezVKS 3+7+13 3 + 7 Mekonyum İleusu K VKİ 25 1 + - - İyileşme 8 Diafragma Hernisi K 2kezVKİ+ 2 kezVKS 3+2+10+21 4 + - - Ex 9 Omfalosel K VKİ 12 1 + - - Ex 10 Pilor atrezisi E VKİ 15 1 + - - Şifa 11 Duodenal atrezi K VKİ 16 1 + - - Ex 12 Hiperbilirubinemi K VKS 1 1 - - - Şifa 13 Konjenital Megakolon E VKİ 7 1 - - - Ex Teflon kateterler kısa sürede infiltre olmaya yatkındır ve 3 günden fazla kalan teflon kateterlerde, %30 gibi yüksek bir oranda bakteri kolonizasyonuna olabilmektedir3. Perifer damar kateterlerinin sık değiştirilmesi ile enfeksiyon kaynağı oluşturulabilecek, çocuk için stres kaynağı olabilecek ve personel için zaman kaybı olabilecektir3. Perifer kullanımlı santral venöz kateterler kullanıldığı zaman günler veya haftalarca değiştirilmesi gerekmeyebilmektedir ve ayrıca kullanımı genel anestezi gerektirmemektedir3. Liossis ve arkadaşlarının, 2003, çalışmalarında ortalama kateter duruş süresi 28 gün olarak ifade edilmiştir. Diğer yararları ise minimal invaziv olması, ucuz olması, düşük morbidite ve mortalite olmasıdır4. Uygulamanın temel özellikleri periferik damardan girilmesi ve kateterin sağ atrium düzeyine kadar ilerletilmesidir3. Bunun için bir çok yol kullanılabilmektedir: Eksternal jugular, median basilic, aksiller, safenöz, popliteal ve baş damarları3. Santral venöz kateterin ideal pozisyonu süperior veya inferior GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) Ex vena kava ile sağ atriumun bileşke yeridir5. Kullanılacak damarların seçimi bebeğin boyutlarına ve damarların kullanılabilirliğine göre değişecektir3. Periferik uygulamalı santral venöz kateter ile oluşabilecek komplikasyonlar kanama, infeksiyon, cilt yaralanması, kateter migrasyonu ve kardiyak tamponaddır3. Kateterin uygulanması sırasında oluşabilecek kanama baskı uygulanarak engellenebilecektir. Bu yüzden kanama diatezi olan hastalarda rahatlıkla kullanılabilmektedir6. Kateterden kaynaklanan sepsis insidansı ise azdır2. Stafilokok aureus santral katetere bağlı bakteremiye en sık sebep olan patojendir1. Buna rağmen %1.4-3.5 oranında olacak şekilde az görülür1.Bir çalışmada santral venöz kateter kullanılan 10 bebekte perikardiyal tamponad ve plevral effüzyon olduğu belirtilmiştir7. Kateter tıkanmasının veya kullanılamaz duruma gelmesi ile karşılaşılabilmektedir. Temel sebebi fibrin birikmesi veya, daha az sıklıkla olsa da, damar duvarına kateterin yapışması ile oluşan tıkanıklıktır8. Hastalarımızın 3’ünde kateter tıkanıklığı gelişmiş ve zamanından önce çıkartılarak tekrar uygulanması gerekmiştir. 25 OUR EXPERIENCE WITH PERIPHERALLY INSERTED CENTRAL VENOUS CATHETERIZATIONS IN NEWBORNS Türkçe literatürde periferik uygulanımlı santral kateterlerin demografik değerlendirmesinin yapıldığı iki çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalardan birinde, Önal ve arkadaşlarının, santral venöz kateter uygulama deneyimlerini yayınlamışlardır. 21 periferal santral venöz kateter ve subklavian kateter kullanılmıştır. Periferik santral venöz kateterlerin ortalama kullanım zamanının 13.7±5.8 gün olduğu rapor edilmiştir. Kateterlerden dördünün (% 19.1) kan kültürlerinin ve kateter ucu kültürleri ile enfekte olduğu gösterilmiştir9. Tarcan ve ark’nın, değerlendirmelerinde ise 26 adet perkutan kullanılan santral ven kateter olduğu ve bunlardan internal juguler kullanılanların komplikasyonlu olabileceği, antekübital veya safen ven kullanıldığında ise daha güvenli olduğu ifade edilmiştir10. Hastalarımıza uygulanan kateterlerin uygulanım şekillerinin ve uygulama sonrasındaki konum ve süreçlerinin literatürle uyumlu olduğu görülmüştür. Santral kateterler süperior veya inferior vena kava ile subklavian venlerden birisinde bırakılmıştır. Kateterlerinin ortalama kalış süreleri 12±3 gün olmuştur. Yabancı literatür ortalamasına göre kısa olmasına rağmen yerli literatür bilgisi ile uyumludur. Kan kültüründe üreme hastalarımızda görülmemiştir. Bunun sebebinin yenidoğan ünitemizin küçük olması, yenidoğan oranına göre yeterli hemşire olması nedeni ile olduğu düşünülmüştür. Ölen hastaların çoğunun hastalıklarının etkisi ile olduğu bilinmektedir. Konjenital megakolon ve duodenal atrezi teşhisi olan iki hastanın sebebi anlaşılamamıştır. Her iki hastaya da otopsi yapılmak istenmiş ancak aile izni alınamamıştır. Ölüm sebepleri perikardiyal tamponad olabileceği kabul edilebilse de, klinik ve patolojik olarak bu durum kesinleşememiştir. Sonuç olarak, hastalarımızdaki morbidite ve mortalite sebebi olarak kateterizasyon gösterilememiştir. Yenidoğanda santral kateter kullanımı ile uzun süreli damar içi tedavi ve beslenmenin devam etmesi için bakım ve sterilite kurallarına dikkat edilmelidir. Şartların uygun olması durumunda kateterlerin kullanımları sorunsuz ve verimli olacağı düşünülmektedir. 2. Shah PS, Kalyn A, Satodia P, Dunn MS, Parvez B, Daneman A. A Randomized, Controlled Trial of Heparin VersusPlacebo Infusion to Prolong the Usability ofPeripherally Placed Percutaneous Central VenousCatheters (PCVCs) in Neonates: The HIP (Heparin Infusion for PCVC) Study. Pediatrics 2007; 119: e284-291. 3. Liossis G, Bardin C, Papageorgiou A. Comparison of risks from percutaneous central venous catheters and peripheral lines in infants of extremely low birth weight: a cohort controlled study of infants < 1000 g G. T Maternal–Fetal Neonat. Med. 2003; 13: 171– 174. 4. Racadio JM, Johnson ND, Doellman DA. Peripherally Inserted Central Venous Catheters: Success of Scalp-Vein Access in Infants and Newborns. Radiology 1999; 210: 858–860. 5. Madhavi P, Jameson R, Robinson MJ. Unilateral pleural effusion complicating central venous catheterisation. Arch Dis Child Fetal Neonatal Ed 2000; 82: F248–F249. 6. Thiagarajan RR, Ramamoorthy C, Gettmann T, Bratton SL. Survey of the Use of Peripherally Inserted Central Venous Catheters in Children. Pediatrics 1997; 99: 1- 4 7. Araı J, Mourı Y, Mıyamoto Y. Detection of peripherally inserted central catheter occlusion by in-line pressure monitoring. Paediatric Anaesthesia 2002; 12: 621–624. 8. Nguyen ST, Lund CH, Durand DJ. Thrombolytic Therapy for Adhesion of Percutaneous Central Venous Catheters to Vein Intima Associated With Malassezia furfur Infection. J Perinatol 2001; 21: 331– 333. 9. Önal EE, Okumuş N, Ünal S, Türkyılmaz C, Ergenekon E, Koç E, Atalay Y. Clinical experience of central venous catheterization in newborns. Gazi Med. J., 2003; 14: 153157. 10. Tarcan A, Cındık N, Gürakan B. Yenidoğanda Arteriyel ve Santral Venöz Kateter uygulamaları.Türkiye Klinikleri J Pedr 2002; 11: 203-207. KAYNAKLAR 1. Crary SE, Buchanan GR , Journeycake JM. Fatal central venous catheter-related infection in haemophilia. Haemophilia 2006; 12: 183–186 26 GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) ARAŞTIRMA GOÜ Tıp Fakültesi 2009; (1): 27-30 ENFEKTE URAKAL SİNÜS; OLGU SUNUMU VE LİTERATÜR DEĞERLENMESİ ÖZET Yard. Doç. Dr. Atilla ŞENAYLI* Yard. Doç. Dr. Berat ACU** Yard. Doç. Dr. Yeşim ŞENAYLI*** Araş. Gör. Dr. Ülkü BEKAR** Urakal artıklar, allantois ile kloakanın tamamlanmamış regresyonlarının sonucu olarak oluşurlar. Oldukça seyrek rastlanılan hastalıklardır ve yenidoğan döneminde görülme sıklığı 2/300.000 olduğu bildirilmiştir. Urakal anomaliler genellikle 4 anatomik sınıfta incelenir: Doğumsal patent urakus, urakal kist, urakal sinüs ve urakal divertikül. Urakal sinus, küçük urakal kistlerin bir yansımasıdır ve karın ön duvarına eksternal urakal sinüs olarak veya mesane içine alternatif sinüs olarak açılırlar. Yazımızda, kliniğimize başvuran ve bir dizi değerlendirmeler sonucunda urakal sinüs teşhisi konan 2 aylık hastanın sunulması ve literatür ile beraber değerlendirilmesi için bu sunum hazırlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Omfalomesenterik kanal; Urakal artık; yenidoğan RESEARCH INFECTED URACHAL SINUS: A CASE REPORT AND LITERATURE REVIEW SUMMARY İletisim (Correspondance) Atilla ŞENAYLI Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi , Araştırma ve Uygulama Hastanesi 60100, TOKAT Tel: +356 2129500 e-mail: [email protected] Urachal remnants develop as a consequence of the incomplete regression of the cloaca and allantois. It is a very rare disease and it is reported that incidence at newborn period is 2/300.000. Urachal anomalies are usually divided into four anatomic classes: Congenital patent urachus, urachal cyst, urachal sinus and urachal diverticula. Urachal sinus is a kind of reflection of small urachal cysts and external urachal sinus is formed after abdominal wall drainage or alternative sinus is formed if the drainage is through the urinary bladder. Within the literature evaluations, we aimed to report a case at 2-month-old hospitalized in our clinics and diagnosed as urachal sinus after a serial evaluation. Key words: Omphalomesenteric ductus; Urachal remnant; Newborn * Çocuk Cerrahisi AD, GOÜ ** Radyoloji AD, GOÜ *** Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD, GOÜ 27 INFECTED URACHAL SINUS; A CASE REPORT AND LITERATURE REVIEW GİRİŞ U rakus, mesane tavanı oluşumunun ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve vücudun normal yapılanması içinde olan bir embriyonik artıktır1. Genellikle mesanenin tavanından göbeğe doğru uzanan fibröz bir bant şeklinde kalır1. Urakal artıklar ise, allantois ile kloakanın tamamlanmamış regresyonlarının sonucu olarak oluşurlar2. Urakal anomalilerin sıklığı azdır2. İki yüz bin hastane başvurusunda 3 ile 3/1,168,760 sıklıkları arasında olabildiği şeklinde raporların olduğu bildirilmiştir3. Yenidoğan döneminde ise görülme sıklığının 2/300.000 olgudan daha az olduğu bildirilmiştir3. Urakal artıkların genel özelliği göbek olan bağlantılarıdır4. Oldukça seyrek olmasına rağmen bu hastalıklar ani ve hayatı tehdit edecek şekilde kendini gösterebilirler ve malign değişiklikler gösterebilirler2. Cilento ve ark., urakal artıklar arasında en çok urakal sinüs’ün (%49) görüldüğünü bildirmiştir5. Urakal sinus, küçük urakal kistlerin bir yansıması olarak görülür4. Karın ön duvarına eksternal urakal sinüs olarak veya mesane içine alternatif sinüs olarak açılır4. Teşhiste umbilikal granulom, omfalomesenterik artık veya omfalit ayırıcı tanı amacı ile akılda tutulmalıdır5. Bulgular arasında yaygın ağrı, ateş, göbek etrafında ağrı, göbek etrafında kırmızılık veya göbekten akıntı olabilmektedir5. Benzer bulgular nedeni ile kliniğimizde görülen ve umbilikal sinüs enfeksiyonu teşhisi sonrasında ameliyat edilen hasta nedeni ile literatür derlemesi yapılmıştır. VAKA SUNUMU G öbekten, fazla miktarda akıntı olması nedeni ile polikliniğimize getirilen 2 aylık kız hasta, akıntı sebebinin araştırılması için Çocuk Cerrahisi servisine yatırıldı. Doğumda bir belirtisi olmayan hastanın, 1 aylıktan sonra ilk önce göbek altı karın bölgesinde oluşan şişkinlik ve sonrasında belirgin miktarda yoğun ve iltihap içerikli ve kötü kokulu akıntısı olduğu öğrenildi. Fizik muayenesi normal olan hastanın akıntı yerinden kateter ile ilerlenebildiği gözlendi. Bunun üzerine sinografik değerlendirme yapıldı ancak doku hacminin az olması ve hastanın ıkınma refleksleri nedeni ile optimum görüntü elde edilemedi. Ultrasonografik değerlendirilmesinde orta hattan uzanan ve urakal artık ile uyumlu olduğu düşünülecek görünüm elde edildi. Antibiyotik tedavisinin başlanan hasta, 2 gün sonrasında ameliyat edildi. Ameliyat sırasında doku 28 bütünü ile eksize edildi (Şekil 1). Ameliyat sonrasındaki 2.gününde şikayeti olmayan hastanın taburcu olmasına ve kontrol muayenelerine karar verildi. Çıkartılan dokunun patolojik değerlendirilmesi urakal artık ile uyumlu doku olarak tespit edildi. Bir ay sonraki kontrol muayenesi normal olarak değerlendirildi. TARTIŞMA A llantois, yolk kesesinden çıkıntı yapan parmaksı bir oluşumdur2. Bir ucu ventral kloaka ile devamlılık gösteriyorken diğer ucu göbeğe bağlıdır. Fetusun ilerleyen günlerinde ürogenital septum ile bölünen kloakanın ön kısmı mesaneye dönüşür ve allantoisin bağlantısı mesane ile göbek arasında uzanır duruma gelir. Bu uzanım, normalde, fötüsün büyümesi ve mesanenin aşağıya doğru yer değiştirmesi ile kapanır2. Bu tanımlamada tartışılan nokta urakusun ventral kloakadan yada allantoisden oluşup oluşmadığıdır2. Bununla beraber tanımlanamayan bir diğer durum urakal anomalilerin etyolojileridir5. Urakal anomaliler genellikle 4 anatomik sınıfta incelenir2. Doğumsal patent urakus; göbek ile mesaneyi birbirine bağlar. Urakal kist; süt çocukluğundan erişkinliğe kadar herhangi bir dönemde bulunabilir ve mesane ile göbek uçlarının kapanması sonucunda oluşur2. Urakal sinüs; ortaya çıkışında gecikme olabilir ve temiz görüntülü akıntı veya enfeksiyon ile kendini gösterebilir2. Urakal divertikül; mesanenin tavanında yerleşir ve genellikle bulgu vermez ve başka hastalıklar araştırılırken tesadüfen bulunur2. Klinikte bu sınıflandırma 3 bölümde basitleştirilebilir. İlk ve en sık görülen bulgu göbek çevresi iltihaplanmasıdır2. Bu durum daha çok enfekte urakal kistlerle görülür. İkinci olarak en sık göbek drenajı görülür ve daha çok urakal sinüs, patent urakus ile alakalıdır. Üçüncü olarak, sistoskopi sırasında tesadüfen bulunan bulgusuz urakal divertikül veya ultrason görüntülemesi sırasında bulunan bulgusuz urakal kisttir2. Urakal sinüsün, genellikle göbeğe açılan küçük bir ağzı vardır ve düzenli aralıklarla akıntı oluşmasına sebep olabilir6. Ultrason incelemesinde göbek altında kalınlaşmış tübüler bir yapı ile karşılaşılabilir. Bu durum sinografi ile de gösterilebilir6. McCollum ve ark. takip ettikleri hastalarda öykü, fiziki inceleme ve ultrason değerlendirmesinin yeterli olduğu rapor edilmiştir2. Hastamıza yapılan sinografik incelemede, sinüsün GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) ENFEKTE URAKAL SİNÜS; OLGU SUNUMU VE LİTERATÜR DEĞERLENMESİ Şekil 1: Urakal sinüsün tübüler yapısının ameliyatın sonunda kateter yardımı ile gösterilmesi kısa olması ve hastanın ıkınma refleksi nedeni ile uygun dolum ve görüntüleme sağlanamamıştır ancak ultrason ile urakus varlığı görülmüştür. Buna rağmen, bazı hastalarda tanının konulması zor olabilmektedir ve göbek granulomu, omfalomesenterik artık veya omfalitten ayırıcı tanının yapılması gerekmektedir. Urakusun periton içinde yerleşim göstermesi sonucunda barsak lümeninin tıkanması ve sonuçta strangulasyonla karşılaşma ihtimalinin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır7. Ayrıca, urakal anomaliler genitoüriner hastalıklarla beraber görülebilmektedir5. Bu hastalıklar arasında hipospadias, çapraz renal ektopi gibi hastalıklar bulunmaktadır5. Bulgular, yaygın ağrı veya bölgesel ağrı, ateş, göbek etrafı kızarıklık veya akıntı şeklinde olabilir2, 5. Akıntı mesaneye olursa idrar yolu enfeksiyonu olarak kendini gösterecektir5. Enfeksiyon lenfatik, kan veya mesane yoluyla yayılabilir6. Enfekte urakal artıklarından geniş spektrumda gram-pozitif ve gramnegatif mikroorganizmalar üretilebilmektedir6. Urakal hastalıklar sonrasında ileusun geliştiği olgular rapor edilmiştir7. Benign urakal neoplazma ile de karşılaşılabilmektedir. Bunların arasında adenom, fibrom, fibroadenom, fibromyom ve hamartomlar bulunabilmektedir6. Çok nadir olarak gözlenebilseler de malign hastallıklarla karışabileceği için önemli olabilecektir6. Urakal artıkların adenokarsinomaları oldukça nadirdir ve tüm malignitelerin %0.01’den azını oluşturur5. GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) 29 INFECTED URACHAL SINUS; A CASE REPORT AND LITERATURE REVIEW Enfekte urakal kist veya sinüs olan hastalarda eksizyon geciktirilerek öncelikle insizyon yapılıp drenaj denenebilir4. Son zamanlarda ise, iyileştirici antibiyotik tedavisi sonrasında enfekte kist veya sinüsün eksizyonu önerilmektedir4. Urakal sinüsün iç duvarını modifiye transisyonel epitel oluşturur4. Urakus, kassı bir tüp olarak görülebilirse 3 belirgin tabakanın varlığı tespit edilebilir: küboid epitelyal kanal (iç tabaka olarak), transisyonel epitelyum(submukozal bağlayıcı doku olarak) ve düz kas(dış tabaka olarak) tespit edilir7. Kalınlığı nerede ise mesane kadar olabilir. Enfekte kistlerde iç duvarı döşeyen epitelyal tabakanın kısmen veya tamamen kaybolduğu görülür. SONUÇ L iteratür kıyaslaması sonucunda hastanemizde uygulanan urakal sinüs tetkik ve tedavilerinin standartlara uygun olduğu gözlenmiştir. Benzer hastalarla karşılaşılması durumunda uygun antibiyotik tedavisi yapılırken, sinografik, ultrasonografik değerlendirmeler teşhisin kesinleştirilmesi için yapılmalıdır. Eksizyon kesin çözüm olarak görülmektedir ve malignite gelişme ihtimalinin az olmasına rağmen patolojik incelemenin yapılması gerekliliği anlaşılmıştır. 30 KAYNAKLAR 1. Luo CC, Huang CS, Chu WCWSM, Chao HC. An unusual presentation of an infected urachal cyst: case report and review of the literature. Eur J Pediatr 2004; 163: 268– 269. 2- McCollum MO, MacNeily AE, Blair GK. Surgical Implications of Urachal Remnants: Presentation and Management.J Pediatr Surg 2003; 38: 798-803. 3- Özdemir H, Cihangiroğlu M, Yıldırım H, Akfırat M. Erişkinde mesane tümörünü taklit eden urakus apsesi. Tanısal ve Girişimsel Radyoloji 2002; 8: 250-252. 4- Park WH, Choi SO. An Unusual Urachal Sinus With External Opening in the Midline Suprapubic Area. J Pediatr Surg 2003; 38: E22. 5- Cılento BG Jr, Bauer SB, Retik AB, Peters CA, Atala A.Urachal Anomalies: Defining The Best Diagnostic Modality. Urology 1998; 52: 120–122. 6- Yu JS, Kim KW, Lee HJ, Lee YJ, Yoon CS, Kim MJ.Urachal Remnant Diseases: Spectrum of CT and US Findings. RadioGraphics 2001; 21: 451–461. 7- Kubota K, Nomura S, Kawahara M, Kaminishi M. Familial Urachal Sinus Associated with a Possible Congenital Malformation: Report of a Case. Surg Today 2003; 33:237–239. GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) ARAŞTIRMA GOÜ Tıp Fakültesi 2009; (1) : 31-34 TRANSPERİNAL YAKLAŞIM İLE OPERE EDİLMİŞ REKTOVAJİNAL FİSTÜL: OLGU SUNUMU VE LİTERATÜR DERLEMESİ ÖZET Doç. Dr. Hüseyin Ayhan KAYAOĞLU* Yard. Doç. Dr. Ömer Faik ERSOY* Yard. Doç. Dr. Namık ÖZKAN* Yard. Doç. Dr. Alper ÇELİK* Rektovajinal fistüller rektum ön duvarı ile vajinanın arka duvarı arasında anormal epitelyal bağlantı sonucunda meydana gelen hastalara fiziksel ve psikososyal açıdan önemli derecede rahatsızlık veren bir durumdur. En sık jinekolojik sebeplerden kaynaklanmaktadır. Uygulanacak cerrahinin seçimi boyutuna, lokalizasyonuna, nedenine, anal sfinkter fonksiyonuna, hastanın sağlık durumuna, cerrahın bilgi ve becerisine bağlıdır. Tedavisinin zor ve nüks oranlarında yüksek olduğu unutulmamalıdır. Yukarı seviyedeki fistüller için genellikle abdominal yaklaşım tercih edilmektedir. Aşağı seviyedeki fistüllere ise perineal (transvajinal, endorektal, transperineal) yaklaşım tercih edilir. Burada 33 yaşındaki bayan hastada 12 yıl önce vajinal yolla yaptığı doğum sonrasında gelişmesine rağmen hekime başvurmayan ancak 9 ay önce yaptığı ikinci doğumu sırasında şüphelenilmesi nedeniyle kliniğimize refere edilen bir rektovajinal fistül olgusu sunulmaktadır. Transperineal yaklaşımla operatif tedavi uygulanan hastada fistül traktı rektum duvarından vajen duvarına kadar disseke edilerek total olarak eksize edildi. Her iki duvardaki defektler primer olarak onarıldı ve anterior levatoroplasti yapıldı. Değişik ameliyat teknikleri olmasına rağmen biz orta-aşağı seviyedeki fistüllerde vajen ve rektum duvarı ile sfinkterin iyi korunarak yapılacak bir transperineal yaklaşımın her iki mukozanın kolay tamirinin sağlamasının yanı sıra fistül traktının tam olarak ortaya konması ve eksize edilmesi açısından da avantajlı olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelime: Rektovajinal fistül, transperianal yaklaşım , levatoroplasti RESEARCH İletisim (Correspondance) Hüseyin Ayhan KAYAOĞLU Gaziosmanpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı TOKAT Tel: 356-2129500/1081 e-mail: [email protected] * Genel Cerrahisi AD, GOÜ RECTOVAGINAL FISTULA OPERATED BY TRANSPERINEAL APPROACH: CASE REPORT AND REVIEW OF THE LITERATURE SUMMARY Rectovaginal fistulas that are abnormal epithelial connections between the anterior wall of the rectum and the posterior wall of the vagina cause significant problems in patients. There are a lot of factors have been shown in etiology, but the most common ones are gynecologic. Surgical therapy depends on dimension, localization, etiology, function of anal sphincter, general health condition of the patient and surgeon’s experience. But, it should be kept in mind that therapy is difficult and recurrence rates are very high. Abdominal approach is preferred method for high level fistulas. On the other hand, for low level fistulas perineal approaches (transvaginal, endorectal, transperineal) are being preferred. Here, we are reporting a rectovaginal fistula case in a 33 years old woman, which was appeared just after her first delivery 12 years ago. Fistula tract was completely excised between vaginal and rectal mucosa with transperineal approach. Defects in each wall were repaired primarily and anterior levatoroplasty was performed. In conclusion, although there are different kinds of approaches, we think that transperineal approach has advantage of bring out and excision of whole tract and repair of each mucosa easily. Keywords: Rectovaginal fistula, transperineal approach, levatoroplasty 31 RECTOVAGINAL FISTULA OPERATED BY TRANSPERINEAL APPROACH: CASE REPORT AND REVIEW OF THE LITERATURE GİRİŞ R ektovajinal fistüller (RVF) rektum ön duvarı ile vajinanın arka duvarı arasında anormal bir epitelyal bağlantı sonucunda gelişirler. Ayrıca hastalarda fiziksel ve psikososyal açıdan ciddi problemlere neden olurlar1. Etyolojisinde doğum travması, kolorektal ve jinekolojik ameliyatlar, kriptoglandüler enfeksiyonlar, Crohn hastalığı, radyasyon ve karsinomalar rol oynar. RVF’ler anorektal bölge fistüllerinin %5’inden daha az bir kısmını oluşturmasına rağmen tedavisi oldukça güçtür. Uygulanan çeşitli cerrahi tekniklere rağmen başarı oranları %70-97 arasında değişmektedir1, 2. Burada 12 yıldır RVF yakınması olan ve transperineal yaklaşım ile tedavi edilen bir olgu sunulmuştur. OLGU SUNUMU O niki yıl önce yaptığı vajinal doğum sonrası vajinadan gaita gelmesi şikayeti olan 33 yaşında bayan hasta herhangi bir merkeze başvurmamış. Dokuz ay önce yaptığı ikinci doğum sırasında şüphelenilerek kliniğimize refere edilmiştir. Özgeçmişinde özellik olmayan hastanın, fizik muayenesi dentat line’nın yaklaşık 3 cm üzerinde mevcut olan fistül ağzı haricinde normaldi. Sfinkter tonusu normal olan hastanın jinekolojik muayenesinde ise vestibilumun yaklaşık 3 cm kadar iç kesiminde posterior duvarda 1 cm çapında fistül ağzı ve bu ağızdan gaita gelişi izlendi. Pelvik ultrasonografik incelemede patoloji saptanmadı. Fleksibl sigmoidoskopide dentat line’ın yaklaşık 3 cm üstünde rektum ön duvarında fistül ağzı dışında herhangi bir patolojiye rastlanmayan hastaya transperineal yaklaşımla operatif tedavi uygulandı. Fistül traktı rektum duvarından vajen duvarına kadar disseke edilerek total olarak eksize edildi. Her iki duvardaki defektler primer olarak onarıldı ve anterior levatoroplasti yapılarak ameliyat sonlandırıldı. Posto-peratif takiplerinde sorun olmayan hasta şifa ile taburcu edildi. TARTIŞMA R VF’lerin en sık sebebi obstetrik travmalardır. Uzamış doğum eylemi sırasında rektovajinal septum üzerine devamlı basınç uygulanması neticesinde iskemi ve nekroz geliştiği bu nedenle de RVF’lerin meydana geldiği düşünülmektedir. 32 Ayrıca doğumun ikinci safhasının uzaması veya enstrüman yardımıyla doğum yaptırılması oluşma şansını arttırmaktadır. Baig ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada etyolojide obstetrik nedenler %68 olarak belirtilmiştir3. Ancak Venkatesh ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada ise vajinal doğum yapan 20500 hastanın ancak 25 tanesinde RVF geliştiği belirtilmiştir4. Oransal olarak bu %0,1’e tekabül etmektedir. Mayo Klinik tarafından yapılan çalışmada etyolojide inflamatuvar barsak hastalıkları %24, konjenital anomaliler %12, obstetrik yaralanmalar %11 rol oynamaktadır5. Brandy ve arkadaşları tarafından ise etyolojide %30 oranında radyasyon hasarı, %20 obstetrik nedenler, %16 neoplazmlar, %11 barsak inflamatuvar hastalıkları suçlanmıştır6. Bizim hastamızdaki etyolojik nedenin obstetrik travma olduğu düşünülmektedir. Hastadan alınan anamnezde ilk doğumun arkasından görüldüğünün öğrenilmesine rağmen doğumda enstrüman kullanılıp kullanılmadığı ya da ikinci safhanın uzayıp uzamadığı hakkında tam olarak bilgi alınamadı. En sık rastlanan semptom vajenden gaz ve/veya gaita gelmesidir. Bunun yanı sıra vaginal akıntı, disparonia ve kronik servikal bozukluklar da gözlenir. Sfinkter yetmezliği olan hastalarda fekal inkontinansa ait semptomlarda tabloya eklenebilir. Hastalarda sıklıkla derin anksiyete ve depresyon vardır. Bizim hastamızda aynı yakınmalarla kliniğimize müracaat etti. Hasta şikayetlerinin uzun süredir devam etmesine rağmen yaşadığı sosyal anksiyete nedeniyle doktora müracaat etmemiştir. Bu da RVF’lerin hastada ciddi bir anksiyeteye neden olduğunu göstermektedir. Yapılan fizik muayenede amaç fistülün tanımlanması ve altta yatan sebeplerin değerlendirilmesidir. Fistüllerin çoğu rektal muayanede anterior orta hatta palpe edilebilir. Ayrıca vajinal muayanede kolaylıkla görülebilirler. Anamnez ve fizik muayane ile %74 oranında tanı konabilmektedir3. İnflamatuvar barsak hastalıklarının değerlendirilmesi için fleksıbl sigmoidoskopi ve kolonoskopi önemlidir. Metilen mavisi içeren bir tampon vajene yerleştirildikten sonra yapılan endoskopi tanıyı doğrulamada yardımcı olabilir. Ayrıca suda eriyen bir kontrast madde ile vajinografi yapılabilir. Yapılan çalışmalarda sensivitesi %79-100 olarak belirtilmiştir7. Etyolojide obstetrik travma düşünülen hastalarda endorektal ve transvajinal ultrason(US) ile değerlendirme yapılabilir. Yapılan bir çalışmada endoanal (US) ile %73 hastada fistül başarılı bir şekilde tanımlanmış ve aynı zamanda hastaların % 60’ında sfinkter defekti olduğu tespit edilmiştir. Başka bir çalışmada ise klinik GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) TRANSPERİNAL YAKLAŞIM İLE OPERE EDİLMİŞ REKTOVAJİNAL FİSTÜL: OLGU SUNUMU VE LITERATUR DERLEMESI olarak sfinkter yırtığı tespit edilemeyen hastaların endoanal US ile %28’inde yırtılmanın var olduğu, bunlarında %20 sinin external, %1.3’nün internal sfinkterde iken %7 sinde ise her ikisinin yırtık olduğu belirtilmiştir8. Yee ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmada ise kontrastsız yapılan endoanal US’nin fistülün yerinin tanımlanmasında faydası olmadığı belirtilmiştir9. Bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans görüntüleme fistülün tanısında ve değerlendirilmesinde önemli rol oynayabilir. Bizim hastamızda hikaye ve fizik muayane tanı için yeterli oldu. Sigmoidoskopi fistülün yerinin tam olarak doğrulanması ve inflamatuar barsak hastalığı ekartasyonu için faydalı oldu. Anamnez ve fizik muayene ile sfinkter sağlam olarak değerlendirildi ve ek incelemeye ihtiyaç duyulmadı. RVF’ler basit ya da kompleks olarak iki şekilde sınıflandırılabilir. Basit fistül tanımı vajenin aşağı veya orta seviyesindeki, 2.5 cm’den küçük, inflamasyon olmayan ve obstetrik ya da koital nedene bağlı olan fistülleri tanımlamak için kullanılırlar. Vajenin yukarı seviyelerinde 2.5 cm’den büyük, inflamatuvar barsak hastalığı ya da lokal bir enfeksiyonu olanlar ile nüks vakalar kompleks fistül olarak adlandırılır10. Bizim hastamız basit fistüller grubuna girmekteydi. RVF’ün tedavisi boyutuna, lokalizasyonuna, nedene, anal sfinkter fonksiyonuna, hastanın sağlık durumuna, ve cerrahın bilgi ve becerisine bağlıdır. Halen birçok ameliyat tekniği denenmekte ve geliştirilmektedir. Yukarı seviyedeki fistüller için genellikle abdominal yaklaşım tercih edilmektedir. Rezeksiyon sonrası anastomoz güvenliği için diversiyon kolostomileri gerekli olabilmektedir. Aşağı seviyedeki fistüllerde ise sıklıkla transvajinal yaklaşım tekniği kullanılmaktadır. Cerrah için geniş bir çalışma alanı sağladığı gibi kolayca uygulanabilir. Ancak Greenwald and Hoexter özellikle yüksek yerleşimli fistüllerin tedavisinde bu tekniğin uygun olmadığını vurgulamışlardır11. Transperianal yaklaşım ilk olarak 1902 yılında Noble tarafından tanımlanmıştır. Daha sonra diğer çalışmacılar tarafından modifiye edilmiştir12. Transperineal yaklaşım anterior levatoroplasti yapılmasına olanak sağladığı için avantajlıdır. Ancak vajen ile rektum duvarının birbirinden ayrılmasının zorluğu nedeniyle çeşitli yaralanmalar olabilmesi teknik güçlüklerdir13. Mac Rae ve arkadaşları 9 hasta üzerinde bu tekniği denemişler ve %44 oranında başarılı sağlamışlardır. 14Sfikteroplastinin tedaviye eklenmesi ile başarı oranını %100 olarak belirtmişlerdir. Endorektal ilerletici flepler obsetrik nedenlere ya da infeksiyonların neden olduğu aşağı seviyedeki fistüllerin te- GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) davisinde bir seçenek olmuştur. Eksternal sfinkter korunduğu için inkontinas gelişme riski daha azdır. Ayrıca ağrı da daha az olmaktadır. Fistül traktı eksize edilip kürete edildikten sonra buraya mukoza, submukoza ve internel anal sfikterin bir bölümü flep olarak kaydırılır. Vajen kısmı açık yara iyileşmesine bırakılır15, 16. Tsang ve arkadaşları endoanal ilerletici flep ile obstetrik nedenli ve sfinkter bozukluğu olmayan RVF’lerin tedavisinde başarı oranını %50 olarak bildirmişlerdir17. Sfinkter bozukluğu varsa bu oranın %33’lere kadar düşeceğini vurgulamışlardır. Hastamızda transperineal yaklaşım ile fistül traktı çıkarıldı. Her iki fistül ağzı mukozası kapatıldı ve levatoroplasti yapıldı. Sonuç olarak RVF hastaların anksiyete ve utanma duygusu nedeniyle hekimlere müracaatının gecikebildiği ciddi anksiyeteye ve enfeksiyon gibi komplikasyonlara yol açabilen, tedavi yöntemi karmaşık ve başarı şansı düşük bir hastalıktır. Biz vajen ve rektum duvarı ile sfinkterin iyi korunarak yapılacak bir transperineal yaklaşımın her iki mukozanın kolay tamirinin sağlamasının yanı sıra fistül traktının tam olarak ortaya konması ve eksize edilmesi açısından da avantajlı olduğunu düşünmekteyiz. KAYNAKLAR 1. Casadesus D. Vıllasana l, M. Sanchez I, Diaz H, Chavez M, Diaz A. Treatment of rectovaginal fistula: A 5-year review .Australian and New Zealand Journal of Obstetrics and Gynaecology 2006; 46: 49–51. 2- Halverson AL, Hull TL, Fazio VW, Church J, Hammel J, Floruta C. Repair of recurrent rectovaginal fistulas. Surgery 2001;130:753–758. 3- Baig M.K, Zhao R.H, C.H. Yuen , J. J. Nogueras , J.J. Singh , E.G. Weiss S D. Wexner. Simple rectovaginal fistulas .Int J Colorectal Dis 2000;15:323–327. 4- Venkatesh KS, Ramanujam PS, Larson DM, Haywood MA. Anorectal complications of vaginal delivery. Dis Colon Rectum 1989;32:1039–1041. 5- Lowry AC (1998) Rectovaginal fistula. In: Beck DE, Wexner SD (eds) Fundamentals of anorectal surgery, 2nd edn. Saunders, Philadelphia, pp 174–186. 6- Brandy LC, Addison A, Parker RT Surgical management of rectovaginal fistulas in Crohn’s disease. Am J Obstet Gynecol .1983; 147:359–363 33 RECTOVAGINAL FISTULA OPERATED BY TRANSPERINEAL APPROACH: CASE REPORT AND REVIEW OF THE LITERATURE 7- Giordano P, Drew PJ, Taylor D: Vaginography – investigation of choice for clinically suspected vaginal fistulas. Dis Colon Rectum. 1996, 39:568-72. 8- Faltin DL, Boulvain M, Irion O, Bretones S, Stan C, Weil A. Diagnosis of anal sphincter tears by postpartum endosonography to predict fecal incontinence. Obstet Gynecol 2000; 95:643–647. 9- Yee LF, Birnbaum EH, Read TE, Kodner IJ, Fleshman JW. Use of endoanal ultrasound in patients with rectovaginal fistulas. Dis Colon Rectum. 1999; 42:1057-64. 10- Sorino D,Lemoine A , Laplace C Deval B et all.Results of recto-vaginal fistula repair retrospective anaalysis of 48 cases European Journal of Obsetrics & Gynecology and Reproductive Biology.2001; 96: 75-79 11- Greenwald JC, Hoexter B. Repair of rectovaginal fistulas. Surg Gynecol Obstet. 1978;146:443–445 12- Noble GH. A new operation for complete laceration of theperineum designed for the purpose of eliminating danger of infection from the rectum. Trans Am Gynecol Soc. 1902; 27:357–363 34 13- Wiskind AK, Thompson JD. Transverse transperineal repair of rectovaginalfistulas in the lower vagina. Am J Obstet Gynecol .1992; 167:694–699 14- MacRae HM, McLeod RS, Cohen Z, Stern H, Reznick R. Treatment of rectovaginal fistulas that has failed previous repair attempts. Dis Colon Rectum. 1995; 38: 921–925. 15- Rothenberger DA, Christenson CE, Balcos EG, et al Endorectal advancement flap for the treatment of simple rectovaginal fistula. Dis Colon Rectum .1982 ;25:297–300 22. 16- Joo JS, Weiss E, Nogueras JJ, Wexner SD Endorectal advancement flap in perianal Crohn’s disease. Am Surg .1998; 64:147–150 17- Tsang CBS, Madoff RD, Wong WD et al. Anal sphincter integrity and function influences outcome in rectovaginal fistula repair. Dis Colon Rectum. 1998; 41: 1141–1146. GOÜ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ 2009;(1) GAZİOSMANPAŞA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ Journal of Gaziosmanpasa University Faculty of Medicine
Benzer belgeler
Kolesistektomi Sonrasında Gelişen Bronkobiliyer Fistül
Sadık TOPRAK
Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi
Adli Tıp Anabilim Dalı
60100, Tokat
e-mail: [email protected]