MIN YA TUR
Transkript
MIN YA TUR
ALIŞVERİŞ VE YAŞAM KÜLTÜRÜ DERGİSİ KASIM-ARALIK 2013 YIL 8 / SAYI 93 / FİYATI 1 TL SOĞUK KIŞ GÜNLERİNİN SICAKKANLI İÇECEĞİ; SALEP ASIRI KORUYUCU ANNE BABA OLMAK… VÜCUDUNUZ KONUŞUYOR! dekorasyonda VINTAGE RÜZGARI fatma sevildi İLE MODAYA DAİR TARİHİN SESSİZ TANIĞI MIN YA TUR CAHİDE SULTAN’DAN BİRBİRİNDEN ÖZEL YEMEK TARİFLERİ 1 2 3 93. SAYI İÇİ İÇİNDEKİLER 8 FAKİR GIDASI DEĞİL FİKİR GIDASIDIR HAMSİ 26 22 42 TARİHİN SESSİZ TANIĞI: MİNYATÜR DEKORASYONDA VİNTAGE MODASI SOĞUK GÜNLERİN SICAK KANLI İÇECEĞİ: SALEP 46 48 EVDEKİ YÜKÜNÜZÜ HAFİFLETİN YA ONA BİR ŞEY OLURSA? TİDE EDİTÖRDEN o iligves abahreM .zuroyışay Merhaba sevgili okurlar, 93’üncü sayımızda sizlerle tekrar buluşmanın sevincini yaşıyoruz. ıyay nızımıyas klİ amaz reh nirelzis nıtayah elyiğireçi v rarak rib urğod ög erelziB .kudlo rib adzımıyas uB le ikse ,rütayniM yunok ,kamalkıça lıçtanas rütayniM ligziç ikatkılnılak .rav ıralkacatalna İlk sayımızın yayımlandığı tarihten bugüne kadar tam 8 yıl geçti. Yola çıkarken sizlerin her zaman okuyabileceği, duygu ve düşüncelerinize hitap eden ve farklı içeriğiyle hayatınıza renk katabilecek bir dergi olmayı amaçlamıştık. 8 yıldır ne kadar doğru bir karar verdiğimizi sizlerden aldığımız bildirimlerle bir kez daha görmüş olduk. Bizlere göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı bir kez daha teşekkür ederiz. Bu sayımızda birbirinden yine ilginç ve güzel dosyalar sizleri bekliyor. Minyatür, eski el yazması kitaplarda ışık, gölge ve oylum verilmeden metni açıklamak, konuyu ve ayrıntılarını betimlemek için yapılan özel resim tekniğidir. Minyatür sanatçıları o kadar ustaydılar ki, bir tek samur kılı ile birbirinin aynı kalınlıktaki çizgileri rahatlıkla çizebilirlerdi. Tarihin sessiz tanığı minyatürlerin sizlere anlatacakları var. nın’apurvA atrO“ ,asrulo kacaluros nitnek ”relüpop“ as uB .avalsitarB natalna ızrat iksE saroked edrelnüg rutşulo refsomta “Orta Avrupa’nın en çok tanınan ve en çok ziyaret edilen üç kenti hangisidir?” diye sorulacak olursa, akla hemen Viyana, Prag ve Budapeşte gelecektir. Oysa bu üç “popüler” kentin tam ortasında “gizli hazine” gibi duran bir kent var. O kentin adı, Bratislava. Bu sayımızda objektiflerimizi Bratislava’ya çevirdik. Eski tarzı anlatan ve nostalji olarak da bilinen tarza “vintage” deniliyor. Ve bu günlerde dekorasyonda “vintage” adını çok duyuyoruz. Evinizde daha sıcak bir atmosfer oluşturmak istiyorsanız “vintage” mobilyalar ve aksesuarlar tam size göre. ad ,şamuk iletilaK maşay ,eli idliveS k enirezü ısadom is ınısadom 4102 Kaliteli kumaş, dantel ve el işçiliği işlemeleriyle tasarımlarını buluşturun Fatma Sevildi ile, yaşamında rahatlık ve şıklığı bir arada isteyen bayanlara abiye ve gelinlik modası üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Fatma Sevildi, abiye ve gelinlikte 2014 modasını sizlerle paylaştı. be ucuyurok ırışA dzınışrak elkireçi Aşırı koruyucu ebeveynlik, çocuk ve aktüalite dosyalarımızla bu ay da dopdolu bir içerikle karşınızdayız. Hepinize huzur dolu günler diliyoruz. 4 Aydoğan Yüce İmtiyaz Sahibi Yeşilimsi Yayıncılık Ltd. Şti. Adına - Tekin Güner Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Tekin Güner Editör Aydoğan Yüce Sanat Danışmanı R. Yeşim Güner YAPIM GREENS DESIGN Yayın Kurulu Aydoğan Yüce, Ayşe Esra Atlı Hasan Güvercinci, Hakan Başbuğ, Salih Yılmaz, Lider Anaç, Yıldız Liva, Yönetim Yeri Hoşdere Cad. Reşat Nuri Sok. 2/5 Y.Ayrancı / ANKARA Tel: 0312 468 52 22 Fax: 0312 468 52 24 Baskı Dumat Ofset Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. Bahçekapı Mah. 2477. Sok. No: 6 Şaşmaz/ ANKARA Tel: 0312 278 82 00 Baskı Tarihi 15. 11. 2013 Aylık yerel süreli yayındır. ISSN 1306-1739 [email protected] [email protected] Reklam Rezervasyon Halil Arslanpınar [email protected] 5 yaşında 6 Heyecanımız büyük! Bundan tam 8 yıl önce kimi zaman heyecanlı kimi zaman da merakla takip edeceğimiz uzun ama eğlenceli bir yola çıktık “Aile Dostu”ekibi olarak. Mutfakta keyifli bir yemek hazırlarmışçasına biraz sağlıktan, biraz kültür sanattan, biraz keyifli sohbetlerden, biraz dünyadaki görülesi şehirlerden ve biraz sahip olduğumuz değerlerden ekledik “Aile Dostu”muza. Bugün ise 93’üncü sayımızı sizlere sunmanın coşkusunu yaşıyoruz… Her bir sayısı özel bir emek ve gayretle hazırlanan dergimiz, tam 8 yıldır okurlarımızın gönlünden geçen duyguları ve samimi ifadeleri anlatan bir el emeği ve göz nuru... Farklı konulara yer vererek 7’den 70’e her kesimin ilgisini çeken, okuyucularını her defasında başka dünyalara götüren bir yol haritası… Değerli Aile Dostlarımız; Yaşadığımız dünyaya ışık tutmak ve alışveriş ve yaşam kültürümüze artı bir değer katmak üzere, ekibimizin özgün çalışmalarıyla harmanladığımız ve her sayımızda olduğu gibi tamamı Aile Dostu ekibinin emeği ile şekillenen dopdolu bir 7 yıl geçirdik. Ülkemizin birçok noktasında okuyucusuyla buluşarak, her zaman zenginliğini ve canlılığını koruyan, içeriği ile alanında önemli bir boşluğu dolduran Aile Dostu ekibi olarak, sizlerden aldığımız destek sayesinde yolumuza devam ediyoruz. 7 BİZDEN HABERLER ADESE’DE EYLÜL KAMPANYASI TALİHLİLERİ ÇEKİLİŞLE BELİRLENDİ ADESE’NİN, 22’NCİ YILINA ÖZEL OLARAK GERÇEKLEŞTİRDİĞİ ‘22. YILDA 22.222 HEDİYE’ KAMPANYASININ DÖRDÜNCÜ DÖNEMİ OLAN EYLÜL AYI TALİHLİLERİ BELİRLENDİ. 21 EKİM 2013 TARİHİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN ÇEKİLİŞLE 4.444 HEDİYE SAHİBİNİ BULDU. Perakendenin yükselen değeri Adese, Haziran ayında başlayan ve 5 ay boyunca devam eden ‘22. yılda 22.222 hediye’ kampanyası süresince Adese Kart’larıyla alışveriş yapan Adese müşterileri her 25 TL’lik alışveriş için bir çekiliş hakkı elde ediyor. Kampanya kapsamında Adese müşterileri her ay 2 adet HYUNDAI İ20 başta olmak üzere birbirinden özel hediyeler kazanma şansı elde ediyor. Haziran, Temmuz ve Ağustos kampanyalarından toplam 13.332 şanslı Adese müşterisi birbirinden değerli hediyelerin sahibi oldu. EYLÜL KAMPANYASININ ÇEKİLİŞİ 21 EKİM’DE KULESİTE’DE GERÇEKLEŞTİ Adese müşterilerinin yoğun ilgisiyle karşılaşan kampanyanın dördüncü dönemi 30 Eylül 2013 tarihinde sona erdi. 21 Ekim 2013 Pazartesi günü saat 11.00’de Kulesite Adese’de gerçekleşti- 8 rilen Eylül kampanyası çekiliş sonucu toplam 4.444 hediye için şanslı Adese müşteri belirlendi. Noter huzurunda ve halka açık şekilde yapılan çekiliş sonucu Konya’dan FEHMİ SERT ve MEHMET AVCİ 2013 model Hyundai İ20 otomobil kazanan isimler olurken Mut’dan RECEP ŞIK, Konya’dan RAMAZAN KULAÇ, ZEKİ DURAN ve HASAN DOĞU ise Acer Laptop kazanan şanslı Adese müşterileri oldular. TALİHLİLERE OTOMOBİLLERİ TESLİM EDİLDİ 4.444 hediyenin talihlilerinin belirlendiği çekilişin ardından kampanyanın en büyük hediyesi olan 2 adet 2013 model Hyundai i20 otomobil şanslı Adese müşterilerine düzenlenen törenle teslim edildi. Kulesite Adese’de düzenlenen hediye teslim programında talihliler ve aileleri ile Adese yöneticileri hazır bulundu. Talihlilerden Mehmet Avcı, otomobilinin anahtarını İttifak Holding İnsan Kaynakları Direktörü Hasan Sancak Basa’nın elinden alırken, diğer talihli Fehmi Sert’e ise otomobilini Kulesite Adese Mağaza Müdürü Celal Ertan teslim etti. Düzenlenen törende kısa bir konuşma yapan Celal Ertan, “22. Yıl’a özel düzenlenen ve 5 ay boyunca süren kampanyamız 31 Ekim 2013 itibariyle sona erdi. Kampanyanın ilk dört aylık döneminde 8 adet 2013 model Hyundai i20 otomobil başta olmak üzere toplam 17776 hediye sahibini buldu. Toplam 22.222 kişinin hediye kazanacağı kampanyamızın son dönemi olan Ekim ayının çekilişi ise 11 Kasım’da gerçekleştirildi ve 4446 kişi daha hediyelerine kavuştu” dedi. Hediyelerini teslim alan talihlilerin ve ailelerinin de oldukça mutlu oldukları gözlendi. BİZDEN HABERLER ÜNLÜ OYUNCULAR KULESİTE’DE HAYRANLARI İLE BULUŞTU Adese ve Kulesite’nin sponsorluğunda gerçekleştirilen “13. Kısa-ca Uluslararası Öğrenci Filmleri Festivali’ kapsamında, Kulesite 6 Kasım’da efsane dizi” Asmalı Konak’ın ünlü oyuncuları Selda Alkor ve Nihal Menzil’i ağırlarken, 7 Kasım’da ise gençlerin sevgilisi Ahmet Kural ve Murat Cemcir ile son dönemin parlayan dizi oyuncusu Meltem Miraloğlu’nu konuk etti. Kulesite Alışveriş ve Eğlence Merkezi, 6 Kasım 2013 Çarşamba günü Kulesite Etkinlik Alanı’nda gerçekleştirilen imza günü ile ünlü oyuncular Selda Alkor ve Nihal Menzil’i Konyalı hayranlarıyla buluşturdu. 7 Kasım 2013 Perşembe günü ise renkli kişiliği ve oyunculuğuyla İşler Güçler dizisinin sevilen oyuncuları Ahmet Kural ve Murat Cemcir ile Hayat Devam Ediyor, Adını Kalbime Yazdım gibi yapımların parlayan dizi oyuncusu Meltem Miraloğlu Kulesite’de sevenleriyle bir araya geldi. SELDA ALKOR VE NİHAL MENZİL Güleryüzleri ve pozitif enerjileriyle tüm sevenleriyle teker teker ilgilenen Alkor ve Menzil, hayranlarıyla bol bol fotoğraf çektirmeyi ihmal etmediler. Yaklaşık bir buçuk saat süren etkinliğe katılımları için sevenlerine teşekkür eden ünlü oyuncular, Konya’da olmaktan duydukları mutluluğu da ayrıca dile getirdiler. AHMET KURAL, MURAT CEMCİR VE MELTEM MİRALOĞLU Renkli kişiliği ve eğlenceli sohbetiyle Konyalıların yoğun ilgisiyle karşılaşan Ahmet Kural ve Murat Cemcir Konya’da olmaktan duyduğu mutluluğu dile getirdi. ‘Hayat Devam Ediyor’ ve ‘Adını Kalbime Yazdım’ gibi ses getiren yapımların sevilen oyuncusu Meltem Miraloğlu ise kendilerine gösterdikleri ilgi nedeniyle Konya halkına teşekkür etti. Etkinliğe yoğun ilgi gösteren Konyalılar, ünlü oyunculardan imza alabilmek ve fotoğraf çektirebilmek için etkinlik alanında uzun kuyruklar oluşturdu. Bugüne kadar birçok eğlenceli etkinliğe imza attıklarını ifade eden Kulesite Alışveriş Merkezi Müdürü Mustafa Totan, “Kulesite olarak, ziyaretçilerimizi memnun etmek ve kaliteli vakit geçirmelerini sağlamak için özel etkinlikler gerçekleştirmeye özen gösteriyoruz. Önümüzdeki döneme ilişkin planladığımız kültür-sanat etkinlerinde, ziyaretçilerimizi ünlü isimler ile bir araya getirmeye devam edeceğiz” dedi. SELVA’DAN ‘DÜNYA MAKARNA GÜNÜ’NE ÖZEL KAMPANYA İttifak Holding bünyesinde faaliyet gösteren, tüketicisinin yenilikçi markası Selva Gıda, 25. yıldönümüne denk gelen 2013 ‘Dünya Makarna Günü’nde 250 bin paket bedava makarna kampanyası başlatıyor. Yıl sonuna kadar devam edecek kampanya boyunca 2 paket Selva makarna alan herkes bedava makarna kazanacak. Kuruluşunun 25. yıldönümünü de kutlayan Selva Gıda’nın 25 Ekim’de başlayan ve yıl sonuna kadar devam edecek kampanyası kapsamında 2 paket Selva makarna alan herkes, 1 paket makarna kazanacak. Bu kampanya ile besin değeri yüksek ve katkı maddesi kullanılmadan üretilen Selva makarna tüm sofralara ulaşacak. Tüm dünyada tüketicilerin makarnanın şişmanlattığı ve sağlıksız olduğuna yönelik yanlış bilgilerini değiştirmek üzere makarna üreticileri tarafından hayata geçirilen ‘Dünya Makarna Günü’, 1997 yılından bu yana her yıl 25 Ekim’de dünyanın farklı ülkelerinde kutlanıyor. Bu yıl ilk kez İstanbul’da kutlanacak güne özel bir kampanya hazırlayan Selva, yaklaşık 250 bin kişiye makarna hediye edecek. Kampanya ile alakalı Selva Gıda Genel Müdürü Mehmet Karakuş, “2013 yılında, 25. kuruluş yıldönümümüze rastlayan ‘Dünya Makarna Günü’nde, 7’den 70’e herkesin çok sevdiği makarnayı tüm sofralara hediye etmek istedik. Beslenme uzmanlarının da belirttiği gibi; makarna, besin değeri oldukça yüksek ve sağlığa yararları azımsanmayacak bir gıda ürünüdür. Selva olarak sağlıklı nesiller yetiştirmeye verdi- ğimiz büyük önemle koruyucu ve katkı maddesi içermeyen, yüzde yüz doğal ürünlerimizi halkımızla buluşturmaktan mutluluk duyuyoruz. Bu sağlıklı besin kaynağının tüm sofralara ulaşması ve geniş bir kültüre sahip olan Türk mutfağında hak ettiği yeri almasını arzuluyoruz” dedi. 9 FAKİR GIDASI DEĞİL, FİKİR GIDASIDIR Hamsi HİÇ BİTMEYEN, ZORLU, SÜREKLİ AİLEDEN UZAK BİR İŞİNİZ OLSUN İSTER MİSİNİZ? O ZAMAN BALIKÇI OLUN… BALIKÇILIK İŞİNDE ESAS GÖREV KAPTANIN; ŞAHİN GÖZLERİYLE DEVAMLI UFKA BAKIYOR. BİR TANE BALIK, BALIKÇI DEYİMİYLE “OYNAK BALIK” BÜTÜN SÜRÜYÜ ELE VERİYOR. GÜNE ERKEN SAATLERDE “RASTGELE” DİYEREK BAŞLAYAN BALIKÇILAR, BEREKETLİ SULARDA TEKNELERİNİ DOLDURMAYA ÇALIŞIRKEN, GÜÇLÜKLERİ DE YENMENİN MÜCADELESİNİ VERİYORLAR. ZORLUKLARLA KARŞI RASTGELE DİYORLAR. 10 Hamsi avı çok zevkli bir iştir; yalnız, bunun için sabırlı olmak, güçlüklerden yılmamak, zorlukları yenmekten zevk almak şarttır. Çünkü hamsi avı karada yapılan avlardan daha güç, daha yorucudur. Hamsi avcısı, yalnız hamsi ile değil, saati saatine uymayan Karadeniz’le de uğraşmak, onu yenmek zorundadır. Hamsi tutmak için özel olarak hazırlanan ince ağlar, balıkçı teknelerine bağlanarak, hamsinin en yoğun olduğu bölgelerde ava çıkılıyor. Ağlar el ile çekilirken büyük bir ağırlık oluşuyor. Hamsiler daha sonra kaplara doldurularak üzeri buzlanarak satılmak üzere balıkçı pazarlarına gönderiliyor. Soğuk ve karlı havalardan sonra vücudu yağlanan hamsi, en lezzetli hamsi olarak biliniyor. Marmara’ya yerleşmiş olan bu hamsi sürüleri göç etmezler. Batı ve Doğu Karadeniz hamsilerine oranla daha küçüktürler. Kışın Gemlik, Bandırma ve İmralı açıklarında gırgır ağlarıyla avları yapılır. Zaman zaman yaz ortasında sardalya sürülerine de karışırlar. Hamsinin oltayla avı yapılmamasına rağmen Boğaz’da tesadüfen çok ince ve küçük çapari takımına atladıkları da olur. HAMSİ BALIĞI, TEMMUZ AYININ BAŞLARINDA KARADENİZ’İN KUZEY BATISINDA TUNA VE DİNYESTER NEHİRLERİNİN DÖKÜLDÜĞÜ YERE YUMURTA BIRAKIR. Yaşam şekli Karadeniz’in insan yaşamıyla özdeştir. Karadenizli balıkçılar, karada da hamsiden kopmadan yaşamak için otele dönüştürdükleri otobüslerde kalıyor. Radarla denizden hamsiyi takip eden meslektaşlarından haber alan balıkçılar, otel otobüsleriyle hamsiyi izliyor. İçine konulan ranzalarla 15 yataklı otel haline getirilen ve hamsinin gittiği yöne göre yer değiştiren eski model otobüsler tekne sahiplerine ait. Onlar hamsi koktukları için otellere alınmadıklarından otobüsü otel yaptıklarını söylüyorlar ama bu, işin bahanesi. “Esasında denizden kopamıyoruz da ondan otobüslerde yatıyoruz” diye de ekliyorlar. Otel otobüslerde mevsimlik işçi olarak çalışan balıkçılar da kalıyor. Otel otobüslerde yemekhane ve kantin hizmetleri bile düşünülmüş. Her otel otobüsün yanına kurulan çadırlarda kendi pişirdikleri yemeklerle karınlarını doyuran balıkçılar, kantinde de çaylarını yudumluyor. Hamsi balığı, Temmuz ayının başlarında Karadeniz’in kuzey batısında Tuna ve Dinyester nehirlerinin döküldüğü yere HAMSİ SADECE BİR BALIK DEĞİLDİR, TAMAM BALIKTIR, ANCAK; HAMSİ BUNUNLA KALMAZ, AYNI ZAMANDA BİR KÜLTÜRDÜR. yumurta bırakır. Neden oraya yumurta bırakır bu balıklar, hala muamma ama oraya bırakır. Yumurta bırakan hamsilerin çoğu ölür, zaten 2-3 senelik bir ömürleri vardır. Yumurta Temmuz’dan Ağustos sonuna kadar denizin üst kısmında öylece durur. Ağustos’un ortalarında yavaş yavaş çıkmaya başlayanlar vardır, yumurtadan çıkan larvalar, diğer arkadaşlarının da çıkmasını bekler. Ortalama yüz bin bireylik bir sürü oluşturduktan sonra başlarlar yüzmeye. Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerin kıyılarından geçtikten sonra Trakya’nın Karadeniz kıyılarına ulaşırlar. Gelirken beslene beslene gelirler, büyürler. Maalesef ki bu Batı Karadeniz ülkelerinin sularından geçerken balıklar ufak olduğundan oralarda avcılığı yapılmaz, hamsiler bize kalır. Hamsiler Eylül’ün 15’inde Sinop’a ulaşmış olurlar. Hemen hemen de avlanılabilecek büyüklüğe ulaşmış olurlar. Fakat Karadenizliler bi- lir, hamsinin kulağına kar suyu kaçmadan yenilmeyeceğini. Eğer o tarihlerde Sinop’a kar yağarsa, balıkçılar yaşadı demektir. Hamsi su yüzeyine daha yakın yüzer, daha fazla beslenir, bir anda boy atar. Hamsilerimiz Sinop’tan Doğu Karadeniz’e doğru devam eder yüzmeye. Ocak 1 oldu mu, hamsiler Hopa’ya ulaşmış olur; tabi kalırsa. Hamsi sürüsünün % 5’lik kısmı Hopa’dan yukarıya doğru devam ederek Rusya’ya gider. Onlar artık Rus hamsisi olur. Rus’un hamsisinden de bize hayır gelmez. Kalan % 95’lik kısım geldiği yoldan geri döner. Mart başlarında Sinop’a kadar gelir. Sinop’a gelince, Kastamonu, Bartın tarafına doğru yüzmesi gereken hamsinin kafası karışır ve Sinop’tan yukarıya doğru başlar gitmeye. Yine üreme yerine gidiyordur ama yapılan araştırmalar, o tarihlerde Tuna Nehri ağzında pek hamsi bulunmadığını söylüyor. Vücut iğ şeklinde hafif yassılaşmış olup yanlarda yuvarlaktır. Alt dudak mevcut değildir, üst çene ise uzun olup, sırt rengi koyu mavi siyahımsı, alt taraf açık renklidir. Yan tarafları parlaktır. Sanılanın aksine hamsi Karadeniz’e has bir balık türü değildir. Büyük Okyanus’un güney kesimlerinde özellikle Şili ve Peru açıklarında büyük sürüler halinde bulunabilirler. “Engraulidae familyası”ndan bir balık türüdür. Bu familyaya has özellikleri gösterir. Vücut az çok uzamıştır. Dorsal ve anal yüzgeçler birer tanedir. Yüzgeç ışınları yumuşak ışındır. Vücut, sikloid pulludur. Yan çizgi yoktur. Burun, konik, öne doğru çıkıntı yapmış ve alt çene burun ucundan epeyce geridedir. Ağız büyüktür ve alttadır. Üst çenenin arka ucu gözlerden oldukça geridedir. Üst çeneyi oluşturan kemikler burun ucuna erişmezler. Karnın orta hattında karina- 11 EVDE KIZARTMA YAPTINIZ DİYELİM, BUNUN KOKUSU DA EVDEN GİTMEZ. OLSUN AMA MİS KOKULUDUR. BAŞKA BİR ŞEYDİR HAMSİ. lı pul yoktur varsa bile karinaları keskin değildir. 10 cm boyunda koca bir devdir tavada kızaran, denizde oynaşan, Of’’lu İdris’i, Boyabat’lı Hasan’ı, Sinop’lu Kurtuluş’u denize döken hayat kavgasında. Aylarca kar kış demeden azgın Karadeniz’in kucağına bırakandır, evden, sevdadan, sıcak yataktan uzaklaştırandır Karadeniz çocuklarını. Yeri gelir kuyruklarından beşer beşer tutulup adını aldığı hamse şeklinde tavaya atılır, yeri gelir tarçına fıstığa boğulmuş pilavın içinde tüter buram buram, yeri gelir ekmeğin içine girer Karayel’den korkup. Ama nereye girerse girsin asla çıkmaz Karadenizlinin gönlünden bu küçük cevahir. Şenlendirdiği sofralarda, muhakkak bir adet kılçığını ayıklayanla, o ayıklayan kişiye sanki evrenin sırrını veriyormuşçasına, “Hamsinin kılçığı mı çıkarılır yaa? Böyle tek hamlede yutçan” diyen kişi istihdam olunur. Sazan gibi alık bir balık değildir, kendi çapında karizması olan sevimli bir balıktır. Karadeniz Bölgesi’nde hoşafı ve tatlısı da dâhil olmak üzere bilinen 52 çeşit yemeği vardır. Kılçığı çıkarılıp iki tanesi birbirine yapıştırılır, galeta ya da mısır ununa bulanır, kızartılır yani en azından eşim öyle yapar ve balık sülalesinin tek lezzetli üyesi haline gelir. Diğer balıkların yaptığı gibi önümüze kılçık engeli koymayan, zahmetsiz ve sakin bir balıktır. 12 Özel kızartma tavası olan tek balıktır hamsi. Kapağıyla çevirir Karadenizliler bunu, kızartırken mısır ununa bulan- mış hamsilerin kafaları, ortaya kuyrukları kenara gelecek biçimde dizilir. Sonra kapak vasıtası ile çevrilir. Süper bir lezzet olur. Ayrıca biber salçası, soğan ve limon bulamacına batırılabilir. Adıyla bile iştah açar. Bunun bir de, hamsiler tavaya yan yana dizilerek ve üzerine çırpılmış yumurta+ince doğranmış taze soğan+maydanoz dökülerek omlet gibi pişirileni vardır ki, “hamsi kaygana” denir. Hamsi sadece bir balık değildir, tamam balıktır, ancak; hamsi bununla kalmaz, aynı zamanda bir kültürdür. Bir yaşam mücadelesi, iyot kokusudur, bütün bir Karadeniz Bölgesi’nin geçimidir, yemeğidir, ekmeğidir, savaşıdır hamsi. Karadeniz’in göz yaşıdır hamsi. Karadenizli arkadaşlar hamsiyi balık olarak görmezler. O hamsidir çünkü… En basit örneğini, herhangi bir restorana girip deneme yanılma suretiyle görebilirsiniz. Yaşayacağınız diyalog şöyle bir şey olacaktır: Buyrun ne yiyeceğasinuz daa? Ne var yiyecek? Paluk var… Hamsi var… Pide var… Bir süre düşünürsünüz… Ses tekrar yankılanır: Ne diysun uşağum? Sipariş verceğasan ver daaa… Tamam. Bize hamsi o zaman… Mevsiminde çok ucuzdur hamsi. Avdan dönen tekneden alınır, iki adım atmadan poşet patlar, hamsi kedi maması olarak etrafa yayılır, ama dönüp ayni iştahla 5 kilo daha alınır. O derece ucuz olur mevsiminde. Kâğıtta yapılanı da pek makbuldür bunun. Dökme saplı, genellikle kare şeklinde olan özel bir tepsimsi tavası vardır, yağlı kâğıt üzerine dizilmek suretiyle pişirilip afiyetle yenir. En güzeli, en tazesi Sinop’ta yenir. Sabah çıkarılan hamsi öğleden sonra bayatlamıştır diyerek almazlar. Ve kışın, ıslak Sinop akşamlarında bütün sokaklar çeşit çeşit pişirilmiş hamsi kokar. İşin ilginci, ne bıkarsın, ne canın artık çekmez olur... Hamsi fakir gıdası değil, fikir gıdasıdır. Bolluğunda balıkçıların diğer balıkları devre dışı bırakıp, yüklendikleri balıktır. Köşe başları hamsi kasalarıyla dolar. Izgara kokusu sarar her yeri. Çoğu menüye hamsili pilav, hamsili ekmek, hamsi buğlama, hamsi tava vs. yerleşir. Temizlemek için kullanılan eller otomatiğe bağlanır. Kokusu uzunca bir süre elden çıkmaz. Evde kızartma yaptınız diyelim, bunun kokusu da evden gitmez. Olsun ama mis kokuludur. Başka bir şeydir hamsi. Baktıkça gülesi gelir insanin. Komiktir. Çağrıştırdıkları için mi bilmiyorum ama hamsi yerken mutlu olur insan. Bir elinize soğanı alıp, diğer elinizde mısır unuyla kızartılmış hamsi olunca, “Bu şekilde heykelim dikilsin, mutluluğun tanımı bu” diyesiniz gelir. Hamsi mevsimi de geldi. Şimdiden afiyet olsun. Hazırlayan: Aydoğan Yüce 13 KIŞ SEBZE VE MEYVELERİ ”YAZ-KIŞ BİRBİRİNE KARIŞTI.” BÜYÜKLERİMİZİN DİLİNDEN SIKÇA DUYDUĞUMUZ BİR TABİRDİR. “YAZ KIŞA, KIŞ YAZA KARIŞTI” DERKEN HER TÜRLÜ SEBZE VE MEYVEYE HER MEVSİM BULABİLMEMİZ. MEYVE VE SEBZELERİ İSTEDİĞİMİZ HER AN BULABİLMEK ÇOK GÜZEL. ANCAK YAZ KIŞ HER TÜRLÜ MEYVE VE SEBZEYE ULAŞIP TÜKETMEMİZ BERABERİN DE BİRTAKIM SAĞLIK SORUNLARINI DA GETİRİYOR. SAĞLIK PROBLEMLERİNDEN KORUNMAK İÇİN MEYVE VE SEBZELERİ GERÇEK MEVSİMİNDE TÜKETMEMİZ ÇOK ÖNEMLİ. İŞTE KIŞ MEVSİMİNDE TÜKETİLMESİ GEREKEN SEBZE VE MEYVELER… KIŞ SEBZELERİ Bal Kabağı: Yüksek A vitamini, fosfor ve kalsiyum içeren bal kabağı sadece tatlılarda değil; çorba ve mezelerde de kullanılmalı. Ayrıca lifli yiyeceklerin sık tüketiminin kolon kanserine karşı koruyucu olduğu yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır. Brokoli: A vitamini ve potasyumdan zengin, folik asit için iyi bir kaynak olan brokolinin mineral kaybı en az olacak şekilde pişirilmesi çok önemlidir. Bu nedenle az pişirilmeli ve haşlama suyu dökülmemelidir. Mide ve yemek borusu kanseri tehlikesini azaltır. Brüksel Lahanası: Kükürtlü sebzeler grubunda olduğu için güçlü bir kanser savaşçısıdır. Az pişirilmesi veya çiğ tüketilmesi gerekir. Havuç: A, B1, B2 vitamini ve lif kaynağıdır. Enerji verir. Karaciğerin safra salgılamasına ve kolesterolü dengelemesine yardım eder. Su içeriği yüksek olduğu için şeker hastaları rahatlıkla tüketebilir. Ayrıca mide ve bağırsak rahatsızlıklarına iyi gelir. Ancak pişirildikten sonra içindeki maddeler çok kısa bir sürede toksik maddelere dönüşebildiği için hemen tüketilmelidir. Ispanak: Demir yönünden zengin olan ıspanak, diğer yapraklı sebzelere nazaran daha çok protein içerir. Tansiyonu düşürür, kan pıhtılaşmasını azaltır. Beta karoten içerdiği için yaşla birlikte ortaya çıkan göz hastalıklarına karşı da etkilidir. Bazı mide kanserlerini önlediği ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği kanıtlanmıştır. Kabak: 100 gram kabak günlük folik asit ihtiyacının dörtte birini karşılayabilir. Haşlanmış kabakta bulunan karoten maddesi etkili bir antioksidandır. Yüksek orandaki potasyum sıvı-tuz dengesini sağlar. Karalahana: Kalsiyum, bakır, demir, potasyum ve C vitamini bakımından zengindir; ayrıca kükürt içerir. Çiğ olarak yemek veya sıkarak suyunu içmek daha faydalıdır. Kansızlığı giderir, idrar söktürür. Mide ve bağırsak yaralarını yumuşatır. Kabızlığı giderir. Kandaki şeker miktarını düşürür. Vücudu hastalıklara ve kansere karşı korur. Sarılık ve safra kesesi hastalıkları için iyidir. Astımda faydalıdır. Romatizma, siyatik, lumbago ve apsede yararlıdır. Ses kısıklığını giderir, iştah açar. Ancak guatr rahatsızlığı olanlar tüketmemelidir. Kereviz: Kükürtlü sebzelerdendir ve kesildikten sonra en kısa sürede tüketilmesi faydalıdır. Sakinleştirici özelliğinin yanı sıra kanı temizler, kilo almayı önler ve böbrekler için çok yararlıdır. Kırmızı ve Sarı Soğan: Sarı ve beyaz olanların besin öğeleri biraz daha yoğun olmasına rağmen her ikisi de güçlü antioksidanlardır. Savunma sistemini güçlendirir. Grip, nezle, astım gibi enfeksiyonlarda sarımsakla birlikte etkin bir role sahiptir. Öksürük söktürü- 14 cüdür; bronşları temizler. Kemik erimesine iyi gelir. Kandaki şeker seviyesinin düşürülmesine yardımcı olduğu için şeker hastaları tarafından rahatlıkla kullanılabilir. İdrar söktürücüdür. Böbreklerde biriken kum ve taşların dökülmesine yardımcı olarak böbrek ağrısını dindirir. Egzama ve diğer cilt hastalıklarında kullanılır. Kalp damar sağlığı açısından faydalıdır. Çiğ olarak tüketildiğinde mideyi güçlendirir, sindirim sistemini uyarır, idrarı artırır. Ancak mide rahatsızlığı olanlar çiğ olarak tüketmemelidir. Kırmızı soğan sigara içenlerde biriken nikotinin vücuttan atılmasında önemli bir role sahiptir. Kanda yükselmiş olan lipit miktarını düşürür. Safrayı incelterek, karaciğerin rahat çalışmasını sağlar. Lahana: Yaşlanmayı önleyici mineral olarak kabul edilen selenyum sağlıklı bir cilt verir. Mide ve yemek borusu kanseri tehlikesini azaltır. Sadece lahana çeşitlerinde bulunan U vitamini, mide ve bağırsakların iç yüzeyini koruyor, oralardaki yaraların iyileşmesini sağlıyor. Marul: Su içeriği yüzde 95 civarındadır. A vitamini içerir. Mantar: Yüksek enerji, potasyum ve protein içerir. Yağ oranı çok düşüktür. Maydanoz: İdrar söktürücü olan maydanoz C vitamini açısından çok zengindir. Aynı zamanda A vitamini ve potasyum için iyi bir kaynaktır. Taze tüketilmesi, pişmiş haline göre daha besleyici olmakla birlikte, ödem atıcı olarak, kaynatılıp suyu içilebilir. Yüksek tansiyonu düşürür, kalbin yorulmasını önler, kansızlığı giderir, safra akışını kolaylaştırır. Böbrek taşlarının düşürülmesine yardımcı olur. Böbrek iltihabı olanlar maydanoz yememelidir. Patates: Yüksek miktarda nişasta, B ve C vitamini içermesine rağmen, pişirme esnasında ciddi kayıplara uğrar. Aynı zamanda sinir sisteminin düzenli çalışmasını engelleyen bazı toksik maddeler de içerir ve bu toksik maddeler an- cak çok iyi pişirildiğinde etkisiz hale gelir. Bu yüzden patatesin çok iyi pişirilmesi de gerekir. Kabuğunun çok ince soyulması vitamin kaybını azaltmak için çok önemlidir. Beyindeki serotonin adlı kimyasal maddenin kendisini yenilemesini sağlar. Antioksidanlar yönünden çok zengindir. Kandaki şeker seviyesini düşürerek kanı temizlediği için şeker hastaları rahatlıkla tüketebilir. Susuzluğu ve karaciğer şişliklerini giderir. Sert bir şey yutulduğunda yabancı maddenin zarar vermeden çıkmasını sağlar. El ve ayak çatlaklarında faydalıdır. Rezene: Uçucu yağlar içerdiğinden kaynatılması yerine sıcak suda bekletilmesi tercih edilmelidir. Anne sütünü artırma konusunda önemli yardımcılardan biridir. Kalsiyum, potasyum gibi minerallerin yanı sıra B vitamini de içerir. Vücut direncini artırır. Düzenli kullanıldığında kolesterolü düşürür. Sarımsak: Enerji verir. Kükürt ve sülfürden zengin olduğu için güçlü bir kanser savaşçısıdır. A, B, C, P vitaminleri içerir. Yüksek tansiyonu düşürür. Kanı temizler. İştah açar. Hazmı kolaylaştırır. Kabızlığı giderir. Romatizma ve eklem iltihaplarında yararlıdır. Şalgam: Kalsiyum, demir ve magnezyumdan zengindir. A, C ve B vitamini içerir. Kalsiyum, potasyum ve demir içerir. Kemik ve dişleri güçlendirir. Daha çok suyu tüketilir. İştahı açar. Vücuttaki toksinleri atmak için hem yenmesi hem de suyunun tüketilmesi oldukça sağlıklıdır. Mide ve karaciğere faydalıdır. TURP POTASYUM İÇİN İYİ BİR KAYNAKTIR. HALSİZLİĞE İYİ GELİR. TOKLUK HİSSİ SAĞLAR. Tere: Yapısındaki madeni tuzlar ve vitaminler sayesinde, kanı mikroplardan temizler, hastalıklara karşı direncimizi artırır. Böbrek taşlarını eriterek düşmesini kolaylaştırır. Kandaki şeker oranını düşürür. Güç vericidir, dermansızlık ve halsizliğe iyi gelir. Turp: Özellikle siyah turp, çok daha yüksek miktarda besin öğesi içerir ve böbrekler için yararlıdır. Potasyum için iyi bir kaynaktır. Halsizliğe iyi gelir. Tokluk hissi sağlar. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Üst solunum yolu enfeksiyonlarının giderilmesinde iyi bir yardımcıdır. 15 C VİTAMİNİ VE FOLİK ASİT KAYNAĞI OLAN PORTAKAL BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ GÜÇLENDİRİR VE KANSIZLIĞA İYİ GELİR. KIŞ MEYVELERİ Armut: Sulu ve tatlı bir meyve olan armut yemeklerden önce tüketilmelidir. Zengin karoten içeriği nedeniyle sarı, yeşil renge sahiptir. A, B1, B2, B3, B6 ve C vitamininden zengindir. Kabuklu olarak tüketilmesi, bağırsak sağlığı açısından çok faydalıdır. Kabızlığı tedavi etmek için sık sık tüketilebilir. Kandaki üre asidi ve üre tuzlarını dışarı atarak böbreklerin düzenli çalışmasını sağlar. Ayva: Altın sarısı renginde hoş kokulu bir meyve olan ayva A ve B vitaminleri, yüksek miktarda potasyum ile tanin ve kireçli tuzlar içerir. Zindelik verir. Çekirdekleri yoğun pektin içerdiği için ishal önleyici olarak kaynatılıp suyu içilebilir. Bronşit, müzmin öksürük ve verem tedavisinde kullanılır. Elma: A ve C vitamini içeriği yoğundur. Ayrıca çözünen ve çözünmeyen lifler içermesi nedeniyle hem ishal hem de kabızlık tedavisinde kullanılır. Yine kolon kanserlerinden korunmak adına sıklıkla tüketilmelidir. Bağışıklık sistemini güçlendirir; sindirimi kolaylaştırır. Kolesterole iyi gelir. Kokusu rahatlatır ve kan basıncını düşürür. Artrit, romatizma ve gut hastalıklarına karşı da yararlıdır. Greyfurt: C vitamini açısından zengin olan greyfurt bağışıklık sistemi için yararlıdır. Ancak ilaç kullanıyorsanız dikkatli olmanızda fayda var. Kivi: C vitamini deposu olan kivi enfeksiyonlarla mücadele etmek ve cilt kusurlarını engellemek için faydalıdır. Mandalina: Zengin C vitamini içeriğiyle, özellikle kış aylarında soğuk algınlığı, nezle ve gribe karşı savunma mekanizmamızı güçlendirir. Yüksek orandaki potasyum içeriğiyle yüksek tansiyonu düşürür. 16 Nar: Bağışıklık sistemini güçlendirdiği için sıklıkla tüketilmelidir. Folik asit, A ve C vitaminleri içerir. Ayrıca selenyum, magnezyum, fosfor gibi mineralleri çok fazla içermesi nedeniyle, halsizlik durumlarında da kullanılabilir. Portakal: C vitamini ve folik asit kaynağı olan portakal bağışıklık sistemini güçlendirir ve kansızlığa iyi gelir. 17 Cahide Sultan’dan LEZZET SIRLARI www.cahidejibek.com KÖZ PATLICAN ÇORBASI ::::: 6 KİŞİLİK:::::: Malzemeler 2 adet közlenmiş patlıcan 1 orta boy soğan 1 yemek kaşığı un Zeytinyağı Tereyağı Kırmızı biber Yeteri kadar su 18 Hazırlanışı Közlenmiş patlıcanları soyup doğrayın. Bir tencerede doğranmış soğanları biraz zeytinyağında soteleyin. Patlıcanları ekleyip karıştırın. Üzerine unu ilave edip, 2 dakika kadar kavurun. Üzerine sıcak su ve tuzu ekleyin. Kaynamaya başladıktan sonra 10 dakika pişirin. Blender’dan geçirin. Tereyağını kızartıp içine kırmızı biberi ekleyin. İster servis esnasında, isterseniz en başta çorbaya ekleyip karıştırın. Afiyet şifa olsun. FIRINDA KABAK DİZME Malzemeler 2 büyük kabak (uzunca olacak) 4-5 adet domates 2 adet biber 1 iri soğan 3-4 diş sarımsak 6-7 yemek kaşığı zeytinyağı Tuz, karabiber Üzerine: Tercihen 1 su bardağı kadar kaşar rendesi ::::: 6 KİŞİLİK:::::: Hazırlanışı Kabakları yarım cm kalınlığında dilimleyin. Diğer sebzeleri de dilimleyin. Fırın tepsisine bir kabak, bir domates ve soğan gibi, sebzeleri sırayla dizin. Biberleri aralara sıkıştırın. Üzerine tuz ve karabiberi serpin. Zeytinyağını gezdirip tepsinin üzerini kapatın. 30 dakika kadar üstü kapalı olarak, 15-20 dakika da üstü açık olarak pişirin. Sebzeler hafif kızarınca üzerine kaşar rendesini serpip 5 dakika daha fırınlayın. Hafif ılıyınca servis edin. Afiyet şifa olsun. DONUT ::::: 6 KİŞİLİK:::::: Malzemeler 3 su bardağı un 1 yumurta 100 g tereyağı 4 yemek kaşığı toz şeker 1 çay kaşığı tuz 1 tatlı kaşığı instant kuru maya Yarım su bardağı kadar süt Hazırlanışı Kuru malzemeleri una ekleyip karıştırın. Oda sıcaklığında yumuşamış tereyağını da una katıp yoğurun. Kalan malzemeleri de ekleyip yumuşak bir hamur elde edin. Ele yapışmayan bir hamur olmalı. Üzerini örtüp mayalanmaya bırakın. İki katına çıkan hamuru alıp elinizde hiç oynamadan hafif unlanmış tezgâhın üzerine koyun. Üzerine de hafif un serpip merdaneyle 6-7 mm kalınlığında açın. Hamuru önce bardakla yuvarlaklara kesin. Daha sonra yuvarlakların ortasını küçük bir kapakla veya sürpriz yumurta kabıyla kesip küçük simitler oluşturun. Simitleri bir tepsiye dizip üzerini örtün ve yeniden mayalanmalarını bekleyin. Mayalanan simitleri kızgın yağda arkalı önlü kızartın. Kızaran halkaların üzerine bolca pudra şekeri serpip sıcak sıcak servis edin. Üzerine erimiş çikolata veya reçel de sürülebilir. 19 PATATESLİ RULO POĞAÇA ::::: 8 KİŞİLİK:::::: Malzemeler 2 su bardağı süt (ılık olacak) 1.5 çay bardağı zeytinyağı 2 yumurta (birinin sarısı ayrılacak) 1.5 yemek kaşığı şeker 1 tatlı kaşığı tuz 6 su bardağı un (silme olacak) 1/3 paket yaş maya Arasına sürmek için: 100 g eritilmiş tereyağı İç malzemesi 2 adet orta boy patates 100 g çökelek veya lor 100 g beyaz peynir Yarım demet maydanoz Varsa sucuk 20 Hazırlanışı Hamur için sıvı malzemeleri, tuzu şekeri ve mayayı karıştırın. Unu yavaş yavaş ekleyerek yumuşak bir hamur elde edin. Üzerini kapatıp mayalanmaya bırakın. Bu sırada iç malzemesini hazırlayın. Haşlanmış patatesi küp küp doğrayın. Maydanozu ince ince kıyın. Çökeleği ve rendelenmiş peyniri ekleyin. Varsa sucuğu da doğrayıp karıştırın. Mayalanan hamuru ikiye bölün. Parçalardan birini unlayarak merdaneyle dikdörtgen şeklinde açın. Erittiğiniz tereyağından hamurun her yerine sürün. İç malzemesinin yarısını üzerine serip, uzun kenarından başlayarak rulo yapın. (İç malzemesi çok olursa dilimler dağılabilir!) Ruloyu elinizle hafifçe bastırıp uzatabilirsiniz. 2 parmak genişliğinde dilimlere kesin. Kesik kısımları alt ve üste bakacak şekilde tepsiye dizin. Her dilimin üzerine hafifçe elinizle bastırın. Diğer ruloya da aynı işlemleri uygulayın. Üzerlerine 1 yemek kaşığı tereyağıyla karıştırılmış yumurta sarısını sürüp 200 derecelik fırında kızarana kadar pişirin. Fırından alınca pamuklu bir örtünün içine poğaçaları alıp sarmalayın. Ilıdıktan sonra bir poşete koyun ki, kurumasın. Malzemeler 125 g tereyağı, 1/2 su bardağı zeytinyağı 1 yumurta 1 su bardağı pudra şekeri 3 su bardağı + bir yemek kaşığı un 1 silme çay kaşığı zencefil 1 tatlı kaşığı portakal kabuğu rendesi 1/2 paket kabartma tozu AYVALI KURABİYE ::::: 12 KİŞİLİK:::::: Dolgu Malzemesi 1 adet iri ayva 1.5 çay bardağı şeker 1 çay bardağı su 1 çay bardağı hindistan cevizi, arzuya göre fıstık veya ceviz Hazırlanışı Öncelikle ayvayı rendeleyip bir tencereye alın. Üzerine şeker ve suyu ekleyin. Kısık ateşte suyunu çekene kadar pişirin. Soğuduktan sonra içine fıstık ve hindistan cevizini katıp karıştırın. 2 su bardağı un ve dolaptan çıkmış soğuk tereyağını robota alıp karıştırın. Bir yoğurma kabına alın. Üzerine kalan unu ve diğer malzemeleri ekleyip yumuşak bir hamur elde edin. Unlar çeşitlerine göre farklılık gösterebilirler. Eğer hamur ele yapışıyorsa biraz daha un ilave edin. Katıysa unu azaltın. Hamurdan iri ceviz büyüklüğünde parçalar alıp avucunuzda hafif açın. Avucunuza yapışıyorsa bir parça streç filmi avuç içinizi kapatacak şekilde serin. Hamuru bu streç filmin üzerinde açın. Ortasına ayvalı içten biraz koyup streç film yardımıyla hamuru ortaya doğru büzerek kapatın. Yağlanmamış tepsiye dizin. 180 derecelik önceden ısıtılmış fırına sürün. Kabarmaya başlayan kurabiyelerin yavaş pişmesi için fırının ısısını 150 dereceye düşürün. Üzeri hafif pembeleşen kurabiyeleri fırından alıp üzerine bolca pudra şekeri serpin. Eğer mutfağınız nemli ise, kurabiyeler soğuyunca ağzı kapaklı bir kaba alıp, ağzını kapatın. KIYMALI MAKARNALI BÖREK ::::: 10 KİŞİLİK:::::: Malzemeler 2 adet yufka 1 paket makarna 200 g kıyma 1 orta boy soğan 2 adet biber Yarım demet maydanoz Pul biber Karabiber Tuz Zeytinyağı 2 adet yumurta 50 g kadar kaşar peyniri Üst sosu için 2 yemek kaşığı yoğurt 2 yemek kaşığı zeytinyağı 1 adet yumurta Hazırlanışı Makarnayı on dakika kadar haşlayın, fazla suyunu süzün fakat üzerine su tutmayın. Çünkü, tane tane olmaması lazım. Tencereye küçük doğranmış soğan ve biberi alıp 6 yemek kaşığı zeytinyağında azıcık soteleyin. Üzerine kıymayı ekleyin. Kıyma kavrulduktan sonra maydanozu, tuzu ve baharatları ekleyip karıştırın. Haşlanmış makarnayı kıymalı harcın içine döküp harmanlayın. Soğuduktan sonra içine kaşar peyniri ve iki yumurtayı kırıp hafifçe karıştırın. Diğer tarafta 1 kaşık yağla yağladığınız fırın tepsisine bir adet yufkayı kenarları dışa sarkacak şekilde serin. Makarnayı yufkanın içine döküp kaşığın tersiyle bastırarak yerleştirin. En üste kalan yufkayı buruşturarak serin. Kenarları içe doğru katlayın. Son olarak, sos için ayırdığımız, yoğurt, yağ ve yumurtayı çırpıp böreğin üzerine sürün. Yufkaya bıçağın ucuyla delikler açıp sosun içe akmasını sağlayın. Önceden ısıtılmış 200 derecelik fırında böreğin üzeri kızarana kadar pişirin. Böreği 20 dakika kadar dinlendirip öyle servis edin. Çok sıcakken dilimlemede sorun yaşayabilirsiniz. 21 ANANASLI PASTA ::::: 12 KİŞİLİK:::::: Pandispanya Malzemeleri 4 adet yumurta 1 su bardağı şeker 1 silme su bardağı un 1 silme çay bardağı buğday nişastası Yarım paket kabartma tozu 1 paket vanilya Krema malzemeleri 3 su bardağı süt 4 yemek kaşığı şeker 2 yemek kaşığı nişasta 1.5 yemek kaşığı un 1 yumurta sarısı 2 yemek kaşığı hindistan cevizi 2 çay kaşığı vanilya 1 yemek kaşığı tereyağı Üzeri için: 1 poşet sade krem şanti +1 su bardağı süt Yarım poşet kakaolu krem şanti+1 çay bardağı süt Sarı rengi verebilmek için yarım çay kaşığı zerdeçal 22 Hazırlanışı Öncelikle kremayı hazırlayın. Tereyağı dışındaki bütün krema malzemelerini tencereye alıp karıştırın. Tereyağını da ilave edip ocağın altını yakın. Karıştırarak pişirin. Ocaktan aldıktan sonra mikserle iyice çırpın ve soğumaya bırakın. Pandispanya için; yumurta ve şekeri köpürene kadar çırpın. Limon kabuğu rendesi, elenmiş un ve kabartma tozunu da ekleyip karıştırın. Tereyağı ile yağlanıp unlanmış yuvarlak teflon tepsiye hamuru dökün ve 180 derecelik fırına sürün. Kürdan testi yapıp pandispanyayı fırından alın. Pandispanya soğuyunca ortadan ikiye ayırın. Önce bir parçayı sütle ıslatın. Kremanın üçte birlik kısmını ayırıp kalanını orta kısma dökün ve yayın. İkinci pastayı da kremanın üzerine kapatıp kalan sütle ikinci parçayı da ıslatın. Kalan kremayla pastanın üzerini kaplayın. Süslemek için sade krem şanti ve sütü çırpın. 2 kaşık kadar ayrı bir yere alıp içine zerdeçal ekleyin. Diğer tarafta kakaolu krem şanti ve 1 küçük çay bardağı sütü çırpın. Pastanın üzerine kürdanla göz kararı ananas resmi çizin. Çizdiğiniz yerleri hazırladığınız renkli kremalarla doldurun. 23 SOĞUK KIŞ GÜNLERİNİN SICAKKANLI İÇECEĞİ; SALEP KIŞIN GELMESİYLE BİRLİKTE CANIMIN ÇEKMEYE BAŞLADIĞI, HER İÇİŞİMDE DAMAĞIMI YAKTIĞIM, YİNE DE İÇMEDEN DURAMADIĞIM TATLI VE SICAK İÇECEKTİR SALEP. SALEBİN ÜSTÜNDEKİ TARÇIN OLMAZSA OLMAZDIR AMA SICAK SALEBİN ÜSTÜNE KONUNCA TABAKALAŞIR, FİNCANIN DİBİNE KADAR KAYNAŞMIŞ BİR KÜTLE OLARAK ÖYLECE KALIR. SON YUDUMLARDA İSE BÜTÜN HALİNDE AĞZA GELMEYE ÇALIŞIR; SICAK SÜTTEKİ KAYMAK GİBİ BİR NEVİ. KIŞI KUTLAMAK, KIŞA MERHABA DEMEKTİR ASLINDA... Soğuk kış günlerinin sıcakkanlı içeceğidir salep. Eskiden camekânlı el arabalarında da satılırdı. Soğuktan yanakları, burunları kızarmış, içe işleyen rüzgâra siper olsun diye başları öne eğik okula ya da iş yerlerine giden kalabalık, salepçinin önünde kuyruk olur; tarçının geniz yakan, şekerli rahiyası ile semaya bakar, hayallerin buhar olup tüttüğü sıcak salep fincanını iki elleriyle sıkıca kavrayarak, hayattan beş dakikalık bir mola alırdı. 24 “Padişah içeceği” olarak da bilinir. Osmanlı padişahlarınınn kendilerini güçlü tutmak için içtikleri özel hazırlanan içeceklerin içine de katılırmış salep. En güzeli, yıllarca Topçular Eskihisar feribotlarında içilebilen, muhteşem sıcak bir içecek. Hele bir de orta katta aldıysanız, Marmara’nın poyrazına karşı içinizi ısıta ısıta içerdiniz. Şimdilerde vapurlarda da satılıyor. Bir kıtadan diğerine geçerken kış gününde üşüye üşüye salebi yudumlamak eşsiz lezzetlerden bir tanesidir. Kışın içmeyi pek sevdiğim ve fikrimce tadı en fazla bir BeşiktaşKadıköy ya da Kadıköy-Beşiktaş vapurunda Kızkulesi’ne bakarken içildiğinde alınan, benim için İstanbul ve kış demek olan sıcacık içecek. Aslında salebin İstanbul kar yağışlarının resmi sponsoru olması gerekiyor. Peki, siz hiç salep gördünüz mü? Ben görmemiştim bugüne kadar ve hep merak ediyordum. Bu merakımı gidermek için salep ticaretinin yüzde 90’ının gerçekleştirildiği Burdur’un Bucak ilçesine gitmeye karar verdim. 4 saatlik bir araba yolculuğunun ardından Bucak ilçesinde 60 yıldır salep ticaretiyle uğraşan Sabri Güzel’in oğlu Nuri Güzel’i buldum. Aklımdaki soruları ona sordum. ÜLKEMİZİN HEMEN HEMEN HER YERİNDE SALEP YETİŞİR. AMA BUNUN YÜZDE 15-20’Sİ ANCAK TOPLANIR. AileDostu: Salebin merkezi neden Bucak ilçesidir? Nuri Güzel: Salebin Bucak’ta bir merkez olmasının ana sebebi, salebin toplanma zamanı ile kullanma zamanı arasında bir zaman farkının olması. Bu zaman farkını biz dengeliyoruz. Yani salep bahar aylarında çıkar, yaz aylarında satın alınır, biz bunu depolarız, bekletiriz, kış aylarında satarız. Sıcak içecek olarak kış ayında kullanır, dondurma yapacak olan da yaz aylarında kullanır. Yani salep topraktan çıktıktan sonra dondurma veya kullanıcıya en az 6 ay sonra ulaşır. İlçemiz bu konuda öncülük yapmaktadır. Ülkemizde 15 ton civarında salep çıkmaktadır. Bu salebin de yüzde 90’ının ticareti ilçemizde yapılır. İlçemizde salep ticareti yüzyıllardır yapılmaktadır. Ülkemizin hemen hemen her yerinde salep yetişir. Ama bunun yüzde 15-20’si ancak toplanır. Bu toplanan salepler, bulundukları bölgelerde yaş olarak toplanır, kaynatılır, kurutulur ilçemize gelir. Kullanma zamanında ise soğuk kullanıcılar, dondurma olarak; sıcak kullanıcılar, sıcak içecek, kış içeceği olarak kullanırlar. Bunlar ilçemize gelirler, alırlar ve değirmende öğütürler. Böyle bir ticareti var. Ülkemizde iyi dondurma yapmak isteyenler salep kullanırlar. Dondurmanın ana ham maddesi saleptir. A.D.: Sevdiklerine hediye almak isteyenlerin de uğrak noktası Bucak ilçesi, değil mi? N. G.: Salep, ilçemiz için kendine özgü bir ticari ürün olduğundan dolayı geleneksel bir hediye noktasındadır. Salep her yerde bulunmaz. Gerçeği bizim Bucak’ta bulunur. Bucak ekonomisine mutlaka katkısı var. Çünkü bu salep ürünü zor bulunan bir ürün, kıymetli bir ürün. Bunun hem toplayıcı bazında, hem ticaret bazında bir ekonomik katkısı vardır ilçemize. 25 SALEP BİTKİSİ 2 YUMRUDAN OLUŞMAKTADIR. BUNUN KAZILDIĞI ZAMAN KÜÇÜK OLAN YUMRUSU YENİDEN TOPRAĞA BIRAKILIP ÜSTÜ ÖRTÜLMELİ, SENEYE 2 TANE ÇIKSIN DİYE. A. D.: Salebin kilosu kaç lira? N. G.:Bu yıl salebin kilogram fiyatı 250 TL civarındadır. Randımanı düşük olan saleplerde fiyat biraz da aşağıdadır. Ama tabi içecek olarak 100 gram salep bir aileye bir kış boyunca yeter. Çünkü az kullanılır. 1 kilogram süte dondurma için 6 gram, evde içmek için 4 gram yeterlidir. Nuri Bey’e salebin nasıl toplandığını merak ettiğimi söylediğimde salep üreticisi Yavuz İzgi’yi aradı. Daha sonra birlikte salep toplanan arazilere çıktık ve bana salebin aslını gösterdiler. Salep, orkide bitkisinin toprak altındaki sert yumrularının su veya sütle kaynatılıp güneşte veya fırınlarda kurutulmasıyla hazırlanıyor. Dövülüp toz haline getiriliyor ve piyasaya sunuluyor. Bu süreci Yavuz Bey’den dinleyelim… “Biz salep üretimi yapmaktayız. Salep bitkisi, orkidegillerden bir bitkidir. Türkiye’nin her yerinde yetişir. Bizim bölgemizde de mayıs-haziran aylarında çıkar, toplanır. Toplandıktan sonra kaynatma işlemi yapılır, kurutulur ve Türkiye geneline pazarlaması yapılır. Pazar olarak da Bucak ilçemiz bu işte meşhurdur.” AileDostu: Salep nasıl toplanır? Yavuz İzgi: Salep bitkisi 2 yumrudan oluşmaktadır. Bunun kazıldığı zaman küçük olan yumrusu yeniden toprağa bırakılıp üstü örtülmeli, seneye 2 tane çıksın diye. Büyük olan yumrusu alınır, suyla kaynatılır, kurutulur ondan sonra da satışa arz edilir, daha sonra isteyen değirmenlerde öğütür, salep veya dondurma ham maddesi olarak kullanır. 26 A.D.: Peki bu işlem nasıl yapılır? Nasıl kazılır? Bunun bir püf noktası var mıdır? Y.İ.: Salep bitkisi çok meşakkatli olduğu için tek tek toplanıyor. Çok geniş bir araziye yayılmış durumda. Salep bitkisi bulunduğu zaman dikkatlice eşilip, salep olan bölümü yani soğan kısmı değil de salep olan kısmı alınır. Sonra soğan kısmı yeniden aynı yere gömülür ki yeniden o kültür bitkisi gibi seneye çoğalarak çıksın. Bu bitkinin aslında aynı za- manda çapalanmış olması, bitkinin veriminin daha da artmasını sağlıyor. Aslında eşilmezse bu kaybolup gider ama eşilirse bir sonraki yıl 2 yumru olarak tekrar çıkar, bir dahaki sene eşilirse 4-5-6… katlanarak gider. Aslında bir yerde de eşilmesi faydalı. Yani hem mamulü alınmış oluyor hem de bitkinin üreyip çoğalması sağlanıyor doğada. 10 kilo yaş salebi kuruttuğunuz zaman 1 kilo 800 gram geliyor. Yani çok meşakkatli olduğu için biraz zor oluyor. Hasat süresi de çok kısa; 15-20 gün, bazen de 1 ay sürüyor. Rekolte düşük de çıkabiliyor, yüksek de çıkabiliyor. Bu biraz da köylünün toplamasına bağlı; ne kadar toplarsa o kadar iyi olur, o da hasadın ve doğanın verimine bağlı artık. Salep özel bir değirmende öğütülüyor. Hep birlikte salebin toz haline nasıl getirildiğini görmek için değirmenci Sedat Tekerci’nin yanına gidiyoruz. Değirmenin taş olması dikkatimi çekiyor. Sedat Bey de bu konuda bilgilendiriyor beni. “Değirmenin özelliği genelde taş olması, taştan başka bir şeyde salebi öğütme şansımız hiç yok. Biz bunu birçok kez denedik, fakat olmadı. En güzeli taşta oluyor. Sürtünmeyle olduğu için, zımpara taşı dönme devrini tutturmamızda önemli bir unsur. Salep çok sert bir üründür. Bu nedenle taş değirmende öğütmek zorundayız. Taşın zımpara taşından olmasından dolayı sürtünmeyle öğütebiliyoruz. Çünkü normal değirmenlerde silindir sistemi olduğu için yapışma meydana geliyor. Ve değirmenimiz su değirmeni devrinde dönmektedir. Bunun da nedeni ısınmayı engellemek. Eğer fazla ısınırsa salepleri yakma riski ortaya çıkar. Salepleri yakmadan öğütmemiz gerekiyor. Biz burada çekirdek halindeki salebi öğütüyoruz toz haline getiriyoruz ve eliyoruz. Çekirdek olarak gelen salep değirmene gelir, önce kırarız. Ondan sonra öğütürüz, toz haline getiririz. Son olarak da eleme işleminden geçirerek teslim ederiz. Çekirdek halde gelen salep ile toz haline getirdiğimiz salep arasında herhangi bir fire söz konusu değildir.” karıştırırız. Kısık ateşte kaynayan sütün içerisine yavaş yavaş dökeriz, bir taraftan da karıştırırız. 20 dakika sonra salep erimiş olur, içime hazır hale gelir.” Bir kış yetecek kadar yani 100 gram sa- lebimi alıp yola tekrar çıktım. Yolunuz Burdur’a düşerse siz de gerçek salepten edinin. Salep sıcağında tarçın kokulu nostaljik bir kış geçirmek istiyorsanız bu tarifi siz de deneyin. Ben mutlaka deneyeceğim. Özel bir tarif almadan yola çıkmak istemedim. Nuri Bey, içimlik salebin nasıl hazırlanması gerektiğinin inceliklerini kısaca anlattı. “Evlerde yapılan içimlik salep için 4 gram, yani 1 çay kaşığı salep yeterlidir. 1 litre sütü önce kaynatırız. Kaynadıktan sonra altını hafif kısarız. 1 çay kaşığı salep ile 100 gram şekeri kuru bir tabakta Fotoğraflar: Savaş Bozkaya Hazırlayan: Aydoğan Yüce 27 SE SS İZ TA R TA İH NI İN ĞI M IN YA TÜ R 28 I AS M Z YA E VE L G E İ Kİ , GÖL ETN S E M K , ÜR A IŞI DEN T YA RD ME YU MİN APLA ERİL ONU K V KİT LUM AK, RINI OY KLAM NTILA İÇİN I AÇ AYRI MEK L VE İMLE ÖZE T BE PILAN . YA İM S ĞİDİR E İ R KN E T İtalyanca olan minyatür kelimesinin aslı Osmanlı’da ‘’nakış’’tır. Minyatür çizen sanatçılara da ‘’nakkaş’’ denir. El yazması kitapların içeriğini açıklamaya yönelik çizilen resimlerdir. Genel olarak Osmanlı’da resim sanatını minyatürler temsil eder. Minyatürlerde gerçek, olduğu gibi yansıtılır. Bu nedenle tarihsel kaynak özelliği taşırlar. Minyatürlerde derinlik, yani perspektif yoktur. Minyatürlerdeki kişilerin büyüklüğü, kişilerin makamına göre değişir. Kişi makam olarak ne kadar büyükse diğer kişilere göre büyüklüğü de fazla olur. Minyatür sanatının başlama amacı, arşivciliktir. Moğolların yayıldıkça, yayıldığı alanları resmetmesi, haritalaması ve savaşlarda yaşanan olayları resmetmesiyle başlamıştır. Sanılanın aksine, dini inançlar yüzünden perspektifsiz çizimler gerçekleşmemiştir. Tam da aksine, doğru arşivcilik için bu yöntem seçilmiştir. Arka planda olan kişiler ya da olaylar normalde perspektif yüzünden küçük ve ayrıntısız kalabilecekken, minyatür sanatında arkadaki kişi (ya da olay) tüm ayrıntısıyla resmedilir. Böylece gelecek nesle kişi ya da olay tüm gerçekliği ile aktarılmış olur. İnsanda hayret uyandıracak kadar güzeldir Osmanlı resim sanatı... Nakkaşlar tarafından icra edilir. Işık ve renklerdeki canlılık mükemmeldir. Minyatürün çizilmesi genel hatlarıyla şu şekilde gerçekleşirdi: Minyatürü yapılacak konu tespit edildikten sonra, konunun içeriğine göre en önemli kişi veya objenin merkez olduğu bir sistem içinde diğer elemanlar hiyerarşik bir düzende yerleştirilirdi. Işık ve gölge kaygısı olmadan anlatılmak istenen konudaki bütünlüğü bozmayacak şekilde tüm obje veya kişiler birbirini kapatmayacak düzende çizilirdi. Resmin ana çizgilerini ıslak fırça ile belirler, sonra kırmızı veya siyah boya ile figürlerin çevresi çizilirdi. Yardımcı motiflerle (ağaç, çiçek, dağ, yer bitkisi gibi) zenginleştirilirdi. Bundan sonra iyice ezilmiş, koyu haldeki boyalar, küçük ve sert fırçalarla resme tatbik edilirdi. Minyatür boyanırken eğer altın sürme olarak yapılacaksa parlatma sırasından boyala- rın bozulmaması için önce altın sürülür, parlatılırdı. Ufuk hattı denilen dağ, tepe gibi gökyüzü ile sınır teşkil eden bölümden başlanarak tercih edilen renklerle boyanmaya devam edilirdi. Minyatür sanatçıları o kadar ustaydılar ki, bir tek samur kılı ile birbirinin aynı kalınlıktaki çizgileri rahatlıkla çizebilirlerdi. Bugün kullanılan malzemeler eskiye oranla çok çeşitlidir. Fakat kimyevi malzemelerden elde edilen boya ve kâğıtların dayanma süresi sınırlıdır. Eski yazmaların günümüze kadar bozulmadan gelmesinin sebebi tamamıyla doğal malzemelerden yapılmış olmalarındandır. Osmanlı devletini yönetenler başta sultan ve vezirler olmak üzere, Osmanlı topraklarına katılan ülkelerin zenginliklerinin, meydana getirilen sanat eserlerinin ve sanatçılarının değerini çok iyi biliyorlardı. O ülkenin taşınabilen değerleri ve sanatçılarının bir kısmı Osmanlı sarayına getirilmiştir. Özellikle Sultan I. Selim döneminde (1512-1520) doğudan 29 MİNYATÜR SANATÇILARI O KADAR USTAYDILAR Kİ, BİR TEK SAMUR KILI İLE BİRBİRİNİN AYNI KALINLIKTAKİ ÇİZGİLERİ RAHATLIKLA ÇİZEBİLİRLERDİ. getirilen sanatçıların Osmanlı nakkaş hanesinin belirli bir düzeye ulaşmasında önemli rolleri olmuştur. Böylece Osmanlı ülkesine doğudan ve batıdan katılan yeni ülkelerden gelen katkıyla nakışçılığı az, doğalcı yönü ağır basan bezeme üslubuyla ve gerçeklere dayanan, belgesel yönü ağır basan bir tasvir türüyle Osmanlı’ya özgü üslubun 1520 yıllarına doğru ortaya çıktığı görülür. Osmanlı tasvir sanatında dingin, ağırbaşlı diziler halinde hazırlanan ve konuları tarih olan eserlerin ayrıcalıklı bir yeri vardır. Bu tür resimli kitapların başında Osmanlı padişahlarının tarihini manzum olarak anlatan ve “şehname” adı verilen eserler gelir. 15. yüzyıl sonlarında resimlendirildiği sanılan “Şehname-i Meliki Ümmi” (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi. h.1123) bu türün ilk örneği sayılabilir. Kendisine Osmanlı padişahı tarafından resmen, Osmanlı padişahlarının tarihte görüldükleri dönemden başlayarak resimlenmek üzere manzum bir ta- 30 rih yazma görevi verilen ilk yazar şehnameci Fethullah Arif Çelebi’dir. Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle yazdığı Şehname’sini, Arif beş ciltte toplar. Bu tarihin beşinci cildi olan Süleymanname, Sultan Süleyman’ın saltanatının 1520-1558 yılları arasında geçen olayları konu alır (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, h.1517) 1558 yılında hazırlanan ve içinde 69 resim bulunan eseri çıraklarıyla beraber beş nakkaş hazırlamıştır. Enderun’da yetişen Nasuh b. 16.yüzyılın ilk yarısında yazdığı ve resimlediği tarih kitapları, yaptığı mimari maketler, silahşorluk gösterileriyle ün yapmış ve matrak oyunundaki becerisi dolayısıyla “Matrakçı Nasuh” olarak tanınmıştır. Nasuh, Sultan II. Bayezid ve I. Selim döneminde yapılan seferlerin kimi menzillerini, Sultan Süleyman’ın İran ve Macaristan seferlerinde ordunun izlediği menzilleri, Barbaros Hayreddin Paşa’nın kumandasındaki Osmanlı donanmasının güney Avrupa limanlarına yaptığı seferde konaklanan limanla- rı, insan figürlerine yer vermeden resimlemiştir. O topoğrafik manzaralara gözü büyüleyen bir düzen vermiş, yazıyla anlatamadıklarını görsel dile aktarmış, İslam’da salt manzara ressamlığında çığır açmış, kentlerin 16. yüzyıldaki durumlarını sanki fotoğraf çeker gibi belgelemiştir (İstanbul Üniversite Kütüphanesi. t.5469, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi.h.1608, r.1272,). Osmanlılarda yaygın olan bir tür resim üslubu da Sultan I. Süleyman döneminde ortaya çıkmaktadır. Bu resimler hac, töre ve yöntemlerini, Kudüs, Mekke ve Medine şehirlerinin özelliklerini anlatan eserlerde veya hac vekâletnamesi olarak hazırlanmış rulolarda yer alır. Nasuh’un çizimleri gibi figürsüz, plan ve kroki şeklindeki bu resimler salt kutsal yerleri değil, eserlerin hazırlandığı dönemde hac yolu üzerindeki mimarlık örneklerini, Osmanlı sultanlarının kutsal kentlerdeki imar faaliyetlerini de belgelemektedir (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi.a.3547, r.917, h.1812). MİNYATÜRLERİN ÇİZİM ANLAYIŞINDA GENEL BİR ŞEMALAŞTIRMA EĞİLİMİ VARDIR. RESMİ YAPILAN KİŞİLERİN YÜZLERİ BELİRGİN OLDUĞU HÂLDE HERHANGİ BİR ANLAM VERİLMESİNE ÇALIŞILMAZ. Osmanlı saray nakkaş hanesinin teşkilatlanmaya başladığı ve henüz tarih kitaplarını resimlemenin yaygın bir gelenek olmadığı sıralarda, nakkaş hanenin ilk çalışmaları edebi konulu eserlerdi. Ali Şir Neva’nın Hamse’si ve Divan’ları, İslam klasiklerinin ünlü iki kitabı “Hamse-i Nizami” ve “Şehname-i Firdevsi” nüshalarının Türkçe çevirileri resimlemek için seçilen eserler olur. Bir perspektifle çizilen mimariler, vücutların nahif görüntüsüne aykırı iri sarıklı ve asker taburu gibi dizilmiş figürler, uçları sivrilerek kıvrılan küme çiçekler ve serviler bu eserleri resimleyen musavvirlerin özellikleridir (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, h.1116, h.1115, h.802, r.804). 16. yüzyılın ilk yarısından sonra Osmanlı saray nakkaş hanesinde bu dönemin veya önceki dönemlerin hattat, musavvir ve müzehhiplerinin tek yapraklar halinde olan çalışmalarını bir arada toplayan murakka (albüm) yapımcılığının yaygınlaşmaya başladığı görülür. Resimleri bu tür albümlerde yer alan ressamlardan biri de Şah Kulu’dur. Onun imzası- nı taşıyan veya ona atfedilen çalışmalar gövdesinin ana çizgileri kalın hatla belirlenmiş ejderler, kıvrılan veya ani dönüşle kırılan dallar üzerindeki hançervari yapraklar, dizileri veya demetleri, değerli bir kuyumcu yapıtı özeniyle bezenmiş giysili peri resimleridir (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi.h.2154, 2a.). Şah Kulu’nun yarattığı bu resim üslubunu Osmanlı saray nakkaş hanesinde 16. yüzyıl ikinci yarısından sonra sürdüren ise ressam Veli Can olur. Osmanlılarda padişahın yanı sıra vezirler, eyalet valileri, şehzadeler ve hanım sultanlar, yüksek rütbeli devlet adamları sanatın koruyuculuğunu yapmış kişilerdir. Bu kişilerin zenginlikleri, ilgilerinin derecesi ve sonra sanatçının yeteneği, üretilen eserlerin kalitesinde etkin rol oynamıştır. Osmanlı Devleti’nin imparatorluk haline gelmeye başladığı yıllardan sonra saray yönetimi, Osmanlı Saray teşkilatı içinde “Ehl-i Hiref” adı altında sanatçı topluluğunu oluşturmuştur. Sarayın her türlü sanat ve zanaat işlerini gören ve saraydan maaş alan bu topluluk imparatorluğun politik gücünün üst düzeye ulaştığı ve imparatorluk hazinesinin zengin olduğu dönemde kalabalık bir kadroya sahipti. Ehl-i Hiref Teşkilatı içinde kâtipler, mücellitler ve nakkaşlar adı altında bölükler oluşturulmuştu. Osmanlı Devleti zamanında yazılan kitaplarda minyatürler, Fatih Devri’nden itibaren görülmeye başlar. Erken devirdeki Osmanlı sanatkârlarına, İranlı minyatürcülerin eserleri örnek teşkil etmiştir. Osmanlı minyatüründe İran tarzının etkili olması, doğudan gelen sanatçıların tesiriyledir. Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında sarayın nakkâşbaşısı olan Şah Kulu, Tebrizlidir. Daha önce Nakkaşbaşı olan Veli Can da aynı şehirden gelip İstanbul’a yerleşmiştir. Topkapı Sarayı’nda, İranlı nakkaşların yanında Türk nakkaşlarının da bulunduğu bilinmektedir. Hattâ bu nakkaşların iki ayrı atölyede çalışarak Nakkaş-ı İranî, Nakkaş-ı Rumî (Anadolu) olarak tasnif edildikleri bilinmektedir. Osmanlı nak- 31 RA N N SO E D İ’N EVR ANESİ D N HA AN MUD R ÇİZME İNE H A NCİ M İNYATÜ UN YER İ K İ AN AM BUN SULT TAPLAR MIŞ VE L İ K E İSE K EN KAL İÇİN ÖZ K AM TAM RA ASMA ILMAYA P A DUV LAR YA IŞTIR. O M TABL BAŞLAN kaş ve müzehhiblerinin aynı zamanda usta birer minyatürcü oldukları söylenmekteyse de yalnızca bir kaçının resim çizmekle meşgul oldukları, minyatürlerde bulunan imzalarından anlaşılmaktadır. Zamanla Osmanlı Türklerine has bir tarz geliştirilmiştir. Bir süre batı tarzında daha realist minyatürler çizilmişse de sonradan yine doğu ekolüne dönülmüştür. Osmanlılar daha ziyade “hüsn-i hat” (güzel yazı), tezhib ve tezyinata önem verdiklerinden, minyatür sanatçıları on altıncı asır civarında görülmeye başlar. Bu asra kadar pek az minyatürcü vardır. On altıncı asırda Sinan Paşa’nın Yemen Seferi’ni anlatan tarih kitabı ile Özdemiroğlu Osman Paşa’nın seferlerini anlatan Şecâatnâme, tezhibi ve minyatürleri bakımından ince bir işçilik eseridir. On yedinci asırda yaşayan meşhur minyatürcü Levnî’ye gelinceye kadar, birçok sanatçıya rastlanmaktaysa da, bu sanatçı Osmanlı minyatürünün zirvesini teşkil etmiştir. Sultan Üçüncü Ahmed’in nakkaşbaşısı olan Levnî, Türk sanatında ayrı bir ekol olarak kabul edilir. O zamana kadar ulaşılamayan çizgi, şekil ve renklendirme ahengi görülen Levnî’nin eserlerinde renkler öncekilere göre daha soluk olmakla beraber, figürler 32 daha zarif ve edalıdır. Zamanımızdaki resim anlayışına daha yakın çizen Levnî, bu itibarla ayrı bir ekoldür. Levnî’den sonra, doğu tarzından uzaklaşan Osmanlı minyatür sanatı realizme meyleder. Tabiat unsurlarını stilize eden nakkaşlar azalmaya başlar, manzara ve çiçek resimlerine merak artar. Barok devrinde gittikçe bu temayül artar ve empresyonizme iyice yaklaşılır. On dokuzuncu asırdan sonra Avrupa resimlerine meyil artmış ve binaların tavan, dolap ve duvarları manzara resimleri ile süslenmeye başlanmıştır. Sultan İkinci Mahmud Han Devri’nden sonra ise kitaplara minyatür çizme ananesi tamamen kalkmış ve bunun yerine duvara asmak için özel tablolar yapılmaya başlanmıştır. On sekizinci yüzyılın yarısından sonra Batı kültürüne karşı ilginin artması resim alanında da kendini gösterdi; bu sebeple minyatür sanatı da gitgide geriledi. On dokuzuncu yüzyılda önemini iyice yitirerek yerini batı resim sanatına bıraktı. Hazırlayan: İpek Bozbay 33 fatma sevildi “SARAYLI HANIMEFENDİLERİN ZARAFETİNDEN İLHAM ALIYORUM” KALİTELİ KUMAŞ, DANTEL VE EL İŞÇİLİĞİ İŞLEMELERİYLE TASARIMLARINI BULUŞTURUN FATMA SEVİLDİ İLE, YAŞAMINDA RAHATLIK VE ŞIKLIĞI BİR ARADA İSTEYEN BAYANLARA ABİYE GELİNLİK MODASI ÜZERİNE KEYİFLİ BİR SOHBET GERÇEKLEŞTİRDİK. GELİNLİK KOLEKSİYONUNDA SİMLİ DANTELLER VE ALTIN BİYE DETAYLAR DİKKAT ÇEKİYOR. FATMA SEVİLDİ GELİNLİK TASARIMLARINDAKİ SADELİĞİYLE ASALETİ SUNARKEN ŞIKLIKTAN DA TAVİZ VERMİYOR. ABİYELERDE İSE BORDO VE SAKS MAVİSİNİN UYUMU, ZÜMRÜT YEŞİLİNE İŞLENMİŞ TAVUS KUŞU DİKKAT ÇEKİYOR. SARAYLI HANIMEFENDİLERİN ZARAFETİNDEN İLHAM ALDIĞINI İFADE EDEN SEVİLDİ’NİN KOLEKSİYONDA PUDRA TONLARINDA DANTEL İŞLEMELİ, PEPLUM DETAYLI ABİYELER DE VAR. 34 MODA YAŞAMA RENK KATAN TÜKETİM EĞİLİMİ, YENİLİK İSE MODANIN VAZGEÇİLMEZ KOŞULUDUR. MODA, GÜNÜMÜZDE ARTIK BİREYLERİN YAŞAM TARZINA VE İNANÇLARINA GÖRE DE ŞEKİL ALMAKTADIR. AileDostu: Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz? Bu alana yönelmeyi nasıl seçtiniz? Fatma Sevildi: Ankara doğumluyum. Lise öğrenimimi Kalaba Anadolu Kız Meslek Lisesi Tekstil bölümünde birincilikle tamamladım. Yüksek öğrenimimi ise 2008’de Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Moda Tasarımı Öğretmenliği bölümünde yaptım. Üniversiteyle eş zamanlı olarak Ankara Olgunlaşma Enstitüsü Stilistlik Bölümü’ne de devam ettim. dum. Çocukluğundan itibaren giysilere ve dikişe karşı hep var olan ilgimi bugün profesyonel bir platforma taşıyarak, kişiye özel abiye ve gelinlik üzerine çalışmalarımı sürdürmekteyim. Eğitimimin ardından bir dönem serbest tasarımlar çalıştıktan sonra 2010 senesinde İstanbul Fatih’te moda evimi kur- A.D.: 2013 Kış aylarında abiye ve gelinlik giyimi tercih eden bayanları hangi renkler, kumaşlar bekliyor? Bi- A.D.: Moda sizce nedir? Giyim tarzına göre farklılıklar gösterir mi? F.S.: Moda yaşama renk katan tüketim eğilimi, yenilik ise modanın vazgeçilmez koşuludur. Moda, günümüzde artık bireylerin yaşam tarzına ve inançlarına göre de şekil almaktadır. raz bu senenin kış modasından bahseder misiniz? F.S.: Bu kış zengin bir renk paleti bizleri bekliyor diyebilirim. Kobalt mavi, zümrüt yeşili, bordo ve morun tonları, açık tonlarda ise krem rengi ve beyaz tonları bu kış sık sık karşımıza çıkacak. Vazgeçilmez siyah ise bu sezon yine vazgeçilmez. 1950’li ve 60’lı yılların en önemli desenlerinden olan puantiye, retro grafik desenleri, deri ve ekoseler mevcut… Uzun etekler, ipek gömlekler, kaşe kabanlar ve pelerinleri de göreceğiz. Moda evimizin önümüzdeki sezon abiyelerinde ise pastel tonlar ağırlıkta olacak. Üç boyutlu danteller, volanlar, dökümlü etekler ve uzun kuyruklar göreceksiniz. 35 DOĞRU RENK SEÇMEK DEMEK SEVDİĞİNİZ RENK DEĞİL! İŞİN SIRRI, GÖZ RENGİNİZE VARINCAYA KADAR SİZİNLE UYUMLU RENKLERİ KULLANABİLMEKTE... A.D.: Bayanların en çok zorlandığı konu abiye seçimi oluyor. Abiye kıyafetlerin seçiminde de zorluklar yaşanıyor mu? Abiye seçiminde hangi püf noktalara değinmek gerekir? F.S.: Evet. Bu durum özellikle abiye seçiminde oluyor. Bayanların en çok zorlandığı konu ise renk seçimi. Biz bu noktada ten rengiyle uyumuna, mekâna ve sezona göre doğru tercihi yapmaları hususunda yardımcı oluyoruz. Doğru renk seçmek demek sevdiğiniz renk değil! İşin sırrı göz renginize varıncaya kadar sizinle uyumlu renkleri kullanabilmekte... Minyon bayanların abiye seçerken tek renk tercih etmeleri özel tavsiyemdir. Bir diğer önemli husus ise proporsiyonunuzdur. Vücudu sıkı sıkıya saran abiyeler uygun olmadığı için tercih edilmemelidir. Özellikle de balık etekten uzak durulmalıdır! A.D.: Kıyafetlerin en büyük aksesuarı başörtüsüdür. Başörtüsü ile kıyafet arasında uyum sağlarken nelere dikkat etmek gerekir? 36 A.D.: Önceleri abartılı desenler ve işlemeler görürdük. Dünya modasına baktığımızda ise 2013 modasında kıyafetler daha da sadeleşiyor. Bundan sonra abiye ve gelinlik giyim nasıl olacak? F.S.: Haklısınız, bayanlarımızın bir kısmında hala çok çok işleme ve renk kullanılırsa o kadar güzel olunacağı düşüncesi var. Bu doğru değil, güzel olayım derken çok da arabesk olmamak lazım. Günümüzde modayı takip eden özellikle de genç bayanlarımız daha yalın ve modern çizgileri tercih ediyorlar artık. Dünya modası yalınlaşırken bundan bizim giyimimiz de haliyle etkileniyor. Bugüne kadar benim de yapmaya çalıştığım, bayanlarımıza sade, şık ve elegan sade, şık ve elegan F.S.: Örtünmek, Allahü Teâlâ’nın emri ve başörtümüz bizim kıyafetlerimizin bir parçası, giysimizin ise tamamlayıcı bir aksesuarı. Doğru kumaşı ve uyumlu rengi seçmek, özel günlerde abiyemizle bir bütün olmasını sağlamak, şıklığımıza şıklık katacaktır. Bir de mümkünse aynı renk bonesiyle ve en sade şekliyle bağlayalım ki kötü görünümlü bir kumaş topuna dönerek rüküş olmayalım. 37 mi nimalist stiller bir minimalizm şıklığı sunmaktı. Bundan sonrası için de sade ve abartıdan uzak, küçük dokunuşlarla tasarımları renklendirmek ve giyen kişinin kendini mutlu hissetmesini sağlamak olacak. A.D.: Dünyadaki diğer Müslüman ülkelerle kıyasladığımızda bizim ülkemizin giyim tarzını değerlendirir misiniz? Hangi ülkenin kadınları daha şık sizce? F.S.: Ortadoğulu kadınlar bol işlemeli bol renkli çok taşlı, gösterişli modelleri tercih ederken Avrupalı kadınlar daha elegant ve modern bir çizgiyle kendilerini ifade ediyor. Biz bu coğrafyaların tam ortasındayız, haliyle etkileşim bu doğrultuda oluyor. Ama bizde de artık daha yalın çizgiler ve minimalist stiller tercih edilmeye başlandı. Ayırım yapmak istemem. Her ülkenin, bölgenin mutlaka çok şık kadınları vardır. A.D.: Modanın başkenti Paris ve İtalya derler. İstanbul bu başkentliğe ev sahipliği yapabilir mi? F.S.: Evet… Sektörel anlamda modanın başkenti Paris ve İtalya’dır. Ülkemiz dışında Arap dünyasında ve Malezya’da da güzel çalışmalar oluyor ama tatmin edici değil. Ben Türkiye’nin tekstildeki yıllanmış uzmanlığı ve yükselen marka değeriyle gelecekte bu kulvarda da etkin rol üstlenebileceğini düşünüyorum. İstanbul’un giyimin başkenti olmaması için hiçbir engel yok. Röportaj: Ayşe Esra Atlı 38 39 B Hazırlayan ve Fotoğraflar: Ayberk Yurtsever Viyana-Prag-Budapeşte Üçgeninde AVRUPA’NIN GÖBEĞİNDE GİZLİ BİR HAZİNE R “Orta Avrupa’nın en çok tanınan ve en çok ziyaret edilen üç kenti hangisidir?” diye sorulacak olursa, akla hemen Viyana, Prag ve Budapeşte gelecektir. Oysa bu üç “popüler” kentin tam ortasında “gizli hazine” gibi duran bir kent var. O kentin adı, Bratislava. Gösterişli Viyana, gururlu Prag ve romantizmin başkenti Budapeşte üçgeninin tam ortasında yer almanın şanssızlığını yaşayan bir kent gibi görünebilir aslında Bratislava. Bu durumu kendilerine çok da dert etmiyorlar olsa gerek. Slovakya Cumhuriyeti’nin bu şirin başkentinin sakinleri, Tuna Nehri’nin kıyısında turistik kaygılardan uzak, mutlu ve hu- 40 ATISLAVA zurlu bir yaşam sürüyorlar. Durum böyle olunca, 7 günde tüm Avrupa’yı paket program olarak gezmeyi hayal eden ortalama bir turistin çok da zaman harcayacağı bir durak değil doğal olarak. Bratislava’yı sevebilmek için biraz da gezgin reflekslerine sahip olabilmek ve küçük keşifler ile yeni heyecanlar yakalayabilmek gerekiyor aslında. İşte bu özelliklere sahip yaklaşık bir buçuk milyon kişi her yıl Bratislava’yı ziyaret ediyor. Türkiye’deki seyahat firmalarının düzenlediği Orta Avrupa paket turlarında kendisine günübirlik yer bulabilen Bratislava, aslında bundan çok daha fazla- sını hak ediyor. Tuna Nehri’nin ziyaret ettiği şanslı yerlerden biri olma onurunu yaşayan kent, Avusturya’nın başkenti Viyana’nın sadece 50 kilometre uzağında yer alıyor. “Dünyada birbirine bu kadar yakın başka iki başkent olmasa gerek” diye düşünüyor insan. Kentin bir diğer ilginç yönü ise iki ülkeye -Avusturya ve Macaristan- birden komşu olma özelliğine sahip dünyadaki iki başkentten biri olması. 450 bin nüfuslu kent, her başkentin sahip olduğu parlamento, devlet binaları, üniversiteler, müzeler ve tiyatroları bünyesinde barındırırken, Orta Avrupa mimarisine özgü bir zarafet taşıyor. Se- SLOVAKYALILAR, TUNA NEHRİ’NİN KIYISINDA TURİSTİK KAYGILARDAN UZAK, MUTLU VE HUZURLU BİR YAŞAM SÜRÜYORLAR. kiz üniversitenin eğitim verdiği Bratislava, 60 bine yakın öğrenciye ev sahipliği yapıyor. KOZMOPOLİT YAPI Slovakların yanı sıra Almanlar, Macarlar, Avusturyalılar, Çekler ve Yahudilerin güçlü izler bıraktığı Bratislava, kozmopolit yapısını günümüzde de koruyor. Adı bir Slav prensin isminden türetilen kent, 11. yüzyılda Preslava ve Breslava, 12. yüzyılda ise Bresburg olarak anılmış ve 1919 yılında şehir Bratislava adını almış. Kentin sembollerinden biri olan Bratislava Kalesi, ilk kez 907 yılında bir Slav savunma şatosu olarak inşa edilmiş. Tuna Nehri’nin kenarında ve kente hâkim bir konumda yer alan kale, 1741 yılında Bratislava’da taç giyen İmparatoriçe Marie Theresa’ya da ev sahipliği yapmış. Uzun yıllar harabe halinde kalan kale İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra restore edilmiş. Kalenin hemen girişinde Slovak Kralı Svatopluk’un şaha kalkmış atı üstündeki görkemli heykeli, meraklı ziyaretçileri selamlıyor… Kalenin burçlarından kentin manzarasının tadını doya doya çıkartabilirsiniz. İlk bakışta Tuna’nın üzerindeki Novy Most Köprüsü (Yeni Köprü) modern mimarinin elit bir örneği olarak dikkat çekiyor. Eski kenti yeni kente bağlayan Novy Most, kentin modern ve dinamik yüzünün de bir sembolü aynı zamanda. Kısa bir molanın ardından dar sokaklardaki merdivenleri takip ederek, pencerelerini rengârenk çiçeklerin süslediği eski ama bakımlı evlerin arasından St. Martin Katedrali’ne ulaşabilirsiniz. Görkemli bir iç mekâna sahip tarihi kilise, aynı zamanda küçük bir müzeyi de bünyesinde barındırıyor. 2 Euro karşılığında müzede yer alan tarihi el yazması İnciller, çeşit çeşit haçlar, kardinallerin giydikleri pelerinler ve altın işlemeli birçok objeyi de yakından görme şansını bulabilirsiniz. Katedralin zemininde yer alan tahta bir kapağın altındaki merdivenler ise sizi kardinal ve soyluların “ebedi uykusunda” olduğu küçük bir mezarlığa ulaştırırken, kendinizi –biraz da iç ürpertici- bir zaman tüneline girmiş gibi hissedebilirsiniz. 41 TUNA ÜZERİNDE TEKNE KEYFİ St. Martin’den beş dakikalık kısa bir yürüyüş mesafesinde Tuna sizi bekliyor olacak… Tuna’nın bu tarafında çok fazla kafe ya da restoran olmasa da parklarda ve yürüyüş yolunda keyifli saatler geçirebilirsiniz. Sokak lambalarının üstündeki renkli çiçekler kent mimarisi adına başarılı bir örnek olarak göze çarpıyor. Tuna’nın kenarından hem kenti nehirden görebilme imkânı sağlayan tekneler hem de Budapeşte’ye kadar sizi ulaştırabilecek küçük gemiler telaşsız bir şekilde Tuna’nın üstünde salınıyor. Eski kente girişteki etkileyici St. Micheal Kapısı, mimarisi ile göz kamaştıran Tiyatro Binası, 18. yüzyılda inşa edilmiş ve Slovaklar için kutsal olan 3 dağı sembolize eden figürün yer aldığı bayrakların dalgalandığı Başkanlık Sarayı, eski kent merkezi sokaklarındaki heykeller kentin görülmeye değer diğer yerleri. Heykellerin ilginç öyküleri de var. Logar kapağından çıkar gibi duran ve vücudunun yarısının yeryüzünde olduğu heykelin ismi Cumil… Eski şehrin yeniden inşasını sembolize ediyor. Turistler Cumil ile fotoğraf çektirmek için birbiriyle yarışıyor. Japon bir turist kafilesi ile aynı anda Cumil’i ziyaret edince, fotoğraf çekmek için daha hızlı hareket etmeniz gerekiyor doğal olarak! Eski şehir meydanında bir banka yaslanmış Napolyon heykeli ise Slovaklara 1805 yılındaki Fransız işgalini hatırlatmak için orada duruyor. SOKAKTAKİ SÜRPRİZ: CUMİL VE NAPOLYON Kent içi ulaşımda kullanılan tramvaylar İstanbul’u, troleybüsler ise bir zamanların Ankara’sını çağrıştırıyor. Dilerseniz üstü açık, kırmızı renkli, sevimli minibüsler ile de şehir turu atabilirsiniz. Otobüs terminalinde sergilenen ve emeklilik günlerinin tadını çıkartan kırmızı renkli Macar yapımı Ikarus’u görünce bir Ankaralı olarak gülümsememek elde değil. Az kahrını çekmedik körüklü Ikarus’ların... Kışın soğukta, yazın ise tozda dumanda az seyahat etmedik! Bir kent hakkında fikir sahibi olmak için kullanabileceğiniz en basit yöntemler taksicilerle sohbet etmek, kentin sokaklarında kaybolmak ya da gazete ve televizyonlardaki haberlere bir göz atmak olarak sıralanabilir. Bir kahve molasında gözümüz televizyondaki haberlere takılıyor. İlk haber bir cinayeti konu alıyor, ikinci haber ise sarhoş bir sürücünün neden olduğu ve sokaktaki 4 arabada çiziklere neden 42 CASTA ORMANLARINDAKİ PATİKALARDA KEYİFLİ DOĞA YÜRÜYÜŞLERİ YAPABİLİR VE ÇİZGİ FİLM KAHRAMANLARI ŞİRİNLER’İN EVLERİNİ HATIRLATACAK KADAR BÜYÜK VE KIRMIZI RENKLİ MANTARLARI GÖREBİLİRSİNİZ. olan bir kaza, üçüncü haber komşu ülke Macaristan’ın bir köyünde meydana gelen çevre felaketi, dördüncü haber ise bir elma festivali. Küçük ve sevimli bir ülkeniz olunca sorunlarınız da bizim ülkemizle kıyaslanınca oldukça küçük oluyor. Her ne kadar yoğun gündemlere, büyük sorunlara ve adrenalin bombardımanına alışkın olsak da zaman zaman “Böyle bir ülkede huzur dolu bir yaşam sürsek” diye düşünmeden edemiyor insan. SLOVAKYA’DAKİ KARADENİZ Bratislava’ya yaklaşık yarım saat mesafedeki Modra, Pezinok ve Casta kasabaları kentin dışındaki görülmeye değer alternatif rotaları… Modra ve Pezinok bağlara, Casta ise göz alıcı Chervery Kamen Kalesi’ne ev sahipliği yapıyor. Casta ormanlarındaki küçük, temiz ve sevimli hostel ile pansiyonlarda konaklayabilir, ormandaki patikalarda keyifli doğa yürüyüşleri yapabilir ve çizgi film kahramanları Şirinler’in evlerini hatırlatacak kadar büyük ve kırmızı renkli mantarları görebilirsiniz. Patikalardaki küçük tabelalar görülmesi gereken yerlere kaç kilometre ve kaç dakika mesafede olduğunuz hakkında size yardımcı olacaktır. Ayrıca ahşap gözlem kulelerinden doyumsuz manzaranın tadını çıkartabilir, en üstteki korkuluklarda yer alan bölümden Viyana’ya sadece 69 kilometrede olduğunuzu görebilirsiniz. Avrupa’nın tam ortasında kendinizi yeşilin bin bir tonunun olduğu Karadeniz’de sanmanız işten bile değil. Bratislava’ya kadar gitmişken bu alternatifleri de göz ardı etmezseniz pişman olmazsınız. 43 DEKORASONDA “VINTAGE” RÜZGÂRI ESKİ TARZI ANLATAN VE NOSTALJİ OLARAK DA BİLİNEN TARZA “VINTAGE” DENİLİYOR. VE BU GÜNLERDE DEKORASYONDA VINTAGE ADINI ÇOK DUYUYORUZ. SON ZAMANLARDA ADINI ÇOK FAZLA DUYDUĞUMUZ VINTAGE KELİMESİ KALİTELİ YILI SİMGELEMEKTEDİR. MOBİLYADA VINTAGE, ANTİKA İLE MODERN MOBİLYA KARIŞIMI OLARAK TASARLANMAKTADIR. ANTİKA MOBİLYA 100 YAŞINI GEÇMİŞ İKEN, VINTAGE MOBİLYA 100 YAŞINDAN DAHA GENÇ VE DAHA MODERN BİR GÖRÜNÜME SAHİPTİR. BU TARZ MOBİLYALAR BİRKAÇ İŞLEM SONRASI KULLANIMA SUNULMAKTADIR. TADİLAT YAPILMASI GEREKEN YERLERİ VARSA YAPILIR. ZATEN ÇOK KÖTÜ DURUMDA OLMADIKLARI İÇİN FAZLA İŞLEME İHTİYAÇ DUYMAZLAR. HATTA BU İŞLEMİ BAZI BİLİNDİK MARKALAR BİLE YAPMAKTADIR. ÇÜNKÜ GÜNÜMÜZDE VINTAGE MOBİLYA ÇOK TERCİH EDİLEN BİR MOBİLYA ŞEKLİDİR. İNSANIN KENDİ TARZINI YARATMASINA VE YANSITMASINA YARDIMCI OLUR. DİĞER MOBİLYALARDAN FARKLI OLARAK DOĞRU OBJELERLE DE BİRLEŞTİRİNCE ÇOK TARZ BİR DEKORASYONA DÖNÜŞÜR. 44 EVİNİZDE DAHA SICAK BİR ATMOSFER OLUŞTURMAK İSTİYORSANIZ “VINTAGE” AKSESUARLAR TAM SİZE GÖRE. V intage, bir moda terimidir. Geçmiş yıllardaki döneme ait tek ve özel parça ya da koleksiyonlara verilen isim olarak bilinmektedir. Aslında vintage, bağbozumu anlamında kullanılmaktadır. Bu terim önce eşyalarda, sonra otomobillerde daha sonralarıysa modada kullanılmaya başlanmıştır. Bir eşyanın vintage olabilmesi için belli bir geçmişi olması lazım, yani belli bir dönemi temsil edebilir, belli bir akıma ait olabilir ya da önemli bir tasarımcının ikonlaşmış tasarımı olabilir. Günümüzde, modern tasarımlarla vintage stili harmanlanarak, bir kent yaşam alanına dönüştürülebiliyor. Temel olarak, vintage mobilyalar, 30100 yıllık mobilyalardır. 100 yıllıktan daha fazla olan mobilyalar antika adını alır. 100 yıllıktan daha az olan herhangi bir mobilya normal mobilyalar gibi kullanılabilir. “Yüzyıl Ortası Modern Tarz” oldukça popüler olarak kullanılan bir vintage tarzıdır. Vintage dekorasyon, genelde evlerde eski dönem eşyaları ile oluşturulan köşelerle dikkat çeker. Vintage, iyi bir odak noktası yaratarak evdeki atmosferi değiştirmektedir. EVDE VİNTAGE STİL DEKORASYON Ev dekorasyonunuzda ilk göze çarpan alana antrenize vintage dolapları yerleştirerek işe başlayabilirsiniz. Antreler, evinizin bütünlüğü ile ilgili ilk izlenimi oluşturan yerlerdir. Daha çok eskimize tahta eşyaların etkisi muhteşem oluyor. Vintage eşyaların günümüze göre modernize edilmiş çeşitleri hayranlık uyandırıyor. İsterseniz farklı renklerde boyayarak değişik bir vintage etkisi de oluşturabilirsiniz. Vintage duvar süsleriniz, vintage aksesuarlar, kitaplıklar ve sandalyeler ile de 2014 vintage ev dekorasyonu oluşturmanız mümkün. Annenizden, anneannenizden size kalan eski bir abajur, cam şekerlikler, tablolar ve çeyiz sandıklarında olan dantelli örtüler kullanılabilir. Salonunuzda, modern eşyalar arasında ipekli örtüler üstünde cam bir abajur hoş ve nostaljik bir etki yaratacaktır. Yatak odalarında kullanılacak olan paravanlar, beyaz raflar ve canlı çiçekler vintage etkisini tamamlayan unsurlardır. Vintage dekorasyonun belirli renk grupları vardır. Pembe, beyaz, toprak tonları ile pastel yeşil ve maviler sıklıkla kullanılmaktadır. Mümkün olduğunca doğal ve yalın uygulanan bu dekorasyonda, sadece çiçekli dokumalar ve danteller gösterişi yansıtmaktadır. Ailenizden kalan eski dikiş makineleri ile kendinize bir tuvalet masası yapabilir, üstüne beyaz çerçeveli eski resimleri asabilirsiniz. Eski paravanları yatak başlığı olarak kullanabilir ve bahçeden toplanan çalılar, beyaza boyanarak yatak başınızın yanına yerleşebilir. Dalların üstüne eklenen, mumlar ve ferforje şamdanlar ile vintage esintisi oluşturulur. Yataklarda, dantelli çeyiz örtülerinden kullanabilir ve farklı renkler ile kombinleyebilirsiniz. Yatak başlığınızın üstüne yerleşen nişler ile vintage etkisi tam hissedilebilir. Vintage stil dekorasyonda, evin tamamını değiştirmenize gerek yoktur. Küçük alıntılar ile yaratılan stil, evinizde her şeyi etkileyecek ve atmosferi değiştirecektir. Vintage dekorasyon, son yılların en beğenilen dekorasyon tarzıdır. Türkiye’de ortalama sekiz buçuk yılda bir mobilya değiştiriliyor. Fakat vintage mobilyaların çoğu ömürlük olduğundan ortalama bir kullanım yılı verilemiyor. Hazırlayan: Banu Öztürk VİNTAGE MOBİLYA BİR HAYLİ POPÜLER, ÇÜNKÜ: SİZE EVİNİZİ KENDİNİZE ÖZGÜ BİR TARZDA DEKORE ETME OLANAĞI VERİR, AYNI KALİTEDE YENİ MOBİLYA SATIN ALMAKTAN DAHA AZ MALİYETLİDİR, EVİNİZİ DÖŞEMENİN EN ÇEVRECİ YOLLARINDAN BİRİDİR, ÇÜNKÜ MOBİLYALARIN ATILIP DA ÇEVREDE YER KAPLAMASINA ENGEL OLURSUNUZ VE YAPIMINDA KULLANILAN TOKSİN MADDELER BUHARLAŞIP HAVAYA DAHA FAZLA KARIŞAMAYACAKTIR. 45 HANGİ GIDAYA VÜCUDUMUZUN OLUMSUZ TEPKİ GÖSTERDİĞİNİ BELİRLEYEN GIDA İNTOLERANSI TESTLERİ BÜTÜN DÜNYADA GİDEREK DAHA BÜYÜK ÖNEM KAZANIYOR. İNGİLTERE NÜFUSUNUN YÜZDE 40’I BU TESTLERİ YAPTIRMIŞ, HATTA TEST İNGİLTERE’DE ARTIK CHECK-UP’A DÂHİL EDİLMİŞ DURUMDA. TÜRKİYE’DE DE GİDEREK YAYGINLAŞAN BU TESTLER VÜCUDUMUZA OLUMSUZ ETKİLER YARATAN VE YILLARDIR SÜREN KÜÇÜK- BÜYÜK PEK ÇOK SIKINTIYA, HASTALIKLARA, ŞİŞMANLAMANIZA, KENDİNİZİ SÜREKLİ YORGUN VE HALSİZ HİSSETMENİZE YOL AÇAN GIDALARI ORTAYA ÇIKARIYOR. O GIDALARI, ÖZELLİĞİNE GÖRE 3 AY YA DA BİR YIL ARASINDA DEĞİŞEN BİR SÜRE YEMEZSENİZ OLUMSUZ ETKİSİ ORTADAN KALKIYOR. 46 Vücudunuz siz farkında olmadan bazı besinlere karşı tepki vermektedir. Son derece faydalı gözüken bir besin türü, sindirim sisteminizde problemler oluşturabilir. Besinlerin neden olduğu düşünülen her türlü olumsuz etkiyi besin alerjisi olarak kabul etmek yaygın olmasına rağmen her zaman doğru olmayan bir tanımlamadır. Besinlerin etkilerini iki gruba ayırabiliriz; - Besin Alerjileri - Besin Duyarlılığı (intoleransı) Besin duyarlılığı, sağlıklı olduğunu düşündüğümüz bazı gıdaların kişisel olarak oluşturduğu zararlı etkilerin göstergesidir. Duyarlılık gösterdiğimiz besin maddesi bağışıklık sistemi üzerinde sürekli baskı yaratır, öncelikle güçsüzlük ardından kronikleşen birçok problemin ortaya çıkmasına neden olur. Vücudumuzda uyuşmayan gıdalar tükettiğimizde rahatsızlık oldukça gecikmeli olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle gıda duyarlılığı ile belirli rahatsızlıklar arasındaki ilişki fark edilemiyor. nak, hurma, zeytin, fındık, elma, yaban mersini, brokoli, kırmızı mercimek, somon, tatlı patates, sebze suyu gibi mucize olarak topluma sunulan yiyecekler sizin için zararlı olabilir. Farkında olmadan yıllarca tükettiğiniz bu yiyecekler size kalıcı zararlar verebilir. TEST NASIL YAPILIYOR? Diğer kan alınarak yapılan testler antikorlara bakarak, alerjik sebep bulmakta ve sonrasında sindirilmeyen besin var demektedir. Bu testte gıda intole- GIDA İNTOLERANSI HANGİ HASTALIKLARA YOL AÇIYOR? Herkesin metabolizması farklı olduğu için vücudunun tolere edebildiği ve edemediği gıdalar da farklı. Bu testlerde size hangi gıdaların dokunduğu söyleniyor. Sonucunda da başta kilo problemi olmak üzere, migren, kronik yorgunluk, mide sorunları, ağrı problemleri, romatizma, sedef, egzama, akne, gaz, şişkinlik, depresyon, uyku bozukluğu ve ishal gibi problemlerden kurtu- GIDA İNTOLERANSI TESTİ İLE BÜNYENİZE ZARARLI GIDALAR TEK TEK BULUNUYOR VE NELER YİYECEĞİNİZ TESPİT EDİLİYOR. Klasik alerjiler ise gıda tüketiminin hemen ardından ortaya çıkıyor. Kolayca gıda alerjisi olup olmadığını anlayabilirsiniz (şiddetli cilt reaksiyonları, şişlik, alerjik astım krizleri gibi). Alerji ve gıda duyarlılığı (intoleransı) arasındaki fark bu sebeplerden dolayı kolayca ayırt edilebiliyor. Vücut bağışıklık sisteminin güçlü olması, bakteri, virüs, mantar ve parazitlerin yol açabileceği enfeksiyonların oluşmasını engeller. Fakat yediklerimizden herhangi bir şey bünyeyi olumsuz olarak etkiliyor ise durum değişir. O zaman vücut, yabancı maddeye karşı savunma sistemini harekete geçirir. Gıdalara karşı duyarlılık normalde zararsız olarak bilinen besinler tüketildiğinde dahi meydana gelebilir. Savunma sisteminin harekete geçmesi, uzun vadede kronik hastalıklara yol açarak, ruh ve beden sağlığını bozar. Gıda duyarlılığına bağlı kronik reaksiyonlar yavaş fakat etkili mekanizmalardır. Kronik, yani sürekli olmaları uzun vadede verdikleri zararı arttırır. Tıpkı rüzgâr ve suyun toprağı aşındırdığı gibi 10 sene süren kronik bir durum geri dönüşü olmayan ruh ve beden bozukluklarına yol açar. Herkesin duyarlı olduğu gıdalar farklıdır ve çoğunluk için tavsiye edilen ıspa- ransı doğrudan belirlenmekte olup, diğer kan alınarak yapılan testlerde olduğu gibi dolaylı sonuç vermemektedir. Kandan yapılan testler antikor seviyelerine baktığından iyi bir alerji testleridir. Fakat gıda intolerans testi iddiası bulunmamaktadır. Bu testte parmaktan kan alınıyor. Kan, Londra’daki merkezde test ediliyor. Sonuç 2 hafta içinde geliyor. Sonra beslenme uzmanı testi yaptıran kişiye, neleri yememesi, nasıl beslenmesi gerektiği üzerine bir seans danışmanlık veriyor. luyorsunuz. İngiltere’deki York Üniversitesi’nin 2009’da 5000 kişi arasında yaptığı araştırmaya göre, gaz ve şişkinlik şikâyetlerinde yüzde 91, mide sorunlarında yüzde 90, genel ağrılarda yüzde 88, kolitte yüzde 88, kronik yorgunlukta yüzde 87, ürtiker, kaşıntı gibi şikâyetlerde yüzde 84, romatizmada yüzde 74 belirgin iyileşme sağlanmış. Hazırlayan: Yıldız Livaoğlu 47 EVDEKİ YÜKÜNÜZÜ HAFİFLETİN Bazı kadınlar evi çekip çevirme konusunda Allah vergisi bir yeteneğe sahip olabilirler. Ancak gelgelelim yeni neslin önemli bir kısmı günlük hayatta uygulanabilecek birçok pratiklikten bi’haber şekilde yaşamlarını sürdürüyor. Hele de iş hayatının acımasız yoğunluğuyla boğuşuyorsa bu hanımlar, “çok yoğunum” bahanesini, “zamanım yok” cümlesini hemen hazır bir kalıp olarak karşımıza çıkartıveriyorlar. Ama biraz araştırıldığında hem çalışan hanımlar hem de ev hanımları için bu yoğunluğun azaltılmasına yardımcı olacak o kadar çok bilgi var ki… Yorucu ev işlerinden bunalan hanımların imdadına, iş hayatı kadar ev hayatını da düzenlemek durumunda olan çalışan hanımların yardımına, eskilerin diliyle püf noktalar yani günümüzde kullanılan “pratik bilgiler” yetişiyor. Biz de hanımların imdadına yetişelim ve bilmeleri gereken temel şeyleri özetleyelim istedik. İşte, günlük hayatı kolaylaştıracak püf noktalarından bazıları… BANYO-MUTFAK Lavabo ve banyo gibi fayans eşya, terebentine batırılmış bir bezle silinirse pırıl pırıl parlar. Sertleşmiş olan banyo süngerini tekrar işe yarar hale getirmek için hafif nişadır ruhunda bırakarak yağların erimesini temin edin. Bundan sonra 3-4 saat sulandırılmış sütte bırakın ve sonrasında suda çalkalayın. Krom musluklar zamanla kararır ve parlaklığını kaybeder. Muslukları parlatmak için ıslak bir beze birkaç damla parafin damlatın ve muslukları bununla ovalayarak silin. ÇAMAŞIRLAR Kolalı çamaşırı, kolasız ve renkli çamaşırla birlikte ıslatmayın. Kola, sabunlu su ile birleşince çamaşırların rengini açar. Sertleşen havluları yumuşatmak için, kuruduktan sonra tüylerinin ters yönünde sert bir fırçayla fırçalayın. Beyaz çamaşır kaynatılan suya, birkaç yumurta kabuğu atılırsa çamaşırların kar gibi beyaz olmaları sağlanır. Soğuk havada astığınız çamaşırların donmaması için çamaşırları duruladığınız son suya tuz ilave edin. HALI Yeni aldığınız halıyı 6 hafta geçmeden elektrik süpürgesi ile temizleyin. Bu arada fırça kullanmak daha emniyetlidir. 48 Bir kaba biraz tuzlu su hazırlayıp içine limon sıkın. Sonra eski bir saç fırçasını buna batırıp halılarınızı fırçalayın. Pırıl pırıl olurlar. Halıya yapışan sakızın üstüne buz koyarsanız hemen çıkar. KOKU Evdeki boya kokusunu gidermek için, odaya bir tabağın içinde kireç kaymağı koymanız yeterli olacaktır. Kireç kaymağı koyduğunuz odanın kapı ve pencerelerini kapalı tutun ve birkaç gün bekletin. Daha sonra havalandırın. Boşalan parfüm ve kolonya şişelerini atmayın, gardırobunuzun bir köşesine kapağı açık olarak koyun. Dolabınıza ve elbiselerinize güzel ve sürekli koku siner. PERDE Fırfırlı, volanlı mutfak perdelerinizi yı- kandıktan sonra ütülemeden düzgün durmasını istiyorsanız, son durulama suyuna bir çay bardağı tuz katın. Pastalar için kullandığımız kabartma tozu, sararmış perdeler ve danteller için de kullanılabilir. Suyun içine koyacağınız kabartma tozunun içine, sararan perde ve dantellerinizi batırıp 2-3 saat bekletin. PENCERE-CAM Camların buğulanmasını önlemek için camları gliserine batırılmış temiz bir bezle silin. Mutfak camlarındaki yağ lekelerini gidermek için çakmak benzinini beze döküp lekeli yeri silin. Temiz bir bezle de parlatın. Camlardaki zor lekeleri asla tel veya benzeri cisimlerle çıkarmayın. Orlon bez üzerine krem deterjan dökerek temizleyin. Böylece camlarınız çizilmemiş olur. Ayna ve lambalar gibi cam eşyaları temizlerken üzerinde parmak izi kalmaması için daima iki toz bezi kullanın. Camı bir bezle tutup diğeri ile silin. ÜTÜ Ütünüzün altı kirlendiyse, ütülerken yapışıyorsa bir parça pamuğu sirkeye batırın, yavaş yavaş ovun. Kirden eser kalmayacaktır. EKMEĞİN KÜFLENMEMESİ İÇİN EKMEK KUTUSUNA UFAK BİR KABIN İÇİNDE TUZ KOYUN. MUTFAK Balık alırken tazeliğini anlamak için 3 duyunuzdan yararlanın. Taze balık hafif deniz kokusu yayar. Eti sıkı, sert ve elastik olmalıdır. Karnı ne yapışık ne de şişkindir, pulları yapışmış durumdadır. Görünüşü diri, pullar parlak, gözler canlı, çıkıntılı ve parlak, solungaçları kırmızı olur. Ekmeğin küflenmemesi için ekmek kutusuna ufak bir kabın içinde tuz koyun. Ekmek kutusunu 15 günde bir sirkeli suyla silin. Ekmek kutusuna 1-2 adet kesme şeker koyun ve bu şekerleri arada bir değiştirin. Ekmeği ince tahtalardan yapılmış bir ızgara üzerine koyarsanız küflenme ortadan kalkar. Etleri kemiklerden ayırmadan çiçek yağında bir müddet dinlendirin. Hem daha yumuşak hem de daha lezzetli olacaktır. Mantıyı haşlamadan önce çok kısa süre fırına verirseniz haşlanırken dağılmaz ve tane tane olur. Ayrıca birkaç gün bu şekilde saklanabilir. Meyvelerin vitaminlerini bozmadan biraz daha uzun ömürlü olmaları için buzdolabında 4 derecede saklanmalıdır. SAĞLIK Ağrıyan mideniz için haşlanmış bir havucu ezip, bir kaşık balla karıştırarak yiyin. Uyanık kalmak için kaynatılmış nane için. Cilde parlaklık vermek için 1 kaşık bal ve 1 yumurta akı iyice çırpılır ve yüze sürülür. 5 dakika bekletildikten sonra avuç içi ile yüze bastırıp çekilir. Bu işlem 4-5 defa tekrarlanır, sonra soğuk suyla yıkanır. GİYSİ Kazakların tüylerinin dökülmesini önlemek için kazağı giymeden önce bir naylon torbaya koyun. İkiüç saat buzdolabında bekletin. Yüzleri çatlamış ayakkabılar, üstlerine badem ya da hint yağı sürülüp kalıba geçirildikten sonra su buharına tutulmalıdır. Okul önlüklerinin solmaması için son durulama suyuna bir bardak süt koyun. Hazırlayan: Sevim Livaoğlu 49 Psk. Damla TİL Uzman Psikolog Çocuk ve Ergen Bölümü “YA ONA BİR ŞEY OLURSA?” AŞIRI KORUYUCU ANNE BABA OLMAK… DOĞDUĞU GÜN KOLLARINIZA ALDIĞINIZ KÜÇÜCÜK BEBEĞİN GÖZLERİNİZİN ÖNÜNDE YAVAŞ YAVAŞ BÜYÜMESİ HİÇ KUŞKUSUZ HER ANNE BABA İÇİN BÜYÜLÜ BİR SÜREÇTİR. DOĞUMUNDAN İTİBAREN HER GEÇEN GÜN YEPYENİ BİR ALANDA GELİŞİMİNE ŞAHİT OLDUĞUNUZ, İLK HAREKETLERİYLE HEYECANLANDIĞINIZ, İLK KELİMELERİYLE DUYGULANDIĞINIZ ÇOCUKLUK YILLARI, GÜN GELECEK FOTOĞRAFLARDAN SİZLERE GÜLÜMSEYECEK. DOĞUMUNU DÜN GİBİ HATIRLADIĞINIZ ÇOCUĞUNUZ KOSKOCAMAN BİR YETİŞKİN OLACAK. PEKİ, İLK GÜNDEN İTİBAREN HER ANINA ŞAHİT OLDUĞUNUZ ÇOCUĞUNUZ NASIL BİR YETİŞKİN OLACAK? BU SORUYA KESİN VE NET BİR YANIT VERMEK İMKÂNSIZ GÖZÜKSE DE, EBEVEYN OLARAK BENİMSEDİĞİNİZ TUTUM VE SERGİLEDİĞİNİZ TAVIRLARIN ÇOCUĞUNUZ ÜZERİNDE KALICI OLUMLU VE OLUMSUZ ETKİLERİ OLDUĞU BİR GERÇEK. İçinde yaşadığımız toplumda aşırı koruyucu ve kollayıcı ebeveyn tavırları iyi çocuk yetiştirme belirtisi olarak algılanabiliyor. Çocuğunun bir dediğini iki etmeyen, gözünü ondan ayırmayan, ihtiyaçlarını o daha söylemeden sezip yerine getiren ebeveynler bu tavırlarının iyi anne-babalık göstergesi olduğunu düşünerek övünebiliyorlar. Bu kişiler tarafından çocuğunu iyi yetiştirmek genellikle fazla koruma ve kollamayla eş değer tutuluyor. 50 Bu ebeveynler çocuğu düşecek diye koşmasına izin vermeyerek, zarar görür diye başından hiç ayrılmayarak, aç kalmasın diye yemeğini elleriyle yedirerek, üşür diye gece boyu üstünü örtmeye kalkarak, hasta olur diye dışarı bırakmayarak çocuklarını koruduklarını düşünü- AŞIRI KORUYUCU, KOLLAYICI VE MÜDAHALECİ EBEVEYNLER ÇOCUKLARINI CAM BİR FANUSTA YETİŞTİRİRKEN ONLARA KENDİ ELLERİYLE VERDİKLERİ KALICI HASARDAN HABERSİZ OLUYORLAR. yorlar. Hâlbuki her konuda olduğu gibi aşırıya kaçıldığında koruyuculuğun da çocuğa yarardan çok zararı dokunuyor. Aşırı koruyucu, kollayıcı ve müdahaleci ebeveynler çocuklarını cam bir fanusta yetiştirirken onlara kendi elleriyle ver- dikleri kalıcı hasardan habersiz oluyorlar. Gün geliyor çocuk büyüyor, gelişiyor; anne-babasının elinin altında zapt edilemeyeceği yaşa gelince cam fanusa sığamamaya başlıyor. Sonunda yıllarca özenle korunduğu fanus kırılıyor ve çocuk sudan çıkmış balığa dönüyor çünkü dışarıdaki ortam cam fanusun içindekinden çok daha farklı ve acımasız. Hava her zaman aynı ısıda, hayat içerideki kadar kolay ve etrafındaki insanlar anne babası kadar özenli ve hassas olmuyorlar. İşte o ilk yıllardaki anne-baba tutumlarının ve cam fanustaki konforun bedelini hayat boyu ödemeye mahkûm olan da çocuğun ta kendisi oluyor. Peki, ama neden? Çocuk yetiştirmek hiç kuşkusuz hassas ve bilinçli olunması gereken bir süreç, ÜŞÜYÜP ÜŞÜMEDİĞİ SORULMADAN GİYDİRİLEN, DÜŞER KORKUSUYLA OYUN OYNAMASINA İZİN VERİLMEYEN, ZARAR GÖRÜR DİYE EVDEN ÇIKARILMAYAN ÇOCUK KENDİNİ DİNLEMEYİ, İHTİYAÇLARINI FARK EDİP GİDERMEYİ VE KENDİNİ KORUMAYI ÖĞRENMEDEN BÜYÜR. emek ve özveri isteyen meşakkatli bir iş. Çoğu hatalı tutum gibi aşırı koruyucu ebeveynlik de çocuğa zarar verme değil aksine özünde ona yararlı olma çabasından veya anne-babanın kendi çıkmazlarından doğar. Farklı ailelerde gözlemlenen aşırı koruyucu, kollayıcı ve müdahaleci anne-baba tutumlarının birbirinden oldukça farklı sebepleri olabilmektedir. Annelerin kendi hayatlarından ve ilişkilerinden tatmin olmadığı durumlarda çocuğuna karşı aşırı ilgili ve kollayıcı davrandığı sıkça karşılaşılan bir durumdur. Bu gibi ailelerde anne kendi yalnızlığı ve mutsuzluğu sonucu tüm dikkat ve ilgisini çocuğuna yönlendirmekte ve çocuğuyla adeta iç içe geçmiş durumdadır. Bunun sonucu olarak her an çocuğunun gözünün içine bakan, onun ihtiyaçlarını ondan önce fark edip anında karşılayan, her fırsatta kendisini çocuğuna adadığını belirten bir anne modeli ortaya çıkar. Bu tür anneler çocuklarının büyüdüğünü kabul edemez, ona sanki hala küçük ve kendisine muhtaç bir bebekmiş gibi davranırlar. İleriki yaşlarda dahi çocuğunu kendi elleriyle besler, yıkar, giydirir, onunla uyur ve okul ödevlerini yaparlar. Tüm bunların altında yatan kendi mahrumiyet ve ihtiyaçlarıdır aslında. Çocuklarının kendilerine muhtaç ve bağımlı olması/kalması diğer ilişkilerinde mahrum kaldıkları “önemli olma” ve “ihtiyaç duyulma” hissini tatmin etmektedir. Bir diğer örnekte ise çocuğa karşı benimsenen aşırı koruyucu ve müdahaleci tavırlar; çocuğun ailede konduğu yer ve ebeveynlerin kendi kaygıları ile ilişkilidir. Yıllar sonra çocuk sahibi olunması, çocuğun bir tehlike atlatarak hayatta kalmış olması veya ailenin tek kız/erkek çocuğu olması, ailenin kaygı düzeyini önemli oranda yükseltebilen etkenlerden bazılarıdır. Bu gibi durumlarda çocuğa yüklenen değer ve çocukla ilgili yaşanan kaygılar sonucu anne-baba aşırı kontrolcü ve kollayıcı bir tutum içine girebilir. Her an çocuğa bir şey olacakmış ve onu kaybedeceklermiş gibi hisseden anne-baba çocuğun üzerinden bir an olsun gözlerini ayırmayarak her hareketini kontrol etmeye çabalarlar. Bu şekilde davranarak onu dış dünyanın tehlikelerine karşı koruduklarını düşünürler. Anne-babanın kendi çocukluk deneyimleri ve travmalarının da çocuk yetiştirme üslupları üzerinde belirleyici bir etkisi olabilmektedir. Kendi anne-babası ta- rafından ihmal edildiğini veya korunup kollanmadığını düşünen bir kişi “Ben annem/babam gibi olmayacağım, çocuğuma böyle hissettirmeyeceğim” şeklinde bir kararla kendi çocuklarına karşı aşırı koruyucu ve kollayıcı bir tutum içine girebilir. Bir diğer örnekte kendi ebeveynleri tarafından aşırı koruyucu ve müdahaleci bir tutum içinde yetiştirilen bir kişi çocuk sahibi olduğunda kendi şahit olduğu anne-baba modeline sadık kalarak çocuğuna kendisine davranıldığı şekilde davranabilir. Örneklerde görüldüğü üzere aşırı koruyucu, kollayıcı ve müdahaleci annebaba tutumlarının özünde bir ihtiyacı tatmin etme çabası, yaşanan korku ve kaygılar veya nesiller arası aktarılan deneyimler yatmaktadır. AŞIRI KORUYUCU ANNEBABA OLMANIN SONUÇLARI Nefes aldırmayan kontrol ve denetleyiciliğin, aşırı koruma ve kollayıcılığın ya da boğucu ilgi ve şefkatin çocuğun sağlıklı gelişimi üzerinde kalıcı olumsuz etkileri vardır. Bu etkiler ilk yıllarda fark edilemese de zamanla geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilir. 51 AŞIRI KORUYUCU VE KONTROLCÜ TAVIRLAR ÇOCUĞA ZARAR VERDİĞİ GİBİ ANNE-BABANIN HAYATINI DA ÇOCUK ODAKLI VE AŞIRI YORUCU BİR HALE GETİRİR. 52 Aşırı koruyucu anne-baba tavırları sonucu ebeveynler ve çocuk adeta iç içe geçmiş bir yaşantı içine girerler ve çocuğun sağlıklı fiziksel, ruhsal ve sosyal gelişimi sekteye uğrar. Anne-babanın bu tür yanlış tavırları çocuğu ebeveynlerine bağımlı ve zorluklar karşısında çaresiz kılar, özgüveninin gelişmesini engeller, onun kendi kendine yetemeyen ve kendi kararlarını vermekten aciz bir birey olmasına sebep olur. Üşüyüp üşümediği sorulmadan giydirilen, düşer korkusuyla oyun oynamasına izin verilmeyen, zarar görür diye evden çıkarılmayan çocuk kendini dinlemeyi, ihtiyaçlarını fark edip gidermeyi ve kendini korumayı öğrenmeden büyür. Düşer diye her adımda engellenen çocuk hangi hareketin tehlikeli olduğunu öğrenemez çünkü anne-babası henüz olumsuz koşul belirmeden önünü kesmiştir bile. Oysa rahatça oynamasına izin verilen çocuk önce defalarca düşer belki, fakat zamanla nerde durması gerektiğini keşfeder. Zorluklar, engeller ve hatalar çocuğu hayata hazırlar çünkü her hata ve çatışma öğretici bir deneyim, her engel bir gelişim fırsatıdır. Aşırı koruyucu ve kontrolcü tavırlar çocuğun kendi bedeninin sınırlarını keşfetmesine, çevresini tanımasına ve kendisini korumayı öğrenmesine fırsat vermediği için sağlıklı gelişimi sekteye uğratır ve çocuğu ruhsal açıdan “sakatlar”. Aşırı koruyucu tavırlar anne-baba tarafından çocuğa olumsuz mesajlar vermektedir. Her an anne-babası tarafından kontrol edilen, korunan, uyarılan ve engellenen çocukta “Sen kendi başına yapamazsın”,”Her an benim yardımıma ve korumama ihtiyacın var” hissi uyanır. Bu mesajlara sık sık maruz kalarak büyüyen çocuğun özgüven ve benlik saygısında geri dönüşü olmayan hasarlar meydana gelir. Bu şekilde yetiştirilen çocuk bir yerden sonra gördüğü aşırı ilgi ve kontrole bağımlı hale gelir, her adımında bunlara ihtiyaç duyar. Sonunda kendi başına hiçbir şey beceremeyeceğine inanan, başkalarına muhtaç ve çaresiz bir birey haline gelir. Aşırı korumacı ebeveynler her an çocuklarının gözlerinin içine bakar ve onlar daha ihtiyaçlarını dile getirmeden harekete geçerler. Her istediği annebabası tarafından anında karşılanan çocuklar zamanla ihtiyaçlarını/isteklerini dile getiremeyen, çekingen veya savunmasız bireyler haline gelebilecekleri gibi sert, çevresindekileri kendi ihtiyaçları için kullanmaya alışkın ve bencil bireyler haline de gelebilirler. Her iki durumda da kişilik gelişimi sekteye uğramış çocuğu baş etmesi zor bir yetişkinlik hayatı bekliyor demektir. Ne de olsa hayatta karşılaşacağı kimse onu annebabası gibi el üstünde tutmayacak, ona koşulsuz şartsız hizmet etmeyecektir. Aşırı koruyucu ve kontrolcü tavırlar çocuğa zarar verdiği gibi anne-babanın hayatını da çocuk odaklı ve aşırı yorucu bir hale getirir. Sürekli çocuğuna kötü bir şey olacakmış gibi kaygılanan annebaba çocukları etraftayken her an onu takip eder, çocuğundan uzaktayken ise yüksek endişe ve kaygı yaşayarak yaptıkları hiç bir şeye yoğunlaşamazlar. Bu tür ebeveynlerin en yoğun uğraşları çocuklarını korumak, kollamak ve denetlemek haline gelir; kendi hayatlarını yaşayamaz olurlar. PEKİ AMA NE YAPABİLİRİM? Büyürken çocuğunu desteklemek her ebeveynin en doğal hakkı ve arzusudur elbette. Bu noktada dikkat edilmesi gereken yardımcı olmaya çalışırken zarar vermemektir. Ebeveynlere düşen en önemli sorumluluklardan biri çocuğa destek olurken onu bir yandan da hayatın zorluklarına ve yetişkinliğe hazırlamaktır. Bu yolda çocuğa zaman zaman küçük de olsa sorumluluklar vermek ve yaşına uygun görevler üstlenmesini sağlamak onda sorumluluk duygusunun oluşmasına sebep olacaktır. Sorumluluk alması sağlanan ve kendi başına bir şeyler başarmasına izin verilen çocuğun kendine güveni de gelişecektir. Çocuklara sınırları belli olan ve rahatça hareket edebilecekleri bir yaşam alanı vermek önemlidir çünkü kendilerini ve çevrelerini keşfetmek için hem bu alana hem de sınırlara ihtiyaçları vardır. Aşırı koruyucu ve denetleyici anne-baba tavırları çocuklara hareket imkânı sağlamaz, onları köşeye sıkıştırır ve ruhsal açıdan sakatlar. Bu tür tavırlar benimseyen ailelerde çocuklara genellikle söz hakkı verilmez ve onlar adına kararlar alınır. Oysaki aile kararlarında çocukların da fikrini sormak, aile içi süreçlere onları da dâhil etmek, kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmelerine izin ver- mek çocukların sağlıklı gelişimine büyük ölçüde katkıda bulunacaktır. Taşınma, okul seçimi gibi kritik kararlarda bunu yapmak daha zor olabilir fakat eve alınacak küçük şeyler, ailece yapılacak aktiviteler gibi daha basit konularda karar verirken çocuğa söz hakkı tanımak onda fikrine kıymet verildiği ve ailenin önemli bir parçası olduğu hissini uyandıracaktır. Elbette ailelerin çocuklarını tehlikelerden korumaları ve bir noktaya kadar onları denetlemeleri olağan ve gerekli- dir. Öte yandan çocukların hareketlerini başlarına kötü bir şey gelecek korkusuyla sürekli kısıtlamak onları koruduğumuzu zannederken zarar vermemize sebep olabilir. Büyük riskler taşımayan durumlarda çocukları engellemek yerine onların küçük fiziksel zararlar görmek pahasına keşfetmelerine izin vermek uzun vadede daha yararlı olacaktır. Düşecek korkusuyla her adımında uyarılan, her hareketi kontrol edilen çocuklar belki daha az düşer, dizleri daha az yara olur ama aşırı koruyucu tavırların verdiği psikolojik zararların etki- KORKU VE KAYGILARIN YÖNETTİĞİ TAVIR VE TUTUMLARINIZ BU KORKULARIN ÇOCUKLARINIZA DA AŞILANMASINA SEBEP OLABİLİR. leri bir ömür sürebilir. Çocukların kendi hatalarını yapmalarına izin verin; bırakın düşsünler. Düştükçe dikkatli olmayı ve zamanla kendini korumayı öğrenecekler. Kendi korku ve kaygılarınızı çocuklara yüklemeyin. Korku ve kaygıların yönettiği tavır ve tutumlarınız bu korkuların çocuklarınıza da aşılanmasına sebep olabilir. Unutmayalım, korku ve kaygı bulaşıcıdır! Çocukluğu boyunca korkutularak ve aşırı korumacı tavırlarla yetiştirilen çocuklar büyüdüklerinde artık bıraksanız da kendi kendilerine hareket etmeye cesaret edemeyecek ürkek ve savunmasız bireylere dönüşebilirler. Elinize geçen her fırsatta çocuğunuza ona güvendiğinizi ve onun güzel şeyler başarabileceğini düşündüğünüzü hissettirin. Böylece onun da kendisine olan inancı artacaktır. Bu tür mesajlarla büyüyen çocuklar ilerde kendilerine daha fazla güvenen ve değer veren bireyler olurlar. Her ebeveynin çocuğunun iyiliği için onu koruması, denetlemesi ve zaman zaman da engellemesi gereken zamanlar vardır elbette. Bu gibi durumlarda kaldığınızda sadece “Hayır”,”Yapma”, “Oradan uzak dur” demek yerine çocuğa neden engel olduğunuz, onun anlayabileceği bir dille açıklanmalı ve izin vermemenizin sebebini anladığından emin olunmalıdır. Çocuk yetiştirmek hiç şüphesiz çok emek isteyen zor bir iştir ve çocuğunuz büyürken mahrum kaldığınız birçok şey olabilir. Onun sağlığı için hayatınızdan çıkardıklarınız, o zorluk yaşamasın diye yaptığınız fedakârlıklar ve onun iyiliği için vermek zorunda kaldığınız kararlar zaman zaman sizi zora sokabilir. Çocuğunuzun sağlıklı ruhsal gelişimini baltalamamak için yaptığınız fedakârlıkları asla ona baskı yapmak, onu kontrol veya ikna etmek için kullanmayın. Çocuğunuzu kendinize minnettar hissettirmeniz, zaman zaman o an istediğinizi almanızı sağlasa da uzun vadede onun psikolojisi ve ilişkiniz üzerinde kalıcı olumsuz etkiler bırakabilir. 53 VÜCUDUNUZ KONUŞUYOR! Ahmet Süha Koçel Profesyonel Sertifikalı Koç [email protected] BEDEN DİLİ, SÖZSÜZ İLETİŞİM OLARAK DA BİLİNİR. SÖZCÜKLER VE ONLARIN İFADE ETTİĞİ ANLAMIN ÖTESİNDE, SUNDUĞUMUZ İLETİŞİM YOLLARININ EN ÖNEMLİSİDİR. BEDEN DİLİ MESAJLARI YÜZ İFADELERİ (MİMİKLERLE), EL, KOL VE BEDENİMİZİN HAREKETLERİ (JESTLER) VE VÜCUDUMUZUN DURUŞUYLA OLDUĞU GİBİ SES TONU, SESİN YÜKSEKLİĞİ VE VURGULAMALARLA DA İLETİLİR. Prof. A. Mehrabian (UCLA) 1971 yılında gerçekleştirdiği araştırmalarda ulaştığı sonuçlar o tarihte derin yankılar uyandırmıştır. Araştırma sonunda; insanlar arası iletişimde, kelimelerin etkisini %7, nasıl söylendiğini %38, bedenimizle verdiğimiz mesajların etkisi ise % 55 olarak bulunmuştur... Davranışlarımız ve bedenimizi nasıl kullandığımız, duygularımızı ve iç dünyamızı etkiler. 54 Katıldığım bir seminerde bedenimizle birlikte baş ve gözlerimizi nasıl kullandığımızın önemi vurgulanmıştı. Şimdi bir deney yapalım: Derin bir nefes alın ve yavaşça boşaltın -burundan alıp burundan verin- . Başınızı dik duruma getirin ve gözleriniz yukarı ortaya baksın. Bu nefes alış-veriş doğru şekilde yapıldığında kendinizi kötü hissetmeniz neredeyse imkânsızdır. İç dünyamız da bedenimizi etkiler. Moralimiz bozuk olduğunda başımız yana eğilir, omuzlar sarkar, bakışlarımız donuklaşır vb. O zaman bu karşılıklı iletişimin farkına vararak, onu kendimizi güçlendirmek için kullanabilir, davranışlarımızı değiştirerek iç dünyamızı et- kileyebilir ve ruh halimizi olumluya çevirebiliriz. Bu konuda yazılmış kitaplar, çeşitli kurum ve kuruluşların tertiplediği seminerler ve eğitimler “Beden Dili”ni doğru anlamamızı ve kullanmamızı sağlayacaktır. “Beden Dili”nde en önemli nokta bilgi akışının sürekli oluşudur. İki ya da daha çok insan bir araya geldiğinde bu mesajlar karşılıklı olarak gönderilmekte ve alınmaktadır. Gönderdiğimiz mesajlar sürekli olarak karşıdakine ulaşmakta ve hakkımızda kanaat oluşmaktadır. Aynı zamanda biz de karşıdan sürekli mesaj almakta ve değerlendirmekteyiz. Beden dili kolay kolay kontrol edilemez. Bu yüzden zorlamayla yapılan hareketlerde mutlaka açık verilir ve sahte olarak algılanır. Kontrol, ancak bu konuda uzmanlaşacak kadar bilgi ve tecrübe sahibi olan kimselerce sağlanabilir. Beden dili tek bir hareketten oluşmaz, yüz, el kol, beden ve ses mesajı birlikte iletir. Bunlardan her hangi biri diğerleriyle tam uyum içinde olmazsa, karşımızdakinin hakkımızdaki kanaati olumsuz olacaktır. Mimikler, jestler, vücut duruşumuz postür- ve sesimizin nasıl kullanılması gerektiği ile ilgili teknikler çeşitli kitaplar ve makalelerde resimlerle detaylı biçimde açıklanmaktadır. Her yönetici adayının ve yöneticinin olmazsa olmaz görevlerinden birincisi; beden dilini doğru okumayı ve kullanmayı bilmek ve uygulamaktır. Beden dilini doğru kullanmanın günlük yaşantımızda önemi açık… Ama özellikle işe giriş mülakatları ve pazarlama ala- nındaki önemi ve ağırlığı hayati önem taşır. İş ve özel arkadaşlarımızla, karşılaştığımız bütün insanlarla olan ilişkimizin kalitesi ve toplum içindeki etkinliğimiz beden dilini doğru kullanmamıza bağlıdır. Fakat işe giriş mülakatı ve pazarlama sırasında başarı veya başarısızlık, beden dilinin doğru kullanılıp kullanılamadığıyla bire bir ilişkilidir. İnsan Kaynakları yöneticisi dostum işe alınan ve kabul edilmeyen adaylarla ilgili şu ilginç anekdotu anlatmıştı. “İlk yöneticiliğim döneminde işe müracaat eden bir adayla konuşurken birden rahatsızlık duydum. Masanın önünde oturmakta olan aday masaya dirseğini dayamış, masaya yaslanarak oturmaktaydı. Alan ihlali olarak tanımlanan bu hareketi beni huzursuz etti, aday durumun farkına varmadan mülakat sonuna kadar da tavrını değiştirmedi. Adayın elenmesindeki en önemli faktörlerden biri bu davranıştı” diye anlatmıştı. Beden dili ile verilen yanlış mesajın benzerlerini farklı bağlamlarda - biz de tekrarlıyor muyuz acaba? İş yaşamında etkisi inkâr edilemeyen beden dilinin özel hayatımızda da ne kadar önemli olduğunu biliriz. Bir partideki davranışlarımız, yeni insanlarla tanıştığımızda ilk intibanın kalitesi, başarılı ve kaliteli ilişkiler için olmazsa olmazlardandır. Beden dilini doğru kullanmak sonuçtur. Sonuçla değil, nedenle uğraşmak, onun üzerinde çalışmak daha önemlidir. Bedenimizi ve sesimizi nasıl kullandığımızın farkına varmak kişisel değişim ve gelişimimiz yolunda atacağımız etkili ilk adımdır. Bedenini, mimikleri, jestleri ve sesini kısaca beden dilini doğru kullanan insan; inandıklarını söyleyen olduğu gibi görünen insanlardır. “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol “ diyen Mevlana veya “İnsanların hepsini bir zaman; hatta bazılarını her zaman aldatabilirsiniz; ancak insanların hepsini her zaman aldatamazsınız” diyen Abraham Lincoln, bu noktaya işaret ediyorlardı. Kendine güvenen, inançlı ve aktif imajın karşıdakilerce algılanmasını istiyorsak, bu tutum ve davranışları destekleyen inançların gelişmesi ve yerleşmesi için sistemli bir biçimde çalışmalıyız. Kendine güvenen ve başarabileceğine inanan insanların davranışları ve konuşmaları tutarlıdır. Beden dilinin teknik inceliklerini derinlemesine öğrenirken, kendine güven ve özgüvenimizi yükseltecek çalışmalarımız, tutarlı ve sürdürülebilir başarılarımızın garantisi olacaktır. İŞYERİNDE BEDEN DİLİ İÇİN BİRKAÇ ÖRNEK İşyerinde sık sık karşılaşabileceğimiz bir kaç davranışın ne anlama geldiğini inceleyelim. PARMAKLAR BİR BİRİNE DOKUNARARAK – PİRAMİT KURARAK- ELLERİN VÜCUDUN ÖNÜNDE TUTULMASI Bu genelde ast-üst ilişkisinde rastlanır. Kendine güven ve ben her şeyi bilirim mesajı verir. Konuşurken eller yukarıdadır - göğüs hizası ve yukarı - parmaklar yukarı bakar . BEDENİMİZİ VE SESİMİZİ NASIL KULLANDIĞIMIZIN FARKINA VARMAK KİŞİSEL DEĞİŞİM VE GELİŞİMİMİZ YOLUNDA ATACAĞIMIZ ETKİLİ İLK ADIMDIR. 55 ELLERİNİ GERİDE KAVRAYARAK KARNINI, GÖĞSÜNÜ VE BOĞAZ BÖLGESİNİ AÇAN KİMSE HERKESE “BEN KORKUSUZUM, SİZLERDEN ÜSTÜN DURUMDAYIM” DEMEKTEDİR. Gergin durumdayken elleri tutmak gerginliği azaltır, sakinleştirir ve durumu kontrol altına almamızı kolaylaştırır. Dinleme pozisyonunda eller aşağıda tutulur parmaklar aşağı bakar. Bu hareketi doğru yorumlamak için öncesine bakmak gerekir. Eğer önce olumlu işaretler alındıysa – açık avuç içi, öne eğilme – sonuç olumlu olacaktır. Eğer piramit, olumsuz işaretleri takip ederse – bacaklar çapraz, kollar göğüste kavuşmuş – sonucun olumsuz olacağını bekleyebiliriz. BURADA EN ÖNEMLİ HUSUS KARŞIDAKİNİ MAYMUN GİBİ TAKLİT EDİYOR GÖRÜNMEMEKTİR. KOLLARIN GÖĞÜSTE KAVUŞTURULMASI En çok tartışılan pozisyonlardan biridir. Genelde, olumsuz veya savunmacı bir durumu bildirir. Pek çok insan duyduklarıyla mutabık olmadıklarında bu pozisyonu seçerler. Sizi onaylasalar da, size karşı olumsuz tavır içinde olduklarını düşünebiliriz. Bu durumda en iyisi, hangi konularda ayrıldığınızı sormak ve çözümlemektir. Eller çözüldüğünde olumsuz tavır gevşeyecektir. HAREKETLERİ AYNALAMAK BİR ELLE DİĞER ELİ ARKADA KAVRAMAK Filmlerde ve eski tablolarda Napolyon bu pozisyonda gösterilir. Günümüzde Prens Charles bu görünüşle adeta özdeşleşmiştir. Baş yukarıda, çene kalkık, bir el diğerini arkada kavramış olarak dik duruş. Bu duruş kendine güven ve üstünlüğün işaretidir. Bu durumda, karnını, göğsünü ve boğaz bölgesini açan kimse herkese “ben korkusuzum, sizlerden üstün durumdayım” demektedir. 56 Eğer birisiyle uyum ve birlikteliğinizi göstermek istiyorsanız, onun hareketlerini tekrarlayın. Kısa zamanda samimi ve sıcak bir ortam doğacaktır. Birbirleriyle uyum içinde ve aynı fikirde olan insanlar bir süre sonra birbirlerinin hareketlerini kopyalamaya başlarlar. Bu karşıdakini rahatlatır ve iletişimi güçlendirir. (Burada en önemli husus karşıdakini maymun gibi taklit ediyor görünmemektir.) Bazen bu çapraz aynalamak olarak da ortaya çıkabilir. Karşıdakinin sağ el, kol, bacağıyla yaptığını sol el, kol ve bacağımızla yansıtmak. Bu durum da aynalamak kadar etkilidir ve anlaşılması daha zordur. 57 NE ZAMAN NEFROLOĞUMUZA MUAYENE OLALIM? NEFROLOJİ YAN DAL OLARAK İÇ HASTALIKLARINDAN AYRILMASININ ÜZERİNDEN YILLAR GEÇSE BİLE HALEN NEFROLOJİNİN NE İLE İLGİLENDİĞİ, HANGİ DURUMLARDA NEFROLOJİ TAKİBİNE GİRİLMESİ GEREKTİMedicana Konya Hastanesi v Hipertansiyon ve Nefroloji Uzmanı Ğİ KONUSUNDA ÇEKİNCELER YAŞANMAKTADIR. NEFROLOJİ POLİKLİNİĞİ HASTALARININ BÜYÜK BİR KISMI DİĞER POLİKLİNİKLERDEN REFERANSLA GELİRLER YA DA AMELİYAT, KRONİK BİR HASTALIK İÇİN YATIŞI ESNASINDA BÖBREK DEĞERLERİ İÇİN KONSÜLTASYONLAR ESNASINDA NEFROLOJİ İLE TANIŞIRLAR. EN İLGİNÇ TABLO DA DÂHİLİYE POLİKLİNİĞİNDEN HİPERTANSİYONUN NEDENİNİN ARAŞTIRILMASI ÜZERİNE NEFROLOJİ POLİKLİNİĞİNE GELEN HASTA GRUBUDUR. Doktor Kadir Gökhan ATILGAN Nefrolojinin İlgilendiği Hastalıklar Nelerdir: 1- Akut (ani gelişen, kısa süreli) Böbrek Yetmezliği: Daha önce kontrollerinde böbrek fonksiyonları normal olan ve ameliyat, radyolojik girişim, ilaç kullanımı, böbrek tutulumu yapabilen başka bir hastalığın takibi esnasında tespit edilen tablodur. Genellikle tablo yüz güldürücüdür. Enfeksiyon veya yoğun bakım takibi gerekliliği olursa kliniği güçleştirmektedir. 2- Kronik (kalıcı, uzun süreli) Böbrek Yetmezliği: Nefroloji, takibinin zorunluluğu en iyi bi- 58 linen kliniktir. Hatta sadece diyaliz tedavisi görenlerin takibinin yapıldığını düşünenlerin sayısı az değildir. Üre: 45mg/dl’nin üzerinde, Kreatinin: 1,2mg/ dl’nin üzerinde olan herkesin böbrek yetmezliği tanısı ile nefroloji takibinde olmasında yarar vardır. Amerika kılavuzları her ne kadar kreatinin için 2’nin üzeri dese de erken müdahale önem arz etmektedir. 3- Glomerulonefritler: İdrarda protein atılımı (Proteinüri) 300 mg/gün’e kadar ve albumin atılımı 150 mg/gün’e kadar normal kabul edilir. Bunun üzerinde bir protein atılımı “Nefro- tik Sendrom”; bu tabloya eşlik eden idrarda kan varlığının da görüldüğü (Hematüri) tabloyu “Nefritik Sendrom” alt başlığı ile takip ederiz. Bunun dışında glomerulo nefritler: a) Asemptomatik (şikâyete neden olmayan) Proteinüri b) Asemptomatik(şikâyete neden olmayan) Hematüri c) Hızlı İlerleyen Glomerulonefrit olmak üzere de kliniklerde de tezahür edebilir. 4-Hipertansiyon: Çoğu hastamız başta bahsettiğimiz gibi hipertansiyon için nefrolojiye geldiğin- İDRAR YOLU ENFEKSİYONLARI ÖZELLİKLE KADINLARIN, KIZ ÇOCUKLARIMIZIN CİDDİYE ALMASI GEREKEN BİR KLİNİK TABLODUR. de şaşkınlıklarını gizleyemezler, hatta bir kısmı “Size gönderdiler ama...” şeklinde şaşkınlıklarını dile getirirler. Hastalarıma da aktardığım gibi hipertansiyonun % 90 gibi büyük bir bölümünü “Primer” diye adlandırdığımız sebebi bilinmeyen hipertansiyon vakaları oluşturur. Kalan % 10’luk kısmın büyük bir bölümünü böbrek dokusuna ait ya da böbrek damarlarının durumuna ait nedenler oluşturmaktadır. Ayrıca kontrolsüz tansiyona bağlı olarak gelişen uç organ hasarlarının en ciddi ve hayati olanı böbrek tutulumudur. 5-İdrar Yolu Enfeksiyonları: Basit geçici idrar yolu enfeksiyonları, sistit ve pyelonefrit gibi mesanede ya da böbrekte kalıcı hasarda bırakabilen iltihabi durumları da tedavi etmektedir. İdrar yolu enfeksiyonları özellikle kadınların, kız çocuklarımızın ciddiye alması gereken bir klinik tablodur. Evde sıcak uygulamaları (termofor, sıcak kompres, çift çorap giyme, kat kat battaniye ile yatma) sadece ağrıyı, sancıyı alır. Enfeksiyonu temizlemez. Bu nedenledir ki hala diyaliz alan hastaların büyük çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır. 6- Soliter Böbrek: Bir böbreği doğuştan ya da çeşitli nedenlerle küçülen veya operasyonla alınmış hasta grubunu kapsar. 7- Yukarıda saydığımız büyük başlıkların da kapsadığı ve özel adları ile biyopsi, ultrason ya da kronik hastalık takibinde tespit edilen hastalıklara da bakmaktadır. AkkizKistik Böbrek Hastalıkları Polikistik Böbrek Hastalığı (Otozomal Dominant kalıtımsal geçişli) Amiloidozis (Primer ve Sekonder nedenlere bağlı) Diyabetik Nefropati Hipertansif Nefropati HANGİ ŞİKÂYETLERİMİZ OLURSA NEFROLOĞUMUZA BAŞVURALIM? İdrarda yanma hissi, üşüme titreme, karında sancı eşlik eder. İdrarda kan görmek, idrar tahlilinde mikroskopik kan varlığına rastlanması. Bacaklarda, özellikle dizaltı bölgede, göz çevresinde, ellerde ödem dediğimiz şişme hali. 3. maddede bahsettiğimiz şişmeler olmaksızın idrar tahlilinde protein atıldığının görülmesi. Sık idrara çıkma, idrar miktarında gözle görülür artma ya da azalma ya da idrar yokluğu. Gece uyku sonrası 2 ve daha fazla idrara çıkma. Böbrek fonksiyon testleri yüksekliği bilinen hastalarda bulantı-kusma, kaşıntı, iştah kaybı varlığı. ŞİKÂYETİ OLMAYIP NEFROLOĞA MUAYENE OLMASI GEREKEN KİMSE VAR MIDIR? Ailede kronik böbrek yetmezliği tanısı almış ve/veya hemodiyaliz, periton diyalizi ya da böbrek nakli olmuş yakını olanlar, diyabet, romatizmal hastalıklar gibi kronik zeminde hastalıkların; polikistik böbrek hastalığı, FMF gibi genetik geçişli hastalık varlığı olan hastaların aralıklı olarak nefroloji kontrolü olmalarında fayda vardır. 59 KIŞ HAVASI BAŞ AĞRISI YAPIYOR BAŞ AĞRISI EN ÇOK MİGREN VE GERİLİM TİPİ ŞEKLİNDE ORTAYA ÇIKIYOR. GERİLİM TİPİ BAŞ AĞRILARI DAHA ÇOK SİNİRSEL NEDENLERLE OLUYOR VE HAFİF GEÇİYOR. SIKIŞTIRICI BİR AĞRI OLMUYOR, ZONKLAMIYOR, BULANTI YAPMIYOR, BAŞI OYNATMAKLA ARTIŞ GÖSTERMİYOR, ÇOK ŞİDDETLİ GEÇMİYOR. BU TİP AĞRILAR STRESLE BAĞLANTILI. SADECE GERİLİM TİPİ BAŞ AĞRISI YAŞAYANLAR MİGREN AĞRISI YAŞAYANLARDAN DAHA AZ. Baş ağrısı bazen bütün bir gününüzü mahvedebilir. Uykusuz, sinirli, stresli bir günde, moralinizi bozan bir şey olduğunda baş gösterebilir. Basit baş ağrıları daha çok stres, hava durumu, tansiyon ve kanda oksijenin azalmasından ileri gelir. Ki en çok sinirsel ağrılar olarak da tanımlanabilen, gerilimli ortam ve stresten ileri gelen gerilim tipi baş ağrıları görülür. Zonklayıcı bir ağrıdır bu. Genellikle boyundan veya alın bölgesinden başlayan ağrı, yukarı doğru çıkar ve tüm başa yayılır. 60 Baş ağrılarını ciddiye alıp doktora başvurmak gerekir. Çünkü baş ağrısı vücudunuzda bir şeylerin eksikliğini haber veren bir işarettir. Bu eksiklik sadece kısa bir süre dinlenmek bile olsa önemsemelisiniz. Aksi takdirde baş ağrınız kronikleşebilir. Karanlık ve Sessizlik: Strese dayalı baş ağrısıyla mücadele etmenin ilk yolu olarak aklınıza hemen bir ağrı kesici ilaç içmek gelmesin. Çünkü ağrının önüne geçmenin doğal yolları var ilaçtan önce. Migrene dayalı bir ağrı ise yaşadığınız, karanlık ve sessiz bir odada yatarak krizi atlatmayı tercih edin. Açık Hava Yürüyüşü: Stres ve gerilimden uzak bir ortamda dinlenmeye çalışın. Bulunduğunuz yerin havadar olmasına özen gösterin. Ağrıdan dolayı ışığa karşı duyarlılığınız arttıysa karanlıkta dinlenin. Kendinizde o gücü buluyorsanız, açık havada yürüyüş yapmak da baş ağrısına iyi gelir. Masaj: Şakaklarınıza, kaşlarınızın arasından alnınıza doğru ve burun deliklerinin üzerinden başlayarak göz kenarlarına doğru cildinizi gererek masaj yapın. Sıcak Duş: Sıcak duş, vücudunuzda gevşeme hissi yaratır. Duşa girmezseniz, ayaklarınızı sıcak su dolu bir kapta bekletin. Ardından su ılık olana kadar soğuk su ekleyin. Ayak banyosundan sonra çorap giyin ve dinlenmek üzere yatın. Beyinde yükselen kan akışı bu şekilde ayaklara aktarılır ve baş ağrısı sona erebilir. Sık tekrarlayan ve uzun süren baş ağrısı şikayetiniz varsa sağlıkla ilgili her konuda olduğu gibi, bu durumda da uzman bir doktora başvurmak en doğrusudur. BU KURALLARA UYUN, BAŞ AĞRISINDAN KORUNUN Soğuk ve rüzgârlı havalarda başınıza bere, atkı gibi koruyucu bir şeyler örtün. Sabah banyo yapıp sokağa çıkmayın. Gece banyo yaptığınızda saçınızı iyice kurutun. Banyo yapıp dışarı çıkarsanız başınız, soğuğu ve esintiyi daha çok hissedecektir. Rüzgârda durmayın; başa doğrudan gelen rüzgârı önlemek çok önemli. Ev veya araçta klimayı doğrudan yüzünüze üfletmeyin. Çok şiddetli çalıştırmayın. Migreninizi lodos tetikliyorsa o gün dışarı çıkmamaya çalışın. Kapıyı bile açıp o havayı içeri aldığınızda evinizde lodosun etkisini yaşama ihtimaliniz var. Araba yolculuğunda pencereyi esintiyi hissedeceğiniz şekilde açmayın. Kapalı ortam migren için tetikleyici olabilir. Ama yine de arabada içeri hava girsin diye doğrudan yüzünüze esecek şekilde pencereyi açmayın. Saç kurutma makinesini ılık ayarda kullanın. Ne çok sıcak ne de çok soğuk olmalı. Vücut ısısına yakın olmalı ve hızlı üflememeli. Jöle sürmeyin. Çünkü jöle iletkenliği arttırıyor. KIŞIN BAŞ AĞRISI GÖRÜLME SIKLIĞINDA ARTIŞ OLDUĞUNU BELİRTEN UZMANLAR, ÖZELLİKLE SOĞUKLA TETİKLENEN MİGRENE DİKKAT ÇEKİYOR. Hazırlayan: Fatma Kantar Soğuk Kompres: Bir bezi soğuk suyla ıslatarak veya poşete buz koyarak başınıza soğuk kompres yapın. Muz, Makarna, Balık Yağı: Beslenme uzmanları, muz, makarna ve balık yağının baş ağrısına iyi gelen besinler olduğunu söylüyor. Ayrıca, acı kahveye bir iki damla limon suyu karıştırarak içmek de baş ağrısına iyi gelebiliyor. İlaç: Ağrı kesici kullanmadan önce mutlaka doktorunuza danışın. Ancak, her ağrıda ilaç kullanmayı alışkanlık haline getirirseniz, bir süre sonra ilaç ağrıları yaşamaya başlarsınız. Yani ilaç bağımlısı olduğunuz için ilacı almadığınızda ağrı başlar. Dolayısıyla mümkün olduğunca ağrı kesici almamakta fayda var. 61 G UZELLESIYIM DERKEN KEL KALMAYIN! SAÇLARIMIZI BİLİNÇSİZCE ŞEKİLLENDİRMEK CİDDİ SAĞLIK SORUNLARINA YOL AÇABİLİYOR. KADINLARIN SIK SIK SAÇLARINA SICAK MAŞA TATBİK ETMESİ, SIKI BAĞLAMASI, TOPUZ YAPMASI SAÇLARIN DÖKÜLMESİNE, SEYRELMESİNE YOL AÇABİLİYOR. ERKEN DÖNEMLERDE DE BAŞLAYABİLEN SAÇ DÖKÜLMELERİNE KARŞI UZMANLAR ÖNCELİKLE GENLERİ SORUMLU TUTSA DA, ALACAĞINIZ BAZI ÖNLEMLER İLE BU DÖKÜLMELERİ YAVAŞLATABİLİRSİNİZ. Saç dökülmesine neler yol açar? Günde 50-150 arası saç telinin dökülmesi normal. Dökülen saçın yerine yeni saç çıkmıyorsa bu durumda bir anormallik olabilir. Ateş, bazı ilaçlar, gebelik, beslenme bozukluğu, aşırı diyet, cerrahi girişim, demir, çinko, biotin ve esansiyel yağ asit eksikliği, hipotiroidizm, hipertiroidizm, böbrek yetmezliği, ağır metal zehirlenmesi de saç dökülmesine sebebiyet verir. Bunların büyük bir kısmı tedaviye cevap veriyor. Saçlar geri çıkıyor. Kadınların sık sık saçlarına sıcak maşa uygulaması, saçlarını sıkı sıkı bağlaması ve topuz yapması da saçların dökülmesine, seyrelmesine yol açabiliyor. Her ne kadar saç dökülmesinde suçlu anne ya da babadan gelen genler ise de önlenebilen başka nedenler de var. Yetersiz beslenme, enfeksiyon, reçete- 62 li ilaçlar, kimyasal saç ürünleri ve hatta duygusal stres de saç dökülmesine yol açabiliyor. Daha canlı ve parlak saçlara sahip olmayı her kadın ister, ancak çoğu kadın saç bakımı konusunda ne yapması gerektiğini bilmez. Mesela, seçtiğimiz şampuanın saçımızın ihtiyacını karşılayıp karşılamadığına kaçımız özen gösteriyoruz? Maalesef bu sayı çok değil. Peki, saç kremini kullanırken dikkat edilecek hususlardan ne kadar haberdarız? İşte, saç bakımında dikkat edilmesi gereken hususlar ve merak edilen konular... Doğru Şampuan Nasıl Seçilir? Normal saçlar için şampuanlar, saçlı derinin nem ve yağ oranını dengede tutar. Sebum üretimi fazla olmayan saç tipleri için uygundur. Saçlarınızı yıkadıktan sonra 24 saat içinde yağlanma olmuyorsa normal saç tipine uygun şampuan kullanılmalıdır. Yağlı saçlar için şampuanlar, saç derisindeki sebum oranı fazla olan kişiler için uygundur. Her gün ya da gün aşırı kullanılması halinde saçtaki yağ oranını dengeler. Saçtaki sebum dengesini sağlayan bu şampuanlar aynı zamanda statik elektriği de azaltır. Kuru, yıpranmış, boyalı saçlar için şampuanlar, kalıcı saç boyaları, renk açıcılar, perma solüsyonları, kimyasallar, aşırı fön gibi işlemlerle fiziksel olarak zarar görmüş saçlar için uygundur. Yenileme ve bakım özelliği açısından geliştirilmiş formülleriyle saçın kaybettiği nem dengesini yeniden sağlarlar. Zayıf ve yıpranmış saçlar için şampuanlar, çeşitli nedenlerle sağlığını koruya- mayan ya da kaybetmiş yoğun bakım isteyen saç tipleri için uygundur. Kremli formülleri sayesinde saçların kolay açılmasını sağlarken onarıcı ve canlandırıcı özellikleri ile saça yoğun besleyici bakım sağlarlar. Kepek şampuanları, kepeğe karşı etkinliği kanıtlanmış aktif maddeler içerirler. Her gün düzenli olarak kullanıldığında gözle görülür kepek oluşumunu engeller. Yağlı Saçlara Kremsiz Şampuan Kremli şampuanlar, yağlı saçlar dışında her saç tipinin çeşitli ihtiyaçlarına göre formüle edilen ve bakım özelliği ön plana çıkarılan ürünlerdir. Yağlı saçlara sahip olan kişilerin kremli şampuan kullanması saçlarının daha çabuk yağlanmasına neden olur. Haftada Bir Maske Saç maskeleri, onarıcı proteinler, saçın kolay taranmasını sağlayan, parlaklığını artıran ya da nemlendiren etken maddeleri içerirler. Banyo sırasında saçta 2-3 dakika bekletilerek uygulanırlar. Haftada bir uygulanması yeterli olacaktır. HERHANGİ BİR ZAMAN DİLİMİNDE SAÇLARINIZIN YÜZDE 85’İ BÜYÜME, GELİŞME DÖNEMİNDEYKEN YÜZDE 15’İ DE SON ÖLÜM AŞAMASINDADIR. Saç Kremi Nasıl Uygulanmalı? Şampuan kullanımının devamında en çok ihtiyaç duyduğumuz ürünler saç bakım kremleri, maskeler, sıvı saç kremi ve saç şekillendiricileridir. Genel olarak, bu ürünlerin pH değeri saç derisine uyumlu değildir. Bu sebeple sadece saç uçlarına uygulanabilen ürünlerdir. Saç diplerine uygulanması tavsiye edilmez. pH değeri ve yüzde 100 bitkisel içeriği nedeniyle saç dökülmesine karşı etkili bakım kremlerini özellikle saç diplerine uygulamak, saçları kökten uca besleyerek ihtiyacı olan bakımı sağlayacaktır. Bu tip kremler, saçlara eski gücünü geri kazandırır ve saçları yumuşatarak daha kolay taranmasını sağlar. Saç Bakım Önerileri Yaşlandıkça vücudumuz da bizimle birlikte yaşlanıyor. Bu durumdan erkekler de nasibini alıyor. Özellikle erkeklerin 35 yaşına geldiklerinde üçte ikisinin saçının dökülmeye başladığını belirten uzmanlar, saç dökülmesini önlemenin yollarını şöyle anlatıyorlar: Daha fazla balık tüketin: Balık sadece protein ve minerallerle dolu değildir. Aynı zamanda balık iyi bir Omega-3 ve D vitamini kaynağıdır. Bu iki besin maddesi de kemoterapi hastalarında saç dökülmesini önlemede faydalıdır. Demir seviyenizi kontrol altında tutun: Kadınlar arasında daha yaygın olan demir eksikliğine bağlı kansızlık, saç dökülmesinin bilinen nedenidir. Fakat saç dökülmesi sizin fark edebileceğinizden az olabilir. Beslenmenize kabak çekirdeği, kinoa ya da tofu gibi demir bakımından zengin yiyecekler eklerseniz, bu gıdalar saç dökülmesini önlemede yardımcı olabilir. Ancak kırmızı et ya da yumurtadan uzak duran vejetaryenler için yeterince demir almak daha zordur. B vitaminini unutmayın: Biyotin, B2 ve B12 vitaminleri saç gelişimi için önemlidir. B vitaminine ya da demire ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız, ilaç kullanmaya başlamadan önce doktorunuza danışın. Daha basit bir çözüm olarak ise beslenmenizi bu eksikliğe uygun olarak yapılandırabilirsiniz. Stresinizi kontrol altına alın: Herhangi bir zaman diliminde saçlarınızın yüzde 85’i büyüme, gelişme dönemindeyken yüzde 15’i de son ölüm aşamasındadır. Stresli olaylar ise saçlarınızın yüzde 30-40’ının ölmesine yol açan doğal döngüye yol açan bir şok oluşturabilir. Sonuç olarak 3 ay sonra köpeklerin tüylerini dökmesi gibi siz de saçlarınızı dökmeye başlayabilirsiniz. Bu nedenle saç kaybını önlemek için stresle mücadele etmenin yollarını arayın. Reçeteli ilaçların prospektüslerini okuyun: Birçok insan kemoterapinin saç dökülmesini hızlandırdığını biliyor. Fakat reçeteli ilaçlar da saçlarınızı dökebilir. Örneğin, kan inceltici ya da psikiyatrik ilaçlar saç dökülmesini hızlandırıyor. Bu nedenle ilaçları içmeden önce prospektüslerini iyice okuyun. Kişisel hijyene önem verin: Saçınızın derisini ve saçınızı temiz tutmak, saç derinizde oluşabilecek herhangi bir mantar enfeksiyonu oluşumunu engeller. Böylece saçlarınız dökülmez. Fakat saç derinizi çok fazla şampuanlamayın, çünkü bu durum saç derinizdeki sebase bezlerinin hasarına yol açabilir. Düzenli egzersiz yapın: Düzenli egzersiz kelliği önlemede önemlidir. Egzersiz stresi yatıştırır ve derideki kan dolaşımını düzenler. Egzersiz yaptığınızda oluşan ter de deri üzerindeki zararlı maddelerin atılmasına yardım eder. Hazırlayan: Ayşegül Sevinçli 63 EL BECERİMİZİ GELİŞTİRELİM KARTONDAN GÖZLÜK Renkli kartonlardan farklı tasarımlarda gözlükler yapın. Üstlerini boyayıp süsleyin. Aşağıda verilen kesirlerin değerlerini bulalım. Kesirleri küçükten büyüğe doğru sıralayarak şifreyi oluşturalım. ŞİFRE 64 BULMACA BİLMECE Sözcükleri alfabetik sıraya göre dizerek bulmacaları yerleştirelim. KEKLİK- KİRPİ-KARTAL-KURT AK L-DUD K-OKU -IŞI HIRKA 1 1 4 4 3 3 2 Ülkem afetl izde de m e bulal ri, ipuçlar eydana g ım e ı HEYE ve bulm ndan yar len doğa a l DEPR LAN, SEL acaya ye lanarak r , le EM, E Ç ROZ IĞ, HORT ştirelim. YON , YAN UM, GIN -NERGİS-GÜL AK LALE- ZAMB 4 3 E R 2 H N 1 65 Çölde kar yağar mı? Çöllerin genellikle kurak ve sıcak bölgeler olduğu düşünülür. Bu, bazı çöller için doğrudur. Ancak hepsi için değil. Dünyanın sıcak bölgelerindeki çöller yıl boyu sıcak olur. Ancak bu çöllerde bile geceleri çok soğuk olur. Dünyanın daha serin bölgelerindeki çöllerde de geceler soğuk olur; bu bölgelerde soğuk kış mevsimleri de söz konusudur. Birçok soğuk bölgede de çöl bulunur. Örneğin Grönland. İster sıcak ister soğuk olsun tüm çöllerde yağmur yağar. Yağmur yalnızca birkaç dakika sürer. Hatta yağış yılda bir kez bile olabilir. Kışın so ğuk çöle düşen yağış kara dönüşebilir. Develerin hörgüçlerinde ne bulunur? Genelde develerin hörgüçlerinde su olduğu ve uzun yolculuklarda bu suyu kullandıkları söylenir ama doğru değildir. Develerin hörgüçlerinde 30-35 kg kadar yağ bulunur. Yiyecek bulamadıkları zaman bu enerjiyle hareketlerini sağlarlar. Ayrıca yağ, çöl sıcağına karşı koruma görevi de yapar. Evet- hayır kelimeleri Türkçe’ye nereden gelmiştir? Bu iki sihirli sözcüğün aslında hayatımızın gidişatında çok önemli etkisi vardır. Bir eylemi onaylama anlamında kullanılan evet sözcüğü, orta Farsça’nın 3. yüzyılından 10. yüzyıla dek kullanılan biçimi olan Pehlevi dilinden dilimize geçmiştir. Pehlevice “avad”, Asya Türkçesi’ne “uvat”, “ovat” biçiminde geçmiştir. “Hayır” sözcüğü ise Arapça “hayr”dan gelmektedir. Bu sözcük Türkçe’de biri olumlu biri olumsuz iki anlam olarak karşımıza çıkmaktadır. 66 Şahinler ya da kartallar gibi iyi görebilen hayvanların da gözleri bozulabilir mi? Hayvanlarda da göz bozukluklarına rastlanabilir. Herhangi bir nedenle göz küresinin şeklinin bozulması ya da göz merceğinin saydamlığını yitirmesi, tüm canlılarda benzer etkilerle sonuçlanır. Bazı hayvanların gözleriyse, insan göz sağlığı ölçülerine göre doğuştan hipermetroptur. Yani, bazı hayvanlar belli bir mesafeden daha yakını net göremezler. Ancak doğal yaşamlarında görme yetenekleri ön planda olan avcılarda, göz bozukluklarının görülme oranı oldukça düşüktür. Doğada göz bozukluğu ciddi bir dezavantaj olduğu için avlanamama ya da avcıdan yeterli verimlilikte kaçamama gibi koşullardan ötürü ölüm nedeni olabilir. İnsan bir günde veya yılda kaç kirpik döker? Gözlerimizi kaşıdığımız zamanlarda hepimiz kirpiklerimizin döküldüğünü fark ederiz. Saçlarımız kadar olmasa da kirpik elimize düşer. Ancak ne kadar kirpik döktüğümüzü kesin olarak söylemek oldukça zordur. Ancak doğal olan veya olmayan nedenlerle günde 2-3 kirpik döktüğümüz kesindir. Ortalama olarak günde iki kirpik döktüğümüzü varsayarsak yıl içersinde ortalama 730 adet kirpik dökülmektedir. Ay dünyaya çarparsa ne olur? Böyle bir çarpışmanın olası etkisi, yaşamı yok etmenin dışında gezegenimizin dönme ekseni ve hızında ve dolayısıyla yörünge hareketinde olağanüstü değişimler olarak kendini beli edebilir. Ancak çok yoğun asteroit bombardımanına maruz kalmasına karşın Dünya çevresindeki yörüngesinde bilinen bir değişim göstermemiş olan Ay’ın, yörüngesinden herhangi bir nedenle çıkıp Dünyamıza çarpma olasılığı son derece düşüktür. 67 E D N İ M E L A R A L N A V M I HAY L A Y I N A T İ N E U G N PE Ben Kimim? Kanatlı olmama rağmen uçamayan bir kuş türüyüm. Ömrüm 15-20 yıldır. Genellikle Antarktika gibi çok soğuk yerlerde yaşamayı sevsem de, sıcak iklimde yaşayan birkaç penguen türü de vardır. Siyah beyaz tüylerim nedeniyle insanlar bana smokinli kuş derler. Sevimli görünüşüm ve paytak yürüyüşüm nedeniyle karikatürlere ve fıkralara sıkça konu olurum. Türlerimiz 18 penguen türü vardır. En küçük türümüz, 35 cm’lik Küçük Mavi Penguen ya da diğer adıyla Peri Penguen, en büyüğümüz ise 1 metre boyundaki İmparator Penguen’dir. Büyük penguenler soğuğa daha dayanıklıdırlar. Küçük olanlarımız ise daha sıcak iklimlerde yaşayabilirler. 68 Nasıl Hareket Ederiz? Kanatlarımız uçmak için değil, yüzmek içindir. Bu sayede çok iyi ve hızlı yüzebiliriz. Zaten uçan kuşların aksine bizim kemiklerimiz daha ağırdır. Bu da bizim suya dalabilmemizi ve suyun altında kalabilmemizi sağlar. Son derece kaygan olan tüylerimizin bu özelliği yüzmemizi çok kolaylaştırır. Tüylerimizin yapısı, aralarında hava birikmesini ve böylelikle çok soğuk ve buzlu sularda üşümememizi sağlar. Sıcak iklimde yaşayan türlerimizin tüyleri daha incedir. Soğuk havaya dayanabilmek için de vücudumuz kalın bir yağ tabakasıyla kaplıdır. Karadayken dengede kalabilmek için kanatlarımızı ve kuyruğumuzu kullanırız. Buna rağmen bazen kayıp düşeriz. Bazen de hızlı ilerleyebilmek için bilerek göbeğimizin üzerinde kayarız, böylece gereksiz yere enerji de harcamamış oluruz. Zaten bir adımda sadece 10 cm ilerleyebiliriz. Ama çok hızlı adım atarız. Su altında da çok rahat ve hızlı hareket ederiz. Küçük olanlarımız fazla derine dalamaz. Ama İmparator Penguen, 260 metre derinliğe dalabilir ve su altında 18 dakika kalabilir. Avlanma ve Tehlikelerden Korunma Hayatımızın yarısını suyun içinde, yarısını da dışında geçiririz. Suda avlanırız. Yakalayabildiğimiz balıkları ve diğer küçük su canlılarını yiyerek besleniriz. Karadayken de buzda açılan deliklerden gördüğümüz balıkları tutarız. Duyma yeteneğimiz çok gelişmiştir. Su altında bile çok iyi duyabiliriz. Böylece hem daha iyi avlanırız, hem de tehlikelerden daha iyi kaçabiliriz. Karadayken uzağı çok iyi göremeyiz ama suda böyle bir derdimiz yoktur. Koku alma yeteneğimizin de iyi olduğu pek söylenemez. Zaten kuşlar genel olarak iyi koku alabilen canlılar değildirler. Siyah-beyaz tüylerimiz düşmanlarımızdan saklanmamızı kolaylaştırır. Örneğin suyun altında bizi avlamak isteyen ayı balıkları, renklerimizle suyun yansımasını karıştırırlar ve bizi göremezler. Yavrularımıza Nasıl Bakarız? Yavrularımıza etraftan bulduğumuz taş, tahta parçaları ve otlardan yaptığımız yuvalarda bakarız. Dişilerimiz bir ya da iki yumurta yapar, bundan sonrasını ise erkek üstlenir ve kuluçkaya o yatar. Kuluçka süresi 4 aydır. Bu durumda yiyecek bulma işi dişinindir. Yavrular yumurtadan çıktığı zaman dişi penguen gelip onları besler. Yavrulara iyi bakmak için elimizden geleni yaparız. Gerekirse onları soğuktan korumak için ayaklarımızın üstüne koyup karnımızla ısıtırız. Yavrular biraz büyüyünce onları yaşlı penguenlere teslim ederek yiyecek bulmaya gideriz. Yaşlılar aynı zamanda yavrulara yüzmeyi de öğretir. Ama bunun için en az iki aylık olmaları gerekir. Davranışlarımız Suyu ve yüzmeyi bizim kadar seven kuş yoktur. Buna rağmen denize girmekten biraz korkarız, çünkü foklar bizi avlamak için suda bekliyor olabilir. Bu nedenle girmeden önce suyun kenarında toplanıp bekleriz. En cesur olanımız girdikten sonra tehlike olmadığını anlarsak onu takip ederiz. Zaten her zaman grup halinde olmayı severiz. 2 resim arasındaki 5 fark nedir? Canlı koşar, cansız kovalar Ayakları su içer üstünden gelen geçer (AT ARABASI) Ben yazarım o bozar, hep zararlı çıkar Yeşil koydum, al çıktı. (KÖPRÜ) (SİLGİ) (KINA) Ufacık mermer taşı, ne kulpu var ne başı, Pişirirsen aş olur, pişirmezsen kuş olur (YUMURTA) Tarlada yeşil, bakkalda siyah, evde kırmızı (ÇAY) Başı topuz, saçı otuz 69 (SÜPÜRGE) REYONDAKİLER HAZELLA KAKAOLU FINDIK KREMASI Kahvaltı sofralarının vazgeçilmezi olan fındık kreması, yepyeni bir marka ve eşsiz bir lezzetle Adese reyonlarında sizlerle buluşuyor. Ordu ve Giresun ilinin eşsiz 13-15 mm kavrulmuş fındıklarının, enfes kakao parçacıklarıyla birleşiminden elde edilen ve içeriğinde % 15 oranında fındık bulunan Hazella, 350 gramlık cam kavanozu ile tüketicinin beğenisine sunuldu. Fındığın kakaoya doyduğu bu lezzet damaklarda inanılmaz bir haz ve mutluluk bırakacak… VİVİDENT 45 DAKİKA Vivident 45 Dakika, eşsiz formülü ve içeriğindeki özel aromalar ile ferahlığı 45 dakikanın üzerine taşıyor. Hem draje formuyla şık metal kutusunda, hem de şerit sakız formuyla zarf ambalajında yer alan yeni ürün sizlere en az 45 dakika süren kesintisiz ferahlık sunuyor. SOFRALARDA GÜLLER AÇACAK Papia Yeni Dekor Peçete serisi ile sofralara renk katmaya devam ediyor. Papia Dekor Peçete serisinin özel tasarımlarından Gül Bahçesi, doğadan ilham alınarak tasarlanmış renkli gül desenleri ile sofralarınıza güneşin neşesini katacak. Bahçenizde, balkonunuzda ya da deniz kenarında sevdiklerinizle buluşacağınız sofralarınızda Papia Dekor Peçete Gül Bahçesi ile farklı bir tarz ortaya koyabilirsiniz. NİVEA’DAN BİR İLK Nivea, yeni ürünüyle, cilt bakımını pratik ve keyifli kılıyor. Beiersdorf uzmanlarının cilt bakımıyla ilgili ihtiyaçlardan yola çıkarak geliştirdiği Nivea Duşta Vücut Kremi, Türkiye’de ilk kez, banyo sonrası yapılan cilt bakım uygulamasını duşun altına taşıyor. Nivea Duşta Vücut Kremi, her zamanki gibi yıkandıktan sonra, henüz duştayken ıslak cilde uygulanıyor. Islak cilt, özel formülüyle nemi cilde anında hapsediyor. Daha sonra suyla durulanan cilt, kurulanma sonrası yapışkanlık ya da yağlı bir his bırakmadan, pürüzsüz, parlak ve nemli görüntüsüne kavuşuyor. 70 *Yetişkinlerin dişlerine kıyasla. Çocuğunuzun dişleri %50 daha incedir.* Bu yüzden uzman korumamıza ihtiyaçları var. Tüketici Sağlığı ürünlerinin de dahil olduğu tüm GSK ürünleri ile ilgili istenmeyen etkileri veya görüşlerinizi GSK Türkiye Çağrı Merkezi‘ni (444 5 GSK - 444 5 475) arayarak iletebilirsiniz. 71 BÜ M AL GELENEKSEL MAKAMLAR CAZ İLE BÜTÜNLEŞTİ: “HİJAZZ 2” İlk albümü “Hijazz”ı 2003 yılında yayınlayan Hijazz Project, uzun bir aradan sonra tekrar müzikseverlerle buluşmanın heyecanını yaşıyor. Geleneksel makamlarımızın caz ile bütünleştiği “Hijazz 2” geçmişten geleceğe uzanan bir zaman yolculuğu gibi... Türkiye’nin çok önemli müzik insanlarının besteleri ve icraları ile çok özel bir müzikalite yakalayan “Hijazz 2”, değerli müzisyenler Alper Berksü, Artun Sürmeli, Birol Yayla, Ercüment Ateş, Eylem Pelit, Erkan Kenç, Şenol Filiz, Şenova Ülker ve Volkan Öktem’den oluşuyor. Tüm bu değerli müzisyenlerin sevgi ve samimiyetini ortaya koyduğu ve müzikseverlerin keyifle dinleyeceği “Hijazz 2” tüm müzik marketlerde. MİRKELAM: “DENİZİN ARKA YÜZÜ” Kendine has yorumu ve sözleriyle Türk pop müziğinde çok farklı bir yer edinmiş olan Mirkelam, 3 senelik birikimini, yaşadıkları anları, gözyaşları ve alın terini biraz da kendini anlatıyor “Denizin Arka Yüzü”nde. Hepimizin hayatında “hayatımı yazsam kitap olur” demişliğimiz vardır; bunu diyen şarkı yazan, beste yapan ve söyleyen bir sanatçıysa bu kitap sizin karşınıza hikaye anlatan bir albüm olarak çıkar. “DENİZİN ARKA YÜZÜ” tam da böyle bir albüm. Albümde yer alan tüm şarkıların söz ve müziği Mirkelam imzası taşırken “Priz220” şarkısının bestesinde Mirkelam ve albümün aynı zamanda prodüktörü de olan Yves Jongen imzası bulunuyor. ZEYNEP: “YALAN DOLAN” Türk pop müziğinin başarılı ismi Zeynep, yoğun stüdyo çalışması sonucunda 2013 Mayıs ayı içerisinde çıkardığı “Deli Gülüm” isimli single çalışmasının üzerinden iki ay geçmeden yeni albüm “Yalan Dolan” ile yeniden müzikseverlerin karşısına çıktı. “Deli Gülüm” ile iyi bir çıkış yakalayan sanatçı “YALAN DOLAN” albümüyle de aynı başarıyı devam ettireceğe benziyor. “Memedim” ve “İnadı Bırak” şarkılarıyla tanınan Zeynep, 90’lardan günümüze yükselişini aralıksız devam ettiriyor. Zeynep, albüm için yaptığı açıklamada “Çok çalıştık. 2013 yılı benim için müzik dolu bir yıl oldu. Birbirinden değerli isimlerle stüdyoya kapandım. Yalan Dolan ile zirveyi zorlamaya kararlıyım. Hiç bir şarkıyı bu kadar bıkmadan aralıksız dinlememiştim. ‘YALAN DOLAN’ içime çok sindi. Umut ediyorum halkımın da gönlüne sinecektir.” dedi. 72 TEKNOLOJİ Tasarım: Bar Tipi Boyutlar: 68,4 x 137 x 7,59 mm Ağırlık: 125 gram Pil: Li-Ion, 1800 mAh Ekran: 720 x 1280 px / 4,7” (11,94 cm) Teknoloji: Super IPS, 16 mil. renk Kontrol: Dokunmatik (Multitouch) Gelişmiş: Dinamik Parlaklık, Gorilla Glass 2 Sistem: Android İşletim Sistemi (4.2 Jelly bean) İşlemci: 1,2 GHz (Dört Çekirdekli) Bellek: 1 GB RAM Genişletme: MicroSD Kart Yuvası (32 GB’a kadar destekli) Kamera : 8 Megapiksel, LED Flaşlı Çözünürlük : 3264 x 2448 px’e kadar Video: HD Video Oynatıcı HD Video Kaydedici Oynatıcı: MP4/DivX/XviD/WMV/H.264/H.263 Ses Gücü: Eller Serbest, 3D Ses, Çift Hoparlör GSM Bant: 4 Bant (QuadBand) 850-900-1800-1900 MHz Çift SIM Kart: Çift SIM Yuvası 3G İletişim: 3G Hızında internet, Bluetooth: Bluetooth 4.0, A2DP (Çoklu bağlantı) GPS Uydu: GPS Uydu Bağlantısı (A-GPS Destekli) Wireless: Kablosuz Ağ Bağlantısı (802.11 b/g/n) Diğer: Wi-Fi Direct, Wi-Fi hotspot GENERAL MOBILE DISCOVERY CEP TELEFONU 16 GB HATTRICK SAPHIRE X5 KOŞU BANDI Motor Gücü Sürekli: 3.0 hp. DC MOTOR Motor Gücü Max. : 6.0 hp. Hız: 1-16 km./Saat Gösterge Bilgileri: Hız, zaman, mesafe, nabız, eğim, kalori ve body fat. Gösterge Tipi: 3 pencereli LED ekran Program Sayısı: 1 Manuel, 25 Hazır program Eğim : 0-16% otomatik eğim Taşıma Kapasitesi: 135 kg Yürüyüş Alanı: 45x130 cm Zemin Türü: Flex Zemin (Darbe emici tartan zemin) Diğer Özellikler: Tekerlekleri sayesinde kolayca taşınabilir, Katlanabilirliği sayesinde yer kaplamaz. Güvenli kilit sistemi mevcut, USB, MP3, SD KART giriş özelliği bulunmaktadır. Air shock sistemi ile diz kapaklarına yapılan baskıyı engelleme. Ana konsolda su ve telefon bölmesi, Elden nabız ölçme özelliği mevcuttur. Amortisörlü (Emniyetli Yavaş Açılma EFS Sistemi), Tutunma kollarında hız, eğim arttırma-azaltma tuşları bulunmaktadır. Body fat ile vücut yağı ölçülebilmektedir. UFO BLACK LINE YENİ NESİL ISITICI Güç ( W ) 1300 ~ 2600 Ebat ( cm ) 19.6X8.4X87.7 Yaklaşık Isıtma Alanı Kapalı Alan: 13 ~ 26 m2 Açık Alan: 10 ~ 20 m2 Filament: Karbon Black Renk Seçeneği: Siyah / Silver Kademe Sayısı: 5 (1300 / 1700 / 2000 / 2300 / 2600 Watt ) Kontrol Şekli: Uzaktan Kumanda ile Kullanım Şekli: Yatay, dikey veya eğimli Teknoloji Reyonlarında... 50 TL VE ÜZERİ ALIŞVERİŞLERE KREDİ KARTINA 10 TAKSİT 73 ER Kİ L DA ZY ON Vİ HÜKÜMET KADIN 2 Tür : Komedi Süre : 105 dakika Yönetmen: Sermiyan Midyat Oyuncular: Demet Akbağ, Sermiyan Midyat, Mahir İpek, Gülhan Tekin, Burcu Gönder Senaryo : Sermiyan Midyat Hükümet Kadın 2’de ilk filmde yaşananların 7 yıl öncesine gidiyor; Xate ve kocası Aziz Veysel’in Faruk ile olan azılı mücadelesine tanık oluyoruz. Xate’in Güneydoğu’nun ilk kadın belediye başkanı olmasına henüz yedi yıl vardır ve şimdilik belediye başkanı Aziz Veysel’in eşi olarak yaşamaktadır. Faruk’un bitmek bilmeyen koltuk sevdasının kökeni de bu günlere dayanmaktadır. Xate, sıradan sabahlardan birinde Aziz Veysel’i evden uğurlarken beklenmedik bir sürprizle karşılaşır. Bu kötü sürpriz de Xate ve Faruk’u bir kez daha karşı karşıya getirir. Daha da beklenmedik olanı ise tüm kasabalıyı şaşkına çeviren “erken seçim” kararıdır. Ünlü oyuncu Sermiyan Midyat’ın kendi babaannesinin yaşamından esinlenerek kaleme aldığı Hükümet Kadın filminde, Güneydoğu’nun ilk kadın belediye başkanı olan Zekiye Midyat’ın hikayesini izlemiştik. Devam filminin başrollerinde bir kez daha Demet Akbağ ve Sermiyan Midyat yer alıyor. DÜĞÜN DERNEK Tür : Aile, Komedi Yönetmen: Selçuk Aydemir Oyuncular: Ahmet Kural, Murat Cemcir, Binnur Kaya, Rasim Öztekin, İnan Ulaş Torun Senaryo : Selçuk Aydemir İddialı projelerinden biri olan Düğün Dernek’in çekimleri yaz sezonunda gerçekleşti. Çekimleri Sivas’ta yapılan komedi filmini, televizyon sektörünün başarılı yapımlarından biri olan İşler Güçler dizisinin yönetmeni Selçuk Aydemir yazıp yönettti. Başrolleri ise aynı dizide yer alan Ahmet Kural ve Murat Cemcir paylaşırken, ikiliye Binnur Kaya eşlik etti. BENİM DÜNYAM Tür : Dram Yönetmen: Uğur Yücel Oyuncular: Beren Saat, Uğur Yücel, Ayça Bingöl, Yasemin Conka, Hazar Ergüçlü Senaryo : Can Yücel, Uğraş Güneş 8 yaşına kadar hayatla ilgili hiçbir şey bilmeden yaşayan Ela ile aynı durumdaki ablasını trajik bir biçimde yitirdikten sonra hayatını engellilere adayan Mahir Hoca’nın yollarının kesişmesiyle siyahtan beyaza giden bu yolculuğunda sadece bir kelimeye yer yoktur: İmkânsız. Film, Mahir Hoca’nın karanlığın içindeki Ela’nın elinden tutarak onu üniversite sıralarına kadar taşıyışını ve Ela’nın umut ve vefa hikâyesini anlatıyor. 74 75 76
Benzer belgeler
cenevre parıs
İmtiyaz Sahibi
Yeşilimsi Yayıncılık Ltd. Şti. Adına - Tekin Güner
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Tekin Güner
Editör
Aydoğan Yüce
Sanat Danışmanı
R. Yeşim Güner
YAPIM
GREENS DESIGN
Yayın Kurulu
Aydoğan ...