Katip Çelebi
Transkript
Katip Çelebi
aile dostu ALIŞVERİŞ VE YAŞAM KÜLTÜRÜ DERGİSİ Sayı 103 KIŞ 2016 FİYATI 1,5 TL Ömrünü İlme Adamış Bir Osmanlı Alimi Katip Çelebi aile dostu yaşında Doğru Program, Doğru Gıdalar: Sağlıklı Bi̇r Kış ŞİİRİ OKUMAKTAN ÇOK, SÖYLEYEN BİR ADAM. YANİ HİSSETTİĞİ GİBİ, İÇİNDEN GELDİĞİ GİBİ YANİ... İBRAHİM SADRİ İçinizi Isıtacak Bitkiler YAYLASIYLA, DAĞIYLA, MAHARETLİ AŞÇILARIYLA DOLU DOLU BİR KENT BOLU CAHİDE SULTAN’IN BİRBİRİNDEN LEZİZ YEMEK TARİFLERİYLE YİNE DOPDOLU! KIŞIN KEYFİNİ SÜRMENİN EN SAĞLIKLI YOLLARINDANDIR BİR BARDAK BİTKİ ÇAYI EŞLİĞİNDE, EN SEVDİĞİNİZ KİTAP ELİNİZDE, SAKİN BİR HAFTA SONU GEÇİRMEK… Mutfaklarda Yeni Bir Akım: Vintage 2 içindekiler 103 Sayı KIŞ 2016 İmtiyaz Sahibi Yeşilimsi Yayıncılık Ltd. Şti. Adına Tekin Güner Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Tekin Güner Editör Gülsün Kurt Öney 24 İçinizi Isıtacak Bitkiler 52 Ömrünü İlme Adamış Bir Osmanlı Alimi Katip Çelebi Sanat Danışmanı R. Yeşim Güner YAPIM GREENS DESIGN Yayın Kurulu Aydoğan Yüce, Ayşe Esra Atlı Hasan Güvercinci, Hakan Başbuğ, Salih Yılmaz, Lider Anaç, Yıldız Liva, Yönetim Yeri Ankara Dünya Ticaret Merkezi Tahran Caddesi No: 30 Kat: 2 / 202 Kavaklıdere / Çankaya - Ankara Tel: 0 312 427 20 93 - 94 Faks: 0 312 427 14 05 www.greenstasarim.com Baskı Dumat Ofset Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. Bahçekapı Mah. 2477. Sok. No: 6 Şaşmaz/ ANKARA Tel: 0312 278 82 00 Baskı Tarihi 30 Aralık 2015 Aylık yerel süreli yayındır. ISSN 1306-1739 [email protected] [email protected] Reklam Rezervasyon Halil Arslanpınar [email protected] 82 Bu Sene Ne ile Isınalım? 92 Orta Asya’nın Kıdemli Ev Sahipleri: Orta Asya Türkleri 40 Yaylasıyla, Dağıyla, Maharetli Aşçılarıyla Dolu Dolu Bir Kent “Bolu” 66 Parfümün Büyüyerek Devam Eden Yolculuğu 86 Şiiri Okumaktan Çok, Söyleyen Bir Adam. Yani Hissettiği Gibi, İçinden Geldiği Gibi Yani... İbrahim Sadri 3 içindekiler Gülsün KURT ÖNEY Bir an evvel geçip gitsin istediğimiz ne kadar çok zaman vardı önümüzde… Çok gençtik… Yıllar bir an önce geçsin, bir an önce zaman kendi kararlarımızı alabildiğimiz tarihleri göstersin isterdik. Öyle çok uzun boylu kararlar da değildi hani. Ve bize ne kadar da büyük özgürlükler gibi görünürlerdi. Pırasa yememe, meşrubatı dilediğin kadar içebilme özgürlüğü mesela… Sonra nasıl olduğunu anlamadan sınavlar ve dersler arasında bir de baktık ki o hiç hoşlanmadığımız pırasayı biz alıp gelir olmuşuz eve. Ve karşımızda küçücük bir ağızdan bir zamanlar bizim olan cümleler dökülür olmuş: “Bir gün gelecek istemediğim hiçbir şeyi yemiycem işte!” Gülümsemelerimiz burulsa da hala içinde olmaktan memnun olduğumuz yaşlardaydık. Kendi düzenimizin içinde, kendi ufak sıkıntılarımız bile tatlıydı. Yıllar geçiyordu. ..Bu sefer de geçmese diye diliyorduk içimizden. Artık büyümek istemiyorduk. Ama yıllar bizimle aynı fikirde değildi… Zaman bildiğini okudu… Geçip gitti… Fakat gariptir ki içimizde o beklediğimiz burukluk yoktu. Mutluyduk da üstelik. Hatta yaşımızı da ayrı bir gururla söylüyorduk. Çünkü zaman bizden yıllarımızı alırken yerine çok güzel anılar bırakmıştı. Yaşadığımız her bir “keşke” bir yenisinin oluşmasını önlemişti. Şimdi biz; daha çok doğru ve daha az yanlış yapıyoruz. Sürekli kavga halinde olduğumuz zamanla bir sulh var aramızda. Yıllar hiç de korkutucu değil. Yüreğimizdeki tevekkül yok etti bütün yersiz hırsları. Şimdi hayat en güzel haliyle bizimle… Bu güne dek yaşadığımız her bir güne sonsuz şükürle… 4 bizden haberler Adese ve Selva Gıda Konya’nın En Değerli Markaları Arasında MARKETİNG TÜRKİYE DERGİSİ TARAFINDAN KONYA’DA BU YIL İKİNCİSİ DÜZENLENEN İNTERAKTİF PAZARLAMA ZİRVESİ ETKİNLİĞİNDE AÇIKLANAN ARAŞTIRMA SONUÇLARINA GÖRE ADESE VE SELVA GIDA, “KONYA’NIN EN DEĞERLİ MARKALARI” ARASINDA YER ALDI. Marketing Türkiye’nin “İnovasyon, Teknoloji ve Finansal Enstrümanlar” temasıyla Anadolu’da başlattığı interaktif pazarlama zirvesinin üçüncü durağı Konya oldu. “İnovasyon, Teknoloji ve Finansal Enstrümanlarla Anadolu Yarına Hazırlanıyor” temasıyla gerçekleştirilen etkinlikte Konyalı pazarlama ve reklam profesyonelleri ve iş adamları bir araya geldi. Etkinlikte; “Değişen Ekonomik Koşullarda Yenilikçi ve Alternatif Finansal Çözümler”, “İşletmeler İçin İşleyen Bir İnovasyon Kültürü Yaratmak”, “Yeni İş Süreçleri, Yeni Üretim Modelleri”, “İnternet Reklamcılığında Yeni ve Etkili İş Yapış Biçimleri Nelerdir, Nasıl Kullanmalısınız”, “Duygusal Pazarlama ve İnsanlaşan Markalar” konularında, profesyoneller tarafından sunum ve değerlendirmeler yapıldı. Dedeman Otel’de düzenlenen İnteraktif Pazarlama Zirvesi’nin finalinde, Marketing Türkiye Dergisi’nin Akademetre ile birlikte yaptığı “Konya İtibar ve Marka Değer Performansı Araştırması”nın sonuçları da açıklandı. Akademetre tarafından, Konya’daki vatandaşlara Konya denilince akla gelen markalar soruldu ve böylece Konya’nın öne çıkan en değerli markaları belirlenmiş oldu. Buna göre İttifak Holding markalarından Adese ve Selva Gıda, “Konya’nın En Değerli Markaları” arasında yer alarak başarılarını bir kez daha tescillemiş oldu. Konya’nın en değerli markaları arasında yer alan Adese adına ödülü, Kurumsal İletişim Müdürü Salih Yılmaz, Selva Gıda adına da Pazarlama Müdürü Hatice Küçükhemek aldı. 5 Adese’ye İki Yeni Genel Müdür Yardımcısı ADESE’NİN GENEL MÜDÜR YARDIMCISI POZİSYONLARINA PERAKENDE SEKTÖRÜNÜN ULUSAL MARKALARINDA UZUN YILLAR GÖREV YAPMIŞ OLAN CENGİZ DURMAZ VE AHMET TETİK GETİRİLDİ. Ahmet Tetik Cengiz Durmaz. İttifak Holding’in perakende sektöründeki ulusal markası Adese, yönetim kadrosunu profesyonel isimlerle güçlendiriyor. Perakende sektöründeki büyümesine tüm hızıyla devam eden Adese’nin yeni Genel Müdür Yardımcıları Cengiz Durmaz ve Ahmet Tetik, görevlerine 15 Ekim 2015 tarihi itibarıyla başladı. yılları arasında Pazarlama Şefi, 1997-2014 yılları arasında da Bölge Satış Müdürü olarak görev yapan Durmaz’ın perakende sektöründe 20 yılı aşkın tecrübesi bulunuyor. Haziran 2014’ten bu yana eski eser restorasyonu projelerinde çalışmalar yürüten Durmaz, 15 Ekim 2015 tarihinde Adese’ye Genel Müdür Yardımcısı olarak getirildi. 1967 İskenderun doğumlu olan Cengiz Durmaz, 1988 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünde lisans eğitimini tamamladı. 1990 yılında kurucu ortak olarak Best Sigorta Aracılık Hizmetleri şirketinde kariyerine başlayan Cengiz Durmaz, 1994 yılında Mağaza Müdür Yardımcısı olarak Migros ailesine katıldı. 1995-1997 1972 Adana doğumlu olan Ahmet Tetik, 1995 yılında Çukurova Üniversitesi Gıda Mühendisliği bölümünde lisans, Koç Üniversitesi Yönetici Geliştirme bölümünde lisansüstü eğitimini tamamladı. Kariyerine 1997 yılında Migros’ta FMCG Ürünleri Kategori Yönetici Yardımcısı ola- rak başlayan Ahmet Tetik, 2006 yılına kadar gıda ve gıda dışı kategorilerinde farklı pozisyonlarda görev yaptı. 2006-2014 yılları arasında yine Migros’ta Elektrikli ve Elektronik Ürünler Kategori Müdürü olarak kariyerini sürdüren Tetik, 2014 yılından bu yana freelance olarak Pazarlama Danışmanlığı yaptı. Migros Genel Müdürlüğü bünyesinde görev yaptığı süre içerisinde ayrıca Tansaş, 5M, Makro, Mjet, Şok, Kangurum.com gibi birbirinden farklı formatların kategori yönetiminde de deneyim kazanan Tetik, 15 Ekim 2015 itibarıyla Adese’ye Genel Müdür Yardımcısı oldu. 6 Adese ve İŞKUR İşbirliği Sürüyor İTTİFAK HOLDİNG’İN ULUSAL PERAKENDE MARKASI ADESE, İNSAN KAYNAKLARI POLİTİKASI ÇERÇEVESİNDE İŞKUR’LA BİRLİKTE GERÇEKLEŞTİRDİĞİ PROJE KAPSAMINDA 200 KİŞİYE PERAKENDE SATIŞ ELEMANI EĞİTİMİ VEREREK BAŞARILI OLAN 92 KURSİYERE İŞ İMKÂNI SAĞLADI. Murad Yavuz Gök Konya’nın en çok istihdam sağlayan firmalarından Adese’nin İŞKUR ile birlikte gerçekleştirdiği Perakende satış elemanı eğitimi tamamlandı. Adese Genel Müdürü Murad Yavuz Gök ve Konya Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürü Emrah Keleş öncülüğünde gerçekleşen projede, 200 kişiye perakende satış elemanı mesleğinde 6 ay süreyle işbaşı eğitimi verildi ve başarılı olan kursiyerlerden 92’si Adese mağazalarında istihdam edildi. İŞKUR’la birlikte pek çok başarılı proje gerçekleştirdiklerini dile getiren Adese Genel Müdürü Murad Yavuz Gök, “Türkiye’nin en önemli sorunlarından olan işsizliğin çözü- mü için İŞKUR ile yürüttüğümüz son projemizle, işbaşı eğitim programları çerçevesinde 200 kişiye eğitim verdik. Eğitimlerini başarıyla tamamlayan kursiyerlerimizi işe alarak iş ve meslek sahibi olmaları yönünde katkı sağladık. İŞKUR ile istihdama yönelik gerçekleştirdiğimiz iş birlikteliğiyle hem birçok kişiye iş imkânı sunuyor, hem de kurs sürecinde verilen eğitimler sayesinde onların bilgi birikimine katkı sağlıyoruz. İŞKUR’a da yaptıkları işbirliğinden dolayı Adese adına teşekkürlerimi sunuyorum” dedi. Konya Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürü Emrah Keleş ise Adese’nin istihdam konu- sunda verdiği destekten duyduğu memnuniyeti dile getirerek, “İşbaşı Eğitim Programı, işgücü piyasasına girmekte zorlanan iş arayanlar kadar nitelikli personel bulmakta zorluk çeken firmalar için de bir fırsattır. Programın en başarılı uygulandığı yerlerden biri şüphesiz Adese’dir. 2011 yılından bu yana düzenlemiş olduğumuz 32 İş Başı Eğitim Programı ile 913 kişinin meslek öğrenmesini sağladık. 358 kişinin ise nitelikli olarak Adese’de iş başı yaptığını görüyoruz. Özellikle bayanların bu program sayesinde yüksek oranda istihdamı ayrıca sevindirici bir durumdur.” dedi. Selva Online Satışa Başladı SELVA GIDA, YENİLENEN WEB SİTESİ SELVA.COM.TR ÜZERİNDEN ÜRÜNLERİNİN ONLİNE SATIŞINA BAŞLAYARAK SEKTÖRÜNDE BİR İLKE İMZA ATTI. Türkiye ve dünyanın Kristal Lezzet Ödüllü tek makarna markası Selva, satış-dağıtım ağını güçlendirmeye devam ediyor. 10 kategoride 170’i aşkın ürün ile sektörde en geniş ürün yelpazesine sahip olan Selva, online pazarlama kanalları üzerinden de tüketici taleplerine cevap vermek amacıyla yine sektöründe bir ilke imza atarak ken- di web sitesi selva.com.tr üzerinden satışa başladı. Üstün lezzete ulaşmak isteyen tüketicileri için web sitesinde birçok kolaylık sağlayan Selva; kredi kartı, havale ve EFT gibi ödeme seçeneklerinin yanı sıra, siparişleri aynı gün içinde hızlı teslimat ile kargoya veriyor ve 50 TL ve üzeri alışverişlerde müşterilerinden kargo ücreti almıyor. Piyasaya çıkardığı yeni ürünleri market raflarından önce web sitesi aracılığı ile müşterilerine tanıtan Selva, ilerleyen dönemlerde sipariş seçeneklerini geliştirmeyi planlıyor. 7 8 bizden haberler Adese, Yeni Mağazalarıyla Büyümeye Devam Ediyor YENİ MAĞAZA AÇILIŞLARINA TÜM HIZIYLA DEVAM EDEN ADESE, ANKARA’DA AÇTIĞI İKİ YENİ MAĞAZA İLE BİRLİKTE ANKARA’DA 13 ŞUBEYE ULAŞIRKEN TOPLAM MAĞAZA SAYISINI 150’YE YÜKSELTTİ. Güventepe Adese İttifak Holding’in ulusal perakende markası Adese, yeni mağaza açılışları ve mağaza yenileme çalışmalarıyla büyüme ivmesini sürdürüyor. Ankara’da iki haftada iki yeni mağaza açılışı gerçekleştiren Adese, 4 Aralık’ta Barıştepe ve 15 Aralık’ta da Güventepe mağazasını müşterilerinin hizmetine sundu. Yeni açılan mağazalar hakkında bilgi veren Adese Genel Müdürü Murad Yavuz Gök; “Hem yeni mağaza açılışlarımız hem de mağaza yenileme çalışmalarımız ile müşterilerimize daha çok noktada daha iyi hizmet vermeyi hedefliyoruz. Bu doğrultuda Ankara Barıştepe ve Güventepe mağazalarımızın açılışıyla birlikte Ankara’daki şube sayımızı 13’e, toplam şube sayımızı da 150’ye yükselttik. Önümüzdeki günlerde Ankara’da ve diğer illerde yeni mağazalarımızı müşterilerimizle buluşturmaya devam edeceğiz.” dedi. Barıştepe Adese Barıştepe Adese mağazasının açılış töreni 4 Aralık Cuma günü, Adese Genel Müdür Yardımcısı Cengiz Durmaz, Ankara Bölge Müdürü İbrahim Teke, Adese yöneticileri ve müşterilerinin yoğun katılımıyla gerçekleştirildi. Barıştepe mağazasında 410 m² ticari alanda 11 personeliyle müşterilerine hizmet vermeye başlayan Adese; gıdadan temizliğe, kozmetiğe kişisel bakım ürün- Barıştepe Adese Güventepe Adese lerine, züccaciyeden elektrikli ev aletlerine kadar 5 bin farklı ürünü bir arada sunuyor. Güventepe Adese 15 Aralık Salı günü gerçekleştirilen törenle hizmete giren Güventepe Adese’nin açılış kurdelesini Adese Genel Müdürü Murad Yavuz Gök ve mağaza çalışanları birlikte kesti. 150. Adese şubesi olan Güventepe Adese, gıdadan temizliğe, kozmetik ürünlerden elektrikli ev aletlerine ve züccaciyeden ev tekstiline kadar 5 bin ürün çeşidiyle toplam 600 metrekarelik alanda 2 kasa ve 12 personeliyle müşterilerine hizmet verecek. 9 10 bizden haberler Adese Yenilenmeye Devam Ediyor İTTİFAK HOLDİNG’İN ULUSAL PERAKENDE MARKASI ADESE, MAĞAZA AÇILIŞLARININ YANI SIRA MAĞAZA YENİLEMELERİNE DE HIZ KESMEDEN DEVAM EDİYOR. BU YENİLEME ÇALIŞMALARI KAPSAMINDA ZAFER VE BEYZADE MAĞAZALARINI ALIŞVERİŞ KEYFİNİ DAHA DA ARTIRACAK ŞEKİLDE MODERNİZE EDİLDİ. Zafer Adese Mağaza yenilemelerine tüm hızıyla devam eden Adese, 1997 yılında faaliyete başlayan Zafer Mağazası’nı daha çevre dostu ve modern bir görünüme kavuşturdu. Baştan aşağıya yenilenen Zafer Adese Mağazası’nın açılışı 20 Kasım Cuma günü, Adese Yönetim Kurulu Üyesi Fahri Akay, Adese Genel Müdürü Murad Yavuz Gök, Adese Genel Müdür Yardımcısı Cengiz Durmaz, Adese yöneticileri ve müşterilerin yoğun katılımıyla gerçekleşti. Adese, modernizasyon çalışmaları çerçevesinde Beyzade mağazasını da daha modern yapıda tasarlayarak, reyonlardan soğutucu gruplara, aydınlatma sistemlerinden mağaza görsellerine kadar baştan sona yeniledi. 11 Aralık 2015, Cuma günü gerçekleştirilen açılış töreni İttifak Holding Zafer Adese Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Korkmaz, Adese Genel Müdürü Murad Yavuz Gök, Adese yöneticileri ve müşterilerin katılımıyla gerçekleştirildi. Mevcut mağazalarımızdaki yenileme çalışmalarımıza ve mağaza açılışlarımıza önümüzdeki dönemde de ara vermeden devam edeceğiz” dedi. Mağazalarda gerçekleştirilen modernize çalışmaları ilgili bilgi veren Adese Genel Müdürü Murad Yavuz Gök; “Adese’yi her geçen gün yeni mağazalarla büyütürken diğer yandan da mevcut mağazalarımızı yeniliyoruz. Müşterilerimizin alışveriş deneyimini üst seviyede yaşayabilmelerini sağlamak için mağazalarımızı teknik, mimari ve görsel anlamda yeniden yorumluyor, tasarlıyor ve dizayn ediyoruz. Bu anlayışla Zafer ve Beyzade mağazamızı yeni konsepte uygun bir biçimde daha modern bir yapıda ve doğa dostu teknolojilerle baştan sona yenileyerek değişimi başlatmış bulunuyoruz. Zafer Adese Mağazası’nın yenilenen reyonlarında; gıdadan temizliğe, manavdan unlu mamullere, konfeksiyondan ayakkabıya, kozmetikten ev tekstiline kadar 15 bin çeşit ürün müşterilerin beğenisine sunuluyor. Zafer Adese; 1570 metrekarelik alanda 6 kasa ve 51 personeliyle müşterilerine 365 gün kaliteli ve hesaplı alışverişin keyfini yaşatacak. Beyzade Adese Beyzade Adese, yenilenen yüzüyle; 265 m²’de 11 personeli ve 5 bin çeşit ürünle müşterilerine hizmet verecek. 11 12 bizden haberler “GPD – Ortak Gelişim Kongresi”nde 750 perakendeci ve tedarikçi buluştu İTTİFAK HOLDİNG PERAKENDE GRUP DANIŞMANI SITKI ERBEN, GELECEĞİN BAŞARILI FORMATLARININ ANAHTARINI “HIZ, HAZ, NAZ” ÜÇLÜSÜ OLARAK ÖZETLEDİ. Sıtkı Erben Gıda Perakendecileri Derneği (GPD) tarafından geçtiğimiz hafta ikincisi düzenlenen ‘GPD – Ortak Gelişim Kongresi’nde 750 perakendeci, üretici ve tedarikçi bir araya geldi. İttifak Holding Perakende Grup Danışmanı Sıtkı Erben’in de konuşmacı olarak katıldığı kongre, Türkiye’deki market zincirleri, gıda servis zincirleri ve tedarikçilerini bir araya getirdi. Kongrede, sektörün önde gelen ulusal ve uluslararası oyuncuları; verimlilik, sürdürülebilirlik ve ortak çözüm geliştirme gibi kavramların hayata geçmiş uygulamalarını paylaştı. Müşteriler mağazalara ‘format atıyor’ Bu yıl ikincisi düzenlenen Kongre’deki oturumlar, verimlilik, sürdürülebilirlik ve ortak çözüm geliştirme gibi kavramların yaşama geçmiş uygulamaları açısından zengin kazanımlara yol açan konuşmalara sahne oldu. CarrefourSA Genel Müdürü Mehmet T. Nane’nin moderatörlüğünü yaptığı ‘Dinamik Perakende: Format Verimliliği’ oturumunda İttifak Holding Perakende Grup Danışmanı Sıtkı Erben, CHEP Türkiye Genel Müdürü Şafak Aktekin, Yıldız Holding bizim Toplu Satış Mağazaları ve ŞOK A.Ş. Yönetim Kurulları Üyesi Tahsin Pamir, P&G Türkiye ve Kafkasya Yönetim Kurulu Başkanı Tankut Turnaoğlu “değişen müşteri davranışı ve trendlerin sektörün karşısına hangi fırsatları çıkardığını ve format savaşlarına üretici ve perakendeci gözüyle bakış”ı tartıştılar. Geleceğin başarılı formatlarının anahtarı: “Hız, Haz, Naz” Kongrenin ilk oturumunda konuşan İttifak Holding Perakende Grubu Danışmanı Sıtkı Erben, hayatımıza giren tüm formatların kaynağında insan ihtiyaçlarının olduğunu ifade etti. Alışverişçi olarak tanımlanan kavramın özünde insan olduğunu ve dolayısı ile insanın ihtiyaçlarının perakende sektöründeki formatları da şekillendirdiğini belirten Erben; “Perakendeciyi yeni format arayışlarına sokan, hatta mecbur bırakan aslında alışverişçi olarak tanımladığımız olgunun merkezindeki insanın değişimidir. İnsandaki yaşanılan değişimi üç başlıkta; psikolojik, sosyolojik ve teknolojik olarak ifade edebiliriz. Bu değişimlerle beraber, insan farklı arayışlara giriyor. Bu arayışları da hız haz ve naz arayışı olarak tanımlayabiliriz” dedi. Erben sözlerini şöyle sürdürdü: “Günümüz dünyasında artık her şey çok daha hızlı ve hayat bir önceki yüzyıl, bir önceki yıl, bir önceki ay belki de bir önceki güne göre çok daha hızlı akmaya başladı. Bu hızın sektörümüz üzerindeki etkilerine baktığımızda artık insanlar, hayatlarında bazı şeyleri ayırdıkları zaman itibari ile kısaltmak ve yeni şeylere yer açmak istiyorlar. Hayatlarına almak istedikleri ve hayatlarından çıkarmak istedikleri var. Çünkü artık zaman çok değerli bir olgu haline geldi. Ayrıca şehirleşme, metropollerde yaşama, globalleşme, dijitalleşme yani kısaca sekülerleşme ile birlikte bireysel hazlarını tatmin etmeye çalışan ve bireysel hazları karşılandığı zaman mutlu olan insan psikolojisi karşımıza çıkıyor. Biz de perakendeciler olarak insanlarla temas ettiğimiz noktalarda daha hızlı hareket edemezsek ya da yeni deneyimler, yeni hazlar sunamazsak bizimle geçirdikleri vakitleri kısaltarak, bu kısalttıkları bölüme de hayatlarına sokmak istedikleri ve listede beklettikleri başka şeyleri koyacaklar. Çocuklarıyla vakit geçirmek, doğaya çıkmak gibi… Dolayısı ile bunun formatlara etkisine baktığımızda; son yıllarda yakın, hızlı, ulaşılabilir ve yaygın olan formatların büyürken daha yüksek metrekarelerde insanların daha fazla vakit harcamak zorunda kalacakları formatların küçüldüğünü yakinen müşahede ediyoruz. Müşteri memnuniyeti de sektörümüzün en önemli ve asli alanlarından birisi. Günümüzde iletişim alanları çeşitlenip genişledi. İnsanların bizimle beraberken ya da bizden ayrıldıktan sonra bizimle ilgili yaşadıkları deneyimi, her an her yerde paylaşabildikleri bir dünyadayız. Günümüz insanı, kendisini görmezden gelmeyen ve nazlanabildiği markalar istiyor. Dolayısı ile naz, gelecekte müşteri memnuniyetinin anahtar konularından biri olacak diye düşünüyorum. Özetle, insanın ana değişim noktalarını hız haz ve naz olarak ifade edebiliriz. Karşımızda böyle bir insan profili var ve bu insan aynı zamanda bizim alışverişçimiz. Gelecekte, bu ihtiyaç ve beklentileri karşılayacak düzeyde dizayn edilmiş, insanı merkeze koyan formatların daha başarılı olacağını düşünüyorum. Geleceğin başarılı formatlarının anahtarını bu kavramlarla özetleyebiliriz.” 13 14 Cahide Sultan’dan Özel Tarifler www. cahidejibek. com Şehriyeli Domates Çorbası (8 kişilik) Malzeme Hazırlanışı z 1 kg. Domates z Domatesleri ikiye bölüp baş kısımlarını bıçakla alın. Yapışmaz tavaya çok az yağ ekleyip, harlı ateşte domatesleri arkalı önlü kızartın. z 1 çay bardağı tel şehriye z 2 tepeli yemek kaşığı un z 2 su bardağı et suyu z Yeteri kadar içme suyu z 1 küçük çay bardağı süt z 1 yemek kaşığı tereyağı z 3 yemek kaşığı zeytinyağı z 1 diş sarmısak z Arzuya göre kişniş, nane veya doğranmış maydanoz z Tuz z Bir tencereye alıp üzerine çıkana kadar su ekleyin ve pişmeye bırakın. Pişen domatesleri blenderdan geçirin. Eğer çekirdekleri sizi rahatsız ediyorsa süzgeçten geçirin. z Ayrı bir tencerede unu ve yağı beraber tencereye alın. z Un hafif pembeleşene kadar kavurun. z Domatesi, ezilmiş 1 diş sarmısağı ve et suyunu ekleyip hızlı bir şekilde kaynayana kadar karıştırın. (unun topaklanmaması için önce bir bardak soğuk su koyarak tel çırpıcıyla çırpın sonra sıcak domates püresini ekleyin yoksa un sıcak püreyle birleşince topaklaşabilir) z Kaynara çıktıktan sonra normal çorba kıvamına gelene kadar kaynar su ilave edin. Bu esnada şehriyeyi ekleyin. z 6-7 dakika kadar kaynatmaya devam edin. z Sütünü ilave edip, bir taşım daha kaynatın. z Kişniş, kuru nane veya maydanoz ekleyip lezzetini arttırabilirsiniz. z Afiyet şifa olsun. NOT: Arpa şehriye kullanmak isterseniz bu yöntemle yumuşaması zor olur. Önce biraz suyla şehriyeyi haşlayıp sonra çorbaya ilave etmeniz gerekir. 15 Narlı Yaprak Sarması (8 kişilik) Malzemeler z 2 su bardağı pirinç z 1 iri soğan z 4 diş sarımsak z 1.5 yemek kaşığı salça (domatesbiber karışık) z 1 büyük çay bardağı zeytinyağı z 2 yemek kaşığı kuru nane z 1 tatlı kaşığı karabiber z Yarım demet maydanoz z Yeteri kadar tuz z Yeteri kadar asma Yaprağı z 1 adet ekşi nar Sarmaların üzerine gezdirmek için ayrıca: 1 küçük çay bardağı zeytinyağı Hazırlanışı z Asma yapraklarını kaynayan suya atıp 2-3 dakika haşlayın. Burada yaprağın cinsi çok önemlidir. Eğer yaprak kalın ve sertse biraz fazla kaynatmanız gerekebilir. Ya da haşlanmadığı halde narin, ince yapılı bir yapraksa, sadece sıcak suya batırıp 10 saniye tutmanız yeterli olur. Yaprakları sıcak sudan çıkardıktan sonra mutlaka soğuk suya tutun. Çıkardığınız haliyle kalırsa, kendi sıcaklığıyla yaprak eriyebilir. z Pirinci yıkayıp üzerine çıkacak kadar sıcak su ekleyin. z Yarım saat kadar ıslanan pirincin suyundan birazını süzün. Dibinde bir su bardağı kadar su kalsın. z Soğan, sarımsak ve maydanozu küçük doğrayın. z Salça yağ ve baharatlarını ekleyip karıştırın. z Asma yaprağının sap kısmını koparın. 1 tatlı kaşığı iç malzemesi ekleyerek sarın. z Tencerenin dibine tanelenmiş ekşi nardan serpiştirin. Üzerine yaprak sarmalarını dizin. Sarmaların üzerine yeniden ekşi nar taneleri serpiştirin. Bir kat sarma, bir kat nar tanesi olarak sarmayı tamamlayın. z En üste yine nar taneleri serpiştirin. 1 çay bardağı zeytinyağını sarmaların üzerine gezdirin. Dolma taşı veya düz bir pasta tabağını sarmaların üzerine kapatın. Üzerine çıkacak kadar sıcak su ekleyin. Tencereyi ocağa koyun. z Sarmanın suyu kaynamaya başlayınca altını kısıp en az 1 saat pişirin. Bir saatin sonunda kontrol edin. İstediğiniz gibi pişmemişse 15 dakika daha pişirin. Suyu azsa biraz daha sıcak su ilave edin. En az yarım saat dinlendirip servis edin. 16 Bulgur Köfteli Tavuk Yahnisi (6 kişilik) Köftesi için Hazırlanışı z 1 su bardağı ince bulgur (simit, esmer değil, sarı bulgur olacak) z Önce köfteleri hazırlayın. z 1.5 su bardağı ılık su (ıslatmak için) z Yarım su bardağından bir parmak fazla un z Tuz Malzemeler z Yarım çay bardağı zeytinyağı z 20 adet arpacık soğanı z 2 adet tavuk göğsü z 1 yemek kaşığı salça (Domates biber karışık) z 5 bardak su z Tuz z Arzuya göre: 1 küçük kase haşlanmış nohut. Üzeri için: 1 yemek kaşığı tereyağı z Bulguru yoğurma kabına alın. Ilık suyu döküp karıştırın. Üzerini örtüp şişene kadar yaklaşık 1 saat bekletin bekleme süresi sonunda tuzu ve unu ekleyip karıştırın. Azar azar su ilavesiyle 10 dakika kadar yoğurun. z Kıvamının olup olmadığını anlamak için bir parça alıp avucunuzun içinde yuvarlayın. Rahat yuvarlanıyorsa kıvamı olmuş demektir. Bütün hamuru küçük köfteler halinde hazırlayın. Üzerini örtüp bir kenarda bekletin. z Diğer tarafta arpacık soğanları soyup tencereye alın zeytinyağını ekleyin. Orta ateşte karıştırarak soğanları soteleyin kuşbaşı şeklinde doğranmış tavuk etlerini ilave edin. z Etler hafif pembeleşince salçayı ekleyin. Sıcak suyu ilave edip kaynamaya bırakın. Kaynamaya başladıktan sonra kapağını kapatıp kısık ateşte 15 dakika kadar pişirin hazırladığınız köfteleri ilave edin arzuya göre bu esnada nohudu da ekleyin. Yeniden kapağını kapatıp 10 dakika daha pişirin. z Köftelerin pişip pişmediğini anlamak için bir tane alıp yeyin. Hamur kıvamında değilse yani dişinize yapışmıyorsa pişmiş demektir. Suyu az gelirse biraz sıcak su ilave edebilirsiniz. z Diğer tarafta tavaya tereyağını alıp eritin 1 tatlı kaşığı nane ilave edin nanenin rengi çıkana kadar kızartın naneli yağı yemeğin üzerine gezdirin servis esnasında tabakların üzerine gezdirebilirsiniz. 17 Patlıcan Çığırtma (6 kişilik) Malzemeler z 5 adet orta boy patlıcan z 7-8 adet yeşil biber z 3 orta boy domates z 5-6 iri diş sarımsak z 1 su bardağı kadar zeytinyağı z Tuz Hazırlanışı z Patlıcanları yıkayıp alacalı soyun. Verev olarak bıçağı döndererek çizin ama orta kısmı kesmeyin. Patlıcanlar bütün kalmalı. Bunu patlıcanlar çabuk pişsin ve diğer sebzelerin aroması ve tuz patlıcana geçsin diye yapıyoruz. Aralarına tuz serpip yarım saat kadar bekletin. Yıkayıp kurulayın. Eğer beyaz cins patlıcan kullanacaksanız tuzlamaya gerek yok. z Yayvan bir tencereye yağı koyup kızdırın. z Patlıcanları ve ara yerlerine ikiye bölünmüş biberleri koyup kapağını kapatın. z Bir tarafı kızaran patlıcanları ve biberleri çevirin. z Diğer tarafları da kızarınca aralarına iri doğranmış sarımsakları ve küp doğranmış domatesleri ekleyin. Tuzunu atıp yine kapağını kapatın. Orta ateşte 10 dakika kadar pişen yemeğin kapağını açıp suyunu çekene kadar pişirin. Sıcak sıcak servis edin. z Afiyet şifa olsun. Enginar Salatası (5 kişilik) Malzemeler z 2 orta boy enginar çanağı z 1 su bardağı garnitür (Patates, havuç, bezelye, mısır) z Yarım demet dereotu z Yarım çay bardağı zeytinyağı z Yarım limon suyu z Tuz Hazırlanışı z Enginarları yumuşayana kadar haşlayıp süzün. z Garnitür ve ince kıyılmış dereotuyla karıştırın. z Tuz, limon ve zeytinyağını ekleyip yeniden karıştırın. 18 Yuvalama Çorbası (6 kişilik) Malzemeler Hazırlanışı z 2 su bardağı pirinç unu z Pirinç ununu yoğurma kabına alın. İçine kıymayı, karabiber ve tuzu da ilave edip yoğurmaya başlayın. z Azar azar su ilave ederek şekil verilecek kıvamda köfte hamuru hazırlayın. z Daha sonra elinizi hafif ıslatarak 10 dakika kadar yoğurmaya devam edin. z Hamurdan küçük parçalar alıp, kalem kalınlığında rulolar yapın. z Bu rulolardan küçük küçük bölerek nohut büyüklüğünde köfteler yuvarlayın. Hatta Antepli Hanımlar nohudun yarısı büyüklüğünde köfteler yapıyorlar. z Kuşbaşı eti, küçük doğranmış kuyruk yağını(Kuyruk yağı bence orijinal lezzet için gerekli), akşamdan ıslatılmış nohudu tencereye koyup 25-30 dakika boyunca pişirin. z Köfteleri de ilave edip pirinçler pişene kadar kaynatın. z Yoğurda un ve yumurtayı ekleyip çırpın. İçine biraz yemeğin suyundan alıp karıştırın ve ılımasını sağlayın ki yoğurt kesilmesin. Daha sonra yemeğe devamlı karıştırarak ekleyin. z Yoğurdu kattıktan sonra bir taşımdan fazla kaynatmayın ki; yoğurt kesilmesin. z Diğer tarafta tereyağını eritin, içine bolca nane ilave edip naneyi biraz kızartın. z Naneli yağı yemeğin üzerine gezdirin. Yuvalamamız hazır afiyet olsun… z 400 gr yağsız kıyma z karabiber,tuz z 1 su bardağı haşlanmış nohut z 250 gr. kuşbaşı et (Tercihen koyun veya yumuşak dana eti) z 50 gr. kuyruk yağı z 3 su bardağı yoğurt z 6 su bardağı su z 1 yumurta z Tereyağı, bolca nane 19 Kolay Kumpir Tarifi (5 Kişilik) Malzemeler Hazırlanışı z 2 adet büyük patates z Patatesleri soyup iri parçalara bölün ve buharda haşlayın. Veya çatalla bir kaç yerinden delerek kabuklu olarak haşlayın. z Haşlanan patatesi sıcakken ezin. İçine tuz, karabiber tereyağı ve kaşar peynirini ekleyip karıştırın. z Uygun bir tepsiye malzemeyi yerleştirin. Ben 22 cm bir kap kullandım. z Tepsiyi önceden ısıtılmış 200 derecelik fırına sürün. Üzeri hafif pembeleşmeye başlayınca fırından alın. z Üzerine doğranmış malzemeleri ekleyin. İsterseniz üzerine kaşar peyniri serpip yeniden fırına sürebilirsiniz. Ben daha kalorili olacağını düşünerek buna gerek duymadım. z Son olarak ketçap ve mayonez gezdirerek servis edin. z Kumpir sıcakken yenmeli. Soğuyunca lezzeti olmuyor. z Ekşi tadı sevmeyenler turşu eklemeyebilirler. Veya yanına servis edilebilir. z Afiyet şifa olsun. NOT: Kumpiri küçük kaselerde de hazırlayabilirsiniz. z 2 yemek kaşığı tereyağı z 1 su bardağı kaşar rendesi z Tuz ve biraz karabiber Garnitürü için: İstediğiniz pek çok farklı malzeme kullanabilirsiniz. Ben havuç, bezelye, salatalık turşusu ve mısır kullandım. (Turşu haricindeki bütün malzemeleri haşladım) Sosis veya salam bulabilirseniz o da çok güzel olur. 20 Havuçlu Elmalı Topkek (16 adet) Malzemeler Hazırlanışı z 3 yumurta z Yumurta ve şekeri köpürene kadar, yaklaşık 5 dakika çırpın. z 1 su bardağı şeker z Zeytinyağını ekleyin. Rendenin iri gözünden rendelenmiş havuç ve elmayı, ince z Yarım su bardağı zeytinyağı rendelenmiş portakal kabuğunu ilave edip karıştırın. z 1 orta boy elma (rendelenmiş hali 1 su bardağı) z Elenmiş un ve kabartma tozunu ekleyip mikserin düşük deviriyle karışana kadar z 1 orta boy havuç (rendelenmiş hali 1 su bardağı) z Ceviz ve baharatları da ekleyip kaşıkla karıştırın. z 1 portakal kabuğu rendesi (şart değil) kalıbın yarısını geçmeli. z 2 su bardağı un z 1 tatlı kaşığı kabartma tozu z 1 su bardağı ceviz z 2 çay kaşığı tarçın z 1 çay kaşığı yenibahar (isteğe bağlı) çırpın. Çok çırparsanız kek sert olur. z Kağıt kek kapsüllerine yani top kek kalıplarına kek hamurlarını paylaştırın. Hamur z 180 derecelik fırında yaklaşık 35 dakika kadar top kekleri pişirin. Fırından almadan önce kürdan testi yapın. Kürdan kuru çıkıyorsa pişmiş demektir. z Arzuya göre üzerlerine pudra şekeri eleyerek servis edebilirsiniz. 21 İncirli Etimek Tatlısı ( Ortalama 16 dilim) Malzemeler Hazırlanışı z 1 buçuk paket etimek z Öncelikle şerbeti hazırlayın. 1 bardak şekeri tencereye koyup orta harlı ateşe alın. Kenarlarından erimeye başlayınca tencereyi sallayın. Düzgün erimesine gerek yok. Pütürler olabilir. Hatta hepsi erimese de olur. Biraz karamelize olması yeterli. z Kalan şekeri, suyu ve limon suyunu ekleyip kaynamaya bırakın. Kaynamaya başladıktan sonra 5 dakika kaynatmaya devam edin. z Etimekleri büyük boy borcama dizin. Şerbeti sıcak olarak etimeklerin üzerine dökün. z İncirleri yıkayıp küçük parçalar halinde doğrayın. Cevizleri de bıçakla kıyın. İncir ve cevizi etimeklerin üzerine serpin. z Muhallebi için un ve şekeri tencereye alıp karıştırın. Yumurta sarıları ve sütü ekleyin. Çırpıcıyla çırparak tamamen karışmasını sağlayın. Ocağın altını yakıp muhallebi kaynayana kadar devamlı karıştırın. z Kaynayan muhallebinin altını kapatıp, vanilya, portakal kabuğu ve tereyağını ekleyip mikserle 2 dakika kadar çırpın. z Beklemeden muhallebiyi tatlının üzerine döküp yayın. z Muhallebi soğuyunca, 1 poşet krem şantiyi soğuk sütle çırpıp muhallebinin üzerine yayın. z Dolapta en az 2 saat bekleyen tatlı servise hazırdır. z Afiyet şifa olsun. Küçük bir uyarı: Tatlı iki günden fazla beklememeli. Çok beklerse içindeki incir ağızda buruk bir tat bırakıyor. z iki buçuk su bardağı su z iki buçuk su bardağı şeker z çeyrek limon suyu Kreması için z 5 yemek kaşığı veya 1 su bardağı un z 4 yemek kaşığı şeker z 4 su bardağı süt z 2 yumurta sarısı z 100 gram tereyağı z 1 tatlı kaşığı portakal rendesi z 1 paket vanilya Arası için: 10 12 adet kuru incir 1 su bardağı ceviz Üzeri için: Bir poşet krem şanti, 1.5 çay bardağı süt 22 23 Aile Dostu 10 Yaşında Her daim arkasında hissettiği destek ve okuyucularından aldığı güçle Aile Dostu 10 yaşında. Sizlerle olmanın mutluluğu ve gördüğü ilginin onuruyla… Tam 10 yıldır; yazdığımız her bir satır, sorduğumuz her bir soru ve almak için çabaladığımız her bir cevap sizler için ve sizin sayenizde. Bu gün dostluğunuzdan aldığımız güçle devam ediyoruz yolumuza. Ardımızda bıraktığımız on yılın bize kattığı birikim ve her yeni sayımızda eksilmeksizin bize ilham veren heyecanımızla daha dolu, daha renkli, daha samimi nice on yıllara… Aile Dostu… 24 İçinizi Isıtacak Bitkiler KIŞIN KEYFİNİ SÜRMENİN EN SAĞLIKLI YOLLARINDANDIR BİR BARDAK BİTKİ ÇAYI EŞLİĞİNDE, EN SEVDİĞİNİZ KİTAP ELİNİZDE, SAKİN BİR HAFTA SONU GEÇİRMEK… 25 Isırgan otundan ebegümecine, kuşburnundan enginar yaprağına kadar ne de çok nimet var aslında elimizin altında olup da şifasından bihaber olduğumuz. Soğuk kış günlerinin en keyifli zamanlarıdır koltuğunuza uzanıp, battaniyenizi örtüp, elinize aldığınız bir bardak sıcacık çay. Hele ki bu çay, lezzetinin yanı sıra bir de sağlık veriyorsa tadından içilmez… Birçoğunu hoş kokusu ve güzel tadından dolayı keyif için tükettiğimiz çayların aslında çok daha önemli özellikleri de var. Bu çaylar, biz farkında olsak da olmasak da günlük hayatta karşılaştığımız pek çok rahatsızlığa iyi geliyor veya önlüyor. Özellikle kış aylarında hastalıklara karşı daha savunmasız hale gelen vücudumuz için her biri ayrı bir misyon üstlenmiş durumda. Ebegümeci çayı Adını günlük hayatta pek sık duymadığımız ancak bir şekilde aşina olduğumuz bir bitki ebegümeci. En sık tüketim şeklini haşlanıp limon, tuz ve zeytinyağı ile servis edilmesi olarak bildiğimiz bu yeşil yapraklı bitki, çay olarak tüketildiğinde de oldukça faydalı. Özellikle solunum sistemi tahrişlerinde koruyucu olarak kullanılıyor. Üst solunum yolları enfeksiyonlarına iyi geliyor. Ayrıca göğüs yumuşatıyor, balgam söktürüyor ve öksürük kesiyor. Ağız mukozası hastalıkları, faranjit, bronşit, soğuk algınlığı, astım ve grip için de bir hayli faydalı. Isırgan Otu Çayı Özellikle Akdeniz ve Ege Bölgelerinin en gözde bitkilerindendir ısırgan otu. Tazeyken çıplak elle dokunmanın mümkün olmadığı bu bitki, adını bu özelliğinden almış. Ancak sıcak su ile buluştuğu anda sönüyor ve adeta kendini yemeğe teslim ediyor. Yöreye özgü sac böreği ve salatalarda lezzeti ile özellikle tercih edilen bu otun başka maharetleri de var. Çay gibi demleyerek tüketebileceğiniz ısırgan otu, idrar arttırıcı bir özelliğe sahiptir. Metabolizmayı hızlandırır ve ödem attırır. Toksinlerden arındırıcı ve bakterilere karşı koruyucu özellikleri ile de oldukça sık tercih edilir. Mide ve sindirim sistemi için oldukça rahatlatıcıdır. Vücut direncini arttırır ve bağışıklık sistemi için çok iyi bir destekleyicidir. İçerdiği A vitamini sayesinde gözler için ve bilhassa gece körlüğü için iyi gelir. Yeşil Çay Adını belki de en fazla duyduğumuz bitki çaylarından biridir. Ancak birçoğumuz oldukça farklı faydaları olan bu çayın kaynağı hakkında pek fazla bilgiye sahip değiliz. Yeşil çay aslında bildiğimiz siyah çayın işlem görmemiş hali. Mayalanma işleminden geçmediği için de sağlık için yararlı etken madde içeriği çok daha fazla. Birçok hastalığa karşı koruyucu özelliği var bu sağlık kaynağı çayın: Kuşburnu Çayı - Kanser Kuşburnu da tıpkı birçok diğer bitki ve meyve gibi farklı şekillerde de tüketilebilmektedir. Özellikle marmeladı ve soğuk olarak tüketilen şurubu yine Akdeniz ve Ege sahillerinin en gözde ikramları arasındadır. Bu haliyle de oldukça faydalı olan kuşburnu meyvesi, çay olarak demlendiğinde ise birçok rahatsızlık için koruyucu özelliğe sahiptir. - Romatizma Sahip olduğu vitaminler açısından bir hayli zengindir. Kendinizi daha dinç hissetmenizi sağlar. İçindeki C, B1 ve B12 vitaminleri sayesinde kanı temizler ve özellikle raşitizm hastalığı için oldukça güçlü bir destektir. - Yüksek kolesterol - Kalp ve damar rahatsızlıkları - Enfeksiyon - Yaşlanma - Alzheimer, demans - Kemik erimesi - Diş çürümesi, ağız kokusu - Yavaş metabolizma - Şeker - Stres, depresyon, yorgunluk - İshal ve mide rahatsızlığı 26 Artık devir önlem devri. Hastalanıp yatağa düştükten sonra iyileşmek için değil, hastalanmadan önce sağlığımızı korumak için daha fazla çaba sarf etmek gerekiyor. Bunun için de bitki çayları en büyük yardımcılarımızdan… Kekik Çayı Genellikle hoş kokusu ve rahatlatıcı içimi ile keyif çayı olarak tercih edilen kekik çayı aslında oldukça güçlü bir koruyucu. Ancak bu çayı hazırlarken dikkat edilmesi gereken önemli husus ise kapalı baharat paketlerini değil aktardan alabileceğiniz ve dağ kekiği olarak satılan işlenmemiş halini tercih etmek. Ayrıca cezveye atıp kaynatmak yerine bir bardağa koyduğunuz kekiğin üzerine sıcak su ilave edip 5 ila 10 dakika arasında bekleterek demlemeniz etkisini daha fazla almanızı sağlayacaktır. Gelelim bu güzel kokulu çayın faydalarına. Bakterilere karşı verdiği savaş gerçekten de bilim dünyasını kıskandıracak türdendir. Ayrıca oldukça iyi bir balgam söktürücüdür. Bunun yanında kuru öksürüğe de birebirdir. Ihlamur Çayı: İçine bir-iki limon dilimi ve bir de küçük elma doğrayıp bir tatlı kaşığı balla annelerimizin elimize tutuşturduğu birinci adım tedavi yöntemidir ıhlamur çayı. Annelerimize de annelerinden hatta anneannelerinden miras kalmış belki de en geleneksel karışımdır. Bu atalarımızdan yadigar yöntemin soğuk algınlığına karşı tedbir ve tedavi amaçlı faydalarının yanı sıra iştah açıcı ve gaz söktürücü bir özelliği de vardır. Balla karıştırıldığı takdirde mide rahatsızlıklarında rahatlama sağlar. Ihlamur çayı; yatıştırıcı, idrar söktürücü, göğüs yumuşatıcı, balgam söktürücü ve gıcık giderici olarak da kullanılır. Enginar Çayı Çaylar arasında en enteresan olanlarından biridir enginar çayı. Çünkü nedense pek tanıdık gelmez kulağa. Ama bundan sonra sık sık duymaya ve kullanmaya alışmak lazım çünkü faydaları saymakla bitecek gibi değil. konusunda bir hayli etkilidir. Ayrıca, Romatizma ve gut hastalığına iyi gelir. z Eklem yanmalarını azaltır. z İştah açar. z Kan basıcını azaltıcı ve tansiyon düşürücü bir etkisi vardır. z Mide ve bağırsak hastalıklarında, ishal ve dizanteride etkilidir. z Safra kesesi, karaciğer hastalıklarında ve sarılıkta etkilidir. z Karaciğeri rahatlatır z Beyin yorgunluğunu azaltır z Hepatit hastalığında etkilidir. z Obezite için kullanılabilir. z Kurdeşen, ekzema için çok faydalıdır. z Enfaktüs ve beyin kanamalarını önleyicidir. z Mideyi dezenfekte ederek rahat çalışmasını sağlar. z Toksinlerin atılmasına yardımcı olur. Peki nasıl hazırlanır bu enginar çayı? -Enginar yapraklarından 2 kaşık kadar demliğe koyulur ve üzerine 400-500 ml kaynar su ilave edilir.5-10 dakika daha kaynatılır. Daha sonra 5-10 dakika demlenmesi için beklenir ve süzülerek içilir. Vücuttaki toksinleri atmak 27 28 Sanatın Kenar Süsü: Tezhip İSLAM’I BÜYÜK BİR SAYGI VE ÖZENLE YAŞAYAN OSMANLI, ÖZELLİKLE KUR’AN SÜSLEMELERİNDE BİLHASSA KULLANMIŞ BU SANATI. AYRICA BERATLAR, NAĞMELER VE KIYMETLİ KABUL EDİLMİŞ KİTAPLAR İÇİN DE SIKLIKLA KULLANILMIŞ. 29 Altının dövülerek ince bir tabaka haline getirilmesi, sanatın icrasının ilk basamağıdır. Altın, varak suyun içerisinde ezilerek jelatin malzeme ile karıştırılır. Bu işlem karışımın kıvama gelmesi içindir. Boyalar ise özellikle toprak boyalardan tercih edilir. Altın rengi, hatta altın tozu ile ince ince çalışılmış, emek harcanmış, yürek katılmış süsleri sayfaların… İnsanda ister istemez bir hayranlık duygusu uyandıran şahane bir görsel sunum. “ Sadece kenarındaki süs için bile bu kadar emek harcanmış ise içinde yazan bilgi ne kadar kıymetlidir ki?” diye düşünmekten alamıyor insan kendini. Aslında bu düşüncesinde de haklı bu harika süslemeleri görenler. Çünkü tam da bu gaye doğrultusunda ortaya çıkmış bu sanat. Tezhip Sanatı… Özellikle Kur’an süslemeleri, ferman ve beratlar için icra edilmiş. Sanatın işçiliğinin ve görselliğinin ihtişamı, çevresini sardığı bilginin de ne denli değerli olduğunun bir kanıtı imiş. Tezhip, Arapça bir kelime… 17. Yüzyılda altın çağını yaşamış Osmanlı’da. Hızlı bir şekilde de kabul ve icra görmüş. Zamanla Osmanlı’da bir gelenek halini almış tezhip sanatı. İslam’ı büyük bir saygı ve özenle ya- şayan Osmanlı, özellikle Kur’an süslemelerinde bilhassa kullanmış. Ayrıca beratlar, nağmeler ve kıymetli kabul edilmiş kitaplar için de sıklıkla kullanılmış. Altın bu süslemenin olmazsa olmazlarından olmuş ve göz alıcı renkli bu değerli madene ise en çok eşlik eden renk lacivert imiş. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde yıldızı oldukça parlayan bu sanatın en önemli isimleri arasında yine Kanuni döneminde yaşamış olan Şah Kulu ve Kara Memi vardır. Klasik Türk Sanatları Vakfının yaptığı çalışmaya göre Osmanlı’da Tezhip Sanatının seyri 17. Yüzyıldan sonra duraklamaya uğramış: “18. yüzyılda III. Ahmed Devri süresince Batılı akımların etkisi daha net hissedilmeye başlamıştır. Fransız Rokoko akımı 1721 den sonra Osmanlı sanatlarını etkisi altına almıştır. Neredeyse tüm sanat dallarını etkileyen bu akımdan tezhip de nasibini almıştır. Bu dönemde Avrupa Barok üslubuna Türk sanatının unsurlarının katılmasıyla oldukça zevkli eserler de verilmiştir. Bazı sanat öğreticilerimiz bu dönem sanatına “Türk Baroğu” adını vermekte bir sakınca görmemişlerdir. III. Ahmed döneminde başlayan değişim yaygınlaşıp 19. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Yüzyıl sonuna kadar devam eden süreçte klasik tezhip üslubu oldukça değişmiş ve barok unsurları olan iri çiçekler, buketler, vazo, saksı veya sepet içinde buketler, kurdela ile bağlanmış çiçekler bolca kullanılmıştır. Ülkemizde, tezhip sanatının öğretildiği ilk eğitim kurumu, 1914’te Medresetü’lHattâtîn adı ile açılmıştır.” Altının dövülerek ince bir tabaka haline ge- 30 tirilmesi sanatın icrasının ilk basamağıdır. Böylece altın artık varak olarak kullanılmak üzere hazırdır. Altın, varak suyun içerisinde ezilerek jelatin malzeme ile karıştırılır. Bu işlem karışımın kıvama gelmesi içindir. Boyalar ise özellikle toprak boyalardan tercih edilir. Süsleme malzemesinin hazırlanmasının ardından müzehhip yani tezhip sanatçısı, kağıda, tasarlamış olduğu deseni çizer. Daha sonra sert bir zemin olan çinkonun üzerine sabitlenen bu desen çizilmiş kağıttaki çizgilerin üzerine bir iğne ile sık de- likler delinmek sureti ile tekrar üzerinden geçilir. Bu işlem tamamen bittikten sonra noktalanmış olan kâğıt, desenin işleneceği yerin üzerine yerleştirilir. Delikleri yapışkan bir siyah toz madde ile doldurur. Delikli olan kâğıt kaldırılır ve altında motifin zemine çıkmış olduğu görülür. Bu aşamanın ardından motif iyice belirgin hale getirilir ve sonra altın veya boya yardımı ile doldurularak tezhip sanatı icra edilir. Günümüzde ise meraklıları tarafından hala ciddi bir ilgi görüyor bu sanat. Yine kitap ciltleri tezhip ustalığının ilk sergi yerlerin- den olsa da uygulama alanı daha da çeşitlenmiş. Minyatürler, süs sandıkları, hatta son yıllarda daha sık rastladığımız, kıyafetlerde de bu sanatın inceliklerini görmek mümkün. Eskiye merakın hayatımızın her alanında kendini göstermeye başladığı bu günlerde birden çok eşyanın üzerinde rastlıyoruz tezhip sanatı desenlerine. Kravatlardan tutun da tavan, duvar ve mobilya süslemelerine kadar birçok alanda ihtişamlı görüntüsü nedeniyle özellikle tercih ediliyor. 31 32 Pasta Süsleme Sanatı PEMBE, MOR, SARI ÇİÇEKLERLE VEYA BİR FUTBOL SAHASI TASARIMI İLE SÜSLENMİŞ RENGARENK, İŞTAH AÇICI PASTALAR… HER BİRİ ADETA BİR SANATÇININ ELİNDEN ÇIKMIŞ GİBİ DURAN, HAYAL GÜCÜNÜ ZORLAYAN FİGÜRLER… HAYRAN OLMAMAK, HAKKINI VERMEMEK MÜMKÜN DEĞİL… 33 Lezzetinden önce görsel bir şölen sunan bu harika pastaları biz yapabilir miyiz acaba? Cevap kesinlikle evet. Bunun içinse ihtiyacımız olan tek şey biraz hayal gücü ve biraz el becerisi. E biraz da malzeme tabii… Pastanelerde, pasta kataloglarında, televizyon ekranlarında rastladığımızda hayranlıkla seyrettiğimiz her biri adeta bir sanat eserini andıran pastalar… Hani birçok başka şey için kolayca “amaan ne var bunda biraz uğraşsan yapılır” diyebildiğimiz ama bu sefer gözümüzle şahit olduğumuz bu olağanüstü mahareti el mahkum kabul ettiğimiz şaheserler… Rengarenk dekorlar, çikolata ile eşsiz bir uyum yakalamış vanilya ve harika kokusu ile yumuşacık kremalar… Sırrına bir türlü eremediğimiz, her an dalından yeni kopmuş gibi görünen iştah kabartan meyveler… Eminim birçoğumuz evde şöyle renkli, görüntüsü ile herkesi kıskandıracağını düşündüğümüz bir pasta denemesine birden fazla kez girişmişizdir. Sonuç bir facia olmasa da ne yazık ki aklımıza aldığımıza pek de yakın bir yere ulaştırmaz bizi. Yeşil için ıspanak, pembe için çilek hatta kırmızı pancar çoğu kez yeterli olmuştur da iş maviye, kırmızıya, turkuaza gelince takılırız. Ve bir pasta denememiz daha üzerine sıra sıra dizilmiş çilek veya kivi süslemesiyle son bulur. Herkes ne kadar beğenirse beğensin biz asıl istediğimize ulaşamamış olmanın hayal kırıklığı içinde çoğu kez tadına bile bakmayız pastamızın. Oysa artık bu kadar zahmete girmeden o şahane pastaları yapmak mümkün. Elbette ki bunun için en doğru adres pastacılık kursları. Ancak eğer o kadar sabrım yok ben bugün başlamak istiyorum ve kendi denemelerime güveniyorum diyorsanız gerçekten de bu gün başlayabilirsiniz. Bütün iş doğru malzeme ve sizin hayal gücünüzü el becerinizle birleştirmenizde bitiyor. Pasta süslemede kullanılan başlıca malzeme elbette ki şeker hamurları… Cıvıl cıvıl renkleriyle bu hamurlar her ne kadar çocukların oyun hamurlarını andırsa da aslında yenilebilen ve tadı da bir hayli lezzetli süsleme yiyecekleri. Biraz araştırdığınızda olduğunuz şehirde muhakkak pasta malzemeleri satan dükkanlar olduğunu göreceksiniz. Eğer bu kadarı bile benim için zahmetli diyorsanız bu siparişi internetten de vermeniz mümkün. Üstelik sadece şeker hamuru da değil. Birbirinden farklı şekillerde kalıplar ve işinizi kolaylaştıracak yardımcılar da bulabilirsiniz. Peki nedir bu şeker hamuru? Nasıl yapılır? Ne kadar sağlıklıdır? Çoğu kez toz karışımlar halinde satılan bu hamurlar sanıldığı ya da merak edildiği kadar sağlıksız değiller. Pastörize yumurta, un, yağ ve süttozu kullanılarak üretilen bu hamurlara renk vermek içinse bakanlık tarafından izin verilen gıda boyaları kullanılıyor. Burada en dikkat edilmesi gereken nokta aldığınız ürünün ISO:22000 Gıda Güvenliği sertifikasına sahip olup olmadığı. Çünkü bu sertifika sayesinde hamur için kullanılan tüm malzemelerin ısıl işlem görmüş ve zararlı mikroorganizmalardan temizlenmiş olduğundan emin olmuş olabilirsiniz. Ancak bütün bu önlemlere rağmen bu malzemelere yüzde yüz sağlıklı demek de doğru değil elbette. Çünkü ne de olsa içinde bol miktarda glikoz ve toz jelatin gibi çok da tercih edilmemesi gereken maddeler de var. Eğer ”benim için görüntü çok önemli ben gerekirse dışını yemem (☺) “diyorsanız o zaman birbirinden renkli bu hamurlar emrinize amade. Yok “ben yine de varsa sağlıklısını tercih edeyim” diyorsanız o zaman sizin için de alternatifler var tabii. Her aşama ile bizzat ilgilenmek isteyenler evde kendi şeker hamurlarını kendileri de yapabilirler. Üstelik bu zannedildiği kadar zor bir işlem de değil. Mutfağınızdaki malzemeler dışında ihtiyacınız olacak olan tek şey renk vermesi için gıda boyası. Bu yolu tercih etmenizin bir diğer avantajı da ne kadar ihtiyacınız olacaksa o kadar hamur yapabiliyor olmanız. Gelelim malzemelere ve yapılışına. 34 Pastayı olduğundan çok farklı bir sunumda karşımıza çıkaran pasta süsleme çalışmaları için illa ki hazır malzemeler kullanmak zorunda değilsiniz. Evde hazırlayabileceğiniz renkli şeker hamurları ve çikolata süsleri de hazır aldıklarınız kadar başarılı olabilir. 35 Pasta süslemede en büyük yardımcılardandır renkli drajeler ve marshmallow… İster pastanın içinde isterseniz de dış süslemesinde kullanabileceğiniz bu malzemeler, pastanın genel havasını birkaç dokunuşla değiştirebiliyor… Evde Şeker Hamuru Yapıyoruz: Malzemeler: z 4 yemek kaşığı nişasta z 2 yemek kaşığı pudra şekeri z 2 çağ kaşığı katı yağ (mümkünse tereyağı) z 4 yemek kaşığı su z İstediğiniz renk yoğunluğuna göre ( kalem ucu büyüklüğünden başlayarak ekleyebilirsiniz) gıda boyası Hazırlanışı: Tercih ettiğiniz miktarda gıda boyası ve su karıştırılır. Daha sonra bu karışıma pudra şekerinin hepsi ve nişastanın 2 kaşığı eklenir ve yağ da ilave edilerek pişirilir. Kaynayıp piştikten sonra soğumaya bırakılır. Soğuyan bu karışım elimizde kalan diğer 2 kaşık nişasta ile yoğurulur. İşte dilediğiniz gibi şekillendirebileceğiniz lezzetli ve nispeten daha sağlıklı şeker hamurunuz hazır. Gözümüzde büyüttüğümüz ve sanki yapması saatler alırmış gibi görünen o harika pastaların yapımı bu kadar kolay. Bunun için olması gereken en büyük özellik hayal gücü ve el becerisi. Şeker hamuru meselesi çözüldüğüne göre pasta süslemenin bir diğer soru işaretine geçebiliriz: Çikolatadan şekiller, pasta kenarları ve hatta çanaklar. Aslına bakacak olursanız işin bu kısmı şeker hamuru kısmından bile daha kolay. Çünkü bu sefer malzeme almaya gitmek veya siparişi beklemek gibi bir zamana da ihtiyacınız yok. Mesela yuvarlak kalıpta yapmış olduğunuz bir pastanın etrafını çikolatadan şekillendirilmiş bir çitle çevirmek istiyorsunuz diyelim. Belki farkında değilsiniz ama en kolay süsleme yolunu çoktan seçmiş bulunuyorsunuz. Nasıl mı? Görelim. Malzemeler: z 150 gram çikolata (Renk ve tat tercihi size kalmış. İster beyaz, ister bitter, ister sütlü çikolata kullanabilirsiniz.) Malzemeler bu kadar. Hazırlanışı: Kekinizin etrafına tam gelecek ölçüde kestiğiniz alüminyum folyoyu pastanızın yük- sekliğine göre katlayın ve düz olan tarafı kullanacağınız şekilde hazırlayın. Çikolatanızı benmari usulü eritin. (Benmari usulü: su koyduğunuz bir kabın içine başka bir kap veya cezve koyun. Parçalara ayırdığınız çikolatanızı içine atın ve yavaşça karıştırarak erimesini bekleyin. Tamamen eriyince ocaktan alın). Erimiş çikolatayı tercihinize göre belirlediğiniz bir uç taktığınız pasta şırıngasına koyun. Daha sonra bu şırınga ile alüminyum folyonun üzerine ileri geri veya daireler halinde, ya da hayalinizdeki ne ise, birbirine bağlı şekiller çizin. Birkaç dakika bekledikten sonra pasta çitinizi yavaşça folyodan kaldırın ve hemen pastanızın etrafına sarın. Vee doğru buzdolabına. Donduğundan emin olana kadar orada kalmasında fayda var. İşte o gözünüzü korkutan pasta çitleri ve pasta dekorları bu kadar kolay hazırlanıyor. Eee artık bu kadar bilgiden sonra çitin içini süslemek de size kalıyor. 36 Yaşam Kalitemizi Etkileyen Tikler ve Sebepleri Yard. Doç. Dr. Adnan ÇOBAN TIRNAK YEMEKTEN TUTUN DA YÜZÜMÜZLE VEYA VÜCUDUMUZLA YAPTIĞIMIZ TİKLERE VARINCAYA KADAR BİR ÇOK KÖTÜ ALIŞKANLIK VE HATTA HASTALIK NE KADAR KÜÇÜK GÖRÜNSE DE HAYAT KALİTEMİZDE VE İNSANLARLA İLİŞKİLERİMİZDE OLDUKÇA RAHATSIZ EDİCİ OLABİLİR. PEKİ NEDİR BUNUN SEBEBİ? 37 Çabuk öfkelenen, huzursuz, yerinde durmakta zorlanan, dikkat eksikliği olan çocuklarda daha sık görülmektedir. Tik Bozuklukları Tikler, istem dışı belirli kas gruplarında meydana gelen, yineleyici, ritmik olmayan hareketlerdir. Çocuğun tikleri, içsel çatışma ve gerilimden kurtulma çabası içerisinde olduğunu gösterir. görülen mimikler, aynı sözü tekrarlama, üstünü başını düzeltme sayılabilir. Çabuk öfkelenen, huzursuz, yerinde durmakta zorlanan, dikkat eksikliği olan çocuklarda daha sık görülmektedir. Çocuklarda Tiklere Eşlik Eden Tiklerin Yaşa ve Cinsiyete Göre Diğer Durumlar z Öğrenme Güçlüğü Görülme Sıklığı Tikler, genellikle erken yaşlarda başlamaktadır. Tikler, sıklıkla 3-4 yaşından sonra görülmektedir. Nadiren, 15 aylık gibi erken bir dönemde de görülebilir. En sık görüldüğü yaşlar ise, 6-7 yaş ve 11-13 yaşları arasıdır. Toplum içinde görülme oranı %1-2’dir. Genellikle erkek çocuklarda daha fazla görülmektedir. Erkeklerde kızlara göre 2 kat daha fazla görülmektedir. Sosyo-ekonomik durumdan bağımsızdır. Aile bireylerinin birinde varsa, sıklık ve şiddeti birtakım faktörlerden (stres, yorgunluk vb. ) etkilenmektedir. En sık görülen tikler arasında, göz kırpma, kaş kaldırma, dudak ve burun oynatma sayılabilir. Bunun yanı sıra bazı tikler de karmaşıktır. Kompleks tikler arasında, yüzde z Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu z Obsesif Kompulsif Bozukluk Tik Çeşitleri 1-Gelip geçici tikler, tekil veya çoğul motor ve/veya vokal tiklerden oluşur. Bir yıldan uzun sürmeyen, her gün artmalar ve azalmalarla gözlenebilen basit tiklerdir. Bir çok olguda, stres ve çevresel faktörler etkilidir. 2-Kronik motor ya da vokal tikler, bir yıldan daha uzun sürmektedir. Tiklerin olmadığı dönem üç aydan daha azdır. Vokal tikler, burun çekme, boğaz temizleme gibi duyulabilen tikler iken, motor tikler kaş kaldırma, göz kırpma, baş sallama, omuz silkme gibi görülebilen tiklerdir. 3-Tourette Bozukluğu, çocukluk çağlarında (ortalama olarak 7-10 yaşlarında) başla- yan bir bozukluktur. Artmalar ve azalmalar gösterir. Motor (hareketle ilgili )ve vokal tikler (ses çıkarma) birlikte görülebilir. Nedenleri arasında, genetik, nörobiyolojik ve çevresel etkenler sayılabilir. 4-Başka türlü adlandırılamayan tik bozukluğu, tanı ölçütünü karşılamayan tiklerle devam eden bozukluklar için kullanılmaktadır. 18 yaşından sonra başlamakta veya dört haftadan daha kısa sürmektedir. Nedenleri Nedeni tam olarak anlaşılamamış olmakla birlikte tiklerin oluşumunda genetik ve çevresel etkenlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Basit tikler genellikle çocuğun öfke ve duygularını ifade edebilme becerisi geliştirmesiyle hızla sönmektedir. z Genetik faktörler ( Beyin kimyasallarından biri olan dopaminin anormal metabolizmasından kaynaklandığına dair görüşler bulunmaktadır) z Stres (Tik belirtileri gerginlik veren bir ortam sonrasında artar) z Aşırı kontrolcü, titiz, otoriter ve baskıcı tutum z Çocuğa yönelik ilgi ve sevgi azlığı z Çocuğun davranışlarının eleştirilmesi 38 Tiklerin tedavisinde, kronik bir hastalığın olması, yetersiz aile desteği gidişatı olumsuz etkileyebilir. z Çocuktan performansının, yeteneklerinin üstünde bir şeyler beklenmesi z Akranları veya kardeşleri ile kıyaslanması z Aile içinde sorunlar, geçimsizlikler z Kardeş kıskançlığı z Güvensiz ve kaygı veren ortam z Ortaya çıktığı bölgenin veya organın rahatsızlığı. z Ebeveynin sürekli olarak çocuğun tiklerine dikkat çekmesi. z Kişilik özellikleri olarak, ürkek, titiz, aşırı duygusal, endişeli çocuklarda tikler daha uzun devam etmektedir. TİKLER VE SOSYAL ÇEVRE Tikler, çocuğun alay konusu olmasına veya dışlanmasına neden olabilir. Bu durum, çocuğun özgüvenini etkiler, çocuk üzerinde bir stres meydana getirir. Alay edilme veya dışlanma durumuna maruz kalan çocuğun tiklerinin sıklığı ve şiddeti artabilir. Bu du- rum da, çocuğun sosyalleşmesini, arkadaş edinmesini, sosyal uyumunu olumsuz etkiler. Çocuğun sosyalleşmesi, olumlu sosyal ilişkiler içerisine girmesi konusunda destek olunması önemlidir. TEDAVİ Tik bozuklukları, çocuğun benlik saygısında düşmeye, aile veya okul yaşamında bozulmaya, uyum sorunlarına yol açabilir. Seyri genellikle iyi bir gidişat gösterir. Kronik bir hastalığın olması, yetersiz aile desteği gidişatı olumsuz etkileyebilir. Çocuk tiklerini belirli durumlarda, belirli ortamlarda gösteriyorsa bunun nedenlerinin değerlendirilmesi önemlidir. Anne babanın kaygısı nedeniyle çocuğun davranışlarını kontrol etmeye çalışması sonucunda açığa çıkan gerginlik çocuğun tiklerinin artmasına neden olur. Aile ve çevre tarafından yapılan uyarılar, cezalandırmalar, çocuğu duygusal ve fiziksel yük altına sokmakta, tiklerin devam etmesine ya da yeni tikler oluşmasına yol açabilmektedir. Tikleri söndürmede aile, öğretmen ve tedavi ekibinin iş birliği içinde olması önemlidir. Anne, baba ve öğretmenin çocuğa destek olması, çocuğun tiklerinin istemli olmadığını kabullenmesi gereklidir. Çocuğa sevildiği hissettirilerek, olumlu benlik algısı ve kendine güven duygusunun geliştirilmesi sağlanmalıdır. Tedavide, çocuğun benlik saygısının arttırılması, aile içi ilişkilerin iyileştirilmesi, stresin azaltılması önemlidir. Tikler kronikleşmişse ilaç tedavisi de eklenmelidir. 39 Abant Gölü YAYLASIYLA, DAĞIYLA, MAHARETLİ AŞÇILARIYLA DOLU DOLU BİR KENT BOLU “Benden selâm olsun Bolu Beyi’ne Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır At kişnemesinden, kalkan sesinden Dağlar seda verip seslenmelidir” 41 Hareketli, adrenalin dolu bir kış tatili istiyorsanız adresiniz Bolu olmalı… Ancak istediğiniz tatil sıcacık ve sakin birkaç günse adres yine aynı… Ya da yemyeşil bir ormanın içinde bir kampsa düşlerinizi süsleyen bunun için tercih edebileceğiniz yer de yine Bolu… Batı Karadeniz’in en güzel şehirlerinden birisidir Bolu. Yemyeşil ormanların içine kurulmuş… Başınızı ne yöne çevirseniz içinizi huzurla doldurmaya yetecek kadar da sebep mevcut bu şirin kentte. Bunun en güzel kanıtı da Bolu deyince aklınıza ilk gelenlerin listesidir: Kartalkaya, Abant, Yedigöller, Mudurnu, Mengen… Böylece uzayıp gidebilir bu liste. 8.276 km²’lik alanı ve yaklaşık 178.000’lik nüfusu ile Batı Karadeniz’in en sakin şehirlerinden biridir. Bolu, iklimsel olarak Karadeniz iklimi ile karasal iklim arasındaki geçiş alanındadır. Karadeniz kıyısına yakın olan ilçelerde Karadeniz ikliminin özellikleri ağır basarken; iç bölgelere gidildikçe, iklim karasallaşır. % 59’luk orman alanı oranı ile Türkiye ormanları içinde % 2,55’lik bir paya sahiptir. Yeşil alandan bu kadar cömert olan Bolu’da Karadeniz iklimin görüldüğü kıyı bölgelerde kayın ve meşe, yüksek yerlerde göknar ve sarıçam türleri daha çok görülüyor. Karasal iklimin hakim olduğu iç bölgelerde ise antropojen bozkırlar daha baskın. Bolu denildiği zaman ilk akla gelen kış turizmidir. Kış turizmi denildiğinde ilk akla gelen ise elbette Kartalkaya’dır. Bolu İl Kültür Turizm Müdürlüğü’nün verilerine göre: “Kartalkaya kayak merkezi Batı Karadeniz Bölgesi’nde, Bolu il merkezinin 38 km. güneydoğusunda, Köroğlu Dağı turizm alanı içerisinde yer almaktadır. Kayak alanı 1850–2200 m. yükseklik kuşağı üzerinde bulunmaktadır. Yöre, yarı ılıman bir iklime sahiptir. Kartalkaya Kayak Merkezi ve çevresi orman örtüleri ile kaplıdır. Hakim rüzgâr yönü batı–kuzeybatıdır. Alp kayağı, kayaklı koşu (cross-country) ve tur kayağı için uygun koşullara sahiptir. Yılın 4 ayı (15 Aralık-15 Nisan) kayak yapmak mümkündür. Ortalama 250 cm. kar kalınlığı vardır.” bulunan Bolu, bunun bir neticesi olarak da oldukça fazla jeotermal kaynağa sahip. Çok uzun yıllardır misafirlerini ağırlayan bu kaplıcalar, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sine bile girmiş. Sağlık açısından bir çok faydası bulunan kaplıcaların bu konudaki resmi kayıtları ise şöyle:” Banyo ve içme kürlerine elverişli olan sular, romatizmal hastalıklara, deri, kan dolaşımı ve kalp hastalıklarına, solunum yolu hastalıklarına, kadın hastalıklarına, sindirim sistemi, safra kesesi, böbrek ve idrar yolları hastalıklarına, kemik ve kireçlenme rahatsızlıklarına, metabolizma ve beslenme bozukluklarına iyi gelmektedir. Büyük kaplıca suları 1767 mg/lt eriyik mineral değerine sahiptir.” Eğer soğuktan çok fazla hoşlanmıyorsanız ve karlı dağların size göre olmadığını düşünüyorsanız Bolu’nun sizin için de bir alternatifi var: Kaplıcaları. Karacasu’da hemen Seben Dağı’nın eteklerinde doğa ile iç içe ve sıcacık birkaç gün geçirmek isteyenler için oldukça ideal bu kentin kaplıcaları. Türkiye’nin en önemli fay hattı üzerinde Doğa ile haşır neşir olmaktan hoşlanan bir tarafınız var ise sizin için de en iyi seçim Abant Gölü olacaktır. Bolu’nun güneybatısına düşen Abant Gölü, bir heyelan set gölü. Merkeze olan uzaklığı 37 kilometre olan göle gitmek içinse illa ki şahsi bir aracınız olması gerekmiyor. Şehir merkezinden kalkan otobüslerle de ulaşımı sağlamak 42 Köroğlu’nun adı yiğitlik mertlik ve aşkla anılmaya devam ederken, tüfek keşfedilir: “Tüfek icad oldu, mertlik bozuldu. Eğri kılıç kında paslanmalıdır.” 43 Tadına doyulmaz yemeklere bir de Mengenli aşçıların eli değince bu sadece lezzetli bir yemek olmaktan çıkıyor ve bir ziyafete dönüşüyor. mümkün. Batı Karadeniz Dağları’nın Abant ve Keremali Dağları üzerinde bulunan göl, 1350 metre yükseklikte. Göl çevresinde bulunan bungalov tarzı evler ise kendi evinin rahatlığını arayanlar için tercih sebebi olabilir. Toplam 7 kilometrelik çevre uzunluğuna sahip olan ve yılın her zamanı size farklı bir görsel şölen yaşatmayı vaad eden Abant Gölü’nde yapabileceğiniz aktiviteler de bir hayli fazla. Piknik, kamping, sportif olta balıkçılığı, yürüyüş, bisikletle, faytonla, atla gezinti bunların en fazla rağbet görenlerinden. Bolu ilinin bir diğer görülmeye değer yerlerinden biri de Mudurnu ilçesi. Mudurnu sahip olduğu tarihi mimari ile Bolu’nun göz bebeği adeta. Kentsel sit alanı olarak ilan edilen Mudurnu’da 165 adet konut ve 8 adet cami, çeşme, hamam olmak üzere toplam 173 adet mimari değeri yüksek yapı bulunmakta. Kentin bilinen tarihi M.Ö. 8. yüzyıldan daha eskilere dayanıyor. M.S. 7 ve 10. Yüzyıllar arası Bizans hakimiyetinde bulunan şehir, 11. Yüzyılda Anadolu Selçuklu yönetimine girmiş. Sonrasında tekrar el değiştirerek İlhanlılar hakimiyetine girse de Osman Gazi döneminde tekrar Osmanlı topraklarına dahil edilmiş. Bu tarihten sonrası için Bolu Defterdarlığı’nın kentin tarihi ile ilgili yaptığı çalışma ise şöyle: “Bu dönemde, bir ara İsfendiyaroğulları’nın istila ettiği Bolu, 1692’de sancak beyleri yerine atanan Voyvodalarca yönetildi. 1811’de II. Mahmud voyvodalığı kaldırınca, Bolu-Viranşehir adıyla yeniden sancak oldu. 1864 Vilayet Nizamnamesi ile Bolu Sancağı Kastamonu Vilayetine bağlandı. II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Bolu Kastamonu’ya bağlı olduğundan, ilk Bolu Mebusları Kastamonu mebusları arasında yer almıştır. II. Meşrutiyetten (1908) Cumhuriyet dönemine kadar bağımsız sancak olarak yönetilen Bolu, 1923’te Vilayet haline getirildi. Bolu’nun son Mutasarrıfı Ahmet Fahrettin Bey, Bolu’nun ilk valisi oldu. Roma döneminde Bithynium olarak anılan kente İmparator Claudius’un hüküm sürdüğü yıllarda Claudiopolis adı verildi. M.S. 12. yüzyıl başlarında İmparator Hadrianus’un sevgilisi Antinoos’un doğum yeri olması nedeniyle önem kazanan kent daha sonra Hadrionapolis olarak adlandırılmaya başlandı. Bir piskoposluk merkezi olan ve Bizans döneminde Polis denen kenti, 11. yüzyılda yöreye gelmeye başlayan Türkmenler Bolu olarak adlandırdılar.” Her ne zaman olursa olsun Bolu adı geçtiğinde ağzımıza takılıveren bir dörtlük vardır hani: “Benden selâm olsun Bolu Beyi’ne” diye başlayan. Zalim Bolu Beyi ile kahraman Köroğlu’nun dillere destan hikayesinin bir ürünüdür aslında bu şiir. Yazar Pertev Naili Boratav’ın kalemine göre destan şöyle vuku bulmuştur: “Ruşen Ali küçük bir çocukken Bey, babasından kendisi için iki tay seçmesini ister. Seyis Yusuf’un seçtiği tayları Bey beğenmez ve Seyis’in gözlerine mil çektirerek kör eder. Yusuf gözleri kör olarak iki tayla döner. Bundan sonra taylar Yusuf’un istediği gibi büyütülür. Bunlardan bir tanesi Köroğlu’nun Kır 44 Piknik, kamping, sportif olta balıkçılığı, yürüyüş, bisikletle, faytonla, atla gezinti... Bunlar Abant Gölü’nde yapılabilecek faaliyetlerden sadece bir kaçı. Bolu Dağları 45 Göynük Kulesi Bolu’nun göz bebeği Mudurnu... 165 adet konut ve 8 adet cami, çeşme, hamam olmak üzere toplam 173 adet mimari değeri yüksek yapısı ile kentsel sit alanı Bolu’nun At’ı olacaktır. Kır At eşi bulunmaz bir küheylan olunca, Seyis Yusuf, ona oğlunu bindirir ve intikamını almak için dağ başlarına yollar. Ruşen Ali’nin adı dağlara çıkıp ayaklanmalara imza atmasından sonra Köroğlu olur. Köroğlu Çamlıbel’e yerleşir; kahramanlığıyla ün salar. Bu şöhretiyle etrafına namlı yiğitler toplar. Bunların bir kısmını mağlup ederek kendine hayran bıraktıklarıdır. O tarihten sonra Köroğlu’nun vefalı ve fedakar yiğitleri olurlar. Bir kısmını da kaçıra- rak kendine yoldaş yapar. Kendi gibi kahraman bu adamlarıyla beylere, paşalara, hükümdarlara ferman okur; onları titreten bir kuvvet halini alır. Beylerin, paşaların zulmünden kaçan başkaları da gelip ona sığınır. Köroğlu, adi bir haydut olarak kalmaz. Zayıfların hamisi olur. Zenginlerin servetini alarak fakirlere dağıtır. Köroğlu Destanı’nın da kaynağı diğer destanlardır. Motifler hayaller, çevre ve adetler bütünüyle kendinden önceki destanlardan alınmış ve onların üzerine kurularak geliştirilmiştir. Bugüne kadar duyulan Köroğlu Destanı rivayetleri, Azerbaycan’dan Rumeli’ne kadar uzanan geniş sahada yirmi dört çeşitleme şeklindedir. Bunlar, birbirinden farklı gibi görünse de aslından tek bir çekirdeğin etrafında gelişen parçalar gibidir. Nitekim, hala halk arasında söylenen Köroğlu şiirleri de; ya birer olay anlatmakta, ya bir güzelleme ile destandaki olayların mekanını tespit etmekte; ya da bir koçaklama ile destan kahramanlarından birini çizmektedir. Bunun yanı sıra birinin macerasını vermekle beraber bazen de türküyle olaylar birbirine bağlanır. Köroğlu’nun adı yiğitlik mertlik ve aşkla anılmaya devam ederken, tüfek keşfedilir: Tüfek icad oldu, mertlik bozuldu. Eğri kılıç kında paslanmalıdır. Dizeleri bu dönemde dökülür dudaklarından. Ve günümüze kadar anlamını yitirmeden nesilden nesile, ağızdan ağza değerini yitirmeden gelir.” Doğal güzellikleri, tarihi değerleri, destanları derken Bolu’nun öyle bir yönü daha vardır ki bunun için sadece “Mengen” desek yeterli olur galiba. Elbette ki Bolu mutfağından bahsediyoruz. Bir de enfes yemeklere ayrı bir tat veren hünerli Mengen aşçılarından… Peki neden özellikle Mengen? Bu sorunun cevabı Osmanlı’da saklı. Bolu Mengenli aşçıların saraya girmesi Padişah I. Ahmet zamanında başlar. Bu zamandan sonra da hünerlerini bir bir ortaya döken aşçılar “Bolulu Aşçı “ geleneğini o günden bu güne kadar taşımışlardır. Her yıl Eylül ayının ilk haftasında geleneksel olarak düzenlenen “Aşçılık Festivali” de Mengenlilerin bu konudaki hassasiyetini ortaya sermektedir. Bolu’nun kendine has mutfağının ne kadar leziz tatlarla dolu olduğu yemek isimlerinden belli aslında: Ovmaç Çorbası, Kızılcık Tarhana Çorbası, Yoğurtlu Bakla Çorbası, 46 Bolu Mengenli aşçıların saraya girmesi Padişah I. Ahmet zamanında başlar. Bu zamandan sonra da hünerlerini bir bir ortaya döken aşçılar “Bolulu Aşçı “ geleneğini o günden bu güne kadar taşımışlardır. Mengen Pilavı İmaret Çorbası, Çiğ Börek, Kabaklı Gözleme, Acı Su Bazlamacı, Çantıklı Pide, Ekmek Aşı, Patatesli Köy Ekmeği, Kedi Batmaz, Orman Kebabı, Kaldırık Dolması, Kaşık Sapı, Mengen Pilavı, Höşmerim, Katık, Kaşık Atmaç, Bakla Çullaması, Paşa Pilavı, Kabak Hoşafı, Kara Kabak Tatlısı, Palize, Coş Hoşafı, Karavul Şerbeti, Kızılcık Şurubu, Saray Helvası. Bu kadar farklı tat arasından birkaçını paylaşmadan geçmek olmaz muhakkak. Aralarında en meşhur olanlarının başında Mengen Pilavı geliyor: Mengen Pilavı: Malzemeler: z 2 su bardağı pirinç, z 400 gram kuşbaşı kuzu eti, z 100 gram tereyağı, z bir adet orta boy soğan, z kekik, dereotu, z ceviz, z şeker, tuz, biber. Hazırlanışı: Haşlanmış pirinçler tuzlu suda bekletildikten sonra, tencerede yağ ve soğan ve et kızdırılır. Biraz su ile pişirildikten sonra pirinç, şeker, tuz, biber ilave edilir. Piştikten sonra üzerine tekrar yağ gezdirilip kekik, dereotu ve ceviz ile tatlandırılır. Bolu mutfağının bir diğer ilginç lezzeti ise “Kedi batmaz” yemeği. Üstelik yemeğe adını veren en az adı kadar ilginç de bir hikayesi var: Fakir bir ailenin oğlu bir kız sever ve evlenirler. Ancak kayınvalide bir türlü gelinini sevemez. Bu yüzden de sürekli gelinini kötüleyebilecek bir açık arar durur. Günlerden bir gün gelin yemek yapmak için mutfağa girdiğinde malzeme olarak un ve keşten başka hiçbir şey olmadığını görür. Ama yapacak bir şey yoktur. El mahkum bu iki malzemeyle başlamış bir şeyler yapmaya. Ama ortaya gerçekten çok güzel görünen bir yemek çıkmış. Kayınvalide gelinin başarısını görünce yemeği bozmak için evdeki kediyi alıp ayaklarını çorbaya batırmaya çalışmış. Ancak kedi ayaklarını öyle bir toplamış ki, kayınvalide bir türlü batıramamış içine. Böylece bu yemeğin adı da o gün bugündür “Kedi batmaz” kalmış. Elbette bu tarif zaman içinde biraz daha geliştirilmiş. Gelelim bu kadar meşhur olmuş bu yemeğin tarifine: Su kaynatılır ve içine un koyularak topaklanmaması için sürekli karıştırılır. Kıvamlı bir hale gelen hamur sırasıyla tencereden kaşıkla alınır. Sonra ayrı bir kaşık suya batırılır ve bu kaşıkla hamurlu kaşıktan bir parça alınarak şekil verilir. Bu şekilde şekil verilerek işlem tamamlanır. Eğer bu tarifi ciğer de ekleyerek yapacaksanız (malum tarif geliştirilmiş ve bazılarında ciğer de eklenmiş) servis etmeden önce üzerine tereyağı gezdirmeniz tavsiye edilir. 47 48 ÇOCUKLARDA DİŞ SAĞLIĞI ÇOCUĞUN KORKUSUNU YENMESİ VE DİŞ HEKİMİNE OLAN GÜVENİNİ SAĞLAMAK İÇİN İLK GÖRÜŞMEDE İŞLEM YAPMAKTAN ÇOK ALETLERİMİZİ TANITIR, SOHBET EDER, ÇOĞU ZAMAN DA DİŞLERİNİ BERABER SAYARIZ. BÖYLELİKLE SONRAKİ RANDEVULARIMIZA ÇOCUKLAR KENDİ İSTEK VE KARARIYLA GELMİŞ OLACAKTIR. Diş Hekimi Bülent MERAL 49 Diş fırçalama alışkanlığının ve etkin temizliğin, 9-10’lu yaşlara kadar oluşmamasından dolayı bu döneme kadar en azından geceleri annebabaların eşliğinde yapılmalıdır. Diş sağlığı her yaşta insan için oldukça önemli. Ancak sağlıklı dişlere sahip olmak için de biraz çaba sarf etmek lazım. İşte bu çaba en baştan yani çocuklukta kazanılan doğru akışkanlıklarla başlar. İsterseniz çocuklarda diş sağlığı ile ilgili en önemli noktalara bir göz atalım ve en çok sorulan soruları cevaplayalım. Soru 1: Süt dişleri ne zaman çıkarlar ? Süt dişlerinin ağızda ilk görülmeye başlaması 4. ila 12. ay arasındadır .Çocuğumuzun yaşı geçtiği halde diş sürmesi görülmediyse diş hekiminize ulaşmanız gerekmektedir. Süt dişlerinin tamamlanması ile birlikte alt çenede 10 üst çenede 10 olmak üzere ağızda toplam 20 adet diş görülür. Soru 2: Çocuklarda diş hekimi kontrolü ne zaman başlar ? Çocuklarınızın diş hekiminden korkmaması için herhangi bir sorun çıkmasını beklemeden diş hekiminizle tanıştırmanız önemlidir. Bizler genellikle ilk tanışma randevusunda çocuğun korkusunu yenmesi ve bize olan güvenini sağlamak için işlem yapmaktan çok aletlerimizi tanıtır, sohbet eder, çoğu zaman da dişlerini beraber sayarız. Böylelikle sonraki randevularımıza çocuklar kendi istek ve kararıyla gelmiş olacaktır. Tabi ki sizlerden ricamız sizlerin onları korkutmaması... Soru 3: Süt dişleri çıkarken neden ateş ve iştahsızlık görülür ? Diş sürme döneminde salya miktarının artması neticesinde iştahsızlık görülse de ateş çıkması bilimsel olarak tartışma konusu olmaya devam ediyor. Sürme bölgesindeki ağrı -kaşıntı nedeniyle huzursuzluk görülebilir. Bu durumlarda eczanelerden alabileceğimiz diş kaşıyıcı materyaller ve jeller bize yardımcı olacaktır. Soru 4: Ağız ve diş temizliği ne zaman başlar? Bebeklerde dişler çıkmadan önce bile ağızlarında pamukçuk tarzı görüntüler oluşmaması için beslenme işlemini takiben steril bir bezle ağız temizliği yapılmalıdır. Dişler göründükten sonra parmak fırçası yardımı ile diş fırçalama işlemi yapılabilir. Tüm süt dişleri çıkınca da çocuk diş fırçası ve macunları yardımıyla tüm ağız temizlenmelidir. Unutulmaması gereken nokta ise diş fırçalama alışkanlığının ve etkin temizliğin, 9-10’lu yaşlara kadar oluşmadığından dolayı bu döneme kadar en azından geceleri anne-babaların eşliğinde yapılmalıdır. Hem böylelikle çocuğumuzla beraber güzel bir aktivite gerçekleştirmiş oluruz. Soru 5: Peki dişlerde görülen her renkleşme çürük müdür ? Tabi ki hayır çoğu zaman kullanılan demir içerikli prepratlar dişleri griden siyaha boyayabiliyor bu da düzenli fırçalamayla geçmektedir. Tetrasiklin renkleşmelerinde ise sebep gebelik ve emzirme döneminde annenin veya 14-15 yaşına kadar çocuğun bu antibiotik grubunu kullanmasıdır ki günümüzde doktorlarımız bu konuda dikkatli olduklarından vaka sayısı çok azalmıştır. Anne ve babada kan uyuşmazlığı sonucu süt dişlerinde yeşilimsi-mavi renkte lekeler görülse de korkulacak bir durum yoktur çocuğumuz büyüdükçe dişlerinin rengi normale dönecektir. Yine dişlerin gelişimi sırasında fazlaca alınan flour sonucu dişlerde gri-beyaz bir görüntüden kahverengine kadar renkleşme görülebilir. Biz bu duruma flourozis diyoruz. Flour miktarı bölgeden , kullanılan suya kadar değişkenlik gösterir. Bunlarda birkaç örnek olup sayamayacağımız kadar renkleşme çeşitleri vardır ve iyi bir hekim hasta ilişkisi sorunlarınızın kesin cevabı olacaktır. 50 Süt dişinin çekilmesi gereken durumlarda alttan gelecek dişin durumu ve zamanı önemlidir. Eğer sürekli dişin gelmesi yakınsa boş bırakılabilir ama daha zamanı varsa gelecek olan dişin yerini korumak için yer tutucular yaparak alttan gelen dişin düzgün yerleşmesi sağlanmalıdır. Soru 6: Peki ya çürükler nasıl oluşur, ne yapmak gerekir ? Süt dişlerinin yapısı sürekli dişlerden daha zayıftır(daha çok organik materyal içermesinden dolayı) çürümeye daha yatkındır. Bir de buna diş fırçalama el becerilerinin gelişmemesi ve ebeveyn ilgisizliği eklenirse durum daha vahim bir hal almaktadır. Yapılan hatalara göz atacak olursak kullanılan emziklerin şekerli gıdalara(reçel, bal v.s)bandırılarak verilmesi, gece yatarken az ağlasın uyanmasın diye biberonun uzun süreli verilmesi ve hatta içine yine şekerli gıdaların konulması, kırılmasınlar diye laf söyleyemediğimiz akrabaların getirdiği şekerler, çikolatalar, gazlı içecekler ..... Tüm bunlar ve daha niceleri çürük oluşumunu tetikleyen unsurlar olup biraz önce anlattığımız ağız temizliği ve diş hekimi kontrolü ile önlenebilmektedir. Doktorumuz gerekli dişlere tedaviler yaparak çürükleri önleyebileceği gibi dişlerin çürüğe karşı direncini artırmak için flour jel uygulaması yapabilir. Altı yaş önemli bir dönem olup ağızda ömür boyu kullanılacak 4 adet azı dişi sürer. Bunlar alt ve üst çenede her iki tarafta süt dişlerinin hemen arkasına görülürler. Yapılan en büyük hata bunları süt dişleri ile karıştırmak ve çürüse de nasıl olsa değişeceği fikrine kapılmaktır. Bunun sonucu olarak bizler genç yaşta bu dişlerini kaybeden çok hastaya rastlamaktayız. Yine bu dönemle birlikte sürekli azı dişlerimizi korumak için çiğneme bölgelerine fissür sealent dediğimiz akışkan materyalle örtüyoruz; böylece düzensiz çiğneme bölgelerinde gıdaların tutunmamasını sağlıyoruz. Soru 7: Süt dişlerinin kaybı durumunda neler yapılabilir ? Süt dişinin çekilmesi gereken durumlarda alttan gelecek dişin durumu ve zamanı önemlidir. Eğer sürekli dişin gelmesi yakınsa boş bırakılabilir ama daha zamanı varsa gelecek olan dişin yerini korumak için yer tutucular yaparak alttan gelen dişin düzgün yerleşmesi sağlanmalıdır. Bu gibi durumlarda ağızdan ölçü alarak yüzüğe benzer bir materyal yaptırıp yandaki dişe tuttururuz. Alttan gelen diş görününce yer tutucuyu çıkarırız. Bir de çeşitli sebeplerle(oyun dönemindeki çocukların düşmesi, çarpışması v.s.) dişin yerinden çıkması durumu vardır. Yapmamız gereken panik olmadan fırlayan dişi temiz bir sütün içine koyarak en kısa zamanda diş hekimimize ulaşmamızdır; fırlayan dişi hekiminiz yerine yerleştirerek bu kazayı hiç yaşanmamış yapabilir. Unutmayalım ki çocuklar düşe kalka büyüyecek ve oynayarak öğreneceklerdir. Soru 8: Sürekli dişler ne zaman tamamlanır? Süt dişlerinden sürekli dişlere geçiş 6 ila 13 yaş arasında olup bu dönemde gelen dişler farklı yönlerden sürüyormuş ve yamuk geliyormuş gibi görünse de her zaman söylediğimiz gibi hekim kontrolü, doğabilecek olumsuzlukları engelleyen ve sizi rahatlatan bir sigortadır. 51 52 Ömrünü İlme Adamış Bir Osmanlı Alimi Katip Çelebi HENÜZ YEDİ YAŞLARINDAYKEN KUR’ÂN-I KERİM’İN YARISINI EZBERLEDİ. KÂTİP ÇELEBİ 14 YAŞINA GELDİĞİNDE ARAPÇA VE FARSÇAYI MÜKEMMEL DERECEDE BİLMEKTEYDİ. AYRICA HAT SANATINDA DA HAYLİ MAHARET KAZANMIŞTI… Prof. Dr. Said Öztürk - Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği 53 Kâtip Çelebi, himmet sahibi, iyi huylu, az konuşur ve hâkim meşrepli birisiydi. Küçükle küçük, büyükle büyük olurdu. Vakur tabiatlı olup, hicivden hoşlanmazdı. Mizaha eserlerinde çok az yer vermiştir. İfadelerinde sade bir dil kullanmış, meramını açık ve kısa olarak anlatmaya çalışmıştır. çalışan mütecessis bir aydındır. Üzerinde inceleme yapan bilim adamlarının ortak kanaati şudur ki, Kâtip Çelebi, Batı’nın bilimsel ürünlerini kullanan ilk Osmanlı aydınıdır. Kâtip Çelebi, Osmanlı ilim ve kültür dünyasının mühim bir siması, en büyük bibliyograf ve coğrafyacısıdır. Kısa süren hayatına çok sayıda eseri sığdıran velûd bir kalemdir. Eserleri gerek bizde, gerekse Batı’da büyük bir dikkat ve alakaya mazhar olmuştur. Hayatı hakkındaki bilgileri eserlerine serpiştirdiği bilgilerden elde ediyoruz. Özellikle “Süllemü’l-Vüsul ilâ Tabakatil-Fühul” ve “Mizânü’l-Hak fi İhtiyari’-Ehak” adlı iki eserinin sonunda ayrıntılı bilgi vermiştir. Kâtip Çelebi, İslam medeniyetinin yetiştirdiği büyük mütefekkirlerinin eserlerinin yanı sıra, kendi kültür ve ilim dünyası ile sınırlı kalmayarak Batılı bilim adamlarının eserlerine müracaat eden, çağını anlamaya Kâtip Çelebi’nin asıl adı Mustafa, babasının adı ise Abdullah’tır. Annesinin ismini bilmiyoruz. Şubat 1609’da İstanbul’da doğdu. Babası Enderun’a girmiş ve oradan silahtarlık hizmetiyle çıkmıştı. Âlimlerin meclis- Belki bu yönüyle ona “ilk Osmanlı oksidantalisti” (Batı’yı bir Doğu’lu olarak yeniden inşa edip söylemleştiren) dense yeridir. Ancak kesin olan Batı biliminden bigâne kalmak istemediğidir. Hilmi Ziya Ülken, Kâtip Çelebi için “XVII. asır fikir tarihimizde Garba çevrilmiş düşünceyi hazırlayan sağlam realist görüşe sahip bir fikir adamımızdır” der. Kâtip Çelebi’yi, yaşadığı asrın özellikleri dikkate alındığında farklı kılan da budur. Çocukluğu ve Gençliği lerine devam eden, geceleri ibadetle meşgul olan dindar bir insandı. Kâtip Çelebi, zamanının eğitim anlayışına uygun olarak daha küçük yaşta iken, 5 veya 6 yaşında dinî eğitim almaya başladı. Babası, İmam İsa Halife el Kırımi’yi, ona Kur’an ve tecvid öğretmek üzere hoca olarak tuttu. Daha sonra Zekeriya Ali İbrahim Efendi ve Nefeszade’den ders gördü. Kur’an’ı yarısına kadar ezberledi. İlyas Hoca’dan Arapça dersleri, Böğrü Ahmet Çelebi’den hat dersleri aldı. On dört yaşına ayak bastığı zaman, babası ona aylığından on dört dirhem harçlık bağladı ve kendi yanına aldı. Böylece Divan kalemlerinden Anadolu Muhasebesi Kalemine şakirt (çırak) oldu. Kalemdeki halifelerden birinden hesap kaidelerini, erkam ve siyakat yazısını öğrendi. Kısa sürede ders aldığı halifeyi geride bıraktı. Seferde Geçen Yıllar 1623 yılında Abaza Mehmed Paşa İsyanını bastırmak üzere İstanbul’dan yola çıkan orduya babasıyla birlikte katılarak Tercan Seferine gitti. Kayseri civarında başlayan savaşı, bizatihi gözlemlemek fırsatı buldu. Bağdat seferine iştirak etti. Bu savaşın da tanığı oldu. “Asker-i İslam’ın bu yolda çektiği meşakkati bir tarihte çekmiş 54 1623 yılında Abaza Mehmed Paşa İsyanını bastırmak üzere İstanbul’dan yola çıkan orduya babasıyla birlikte katılarak Tercan Seferine gitti. “Asker-i İslam’ın bu yolda çektiği meşakkati bir tarihte çekmiş değil idi” sözleriyle bu ric’atın ne derece feci geçtiğini anlattı. 55 Katip Çelebi 6 Ekim 1657 Cumartesi tarihinde sabah kahvesini içerken fenalık hissederek fincan elinden düşmüş ve ansızın vefat etmiştir. değil idi” sözleriyle bu ric’atın ne derece feci geçtiğini anlattı. Musul’a ulaştıklarında (Ağustos-Eylül 1626) babasını kaybetti; Abdullah Efendi oradaki Cami-i Kebir mezarlığına defnedildi. Bir ay sonra da amcası, Nusaybin’de vefat etti. Kâtip Çelebi akrabalarından biriyle Diyarbakır’a geldi ve bir süre burada ikamet etti. Babasının arkadaşlarından Mehmet Halife kendisini Süvari Mukabelesine tayin edince, 1627’de İstanbul’a döndü. Bu sırada zamanının kudretli âlimlerinden Kadızade’nin derslerine devam etti. Daha sonra Erzurum muhasarasında bulundu. Tekrar İstanbul’a döndü ve yine Kadızade’nin derslerine devam etmeye başladı. Kâtip Çelebi bu zatın kuvvetli tesiri altında kaldı. Daha önce gördüğü ulûm-ı âliye derslerini onunla müzakere imkânı buldu. Hocasından tefsir, ihya-ı ulûm, şerh-i mevâkıf, dürer ve tarikat (-ı Muhammediye) okudu. 1633 yılında ordu, Mehmet Paşa’nın serdarlığında asker kışlamak üzere Halep’e çekildiği zaman, Kâtip Çelebi Halep’ten Hicaz’a geçip hac farizasını yerine getirdi. Dönüşünde ordunun Diyarbakır’da bulunduğu sırada, kışı bu şehirde geçirerek bazı âlimlerle sohbet imkânını elde etti. 1634 yılında IV. Murat’ın Revan Seferine katıldı. Kâtip Çelebi on yıl kadar ordu ile seferlere iştirak ettikten sonra İstanbul’a döndü ve kendisini bütünüyle ilme verdi. O devri “Cihad-ı asgar”dan (İslâm müdâfaası için silahla savaşma) “cihad-ı ekber”e (Nefis ile savaşma) dönüş olarak tarif etmiştir. Kendisine kalan küçük bir mirasın tamamını kitaba yatırdı. Halep’te bulunduğu sırada sahaflarda gördüğü kitapların isimlerini yazmaya başlamıştı. İlgisini çeken kitaplar daha çok tarih, tabakal ve vefeyat türü kitaplardı. 1638’de akrabasından zengin bir tacirin vefatıyla kendisine intikal eden mirasın üç yük (300.000) akçesini kitaba verdi; geri kalan parayla da Fatih Camisi ile Yavuz Sultan Selim Camisi arasındaki evini tamir ettirdi; aynı yıl evlendi. Kâtip Çelebi, çok beğendiği, fazileti ve ihatası (kavrayış) ile meşhur A’reç Mustafa Efendi’nin derslerine devam etti. Hocası da ona diğer talebelerinden daha fazla teveccüh gösterdi. Ayasofya müderrisi Kürt Abdullah ve Süleymaniye Dersiamı Keçi Mehmet Efendilerin derslerini dinledi. Vaiz Veli Efendi’den, Ermenek müftüsü Molla Veliyüddin’den dersler aldı. On yıl kadar geceli gündüzlü kendisini tamamıyla ilmî araştırmalara verdi. Bu sırada birçok talebesi de oldu 1645 yılında, sırası geldiği halde halifeliğe yükseltilmediği için Mukabele Başhalifesiyle arası açıldı ve görevinden istifa etti. Üç yıl kadar münzevi bir hayat devam ettirdi. Bu sırada hastalandı. Tedavi yolları aramak için tıp kitaplarını incelemeye, havas kitaplarını okumaya başladı. 1648 sonlarında kaleme aldığı “Takvimü’t-Tevarih” adlı eseri dolayısıyla yakın arkadaşı Şeyhülislam Abdurrahim Efendi’nin, Veziriazam Koca Mehmet Paşa nezdinde tavassutu sayesinde, “ikinci halifelik” unvanını aldı. Çoğu eserini bundan sonra telif etti. Şeyh Mehmet İhlasi’nin yardımlarıyla “Atlas Minör” başta olmak üzere Latinceden bazı eserleri tercüme etti. Vefatı Telifatının yoğunlaştığı bir dönemde Kâtip Çelebi ansızın vefat etti. 6 Ekim 1657 Cumartesi tarihinde sabah kahvesini içerken fenalık hissederek fincan elinden düşmüş ve ansızın vefat etmiştir. Mezarı Zeyrek Camii’ne varmadan mektebin altındaki sebilin bitişiğinde küçük bir haziredeyken yol çalışmaları dolayısıyla caddenin karşısında Voynuk Şuca Camii kabristanına kaldırılmış ve 1953 yılında yeni bir mezar yaptırılmıştır. Kişiliği ve görüşlerine dair Kâtip Çelebi, himmet sahibi, iyi huylu, az konuşur ve hâkim meşrepli birisiydi. Küçükle küçük, büyükle büyük olurdu. Vakur tabiatlı olup, hicivden hoşlanmazdı. Mizaha eserlerinde çok ve kısa olarak anlatmaya çalışmıştır. Mükeyyifata düşkün olmayıp tütün içmezdi. Çiçek yetiştirmeye merakı vardı. Farklı fikirlere müsamahayla yaklaşan, çalışmalarında tarafsız olmaya özen gösteren biriydi. Kendisinin Hanefi mezhebinde ve işraki meşrebinde olduğunu söylerdi. Kitap merakı yüksekti. Kâtip Çelebi asrının bir Ali Emiri’siydi. Seferlerde bulunduğu sıralarda sahafları ziyaret ederek birçok kitap toplamıştı. Akrabasından kendisine in- 56 tikal eden paranın büyük bir kısmını kitaba vermişti. Elinden 1300 tarih kitabı geçtiği söylenir. Tarihin gayesi ona göre maziyi anlamak; faydasının da bu ahvalden ibret almaktır. Tarihin vazifesi “vekayii vukuu üzere beyan”dır. M. Tayip Gökbilgin, onun tarih anlayışının öz ve mümkün olduğu kadar sıhhatli malumat vermek üzerine isnat edildiğini söyler. Kâtip Çelebi’nin merak saldığı konulardan biri de coğrafyadır. Coğrafya kitaplarını okudukça Batılıların bu ilim dalında ileri olduklarını, İslam müelliflerinin ise geri kaldığını görür. Bu eksikliği telafi için “Cihannümâ” adlı eseri kaleme almıştır. Onun ifadesiyle “Arabî ve Farisî ve Türkî tedvin olunan ekâlim ve büldaniyat ve mesâliküimemâlik kitapları cümle muhtel ve müşevveş görülüp zaruri mecmuundan Cihannümâ ismiyle bir kitap intizâma azimet olunmuş idi...” (cihannümâ, s. Ib). Orhan Şaik Gökyay onun hakkında şu değerlendirmede bulunur: “Kâtip Çelebi’nin eserlerinin çoğu birer toplama mahiyetinde olmakla beraber, onda asıl kıymetli ve mühim olan, hakikati arayıp bulma endişesi, fikirlerini müdafaadaki cesareti, (...) ihtilaf ve münakaşa mevzularını tarafsız bir hâkim gibi ele alışı, (...) çok sonraları bile tehlikeli sayılan bahislere ilim, cevap, sual ve kanun üzere her babdan kıyl ü kaldır diyerek cüretle temas etmesi, garb kaynaklarından faydalanması, kendisine verilen yüksek mevkiyi hak etmeye yeter”. Eserleri Kâtip Çelebi, büyük bir yekûn tutan eserlerinin bir kısmını tamamlamış, genç yaşta vefat etmesiyle bir kısmı müsvedde halinde kalmıştır. Eserlerinin bir kısmı şöyledir: 1-Cihannümâ: Coğrafya konusunda Osmanlı Devleti’nde çığır açan bir eserdir. Batılı eserlere müracaat ederek oluşturulan bu eser, bir dönüşümü de gerçekleştirmiş, Müslümanların coğrafya ve astronomi konusundaki görüşlerine batılı bilgileri, bazen ikame, bazen de ilave etmiştir. Hamit Sadi Selen, “Cihannümâ, Şarkta coğrafya sahasında başlıca müracaat kitabı sayıldığı gibi, dünya ilim âleminde de birçok memleketin, hususiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun bazı kısımlarının tarihi coğrafyası için değerli bir kaynak olmuştur” der. Cihannümâ iki defa kaleme alınmıştır. Birinci Cihannümâ, İslam müelliflerinin meydana getirdiği “Mesâlik ve Memâlik” ve coğrafya kitaplarından fayadalanarak yazılmıştır. Bu eserde klasik eserlere göre planlanmış bir kozmografya düşünmüş, ancak İngiltere, Hebrenya (İrlanda) ve İzlanda Adaları konusunda bilgiye ulaşamayınca eserini yarım bırakmıştır. Kâtip Çelebi bir memleketin tasvirine başladığı zaman, idare merkezinin mevkii, coğrafi durum, saltanat ve riyaset ahvali, başlıca beldeler, sular, nehirler, göller, dağlar, ovalar, bitkiler, toprak mahsulleri, mesafeler, idari taksimat, dinî ve ilmî hayat, sanat, ticaret, adap, ahlak, adat vb. birçok konuda bilgi verir. Kâtip Çelebi’nin genç yaşta ölmesiyle eseri yarım kalmıştır. Bu eserde Kâtip Çelebi’nin en son anlattığı yer Van’dır. İbrahim Müteferrika 1732 yılında Ebubekir b. Behram EdDimeşki’nin ve kendi ilaveleriyle eseri tab etmiştir. 422. sayfadan itibaren Dimeşki’nin kitabından yapılan eklemeler başlamaktadır. Erzurum’dan başlanarak Anadolu, ElCezire, Irak, Arap yarımadası, Şam 2- Keşfü’z-Zünûn An Esâmî’l-Kütübi Ve’lFünûn: Kâtip Çelebi’nin en tanınmış eseridir, İbn-i Nedim’in Fihrist’inden beri bu tarzda yazılmış eserlerin devamı niteliğindedir. Bibliyografya bakımından bir şaheserdir. Yirmi yıl süreyle bizzat okuduğu, sahaflarda ve kütüphanelerde gördüğü eserleri alfabe tertibine göre sıralamıştır. 3-Düsturü’l-Amel li-Islahi’l-Halel: Mali konularda Kâtip Çelebi’nin tavsiyelerinden oluşan bir eserdir. Kâtip Çelebi, 1652-53 yılında devlet bütçesinin açık vermesi üzerine toplanan divana iştirak etmiş ve kendi tecrübe ve tavsiyelerini kapsayan bu eserini kaleme almıştır. Kitabın mukaddimesinde, cemiyetlerin hayatının insan hayatı gibi devrelere ayrıldığını, Osmanlı Devleti’nin duraklama devresine girdiğini, iş başındakilerin buna göre tedbir almaları gerektiğini söylemektedir. 4-İlhamü’l-Mukaddes Eî Feyzi’l-Akdas: Kâtip Çelebi’nin zamanın Şeyhülislamı Bahai Efendi’den sorduğu, ancak cevap alamadığı üç meseleyle ilgili olarak kaleme aldığı bir risaledir. Bu üç mesele şudur: 1) Şimal memleketlerinde namaz ve oruç vakitleri, 2) Güneşin aynı cihetten doğması ve gurubunun dünyanın bir noktasında mümkün olup olmadığı, 3) Her tarafa teveccüh olunsa kıble olabilecek Mekke’den başka bir memleket bulunup bulunmadığı. 57 58 Mutfaklarda Yeni Bir Akım: Vintage ESKİ İLE YENİNİN BELKİ DE EN GÜZEL BULUŞMA HALİNİ YAŞIYOR MUTFAKLAR BUGÜNLERDE. KLASİK MODELLERİN ÜZERİNE YERLEŞMİŞ BİRBİRİNDEN HOŞ RENKLER MUTFAKLARA HİÇ OLMADIKLARI KADAR FARKLI BİR HAVA VERİYOR. 59 Vintage tarzını bu kadar estetik hale getiren ise eski ve yeninin olağanüstü uyumu. Geçmişin romantik havası geleceğin teknolojisi ile hiç bu kadar uyumlu olmamıştı. Eskilerin camlı ya da tel dolaplarının yeniden dizayn edilmiş bu ferah hali hem şık hem sıcacık bir mekan sunuyor. Son yılların, özellikle de bu yılın en gözde tasarımlarından biri vintage tarzı mutfaklar. Peki nasıldır bu tarz? Birçoğumuzun aklına ilk gelen “eskitme mi acaba” sorusu oluyor. Her ne kadar eskitmeler de bu kapsama girse de aslında daha geniş anlamı ile eski yılların tarzı demek daha doğru. Yani antika görünümden çok daha fazlası vintage. Birçok modern mutfak tasarımının aksine birkaç yıldır liste başındaki yerini koruyor bu estetik görünüm. Üstelik görüntüsünün hoşluğu yanında insanın içini ısıtan bir tarafı da var. Daha adımınızı atar atmaz sizi sarıp sarmalıyor adeta. Öyle ki insan başka bir yaşam alanına ihtiyaç duymazmış gibi geliyor içindeyken. Bu tarz mutfakların hakim rengi beyaz. Beyazın birçok tonunun tercih edildiği mutfak dolaplarını renklendirmek için farklı renklerde aksesuar ve eşya kombinasyonları kullanılıyor. Bunların arasında hemen her mağazada muhakkak bir örneğine rastlayabileceğiniz tonlar ise beyaz ve pudra pembe ikilisi. Beyaz balon kapak dolapların pembe ve kuvvetle muhtemel küçük çiçekli kulpları her ne kadar kulağa klasik gelse de gerçekten de albenisi yüksek duruyor. Yine pudra pembe tonlarının ağır bastığı halı ve perdeler de işin içine girince gerçekten bir masal evi havası esiyor mutfaklarda. Beyazın hakimiyeti elbette tartışılmaz ancak tıpkı Yeşilçam filmlerinden hatırladığımız üzere karşımıza çıkan yeşil, mavi, hatta fuşya gibi renklere de rastlamak mümkün. İlk etapta kulağa biraz enteresan gelse de doğru bir tasarımcının elinden çıktıysa eğer güzelliği tartışılmaz. Vintage tarzını bu kadar estetik hale getiren ise eski ve yeninin olağanüstü uyumu muhakkak. Geçmişin romantik havası geleceğin teknolojisi ile hiç bu kadar uyumlu olmamıştı herhalde. Bu görsel uyum rahat kullanımda da aynı konforu sağlıyor bizlere. Eskilerin camlı ya da tel dolaplarının yeniden dizayn edilmiş bu ferah hali hem şık hem sıcacık bir mekan sunuyor. Her ne kadar zevkler farklılık gösterse de her zevke uygun bir vintage mutfak tasarımı bulmak mümkün bu günlerde. Peki bu görsel şölenin fiyatı da güzelliği kadar ihtişamlı mı? -Eğer her şeyi sıfırdan yeniden yaptıralım derseniz pek de ucuz sayılmaz. Ama hali hazırdaki mutfağınızın üzerinde yapacağınız oynamalarla bu rakamı olabildiğince küçültmek mümkün. Mesela bu durumda en şanslı olanlarımız, mutfak dolapları en eski olanlarımız muhakkak. Çünkü eski yapılardaki dolapların birçoğu bu tarza yakın balon kapaklarla yapılmış. Bu durumda yapmanız gereken yüksek ihtimalle ceviz olan dolap rengini beyaza çevirmek. Ufak tadilatlar ve birçok mağazada oldukça uygun fiyata bulabileceğiniz bu tarza uygun kulplarla işte dolaplarınız halloldu bile. Pek çoğumuzun evindeki ahşap mutfak masaları da bu yeni dekorasyon için biçilmiş kaftan aslında. Dolaplarınızın rengine göre ister beyaz, ister farklı bir renk kullanabilirsiniz. Önemli olan genel görüntüye uygun olması. Ancak eğer dolaplarınızda beyazın dışında bir renk tercih ettiyseniz masanızı da bu renge boyatmanız biraz boğucu bir ortam olmasına neden olabilir. Bu sebepten genel görüntüyü en başta tasarlayarak uygulama adımlarını ona göre ayarlamak daha doğru ve masrafsız olacaktır. Bu bölümde bir sonraki aşama ise sandalyeler. Sandalyelerinizi sadece boyamanız yetmeyecek. Eğer var ise minderlerinin kılıflarını da değiştirmek gerekecektir. Ama bu konuda da rahat olabilirsiniz çünkü döşemecilerdeki kumaşların yarısından fazlası bu yeni tarza hitap ediyor bu günlerde. Tek yapmanız gereken doğru desendeki kumaşı seçmek. Sıradaki adım ise galiba en eğlenceli olanı 60 Bütün bu dekorasyonu tasarlarken en çok dikkat etmeniz gereken noktaların başında ise renk seçimi geliyor. yani dekorasyon kısmı. Perdeler, halılar, mutfak aksesuarları… Daha önce de söylediğimiz gibi eğer en baştan aklınızda genel bir fikir ile yola çıkarsanız gerisi gerçekten de oldukça eğlenceli olacak sizin için. Çok büyük olmayan, hatta sadece dekor amaçlı olarak kullanacağınız bir halı veya kilim mutfağınızı doldurmaya yetecektir. Buradaki desen konusunda ise yine eski zamanları gözden geçirmekte fayda var. Zira çiçek deseninin ana tema olduğu gerçeğinden pek de uzaklaşmamak lazım. Yine küçük desenli olarak tercih edebileceğiniz perdeleriniz içinse en uygun modellerin başında aplikler geliyor. Tam ortadan büyükçe bir kurdele ile bağlayabileceğiniz perdeleriniz de mutfağınızı tamamlayan en önemli parçalardan biri olmuş olacak. Bütün bu dekorasyonu tasarlarken en çok dikkat etmeniz gereken noktaların başında ise renk seçimi geliyor. Çünkü dolaplardan, sandalyelere, halıdan, küçük aksesuarlara kadar renk uyumu, en büyük belirleyicilerden. Ayrıca renkleri seçerken çeşidi abart- mamak da önemli. Yaptığınız çalışmanın göze görünmesini istiyorsanız az ve pastel renkler seçmekte fayda var. Bu konuda en güzel renk kombinasyonlarının başında su yeşili, pudra pembe ve beyaz üçlemesi geliyor. Mümkünse üç renkten fazlasını da geçmemek lazım zaten. Fazlası karmaşık bir görüntüye sebep olabiliyor. Bu arada bebek mavisi, beyaz ve sarı da bir diğer üçlü alternatif olabilir. 61 62 Karanlık Dünyaların Işık Dolu Hayalleri Dünyada da Türkiye’de de hem görme engelli olup hem de oldukça sağlıklı bir insanın bile ulaşamadığı başarılara ulaşmış insanlar var. Onlar, azmin ve kararlılığın temsilcileri. 63 Görme engelini hayata karşı bir engel değil, yaşamlarına yeni bir basamak yapmış insanlar onlar… Örnek alınası, ardında durulası, eli öpülesi insanlar… Gözlerimizi kapatıp sadece birkaç adım atmaya çalışmak bile yeterli aslında bize bahşedilmiş bu lütfun kıymetini anlamak için. Ve şükretmek için binlerce kere… Ve dua etmek için görmeyen gözlere… Dünya nüfusunun %4’ü her hangi bir sebepten ötürü görme engelli. Ancak birçoğu, beyaz bastonları, özel alfabeleri ve ışıl ışıl umutları ile bizden daha çok varlar bu dünyada. Üstelik de daha fazla azim ve daha fazla kararlılıkla… TÜİK verilerine göre Türkiye’deki körlük oranı binde altı. İlk duyulduğunda bu oran kulağa az gibi görünse de rakama çevrildiğinde çıkan sayı oldukça fazla. Bu durum; doğuştan, bir hastalık veya kaza sonucu meydana gelmiş olabiliyor. Sağlıklı insanların hayal ederken bile sıkıntısını yaşadıkları bu engelle bir ömür yaşamak zorunda olan insanlar… Zorluklarla mücadeleye en sıkı yerinden başlayanlar yani… Ama onların umutlarının ve hayallerinin gerçekleşme oranı çoğu kez diğer insanlara göre daha yüksek. Çünkü onlar bunu hayata karşı bir engel olarak değil beraber yaşayıp gidecekleri bir yaşam süreci olarak görüyorlar. Dünyada da Türkiye’de de hem görme engelli olup hem de oldukça sağlıklı bir insanın bile ulaşamadığı başarılara ulaşmış insanlar var. Onlar, azmin ve kararlılığın temsilcileri. Mesela hepimizin tanıdığı ve sevdiği çok değerli bir isim: Aşık Veysel ŞATIROĞLU. Henüz 7 yaşında bir çocukken kaybeder ünlü ozan gözlerini. Ondan bir gözünü alan çiçek hastalığı aynı zamanda kız kardeşini de almıştır. Talihsizliklerin arkası kesilmez ve kısa bir süre sonra bir kaza sonucu diğer gözünü de kaybeder. Bu yüzden artık arkadaşları ile de oynayamayan Veysel için babası bir bağlama alır oyalansın diye. Ünlü ozan için hayatının dönüm noktasıdır bu bağlama. Kırk yaşından sonra kendi türkülerini de bestelemeye başlayan ozanın Ala Gözlü Benli Dilber, Uzun İnce Bir Yoldayım, Dostlar Beni Hatırlarsın, Kara Toprak gibi eserleri bugün hala dilden dile dolaşmaktadır. Hayata küsmek yerine dört elle sarılmanın en güzel örneklerinden biridir Aşık Veysel. Bu başarı yolunda örnek gösterilebilecek isimlerden biri de 2004 yılında aramızdan ayrılan Kani Karaca’dır. 1930 yılında Adana’da doğdu ünlü hafız. İki aylıkken geçirdiği kazada gözlerini kaybetti. İlkokul yıllarında, aynı zamanda köyün imamı olan öğretmeninden Kur’an dersi almaya başladı ve Kur’an’ı hıfz etti. Dini musiki çalışmalarına 1950 yılında İstanbul’da Saadettin Kaynak ile devam etti. Naathan, ayinhan ve 64 Eşref Armağan Kendi türkülerini besteleyip, kendi dünyalarının resimlerini çizdiler. Ve kendi hikayelerini yazdılar… Herkesinkinden güzel, herkesinkinden sahici… Ve inancın nuru ile aydınlattılar karanlık alemlerini… kudümzen olarak katıldığı Mevlana’yı anma haftalarının her yıl değişmez başmisafiri idi. Kani Karaca son yüzyılın en başarılı mevlidhan ve hafızlarından biri olarak tanınmakta. Görme engelli ünlü hafız “Kur’an Bülbülü” olarak anılmakta idi. Kani Karaca Eğer ki kişi isterse herkes tarafından eksik olarak görülen bir durumun belki de yepyeni ve daha sağlam bir başlangıç olabileceğinin en güzel kanıtlarından biri onun hayatı. Cemil Meriç… 1916 yılının Aralık ayında Adana Reyhanlı’da oldukça sağlıklı bir bebek olarak dünyaya geldi. Hayatının 38 yılını dünyayı görerek geçirdi. Ancak 38 yaşında başına gelen kaza sonucu görme yetisini kaybetti. Çalışma hayatına lisede Fransızca öğretmeni olarak başlayan ünlü yazar, daha o yıllarda yüksek derecedeki miyop rahatsızlığı yüzünden askerden muaf tutulmuştu. İstanbul Üniversitesi Fransızca okutmanlığı görevini ise emekli oluncaya sürdürmüştü. 1954 yılına kadar farklı dergiler için yazdığı yazılar ve yaptığı kitap çevirileri ile duyurdu adını. Ancak bu tarihte geçirdiği kaza onu edebi hayattan bir süre uzaklaştırdı. Ancak daha sonra yaptığı güçlü dönüş ile en unutulmaz eserlerini verdiği ve en verimli çağını yaşadığı altın devri başladı. Cemil Meriç, 1987 yılında Peygamberimize olan aşkını sayıklayarak vefat etti. Ve başarı hikayelerinde sırada öyle bir isim var ki namı ülke sınırları dışına taşmış. Görenleri de, duyanları da şaşkına çevirmiş doğuştan görme engelli ünlü bir ressam: Eşref Armağan. Evet doğru okudunuz Eşref Armağan doğuştan görme engelli ve resim yapıyor. Görme anlamında ufacık bir sıkıntısı dahi olmayan birine hayatı boyunca hiç görmediği bir nesnenin resmini çizmesi söylense sizce ne kadar başarılı olur? İşte Armağan bunu başarmış üstelik de oldukça iyi. Dünya çapında belgesellere konu olmuş, tıp literatürüne geçmiş bir isim o. Eşref Armağan’ın kendi web sitesi sizi şu cümlelerle karşılıyor: “Eşref görmez bir ressamdır. Doğuştan kördür. Hiç görmemiştir ve renkleri anlamaz.” Hem Türkiye’de hem de yurtdışında birçok sergi açmış ünlü ressam. Görmemesi onun için en imkansız olan şeyi başarmasını engelleyememiş. Hiç görmediği şeyleri, hiç bilmediği renklerle geçirmiş kağıtlara. Onu en güzel anlatan kelimeler aslında kendisinin de konuk olarak ağırlandığı Discovery Channel’in meşhur belgeselinin adında: “Gerçek Süper İnsanlar” 65 66 Billur Şişeli Buhur Suyu, Porselen Gülabdanlardan Yayılan Gül Esansı Kokusu… Parfümün Büyüyerek Devam Eden Yolculuğu AMBER, MİSK, SANDAL… KOKULARIN BAŞ DÖNDÜREN DÜNYASININ BAŞ AKTÖRLERİ… BİLLUR ŞİŞELERİNDE MAĞRUR VE BİR O KADAR MASUM… 67 Osmanlı’da da oldukça rağbet gören parfümün kullanımı bir hayli eski. Ancak çağdaşlarından en büyük farkı 19. yüzyıl sonlarına kadar esans ve parfüm imalatında alkol kullanılmamış olması. Koku… Düş bahçelerinde gezinirken de, huzur aleminin kapılarını aralamışken de, sevinirken de, üzülürken de ve en büyük acıyı çekerken de aslında hep en yakınımızda olandır. Gözümüzün gördüğünü, kulağımızın duyduğunu unuturuz da yaşadığımız duyguyla aynı anda beynimize ulaşan “o” kokuyu unutmayız. Bir gün, bir anda yüzümüze vuran bir meltemle alır bizi ve varlığını bile unuttuğumuz bir güne tekrar bırakıverir. Öylece, orta yerinde buluveririz kendimizi o günkü duyguların. Sanki zaman hiç geçmemiş, sanki hiçbir şeyi eskitmemiş gibi… Mutluluk da ilk günkü tazeliğinde karşılar bizi, keder de… Koku bilimsel olarak da kanıtlandığı üzere bize anılarımızı hatırlatan en kestirme duyudur. Aynı şeyi tekrar gördüğümüzde veya duyduğumuzda belki hatırlayamayız. Ancak yaşadığımız bir olay esnasında aldığımız kokuyu üzerinden çok zaman geçmiş olsa bile tekrar hissettiğimizde çok daha kolay ve detaylı anımsarız. En keskin duyularımızdan biri olan koku alma duyusu için BBC’nin yaptığı çalışma da oldukça açıklayıcı: “Koku alma duyusu en eski duyudur; havadaki ve sudaki kimyasal maddeleri algılamak için gelişen, bakterilerin bile sahip olduğu ilkel duyulara kadar uzanır. Görme, işitme ve hatta dokunma duyusundan önce, canlıların etraflarındaki kimyasallara tepki verebilmesi için koku alma duyusu gelişmiştir önce. Görmek, insan gözündeki dört ışık duyargası ile mümkündür. Buradaki alıcı işlevi gören hücreler, ışığı beynin anlayacağı dilden elektrokimyasal sinyallere dönüştürür. Dokunma duyusu ise en az dört tür basınç ve ayrıca sıcak, soğuk ve acıyı algılayan çeşitli alıcılara bağlıdır. Fakat bunlar koku alma duyusunun ya- nında gölgede kalır. Çünkü insanda koku almayı sağlayan 1000’den fazla alıcı vardır. Bunlar yaşadığımız sürece yenilenir ve alışkın olduğumuz kokulara göre değişir. Bu karmaşık yapı çok sayıda farklı kokuyu birbirinden ayırmamızı sağlar.” “Beyinde kokuları işleme koyan ve “koku alma soğanı” olarak adlandırılan bölge, beyin çıkıntısı (hipokampüs) ile yan yanadır. Denizatı şeklindeki bu soğan, beyin zarından (korteks) gelen tüm bilgilerin toplandığı yerdir. Nörologlar hipokampüsün yeni olaylar için hafıza oluşturmada önemli bir işlevi olduğunu tespit etti. Beyninin bu bölgesi hasara uğrayan kişiler hatırlamada zorluk çeker. Bisiklet sürme gibi yeni becerileri ve kişilerin isimleri gibi yeni bilgileri öğrenseler de bunlara dair hafıza oluşturamazlar. Bu aralıklı “epizodik hafıza”’dır. Koku alma soğanı, yani kokunun beyindeki yeri, bu tür hafızanın kaynağı 68 Osmanlı’da hem sarayda hem de halk arasında bir hayli önemli ve saygın bir yere sahip olan kokular, sadece hoş kokmak için değil, yemeklere hoş bir koku katmak için de kullanılıyordu. olan hipokampüsün yanında olduğu için kokular bazı anıları çağrıştırıyor diyebiliriz.” İnsan hayatında bu kadar önemli bir yere sahip olan kokuların sınıflandırması ise bir hayli zor. Kötü veya hoş olarak ikiye ayırmak maalesef mümkün değil. Çünkü bu her iki sınıfa da girmeyen ancak gün içinde bile birçok kez karşılaştığımız kokular var. Ancak elbette ki bizim tercihimiz hoş olanlarından yana olacak. Aslına bakarsanız tarihte hoş kokuların yani esansların ilk ortaya çıkışı da bu kötü diye tarif edebileceğimiz kokuları kamufle etmek için olmuş. Latince kokulu duman anlamına gelen “parfumum” kelimesinden geliyor parfüm ismi. Tarihi ise bundan yaklaşık 5000 yıl öncesine taa Mısırlılara dayanıyor. Ölülerinin mezarlarına hoş kokulu yağlar ve esanslar koydukları bilinen Mısırlıların en büyük hükümdarlarından olan Tutankhamon’un mezarından da, yapılan kazılarda, parfüm ve krem kutuları çıkmıştır. Daha yakın tarihe gelecek olursak bilinen haline en yakın şekli 1370 yılında üretilmiş parfümün. Esans, biberiye ve lavanta yağı kullanılarak hazırlanmış olan bu hoş koku dönemin Macar kraliçesi için tasarlanmış ve adına da “Macar Suyu” denmiş. Parfümün gelişmesi ise 16. Yüzyılda Fransa’da hız kazanmış. Özellikle deri eldivenlerde kullanılan esans dönemin gözdeleri arasında imiş. Çünkü o tarihlerde Fransa sokaklarındaki dayanılmaz kötü koku sebebi ile insanlar burunlarına bu eldivenleri tutarak yürürlermiş. Ancak aslına bakılacak olursa esans, 16. Yüzyıldan da 14. Yüzyıldan da önce 11. Yüzyılda İran’da keşfedilmişti. İbn-i Sina damıtma yöntemini kullanarak bugünkü adıyla eterik yağ ve gülsuyu elde etmeyi başarmıştı. Üstelik kullanmış olduğu damıtma yolu da Avrupa ülkelerindeki bilimsel çalışmalara da ışık tutmuş oldu. Osmanlı’da da oldukça rağbet gören parfümün kullanımı bir hayli eski. Ancak çağdaşlarından en büyük farkı 19. yüzyıl sonlarına kadar esans ve parfüm imalatında alkol kullanılmamış. Bu koku yaklaşık 550 yıllık bir geçmişe sahip. Gülsuyunun içerisine Sandal, Aselbent, Kalenbek ve Öd ağacının katılarak kaynatılması ile elde edilirdi. İstanbul’un fethinden Tanzimat dönemine kadarki sürede de geleneksel olarak her yıl Ramazan ayının 15. gününden sonra padişaha sunulurdu. Prof. Dr. Nazan Apaydın Demir’in bu konudaki çalışması Osmanlı’nın bu konuda ne kadar özenli olduğunu gözler önüne seriyor:” Osmanlı İmparatorluğu’nda koku, adeta bir devlet politikası halini almış ve resmi protokolün bir parçası olarak uygulanmıştır. Buhur suyu, Hırka-i Şerif Alayı’na katılacaklar için davetiye yerine geçerdi. İngiliz elçisi, Kraliçe Elizabeth’e sunduğu raporda İstanbul’da şerefine verilen ilk ziyafette yemek bitince ellerini “buhur suyu” denilen içinde öd ağacı, misk, sandal ağacı ve çiçek suyu bulunan çok güzel kokulu bir su ile yıkadığını büyük bir heyecan ile yazmıştır. 1708 tarihli Çamaşırcı başı Yusuf Ağa’nın defterinde buhur suyu ile ilgili detaylı bilgi- 69 Gülsuyu için adına “gülabdan” denilen ve bu mis kokulu suyun sunumu için özel olarak tasarlanmış şişeler üretilirdi. Üstelik de her biri özel olarak ince ince işlenmiş, el yapımı şişeler… ler yer almaktadır. Bu kayda göre padişah, çamaşırcı başının sunduğu buhur suyunu kabul ettiğinde; 15 altın çamaşırcı başına, bine r akçe de diğer yoldaşlarına dağıtmak üzere ihsanda bulunmuştur. Buhur suyunu devlet ricaline götüren ağalara da, devlet ricali tarafından mevkilerine uygun birer hediye ve bahşiş verilmesi de eski adetlerdendi. Yıllar geçtikçe buhur suyu getiren ağalara verilmesi zorunlu hale getirilen bu hediye ve bahşişlerin ricale ağır geldiği de ifade edilmeye başlanmıştır. Bu durumu işiten Sultan III. Mustafa’nın bundan böyle sadrazam ve şeyhülislam dışında ricale, buhur suyu gönderilmemesi için talimat verdiği de yine kayıtlarda yer almaktadır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde buhur suyunun İstanbul’daki misk satıcılarında ve gül suyu esnafında bulunduğunu, halka satıldığını yazmıştır.” Osmanlıda en çok tercih edilen kokulardan biri de gülsuyu idi. İslam’daki yeri ve anla- mı da tercih edilmesi için güçlü sebeplerden biriydi. Hem ilahi güzelliği hem de Hz. Muhammed (SAV)’i temsil eder gül. İslam inancı için bu kadar önemli bir yere sahip olan gülden elde edilmiş olan gülsuyu da mevlitlerin olmazsa olmazlarıdır. O kadar ki adına “gülabdan” denilen ve bu mis kokulu suyun sunumu için özel olarak şişeler üretilirdi. Üstelik de her biri özel olarak ince ince işlenmiş, el yapımı şişeler… Gül suyu ve buhur suyu dışında Osmanlı’da kullanılan bir diğer parfüm de “galliyeler” idi. Prof. Dr. Nazan Apaydın Demir galliyeler ile ilgili oldukça ilginç paylaşımlarda bulunuyor: “Galliyeler hakkındaki en eski bilgilere 1640 tarihli Es’ar Deftreri’nde rastlanıyor. Galliye, misk ve amber karışımına sümbül, tütsülenmiş söğüt, saf beyaz mum ve nişasta eklenerek hazırlanmaktadır. Bu kokular galiyedan denilen küçük kaplar içinde saklanır ve parmak ucuyla çok az alınarak saç ve kaşlar üzerine sürülerek kullanılan parfümlerdi. 20. Yüzyılın başlarına kadar seyyar esans satıcılarının çantalarında bulunabilen ve erkeklerin bıyıklarına sürerek kullandıkları galiyeler, Kafe-i Misk-İ Fiamator ve Kalye-i misk-i Mısır olmak üzere iki şekilde anılmaktadır.” Osmanlı’da hem sarayda hem de halk arasında bir hayli önemli ve saygın bir yere sahip olan kokular, sadece hoş kokmak için değil, yemeklere hoş bir koku katmak için de kullanılıyordu. O zamanlardan bu zamanlara gelen bazı yemek ve tatlılar bunun en güzel ispatı. Güllaç ve gülsuyu şerbeti tıpkı o günlerde olduğu gibi bugün de özellikle Ramazan ayının ve mevlitlerin vazgeçilmezleri arasında. 70 DOĞRU PROGRAM, DOĞRU GIDALAR: SAĞLIKLI BİR KIŞ Bağışıklık Sistemi, vücuda zararlı olan bakteri, virüs, mantar gibi yabancı maddelere karşı koruyan hücre, doku ve organlardan oluşan bir yapıdır. 71 Bağışıklık Sistemi için Önemli Vitamin ve Minaraller: A, C, E, B6, B12 Vitaminleri, Demir, Selenyum, Çinko Mineralleri, Flovonoidler. Dyt.Şule İskender Beyaz Kanatlar Sağlıklı Yaşam Eğitim ve Danışmanlık Merkezi Havaların çok soğuk olduğu şu günlerde hepimiz soğuk algınlığı, gribal enfeksiyonlar gibi bağışıklık sistemine bağlı rahatsızlıklarla daha sık baş etmek zorunda kalıyoruz. O nedenle gelin beraberce bağışıklık sistemimizi her geçen gün daha çok nasıl güçlendirebiliriz buna bakalım. Bağışıklık Sistemi Nedir ? Vücuda zararlı olan bakteri, virüs, mantar gibi yabancı maddelere karşı koruyan hücre, doku ve organlardan oluşan bir yapıdır. Bağışıklık sistemimizi sürekli sağlıklı kılmak ve güçlendirmek için neler yapmamız gerekir? z Yeterli ve dengeli beslenme z Düzenli uyku z Bol su tüketimi z Probiyotiklerin kullanımı z Omega 3 kullanımı z Spor yapmak Bağışıklık sistemimizi neden güçlendirmeliyiz? z Enerjimizi yükseltmek z Enfeksiyonlara karşı korunmak z Kanser ve pek çok bağışıklık sistemi hastalıklarından korunmak A Vitamini: Kırmızı et, karaciğer, böbrek, balık, peynir gibi hayvansal gıdalarda. Havuç, greyfurt, kayısı, bal kabağı ve yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. 2-3 köfte büyüklüğünde karaciğer bir kişinin bir haftalık ihtiyacını karşılar. 100 gr çiğ yeşil yapraklı sebze 2 günlük ihtiyacın, 3 adet kayısı 1 günlük A Vitamini ihtiyacını karşılar. C Vitamini: Maydonoz, yeşil biber, kırmızı biber, ıspanak, karnıbahar, lahana, kuzu kulağı, roka,kivi, portakal, limon, mandalina, greyfurt, şeftali, çilek, kuşburnu. Kış aylarında limonlu ılık su bağışıklığı kuvvetlendirir. Tropikal meyvelerdeki guava çok yüksek oranda C vitamini bulundurur. E Vitamini: Kuru baklagiller, fındık, fıstık, badem, ceviz, yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. Grip virüsüne karşı direnci arttırır. B6 Vitamini: Nohut, somon, tavuk, kırmızı et, patetes, muz, bulgur, kuruyemiş. B12 Vitamini: Karaciğer, somon, kırmızı et, süt, yoğurt, peynir, yumurta. Yetersizliğinde bağışıklık sistemi için önemli olan antikor üretiminde azalmaya neden olur. Yaşlılarda B12 emilimi azalır, o yüzden de yoğun olarak eksikliği görülür. Demir: Karaciğer, kırmızı et, beyaz et, yumurta, pekmez, kuru baklagiller, kuru üzüm, kuru kayısı, kuru erikte bulunur. olarak vitamin ve minerallerin vücutta emilimini arttırır, toksik maddelerin vücuttan daha kolay atılmasını sağlar.) Likopen: Domateste bulunur. Vücuda alımı pişmiş domatesten daha kolay sağlanır. Bu nedenle yazdan hazırlanan pişmiş menemenlik malzeme, domates suyu, salça en iyi likopen kaynaklarıdır. Baharatlar: Zencefil, zerdeçal, çörek otu ( çöre otu ), ekinezya iyi koruyuculardır. Turpgillerin hepsi: kırmızı turp, şalgam, pancar, kırmızı havuç bağışıklık sistemimizi kuvvetlendirmek için iyi besin kaynaklarıdır. Bütün bunlara rağmen sağlıklı bir vücut deyince nedense akla gelen ilk şey zayıf olmaktır. Kilo hepimizin çokça üzerinde düşündüğü bir konu. Modern çağ insanına medya tarafından dayatılan bir güzellik kavramı var. Bizler de bu güzel kavramına ulaşmaya çalışıyoruz. Önemli olan sadece görsel olan o kavrama ulaşmak. Her ne pahasına olursa olsun. Sağlıklı kilolarda olmayı önemsemek yerine güzel görünmek hedef. Ya bu durum sağlığımızı kaybettiğimiz bir güzellik olursa? Hepimiz kilo vermek, diyet yapmak deyince birşeyler biliyoruz, fakat bunun ne kadarı doğru? Çevresel zararların etkisini azaltmak Selenyum: Sarmısak, somon balığı, karides. Yeterli ve Dengeli Beslenme: Almamız gereken besin ögelerini yeterince ve doğru şekilde vücudumuza almaktır. Üstelik bazen de gerçekten metabolizmamızdan ya da biyolojik bazı sorunlardan kaynaklanan durumlar var. Çinko: Deniz mahsulleri, kırmızı et, tavuk, süt, peynir, kuru baklagiller, kakao. Önce gelin bir bakalım neden kilo alırız? Bağışıklık Sistemi için önemli vitamin ve minaraller: A, C, E, B6, B12 Vitaminleri, Demir, Selenyum, Çinko Mineralleri, Flovonoidler. Bakır: Kırmızı et, kuru baklagiller, patates. 1)Aşırı Besin alımı :Günlük enerjinin alınması gerekenden fazla alınması Omega 3: Özellikle somon, ton balığı, alabalık, uskumru, semiz otu, ceviz. z Probiyotikler: Kefir, turşu, boza, şalgam. (Bağırsak florasını düzenler ve buna bağlı a)Karbonhidratlı besinlerin fazla alınması (pilav,makarna,ekmek,hamurişleri,tatlılar vs) 72 2-3 köfte büyüklüğünde karaciğer bir kişinin bir haftalık A Vitamini ihtiyacını karşılar. 100 gr çiğ yeşil yapraklı sebze 2 günlük ihtiyacını, 3 adet kayısı ise 1 günlük ihtiyacını karşılar. b)Yağ tüketiminin fazla olması c)Yanlış beslenme alışkanlıkları -Ara öğün yapmamak -Bir öğünde çok fazla yemek yemek -Duygusal durumlara göre beslenmeyi kontrol edememek; üzüntü,sinirlilik mutsuzluk,tatminsizlik gibi duygusal dünyayla başa çıkamayıp yemek miktarını arttırmak -Fast food tarzı beslenme 2)Fiziksel hareketin yetersiz olması 3)Kalıtımsal nedenler 4)Hormonal nedenler: -Hipotrid :Troid fonksiyonlarının yavaş çalışması -Hipofiz, böbreküstü, pankreas ve cinsiyet hormonlarının yapımında ve fonksiyonlarındaki bozukluklar -Cushing sendromu -insülin direnci -Menepoz döneminde ki hormonel değişiklikler sonucunda kişinin iştahı artabi- lir, bazal metabolizma hızı yavaşlayabilir (uyurken organların yaktığı kalori) ve enerji dengesi bozularak şişmanlık oluşabilir. 5)Vücutta bazı minerallerin azlığı -Demir eksikliği yaşında biter, kadınlarda daha erken başlar 70 yaşında biter. 7)Bazı ilaçlar -Doğum kontrol hapları -B12 eksikliği -Psikolojik tedavide kullanılan ilaçlar: antidepresan, duygu durum düzenleyici ilaçlar -Folik asit eksikliği -Nöroloji alanında kullanılan ilaçlar -Vitamin D eksikliği Kilo alma nedenimizi tespit ettikten sonra eğer bu biyolojik bir sorunsa önce o sorunu halletmeli, daha sonra sağlıklı beslenme eğitimi almalı, sağlıklı bir şekilde kilo vermeli, sağlıklı kilo aralığında olmalı ve edindiğimiz beslenme davranış ve alışkanlıklarını hayatımıza uygulamalıyız. Bazı minerallerin azlığı kilo alma nedeni olabilir yada kilo vermek sürecini yavaşlatabilir. 6)Yaş ve cinsiyete bağlı nedenler: Yaşın ilerlemesiyle birlikte vücut çalışması için harcanan enerji(BMH) yavaşlar, fiziksel aktivite azalır. Harcama azaldığında enerji alımı azaltılmazsa enerji dengesi bozulur ve ağırlık artar. Kadınlarda vücutta yağlanmanın erkeklere oranla daha erken başlaması, gebelik-emziklilik dönemlerinde alınan fazla kilonun verilememesi ve vücutlarındaki kas oranının daha düşük olması sonucu şişmanlık daha çok görülmektedir Erkeklerde yağlanma 20 yaşında başlar 60 Yaşam tarzı değişikliği yapılmadığı sürece vücut tekrar eski kilosuna geri dönecektir. Her yeni diyet programı bir öncekinden daha zor bir sürece dönüşecektir. Amaç sadece görsel güzellik olmamalı. Görsel güzelliği sağlıklı kilolarda, sağlıklı bir vücuda sahip olmak olarak algılamalıyız. 73 74 AYAĞINIZA SAĞLIK Derinizde, su toplamaları, kızarıklık, nasır oluşumu veya acı veren bir oluşum olduğunda harekete geçin. Tabanınızda çökme, ağrı, topuk ağrısı veya bacaklarınızda bir ağrı varsa harekete geçin. 75 Doğru ayakkabıyı doğru aktivitede giyilmeli. Eğer yürüyüş yapacaksanız yürüyüş ayakkabısı giymeli. Ayakkabı seçerken rahat olmasına dikkat edin. Ne güzel söylemiş atalarımız “ İnsan ayaktan, at tırnaktan kapar” diye. Pek de yabana atılacak gibi bir laf değil bu aslında. Çünkü çoğu kez hoyratça davrandığımız ayaklarımız birçok hastalığın davetiyesi olabilir. Aile Dostu: Sizi tanıyarak başlayabilir miyiz? Sevgi ÇORAPCI: Ben Sevgi Çorapcı, 1986 yılında Sydney Avustralya’da Sydney Institute of Technology’den, Podiatrist olarak mezun oldum. 1986-1990 yılları arası Blacktown Health Care, Hills Health centre ve Mt.Druitt polikliniklerinde hizmet verdim. 1990-1995 arasında Avustralya’da Cremorne bölgesinde kendi kliniğimi çalıştırdım. 1995 yılında Türkiye’ye ailemle birlikte taşındım. Antalya’da Akdeniz Tıp Fakültesi sonra, Ankara Güven hastanesi ve 2003 yılında Ankara’da Sevgi Çorapcı Ayak Sağlığı Merkezi’mi açarak bugüne kadar binlerce hastanın ayak sorunlarına çare oldum. Sadece Ayak adlı kitabımı yazarak halkımızı bilinçlendirmeye çalıştım. Birçok TV programına katıldım ve yazılı medyada ayak sağlığı ile ilgili röportajlar yaptım. A.D. : Gün içinde hoyratça kullandığımız ayaklarımızın sağlığı aslında en az diğer uzuvlarımız kadar önemli. Peki neden? A.D. : Ayaklarımızdaki bir takım sıkıntıları anlayabilmek için yapılan test ya da ölçümler var mıdır? Sevgi ÇORAPCI: Ayaklarımız maalesef en ihmal ettiğimiz uzuvlarımızdır çünkü çok uzaktalar. Çoraplarımızı ve ayakkabılarımızı giyeriz ve onlar bizi rahatsız etmedikçe onlarla pek ilgilenmeyiz. Yaşımız ilerledikçe hareketimiz azalır, gözlerimizin görüşü azalır, göbek büyür ve ayaklarımız ulaşılamaz olur. Sevgi ÇORAPCI : Ayaklarımızda taban çökmesi, topuk dikeni, genel taban ağrısı, diz ağrısı, yürüme bozuklukları, haluks valgus kemik çıkıntısı veya genel postür bozukluğu olduğu zaman Podiatrist o kişiyi muayene eder. Bunun muayenesi farklıdır çünkü sorunun nereden kaynaklandığını anlamalıyız. Nasıl ayağımızdaki şekil bozukluğu dizlerimizi etkiliyorsa aynı zamanda dizlerimizdeki sorun da ayağımızı ağrıtabilir. Muayene ederken, iskeleti, yumuşak dokuyu, postür ve gerekiyorsa ayaktaki basınç noktalarını ölçeriz. Aynı zamanda Türkiye’de ayak sağlığı ile ilgili bilinç düşük ve yapılan aktivitelerde yanlış ayakkabı giyerek Türk insanı ayaklarını hoyratça kullanıyor. A.D. : Ayağımızla ilgili ne tür şikayetler bizi harekete geçirmeli? Sevgi ÇORAPCI: Ayaklarınız; kaşınıyor, kokuyor, acıyor veya ağrıyorsa harekete geçin. Tırnaklarınızın rengi ve yapısı değişiyorsa, kalınlaşıyorsa, şekli değişiyorsa ve batıyorsa harekete geçin. Derinizde, su toplamaları, kızarıklık, nasır oluşumu veya acı veren bir oluşum olduğunda harekete geçin. Tabanınızda çökme, ağrı, topuk ağrısı veya bacaklarınızda bir ağrı varsa harekete geçin. A.D. : Kişi ayak sağlığıyla ilgili bir sorun olduğundan şüpheleniyorsa nereye başvurmalı, nasıl bir yol izlemeli? Sevgi ÇORAPCI: Podiatrist; ayak ve ayaktan kaynaklanan sorunlara bakan bir sağlık profesyonelidir. Tabii ki kişinin ayak sorunu varsa bu konunun uzmanına gitmeli, o da bir Podiatrist’tir .Maalesef ülkemizde Podiatri eğitimi veren yüksekokul yoktur . Sadece Türkiye’de geçen yıldan itibaren mezun olan ‘Podolog’ lar vardır. Ayrıca sektördeki 76 Ayaktaki sorunun doğru teşhisi konulmazsa ve tedavi yöntemi doğru yapılmazsa küçük olan bir sorun büyüyüp uzvun kaybına bile yol açabilir. bu boşluğu fark eden bazı kişiler kendilerine Podiatrist veya Podolog demektedirler. Diplomaları olmayan 1 ya da 2 aylık eğitimlerle ayağa müdahale etmeye çalışan bu kişilere dikkat edilmelidir. A.D.: Birebir ayaklarımızla bağlantılı olarak vücudumuzda ne gibi hastalıklar baş gösterebilir? Sevgi ÇORAPCI : Ayaklarımız genel sağlığımızın aynasıdır. Bedeninizdeki hastalıklar deriyi, tırnakları ve iskeleti etkiler. Birkaç örnek verecek olursak: Diyabet hastasında ayaktaki belirtiler; deri kuruluğu, tırnak ve deri mantarı, ayakta hissizlik, dolaşım bozukluğu veya yaraların iyileşmemesi şeklindedir. Romatizma hastasında; ayak ağrıları, nasır, deride kuruluk, tırnaklarda kalınlaşma meydana gelebilir. Dolaşım bozukluğu; deride kuruluk ve incelme, kalın tırnaklar, morarma şikayetleri ile görülebilir. tırnak, nasır, tırnakta kalınlaşma ve mantar, ayakta siğil , taban çökmesi, topuk dikeni ve genel ayak ağrıları şeklinde oluyor. için tedavi yöntemleri de değişiyor muhakkak. Biraz bu yöntemlerden bahsedebilir misiniz? Aynı zamanda; diyabet hastaları, ayaklarını göremeyen, ulaşamayan ve bakımı ile ilgilenemeyenler başvuruyorlar. Sevgi ÇORAPCI: Ayakta oluşabilecek o kadar çok sorun var ki, onların tedavilerini tek tek anlatmak pratik olmayacak. Ancak, ayak tedavisindeki en önemli unsurlardan biri aletlerin steril olması ve yapılan işlemin doğru uzman tarafından yapılması. Çünkü ayaktaki sorunun doğru teşhisi konulmazsa ve tedavi yöntemi doğru yapılmazsa küçük olan sorun büyüyüp uzvun kaybına bile yol açabilir. A.D. : Herhangi bir şikayeti olmayan biri korunma amaçlı ne gibi önlemler almalı? Sevgi ÇORAPCI : Ayaklarımızı temiz tutalım, parmak araları kuru ve diğer yerleri nemli tutalım. Ayaklar hava almalı, ne çok sıcak ne de soğuk olmalı. Tırnaklar doğru kesilmeli, çok kısa kesilmemeli ve uzun tutulmamalı. Doğru ayakkabıyı doğru aktivitede giymeli. Eğer yürüyüş yapacaksanız yürüyüş ayakkabısı giyilmeli. Ayakkabı seçerken rahat olmasına dikkat edin. En rahat ayakkabı; dolgu ve 4-5 cm yükseklikte bir topuğu olandır. Ayağın şekline göre ayakkabı seçilmeli. Pamuklu veya gümüş iplik içeren çoraplar giyilmeli. Lastiği az olmalı yani ayakları boğmamalı. A.D. : En çok hangi sıkıntılarla başvuruyorlar size? Ayaklarınızı gereksiz kurcalamayın ya da başkalarına kurcalatmayın. Pedikür yapılacaksa tırnaklar şekline göre kesilmeli. Tırnak diplerindeki kütikülleri aldırtmayın. Tırnak törpüsüyle tırnaklarınızı kaldırtmayın. Sevgi ÇORAPCI: En sık başvurular; batık A.D.: Ayakta baş gösteren rahatsızlıklar Tiroid; deride aşırı kuruluk ve tırnaklarda beyazlaşma ve kalınlaşmaya neden olabilir. A.D.: Ayak bakımı ve sağlığında eskiye oranla teknolojik ve tıbbi açıdan nasıl gelişmeler yaşanıyor? Sevgi ÇORAPCI: Türkiye’ye 20 yıl önce geldiğimde ayak bakımını pedikürcüler pedikür adı altında yapıyorlardı. 20 yıl sonra ise pedikürcüler ‘ayak bakımı’ yapıyorlar. Alınan eğitimde değişiklik olmadan yapılan işin ismi değişti. Ancak sonunda ‘Podoloji’ (Ayak bakım Teknisyeni) eğitimi başladı. Türkiye için ayak sağlığı konusunda en önemli gelişme budur. 77 78 NE KADAR MODAYI TAKİP EDERSEK EDELİM HERKESİN KENDİNE HAS BİR TARZI VARDIR PEK DE DIŞINA ÇIKMAYA CESET EDEMEDİĞİ. ANCAK BU YILIN KIŞ KREASYONLARI BUNU DEĞİŞTİRMEK KONUSUNDA BİR HAYLİ İDDİALI. 79 Bu kışın çok konuşulacak ve çok aranacak parçalarından biri de triko elbiseler olacak. Farklı renkleri ve trikodan beklenmeyecek kadar farklı modelleri ile bu elbiseler modacıların en yerinde çalışmalarından olmuş. 50’LERİN ETEKLERİ Bu yıl sıkça karşılaşacağımız giysilerin başında etekler geliyor. Ancak bu seneki modeller bizi alıp taa 1950’lere götürecek. O zamanların en moda giysilerinden olan kloş etekler, bu yıl da kışa damga vuracak gibi. İster diz hizasında ister ayak bileğinde bitsin her iki boy da oldukça şık. Özellikle tesettür giyim tercih eden bayanlar için botlarla veya çizmelerle kombin edilmiş uzun tasarımlar oldukça göz dolduracak gibi görünüyor. Üstelik renk tercihinde de özgürsünüz. Eskinin romantizmini günümüze taşıyan bu etekleri tarzınız ne olursa olsun kullanmanız mümkün üstelik. Hoş bir gömlek, fular ve topuklu olarak tercih edeceğiniz ayakkabılar ile klasik bir şıklık yakalayabilirsiniz. Ya da spor bir deri ceket ve vintage tarzı botlarla aynı eteği spor bir kombinasyonla kullanabilirsiniz. KAR TANESİ DESENLİ KAZAKLAR Eskilerin geri dönüşü kazaklarda da kendini hissettirecek bu kış. Üstelik tek başına da değiller. Yine bir zamanların oduncu gömleklerinin renkli, kareli desenleri bu senenin gömleklerinde de yeniden hayat buluyor. Bize kışı hissettiren koyu renk ka- zakların üzerindeki rengarenk desenlere, hareketli tonları ile eşlik ediyorlar. süveter de sizi oldukça farklı ve şık bir gögö rünüme kavuşturabilir. Kazaklardaki, nakışlara benzetilmiş bu desenlerin yanı sıra sade ve özellikle kısa kollu olanlarını da sıklıkla göreceğiz bu kış. Eğer günlük hayatın dışında, iş yerinde de tercihiniz kazaktan yana olacaksa bu modeller tam size göre. Hemen hemen her rengin içine tercih edebileceğiniz beyaz bir gömlek ile oldukça şık bir görünüme kavuşmanız işten bile değil. BU SENE ELBİSELER ÇOK FARKLI GÖSTERİŞLİ BLUZLAR Modadaki eskiye dönüşün en dorukta yaşandığı parça 2016 kışında bluzlar olacak. Ortaçağın bütün ihtişamını yansıtan bu hareketli, kocaman fiyonklu yakalar ve geniş kesimli ve bilekte bir manşetle toplanmış kollar sıradan bir pantolonu bile olduğundan çok daha yukarılara taşıyabilir. Eğer siz de modada zıtlıktan hoşlanıyorsanız bu gösterişli bluzların altına giyeceğiniz spor kesim bir pantolon ve bir çift spor ayakkabı sizi çok da göze batmadan amacınıza ulaştırmış olacaktır. Bu harika parçalarla ilgili ufak bir kombin tüyosu da verelim. Pastel tonlarda bir bluzun üzerine tercih edeceğiniz desenli bir Sıkıştırılmış kumaş olarak da bilinen, kaban kumaşından yapılmış elbiseler bu kışın en gözde parçalarından olacak. Her ne kadar ilk bakışta bir mantoyu andırsa da hemen sonrasında aslında bunun bir elbise olduğu ve sizin de modayı takip etme konusunda ne kadar cesur olduğunuz hemen fark edilecektir. Kendinden desenli ve renkli kumaşların tercih edildiği bu kalın ve sıcacık elbiseler için etek boyu diz altı veya ayak bileği. Deri çantalar ve bileğin biraz üzerinde biten botlarla görünüm olarak daha da estetik bir sonuç da yakalayabilirsiniz. TRİKO HER YERDE 2015-2016 kışı tam trikoların hakimiyetinde geçeceğe benziyor. Kazaktan, hırkaya, süveterden elbiseye… Evet evet yanlış okumadınız elbise… Bu kışın çok konuşulacak ve çok aranacak parçalarından biri de triko elbiseler olacak. Farklı renkleri ve trikodan beklenmeyecek kadar farklı modelleri ile bu elbiseler modacıların en yerinde çalış- 80 malarından olmuş. Özellikle pastel renklerin ve bilhassa siyahın tercih edildiği renk seçimi her zevke de hitap ediyor üstelik. Genel olarak spor bir çağrışım yapsa da topuklu botlarla da hiç fena durmuyor. Triko egemenliğindeki bu elbiselerin en güzel yanı ise birçok farklı kombinde kullanılabilmesi. Üzerine giyeceğiniz bir kot ceketle günlük, boynunuza alacağınız bir fularla ofis için ya da farklı ve gösterişli taşlardan yapılmış takılarla dışarıda yenecek bir akşam yemeği için bile oldukça ideal olabilir. PUANTİYEYE ÇİÇEK EKLENDİ Bu yıl da geçen yıl olduğu gibi puantiyeler zirvedeki yerini koruyor. Küçük ya da büyük hiç fark etmeden süslemeye devam edecek elbise dolaplarını. Ancak bu kış onlara eşlik edecek oldukça dişli bir rakipleri var: kocaman çiçekler. Özellikle soğuk ayların vazgeçilmez kumaşı olan kaşelerde sık sık karşımıza çıkacak çiçekler. Üstelik de bir hayli canlı renklerde. Pastel tonların tercih edildiği tek renk kaşe elbise ve eteklerin üzerinde cıvıl cıvıl ve kocaman çiçekler eskilerin kanaviçesini andırmıyor değil hani. KÜRKLER YAKAYA ÇIKTI Tamamen kürkten yapılmış hırka veya kabanları artık görmeyeceğiz bu kış. Çünkü kürkler bu sene daha çok yakalarda olacak. Üstelik sadece kaban ve hırka yakalarında değil. Kazakların yakalarında da sıklıkla kürke yer verilmiş. Özellikle öne çıkan renkler ise karamel ve siyah. Size bu konuda küçük bir de kullanım hilesi verelim. Eğer kürkleri çok seviyorsanız ve bunun sadece bir hırkanızın yakasıyla sınırlı kalmasını istemiyorsanız bunun için oldukça ekonomik bir yol kullanabilirsiniz. Bu yıl yine oldukça fazla karşımıza çıkacak olan kürk etollerden istediğiniz veya gardırobunuza uyan bir iki tane edinin. Uygun renklerle kombinleyip boynunuza alacağınız bu etoller sizi büyük bir ekonomik yükten kurtarmış olacak. Böylece hangi hırka, kazak ya da kabanı isterseniz sanki yakası kürklü imiş gibi gösterebileceksiniz. 81 82 Bu sene Ne ile Isınalım? Gün boyu kombiyi düşük bir ısı seviyesinde ancak sürekli çalıştırmak, evin ısısı stabil kalacağı için aşırı bir güç ve gaz harcaması yapılmasının önüne geçmiş olacaktır. 83 Artık birçok şehirde doğalgaz kullanımı yaygın olsa da hala doğalgazın gitmediği yerleşim yerlerimiz var. Ya da doğalgaz olmasına rağmen gerek keyfe keder bir tercihle gerekse mecburiyetten soba kullananların sayısı hiç de az değil. Kış gelecek, geliyor derken sonunda kapıya dayandı. Soğuk havaların ısıttığı tek yer ise cebimiz muhakkak. Her ne kadar ısınma tercihlerimiz farklı farklı olsa da bir gerçek var ki o pek de değişmiyor: Sıcacık kış gecelerinin içimizi yakan maliyeti. Yaşanılan bölgeye veya şehre göre şekilleniyor elbette ısınma tercihleri. Ancak aslına bakılacak olursa sağlığımız ve cüzdanlarımız için faydalarını ve zararlarını da gözden geçirmek lazım bu tercihi yaparken. Doğal Gaz Doğal gaz teknolojinin insan hayatına en güzel katkılarından biridir şüphesiz. Sadece bir tuşu çevirerek ya da bir düğmeyi açarak bütün evi ısıtmanın mümkün olduğu bu sistem sayesinde çetin kış soğuklarını evimizin içinde hissetmiyoruz. Mesela herhangi bir veya birkaç odayı kapatmak ya da genel olarak kombiyi sürekli kapalı tutup çalıştırmak için özellikle akşam saatlerini beklemek aslında bir tasarruf hareketi değil. Tam tersine bu durumda kombiniz o saate kadar buz gibi olan evinizi normal bir ısıya getirebilmek için normalden çok daha fazla güç ve gaz harcayacak. Bunun önüne geçmek içinse mümkünse evin bütün odalarındaki petekleri kullanmak ve gün boyu kombiyi düşük bir ısı seviyesinde ancak sürekli çalıştırmak gerekli. Böylece evin ısısı stabil kalacağı için aşırı bir güç ve gaz harcamasına gidilmeyecektir. Elektrikli ısıtıcılar Aynı zamanda diğer ısınma yollarına nazaran da tehlike oranı daha düşük. Kısa süreli doğalgaz solumalarında herhangi bir zehirlenme söz konusu değil ancak bu sürenin uzaması durumunda elbette hayati tehlikesi var. Ancak soba zehirlenmeleri gibi sık karşılaşılan durumlarla kıyaslandığında tehlike oranı oldukça az. Isınma yolları arasında en fazla tartışılan yardımcılardan biri elektrikli ısıtıcılardır. Oluşturduğu elektromanyetik alan sağlık açısından, elektrik faturasındaki şişkinlik de tüketicinin cebi açısından defalarca tartışıldı durdu yıllarca. Üretici firmaların ısrarla sağlık açısından herhangi bir sıkıntı teşkil etmediği ve çok az elektrik tükettiği yolundaki açıklamaları kullanıcılarının içini rahatlatsa da maalesef ki bu her marka ürün için geçerli değil. Mali açıdan da doğal gaz kullanımını olduğundan daha ucuza mal etmek mümkün. Piyasada onlarca çeşit elektrikli ısıtıcı markası var. Ancak ne yazık ki bunlardan çok azı gerçekten kaliteli üretilmiş malzemeden yapılmış. Geri kalan birçoğu ise taklit. Üstelik de kötü taklitler. Sağlığa etkileri konusundaki uzman görüşleri değişiyor. Kimileri baş ağrısı, halsizlik, uykusuzluk gibi sorunlar doğurabileceğini söylese de çoğu herhangi bir problem teşkil etmeyeceği konusunda hemfikir. Ayrıca WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından yapılan açıklamaya göre de oluşturdukları elektromanyetik alan nedeni ile baş ağrısı, anksiyete (gerginlik), halsizlik, bulantı gibi sağlık üzerinde olumsuz etkileri olduğu konusunda öne sürülen görüşleri destekleyen bilimsel veri yok. Gelelim elektrik maliyetine. Bunu anlatmanın en iyi yolu örneklemek galiba. Mesela 16 metrekarelik bir oda için, en düşük termostat ayarında kullanıldığında 1 saat için elektrik harcaması yaklaşık 1 KW. En Geleneksel Yöntem: Sobalar Artık birçok şehirde doğalgaz kullanımı yaygın olsa da hala doğalgazın gitmediği yerleşim yerlerimiz var. Ya da doğalgaz olmasına rağmen gerek keyfe keder bir tercihle gerekse mecburiyetten bu yöntemi kullananların sayısı hiç de az değil. Peki 84 Klima ile ısınma yönteminin pahalı mı yoksa ucuz mu olduğu konusu hep biraz tereddütte bırakır tüketiciyi. Klimayı en verimli ve en düşük maliyetle kullanmak istiyorsanız bunun için ilk şart ısıtacağınız alanın ya da binanın yalıtımının çok iyi olması. gerçekten ekonomik mi? Evet ekonomik. Çünkü kış ayları için alacağınız odun-kömür fiyatı ne kadar uygunsa kışı çıkaracağınız rakam da o kadar düşük oluyor. Ancak tıpkı elektrikli ısıtıcılar gibi sobanın da tercih edilmemesinin başlıca sebeplerinden biri sadece bulunduğu odayı ısıtması. Bu yöntemde evin diğer odalarının kullanımın işkence haline geldiği doğru. Çünkü diğer ısıtıcılara oranla sobalar oldukça güçlü bir kaynak. Üstelik de odanın tamamını kaliteli bir şekilde ısıtmaya da muktedir. Bu sebeple de odadan çıktığınız anda dışarıdaki soğuğu iki kat fazla hissediyorsunuz. Ama bütün bunların yanında göz ardı edil- memesi gereken en önemli nokta taşıdığı yüksek risk. Özellikle kömür sobaları yüzünden her yıl yaşanan talihsizlikler çoğu kez ölümle sonuçlanıyor. Bu yüzden de bu ısınma yolunu seçecekseniz oldukça dikkatli olmanız gerekiyor. Klimalar Klimalar son yılların en gözde cihazlarından. Başlıca tercih nedeni ise hem kışın hem yazın kullanılabiliyor olması. Ancak tıpkı elektrikli ısıtıcılar ve sobalarda olduğu gibi klimaların da sadece bulunduğu odayı ısıtıyor olması dezavantajlarından biri. Klima ile ilgili olarak da sağlık açısından sı- kıntı çıkarıp çıkarmadığı tartışma konusu. Ancak klima üreticileri bu tartışmaya, hastanelerde bile klima kullanıldığını örnek göstererek önde başlamış gibi görünüyorlar. Bu ısınma yönteminin pahalı mı yoksa ucuz mu olduğu konusuna gelince. Klimayı en verimli ve en düşük maliyetle kullanmak istiyorsanız bunun için ilk şart ısıtacağınız alanın ya da binanın yalıtımının çok iyi olması. Eğer yalıtımsız veya yetersiz yalıtım yapılmış bir mekan ısıtılacaksa bunun için yöntem kesinlikle klima olmamalı. 85 86 ŞİİRİ OKUMAKTAN ÇOK, SÖYLEYEN BİR ADAM. YANİ HİSSETTİĞİ GİBİ, İÇİNDEN GELDİĞİ GİBİ YANİ... İBRAHİM SADRİ “Bir çiçeğe gülmeni, bir güle benzemeni sevdim Bir de yıldızları sevdim Eylül akşamlarında gelip, Gözlerinde tutulan. Düştüğün zaman kanayan yaralarını Ve tuhaflığını üşüdüğün zaman Sakız satan çocukları Yeni çıkan şarkıları Her kaybettiğinde kazanan yanlarını sevdim Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe Ben yangını sevdim yandığım zaman böyle işte Ben Sevdim mi ADAM GİBİ Severim” 87 Çok erken yaşlarda pazarlama elemanlığı, şarküteri tezgahtarlığı, tavuk işçiliği yaptım. 1981 yılında düğün salonlarında komedyen olarak sahneye başladım. Başlayış, o başlayış... Yıl 1998… Radyolar en birinci müzik dinleme aracı. Mp3 yok o zamanlar… Cd de yok hatta… Kasetçalar var. Eğer bir walkman sahibi iseniz sizden şanslısı yok. Ve işte o zamanlar radyoların başından ayrılmadan, daha girişini duyduğumuzda sesi sonuna kadar açtığımız, ama sırf büyüsü bozulmasın diye dinlerken ağzımızı hiç açmadığımız bir adam vardı. Yeni çıkmıştı. Şarkı falan da söylemiyordu üstelik. Şiir okuyordu. Gerçi O konuşsa da bize şiir gibi geliyordu ya… Hiç bitmesini istemeyerek dinliyorduk… Bütün kalbimizle dinliyorduk… Her birimiz bir İbrahim Sadri olup oymuşuz gibi yaşayarak dinliyorduk… O “Adam Gibi” okuyor, biz “Adam Gibi” dinliyorduk… Aile Dostu: Çoğumuz, İbrahim Sadri’yi “Adam Gibi” tanıyoruz aslında ama bir kez de sizden dinlemeyi isteriz. Nerede, ne zaman doğdunuz? Hangi eğitimleri aldınız? Evli misiniz? Çocuklarınız var mı? Gibi… İBRAHİM SADRİ: 1963 İstanbul doğumluyum. Sırasıyla Işık Lisesi, Kasımpaşa Lisesi, İÜ İşletme, Bilsak Tiyatro Atölyesi’nde tamamladım eğitimlerimi. 1986 yılından beri evliyim. İki oğlum bir kızım var. Aslen Erzincanlıyım. Hayatımın tamamı İstanbul’un eski ve güzel semtlerinde geçti: Fatih, Cihangir, Tophane, Kasımpaşa, Üsküdar. Bunun bana çok şey kattığına inanıyorum. Çok erken yaşlarda pazarlama elemanlığı, şarküteri tezgahtarlığı, tavuk işçiliği yaptım. 1981 yılında düğün salonlarında komedyen olarak sahneye başladım. Başlayış, o başlayış... Aile Dostu: Tiyatro sizin ilk göz ağrınız. Hala aktif olarak devam edebiliyor musunuz? İBRAHİM SADRİ: Maalesef hayır. Ama çok istiyorum. Şiir dinletilerimde aralarda küçük öyküler anlatarak o tiyatro sevdamı devam ettirmeye uğraşıyorum. Çok isterdim hep bir tiyatro oyuncusu olarak kalmayı. Kim bilir belki tekrar dönmek kısmet olur… Aile Dostu: Şiir ne zaman ve nasıl girdi hayatınıza? İBRAHİM SADRİ: Aslında ilkokuldan itibaren, bayramlarda törenlerde şiir okumaya başlayarak. Mesela 7. Sınıfta henüz 14 yaşındayken İstanbul okullar arası şiir okuma ikinciliğim var benim. Yıl 1977 idi sanırım. Ama edebi anlamda hayatıma girişi 198182’de Mavera dergisi ve merhum Cahit Zarifoğlu’nu tanımayla başladı. İlk şiirlerim de o yıllarda yayınlandı. Aile Dostu: Yerli ve yabancı şairler veya akımlardan takip etikleriniz var mı? İBRAHİM SADRİ: Akımlardan çok şairlerim var benim. Her fırsatta döne döne okuduğum. Onlar beni hep yazmaya kışkırtmıştır. Zarifoğlu en başta.. Sonra.. Orhan Veli, Nurullah Genç, Mevlana İdris, Necip Fazıl, Refik Durbaş, Abdürrahim Karakoç, İlhan 88 Akımlardan çok şairlerim var benim. Her fırsatta döne döne okuduğum. Onlar beni hep yazmaya kışkırtmıştır. Zarifoğlu en başta… Sonra… Orhan Veli, Nurullah Genç… 89 “Bir yere kadar aklınızla, mantığınızla, tecrübelerinizle yol alabilirsiniz. Amma bu hayatta bir noktadan sonra aşk gerektir insana. O nimete ermişlere ne mutlu!” Berk, İsmail Kılıçaslan, Dilaver Cebeci, İbrahim Tenekeci… Aile Dostu: Türkiye sizin önce şiir okumanıza hayran oldu. Sonra bir de bu şiirlerin bizzat tarafınızdan yazıldığını öğrendiğimizde ise bu hayranlığımız daha da büyüdü. Ve biz anladık ki siz bu işi gerçekten yüreğinizle yapıyorsunuz. Bize şair, duygusal İbrahim Sadri’yi anlatır mısınız? En çok nelere sevinir, nelere üzülür, vs… İBRAHİM SADRİ: Teşekkür ederim, güzel sözleriniz için. Kendimi bir şair olarak tanımlayamam. Ama iyi bir yorumcu olmaya çabaladığım doğrudur. Ben aslında şiir okumaktan çok, söyleyen biriyim. Yani hissettiğim gibi, içimden geldiği gibi... Hayatımda ise merhamet benim olmazsa olmazımdır. Necip Fazıl diyor ya; “Merhamet... Alem bu temel üzerinde” diye. İşte aynen öyle. Aile Dostu: Şiir ve aşk, ister bir insana dair, ister maneviyata dair olsun her zaman aynı anda gelir akla. Sizin aşka bakışınız nasıldır? İBRAHİM SADRİ: Evet şiir aşka, aşk da şiire çok yakışıyor doğrusu. Ben aşkın, muhabbetin Allah-ü Teala tarafından insanoğluna bahşedilmiş en büyük nimetlerden biri olduğuna inanıyorum. Bir yere kadar aklınızla, mantığınızla, tecrübelerinizle yol alabilirsiniz. Amma bu hayatta bir noktadan sonra aşk gerektir insana. O nimete ermişlere ne mutlu! Aile Dostu: “Adam Gibi” sizin 6. Albümünüz diye biliyoruz. Ve biz sizi bu albümle tanıdık? Neden daha önce değil de bu albümde? Farkı neydi sizce? İBRAHİM SADRİ: Bilmem… Buna baht diyorlar galiba. Ama tabi Adam Gibi albümü yapım olarak daha çok titizlendiğimiz bir albümdü. İlk kez bazı şiirlerin arasına şarkılar koyduk filan… Yine de asıl cevap baht ya da kısmette bence… Aile Dostu: Hem kendi şiirleriniz için de hem de diğer şairlere ait şiirler içinde bilhassa beğenerek yorumladığınız şiirler var mı? Ve neden? İBRAHİM SADRİ: Olmaz mı? Mesela rahmetli Abdürrahim ağabeyin Mihriban’ı… Her bir dinletide olmazsa olmazımdır. Atilla İlhan’ın Ben Sana Mecburum şiiri de öyle… Nurullah Genç’in Yağmur şiirini de okumayı pek severim. Kendi yazmaya çalıştıklarımdan ise Bir Adın Kalmalı ve Bugün Pazar’ı okumayı çok severim… Aile Dostu: Biz, dinlemeye doyamadığımız şiirleri ile tanıdığımız İbrahim Sadri’yi bir gün kahvaltı haberlerini okurken bulduk karşımızda. Biz sizin sesinizden ne olsa dinleriz de sizin için nasıl bir deneyimdir bu, onu gerçekten merak ediyoruz. 90 Yağmur var çok sevdiğim rüzgar da Bugün pazar daha uyanmadı komşular Damların üzerinde kuşlar daha rahatlar Radyolarda eski şarkılar çalıyorlar bu saatlerde Gönül penceresinden ansızın bakıp geçenlere doğru Yağmur da var çok sevdiğim rüzgar da Bugün pazar ve ben seni çok özledim İBRAHİM SADRİ: Hiç sormayın. Hayatımın en zor ve en yorucu tecrübesiydi. Şartlar öyle gelişti ve kendimi sabah haber sunarken buldum. Açık söylemek gerekirse çok öğretici bir süreçti benim için. Mesleki anlamda yani. Ama çok zordu. Şimdi geriye dönüp baktığımda bana yarar sağladığını düşünüyorum. Keşke ülke gündemi o kadar yoğun olmasaydı da ben de daha eğlenceli ve sevimli bir bülten sunsaydım. Yine de çok şey öğrendim Kahvaltı Haberlerinden. Aile Dostu: Yakın zamanda hayata geçecek yeni projeleriniz var mı? İBRAHİM SADRİ: Proje biter mi? Hayat bitince ancak… Kısmetse Aralık ayından itibaren yeniden bir şiir programı ile televizyona dönüyorum. Bununla birlikte sahnede de sürpriz bir sanatçı dostumla “Yunus Diye Göründüm” projesine başlayacağız. Bir de aramızda kalsın önümüzdeki sene beni bir sinema projesinde görebilirsiniz. Bakalım, ya nasip! Aile Dostu: Son olarak bize biraz evdeki İbrahim Sadri’yi anlatır mısınız? Bize, karlı havalarda kan kırmızı, dumanı üzerinde bir bardak çayın kıymetini yeniden hatırlatan bu şair çay mı sever kahve mi? Hangi yemeğe hayır diyemez? Hangi müzik iyi gelir ruhuna? Hangi resimde dolar gözleri?.. İBRAHİM SADRİ: Biraz huysuz biriyim aslında evde. Çok şükür ki bana tahammül etmeyi bilen bir aile efradım var. Aslında kahveyi çok seviyorum, sade Türk kahvesini. Fakat sağlık sorunları nedeniyle biraz seyrek içebiliyorum. Çayı akşamları içiyorum daha çok. Şekersiz. Yemek yemek kadar yapmayı da çok severim. Özellikle soslu, salçalı yemekleri. Tabi eşim bırakırsa Her tür müziği dinlerim. Çalışırken ve yazarken ise genellikle new age ya da klarnet taksimleri… Tiyatro ve sinema da olmazsa olmazlarımdır. Ve okumak elbette… Hep okumak… 91 92 ORTA ASYA’NIN KIDEMLİ EV SAHİPLERİ: ORTA ASYA TÜRKLERİ “TÜRK’ÜN İKİ OĞLU OLDU: TATAR VE MOĞOL” 93 Uygurların diğer Türk Devlet ve topluluklarına göre bir hayli gelişmiş bir sosyal yapısı vardı. Ayrıca onları kendilerinden önceki topluluklardan ayıran çok ciddi adımlar da atmışlardı. Türkler’in bilinen ilk ana yurdudur Orta Asya. Batı’da Hazar Denizi’nden Doğu’da Kingan Dağları’na, Kuzey’de Altay Dağları’ndan Güney’de Hindukuş ve Karanlık Dağları’na kadar uzanan alanda kah küçük topluluklar kah büyük devletler kurarak yaşamışlardır. İlk dönemlerinde genellikle göçebe yaşam tarzını tercih etmiş olan Türk toplumunun daha sonra bu bölgeyi kendilerine Ana Yurt olarak seçmelerinin temel nedeni ise coğrafi yapısı ve iklim şartlarının elverişli olmasıdır. Herat şehri gücünün yanı sıra bilim alanında da önderlik etmiştir. Adını tarih kitaplarının ilk satırlarında okuduğumuz Ali Şir Nevai o dönemde yetişmiş en önemli dilbilimci ve edebiyatçılardandır. Afganistan Türkleri Kırım Türkleri Bilinen ilk resmi Türk devleti olan Asya Hun devleti ve onu takiben kurulmuş Göktürkler, Uygurlar, Avarlar ve diğerleri… Yaşadıkları coğrafyaya bıraktıkları kültür de arkalarında bıraktıkları Türk toplulukları da hala varlığını ve önemini korumakta. İşte bu toplulukların en önemlilerinden olan Afganistan Türkleri de Akhunlardan bu yana bu toprakların ev sahipliğini yapmakta. Akhunların yaptığı bu açılışın ardından Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Cengiz İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü Güney Türkistan en güçlü zamanlarını ise Timur İmparatorluğu döneminde yaşamıştır. Bu gün hala Türklerin yoğun olarak yaşadığı Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler ve Özbeklerden oluşan Güney Türkistan’daki Türk topluluklarının torunları bugün bölgede yaşamaya devam etmektedirler. Birliklerini korumuş olmalarının bir neticesi olarak da bugün hatırı sayılır bir söz hakkına sahiptir Afganistan Türkleri. Asya’da adından söz ettirmeyi başarmış bir diğer tarih aktörü de Kırım Türkleridir. Altınorda Devletinin yıkılmasının ardından bayrağı onlardan devralan Kırım hanlığı, Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir. Küçük Kaynarca Antlaşmasına kadar Osmanlı sınırları içinde yaşayan Kırım Türkleri kuzey sınırlarının korunmasında da çok büyük rol üstlenmişlerdir. Bu anlaşmayla birlikte Osmanlı’dan kopan Hanlık kısa bir süre sonra uğradığı Rus işgali neticesinde oldukça sancılı bir döneme girmiştir. Halkının büyük çoğunluğu soykırıma uğramış, geri kalanlar ise Osmanlı’ya sığınmıştır. Öyle ki bugün Türkiye’de yaşayan Kırım Türkü sayısı Kırım’da yaşayanlardan fazladır. Tatar Türkleri Tatar Türkleri diğerleri içinde adından en eski söz edilenlerdendir. Türk Dünyası Birlik Platformu’na göre, hakkında birden fazla farklı yorumda bulunulan Tatarlarla ilgili çalışma bir hayli ilginç: “Tarihte Tatar adı antik Çin yazıtları başta olmak üzere İran, Hint ve Bizans kaynaklarında zikredilir. Tatar adının ilk kullanımı Türk-Türük adı kadar eskidir ve pek çok kez birbirinden farklı Türkçe konuşan kabileler tarafından benimsenmiştir. Manası kesin olarak bilinmeyen Tatar isminin en eski Türkçe kelimelerden biri olduğu bilinmektedir. Tatar adı tarihi kaynaklarda çeşitli Türk topluluklarının yanında Moğollar için de kullanılmıştır. Cengiz Han istilası pek çok Türk, Fars ve Arap tarihçi tarafından Tatar istilası olarak adlandırılır. Bunda Moğol komutanların ordularında Moğolların sekiz katı kadar Türk askerinin olması da etkili olmuş olabilir. Selçuklu ve Osmanlı kaynakları da Altınorda ve İlhanlı hükümetlerini ‘Tatar Devleti’ olarak zikreder. Moğol, Tatar ve Türk isimleri bu yıllarda sıkça birbirlerinin yerine kullanılmıştır. 15. yüz- 94 Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler ve Özbeklerden oluşan Güney Türkistan’daki Türk topluluklarının torunları bugün bölgede yaşamaya devam etmektedirler. Birlik ve beraberliklerini korumuş olmalarının bir neticesi olarak da bugün hatırı sayılır bir söz hakkına sahiptir Afganistan Türkleri. 95 Asya’nın en güçlü hükümdarlarından biri de Timur yani Türklerin kendi aralarındaki deyimiyle Aksak Timur’dur. Namı Avrupa’ya kadar ulaşmış olan Timur’a İranlılar Timur-leng, Avrupalılar ise Tamarlane demekteydiler. yılda Emir Timur’un kendisi için yazdırdığı şeceresinde şöyle denmektedir “Türk’ün iki oğlu oldu: Tatar ve Moğol” Türk adlı kişi burada tüm Türk ve Moğol boylarının ortak atası olarak inanılan Oğuz Kağan gibi bozkır kavimlerinin ilk atasıdır.” Tatar Türkleri kendilerini diğer topluluklardan farklı kılan bir özelliğe de sahipler: “Milli hassasiyetleri üst seviyede olan Tatarlar, Türkçülük-Turancılık hareketinin de mimarları olarak anılabilir. Nitekim Tatar entelektüelleri, yine bir Tatar Türkü olan Kırımlı İsmail Gaspıralı Bey’in izinden gide- rek Cedidcilik hareketini Türk dünyasının geri kalanına yaydılar. Türkiye’de Türkçü cenahın başlıca doktrini olan Üç Tarz-ı Siyaset bir Tatar Türkü olan Yusuf Akçura Bey tarafından kaleme alındı ve Osmanlı içerisinde Türkçülüğün elitler tarafından benimsenmesinin önünü açtı. Yine Kazak ve Özbek milli hareketleri Tatar entelektüellerinden etkilenerek doğdu.” Türk mimari eserlerini meydana getirmişlerdir. Uygur Türkleri Dünyanın sayıca en çok etnik toplum ve dile sahip olduğu bölgelerinden biridir Kafkaslar. Ortak geçiş noktasında ve “kavimler göçü” güzergahında olması bu bölgenin kimliğinin de bu kadar çeşitli olmasının en temel sebebidir. Kafkaslardaki bu etnik topluluklardan biri de kültürünü yüzyıllar boyunca korumayı başarmış olan KaraçayMalkar Türkleridir. Kafkasya’da oldukça geniş ve farklı bölgelerde varlıklarına devam edegelmişlerdir. Ancak yerleştikleri alanlar sadece Kafkaslarla kalmamış Anadolu’nun birçok ilinde ve yurtdışında da kendilerine yurt kurmuşlardır. Asya’da en eski Türk devletlerinden birini de 745 Yılında Uygurlar kurdu. Önceleri Hun devleti bayrağı altında yaşayan Uygurlar, Hunların yıkılmasının ardından Göktürk himayesine girdi. Ancak boyunduruk altında daha fazla yaşamaya tahammül edemeyen bu Türk topluluğu da 745 yılında bağımsızlığını ilan ederek kendi devletini kurup Karabalgasun bölgesinde 95 yıl hüküm sürdü. Uygurların diğer Türk Devlet ve topluluklarına göre bir hayli gelişmiş bir sosyal yapısı vardı. Ayrıca onları kendilerinden önceki topluluklardan ayıran çok ciddi adımlar da atmışlardı: z Göçebe hayattan yerleşik hayata geçerek tarım ve ticaret faaliyetleriyle uğraşan İslamiyet öncesi ilk Türk Devletidir. z Yerleşik hayata geçmelerinin bir neticesi olarak kurdukları köy ve kasabalarla ilk z Çinlilerle iyi ilişkileri sonucunda ilk kez kağıt ve matbaayı kullanmışlardır. z Kullanmış oldukları Uygur alfabesini ise kendileri oluşturmuşlardır. Karaçay – Malkar Türkleri Yazar Mirza Bala, Karaçaylar ile ilgili şöyle diyor: “Karaçay ve Malkarlar eski kabile teşkilatını muhafaza ederler. Bu teşkilata göre, kabilenin başında biy veyahut tavbiyler bulunurdu. Onları hür halkın nüvesine teşkil eden Özden veyahut Karaözdenler takip etmekte idi. Geniş halk tabakası, ka- 96 Cengiz Han istilası pek çok Türk, Fars ve Arap tarihçi tarafından Tatar istilası olarak adlandırılıyor. Bunda Moğol komutanların ordularında Moğolların sekiz katı kadar Türk askerinin olması da etkili olmuş olabilir. 97 İster göçebe yaşasınlar ister yerleşik bir yaşam sürsünler Türklerin özellikle Orta Asya üzerindeki varlığı ve ağırlığı hiç bir zaman bitmemiş, en fazla zaman içinde yer değiştirmiştir. ra-kişi, yasakçı ve çağar gibi zümrelerden ibaret idi. En aşağı tabakayı teşkil eden ve Balkarlarda kazak ve karavaş denilen köleler Karaçaylarda kul adı altında birleşiyorlardı. İslamiyet’in intişarı, bu eski derebeylik teşkilatını temelinden sarsmış ve kölelik müessesesini de yıkmış idi. Bunun neticesi olarak, kul tabakasında zümreleşme vücuda gelmiş ve serbest bırakılan kölelerden ibaret bir azatlı sınıfı doğmuş idi. Bilhassa Osmanlılar devrinde başlayan bu içtimai ve medeni tekamül, Rus hakimiyeti devresinde durmuş ve geriye doğru bir seyir takip etmeye başlamıştır. Ortaçağ kölelik nizamına dayanan derebeylik Rusya’sı yeni imtiyazlar bahşetmek sureti ile biy ve özdenleri kendine bağlamaya çalışıyor ve kısmen muvaffak dahi oluyordu. Bolşevik hakimiyeti devrinde ise bütün hakim zümreler imha edilmiş ve mülkiyete son verilmiş olduğu için millet sınıfsız bir cemiyet haline getirilmiştir.” Azerbaycan- İran Türkleri Azerbaycan- İran Türklerinin İran’a yerleşimi 9. Yüzyılda Selçuklu Hanedanlığı zamanına denk gelmekte olarak bilinse de aslında asıl yerleşim Selçuklulardan daha önceki dönemde buraya yerleşen Türkmen aşiretleri tarafından olmuştur. Horasan bölgesinde yoğunlaşan Türk nüfusu 11 ve 12. Yüzyıllarda sayıca daha çok artış göstermiştir. 1941 yılına dek ülke sırasıyla Selçuklular, İlhanlılar, Safeviler, Nadir Şah ve Kaçarlar yönetiminde olmuştur. Türk Dünyası Birlik Platformunun araştırmalarına göre “günümüzde İran İslam Devleti’nin 74 milyonluk nüfusunun %35’i Azeri Türkleri %3’ü Türkmenler, %2’si Kaşkaylar ve %2’si Avşar, Kaçar, Halaç gibi diğer Türk boyları olmak üzere toplam %42’si Türklerden %45 ise Farslardan oluşmaktadır. Türkler, ülkenin Kuzeybatısı (Güney Azerbaycan) ile güneyi ve kuzeydoğusunda yoğunlaşmaktadır. Tebriz, İsfahan, Urumiye ve Tahran Türk nüfusunun en çok yaşadığı şehirlerdir. Türkçe’nin dünya üzerinde en çok konuşulduğu ikinci şehir ise İstanbul’un ardından İran’ın başkenti Tahran’dır.” 98 DOĞA’NIN BİLİNMEYEN, İLGİNÇ VE ŞAŞKINLIK VEREN HAYVANLARI Hayalimizde bile canlandıramayacağımız kadar ilginç yaradılışlı canlılar… Hayran olunacak güzellikte ve insan tarafından ne kadar uğraşılsa elde edilemeyecek kadar farklı ve parlak renkler… Yaşamın doğasına aykırı diyebileceğimiz yaşam şekilleri… Yaratanın büyüklüğünü bir kez daha gözler önüne sermez mi? 99 Dünyanın farklı bölgelerinde veya okyanuslarında yaşayan birçok canlı türü, biz henüz varlığından bile haberdar olamadan nesli tükenerek kayboluyor. Büyük bir çoğunluğunun yok olma sebebi ise maalesef yanlış avlanma. Doğa, bildiğimiz ya da bilmediğimiz birçok canlıya ev sahipliği yapıyor. Ve biz bunların belki de büyük bir kısmının varlığından bile bihaberiz... Henüz belki adını bile bilmediğimiz ve canlı olarak görme şansımızın dahi olmadığı birbirinden ilginç bu hayvanlar, aslında yaşadığımız dünyanın ne kadar büyük olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bize. Okapi Okapiler zürafagiller familyasının renkli isimlerinden. Gövde kısmına bakıldığında bir zebraya, boyun ve baş kısmına bakıldığında ise daha çok ata benzerler. Orman zürafası veya Kısa boyunlu zürafa olarak da adlandırılabilirler. Tahmini olarak maksimum yirmi bin civarında kaldığı tahmin edilen bu türün yaşam bölgesi ise Demokratik Kongo Cumhuriyetidir. Ortalama ömürleri 25 yıl olan Okapiler, bölge halkı tarafından eti için avlanan bir hayvandır. Ayrıca Okapiler etçil hayvanlar değillerdir. Genellikle meyve, ot veya bazı mantar türleri ile beslenirler. Hareketli yaşam için gündüzleri tercih eden Okapiler geceleri dolaşmazlar. Okapiler sürüler halinde yaşamak yerine yalnız yaşamayı tercih ederler. Quokka Quokka hayvanı ile ilgili şöyle genel bir bilgiye sahip olmak niyeti ile yapacağınız araştırmaların hepsinde ilk cümle aynı: “Dünyanın en sempatik ve cana yakın hayvanı.” Oldukça dost canlısı olan bu hayvan bir o kadar da şirin. Bu sıcakkanlı hayvanın özelliği ise neslinin tükenmesinin başlıca sebebi. Sadece Avustralya’nın güneybatısında yaşayan bu canlıların en büyük dezavantajı yaşam alanlarını tilkilerle paylaşıyor olmaları. Kurnaz tilkilerin dostluk gösterilerine aynı samimiyetle yanıt veren Quokkalar bu iyi niyetlerinin bedelini ise maalesef tilkilere yem olarak ödüyorlar. International Union for Conservation of Nature (Uluslararası Doğayı Koruma Birliği, IUCN) adlı kurum tarafından kırmızı listeye alınan Quokkaların türü ciddi bir tehlike altında. Bu sebeple de bu hayvana yaklaşmak dahi suç sayılıyor. Aksolotl Su dünyasının en sevimli üyelerinden olan bu renkli canlıların boyu 10 ile 17 cm arasında farklılık gösterir. Türlerinin bir kısmı oldukça parlak ve canlı renklere sahipken aralarında bu açıdan oldukça fakir olanla- 100 En küçüğünden en büyüğüne, en yırtıcısından en sevimlisine kadar hemen hepsinin bir var oluş amacı ve doğanın hayranlık uyandıran dengesi içinde çoğu kez yeri doldurulamaz bir görevi var. 101 rı da mevcuttur. Oldukça ilginç bir gelişim evresine sahip olan bu deniz hayvanları hakkında Discovery Animal’ın araştırmasına göre:” Aksolotl amfibiler dünyasının parmak çocuğudur. Çünkü daha su larvası evresindeyken kendi türünü üretmeyi başarır. Bu; adi kurbağa, karakurbağası ve keler gibi amfibilerin normal gelişmesinden farklıdır. Bu saydığımız hayvanlar larva ya da tetar halindeyken sadece tatlı suda yaşayabilirler. Ergin halde ise hem karada, hem suda yaşamaktadırlar.” “Aksolotllar tam bir güven içinde bir arada tutulamazlar. Çünkü birbirlerinin bacaklarını ve solungaçlarını koparıp atmaları ihtimali vardır. Karşılarındakilerin kuyruklarından parçalar da koparabilirler. Bu olaydan ve birbirlerinden ayrıldıktan sonra eksik kısımları zamanla kendiliğinden yenilenir. Doğada bağımsızca yaşayan aksolotllar sadece Meksiko nehrinin etrafındaki belirli bazı göllerde bulunurlar. Bu hayvanlar o bölgede nefis bir yiyecek sayılır ve kızartılarak yenirler. Aksolotl, Meksika dilinde su eğlencesi anlamına gelir.” Dugong “Deniz ineği” takımının bir üyesidir. Okyanuslar başlıca yaşam alanlarıdır. Hint okyanusu, Doğu Afrika, Güneydoğu Asya kıyıları, Avustralya’nın kuzey kıyıları ve Hindistan’ın batı sahilleri yaşamlarını sürdürdükleri sulardır. Ancak maalesef ki artık bu tür de diğer birçok tür gibi hatalı avlanma sebebi ile yok olmaya yüz tutmuştur. Ortalama 2 ile 3 metre arasında değişen boyları yüzünden her ne kadar et ile beslendikleri düşünülse de aslında Dugonglar vejetaryendir. Bitkilerle beslenirler. Görünüm olarak ilk bakışta fokları andırsalar da görüntü benzerliği dışında esasen bir ilgileri yoktur. Sakallı Akbaba Nuri kuşu, Kuzu kuşu ve Karakuş bilinen diğer adlarıdır. Kilo olarak 5-7 kilo arasında değişen ağırlıkları ve 95-125 cm arasında değişen boyları ile oldukça ihtişamlı bir görünümleri vardır. Sakallı Akbabalar atmacagillerdendir. Adından da anlaşılacağı gibi diğer türdaşlarının aksine kel değillerdir. Sakallı Akbabalar tek eşlidirler. Yılda sadece bir kez kuluçkaya yatarlar ve yumurta sayıları da bir veya ikidir. Sakallı akbabanın Avrupa dağılımı Pirene Dağları (İspanya-Fransa), Alpler, Korsika, Girit Adası, Yunanistan ve Türkiye ile sınırlıdır. Bunun dışında ise Kuzeybatı Afrika, Ortadoğu ve Kafkaslar’ın bazı bölgelerinde yaşarlar ve bu bölgelerdeki sayıları da oldukça azdır. Kakapo Kakapo bir tür papağandır. Onu diğerlerinden farklı kılan özelliği ise dünyanın uçamayan tek papağanı olmasıdır. Betaş Hayvanlar Ansiklopedisine göre: “Papağanların en acayibi ve normal dışı olanı Yeni Zelanda’nın Kakapo’su ya da Baykuş Papağanıdır. Bu çok ender bulunan kuş, Yeni Zelanda’da dışarıdan getirilmiş olan yırtıcı hayvanlar yüzünden ortadan kalkma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Zira kuş, uçma gücünü kaybetmiştir. Kakapo yaklaşık 50 santim boyunda iri bir kuştur. Yumuşak tüylerinin üzerinde belli belirsiz, yeşil, kırmızı, kahverengi ve siyah tonlarında çizgiler vardır. Daha çok geceleri faal olur. Gündüzleri kayalardaki oyuklarda ve ağaç köklerinin altına saklanır. Akşamları besin bulmak için ortaya çıkar. Yerde hızlı koşar. Acelesi olduğu zaman genellikle kanatlarını da açar. Meyve ve balözü için ağaçlara tırmanır, sonra da bir planör gibi havada kayarak yere iner. Kaydedilen en uzun kayma yaklaşık 81 metredir. Yaşadığı ormanda dolaşırken karşısına çıkan kök ya da bitkileri gagasıyla kopararak yol ve patikaları daima açık tutar. North Island’da artık hiç Kakapo kalmadığı sanılmaktadır.” 102 BİLMECE & BULMACA Verilen eş sesli sözcükleri bulmacaya yerleştiriniz ASMA CİLT SAÇMA BEL KUŞAK TON KANUN YAŞ ALAY SOLUK GÜL HAYIR YAŞLI AK GELİN DOLU 103 MATEMATİK BULMACA Toplama işlemlerinin sonuçlarını çengel bulmacaya rakamla yazınız. 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 499+111= 700+80= 564+229= 389+554= 480+259= 686+167= 444+444= 8. 147+152= 9. 345+423= 10. 568+426= 11. 429+215= 12. 153+729= 13. 127+487= 14. 289+176= 104 TARİHTEKİ ÜNLÜ MUCİTLERİ TANIYALIM James C. Maxwell Doğum: 13 Haziran 1831 Edinburgh, İskoçya Ölüm: 5 Kasım 1879 Cambridge, İngiltere Milliyeti: İskoç Dalı: Matematik, Fizik Öğrenim: Edinburgh Üniversitesi Önemli başarıları Maxwell denklemleri Maxwell dağılımı 105 görülür. Maxwell’in bilime katkıları Isaac Newton ve Albert Einstein’ınkilerle eşdeğer görülür. 1999’un sonlarında 100 ileri gelen fizikçiyle gerçekleştirilen milenyum oylamasında Maxwell, tüm zamanların en iyi fizikçileri arasında Einstein ve Newton’dan sonra 3. sırayı almıştır. 1931 yılında Einstein, Maxwell’in doğumgünü töreninde Maxwell’in çalışmasını “Newton’dan sonra fizikte en verimli ve en önemli çalışmadır” diye tanımlamıştır.Einstein çalışma odasının duvarına Michael Faraday ve Isaac Newton’un yanı sıra Maxwell’in de fotoğrafını asmıştı. Yaşamı İlk Yılları (1831-1839) James Clerk Maxwell (d. 13 Haziran 1831 - ö. 5 Kasım 1879), İskoç teorik fizikçi ve matematikçi. En önemli başarısı klasik elektromanyetik teorisinde daha önceden birbirleriyle ilişkisiz olarak gözüken elektrik ve manyetizmanın aynı şey olduğunu kendisine ait olan Maxwell Denklemleri’yle (4 denklem) ispatlamıştır. Bu denklemler elektrik, manyetik ve optik alanlarında kullanılır. Maxwell Denklemleri sayesinde bu alandaki klasik denklemler ve yasalar basitleştirilmiş oldu. Maxwell’in elektromanyetik alandaki çalışmaları, birincisi Isaac Newton tarafından gerçekleştirilmiş, “fizikteki ikinci büyük birleşme” olarak isimlendirilir. Maxwell elektrik ve manyetik alanların uzayda dalga formunda sabit ışık hızında ilerlediğini bulmuştur. 1864 yılında Maxwell A Dynamical Theory of the Electromagnetic Field (Elektromanyetik Alanın Dinamik Teorisi) adlı kitabı yayınlamıştır. Işığın aslında aynı ortamda dalga hareketi yaptığı, bunların da elektriksel ve manyetik bulgular olduğu ilk kez bu kitapta yer almıştır. Elektrik kuvveti ile manyetik kuvveti birleştirdiği elektromanyetizm modeli, fizikteki en önemli gelişmelerden biri olarak kabul edilir. Maxwell ayrıca gazların kinetik teorisini istatistiksel olarak açıklayan Maxwell-Boltzmann Dağılımı’nın geliştiricilerinden biridir. Bu iki buluş modern fizikte yeni bir çağın başlamasına neden olmuş, özel görelilik ve kuantum mekaniğinin başlamasına katkıda bulunmuştur. Maxwell ayrıca 1861’de ilk gerçek renkli fotoğrafı icat etmesi ve birçok köprünün yapısını oluşturan çubuk-mafsal sistemlerinin esnemezliği (Rijitlik) konusundaki temel oluşturan çalışmalarıyla bilinir. Bir çok fizikçi tarafından 19. yüzyılda yaşayıp 20. yüzyıl fiziğini en büyük katkıyı sağlayan kişi olarak James Clerk Maxwell 13 Haziran 1831 tarihinde İskoçya’nın başkenti Edinburgh’da avukat John Clerk Maxwell ve eşi Frances Maxwell’in çocukları olarak dünyaya gelmiştir. Babası Penicuik bölgesinin baronluğunu elinde bulunduran Clerk aileden olan varlıklı bir kişi olup, kardeşi 6. baron ünvanı almıştır. Asıl adı John Clerk olan babası, Middlebie, Kirkcudbrightshire kasabasında, soylulardan Maxwell ailesi ile olan bağlantısından kendisine miras kalmasından sonra Maxwell soyadını ekletmiştir. Maxwell henüz küçükken ailesi Middlebie kasabasında 6.1 km2 üzerine inşa ettirdikleri Glenlair House diye anılan eve taşınmıştır. Eldeki bütün işaretler Maxwell’in daha o yaşta bitmeyen bir merak duygusuna sahip olduğunu göstermiştir. 3 yaşında iken çevresinde hareket eden, ışık saçan, ses çıkaran her şeyi sorguladığı söylenmiştir. Eğitimi (1839-1847) 106 13 yaşında kazandığı matematik madalyası ile İngilizce-şiir birincilik ödüllerine kadar karşılıksız kalmıştır. Viktorya dönemi’nde sıkça görüldüğü üzere, potansiyeli kolaylıkla fark edilebilen genç James’in eğitiminden sorumlu kişi annesi Frances’ti. Fakat karın kanserine yakalanan annesi, başarısız bir ameliyattan sonra Aralık 1839’da Maxwell daha 8 yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Bundan sonra onunla babası John Maxwell ile kardeşinin karısı Jane ilgilenmiş, ikisi de hayatında önemli rol oynamıştır. Okul hayatı babasının tuttuğu 16 yaşındaki özel hocası gözetiminde kötü başlamıştır. Bu kişi hakkında çok bilgi olmasa da John’a acımasızca davrandığı, yavaş ve dik başlı olduğu gerekçesiyle azarladığı söylenmiştir. Babası 1841 Kasım’ında bu hocayı kovmuş, bunu yerine James’i saygın Edinburgh Akademisi’ne göndermiştir. Buradaki dönemde halası Isabella’nın yanında kalmış, kendisi yetenekli bir ressam olan kuzeni Jemima onu çizime olan tutkusu konusunda cesaretlendirmiştir. Kırsaldaki evlerinde çevresinden izole bir şekilde büyüyüp 10 yaşına gelen Maxwell, okula uyum sağlayamamıştır. İlk yıl sınıfları dolu olduğu için, kendisinden bir üstteki sınıflara katılmak zorunda kalmıştır. Kendine has davranışları ve sahip olduğu Gallowey aksanı sebebiyle köylü olarak görülmüş, okulun ilk gününde giydiği el yapımı ayakkabı ve giysiler sebebiyle arkadaşları ona salak, deli anlamlarına gelen daftie lakabını takmıştır. Maxwell bu duruma rağmen hiç gücenmiş gibi görünmemiş, şikayet etmeden durumu kabullenmiştir. Akademideki yalnızlığı sonraki dönemlerde tanınmış isimler haline gelen yaşıtları Lewis Campbell ve Peter Guthrie Tait ile tanıştığında sona ermiş, onlarla ömür boyu dost kalmıştır. Maxwell ilk döneminde geometri’ye büyük ilgi duymuş, herhangi bir ödev, yönlendirme olmadan düzenli çok yüzlü kavramını yeniden keşfetmiştir. Maxwell’in zekâsı bu duruma rağmen büyük oranda fark edilememiş; okuldaki ikinci yılında kazandığı kutsal metin ödülüne rağmen, akademik çalışmaları İlk bilimsel makalesini 14 yaşında yazan Maxwell, bu çalışmasında bir parça ip ile oluşturabilen matematiksel eğrilerin mekanik anlamlarıyla birlikte elipslerin ve ikiden fazla odaklı eğrilerin özelliklerini ortaya koymuştur. Oval Eğriler (Oval Curves) adlı çalışması o dönem Edinburgh Üniversitesi’nde doğa felsefesi profesörü olan James Forbes tarafından Edinburgh Kraliyet Topluluğu’na (Royal Society of Edinburgh) sunulmuştur. Maxwell’in bu sunumu yapmak için çok genç olduğu düşünülmüştür. Maxwell’in bu çalışmasının, Descartes’in de 17. yüzyılda çok odaklı eğrileri incelediği düşünüldüğünde, tamamen özgün olduğu söylenemese de; çalışma bu yapıları basitleştirmiştir. Edinburgh Üniversitesi Maxwell 1847’de akademiyi bırakıp Edinburgh Üniversitesi’nde derslere katılmaya başladı. Cambridge Üniversitesi’ne katılma şansı elde etse de, bunun yerine Edinburgh’daki lisans derslerini bitirmeye karar verdi. Maxwell’in üniversitede bulunduğu dönemde Edinburgh Üniversitesi’nin akademik kadrosu birçok saygı değer kişiyi içermekteydi. İlk senesinde Sir William Hamilton’dan mantık ve metafizik, Philip Kelland’dan matematik ve James Forbes’dan doğa felsefesi dersleri aldı. Fakat üniversitedeki dersleri pek çekici bulmayan Maxwell boş zamanlarında, özellikle Glenlair’deki evinde, kendini özel çalışmalarına verdi. Asıl ilgi alanı polarize ışığın özellikleriydi. Şekillendirilmiş jelatin blokları farklı baskılara maruz bırakıp, kendisine ünlü bilim insanı William Nicol tarafından verilen polarizasyon prizmalarını kullanarak jelatinde oluşan renkli fringeleri(ışığın kırılmasıyla oluşan koyu çizgiler) gösterdi. Bu denemesi sırasında (daha sonraları madde üzerindeki baskıyı hesaplamak için kullanılacak olan) fotoelastisiteyi buldu. 18 yaşında iki farklı makale yayımlayan Maxwell “kürsüde durmak” için çok genç olarak nitelendirilmiş ve makalelerin sunumu hocası Kelland tarafından gerçekleştirilmiştir. 107 Bunları Biliyor musunuz? Çakmak mı Daha Önce İcat Edildi, Kibrit mi? Bu sorunun cevabını eminim daha akla yatkın olduğu için kibrit olarak veririz birçoğumuz. Ancak işin aslı öyle değil. Çünkü çakmak kibritten daha önce bulunmuş. Sanayisel anlamda ilk çakmak üretimi 1823 yılında yapılmış. Kibrit ise ondan yıllarca sonra 1850 yılında üretilmeye başlanmış. Kağıt Para Kağıttan mı Yapılır? Bir çoğumuz düşünmeden, biraz da isminden dolayı kağıttan tabii ki diye söyledik bile cevabı. Oysa kağıt paranın hammaddesi oldukça ilginç: Pamuk. Evet yanlış duymadınız pamuk. Özel bir pamuk ve keten karışımından üretiliyor paranın kağıdı. İçine katılan bir takım özel kimyasal maddeler sayesinde de son halini alıyor. Dünyada en çok yağmur Nereye Yağar? Dünyada en çok yağmur alan bölgeyi saptamak için öncelikle iklim koşulları, deniz seviyesinden yüksekliği, dağların yönü gibi bir çok bilginin toplanarak değerlendirilmesi gerekmektedir. İşte bütün bu değerlendirmeleri yapan bilim adamları bu bilgiye ulaşmışlar. Dünyanın en çok yağış alan bölgesi Hawaii’deki Kauai Adası’nda bulunan Wai-’ale-’ale Dağı’dır. Bu bölgeye, her yıl 350 gün boyunca yağmur yağar. 108 LABİRENT BULMACA Korsanın gemisine ulaşmasına yardım eder misin? 109 Çalışmayı Seviyorum Çalışmayı Seviyorum kitabıyla çocuklar sorumluluk bilincini kavrayacaklar ve planlı çalışmanın önemini öğrenecekler. Erdemler serisinde yer alan her bir kitap, birbirini pekiştirecek tarzda hazırlanmış öykü ve etkinliklerden oluşuyor. Çocuklarımız öyküleri keyifle okuyacak, etkinlikler ve oyunlarla eğlenirken erdemli insan olma yolunda emin adımlarla ilerleyecekler. Yazarlar: Mehmet Zeki Aydın, Necla Saydam, Nuray Çatiç, Vahide Ulusoy, Rukiye Karaköse, Saadet Kocagöz Uzun 50 mimarlık fikri Yazar: Philip Wilkinson Çevirmen: Volkan Atmaca Yayınevi : Domingo Yayınevi Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Mimarlık Fikri, Mısır piramitlerinden Guggenheim Müzesi’ne, baroktan günümüzün yeşil binalarına, mimarlık tarihindeki büyük fikirler, göz alıcı başarılar ve bunların ardındaki zihinlerle tanıştırıyor bizleri. Bir binanın ne zaman sadece bir bina, ne zaman sanat olduğunu kestirebilmek, çoğu zaman bakıp geçtiğimiz binaların ardında yatan birikim ve estetiğin farkına varıp bilindik sokakları bambaşka bir gözle yürümek ve mimari tercihlerimizin yüzyıllardır yaşam tercihlerimizle nasıl örtüştüğünü görmek için harika bir rehber Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Mimarlık Fikri. (Tanıtım Bülteninden) Osmanlı Motifleri Yazar: Kolektif Hazırlayan: Mihriban Çınar Yayınevi : Nemesis Kitap Kim demiş boyamanın yaşı olur diye... Biraz kafa dinlemek ve sıkıntılarınızdan uzaklaşmak istediğinizde , renklerin dünyasına yolculuk etmek iyi gelir. Hayallerinizin bahçesine adım atmaya karar verdiğinizde , ihtiyacınız olan yol arkadaşınız sadece boya kalemleriniz. Kitabınızı elinize alın ve boya kalemlerinizin ucundan akan renklerin ,gününüzü renklendirmesine izin verin.(Tanıtım Bülteninden) 110 sinema Kardeşim Benim Filmin Türü: Drama Filmleri Oyuncular: Burak Özçivit, Murat Boz, Aslı Enver Yönetmen: Mert Baykal Filmin Süresi: N/A Filmin Ülkesi: Türkiye Yapım Yılı: 2015 Vizyon Tarihi: 15 Ocak 2016 Burak Özçivit ve Murat Boz’un başrollerini üstlendiği Kardeşim Benim bomba gibi geliyor. Vizyona girmeden oyuncu kadrosu ile ilgiyi üstüne toplayan Kardeşim Benim filminin vizyona girmesi sinemaseverler tarafından merakla bekleniyor. C M Y İyi Bir Dinazor Vizyon Tarihi: 15 Ocak 2016 OYUNCULAR: Raymond Ochoa , Jeffrey Wright TÜR: Animasyon YÖNETMEN: Peter Sohn “Disney Pixar’dan İyi Bir Dinozor” şu soruyu soruyor: Ya dünyayı sonsuza dek değiştiren o meteor gezegeni tamamen ıskalasaydı ve dinozorların soyu asla tükenmeseydi? Pixar Animasyon Stüdyoları sizi Arlo isimli bir Apatozorun sıra dışı bir arkadaş edindiği dinozorlar dünyasında destansı bir yolculuğa çıkartıyor. Arlo, zorlu ve gizemli arazide yolculuk ederken korkularıyla yüzleşmenin gücünü öğreniyor ve gerçekte neler yapabileceğini keşfediyor. Yönetmenliği Peter Sohn ve yapımcılığı Denise Ream (Arabalar 2) tarafından yapılan “İyi Bir Dinozor” 15 Ocak 2015’te beyaz perdeye giriyor. Star Wars: Güç Uyanıyor Vizyon Tarihi: 6 Aralık 2015 OYUNCULAR: Harrison Ford , Carrie Fisher , Mark Hamill TÜR: Aksiyon YÖNETMEN: J. J. Abrams J.J Abrams’ın yönetmenliğinde çekilen ve serinin son filmi olan Lucasfilm ve vizyoner yönetmen J.J Abrams’ın güçlerini birleştirdiği Star Wars: Güç Uyanıyor filmiyle Star Wars serisi ekranlara geri dönüyor. Harrison Ford, Mark Hamill, Carrie Fisher, Adam Driver, Daisy Ridley, John Boyega, Oscar Isaac, Lupita Nyong’o, Andy Serkis, Domhnall Gleeson, Anthony Daniels, Peter Mayhew ve Max Von Sydow’un oynadığı filmde Kathleen Kennedy, J.J. Abrams ve Bryan Burk, Tommy Harper ve Jason McGatlin ile birlikte yardımcı yapımcılığı üstleniyor. Senaryo ise J.J. Abrams, Lawrence Kasdan ve Michael Arndt’e ait. CM MY CY CMY K 111 112 112 reyondakiler Gillette Fusion ProGlide FlexBall Tıraş Makinesi Yeni FlexBall teknolojisine sahip Gillette Fusion ProGlide, yüz hatlarına maksimum temas sağlıyor. Sağa ve sola dönen başlığı sayesinde yüz kıvrımlarında rahatça hareket ediyor, daha ince ve daha keskin bıçakları ile hemen hemen tüm sakalı kesip alıyor. Gillette Fusion ProGlide FlexBall yeniden geliştirilen 5 yeni tıraş bıçağı ile hassas ciltlerde bile pürüzsüz bir tıraş deneyimi sunuyor. Kenton Trileçe Tatlısı Pasta ve tatlıların vazgeçilmez markası Kenton, Geleneksel Lezzetler serisinin yeni ürünü Trileçe tatlısını tüketicinin beğenisine sundu. Trileçe yapımı için gerekli olan tüm malzemeleri tek kutuda toplayan Kenton Trileçe’nin ambalajında kek karışımı, ıslatma sosu ve karamel sos yer alıyor. Arnavutluk’tan gelen namı değer trileçe tatlısı hafif ve eşsiz lezzeti ile tatlı severlerin vazgeçilmezi olmaya aday. Karamelin süt ile mükemmel uyumunu arayanlar şimdi evde Trileçe tatlısını kolayca hazırlayabilirler. ACE Hassas Ölçülü Jel Yeni Ace Hassas Ölçülü Jel, hassas ölçü kapağıyla içeriğindeki çamaşır suyu ve yağ çözücü jel sayesinde küçük yüzeylerde ve beyaz çamaşırlardaki ön işlemlerde etkili ve kusursuz temizlik sunar. Özel yoğun formülü ve yenilikçi hassas ölçü kapağı sayesinde israfı önleyerek ev yüzeylerinden ve beyaz çamaşırlarınızdan yağları sökmede, lekeleri çıkarmada ve hijyenize etmenize yardımcı olur. aile dostu ALIŞVERİŞ VE YAŞAM KÜLTÜRÜ DERGİSİ Sayı 103 KIŞ 2016 FİYATI 1,5 TL Ömrünü İlme Adamış Bir Osmanlı Alimi Katip Çelebi aile dostu yaşında Doğru Program, Doğru Gıdalar: Sağlıklı Bi̇r Kış ŞİİRİ OKUMAKTAN ÇOK, SÖYLEYEN BİR ADAM. YANİ HİSSETTİĞİ GİBİ, İÇİNDEN GELDİĞİ GİBİ YANİ... İBRAHİM SADRİ İçinizi Isıtacak Bitkiler YAYLASIYLA, DAĞIYLA, MAHARETLİ AŞÇILARIYLA DOLU DOLU BİR KENT BOLU CAHİDE SULTAN’IN BİRBİRİNDEN LEZİZ YEMEK TARİFLERİYLE YİNE DOPDOLU! KIŞIN KEYFİNİ SÜRMENİN EN SAĞLIKLI YOLLARINDANDIR BİR BARDAK BİTKİ ÇAYI EŞLİĞİNDE, EN SEVDİĞİNİZ KİTAP ELİNİZDE, SAKİN BİR HAFTA SONU GEÇİRMEK… Mutfaklarda Yeni Bir Akım: Vintage
Benzer belgeler
Ramazan ve Gelenekleri Bir Yudum Serinlik
İmtiyaz Sahibi
Yeşilimsi Yayıncılık
Ltd. Şti. Adına Tekin Güner
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Tekin Güner
Editör
Gülsün Kurt Öney
Baharat Mevsimi
KONYA’NIN YAŞAM VE EĞLENCE MERKEZİ KULESİTE, İMZA GÜNÜ ETKİNLİKLERİ KAPSAMINDA 5-6 VE 8 KASIM