2012
Transkript
2012
ODA 2012 ODA 2012 Yayının Adı: Bosphorus Chronicle “ODA 2012” ekidir. İmtiyaz Sahibi ve Uyruğu: Özel Amerikan Robert Lisesi / Güler KAMER - T.C. Sorumlu Müdür ve Uyruğu: Güler KAMER - T.C. Yayının Türü: Yerel - Süreli Yayının Süresi: Aylık Yayının Dili: Türkçe - İngilizce Yayının Konusu: Okul Gazetesi Yönetim Yeri Özel Amerikan Robert Lisesi Kuruçeşme Caddesi No: 87 Arnavutköy / İSTANBUL Tel: (0212) 359 22 22 Basım Yeri Birmat Matbaacılık Ltd. Şti. 100. Yıl Mh. Matbaacılar Sitesi 4. Cd. No.: 122 Bağcılar / İstanbul Tel: (0212) 629 05 59 - 60 Faks: (0212) 629 01 39 e-posta: [email protected] Danışman Öğretmen Birol Özdemir Editörler ve Sayfa Düzeni Övgü Bozgeyik Öykü Bozgeyik Yayın Grubu Hatice Zeynep Ceylan Tilbe Çağlayan Burcu Küçükoğlu Derya İnal İdil Gencosmanoğlu Büşra Lena Mısır Gizem Tulunay Şerna Viyan Petekkaya Çizimler: Cansu Tüzmen İçindekiler Sunuş / Öykü Bozgeyik - Övgü Bozgeyik 8 Yazı Tura / Bala Tabak 9 Cinayet / Mert Uzunoğulları 11 Lazım Değil ki / Sıla Göral 13 Okur Gözünden Roman / Övgü Bozgeyik 14 Suç ve Ceza / Büşra Lane Mısır 16 Eve Dönüş / Alara Aydınol 18 Bir Başka / Şerna Viyan Petekkaya 21 Pencere / Şerna Viyan Petekkaya 23 Şiirler / Buse Kurtar 25 Talihsiz Hilmi / Yağmur Çınar 30 Nereden Geldim Nereye Gidiyorum / Yağmur Çınar 32 Kalemimin Hilesi / Başak Dağlıoğlu 35 Bavul / Miray Palaz 37 Cin / Kayra Güral 39 Bayramlık / Mine Noyan 40 Kötülere Neden İhtiyacımız Var? / Yusuf Kumtepe 42 6503. Gün / Yusuf Kumtepe 43 Başkaldırının Özü / Öykü Bozgeyik 44 Cehennem Otoyolu / Derya İnal 48 Kelimeler Tekelde / Joe Florentin 52 İçerisi ve Dışarısı /Joe Florentin 53 Kalabalık Günler / Joe Florentin 55 Başka Şey / Joe Florentin 58 Bir Fotoğraf / Gül Ayhan 61 Stockholm Sendromu / Mehmet Karagüven 63 Soru İşareti / Mehmet Karagüven 65 Bir Bilim Adamı / Gizem Tulunay 66 Duvardaki Son Çizik / Gülay Bengü Ulukaya 68 Büyümek / Cansu Tüzmen 71 Akbabalar / Cem Aksoy 72 Benim Kahkahalarım/ Cem Aksoy 73 Adalet / Övgü Bozgeyik 74 Hamdi Holmes / Ege Cem Kırcı 77 Mevsim Yazıları / Zeynep Ceylan 80 Dönme Dolap / Mert Özdiken 84 Maske / Burcu Küçükoğlu 86 Bir Nazım Hikmet Romanı / Tilbe Çağlayan 88 Köprünün Diğer Tarafı / Doruk Kilitçioğlu 90 Ardakalan Bana bir dinletim verin, Biraz da zaman. Ben bir deyim çıkarayım, Bir duyuru sesi ondan. Siz bir solukta onu dinleyin. Sizin olsun artakalan zaman. Özdemir Asaf Öykü Bozgeyik - Övgü Bozgeyik Sunuş Edebiyat sadece duygu, düşünce ve fikirleri veya hayal dünyasını okuyucuya ulaştırmak için değil, ayrıca zevk almak ve okuyucuya da bu zevki yaşatmak için vardır. Bir yazar, yazdığını hissettiği zaman okurun dağarcığına daha sağlam temellerle yerleşir. Böylece edebiyat denilince kalem, kağıt ve kitap gelmez akıllara. Edebiyat, başka bir boyut olur çıkar karşımıza. İşte bu yüzden “oda”lar dolusu kelimeleri “oda”lar dolusu hisler ile birleştirip “Oda”mıza koyduk. Hem naçizane yazarlarımız yazdıklarını sadece kendileri için yazmış olmasınlar, seslerinin yankısı “oda”larının kapısından dışarı taşsın diye, hem de okurlarımız “oda”larındaki seslere kulak verebilsinler diye. Bu sene, okulumuzun Türkçe bölümü sempozyum konusu roman olduğu için kulüp üyelerimizin roman ile ilgili incelemelerine de bu sayımızda yer verdik. Edebiyatın küçük bir parçasını Oda’mıza aldık, beğenmeniz dileğiyle… 8 Bala Tabak Yazı Tura Bir televizyonu yoktu, bir cep telefonu bile yoktu. Evdeki çok sesli orkestra, kaloriferin içinden ılık ılık geçen suyun lıkırtısı, soğumaya direnen parkelerin çatırtısı ve patileriyle bu direnişi bastırmaya çalışan tekir kedinin mırıltısı, bütün modern iletişim araçlarının gürültüsüne yeğdi. O şimdi pencerenin önünde oturuyor, sokaktan geçen insanların telaşesini, mahallenin delisini ve çocukların seksek oynayışını izliyordu. Bir an için, o çocuklardan biri oluverdi sanki, zor da olmadı bu; çünkü o denli tecrit edilmişti ki yaşamanın kendisinden, hem bir çocuk gibi umursamaz olabiliyor, hem de çekirdek çıtlayarak pencere önü televizyonunu izleyebiliyordu. Orkestraya yeni bir ses katılmıştı: çekirdek. Birden mutfaktan bir ses duyuldu, su ısıtıcısının sesi. Su kaynamıştı. Hem her şey bir kişilik olduğundan hem de evde ses olmadığından böylesine küçük sesler bile korkutuyordu onu. Kendisini sürükleyerek mutfağa gitti, bir çay poşetini büyükçe bir bardağa salladı, suyun siyah çaya mağlubiyetini izledi. Aslına bakılırsa poşey çay sevmezdi Azize Hanım, ama çay demlemek için de hiçbir nedeni yoktu ki, çay kalabalıkta demlenirdi. Türk kahvesi de içmezdi Azize Hanım, fincanını çoktan vitrine kaldırmıştı, zaten fincanın cini kaçmıştı, lokumlar ise kurumuştu. Günlerdir canı balık istiyordu, ama üşeniyordu yapmaya. Kendisi için balık unlamak, kendisi için balık kızartmak güç geliyordu; kendini ihmal etmesi kolaydı. Artık sadecebir gün ona yetecek barbunya pilakiyi dolaptan çıkardı, yemeye koyuldu. Ham balık pazarındaki deniz gözlü adama ne diyecekti ki. “Bana on tane hamsi ver!” mi diyecekti? Bilirdi pazarcıları, sevmezdi pazarcılar taneyle satılan domatesleri, taneyle satılan balıkları; yarım kilo, bir kilo olması gerekirdi, olamazdı ki... Kim yiyecekti? Pencere önü televizyonunu izlemeye koyuldu tekrar. Hayatındaki tek sıcaklığa, çay bardağına sarıldı. Evdeki tek ince belli bardağa... Fazlasına gerek yoktu ki. “Bir sallanan sandalyem olsa” diye düşündü. Ne gerek vardı üç beş kişilik koltuklara, sadece sokağın tozunu misafir ediyordu üzerinde bu koltuklar. Bir sürü şey geçiyordu aklından, eski kocasının konuşurken tükürmesi, uzatma kablosunu kemiren kedi, elektrik faturasının son ödeme tarihi. Yelkovan akrebi kovaladı, çay soğudu. Kedi uyudu. Azize Hanım’ın gözleri kanlı, düşünüyor hala. Karanlık sokakta birer birer aydınlanan camlar dikkatini dağıttı, vazgeçti hayat memat meselelerini düşünmekten. Sahur vakti olmuştu. Ramazan davulcusunun gür sesini duyan uyanık komşular ışıklarını kapadılar. Azize Hanım portmantoya doğru ilerledi. Bir bozuk para, bir kağıt para çıkardı. Pencere önü lambasını açtı. O sırada diğer balkonlardan atılan bozuk paralar bir yağmur gibi 9 sokağa düştüler, yuvarlandılar yokuştan aşağı doğru, ramazan davulcusu da arkalarından, yüzünde şaşkın, mutlu, avanak bir ifadeyle. Elinde kağıt parasıyla kalakaldı Azize Hanım. Karşı pencerelerde ramazan davulcusunun arkasından bağıran, zıplayan çocuklar; yemek hazırlayan anneler, televizyon ışıkları yüzlerine yansıyan pijamalı babalar. “İyi ki atmadım” diye düşündü Azize Hanım. Sokağın neşesine yakışırdı çıngır çıngır bozuk paralar, ama bir yaprak gibi süzülen kağıt para, kendisine artık alışıldık gelen hüznünü de yavaş yavaş indirirdi sokağa, açık ederdi kendini. Sokaklar da alay ederdi onunla, süzülen kağıt parayı izleyen donuk gözler de sokağın alışık olduğu bir şey değildi, bozuk paralar gibi telaşlo, bozuk paralar gibi ışıltılıydı bu sokak. Yerine oturdu Azize Hanım. Kapıt parayı cebine sokuşturuverdi. Mantosunun cebinden getirdiği metelikle oynamaya başladı. Neden, belki de neyden kaçmıştı? Metelik parendeler atarak pencere pervazına düştü. Yazı. Huzurevinde iyi bakıyorlar mıydı ona? Yazı. Kim her gün tuzsuz yemek yemek, komposto içmek isterdi ki? Içtiği uyku hapının etkisiyle gözleri kapanmaya başladı. Uyumalı mıydı? Yazı. Uyuyan sahibinin kucağına yerleşti kedi. Parkeler ısınmaya, çatırdamaya başladı. Akşamdan kalma çay, çay bardağının dibinde kurudu. Tıkır tıkır topuklularla işe giden genç kızlar sokakta boy gösterdi. Birden kapı çalındı. Azize Hanım, mahmur mahmur kapıya gitti. Kapıyı açtı gülümseyerek. Kimdi gelen? Hiç kimse. Alt kattan uzun süredir görüşmeyen tanıdıkların şen şakrak kahkahaları duyuldu. Azize Hanım kapıyı kapadı. Parayı havaya savurdu tekrar. Biliyordu, meteliğin suçuydu bütün kararları… İki yüzü de yazı olan bu meteliğin suçuydu bütün yalnızlığı. Öyle miydi? Yazı. Not: Küçük İskender’in Ayrılık Patileri şiirinden yola çıkılarak yazılmıştır. 10 Mert Uzunoğulları Cinayet Haydar Dağlı, güvenlik görevlisi, kırk iki yaşında. Cemalettin Ertürk, şoför, altmış yedi yaşında. İkisi de eli yüzü düzgün adamlar. İkisinin bir ortak noktası var: Bayan Neslişah Benzur’un cinayet davasında iki yıldır sanık olmaları. Cinayet tarihi: 14 Kasım 2009. Yer: Feneryolu Sk. Apartmanı. Saat: 14.45. No:39, Oral Haydar Dağlı, tam yanda, 37 numaralı Sepaş Sitesi’nin güvenlik görevlisi. Neslişah Hanım her akşam arabasını bir uyanık kendisiymiş gibi sitenin girişiyle apartmanın arasındaki kaldırıma park eder, “ Buradan kamyon geçer. Gerizekalı mı, mal mı bunlar da geçemiyorlar?” derdi. Site yöneticisi Dündar Bey de Haydar’a “Oğlum madem bir sitenin girişini açık tutamayacaksın ne demeye sana ayda 1400 lirayı sayıyoruz? Ulan bari bir işini yap, sabah zaten uyuyorsun!” diye fırça atardı. Evet, Haydar Dağlı sabahları uyuyordu, bir bebeği olmuştu,akşam vardiyasında duruyordu, gündüzleri uyuyamıyordu. Bu yüzden asabiydi ve her zamankinden çok sigara içiyordu. Bir gün Neslişah Hanım yine arabasını park ettiğinde arka camını “ hakyemez” adını verdiği sopasıyla kırmış, “Öldürürüm seni o****u!” demişti. Cemalettin Ertürk, Neslişah Hanım’ın alt katında oturan emekli Albay Veli Topçu’nun şoförü olarak çalışıyordu. Torununu Amerika’da okumaya yollayacaktı. Morali motivasyonu yerindeydi. Her sabah Veli Bey’i almadan önce arabada 107.0 frekansındaki Ankara havaları çalan radyoyu açıp arabayı yıkardı. Sabahın 5.30’unda yıkama işlemleri başlar, 6.15’te Veli Bey alınırdı. Cinayet günü “Karga b*kunu yemeden yaptığın işe bak, şerefsiz! Her sabah dokumacı kızlar yalelli ya Allah diye mi uyanmak zorundayım ben?” sözleri Neslişah Hanım’ın ağzından çıkmıştı. Neslişah Hanım evinde boğulmuştu. Bu iki adamdan hangisi onu boğmak istemesin ki? Cemalettin ve Haydar her sabah sohbet ettiklerinden çok yakın arkadaştı. Teknik takip msn konuşmalarını buldu: 11 haydar-secureboy: Valla ben bu karıyı gırtlaklayacağım. Yeter lan nedir çektiğimiz? cemalettinthedriver: Yeğenim sana kalmadan ben boğacağım, manyak ruh hastası bu. Geçen sabah “Lerzan Mutlu Siz Mutlu” programında psikolog Prof.Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ı bir kadın aramıştı. İsmini vermek istemeyen izleyici olarak gözüküyordu. “Fahrettin Bey, rüyamda teletabi görüyorum. Bana pis pis gülüyorlar. İhihihihihi asdasdasdasd ehehehehehe diye sesler çıkarıyorlar, korkuyorum. Bir ağaç dalını uzatıp beni arkamdan tutup kendine çekiyor.” Bu arayan Neslişah Hanım’dı. Ancak teknik takipten kaçmıştı. Neslişah Hanım’ın rüyasında bu kez ağaç onu tutmuş ama kendine doğru çekmemiş, onu boğmuştu. Bu yüzden işaret parmağı diğerlerinden koyuydu. Ne Haydar ne Cemalettin bu durumun farkında… Ne polis ne yargıç… İkisi de cinayeti kabul etmiyor, kanıt da yok. Dava da uzuyor, uzuyor, uzuyor… İkisinin de hayatlarını yiyerek… 12 Sıla Göral Lazım Değil Ki Pek lazım değil zaten bana bir ev Anahtarım girmiyor deliğe Titriyor, hakim olamıyorum elime Yollar desen engebeli Pek lazım değil zaten bana bir kitap Hayallerim solmuş, gözümde perde Sahip değilim o cam izlerine Unutmuşumdur okumayı bile Pek lazım değil zaten bana yazmak Yeni şeyler kaldı geride ‘Yarat’ıklar görünmesin gözüme Unutmuşumdur yaratmayı bile Pek lazım değil zaten bana güneş Uyumak ancak karanlıkta... Kalkmaksa rüyalarda Rüya ne ki aslında? Pek lazım değil zaten bana sevgi Hiç istemiyorum yanımda birini Kalbim yok yerinde, damarlarımda mürekkep Yas desem zaten benim kendisi Nereye gitti bunların hepsi? Gerçi kaybetsem ne çıkar ki? 13 Övgü Bozgeyik Okur Gözünden Roman Roman okumak başka hayatlara kapı aralamaktır, yazarın yarattığı dünyanın bir parçası olma fikrine dayanır. Roman yazmak nasıl kolay değilse, roman okumak ve anlamak da belli bir bilgi birikimi gerektirir. Tahsin Yücel, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okumanın zor olduğunu söyler. Ancak bu kitabın sıkıcılığından değil, okuyucunun kendine yaşattığı belirsizlikten gelir. Yücel’e göre, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okuyan kişi kendine belli bir bakış açısı seçemez; çünkü roman okumak bakış açısı belirlemekle kolaylaşır. Okuyucu romanın gerçek olabilecek öğelerden mi oluştuğunu, yoksa gerçekdışı kişiler ve olayları mı içerdiğini kolayca anlayamazsa bakış açısını belirleyemez. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki ruh doktoru Ramiz’in saptamaları, karakterlerin sıra dışı hayatları ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurulumu gerçek olmayan bir dünya kurar. Ancak yine de kitabın içine sinen ‘gerçeklik’ duygusunu hisseder okuyucu. Tahsin Yücel bunun Tanpınar’ın ‘gerçek’ kavramını nasıl sunduğu ile ilgisi olduğunu söyler. Diğer bir deyişle gerçekdışı gibi görünen öğeler Tanpınar’ın kaleminden ‘gerçek’ gibi çıkar ve bu aslında okuyucunun taraf seçmesi gerekliliğini sorgulatır. Tanpınar’ın gerçeği, bir fikir, bir düşüncedir Yücel’e göre; bu da Tanpınar’ı gerçek bir sanatçı yapar. Nurdan Gürbilek’in sözleri de Tahsin Yücel’in Tanpınar ile ilgili düşünceleri ile benzerlik gösterir: “Bir metin hakkında kurulmuş bir cümle, o metin hakkında olduğu kadar, bir okuma alışkanlığı hakkındadır da. Bu yüzden Tanpınar’da görünmeyen, belki de Tanpınar’da bizim göremediğimizdir.” Nurdan Gürbilek’in bu sözleri, okuyucunun romana nasıl yaklaştığını, romanı ve romancıyı nasıl şekillendirdiği ile ilgilidir aslında. Okuyucunun romana yaklaşımı romanda da izler bırakır. ‘Romanda görünmeyen, okuyucunun göremediğidir’ tahlili okuyucu üzerine düşen görevi anlatır bir açıdan. Ancak bu okuyucunun her eserde bir görev edinmesi gerektiği anlamına gelmez. Ödevsiz okumak son derece özgürleştiricidir; bu yolla okuyucu daha özgün bir bakış açısı oluşturabilir. Cahit Tanyol’un Tanpınar’ın Huzur eseri hakkında yaptığı yorum sonraki okuyucular için de bir bakış açısı oluşturma yolunda gider. Tanyol, Huzur’da Yahya Kemal, Freud, Bergson ve Sartre izleri bulur; Tanpınar’ın bu izleri kendi düşüncelerinin temeli olarak saydığını ve yorumladığını söyler. Tanyol’un “bizde bu romanla ilk defa felsefi düşünce romanının hayatıyla kaynaşıyor ve 14 lüzumsuz bir eklenti olmaktan kurtuluyor,” sözleri Huzur romanına yaklaşacak okuyucunun belli bir tutum edinmesine neden oluyor. Tahsin Yücel’in okuyucunun ‘romana bir bakış açısıyla yaklaşılmalı’ tutumunun daha önceki okuyucueleştirmenlerin yaptığı yorumlarla biraz olsun şekillendiği söylenebilir. Okuyucunun bakış açısını şekillendiren temel kavramlardan biri gerçekliktir. Gerçek üstü bir romanda bile okuyucu gerçeklik kavramını sorgulayarak o romanın gerçek üstü olduğuna karar verir. Gerçeklik kavramının okuyucu tarafından en çok sorgulanacak diğer edebiyat ürünleri tarihsel romancılık başlığı altında toplanır. Burcu Alkan, Nedim Gürsel’in tarihsel romancılığını incelerken roman için gerçeklik ve okuyucu arasında kurulan bağdan söz eder: “Roman boyunca anlatıcının benzer şekillerde kendi varlığını ön plana çıkarması kurgu ile gerçek arasındaki ilişki açısından büyük önem taşımaktadır. Bir yandan gerçekle kurgu iç içe geçerken bir yandan da anlatının kurgusallığı okurun gözleri önüne serilerek ‘gerçeklik’ kavramından uzaklaşılır.” Gerçeklik özellikle tarih romanları için daha önemlidir, ancak bu, Alkan’ın dediği gibi, kurgusal tarihle gerçek tarihin yakın bir ilişki içinde olduğu anlamına gelir; aksi takdirde romanın sadece gerçek olduğunu varsaymak sanat-gerçek etkileşimini yok saymak olacaktır. Kitap-lık dergisinin ‘Roman Kuramı ve Teknikleri’ dosyasında şöyle der: “Romancının toplumsal yaşamına ilişkin gerçek olguları romanlarının kurmaca yapısıyla karıştırmaya, bunları özdeş kılma yollarını aramaya başladığımızda, ya da bir başka deyişle romanlardaki anlatı kişilerinin gerisinde gerçek yaşam kişilerini bulmaya çalıştığımızda, romanı roman yapan olay örgüsünün düzenleniş biçimini (romanın anlatım ve içerik düzenlemelerindeki örgüsü ya da kurgulanışını) neredeyse bütünüyle dışlamış oluruz.” Yani görülmeyeni görmek, romanın gerçekliğini fark etmeye çalışmaktan ziyade kurgunun akışında karakterleri ve olayları anlamaktır. Gerçeklik yazara aittir ve yazar okuyucuya ulaştırdığı ölçüde gerçektir. Kaynakça Yücel, Tahsin. “Ahmet Hamdi Tanpınar - Saatleri Ayarlama Enstitüsü.” kitap-lık. 40 (Mart-Nisan 2000) : 130-132 İnci, Handan. “Elli Yılın Huzur Okumaları.” kitap-lık. 40 (Mart-Nisan 2000) : 133-143 “Dosya – Roman Kuramı ve Teknikleri.” kitap-lık. 87 (Ekim 2005) : 84 Alkan, Burcu. “Nedim Gürsel’in Tarihsel Romancılığı.” Notos. 27 (Nisan-Mayıs 2011) : 90-95 15 Büşra Lena Mısır Suç ve Ceza Adımını atar atmaz kendini hissettiren soğuğa ve yıllardır tükenmek bilmeyen kasvete boğulmuş bir odada uyuyakalmıştı Nevzat Bey. Gözlükleri boynundan iple asılmış, senelerdir bıkmadan usanmadan tekrar tekrar okuduğu “Suç ve Ceza” ise yere düşmüştü. Tam beş dakika sonra uyanacaktı. Safiye istemsizce anahtarları çevirecek, kapının hemen yanındaki portmantoya paltosunu açıp o sevimsiz suratıyla “Günaydın.” diyecekti. Safiye, Nevzat Bey’in Dilruba Hanım’dan olan tek çocuğuydu. Dilruba Hanım ise Nevzat Bey’in tek aşkı. Safiye yirmi bir yaşında bir üniversite öğrencisiydi. Nevzat Bey’le hiçbir zaman baba kız ilişkisini kuramamış, ona her zaman bir yabancı gibi davranmak zorunda kalmıştı. Safiye’ye göre bu durumun tek sorumlusu onu dünyaya getirirken vefat eden annesinin şarkılarda yaşayan hayaletiydi. Haksızda sayılmazdı. Nevzat Bey bunu hiç dile getirmemiş olsa da tek aşkı Dilruba Hanım’ın ölümünden kızını sorumlu tutmuş ve Dilruba Hanım’ı şarkıların derin hüznünde aramıştı. Kızıyla arasındaki soğukluk o kadar büyüktü ki kızına isim koyması gerektiğinde bile kılını kıpırdatmamıştı. Oğlunun yaşadığı acıyı umursamayan Nevzat Bey’in annesi, torununa kendi adını vermiş bütün ihtiyaçlarını bizzat kendisi karşılamıştı. O yıllarda Nevzat Bey kendini kitaplarına ve şarkılara adamıştı. “Suç ve Ceza”yı da ilk o zaman okumuştu. O günkü zayıflığıyla kitap onu derinden etkilemiş, Dilruba Hanım’ın zamansız ölümünü ona karşı işlediği bir kusura bağlamıştı. Dilruba Hanım ölümüyle onu cezalandırmış ve asla affetmemişti. Nevzat Bey uykusunun en keyifli yerindeyken Safiye’nin soğuk sesiyle irkildi. “Günaydın Nevzat Bey.” Olduğu yerde toparlanıp gözlerini ovuşturan Nevzat Bey, “Safiye hanım geldi yine.” dedi içinden. Annesinin hiç gülmeyen yüzü geldi aklına. Safiye annesi Dilruba hanıma benzemektense , ona adını veren babaannesi Safiye hanıma benzemeyi tercih etmişti. “Günaydın.” Safiye odanın soğukluğundan ve kasvetinden şikâyet etti bir süre. Odadaki birkaç dağınıklığı toparladıktan sonra mutfaktan elinde bir kahvaltı 16 tepsisiyle döndü. Tepsiyi Nevzat Bey’in kucağına verdikten sonra onun yemek yiyişini seyretmemek için odayı dolaşmaya başladı. Gözü yine yılların eskitemediği gramofona takıldı. Hayatının her günü en az bir kere gördüğü bu gramofondan nefret ediyordu. “Bu gramofon ve plaklar yüzünden onu hiç unutamadı.” diye düşündü içinden. Sonra aniden kafasını Nevzat Bey’e çevirip: “Nevzat Bey eğer birgün ölürseniz, Allah göstermesin, gramofonunuzu çöpe atacağım.” dedi. Nevzat Bey’in kaşları çatıldı. Ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra cevap verebildi : “Ondan neden bu kadar nefret ediyorsun ki?” “Hiç. Sadece işime yaramayacak.” Nevzat Bey, kızının babaannesiyle olan büyük benzerliğinden bir kere daha nefret etti. Kucağındaki tepsiyi sehpaya bırakıp ayağa kalktı. En sevdiği plaklardan birini taktı gramofonuna. Safiye sinirlendi. Girişe koyduğu paltosunu alıp gidecekken odaya geri döndü. Nevzat Bey pencerenin kenarından dışarıyı seyrediyordu. Safiye’nin gözü yerdeki kitabı takıldı. Yine aynı kitaptı. “Suç ve Ceza” Bir an için yerden kitabı alıp parçalamak istedi, sonra sakin bir ses tonuyla Nevzat Bey’e seslendi: “Nevzat Bey, eğer birgün ölürseniz, Allah göstermesin, şu kitabı çöpe atacağım.” Nevzat Bey, Safiye’yi duymadı. Duysaydı da bir şey fark etmezdi. Öldükten sonra ne gramofonuna ne de o kitaba ihtiyacı olacaktı. 17 Alara Aydınol Eve Dönüş Trenin gelmesini bekliyordu. Eskiden otobüs durağındaki kuyrukta beklerdi, şimdi yerin altında beklerken öldürüyordu zamanını. Ölü saatlerdi onlar; işten 18.00’da çıkıyordu, eve 19.00’a doğru ancak varıyordu. Aradaki süre çöptü; ne işe yarayacak bir şey yapıyordu ne de kendiyle ilgili bir şey. Metronun uğultulu merdivenlerinden inerken derinlere, hep metro çalışanlarını düşünürdü. Güneş görmezler, günü bilmezler nasıl yaşayıp giderlerdi onlar? Başı sonu olmayan bir zaman dilimi içinde kaybolmazlar mıydı? Onları düşündükçe kendini bir nebze daha şanslı hissederdi, aydınlığa daha yakındı. Zaten şu son günlerde bu göreceli şanslı olma durumu, göreceli mutluluktu onu sonbaharın karanlığından çekip çıkaran. Metro geldi, kapıları açıldı, bir dolu insan pıtır pıtır doluştu içeriye; geride yetişmeye çalışan koşmaktan yorulmuş, sabahleyin özenle yapılmış saçı elektriklenmiş, topukluları çarpılmış kadınlar ve kadınlara göre daha rahat mizaçlı adamlar kaldı. Yine görecelikti onları daha geniş yaşıyormuş gibi gösteren; yoksa onlar da kötünün iyisi konumundaydılar. Bir trenin içine onlarca insanın girip çıkması bir iki saniye sürdü. Bu bir iki saniye içinde de yüzler, sesler ve kokular aynı hızla değişti. Yeni durağa varmak da yine b hızla gerçekleşecek, kapılar açılacak; yeni insanlar gelecek; bazısı geride kalacak; sesler, yüzler ve kokular değişecek ve tekrar kapılar kapanacaktı. Bu kargaşa içinde, herkes birbirinden habersiz oradan oraya savrulacaktı. Trenden indi. Kalabalıkta merdivende beklememek için bir sonraki merdivene hızlı adımlarla yürümeye başladı. Sevmiyordu metronun kokusunu. Gündüz de olsa gece de olsa sıcak ve boğuktu, ve de pisti. Son merdivenleri ikişer ikişer çıkarken, havanın kararmamış olmasını umut etti. Hemen kafasını kaldırdı yukarıya, gökyüzü koyu lacivertti, İstanbul’da ışıklar yanmış ama geriye kalan her şey kararmıştı. Bu karanlık ve durgunluk bitmişlik hissi veriyordu; sanki bütün enerjisini, neşesini almıştı. İşten çıkıp da yola koyulduğu ilk andan itibaren ruhu ondan önce eve gidiyor ama bedeni bu eziyeti çekmek zorunda kalıyordu. Otobüsten de indiğinde güneşin gökyüzünde dalgalanan son ışınları da kayboluş olacak, karnından gelen ses biraz daha gür çıkacak, gözleri biraz daha donuk olacaktı. Ama biliyordu ki eve gittiğinde yarın tüm bu yolculuğu baştan yaşamayı göze alabilecek kadar unutmuş olacaktı. 18 *Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Akşam Vakti” şiirinden esinlenilerek yazılmıştır. Akşam Vakti Neden öyle sessiz duruyorsun öyle? Şarkın mı tükendi dersin, biten günle, Yoksa gün mü bitti şarkınla beraber? Çığlıklar, içinde can verdiği bu an, N’olur, gözlerine geceler dolmadan, Bana altın gibi bakışlarını ver. Cahit Sıtkı Tarancı 19 20 Şerna Viyan Petekkaya Bir Başka Geride bırakmak… Zordur. Bir parçan kalır hep orada. Kafanı kurcalar durur uzaklaştıkların. Anlamazsın. Anlayamazsın okuduğun kitabı, okuyamazsın daha doğrusu. Gözlerin harfleri kovalar peşi sıra; ama o harfler birleşip de kelimeleri oluşturmaz, görünmez cümleler düşüncelerine yerleşip de anlam kazanmaz. Okuduğun sayfayı tekrar okursun, farkında olmazsın. Böyledir işte kopup gelmek, şaşarsın. Bir de aklını koparabilsen… Koparabilsen bir de kalbini!.. Olmaz. Sen geldin; ama onlar hâlâ ordadır . Ütülenip katlanmış tiril tiril gömlekler, birkaç pantolon, rahat tişörtler, bir de eşofman… Şu köşeye de pijamayı sıkıştırıp küçük göze çorapları tıkmak lazım. Gönülsüzce hazırlanan bir valiz. Eller istemeyince hareket etmek, ne kadar da uzar yarım saatlik iş! Sonunda “Bitti!” dersin. Derinlerde bir yerde “Kesin bir şey unuttum.” hissi, zorlarsın fermuarı. Artık ağzı da kapanmış valiz alay edercesine durur karşında, “Gidiyorsun işte.” der gözleriyle. Karnında bir ağrı duyarsın. Sonra o ağrı bütün bedenine yayılır sanki; kilitler boğazını bir yandan açarken yollarını gözyaşının. Sesin çıkmaz hiç. Gözlerinin kaybettiği kan anlatır her şeyi. Gider, sarılırsın onlara son kez. Hiç bitmemesini dilediğin bir öpücük kondurursun yanaklarına. Sonra bakarsın, son kez değilmiş, meğer son kez sarılmamışsın onlara. Dayanamaz, gider bir daha sarılırsın, “Bu son, bu sefer son.” diyerek... Yatma zamanı. Malum, uçak sabah erkenden. Ne zordur gözlerini kapamak! Neticede son günündür, gitmeden önceki son günün. Gün de kalmamıştır ya, son gecen. Göz kapakların yenik düşsün istemezsin, “yarın” adlı gardiyanın esiri olmaktan korkarak. Üst kirpiklerin alt kirpiklerinle buluşursa eğer, ayrılışları sabahı bulur diye endişelenirsin, içten içe titrersin. O gece defalarca kez uyanmak, geceyi mümkün olduğunca uzun yaşamak istersin. Bırak, bölük pörçük olsun uykun. O gece bitmesin de ne olursa olsun… Korktuğun başına gelir sonra. Bir anda sabah oluvermiştir. İstemeye istemeye bir şeyler atıştırırsın ki sersemliğin dağılsın. Hâlâ vardır bir umut. Bu sefer de yol hiç bitmesin istersin, havaalanına giden yol. Asırlarca kalsan yolda hiç bıkmayacakmışsın gibi hissedersin. Yeter ki havaalanı erisin, ulaşılmazın ötesinde gizlensin. Uçağın küçücük penceresine dayarsın da kafanı, dalıp gidersin, sonra da kaybolursun küçülen evlerin, daralan yolların, parıldayan nehirlerin arasında… 21 Canını acıtır. Artık orada olamamak gözlerini yakar, yüreğini yaşartır. Tamam, dersin, olan oldu artık. Olmamıştır. Dağınık düşüncelerin kendini kandırmana izin vermez. Üstüne doğru gelmekte olan ayakkabıdan nasıl kaçacağını şaşırmış bir karınca gibi hissedersin. Kokusunu yitirmiş bir parfüme, tat alamaz olmuş gurmeye benzersin. En çok da gurmeye. Ne yediğin yemeğin tadı vardır ne izlediğin filmin ne de bulutların arasında bir yol bulup da karşına çıkan güneşin. Günler hiç geçmez sanki. Oysaki o gece, o son gece nasıl da hızlı geçmiştir! Baş parmağınla ağzını kapadığın hortumu serbest bıraktığında su büyük bir hızla koşar ya, aynen öyle geçmiştir, hiç acımadan. Gözlerini kaparsın, yanaklarına inen bir sıcaklık hissedersin. Telefona gider elin, ararsın. Ne diyeceğini bilmezsin, sadece “oradakilerin” sesini duymak istersin. Duyunca seslerini daha bir fena olur için; keşke aramasaydım, dersin. Serin hava yüzüne çarpsın; kulak kıkırdakların ve burnunun ucu, kıpkırmızı oluncaya kadar üşüsün istersin. Bir umut, kendime gelirim dersin. Gelmezsin. Gün geçtikçe alışır görünürsün. Epey zaman sonra ise her bir atışını duyarsın kalbinin. Derin uykusundan uyanmak için esneyip gerinen bir civcivin yumurtasını çatırdattığı gibi çarpar durur göğüs kafesine. İşte o zaman anlarsın; dönüş zamanı yakındır. İşte o zaman anlarsın ki alışmamışsın. O zaman parıldar gözlerin, hisseder güneşi gülümseyen dudakların. O zaman… O zaman bir başka olur valiz toplamak. Bir başka hızlanır ellerin. Başka atar yüreğin. 22 Şerna Viyan Petekkaya Pencere Az ötede bir pencere var. Simsiyah perdelerin ardına gizlenmiş kapalı bir pencere… Geri kalan her yer boş. Bomboş. Ne duvarlarda bir tablo ne de yerde bir halı var. Sağ bacağım hafif bir açıyla göremediğim pencereye doğru dönmüş, sağ ayağım ise dışa doğru kıvrılmış, sol bacağım dimdik karşıya uzanmış bir şekilde duruyorum. Sola doğru kıvırdığım gövdem, üzerindeki yaradan dolayı sızlayan sol dizimin hizasında yere dayadığım sağ elim ve ondan biraz uzakta ve ileride duran sol elim sayesinde dengede. Başım her ne kadar sol arkaya doğru dönük olsa da gözlerimi ters yöndeki pencereden ayırmıyorum. Hareket etmemem lazım. Her ne kadar kemiklerimin isyanını, vücudumda hızla koşuşturmaya başlayan kanımın çığlıklarını işitsem de böyle durmalıyım. Oda havasız. Merkezindeki Ben’den başka hiçbir şeyin olmadığı bu odanın pencerenin sıkı sıkıya kapanmış kanatlarının ötesindeki nefese ihtiyacı var; fakat hareket edemem. Hareket etmemem söylendi çünkü. Bir pencereyi açmak için değer mi? Şu sağ yüzük parmağım yoruldu, az kaldırsam ne olur ki sanki? Ama hayır, olmaz! Ne saçmalıyorum ben? Kirpiklerimin arasından burnumun üstüne düşen saç teli çok gıdıklandırıyor; fakat üfleyip de başımdan savamam onu. Ya odanın dengesi bozulursa? Bu küpün dengesi bozulmamalı, çünkü sekiz köşesinin her birinin üzerinde farklı odalar kurulu. Her odada farklı yaşamlar saklı. Pencereleri açık, hatta birer de kapıları olan odalar… Ama hayır, ben hareket etmemeliyim. Görevim bu, dengeyi sağlamalıyım. Sağ üst köşede bir hareketlenme seziyorum. Kumral saçlı şu afacan çocuk yine zıplıyor olmalı. Hemen sol ayağımı olduğu yerden biraz daha sola kaydırıyor, ardından sağ bacağımı sol bacağımın üstünden geçirerek sol ayağımın çaprazına yerleştiriyorum. Oldu gibi, yine dengedeyiz. Bu duruma alışmış olmam iyi. Böylece en ani değişimde bile denge kaybının sebep olacağı tehlikeler önlenmiş oluyor. Peki ya pencere? Ne düşünüyorum ben ya, sırası mı şimdi? O da ne? Hemen arkamda, solda aşağıya doğru eğiliyor küp. Başımı sağa dayıyorum. Gövdemi de azıcık çevirdim mi tamamdır. Şimdi pencereyi, daha doğrusu arkasında bir pencere olduğunu bildiğim siyah perdeleri daha rahat görebiliyorum. Peki bu durum hep böyle mi devam edecek? Köşeler zarar görmesin diye merkez karanlığa tutsak mı kalacak? Nefesim daralıyor; ama perdeleri aralayıp pencereyi açamam. Ne derler sonra? Ya düşerlerse? Sol ayağımı biraz geriye çekiyorum. Sağ ayağımı da azıcık 23 içe kıvırıp kafamı yere dayadığım an dengeyi sağlıyorum. Ne? Yere dayamak mı? Artık o karanlık perdeleri bile göremiyorum. Dayanamıyorum. Daha fazla duramayacağım sanırım bu şekilde. Bir anda kendimi perdelere asılmış buluyorum. Ve nihayet… Pencerenin ardındaki nefes… Merkezden uzaklaşmış olmama rağmen neden hâlâ denge bozulmadı? Şimdi anlıyorum… Dengenin de ihtiyacı olan şey havaymış. Bunca yıldır başkalarının hayatlarının merkezine hapsolmuşken kendi hayatıma açılan pencereye ulaşmak bu kadar kolay mıymış? 24 Buse Kurtar I ortaklıklarımız yüzünden yerimizde sayıyoruz aynılıklar bulmak için bakıyoruz etrafımıza bize konuşma sırası gelsin diye başkalarını duyuyoruz hayır,dinlemek denemez buna ve sıra bize gelince o kadar hızlı konuşmalıyız ki bir sözcük dahi atlamaksızın ve bir saniye soluklanmaksızın durmaksızın anlatmalıyız nasıl katıldığımızı başkalarına ortaklıklarımız yüzünden yerimizde sayıyoruz acıyla baş etmenin yolu onun varlığını kabullenmektir oysa yaptığımız her eylemde onu dile getirirken bile yalnızlığımızdan kaçıyoruz farklı olmak zor geliyor hepimize “kendi çizdiğimiz yolda yürümek niye bir başkasının açtığı yol ve iki lafın belini kıracağımız yoldaşlarımız varken çevremizde” hayır, paylaşmak denemez buna yalnızlık paylaşıldıkça olduğu şey olmayı bırakmaz mı zaten bu yüzden haykırmıyor muyuz avaz avaz yalnızlığımızı ortaklıklarımız yüzünden yerimizde sayıyoruz ve ben artık 25 ortaklık istemiyorum aynılıklarınıza kına yakın bütün hisselerimi devrediyorum ben sadece dinlenmek istiyorum artık avaz avaz fısıldamaktan kalabalıklaşan yalnızlığımı tekrar anlamlarla yüklüyorum bu ilk veda edişim değil şüphesiz sonuncu da olmayacak sadece yorgunum aynalara bakmaktan artık farklılıklar arıyorum kendi yollarıyla gelmeli insanlar daha öncekilere benzer olsa da kendi cümlelerini kurmalılar akıllarını oynatmalılar ve delilik o denli yerilmemeli haydi konuşun benimle duymak yerine bu defa gerçekten dinleyeceğim sizi 26 Buse Kurtar II konuştuklarım, sustuklarım çekirdeğini doldurmaz yanmaktan korkarak ellerimi cebime sokuyorum ateşe yanaşmak yerine. yeri hissettirircesine eskimiş ayakkabılarım fakat durmuyorum ayaza inat yıldızlara inat sana inat en çok en çok da kendime kendime inat yürüyorum güneşe doğru yağmur söndürmeden yetişmeliyim ona söylemeliyim sustuklarım çekirdeğini doldurmayan konuşacaklarımı.. anlatmalıyım benim için nasıldı sahi nasıldı unutuyorum yahu dur dur be çocuk oyalama beni! güneşe yetişmeliyim yağmur onu söndürmeden önce ve söylemeliyim ona ne kadar olduğunu dolduğunu yüreğime neredeyse unutuyordum haydi haydi be çocuk durma yağmurda hava soğuk 27 git evine ıslanma üşüme bu yağmur, bu fırtına sana göre değil üşütürsün konuş konuş be çocuk anlat sen de güneşine yağmur onu söndürmeden önce koş yetiş konuş yetiş haydi çocuk sağ salim demeyeceğim güle güle de komik olur ağlaya ağlaya kanaya kanaya yaralı ölü var güneşine yağmurlar onu söndürmeden önce! 28 Buse Kurtar III hiçbir zaman başkasının olmayacaksın değil mi demiştin ellerini avuçlarıma aldığım bir sonbahar akşamüstü gözlerin ışıl ışıl çocukça bir hevesle yüzüme bakmıştın hala bir parça yalan kalmıştır bende belki diye yorulmuştun biliyorum sıkışıyordun kollarımın arasında kalmıştın öpüşlerinde batıyordu kalbin inen kara sular içinde o pek sevdiğin siyah topukluların acı veriyordu artık hayır dedim hiçbir zaman olmadım biliyorsun, olmayacağım kalbinin yarası parladı ve hücum etti yanaklarına yakut gibi baca gibi tütüyordu yüreğin yüreğime dudakların dudaklarıma dayıyordun ki gelmekten yorulmayayım lakin biliyordun daha satın alırken o pek sevdiğin topukluların bir gün ayaklarını parçalarcasına, kalbinin ucuna değercesine acıtacağı gerçeği gibi cevaplanacağını sorularının hiçbir zaman benim olmayacaksın değil mi demiştin ellerini bıraktığım bir sonbahar akşamüstü gözlerin dolu dolu çocukça bir hevesle yüzüme bakmıştın hala bir parça yürek kalmıştır bende belki diye kırılmıştın biliyorum üşüyordun kollarımın arasından çıkmıştın ayaklarında batıyordu kalbin inen kara sular içinde o pek sevdiğin siyah topukluların acı veriyordu artık hayır dedim hiçbir zaman olmadım biliyorsun, olmayacağım kirpiklerinin karası parladı ve aktı yanaklarından is gibi baca gibi tütüyordu gözlerin gözlerime yüreğin yüreğime tütüyordun ki gitmekten vazgeçeyim lakin biliyordun daha satın alırken o pek sevdiğin topukluların bir gün ayaklarını parçalarcasına, kalbinin ucuna değercesine acıtacağı gerçeği gibi sonlanacağını varlığımın hiçbir zaman olmayacaksın değil mi demiştin hayır dedim hiçbir zaman olmadım biliyorsun, olmayacağım 29 Yağmur Çınar Talihsiz Hilmi Merhabalar efendim! Kulaklarıma mı baktınız? Dedeminkiler de böyleymiş efendim, şaşırmayınız, fıtrat meselesi. Gözlerim de biraz şehladır, bunu kimden aldım hiç bilmem. Havadaki kuşa bakarım, adam gelir bana çatar: “Bir şey mi vardı düdük” Hemen olduğum yere sinerim, “Azıcık şaşılık var bende” derim. Derim demesine de sesim kısılmıştır cümlenin sonuna doğru. Bu sefer yanlış anlar yine o çam yarması: “Bana şaşı mı diyorsun sen? Senin o koca burnunu alır...” Cümlenin devamını inanın ben de duymam, tabanları yağlar, giderim. Ne diyorduk? Burnum... Bu konuda çok hassasım beyler bayanlar. Hadi kulaklarımı anladık, dedemi değiştiremem ya, gözler de çok sorun çıkarmaz; kırmızıyı, maviyi pek güzel görürüm. Yüzümün tam ortasında tomurcuklanan o burun ne? Burun nakli diye bir şey varsa, donör bulundu, 10 kişiyi burun sahibi edeceğim! Ah ne güzel düşünce. Bir süre önce kaale alınmamaktan sıkıldım, dedim “Oğlum Hilmi, bir iş bul kendine!” Şöyle fiyakalı bir masa, üstünde de birkaç evrak, imza atıp dursam mesela tüm gün. Ben bu imza işine iyi çalışmıştım küçükken. Annem derdi ki: “Bir adamın ağırlığı imzasından belli olur.” Beni bu söz öyle etkiledi ki, on gün yemeden içmeden kesildim, sayfalar dolusu imza çalışması yaptım, en sonunda da okkalı bir tane buldum. Şimdi o imzanın ekmeğini yeme vakti! Birkaç şirkete gittim, derdimi dilim döndüğünce dile getirdim, imzamı da gösterdim göstermesine de beğenmedi hasbam! Ben de hiddetlendim, burnum şiştikçe şişti “Sekreter parçası, eksik etek seni!” İki tane zebellah gibi adam belirmesin mi bir sağımda bir solumda, ben yine pırrr uçuverdim! Bu tür bir iş aramaktan da işte o zaman vazgeçtim. Ne çalışma isteği eksildi içimden, ne de talihsizlikler bıraktı peşimi. Bu ikisi bir araya gelince de evlere şenlik iş arama maceraları biriktirdim. “Evlere şenlik” diyorsam yanlış anlamayın. Aşağılanıp horlanan hep ben oldum, başkalarını eğlendirdim daha çok. En sonunda o kadar bezdim ki, inşaat işçisi olma fikri çok cazip geldi, imzamı kazırdım belki duvarlara çaktırmadan. Öyle ya bir şirkettekiler mi yapıştırıyor imzayı. İnşaatın önünde durdum, çalışanları izliyorum. Bir yandan da bu cılız halimle becerebilir miyim bu işi diye ölçüp tartıyorum. Ustabaşı ilgilendiğimi görür görmez yanıma geldi, işçiye ihtiyaçları var herhalde diye düşündüm. Benimki de düğüne çağrılınca ya odun eksik ya su hesabı. Eşşekliğimi semesinler diye kasıldıkça kasıldım, sanırsınız Boğaziçi’nde inşaat işçiliği üzerine yüksek lisans yapmışım, bir konuşmalar, bir mimikler sormayın! Tam o sırada başımdan aşağı boya dökülmesin mi! Baştan aşağı bir 30 renk oldum, yeşil desem değil, beyaz desem değl; benim karizmaysa yerlerde. O boyalı halimle kendime güvenim gidiverdi, Boğaziçi’nden açıköğretime yatay geçiş yaptım sanki. Bu macera da başlamadan bitiverdi. Öyle yolda boya içinde sağımı solumu göremeden yürürken bir yerde durmuşum, mola niyetine, neresi haberim yok. Bir adam tuttu kolumdan içeri çekti beni. Bir alkış, bir kıyamet, nasıl hoşuma gitti tahmin edemezsiniz. Bağırışlar, çığlıklar, birkaç saniye sonra: “Hilmi buraya! Hilmi buraya!” diye tezahürata başlarlarsa hiç şaşırmam. Orada bir şeyler oldu, ben pek göremedim, boyadan ve hayatta ilk kez alkışlanmanın sarhoşluğundan. Günün sonunda beni bir güzel yıkadılar, meğer bir sihirbazın çırağı olmuşum da haberim yokmuş. Beni gösterisine dahil etmiş, kutuya koyup kesip biçmiş, sağlam çıkmışım. Beni kuşa, tavşana, beyaz mendile çevirmiş. Bir ara hafiflemiştim, hatırlıyorum, kuş olduğum içinmiş meğer. İşte ben de böyle vasıfsızlıktan kurtuldum, ne gözlerim, ne kulaklarım, ne burnum, alkışlanırken çok mutluyum! 31 Nereden Geldim, Nereye Gidiyorum? Yağmur Çınar Yol zor, yolculuk uzun. Bedenimde bir eksiklik var sanıyorum, kolumu yokluyorum, ayaklarıma bakıyorum. Kompartımanda bir kadın var, ne hoş, ne zarif, yakışmıyor üçüncü mevkiye, gecenin karanlığını deliyor bakışları, “Aynanız var mı?” diyorum, uzatıyor hiçbir şey demeden. Oysa aynadan çok sesini istiyorum ben, zarafetin sesini duymamışım uzun zamandır. Ben ki kapamışım kendimi dört duvar arasına, boş vermişim sevgiye. Tek gördüğüm kendi çirkinliğim olmuş yıllar boyu. Yola çıkmışım son defa görmek için en güzeli, yolda gördüğüm her güzel şeyi tatmak, duyumsamak istiyorum, kompartımandaki kadın gibi. Aynaya bakıyorum gözlerim şişmiş biraz, uykusuzluktan olacak. İnsan bu kadar heyecanlıyken nasıl uyur? Yolu izliyorum, nereden geldim, nereye gidiyorum? Çok uzak sanmasınlar geldiğim yerleri, yabancı gözüyle bakmasınlar bana istiyorum. Yanımda oturan genç bir kız var, belli, ilk gelişi olacak bu şehre. Öyle merakla bakıyor ki etrafa, umut topluyor yoldan, havadan, sudan. Yabancı olmadığımı görsünler diye rahat davranıyorum, bir iki cümle iyi olacak gibi: “Okuyor musun?”. Kız çekiniyor önce; ama fazla sürdürmüyor o tavrını: “Evet, üniversiteyi kazandım da.” Devamını getirmiyor, yabancıları konuşmaması tembihlenmiş olsa gerek. “Ben yabancı değilim ki!” demek istiyorum; ama diyemiyorum. Ben yabancıyım hem de çok. Yola, insanlara, tüm duygulara yabancı… Şimdi niye geliyorum peki? Dünden bugüne ne değişti? Hiç! Benim gibi insanların hayatı değişmez ki öyle sık. Şu çaprazdaki adam mesela, çok şey yaşamış, öğrenmiş besbelli. Yaşlarımız yakın, saçının beyazı benimkinden çok değil. Kaç kere âşık olmuş, sevdiğiyle uyumuş, nereleri gezmiş, ne iş yapmış, fark burada. Ben bir kere yaşadım çoğu, bir kere olup da bana yetecek kadar hakkıyla yaşadım ama. Tek aşk, tek gece, bir şehir, o da uzak, tek iş, o da kısa süreli. Sonlarımız benzer mi diyorum? Sona yakın mıdır benim kadar? Kaptırmış mıdır parmaklarını makineye, yaşıyor mudur fabrikanın tazminatıyla, devletin maaşıyla? Vücudumda hissettiğim eksikliği hatırlıyorum, parmaklar ya, işte onlar, sevdiğim kadının saçında dolaşmadan yitip giden parmaklar. Tren yolculuğu bitiyor, bu insanlarla da ayrılma vakti. Ayrılık kolay iş, sonrasında yükünü taşıyabilenlere, ben taşıyamıyorum. O kadının sesi, genç kızın ne okuduğu, o adamın hayatı hep içimde kalacak, cesaret edip soramadığım her şey gibi. Haydarpaşa’da durup İstanbul’u selamlamak pozu 32 var, ben yapmıyorum. İnsan yabancıya selam verir mi? Verse de nezakettendir. Ben nezaketi kaybetmişim diğer tüm duygularla beraber, bana nazik davranmayan her yer, herkes gibi çismişim üstünü İstanbul’un da. Peki, şimdi niye dönüyorum? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Vapurdayım, artık aklımı yirmi dakika sonrasına vermeliyim. Ne vapurdaki yolcular, ne martı, ne simit umurumda, hava soğuk ya çay istiyorum sadece, içerken pişman oluyorum, bu keyfe hakkın yok. “Ben eriyorum, ölüyorum yavaş yavaş, ondan geldim bu şehre, tek sevdiğimi son bir kez görmeye.” Beynimden akıp giden tüm düşünceler arasında sadece bu kalıyor şimdi, yankılanıyor iç sesim. Evden geldim, sevgilime gidiyorum. Kapıyı çaldığımı hayal ediyorum. “Kim o?” diyecek. Dağınık saçlarını düşüneceğim o anda, güzelliğin baki midir senin? Yoksa beyazlamış mıdır saçların? Ben ölüyorum, sana nasıl söylerim ki bunu? “Kim o?” dediğinde bir ölüyüm ben demek isterken nasıl “Ben” çıkar sadece ağzımdan. Yok, olmayacak, ben ölüyorum, İstanbul’da bir vapurda, bedenimi geldiğim yere götürüyorum, ruhum can veriyor, martı seslerine karışarak. Not: Turgut Uyar’ın “Bir Gün Sabah Sabah” şiirinden esinlenilmiştir. Bir Gün Sabah Sabah Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam, Uykudan uyandırsam seni: Ki, sisler daha kalkmamıştır Haliç ten. Vapur düdükleri ötmektedir. Etraf alacakaranlık, Köprü açıktır henüz. Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam... Yolculuğum uzun sürmüş oldukça Gece demir köprülerden geçmiştir tren. Dağ başında beş-on haneli köyler, Telgraf direkleri yollar boyunca Koşuşup durmuş bizle beraber. 33 Şarkılar söylemişim pencereden. Uyanıp uyanıp yine dalmışım. Biletim üçüncü mevki, Fakirlik hali. Lüle taşından gerdanlığa gücüm yetmemiş, Sana Sapancadan bir sepet elma almışım. Ver elini haydarpaşa demişiz, Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl, Hava hafifden soğuk, Deniz katran ve balık kokulu. Köprüden kayıkla geçmişim karşıya, Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu... Bir gün sabah sabah kapıyı vursam, -Kim o dersin uykulu sesinle içerden. Saçların dağınıkdır, mahmursundur. Kimbilir ne güzel görünürsün sevgilim, Bir sabah vakti kapıyı çalsam, Uykudan uyandırsam seni, Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç ten. Fabrika düdükleri ötmektedir. Turgut UYAR 34 Başak Dağlıoğlu Kalemimin Hilesi Yağmur damlasının sesi, Bir toz zerresi, Yalan hayaller perisi, Kalemimin yegâne hilesi Yaşamın kendisi Benliği Yazdığım şiir gibi; Bir var bir yok içimde Gerisi, yaktığım ateş misali; İki söner, bir yanar biçimde Beni anımsatır kendime. Varlığıma dair, anlatamadığım Bana ait, yalnızca saklanıyor bir yerlerde Hayatımın içinde, bensiz Sessiz, sakin sessiz Sırf anlatamadıklarımdan ibaret Yaşam dediğim illet Sen; kalemimin hilesi Kâğıdımı da toz zerremi de kirlet Kirlet, yaşamımı kirlet. 35 36 Bavul Miray Palaz Bir filmde olsaydık seninle, bir açılış sahnesi yazıyor olsaydım, kamerayı dolabın üstüne yerleştirirdim, çantaların ardına. Önce karanlık olurdu ekran, sen bavulu çekip indirince ikimizin yüzü görünürdü: seninki biraz hevesli, biraz karmaşık, benimki solgun, sonradan yapıştırılmış bir pul gibi taşıyor ince gülümsemesini. Ama bir filmde değiliz, roman da yok ortalıkta. Ben bunu yeni idrak ediyorum, herkeste unutup her bavulda baştan hatırlıyorum. Dostoyevski’nin romanının o acımasız cümlesi yine yankılanıyor kafamın duvarlarında: ‘‘Bütün suç şu senin edebiyatında Vanya! Tavanarasına kadar çıkardı seni, mezara dek de indirecek.’’ Beni de indirir elbet yarın bugün, sende değilse başkasında, eğer uyanmazsam. Eğer bir romanda yaşamadığımı fark etmezsem akut hayal kırıklığından öleceğim, bir de şaşalı cümlelerden. Yine bir roman değil bu oda, hüzünlü bir film yeşili değil bavulun. Siyah, yıpranıp yorulmuş, kenarları eprimiş. Gazeteden kupon kesip almamış mıydık bunu? Büyüğünü almışsın, küçük boyunu bana bırakıyorsun. Zaten her şeyin küçüğü bırakılır bana, lütuf gibi. Bavul yere konarken tozlar havalanıyor; ben sıkıntıyla koltuğa konarken sen başka saçlara doğru havalanıyorsun. Ortada belli bir saç da yok üstelik, uğruna benimkilerden vazgeçtiğin bir çift göz yok. Belki anlamsız, ama bu daha çok yıpratıyor beni. Öyle olsa belki hırslanırdım, hınçlanırdım. Kendimi karşılaştırırdım, bir tane de olsa daha melek yan bulurdum kendime, uydurma zaferlerle avunur, bir başkasına batırıp iğnelerimi biraz rahatlardım. Şimdiyse başka seçenek yok, kendi eksikliklerimle başbaşa kalacağım bu odada. İğneleri bir kenara atıp çuvaldızları batırıyorum kendime. ‘‘Belli olmasın’’ diyorum, ‘‘Belli etme.’’ Öyle çok duydum ki bu öğüdü. Çok duydum, hiç tutamadım. Yalnızlık kadar suskunluk da Allah’a mahsustu. İnsan anlatacaktı. Tevrat demiyor muydu ilk satırında ‘‘Önce kelime vardı’’ diye? Yine aynı Allah demedi mi, ‘‘Oku’’? Neyi okuyacaktık, kelime niçin vardı? Birileri anlatmalıydı, birileri belli etmeliydi. İnsan alemde ancak anlatabildiği müddetçe yaşar. O adam mesela, yazmasa deli olacaktı. Çünkü anlatmak ruhun gıdasıdır. İnsan saydamdır, belli eder mizacını. Opak hale dönmek için katran yutmalıdır yudum yudum. Çok denedim, olmadı. Şimdi sen belli etmemden gidiyorsun yine. Katranlar takılıyor boğazıma. Belli etmemeliyim, bu saatten sonra bir işe yarayacakmışçasına. Herkesin haklı olduğunu biliyorum, yine de anlamıyorum. Onca kurala zincirlenmektense o ezeli öğüdü tutsaydım bambaşka olacaktı. Olmadı. ‘‘Böyle oldu’’ diyeceğim ‘‘ne yapalım’’. Cümlem- 37 in ikinci kısmına inanmayacağım, ilk kısım içimde yankılandıkça büyüyecek. Böyle oldu. Böyle oldu. Böyle oldu. Böyle oldu. Böyle oldu. Neden böyle oldu? Yine bilemeyeceğim. Soramayacağım. Sen gidene kadar hiç belli etmeyeceğim. Belli etmemekten, belli etmeden içten içe çürümeye devam edeceğim. Bir kutsal kitap yazacağım kendime, şöyle başlayacak: Oku, ama belli etme. Mutfağa süzülüyorum sessizce, çaydanlığın kokusu ve sesi kolaylaştırıyor belli etmemeyi. Usulca çıkarıyorum fincanları, sen içerideki odada bavulun fermuarını gürültüyle çekiyorsun. Sen avaz avaz ‘‘Gidiyorum’’ derken ben kalmanı fısıldar gibiyim, dua edercesine. Ama Eros’tan bugünün Allah’ına hiçbir tanrı duymuyor bu duaları. ‘‘Adı başka olsa ne fark eder, senin benim Tanrım bir.’’ demiştik. Ama doğru muydu, kaç tane var, tek bildiğim hiçbir politeizm beni duymuyor. Yine de kendilerine istiyorlar beni, her seferinde boş odalarda –öyle bıktım ki bu kalıptan- beni kendilerine muhafaza ediyorlar. Yalnızlık peygamberi seçildim, kimse iman etmiyor. Bavulu sürüklüyorsun, keşke taşımaya cesaret etsen. Sen zaten neyi sırtlanırsın –Vazgeçtim. Suçlayarak yorulmayacağım, o gücümü üzülmeye çoktan harcadım. ‘‘Çay?’’ diyorum, sesim yorgun. O gün eve dönerken de yorgundu böyle, ama başka tınlardı. ‘‘Hayır’’ diyorsun, sesin sesin böyle duvar duvar tınlamazdı ki, mermere dönmüş konuşmayalı. Zaten sesini hep duysam da öyle çok oldu ki konuşmayalı, unuttum nasıl bir histi. Ya da yalan. Unutmadım. Sadece belli etmiyorum. ‘‘Tamam’’ diyorum ‘‘geç kalma madem’’. Bütün mademlerimden nefret ediyorum. Sessizliklerinden de. Önce kelime vardı, ama sen onu da kullanmıyorsun, bavulu sürükleyerek kapıyı açıyorsun. Mutfaktan çıkmıyorum. İki fincana da kendim için çay dolduruyorum. Neden sonra, hava kararmaya yüz tutarken, ‘‘uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.’’ 38 Kayra Güral Cin Cin sormuş, dileğini adama; Her canlı için bir tane ama, Üç tane, kendisi içinse. Adamın içinde bir ürperti, bir irkilme. Çok kolay sordu bu cin: Martı’ya kanat ver fazladan, Yol alsın uçsuza. Kediye süzgeç tak; Dalsın dalabildiğince, Domuza boyun ver zürafa gibi, Yukarıları da keşfetsin aşağıları keşfettiği kadar. Solucana ayak, balinaya akciğer, Karaya “vurabilsin” dilediğince. Hep vermek olmaz, kaplumbağadan kabuğunu al; Savaşmayı öğrensin kaçmak yerine, Kuştan kafesini, köpekten tasmasını; Gidip işesin istediği yere, Sıra bana geldi di mi? Şu ağzımdaki bandı çıkar, Ellerimi de çöz bakalım; Bi zahmet, kağıdımı kalemimi de verirsen… 39 Mine Loyan Bayramlık Alarm çaldı. Okula giderken binbir bahane bulup beş dakika daha fazla uyuyabilmek için yatağında dört dönen çocuklar bile çoktan yüzlerini yıkamışlardı. Öncesinde, yeni aldıklarını hemen poşetinden çıkarıp on defa giyen çocuklar bugüne hazırlanmışlardı. Bayramlıklarını giydiler ve anne babalarının ellerini öptüler. Hatta birkaç tanesi, geçen gün top oynarken itip yere düşürdüğü, diğeri derste onu öğretmene ispiyonladığı için tartakladığı, bir diğeri ise “sümüklü” diye dalga geçtiği arkadaşlarını aradılar. Küsler barışsın diye; nitekim bayramın yüceliğine tersti küsmek. Hem ne var bir hafta sonra yine biri birini düşürüp, biri diğerini ispiyonlar, başkası yine alay eder çocuklarla yine başlar küslükler. Bir anda, idamlık kuzuların sahip olmadığı kadar derin bir kardeşlik duygusu sarar ülkeyi, kaplar, yutuverir dört gün süreyle. Sonra balinanın karnından sağ salim çıkan Hz. Yusuf gibi, hiçbir şey olmamışçasına devam eder yaşamaya. Barış ilan edilir dört bir yanda. Başkanlarımız, devlet büyüklerimiz çıkar- ki tek bir sıfat bile bulamazsınız her birine uyabilen, o denli zengindir başkan çeşitliliğimiz- halkın bayramını kutlar ve tüm İslam dünyasının. Amin. Herkeste bir yarış, koyunu, kuzuyu en çabuk alıp bayramın ilk gününde kesivermek için. “Senle bir danaya girelim”” muhabbetleri derken, biri kardeşiyle bir olur dana keser, diğeri kendi yağında kavrulup koyun keser, diğeri Türk Hava Kurumu’na bağış yapar- ki hâlâ anlayamamıştır neden “hava kurumu”na bağış yaptığını- rahatlar. Adana’da bir koyun kesilir, Bursa’da bir dana, İstanbul’da koç kesen bile var. Gözleri bağlanır hayvancağızların, bizim bayramımız, onların da bayramı sayılır. Hep bir araya gelirler bir kere, mutludurlar yani. Onlarda da bir sevgi, dostluk kardeşlik, en benim diyen dana bile kuzu kuzu gider mezbahaya. Birinci günde vukuat duyulmaz, birinci gün kör, sağır gündür. Kıyamet kopsa haberi olmaz bayramın birinci gününde insanların, öyle bir telaş, öyle bir acele, herkes sevap peşinde. Kardeşlik, dostluk derken, her küslüğü giderirken, doğudan gelen haberler gösterilmez, gösterilecekse de en erken üçüncü gün gösterilir. Yoksa neme lazım, halk üzülüverir bayram bayram. Belki yazılır büyük puntolarla manşetlere, “Bayramda kurban verdik” diye, “Bayramda bile yaptılar”, “Annelerin bayramı, zehir oldu” diye. Her biri bir şey yazar, kimi kışkırtmak ister, kimi acındırmak, kimi gazeteci o kadar yanlı yazar ki bazı şeyleri, insan şaşkınlıktan donakalır, güler. Hiç kimsenin aklına gelmez, diğer 40 bir gün haber yaparken “Otuz beş terörist öldürdük” diye, kardeşlik ve dostluk nidaları unutulup gider. Bayram, kurbanlarıyla, dostluklarıyla, “Bıçak kemiğe dayandı” der çıkar devlet büyükleri, akan kan akmaya, insanlarsa izlemeye devam eder. İşte böyledir bizim bayramımız. *Can Yücel’in Bayramlık şiirinden esinlenilmiştir. Bayramlık Koyunlar keçiler ve koçlar için Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı Bu barış var ya, bu barış Cephedekiler için o kadar barış Can Yücel 41 Yusuf Kumtepe Kötülere Neden İhtiyacımız Var? Kurtsuz “Kırmızı Başlıklı Kız”, cadı bir üvey annesi olmayan “Pamuk Prenses” düşünebilir misiniz? Peki gerçekten hep iyiler mi kazanır? Kazanmak , başarılı olmak, uzun yaşamak için iyi olmak yeterli midir? Hiç birine bakıp “Bu adamın içi kötü.” diye düşündünüz mü? Keşke, keşke, keşke derim bazen; keşke Melih’e o gün selam vermeseydim, o beni hiç tanımasaydı, hiç pişman olmasaydım. Okul çıkışı servislerin kalkmasını beklerken gördüm onu, sırtında siyah çantası, omuzları dik, sağa sola istemsiz bir şekilde sallanırken dikkatimi çekti. Bana baktı, kafamı selamlama veya onaylama olarak anlaşılabilecek bir şekilde öne eğdim ve kötü biriyle iyi arkadaşlığım başladı. Ben Melih’i çok severim. Tuvalette alt dönemlerine zorbalık da yapsa, ki bu konuda çok yaratıcı yöntemleri vardır; arada bir minik, ufak, küçücük hırsızlıklar da yapsa, okul sonraları birkaç arkadaşı ile çeşitli vandalizm faaliyetlerine de girişse, ben Melih’i çok severim. Arkadaşım o benim. Bana hiç zarar vermedi. Uzattığı sigaraları reddettiğimde biraz homurdanır, beni “eğlence”ye çağırıp hayır cevabını aldığında kaşlarını çatardı o kadar. Ona hiç kızmadım, yaptığı kötülükleri görür, yadırgar ama ses etmezdim. Korktuğumdan değil, bana yaptığı işin doğru olduğunu, öyle gerektiğini, gayet iyi mantıksal temellendirmelerle kanıtlayacağını bildiğimden, tatlı diline kanacağımdan emin olduğum için ses etmezdim. Ona aşık değildim, ama o benim siyah pelerinli kahramanımdı. Yöntem yanlıştı belki, ama amaç doğruydu. Pamuk Prenses’in annesinin aslında sevgiye muhtaç, kocasını ölesiye seven, aynasına kocasına daha güzel görünmek, onun ilgisini kaybetmemek için değer veren tutkulu bir kadın olduğunu; meşhur öyküdeki kurdun gerçekte bir haftadır ağzına yemek koymadığını, ormanın cimriliği içinde midesi kazınmış bir hayvan olarak ölümünü beklediğini ben Melih’ten öğrendim. Melih benim arkadaşımdı. Benim kötü arkadaşımdı. Ben Melih’i çok severdim. Siyah pelerinli kahramanımdı benim. 42 Yusuf Kumtepe 6503. Gün Çarşamba günü, saat 06:45, Barış Manço’nun “Anlıyorsun Değil mi?”siyle uyandım. Bugün lise hayatımın 1312. günü, okul hayatımın kreş hariç 4250. günü. Bugün hayatımın birbirinden farksız 6503. günü. Son iki yıldır sabahları on beş dakika erken kalkıyorum tıraş olmak için, belki o bu sıradanlığı biraz bozdu. Odada benden başka dört kişi daha kalıyor, ama hep en erken kalkan benim. Neden? Surveillant’ın o çirkin “Hadi beyler, sabah oldu!” sözü en çok beni rahatsız ettiği için mi? Yoksa bu uyandırmanın hemen öncesinde çalmaya başlayan Barış Abi’nin güzel sesini biraz daha dinlemek için mi? “Okulu neden sevmiyorsun?” diye soruyor annem bazen. Kendi kedime “Asıl okul beni sevmiyor.” diyorum. Bir İngilizce öğretmenim bazı hafta sonları cebinde bir lirayla dışarı çıktığını, o günü bozuk paranın isteğine göre yaşadığını söylemişti. “Sağa mı gideyim, sola mı? Yazı. Sola dönüyorum. Vapura mı bineyim, yürüyeyim mi? Tura. Bekle beni İstanbul Boğazı.” Niye her sabah sadece beş dakika kahvaltı yapmama rağmen, homeroom’a geç kalıyorum. Niye her sabah o McDonalds’ta çalışsa dünyaya daha hayırlı olacak kadından “Late again” lafını işitiyorum? Neden kimya derslerinde sürekli yeni bir konuya geçsek de bana hep aynı konuyu işliyormuşuz gibi geliyor? Neden gözümdeki o politik gülümsemeyi atamıyorum? Neden içim başka, dışım bambaşka? Bugünü farklı yaşamalıyım. Bugün fark yaratmalıyım. Bugün şaşırmalıyım, şaşırtmalıyım. Tura! Saat 7.00’ye kadar uyudum. Tura! O zaman önce duş, sonra tıraş. Yazı! Kahvaltıda bu sefer de beyaz peynir yiyelim. Tura! “Ms.Sayfe bugün çok güzel görünüyorsunuz. Saçınıza bir şeyler mi yaptınız?” Yazı! Kimya hocasıyla Avrupa’daki ekonomik krizi tartıştık. Yazı! Öğle yemeğini o kızın yanında yedim. Tura! Hayatımın günü. Teşekkürler, bozuk param. 43 Öykü Bozgeyik Başkaldırının Özü Başkaldırının özü, insanın yaşadığı, kişinin sözü, söylenenlerin sesi, yaşamın gözündedir. Yaşar Kemal’in kaleminden çıkan kelimeler, Çukurova insanına beden verirken, kelimelerden örülen olaylar aynı düşüncede kesişen insanların yaşamlarını oluşturur. Romanlardaki insanlar, kahramanlar yaşarlar. Her harf, her kelime, her satır okuyucunun nefesi ile roman kişilerine dönüşür. Başkaldıran halk, Yaşar Kemal’in insanların düşüncelerini, yaşayışlarını, sıkıntılarını, isteklerini sentez haline getirmesinden doğar. İşte bu yüzden herkes kendinden bir parça bulur Yaşar Kemal’in eserlerinde. Kimi bir topluluğa başkaldırır, topluluktaki fikirlere uymaz kendi fikirlerini söyler. Kimi karşısındaki kişiye başkaldırır, onun istekleri kendininkiyle uyuşmaz, çıkarlar çatışır. Bazıları ise doğaya başkaldırır, olan olaylar, yaşananları kaldıramaz, suçlu ararken döner durur, kendini doğada bulur. Ölüme de baş kaldırılır, ölümler alıp götürürken kişileri, izleri, insan dayanamaz kayıplara, tutunmak ister, tutmak ister. Bir de kendine başkaldıranlar vardır. En anlaşılmaz ancak en derin başkaldırıdır bu. Kendine başkaldıran insan yapabildiğinden daha fazlasını yapmak ister; olanlarla, yaptıkları ile yetinmez. Kahramanlık buradan doğar belki de. Yaşar Kemal, Ahmet Taner Kışlalı ile söyleşisinde başkaldırı ile ilgili olarak “İnsanoğlunun en büyük değerlerinden birisi, başkaldırıdır. İnsanın doğaya başkaldırısı, insanın insana başkaldırısı, insanın zulme başkaldırısı...” demiştir. Başkaldırı sadece karşı çıkmak değildir, başkaldırının özünde var olanı kabul etmemek, tatmin olmamak ve daha iyisini istemek de vardır. Üç Anadolu Efsanesi kitabında Köroğlu’nun Meydana Çıkışı bölümünde babası, Ruşen Ali’ye, Köroğlu’na öğüt verir, “Kula kul olma, kulun emrine girme. Girersen, bil ki başına büyük belalar gelecektir. Kendi başına buyruk ol.” (15) Kula kul olmamak, kendi seçimlerini yapıp güzel atlar yetiştirmek için başkaldırır Köroğlu. Kendi değerlerini unutmamak, kendi düşüncesini savunmak da başkaldırı olarak kabul edilebilir. Yaşar Kemal’in Nedim Gürsel ile röportajında mecbur insan tipinden bahsetmesi, başkaldırı temasını açıklamaktadır. “Mecbur insan diye bir tip var yeryüzünde. Ben onun psikolojisini vermeye çalışıyorum.” Köroğlu’nun mecburiyeti, bireysel ve toplumsal çatışmalara karşı durmak ve atlara bağlı olan hayatını kendi kurallarına göre devam ettirmektir. Mecbur insan, Berna Moran’ın bahsettiği “soylu eşkıya” tipi ile de uyumludur. Moran, İngiliz tarihçisi E.J. Hobsbawn’ın haydutlar ile ilgili incelemesini anlatır ve toplumsal haydut denilen soylu eşkıya’nın özelliklerini sıralar. Haksızlıkları düzelt- 44 mek, hakkını savunmak veya öç almak için adam öldürmek, zenginden alıp fakire vermek ve halk tarafından sevilen biri olmak soylu eşkıyanın özelliklerindendir. Moran bu konuda, “İnce Memed para dağıtmaz, adalet dağıtır. Yaşar Kemal Çukurova’daki açgözlü ağaların köylülerin topraklarını ne gibi yollarla el geçirdiklerini ve toprak dağılımı konusundaki haksızlığı belirtmek istediği için İnce Memed’i bu haksızlığa başkaldıran bir devrimciye dönüşür,” der. Halkın haksızlıklar karşısında bir kahramanı öne çıkarması veya kişinin kendi yaşadıklarına dayanamayıp insanlık için savaşması, başkaldırının destansı bir şekilde anlatılmasında büyük bir rol oynamaktadır. İnce Memed’in dördüncü cildinde Ferhat Hoca vaaz verir, “İnsan kendine , kendi yüreğine, kendi korkusuna toptan başkaldırmadıkça insan soyu bundan da beter olacak, aşağılanacak, zulüm, korku iliklerine işleyecek, insanlıktan çıkacak(...) Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. (...) Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.” (304) Hocanın bu sözleri Memed’in yüreğini aydınlatır. Memed’in başkaldırısında cesareti gördüklerinden ve duyduklarından edindiği söylenebilir. Hem Köroğlu’na hem de Memed’e başkaldırması öğütlenmiştir. Bu yüzden adalet özlemi çeken Köroğlu ve İnce Memed’in toplumsal düzeni, halkın içinde bulunduğu koşulları ve haksızlıklar içindeki durumlarını düzeltmek için başkaldırmaları şaşırtıcı değildir. Yaşar Kemal’in romanlarına dahil ettiği doğa olayları ve doğa-insan ilişkisi de başkaldırı temasına uygundur. Atların şaha kalkması, kişnemeleri ve dört nala gitmeleri Memed’in ve Köroğlu’nun duyguları ve gelişen olaylarla paralellik gösterir. Köroğlu yürekli ve yiğit olmanın yollarını ararken sokakta köpeklerin dövüşüne rastlar. “Zağar dişine bir işkembe takmış, mahallenin bütün köpekleri de arkasına düşmüş (…) Zağar küçücük, el kadar, arkasındaki köpeklerin her biri at gibi kocaman. Üstelik de bir değil beş değil, bir sürü. Ruşen Ali durdu, hayranlıkla, şaşkınlıkla bu bir sürü devle, bu küçücük karıncanın dövüşüne baktı,” (27) Ruşen Ali doğada gördüğü olaylardan, köpeklerin dövüşündeki cesaretten ilham alıp güçlü, korkusuz Köroğlu’na dönüşür. Ayrıca, İnce Memed’in dördüncü cildinde Anacık Sultan’ın ölümüyle “…bir yıldız kümesi dönerek, ışıkları savrularak doruğun üstüne indi,” (486) cümlesinde yıldızların ölüme başkaldırdığı sezilir. Toplumsal, bireysel ve kişisel çatışmalara yer veren Yaşar Kemal, insanın varlığının bir parçası olan başkaldırı temasını başarı ile ele almaktadır. Kullanılan deyim ve halk deyişleri, manzum bölümler, kısa ve eylem cümleleri, 45 tekrarlamalar ve metin içi uyaklar anlatımın akıcı ve anlaşılır olmasına olanak sağlamaktadır. Böylece Yaşar Kemal, epik, didaktik ve lirik anlatımları bir arada kullanarak başkaldırmayı farklı bakış açılarından okuyucuya sunmaktadır. Kaynakça •Demokrasi, Roman, Dil, Eğitim, Sanat, Politika Üzerine." Söyleşi, Ahmet Taner Kışlalı. Yaşar Kemal -YKY. Web. 10 Ocak 2012. <http://www.yasarkemal.net/soylesi/ docs/tanerkislali.html> •Gürsel, Nedim. Yaşar Kemal: Bir Geçiş Dönemi Romancısı. Șișli, İstanbul: Doğan Kitap, 2008. Baskı •Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2-Sabahattin Ali'den Yusuf Atılgan'a. Cağaloğlu, İstanbul: İletişim Yayınları, 1990. Baskı •Yaşar, Kemal. İnce Memed 4. Istanbul: Toros Yay., 1991. Baskı •Yaşar, Kemal. Üç Anadolu Efsanesi: Köroğlunun Meydana Çıkışı, Karacaoğlan, Alageyik; Halk Hikayesi. İstanbul: YKY, 2007. Baskı 46 47 Derya İnal Cehennem Otoyolu Julio Cortazar’ın Cehennem Otoyolu adlı kısa romanı, modern roman öğelerini taşıyan en tipik romanlardan biridir. Bu kısa romanda en çok öne çıkan özellik ise, karakter nitelendirmelerinin dolaylı yoldan yapılması ve karakterlerin psikolojik gelişimidir. Yazar, öykü boyunca karakterlerin adlarını vermez. Karakterler, sürdükleri otomobiller ile tanıtılarak otomobil markalarıyla özdeşleştirilmiştir. Roman boyunca da karakterler sürdükleri otomobilin markasıyla adlandırılırlar. Örneğin Peugeot 404’ü süren bir mühendis, De Soto’yu süren bir Amerikalı turist, Ariane’ı süren bir köylü, Peugeot 203’tekiler ise mutlu bir ailedir. Buna göre Peugeot 203 bir aile arabası, Ariane taşrayla özdeşleşmiş bir araba, De Soto pahalı ve Peugeot 404 de pratik ama gösterişli bir araba olarak gösterilmiştir. Kısa roman, Paris’e giden güney otoyolunda günlerce süren trafik sıkışıklığı içinde geçer. Romanın baş karakterlerinden biri, Peugeot 404 süren bir mühendistir. Romanın öyküsü, Dauphine süren bir genç kızın trafikte sıkışıp kaldığı ilk anlarda saniyeleri saymaya çalışmasıyla başlar. Karakter, ancak iki saat sonunda sadece elli metre ilerleyebilmiş olduklarını fark ettiğinde ümitsizliğe düşerek zamanı ölçmenin mantıklı olmadığını anlar. Zaman geçtikçe yapacak bir şey bulamayan yolcular da arabalarından inip birbirleriyle sohbete başlarlar. Bu sıralarda yoldaki herkes yetişmesi gereken yerleri düşünmektedir. Arada sırada arabalar arasında trafik sıkışıklığının nedeni konusunda yanlış haberler dolaşır. Bunlardan biri otoyolun ortasına küçük bir gezi uçağının ya da planörün düştüğü ve asfaltı çökerttiği için beş arabanın devrildiği kadar abartılı tahminlerdir ve yolcular bu haberlere olan inançlarını da gittikçe kaybetmeye başlarlar. Malesef trafik sıkışıklığının nedeni otoyolda çok fazla araba olmasıdır ve hiç kimsenin bu konuda yapabileceği bir şey yoktur. Bu çaresizlik hali bütün yolcuları saracak, bir yolcuyu arabasından kaçmaya, bir diğerini de intihara kadar sürükleyecektir. Kısa roman boyunca dayanılmaz bir ağustos sıcağından ve daha sonraları birden gelen fırtınalı bir soğuktan bahsedilir. İki durumda da rahat olamayan yolcular sıcaklarda gölge yapıp birbirlerinin başlarına ıslatılmış bezler koyup serinlemeye çalışarak, soğukta ise ellerindeki kalın giysileri paylaşarak dayanışmaya çalışırlar. Bu durum, yiyecek ve su azaldıkça da devam eder. Sonunda yiyecek ve su bulmaya çıkan bir grup oluşturulur ve bu grup diğer yolcu gruplarıyla görüşerek yiyecek-su takası yapar. Bu durumda adeta bir 48 kabileleşme görülür ki hem bazı gruplarla anlaşılamaz, hem de kendi grubuna ihanet edenler dışlanır. ’[…] daha uzakta aynı sorunları taşıyan onunkine benzer örgütlerin kurulmuş olduğunu fark etti, örneğin bir Alfa Romeo sürücüsü onunla konuşmayı reddetmiş, aynı sırada beş araba aşağıdaki grubun temsilcisine yollamıştı onu.’ (Cortazar 24) O kadar ki suyun bulunamadığı bir zamanda Simca’daki gençlerin buldukları suyu kendilerine sakladıklarını gören, kabile şefi denilebilecek Taunus’un sürücüsü, onları tokatlar. Saatler geçtikçe yolcular daha da kötü bir duruma gelirler. Bir gece intihar eden adamın cesedini ne yapacakları tartışması da kendi arabasının bagajına koyup bagajı sıkıca yapıştırma kararıyla sonlanır. Etraftaki köylü halk otoyolda mahsur kalanlara karşı düşmanca bir tavır takınmıştır ve kimseyi tarlalarında istememektedir. Bir gece bir köylü arabalara orağını bile fırlatır. Bu sırada ciddi bir su sıkıntısı olduğundan bir Ford Mercury ve bir Porsche karaborsacılığa başlar ve giderek artan fiyatlara sürekli su sağlar. Aynı zamanda yolcular arasında arkadaşlıktan öte bağlar kurulmaya başlar ve Dauphine ile mühendis arasında güçlü bir sevgi bağı oluşur. Son günün akşamında öndeki arabaların hareketiyle mühendisin içinde bulunduğu grup da harekete başlar ve hareketin ilk dakikalarında herkesin düşündüğü tek şey duş, yemek ve uykudur. Ancak arabalar hızlandıkça sıralar karışır, arabalar aynı hizada kalmazlar ve grup dağılmaya başlar. Mühendis, önceleri sevgilisi Dauphine ile tekrar buluşabileceği umudunu taşısa da, ondan giderek koparak onu bir daha göremeyeceği gerçeğini kavrar ve öykü burada sonlanır. Cehennem Otoyolu, sadece trafiğin durumunu değil, aynı zamanda trafiğin insan psikolojisi üzerindeki etkisini de eleştirmektedir. Bunun ilk örneğini, öykü başlarken zaman kavramı ile verir. Zaman, iş yapabilen biri için son derece önemlidir ancak bir yerde tıkılı kaldığında gittikçe önemini kaybeder ve zaman tutmadan da yaşanabileceği öğrenilir. Romandaki Dauphine sürücüsü trafik sıkışıklığının ilk anlarında saniyeleri saymaktadır çünkü yapacaklarını düşünerek bunları hesaplamak gereksinimini duyar. Ancak zaman geçtikçe yapacaklarını planladığı zaman gerçekleştiremeyeceğini anlar ve bu nedenle onun için zaman önemini kaybetmeye başlar. Romanda zaman kavramı anlatılırken doğal olarak bir abartıya gidilmiş ve trafik sıkışıklığı saatler yerine günler boyu sürmüştür. 49 Aynı şekilde birbirine muhtaç olunca insanların nasıl yakınlaştığı ve gruplaştığı gözlemlenebilir. Yiyecek ve içeceği kendi başına karşılayamayan insanlar etraflarındakilerle dayanışmak zorunda kalırlar ve bu bir tür kabileleşmeye yol açar. Daha sonra kabileleşme giderek gereksinimden çok aidiyet duygusuyla gelişir. Bu nedenle aslında aynı trafikte olup aynı tür yoklukları yaşayan ‘kabileler’ arasında küçük tartışmalar patlak verir. Oysa bu anlamsızdır çünkü trafikte tıkılı kalan herkes aynı ihtiyaçları gidermek amacındadır. Bu kabileleşmenin sonucu olarak da otoriteyi ele alan kişi her durumda takip edilir. Bunun abartıldığı bir örnek olarak da ceset olayı verilebilir. İntihar eden bir adamın cesedini arabanın bagajına kitlemekten başka çaresi olmayan insanlar, bunu sıradan bir işmiş gibi gerçekleştirirler ve sonra neredeyse unuturlar. Kısa romanda belki de en çok eleştirilen özellik çabuk bağlanmadır. Bir kere birine muhtaç olduğunda, insanın ondan ayrılması zorlaşır. Bu özellik, romanın baş karakterlerinden biri olan mühendis aracılığıyla anlatışmıştır. Mühendis, günlerce beklediği olay gerçekleştiğinde yani yol açıldığında ona odaklanmak yerine yolda beraber zaman geçirdiği insanları artık göremeyeceğine, gece yemek dağıtmayacağına ve hastalara bakamayacağına üzülür ve kısa bir sure boyunca saplantı halinde grubun tekrar bir araya gelmesini bekler. Cehennem Otoyolu’nda Cortazar, Roland Barthes’in ‘büyük gotik katedrallerin oldukça tam karşılığı durumunda’ olarak nitelendirdiği otomobiller üzerinden bir eleştiride bulunur. Otomobillerin üstün olduğu yanılgısı ve aslında insane hayatına getirdiği trafik sıkışıklığı gibi gündelik kısıtlamaları anlatırken otomobili küçük bir ev gibi gören insanların da yanlışlığını gözler önüne serer. Bir başka deyişle Cehennem Otoyolu, ‘insanların arabalaşmasıyla’ anlatılan başarılı bir öyküdür. 50 51 Joe Florentin Kelimeler Tekelde Aklimdakilerden ve gorduklerimden elime takilan şeyler var, onları söylemek istiyorum. Ama onlara direk ulaşan kelimeler kullanilmamaktan soluklasmis. Yerindeliklerini bile kaybetmis. Ve ben her insan doğuşumda; söyleyeceklerime, eksik yollardan bihaber, ulaşmaya çalışıyorum. Diyeceklerim var,diye düşünüyorum, onları aklımda kurgulayip hevesimin gerisinde bekletiyorum. Ama ne diye? Ilk terklerinde kulağımda yankilanacak farksizliklarini duymak için en fazla kaç kere çaba gösterebilirim? Daha once de soyledim. Hep soyledim. Kelimeler tekelde. Bir dünya insan, bir dünyadır konuşuyor, ama kelimeler tekelde. Emanet edilen kelimeler, emin eller bulamayacaklarından kaçmış, insanlarda durmamış. Şimdiye kadar soluklaşmış. Ve insanlar üstlenmedikleri kelimelerin yerlerine yenilerini yaratmış. Kelimeler tekelde. Kelimeler bile özgür değil, hepsi tekelde. Anlamlarla vergilendirilmiş her kullanımda, insan çaresiz. Çünkü kelimeler, onun ulaşamayacağı bir elde. 52 Joe Florentin İçerisi ve Dışarısı Kelimelerle ayırmak kolay, ama salınan kelimelerin kontrolünün mümkün olmadığını bilmek gerekir. Bir kere içerisi ve dışarısı dendi mi çekilen sınırlarla her şey daha da belirsizleşir. İnsan neyin üstüne giderse, o şey insandan hızlı, insandan uzaklaşıyor. Sınırlar da böyle. Siz onlara bir çizgi bahşetmişken, onlar size bahşettikleri seçenekleri; kalınlaşıp siyahlaşan gövdelerinin altında yokluğa ulaştırıyor. Siz istediğiniz şekilde niteleyebilirsiniz her nesneyi ve her düşünceyi. Ama onların da size bir cevap hakkı doğacaktır ve onlar sizin kadar kibar olmayacaktır. İçerisi ve dışarısı denilir, bir bilgiyi avucun altında tutmanın rahatlığıyla. Ama konuşmak, herhangi bir kelime sarf etmek; tüm bilinenleri özgürlüğüne kavuşturmak gibi. Ne denirse denir ve denenler hareketsizliklerini kaybeder. Koyu renklerle içerisini ve dışarısını ayıracak çizgiler çizmeye çalışırken, insan; kullandığı her kelimeyle yarattığı çizgilere rüzgâr olur. Tekrarın üzerini ezip geçtiği bahsime mazeret olmasa da bilinmeli: Siz elinizde tuttuğunuz gerçekliğin kırılganlığını kimseyle paylaşamazsınız. Ve paylaşma zorunluluğundan sıyrıldığı için her insan aklı özgürdür. Özgürdür diyorum, ama özgür olmak istiyor mudur? Herkes günlerini, paylaşımlarının nasıl başkaları tarafından köleleştirildiğini anlatarak ve bunun ne denli onların benliklerini yediğini söyleyerek geçirebilir. Ama adının anılması bile bir çekince olan insan aklı, bir sır gibi dillerin gerisinde, içerisine “içeri” adını veren yerde bulunur. Netleştirmek, isimlendirmek her zaman çözümlerin ilk adımı gibi gözükse de esasen ilk yapılması gereken, sorunu anlamaktır. Ama insan aklı özgürdür. İnsandan bağımsızdır. Ve varlık diye kelime türetmenin sıkıcılığına gelemeyecek kadar asi insan aklı, ne elle ne de zihinle tutulur. Somut veya soyut değildir. Nesneler gibi isminin altında yer almaz, çünkü o sadece isimdir. Ve isminin olduğu yerde, gerçeklik düzleminin üzerinde ağırlığıyla çatlaklar oluşturmuş, çatlaklardan insanın uzağına sızmıştır. İnsan onu bulamaz, ama çözümler üretir. İlk olarak isimlendirir, ama boşluğa verilen isimler sorundan başka bir şey doğurmaz ve insan sorunları anlamaz. İçerisi ve dışarısı demiştim. İçimden ödün vermeyerek samimiyetimi koruyacağım. Samimiyetin başkasına verilen bir şey olduğuna inanmıyorum. Daha ziyade kişiden çıkan konuşma isteğinin şartsızlığıdır samimiyet. İçerisi ve dışarısı demiştim. Benin çizgilerine mi, yoksa benin 53 içindekilere mi ben denir? Özne olmanın birey içerisindeki hali bile bir rekabet. İçerisi diyorum. Bir içerisi seçtikten sonra içerileri bitmiyor. Geriye ben diyebileceğim sadece benin kim olduğunu seçen bir irade kalıyor. Onu etrafından ayıran katmanlardan haberdar, onlardan daha derinde; ama onlara bağlı değil ve bu kadar fazla mecburiyet, bu kadar çok seçimin getirdiği bölünmüşlüklerin en küçük parçası o. O diyorum, onun ağzından konuşuyorum. O olamıyorum. Bakın, apolitize olmuş diye suçlanan hiçbir fikir aslında düşünüldüğü gibi elini ayağını dünyadan çekip tekil kafalara girmiş değil. Biz şehirli çocuklar, neredeyiz bilmiyoruz. Ama bilinmezliği kutlarken küfretmediğimiz yok. Bir sik bitmedi. Çünkü onları bir yola sokan başlangıçları yok. Ve biz ben olup içimizde, en benimizde, bizdeki benden dışarıya fikirler üretiyoruz. 54 Joe Florentin Kalabalık Günler kayıp şehrin nüfusu bizden çok havasındandır deyip geçiyoruz ___ çenenin çukurundan boynuna düşen kan damlaları pıhtılaşmış. doğanın kanunu bu diyorsun boynumu son kez kaldırıyorum geriye bakıyorum bir kurtuluş veya biri var mı? ___ karşılaştığım yüzlerden eğiliyor boynum gene yıkıntı korkudan değil yetersizlikten ___ aynadan duvarlarla, tek kişilik bir hücre gibi beynin basamakların üzerinde başkalarını aşağı itmeyi bekleyen kolların var. ___ mumun son demleri. yavaşça uykuya dalacak ateş gürültümüzden korkup titriyor dalgalanıyor ___ özürlere ihtiyacımızı mazur görsünler. ___ gözlerim seni arıyor ve seni buluyorum özrü unutup sevgimden bahsediyorum 55 yanlış cümlelerin farkına varmıyorum bazen. büzülen ağzım kontrol mekanizmam ___ kamburlaşıp devrilmeye zorlamıyorum kendimi. bana çarpacak gibiler, etrafımdan dolaşıyor. ___ Dur! duydular ___ yalanlarımı sakla ve arka kapıdan çık. beni o halde görmeni istemiyorum . . . ben buz gibi ellerimi ısıtıp sana dokunabilecek olana kadar ellerimi arkada kavuşturup gözlerimi sana dikeceğim çünkü her elimi oynatışımda ciddileşip beni unutmandan korkuyorum. ____ huzur dediğin tek kişilik uyku değil. cenin pozisyonuna dönmeden söyleyeceğim. mutluluğun, deşip açman gereken midemde saklı. benimkini senden alamayacağım belki ama beni delmeye çalışırken onun yaydığı sıcaklık çok güzel. ____ 56 bunu hiçbir zaman tam olduğu gibi anlatamayacağım. hem gerçek bir kere söylendi mi bahsi kapanır. bu yüzden de çok sıkıcı. ____ kalbimi hızlandırıyorsun. biraz heyecandan ama daha çok hızlanmam için hızlanıyor kalbim en çok harekete şimdi ihtiyacım var ama hayal kırıklığı gözümü korkutuyor ____ yorgunluktandır korkumuz diyip geçiyoruz ____ uykularım bana rüyalar borçlu 57 Joe Florentin Başka Şey kapı tıkırtılarının yavaşlığını duyuyor musun sanki bizi delirtmeye çalışıyorlar başkalaşım geçirdikleri içindi ilk suçlama aynı inkar, aynı zıtlığın habercisi yanılmak seni beni üzmese de onların elinde büyük bir koz gideceğini söylüyorsun ve kendi kendime konuşmam hiç güvenli değil neden tekrara dayalı ki aflarım? aynılığa şaşıranı ilk defa görüyorum hepimiz ve hepinizle aradakileri anlatmak toplanmış çaresizliği vurgulamak gibi belirtmek istediğim kafirlik değil (ne benim ne de başkasının) vurgu sabitse zaten kısmi olarak veya çoğunlukla ya da dilime güvendiğiniz kadar dediğim doğrudur gözümün demin kapalı olduğunu biliyorum biçarelikten söz etmiştim acaba ona mı alınıp gitti ve sen yenisin aklımdakilerin hepsi kadar eski ama gidenden yeni halsizlik nedir bilmezdim sanki tüm dediklerimin sarsılmaya ihtiyacı var gayretimi aradığım yardıma yüklemişim her haber alışım, en az bir önceki kadar şaşırtıcı 58 -ve nasıl rol yapıldığını o anda öğrendim-(desem) benden başkasıyla konuşuyor musun? kendimi her gördüğümde yanımda sen vardın kesinlikle varlıklardan bahsetmiyorum ama hep sen vardın ‘bir sen’ de demiyorum, ‘onca sen’ de ama sen sanki hep vardın sordum sen hiç bensiz oldun mu? dediklerim öncesinin mi, sonrasının mı takip edemiyorum halsizlik nedir bilir misin? ben öğrenmeye gayret ediyorum hitabım mecburiyetten mi değil mi sanırım bir fikir yürütemiyorum eskiden aslı kaybolmuş derdim kendimin ama aslen olmak bitmekmiş ve olmama yarışı(tutukluk yaratan) ve olmama yarışı bitmezmiş çünküyle cümleler başlamaz, dendi ben bildiğimle gidemeyeceksem, ne yapacağım? itiraf etmesi zor ama yaralar hakaretten ziyade iltifat gibi bol ceplidir hafızam yanımda sen varsın ve ben de anlatıyorum sana bir kere bile ‘kimsin’ dedim mi? hatrıma yazılmış aynı kişilersin seni tanımak uğraş değil başka şey 59 60 Gül Ayhan Bir Fotoğraf Bugün iş yapmak yok demedim mi Mary, dedi Bayan Cameron, üstündeki önlüğü çıkar da fotoğraf odasına gel. “Siz gelene kadar bulaşıkları hemen yıkarım diye düşündüm Bayan Cameron, hemen geliyorum.” Dedi ve önlüğünü mutfaktaki askıya astı. Bayan Cameron tüm günlerini fotoğraf çekmeye adadıkları günlere has canlılığıyla merdivenlere yönelmişti bile. Böyle günlerde -ki bu günler pek sıktı- ellisine merdiven dayamış, ufak tefek bir kadın olmaktan çıkar, gözlerine genç, soylu kadınlara has bir ışık yerleşirdi. Gülümsemekten alıkoyamadı kendini Mary. Aklında annesinin ilk kez fotoğraf çektirmeye gittikleri günkü heyecanıyla Bayan Cameron’ı takip etti. Fotoğraf odası, misafir odası bozularak yapılmış, güneşli günlerde güneşin en güzel sabah ışıklarını alan aydınlık bir odaydı. Bayan Cameron hemen hemen tüm fotoğraflarını duvarına siyah perde asılı bu odada çekerdi. Bayan Cameron Mary’nin topuzunu işaret ederek: “Saçlarını aç Mary, seninki kadar güzel bir yüzüm olsaydı dışarı bile saçlarım salık çıkardım.” Mary, otuzlarında gençlik yıllarının güzelliğini çoktan kaybetiş bir hizmetçide Bayan Cameron’un ne gördüğünü asla anlamamıştı.; ama Bayan Cameron’u üzmemek için başını öne eğip hafifçe gülümsedi. Üstelik ne kocası William, ne de kızları bir kez bile onu güzel bulduklarını ifade etmişti,; aslında evlendiğinen beri Bayan Cameron dışında, kendisi dahil, kimse böyle bir şey söylememişti. “Bugün ışık mükemmel, bunu kaçırmamalıyız Mary. Pencerenin önünde dur ve bana bak.” Bayan Cameron Mary’nin üç ayaklı bir yaratığa benzettiği kameranın arkasına geçmişti bile. Mary siyah kocaman göze bakıp gülümsedi. “Hayır, hayır. Bugün aklımda çok başka bir şey var. Sana verdiğim kitaptaki Lady Elaine’i hatırlıyorsun değil mi? Bugün Elaine kadar hüzünlü, onun kadar sanatsal bir şey yapmalıyız Mary. Aklında sonsuza kadar kaybettiğn Lancelot var. Hiç umudun yok. Yere öyle bak.” Mary yapmak zorunda olduğu tek şeyin ev işleri olduğu günleri özlemle anarak yere baktı. Fakat tüm çabalarına rağmen saçatçıyı memnun edememişti anlaşılan. 61 “Işığı daha iyi ayarlamalı. Pencereye doğru bakmayı dene ve unutma, sen bugün evde ne yemek yemeli diye düşünmüyorsun. Hiç aşık olmasın mı, Mary? William’la evlenmeden tutulduğun ama evlenemediğin birti yok muydu? Hatta adı neydi? Neyse sanki karşında o varmış gibi bak. Evet, aynen böyle çeneni biraz daha yukarı kaldır. Çok iyisin Mary. Kıpırdama sakın ve...” Deklanşörün sesini duydu Mary. “Ne güzel göründüğüne inanamazsın kızım. Şimdi bir tane daha çekelim. Göstermiyorsun ama senden pekala bir oyuncu da olabilirdi.” Mary tam Bayn Cameron’un istediği gibi pencereye bakarken camdaki yansımasında onu gördüğünü düşündü. Onu ilk gördüğü günkü gibi kahverengi gözleriyle gülümsüyordu Mary’e. Işıkta parlayan nişan yüzüğüyle onun olacağını fısıldıyordu kulağına. Sonra Bayan Cameron’un sesini duydu: “Bu çektiğim en güzel fotoğraf olabilir Mary, senin sayende.” Dipnot Anlatılan hikayenin özeti: Elaine Arthur’un şövalyelerinden Lancelot’u bir turnuvada görür ve ona aşık olur, hatta Lancelot turnuvada yaralandığında ona iyileşene kadar bakar. Ancak Lancelot kraliçe Guinevere’e aşıktır ve Elaine’in aşkını karşılıksız bırakarak Camelot’a döner. Eliane de üzüntüsünden bir hafta sonra ölür. 62 Mehmet Karagüven Stockholm Sendromu Bu sabah yine erkenciyiz. Şoför daha güneşin doğmasına saatler varken gelip aldı beni. Kadıköy’e geliyoruz. Sabahın bu erken saatlerinde Kadıköy tanınmayacak kadar sakin olur. Her yöne koşuşturan insanlardan, arabaların gürültüsünden eser yoktur. Martılardır bu anlarda Kadıköy’ün sahipleri, onlar denizin üstünde uçup bağrışırken dükkânlar yeni yeni açılmaya başlar. Benim gibi birkaç otobüs de günün ilk seferlerine hazırlanmaktadır. Bu ilk sefer genelde ısınma turu havasında geçer. Kartal’a bu saatte pek giden olmaz. Gün asıl, Kartal’a varmamızla başlar. Peronlarda beklerken diğer arkadaşlarla muhabbet ediyoruz. Biz tabi bu işin tecrübelileriyiz. Son dönemde gelen Mercedesler falan bizi biraz rahatlattı ama hâlâ bize ihtiyaç var. 20 yıldan fazla süredir bu yollardayım, artık üretildiğimiz Macaristan’da bile bizden kalmadı ama İstanbul’da dolu var. Çevreyi kirletiyormuşuz diyorlar ama belediye yine üstün zekâsını kullanıp bizi yeşile boyadı, üstümüze birkaç çiçek resmi çizip yanına da “Çevre dostu, yeşil motor” yazdılar. O kadar özenle yaptılar ki bu işi neredeyse biz bile çevre dostu olduğumuza inanacaktık. Halbuki, bizde değişen bir şey yok, hâlâ egzozumuz yanından geçtiklerimizi nefessiz bırakıyor. Hâlâ giderken her birimiz bir manda sürüsü kadar gürültü yapıyor, böğürüyoruz. Bizi süren şoförler vites geçirmek için uğraşırken bel fıtığı oluyorlar. Aslında ben de istemiyorum bu durumu, ama yapacak bir şey yok. Yeni otobüsler satın alınsa bile yetmediği için biz hâlâ yollardayız. Bu yeni gelen Mercedeslere baktıkça da diyorum ki, biz bu yolları, bu züppelere mi bırakacağız? Geçen gün biri gelmiş diyor ki: “Abi, sen hâlâ Kartal’a gitmekte zorlanmıyor musun? Bir gün yolda falan kalırsan, ara beni hemen gelip çekeyim seni. Ee, bizim motor güçlü, değil iki tane sürüyle otobüs olsa çekeriz, evelallah.” Herifteki artistliğe bak, yaşına bakmıyor, bize artistik yapıyor. Neyse, Allah bunların da cezasını veriyor. Geçen gün gördüm, bunlardan iki tanesi kafa kafaya çarpışmış, Kadıköy’ün orta yerinde. Biri ışıklardan dönüp perondan çıkacakmış ki ötekisiyle çarpışmış. İkisinin de ön taraf komple pert. Ben bu yollarda 20 yıldır giderim, bir kez olsun kaza yapmadım, zaten kaza yapmış olsam, hiç tamir etmeye uğraşmazlar doğrudan hurdaya verirlerdi. Ondan sonra da tıraş bıçağı olurduk. Bunlar teknolojik olarak iyi olabilir ama kontrolsüzler. Kontrolsüz güç, güç olmadığına göre bize bu yollarda hep ihtiyaç olacak. 63 Gelecek nesiller de bizim egzozumuzda boğulacak, gürültümüzü duyup çıldıracaklar. Yüzlerce şoför bizim yüzümüzden bel fıtığı olacak. Biz İstanbul’u bırakmak istesek de İstanbul bizi bırakmıyor. İstanbul, bu Stockholm Sendromu’ndan kurtulamadıkça 92 model İkarus hep bu yollarda kalacak. 64 Mehmet Karagüven Soru İşareti Sabah oldu, yatağından kalktı, kahvaltısını yaptı, işlerini halletti, dışarı çıktı. Tüm bunların arasına da birer virgül koydu. İşine gitmek üzere yola çıktı. “Günaydın Teyze!” dedi yolda gördüğü yaşlı komşusuna, sonuna ünlem işareti koydu, bir de tırnak içine aldı. “Selamünaleyküm!” diyerek girdi bakkala, sonra şöyle devam etti: “Bir seslenme belirttiği için sonuna ünlem işareti koymak lazım.” Mahalledeki herkes gibi onun bu ilginç huyunu bilen bakkal üzerine fazla gitmedi, “Sen de haklısın be Hamdi,” dedi. “Burada bağlaç olan ‘de’ ayrı yazılır he unutmayalım” dedikten sonra sigarasını aldı, “Haydi, hayırlı işler!” deyip tekrar dışarı çıktı. Hamdi’nin bu ilginç takıntısının nereden kaynaklandığını o dahil kimse bilmiyordu. Herkesin farklı takıntıları olabilirdi; ama o takıntısıyla belki de dünyada tekti. Onu tanıyanlar, bu takıntıya alışmışlardı, fakat yabancılarla konuştuğu zaman, mümkün olduğunca takıntısını saklamaya çalışıyor, saklayamadığında ise uygun bir dille açıklıyordu. Takıntısı ona pek bir sıkıntı vermemişti henüz. Ta ki, bir kızla tanışıp ona aşık oluna kadar. Zamanla, kız da ondan etkilendi ve ilişkileri ilerlemeye başladı. Sevdiği kızla buluşacağı zaman Hamdi iyice heyecanlanıyor, takıntısı belli etmekten korkuyordu. “Söylenen cümlelerdeki yazım ve noktalama kurallarını açıklamak gibi enteresan, belki delice bir takıntısı olan bir adamla kim birlikte olmak ister ki?” diye düşündü. Bu zorlu mücadelesinde oldukça başarılı olmuştu; bir kural söyleyeceği zaman yutkunarak engelliyordu kendini. Sonunda o kritik gün gelmişti. Sevgilisine evlenme teklif edecekti. Her türlü hazırlığı yapmıştı. Çok da heyecanlıydı. O an geldiğinde yüzük kutusunu açtı ve şöyle dedi: “Benimle evlenir misin? Soru işareti.” Aylardır kendini engellemişti, ama bu kritik anda takıntısı ortaya çıktı. Sevgilisinin yüzündeki mutluluk yerini şaşkınlığa bıraktı. Hamdi, ne yapacağını şaşırdı. “Çok özür dilerim, benim böyle bir takıntım vardı, senden gizledim. Soru işareti, aman nokta.” dedi. Sevgilisi, kendisiyle dalga geçildiğini düşünüp hemen o mekanı terk etti. Hamdi arkasından gözü yaşı bakakaldı. “Allah bu takıntımın belasını versin! Ünlem işareti.” dedi. Eliyle de yukarıdan aşağıya düz bir çizgi çizip altına bir de nokta koydu. 65 Gizem Tulunay Bir Bilim Adamı Oğuz Atay’ın kaleminden “Bir Bilim Adamının Romanı” Mustafa İnan’ı doğumundan ölümüne kadar olan süreci biyografik roman türünde eşine daha rastlamadığımız bir biçimde ki yapıtını önümüze serer. Bu roman, İnan’ın köy ortamında yetişip erdemini, ahlakını ve en önemlisi kültüründen hiçbir şekilde kaybetmeden büyük şehirde okuyup bir bilim adamı olma serüvenini anlatır. İnan’ı roman kahramanı yapmaksızın, edebi kurgulara başvurmadan direk bir hocanın ağzından İnan’ın efsaneleştirilmiş biçiminde bir roman tarzı görürüz. Belirli bir düşüncenin çok üzerine yüklenmeden, sadece küçük dokunuşlarla açık ve yalın cümleler kullanılarak okuyucuya ne demek istediğini hissettirir ve amacına ulaşır Atay. Bir düşünceyi illa ki kabul ettirme çabası yoktur. Romandaki temel fikir de buna dayanır. Kaçıştır roman. Atay’ı okurken, sanki gerçeklerden daha uzak yerlere taşındığımızı hissederiz. O gerçeği cümleler arasında kaybeder yazar bu yapıtında da. Halbuki, gerçeği cümlelerin arasında bu denli sakladığından okura gerçeklikten uzaklaşmadığını öykünün sonunda anlatmıştır. Her hangi bir hayal dünyasında kurgulanmış biçimde de yazmaz. Atay’ın kendi öğretmenine verdiği bu değeri, romanıyla okuyucuya ulaştırması, İnan’ında yarattığı bu büyük etkiden kaynaklanmaktadır çok daha derine inilirse eğer. Onun bu “düşünme” uğraşısındaki neden, Atay’ın kendisinin de söylediği gibi “düşünme sanatı”nı iyi kullanmış olmasıdır. Düşünme sanatını öğretmek İnan’ın önde gelen bir amacıdır. Kendini hocalığa adamış olan İnan, hocalığın sadece bir meslekten ibaret olmadığına; insanlara ezber öğretmek yerine mantık aşılama ihtiyacının olunduğuna inanır. Her şekilde düşünmek, sürekli farklı yerlerden yararlanmak ve bunları başkalarına öğretmek, sunmak ister. Tek bir yere sabit değildir. Babası tarafından adam olmaz dendiği için destek göremeyen İnan, babasına kanıtlayacağı bu kabiliyetinden dolayı hayatta başarılı olur. Daha küçüklüğünden itibaren olgun düşünceli ve mantıklı olan İnan, kendini öğrenciyken dahi, bir hoca olarak bulur. Bunu ölümüne kadar sürdürür de. O, para kazanmak uğruna inşaat mühendisi olmaz; bir bilim adamı olup, 66 bilim adamı yetiştirmeye çabalar tüm hayatı boyunca. Ülkemizde ne Einstein’lar çar çur edilmektedir ki ancak her yol para kazanma yoluna çıkmamalıdır. İşte İnan’ın benimsediği düşünce budur. Bu da şu fikri ortaya koyar ki geçim derdi olmaz da koşullar iyi bir derecede olsa, ülkemizde çok sayıda bilim adamı çıkardı. Başka ülkelerde okuduktan sonra orda kalarak oranın pazarını yapmaktansa, okuduktan sonra tekrar ülkemize gelip milliyetçi bir biçimde, kendi vatanımızı yükseltmek uğruna çabalasak daha faydalı olur. Aksi takdirde sadece paranın peşine giden bencil beyinler olup çıkarız. Ülkemizin koşullarını düzenli hale getirmek bizim ellerimizdedir aslında. Atay’ın “Ülkede derinlikten önce yaygınlığın önemli olduğunu düşünüyordu ve geniş bir alana yayılan suyun derinliği azalır diye düşünüyordu.” sözünden İnan’ı bu şekilde yargılayabiliriz. Oğuz Atay’ın bir diğer üzerinde durduğu nokta ise Mustafa İnan’ın değerinin öldükten sonra anlaşılmasıdır. Günümüzde de bir çok insan öldükten sonra doğmaz mı aslında? 67 Gülay Bengü Ulukaya Duvardaki Son Çizik Konuşmak, bağırmak istiyorum; ancak sesimin yankılarını sadece kendim duyduktan sonra neye yarar? Yürümeyi, konuşmayı öğrendiğim; tombul ve beceriksiz ellerimle ilk defa kalem tuttuğum, duvarlarını hiçbir şeyi andırmayan resimlerimle donattığım, nereye gidersem gideyim sonunda hasretine dayanamayıp döndüğüm biricik evim, artık sadece içi bol olan dört duvardan ibaret. Bu evin eskiden bize ait olduğunu gösteren bir tek parça kalmamış ne yazık ki, aslında burada eskiden insanların yaşadığından bile şüphe edilebilir artık. Canımı en çok acıtan, yeni gelecek kiracının burada nasıl anılarımız olduğunu bilmeyecek olması. Belki karnelerimin asılı olduğu duvarlara umursamazca posterler asacak, belki de okuduğum ilk kitapların durduğu rafa sırf misafirlerini etkilemek için sergilediği ve hayatında bir kere bile kapağını kaldırmadığı kitapları koyacak. Eminim ki odamın kapısındaki çizikleri görünce küplere binecek. Peki, babam o çizikleri her sene boyumu ölçmek için yaptığını ve her çizik bir öncekinden yukarıda olunca sevinçten ne yapacağımı şaşırdığımı anlatsa, bir şey ifade eder mi? Dün komşularımızla vedalaştık. Doğruyu söylemek gerekirse bir sürü yaşlı teyzenin yemekler getirip “Ah keşke gitmeseydiniz!” diye ağlaması beni pek etkilemedi. Onları en son dedemin cenazesinde görmüştüm, ondan önce de ablam yurt dışında okumaya giderken. Ne zaman bizim eve gelseler ya biri ölmüş oluyor ya da biri uzun bir süre için uzakta yaşamaya gidiyor. Bu sefer gidenler arasında ben de varım ve gitmenin en az kalmak kadar zor olduğunu yeni anlıyorum. Ben bu düşüncelere dalmışken kardeşimin küçük adımları boş evin içinde yankılanıyor. Gözlerimin kenarında biriken yaşları siliyorum, içten içe onun bu neşesini, enerjisini kıskanıyorum. Şortumun kenarından çekiştirerek soruyor: “Ağabey neden bu evden taşınıyoruz biz?”. Ona söylemiyorum ama ben de taşınmamız için geçerli bir neden göremiyorum doğrusu. Annem; yeni evimizin okula daha yakın olduğunu, geniş bir bahçesi olduğunu söyleyip duruyor. Ama sabah kendini ait olduğu yerdeymiş gibi hissederek biraz erken uyanmak yerine yabancı bir odada istediği saatte uyanmayı kim tercih eder? Peki, taşınacağımız o çok “modern” sitede kaç kişi hayatlarında kardeşleriyle top oynarken cam kırmamaya çalışmanın verdiği o eşsiz heyecanı tatmıştır? Taşınmamızın ne kadar anlamsız olduğunu kendi kendime söyledikçe canım 68 daha çok yanıyor, ben de kestirip atıyorum : “Bilmem ki, anneme sor.”. Konuşmak istemediğimi anlıyor, hiçbir şey söylemeden çıkıp gidiyor. Ben de bir kez daha kendi kendime kalıyorum soğuk, beyaz duvarların ortasında. Bu sırada nakliye kamyonunun sesi tüm mahalleyi sallıyor. İçimden hala kamyonun lastiğinin patlamasını diliyorum, ya da taşınacağımız eve girdiğimizde başka bir ailenin oraya taşınmakta olduğunu görmeyi, ya da annemin bir anda vazgeçip eşyalarımızı gerçekten ait oldukları yere yerleştirmesini. Kapıdan geçerken çizikler tekrar gözüme çarpıyor; en alçak olanı dizimi hizasında, en yüksek olanı ise ancak omzuma geliyor. Doğaüstü bir gücün beni kolilere doğru ittiğini hissediyorum. Kendimden geçmiş bir şekilde eğilip bir kalem alıyorum ve şu anki boyumu kapıya işaretliyorum. Bir daha bunu yapamayacağımı biliyorum; ama içten içe büyüyünce çocuklarımı buraya getirip çizikleri göstermek, belki benimkilerin hemen yanına onların boylarını da işaretlemek istiyorum. Annem aşağıdan sesleniyor, kalemi alıp merdivenlerden aşağı iniyorum. Duvara attığım son çiziğin çıkardığı rahatsız edici ses her yerde yankılanıyor ve kulaklarımı kapatsam da hayatım boyunca beni rahat bırakacağa benzemiyor. 69 70 Cansu Tüzmen Büyümek Büyümek, sessizce kırılabilmesi kalbin, İki dudağın arasına sıkışmış Acımasız bir yargıyla. Gökleri delen bir haykırış kadar keskin Bir elveda, eriyorum denizlerin sonsuzluğunda Büyümek, ayaklarımı göğsüme çekmek Ve kollarımı dolamak gecenin karanlığına. Düşlerden yaptığım örtünün altına saklanmak, Karanlıkta ismini fısıldamak Usulca, ölü bedenlere dokunmak, Kalp atışları arasına sıkışmış Yaşamı aramak. Büyümek, gözyaşlarıyla karşılamak Doğan güneşi, özlemle uyanmak Her güne, her geceye, özlemle yaşamak Senle ve ya sensiz olabilirmişcesine Yaşamak. Büyümek dişlerimle gülümsemek, Ve boğazımda tutabilmek gözyaşlarımı Büyümek dimdik dikilebilmek karşında Ve her geçen saniye bin bir parçaya ayrılmak Her geçen gün eksilmek hayattan. 71 Cem Aksoy Akbabalar Bir şehir çölün ortasında, Issız terk edilmiş şehir… Ve örümcek ağlı binalar Ve salıncaklar sallanır boşta. Demirler paslı ve tahtalar kırık… Çimler kurumuş ve kumla kaplı. Dökülmüş sıvalar ve çatlak camlar… Akbabalar tellerden bana bakarlar. Geceler sessiz bu şehirde: Yıldızlar aydınlatır sadece Ve mehtap, Tenimi yakar; Gözlerimi yakar; Ruhumu yakar. Ve kaçış yok tahtakuruları sarar etrafımı Ve kaçış yok çıngıraklı yılanlar Ve kaçış yok Akbabalar tellerden bana bakarlar. Kapkara bir han vardır burada. Kapkara kanlı kapkara duvarları vardır. Kapkara masaları, kapkara sandalyeleri, Kapkara içkileri, tozdan kararmış bardakları… İşte oranın beyaz çarşaflarında uyurum her sabah. Ne gün öksürsem uykumda, Akbabalar tellerden kalkarlar. 72 Cem Aksoy Benim Kahkahalarım Ruhunun yalnızlıklarında mıdır kalabalıkların? Korkularında mı saklıdır kahkahaların? Aksam namazına on kala mı aklına gelir günahların, Gülmelerin ardından mı gelir gözyaşların? Varoluşların yok oluşları mıdır hayal kırıklıkların? Umut eder misin sen de kozalarındaki aşkları, Umut eder misin sen de kaleminde yaşayan canları, Umut eder misin ki sen de dağa ilan-i aşk eden karıncayı? Sabah kahveleri koyu, çok koyu Celaleddin. Ben bu gece gelmesem affet beni. Yastığıma vururum kendimi ve bağlasan durmam bu gece, Kanat çırpışlarım şaklamaz güneşin gölgesinde, Kafataslarımda kramplar bu gece. Tıpkı dün, ondan önceki gün ve ondan önceki gece… Ve tarih yazıldığından beri Zigguratlarda, O geceden beri, Ve bir deli tekerleği bulduğu gece gibi, O geceden beri… Hani kahkahalarım? Gözaltlarıma sıkışan kahkahalarım… Nereye kaçtı kahkahalarım? Belki Avustralya`ya, belki Merih’e, belki ötesine kaçan kahkahalarım... Bir kadın vardı hep gül derdi bana. Niyeti kötüydü demek ki bindi kahkahalarıma Ve daha kafamı çevirmeden geçti Üsküdar`ı, Tebessüm, tebessüm... Hangi Arap atı yakalar, İçimin ışığından hızlı koşan kahkaha mı, Tutmazsa onu kara semalardaki öbür yıldızlar? 73 Övgü Bozgeyik Adalet Çok uzun zaman oldu, nasıldı, unutmuş gibiyim. Aslında unuttum da diyemem, kendime haksızlık yapmış olurum. Unutmak başlı başına bir haksızlık zaten. Unutulana da, unutana da. Çok uzun zaman oldu, hiç böyle hissetmemiştim. Ya da hissetmiştim de, unutmuş muydum? Hayır hayır. Demek istediğim, duygularım çok karışık. Daha önce de böyle hissetmiş olmalıyım. İlkokuldayken gördüğüm cılız akan dereyi o ünlü nehir diye tanıtmaları gibi. İnanıp inandığına utandıranların yanında gibiyim. Sanılarından çekinir olmuş biriyim ben. Halbuki, sanmak ne demek, en iyi onu bilirim. Çünkü hep sandım. İnandırılıp yaşadım. Her gün kapısından adımlarımı fark etmeden attığım evin önünde aslında durup düşünmem gerekiyormuş, sonradan öğrendim. Anlar anlarda saklı, sonrasında anlam vermek kolay olmuyor; bunu ağzımdan çıkan ‘Hadi o zaman benimle gel,’ sözlerime yabancı kaldığım sonraki anlarda fark ettim. Karşındaki istemezse, gelmez; istemeyip de gelirse, sen inandırılmış olursun. Kandırılırsın, belki biraz da sen kandırırsın. Hadi o zaman gel, demişim! Ben. Benimle gel. O an da bu sözleri söylediğim anda saklıymış. Hayır demedi kimse bana. Hayır, gelemem. Ya da hayır gelmek istemiyorum. Ya da hayır işim var. Kimse hayır demedi. Hadi benimle gel dediğimde kendimden nasıl eminsem benimle geldiğinde de şüphem yoktu. Emindim, emindi sanki. Olanlar olacakların temennisi, beklentilerim geleceğin göstergesi, umutlarım onun sesi gibiydi. Emin gibiydik. Halbuki sonradan öğrendim, yorumlarımız da hep bizden yana olurmuş. Ne düşünmeye ve hissetmeye meyilliysek, kişileri ve olayları kendi yarattığımız kurallara göre yargılarmışız. Avukatsız, yargıçsız, kendi ‘adil’ mahkememizde. Herkes kendine adilmiş. Birini iyi görmekte ısrarlıysan, o kötü olamazmış. Ya da tam tersi. Belki de tüm bunları yeni fark ettiğim için her adımımla çiğnediğim kaldırım taşlarına aslında bayatlamış gerçeklerimi tükürüyorum bir bir. Her fark ediş, bir yok ediş. Anılarımı yok etmeye kıyamadığımdan unutuyorum teker teker. Unuttuğumu unutuyorum. Aklıma adilim ben. Kalbim hep bildiğini okur zaten. Bu nedenle gel dediğimde gelenlerden şüphe etmem. Zaten doğrusu da bu değil midir? 74 Etrafımda benimle birlikte yürüyen her insanın başka hedefi var. Biri randevusuna gidiyor, birileri sergi, film, oyun görmeye, birkaçı ziyarete, birçoğu gezmeye… Bense esen rüzgar hırpalanmış ceketimden içeri girdikçe ürpererek biraz daha sarılıyorum kendime. Çok uzun zaman oldu görüşmeyeli, nasıldı yüzü, unutmuş gibiyim. Kırışık alnının altında yatanları bildiğim günleri her hatırlar gibi olduğumda içimde buz kesmeye namüsait bir mahkeme başlıyor. Gözlerine gelemiyorum bile, sesini duyamıyorum kalabalıktan, sokak müzisyenlerinin gürültüsünde uğuldayan kulaklarımda. O da kendine adildi. Kırışıklıklarını belirginleştirir, tamam derdi. Tütsü kokan evinin tavanını kendi boyar, yıldızlarla süslerdi. Kapalı alanlardan korkan insanlar gibi başlar, özgürüm ben edasıyla bitirirdi işini. Temiz, birden. Emekle, ama öylesine. Tamam diyerek bildiğini okuyanlardandı. Hep böyleydi madem, ben nasıl inanmıştım? Söz verenin sözünden önce kendine bakacaksın. Sözler değil, veren önemli. Bir söz gelir geçer, geriye tutabilmiş mi tutamamış mı, bu kalır. Ben de tutamamışım sözlerimi. Bana öyle dediler. Ama diyorum ya, inandırılıp inandığına utandırılanlardanım ben. Beni o tavandaki renk boyamış, tütsü başımı döndürmüş, yıldızlar gözümü almış, özgürlük kokusu aklımı karıştırmış, en sonunda ben kendimi kandırmışım. Çok uzun zaman oldu konuşmayalı, ne demeli şimdi? Uçuşan beyazların içinde, melekler gibi süzülürken, tebrikleri mi kabul ediyordur sadece? ‘Tebrikler’, ‘İyi görünüyorsun’? Hayır hayır. Sadece ‘merhaba’ belki? Kuru bir ‘nasılsın’, sonra da pervasız bir ‘görüşürüz’. Tüm paylaştıklarımızı bir darbede sıfıra indirerek, anıları tükürür gibi. Unutmuş gibi. Rüzgârın fısıltısı sesimi alıp götürürken, onu görünce dayanamadım, fazlasını söyledim. Öylesine üstüne geçirdiği elbise üzerinde eğreti duruyordu. Tabii, dedim kendi kendime, böyle biri beyazları tercih etmez. Özgürlüğüne aykırı. Kendi mahkemesinde özgürlük kararı çıkmış gibi, her hareketi bağlardan arınmışlığın ispatı sanki. Onu görünce, aklımdakiler uçtu gitti, rüzgardan beni koruyan ben çıktım, şüphelerime kapılarak, onca insan arasında savundum kendimi. Umduklarımı nasıl bulamadığımı, nasıl kandırıldığımı anlattım. Gülümsemesi dondu önce, kaşları kalkmaya başladı. Pırıl pırıl, aydınlık yüzündeki anlam, teninin pembeleşmesiyle değişti, şaşkınlık kapladı her yanını, açık kah 75 verengi saçlarının diplerine kadar. O kadar şaşırdı ki, ne söylediğimi merak ettim, yüzüne savurduğum sesimi duymaya çalıştım. Yeni değildi hiçbiri, hepsi aklımda dönüp duranlardı. Çok uzun zaman olmuş, unutmuş gibiyim nasıl baktığını. Alnındaki kırışıklıklarının altındaki anlamı bu kadar çabuk kavrayacağımı tahmin eder miydim? Anılar gerçekleştikleri anlara ait, bu yüzden içimde çoğalttıklarımı bıraktığım an anılaşamadan benim alnıma kazındı bir kırışıklık kılığında. Bir an olarak. Şaşırma sırası bendeydi az ötede duran beyazlar içindekini görünce, alakasızlık aklımı başıma getirince. Herkes kendine adil, çok uzun zaman olmuş yanılmayalı. Söylemiştim, inandığıma utanırım. Kendi kendime inanıp kendimi utandırdım. 76 Ege Cem Kırcı Hamdi Holmes Hamdi Bey karanlık bir sokakta sessizce ilerliyordu. Yavaşça duvara sırtını yasladı ve kafasını yan sokağa doğru çevirdi. Evin ışıkları yanıyordu, öyleyse vakit daha gelmemişti. “Bu işlerde sabırlı olmak lazım” diye düşündü Hamdi, ay gökyüzünde büyüyor, kediler kaldırımda oynaşıyor, arka sokaktan arnavut kaldırımlarını çiğneyen lastik sesleri geliyordu. Duvarın dibine çömeldi. Elindeki mandalinayı yemeye koyuldu, Amerikan filmlerinde dedektifler nasıl ki devriye gezerken donutlarını yiyorsa o da şimdi pusuya yatmış mandalinasını yiyordu. Ancak bir fark vardı, o da Hamdi’nin yalnız oluşuydu. Ama bu durum onu rahatsız etmiyordu, çünkü Hamdi Haccacoğlu yalnız çalışırdı. Birden evde bir hareketlenme sezdi, ardından kapı açıldı ve yüzünü seçemediği bir kadın evin kapısına bir poşet bırakıp kapıyı çarptı. Bir bomba mıydı bu? Yanaştı, biraz daha, bir adım daha ve kapıya geldi. “Şüphesiz ki, bu bomba bir bomba olsaydı bu kadar pis kokmazdı” diye geçirdi içinden, ardından kapıya kulağını kabarttı. İçerideki kadın çocuklara bağırıyor, sinir krizleri geçiriyordu. “Yine kriminal bir vakayla karşı karşıyayız” dedi. Sonra kapıdan geri çekildi, biraz yürümek istediğine karar verdi ve köşe başına doğru hareketlendi. Hamdi Bey iki sokaktan geçtikten sonra cilveli bir kahkahayla irkildi, ardından topuk seslerini duydu; tik tak tak, ve gittikçe kuvvetlenen bu sese doğru döndü. Karşısında süslü püslü bir kadın duruyordu. Kendini bir adım geri çekti. Ardından kadın konuşmaya başladı; Hamdi Bey kelimeleri seçemiyordu, kadın elini omzuna attığında bir anda beyninden vurulmuşa döndü. Bu bir ajandı, hayır kadındı; yoksa kadın ajan mıydı, ama kadın değildi, o zaman ajandı. Sesi her şeyi ele veriyordu. Ah, oh diye iç geçirdi. Dış güçler bir kostümle beni kandırabileceklerini sanıyorlar, ama insanın sesi kendini ele verir! Hemen koşarak uzaklaştı oradan. Beş dakika kadar koştuktan sonra yanlış sokaklara saptığını, olmaz yerlere gittiğini fark etti, bir taksi çevirdi, şoför gideceği yeri sordu. Hamdi tarif etmeye çalışıyordu ama sürekli yanlış sokaklara sapıyorlardı. Taksimetre de hunharca artırıyordu üstündeki sayıları. “Ben bu kadar parayı ömrümde bir arada görmedim be!” diye yakardı içten içe. Vampir taksici şimdi de sıkılmış sorular soruyordu. “Memleket neresi?” dedi. “Gaziosmanpaşa” diye yanıt verdi Hamdi. Hakkında bilgi almak istiyordu taksici ama bu kadar belli edebilirdi. Taksici ikna olmadı, “Aslen nerelisin, baba tarafını soruyorum.” dedi. Hamdi iyice bunalmıştı. “Gana” dedi, madem herkes maymundan geliyordu, 77 Afrikalıydı o zaman. İzlediği belgeselde maymunların Afrika’da yaşadığını görmüştü. Ardından taksiden indi, evin ışıkları artık sönmüştü. Kapıyı yavaşça araladı, parmak ucunda yürüyerek odasına geçecekti ki güdümlü terliği ansızın kafasında hissetti. Yere yığıldı, kadın ona yaklaştı, elinde diğer terliği sallayarak: “Neredeydin sen?” diye bağırdı. Hamdi çaresizdi, “Oğullarıma mandalina da mı alamayacağım ben?” dedi. Gömleğinin üstündeki mandalina kabuklarını işaret ediyordu... 78 79 Zeynep Ceylan Mevsim Yazıları Büyük bir kışın ortasındayım. Ne zaman büyük bir kışın ortasında olsam, onu daima anlamak isterim, ille atlatmak değil. Dört mevsimi de içeren bir bakış açısıyla, hayatın bu olduğuna dair kendimi ikna etmeye çalışırım. Ne zaman hayatın bu olduğuna dair kendimi ikna etmeye çalışsam, Murathan Mungan’ın birkaç kelimesine sığınırım. Tabii Mazhar Fuat Özkan grubunun şarkı sözleriyle şekillenen dudaklarımdan yardım alarak. Tam ortasındayım yağmurun Karın, soğuğun ortasındayım… Yüksek Topuklar romanı, kışı anlamak adına başvurduğum bir dayanaktır mesela. Gerçekten ümitsizliği üşütür belki, ama daha güçlü olurum. Soğuğa alışırım. Yediden yetmişe kadar her yaştan, her cinsten, her sınıftan kadının aslında ne kadar aynı yaşamaya zorlandığının, toplum yargısının, bütün bir kültürün ve çarpık anlayışların o toplumun tek tek her bireyinde nasıl yaralar açtığının hikayesi bu roman. Yüksek topukların üzerinde yükselen kadınlar, “kadın yorgunu” erkekler ve hepsinden önemlisi “toplum yorgunu” bir toplum… Evet, kadınlık gerçekten de beş yaşında öğrenilebiliyor. Evet, bir kişinin topluma karışma biçimi inandığı değerlere taban tabana zıt olabiliyor. Kapana kıstırıcı bu durumda insanın hayatı, içinden geçen cümleler halinde geçiyor. (Yüksek Topuklar, sf 1) Olgun ve yaşadıkları sonucu hayat yorgunu halini alan Nermin adında bir kadını ve beş yaşında olduğu halde tüm bir kadınlık kültürünü onda bulabileceğiniz Tuğde’yi sunar size bu kitap. Anne ve eş olmanın kısıtlayıcı etkisiyle boğuşmaya çalışan kadınlardan tutun da, bekar fakat yalnızlık çeken, kötümser yapısıyla kendini insanları eleştirmeye iten eski solcu kadınlara kadar her durumdan; zengin fakat buz gibi soğuk evlerden tutun da ailenin daima bir arada olduğu ancak “aşağı sınıf” kabul edilen evlere kadar her türlü mekandan; solculuğun tavan yaptığı 70’lerden tüketim kültürünün alıp başını gittiği günümüze kadar ülkemizin geçtiği tüm süreçlerden kesitler sunar. İnsanların ne kadar aynı ve ne kadar farklı olduğunu görmek için birebir… 80 Nasıl da paylaşıyor insan isterse, Nasıl da birmiş meğer hasretler. Şairin Romanı ise başka bir hikaye tabii. Tamamen sıcacık değil, dünyamızda görülen insan halleri sarmaşık gibi kitaptaki şiirsel dünyayı sarmış. Ancak öyle canlı, öyle imgesel bir doğa tasviri var ki buranın bir tür “ideal dünya” olduğunu anlıyorsunuz. Ütopya asla değil, ancak insanların olduğu bir yer ne kadar iyi olabilirse o kadar iyi.Öte yandan, bu kitabı okuyunca neresinden tutacağınızı şaşırıyorsunuz. Üzerinde on beş yıl çalışılmış olduğunu duyunca şaşırmıyorsunuz çünkü gerçekten de denildiği gibi emeğe, tabiata, ölmekte olan edebiyata ve özellikle şiire bir övgü bu. Oyuncaklı, bilmeceli, ayrı bir fantezi dünyası burada söz konusu olan. Baktıkça aklınıza Yüzüklerin Efendisi romanları gibi fantezi türünün klasikleri gelmekle birlikte yitirilen değerlere gösterdiği saygıyı görünce: “İşte karşımda Murathan Mungan” diyorsunuz kendinize. Romanın dünyasını oluşturan Yerküre gezegeninde şiir gibi duyguları ve hayatı içtenlikle anlatan her şey adeta din yerine geçiyor. Öyle ki, bizim dünyamızda para için yapılan her şey, maddi şeyler uğruna gösterilen her türlü emek ve uğraş, açgözlülük ve karanlık işler o dünyada şiir gibi manevi unsurlar için uygulanıyor. Yıllar sonra ölmeye hazırlanan ve bu amaçla yurduna dönen ünlü ve bilge bir şair, yurdunu son kez gezerken ölmeye hazır olmadığını ve yaşamın her defasında bir kez daha onu şaşırttığını keşfediyor. Yirmi yıllık inzivasını Yerküre’nin baş ülkesi Anakara’yı iki çırağıyla beraber gezerek bozan bir bilge, çıraklarına şiir ve hayat hakkında sürüyle şey öğretirken bilgeliğini yaptığı konuşmalar aracılığıyla dünyayla paylaşıyor. Bu arada, tüm şairlerin başında bilinmeyen nedenlerle gölge gibi dolaşan korkunç bir şair katili ve onun izini süren atlı polis ve yardımcısı da önemli karakterler arasında. Hepsinin ortak amacı, On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri’nin gerçekleşeceği başkent Odagend’e gitmek…Tüm Anakara’nın çekimtaşı olarak tanımlanan bu kentin, her gezginin eninde sonunda gezintisini noktaladığı yer olarak da tanımlanır. Başlangıçta huzurlu ve ağır bir akışı olsa da, Odragend’deki büyük son yaklaştıkça hız artıyor. Olaylar heyecanlı bir boyut kazansa ve açgözlü karakterlerin hikayesinin kahramanlarımızınkiyle kesişmesiyle macera dozu artsa da, bu arada kitabın 592 sayfalık bir şiir olduğunu asla unutmuyorsunuz. Baktığınızda bir tek şiir bile bulamayacağınız bu roman, aslında bu eksikliği hissettirmez bile, hatta onca sözü edilen bazı şiirlerin metnini okuyamamamız hayal gücümüzü harekete geçirir. Karakterleri tanıdıkça ve romandaki dünyayı 81 gördükçe, yazdıkları şiirleri merak ediyorsunuz. Şiirin güzelleştirdiği ve anlam kattığı böyle bir dünya, bir şair olan Murathan Mungan’ı anlatıyor adeta. Yazarın içindeki dünyayı görüyorsunuz, özellikle bu romanı okuyunca “Evet, hayat budur” veya “Evet, hayatın böyle olması gerekir” diyorsunuz. Benim için tüm bunlar bahar demek. Çamur var mıdır? Elbette. Ancak unutmayın ki bu yağmurla, zengin doğayla ve bereketle oluşur. Nasıl da mecburmuşuz Sabretmeye, sevmeye, öğrenmeye. Eldivenler, Hikayeler’in hüznü, ilk romanına göre biraz daha incelikli sanki. Bir hayatı yarım bırakıp giderken diğer hayatına yanlış zamanda ve yanlış yerde devam eden bir kadın kahraman, içinde anı ve hikaye değeri taşıyan her şeyi ellerini giydirerek saklar. Onun ve incittiği tüm insanların kaderi onun ellerindeydi. Bir kez o eller yavrusunu ateşe atınca adeta onları gizlemek istemiş, sonuçta kullandığı eldivenler, yalnızca elleri değil, hikayeleri de doldurmuştu. Sevdiklerini yarı yolda bırakıp yalnızlaşan bir kadının ardında bıraktığı, farklı hikayeleri yansıtan farklı eldivenlerdi yalnızca. Her biri farklı karakterleri ve günlük yaşamdaki farklı duyguları, düşünceleri ve durumları simgeliyor. İnsanlar arasına toplum tarafından çekilen sınırlar, dev duvarlar ve çelik teller tüm hikayelerin ortak paydası gibi görünüyor.Ya sosyal sınıflardan, ya cinsel kimlikten, ya yapılan farklı farklı tercihlerden ötürü belli kayıplar vermiş insanların öyküleri her biri. Okudukça sonbahara özgü hafif bir hüzünle beraber şaşırtıcı bir zenginlik gördüm. Sararıp solmuş yaprakların dallarından kopuşu ne büyük bir görsel şölen sunuyormuş meğer. Murathan Mungan’la ilk kez romanları aracılığıyla tanışan biri olarak şiirlerini merak etmiyor değilim. Bu yüzden, bana kesin mesajlar veren romanlardan alacağımı alıyor, düz yazıyla düzleştirilmemiş duyguları bu kez şiirlerinde arıyorum. Yaz Sonu adlı şiirinde aradığımı buluyorum sanki… yaz inceliyor, güz bizse hiç büyümeyen rus bebekleri bir düşte karşılaşmıştık, bir düşte kaybolduk hadi birimiz uyandırsın artık ötekini birbirinin karanlığına kapatılmış birbirinin içinde tipiye tutulan her kozaya ayrı biçilen uzun kışlardan 82 hadi birimiz uyandırsın artık ötekini ilkgençliğin yazıları bitti. Şimdi bırakılmış çiftlikler yağmurlarla boşalmış leylek yuvaları elimizde sorular, gün yeniden dağıtıyor kalanlar için yazılanları yaz sonu yaz sonu yaz sonu Biliyorum yine haziran yine temmuz yine ağustos Bu yazarda dünyanın dört köşesinden dört mevsimi nasıl da bulduğuma hala hayret ederek, çikolata almak üzere yürüyüşe çıkıyorum. Aydınlatıcı bir Murathan Mungan seansından sonra karların altındayım. Yeni çikolata paketim, bana nedense o geçici yaz mutluluğunu hatırlatıyor. Yazı tanımlarken hep bu “geçici” kelimesini kullanmama şaşırıyorum. Yazın böylesine uçucu olduğunu fark etmemiştim daha önce. Hiçbir sıcaklığın sonsuza kadar sürmeyeceği asla bu kadar açık olmamıştı. Kışlar, sonbaharlar, ilkbaharlar nedense daha katı. Yazlarsa yine Haziran, yine Temmuz, yine Ağustos. Sonra da yaz inceliyor, sonra güz. Bense hiç büyümeyen Rus bebeği olarak, her yıl kendimi aynı şeylerle dolduruyorum. Tam varıyorum ki hedefe Bir yenisi başlıyor Bu oyun hep aynı değişmiyor Hâlâ devam hâlâ figân Hem de bile bile. Görüyorum ki kar dinmiş. Yerlerde ise hala kar var. Başka şeyler de görüyorum bu arada: birkaç kuru yaprak, evlerin tarhlarında parlak çiçekler, hatta güneş. Birden anladım ki, mevsimin kış olmasına rağmen şimdi aylardan mutlu olma zamanı. 83 Mert Özdiken Dönme Dolap Odaya derin bir sessizlik çökmüştü. Bu noktada mesleğimin, gazeteciliğin, en önemli kurallarından birini ihlal etmiştim: “Röportaj esnasında, karşındakinin sessizliğe gömülmesine izin verme.” Ancak, bu röportaj zaten bütün kurallardan uzak, yıllar boyunca yapmış olduğum yüzlerce röportajdan çok farklı ilerliyordu. Kimsenin özel yaşamı hakkında en ufak bir fikir sahibi olmadığı, meclis kürsüsünden ‘indirildiği’ on beş yıldan beri de bir kez olsun medyada gözükmemiş yaşlı politikacı Nurettin Oyunbozan, beni son derece dostça karşılamış ve bana çok sıcak davranmıştı. Bu noktada herkesin, bütün Türk halkının merak ettiği soruyu sorma cesaretini buldum, ve sesime verebileceğim en çocuksu ve masum ifadeyle sordum: - yok? Yıllar boyunca yalnız yaşadığınızı biliyoruz. Peki neden hiç dostunuz Olduğu yerde doğruldu ve sinirlenmiş gibi bana baktı. Sonra güldü, cebinden bir para çıkardı. Çakmağı çıkarma yarışını ben kazanınca purosunu yaktım, ve bana teşekkür etti. Ayağa kalktı, bastonuna dayanarak odanın öteki ucundaki fotoğrafa doğru yavaşça yürüdü. Benden uzaklaştıkça, sanki fotoğrafın içindeki geçmişe daha da çok giriyordu. Ben de kalktım, ondan bir adım geride olmaya dikkat ederek fotoğrafa yaklaştım. Fotoğrafta, elini tuttuğu bir kadınla birlikte, küçük bir lunaparkın önünde duruyordu. Altında, fotoğrafın 1985’te çekildiği yazıyordu. Uzun süre fotoğrafa baktık; belki beş, belki on dakika sürmüştü. Daha sonra bana döndü: - Büyük mevkiler, büyük sorumluluklar ister. Ben, o mevkiyi kaldırmasını bilemedim. Elini sıkıp odayı terk ederken, elimde aslında Oyunbozan’la ilgili hiçbir şey yoktu. Gazeteciliğin yazılı olmayan, ancak her gazetecinin zorda kalınca başvurmayı düşüneceği yolu seçtim ve gelecek günkü sayfama Oyunbozan’ın fotoğraflara anlamlı bakışından yola çıkarak bir hikaye uydurdum: 84 25.12.2009 tarihli gazete köşesi: …Oyunbozan, 1985 yılında tanıştığı sevgilisinden ayrılacak kadar çok tutulmuştur mevki sevdasına. Sevgilisini sevmektedir, ancak kolay yoldan güç kazanma kaygısı ve yaptığı hatalar, onu adım adım tepeye çıkarsa da sevgilisinin gözünden düşürmüştür. O gün, 1985 sonbaharında bir lunaparkta çektirdikleri fotoğraf da son günlerini göstermiştir. O gün ayrılık günüdür ve Oyunbozan kız arkadaşıyla yere basmayı seçeceğine, bir gün çıktığı gibi ineceğini bile bile tek başına dönme dolaba atlayıp sevgilisinin gittikçe küçülmesini seyretmiştir. Haberimden memnundum, ancak Oyunbozan’ın tepkisini merak ediyordum. O gün, tahmin ettiğim gibi birkaç saat sonra bir telefon geldi, arayan oydu. Açtıktan sonra, aramızda geçen konuşmayı aynen aktarıyorum: - Merhaba, köşenizin okudum. - Kemal Bey, umarım sizi sıkan bir şey yoktur(!) - Hayır hayır. Tam aksine, artık bir hikayem olduğum için çok mutluyum. Elinize sağlık, her şey için teşekkürler. 85 Burcu Küçükoğlu Maske Maskenin altında ne var, bilmiyorum. Rengarenk makyajın altından gülümsüyorsun. Dudaklarında belirgin bir kıvrım, Dişlerinse görünmüyor. Keskinler mi? Acıtır mı ısırdığında? Sımsıkı kenetlendiler mi yoksa sabırla? Nasıl soluyorsun? Burnunda sevimli koca bir kırmızı, Duymuyorum nefes alışların Huzurlu mu hırçın mı? Utanıyor musun, Yanakların da mı kırmızı yoksa? Ya da bembeyaz mı, soğuk? Peki hayret içinde misin gerçekten Yoksa yalancı mı siyahla çizilmiş kaşların? Güçlü müsün eciş bücüş mü Uyumsuz renklerle donattığın kostümünün altında? İçten mi kandırmaca mı fısıltıların? Ve arkadaki müzik dalga geçiyor gibi, Bilmiyorum kahkahaların gerçek mi sahte mi? 86 87 Tilbe Çağlayan Bir Nazım Hikmet Romanı “Hava Kurşun Gibi Ağır” bir Hıfzı Topuz romanı. Adını bir Nazım Hikmet şiirinin ilk dizesinde almış olan bu roman, Nazım Hikmet’i her yönüyle anlatmanın yanında Nazım Hikmet’in yaşadığı dönem hakkında da okuyucuya kapsamlı bir resim sunuyor. Nazım Hikmet’in kendi ürünlerinden yapılan alıntılar ise kitabı çok daha anlamlı kılıp okuyucuya da çok keyifli bir okuma deneyimi tatma fırsatı veriyor. “Hava Kurşun Gibi Ağır” çok özel bir sanatçının hayatına olan özel bir bakışla tanıtıyor bize Nazım Hikmet’i, onun dünyasını ve memleketini. Romanda Nazım Hikmet ana karakter olarak yer alırken Nazım Hikmet’in ilişkide bulunduğu, görüştüğü pek çok insana da yer veriliyor. Nazım Hikmet’in Orhan Kemal, Oktay Rifat, Pablo Neruda ve Picasso gibi arkadaşları ile olan ilişkileri dönemin sanatsal ve siyasal yaşantısına ilişkin çıkarımlarda bulunmamızı sağlıyor. Hatta şairi hapishane yıllarında ziyaret eden Vâlâ Nurettin gibi arkadaşları Nazım Hikmet’in ve okuyucunun dış dünyayla olan önemli bir bağlantısı haline geliyor. Nazım Hikmet’in romantik ilişki içerisinde bulunduğu pek çok kadın da ilişkilerinin tüm doğallığı ile okuyucuya yansıtılıyor. Nazım Hikmet’in, sevgilisi Münevver’e yazdığı şiirin altına eklediği nottaki “Çok şükür ki müspet anlamda bendeniz romantiklikten kurtulamayacağım (199).” cümlesi Hikmet’in aşka olan tutkusunu anlattığı gibi Topuz’un şairin aşka olan tutumunu ve sevgililerini doğru ve gerçekçi yansıttığını da gösteriyor. Roman genellikle tarihi kaynaklara dayandırılmış ve büyük bir çoğunluğu alıntılar üzerinden ilerliyor. Buna bağlı olarak yazar kullandığı önemli kaynakları kitabın sonundaki “Teşekkür” kısmında referans olarak gösteriyor. Mektuplar ve şiirler yazarın en çok alıntıladığı metinler olarak göze çarpıyor ve hikâyede de önemli bir yer taşıyorlar. Romanın bir bölümünde Topuz, Vâlâ ile Hikmet’in mektuplaşmasını “Eski dostlar yine sürekli mektuplaştılar. İlerde Nazım’ın iç dünyasını tanımak isteyenler için bu mektuplar en büyük kaynak olacaktı (192).” cümleleriyle anlatıyor ve mektuplara romanında neden sıkça yer verdiğini de böylece açıklamış oluyor. Gerçekten de mektuplar Hikmet’in fikirlerini ve duygularını algılayabilmemizde büyük yer tutuyor. Mektuplar ve şiirlerin yanında farklı kaynaklara da yer veriliyor. Örneğin Hikmet’in grev kararı alması üzerine “Ankara’da ve İstanbul’da aydınlar[ın] Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye, Başbakan Günaltay’a dilekçeyle başvurarak Nazım’ın affını (214)” istemeleri dilekçelerin bir özeti ve dilekçeyi imzalayanlar ile veriliyor. 88 Genellikle kaynaklara dayandırılan romanın bazı kısımlarında hikâyeleştirme amacıyla yazarın kurgusal eklemeler yaptığı da göze çarpıyor. Alıntılanan şiirlerin okuyucu açısından en keyifli özelliği ise şiirlerin Nazım Hikmet’in hayatına yerleştirilmiş olarak sunulmalarının şiirlerin yazılış sebebini anlayabilmemizi sağlaması. Kitabın henüz başlarındayken Nüzhet tarafından terk edilen Hikmet’in “bu kesin ayrılışın ardından ‘Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri’ şiirini (77)” yazdığını öğrenmek ve çok bilindik bu şiirden yapılan alıntıyı daha anlamlı okuyabilmek okuyucuya mutluluk veriyor. Tabii ki Hikmet’in sadece aşk ve sevgi temalı şiirlerine yer verilmiyor. Onun siyasal kimliğini ve memleket özlemini anlatan şiirlerin hikâyeleri de bu şiirleri okuyucu için çok daha mânâlı kılıyor. Roman üçüncü kişinin bakış açısıyla anlatılıyor; fakat romanın Hıfzı Topuz’un kaleminden olduğu rahatça anlaşılabiliyor. Nazım Hikmet’le bir dönem arkadaşlık kurmuş ve sıkça görüşmüş olması Hıfzı Topuz’un kalemine haklı bir taraflılık kazandırıyor. Yazar özellikle Nazım Hikmet’le görüştüğü yılları kendi gözlemlerine de yer vererek; fakat kaynaklardan ve gerçeklerden kopmadan anlatıyor. Kitabın içinde yer alan albüm ve yazarın “Seni nasıl unuturum Nazım?” başlığıyla Nazım Hikmet’e yönelik yazdığı not romanın bir biyografiden öte olabildiğince nesnel bir kişisel anma kitabı olduğunu gösteriyor. Nazım Hikmet’i sadece okutmayıp aynı zamanda yaşatan roman, Nazım Hikmet’i daha iyi öğrenmek isteyen veya Nazım Hikmet eserlerinden az da olsa keyif alan herkes tarafından okunmalı. 89 Doruk Kilitçioğlu Köprünün Diğer Tarafı Galata Köprüsü’nden geçiyordum aceleyle. Elde çantam, üzerimde paltom, hafif hafif yoğun kar tanecikleri, vücut sıcaklığımdan dolayı hissedemediğim bir soğuk… Adeta koşar adımlarımla yol alıyordum, ancak karşı taraf, fersah fersah yol alan bir geminin içinden görünen uzak kara gibi, yaklaştığını hissettirmemek konusunda ustaydı. Bacaklarım kasılmaya başlamış, kalbim küt küt atıyordu. İnsanları geçmekti en zoru. Kalabalık, zaman ilerlemiyormuşçasına yavaş ve bitmez tükenmez bir Türk ordusu kadar geçilmezdi. Ben ise yer bulduğum zaman koşan, bütün araları ve geçiş olanaklarını kullanan ve bu olanaklar olmadığı vakit “pardon”, “müsaade eder misiniz?”, “acelem var pardon” cümlelerini nefesim yettiğince kullanan bir insandım. Fakat O, sadece duruyordu. Bunca hareket ve acelenin içinde çok kolay gözden kaçabilecek bir adamdı. Kahverengi paltosu, hafif kırlaşmış saçları, elinde yakılmış ama hiç sigara ile seyrediyordu. Bakışları bir havaya, bir suya, bir yoldan geçen insanlara gidip geliyor, yüzündeki o hafif gülümseme hiçbir zaman değişmiyordu. Bir zamansızlık içinde kalmış bir makine gibi, kafası bir o yana bir bu yana dönüyordu. Göz göze geldik. Öyle mistik bir an değildi; gözleri bir saniye beni süzdü, sonra geçti tekrar suya daldı bakışları. Ancak o beni görmüştü, ben de onu görmüştüm. Bu, değiştirilemez bir gerçekti. Gereksiz bir huzursuzluk doldu içime. Böyle dünyayla alakası yokmuş gibi görünen, çift taraflı insan seli içinde tek hareket etmeyen kişi olan o, benim aceleme bir hareket gibiydi. Sanki dünya üzerinde hiçbir derdi yoktu, geçimini sağlaması önemsizdi. Sanki ilgisini çeken tek şey insanları gözlemlemek, kuşları gözlemlemek, doğayı gözlemlemekti. Yapılacak tek şey vardı. Geç kalma riskine rağmen onunla konuşmak: - - - - Sigaran bitmiş, dedim. Hayat bitmedi ya!, diye cevap verdi. Perşembe öğleni hiç işin yok mu? Diye sordum. Benim işim bu, dedi. 90 İşte büyük konuşmamız bundan ibaretti. Sadece sinirlenmiş olarak çıktım bu konuşmadan. Birkaç hızlı adım attım, dönüp arkama baktım. O yine kuşlara bakmaya geri dönmüştü. Belki benim gittiğimi fark etmemişti. Ancak elinde yeni bir sigara vardı artık. Onu izlemediğim o kısa arada eskisini atıp yenisine başlamıştı. Dalgınlığından, yeni sigarayı da bitireceğe benzemiyordu. Adımlarımı hızlandırarak yola devam ettim. Sadece zaman kaybı olmuştu bu benim için ve bir insanın bu kadar boş olabilmesi sinirimi bozmuştu. Bir ömür süren köprünün sonuna vardım. Ancak hâlâ içimi kurcalayan bir his, bir huzursuzluk vardı içimde. Birkaç adım daha attım gideceğim yere doğru, ancak o huzursuzluk ağır bastı. Dönüp köprüye baktım. Eskimiş paltosunu tekrar gördüm onun, bir kez daha baktım ona. Tesadüftür ki, tekrar göz göze geldik (onunla). Aslında hâlâ o gün o beni gördü mü bilmiyorum. Ancak o anda, onunla konuşmam gerektiğine karar verdim. Tekrar oraya dönsem geç kalırdım, o yüzden akşam dönerken onu görürüm düşündüm ve yürümeye devam ettim. Sonraki hafta boyunca gidiş ve dönüşlerimde onu aradım, balıkçılara sordum, kimse hatırlamıyordu bile öyle bir insanın var olduğunu. İçimdeki merak, bir türlü geçmedi. Ta ki bir sene sonra onu aynı yerde, aynı manzaraya bakarken görene kadar. Aynı palto, aynı saçlar, aynı duruş. Arkasından geçip gittim. O, hayatı umursamayan, ondan korkmayan insanların da olduğunun göstergesiydi. Onunla konuşarak bu büyüyü bozamazdım. Onunla asla tanışmadım. Onunla asla anlaşamazdım. Çok farklıydık. Belki başka bir zaman, başka bir yerde. Günlerden bir gün, belki tanışabilirim onunla. Not: Orhan Veli’nin Galata Köprüsü şiirinden esinlenerek yazılmıştır. 91 Galata Köprüsü Dikilir köprü üzerine, Keyifle seyrederim hepinizi. Kiminiz kürek çeker, suya suya ; Kiminiz midye çıkarır dubalardan; Kiminiz dümen tutar mavnalarda; Kiminiz çimacıdır halat başında; Kiminiz kuştur, uçar, şairane; Kiminiz balıktır, pırıl pırıl; Kiminiz vapur, kiminiz şamandıra; Kiminiz bulut, havalarda; Kiminiz çatanadır, kırdığı gibi bacayı, Şıp diye geçer köprünün altından; Kiminiz düdüktür, öter; Kiminiz dumandır, tüter; Ama hepiniz, hepiniz... Hepiniz geçim derdinde. Bir ben miyim keyif ehli içinizde? Bakmayın, gün olur, ben de Bir şiir söylerim belki sizlere dair; Elime üç beş kuruş geçer; Karnım doyar benim de. Orhan Veli 92 Anmak Unutmak İki tür nokta var Biri önüne ve ardına bakar, Biri ardına bakmaz, Ardını noktalar. Özdemir Asaf
Benzer belgeler
Martı Ocak 2011 - Robert College
Yayının Adı: Bosphorus Chronicle “ODA 2012” ekidir.
İmtiyaz Sahibi ve Uyruğu: Özel Amerikan Robert Lisesi / Güler KAMER - T.C.
Sorumlu Müdür ve Uyruğu: Güler KAMER - T.C.
Yayının Türü: Yerel - Süre...