ııı. tıpta insan bilimleri kongresi - Hacettepe Üniversitesi Tıp Eğitimi
Transkript
ııı. tıpta insan bilimleri kongresi - Hacettepe Üniversitesi Tıp Eğitimi
III. TIPTA İNSAN BİLİMLERİ KONGRESİ ÖZET KİTABI Kongre Onursal Başkanları Prof.Dr. İhsan Doğramacı Prof.Dr. Tunçalp Özgen Kongre Başkanı Prof.Dr. Serhat Ünal Kongre Sekreteri Prof.Dr. Canan Akyüz Düzenleme Kurulu Yrd.Doç.Dr. Melih Elçin Öğr.Gör.Dr. Orhan Odabaşı Dr. Murat Sincan Araş.Gör. Sevgi Turan İnt.Dr. Murat Tanyıldız Stj.Dr. Necati Enver Şahin Khaniyev (Dönem III) Dr. Ayşe Nurten Akarsu Dr. Filiz Akbıyık Dr. Zuhal Akçören Dr. Devrim Demirok Akdemir Dr. Ali Akdoğan Dr. Fazıl Tuncay Akı Dr. Murat Akova Dr. Canan Akyüz Dr. Ayfer Alikaşifoğlu Dr. Alpaslan Alp Dr. Gülçin Altınok Dr. Kadri Altundağ Dr. Dilek Aslan Dr. Sibel Aşçıoğlu Dr. Pergin Atilla Dr. Benan Bayrakçı Dr. Murat Fani Bozkurt Dr. Nukhet Örnek Buken Dr. Ali Bülent Cengiz Dr. Mustafa Cengiz Dr. Bilge Çelebioğlu Dr. H. Hamdi Çelik Dr. Selçuk Dağdelen Dr. Attila Dağdeviren Dr. Didem Dal Dr. Ahmet Uğur Demir Dr. Haluk Demiroğlu Dr. Bahar Doğan Dr. Ali Düzova Dr. Saniye Ekinci Dr. K. Mine Ergun Dr. Eser Ergün Dr. Mustafa Erman Dr. Özgen Eser Dr. K. Şafak Güçer Dr. Ateş Kara Dr. Tevfik Karagöz Dr. S. Ayşe Kars Dr. Bayram Kaymak Dr. Figen Kaymaz Dr. E. Nural Kiper Dr. Y. Cetin Kocaefe Dr. Ali Konan Dr. Ayşe Korkmaz Dr. Petek Korkusuz Dr. S.Ebru Çengel Kültür Dr. Sevda Fatma Müftüoğlu Dr. Gülay Nurlu Dr. Aysun Balseven Odabaşı Dr. Diclehan Orhan Dr. L. Hilal Özcebe Dr. Hayriye Uğur Özçelik Dr. Yasemin Özdemir Dr. Emine Özkul Dr. Elif Nursel Özmert Dr. Ü. Şevkat Bahar Özvarış Dr. Nüket Paksoy Dr. Ahmet Pınar Dr. Cansın Saçkesen Dr. İskender Sayek Dr. İncilay Sinici Dr. Hatice Serap Sivri Dr. Lale Sökmensüer Dr. Sedef Şahin Dr. Beril Talim Dr. Ayşe Beliz Taşçıoğlu Dr. Özlem Tekşam Dr. İnci Nur Saltık Temizel Dr. M. Bülent Tırnaksız Dr. Ayşegül Tokatlı Dr. Esen Saka Topçuoğlu Dr. M. Gökhan Tunçbilek Dr. Ali Rıza Tümer Dr. Fatma Alev Türker Dr. Ömer Faruk Ünal Dr. Sarp Üner Dr. Akın Üzümcügil Dr. Bilgehan Yalçın Dr. Elmas Ebru Güneş Yalçın Dr. Sıdıka Songül Yalçın Dr. N. Dilara Zeybek ȱ ȱ ȱ ȱ DrȱMelihȱElcinȱ MedicalȱHumanitiesȱCongressȱ ȱ 22ndȱMarchȱ2007ȱ ȱ DearȱDrȱElcin,ȱ ȱ TheȱUKȱAssociationȱforȱMedicalȱHumanitiesȱisȱdelightedȱtoȱexpressȱitsȱ supportȱtoȱTurkey’sȱThirdȱMedicalȱHumanitiesȱCongress,ȱheldȱatȱHacettepeȱ University,ȱ5thȬ6thȱAprilȱ2007.ȱ ȱȱȱȱThisȱimportantȱmeetingȱisȱfurtherȱevidenceȱofȱtheȱgrowth,ȱdevelopmentȱ andȱconsolidationȱofȱmedicalȱhumanitiesȱasȱanȱareaȱofȱstudyȱinternationally.ȱ Thisȱevidenceȱisȱofȱgreatȱencouragementȱtoȱallȱengagedȱinȱtheȱfield,ȱ includingȱthoseȱofȱusȱinȱtheȱUKȱAssociation,ȱandȱweȱlookȱforwardȱtoȱ learningȱtheȱoutcomesȱofȱtheȱCongress.ȱ ȱȱȱȱWeȱareȱparticularlyȱpleasedȱatȱtheȱprominentȱopportunitiesȱthatȱtheȱ CongressȱaffordsȱtoȱmedicalȱstudentsȱinȱEurope,ȱbothȱasȱparticipantsȱandȱasȱ contributingȱspeakers,ȱandȱweȱareȱdelightedȱalsoȱthatȱtheȱneedsȱandȱinterestsȱ medicalȱeducationȱandȱmedicalȱstudentsȱareȱthemselvesȱtheȱsubjectȱofȱ academicȱenquiryȱandȱdiscussionȱatȱtheȱCongress.ȱ ȱȱȱȱPleaseȱconveyȱtoȱtheȱhostȱinstitution,ȱtoȱtheȱorganisingȱCommitteeȱandȱtoȱ theȱCongressȱparticipantsȱtheȱwarmȱCollegialȱgreetingsȱfromȱmedicalȱ humanitiesȱcolleaguesȱinȱtheȱUnitedȱKingdom.ȱ ȱȱȱȱWeȱwishȱyouȱeveryȱsuccessȱinȱtheȱCongress.ȱ ȱ Yoursȱsincerely,ȱ ȱ ȱ Prof.ȱH.M.ȱEvansȱ President,ȱUKȱAssociationȱforȱMedicalȱHumanitiesȱ III. TIPTA İNSAN BİLİMLERİ KONGRESİ PROGRAM 05 NİSAN 2007 08:00-09:00 Kayıt 09:00-09:15 Açılış 09:15-10:30 Konferans (M Salonu) Oturum Başkanı: Prof.Dr. Serhat Ünal A1. “Emerging needs in medical education: the patient-physician relationship” Dr. Honorio Silva Vice President, Science and Medical Professional Development, Pfizer Inc. New York. A2. “Yol Hikayeleri” Tayfun Talipoğlu Yol Hikayecisi A3. “Avrupa’da Tıp Eğitiminde İnsan Bilimleri ve Öğrenci Perspektifi” Şahin Khaniyev European Medical Students’ Association Medical Ethics Director 10:30-11:00 Ara 11:00-12:30 Sözlü Sunumlar-I B1. Tıp ve Tarih (Kırmızı Salon) Oturum Başkanları: Doç.Dr. Nurten Akarsu Can Büyükaşık (Dönem I) B1.1 İşkence Tarihi Hilayda Karakök, Ayten Arısoy, Gökhan Yardımcı, Henok Tamerat Haile B1.2 Hemofili, Prens ve Cumhuriyet Fatma Betül Tuncer, Elif Tuğçe Korkmaz, Tuba Ülkevan, Halil İbrahim İnce B1.3 Her Duyduğuna İnanma: Efsanelerin Tıbbi Gerçeklerle Aydınlatılması Merve Nur Büyükpastırmacı, Fatma Eminağa, H.Tuğçe Susam B1.4 Ölümsüzlük Otu Efsaneleri Burak Ulaş, Berkan Kaplan, Gözdem Kaykı B1.5 Bir Bedende Kesişen İki Farklı Dünya: Yapışık İkizler Serap Kırlı, Murat Açar, Emine Böyük B1.6 Che ve ‘Zorunluluklarımız’ Serkan Asil, Arman Erkan, Ali Anıl Altınsoy B1.7 Karantina: Tıbbın Kara İncisi Meltem Kırlı, Ceren Alparslan, Ayşe Ölmez, Mehmet Aydoğmuş B1.8 Probiyotiklerin Tarihçesi A. Necib Akman, Yiğit Sezer, Zeynep Baş, Hazel Yağcızeybek C1. Tıp ve İnsan (Yeşil Salon) Oturum Başkanları: Prof.Dr. İbrahim Güllü İrem Eldem (Dönem II) C1.1 And the Oscar Goes to... Munchausen Berçin Kutluk, Çiğdem Oruç, M. Tamer Dinçer, Alper Uçkun C1.2 Hatalı Antibiyotik Kullanımı Sevgi Topal, Aynur Acıbuca, Samime Vural C1.3 Ölümden Sonra Yaşamak – Organ Bağışı Ayfer Aslan, Bahar Keleşoğlu, Zeynep Yayla, Chiyar Ali C1.4 Doğanın Ücretsiz ve Yan Etkisiz İlacı: Gülmenin Anlamı Saliha Değirmencioğlu, Sibel Oyucu, Esin Merve Erol C1.5 Seri Katiller Betül Demirok, Gül Şalcı C1.6 Meme Kavramının Kadın İçin Önemi ve Mastektomi Sonrası Rekonstrüktif Cerrahinin Rolü Emine Nihan Çeldirme, Osman Gökhan Özakıncı, Zeynep Betül Soysal C1.7 Biyocerrah Tacettin Ayanoğlu, Melike Dalaslan, Okan Ermiş, Nur Hürsoy, Özge Özen C1.8 Transplantasyon Etiği: Organ Tarlasında Hasat Mevsimi A. Erdinç Çiftçiler, Gürkan Güner, Erdal Sağ 12:30–13:30 Öğle Arası 13:30–15:00 Sözlü Sunumlar–II B2. Tıp ve Tarih (Kırmızı Salon) Oturum Başkanları: Prof.Dr. Nesrin Çilingiroğlu Burcu Şahin (Dönem I) B2.1 Vampir Hastalığı Yahya Burak Atalay, Ahmet İlbay, Dirsam Ahmad B2.2 Nereden Geldi Bu Terimler İsmail Aydın Adıgüzel, İpek Kerimel, Mustafa Alican Dirican, Nilgün Eraslan B2.3 Masumiyet Projesi: Yargının Suçladığı, Bilimin Akladığı İnsanlar Derya Aydın, Erdem Çomut, Zeynep Yegin B2.4 İnsanın İnsana Yaptığı Mehmet Ezer, Mustafa Yılmaz, Ramazan Kılıç B2.5 Tıbbın Minik Kahramanları Merve Erel, Mukhshada Devi Seegoolam, Kübra Yılmaz B2.6 Bir Asırlık Keşif Helicobacter Pylori Asif Selimov, Cemre Kolsuz, Mehmet Tunç, Hacı Hasan Yeter B2.7 Çanakkale’de Tıbbiyeli Şehitler , Bir Efsanenin Analizi Hasan Büyükdoğan, Mert Şimşek, Yavuz Gündoğdu B2.8 Barışla Gelen Gyulten Ziyaeva Alieva, Ekin Kırcalı, Burak Omay C2. Tıp ve İnsan (Yeşil Salon) Oturum Başkanları: Doç.Dr. Dilek Aslan Burak Ulaş (Dönem II) C2.1 Bir Deney Bir Hayata Malolabilir mi? TGN 1412 Duygu Demirtaş, Zeynep Öz C2.2 Çanakkale Cephesi Hekimleri Ehad Gökçe, Rafiye Sarıgül, Çağlar Coşarderelioğlu C2.3 İnsan Olmak Zümrüt Duygu Sen, Altuğ Yücekul, Mehmet Cahit Sarıcaoğlu, Batuhan Aydoğan C2.4 Benim Çocuğum Gonca Gül Gülbaş, Duygu Yalınbaş, Hasan Fatih Yüksek C2.5 Depresyonun Rengi Mavi mi? Pembe mi? Alp Yıldırım, Ceyda Öncül, Meltem Güzin Atik C2.6 Adanmış Hayatlar Murat Özdede, Özkan Öztürk, Nazmi Onur Okudur C2.7 Vücut Bütünlüğü Kimlik Bozukluğu (Body Integrity Identity Disorder) Burç Aydın, Anıl Ertürk, Selçuk Yılmaz C2.8 Aşkın Bilinmeyen Yanları Güzin Çakmak, Emine Ayça Akdemir, Oya Dönmez, Ömer Burak Eriçek 15:00–15:15 Ara 15:15–16:45 Sözlü Sunumlar–III B3. Tıp ve Tarih (Kırmızı Salon) Oturum Başkanları: Prof.Dr. Kevser Pişkin Özden Filiz Kerdiğe (Dönem I) B3.1 Yüksek Ökçeler, Korseler: Doktor Bana Ne Giyeceğimi Göster. Mihrimah Selcen Bağcı, Pelin Esmeray, Onur İnce B3.2 Astımdan Devrime: Ernesto Che Guevara H. İstem Köse, Mishack P. Mmola, Ceyhun Kılınç B3.3 Neredeydik Nerelere Geldik Can Ilgın, Gözde Kübra Yakkan, Ali Pota B3.4 Hacettepe’nin Uyanan Tarihi ve Tarihin Tanıkları Serpil Işık, Aslıhan Esra Karaağaç, Murat Gökten B3.5 Ölüm Meleği (The Angel of Death) Aybegüm Demirtürk, Tuğçe Kütük, Erkan Sabri Ertaş, Gündem Kırlangıç, Murat Alışık B3.6 Dünden Bugüne Ağrısız Doğum ve Doğumda Kullanılan Anestetikler Şahika Bolsoy, Ahmet Çağrı Evran, Andaç Develi B3.7 Sarıkamış Dramı Okan Günaydın, Burak Elmaağaç, Orgül Derya Bozkurt B3.8 EKG (Elektrokardiyografi) Gelişim Tarihi İsmail Mikdat Kabakuş, Yavuz Ocak, Meryem Abbasi, Bedri Karaismailoğlu C3. Tıp ve İnsan (Yeşil Salon) Oturum Başkanları: Doç.Dr. Necla Özer Burak Bahadır (Dönem II) C3.1 Şap: Efsane mi Gerçek mi? Onur Ergün, Gürcan Günaydın, Onur Arpat, Musa Gürel Kukul C3.2 Türkiye’nin Medyatik Doktor Profili Türkan Biryılmaz, Emine Özay, Tuğba Yayla C3.3 Uykuda Öğrenme Olur mu? Aysun Aksoy, Erdem Yıldız, Kerime Köfünyeli C3.4 Nanoteknolojinin Kanser Tanı ve Tedavisinde Kullanımı Deniz Doğan, Damla Hanoğlu, Hilal Akdemir, Mehmet Orçun Coşkun C3.5 Umut Tacirleri Ayşe Dikmeer, Hülya Atik, Müfide Okay C3.6 Ne Yapsak, Ne Etsek, Nasıl Çalışsak? Hilal Akbaş, Rabia Özay, İsmail Bozkurt C3.7 Daha Önce Tanışmış mıydık? Demet Başak Çakmak, Büşra Doğan, Ayşegül Boyraz, Pınar Zengin C3.8 HÜTF’de Zorunlu Hizmete Bakış Naci Tataç, Ezgi Su Aslan, Tomurcuk Demirci, Ferhat İbrahimova 17:00–18:00 Konser: Kent Orkestrası (M Salonu) 18:30–20:00 Kongre Yemeği Gün Boyu: Posterler (Fuaye) D1. Tıp ve Tarih D2. Tıp ve İnsan D3. Tıp ve Sanat 6 NİSAN 2007 08:00–09:00 Kayıt Panel (M Salonu) 09:00–10:45 Oturum Başkanları: Yrd.Doç.Dr. Melih Elçin Nur Hürsoy (Dönem III) E1. “Tıp Uygulamalarında Kültürel Farklılıklar” Prof.Dr. Oğuz Güç E2. “How to Influence Medical Education as Active Students” Salmaan Sana (European Medical Students’ Association Medical Education Director) E3. “ERASMUS: Genova deneyimi” Emel Tahir (Dönem VI) E4. “ERASMUS: Magdeburg deneyimi” Seda Sevimler (Dönem VI) E5. “HÜTBAT’la 15 Yıl” Necati Enver (Dönem IV) E6. “MEDISEP Nasıl başladık?” Gözde Nizamoğlu (Dönem IV) E7. “Let’s Play!” Yasemin Taş (Dönem III) E8. “Eurohealth Seminar – TurkMSIC ve EMSA üyelikleri” Şahin Khaniyev (Dönem III) E9. “MEDISEP’te bu yıl” Ayşe Dikmeer (Dönem III) E10. “Yeni hedefler ve EMSA–GA 2007” Gamze Gezgen (Dönem I) 10:45–11:00 Ara Çalıştaylar (PDÖ odaları) 11:00–12:30 F1. “Tools Needed for Active Students to Implement Change” Yürütücü: Salmaan Sana F2. “Tıp ve İllüstrasyon” Yürütücü: Dr. Seyfi Durmaz Sözlü Sunumlar–IV G1. Tıp ve Sanat (Kırmızı Salon) Oturum Başkanları: Doç.Dr. Alp Usubütün Nihan Çeldirme (Dönem III) G1.1 Supersize Me: Fast Food–Obezite İlişkisi Koray Uzun, İdriss Arab Guelleh, Nasıf Ortaş G1.2 Şizofreniye Fırça Darbesi M.Fırat İkikardeş, Hasan Mervan Aytaç, Özden Savaş, Serkan Akbaş G1.3 Zarafetin Diğer Yüzü Gurbet Yanarateş, Güzin Çakır, Serkan Karaisli, Mine Sezgin, Zeynep Ergin, Gülsüm Yamak G1.4 Gözden Fotoğraf Makinasına Adile Begüm Bahçecioğlu, Fatma Öztürk , Emrah Göçer, Emre Baldan G1.5 DNA ile Korsana Darbe Selin Kestel, Can Benlioğlu, Baran Yeşil G1.6 Rönesans Döneminde Avrupa’da Yapılan Tıbbi Uygulamaların Sanata Yansıması Azize Danacı, Hande Candemir, Salahi Engin G1.7 Müzikal Sarmal Burcu Şahin, Mine Gültekin, Hasan Hüseyin Uçkan G1.8 Çok Fazlı Uyku Düzeni Burcu Dadı, Emine Aygül Karaaslan, G. Gencay Üstün 12:30–13:30 Öğle Arası 13:30–15:00 Sözlü Sunumlar–V G2. Tıp ve Sanat (Kırmızı Salon) Oturum Başkanları: Prof.Dr. Oğuz Güç Zeynep Öz (Dönem III) G2.1 Frida Kahlo’nun Bedeni Özge Sever, Neyran Özcan, Bürge Çiftçi, Serdar Kuyumcu G2.2 Müzik Bahçesinde Yetişen Bir Hekim ‘Bülent Tarcan’ Cihan Güler, Umutcan Kayıkcı, Ali Taheri G2.3 Tuvalde Gebelik Can Büyükaşık, Batuhan Turgay, İlhan Hekimsoy G2.4 Mizahın Doktora Bakışı Ahmet Faruk Feriz, Mehmet Alagöz, Buğra Özkan, Ahu Karsandı G2.5 Renklerle Terapi Fatmagül Keleş, Mevlüt Doğrutürk, Selkan Ahmedoğlu G2.6 Edebiyat ve Sinemada Psikiyatrik Yaklaşımlar Selcan Ekicier, Büşra Betül Özmen, Gökçe Merve Turgut G2.7 Görme Engellilerin Sanatla İlişkilerinin İncelenmesi Ahmet Gürcan, Alaa Quisi, Kadriye Demir, Kemal Akpınar G2.8 Mikroskop ve Sanat Zamir Kemal Ertürk, Berkay Hasan Arman, Taha Keskin 15:00–15:15 Ara 15:15–16:45 Sözlü Sunumlar–VI G3. Tıp ve Sanat (Kırmızı Salon) Oturum Başkanları: Prof.Dr. Necla Öztürk İsmail Bozkurt (Dönem III) G3.1 Yanılsama ve Gerçek Arasındaki İnce Çizgi: Resim Zekiye Taşgın, Şule Bıçakcı, Ben Azir Begum Hymabaccus, Halime Lülleci G3.2 17–19. Yüzyıllar Arası Tıp–Resim İlişkisi Yaşar Başağa, Musa Bilir, Hakan Doğruel G3.3 Beyaz Dönüşün Gizemi Duygu Karaca, Merve Örücü, Merve Yumrukuz G3.4 Sinemada Şizofreni Tolga Can, Furkan Özer, İbrahim Çalışır G3.5 Plastination Issa Menge Kurıa, Salah Hssa, Hanı Wardeh G3.6 Görsel İletişimin Bilinçaltımıza Saldırısı Keziban Toksay, Cemal Sakallı, Hüseyin Nergis, Mehmet Mustafa Nacar G3.7 Sağır Senfoni Şeyda Ülkü Kuran, Adnan Dursun G3.8 Tıp Öğrencisinin Sanatsal Bağı Eren Karaarslan, Fatih Gümüş, Özen Gül 16:45–17:30 Ödül Töreni (M Salonu) § Prof.Dr. Ahmet Göğüş Başarılı Öğrenci Ödülü § En İyi Sunum ve Poster Ödülleri § Türkçe’nin En İyi Kullanıldığı Sunum Ödülü Posterler (Fuaye) Gün Boyu: D1. Tıp ve Tarih D2. Tıp ve İnsan D3. Tıp ve Sanat Sözlü Sunumlar TIP ve SANAT Supersize Me: Fast Food–Obezite İlişkisi Koray UZUN, İdriss ARAB GUELLEH, Nasıf ORTAŞ 2005 yılında dünya tarihinde ilk kez, obez insanların sayısı aç insanların sayısını geçti. Projenin çıkış noktası da bu aslında. Obezite dünya çapında büyüyen bir salgın haline geldi. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde obezite oranları giderek artıyor, artık Afrika’nın sorunları arasında açlık kadar obezite de yer alıyor. Bu konuya en ilginç tepki ise Amerikalı Morgan Spurlock’tan geldi. Dünyanın en şişman ülkesi ABD’de insanların neden bu kadar tombul olduğunu kafasına takan ve cevabın fast food sektöründe olduğunu düşünen Spurlock, tam 30 gün boyunca günde 3 öğün sadece McDonald’s’tan yedi ve yaşadıklarını kameraya çekerek 2004’ün en ses getiren belgeselini yarattı. Bir ayın sonunda çeşitli sağlık sorunları yaşayan ve 1 yıl fast food yemesi yasaklanan Morgan Spurlock, belgeselinde obezitenin bütün nedenlerine çok iyi vurgu yapmış, bu da ona 2004 Sundance Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü kazandırmıştır. Obezitenin yarattığı sağlık sorunları ve özellikle çocuk obezitesi, dünyayı daha uzun süre meşgul edecek sorunlar gibi görünüyor. Acaba bu salgını başlatan etken gerçekten fast food mu yoksa insanların eskisi kadar hareket etmemelerini sağlayan teknoloji mi? Şizofreniye Fırça Darbesi M. Fırat İKİKARDEŞ, Hasan Mervan AYTAÇ, Özden SAVAŞ, Serkan AKBAŞ Şizofreni, kişilik değişimine neden olan oluşumunda birçok etkinin varolduğu önemli bir hastalıktır. Şizofreniyi daha anlaşılır kılmak için projemizde Louis Wain adlı bir ressamın hayatına ve sanatına ayna tuttuk. Projemizi üç ana başlık altında inceledik: 1) Louis Wain’in hayat hikayesi ve şizofreni hastalığı, 2) Louis Wain’in şizofreni hastalığına yakalanma riskini artıran etmenler, 3) Şizofreni hastalığının Louis Wain’in sanatına etkisi ve şizofrenin resimlerine dönem dönem yansıması, İlk bölümde Louis Wain’in hayat hikayesini inceleyerek fazla tanınmayan bu ressamı daha iyi tanıtmaya çalıştık. İkinci bölümde şizofreni hastalığından bahsederek bu hastalığa yakalanma riskini artıran etmenleri tartıştık. Ayrıca Louis Wain’in şizofreni olmasındaki ipuçlarını vurgulamaya çalıştık. Son bölümde ise Louis Wain’in çizdiği kedi resimlerini hastalığının gidişatına göre beş ayrı dönemde inceledik. Dönemler arasındaki farklılıklardan yararlanarak şizofreninin ilerleme aşamalarını kavramaya çalıştık. Dönem 1: Sosyal ortamdaki kedilerin bireyselleşmesi, Dönem 2: Resimlerdeki kedilerin enerji yayması ve soyutlaşması, Dönem 3: Kendini tekrarlayan zıt renkli parçaların kedi figürlerine yansıması, Dönem 4: Soyutluğun devam etmesi ve resimlere simetri kavramının yerleşmesi, Dönem 5: Resimlerin anlamca kapalı hale bürünmesi, Louis Wain’in kedi resimlerinden yola çıkarak ulaştığımız noktalar ile diğer şizofren ressamların resimleri arasında benzerlikler bularak fikirlerimizi destekleme imkanı bulduk. Zarafetin Diğer Yüzü Gurbet YANARATEŞ, Güzin ÇAKIR, Serkan KARAİSLİ, Mine SEZGİN, Zeynep ERGİN, Gülüm YAMAK Sanat insan hayatındaki mutluluk ve huzurun anahtarıdır. Toplumun karmaşık hayatı içinde, estetik anlayışının ve ayrı bir dünyanın başladığı noktadır. Bale ise birçok sanat dalını bünyesinde toplar. Bale; dans, müzik, mimikler ve dekor; tiyatro sahnesi üzerinde bu vazgeçilmez dörtlüyle sergilenen, hayranlık uyandıran bir sanat dalıdır. Bale saflığın, güzelliğin, hafifliğin ve zarafetin doruk noktasıdır. Bale eğitiminde enstrüman \vücut\”tur. Bu nedenle, çocuğun anatomik yapısı gözetilmeden verilen yüklemeci ve gösterişe dayanan eğitimin zararları, ömür boyu sürmektedir. Balede normal anatomik yapıya uygun olmayan pek çok hareket kombinasyonları olduğu için başarılı bir gösteri, performans ve sakatlanmaların minimum seviyede olması için, özellikle kalça, lumbal bölge ve ayak–ayak bileğinde maksimum esnekliğin olması gerekmektedir. Dansçıların çok yoğun ve zorlayıcı eğitimleri esnasında, büyük stres altında kalan kas ve iskelet sistemleri sakatlanmalara karşı büyük oranda risk altındadırlar. Amacımız bale dansçılarında sık görülen sakatlanmaları incelemektir. Sonuç olarak bale eğitimi sırasında oluşan pek çok sakatlanmanın iyileşmesi tedavi edilmesine rağmen geçici olmaktadır. Asıl önemli olan zedelenmelerin altında yatan nedenlerin, kötü alışkanlıktan, teknik yetersizlikten veya hatalı eğitimden mi kaynaklandığının bilinmesidir. ” Gözden Fotoğraf MakinasIna Adile Begüm BAHÇECİOĞLU, Fatma ÖZTÜRK, Emrah GÖÇER, Emre BALDAN Göz, beynin dış dünyaya açılmasını sağlayan bir penceredir. Ancak görme duyusunun oluşumunda göz yalnızca bir aracıdır. Görmenin gerçekleştiği yer ise çok daha derinde, beynin içinde gizlidir. Görme gerçekleşirken bir saniyede meydana gelen işlem sayısı şu an mevcut hiçbir bilgisayarın yapamayacağı kadar yüksektir. Bu kadar hızlı olmasının yanısıra görmenin en şaşırtıcı ve mucizevi yanı ağ tabakaya düşen ters görüntünün beynin optik merkezinde düzeltilmesidir. Göz yalnızca beyne elektrik sinyalleri gönderen bir aracıdır. Tıpkı bir kameranın görüntüyü sinyaller halinde televizyon ekranına aktarması gibi. Fotoğraf makinasının yapılışı ise, Sümerlerden beri bilinen bir ana ilkeye dayanır. Karartılmış bir odanın duvarına küçük bir delik açılırsa, dışarıdaki görüntü karşı duvara ters olarak düşer. Gözdeki bazı yapılar ile fotoğraf makinesinin kimi parçaları arasında benzerlikler vardır. Fotoğraf makinasında objektif filmin üzerine görüntünün düşmesini sağlayan ince ve kalın kenarlı mercekten oluşan optik bir sistemdir ve canlı için göz ne ise, fotoğraf makinası için de objektif aynı şeydir. Bunun yanında film üzerine düşecek ışık miktarını belirleyen diyafram işlev olarak canlı gözündeki gözbebeğiyle benzerlik göstermektedir. Phil Gates in Wild Technology adlı kitabındaki fotoğraf makinelerinin gözü taklit eden basit bir model olduğunu şöyle açıklar: Fotoğraf makineleri omurgalı gözlerinin ilkel ve mekanik bir versiyonudur. Göz gibi önlerindeki açıklık dışında hiç ışık gimeyen kutucuklardır. Kısacası göz, görüntünün aynı anda hem siyah hem beyaz hem de renkli fotoğrafını çeker. Daha sonra bu fotoğraflar beyinde sentezlenerek normal görüntü halini alır. Gözümüzdeki tüm bu işlemler yeni bilgisayarlara model oluşmuştur. Göz hakkında elde edilen bilgilerin teknolojiye uyarlanmasıyla da her geçen gün çok daha gelişmiş kameralar, fotoğraf makinaları ve sayısız optik sistem üretilmektedir. DNA ile Korsana Darbe Selin KESTEL, Can BENLİOĞLU, Baran YEŞİL Sizin siz olmanızı tanımlayan nedir? Bir zamanlar sadece isminiz yeterliydi, sonraları soyad, nüfus bilgileri, sonraları imzanız, sonraları parmak iziniz ve göz retinanız derken damar haritaları ve DNA örnekleri girdi işin içine. Hayatın gizemi olarak da nitelendirilen DNA’nın çift sarmal yapısı 1953 yılında tanımlandı. Her canlının DNA’sı kendine özgüdür. DNA ile etiketlenmiş ürünler bu temelden yola çıkılarak geliştirildi. Sanat alanında da bu uygulama kullanılmaktadır. Ressamlar tablolarına kendi DNA’larını bırakarak tabloların taklit edilmesini, farklı yollarla çoğaltılmasını engellemektedir. Bu DNA çeşitli işlemlerden geçirilir. Kesin metot gizlenmektedir. Ancak bilinen; sanatçının yanak epitelinden alınan doku örneği, kullanılacak olan mürekkep, reçine veya çeşitli boyaların içine koyulur. Sonra resme uygulanır. Veritabanı tablonun boyutunu, tablonun başlığını ve hangi ressama ait olduğunu ve DNA’nın nereye yerleştirildiğini kaydeder. Başka bir tarayıcı da etiketlenen resmi okur. Avusturalyalı ünlü ressam Pro Hart bu sistemi kendi eserlerini sahtecilik yapanlardan korumak için kullanmıştır. Kaliforniyalı Thomas Kinkade de eserlerini sahtecilikten korumak için bu yöntemi kullanan ressamlardan biridir. Görüldüğü gibi eserlerin DNA ile etiketlenmesi hem sanatçılar hem de sanatseverler açısından son derece güvenli bir yöntemdir. Bu yöntem ışığında bilimsel alandaki gelişmeler sanatsal alana aktarılmakta ve eserlerin kimliği olarak da nitelendirilebilecek olağanüstü bi sonuç ortaya çıkmaktadır. Rönesans Döneminde Avrupa’da Yapılan Tıbbi Uygulamaların Sanata Yansıması Azize DANACI, Hande CANDEMİR, Salahi ENGİN Rönesans döneminde yapılan tıbbi müdahalelerin resimlerle yansıtılmasıyla ilgili bir proje hazırladık. Burada amaç o dönemin hastanesinde yapılan operasyonlar, uygulanan tekniklerle o dönemin doktorlarının insanlara bakış açısını görmek. O dönemin uygulanan tetkikleri günümüze kıyasla daha az hijyenik ve zaman zaman kulaktan dolma. Günümüzdeki kadar eğitim alınmıyor ve bir çeşit usta çırak ilişkisi sözkonusu. Doktorlar, aslında o dönemin tabiriyle “berber–cerrah” denen kişiler. Her berber işe önce başka bir berberin yanında çalışarak başlar ve kendini geliştirirdi. Diseksiyon uygulamalarının başlaması ve insan anatomisinin öğrenilmesiyle büyük gelişmeler oluyor. Bu gelişmeler, doğal olarak, uygulanan 16 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı tedavileri de etkiliyor. Projede de bu müdahalelerin genel olarak nasıl yapıldığını resimlerle göstererek tıbbın o dönemdeki ana hatlarını yansıtmaya çalışacağız. Proje için araştırmaları kitaplardan, dergilerden ve internetten yararlanarak yaptık. Farklı kitap ve sitelerden topladığımız illüstrasyonlar hakkında yine internet ve yazılı kaynaklardan çeşitli bilgiler toplayarak her uygulamanın nasıl yapıldığını açıkladık. Projede yer alan hemen hemen bütün görsel öğeler gravürlerden oluşmaktadır. Yazıların ise, kimi gravürlerle aynı kaynaktan alınmış, bire bir bağlantılı; kimisi de gravürde resmedilen olayın döneme ait bilgilerinin araştırılmasıyla elde edilmiştir. Müzikal Sarmal Burcu ŞAHİN, Mine GÜLTEKİN, Hasan Hüseyin UÇKAN DNA bir canlıyı tanımlayan bir şifre, dil veya dizinsel reçetedir. Çok benzer şekilde müzik de yazılı formunda bir melodi veya ritmi üretmek üzere yazılmış bir dildir. Projemizin amacı, DNA’daki baz dizilerini müzik haline getirirsek nasıl bir melodi elde edebileceğimizi görmektir. DNA, adenin, timin, sitozin, guanin bazlarından (A, T, C, G) oluşur. Her baza ayrı bir müzikal perde tanımlanması ile tek bir müzik parçası ortaya çıkar. Ritm, CAA, GGG gibi bir kalıpla tekrarlayan bazların dizisinin tercümesiyle oluşur. Notaların uzun süre ve güçlü biçimde çalınması ve duraklar melodik ve ritmik terimler olarak müzik diline tercüme edilir. İlk bakışta doğaçlama müzik ile biyolojik araştırmanın ortak yanı çok az gibi görünmekle birlikte, yaratıcılık ve tasarım terimlerinin her iki alanda da anlamı ve temel kuralları vardır. DNA’daki genetik bilgi doğadaki yaratıcılığın merkezindedir. Yazılı müzik notaların dizisini belirlemekte, DNA bir organizmanın türe özgü gelişimini garantilemekte, çeşitli çevre koşullarına uyumu sağlamaktadır. Ek olarak DNA şifresi evrimin biçimlendiricisi olduğundan kendi başına zaten bir sanat eseridir. Sıkça düzeltilen bir yazı gibi türler ve biçimler arasındaki değişkenliği sağlayan tüm değişiklik ve düzenlemeleri içermektedir. DNA’nın yazılı şifresi uzayda yaşamakta, müziğin şifresi ise zamanda yaşamaktadır. Çok Fazlı Uyku Düzeni Burcu DADI, Emine Aygül KARAASLAN, G. Gencay ÜSTÜN Müzik Bahçesinde Yetişen Bir Hekim ‘Bülent Tarcan’ Cihan GÜLER, Umutcan KAYIKCI, Ali TAHERİ Projemizi yapmaktaki amacımız müzikle iç içe büyüyen ve tıp alanında da birçok başarı elde etmiş hatta tıp deneyimlerinin sağladığı disiplinleri müzik yaşamında kullanmış, müziğin matematiği de denilen kontrpuan tekniğine merakı ve yeteneği sayesinde büyük senfoni yapıtları bestelemiş bir hekim olan Prof. Dr. Bülent TARCAN’ın tıp ve müzik yaşamını mercek altına almaktır. Bülent Tarcan çok iyi tanınmamasına karşın cumhuriyet döneminde yetişmiş tıp ve müzik gibi çok uğraşı gerektiren iki dalda da başarıya ulaşmış ender kişilerdendir. Küçük yaşta kendi kendine keman çalmayı öğrenmiş, daha 12 yaşındayken ilk operasını kaleme alıp hatta iki sahnesinin bestesini de yaparak müzik yaşamına başlayan Bülent Tarcan’ın tıp alanına merakı da hekim olan babasının tıp kitaplarını karıştırarak, küçük yaşta izlemeye başladığı ameliyatlardan gelmektedir. Müzikteki başarısını büyük senfoni yapıtlarının altına imzasını atarak ortaya koyan Bülent Tarcan, tıp alanındaki çalışmalarını da ilk Nöroşirurji kürsüsünü kurarak taçlandırmıştır. Kullandığımız bilgilere internet üzerinden ve çeşitli yazılı kaynaklardan ulaştık ve meta analiz yaptık ayrıca birebir Bülent Tarcan’ın kızı ve onunla bir çok söyleşide bulunmuş, biyografisini de kitaplaştırmış Evin İlyasoğlu ile yaptığımız röportajlardan ve Bülent Tarcan anısına yapılan bir konferanstan aldığımız görüntülerle projemize görsellik katmaya da çalıştık. Yaptığımız araştırmalar doğrultusunda Bülent Tarcan’ın tıp ve müzik alanlarını birlikte nasıl yürüttüğünü ve bunu yaparken karşılaştığı sıkıntıları ele alarak tıp ve sanat arasındaki dengenin kurulmasındaki güçlükleri ve bu iki dalın birbirlerine olan katkılarını inceledik. Tuvalde Gebelik Can BÜYÜKAŞIK, Batuhan TURGAY, İlhan HEKİMSOY Gebelik, sanatçılar tarafından sürekli ele alınmış bir konudur. Gebelik, insan hayatında bir dönüm noktası olmakla beraber, uzun ve gözlemlenebilir bir süreci kapsamaktadır. Bu bağlamda, gebelik, sanatçılar için bol malzeme taşıyan bir ilham kaynağı olmuştur çağlar boyunca. Bu proje, resim dalında gebeliğin sanatçılar tarafından nasıl ele alındığını sorgulayarak, bu konu dahilindeki belli başlı sanat eserlerini genel anlamda derlemeyi amaçlamaktadır. Gebelik, insan hayatının başlangıcı, tuvalde hep benzer anlamları ifade etmek için kullanılmıştır. Yenilik, umut ve mutluluğu, saflıkla bağdaştıran bu anlayış, aslında gebeliğin her alanda taşıdığı anlamları kapsamaktadır. Bu proje bize gebeliğin evrensel anlamlarının olduğunu gösterdi, tıbbın bir parçası olan gebeliğe yeni bir bakış açısı kazandık. Bu projedeki amacımız Da Vinci Uykusu–Uberman Uykusu–olarak da bilinen çok fazlı uyku düzeninin yaratıcılıkla ilişkisini incelemek. Bu uyku düzenindeki amaç gün içinde belli aralıklarla uyuyarak uyku süresini minimuma, çalışma verimini ise maksimuma ulaştırmaktır. Çok fazlı uyku düzeni günümüzde en çok avukatlar, açık denizde yarışan bot yarışçıları, astronotlar ve sanatçılar tarafından kullanılmaktadır. Bu uyku düzeni aynı zamanda NASA ve Amerikan Ordusu tarafından da araştırılmaktadır. Kendisi de çok fazlı uyku düzenini kullanan Claudio Stampi’nin ‘Why We Nap: Evolution, Chronobiology and Functions of Polyphasic and Ultrashort Sleep’ adlı kitabına göre çok fazlı uykucunun hafızası ve analitik zekası tek fazlı ve çift fazlı uykuculara göre büyük bir artış göstermektedir. Yine bu kitaba göre bu gelişme insan vücudunun evrimsel olarak asıl çok fazlı uykuya uygun oluşundandır. ‘’Çok fazlı uyku” tanımı 24 saatlik gün içinde çoklu nöbetler şeklinde uyumayı içerir. En fazla bilinen türü Uberman tarafından ortaya atılan ve 4 saatte bir 20–25 dk uyumayı içeren türdür. Bu, aynı zamanda Claudio Stampi tarafından da kullanılan metoddur. Bilinen ünlü çok fazlı uykucuların bazıları ise şunlardır: Lord Byron, Benjamin Franklin, Bruce Lee, Leonardo Da Vinci, Nikola Tesla, P. Diddy vb. Sanatın bir dalı olan mizah, özellikle son yıllarda Türkiye ve Dünya’da çok çeşitli konulara el atmış ve bundan başta doktorlar olmak üzere tüm tıp çalışanları da etkilenmiştir. Hippoocrates grubu olarak biz de bu etkileşimi çeşitli yönlerden ele almak istedik. Ayrıca bu konu hakkında özellikle üniversitemiz bünyesinde kayda değer bir çalışma da gözlenmemiş olup, bu durum bizi böyle bir çalışma yapmaya iten başlıca güç olmuştur. Bu projede ulaşmak istediğimiz amaç mizahın sağlık çalışanlarıyla alakalı olarak nasıl çalışmalar yaptığı, Türkiye’de sağlık sektörünün mizahın gözünde nasıl bir imaja sahip olduğu ve mizahtaki doktor, diş hekimi ve diğer sağlık çalışanlarının gerçek hayatla ilişkisinin incelenmesidir. Frida Kahlo’nun Bedeni Renklerle Terapi Pek çok yeni görüntü eğilimleri, insan vücudundan yararlanıyor: Sahne sanatçıları, görüntü sanatçıları, sanal sanatçılar, uzman yaratıcılar, herkes vücutları açıyor, bağlıyor, boyuyor, dövmeler yapıyor. . . Vücut parçaları her yerde: Dergilerde ve reklamlarda beyinler, logolarda kafalar, reklamlardaki kalpler. . . Sanat tarihinde ilk kez bir kadın, tam bir içtenlikle, yalın ve sakinliği içinde acımasız denebilecek bir içtenlikle yalnızca kadını ilgilendiren genel ve özel olguları dile getirmiştir. Çok yumuşak ve zalim olarak da nitelenebilecek içtenliği, bazı şeylerin kesin ve tartışmasız bir biçimde tanıklığını yapmasını sağlamıştır. Hayatını ve kendi anatomisini kullanarak vurgulanması gereken ne varsa, cesurca gözler önüne sermiştir. Onun sanatı, hastane odalarının, doktorların, ameliyatların, yaraların içine sindiği bir oyun gibidir. Renkler sadece sanat için midir? Tuvallerin yanında farkında olmadan hayatımızı da baştan aşağı boyarken renkler, sağlığımızdan karakterimize kadar pek çok alanda etkilerini gosterirler. Hergün üzerinize giydiğiniz renklerle ilgili olarak, onların size yakışıp yakışmadığını söyleyen dostlarınız aslında o giysilerin renkleriyle ilgili yorum yaparlar: “Kırmızı bluzun seni çok açmış”, ”Bu mavi tenine uymuş” gibi. Doğal bir ortamı özleyip ”Bir kafamı dinleyemedim” diye hayıflandığınızda, ”masmavi bir deniz” düşleyebilirsiniz yada ”yemyeşil bir doğa manzarası” ama dikkat edilirse burada asıl düşlenen denizin ”masmavi”, manzaranın da ”yemyeşil” olanıdır. Aynı manzaralar daha donuk renklerle, aynı duyguları uyandırmaz bizde. Bulunduğumuz mekanlarda canlı renkler bize huzur ve neşe verirken, donuk ve kirli renkler sıkıntı verir. Yani günlük yaşantımızda hepimizin renklerden etkilendiği Özge SEVER, Neyran ÖZCAN, Bürge ÇİFTÇİ, Serdar KUYUMCU Mizahın Doktora Bakışı Ahmet Faruk FERİZ, Mehmet ALAGÖZ, Buğra ÖZKAN, Ahu KARSANDI Fatmagül KELEŞ, Mevlüt DOĞRUTÜRK, Selkan AHMEDOĞLU III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı bir gerçektir. Peki renkler karşısında neden değişik ruh halleri yaşıyoruz? Bizi etkileyen nedir?, Amacımız Eski Mısır’da, Çin’de, Hindistan’da çok eskiden beri uygulanan, –günümüzde renk kavramının insanlar tarafından çok iyi bilinmesine karşın– alternatif tıpta oldukça yeni ele alınan ”renkle terapi”yi ulaşabildiğimiz tüm kaynakları tarayarak tanıtmaktır. “ Edebiyat ve Sinemada Psikiyatrik Yaklaşımlar Selcan EKİCİER, Büşra Betül ÖZMEN, Gökçe Merve TURGUT Hangimiz okuduğumuz bir kitaptaki psikiyatrik bulgulardan yola çıkarak şizofren olabileceğimizi düşünmedik ki? Yada hangimiz izlediğimiz filmlerdeki psikiyatrist figüründen etkilenip psikiyatristlere önyargılı bakmadık? Projemizin amacı, bu önyargıların sebebine ulaşmak ve edebiyatla beyaz perdedeki psikiyatrist kimliğinin, psikiyatrik rahatsızlıkların aslını ne kadar yansıttığını incelemektir. Sinema filmlerinde ve edebiyat türlerinde konu edilen psikiyatrik rahatsızlıkların gerçeğe uygun olup olmadığı konusu hala tartışılabilir olsa da, bu sanat dallarının psikiyatriden yadırganamaz ölçüde yararlanması dikkat çekmektedir. Araştırmamız sırasında psikiyatriden farklı şekillerde yararlanılmış birtakım sinema ve edebiyat eseri kullandık. Aynı zamanda veri tabanları yoluyla bulduğumuz sonuçlara dayanarak şunu ifade etmemiz gerekir ki; psikiyatri, sinema ve edebiyat ilişkisi zaten bilim dünyasının gözünden kaçmamış ve birçok araştırmaya konu edilmiştir. Bu ilişki önemlidir çünkü çoğu kez yaşamda dahi psikiyatrik gerçekleri ve sanat kurgularını birbirinden ayıramayabiliriz. Sanatta kullanılan psikiyatrik akımın önemli ölçüde halkta merak uyandırmayı ve halkın ilgisini çekmeyi hedeflemesi, psikiyatrinin dinamik ve ütopik boyutu ile edebiyat ve sinema için daha uzun süre vazgeçilmez olacağının göstergesidir. Görme Engellilerin Sanatla İlişkilerinin İncelenmesi Ahmet GÜRCAN, Alaa QUISI, Kadriye DEMİR, Kemal AKPINAR Kısa elektrik kesintilerinde bile karanlık bizi tedirgin eder. Peki onlar? Görme engellilerin yaşamları bu tedirginlik içinde mi geçmektedir yoksa bizim bilmediğimiz bambaşka bir iç dünyaları mı vardır aslında bizden daha da renkli olan? Sanatın bir lüks sayıldığı günümüz toplumunda görme engellilerin, özellikle de çocukların sanatla ilişkilerini araştırdık. Göreneller Görme Engelliler İlköğretim Okulu’nda çocuklarla birebir görüştük ve sanatın onlar için vazgeçilmezliğini onlardan dinledik. Mikroskop ve Sanat Zamir Kemal ERTÜRK, Berkay Hasan ARMAN, Taha KESKİN Tıp, insanlık var olduğundan beri insanlığa hizmet eden bir bilim dalıdır. Bu bilim sürekli gelişme göstermektedir. Şüphesiz ki mikroskobun keşfi ve geliştirilmesi, tıp biliminin gelişme hızını en üst düzeye ulaştırmıştır. Bugün mikroskoptan ayrı bir tıp bilimi düşünülemez. Mikroskop arkeoloji, fotoğrafçılık gibi sanat dallarının gelişimini sağlarken kendi de çeşitli sanat dalları oluşturmuştur. Yapmış olduğumuz bu araştırma mikroskop fotoğrafları, bu fotoğrafların günlük hayatla benzerlikleri ve yeni bir sanat dalı olan mikro sanat üzerinedir. Yanılsama ve Gerçek Arasındaki İnce Çizgi: Resim Zekiye TAŞGIN, Şule BIÇAKCI, Ben Azir Begum HYMABACCUS, Halime LÜLLECİ Romalı yazar Plinus’un aktardığına göre, M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan Yunanlı ressam Zeuksis rakibi Parrhasios’la girdiği bir iddia sonucu yaptığı tabloda üzümleri öylesine gerçekçi resmetmiştir ki kuşlar tablonun üzerine konup üzümleri yemeye kalkmışlardır, Bunun üzerine Parrhasios Zeuksis’i kendi yaptığı tabloya bakmaya davet etmiştir. Zeuksis sözde tablonun önünde asılı duran perdeyi kaldırmak istediğinde karşılaştığı durum çok şaşırtıcıydı. Resmi görmek için indirmeye çalıştığı perde aslında resmin ta kendisiydi. Bu sırrı çözmeye ne dersiniz? Geçmişten getirdiğimiz deneyimlerle aslında iki boyutlu gördüğümüz nesneleri üç boyutlu olarak nasıl algılayabildiğimizi Escher’in ve Victor Vasarely’in eserlerinden örneklerle; 1960’lı yıllarda ortaya çıkan Op–Art akımının psikolojideki görsel algı ve yanılsamalar ile ilgili bilgileri resim sanatında kullanmasından da faydalanarak açıklamaya çalıştık. 17 17. –19. Yüzyıllar Arasında Tıp–Resim İlişkisi Yaşar BAŞAĞA, Musa BİLİR, Hakan DOĞRUEL Tıp ve sanat her dönemde kaçınılmaz bir etkileşim içerisinde bulunmuştur. Gerek müzik gerek heykel gerekse resim üzerindeki etkisini cömertçe göstermiştir. Projemizde, tıbbın sanattaki en betimleyici kol olan resim üzerindeki etkilerini inceledik. Resim ve tıp ilişkisi çok geniş bir konu olduğundan sadece 17. –19. yüzyıllar arası farklı kültürlerden alınmış 7 eser üzerinde inceleme yaptık. Resimler’in isimleri şu şekilde: 1) Nabız muayenesi yapan ayurvedik hekim (DELHİ, 1830), 2) Orta Tibet’ten tıp resmi (19. yy), 3) İbn–i Sina’nın “hekimlik yasası” adlı yapıtının bir kopyasının kapağı. (İRAN, 17. yy), 4) St Francis bir cüzzamlı hastayı tedavi ediyor (1630), 5) Bir mandarin hekim bir hastaya bakıyor (19. yy), 6) Bir hastayı tedavi eden bir sihirbaz hekim (şamanlar) (1850), 7) Kemik atan afrikalı iyileştirici, Resimleri incelerken dönemin bölgelere göre tıbbi gelişim, dini inançlar ve kültürel etkilerini esas aldık. Dini inançlar ve kültür günlük yaşam üzerinde direk etkiye sahip olmuştur tıp ve sanat gibi. Dolayısıyla bu 4 kavram tamamen birbiriyle kaynaşmış durumdadır.” Beyaz Dönüşün Gizemi Duygu KARACA, Merve ÖRÜCÜ, Merve YUMRUKUZ Bu projede amaçlanan semazenlerin başlarının neden dönmediğini araştırmak, sema sanatının insan vücuduna ve psikolojisine etkilerini öğrenmektir. Sema, musiki nağmeleri dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Sema 11 asırdan bu yana yapılagelmektedir. Sema sanatını gerçekleştirenlere semazen denir. Semazenlerin başlarının dönmemesi yıllar boyunca merak konusu olmuştur. Bu konuda Selçuk Üniversitesi’nde araştırmalar yapılmıştır. Projemiz bu araştırmalar ve röportaj yaptığımız semazenlerin görüşleri yardımıyla oluşturulmuştur. Araştırmalarımız sonucunda şu verilere ulaştık: Sema yaparken başa 20–25 derecelik bir eğim verilir. Bu eğim iç kulaktaki denge sirküler kanallarının eşit derecede uyarılmasını sağlar. Kanalların üçü de aynı anda uyarılınca, etkiler nötralize edilir ve baş dönmez. Tuzlu tahta üzerinde eğitim yapmak semazenlerin ayaklarının pişmesini sağlar. Bu dengenin sağlanması için gereklidir. Sema sanatının insan vücudu üzerindeki etkileri araştırıldığında, semazenlerin kan değerlerinin normal düzeyde bulunduğu ve hiçbirinde hipertansiyon şikayetinin olmadığı gözlenmiştir. Sema, psikoterapi ve meşguliyet tedavisi olarak da kullanılmaktadır. Sema yapan kişi röfulmanlarından kurtularak stresini atar, rahatlar ve ruhen hafifler. Sonuç olarak; sema sanatı dönmekten gelen sağlıktır. Sinemada Şizofreni Tolga CAN, Furkan ÖZER, İbrahim ÇALIŞIR Bu çalışmanın amaçları, şizofreni hakkında temel bilgiler edinmek ve şizofreni konulu bir sinema filmini izleyen kişilerin şizofreni hastası olan insanlar hakkındaki bazı düşüncelerini belirlemektir. Bu çalışmada önce şizofreni ile şizofreni hastalarına karşı toplumda takınılan tavır araştırılmış, daha sonra Richard Kelly tarafından 2001 yılında çekilen Donnie Darko adlı, temelde şizofreninin konu alındığı bir film 17 dönem 1 öğrencisine izlettirilerek 20 soruluk bir anket uygulanmıştır. Öğrenciler filmi kişisel bilgisayarlarında izlemişlerdir. Dönem I öğrencilerinin Donnie Darko isimli şizofrenik vaka örneğini kavrama durumlarının belirlenmesi ve şizofreniye genel bakış ile ilgili sorulan 20 sorunun analizinde şizofreninin öğrencilerin çoğu tarafından bedensel ve ruhsal bir hastalık olarak değerlendirildiği belirlenmiştir (sırasıyla 15 ve 13 öğrenci). Şizofreni hastalarının kişilik zayıflığı, kişinin yaşadığı sosyal sorunlardan ve şizofreni için kullanılan ilaçlardan kaynaklanmadığı bilinmektedir. Filmi izledikten sonra, öğrencilerden 6’sı filmdeki karakterin hastalığının kişilik zayıflığından, 10’u sosyal sorunlardan, 3’ü ise hastanın kullandığı ilaçlardan kaynaklandığı görüşündedir. Şizofreni hastalığı sosyal sorunlar nedeniyle ortaya çıkmaz ve hastalık bir ruhsal zayıflık hali değildir ve doğuştan gelen bir akıl hastalığıdır. Şizofreni ile ilgili olarak sorulan genel sorulara göre, öğrencilerin 11’i şizofreninin sosyal sorunlar nedeniyle ortaya çıktığını, 6’sı ise hastalığın ruhsal bir zayıflık hali olduğunu; 13’ü şizofreninin doğuştan gelen bir akıl hastalığı olduğunu düşünmektedir. Filmi izleyen öğrencilerin sahip oldukları genel düşünce, şizofreniklerin toplumdan soyutlanması gerektiğidir. Öğrencilerin 7’si filmin şizofreni hakkında doğru bilgiler içerdiğini, 6’sı içermediğini belirtmiş; 4’ü kararsız kalmıştır. Filmlerin özellikle genç izleyiciler 18 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı üzerindeki etkileri düşünüldüğünde, bu tür psikiyatrik sorunların işlendiği senaryoların gerçekçi ve tarafsız yazılmasının gereği ve önemi ortaya çıkmaktadır. Plastination Issa Menge KURIA, Salah HSSA, Hani WARDEH Plastination is a process at the interface of anatomy and modern polymer chemistry. Plastination makes it possible to preserve individual tissues and organs. Before plastination, most of the specimen used in the lab were preserved by coating the specimen using plastic on the outside. This was a good way for preserving the specimens but neither the internal organs nor details could be clearly seen. In 1977, the founder of this principle, Dr Gunther von Haggens came up with a notation that instead of the plastic to be poured around the specimen, it would be better to push it into the cells, which would stabilize the specimens from within and one will be able to grasp it with ease. Based on this theory, the aim of this project is to explain how the process of plastination is carried out and also the various advantages it offers. Görsel İletişimin Bilinçaltımıza Saldırısı Keziban TOKSAY, Cemal SAKALLI, Hüseyin NERGİS, Mehmet Mustafa NACAR Bilinçaltı çoğumuzun bildiği ya da duyduğu bir kavramdır. Bu kavram bilincimizin farkında olmadığı ama davranışlarımızın yönlendirilmesinde önemli rol oynayan bir yapıyı belirtiyor. Bilinçaltının en önemli özelliği ise bilincimizin farkına varmadığı olaylar, sesleri, resimleri kaydetmesidir. Siz beş katlı bir binaya çıkarken merdivenleri saymıyorsunuz ama bilinçaltınızda bu sayı biliniyor ve kaydediliyor. Aynı şekilde bebekliğimize dair anılarımızı bilinçaltı kayıtlarının arasında bulmak pekala mümkündür. Burada önemli olan nokta bilinçaltına gönderilen verilerin karar verme ya da eyleme geçme aşamasında fikirlerimizi ve davranışlarımızı direk olarak etkilemesidir. İşin korkunç yanı bilinçaltının tüm görüntü, ses, resimleri kaydetme özelliği 1900’lerden beri insanları yönlendirmek için kullanılıyor. Biz projemizde bu yönlendirmenin kullanıldığı reklamlara ve sinema filmlerine yer verdik. Örneğin filmlerin arasına “patlamış mısır ye” mesajlarının yerleştirildiği ve bunların saniyenin 1/3000 kadar kısa bir sürede gösterilerek bilinçaltımıza yerleştirilmeye çalışıldığı anlaşılmıştır. Böylece mısır satışlarının belirgin bir düzeyde arttığı görülmüştür.” Sağır Senfoni Şeyda Ülkü KURAN, Adnan DURSUN Onun eserleri öyle ani ve beklenmedik sürprizlerle dolu ki, bir trajediden bir sevince, ağırbaşlılıktan komediye, acıdan neşeye aniden geçebiliyor. Hiç bir sesi duyamadığı halde Beethoven’ın yarattığı bestelerde nasıl olup da uyumu yakalayabildiği ve en güzel eserlerini de sağır olduğu dönemde vermesi çok ilginç bir durumdur. Diğer taraftan sağırlığının eserlerine nasıl yansıdığı da ayrı bir merak konusudur. Çünkü bilindiği gibi Beethoven’ın hastalığı dönemindeki eserleri, özellikle senfonileri, müzik ritmindeki ani değişimlerle doludur. Bu durumun, yaşadığı duygu fırtınalarıyla ilgili olduğu düşünülse de olayı tam olarak kavramak ve sağırlığına rağmenbeste yapabilmesini tıbbi yönden açıklayabilmek için araştırma konusu olarak bu konuda çalışmaya karar verdik. Bilimsel araştırma yöntemi olarak derlemeyi kullandığımız çalışmamızda, konuyla ilgili olarak yapılan bilimsel araştırmalara, yazılan bir makaleye ve Amerika’da yapılmış bir ankete yer verdik. Sizce de sağır olan insanlar hiçbir şeyi duyamazlar mı? Bizi dinlemeden karar vermeyin. Tıp Öğrencisinin Sanatsal Bağı Eren KARAARSLAN, Fatih GÜMÜŞ, Özen GÜL Bu proje, dönem 1, 2, 3, 4 ve 5 öğrencilerini kapsayan ve her dönemden 5’i erkek, 5’i bayan olmak üzere toplam 50 öğrenciye yapılan, 20 sorudan oluşan bir anket sunumudur. Bu projedeki amaç, tıp öğrencilerinin sanatla olan ilişkilerinin dönemlerine bağlı olarak değerlendirilmesidir. Bu anket uygulamasında, ilk 5 dönemde bulunan öğrencilerinin hayatlarında sanatın ne kadar yer aldığı, sanata ne kadar zaman ayırdıkları, tıp fakültesinde öğrenim görmesinin sanat hayatını etkileyip etkilemediği gibi sorularla tespitlerde bulunulmuş ve yapılan bu tespitler sayesinde sunumda belirtilecek olan sonuçlara ulaşılmıştır. TIP ve TARİH İşkence Tarihi Hilayda KARAKÖK, Ayten ARISOY, Gökhan YARDIMCI, Henok TAMERAT HAİLE Projedeki amacımız işkencenin tarihsel kökenlerini, psikolojik yönlerini ve genetik kökenlerini araştırmaktır. İşkence devletin otorite göstergesi, bireyin ise iktidar hırsının bir sonucudur. Tarih kapsamında işkencenin ilkel kabilelerden günümüze değişimini inceledik. İşkence psikolojisini sadizm ve mazoşizm başlıkları altında araştırırken; sonuçta hepimizin içinde sadist bir ruh barındırdığna ulaştık. Bu psikopatolojilere genetik yatkınlığı gözlemlemeye çalıştık. Seri katiller arasındaki akrabalık ilişkilerinden yararlandık. Sonuçta işkencenin bireyin doğasında var olan intikam hırsının bir ifadesi olarak tarih boyunca devam ettiğini ve şiddete eğilimin genetik temelleri olduğunu bulduk. Hemofili, Prens ve Cumhuriyet Fatma Betül TUNCER, Elif Tuğçe KORKMAZ, Tuba ÜLKEVAN Halil İbrahim İNCE Projemizin amacı, kalıtsal bir hastalık olan hemofilinin etkilediği kraliyet aileleri ve girdiği ülkelerde yol açtığı politik olayların tarihte ne gibi sonuçlar doğurduğunu incelemektir. Hemofilinin kraliyet ailelerinde görülmesi ilk olarak İngiltere Kraliçesi Victoria ile başlar. Kraliçe Victoria’nın soyundan gelen prens ve prenseslerin saf kraliyet kanını korumak amacıyla diğer ülkelerin kraliyet aileleriyle yaptıkları evlilikler bir kan hastalığı olan hemofilinin Avrupa’ya yayılmasına sebep olmuştur. Kraliçe Victoria’nın soyundan gelen prensesler genlerinde taşıdıkları bu hastalığı İspanya, Almanya–Prusya Krallıklarına ve Rus Çarlığına yaymıştır. Bu prenseslerin erkek çocuklarının –tahtın varislerinin– hemofili olarak dünyaya gelmesi bulundukları ülkelerde tek sebep olmamakla birlikte rejim değişikliğine sebep olmuştur. Hemofili, İspanya’da cumhuriyetin kurulumunun yolunun açmış, Rusya’da Bolşevik İhtilaline sebep olmuştur. Türkiye’de ise bahsedilen ülkelerdeki gibi doğrudan olmamakla birlikte hemofili, cumhuriyetin kurulmasında etkili olmuştur. Rusya’daki Çarlık rejiminin yıkılmasında ana sebeplerden biri olan hemofili, Bolşevik İhtilalinin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmıştır. Aynen domino taşlarının yıkılması gibi hemofilinin Rus İmparatorluğuna girişi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulumuna varan birçok olayı tetiklemiştir. Amacımız, üzerinde şimdiye kadar araştırma yapılmayan bu konuya dikkat çekmek ve bu konu üzerinde düşünülmesini sağlamaktır. Her Duyduğuna İnanma! Efsanelerin Tıbbi Gerçeklerle Aydınlatılması Merve Nur BÜYÜKPASTIRMACI, Fatma EMİNAĞA, H. Tuğçe SUSAM Tarih boyunca insanlar yeni doğanda karşılaştıkları çeşitli varyasyonlardan ve insanların bedenlerinde, davranışlarında sonradan meydana gelen sıra dışı değişiklerden çok etkilenmişlerdir. Bu etkilenmeler sonucu değişik hikayeler ortaya çıkmış ve bunlar da zamanla efsaneleşerek günümüze kadar ulaşmıştır. Bu çalışmada bazı hastalıkların tarihte efsane yaratmış olaylarla ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Öncelikle konuyla ilgili bilimsel makaleler tarandı. Daha sonra hastalıklarla ilgili literatür araştırması yapılarak efsanelerin hangi hastalıklarla ilişkisi olduğu incelendi. Bulgular: Hepimizin duymuş olduğu küçük denizkızı, vampir insanlar ve kurt adam gibi hikayelerin tamamen hayal ürünü olmadığı bunların insan vücudunda meydana gelen ve o zamanlarda açıklanamamış hastalıklar sonucu ortaya çıktığı bilimsel çalışmalar sonucu saptanmıştır. Örneğin çocukluğumuzun renkli karakterlerinden olan küçük deniz kızı aslında bitişik bacaklı doğan kız çocuklarının hikayesidir. Yapılan araştırmalar sonunda literatüre sirenomelia olarak geçen bir hastalık olan deniz kızı sendromu geçmişte açıklanamamış ve yeni bir canlı türü olarak kabul edilmiştir. Yine kurt adam olarak günümüze kadar ulaşmış bir diğer efsanenin altında ise hipertrichosis hastalığı yatmaktadır. Aynı şekilde geçmişte açıklanamayan porphyria hastaları da vampirlerle ilişkilendirilmiştir. Nesilden nesile aktarılan bazı olayların aslında tamamen hayal ürünü olmadığı, sadece bilimsel yetersizlikten kaynaklandığı ortaya çıkmıştır. İlerleyen zamanda yapılacak olan çalışmalarla daha birçok bilmediğimiz gerçek açıklığa kavuşturulmalıdır. Hekim olarak burada bize düşen her duyduğumuza inanmamak, ve duyduğumuz hiçbirşeye de kayıtsız kalmamak. III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı 19 İnsanın İnsana Yaptığı Karantina: Tıbbın Kara İncisi 20. yüzyıl, ilk insandan bu yana ardı arkası kesilmeyen savaşların dünya çapında felaketlere dönüştüğü dönemin adıdır. Kana doymayan insanoğlunun hırsı, milyonların yaşamını yitirdiği I. Dünya Savaşı’ndan yaklaşık yirmi yıl sonra ikinci bir Dünya Savaşına daha sebep oldu ve II. Dünya Savaşı sırasında yapılan katliamlar ve acımasızlıklar I. Dünya Savaşı’nı dahi gölgede bıraktı. Kitle imha silahları kapsamında değerlendirilen kimyasal, biyolojik ve nükleer silahların hiç çekinilmeden insan toplulukları üzerinde kullanıldığı bu dönem sonsuza kadar “İnsanlık Tarihinin Yüz Karası” olarak anılmaya mahkum olmuştur. II. Dünya Savaşı aynı zamanda Tıp Tarihi’nde de yeni bir dönemin başlangıcıdır. Savaş ortamının getirdiği başıboşluk, çeşitli ideolojilerin insanlar arasında doğurduğu kin ve kendini bilmez devlet yöneticilerinin sınırsız yetkilerle donattığı araştırmacılar; insan mantığının ve vicdanının asla onay vermeyeceği tıp deneylerinin yapılmasına sebep oldular. Çeşitli hastalık etkenlerinin sağlıklı bireylere verilip, sonu ölümle biten hastalık süreçlerinin takipleri, Zorla uygulanan cinsiyet değiştirme ameliyatı denemeleri, Farklı canlılardan alınan üreme hücreleri ile kadınları yapay olarak dölleyip güçlü bir ırk yaratma çabaları, Çeşitli kimyasalların göze enjekte edilmesiyle göz renginin değiştirilmesi girişimleri, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nda yapılan onlarca insanlık dışı tıp deneyinden bazılarıdır. Savaş sonrasında kurulan Nuremberg Mahkemeleri’nde kanıt olarak kullanılan yazılı ve görsel materyallerden yararlandığımız bu araştırmamızı dinlediğinizde insanın insana yaptıklarına bir türlü inanamayacaksınız. Tarih boyunca bulaşıcı hastalıklar, her zaman insanoğlunun üzerine düşen bir gölge gibi olmuştur. Bu hastalıklarla mücadelede yüzyıllar boyunca kullanılagelmiş ve günümüzde bile hala halk sağlığı otoritelerinin güvendiği stratejilerden biri de karantina yöntemidir. Dünden bugüne cüzzam, veba, kolera, tifüs, SARS (severe acute respiratory syndrome) ve kuş gribi gibi pek çok hastalıkta uygulanmış olan karantina; bulaşıcı bir hastalığa maruz kalan şüpheli durumdaki insanları ve hayvanları, hastalığın en uzun kuluçka devresine eşit bir süre, kimseyle temas ettirmemek suretiyle alınan tedbirsel faaliyetlerin tümüdür. Karantina çoğu zaman geniş çaplı olduğu ve başarılı olabilmek için birçok ülkenin işbirliğini gerektirdiği için, uygulanması zor ve kararlılık isteyen bir yöntemdir. Bu projedeki amacımız günümüz tıp dünyasına Ortaçağ tıbbının belki de en büyük mirası olan bu yöntemi, tarihsel gelişim süreci içerisinde, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nda yapılan uygulamalar kapsamında incelemek ve çeşitli zorlukları nedeniyle kötü bir üne sahip olan yöntemin, güncellenmiş kanıtlara göre temel içeriğini hala koruduğuna dikkati çekmektir. Mehmet EZER, Mustafa YILMAZ, Ramazan KILIÇ Bir Bedende Kesişen İki Farklı Dünya: Yapışık İkizler Serap KIRLI, Murat AÇAR, Emine BÖYÜK Yapışık ikizler, tarih boyunca insanoğlunda korku, şaşkınlık ve merak uyandırdılar. İlkçağda Roma tanrısı Janus, ortaçağda şeytanın tohumu oldular; Rönesans’ta anatomi çizerlerinin hayal gücüyle şekillenip modern embriyoloji ve cerrahi tekniklerinin gelişmesiyle başarılı ameliyatlarla manşetlere taşındılar. Trajikomik hayat serüvenleri boyunca kafes içinde şehir şehir sirklerde dolaştırılan da onlardı, siyasette polemik konusu olanlar da Hipokrat, yapışık ikizliği “Bir insana yetecek tohum bulunması, fakat aynı tohumun iki ayrı varlık için yetersiz olması hali” olarak tanımladı. Resmi kayıtlara dayanan ilk yapışık ikiz vakası 1100 yılına ait. Bu tarihten önce doğan ikizler ya hemen öldürüldü yada kayda geçirilmedi. Ortaçağda “cadı çocukları” veya “iblis” olarak nitelendirildiler ve toplumdan tecrit edildiler. Bazılarıysa sirklerde ve karnavallarda halka teşhir edildi. İlk olarak yapışık ikizler 1690 yılında başarılı olarak ayrıldı. ”Siyam İkizleri” terimi, gösterileriyle dünya çapında üne kavuşan Chang–Eng kardeşler sayesinde akıllara kazındı. Anatomistler ve doktorlar uzun yıllar annenin bozuk psikolojisinin yada gebelik sırasında yaşanan travmaların bu anomaliye yol açtığını düşündüler. Gerçek ise 19. yüzyılda embriyolojideki gelişmeler ve otopsi çalışmaları ile ortaya çıkacaktı. İlk operasyonlarda ikizlerden biri yaşamını kaybederdi, 1950’li yılların sonrasında ise ikizlerin her ikisini de yaşatacak başarıya ulaşıldı. Geride bıraktığımız yüzyılda ortaya çıkarılan sırlarına rağmen yapışık ikizler popülerliklerinden hiçbir şey kaybetmedi. Che ve Zorunluluklarımız Serkan ASİL, Arman ERKAN, Ali Anıl ALTINSOY Ernesto Che Guevara tıp eğitimi aldı; ama tıp tarihine katkıda bulunmak yerine devrim tarihine katkıda bulundu. Güney Amerika’da, insanların yaşadığı sıkıntılı günlerde onlara yardım edebilmek için gönüllü oldu. Bu onun hayat görüşünü değiştirip devrimci yürüyüşüne kaynaklık etti. Bugün ülkemizin pek çok noktasında o günlerin Güney Amerika’sından çok farklı olmayan hayatlar yaşanmaktadır. Projemizde bu konuyla ilgili olarak mecburi hizmet yasası yada gönüllülüğün problemi çözüp çözemeyeceği tartışılmıştır. Meltem KIRLI, Ceren ALPARSLAN, Ayşe ÖLMEZ, Mehmet AYDOĞMUŞ Probiyotiklerin Tarihçesi A. Necib AKMAN, Yiğit SEZER, Zeynep BAŞ, Hazel YAĞCIZEYBEK Gıdalarımıza eklediğimiz ufak canlıların binlerce yıllık geçmişi ve günümüzdeki kullanım şekilleri oldukça ilgi çekici bir konudur. Binlerce yıl önce özellikle süt ve süt ürünleri içinde insanoğluna özellikle sindirim problemlerini azaltma yönünde hizmet etmeye başlayan bu minik canlılar günümüzde ishal, atopik hastalıklar, ameliyat sonrası enfeksiyonlar, bağışıklık sistemini güçlendirme, kanser, ülseratif kolit, kolesterolü düşürme gibi çok değişik tedavilerde kullanılabilmektedir. Ancak bu tedavilerin hangi dozda ne kadar sürede ne şekilde uygulanacağı konusunda önemli ölçüde bilgi eksikliği bulunmaktadır. Biz projemizde binlerce yıl öncesinin efsanelerinden geleceğin hayalleri arasında bir köprü kurmaya çalıştık Vampir Hastalığı Yahya Burak ATALAY, Ahmet İLBAY, Dirsam AHMAD Yüz yıllardan beri vampirler hakkında hikayeler anlatılmaktadır. İnanışlara göre vampirler ölen insanların ruhlarıydılar ve öç almak için tekrar dünyaya gelmişlerdi. Orta çağ Avrupa’sında vampirlerle ilgili, insanlar şimdi batıl saydığımız birçok davranışları sergiliyorlardı. Örneğin vampir olduğu sanılan insanların cansız bedenleri mezarlarından çıkarılıyor ve onlarca işkenceden sonra yakılıyordu. Biz ise tıp fakültesi öğrencileri olarak bu vampir olarak nitelendirilen insanların ortak bir hastalıkları olup olamayacağını araştırdık. Araştırmalarımız sonunda Porfiri hastalığının bazı bilimsel otoriteler tarafından vampir hastalığı olarak adlandırıldığını öğrendik ve bu hastalığın tarihsel uzantılarını hastalığın patolojisini araştırdık. Hipotetik olarak Vincent Van Gogh, Theo Van Gogh, Kral 3. George porfirinin semptomlarını gösterdiklerinden porfiri hastalarıydılar ve biz de onların hayatlarından bazı kesitler aldık. Sunumumuzun son kısmındaysa toplum tarafından yanlış olarak bilinen bir gerçeği aydınlattık. Aslında Kont Drakula olarak bilinen Prens Vladislav Basarab bir vampir değildi ve Cüneyt Arkın filmlerinden kendisini çok iyi tanıdığımız kazıklı Voyvodaydı. Nereden Geldi Bu Terimler İsmail Aydın ADIGÜZEL, İpek KERİMEL, Mustafa Alican DİRİCAN, Nilgün ERASLAN Projemizde tıp terimlerinin daha anlaşılabilir hale gelmesi ve akılda kalıcılığının artması için, tıp terimlerinin mitolojik kökenini araştırdık. Ayrıca deontoloji derslerinde de bu konunun üzerinde durulmaması bizi bu projeye yöneltti. Bu projeyle tıp fakültesindeki öğrencilerin bu konu üzerine ilgisini çekeceğimize inanıyoruz. Bu amaçla internetten ve kitaptan yaptığımız araştırmalar sonucunda edindiğimiz verilerin ilgi çekici olanlarına projemizde yer verdik. Ulaşmış olduğumuz bulgular ışığında tıp terimlerinin adlandırılırken özellikle Yunan mitolojisinden, çeşitli dinlerdeki karakterlerden ve tarihsel olaylardan etkilenildiğini gördük. Projede yer verdiğimiz terimler ”Febris, Gigantizm, Staphylococcus, Proteus, Caput Medisa, İris, Himen, Priapizm, Hypnos, Odipus Karmaşası, Panik, Penia, Risus Sardonicus” tur. 20 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı Masumiyet Projesi–Yargının Suçladığı, Bilimin Akladığı İnsanlar Derya AYDIN, Erdem ÇOMUT, Zeynep YEGİN 1985 yılında adli tıpta DNA analizlerinin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte suç olaylarının araştırılması farklı bir boyut kazanmıştır. Masumiyet Projesi de adli DNA analizlerini temel alan 1992 yılında ABD’de New York’ta iki savcı tarafından başlatılan gönüllü bir çalışmadır. Projenin temel amacı gerçekte işlemediği suçlardan hüküm giyen kişilerin masumiyetlerinin DNA analizleriyle ortaya çıkarılmasıdır. Bu nedenle proje “jürinin suçladığı, bilimin akladığı insanlar projesi” olarak bilinmektedir. Türkiye’de ise henüz DNA bankası yoktur fakat Türkiye’nin birçok laboratuarında kriminal amaçlı DNA analizleri yapılmaktadır. Yapılan çalışmalar bilgisayarda tutulmadığı ve bilgi paylaşımı yapılmadığı için pek çok olay bu nedenle aydınlatılamamaktadır. Ülkemizde kriminal çalışmaların sağlıklı yürütülmesi için DNA bankaları kurulmalı ve dünya bankaları ile entegre olunmalıdır. Suçsuzluğun belirlenmesi gerçek suçlunun bulunması kadar önemlidir ve 21. yüzyılda DNA teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bu düşünce, hayal olmaktan çıkıyor. Ölümsüzlük Otu Efsaneleri Burak ULAŞ, Berkan KAPLAN, Gözdem KAYKI İnsanların en önem verdiği şey şüphesiz sağlık. . . Yıllardan beri süregelen bir gelenek herkes uzun yaşamak ister. Ama zamanı gelince herkes ölür. Çağlardan beri bütün hükümdarlar, padişahlar, komutanlar. Sağlıklı yaşamayı becerebilmiş fakat ölmüşlerdir. Bu insanların ulaşamadıkları tek bir güç kalmıştır: ÖLÜMSÜZLÜK. Bunun için yüzyıllardan beri ölümsüzlük otu aranmaktadır ve pek çok hekim yollara düşmüştür. Günümüze geldiğimizde ise bize bu efsaneleri anlatmak ve yaşatmak kalmıştır. Tıbbın Minik Kahramanları Merve EREL, Mukhshada Devi SEEGOOLAM, Kübra YILMAZ Hayvanlar yüzyıllardır çok çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Tıp tarihine bakacak olursak ilk deneylerde bile hayvanların kullanıldığını görmekteyiz. Geçmişten günümüze, hayvanların deneylerde kullanılmaları tıbbı şahlandırmıştır. Görünüşte minik ama önemi küçümsenemez derecede büyük olan kahramanlarımız; anesteziden tansiyon ölçülmesine, kalça protezinden ağrısız doğuma birçok tıbbi buluşun vazgeçilemez elemanları olmuştur. 1600’lerde bir tavukla ilk sistematik deneyi yapan Francis Bacon; yılan, geyik gibi hayvanları ilk kez canlı olarak inceleyen William Harvey deneylerinde deney hayvanı kullanmış bilim adamlarından sadece birkaçı. Ancak insanların hastalıklarına çare bulmak için yapılan bu deneylerde birçok etik tartışmalar ortaya çıkmıştır. Burada unutulmaması gereken nokta; hayvanların da birer canlı varlık olduğudur. ‘Düşünüyorum, öyleyse varım!’ diyen Descartes’a göre hayvanlar canlı varlıklar olarak görülmediği için 17. yy’da hayvan deneylerinin etik boyutu düşünülmüyordu. Fakat, sonraki yıllarda bu konu üzerinde durulmaya başlanmış. Ve birbirini takip eden bir takım yasalar çıkarılmış, çeşitli kurallar benimsenmiş. 3 R’ler kuralı da bu kuralların en etkililerinden biridir. Günümüzde ise 2 farklı düşünce tarzı benimsenmiş: Bir tarafta, hayvanların deneylerde kullanımının tıbba hiçbir katkısı olmadığını savunanlar ve buna karşı olarak, deneylerde hayvanların kullanılmaması durumunda tıbbın ilerleyemeyeceğini düşünenler. Ancak şu da bir gerçek ki hayvan deneylerinin insanlara faydası olduğu kadar hayvanlara da çok büyük faydaları vardır. Birçok hayvan hastalığına da bu şekilde çare bulunmuş. Sonuç olarak, bir takım etik tartişmalar olsa da, tıbbın temelleri tarihte bu minik kahramanların sayesinde ortaya çıkan bulgular üzerine atılmıştır. bir dönem olmadığını göstermek, böyle bir buluş için birçok araştırmacının fedakarlıklar göstererek, işbirliği içinde çalıştıklarına dikkat çekmek istedik. Ayrıca modern tıptaki birtakım dogmatik tavırların (midenin steril olduğunun iddia edilmesi gibi) ilerlemelerin önünü kestiğini de göstermeye çalıştık. Çanakkale’de Tıbbiyeli Şehitler: Bir Efsanenin Analizi Hasan Büyükdoğan, Mert Şİmşek, Yavuz Gündoğdu Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kasım 1914 ile Ocak 1916 arasında yoğun muharebelerin yaşandığı Çanakkale cephesi, katılan bütün tarafların büyük kayıplarıyla sonuçlanmıştı. Çeşitli cephelerde süren Dünya Savaşı, Türkiye’de özellikle genç nüfusun giderek erimesine yol açmış; göçlere ve yoksulluğa eklenen salgın hastalıklar bu durumu daha da ağırlaştırmıştı. Seferberlik yıllarında, askerlik çağındaki bütün gençler gibi üniversite öğrencileri de silah altına alınmış, bu nedenle özellikle Çanakkale, toplumun tüm sınıflarının bir araya geldiği bir cephe olmuştu. Ama bu muharebelerde yitirilen üniversiteli gençlerin sayısı ve hangi fakültelerden geldikleri, bugün hala tam olarak belli değildir. Çanakkale Savaşı’na katılan Darülfünun Tıbbiye öğrencilerinin kimliklerini araştırmak amacıyla yapılan bu çalışmaya konu olan hikayede; Mayıs 1915 ‘tıp öğrencilerinin gönüllü olarak 2. Tümen içerisinde cepheye gittikleri bu tümenin 19 Mayıs taarruzunda tümüyle yitirildiği ve 1915 dönemi öğrencilerini kaybeden Tıbbiye’ 1921 yılında hiç mezun veremediği\” iddia edilmekteydi. Yapılan araştırma, sözkonusu iddianın asılsız olduğunu bilinenlere hiç uymadığını kanıtlamaktadır. ” Barışla Gelen Gyulten Ziyaeva Alieva, Ekin KIRCALI, Burak OMAY Bir hekim olarak İmhotep’in tıp tarihine olan katkıları yadsınamayacak boyutlardadır. İmhotep, hekimliğinin yanı sıra aynı zamanda bir mimar, vezir, din adamı, başkatip ve gökbilimciydi. Özellikle mimarlığı çok ön plandadır. Piramitlerin mucididir ve Mısır tarihindeki çok önemli bazı yapıların da mimarı olduğu yada yapımlarında rol aldığı düşünülmektedir. Kendisi güvenilen bir din adamıydı; aynı zamanda hükumdara maliye, adalet, savaş, tarım gibi konularda da yardımcılık yapmıştır. Hekim olarak yaptıklarına baktığımızda ise günümüzde de kullanılan bazı terimlerin ona it olduğunu görüyoruz. . Tıbbi konularda önemli bilgiler içeren Edwin Smith Papyrus’ünün yazarının da İmhotep olduğu çeşitli tarih bilimciler tarafından düşünülmektedir. Ölümünden sonra, Yunanlılar Asklepios ile İmhotep’i hemen hemen aynı anlama gelecek şekilde kullanmıştır. Bu da onun tıp tarihinde nasıl bir öneme sahip olduğunu iyi bir şekilde ortaya koymaktadır. Bütün bu yaptıkları, İmhotep’i ölümlü Mısır’lılar arasından tam tanrılık sıfatına erişebilen iki kişiden birisi yapmıştır. Yüksek Ökçeler, Korseler... Doktor Bana Ne Giyeceğimi Göster Mihrimah Selcen Bağcı, Pelin Esmeray, Onur İnce Tarih boyunca insanların vazgeçemediği en temel ihtiyaçlarından biri giyinmek. Değişense sadece modeller. Geçmişten bugüne modada yaşanan değişimlerin insan sağlığına pek çok etkisi var elbette. 1800’lerdeki korselerin yerini günümüzde düşük belli kotlar, kara çarşafın yerini mini etek alsa veya güzel kadın tanımı balık etinden 0 bedene değişse de bu değişimler sağlık için iyinin yanında kötü sonuçlar da doğurmuştur. Bu sonuçların modayla ilgili iki kişiyle, Cengiz Abazoğlu ve aynı zamanda bir hekim olan Mürvet Tuncel ile değerlendirilmesi projemizin temelini oluşturuyor. Bu çalışmamız sonucunda anladık ki yıllar boyunca istesek de istemesek de moda hayatımızın bir parçası olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Ve hayatımızın her öğesi gibi sağlığımızı etkilemektedir. Bir Asırlık Keşif Helicobacter Pylori Astımdan Devrime, Ernesto Che Guevara Dünya nüfusunun nerdeyse yarısını etkileyen Helicobacter Pylori (gastrit, ülser gelişiminde etkili, tip 1 karsinojen), ülkemizde de görülme sıklığı yüksek bir bakteri türüdür. 2005 yılında Nobel Tıp Ödülü kazandırmış olmasına rağmen; halen hakkında pek çok bilinmeyen vardır. 1838 yılında Alman Botcher ile başlayan tarihi, keşfi sırasında araştırmacıları denek olmaya götürecek kadar yaşanan ilginç gelişmeler bizi H. Pylori üzerinde çalışmaya yöneltti. Projemizde H. Pylorinin tarihini anlatırken keşif sürecinin tek bir araştırmacının altından kalkabileceği Ernesto Guevara de la Serna, 14 Haziran 1928’de dünyaya geldi. Doğumundan 15 gün sonra akciğerleri iltihaplanmıştı. 2 yaşında, annesiyle birlikte nehirde banyo yaparken ilk kez astım krizine yakalandı. Babası onun mühendis olmasını ve kendisine yardım etmesini istemişti; fakat Che doktor olarak kendi hastalığını anlamayı ve çözmeyi istiyordu. Bu hastalık Che’nin yakasını ölümüne dek bırakmadı. Che, uzun yolculuklarında astımından ötürü çok çekti. Ama o kendisini düşünmedi, çünkü onun öncelikle tedavi etmesi gereken hasta bir toplumu vardı. Asif SELİMOV, Cemre KOLSUZ, Mehmet TUNÇ, Hacı Hasan YETER H. İstem KÖSE, Mishack P. MMOLA, Ceyhun KILINÇ III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı Neredeydik Nerelere Geldik Can ILGIN, Gözde Kübra YAKKAN, Ali POTA Tıbbın tarihsel gelişimi insanlığın başladığı tarih kadar eskidir. Bu gelişim boyunca tıp çeşitli evrelerden geçmiş ve günümüzde geçerli olan, bilimsel, sebep–sonuç ilişkisine dayanan modern tıbba evrimleşmiştir. Ancak bugün kökenini antik inançlar, büyüler, şifalı otlardan alan “geleneksel tıp” ve iletişim araçlarıyla hızla büyüyen ve yayılan söylentilerden köken alan “popüler tıp”, modern tıbba rağmen varlığını sürdürmektedir. Devletin sağlık hizmetlerinin yetersiz kaldığı kırsal kesim ve buradan kentin yoksul kesimlerine göç eden halkın modern tıpla birlikte geleneksel tıbbı da benimsemesi açıklanabilir. Ancak modern tıbbın olanaklarına ulaşabilen, şehirlerdeki orta ve üst sınıfın modern tıp dışında eğilimlere sahip olması modern tıbbın bazı hastalıkların sağaltımındaki yetersizliğinden çok doktor hasta ilişkilerindeki güven ortamının eksikliği ile açıklanabilir. Modern sağlık hizmetlerinin tüm toplumda kabul görmesi ve yerleşmesi için geleneksel tedavi şekillerinin bilimsel açıdan incelenmesi ve verilen sağlık hizmetlerinin etkin, anlaşılır kılınması şarttır. Tüm sağlık profesyonellerinin, hasta ilişkilerinde özellikle “bilgilendirme” konusunda gerekli etik hassasiyeti ve çalışmalarında modern tıbbın gereği olan bilimsel duyarlılığı göstermeleri, toplumumuzda ve tüm toplumlarda yaşanan bu sorunu çözmede kilit rol oynayacaktır. Hacettepe’nin Uyanan Tarihi ve Tarihin Yankıları Serpil IŞIK, Aslıhan Esra KARAAĞAÇ, Murat GÖKTEN Projenin konusu; okumakta olduğumuz okulun kuruluş aşamasını, bu aşamada karşılaşılan sorunları, Türkiye’nin en iyi hastanesi olma yolunda geçmişte yapılan çalışmaları araştırmak ve bunu ilk mezunlardan Saygıdeğer beş hocamızla röportaj yaparak öğrenmek. Amacımız; ‘Tarihini bilmeyen uluslar yok olmaya mahkumdur.’ diyen Ulu Önderimize kulak vererek kendi tarihimizi öğrenip, öğrendiklerimizi proje çerçevesinde arkadaşlarımızla paylaşarak, hatalarımızı ve büyük başarılarımızı göz önüne alıp ilerinin daha net görülmesini sağlamaktır. Bunu değerli hocalarımızın anılarından da faydalanarak sizlere aktarmak istedik. Bu amaçla Hacettepe’nin tarihini araştırdık ve ilk mezunlardan; sayın Gülsev Kale, Sebahat Tezcan, Bülent Gürsel, Zafer Öztek, Tunçalp Özgen Hocalarımızla görüşmeler yaptık. VE ayrıca Saygıdeğer İhsan Doğramacı’nın Hacettepe’nin kuruluşu için verdiği çabaları da gözler önüne sermek istedik. Ölüm Meleği (The Angel Of Death) Aybegüm DEMİRTÜRK, Tuğçe KÜTÜK, Erkan Sabri ERTAŞ, Gündem KIRLANGIÇ, Murat ALIŞIK Irkçılık genel olarak çeşitli insan ırkları arasındaki biyolojik farklılıkların kültürel veya bireysel meseleleri de tayin etmesi gerektiğine ve doğal sebeplerle bir ırkın (çoğunlukla kendi ırkının) diğerlerinden üstün olduğuna ve diğerlerine hükmetmeye hakkı olduğuna duyulan inanç veya bu değerleri kabul eden doktrindir. Irkçılık, 20. yüzyılın en büyük soykırım, katliam ve savaşlarının, sorumlusu olan faşist ideolojisinin de en önemli unsurudur. Nazi ideolojisine göre ırklar üç temel kategoriye ayrılıyordu: Birinci kategori olan “medeniyet üreten ırklar”, Almanlar ve diğer Kuzeyli kavimlerdi. ”Medeniyeti izleyen ırklar” ise, medeniyeti ilerletme yetenekleri olmayan, fakat taklit edebilen ”sıradan” ırklardı. Hitler, Çinliler, Japonlar gibi milletleri bu ikinci kategoride sayıyordu. Üçüncü kategori ise ”medeniyeti tahrip eden ırklar”dı ki, bunlar Yahudiler, Slavlar, Zenciler gibi ırklardı. Naziler üstün ırk saydıkları Alman ırkını tüm dünyaya hakim kılma rüyasıyla yola çıkmışlar ve başta Yahudiler olmak üzere diğer ırkları bu amaçla yok etmeye çalışmışlardır. Hitler’in rüyası bütün dünyaya hükmedecek bir Alman İmparatorluğu kurmak ve dünya üzerindeki tüm ”aşağı” ırkları sterilize ederek sözde ”insan evrimi”ni hızlandırmaktı. Nitekim bu, Darwin’in de dile getirdiği bir kehanetti. Nazi vahşetinin en çarpıcı örneklerinden biri, ölüm meleği olarak bilinen Nazi subayı Josef Mengele’nin Auschwitz toplama kampında tutuklular üzerinde yaptığı insanlık dışı deneylerdir. Mengele tarafından kamp tutsakları arasından ”kobay” olarak seçilen yetişkinler ve çocuklar üzerinde korkunç deneyler yapılmıştır. Mengele’nin en zalim deneyleri ise, kampa gelen ikiz çocuklar üzerinde olmuştur. Mengele kampa gelen tüm ikizleri diğer tutsaklardan ayırmış ve üzerlerinde farklı deneyler yaparak kalıtımsal faktörlerin etkisini ölçmüştür. Ancak kullandığı metodlar inanılmaz derecede zalimdir. Denekleri üzerinde hiçbir anestezi yapmadan cerrahi operasyonlar yürütmüştür. Yaptığı deneyler bugün modern tıp 21 tarafından birer ‘ı’ olarak kabul edilmektedir. Bu proje konusunu seçmemizdeki amaçNazizm ve Josef Mengele’ yaptığı insanlık dışı deneylerin tıp ve insanlık tarihinde birer artı mı yoksa eksi mi olduğunu sorgulamaktır. Dünden Bugüne Ağrısız Doğum ve Doğumda Kullanılan Anestetikler Şahika Bolsoy, Ahmet Çağrı Evran, Andaç Develİ İnsan hayatının belki de en büyük mutluluklarının kaynağı olan doğum olayı insanlığın varlığından beri belki de en çok ilgi uyandıran konulardandır. Fakat bu güzel olayın yanında bir de acısı vardır. Biz bu proje ile insanlığın ilgisini hala ayakta tutabilen bu olgunun verdiği acıyı dindirmek için ilk çağlardan itibaren uygulanan ve ağrı dindirmeyi amaçlayan anestetik maddelerin gelişimini araştıracağız. Bu proje ile amacımız doğumda dünden bugüne kullanılan anestetik maddelerin ve yöntemsel değişimlerin incelenmesidir. Projemiz sırasında eskiden kullanılan ağrı azaltıcı yöntemleri, anestetik maddeleri ve günümüzde doğum sırasında kullanılan anestezik yöntemleri anlatan kitaplar ve veri tabanları kullanılacaktır. Sarıkamış Dramı Okan günaydın, Burak elmaağaç, Orgül Derya bozkurt Sarıkamıştaki ihmalkarlık ve askeri harekattaki başarısızlık konunun özetini oluşturuyor. EKG (Elektrokardiyografi) Gelişim Tarihi İsmail Mikdat KABAKUŞ, Yavuz OCAK, Meryem ABBASİ, Bedri KARAİSMAİLOĞLU, EKG kalbin elektriksel aktivitesini ölçmede kullanılan hassaslaştırılmış bir galvanometredir. Bu projede günümüzde kullanımı çok yaygın olan EKG’nin başlangıcından günümüze kadar olan gelişimsel süreci incelenmesi amaçlanmıştır. EKG gibi zor anlaşılan bir buluşun temel düzeyinden başlayarak nasıl geliştiğini araştırırken EKG’nin nasıl çalıştığını, ne için kullanıldığını görme ve gösterme amacı etkili olmuştur. EKG tarihi 17. yüzyıl başlarına kadar gitmektedir. 1600’lerde W. Gilbert statik elektriği manyetik çekimden ayırmıştır. 1664’de Hollandalı bilim adamı Jan Swammerdam sinir ve kas bağlantısını bulmuştur. İlerleyen yıllarda elektrik ile ilgili bilgiler artmış canlılarda elektrik olup olmadığı tartışılmaya başlanmış. İtalyan anatomist Luigi Galvani 1786’da kas–sinir–elektrik bağlantısını çözmüştür. Elektriğin insan üzerindeki etkisi incelenirken, galvanometre icadı ve hassaslaştırılması ile insanda elektriksel aktivite ölçülmüştür. İlk defa kalbin elektriksel aktivitesi 1887’de Waller tarafından ölçülmüş; bu aleti bilim dünyasına tanıtan ise 1889’da William Einthoven olmuştur. Çalışmamız ‘Review’ türünde sistemik gözden geçirme yöntemi kullanılarak yapıldı. Bu konu ile ilgili yapılmış makaleler, diğer araştırmalar ve ansiklopediler içinde yer alan bilgiler kullanıldı. Tarihi bilgilerden yararlanarak yeni ve özet bir sentez yapıldı. 22 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı TIP ve İNSAN And the Oscar Goes to Munchausen! Berçin KUTLUK, Çiğdem ORUÇ, M. Tamer DİNÇER, Alper UÇKUN Bu proje, bir yapay bozukluk olgusu olan Münchausen Sendromu’nu konu edinmektedir. Münchausen Sendromu herhangi bir yönlendirme olmaksızın fiziksel hastalık belirtileriyle gelen ve bu şekilde ilgi çekmeyi ve hasta rolü oynamayı amaçlayan bireyleri tarifleyen psikolojik bir rahatsızlıktır. Projede, sendromu literatürde yer alan bazı vakalar üzerinden tariflemenin yanı sıra üniversitemizin İç Hastalıkları bölümünde öğrenim görmekte olan asistanlarımıza bir anket uygulayarak onların farkındalık düzeylerini ölçmeyi de amaçladık. Münchausen sendromunun etyolojisi çok net bilinmemektedir; ancak psikolojik faktörlerin yanı sıra sosyokültürel faktörlerin de hastalık gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Bu nedenle, doğu ve batı kültürlerinde hastalığın prevalans ve insidanslarının farklı olabileceğini düşünerek literatürde son 5 yılda yayınlanan vaka sayılarını da karşılaştırmayı amaçladık. Edindiğimiz sonuçlara göre yayınlanmış vaka sayıları için doğu ve batı arasında anlamlı bir fark bulunmaktadır; fakat bu farkın sadece sosyokültürel sebeplere dayandığı savunulamaz; akademik nedenler de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu konuda ek çalışmaların yapılması için projemiz yol gösterici olacaktır. Ayrıca üniversitemiz asistanlarına uyguladığımız anketin sonuçlarına göre de asiatanlarımızın çok fazla vakayla karşılaşmamakla beraber konuya ilişkin farkındalık düzeylerinin yüksek olduğunu belirledik. Münchausen Sendromu oldukça ilginç bir yapay bozukluk olgusudur. Bu tür hastaların invazif müdahalelere maruz kalmadan tespit edilmesi ve bu hastalara psikolojik tedavi verilmeye çalışılması hastaları korumak adına çok önemlidir. Her ne kadar nadir görülüyor olsa da doktorların bu sendrom hakkında ve şüpheli vakalarla karşılaştıklarında ideal davranışın nasıl olacağı konusunda bilgili olmaları gerekmektedir. Hastalık hakkında cevaplanamayan onlarca soru vardır. Bunların başında bu tür hastalara, reddedemeyecekleri bir tedavinin nasıl uygulanabileceği gelmektedir. Nadir de olsa bu sendroma sahip insanlarla karşılaşılabildiğinden, bu soru cevap aramaya değer bir sorudur. Hatalı Antibiyotik Kullanımı Sevgi TOPAL, Aynur ACIBUCA, Samime VURAL İlaç kullanımıyla ilgili birçok hata yapılmaktadır ve bu durum birçok sağlık problemini de beraberinde getirmektedir. Antibiyotikler de en çok kullanılan ilaçlardan biridir. Antibiyotikler genel anlamı ile mikroorganizmaların sebep olduğu enfeksiyonların tedavisinde kullanılan ilaçlardır. Antibiyotikler ateş düşürücü müdür? Her ateşi olan hastada antibiyotik kullanılmalı mıdır? Antibiyotikler yan etkileri olmayan masum ilaçlar mıdır? Altta yatan diyabet (şeker hastalığı), böbrek veya karaciğer rahatsızlığı gibi hastalıkları olan kişilerde antibiyotik seçiminin önemi var mıdır? Gebeler ve bebek emziren annelerde antibiyotik kullanımı nasıl olmalıdır? Penisilin alerjisi nedir? Nasıl önlemler alınmalıdır? Antibiyotikler, başka rahatsızlıklar için hali hazırda kullanmakta olduğumuz ilaçlarla etkileşebilir mi? Antibiyotik kullanımının dozunun bir önemi var mıdır? Bu çalışmada yukarıdaki sorulara yanıt aranarak hatalı antibiyotik kullanımındaki yanlış anlaşılmalar açıklanmaya çalışılmıştır. Hatalı antibiyotik kullanımının doğuracağı olumsuz sonuçların ciddiyetine dikkat çekilmiştir. Yanlış kullanımları önlemede yapılabilecekler ve bu konuda hekimin rolü üzerinde durulmuştur. Ölümden Sonra Yaşamak–Organ Bağışı Ayfer ASLAN, Bahar KELEŞOĞLU, Zeynep YAYLA, Chiyar ALİ Vücutta görev yapamayacak kadar hasta olan bir organın, bir yenisi ve sağlamı ile değiştirilmesi düşüncesi çok eski zamanlardan beri insanların ilgisini çekmiştir. Organ nakli, en basit tanımıyla, vücutta görevini yapamayan bir organın yerine canlı bir vericiden veya ölüden alınan sağlam ve aynı görevi üstlenecek bir organın nakledilmesi işlemidir. Organ bağışı ve kadavra donör yetersizliği ülkemizde ve tüm dünyada organ nakil alanındaki en önemli sorundur. Bugüne kadar çok sayıda genç hasta organ vericisi bulunamaması nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Özellikle böbrek yetmezliği gibi tedavisi olmayan kronik hastalıklarda hastalara organ nakli yapmak, hastanın hayat kalitesini yükseltirken ülkenin ekonomik yükünü de önemli derecede hafifletmektedir. Ülkemizde organ bekleyen hasta sayısı her geçen gün hızla artarken maalasef organlarını bağışlayanların sayısı aynı oranda artış göstermemektedir ve aradaki fark giderek büyümektedir. Türkiye’de 2003 yılı sonu itibariyle organ ve doku nakli bekleyen hasta sayısı yaklaşık 11 bin iken, aynı yıl içinde toplam organ bağışı sayısı 984’te kalmıştır. 2004 verilerine göre ise, bir milyon nüfus başına düşen kadavra donör sayısı, gelişmiş Avrupa ülkelerinde ortalama 30 iken, bu sayı ülkemizde sadece 4’tür. Bu rakamlar toplumumuzun organ bağışı konusunda duyarsız olduğunu, ülkemizde organ bağışının artırılması için geniş kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini göstermektedir. Doğanın Ücretsiz ve Yan Etkisiz İlacı: Gülmenin Anlamı Saliha DEĞİRMENCİOĞLU, Sibel OYUCU, Esin Merve EROL Niçin tebessüm eder veya güleriz? Kendi kendimizi gıdıklayınca niçin gülmeyiz? Mizah duygusu beynimizin hangi kısmında yer alır? Bunlar gibi birçok soru, gülmek ve kahkaha klinik bir hâdise olmadığı için henüz cevaplandırılamamıştır. Gülme ve güldürme bir insanın organizmasına fiziksel, heyecansal ve ruhsal canlılık katan psiko–fizyolojik bir eylemdir. Fakat zorlu yaşam koşulları, gündelik yaşamın getirdiği stres ve karamsarlık insanlara gülmeyi neredeyse unutturdu. İnsana hiç bir masraf yüklemeyen, çok kısa bir anda meydana gelen, gösterilmedikçe hiçbir işe yaramayan ve insanlarla münasebetimizde çok mühim bir yer tutan gülümsemenin, içtimai gücünün yanında bir de tıbbi gücü vardır. Projemizde gülmenin fizyolojik ve sosyolojik yönü araştırılmıştır. Seri Katiller Betül DEMİROK, Gül ŞALCI Suç ve cinayet kavramları, sadece sinemalarda devamı merakla beklenen filmlerin iyi tasarlanmış senaryolarında yada çok satan romanlarda işlenen popüler konulardan biri olarak değil, gerçek hayatın ve toplumların yüzleşmekten kaçtığı bir gerçeği olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bu tür konuların işlendiği film ve kitaplara olan yoğun ilgi, belki de insanların suça ve cinayete olan karşı koyamadığı merakının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Tarihte seri katillere bakıldığında pek çoğunun doktor ve yine pek çoğunun cerrah olduğu gerçeği ise konunun merak uyandıran diğer bir boyutudur. İşte bu noktalardan hareketle; seri katiller, onları suça iten ruhsal ve sosyolojik sebepler ve hekimliğin bu durumlarla olan ilintisi projede araştırma konusu edilmiş ana başlıklardandır. Meme Kavramını Kadın İçin Önemi ve Mastektomi Sonrası Rekonstrüktif Cerrahinin Rolü Emine Nihan ÇELDİRME, Osman Gökhan ÖZAKINCI, Zeynep Betül SOYSAL Meme fizyolojik fonksiyonları açısından çok önemli bir organdır. Yenidoğanın en sağlıklı beslenme şekli meme organının kullanımıyla olur. Ancak bu fizyolojik öneminin dışında insanların da memeye kattığı farklı bir önem vardır. Geçmişte bereketin, bolluğun simgesi olarak görülmüş, günümüzde ise daha ziyade kadının kadınlığını hissetmesini sağlayan, kadınlığını dışa vuran en önemli unsur haline gelmiştir. Jinekomastisi olan erkekler toplumda nasıl zor bir duruma düşüyorsa, memesini kaybeden kadınlar da aynı zor durumla karşılaşırlar. Toplum gözünde kişinin cinselliğinin dışa yansıyan kısmını temsil eder. Günümüzde meme kanseri vakalarındaki hızlı artış birçok kadının mastektomi operasyonu sonrası memesini kaybederek bu zor duruma düşmelerine sebebiyet vermektedir. Bir insan için bir uzvunu kaybetmek şüphesiz çok zor bir durumdur ama yine de insanlar için çok önemli bir unsurun, cinselliğin bir parçası olan memenin kaybı çok daha sarsıcı olabilmektedir. Ancak çağımızda modern tıbbın rekonstrüktif cerrahi alanında ulaştığı son nokta sayesinde bu duruma düşen kadınlarda oluşan psikolojik çöküntüyü en aza indirgemek amacıyla meme rekonstrüksiyon operasyonları yapılabilmekte ve kadınlar neredeyse mastektomi öncesi dış görünüşlerine kavuşabilmektedirler. Biyocerrah Tacettin AYANOĞLU, Melike DALASLAN, Okan ERMİŞ, Nur HÜRSOY, Özge ÖZEN Yaraları iyileştirmek için sinek larvalarının (kurtçuklar) kullanımına dair pratik uygulamalar, yüzyıllardır kullanılagelmektedir. Antibiyotik öncesi dönemde doktorlar, larvaların yaralardaki nekrotik dokuları elimine ettiğini ve hastalarda prognozu düzelttiğine dikkat çekmişlerdir. Buna rağmen çok bilinmemekte III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı ve yaygın olarak kullanılmamaktadır. Son zamanlarda bu yöntem gelişme kaydetmektedir. Projemizin amacı; kurtçuk tedavisinin, tarihçesini, nasıl uygulandığını, kullanım alanlarını, ülkemizdeki durumunu araştırmaktı. Ülkemizde sadece GATA’da ve Cerrahpaşa’da uygulanan bu tedavi yöntemini inceleyerek bilgi sahibi olmak, bu şekilde alternatif tıp yöntemleri ve hekim hasta ilişkilerine değinmek istedik. Çalışma yöntemimiz, bu konuda daha önceden yapılmış çeşitli araştırmalara ve sunumlara ulaşmak, yayınlanmış makaleleri incelemek, olgu sunumlarına yer vermek, resimler için internette arama motorları, veri tabanlarından yararlanmak, basında bu konu ile ilgili yer alan haberleri incelemek şeklindeydi. Çalışmamızda; kurtçuk tedavisinin tarihçesine, uygulama alanlarına, bu konudaki yeni gelişmelere, olgu sunumlarına ve basında yer alan haberlere yer verdik. Kurtçuk tedavisinin uygulanış biçimi, artı ve eksileri bulgular bölümünde tartışılmıştır. Sonuç olarak bu yöntemin kullanılırlığını ölçen tarafsız çalışmalar yayınlandıkça, yöntemin yaygınlığı da artacaktır. Bu yöntemin diğer bir yönü, uygulamadan önceki hazırlık aşamasıdır. Yöntemin yaygınlaşması ile hastaların bu konudaki ön yargılarını daha kolay aşmaları beklenmektedir. Devam eden çalışmalarda bu yöntemin uygulandığı hastanelerle temasa geçilip, halkın bu tedavi yöntemi ile ilgili bilgi seviyesini ölçmeye, görüşlerini öğrenmeye dönük araştırmalar yapılabilir. Transplantasyon Etiği: Organ Tarlasında Hasat Mevsimi A. Erdinç ÇİFTÇİLER, Gürkan GÜNER, Erdal SAĞ Her yıl bütün dünyada binlerce organ transplantasyonu vakası ile karşılaşıyoruz. Bu durum aslında gerek etik ilkeler açısından gerek hukuki açıdan birçok kısıtlamalarla sınırlandırılmış ve düzene sokulmaya çalışılmıştır. Ama olayın derinine indiğimizde karşılaştığımız örnekler bu kısıtlamaların zaman zaman çiğnendiğini gösteriyor. Örneğin Çin’de idam mahkumlarının organlarının tranplantasyon için kullanılması, insanların para karşılığı organlarını satması vs. Biz projemizde transplantasyonun etik ilkelerini, hukuki boyutunu transplantasyon için belirlenen sınırları inceledik. Araştırmalarımız sırasında dikkatimizi çeken çarpıcı örnekleri projemize dahil ettik. Konuyla ilgili yazılmış makaleleri tarayıp bilimadamlarının olaya bakış açısını, karşılaştığımız örneklerin hangi etik ilkelere ve yasal kısıtlamalara ters düştüğünü irdeledik. Bir Deney Bir Hayata Malolabilir mi? TGN 1412 Duygu DEMİRTAŞ, Zeynep ÖZ TGN1412’nin Alman firması TeGenero ve Amerikan Parexel firması tarafından 2006 Mart ayında yürütülen klinik deneyi deneklerin ölümle burun buruna gelmesine sebep oldu. Olay büyük yankı uyandırdı, medyada geniş yer buldu ve de klinik deneylerle ilgili birçok etik sorunu tartışmaya açtı. Deney, çift kör, randomize bir çalışmaydı. 2000 £ karşılığında görevlendirilen 8 denekten 2’si plasebo alırken kalan 6’sına yeni geliştirilen ilaç verildi. Verilen doz hayvanlara verilen dozun 1/500’üydü, yani güvenlik aralığı oldukça geniş tutulmuştu. Yine de bu, plasebo almayan deneklerde ilacın enjekte edilmesinden 5 dakika sonra ağır komplikasyonların gelişmesine engel olamadı. Denekler başlarının çatlayacak gibi ağrıdığını söylüyorlardı ve yandıklarını iddia ederek üzerlerindeki kıyafetleri yırtıyorlardı. Bu semptomlara kusma ve ağrı da eşlik ediyordu. Denekler yoğun bakıma alındı; ama hiçbiri bir daha asla eski sağlıklarına kavuşamayacaklardı. Çanakkale Cephesi Hekimleri Ehad GÖKÇE, Rafiye SARIGÜL, Çağlar COŞARDERELİOĞLU Günümüze kadar Çanakkale Cephesi birçok yönüyle ele alınmıştır. Fakat, savaşın gölgesinde kalan Sıhhıye Cephesi gündeme gelmemiştir. Sıhhıye cephesinde de en az Çanakkale Cephesindeki kadar zorluklar yaşanmıştır. Biz de bu projede sağlık alanında yaşanan zorlukları ön plana çıkarmak istedik. Çanakkale Savaşında sağlık alanında yaşananları araştırmak, hasta ve doktorların karşılaştıkları zorlukları göstermek. Savaşın gerisinde tıbbi uygulamaların nitelik, nicelik ve yeterliliğini verilere dayandırarak araştırmak ve tartışmak. Savaşta unutulan doktorların rolleri, savaşa olan katkılarını inceledik. 23 İnsan Olmak Zümrüt Duygu SEN, Altuğ YÜCEKUL, Mehmet Cahit SARICAOĞLU, Batuhan AYDOĞAN Günlük hayatta “İnsan olmak” çok kullandığımız bir deyimdir. Peki insan ve hayvan sınırını çeken sadece toplum mudur? Yoksa bu terimin altında yatan temel bir biyolojik fark var mıdır?, Öncelikle insan beynindeki farkındalık ve duygu durumlarından sorumlu muhtemel bölgeleri araştırdık. Bu bölgelerin temel olarak anatomisi ve fizyolojileri ile igili bilgileri edindikten sonra içlerinde majör sorumluluğa sahip ve de hakkında en fazla çalışılmış alanı bölgeyi seçip onun hakkında daha detaylı çalışmayı planlamıştık ancak çalışmayı bir bölgeye indirmenin insan olmayı tam olarak açıklayamayacağını araştırmalarımız sonucunda öğrendik. Projemizde hayvan homologları ile karşılaştırmalı olarak, kognitif yetilerimize olanak veren asosiyasyon bölgelerini özellikle prefrontal korteksi daha detaylı inceledik. Benim Çocuğum Gonca Gül GÜLBAŞ, Duygu YALINBAŞ, Hasan Fatih YÜKSEK “Benim Çocuğum” adlı projenin yapılma amacı, zihinsel engelli çocuk sahibi olan ailelerin yaşadıkları psikolojik ve sosyal zorlukları gözler önüne sermek ve hedef kitlesi geleceğin doktorlarından oluşan bir topluluğa “zihinsel engelilik” konusunda üzerlerine düşen sorumluluğu hatırlatmaktır. Zihinsel yetersizliğin pek çok sebebi olabilmektedir: genetik, konjenital veya sonradan kazanılmış olarak. Ancak bunların bir ortak noktası var ki o da şu: bunların çoğu önlenebilir özelliktedir. Tıpkı bir çok hastalıkta olduğu gibi… Üstelik malpraktis de buna yol açabilmektedir. Aileler genellikle zihinsel engelli çocukla karşılaşınca yaşadıkları şokla birlikte bu durumun faturasını sürekli birilerine kesmeye çalışırlar. Durumu inkar eder, içlerine kapanır, kendilerini ve çocuklarını sosyal yaşamdan soyutlamaya çalışırlar. Çocuklarının farklı olmasını kabullenememeyle gelişen rahatsız ruh hali, ebeveynlerin bilinçli veya bilinçsiz olarak davranışlarını olumsuz etkilemekte ve çocuklarının geleceğini bir nebze daha karartmaktadır. Zihinsel engelli çocuğa sahip olmanın getirdiği sorumluluklar aileleri karamsarlığa, çaresizliğe itmektedir. Bu anlamda onlara verilebilecek psikolojik destek sadece onların değil çocuklarının da geleceğini aydınlatacaktır. Bu ailelerin alacağı destek ile toplumda kendilerine ve çocuklarına yer açma süreci çok önemlidir. Bu aileler psikolojik danışmanlık ve davranışsal desteğe ne kadar çabuk ulaşırlarsa durumu o kadar kısa sürede kabullenip çocuklarını eğitme yoluna o kadar çabuk adapte olabilirler. Zihinsel engelli de olsa erken yaşta eğitime başlayan çocuklar mutlaka belirgin bir mesafe kaydederler. Özellikle küçük yaşlarda zihinsel alım kapasiteleri daha yüksektir. Bu da eğitime erken başlamanın önemini vurgulamaktadır. Bu anlamda devletimizin zihinsel engelli çocuk sahibi ailelere zorunlu psikolojik destek vermesi uygun bir çözüm olabilir belki de. Depresyonun Rengi; Mavi mi? Pembe mi? Alp YILDIRIM, Ceyda ÖNCÜL, Meltem Güzin ATİK Her yıl milyonlarca kişi depresyonla mücadele etmektedir. Depresyona bağlı düşen verimlilik ve sağlık harcamaları, kişisel bazda ve devlet bazında büyük maddi ve manevi yük getirmektedir. Depresyonun, kadınlar ve erkeklerde görülme sıklığına baktığımız zaman; yapılan araştırmalar, kadınlarda dört kat daha sık görüldüğünü ortaya koymaktadır. Bazı çalışmalar, kadınların biyolojik yapıları gereği depresyona daha açık olduklarını ispatlamak yönünde yapılmaktadır. Depresyonun oluşumu ve ortaya çıkışında çevresel faktörlerinde etkisi olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu noktada “Toplumsal Cinsiyet” kavramı devreye girmektedir. ”Acı çekmek kadınlara özgüdür”, ”Erkekler ağlamaz” gibi yargılar bu dört katlık farkta etkili olmaktadır. Biz, projemizde kısmen soyut sosyolojik bir kavram olan ”toplumsal cinsiyet” kavramının etkilerinin insan bedeninde somutlaşarak bir hastalığa dönüşüm basamaklarını kadın, erkek farklılıkları temelinde, karşılaştırmalı olarak irdemek istiyoruz. Adanmış Hayatlar Murat ÖZDEDE, Özkan ÖZTÜRK, Nazmi Onur OKUDUR Hepimizin de bildiği gibi tıp fakültesi öğrencileri olarak zorlu bir eğitim sürecinden geçmekteyiz ve anlaşıldığı kadarıyla bu eğitim ömür boyu sürecek. Buna bir de ülkemiz ve dünya koşulları içinde mesleki zorluklar da eklenecektir. O zaman bizi 24 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı bu mesleği seçmeye, sıkıntılara dayanmaya ve bu mesleği özveri ile yapmaya iten, yönlendiren sebepler nelerdir? İşte bu merakla bu projeyi yapmaya karar verdik, projemiz tıp fakültesinde okuyan öğrencilerin ve mezun olmuş doktorların bu mesleği neden tercih ettikleri, tercihlerinde nelerin etkili olduğu; okul boyunca ve mezuniyet sonrasında yaşanan zorluklar ve memnuniyetler hakkında bilgi edinmek. Problemleri göz önüne getirerek çözüm önerileri sunmak. Proje, Hacettepe Üniversitesi Tıp fakültesinde okuyan Dönem I, II, III, IV, V, VI öğrencileri ile birlikte Hacettepe Üniversitesi Hastanelerinde görev yapan hekimlerin eğitim süreçleri hakkındaki fikirlerini, eğer hekim ise eğitim süreçlerine ek olmakla birlikte mesleğini icra etmekte olduğu Hacettepe Üniversitesi Hastanelerindeki çalışma ortamı hakkındaki fikirlerini analiz etmek amacıyla tasarlanmıştır. Vücut Bütünlüğü Kimlik Bozukluğu Burç AYDIN, Anıl ERTÜRK, Selçuk YILMAZ Vücut Bütünlüğü Kimlik Bozukluğu (VBKB), oldukça nadir ve garip bir psikiyatrik rahatsızlıktır. VBKB durumunda hastalar sağlıklı bir uzuvlarının ampüte edilmesini talep etmektedirler. Literatürde hakkında oldukça az sayıda yayın bulunan VBKB’nin henüz gerçek bir psikiyatrik hastalık olup olmadığı dahi tartışmalıdır. Başlangıçta parafili olarak sınıflanan VBKB, artık bir kişilik bozukluğu olarak ele alınmaktadır. Tedavisi tartışmalı olan VBKB’de istemli ampütasyonun uygulanması etik ve hukuki tartışmaları beraberinde getirmektedir. Aşkın Bilinmeyen Yanları Güzin ÇAKMAK, Emine Ayça AKDEMİR, Oya DÖNMEZ, Ömer Burak ERİÇEK Sevgi, insanın doğuşuyla başlar. İnsan doğduğunda annesine büyük bir sevgi besler. Okula başladığında belki öğretmenine belki sınıf arkadaşına sevgi besler. Büyüdükçe başka insanlarla karşılaşır ve sevgisini de farklı kişilere veya nesnelere verir. Gün geçtikçe bu sevgi de büyür. Kimilerinde bu sevgi aşka dönüşür. Kişi aşık olduğu zaman vücudunda bir takım fizyolojik değişiklikler olur. Bu değişiklikler ise kiminde aşırı olur. Bu aşırılıklar ise o insanda bir takım rahatsızlıklara neden olur. Aşkın normal ve patolojik görünümlerini geniş bir spektrum içinde kavramanın olanaklı olduğu düşüncesiyle aşkın insan vücudundaki değişikliklerine baktık. Aşkı ve aşk patolojilerini inceleyebilmek için ilk yapılması gereken, ”insan arzusunun niteliği”ni nasıl kavradığımızı ortaya koyabilmektir. Örneğin bugün çoğumuzun bakışına göre, insan arzusunun, diğer canlıların arzulamalarından hiç de belirgin bir farkı bulunmamaktadır ”gereksinim”, ”istek” ve ”arzu” kavramlarının hepsi, hemen hemen aynı anlama sahiptir ve insan bedenindeki organik bir işlevin zorlamasıyla ilgilidirler. İnsandaki bu duyguların diğer canlılardan farklı olduğunu ve insan bedeninde meydana gelen patolojik bozuklukları, yani kişilerin yaptığı bir takım anormal davranışların sebebini görmeye çalıştık. Şap: Efsane mi? Gerçek mi? Onur ERGÜN, Gürcan GÜNAYDIN, Onur ARPAT, Musa Gürel KUKUL Halk arasında yaygın olarak doğru olduğu düşünülen inanışlardan olan “Toplu yaşanan yerlerde yiyecek ve içeceklere şap katıldığı” söylentisinin doğruluğunu araştırdık. Amacımız dinleyenleri aydınlatmak ve efsanenin gerçek olup olmadığını açıklığa kavuşturmaktır. Daha önce bu konuya ilişkin literatürde dar veya kapsamlı herhangi bir çalışma bulunmadığı için dinleyenler açısından konumuzun ilgi çekici olacağını düşünüyoruz. Proje esnasında şapın kimyasal ve farmakolojik özellikleri hakkında bilgi edinmek amacıyla kapsamlı bir kaynak taraması yaptık. Tıp fakültesi öğrencilerinin görüşlerini öğrenmek ve bilgilerini ölçmek amacıyla bir anket çalışması yaptık. Türkiye’nin Medyatik Doktor Profili Türkan BİRYILMAZ, Emine ÖZAY, Tuğba YAYLA Yeni TCK Yasasında hekimlere ilişkin düzenleme sonrası yazılı basının haber yapımında hekimlere karşı yanlı bir tutum oluşup oluşmadığının saptanması amaçlanmıştır. İkincil amaç olarak, lehte ve aleyhte haberlerin nesnel olup olmadığı irdelenmiştir. Haber kaynağı olarak çok satan ve 2000–2007 yıllarına ait internette erişilebilir bir arşive sahip 3 gazete seçilmiştir. En çok satan 5 gazeteden birisi satış yapılmadan ücretsiz dağıtıldığı için, diğeri ise internet üzerinde arşive sahip olmadığı için çalışma dışı bırakılmıştır. Böylece; Hürriyet, Milliyet, Sabah gazetelerinin 2000–2007 arası arşivleri taranmıştır. Hekim ismi verilerek yapılmış tüm haberler incelenmeye alınmıştır. Bu haberlerler, ilgili hekime yönelik “mesleki hata, mesleki ihmal, mesleki başarı” şeklinde kategorize edilmiştir. Mükerrer haberlerin sayısı yankı göstergesi bakımından hesaplanmış fakat aynı olay tek vaka olarak kodlanmıştır. Lehinde haber yapılan hekimlerin; haber konusu başarılarının nesnelliği açısından ilgili hekimin çalıştığı kurum (yurt dışı merkez, yurt içi üniversite hastanesi, Sağlık Bakanlığı hastanesi ve özel hastane), yaşadığı şehir, cinsiyeti, yaşı, varsa akademik ünvanı göz önüne alınmıştır. İlgili başarının literatüre katkısı ise yayınlandığı derginin etki faktörü (impact factor), patent durumu ve atıf sayısı ile değerlendirilmiştir. Aleyhinde haber yapılan hekimlerin ise; haber konusu ihmal veya hataları yargıya intikal etmeleri ve nihai yargı kararları gözetilerek değerlendirilmiştir. Uykuda Öğrenme Olur mu? Aysun AKSOY, Erdem YILDIZ, Kerime KÖFÜNYELİ Bütün insanlar uyurlar, uyku temel insan ihtiyaçları arasında sayılmaktadır ama insan vücudunun uykuya olan ihtiyacı, uyku sırasında insan fizyolojisinde meydana gelen değişiklikler ve bunların önemi tam olarak bilinmemektedir. Hayatımızın yaklaşık üçte birini harcadığımız, genellikle yorgunlukla ilişkili olduğunu düşündüğümüz uyku; günümüzde zamanımızın çok değerli olduğu, kısıtlı sürelerde bir çok işi yapmak zorunda olduğumuz anlarda, boşa geçen zaman olarak değerlendirilmektedir, çoğu kişi uykuda daha az zaman harcamaya çalışmaktadır ve çoğumuzun aklına zaman zaman aynı soru gelmektedir: Uyku gerekli midir? Yapılan araştırmalar sonucunda anlaşılmıştır ki uyku gereklidir, sadece yorulduğumuz için uyumayız, uykunun bir çok işlevi vardır. Bu işlevlerden en çok tartışılan, üzerinde en çok araştırma yapılanlardan biri de uykuda öğrenmedir. Bu fikir ilk ortaya atıldığında hem medyatik olarak hem de bilimsel olarak çok ses getirmiştir. Biz de bu projede, yapılan araştırmaları inceleyerek, uykunun öğrenme ve hafıza üzerindeki rolünün boyutlarını anlamaya, pozitif ve negatif yöndeki bilgileri birleştirerek bu konuyu eleştirisel bir biçimde yansıtmaya çalıştık. Nanoteknolojinin Kanser Tanı ve Tedavisinde Kullanımı Deniz DOĞAN, Damla HANOĞLU, Hilal AKDEMİR, Mehmet Orçun COŞKUN Kanser çağımızın en ölümcül hastalıklarından birisidir. Kanser tedavisine yönelik araştırmalar tüm hızıyla sürmektedir. Kemoterapi, radyoterapi ve cerrahinin sınırlı başarısına karşın nanoteknolojik yöntemler de geliştirilmektedir. Nanoteknoloji kanserin erken tanısında ve tedavisinde yakın gelecekte klinik uygulamalara girecektir. Projemizde nanoteknoloji hakkında genel bilgilerin ardından kansere yönelik nanoteknoloji araçları ele alınmıştır. Tanı ve tedaviye yönelik araçlar hakkında bilgi verilmiş, çeşitli makalelerden faydalanılarak en son çalışmalar hakkında perspektif kazandırılmaya çalışılmıştır. Kansere yönelik nano araçların bazılarını sıralayalım: Cantilever’ler, karbon nanotüpler tanıya yönelik araçlardır. Dendrimerler ise kontrollü ilaç taşınımı ve salınımında uygulama alanı bulabilirler. Nanokristaller suda az çözünen ilaçların hedeflerine varmalarını sağlayabilir. Yine çok değişik şekilli nanoparçacıklar multifonksiyonek terapötiklerden MRI ve ultrasonda kontrast ajan olmaya kadar değişik alanlarda kullanılabilirler. Nanokabuklar derin doku tümörlerinin ısı ile yok edilmesinde ve spesifik görüntülemede uygulama bulacaklar. Nanodalgalar ve kuantum noktaları da daha çok tanıya yönelik araştırmalarda kullanılmaktadır. Sonuç olarak şunu vurgulamak isteriz: Nanoteknoloji, önümüzdeki birkaç yılda, sadece kanser alanında değil, sadece tıp alanında da değil tekstilden elektroniğe, nakliye, eğlence, imalat sektörlerine dek hayatın her alanında etkisini hissettirecektir. Umut Tacirleri Ayşe DİKMEER, Hülya ATİK, Müfide OKAY Bugün hemen her ülkede, hiçbir bilimsel temeli olmayan ve araştırmalara kapalı yöntemlerle kansere şifa sağladığını iddia eden kişiler bulunuyor. Uluslararası Kanserle Savaş Birliği’nin açıklamasına göre, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinde dahi kanser hastalarının %50 kadarının etkinliği kanıtlanmamış yöntemleri kullandıkları sanılmaktadır. Bu yöntemler bilimsel yöntemlerin yerine veya onlara ek olarak çok defa doktorların bilgisi dışında yapılmaktadır. III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı Kanıtlanmamış yöntemlerle ilgili bilgiler meslekten olmayan kişilerce, ve ender de olsa, maalesef doktorlar hatta tanınmış ve saygın bilim adamları tarafından bilim dışı bir tavırla benzer şekilde topluma sunulmaktadır. Bu tür kanıtlanmamış yöntemler, gündelik yazılı ve görsel medyada da oldukça sık gündeme getirildiğinden, kanser hastaları veya yakınlarının bu haberlerden etkilenmemelerini düşünmek imkansızdır. Medyanın bilimsel çalışması tamamlanmamış, henüz fare deneyi aşamasındaki araştırmaları kansere çare olarak hiçbir etik sorumluluk gözetmeksizin yayınlaması ne derece doğrudur? Sonuç olarak diyebiliriz ki medya insanların kanser gibi zor bir hastalık karşısındaki umut açlığını kullanarak, bunun üzerinden rating ve para kazanmaktadır. Ne Yapsak, Ne Etsek, Nasıl Çalışsak? Hilal AKBAŞ, Rabia ÖZAY, İsmail BOZKURT Tıp Fakültesi uzun ve yorucu bir süreçtir. Hacettepe Tıp Fakültesi’nde bulunduğumuz süreç içerisinde herhalde bu ifadeyle her köşe başında karşılaşıyoruz. Bir yandan derslerin yoğunluğu, diğer yandan ise ağır bir sorumluluk herhalde bu eğitimi daha da hassas yapıyor. Bizim şu an için en çok uğraştığımız kısmı ise teorik dersler. Hacettepe Tıp Fakültesi’nde okuyan bir öğrenci derslerine nasıl çalışmaktadır, karşılaştığı zorluklar nelerdir, ders işleyişi ve kaynakları ile ilgili ne tür beklentileri vardır. Projemizin kaynağını oluşturan sorular bunlardı ve cevapları için fakülte genelinde bir anket çalışması yaptık. Sonuçların büyük bir kısmı öğrencilerin hemen hemen yakın çalışma stillerine sahip olduğunu gösteriyordu. Ders materyallerinin ulaşılabilirliği, öğrencilerin çalışırken hangi kaynaklardan yararlandığı, öğrencilerin derse devamlığının ne kadar olduğu konusunda pek çok fikir edindik. Umarız bu çalışma hem öğrencilerin çalışma tarzları hakkında daha çok fikir sahibi olmamıza hem de tıp eğitimi konusunda öğrencilerin beklentilerini öğrenmemize katkı sağlar. Daha Önce Tanışmış mıydık? Demet Başak ÇAKMAK, Büşra DOĞAN, Ayşegül BOYRAZ, Pınar ZENGİN Prosopagnosia (Yunanca Prosopon yüz + agnosia kayıtsızlığı), yüz körlüğü olarak da adlandırılan insan yüzleri tanıyamama, ayıramama durumudur. Prosopagnostikler göz, burun, ağız gibi yüzün her parçasını tek tek görebilmekle birlikte birbirleri ile ilişkisini kuramamaktadırlar. Bu durum kişinin görme yetisiyle alakalı değildir. Çok keskin gören bir kişide de yüz körlüğüne rastlanabilir. Normalde beyinde yüzleri tanımak için ayrılmış bölgeler vardır. Yüz körlüğü bu bölgelerde bir hasar oluşmasından yada bu bölgelerin görevini yerine getirememesinden doğar. Bu özelleşmiş bölgeler Img, Gpr, Id, Age, Sex, Mood, Att, Atr’dır. Bu merkezlerin hepsi bir bütün halinde çalışarak gördüğümüz kişiyi algılamamızı ve tanımamızı sağlar. Prosopagnosia Id merkezinin işlevini yitirmesi sonucu ortaya çıkar. Prosopagnosia hastaları yüzü Img merkeziyle bir görüntü olarak algılarlar fakat bu yüzün kime ait olduğunu bilemezler. Bu semptomlar çok karışık olduğu için birçok hasta ömrü boyunca bunun bir hastalık olduğunun farkına varamaz. HÜTF’de Zorunlu Hizmete Bakış Naci TATAÇ, Ezgi Su ASLAN, Tomurcuk DEMİRCİ, Ferhat İBRAHİMOV “HÜTF’de Zorunlu Hizmete Bakış” projesinin konusu hekimlere uygulanan zorunlu hizmet görevi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin bu konudaki görüşlerinin değerlendirilmesi ile ilgilidir. Bu doğrultuda öğrenciler arasında bir anket yapılması ve öğrencilerin zorunlu hizmet konusundaki düşüncelerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Yapılacak anketle öğrencilerin cinsiyetlerine, okudukları dönemlere ve yaşadıkları yerlere göre bu konuya bakışlarındaki farkların değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin konuya genel bakışının belirlenmesi, bu görevi hangi duygularla yerine getireceklerinin araştırılması hedeflenmiştir. Proje genelinde kullanılacak olan yöntem anketleme yöntemidir. 25 Posterler Alan Adı Dönem Sayfa Biyoloji DIII 29 Edebiyat (Öykü, Roman, Şiir) DI 31 Etik DIII 33 Felsefe DIII 36 Genetik DIII 39 Müzik DI 41 Resim, Heykel DI 43 Sinema DI 47 Sahne Sanatları DI 50 Tarih DII 51 Teknoloji DIII 58 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı TIP ve BİYOLOJİ Uykunun Hayatımıza Etkileri Reşit AKYEL, Fatih TAŞTEKİN, Hakan ULU, Ömer KOYUNCU Uyku; insanların hayatları boyunca ve en fazla yaptığı faaliyettir. Bu konuda hem kendimizi hem de bizi okuyan arkadaşlarımızı aydınlatmak istedik. Tıp okuyor olmamızın verdiği yoğun öğrencilik hayatımızda gün içinde bir aktivite yapacağımız zaman öncelikle taviz vereceğimiz nokta uyku oluyor. Bu da Diğer bir günü ve belki de o haftayı huzursuz, uykusuz, dalgın geçirmemize sebep oluyor. Uyku rahatsızlıkları kendi başına bir hastalık olabileceği gibi başka hastalıklara da sebep olabiliyor. Kendimizi ve yakınlarımızı bilgilendirmek gerektiğine inandık ve bu konuyu araştırmaya karar verdik. Uyku’nun evreleri, hayatımızdaki yeri, bize verdikleri ve bizden aldıkları neler bunları öğrenip daha sonra uykunun ve uykusuzluğun hayatımıza etkilerini inceleyeceğiz. Kızamığın Karanlık Yüzü Esra ÖZKAN, Gamze YILMAZ, Cumhur Galip GÜDÜK Kızamık oldukça eskiden beri bilinen; hem halk, hem de sağlık personeli tarafından kanıksanmış bir hastalıktır. Kızamık akut dönemde pnömoni, ensefalit, otitis media gibi ölüme ve sakatlığa neden olan komplikasyonlar yanında SSPE gibi öldürücü geç dönem sekellerine yol açar. Aşılamaya rağmen birkaç yılda bir epidemi yapan bu hastalığın son günlerde gündeme gelmesinin nedeni 5 Mayıs 2005 tarihinde günlük gazetelerde yer alan “kızamık aşısının iki dozdan tek doza indirilmesi sonucu subakut sklerozan panensefalit (SSPE) insidansının arttığı” şeklindeki haberler olmuştur. Mağdur olmuş insanlarla uygulanagelen aşı politikalarını karşı karşıya getiren ama soruna çözüm sunmaktan uzak olan bu süreci hekim adayları olarak doğru değerlendirmek durumundayız. Hastalığın gelişimi ve seyri hakkında gerekli klinik bilgiye sahip olması gereken bir hekim yaşadığı ülkede sağlık hizmetlerinin halka ulaştırılması yönünde de inisiyatif almalıdır. Ancak o zaman duygu sömürüsüyle belirsiz bir düşman yaratmak yerine hataların düzeltilmesi yönünde bir adım atmış oluruz. Aile Planlamasında Hekimlerin Görevi Bedrettin Orhan, Toygun Kağan Eren, Sercan Öz, Burhan Burak Savtekİn Aile planlaması konusundaki eksiklikler, evlilik öncesinden başlamaktadır. Yetersiz cinsel eğitim, evlilik süresinde ortaya çıkan çeşitli sağlık sorunları ekonomik sorunlar, toplumsal baskılar ve olumsuzluklar cinsellik konusunda evlilik öncesi bilinçlenmeye de engel olan ve aile planlamasını zorlaştıran etmenlerdir. Aile planlamasının hem kişisel hem ailesel hem de toplumsal bazda küçümsenemeyecek olumlu etkileri vardır. Bu etkiler, sağlıklı bir cinsel yaşam, sağlıklı nesiller, planlanabilir bir ekonomik yaşam ve kalkınma ve daha yüksek bilinç ve kalkınma düzeyine sahip bir toplum şeklinde özetlenebilir. Doktorların, aile planlaması için gerekli bilgi, beceri ve donanıma sahip olmaları yanında, hizmet verdikleri toplumun sosyal, kültürel ve ekonomik gerçekliğinin farkında olmaları, aile planlamasının başarısı için şarttır. Kök Hücre Tedavileri ve Yaşlanma Cenk Altunç, Fuad Fetullayev, Umut Orkun Çelebİ Amacımız, geleceğin en önemli tedavi yollarından biri olması düşünülen kök hücre transfüzyon işlemini ve bu yöntemle yaşlılığın engellenmesinin yollarını araştırmaktır. İnsanlar, doğduktan sonra büyürler. Bu büyüme yaklaşık 17–18 yaşlarından sonra sona erer. Bu yaşlardan sonra yıpranma süreci başlar. Bu dönem çeşitli evrelerden oluşur. Kişiden kişiye değişmekle birlikte ortalama 65 yaşından sonra bu dönem hızlanır. Böylece insanlar yaşlanmaya başlarlar. Yaşlanma mekanizmasıyla ilgili çeşitli teoriler mevcuttur. Bunların başında DNA yıpranması teorisi gelmektedir. Bunun da en önemli tetikleyicisi strestir. Yaşam boyu psikolojik ve/veya fiziksel strese maruz kalınmasıyla, hücrelerimiz kendini yenileme yeteneğini kaybeder. Tüm organizma yıpranmaya başlar. Ancak pek çok bilim adamı bu sürecin ertelenebileceğini ve hatta engellenebileceğini iddia etmektedirler. Gelecekte bunun kök hücreler yoluyla mümkün olabileceğini söylemektedirler. Kök hücreler, kendini yenileme özelliğine sahip, vücut içinde veya laboratuar ortamında uygun şartlar sağlandığında birçok farklı hücre tipine dönüşebilen farklılaşmamış 29 hücrelerdir. Bu hücrelerin yapay olarak çoğaltılmasıyla çeşitli kanser (lösemi, lenfoma) hastalıkları tedavi edilebilmektedir. Tüm olumlu gelişmelere rağmen etik sorunlar gündemdedir ve bu konuyla ilgili yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Sıfır Beden Manifestosu Aynur AYDOĞAN, Burcu GÖRGÜLÜ, Emine KAYGI, Hüseyin BALA Bu proje konusunu seçmemizdeki amaç; anoreksiyanın güncel bir hastalık olması ve görülme sıklığının giderek artıyor olmasıdır. Projede hastalığın tanımını, etyolojisini, risk faktörlerini, komplikasyonlarını, ruhsal boyutunu, belirti ve bulgularını, tedavisini araştırdık. Proje araştırılması süresince internet veri tabanlarından ve literatür taramasından faydalandık. Anoreksiya şişmanlamaya karşı ağır korku yüzünden bilinçli olarak aşırı zayıf kalma çabaları ile karakterize bir bozukluktur. Hastalığın oluşumu psikolojik, sosyolojik ve biyolojik olmak üzere üç boyutta ele alınabilir. Hastalığın tanısında; yaş ve boya göre beklenen ağırlığın %85 veya daha azına sahip olunması, normalin altında bir kiloya sahip olunmasına karşın, kilo alma veya şişmanlama ile ilgili yoğun korku duyulması, bayanlarda birbirini izlemesi gereken en az 3 adet döneminin olmaması gibi kriterler kullanılır. Erken teşhis ve önlem almak, kişinin daha çabuk iyileşmesini önemli ölçüde etkiler. Erken zamanlarda teşhis edilmeyen ve geç kalınan durumlarda yeme bozukluğu kronik hale gelebilir ve hastanın yaşamını tehdit edebilir. Tedavi kişiye özel olarak belirlenmelidir. Tedavide bireysel psikoterapi, grup ve aile terapisi, ilaç tedavisi gibi yöntemler kullanılabilir. Tedavinin birinci amacı hastanın vücut ağırlığının düzeltilmesi, ikinci amacı bireyin zayıflamayla ilgili uğraşılarının azaltılması, kendine güvenin ve bireyselliğin sağlanmasıdır. Biyoterörizm Burcu KOPTUR, Ayşe METİN, Yağmur CAN DADAKÇI, Mahmuy ASFUROĞLU Biyolojik terör (biyoterörizm) kişiler, gruplar yada hükümetler tarafından gerek ideolojik, gerekse politik veya finansal kazanç sağlamak amacıyla hastalık yaratıcı patojenlerin açık veya gizli şekilde yayılmasıdır. 11 Eylül 200’de ABD’deki terörist saldırılar sonrası, mektuplar içindeki şarbon sporları tüm dünyada biyoterör olgusunu yeniden gündeme getirdi. Aslında varoluşu ve düşmana karşı kullanımı çok eski tarihlere kadar uzanan biyoterörizm, son dönemde tekrar adını duyurmaya başladı. Biyolojik silahların önlenmesi yada etkisiz kılınması için hiçbir kesin çözüm yok. Hijyen kurallarına uyma, maske kullanımı ve olası belirtilerinde en kısa zamanda bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekiyor. Biyoterörizmde kullanılan ajanlara biyolojik silah denilmektedir. Bunlar bakteri veya virüs gibi enfeksiyöz ajanlardır. Savaş ajanları hem canlı mikroorganizmaları (bakteriler, protozoalar, ricketsia, virüsler ve mantarlar); hem de mikroorganizmalar, bitkiler veya hayvanlarca üretilen toksinleri (kimyasal maddeleri) içerir. Bu ajanların bazıları yüksek derecede öldürücüdür. Diğerleri de daha çok güçsüz bırakıcı rol oynar. Peki bu ajanlar nelerdir?, Bacillus anthracis, Botulinum clostridium, Çiçek, Yersinia pestis, Francisella tularensis, Coxiella burnettii. Görünmeyen Tehlike Şenol Demİrcan, Mete Can Karahasan, Emrullah Söğütdelen Modern tarih boyunca insanlığı etkilemiş ve gelecekte de etkilemeye devam edecek nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlardan en sinsi ve en etkilisini bulma yolunda, yayılım kabiliyetleri, insanları öldürme potansiyelleri, etki mekanizması, bulaşıcılığı, bulaşma yöntemi, etkinliği, etki süresi, ikincil etkileri, maliyeti, ulaşılabilirliği, kolay kullanımı, yaptığı mutasyonlar, hastalıklar, etkili tedavi ve önleyici yöntemlerinin olmayışı gibi kriterleri inceliyoruz. Günümüz dünyasında nükleer, kimyasal ve biyolojik silahları teknolojik, mali ve stratejik açıdan karşılaştırdığımızda biyolojik silahların ulaşımının daha kolay ve zararlarının daha büyük olduğunu gördük. İleri incelemeler sonucunda en ekili biyolojik silahın “antraks” olabileceğine karar verdik. Çiçeğin Görünmeyen Yüzü Emre ÖZBEK, İlyas ŞAHİN, Birgül ÖZKESİCİ, Özlem ERDEM Bu projede gecmişten günümüze kadar büyük bir tehdit unsuru olmuş çeşitli biyokimyasal etkenlerden biri, belki de en tehlikelisi olan çiçek virüsü önce genel özellikleriyle daha sonra da biyoterörism boyutuyla ele alınmıştır. Bir DNA virüsü 30 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı olan çiçek tarih boyunca birçok insanın canına mal olmuş toplumlarda hafızalardan silinmesi hiç de kolay olmayan birçok felaketlerin yaşanmasına sebep olmuştur. Çiçek hastalığı kişiden kişiye, damlacık yolu ile bulaşan hastalıklardan birisidir, virüs orofarinksten damlacıklar şeklinde yayılabildiği gibi, yakın temas sonrasında da bulaşabildiği gösterilmiştir. Ayrıca kontamine kişisel eşyalar ve çarşaf, yorgan dahil yoğun kullanılan eşyalarda virüsün yayılımına aracılık edebilir. Eradikasyon öncesi yapılan çalışmalarda ve epidemiyolojik incelemelerde, çiçeğin, suçiçeği ve kızamığa göre çok daha az bulaşma kapasitesine sahip olduğu gösterilmiştir. Ayrıca genellikle bulaşmanın yakın arkadaşlar ve ev halkı ile sınırlı olduğu da görülmüştür. Geniş okul salgınlarının tespit edilmemesi, hastalığın sistemik bulgular ve döküntü geliştikten (hastalığın klinik bulguları tam olarak ortaya çıktıktan), bir diğer ifade ile okula gidecek kadar iyi hissetmediği, yatak istirahatine ihtiyaç duyduğu dönemde bulaşıcılığının başlamasına bağlı olabilir. Biyolojik silah olarak kullanılma ihtimali yüksek olan çiçek hastalığına karşı aşının hazır tutulması ve olası saldırı durumunda erken izolasyon önlemlerinin alınması, virüsün neden olabileceği etkinin azalmasına sağlayabilecektir. Organ Nakli Samet Yılmaz, Seid Alİ, Afgan Hacıbayalev Vücutta görev yapamayacak kadar hasta ve hatta bedene zararlı hale gelen bir organın bir yenisi ve sağlamı ile değiştirilmesi düşüncesi çok eski zamanlardan beri insanların ilgisini çekmiştir. Organ nakli, en basit tanımıyla, vücutta görevini yapamayan bir organın yerine canlı bir vericiden veya ölüden alınan sağlam ve aynı görevi üslenecek bir organın nakledilmesi işlemidir. Organ nakli, günümüzde bir çok kronik organ hastalıklarında uygulanan rutin, geçerli ve ileri bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmektedir. Organ nakillerinde verici kaynağı canlı ve kadavra olarak ikiye ayrılmaktadır. Canlı kişilerden organ alınması, organ veren kişinin yaşamını riske sokmayacak çift organların birini almak ile mümkündür (böbrek, parça olarak karaciğer ve pankreas gibi. ) Kadavradan organ alınması için ise vericinin beyin ölümü olmuş ve organlarının kullanılabilir olması için gerekli yasal izinin alınmış olması gerekir. Kadavradan organ alımındaki sorun birçok dünya ülkesinde tartışılan, çözüm yolları araştırılan bir sorundur. Ancak, ülkemizde bu sorun daha da önem taşımaktadır ve transplantasyonun önündeki en önemli engeldir. Avrupa Ülkelerinde organ vericilerinin %80’i kadavra, %20’si canlı kaynaklı iken Türkiye’de tam tersine organ vericilerinin %75‘i canlı, %25’si kadavra kaynaklıdır. Son yıllardaki yapılan organizasyonlar ile ülkemizde kadavra verici bulma oranı azda olsa artmıştır. 18 Yaşından büyük ve akli dengesi yerinde olan herkes organlarının tamamını veya bir bölümünü bağışlayabilir. Bağışlanmış olan organın uygunluğu vericinin ölümünden sonra görevliler tarafından araştırılır. Organ bağışı kartınızın daima yanınızda taşınması organ bağışlama isteğinizin karışıklık ve gecikme olmaksızın yerine getirilmesini sağlayacaktır. Organ bağışı konusunda aldığınız kararın doğruluğundan tereddüt etmeyin. Organ bağışı bir hayat bağışıdır. Organ bağışından vazgeçtiğiniz anda üzerinizde taşıdığınız organ bağış kartını taşımaktan vazgeçmeniz ve merkezimize bu durumu telefonla bildirmeniz yeterli olacaktır. Ayrıca yakınlarınızı kaybettiğiniz zaman onların organlarının kullanılmasına izin verdiğiniz takdirde bu hayırsever davranış sizin için rahatlatıcı bir unsur da olabilir. Dövme (Tattoo) Erhan ARARAT, Taha BAT Dövme, kimi zaman bir harf, bir isim ya da bir sembol olarak karşımıza çıkar. İnsanların dövme yapma amacı belki duygularını dışa vurum belki de süs ya da gösteriş amaçlıdır. Ama dövmenin çok eski zamanlardan beri insanoğlunun kendini ifade etme sanatı ya da yöntemi olduğu kesindir. Günümüzde dövme yaptırmanın bir çok zararı vardır. Tehlikeli virus enfeksiyonları başta gelmektedir. Dövme yaptıran insanların sayısı giderek artmakda olduğu için biz bu projede dövmenin mümkünse yapılmaması gerektiğini ve eğer yaptıracak olan kişi kararlıysa, sterilizasyona dikkat edilmesi gerektigi hakkında bilgilendirmeyi hedefledik. Bağımlıyım, Bağımlısın, Bağımlıyız Serhan ÖZCAN, Türker ŞULAN, Vedat TAŞ, Mithat TEMİZER Günümüz tıp dünyasında madde bağımlılığı ve psikiyatrik hastalık nedeniyle sağlıkları bozulan doktorlara karşı artan bir ilgi vardır. Doktorlarda madde kullanımı sadece kendi sağlıkları açısından değil, sorumlu oldukları hastaları etkilemesi nedeniyle de ilgi odağı olmaktadır. Doktorlar, hastalıkları tedavi ve önleme çalışmalarıyla yada toplum için rol modelleri oluşturarak toplumun sağlığını etkilemektedirler. Madde bağımlılığı nedeniyle sağlığını yitiren doktor hem meslek hem de toplum açısından bir ikilem oluşturmaktadır. İşte tam da bu nedenle, proje calısma grubu olarak halkın sağlığı için hizmet veren doktorlarımızın kendi sağlıklarına ne kadar önem verdiklerini araştırmak istedik. III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı 31 TIP ve EDEBİYAT Tıp, Hekimlik ve Sağlıkla İlgili Türk Atasözleri Saralı Smeryakov, Sıtmalı Raskolnikov Bir ulus için atasözleri adeta bir kılavuzdur. Ayrıca bir toplumun düşüncelerini, her alanda bakış açısını yansıtır. Tıp bilimine gönül vermiş insanlar olarak ileride hizmet edeceğimiz bu toplumun tıp ve sağlık alanındaki görüşleri hakkında bilgi sahibi olmak temel amaçlarımızdandır. Atasözleri sadece düşüncelerden oluşmaz. İçlerinde bir milletin deneyimlerini de barındırırlar. Yıllarca karşılaştıkları sorunlara deneme yanılma yoluyla çözüm bulmaya çalışan insanlar deneyimlerini ileriki kuşaklara atasözleri ile aktarmışlardır. Bu sebeptendir ki diğer bir amacımız sağlık alanındaki bu tecrübeleri günümüz bilgileri ışığında irdelemektir. Bu amaçlarla tıp, hekimlik ve sağlıkla ilgili Türk atasözlerini çeşitli kaynaklardan araştırdık. Gördük ki tek bir kaynakta toplanmış değiller. Bu sebeple çalışma alanımızı sınırlandırdık. Kullandığımız kaynaklar şunlardır: Duru–Osmaniye (yazarı Şinasi’dir), Sabah Yayınları Türk Atasözleri Sözlüğü (TDK Türk Atasözleri Sözlüğünden alıntıdır). Bu iki kaynaktan konuyla ilgili Türk atasözleri bulunmuş, kendi içinde içeriklerine göre tasnif edilmiş ve günümüz bilgileri ışığında irdelenmiştir. Sabah Yayınları Türk Atasözleri Sözlüğünde 1992 tane atasözü vardır. Bunlardan 214 tanesi konuyla ilgilidir. Duru–Osmaniye’de ise 2500 tane atasözünden bulunanlara ek olarak 16 tane atasözü vardır. Bu 230 atasözü kendi içinde ölüm, sağlık, hekim, beslenme, ruh sağlığı gibi alt gruplara ayrılmıştır. Bu atasözleri aralarında olumsuz mesajlar verenleri olsa da genel haliyle çok doğru tespitler içermektedir. Bazıları o zamanlar doğru kabul edilen yanılgılar içermektedir ama bunlar oldukça azdır. Geriye kalanlar modern tıbbın doğru kabul ettiği bilimsel gerçeklerdir. Ortaya çıkan diğer bir nokta ise Türk milletinin tıbba ve tıp insanlarına verdikleri değerdir. Sağlığı da büyük bir kıymet olarak görmüşlerdir ve onu korumanın yollarını anlatmışlardır. Bu çalışmalardan çıkan sonuç Türk atasözlerinin hayatımızda ne kadar değerli ve önemli olduğudur. Arzu YAZAR, Zeynep KARABACAK, İzzet ERDAL Fyodor Mihailoyeviç Dostoyevski’nin hayatı, babasının ölümünün ardından geçirdiği ilk sara nöbetiyle tam anlamıyla değişti. Genellikle 35 yaşından sonra başlayan sara hastalığına çok erken yaşlarda yakalanmış olmasının yanı sıra, çevresindeki üzücü ve yıpratıcı olaylar hastalığının ilerlemesine ve nöbet sıklığının artmasına neden oldu. İşte bu projenin amacı, genel anlamda; kronik bir hastalığa yakalanmış sanatçıların hastalıklarının eserlerine ne şekilde yansıdığını, Dostoyevski’nin sara hastalığı vasıtasıyla anlamaya çalışmaktı. İlk olarak internet veri tabanlarını ve Hacettepe Üniversitesi kütüphanesini kullanarak sara (epilepsi) hastalığı hakkında genel bir bilgi edindik. Bu bilgilerle, Dostoyevski’nin hayatını incelediğimizde ise hastalık nedeninin, babasının ölümünün getirdiği suçluluk duygusu olduğunu gözlemledik. Duyduğu vicdan azabının ve nöbetlerin ne zaman geleceği konusunda yaşadığı sıkıntının, zaman zaman sara nöbeti, sıtma nöbeti geçiren roman kahramanları üreterek eserlerine yansıttığını gördük. Şiir, Kehanet ve Tıp–NOSTRADAMUS Mert İlker HAYIROĞLU, Zehra BOYBAY, M. Zahid SAĞIROĞLU, Haluk Çağlar KARAKAYA Dünya tarihinde daha çok kahin olarak tanınan ve “Yüzyıllar” isimli eseriyle günümüzde birçok tartışmaya sebep olan hekim Nostradamus’un şiirlerinin ve kehanetlerinin yaşamın zorluklarına bir çözüm olamayacağını anlaması ve yaşadığı dönemin zorluğuna rağmen kendisini vebalı hastalara ve tıp ilmine adamasını işleyeceğiz. Aslında konu genel olarak bazı insanların inançlarına sığınarak tıbbı hiçe saymalarının sonuçlarına da çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Yaptığımız ön araştırmalar sonucunda Nostradamus’u kahinliğinden çok şairliği ve en önemlisi hekimliği yönüyle inceleyen sadece birkaç araştırma olduğunu gördük. Çoğu doktorun veba salgını nedeniyle şehirleri terkettiği bir dönemde şehrinde hastalarla kalıp en azından birkaçını iyileştirebilen fedakar bir doktorun bu davranışının da geleceğin doktoru olan bizlere çok güzel örnek olmasını amaçlıyoruz. Cumhuriyeti Dönemi Türk Şiirinde Doktor Prototipi ve İmgelemi Cemaleddin ÖZTÜRK, Emin Hakan YÜCEL, Ertuğrul KAÇMAZ Cumhuriyetin ilanından sonra yazılmış olan şiirlerde doktor prototipi, imgeleminin araştırılması ve bulguların tıp öğrencisi yorumuyla açıklanması. 1923 yılından bu yana yazılmış olan doktor/sağlık konulu şiirler antolojiler taranarak seçilmiştir. Online kaynaklarda ise doktor ve hekim kelimeleri taranarak buna bağlı bulunan şiirler de incelenmiştir. İnceleme sırasında yazarın aklındaki doktor imgesi anlaşılmaya çalışılmıştır. İncelenen şiir örneklerinin büyük çoğunluğunda doktorlara olan güvensizlik ve sitemin ön planda olduğu tespit edilmiştir. Şiirlerin bir kısmında doktorlar umut kapısı olarak görülmekte ve onlardan beklenen yardım dile getirilmekte, çok azında ise doktorlar övülmekte ve onların toplumdaki önemi vurgulanmaktadır. Doktorların toplum içinde ayrı bir sınıf gibi görülmesi, çoğunlukla kişilerin hayatlarındaki mutsuz anlarda yer alan karakterler olmaları, kişilerin bilinç altında doktor ve mutsuz anlar imgelerini kaynaştırması, doktor hasta diyalogunun, hasta ile empati duygusunun geliştirilememesinden kaynaklanan duygular şiirlerde sitem ve güvensizlik temalarının çokça işlenmesinin nedenlerinden olabilir. Doktorlar üzerindeki bu olumsuz imaj, tıp eğitimi sırasında hasta ile diyalog kurma ve hasta psikolojisini anlamaya yönelik eğitimlerle değiştirilebilir. Ayrıca sağlık hizmetlerine, dolayısıyla doktora erişmekteki güçlükler kişileri bu aksaklığı doktorlar üzerinde yoğunlaştırmasına yöneltmiş olabilir. Bu olumsuzluk da sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması ile çözülebilir. Fatma Yekta ÜRKMEZ, Muazzez AYDIN, Mehmet ÖZGEYİK Christophe Grange’ın Romanlarında Tıp Can AYDEMİR, Mustafa ATMACA, Ali Erdem YILMAZ, İsmail ARSLAN Jean Christophe Grange son dönem Fransız Edebiyatının en çok ses getiren yazarlarından biridir. Polisiye roman türünde yazdığı birçok eseriyle tüm dünyada büyük bir hayran kitlesi oluşturmuştur. Okur kitlesinin kitaplarını okumaya başladıktan sonra ellerinden bırakamamasını bu yazarın gerçekten sihirli bir kaleme sahip olduğunu gösteriyor. Peki bu sihrin altında yatan gerçek ne?, Yazar eserlerine iki temel karakter üzerinden başlayıp bu karakterlerin yollarını bazen kesiştirerek bazen sadece birbirlerine yaklaştırarak okurun kafasını karıştırıyor; ama sonunda kahramanlar karşımıza tahtıravellinin iki ucunda çıkıyor. Bu iki karakterin yaşadıkları yerlerin tasvirlerini, şehirlerin ruhunu öyle mükemmel bir şekilde anlatıyor ki kendinizi Paris’in alafranga sokaklarında, İstanbul’un mistik mekanlarında hissedebiliyorsunuz. Yazarın her kitabında muhakkak değindiği bir başka nokta da Fransız toplumunun hiç de yabancı olmadığı göçmenlerdir. Birçok edebiyat eleştirmenine göre polisiye tarzında 21. yy’ın en iyi kalemlerinden biri olan Grange’i öne çıkaran etmen kitabın belli yerlerinde atılan düğümleri ne kadar zekice çözdüğüdür. İşte burada karşımıza Grange’in Figaro Magazin’e yaptığı genellikle sağlık konulu bilimsel röportajlar çıkıyor. Olayın tam bir pasif daireye dönüştüğü, kahramanların çıkmaz sokaklarda kaybolmak üzere olduğu anlarda yada mantıklı bir son gerektiğinde Grange her zaman tıp kozunu kullanıyor. Bazen estetik cerrahiyle, bazen kardiyolojik bir operasyonla bazen genetikle yada hafıza silme teknikleriyle bu konuda iyi olduğunu ispatlıyor. İşte biz bu projemizde Jean Christophe Grange’in Türkçe’ye çevrilmiş romanlarında kullandığı tıbbi konuları ana hatlarıyla incelemeye çalışacağız. Acaba romanlarında işlediği durumlar gerçekten var mı? Romanlarını yazarken profesyonel bir yardım aldı mı? İleride yaşam biçimimiz haline gelecek olan doktorluk mesleğinde bu soruların cevaplarının bulunması projemizin temel hedefine ulaştığını gösterecektir. Araştırmamızda yer alan konuların sizlerde de küçük de olsa bir ilgi uyandırması dileğiyle. Sanatçı Hekimler Tülin ÇOBAN, Faiq Alhajaabuhasan, Hakkı Caner İnan Projemizin amacı sanatçı hekimlerin hayatlarını ve sanat eserlerini inceleyerek sanata olan ilgilerinin nedenlerini ve hekimlikle sanat arasındaki karşılıklı etkileşimin sonuçlarını araştırmaktır. Araştırma aşamasında çeşitli internet veri tabanlarından yararlanarak sanatçı hekimlerin biyografilerine, çeşitli gazete ve 32 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı dergilerde yer alan söyleşilerine ve eserlerine ulaştık. Elde ettiğimiz bütün bu bilgileri sentezleyerek bir sonuca ulaşmaya çalıştık. Araştırmadan elde ettiğimiz bulgulara göre ülkemizde ve dünyada sanatla amatör yada profesyonel olarak ilgilenen hekimlerin sayısı yadsınamayacak kadar fazladır. Bu hekimlerin ilgilendikleri sanat dalları çok çeşitlidir. Hekimler sanata yaşamın sevimli tarafından bir uç yakalamak, ölüme bu kadar yakından tanık olduktan sonra ölümlü dünyada geride ölümsüz eserler bırakabilmek veya yoğun yaşam temposu arasında biraz olsun nefes alabilmek gibi nedenlerle yönelmektedirler. Çoğu sanatı ikinci bir meslek olarak görmekte, hatta bazıları hekimliğin bile önüne geçirmektedir. Sanatçı hekimlere göre sanatla hekimlik sürekli birbirlerini beslemekte ve ikisinin birlikteliğiyle hayat daha yaşanılası bir hal almaktadır. Dünya Edebiyatında Yoğun Olarak İşlenen Bazı Hastalıklar Alper ŞENER, Onur TAYDAŞ, Çağlar BEKTAŞ Edebiyat toplum ihtiyaçlarının ve beklentilerinin bir aynası olarak karşımıza çıkmaktadır. Birçok dönemde birçok yapıt toplumların yaşantılarını etkilemiş ve yaşanmışlıklarından etkilenmiştir. Yaşanılan mutluluk, hüzün, sevinç, acı veren tüm olaylar dönem dönem romanlara da konu edilmiştir. Hastalıklar da bu bağlamda toplumların yaşam tarzlarını, refah düzeylerini büyük bir ölçüde etkilemiş ve bu önemlilikte de edebi eserlerde ele alınmışlardır. Toplum yaşamını gerek deneyimsel gerekse örnek olması açısından etkilemiş ve toplum üzerinde gerek psikolojik gerekse ekonomik etkiler bırakmış bazı hastalıkları konu alan bu yapıtlardan bir kaçını inceleyerek bu çalışmaya konu aldık. İncelediğimiz bu romanlarda aileleri parçalamış, insanlara büyük hüzünler yaşatmış olan hastalıklar yeri geldiğinde aileleri birleştirmiş, insanların birbirlerine destek olmalarını sağlamış ve bazı imkansızlıkların aşılması ile de onları sevindirmiştir. Kimi zaman toplumsal dışlanmaya neden olan ve kimi zamansa insanlar arası dayanışmayı pekiştiren hastalıklar, etkilerini incelediğimiz bu romanlarda da göstermiştir. Bu yapıtlardan ve edebiyatın gücünden yola çıkarak diyebiliriz ki, fiziksel hastalıkların yanı sıra artan iletişim olanaklarıyla yaralanan ilişki hastalıkları ve toplum psikolojisini etkileyen olaylar her dönemde yapıtlara konu alınmıştır. Dream of Creating: Dream or Nightmare? Erdem FADILOĞLU, Başak ŞENEL, Hatice BEKTAŞ, Mehmet ÇOŞKUN Frankenstein, Mary Shelley’nin 1818’de yazdığı en önemli romanıdır. Roman, laboratuarında bir varlığı bir araya getiren ve sonra elektrik yoluyla onu canlandırmayı başaran anatomi öğrencisi genç bir bilim adamı hakkındadır. Bu varlık bütün görenleri nöbet geçirtecek kadar korkutan korkunç yüzü ile iki buçuk metrelik canavarımsı bir yaratıktır. Bu canavar insan toplumunda kendine bir yer bulamaz ve sonuçta bundan duyduğu acı sebebiyle bilim adamına ve bütün sevdiklerine düşman olur. Bilim adamının akrabaları birer birer yokedilir ve sonunda bilim adamı da ölür. Canavar, muhtemelen vicdan azabıyla ölmek üzere, vahşi tabiatta başıboş dolaşmaya başlar. Roman çok büyük bir heyecana yol açmıştır ve ortaya çıkardığı bu büyük heyecan hiç bitmemiştir. Romandaki ana tema doğa yasalarına karşı gelmenin eninde sonunda tepkisel sonuçlara yol açacağıdır. Bir başka konu da, kimya ve doğa felsefesiyle ilgilenen, yaşamın nedenlerini anlamak için önce ölüme yönelmek gerekliliğine inanan genç tıp öğrencisi Frankenstein’ın, yarattığı ve yaşam verdiği yaratığın sorumluluğunu üstlenmekten kaçtığıdır. Romandaki gerçek dışılık günün bilimsel gelişmelerinden sayılan elektrik ve tıpta sinir ve kas hastalıklarının tanısında kullanılan galvanizmle açıklanır. Romanın yazıldığı sırada, bilim dünyası mayalanma süreci içindeydi. 1791’de Luigi Galvani ve Alessandro Volta’nın araştırmaları, özellikle elektriğin hayatla ilişkisine işaret ediyordu ve buna ilgi çok yoğundu. Yaşayan dokuların “hayvan elektriği” ile dolu olduğu bile düşünülmüştü. Bunun için, elektrik gücü temsil eden bir sözdü ve bu söz halk arasında büyülü bir tabir olmayı sürdürdü. Dr. Frankenstein’in hikayesi, toplumsal uzaklaştırma ve kişiliğin oluşmasında yetiştirmenin rolü kavramlarını da ele almıştır. Yazıldığı zaman da büyük yankı uyandıran ve büyük eleştirilere yol açan “bir canlı yaratma” fikrinin beraberinde getirdiği etik ikilemler, günümüzde de klonlama ve kök hücre çalışmaları konularında hala önemini korumaktadır ve tıp biliminin neler yapabileceği ve tıp etiğinin nelere izin vermesi gerektiği arasındaki dengeyi düşündürmektedir. Nerdeyse 200 yıldır hiç eskimeyen Frankenstein “yaratığı” günümüzde pek çok bilimsel gelişme ve tartışmanın odak noktası olmuştur. Molière Önderliğinde Tıp ve Sanat Salih DEMİRCİOĞLU, Zafer KAYA, İklim GÜRCAN, Ahmet BİLGİN Bir tıp öğrencisi olan Moliere aynı zamanda sanat alanına da yönelmiş biridir. Ailevi sorunlar yüzünden ilerde tıp öğrenimini yarım bırakmak zorunda kalacak olan Moliere bir savaşta yaralıların muayene edildiği bir yerde doktorluk yapmış ve orda gördüğü vahşet ve sıkıntı onu ilerde bu konuda çeşitli eserler vermeye yönelmiştir. Peki neden orada bulunan her doktor değil de Moliere, gördüğü şeylerle ilgili eserler vermiş ve de oradaki olanları eleştirmeyi düşünmüştür? Tabiki de sanatsal bir gözle tıpa, doktorlara, hastalara bakabildiği için, yaraları oyun yazan gözlerle görüp kalem tutan parmaklarıyla tedavi ettiği için. Bizler de hayatındaki dönüm noktası olan, tıp öğrenimini yarım bırakmasına; ama sanat alanında bile olsa tıptan tamamen kopamayan Moliere’nin bu anısından yola çıkarak tıp ve sanatın ilişkisini araştırmak için anketler hazırladık ve bunları sanatçı ve de doktorlara uyguladık. Bu şekilde Moliere’de ikisi birden bulunan sanat göze ve tıp gözüyle, tıpa ve sanata bakabilmeyi ve bu yolla edindiğimiz bilgilerle tıp–sanat ilişkisini günümüz insanları üzerinden yansıttık. III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı TIP ve ETİK Denek Olarak İnsan Hekim Hakları Insanların denek olarak kullanılmasının etik olarak uygun olup olmadığının tartışılması ve geçmişten bu yana insanların denek olarakkullanıldığı vakaların araştırılması. İnsanlarin denek olarak kullanılmasının bilime ne derece faydalı insanlığa ne derece zararlı olabileceğinin tartışılması. Betül ABANOZ, Cemile ESER, Muhammed GARROH Bu projede; “Hekim Hakları” konu edinilmiştir. Hekim, sorumlu olduğu konular yanında onu bu kutsal görevde koruyacak haklara da sahip olmalıdır. Nitekim sahiptir de. Hekimin haklarının neler olduğu, bu hakların yeterliliğinin ve gerekliliğinin değerlendirilmesi bu proje kapsamında incelenmeye çalışılacaktır. “Hekimlere verilen haklar devlet tarafından güvence altına alınmış mıdır”, “alınmışsa bu yasalar nelerdir” soruları da bu çalışmada cevap verilmesi planlanmaktadır. Sonuç olarak tedaviye gelen hastayla hekim arasında bir sözleşme yapılmış sayılmaktadır. Bu sözleşme iki tarafın da haklarına saygılı olması gerekliliği konusunu düşündürür. Unutulmaması gereken nokta son zamanlarda üzerine basa basa söylenen hasta haklarının varlığı kadar hekimlerin de haklarının varlığı ve korunması gerekliliğidir. Bu yüzden en başta bizler hekim olarak bunu savunmalı ve halkın hekimler üzerindeki olumsuz düşüncelerini ortadan kaldırmak için elimizden geleni yapmalıyız. Hekimler yılların getirdiği bir rahatlık içinde, yasal sorumluluklarını bilmekten uzak kalmışlardır. Bu eksiklik telafi edilmelidir. Hasta ve hekim hakları bir bütündür ve karşılıklı saygıyı gerektirir. Bağımlılık Yapan İlaçlar ve Reçeteli İlaçların Suistimali Hülya Efetürk, Pembe Gültutan, Emine Kutlu, Osman İstemez Bağımlılık yapabilen reçeteli ilaçların neler olduğunu ve aynı zamanda bu ilaçların nasıl suistimal edildiğini öğrenmeyi amaçlayan bir proje hazırladık. Türkiyede bu konuyla ilgili çok fazla bir veri olmadığı ve yeterli araştırma yapılmadığı sonucuna vardık. Kimliksiz Ölüler Deniz KOCAÖZ, Bünyamin TEYMUR, Muhammet KOCABAŞ 70’li yıllardan bu yana giderek büyüyen kitlesel turizm akımı ile birlikte, yaşanan kazalar da arttı ve kurbanların kimliklendirilmesi konusu daha önem kazandı. Çünkü, hızlı trenler yada kapasitesi 650 kişiyi aşan dev airbuslar, her geçen gün daha çok insanı daha hızlı şekilde gideceği yere, ama ne yazık ki zaman zaman da ölüme götürebiliyor. Böyle büyük facialar yaşandığında televizyonlara yansıyanlar, sadece itfaiye ve kurtarma ekiplerinin hummalı çalışmaları. Ama perde arkasında çok zor ve hassas işler yapılıyor. Adli tıp uzmanları ve emniyete yada jandarmaya bağlı özel bir ekip, cesetlerin tanımlanması işini gerçekleştiriyor. Her açıdan zor bir görev. Çünkü, kurbanlardan geriye genellikle insanı hatırlatacak fazla bir şey kalmıyor. Meydana gelen kaza veya doğal afetler sonrası birçok insan hayatını feci bir şekilde kaybetmekte, bazen de küçük yanlışlıklar yüzünden hayatta olan yakınların öldüğü düşünülmekte. İşte bu noktada adli tıp uzmanları devreye giriyor. Diğer kurumlarla ortaklaşa yapılan hummalı çalışmalar sonucu bütün cesetlerin kimlikleri belirlenmeye çalışılıyor. Bu işlemlerin hem ölü yakınları için hem de resmi işlemler için gerekliliği tartışılmaz. Çünkü cesedi bulunamamış yada kimliği teşhis edilememiş her kişi “kayıp” olarak görülmektedir. Bu da aslında kişinin ölümle yaşam arasında bir yere sıkışıp kalması anlamına gelmekte. İşte biz bu gibi durumlarda Adli Tıp’ın kimlik tayini sırasında hangi yöntemleri kullandığını, hangi koşullar altında çalışmaların yürütüldüğünü ve ölü ve ölü yakınlarına uygulanan işlemler hakkında daha fazla bilgi edinmeyi amaçlıyoruz. Medyadan İlginç Tıp Haberleri Funda ÖZGÜRLER, Hilal AYVAZ, Seda KARAALİ, Fatma ÖZLÜ Her gün sağlıkla ilgili birçok yeni haberle karşılaşıyoruz. Hiçbir zaman popularitesini yitirmeyecek olan bu konu, insanların ilgisini çekebilmek için medya tarafından malzeme olarak kullanılıyor ve halka yalan yalnış, çarpıtılmış haberlerle aktarılıyor. Biz bu projeyle bu gibi haberlerin ne kadarının gerçeği yansıttığını ve ve işin asıl bilimsel yönünü aktarmayı amaçladık. İşte haberlerden birkaç örnek; Tatlıses türküleri sara nöbetini tetikliyor, Aşk şeker hastalığını azaltır, Yüzük parmağı uzun olan spora yatkın oluyor. 33 Mustafa KARAARSLAN, Faruk BALICA, İ. Yunus GÜREL Çocuk İstismarı, Munchausen By Proxy Sendromuna Hukuksal Yaklaşım Zeynelabidin Öztürk, Kübra Yİğİt, Ufuk Durmuş Çocuğun sağlığını, fizik ve psikolojik gelişimini olumsuz etkileyen; bir yetişkin, toplum veya devlet tarafından bilerek veya bilmeyerek yapılan hareket veya davranışlara çocuk istismarı denmektedir. Çocuk istismarı karmaşık nedenleri ve trajik sonuçları olan; tıbbi, hukuki, gelişimsel ve psiko–sosyal kapsamlı ciddi bir sorundur. Dünya Sağlık Örgütü bir yetişkin tarafından bilerek veya bilmeyerek yapılan ve çocuğun sağlığını, fiziksel ve psiko–sosyal gelişimini olumsuz yönde etkileyen davranışları çocuk istismarı olarak tanımlamaktadır. Çocuk istismarının; fiziksel, duygusal, cinsel istismar ve çocuk ihmali olmak üzere tipleri vardır. Munchausen by proxy sendromu ise özel bir çocuk istismarı formudur. Aile veya koruyucu çocukta bir hastalık varmış gibi yapmakta yada hastalık yaratmakta ve \hasta\” çocuğu doktora götürmektedir. Sonuçta, tıbbi öykü, laboratuar testleri veya hastalığın gerçek nedeni değişmekte veya tıbbi tedavi nedeniyle yaralar oluşmaktadır. Bazı vakalarda ise anne direkt olarak zararlı eyleme neden olabilmektedir (zehirleme, ilaç verme gibi). Bu ve benzer durumlara maruz kalan çocuk için Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu ve Çocuk Koruma Kanunu çeşitli önlemler geliştirmiştir. Yasalarımızda pek çok önlem ve yaptırımlar bulunmaktadır. Ayrıca ülkemizde adli tıp kurumlarının da bu gibi durumlar için yaptığı bazı uygulamalar mevcuttur. Hekimlerin Gözünden Ötenazi Fatih GÜZELKARA, Hasan ERDOĞAN, Murat ÇİMCİ Tıp, hukuk, felsefe ve sosyolojinin ortak konusu olan ötenazi, giderek insanlık için daha büyük bir sorun olmaktadır. Ötenazinin taleplerinin giderek artmasındaki en büyük nedenler ise, hayat koşullarının iyileşmesiyle birlikte uzayan insan ömrü, bilimin gelişmesi sonucunda bitkisel hayattaki insanların yaşatılması olarak gösterilebilir. Günümüzde, bilim ve etik çoğu kez karşı karşıya gelmekte, bilim adamları aralarında ciddi tartışmalar yapmaktadırlar. Genetik klonlama, kürtaj ve ötenazi tartışmaya yol açan sorunlardan birkaçıdır. Biz ötenaziyi inceleyecek, hekimlerin bakış açısını değerlendireceğiz. Bu projedeki amaç ötenazinin etik boyutunu daraltarak sadece doktorların bu konuya olan bakış açılarını değerlendirmektir. Proje doktorlarla yapılan görüşmelerle geliştirilecektir. Yeni Nesil Cenin Osman Akcan, Fuat Hİdayetov, Ensar Aydemİr, İbrahim Erdem Gökmen Bu projeyi hazırlamaktaki amacımız; insan klonlamasıyla ilgili bakış açılarını, beklentileri ve klonlamanın geleceğiyle ilgili düşünceleri değerlendirmektir. Ayrıca bu konunun dini açıdan ele alınmasını sağlamak da amaçlarımız arasındadır. Bilindiği gibi son yıllarda en çok tartışılan konulardan biri insan klonlanması oldu. Ahlaki açıdan, uygulanmasının doğru olup olmadığı tartışıldı. Etik olarak bunun mümkün olmadığını savunanlar ile bilimsel bir yaklaşımla ılımlı düşünenler vardır. Bu iki farklı değerlendirmeyi göz önüne alarak klonlamanın getireceklerini ve götürebileceklerini incelemek hedeflenmiştir. Klonlamayla ilgili Hacettepe Hastanesinde görevli stajyerlere ve doktorlara yapılan anketle bu konudaki bilgileri ve düşünceleri değerlendirilmiş ve projemizde sunulmuştur. Türkiye’de Sağlık Haberciliği Mete ULUÇAY, Uğur BAL Görsel anlamda televizyonda sağlık programları yaygınlaştı. Sağlık ile ilgili haber ve bilgilendirmeye talep var, ancak gazetelerdeki sağlık haberleri tutarlı değil. Bazen bilinçsiz çeviriler ciddi anlam bozukluklarına sebep olabiliyor. Ülkemizde ekonomik 34 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı ve sosyal düzeyin, insanlarımızın yaşam tarzlarının batı toplumlarına biraz daha yaklaşmasıyla, toplumumuzda çevre kirliliği, küresel ısınma, kadın ve çocuk hakları gibi pek çok farklı konuda farkındalık ve merak da yükselmeye başlamıştır. Bu toplumsal değişim insanların kendi sağlıklarına bakışıyla da ilgili kökten görüş değişikliklerine yol açmış gözüküyor. İnsanlar daha uzun yaşamanın dayanılmaz cazibesiyle kendi beden ve ruh sağlıklarıyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmaya hatta kendi kendilerinin doktoru olmaya özen gösteriyorlar. Ülkemizde özellikle kalp damar hastalıkları ve kanserden korunma, cinsel yaşam, yemek alışkanlıkları ve zayıflama yöntemleri üzerine odaklanan bilgilenme hevesi, çoğu zaman uzman insanlar tarafından yada okullarda değil de basın ve yayın organları tarafından doyuruluyor. Özellikle gazete haberleri ve televizyon yayınları zaman zaman bir hekim / uzman tarafından yazılmış / yapılmış olsa da bir çok kez gazetelerin ilk sayfalarında yada ana haber bültenlerinde bir şirketin karına yönelik, yanıltıcı yada doğru olmayan haberler yer alabilmektedir. Bu programların ne kadar çok izlendiği ve gazetelerdeki haberleri okuyanların milyonlarla ifade edildiği düşünülürse kişi sağlığı hakkındaki haberlerin neden çok titiz ve uzman görüşü alınarak hazırlanması gerektiği daha iyi anlaşılabilir, çünkü bir yanlış haberi okuyup uygulamak kişinin sağlığını ve / veya parasını kaybetmesine yol açabilir Toplumda Özürlü Çoçuğa Kürtaj Edanur Kurdoğlu, Ufuk Sönmez, Okan Özdemİr Toplumda herkesin özürlü çocuğa kürtaj konusunda aynı görüşe sahip olması mümkün değil. Amacımız, halkımızın özürlü çocuğa kürtaja ne kadar tolerans gösterip göstermediğini kavramayı ve böylece farklı düşüncelerdeki insanların yorumlarını karşılaştırabilmektir. Araştırmada öne çıkan düşünce ise insanların özürlü çocuğa kürtaj fikrini din ve yasal açıdan farklı yorumlayıp etik açıdan çoğunluğun bir düşüncede birleşmeleridir. Bu düşünce de kürtajın zorunluluk durumlarında yapılabileceği ama bir doğum kontrol yöntemi olmadığıdır. Birçok doktora göre engelli çocukların rahatlıkla yaşayabileceği bir ortam olmadığı gibi bu bireylerin topluma yapacağı katkı da yok. Bu nedenle çoğu doktor özürlü çocuğa kürtaj yapılması gerektiği kanaatinde. Tabii ki bir doktor için özürlü çocuk doğmasını engellemenin en son yöntemidir kürtaj. Ama “son çare” kavramını unutmamakta biz doktorların görevidir. Doktorlar ve Şiddet Esra KAYACAN, Esin ERDOĞAN, Aylin CAN Türkiye’de son yıllarda hastanelerde, özellikle acil servislerde hizmet veren hekimlerin şiddete maruz kalma sıklığı artmaktadır. Şiddete maruz kalma hekimler kadar diğer sağlık çalışanları ve hatta diğer hastalar ve yakınları için de ciddi bir sorun olabilmektedir. Günümüzde şiddet diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında Türkiye için şimdilik önemli bir sosyal sorun değildir. Ancak yine de her yerde karşımıza çıkabilen saldırganlık için acil servislerin bağışık olamayacağı açıktır. Bunun en iyi göstergesi de acil servislerin bekleme odalarında ve tedavi alanlarında ortaya çıkan şiddetin görsel ve yazılı basında sıklıkla yer almasıdır. Bu doğrultuda biz de çeşitli makalelerden, TTBnin kayıtlarından ve çeşitli gazete arşivlerinden yola çıkarak doktorların şiddete maruz kalma oranını ve bu şiddetin onları nasıl ve ne yönde etkilediğini araştırdık. Tıp Mafyası Emrah YILMAZ, Erdal ÖZELÇİ, Yunus TOKAT, Oknur ÇEÇEN Medikal mafya adlı bu projede yasal boşlukları kullanarak hekimlik bilgilerini kendi maddi isteklerine alet eden gizlice adeta organ ticareti yapan hekimler ve bu konudaki görüşler araştırılmıştır. Gazete ve internette çıkan haberler ışığında tıp dünyasında etik ve ahlaki değerlere tamamen ters düşen yasal olarak adı organ mafyalığı olmasa da maddi açıdan düşkün insanların bu durumunu kendi çıkarları için kullanan meslektaşlarımız araştırılmıştır. Toplum tarafından en saygın mesleklerden biri olarak görülen hekimlikte bile yasal boşlukların, bazıları tarafından etik değerleri hiçe sayarak nasıl kolay kazanç kaynağı olarak kullandığı görülmektedir. Ülkemizde organ transplantasyonu konusundaki yasal boşlukların bulunduğu bilinmektedir. Kanunlara göre, organların maddi çıkar karşılığı alınıp satılması suçtur. Ancak organlar bağış yoluyla alınabilmektedir. İşte bu bağış kılıfı birçok istismara zemin hazırlamaktadır. Önerimiz ise insanların organ bağışı konusunda daha fazla bilinçlendirilmesi ve teşvik edilmesidir. Ayrıca bu konuyla ilgili yasal düzenlemelerin tekrar gözden geçirilmesi gerekmektedir. Malpraktis Irmak UÇAK, Mesude ÖZEL, Burçin ÖZYİĞİT Her yıl binlerce tıp fakültesi öğrencisi hastalara zarar vermemek üzere yemin ederek mezun olmaktadır. Ancak her yıl bir çok hasta gereksiz veya endikasyonu olmayan testler, ilaçlar, ameliyatlar sonucu, iatrojenik nedenlere bağlı olarak ölmekte ve ciddi morbiditeye maruz kalabilmektedir. Son yıllarda doktorların yapmış olduğu uygulamalar nedeniyle aleyhlerine açılan davalarda ciddi bir artış gözlenmektedir. Bunda hastaların haklarını aramakta aktif olmalarının yanı sıra işlemekte olan eğitim ve sağlık sisteminin yetersizliği de rol oynamaktadır. Hemen her türlü tıbbi girişimin bir takım riskleri vardır. Uygulama bu riskler göze alınarak, yarar– zarar dengesi gözetilerek yapılır. Tıbbi girişimlerde meydana gelen istenmeyen durumların, hekimin kötü uygulaması mı yoksa hukukun izin verdiği risk, yani tıbbi deyişle komplikasyon mu olduğunu ayırt etmemiz son derece önemlidir. Projemizin amacı, ortaya çıkan tıbbi hataların nedenlerini, hekimin ve sistemin bu kavramdaki yerini araştırmak ve değerlendirmek ayrıca komplikasyon–malpraktis olgularını ayıran sınırları incelemektir. Propranolol Mucizesi Naciye Bİlgİn, Ayşegül Sevİm, Ece Onat Başından travmatik bir olay geçmiş insanların, travma sonrası stres bozukluğu durumlarının Propranolol’ la tedavi edilmesini amaçlayan bir proje konusunu ele alıyoruz. Bu konu ile ilgili yapılmış sınırlı sayıda deneysel çalışma bulunuyor ve ilacın bu hastaların tedavisinde kullanımı şu an yalnızca deneysel aşamadadır. Bu çalışmalar ayrıca akıllara etik konusunda da bazı soru işaretleri getiriyor. Kişilerin hafızalarındaki travmatik olayların etkilerini zayıflatmak, kişinin yaşamında ne gibi olumsuz sonuçlar doğurabilir, kişinin duygu bütünlüğü bu durumdan nasıl etkilenir, ve farklı amaçlar için kullanıldığında ne gibi sınuçlar ortaya çıkar, gibi. . . Propranolol adlı ilacın Post Traumatic Stress Disorder durumunda ne kadar yararlı olduğunu araştırmak, bu konuyla ilgili yapılan çift kör deneylerin sonuçlarını inceleyerek, hastalar üzerindeki faydalı etkilerine olduğu kadar, yan etkilerine de bakarak, bu tedavi şeklinin günlük klinik kullanılabilirliğinin ne aşamada olduğunu görmek. Konunun etik boyutunu inceleyerek, hasta ve toplum üzerinde ne gibi olumsuz sonuçlar doğurabileceğini görmek Yeni TCK Işığında Hekimin Yasal Sorumlulukları Fatih BEŞİROĞLU, Bayram BÜYÜKBULUT, Ali GENÇER, Erol KALENDER Yeni TCK nın kabulüyle birlikte tıp mesleği hukukundaki değişikler hakkında tüm hekimlerin bilgi sahibi olması gerekmektedir. Kanuni yaptırımlarla karşı karşıya kalmak istemeyen hekimler mesleklerini yeni TCK ya uygun icra etmelidirler. Yeni TCK hekimleri bazı konularda zor durumda bırakmaktadır. Biz de hangi durumlarda bunun gerçekleşeceğini ve hekimlerin bundan nasıl korunabileceğini araştıracağız. Bununla ilgili yapılmış birçok araştırma mevcut. Biz de yeterince tartışılmamış ve açığa çıkarılmamış yönlerini araştıracağız. Türk Hukukunda Ötenazinin Yeri ve Diğer Devletlerdeki Uygulamalar Veli KORKMAZ, Furkan YAPICI, Ali KARAYAĞMURLU, Qurban Ali ADINA Ötenazinin Tanımı: Hiçbir şekilde tedavisi mümkün olmayan, insanda acıma duygusu uyandıran bir hastalıkla yaşamak zorunda olan, hastanın talebiyle, icrai yada ihmali bir davranışla, tıbbi yoldan hastanın hayatına son verilmesidir. Projemizdeki amacımız ötenazinin değişik ülkelerde uygulamalarının gösterilmesidir. Ötenaziyi Kasten Adam Öldürme Suçu Sayan Devletler, a) Fransa, b) Arjantin, c) Brezilya, d) Bulgaristan, e) İsveç, f) Macaristan, Ötenaziyi Ayrı Suç Sayan Devletler, a) İtalya, b) Yunanistan, c) Finlandiya, d) Almanya, Ötenaziyi Suç Saymayan Devletler, a) A. B. D, b) Hollanda, c) Belçika, Ötenazinin uygulanması ülkelere göre değiştiği gibi, uygulanma şekli de değişmektedir. Örnek olarak, Avustralya da özel olarak hazırlanan bir bilgisayar aracılığıyla yapılan ötenazi uygulaması sırasında bilgisayar, hastaya ölmek isteyip istemediğini son kez soruyor. Hasta, \evet\” derse bir tuşa basarak, kendisinin hayatına son verecek ilacın enjekte edileceği elektronik düzeneği harekete geçiriyor. Yaşama hakkı ise Anayasamız, III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı Uluslar arası sözleşmeler ve Hasta Hakları Yönetmeliği ile koruma altına alınmıştır. Yaşama hakkını bertaraf edebilecek bu hüküm iç hukuk bağlamında özel bir kanun olan uluslar arası antlaşmalara aykırı olduğu gibi, Anayasamızca güvence altına alınan yaşama hakkının da ihlali niteliğindedir. Dünya Hekimler Birliği’ Ekim 1987’ Madrid’ yapılan 39 uncu Genel Kurulu’ nda kabul edilen bildirgeye göre ötenazi, etik olmayan bir davranış olarak görülmektedir. Ötenazi hem hukuki hem tıbbi hem etik hem inançsal açıdan görüldüğü gibi uygun bulunmamaktadır. Biz de grupça karşıyız.” Tıbbın Hukukla Buluşması Semanur KARAGÜLLE, Nur HAMAMCI, Tuğba AYDOĞAN, S. Ayça GÜLENAY Adli Tıp, insan vücudunu ve insanla ilgili davranışların yarattığı sonuçları hukukun yargı aşamasında doğru ve bilgilenmiş olarak değerlendirebilmesi için bilirkişilik yapan bilimdir. Adli tıp, diğer tıp bilim dallarından farklı yapı ve içeriğe sahip bir dal olarak dikkati çekmektedir. Multidisipliner bir yaklaşımın temel olarak bulunması, hukuk, kriminoloji, sosyolojinin yanı sıra genetik, biyoloji, biyokimya ve patolojiyi de kapsaması onu diğer dallardan ayırmaktadır. Adli tıbbın diğer tıp dallarından en önemli farkı ise sosyal konularla ilgisi nedeniyle dinamik ve dışarıya çok açık bir çalışma alanının bulunmasıdır. Denebilir ki tüm ihtisas dalları içerisinde işbirliğine en açık bilim dalı adli tıptır. Şiddet olgularında çocuk hekimleri, acil hekimleri, psikiyatristler, cerrahi dallar ve Halk Sağlığı ile çalışırken, ölüm olgularında patoloji, biyoloji, mikrobiyoloji ve toksikoloji ile işbirliğindedir. Bu da tıp fakültesinde herkesle işbirliği ve ortak çalışma alanı oluşturması açısından çok pozitif bir durumdur. Adli tıbba olan ilgimiz proje konumuzu bu alanla ilişkilendirmemizi sağladı. Özellikle adli toksikoloji projemizin temelini oluşturmaktadır. Ayrıca adli tıbbın tarihi, gelişimi, kullanım alanları, toplumsal ve hukuksal gerekliliği de projemizin içerisinde yer almaktadır. Çocuk İstismarı Gülşah Çıkrıkçı, Ezgi Deniz Çıplak, Seda Soğukpınar Çocuk istismarı son günlerde ülkemizde çok tartışılan ve gündemi oluşturan bir konu; bu nedenle biz de çocuk istismarını ve çocuk istismarının ülkemizde yaygınlaşmasının altında yatan nedenleri son dönemlerde yaşanan, haberlere taşınan olaylar üzerinden değerlendirmek istedik. Çocuk istismarı fiziksel, ruhsal, cinsel ve sosyal her türlü zararı kapsıyor ve oldukça yaygın. Dünyada, ülkeden ülkeye değişmekle birlikte her yüz çocuktan 1 ile 10’u istismara uğrarken; Türkiye’de, kimi bölgelerde her 10 çocuktan beşi istismar ve ihmale uğruyor. Sosyo–ekonomik durum ve eğitim düzeyi belirleyici etkenler. Çocuk istismarı genellikle çocuğun en yakınları tarafından yapılıyor. Tanımlanması ve tedavi edilmesi en zor travma şekillerinden biri ve çocuk açısından uzun dönemli fiziksel, psikolojik ve sosyal sonuçlar yaratıyor. İstismara uğrayan çocuklarda genelde bazı ortak karakteristikler oluşuyor; düşük özsaygı, hiç bir işe yaramama duygusu, seks konusunda tuhaf düşüncelere sahip olma, içine kapanık olma ve yetişkin insanlara fazla güvenmeme gibi. Hatta bazı çocuklarda intihara teşebbüs görülebiliyor. Ayrıca bu çocukların, yetişkin olduklarında genelde ya çocuklara cinsel taciz uyguladıkları yada para kazanmak için cinselliklerini kullandıkları görülüyor. 1. derecede çocuğun ve 2. derecede ailenin örselenmesini önleyecek tedbirlerin alınmasının sağlanması; çocuktaki ve ailedeki olası travma ve örselenmeyi tedavi ve rehabilite etmek amaçlı çalışmaların yürütülebilmesi için acilen \ÇOCUK KORUMA MERKEZLERİ” kurulması gerekmektedir ve cinsel istismarı ortadan kaldırmanın en etkin yolu oluşmasını önlemektir, buna yönelik programlar geliştirilmelidir. Çocuklara yönelik bu programlar, olası istismar durumlarını tanımalarını, uygun bir yolla tepki göstermelerini ve böyle bir durumda güvendikleri bir erişkine olayı anlatmalarını hedeflemektedir. Çocuk istismarının önlenmesi için atılacak en önemli adım konuyla ilgili ailelerin ve toplumun bilinçlendirilmesi olacaktır. ” Reklamin İyisi Kötüsü Olur mu? Nimet GÜLEN, Sinem POLAT, Ali Hasan ZUBAROĞLU Günümüzde sağlık hizmeti veren kuruluşların sayısı ve sunduğu olanaklar artmıştır. Bunun yanı sıra son yıllarda “hekim–hasta” ilişkisini “müşteri” ilişkisi olarak benimseyen sağlık kurum ve kuruluşları da artmaktadır. Bu artış kaçınılmaz olarak bu hizmeti veren kuruluşlar ve kişiler arasında rekabeti doğurmuştur. Bu rekabetin bir sonucu olarak reklamın sağlık alanında da kullanılması yaygın hale gelmiştir. Bu 35 projede amaçlanan; reklamı tıp alanında kullanmanın etik ve hukuksal boyutunu, yapılan reklamların ne kadar doğru olduğunu, bunların denetimi için herhangi bir kurumun olup olmadığını araştırmak ve bu konudaki uygulamaları güncel örnekler üzerinden ele almak; ayrıca sağlık alanında insanları yanlış şekilde bilgilendiren, yönlendiren ve kimi zaman haksız rekabet yaratan reklamlara karşi eğitimleri süresince yeterince bilgilendirilmeyen tıp fakültesi ögrencilerini biraz olsun bilinçlendirmektir. Projede bu görevi üstlenen kurumlar ve ilgili yasal mevzuatı incelenmiştir. Mevzuata uyulmadığı takdirde gündeme gelecek cezalara ve örneklerine yer verilmiştir. Sonuç olarak hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının reklam yapmalarının bütünüyle yasaktır, yayınlatabilecekleri ilanlar ise çok katı bir çerçeve ile sınırlandırılmıştır. Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası Sare ALKAN, Hikmet Ekin SÖNMEZ, Özge NADASTEPE Sosyal güvenlik arayışı, çok eski tarihlere dayanmasına rağmen günümüzde, ülkemizde olduğu gibi birçok gelişmekte olan ülkenin önemli sorunlarından biridir. Ekonomik istikrarsızlık, birçok gelişmiş ülkenin de sosyal güvenlik sisteminde sorunlar yaşanmasına sebep olmuş ve sistem değişikliği arayışını da beraberinde getirmiştir. Bu projede öncelikle sosyal güvenliğin kapsamı ve bir bileşeni olan sosyal sağlık sigortası araştırılmıştır. Sosyal sağlık sigortası için temelde iki farklı sistem bulunmaktadır. Bunlar Anglo–Skandinav ülkelerde yürütülen genel vergi gelirlerine dayalı, bütün topluma yönelik sigorta ile kıta Avrupası ülkelerinde yürütülen prime dayalı, çalışan kesime yönelik sigortadır. Çoğu ülke bunların karmasını kullanmaktadır; ayrıca özel sigortacılık da hemen her ülkede farklı oranlarda mevcuttur. Çok boyutlu bir inceleme yapıldığında sigorta sistemlerinin, ülkenin demografik ve sosyo–ekonomik durumu, çalışanların toplam nüfusa oranı, kadınlar için düzenlenen yönetmelikler ve IMF gibi çok uluslu örgütlerin politikalarına göre şekillendirildiği görülmüştür. Proje kapsamında Sosyal Güvenlik Reformu’nun 4 ana maddesinden biri olan Genel Sağlık Sigortası Yasası incelenmiştir. Türkiye’de şu anda karma bir model yürürlükte olup, farklı kesimlere farklı sigorta kurumları aracılığıyla hizmet verilmektedir; fakat bir hizmet standardizasyonu bulunmamaktadır. Finansmandaki açıkları gidermek amacıyla, prime dayalı modelin bu kurumlar arasında kapsamını genişletmek ve devletin bu yöndeki harcamalarını azaltmak, ayrıca özel sigortanın payını da artırmak şeklinde özetlenebilecek yöntem istenen sonucu vermemektedir. AB içinde istihdam yapısı açısından Türkiye’yle benzeşen ülkelerde primli sistemin iyi işlemediği ortaya çıkmış, GSS’nin finansmanını vergilerden sağlamanın daha etkin olduğu anlaşılmıştır. Sağlık politikası kamuyu eşit, adil ve verimli sağlık güvencesi altına alabilecek, sosyal devlet ilkesiyle tam olarak bağdaşacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Hekim Sorumluluğu ve İlaç Etiği Şeyda DEĞER, Mebrure Beyza ÖZGÜN, Hüsna TOPAL İlaç tanıtımını ilaç firmalarının belirlediği tıbbi mümessiller gerçekleştirmektedir. Tanıtım sırasında doktoru teşvik amaçlı eşantiyon ürünler de verilmektedir. Bu konuyu araştırmamızın gerekçesi hekim mümessil arasındaki bu etkileşimde tıbbi etik dışı uygulamaların sık sık gündeme gelmesidir. Doktorların ilaç mümessillerine karşı tutumları kısaca 4 grupta toplanabilir: 1– İlaç mümessillerinin gerekliliğine inanan doktorlar, inanmayanlara göre, ilaç mümessillerine yönelik daha olumlu tutuma sahiptirler. 2– Doktorlar, ilaç mümessillerinin bilgi ve eğitim desteği sağladıklarına inanmaları halinde, onlara yönelik daha olumlu tutumlar geliştirirler. 3– Doktorlar, ilaç mümessillerinin satış tarzlarını agresif bulmadıkları taktirde, onlara yönelik daha olumlu tutumlar geliştirirler. 4– İlaç mümessillerinin ve firmalarının bilimsel toplantılara ve araştırma projelerine sağladıkları katkılar, doktorların ilaç mümessillerine yönelik daha olumlu tutum geliştirmelerine hizmet eder. İlaç pazarlama tekniklerinin etik yönünü irdeleyen makalelerde aşırı promosyonel tekniklerin hekimlerin temel reçete yazma davranışlarını etik olmayan yönde değiştirebildikleri ortaya konmuştur. Şimdiye kadar alınmış olan önlemler Sağlık Bakanlığınca yayınlanan iki genelge ve Türk Tabipleri Birliğinin hazırladığı ‘Hekim ve İlaç Tanıtım İlkeleri’nden ibarettir. Ancak bu düzenlemelere rağmen sorun çözümlenmiş değildir. Bu durumu medyada çıkan haberlerden anlamak mümkündür. Toplumun görüşlerini dikkate alan yeni uygulama modellerine, kurallara ve mekanizmalara gereksinim vardır. 36 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı Dini ve Hukuki Pencerede Küretaj Merve CİNGİ, Melike Badoğlu, Fadime DİNÇER, Nimtaj Abdullayeva Toplumumuzda küretaj uygulamasının sıkça uygulanan bir uygulama olması, konuyla ilgili yasaların devamlı gözden geçirilmesi ve bu uygulamaya toplumsal ve dini bakışların medya organlarında gün geçtikçe daha sık yer alması bize projemizde bu konu üzerinde yoğunlaşmamız gerektiğini düşündürttü. Ayrıca insan haklarının ihlali konusundaki tartışmaların bu konuya da dahil edilmesi ve istismara açık hale gelmesi, bu konuyu proje konusu olarak seçmemizi sağladı. Bu projeyi hazırlarken amacımız, dünya genelinde ve ülkemizde “küretaj” uygulamasıyla ilgili araştırma yapmak ve bundan hareketle bu uygulamaya din, ırk, hukuk ve toplum kuralları açısından bakışları irdelemekti. Bu projeyi hazırlarken; elde edebildiğimiz kitaplardan, internetten ulaşabildiğimiz makalelerden yararlandık. İlk olarak küretajın genel kuralları ve uygulaması ile ilgili bilgi edindik. Ardından kendi ülkemizden başlamak üzere diğer ülkelerde küretaj uygulamasıyla ilgili hukuk kurallarını ve bu kuralların tarihçesini araştırdık. Ülkelerin sosyo–ekonomik durumlarıyla küretaj sıklığının ilişkisini irdeledik. Ayrıca, dini kurallar ve din ahlakının küretaj uygulamasına ne gibi etkileri olduğunu incelemeye çalıştık. Bilimin Gizli Kahramanları Olcay KURTULAN, Simay DAL, Vedat HEKİMSOY, Jacqueline Akinyi OTIENO Projemizin amacı; hayvan deneylerinin tıp araştırmaları için kaçınılmaz olduğunu düşünenlerle, bu uygulamadan bütünüyle vazgeçilmesi gerektiğini düşünenler arasındaki tartışmayı ortaya koyarak, hayvan deneylerinin bilime ne kadar katkı sağladığını etik çerçevede değerlendirmektir. Bu projenin yapılması sırasında; internetten elde edilen dokümanlar, görüşler, etik yasalar ve Hacettepe’nin etik kurul sayfasındaki bilgilerden yararlanılmıştır. Hayvan deneylerinden vazgeçilememesinin sebebi, şimdiye kadar birçok bilginin bu yolla elde edilmiş, güvenilir ve kullanılabilir bilgiler olmasıdır. Örneğin, birçok hastalıkta uygulanabilecek tedavi yöntemleri, aşılar ve çeşitli ilaçların mekanizması hayvan deneyleri sayesinde bulunmuştur. Fakat hayvan deneylerine karşı olan grup, hayvan deneylerinin bazı çalışmalarda sonuçsuz kaldığını öne sürerek, bu çalışmalarda hayvanların gereksiz yere katledildiğini vurgulamaktadır. Hatta bazı kesimler, hayvan deneylerinde varılan bazı sonuçların insanlarınkiyle örtüşmediğini ve insanlara zarar verebileceğini belirtmektedir. Tıptaki araştırmalar için hayvan deneylerinin yerine çeşitli yöntemlerin kullanılabileceğini öne sürmektedirler. Bu yöntemlere projemizde ayrıntılarıyla yer verilmiştir. Sonuç olarak; proje hazırlığı boyunca çeşitli görüşler araştırılmış, hayvan deneylerinden vazgeçilemeyeceği sonucuna varılmıştır. Fakat bu deneylerin çeşitli yasalarca sınırlandırılması ve etik kurallarına uygun olarak yapılması gerekmektedir. Hayvan Deneylerinin Tıp Eğitimdeki Yeri Gizem Kumru, Özkan Urak, Coşkun ÇİFTÇİ Modern tıbbın gelişiminde büyük öneme sahip olan hayvan deneyleri; bugün ciddi etik tartışmalara konu olmaktadır. Bazı bilimadamları özellikle ilaç araştırmaları ve fizyoloji çalışmalarında hayvan deneylerinin şart olduğunu savunurken; diğerleri ise bu deneylerin gereksiz olduğu kanaatindedirler. Projemizde; hayvan deneylerinin özellikle tıp eğitimindeki yeri ve gerekliliği tartışılmış ve fakültemizde yapılan bir anket çalışmasıyla desteklenmiştir. TIP ve FELSEFE Tıp Fakültesi Öğrencilerinin Tıp Hakkındaki Görüşleri Emre ÇANKAYA, Ali CAVİT, Cengiz BURAK, Erkan YÜCE Bu proje çalışmasında tıp eğitiminin öğrencilerinin sosyal yaşamlarına olan etkisini araştırmayı hedef olarak belirledik. Amacımız tıp eğitiminin, öğrencilerinin sosyal yaşamlarını ve psikolojik durumlarını nasıl etkilediğini araştırmak. Öğrencilerin eğitimlerine ne kadar zaman ayırdıklarını, günlük uğraşlarını ve ne çeşit hobilerinin olduğunu anket yöntemiyle sorgulamak. Bu amaçla tıp öğrencilerini ankete tabi tuttuk ve sonuçlarını projemizde sizlerle paylaştık. Türkiye’de ve Dünyada Aile Hekimliği Serhat KİRAZ, Mehmet COŞKUN, Murat Yaşar TAŞ Aile hekimliği, bir tıp disiplini. Diğer tıp branşları gibi kendine özgü bir eğitimi, uygulaması ve araştırma konuları bulunan, dahili tıp bilimleri içinde değerlendirilebilinen klinik bir branş. Kalp Hastalıkları, Kadın Hastalıkları ve Doğum, Cildiye gibi branşlardan farklı olarak Aile Hekimliği, hastalarında yaş, cinsiyet, organ yada sistem ayırımı yapmaz, eğitimi dahilindeki tüm hastalara hizmet verir. Birinci basamak, bir hastanın ilk başvurduğu sağlık kurumudur. Hasta gereği halinde birinci basamak hekimi tarafından 2. basamağa yada daha üst kurumlara sevk edilir. Aile hekimi/genel pratisyen hastaların ilk başvuracakları hekimdir (birinci basamak hekimliği). Aile hekimi bir ailenin tüm bireylerinin tüm sağlıklarından sorumludur ve bütün sağlık sistemiyle kendine kayıtlı bireyler arasında köprü görevi yapar. Kendine kayıtlı hastaların sağlık sisteminden en iyi şekilde faydalanmalarından sorumludur. Bu tanımı gereği hastaların acil durumlar dışında kendi aile hekimlerine görünmeden 2. ve 3. basamak kurumlara (hastanelere) gitmeleri bazı sakıncalar taşımaktadır. Aile hekimleri sadece aile merkezli bir yaklaşım göstermez, aynı zamanda toplum sağlığının gereklerini gözeten bir yaklaşım sergiler. Aile hekimi hastalarının farketmedikleri, şikayet etmedikleri sağlık sorunlarından da sorumludur. Hastalarını bilgilendirir, gerekli sağlık kontrollerini yaparak hastalıkları erken dönemde yakalamaya çalışır, hastalıklara karşı alınabilecek önlemleri uygular. Koruyucu hekimlik aile hekimliğinde önemli bir yer tutar. Belirsiz ve Değişken İdeal: Güzellik Begüm Gökçen TAN, Emine Tİmurlenk, Özgür Seğmen Hayatın her alanında davranışlarımız ve yaptığımız tercihler üzerinde çoğu zaman farkında olmasak da önemli bir etkiye sahip olan “güzellik” kavramının net bir tanımını yapmak, yada belirli standartlarını ortaya koymak oldukça güçtür. Bununla beraber yükselen yaşam standartları, bilimsel ve teknolojik gelişmeler sonucunda bu fazlasıyla belirsiz ve öznel ideale ulaşmak için sunulan olanaklardan yararlanmak isteyen, bunun için maddi–manevi fedakarlıklarda bulunan insanların sayısı giderek artmaktadır. Öte yandan güzellik kavramının materyalist bir yaklaşımla kalıplaştırıldığını, bazı yapay özelliklerin özendirildiğini ve bu durumun hem insan sağlığını, hem de kültürel değerleri tehlikeye attığını öne süren eleştiriler de son yıllarda önemli boyutlara ulaşmıştır. Projemizde güzellik kavramını tanımlamayı, insan güzelliğinin sosyo–kültürel ve toplumsal özelliklere göre gösterdiği farklılıkları ortaya koymayı ve günümüzde “güzelleşmek” isteyenlere sunulan olanakları olumlu ve olumsuz etkileriyle incelemeyi amaçladık. Konumuzu ele alırken, öncelikle “güzellik” kavramını tanımlamaya çalışacağız. Güzellik olgusunun algılanışı hakkında yapılmış bilimsel çalışmalara ve felsefi yaklaşımlara da değineceğiz. Ardından güzellik anlayışının toplumlar arasında ve zaman içerisinde gösterdiği farklılıkları, farklı dönem ve kültürlere ait sanat eserlerinden örneklerle ele alacağız. Projemizin son bölümünde ise tıbbın güzelleşme yolunda sunduğu olanakları, toplumun bu olanaklardan ne ölçüde yararlandığını, bu uygulamaların sonuçlarını inceleyeceğiz. Pasif İntihar: Anorexia Nevrosa Temucin KARASU, Hakan BABAOGLU, Hatice Ecem YILDIZ Anorexia, bireyin kendi bedenini algılamasının bozulması ve sonuçta kendini kilolu algılaması olarak tanımlanıyor. Kişi bu nedenle, beslenmeyi reddeder ve aşırı kilo kabına uğrar. Kişi kilo vermeye kendi isteği ile başlar ve bunu sürdürür. Hastaların çoğunun düşünce içeriği yemek ile ilişkilidir. Topluluk içinde yemek yeme konusunda isteksiz davranabilirler. Başlangıçta çevrelerinden ilgi ve beğeni görmek için, III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı kendileri üzerinde kontrol sağladıklarını görmek amacıyla alınan besinleri kısıtlamaya başlarlar. Eski kilolarına yada çevrelerinde görünüm olarak beğeni kazanan kişilerin kilosuna inmek için hedef belirlerler. Gün içinde farklı zamanlarda tekrar tekrar tartılırlar. Tıkınırcasına yeme–çıkartma tipine ait grubun alkol–madde kötüye kullanımı, daha çok duygusal durumda dalgalanmalar ve cinsel aktivitelere sahip olup, dürtülerini kontrollerinin daha zor olduğu gözlenmiştir. Kişinin toplumsal ilişkileri azalabilir. Sadece is, fiziksel egzersiz ve kilo düşünceleri ile ilgilidir. Bir deri bir kemik kalsa bile kilolu olduğu düşüncesindedir. Kişiler kendilerine listeler hazırlayarak kendilerine yasakladıkları yiyecekleri belirterek, bunları yemeyeceklerine yeminler ederler. Yarım kilo bile almaları onları zayıflıktan şişmanlığa geçtikleri şeklinde düşündürür. Uzun süre bir konuya dikkatlerini veremezler. Kendilerine güvensizlik yoğun bir şekilde kendini hissettirmektedir. Gitgide sosyal çevrelerini kısıtlarlar. Bu rahatsızlık düzenli ve bol çeşitli yemek yeme olanaklarının olup, göze hoş görünmenin zayıf bir vücut yapısı ile paralel düşünüldüğü bati toplumlarında, kentsel alanlarda daha çok gözlenmektedir. Hastaların %90–95 i kadındır. Anoreksia nervosa genç kızlarda %0,5 oranında saptanmakta, genellikle 12–25 yas arasında rastlanmaktadır. Yaşanılan sosyo–kültürel çevrenin etkisi ile zayıflığın kesin güzellik ölçütü olması durumu yaygınlaştırmaktadır. Bazı mesleki alanlar (hosteslik, modellik, dans ve müzikle uğraşanlarda) bu yüzden özellikle risk altındadır. Bu rahatsızlığı olanların ailelerinde depresyon, alkolizm, şişmanlık ve gene bir yeme bozukluğuna daha çok rastlanmaktadır. Bu kişilerin annelerinin daha çok diyet yapıp, yeme bozukluğunun olduğu, sürekli diyet yapma düşünceleri ile haşır nesir oldukları, kızlarının da diyetleri konusunda yoğun Normal miyiz? Bundan Emin miyiz? Varoluşun Psikiyatrisi Sudan Gelen Tehlike Görkem Alper SOLAKOĞLU, İrem KOÇ, Engin DEMİR Varoluşçuluk felsefesinde İnsanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği ve güçsüzlüğü söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique) ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendisini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı–tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur. Projemizde bu felsefenin psikiyatrideki açılımları, tedaviye etkisi ve insanı anlamanın yollarını tartıştık. Özellikle kaygı ve ölüm üzerine değerli katkılar bulduk. Cerrahi Anestezi Deniz Kargın, Emel Rodoplu, Esra Karabulut, Kübra Coşkun, Pınar Günok İnsanlık tarihi kadar eski olan tıp tarihinde günümüzde yapılan pek çok ameliyatın benzerleri daha ilkel koşullarda ve hijyen kurallardan bihaber olarak yapılıyordu. Bu ameliyatlarda hijyen kadar eksik olan ancak günümüzün cerrahi ameliyatlarının mihenk taşını oluşturan bir şey daha vardı: Anestezi. Anestetik maddelerden ilki olan eterin (bulunduğu zamanki adı “vitriol”dü) bulunuşu 1275’te olsa da ağrıyı dindirmek için ilk kullanılışı Paracelcus tarafından 1605’te; ameliyatlarda ve diş çekimlerinde kullanışı ise 19. yy. ortalarında olmuştur. Bu projeyi seçmemizdeki gerekçe; anestezinin cerrahideki önemli yerini, hekimler ve yaptıkları ameliyatlar ile hastalar üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Bu projedeki amacımız anestezi öncesinde ve sonrasındaki ameliyatları karşılaştırarak anestezinin hekimin başarısı ve tecrübesi, hastanın iyileşme süreci, ameliyatı kabul edip etmemesi ve hastalıkların prognozu üzerine etkilerini araştırmaktır ve sorularımıza cevap bulmaktır. Ağrı; aslında hastaların hastaneye başvurmalarını sağlayan bir alarm sistemidir. Çünkü ağrı insanları rahatsız eden bir histir. Ağrı çeken bir kişi bundan kurtulmak ister. Bazen cerrahi bir müdahale gerekir bu ağrıdan kurtulmak için ancak o zaman da daha büyük bir ağrı hissi ile karşı karşıya kalırız ve göreceli olarak hafif bir ağrıya razı oluruz. İnsanlar anestezinin olmadığı dönemlerde benzer nedenlerle cerrahi tedaviden sakınmış, bunun neticesinde de cerrahların bilgi, beceri, başarı ve iyileştirebilirlikleri çok sığ kalmıştır. Anestezik maddelerin bulunması ile tıpta ve tıbbın var olma nedeni insan sağlığında bir çığır açılmıştır. İnsanlar ağrı hissetmeyecekleri için cerrahi tedaviye daha rahat yanaşacaklar; cerrahlar, hasta acı çekmediği için daha rahat hareket edebilecek. Nitekim anestezik maddelerin bulunmasından bugüne kadar da bu fark açıkça gösterilmiştir. Bunların sonucunda cerrahların deneyimleri hızla artmış, cerrahi başarı da aynı doğrultuda yükselmiştir. Ve böylece ağrı tıptaki kilit yerini, ANESTEZİ’nin tek hedefi olmasıyla da tescillemiştir. 37 Zehra Çamcı, Işıl İnan, Nergis Kender, Halil Önder Projedeki amacımız psikolojik rahatsızlıkların belli boyutlarda normal insanlarda da olabileceğini göstermektir. Bu amaçla incelenebilecek hastalıklar toplumda normal sayılan insanlarda da zaman zaman görülebilen durumları da içermeliydi. Bu nedenle günlük hayatımızda yaşadığımız anlık kaygılardan patolojik boyutlara kadar varabilen geniş bir yelpazeye sahip olan “anksiyete bozuklukları” incelendi. Anksiyete, nedeni bilincimizde olmayan yani nedeni hakkında net bir bilgimizin olmadığı, içsel bir tehlike yada tehdit karşısında gösterilen ruhsal bir tepkidir ve korkuda olduğu gibi bedensel belirtilerin eşlik ettiği bir durumdur. Anksiyete, çok hafif bir tedirginlik ve gerginlik duygusundan panik derecesine kadar varan değişik yoğunluklarda yaşanabilir. Herkes tarafından zaman zaman hissedilen bir duygulanımdır. Bu duygulanımla tanışmamış kimse yoktur. İnsanın yaşamını sürdürebilmesi, çevreye uyum gösterebilmesi ve belirli görevleri yerine getirmesinde itici güç rolü oynaması bakımından bir dereceye kadar sağlıklı olan anksiyete, kişinin işlevselliğini bozmaya başladığı noktadan itibaren sorun olmaya başlar. Tıp fakültesi öğrencilerinde anksiyete değerlendirilmesi için bir anket çalışma yapılmıştır. Yaygın olarak görülen bu duygu durumunun fakültemiz öğrencilerinde de görüldüğü saptanmıştır. proje çalışma aşamasındayken teorik olarak anksiyete ile ilgili birçok kaynak varken toplumun farklı kesimlerinin farklı anksiyete durumlarını gösteren istatiksel çalışmaların az olduğu dikkat çekti. Bu tür çalışmaların yaygınlaştırılması ve bu yolla anksiyete hakkında toplum bilincinin sağlanması önerilmektedir. Mustafa Salih Çaylan, Hassan Ahmed Bachu, Ali Caner Özdöver Günümüzde, dünya üzerindeki içme suyu kaynaklarındaki hissedilir derecedeki azalmalar, gelecekte sağlıklı içme suyu temininin ne kadar önemli bir sorun olacağını gözler önüne sermiş ve bizi böyle bir araştırmaya yönlendirmiştir. Küresel ısınma 10 yıl içerisinde geri dönülmez bir noktaya ulaşacaktır. Küresel ısınma, kutuplardaki buzulların erimesine, iklimin ve mevsim şartlarının değişmesine, okyanusların ısınmasına, deniz seviyesinin yükselmesine, orman yangınlarının artmasına, göllerin küçülmesine, ırmakların kurumasına, kışın sıcaklıkların artmasına, ilkbaharın erken gelmesine, sonbaharın gecikmesine, bulut ormanlarının kurumasına yol açmaktadır. Bugün dünya nüfusunun yüzde 40’ı, yani 2. 4 milyar insan sağlıklı içme suyu bulamamaktadır. Bu oran 25 yıl içinde yüzde 50’ye çıkacaktır. Yani 4 milyar insan sağlıklı içme suyu bulamayacaktır. 25 yıl sonra Asya ve Pasifik’teki insanların yüzde 65’i, Ortadoğu’daki insanların yüzde 95’i sağlıklı içme suyuna ulaşamayacaktır. Ülkemizde de çok önemli sorunlar meydana gelecektir. Baraj göllerinde su seviyesinin düşecek olması hidroelektrik enerji üretimini aksatacaktır. Günümüz itibariyle barajların doluluk oranları İstanbul’da %53. 5, Ankara’da %9. 3, İzmir’de %30. 1 olarak ölçülmüştür. Ülkemizde Iğdır, Mardin, Şanlıurfa ve Karaman çölleşmiş iller sınıfına girmiştir. Sonuç olarak günümüz dünyasında su tasarrufu ve kuraklık hemen ele alınması gereken konulardır. Bulaşıcı hastalıkların çoğu kirli sulardan kaynaklanmakta ve su ile yayılmaktadır. Bu hastalıkların en önemlileri ishaller, kolera, tifo, hepatit ve giardiasistir. Dünya Sağlık Örgütü, her yıl iki milyondan fazla insanın su ile bulaşan hastalıklar yüzünden öldüğünü açıklamaktadır. Başta kolera olmak üzere bu hastalıklar, içme sularının temizlenmesi ile büyük ölçüde önlenebilmektedir. İçme suyu temizleme işlemi ise klorlama yöntemiyle gerçekleştirilmektedir. Şerafettin Sabuncuoğlu Yasin ŞAHİNTÜRK, Ahmet DAYLAN, Evren ÇAVUŞ Şerafettin Sabuncuoğlu, aslında yüzyıllardır bir kenarda kalmış, keşfedilmesi ise bu yüzyıl başında gerçekleşmiş bir bilim adamıdır. Fatih Sultan Mehmet zamanında yaşamış ve o dönemde hekimlikteki bölüm ayrımları çok belirgin değil. burdan yola çıkarak kendisinin hekimliğin her alanında faaliyet gösterdiğini söyleyebiliriz: Cerrahi, diş hekimliği, farmokoterapi, psikiyatri. . . 1992’de Prof. İlter Uzel, el yazmalarını Cerrahiyyetü’l Haniyye adıyla günümüze uyarlıyor. Bu kitapta yer alan özellikle cerrahi işlemlerin o dönemin çok ilerisinde olması ve günümüz modern cerrahisinde temel teşkil etmesi göze çarpıyor. Ayrıca kitaptaki cerrahi işlemlerin resimlerle çok güzel tasviri yapılmış ve kitabın ayrı bir sanatsal özelliği olarak ortaya çıkıyor bu resimler. Projemizde kısa olarak Şerafettin Sabuncuoğlu’nun hayatı, 38 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı kitabındaki cerrahi işlem resimlerinin incelenmesi, bu işlemlerin günümüz modern tıbbına katkıları ayrıntılı olarak incelenecektir. . . Çocuğa Cinsel İstismar Yaşamayı Öğrenmek Çocuğun kendisinden büyük biri tarafından (bazı kaynaklarda 4–6 yaş sınırı belirtilmektedir) cinsel haz amacıyla zorla yada ikna edilerek cinsel etkileşime maruz bırakılması, çocuk cinsel istismarı olarak tanımlanmıştır. Çocuk istismarı karmaşık nedenleri ve trajik sonuçları olan, tıbbi, hukuki, gelişimsel ve psiko–sosyal kapsamlı ciddi bir sorundur. Çocuğun büyüme ve gelişmesini olumsuz yönde etkileyen her türlü davranış olarak tanımlanabilen çocuk istismarına, insanlık tarihi boyunca her kültürde rastlanmıştır. Sık görülen ve önemli bir sağlık sorunu olmasına karşın, tanısında ve ilgili uzmanlık dallarıyla işbirliğinde çoğu kez yetersizliklerle karşılaşılmıştır. Çocuk istismarının tanı ve tedavisinde etik, ahlaki ve kanuni yükümlülükleri olan hekimlerin, özellikle de çocuk hastalarla en çok karşılaşan çocuk hastalığı uzmanlarının, çocuk istismarının bulgu ve semptomlarını bilmeleri gerekmektedir. Çocuk istismar ve ihmali çok geniş bir konu olduğu için biz projemizde “Çocuğa Cinsel İstismar” konusu üzerinde çalışmaya karar verdik. Çocuğa cinsel istismar, özellikle son günlerde basında sıkça yer alan haberler nedeniyle gündemi meşgul etmektedir. İşte bu sebeplerden dolayı bu projemizde çocuk istismarını farklı yönleriyle tartışmayı uygun bulduk. Ayşe AYDIN, Sefa ÜNAL, Fethi İSHAK, Aydın Tuncer SEL Hastane okulları uzun süre hastanede kalmak zorunda olan çocukları hayata bağlayan ve geçmiş yaşantılarına olan özlemlerini dindirmelerini sağlayan çok önemli kurumlardır. Biz de bu projeyle Hacettepe Hastanesi’nde bulunan hastane okulu hakkında bilgi vermeyi ve hasta çocukların ihtiyaçlarını anlamayı amaçladık. Bu doğrultuda hastane okulları ve bizim okulumuz hakkında bilgi topladık. Hastanemizdeki hastalara ulaşmamız güç olduğu için yeterince bilgiye ulaşamadık; ancak daha önce yapılmış benzer çalışmalardan ve okuldaki öğretmenlerin birikimlerinden faydalandık. Projemiz gösterdi ki hastane okulu, çocukların sıkıntı duydukları hastane ortamından kısa süreli de olsa uzaklaşmaları ve akranlarından geri kalmamaları için oldukça faydalıdır. Ayrıca çocuklar bu okulları toplum hayatına daha kısa sürede adapte olmaları ve hastanede güzel zaman geçirmeleri açısından çok sevmektedirler. Ancak yine de bu okulların da çeşitli ihtiyaçları ve sorunları olabilmektedir. Öğretmenler büyük bir özveriyle çalışmakta ve hastane ortamının verdiği karamsarlığı bir parça da olsa umuda ve ışığa çevirebilmektedirler. Bizler de uzun süre hastanede kalan çocukların psikolojilerini göz önüne alarak onlara yaklaşım tarzımızı belirlemeli, hastane okulundan yararlanmak isteyen hastalarımıza yardımcı olmalıyız. Hastane okullarının daha da güzelleştirilmesi hem onları daha mutlu edecek hem de moral desteğiyle iyileşmelerine katkı sağlayacaktır. Yaşamak mı? Tuba ANIK, Şule BÜYÜK, Fatma Betül ESEN Toplumsal açıdan önemli bir sorun olan intihar olgusu diğer bütün toplumsal olgulara göre farklı bir özelliğe sahiptir. Bütün toplumsal olguların temelinde insan yaşamını devam ettirebilme çabası vardır. Bir kişi, yaşamını devam ettirebilmek için basit bir hırsızlıktan tutun da diğer bir kişiyi öldürmeye kadar varan bir çok eylemi yapabilmekte; kendisi için olumsuz olan şartları değiştirebilmek için elinden gelen tüm çabayı gösterebilmektedir. Fakat intihar eden bir kişi, tüm bu mücadele yollarını bırakarak, kendi yaşamına karşı bir eyleme girişmiştir. İşte intihar olgusunu diğer tüm olgulardan farklı kılan yön de budur: Kendi yaşamını devam ettirmeye çabalamamak. . . Modern çağın insanı çözümlerin tükendiğini hissettiğinde intiharı çözüm gibi görebiliyor. Özellikle psikiyatrik rahatsızlıklarda yaşanılan sıkıntının dayanılmaz olduğu an kaçış gibi ortaya çıkabilen intihar girişimine dikkat etmek gerekir. Tüm ölümlerin %0.4–0.9 unu oluşturan intihar (öz kıyım) davranışı kişiyi ve çevresini etkilemesi yanında, sonraki nesiller ve toplum üzerindeki etkileri nedeniyle büyük bir toplumsal sorundur. Tüm dünya çapında her gün yaklaşık bin kişi öz kıyım gerçekleştirmektedir. İnsanlık tarihinin her döneminde görülen intihar olgusu, çağımızda gün geçtikçe artmakta ve önemli bir toplumsal sorun haline gelmektedir. Bu sebeplerden dolayı bu konuyu araştırmaya karar verdik. İntiharın nedenleri, şekilleri, cinsiyete, yaşa, konuma, kişiliğe ve genetik yatkınlığa göre nasıl değiştiğine işaret ettik. Dünya Sağlık Örgütü ve Türkiye Oğuz BARAN, Uğur ÇEĞİL, Kais MENDE “Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre…” Bu söz öbeğini tıp fakültesine girdiğimiz günden beri birçok defa duyduk, okuduk. Peki nedir Dünya Sağlık Örgütü? Sadece hastalıkları tanımlayan bir kuruluş mu yoksa sağlık sektörünün neredeyse her alanında çalışmaları olan, ülkelere bazı alanlarda yaptırımlar uygulan bir kuruluş mu?, Örgüte Türkiye ne zaman, neden üye oldu ve örgütte konumu ne? Dünya Sağlık Örgütü– Türkiye ilişkileri ne boyutta? Daha önemlisi Dünya Sağlık Örgütü’nün Türkiye üzerine yaptırımları neler? Örgütte çalışmış ve halen çalışmakta olan Türkler hangi görevleri üstlenmişler ve bu çalışanların ülkemize katkıları ne boyutta? Dünya Sağlık Örgütü’nün Türkiye’de yaptığı çalışmalar ve faydaları nelerdir?, Tıp fakültesi mensubu olan, daha geniş kapsamda ele alırsak sağlık bilimlerinin tüm kısımlarında okuyan, görevli herkesin Dünya Sağlık Örgütü ile ilgili bilmesi gereken temel noktalar, politikalar ve Dünya Sağlık Örgütü’nün bilinmeyenleri proje kapsamında anlatıldı. Amacımız Dünya Sağlık Örgütü’nü Türkiye ayağıyla beraber ele alıp tanıtmak aynı zamanda yürütülen çalışmalarla ilgili arkadaşlarımıza bilgi vererek politik bir bakış açısına sahip olmalarını sağlamak. Handan Metİn, Seda Başıbüyük, Nurettin Kadıoğlu, Abdulhaluk Aktaş Gelemem Ders Çalışacağım Özgen ÖZYAZICIOĞLU, İzzettin HÜR Tıp öğrencisi olarak içinde bulunduğumuz yaşamın diğer öğrencilerden farklı ve daha zor olduğunu düşündüğümüz için ve aklımızdaki soruları arkadaşlarımızla da paylaşmak için bu çalışmayı yaptık. Amacımız tıp öğrencilerinin yaşamlarındaki aksak yönleri belirlemek, farkına varılmasını sağlamak ve düzeltilmesine yada azaltılmasına katkıda bulunmaktır. Şimdiye kadar görüştüğümüz arkadaşlarımızdan farklı öneriler aldık. Bu öneriler doğrultusunda anket sorularını belirledik ve anketi uyguladık. Ayrıca tıp fakültesi öğrencilerinin yaşamlarındaki ayrıntıları somutlaştırmak adına fotoğraflar çektik. Hekimin Hayatı Uğur İZOL, Yasemin KUTLU, Coşkun ÖZER Tıp fakültesi öğrencileri olarak; bir zamanlar bizlerle aynı fakültede okumayı tercih eden büyüklerimizin, yani gelecekteki meslektaşlarımızın, öğrencilik hayatlarından başlayarak meslek hayatlarının şu anki noktasına kadar olan süreci, onların sıkıntılarını öğrenmek ve belki de yaşadıklarından ders çıkarmak için bir proje hazırladık. Şüphesiz günümüzde insanların en önemli kaygılarından biri de “Sosyal Statü”; ama sonuçta bu kişilerin bazıları yaptığı seçimden tüm hayatı boyunca memnun olurken; bazıları da daha üniversitedeki ilk yıllarında yaptığı seçimden pişman oluyor. Unutmayalım ki severek yapılmayan bir iş, hem işi yapanda hem de işin sonuçlarının etkilediği kişilerde olumsuz sonuçlar doğurur. Proje için hazırlanan anketle hekimlerin; tıp kariyerlerine başlarkenki hedefleri, beklentileri ile şu anki görüşlerini kıyaslamayı, ülkemizde hekimliğe gereken değerin verildiğini düşünüp düşünmediklerini, hayal ettikleri veya hak ettiklerini düşündükleri hayatı yaşayıp yaşayamadıklarını, sosyal faaliyetlere vakit ayırıp ayıramadıklarını, Türkiye’de hekim olmaktan memnun olup olmadıklarını, genel bir sonuç olarak da hayatlarından memnun olup olmadıklarını, öğrenmeyi hedefliyoruz. Tıpta Uzmanlık Seçimlerinde Cinsiyetin Etkisi Ortaç Ürün GÜRAN, Özgür TANRISEVER, Oğuzhan ALTIPARMAK, Şahin KHANİYEV Toplum mu yoksa genotipimiz mi cinsel kimliğimizin oluşmasında daha çok etkiye sahiptir?, İnsanoğlu doğumundan itibaren, sahip olduğu biyolojik özelliklerinin üzerine toplumun ona yüklediği cinsel kimlikle hayata başlar. Bu iki ana etken cinsel kimliğin gelişimini sağlar. Yaşamın her anında bu iki etki kimi zaman farkında olmasak da hareketlerimizi, tercihlerimizi belirlemektedir. Biz projemizde sahip olduğumuz biyolojik özelliklerin ve toplumdaki cinsiyet kavramının Tıptaki Uzmanlık seçimlerinde ne gibi sonuçlara yol açtığını araştırmayı amaçlıyoruz. Araştırmalarımız sırasında Türkiye’deki tıp fakültelerinde uzmanlık dallarında cinsiyet dağılımını inceledik. Bu araştırmayı yaparken elde ettiğimiz verileri ‘Statistical Package for the Social Sciences’ adlı bilgisayar programının yardımıyla projemize yön veren istatiksel verileri elde ettik. III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı Aile Hekimliği TIP ve GENETİK Aile hekimliği kavramı ülkemizde ilk kez 70’li yılların ortalarında tartışılmaya başlanmış ve o dönemde genel olarak sağlık ocağı hekiminin fonksiyonlarından biri olarak düşünülmüş, ancak ayrı bir uzmanlık olması fikri genel kabul görmemiştir. 1983 yılında Aile Hekimliği Tababet uzmanlık Tüzüğü’nde yer almış, 1984 yılında ilk kez Aile Hekimliği Anabilim Dalı olarak Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde kurulmuştur. Aile hekimi uzmanı olmak için; Tıp fakültesini bitirdikten sonra 3 yıl aile hekimliği dalında uzmanlık eğitimi almak gerekmektedir. Sağlık Bakanlığına göre Aile hekimi; kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini yaş, cinsiyet ve hastalık ayırımı yapmaksızın her kişiye kapsamlı ve devamlı olarak belli bir mekânda vermekle yükümlü, gerektiği ölçüde gezici sağlık hizmeti veren ve tam gün esasına göre çalışan aile hekimliği uzmanı ve sağlık bakanlığının öngördüğü eğitimleri alan uzman tabip veya tabiptir. Bakanlık, 1992–1996 yılları arasında aile hekimliği sistemi ile ilgili yasa tasarılarını hazırlayarak meclise göndermiş, 11.12.2004 tarihinde Sağlık Bakanı, Düzce’de aile hekimliği modelinin 2005 yılı içerisinde pilot uygulamasının yapılacağını, 2006 yılından itibaren bütün Türkiye’ye yaygınlaştırmaya başlayacağını açıklamıştır. Projemizde amacımız aile hekimliğinin halka ve doktorlara nasıl yansıyacağı, ülkemize ne kadar faydalı olacağı, daha işler hale gelebilmesi için yapılabileceklerin tespit edilmesi. Suçun Genetiği mi, Genetiğin Suçu mu? İbrahim KÜÇÜKKARAPINAR, Yazan AL JAMAL, Akın SEZGİN Ölüm ve Hekim Burak Yasin Aktaş, Ahmet Balun, Timur Bigmurad Bu projeyle amaçlanan \ölüm\” imgesinin hekimliğin gelişimine etkilerini araştırmaktır. Tarihi süreçte ölümün algılanışının hekimin sosyal statüsündeki değişmelerle ilişkisinin kurulması incelenmiştir. Yöntem olarak basılı ve elektonik kaynaklardan çeşitli makaleler taranmıştır. Elde edilen bulgulara göre hekimin tarihi gelişimi ölümün batı medeniyetinde algılanışına göre evrelere ayrılmış, bu evrelerdeki hekim ve toplum özellikleri incelenmiştir. Sonuç olarak geleceğin sosyal ve etik problemleri ile hekimin üstleneceği rol hakkında değerlendirmeler yapılmıştır. ” 39 İlker Fatih SARI, Ahmet Zahit DURSUN, Esra Kalkan Bu projenin konusu suç işleme meyilinin genetik olarak aktarılıp aktarılmadığını yani suç işlemeye meyilli olan insanlarda genetiğin ne kadar suçlu olup olmadığını incelemek. Bu konu ile ilgili çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bazı çalışmalar genetiğin suç işleme meyili üzerinde etkisinin olmadığını, bazı çalışmalar da genetiğin belli oranda suç işlemeye etkili olduğunu iddia etmektedir. Ama “Genetiğin suça direkt etkisinin olup olmadığı ispatlanmış mıdır? ” sorusu halen üzerinde çalışılmaya ihtiyaç duyulan bir konudur. Biz de bu projede genetiğin suç üzerindeki etkisi konusundaki farklı görüşleri bir araya getirdik ve karşılaştırmalı olarak inceleyerek bir sonuca varmaya çalıştık. Şiddetin Genetik Temeli Keziban Kendİrlİ, Sinan Balcı, Osman Çağın Buldukoğlu Şiddetli davranış aslında hayatta kalmak için gereklidir. Ama şiddetin ne kadarı gerekli veya normal ne kadarı patolojiktir? Şiddetli bir davranışın ortaya çıkışında tehdit algısı, sinir sisteminin buna göre uyarılması, gerekli nörotransmiterlerin salınımı, enerjinin harcanmasının planlanması ve uygulanması, motor fonksiyonun düzenlenmesi ve şiddetin hayata geçirilmesi gibi pek çok basamak vardır. Şiddetli davranışın ortaya çıkması multifaktöriyel mekanizmalarla ilişkilidir. Bunların içinde genetik faktörler de vardır. Bu alanda gün geçtikçe daha fazla çalışma yapılmasına rağmen henüz çok az bir bölümü aydınlatılabilmiştir. Bu projede genetik olarak çalışılmış ve şiddete temel oluşturacağı düşünülen genetik varyasyonlar ve mutasyonlar makalelerden derlemek yöntemiyle incelenmiştir. Yapılan çalışmalardan hayvanlar üzerinde, belli bir mutasyonu oluşturarak veya kendiliğinden oluşmuş bir mutasyonun gösterdiği özellikler incelenerek kontrol gruplarıyla yapılanlar, şiddetli davranış gösteren hapishane mahkumları üzerinde onam alınarak kontrollü yapılmış olanlar, belli mutasyonların ailelerde incelenmesi veya şüphelenen mutasyonların şiddetli davranış sergileyen bireylerde incelenmesi yoluyla yapılmış olanlar vardır. Veriler değerlendirilirken sorunlardan biri de \şiddetli davranış\” kavramını tanımlamak olmuştur. Yapılan çalışmalarda şiddetin genetik temeli olması iddiası etik sorunlara yol açabileceğinden (örn: belli bir ırk grubunun ilaca tabii tutulması) yapılan çalışmaların tam bir bilimsel kesinlik içinde olması gerekir.” Doping ve Gen Dopingi Fatih KAHRAMAN, Salim DARR, Ufuk ELMAS, Abas HASHIMOV Yarışmak ve kazanmak, insanlık tarihi kadar eskidir. Tarih boyunca sporcular, vücutlarını çok iyi çalışan makinelere çevirecek olan yiyecekleri ve bunların dozlarını bulmak için çabalamışlardır. Eski Yunanlı güreşçiler, kas yapmak maksadıyla bol miktarda et yemişlerdir. Eski savaşçılar, savaşta cesaret kazanmak amacıyla halüsinojenik mantarlar kullanmışlardır. İlaç ve diğer besin dışı öğeler kullanarak performanslarını arttırmaya çalışan, yani yarışma sırasında ilk bilinen dopingi gerçekleştiren sporcular, 1860’lı yıllarda Amsterdam’daki yüzücülerdir. İlerleyen yıllarda diğer spor dallarında da, doping kullanımı, striknin ve kafeinden kokain ve eroine kadar geniş bir yelpazeye yayılmıştır. Günümüzde ise doping kullanımı ve yöntemleri o kadar gelişmiştir ki uygulanan bu yeni doping tekniklerinin tespiti imkansız olmuştur. Bunlardan biri de GEN DOPİNG ’ idir. Genetik biliminin gelişmesine Gen Terapi uygulamalar da yapılmaya başlandı dünya üzerinde 3000den fazla kişiye minimum yan etki ile bu tedavi uygulanmıştır. Gen terapisi bir süre sonra farklı amaçlar için kullanılmaya başlandı. Eksik olan bir genin fonksiyonunu gidermek için kullanılan GEN terapisinden farklı olarak GEN DOPİNG inde normal olan fonksiyonların artırılması söz konusudur. Araştırmamız Gen Dopingi ile ilgili en son gelişmeleri içermektedir. Davranış Genetiği Esra ATEŞ, Elif ASLAN, Feyza OKYAZ Sir Francis Galton (1822–1911) kalıtım ve insan davranışlarını sistematik olarak inceleyen ilk bilim adamıdır. Davranış genetiği terimi kalıtım biliminden daha sonra ortaya atılmıştır. Davranış genetiği çevresel faktörlerin ve genetiğin insan davranış çeşitliliğine katkılarını inceler. Davranışlar türlere özgüdür, biyolojik, 40 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı oluşum ve yapılardaki değişikliklere karşılık verirler. Davranışların yakın türlerde evrimsel bir hikayesi vardır. İnsanlar ve şempanzelerde annelik duygusunun varlığı, yardımlaşma hatta bazı mimiklerimizin çok yakın benzerliği dikkate çarpar. Bazı davranışlar bazı ailelerde daha sık görülür. Bu gerçeklerle davranışlarımız üzerindeki genetik etki desteklenir. 2. Dünya Savaşından sonraki süreçte ırklar arasında genetik farklılıkların olduğunu ve bunun zeka ile suçluluğu etkilediği teyit edilmeye çalışılıyordu. Araştırmalar ırkçılık ile eşdeğer düzeydeydi. İnsanlar bu bilgileri bilime aykırı, zararlı bir biçimde kullanmak istediği için bu araştırmalar yasaklanmıştır. Ahlaki engeller yüzünden insan davranışının genetik nedenleri konusunda ayrıntılı ve sistemli araştırmalar yapılamaması bilimsel bilgi boşluğu yaratmaktadır. Bu yüzden insan davranışının bir biçimde ve belli ölçülerde bozulduğu ruhsal rahatsızlıklar üzerinde yapılan genetik araştırmalar tartışmanın sürdürülebileceği en verimli alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu araştırmalarla birçok ruhsal hastalığın temelinde genetiğin rolü ortaya konmuştur. Günümüzde çok popüler olan davranış genetiği hakkında araştırmalar hızla devam etmektedir. Kıskanç mısınız? Şefika ESEN, Alper ÖZKÖK, Mehmet KABAY Sosyoloji, psikoloji ve felsefe gibi bilim dallarının da konusu olan kıskançlık olgusuna bilim adamları farklı görüşler ileri sürerek açıklık getirmeye çalışmaktalar. Örneğin, Sokolof Kıskançlık insanın en az bilinen duygusu ve üzerinde en az konuşulan davranışıdır. Bir muammadır derken, Decartes Kıskançlık sahip olduklarını koruma isteğinden kaynaklanan bir tür korkudur demiş. Ünlü antropolog Margaret Mead 1928 yılında yayımlanan bir kitabında, davranışlarımızın genlerimizle değil, çevresel faktörlere bağlı olarak belirlendiğini ileri sürmüş. Tıpkı Mead gibi bir çok sosyal bilimci kıskançlığın olgunlaşmamış çocukça bir duygu, kendine güvensizliğin işareti, ruhsal bozukluk yada bozuk kişilik özelliği olduğunu söylemekte. Buna karşılık olarak evrimsel psikologlar kıskançlığın, evrimsel süreç içinde kazanılan evrimsel bir uyum olduğunu savunmakta ve farklı bir bakış açısı getirmekteler. Evrimsel psikologlara göre kıskançlık acı veren bir durum olsa da aşkın koruyucusudur. Prof.Dr. David Buss’a göre hayatta kalma mücadelesinde kıskançlık bir tür erken uyarı sistemi gibi çalıştı, tehlikeyi önceden haber vererek soyu sürdürmeye yardım etti. Evrim boyunca farklı uyum sorunlarıyla karşılaştı. Bu da bazı türlerde dişi ve erkek bireylerin yapısal özelliklerinin farklılaşmasına yol açtı. Örneğin bazı türlerde erkeklerin ağır, bazılarında ise dişilerin daha parlak tüylerinin olması gibi. Evrimci psikologlara göre kıskançlık duygusu bize atalarımızdan biraz kaldı ve bizi bilinçsizce yönlendiriyor. Bu konuda karşıt görüşler de mevcut. Örneğin Kaliforniye Üniversitesi’nden Dr. Christine Haris makalesinde Amerikalı, Avrupalı ve Asyalı erkeklerin kıskançlıkla ilgili sorulara verdiği cevaplar arasında büyük farklar olduğunu belirtiyor. Araştırma, Sexing the Brain kitabının yazarı Avustralya New England Üniversitesi’nden Prof. Lesley Rogers tarafından da destekleniyor. Lesley, insan davranışlarının kültürel deneyimlerden etkilendiğini ve bunun beyin biyolojisini değiştirebileceğini belirtiyor. Harris Rogers’ın farklı kültürleri incelemesi önemli. Eğer evrimci psikologların dediği gibi kıskançlık genlerde şifrelenseydi, farklı kültürlerde de aynı biçimde ifade edilmesi gerekirdi diyor. Irklara Özgü Hastalıklar Mehdi KARASU, Oktay Halit AKTEPE, Emre KAPLANOĞLU Irk ve hastalık arasındaki bağlantı: Hangi ırkta olursa olsun, organizmanın hastalıklara karşı gösterdiği tepki iki biçimde düşünülebilir: 1) Genetik yapıya bağlı olarak kendini gösteren doğal direnç; 2) Hastalık yapıcı faktörlerle devamlı temasta bulunmanın yol açtığı aktif bağışkanlık. Bugüne değin yapılan araştırmalardan anlaşılacağı üzere, bazı toplumlar bazı hastalıklara diğerlerinden daha fazla direnç gösterirler. Öyle hastalıklar vardır ki, araştırıcılar bunları istatistiksel olarak değerlendirirken, buldukları farklılıkları ırksal farklılıklarla yorumlamışlardır. Söz gelimi, Arizona’da yaşayan Pima yerlilerinde, ABD’nin diğer bölgelerinde yaşayan topluluklara oranla dokuz kat daha fazla şeker hastalığı tesbit edilmiştir. Beyazlarda ve Sarılarda sıkça görülen trahom, Siyahlarda çok az yaygındır. Rahim kanseri Siyahlarda, diğer ırk gruplarına oranla daha az rastlanır. Bugün, çeşitli kanser vakalarında kalıtımın önemli rol oynadığı bilinmektedir. Beyazlar, çeşitli kanserlere Siyahlardan daha çok yakalanmaktadır. Örneğin deri kanseri, şiddetli ultraviyole ışınlarına maruz kalan ekvatora yakın bölgelerde yaşayan Beyazlarda büyük bir tehlike sayılır. Oysa, Siyahlarda yoğun pigmantasyon ve yağ bezlerinin aşırı salgıları sayesinde, deri üzerinde yada üst deriye yakın bölgelerde koruyucu bir tabakanın oluşması ultraviyole ışınlarının zararlı etkilerini büyük ölçüde hafifletmektedir. ABD’de yapılan araştırmaya göre, bazı ırkların bazı hastalıklara daha sık yakalandıkları ortaya konmuştur. Örneğin difteri, hemofili, anjin ve mide ülseri Beyazlarda; kansızlık, nefrit ve hipertansiyon Siyahlarda daha yaygındır. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere bazı ırklar belirli rahatsızlıklara görece daha yatkındır. Kök Hücre Aslıhan GÜRÜN, Ümmühan ÖNCÜL, Halise Hande SANCIOĞLU, Ayşegül UYSAL, Burak KOYUTÜRK Kök hücre, sürekli çoğalan ve bedendeki tüm hücre tiplerini oluşturabilecek bir tür kaynak hücre olarak tanımlanmaktadır. Uygun ortamda yerleşip çoğalabilen, olgunlaşarak kaynaklandığı dokuya ait hücreleri oluşturabilen, kendini yineleyerek benzer kök hücreleri üretebilen ve son zamanlarda gelişen yeni bir işlevi olarak da farklı dokulara gittiği zaman farklı dokuların hücrelerine dönüşebilen bir ana hücredir. Gün geçtikçe önemi artan kök hücre çalışmaları, tıp dünyasındaki araştırmalarda ilk sıralarda yer almaktadır. Şimdiye kadar tedavisi bulunamamış birçok hastalığa kök hücre ile çare bulunulacağına inanılıyor. Kök hücrenin elde edilmesi ve uygulanılmasında bazı etik tartışmalar devam etmekle beraber çalışmalar hızla devam ediyor. Davranışsal Bozuklukların Genetik Temeli Burcu BİRAL, Kasım DURMUŞ, Pınar YILDIRIM, Mevlana YILMAZ İnsan davranışının ortaya çıkması için gerekli alt–yapının hazırlanmasında ve işleyişinde büyük bir öneme sahip oldukları artık kabul edilmekle birlikte, genlerin insanın toplumsal davranışının belirlenmesinde ne gibi bir rol üstlendikleri henüz yeterince bilinmemektedir. Ruhsal rahatsızlıklarda kalıtımın rolünün gösterilebilmesi için, ruhsal rahatsızlığı olan ailelerdeki soy ağacı, ikizler, birbirlerinden farklı yerlerde büyütülmüş kardeşler (evlatlıklar) incelenmekte, bu incelemeler kalıtımın rolüne işaret ettiğinde doğrudan doğruya genetik geçişi sağlayan etkeni bulmaya yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Yaygınlığı saptamaya yönelik incelemelerde, birçok ruhsal rahatsızlığın toplumda genetiğin rolünü düşündürecek bir dağılım gösterdiği fark edilmekte, bu tabloyu açıklamaya yönelik kuramlar öne sürülmektedir. Ancak araştırmalarımıza göre bugüne kadar doğrudan genetik geçişe bağlı olduğu kanıtlanmış olan bir ruhsal rahatsızlık yoktur. III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı TIP ve MÜZİK Tıpta Musikinin Tarihi ve Makamların Farklı Hastalıklara Etkileri Enver KILIÇ, İlker KAPLAN, Keziban KOÇYİĞİT Özellikle tarihin ilk devirlerinde yaşayan ‘şamanlardan’ Osmanlılarda ki ‘darüşşifalara’kadar müziğin tedavi edici gücünden yararlanma girişimleri hep olagelmiştir. Farabi, İbn-i Sina, Gevrekzade Hasan Efendi, Razi, El Kindi gibi ilim adamları, makamların etkinlikleri üzerinde çalışmışlar ve bunları yazmışlar.Ancak modern manada müzikle tedavi 1997 yılında Amerikan Müzikterapi Birliği’nin yaptığı tanımlamayla tedavi yöntemleri arasında yerini almıştır.Bu tanımlamaya göre müzikle tedavi ihtiyaç duyan bireylerin fiziksel, psikolojik, sosyal ve zihinsel ihtiyaçlarını karşılamada müziği ve müzik aktivitelerini kullanan bir uzmanlık dalı olarak kabul edilmiştir. Bizde bu konunun tarihsel gelişimi irdeleyip, kullanım yer ve şekilleri hakkında bilgi verip bu tedavi şeklinin yeniden uygulanır hale geçmesini ve dahası insan sağlığı üzerinde olumlu gelişmelerinin de topluma yansıtılmasını hedeflemekteyiz. Türk sanat müziği makamlarının belirli saatlerde sinlemesi sonucunda bu makamların insan sağlığı üzerinde yarattığı olumlu etki yaptığı ve insanın kendini daha huzurlu hissettiği tespit edilmiştir. Ayrıca bu makamların etkisinin kişilerin burçlarına göre de farklılık gösterdiği bu proje kapsamınca açıklanmış olup aradaki farlılıklar belirtilmiştir. Psikiyatrik Hastalıkların Tedavisinde Müzikterapi Ebubekir BAĞIŞ, M. Maşuk ŞİMŞEK, Murat FIRAT, Ozancan BABAOĞLU Bu projede amacımız artık ülkemizde de bazı akademisyenler tarafından ısrarla yaygınlaştırılmak istenen ve bir çok soru işaretini barındıran müzikterapiyi geçmişin ve bugünün ışığıyla değerlendirip bu alanda yapılabilecek çalışmaları ortaya koymak. Büyük bilgin İbn–i Sina (980–1037), musikinin tıpta oynadığı rolü şöyle tanımlamaktadır: “. . . tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri, hastanın akli ve ruhi güçlerini arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele için cesaret vermek, ona en iyi musikiyi dinletmek, onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir. . . ” Müzikle tedavi ve müzik terapisi psikiyatri temelli hastalıklarda 1950’lerden bu yana etkin olarak kullanılıyor. 1997’de ABD, tedavi biçimini bir bilim dalı olarak kabul etti. Ve şu anda yurt dışında bu alana yoğunlaşmış birçok enstitüde tedavi aracı olarak kullanılıyor. Müziğin ritminin hastaların psikolojik durumlarında önemli değişiklikler yapabileceğini düşünen müzikterapistler, müzikterapinin psikolojik yapı yoluyla biyoljik yapıyı da etlikediğini savunuyorlar. Bu yolla biyolojik hastalıkların tedavisinde yardımcı tedavi olarak uygulanabileceği tezi öne sürülüyor. Fakat “Tıp üç bin yıl once sanattı; üç yüz yıldır bilimdi; otuz yıldır ticaret. ” sözü müzikterapi için fazlasıyla doğru gibi gözüküyor. Tıbbın sanatla kesişen kökleri bilimin sorgulamasından sağlam olarak geçip müzikterapinin uygulanabilirliğini kanıtlasa da onu ticaretin elinden kurtaramayabilir. Müzikterapinin tıptaki yerinin tam olarak belirlenmesi gerekiyor. Tedavi amaçlı kullanılabilirliği bilimsel verilerle kanıtlanırsa gereken önem verilip uygulama noktasında somut adımlar atılmalı. Biz projemizde bu konuyla ilgili yapılabilecek çalışmaları araştırdık. Bu projenin bize kazandırdığı bakış açısının ileride yapacağımız çalışmalarda önemli bir katkısı olacağını düşünüyoruz. Anadolu’da Müzikle Tedavinin Kökenleri Meltem KARATAŞ, Yelda YAZIR, Onur GÜNAYDIN, Murat Hakan AYDIN Müzikal seslerin ve melodilerin fizyolojik etkilerini çeşitli ruhsal bozukluklara göre ayarlamak suretiyle, düzenli bir yöntem altında yapılan tedavi şekline müzikle tedavi denilmektedir. Günümüzde alternatif tıp yöntemlerine karşı artan ilgi, müzikle tedaviyle ilgili araştırmaların da sayıca artmasına neden olmuştur. Bizler de bu nedenle bu konuyla ilgili çalışma yapmayı istedik. Geçmişten günümüze Anadolu topraklarındaki pek çok merkezde bu tedavi yöntemi uygulanmıştır. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bu tedavi yönteminin büyük önem kazandığı bilinmektedir. Anadolu’da müzikle tedavinin uygulandığı bilinen başlıca merkezler: Amasya Darüşşifası, Kayseri Gevher Nesibe Tıp Medresesi, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Süleymaniye Tıp Medresesi ve Şifahanesi, Fatih Darüşşifası, Edirne II. Bayezid Darüşşifası ve Enderun Darüşşifası’dır. Bu merkezlerde akıl hastaları ve sağırlar tedavi edilirdi. Darüşşifalardaki hekimler hastalarına çeşitli makamlar dinletiyor, bunların hastalarındaki etkilerini gözlemleyerek en çok 41 yararlandıkları melodileri belirliyor; benzer şikâyetleri olan hastaları bir araya getirerek darüşşifanın müzik ekibine konserler düzenletiyordu. Evliya Çelebi seyahatnamesinde, zihni açma ve hafızayı güçlendirmek için İsfahan, aşırı hareketli ve heyecanlı hastaları iyileştirmek için Rehavi, sıkıntılı, karamsar, durgun ve neşesiz hastaları da iyileştirmek için Kuçi makamının iyi geldiğini söyler. Türkiye’nin ilk sağlık müzesi olarak düzenlenen ve Avrupa Konseyi tarafından 2004 yılı Avrupa’nın en iyi müzesi seçilen Edirne II. Bayezid Darüşşifası’ndaki musiki ile tedavi bölümünde, dönemdeki uygulamaları, maketlerce canlandırılmış biçimde görmek mümkündür. Sonuç olarak, günümüzdeki uygulamalara temel oluşturmak adına müzikle tedavinin Anadolu’daki gelişim safhalarını araştırmak büyük önem taşır. Böylelikle geçmişteki yöntemler örnek alınabilecek ve geliştirilebilecektir. Popüler Müzik Türlerinin Getirdiği Sorunlara Tıbbi Bakış Elif ÖZYÖRÜK, Serkan KARAISLI, Fırat Şiyar KALKAN, Mustafa KOZAN Son yıllarda değişen hayat tarzının belirgin bir etkisi olarak insanların müzik zevkleri de değişmiştir. Gençler arasında popüler olan ‘’metal ve rock müzik” yapan sanatçılar çeşitli sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Bunların temelinde yatan sebep olarak ‘’eğitim yetersizliğini” gösterebiliriz. Bu sanatçılar; ses kısıklığı, nodüller, polipler, kanamalar ve hatta ileri derecede gırtlak kanseriyle karşı karşıya kalabilmektedirler. Yetersiz eğitim ve buna bağlı olarak tekniğin kusurlu olması, karın kaslarının hatalı kullanılması, yanlış postür, ergenlik döneminde şarkı söylemek, sağlıksız ve yüklü provalar, sigara, alkol, ilaç vb. . . bu tür rahatsızlıkların sebeplerindendir. Konuyla ilgili olarak araştırdığımız kişiler de bu hataların bir kısmını yada hepsini yapmışlardır. Bu projeyle amacımız, bireysel sağlık açısından giderek büyüyen bir sorun haline gelen bu konuya dikkat çekmektir. Ameliyathanede Müzik Ömer CENNET, Uğur ÖNAL, Kasım AYDOĞDU Projemizde Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri’nin ameliyathanelerinde çalışan doktorların müzik dinleme alışkanlıkları ve müzik konusundaki düşünceleri ile ilgili yapacağımız araştırmaların sonucu ortaya konulacaktır. Bu konu ile ilgili daha önce yapılmış çalışmalarda genel olarak cerrahların ameliyat sırasında müzik dinledikleri bilgisine ulaşılmıştır. Ayrıca müzik dinleyen doktorlar müziğin stres seviyesini azalttığını, rahatlatıcı etkisi olduğunu belirtmişlerdir. Bu verilerden hareketle bizler Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri’nde çalışan cerrahlara anket uygulayarak ne oranda müzik dinlediklerini, dinleyenlerin ne tür müzik dinlediğini ve müzik dinleme oranlarının yaş, cinsiyet, müzik sesi seviyesi gibi unsurlarla karşılaştırıp, grafikler yardımıyla sunacağız. Projemizde 17 soruluk anketimiz 50 hekim tarafından yanıtlanmıştır. Elde ettiğimiz veriler hekimlerin %88’inin ameliyathanede müzik dinlemeyi tercih ettiğini göstermiştir. En çok dinlenilen müzik türlerinin sırasıyla; Klasik, Rock, Türk Sanat Müziği, Caz ve Pop olduğu öğrenilmiştir. Bu sonuçlara bakarak müziğin ameliyathanedeki doktorlar üzerindeki olumlu etkisi bir etkisi olduğunu ve doktorların büyük bir kısmının müzik dinlediklerini saptadık. Ameliyatlarda Müzik Dinleyen Cerrahlar Evşen ATICI, Ali YILDIZ, Mehmet SAĞLAM, M. Nurullah ARIKAN Ameliyatlarda son moda operasyon sırasında stresi önlemek için müzik dinlemek. Tüm dünyada cerrahlar ameliyatta müzik dinliyor. Bunun hem cerrah hem de hasta açısından rahatlatıcı etkisi olduğu biliniyor. Türk doktorların favorisi ise klasik müzik ve caz. . . Ancak ameliyathanede müzik dinlemeleri doktorların etrafta dans ederek dolaşması anlamına gelmiyor. Araştırmalar, ameliyat sırasında istediği müziği dinleyen doktorların stres seviyesinin azaldığını ve bu doktorların daha iyi sonuçlar aldığını gösteriyor. Aslında ameliyathanede müzik dinlemek ne dünyada ne de Türkiye’de yeni bir alışkanlık değil. Türkiye’nin en önemli kanser uzmanı ve cerrahlarından rahmetli Profesör Hüsnü Göksel’in daha 1970’li yıllarda ameliyata radyo getirdiği biliniyor. ABD’de ameliyat sırasında müzik dinlenmesiyle ilgili araştırmaların tarihi ise 1950’li yıllara kadar dayanıyor. Ancak bu ritüelin halk tarafından tanınması ve kabul görmesi oldukça yeni. . . Halkın bu alışkanlığı tanıması ve kabullenmesi ise televizyon dizileri sayesinde gerçekleşti. ER (acil servis), NİP/TUCK bunlardan sadece birkaçı…, ABD ve İngiltere’de son yıllarda en çok iPod kullanılıyor. Türkiye’de ise ya ameliyathaneye CD çaları olan müzik seti getiriliyor yada merkezi sistemindeki radyo kanallarından biri dinleniyor. Çalışmalar ameliyatlarda müzik dinlemenin giderek arttığını ve bunun yadırganacak, zararlı 42 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı bir durum olmadığını gösteriyor. Bize kalansa yeni neslin müzikle renklendirilmiş ameliyatlarına alışmak. Anne Karnında İlk Müzik Dersi Ahmad EL TURK, Berhan BAYRAM, Füsun BOCUTOĞLU, Tuğba TAŞTEMEL Yapılan araştırmalara göre müzik insan gelişiminde çok etkin bir role sahiptir. Müzik etkisini bebek daha anne karnındayken göstermeye başlar ve kişinin yaşamı boyunca bu etkisini sürdürür. Ses etkileşimi, iletişim anlamında anne karnında 20. haftadan itibaren başlar. Yapılan araştırmalara göre işitme duyusu doğum öncesi duyumların en gelişmiş olanıdır. Müzik bebeği rahatlatırken, zekasının, sosyal becerilerinin ve yaratıcılığının gelişmesini sağlıyor. Ayrıca müziğin bebeğin dil ve müzik başta olmak üzere birçok becerisini de artırdığı biliniyor. Yani anne karnındaki müzik dinletisi kişinin tüm yaşamını etkiliyor. Müziğin bu etkileri bugün artık tüm dünya tarafından kabul görüyor ve gelişmeler tüm dünya tarafından ilgiyle takip ediliyor. Bizim bu projeyi hazırlamaktaki temel gerekçemiz bu konuda yeterli bilgi donanımına sahip olunmamasıdır. Bu projeyi hazırlarken; müziğin, anne karnındaki bebeğin fizyolojik, psikolojik ve sosyal gelişimi üzerindeki etkilerini araştırıp doğru bilgilere ulaşmaya çalıştık. Beyne Nota Neşteri İlay BERKE, Burçin KAYA, Nesli KARAKUŞ, Elif DEMİRÖREN Küçükken hepimiz annemizin şu tepkisiyle karşılaşmışızdır: “Abur cuburla karnını doyurma; sonra yemek yemiyorsun. ” Bu tepki bir annenin çocuğunun iyi beslenmesini istemesinden başka hiçbir sebepten kaynaklanmıyor. Gıda maddelerinin yararlı kullanılması zorunluluğundan yola çıktığımızda, ruhumuzun da benzer bir ihtiyaç içinde olduğunu unutmamalıyız. Ruhumuzun beslenmesiyle ilgili meşhur bir söz vardır: “Müzik ruhun gıdasıdır. ” Bu sözden şu sonuca da varabiliriz; kulaklarımızın algıladığı bir şeyin ruhumuzun gıdası olabilmesi için “müzik” olması gerekir. Fakat yenilen her şeyin gıda özelliği taşımaması gibi, dinlenilen ve müzik (!) denilen her şeyin de ruhun gıdası olmadığı muhakkak. Müziğin, öğrenme ve akademik başarıya olan tesirinin yanında bir de tıbbî bir metot olarak hastalıkları tedavi etme yönü vardır. Bu da araştırmacıların ilgisini çeken ayrı bir konudur. Birçok üniversite bu konuyla ilgili çalışmalarını sürdürmektedir. Müzikle tedavi (Music Therapy –MT) birçok sahada kullanılmaktadır. Şuur ve zekâ yönünden öğrenme güçlüğü çeken çocuklar müzikle tedavi edilebilmektedir. Otistik çocuklar sosyal ilişkilerde, özellikle göz kontağı kurmada, girişkenlikte ve tecrübeleri paylaşmada; aynı zamanda vücut dili ve konuşma dilinde bozulma gösterirler. Aynı zamanda geçici algılarını ele almakta spesifik zorluklara sahip görünürler, bu da onların konuşma etkileşimindeki erken zorluklar ile ilişkilenir. Buna rağmen otistik çocuklar müziğe ve geleneksel müzik terapisine özellikle duyarlı oldukları sıklıkla rapor edilmiştir. Müziğin kullanımı otistik çocukları motive etmek ve sosyal zamanlarındaki temel boşluğu doldurmak açısından uygundur. Bu projemizde özellikle otistik çocukların müzikle terapisini inceliyoruz. Türk Klasik Müziği Makamlarının İnsan Üzerindeki Etkileri ve Tedavide Kullanılmaları İbrahim TOPÇU, Alperen Halil İHTİYAR, Mehmet ÖZBEK, Enes UYAR Türk–İslam Dünyasındaki müzikle tedavi faaliyetlerinin ve özellikle hastanelerde müzik kullanarak tedavi yöntemlerinin ilk defa 9. yy’da başladığı ve 18. yy’a kadar bu konuda büyük ilerlemeler olduğu görülmüştür. Müzikle tedavide ülkenin milli, otantik ve basit müziklerinin etkili olduğu, hastalığın çeşidine göre değişik makam ve enstrümanlardan yaralanıldığı dikkat çekicidir. İnsanların ilgisini, dikkatini çekerek onları iç dünyalarından çıkarmaya yardımcı olan müzik ve makamlar aynı zamanda gevşetici ve öfkeleri yatıştırıcı özelliği ile psikolojik bozuklukların giderilmesinde etkili olmaktadır. Müzikle tedavi günümüzde geçmişteki kadar etkin kullanılmamaktadır, fakat makamlarla tedavi üzerinde son günlerde yapılan çalışmalar hızlanmıştır. Hangi müzik türünün ve makamının hangi hastalar yada hastalıkların tedavisi için yararlı yada zararlı olduğu konusu bugün üzerinde dikkatle durulması gereken konulardan biridir. Belki de yeterli çalışmaların yapılması sonucu Türk klasik müziği makamlarının tedavide geçmişte oduğu kadar etkin kullanılması gerçekleşecektir. Otistik Çocuklarda Müzikle Tedavi Derlen Özgeç, Seniha Güneş Dünya’da ve ülkemizde son yıllarda önem kazanmış olan tedavi yöntemlerinden biri olan “müzikle tedavi” yönteminin otistik çocuklar üzerinde uygulanma şeklinin araştırılması amaçlandı. Konu ile ilgili olarak internette “google” arama motoru kullanılarak çeşitli kaynaklara ulaşılmış ve HÜ Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü’nde bir öğretim üyesi ile kişisel görüşme yapılmıştır. Ayrıca, İstanbul’da bir hastanede müzikle tedavi yöntemini kullanan Dr. Adnan Çoban ile yazışılmıştır. Otizm, ömür boyu süren beyinsel bir rahatsızlıktır ve \sosyal etkileşimde, sosyal iletişimde kullanılan dilde veya sembolik yada hayali oyunda\” gecikmelerle kendini gösteren, sinir sisteminde düzensizlik olarak sınıflandırılır. Otistik çocukların sanat ve resme ilgi duydukları bilinir. Bazıları bu konuda üstün yeteneklidir. Bu eğilimleri tedavi amacıyla da kullanılır. Otistik çocukların bir kısmında müziğe gösterilen olağanüstü ilgi ve becerinin yanı sıra, müziğin bu çocuklar üzerinde yatıştırıcı ve dikkat yetilerini geliştirici özelliği de fark edilmiştir. Ayrıca müzikle, iletişimin sıkıcılığının ortadan kaldırıldığı, müzikteki ritm ve tını özellikleriyle, sözlerin takibinin ve anlaşılmasının kolaylaştırıldığı bilinmektedir. Müzikle terapi özellikle konuşmanın gelişiminde etkilidir. Otistik çocuklarda anlamlı konuşmanın hiç olmadığı ciddi iletişim bozuklukları gözlemlenebilir. Otistik çocuklar, bazen konuşmasalar da şarkı söylerler ve müzik terapistleriyle müzik eğitimcileri ses aktiviteleri yoluyla konuşma üzerinde sistemli olarak çalışabilirler. Basit sözcüklerden oluşan şarkılar, tekrarlayan sözcükler, hatta anlamsız heceler otistik çocukların dil gelişimini destekleyebilir. Görsel yada dokunsal işaretlerle sunulan anlamlı söz öbekleri ve şarkılar bu gelişimin daha da hızlanmasına yarar. Müzik terapistleri, otistik çocuklarla müziğe yanıt verme özelliklerinden faydalanarak, müzikal olmayan amaçları geliştirmek için çalışırlar. Müzikle Tedavi Kemal TEKİN, İsmail Hakkı TERLEMEZ, Hurilye ERBAK, Enes ÇAKMAKKAYA Müzik, anne karnındaki ceninden, ölüm döşeğindeki yaşlıya, çiçek, böcekten, suya kadar bütün canlıları etkiliyor. peki bunu nasıl yapıyor?, 1. Beyinde limbik sistem denen ve bu işleri \tezgahlayan\” sistemin varlığı artık biliniyor. Bu sevinç, üzüntü, öfke gibi duygularımızı ve cinsel güdülerimizi yöneten bir sistem. İşte bu sisteme etki eden kişiden kişiye, zamana ve ortama göre değişik etkiler yapabilen melodiler, endorfin, oksitosin ve enkefalin denen bazı maddelerin salgılarını tetikleyerek ruh hallerimizin değişmesine neden oluyorlar. Endorfin morfine benzeyen ve hem ağrı kesici hem haz verici özellikleri olduğu bilinen bir protein, oksitosin ise hamilelik ve süt verme döneminden sorumlu, ayrıca orgazm anında miktarının arttığı saptanan, şimdilerde ise mutluluk hormonu da denen bir hormon. 2. Japon bilim adamı Profesör Masoru Emoto su kristallerine önce Beethoven’ın pastoral müziğini dinleterek, çok güzel şekillenen net ölçülü kristallerin fotoğraflarını çekmiş, heavy metal müzik dinletilen suyun da kristal oluşumunun tamamen şekilsiz ve dağınık olduğunu fotoğrafla tespit etmiştir. Bedenlerimizin de %60 kadarının sudan oluştuğunu biliyoruz, o halde etrafımızdaki titreşimleri ve sesleri algılayabilecek harika bir iletkenimiz var. Müziği ve ritmi sadece kulaklarımızla değil ama bu iletkenden dolayı bütün hücrelerimizle duyarız. ” Müzikle Terapi Selin ŞAHİN, Arash SOUDMAND, Muhammed Ali FAYİZ Bu projede amacımız müziğin bir terapi aracı olarak kullanılabileceğini, müzikle terapi konusundaki bazı araştırmaların çarpıcı sonuçlarını göstermektir. Bu projede müzikoterapinin etkilerini ve bu etkilerin nedenlerini göstermeye çalıştık. Araştırma yaparken ‘’google, mynet”gibi arama motorlarına girdiğimiz ‘’müzikle terapi, müzikle tedavi” gibi anahtar sözcüklerle bize yardımcı olan internet sitelerine ulaştık. Elimize geçen bu kaynaklar arasında konumuza en yakın olanları seçerek projemizi hazırladık. Müzikle terapinin bilinç ve bilinçaltına pek çok etkisi olduğunu saptadık. Müziğin kalp atışlarına uygun olması uyum ve rahatlamayı getirir. Müziğin ritmi bedenin fizyolojik bakımdan işleyişinde büyük öneme sahiptir. Müzik beynin sağ tarafıyla algılanır ve müzik dinlerken beyin alfa durumundadır, bu sayede beyin daha kolay öğrenir ve daha çabuk hatırlar. Ayrıca müziğin limbik sistem üzerinde de çok etkisi vardır. Müziğin ve stresin hormonların üretimi ve salınmasında sıkı bir ilişki vardır. Müzikle terapi, çocuklarda sakinleştirici ilaçlarla aynı etkiyi göstermiştir. III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı 43 Ameliyattan önce müzik dinleyen hastalarda ağrılar hafiflemiş ve daha az narkoza ihtiyaç duyulmuştur. Müzikle terapi çocuklarda mental retardasyon, davranış bozuklukları ve öğrenme bozukluklarında tedaviye yarar sağlar. Böylece müzikle terapinin fizyolojik ve psikolojik pek çok etkisi olduğu sonucuna vardık. Bu yöntem hastalıkların tedavisinde kullanılabilir. TIP ve RESİM – HEYKEL Ruha da İlaç Bedene de Günümüzde yayınlanan mizah dergilerinden Penguen ve Fermuar taranarak doktorlarla ilgili karikatürler arasından rastgele biçimde 50 tanesi seçilip bunlar incelenerek doktorların karikatür dünyasındaki yeri ve mizahçılar aracılığıyla halkın gözündeki doktor profili anlaşılmaya çalışılacaktır. Ezgi Gündoğdu, Esra Kabadayı, Bedia Taşçı, Uğur Yasin Akgün Musikinin sağlık üzerindeki etkisi asırlardır insanların ve bilim adamlarının ilgisini çekmiş ve araştırma konusu olmuştur. Asırlar boyunca süren bu araştırmalar ve günümüzde modern tıbbın ortaya koyduğu bilimsel çalışmalar, musikinin insan sağlığı üzerinde etkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışma, Türk müziğinin sağlığı ne şekilde etkilediğini ve bu bağlamda ne tür çalışmalar yapıldığını gözlemlemek amacıyla hazırlanmıştır. Çok eski zamanlarda musiki ile tedavi geleneği özellikle bizi yakından ilgilendiren Türk islam tarihinde de önemli bi yer tutmuştur. Bu döneme ait birçok örnek bulunmaktadır ve bunlardan en göze çarpanı da günümüzde müze olarak halka hizmet veren II. Bayezid Darüşşifası’dır. Bu darüşşifada Türk musikisi kullanılarak pek çok hasta tedavi edilmiştir. Kullanılan tedavi yöntemine bakıldığında her makamın farklı organ ve hastalıklar üzerinde farklı etkileri olduğu görülmektedir. Ayrıca hala bazı kliniklerce özellikle psikolojik hastalıklar üzerinde bu tedavi yöntemi kullanılmaktadır. Sonuç olarak, tarih boyunca yapılan ve günümüzde devam etmekte olan bütün çalışmalar, nitelikli musikinin insan ruh ve beden sağlığı üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Karikatürlerde Tıp ve Çizilen Doktor Profili Kerem Alp USAL, İhsan YALÇINKAYA, Pınar ERYAMAN, Pınar Burcu DOĞAN Sanatın Tıpa En Büyük Desteği: Hastane Mimarisi Ayşe ÖZKÖSE, Yasemin AYDINLI, Ali Yavuz KULULA Hastane mimarisi görüldüğü kadar basit bir konu değildir. Bu konu ülkemizde yaygın olmamasına rağmen yurt dışında hastane mimarları yetişmekte ve sırf bu amaçla çalışarak insanın ruh ve beden sağlığını koruyan hastane mimarilerinin nasıl yapılacağı üzerinde projeler geliştirmektedirler. Bunun dışında geçmiş yıllardan günümüze kadar hastane mimarisine baktığımızda da meydana gelen değişiklikleri açıkça görebiliriz. Bu projede de farklı mimarilerle bu değişimler gösterilmeye çalışıldı. Anadolu’daki ilk tıp merkezinin açılmasından bugüne kadar hastane mimarisinde hangi gelişmelerin kaydedildiği araştırıldı. Hastane mimarisi ve hastane verimliliği (hastalara hizmet vermedeki etkinlik) arasındaki ilişkinin önemi açıklandı. Mimarideki estetik görünüşün manevi sağlığı, uygun mimari kombinasyonlarının da özellikle acil servislerde insan hayatını etkileyebileceği üzerinde duruldu. Hastane mimarisindeki gelişmeleri, hastane ve mimarisi arasındaki ilşkiyi gösterip bu konunun önemine dikkat çekmek ve bu konuda yapılabilecek çalışmalara ön bilgi sağlamak, Türkiye’de de yurt dışında olduğu gibi “Hastane Mimarı” kavramının gelişmesi gerektiğini göstermek amaçlandı. ” Sanatın Tedavideki Rolü ve Önemi Halime ACAR, Elif Mukime ÖZTÜRK, Yücehan KURTULUŞ İnsanlar oldum olası kendilerini sanat eserinin içinde bulmuş, ona birşeyler katmış ve ondan etkilenmiştir. Biz de grup olarak sanatın tedavideki rolünü konu edindik ve bu yönde araştırmalarımızı sürdürdük. Özellikle psikiyatri servislerinde hastaların tedavisinde yardımcı unsur olarak sanatın kullanıldığını gördük. Hastalar acılarını, duygularını ve hastalıklarını çarpıcı bir biçimde sanat eserleriyle dışa vuruyorlar ve kendilerini bu şekilde ifade ediyorlar. Kimi boya ve tualle ilk kez psikiyatri servisinde karşılaşmış; ama buna rağmen rahatlıkla bir modern sanat müzesinde sergilenebilecek düzeyde resimler yapabiliyorlar. Çeşitli üniversitelerin psikiyatri servislerinde bu amaçla uğraşı odalarının olduğunu bizzat gördük ve çeşitli fotoğraflarla projemizi zenginleştirdik. Sonuç olarak; insanların ürettiği sanat eserleri yine onlar için hastalıklarının teşhisinde, sürecin incelenmesinde, kimisinin de tedavisinde rol oynamaktadır. Fiziksel Ortamın Hastalara ve Hastane Personeline Etkisi Ersin Kaya, Mustafa Karakurt, Müjde Ekmekçİ, Süleyman Polater Bu projeyi hazırlamaktaki amacımız, hastanelerin fiziksel ortamlarının hastaların iyileşme sürecine ve hastane personelinin çalışma performansına etkisini incelemekti. Projeyi hazırlarken geriontoloji, mimarlık, hemşirelik, psikoloji ve psikiyatri gibi farklı alanlarda yapılmış projeleri inceledik. Bunlardan elde ettiğimiz verileri, hastanın psikolojisine etki eden faktörler, enfeksiyonel etki oluşturan faktörler, hastane personeli üzerine etkisi bulunan faktörler olarak üç ana başlık altında topladık. Hastane fiziksel ortamındaki birçok faktör hem hastaların iyileşme süreçlerine doğrudan etkide bulunabilmekte hem de personelin çalışma performansını ve psikolojik durumunu ciddi şekilde etkileyebilmektedir. Hastalar ve çalışanlar açısından düşünüldüğünde önemli faktörlerden bazıları şunlardır. 1) Psikoloji üzerine etki eden faktörler: Ses düzeyi, ışık miktarı, ziyaretçi sayısı odaların tek veya çok yataklı olması…, 2) Enfeksiyonel etkisi olan faktörler: Havalandırma sistemi, sterilizasyon, halı ve perde döşemeleri…, 3) Hastane personeli üzerine etkisi olan faktörler: Hastanenin mimari yapısı, çalışma saatleri, ameliyathanelerdeki ışık miktarı…, Hastanelerdeki fiziksel çevre bu açılardan incelendiğinde; uygun şekildeki hastane dizaynı ve doğru fiziksel ortamın hem hastaların iyileşme sürecine katkıda bulunduğu hem de çalışanları olumlu yönde 44 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı etkilediği görülmektedir. Aynı zamanda bu çalışmalar tedavi süresini kısalttığından ekonomik yönden de büyük önem arz etmektedir. Acil Servis Mimarisi Ş. Nurdan ESKİCİ, Ali Onur YÜKSEK, Muhammed DARAGHMA Acil servis, insanların acil durumda başvurdukları bir umut kapısıdır. Oraya şifa dilenmek için gelirken insanlar büyük acı ve kaygılarla doludurlar, kendileri ve aileleri paniktedirler. Hasta iseniz, düzensiz bir acil serviste hastalığınızın daha da kötüleştiğini düşünürsünüz çünkü oradan oraya dolanmaktan başınız döner ve hastalığınıza bir de yorgunlukla sinirlenme eklenir. Beklerken sinirler gerilir umutlar umutsuzluğa ve çaresizliğe döner. Hemşire iseniz, hastaların tümüyle ilgilenme şansınız yoktur, bir oradan bir buradan çağırılırsınız, hastalara bakım vermekten ziyade trafik memurluğu ve danışmanlık hizmetleri ile ilgilenmek zorunda kalırsınız. Akşam yorgunluktan perişanken herkesin bağırmasından ve işinizi yapamamanın getirdiği doyumsuzluktan mutsuz bir halde eve yollanırsınız, yorgunluğunuz da ikiye katlanmıştır. Peki doktorsanız değişen ne olacaktır?, Acil servis, çalışan personel için sürgün merkezi yada angarya işi olarak kabul edilen; ne çalışanın ne de gelenin memnun olmadığı bir yerdir. Acil servisler mutsuzluk odakları olmak zorunda mıdır? Daha güler yüzlü, verimli bir ortam haline dönüştürülemezler mi? Elbette mümkündür. Acil servis bu kötü imajından kurtulmak için daha girişten başlanarak düzenlenmelidir. Çünkü çevremizdeki fiziksel ortamın çalışırken hayatımızı kolaylaştırdığı oranda biz daha uyumlu çalışabilir ve daha mutlu olabiliriz. Gelen hasta da daha mutlu olabilir. Yapmış olduğumuz bu çalışma ile acil servis veriminin artırılması için gereksinim duyulan üniteler ve bu ünitelerin gereksinime göre planlanması sunulmaya çalışılacaktır. Leonardo da Vinciden Anatomi Sanatı Nihal Polat, Mustafa Akın, Merve Arıcı, Ekrem Bayraktar Leonardo da Vinci Rönesans’ın temsilcisi olağanüstü bir ressam, heykeltraş, mimar, aerodinamik ve hidrolik mühendisi olmasının yanısıra, fonksiyonel anatominin de kurucusudur. Leonardo insan anatomisi konusundaki çalışmalarına Andrea del Verrocchio’nun yanında çıraklık yaparken başladı, çünkü Verrochio tüm öğrencilerini anatomi öğrenmeleri konusunda teşvik ederdi. Sanat alanında başarı kazanmaya başlayınca, Floransa’daki Santa Maria Nuova Hastanesi’nde kadavralar üzerinde inceleme yapmasına izin verildi. Daha sonra Milano’daki Maggiore Hastanesi’nde ve Roma’daki Santo Spirito Hastanesi’nde de kadavralar üzerinde çalışmalar yaptı. 1510–1511 yıllarında doktor Marcantonio della Torre ile birlikte çalıştı. 30 yılda, farklı yaşlarda 30 adet kadın ve erkek kadavrası inceledi. Marcantonio ile birlikte anatomi konusunda teorik bir çalışma yayınlamak üzere çalışmalar yaptı ve 200’ün üzerinde çizim hazırladı. Bu çizimler ancak Leonardo’nun ölümünden sonra 1580’de \Resim Üzerine Tezler\” adı altında yayınlandı. Leonardo birçok insan iskeleti çizimi yaptı ve omurganın çift–s formunu ilk tanımlayan kişi oldu. Pelvis ve kuyruk sokumu hakkında incelemeler yaptı ve kuyruk sokumunun 5 farklı kemikten oluştuğunu belirledi. İnsan kafatasını ve beynin kesitlerini mükemmel şekilde tariflemeyi başardı. Ciğerlerin, idrar kesesinin, cinsel organların ve hatta cinsel birleşmenin yapısını gösteren çok sayıda çizim yaptı. \”Hamilelik mucizesini anlamak amacıyla fetusun anne karnındaki pozisyonu hakkında çizimler yapan ilk birkaç kişiden biridir. İnsan anatomisine ek olarak, çeşitli hayvanların anatomisi hakkında da çizimleri bulunmaktadır. Leonardo sadece insan vücudunun yapısıyla değil, aynı zamanda fonksiyonuyla da ilgileniyordu, bu yüzden anatominin yanısıra fizyoloji konusunda da çalışmalar yaptı. Fizyolojik deformasyonu olan kişilerle ilgili de çizimleri bulunmaktadır. Anatomi alanındaki çalışmaları, yazılı tarihteki ilk robot tasarımınına öncülük etti. \”Leonardo’nun robotu\” adı verilen tasarım büyük olasılıkla 1495 yılında yapıldı ama ancak 1950’lerde farkedildi. Kan dolaşımı hakkında bilgisi olmamasına rağmen, robota eklediği kalp vanaları sayesinde kanın tüketilmek üzere kaslara pompalanmasını sağladı. Sanatsal Estetiğin Doğurduğu Bilim Dalı Estetik Cerrahi Cansel Karaca, Gamze Yeter ARSLAN, Osman SAĞLAM Günümüzde popüler hale gelen estetik cerrahinin; bilimsel açıdan incelenmesi, insanlardaki bu estetikleşme çabası üzerine tıbbın rolü, insan gözünde estetik ve buna sanatın etkileri şeklinde üç başlık altında inceleyebiliriz. Estetiğin bilimsel açıdan incelenmesi başlığı altında araştırmalarda ilk elde edilen bulgular fibonacci sayıları ve altın orandır (1, 618). Bu bulgular doğada, estetik görünen objelerde ve insanda karşımıza çıkan oransal verilerdir. Bu oranlara insan vücudunda; parmak ucu–dirsek arası/el bileği–dirsek arası, göbek–diz arası/diz–ayak ucu arası, yüzün boyu/yüzün genişliği, dudak–kaşların birleşim yeri arası/burun boyu, yüzün boyu/ çene ucu–kaşların birleşim yeri arası, gibi birçok yerde rastlayabiliriz. Bir diğer konu başlığı olan insan gözünde estetik ve buna sanatın etkileri ise; insandan insana, toplumdan topluma, zamandan zamana değişen estetik anlayışını anlatmaktadır. 20. yüzyıl, tamamen imaj çağı olmuştur. Hatta 21. yüzyılda bu durum sürmektedir. Ekranlardaki kadın ve erkek görüntülerini insanların beynine kazıyıp: \böyle bir görünürseniz ve/veya olursanız tercih edilirsiniz\” fikri yerleştirilmiştir. Estetikleşme çabası üzerine tıbbın rolü başlığı altında şunları söyleyebiliriz\”Estetik Cerrahi\” vücut imajımızın fiziksel olarak hoşa gitmeyen bölümlerini cerrahi olarak düzeltir. Estetik cerrahide insanların kendi vücudunu daha estetik hale getirerek, onların daha mutlu olmalarını sağlar. Estetik cerrahın doktorluk bilgilerinden farklı olarak bu sanatçı kimliği ile güzeli iyi analiz edip \”objektif estetik görüşünü\” sürekli geliştirmelidir. Estetik cerrahide amaçdoğal olarak güzel olan burnu, yüzü, kulağı, dudağı taklit etmek olmalıdır. Estetik cerrahi sanatçısı olabilmek için doktorluk ve cerrahi yetenek dışında, iyi estetik görüşe, estetik bir obje ile estetik olmayan arasındaki farkları, boyutları ile yakalama yetisi ve estetik alana sahip olmak gerekir. Egon Schiele ve Hastalıklı Resimleri Sevilay KUNT, Ebru SEKMEN, Güliz AVŞAR Bu projedeki amacımız Egon Schiele’nin resimlerinde kendi hastalıklı ruh halinin insan çizimlerine yansımasını incelemektir. Bu amaçla resimlerine bulunduğu ülke ve zaman koşullarının ve yaşantısının etkisini araştırdık. Egon Schiele portrelerindeki hastalıklı hüzünlü insanlar, yaşantısı ve kardeşiyle olan ilişkisiyle merak uyandırmıştır. Hayatı ve kişiliği tartışmalı olsa da yeteneği ve desen tekniğine getirdiği enerji tartışılmazdır. Çeşitli gazeteler ve internet sitelerinde hakkında yapılan yorumlar da bu yöndedir. Desen çalışmalarıyla ünlü bu Avusturyalı, Ekspresyonist ressam, 1890 yılında Viyana’da doğmuş ve birçok eleştirmene göre kendi özgün stilini tam olarak geliştiremeden, 1918 yılında, henüz 28 yaşındayken ölmüştür. Grafit, kurşun kalem ve suluboyayı kağıt üzerine kullandığı çalışmalarında, genelde portreler üzerine çalışır. Figürler kırılgan, çoğu zaman hastalıklı, çoğu zaman fakir ve hüzünlüdürler. Buna rağmen çizgilerinde yüzen güçlü bir enerji, yer yer erotizme dönüşerek, yer yer yaşama sevgisi olarak karşımıza çıkar. Figürlerini gerek teknik sebeplerle, gerek sembolik olarak fondan, beyaz, suluboya bir çizgiyle ayırır. Gustav Klimt’ten yoğun olarak etkilenmiş olsa da, özellikle figür tekniğini önün ötesine götürebilmiştir. Karikatürlerde Hasta–Hekim İlişkisi Çağrı SÜMER, Sami AKSAN, Neslişah ATGÜDEN Karikatür birçok alanla ilişkisi olan bir sanat dalıdır. Bu yüzden karikatürün tıpla da yakın ilişki içinde olmaması mümkün değildir. Birçok karikatür vardır ki doktorların hastaları tarafından bilinmeyen yönlerini ortaya koyar, onların daha kolay anlaşılabilmesini sağlar. Karikatürler doktor ve hasta ilişkisine farklı bir boyut getirir. Bu sayede hem doktorların hem de hastaların empati kurabilmesini sağlar. Bu projenin amacı karikatür ve tıp arasındaki bağlantıyı açık ve eğlenceli biçimde anlatıp, karikatürün görsel ve mizahi yanı dışında hasta hekim ilişkisine sağladığı yararları gözler önüne sermektir. Beyinden Tuvale Alzheimer Elvan ÇİFTÇİ, Müge Hacer ORHAN, Pınar ÇAKMAK İnsanın beynine kendi varlığını unutturan, bütün belleğini ve becerilerini çalan Alzheimer’ ın yarattığı tahribat bu hastalığa yakalanmış bir ressamın fırçasından tuvale yansıdı. 1995 yılında, 62 yaşındayken, Alzheimer teşhisi konulan William Utermohlen hastalık sonrası çizdiği otoportreleriyle beyninde olup bitenleri görsel bir biçimde sergiledi. Bu portreleri, gönüllü araştırmacılara önemli bir kaynak, gelecek nesillere de Alzheimer’ ın anlaşılması için önemli bir miras oldu. Alzheimer teşhisi konulduktan kısa süre sonra yaptığı çalışmalar korku ve yalnızlığı ifade ediyor. Daha sonra bu duygular isyan ve kızgınlığı yansıtıyor. Ardından utanç, karmaşa ve ıstıraba dönüşüyor. Derken, en son portrelerinde, yaratıcı ve yetenekli bir ruh artık ortadan kaybolmuş görünüyor. Aylar ve yıllar geçtikçe resimler gittikçe ilkel bir stil alıyor. Utermohlen’ in ise doktorlara söylediği, yapmak istediğinin böyle bir şey olmadığıydı. Philadelphia Üniversitesi’nin tıp ve sanatlar uzmanı Dr. Rhonda III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı L. Soricelli, \Bu tablo beyninde neler olup bittiğinin görsel bir ifadesidir. Bakarken insanın içi parçalanıyor\” diyor. Bir zamanlar zengin ayrıntılı figüratif tabloları New York ve Avrupa galerilerinde satılan Philadelphia’ı ressam, hastalıda bulunuşunun 100. yılı anısına ve aynı zamanda Utermohlen’ saygı olarak Nisan 2006’da sergilendi. Alzheimer hastalığı, sonunda Utermohlen’ tüm iletişim yeteneğini de yok etti ve bugün kendisi Londra’ bir bakımevinde yaşıyor. Yapıdaki Sağlık 45 gerektirdiği tıp bilgisi ve işlem sırasında kullanılan cerrahi aletler tıp tarihi hakkında bilgi vermekle birlikte iki alanın birbirini geliştirdiğini göstermektedir. Günümüzde mumyalama, Afrika’nın kimi bölgelerindeki kabilelerde halen yapılmakta ve bunun daha basit bir şekli olan tahnitleme anatomi laboratuvarlarında kullanılmaktadır. Medecina en la Pintura: Rönesans Sonrası Sanatta Tıp Püren ALİCİK, Levent ÜSTBAŞ, Kazım Cihan CAN Hastaların iyileşme sürecine pozitif katkı sağlayacak en önemli şeylerden biri hastane mimarisidir. Gelişmiş ülkelerde hastane mimarisi başlı başına bir uzmanlık alanı haline gelmiştir. Ülkemizde hastane mimarisi henüz gelişmiş değildir. Bunun sonucu olarak hastane binaları birer verimsizlik abideleri gibi karşımıza çıkar. Bu durum özel sektör hastanelerinin de çözümsüz bıraktığı en önemli sorunlarından biridir. Binanın güzelliği, iç açıcılığı, geniş ve refah olması vb. özellikleri yanında verilecek hizmete yetecek kadar alan ve hacim işgal etmesi ve hizmet sunmaya elverişli yani kullanışlı olması gerekmektedir. Doktorlarla hastalar arasındaki ilişki sanat tarihinde çok betimlenen bir konu olagelmiştir. Ancak bu konuya adanan resimler Rönesans döneminde artmaya başlamış ve özellikle 17. –19. yüzyıllar arasında en yoğun halini almıştır. Çünkü Dinsel Devrim dini konuların betimlenmesini yasaklamıştır ve bu sebeple sanatçılar gündelik hayatı anlatan resimler üzerine odaklanmışlardır. Hastalık, tedavi, doktor– hasta ilişkileri de gündelik hayatın parçaları olduğuna göre resimlere yansımaları kaçınılmazdır. Biz bu projemizde İspanyol kalp cerrahı Alejandro ARİS’in “Medecina en la Pintura” adlı kitabındaki doktorlarla hastaların ilişkilerini betimleyen sanat yapıtları hakkındaki yorumlarından esinlenerek 17. yüzyıl itibarıyla yapılan resimlerin ve yorumlarının yer aldığı hoş bir seçme hazırladık. Salgın Hastalıkların Sanatçı Gözünden İncelenmesi Frank Netter ve Sanatla İlişkisi Hastalıklar tıbbi bilimlerin konusu içindedir. Salgın hastalıklar gibi toplumlar üstünde büyük etkiler oluşturmuş olayları sadece hekim gözüyle, bilimsel olarak bakmak yeterli bir bakış açısı sağlayamamaktadır. Çünkü bilimsel yaklaşımlar o konu hakkında nesnel bilgiler verir. Hastalığın tanımı, özellikleri, nasıl yayıldığı, kaç kişiyi etkilediği şüphesiz önemlidir. Ancak olayın bir de insanı yönü vardır. Bu nedenle konuyu tüm yönleriyle anlamak için salgın hastalıklara sanatçı gözüyle de bakmak gerekir. Çünkü sanatçılar toplumun duygularını, düşüncelerini yansıtan kişilerdir ve eserlerine “Salgın hastalıklar”gibi önemli bir olayın girmediğini düşünmek mümkün değildir. Diğer, toplumlar etkileyen önemli olaylar gibi sanatçılar bu konuya eserlerinde yer vermişlerdir. Bu projeyle de onların bu konudaki çalışmalarına bakarak halkın salgın hastalıklara bakış açılarını kavramayı amaçladık. Araştırmalar sonucunda özellikle o konuda çizlmiş resimlerde bunu açıkça gözledik ve gözlemlerimiz bize yeni bakış açıları kazandırdı. Projemizde de resimleri kullandık. İnsan bedeninin ve nasıl çalıştığının gösterilmesinde büyük rolü olan Dr. Frank Netter’in kariyeri 1930’larda “tıbbi resimleyici” olarak başladı. Kısa bir süre zarfında kendini tıp toplumuna kabul ettirdi ve “tıpta resimleme” deyince ilk akla gelen isim olmayı başardı. O zamanlar Netter, “Tıbbın Michelanjelosu” olarak nitelendirildi. O ise bu nitelemeye karşılık şu cevabı verdi: “Benim tüm istediğim resim yapmayı yapmaktı. “Küçük bir çocukken sinema artisti olmayı kafasına koyan Netter, anne ve babasının parasal yönden mühtiş getirisi olan tıp’a yönlendirmeleri nedeniyle tıp’ı seçti. Ve okulda bütün öğrencilerin ve öğretmenlerin dikkatini çekti. Kendi deyimiyle ”grafiksel bakış açısı”na sahip Netter, daha çok resimlerden not çıkarıyordu. Daha sonra öğretmenleri onu, kendi derslerinin resimlerini çizmekle görevlendirdi. Resim kabiliyetini mezun olduktan sonra da sürdüren Netter, hala daha kabul gören tıp anatomisi atlasını çizdi ve tıp tarihinin unutulmazları arasına girdi. Ramazan GÜRLÜ, Süheyla GÜMÜŞ, Esra POLAT, Zafer AYDIN Maruf AGGÜL, Hasan SATIŞ, Murat GÜZEL Anatominin Sanata Dönüşümü Tuğçe AĞIRLAR, Murat KARATEKE, Pelin MEMİŞ, Gamze TAŞ, Cemal ÜNLÜ İskelet yapımız, sadece bilim insanlarının değil sanatçıların da üzerinde çalıştığı ve eserlerine yansıttığı bir konu olarak yüzlerce yıldır karşımıza çıkıyor. 1500’lü yıllardan günümüze kadar gelen bu çizimlerde bazen sanatçı ve anatomi uzmanlarının birlikte yaptığı çalışmalara, bazen de bireysel eserlerine rastlanıyor. İşin ilginç yanı, bunlar çoğu kez sanatçı tarafından mı yoksa anatomi uzmanı tarafından mı çizildiği anlaşılamayacak kadar güzel sanat eserleri. Tıp bilimlerinin en eski dallarından biri olan anatomi ile insanlığın olmazsa olmazı sanatı aynı çatı altında incelemeye çalıştık. Çalışmalarımız esnasında yararlandığımız sanatçılar: Bernhard Siegfried, Jan Wandelaar, Pietro Berrettini di Cortona, William Cheselden, Toulouse, Bernardino Genga, Leonardo Da Vinci. Çalışmalarımızda bilhassa Leonardo Da Vinci’nin eserlerinden yararlandık. Leonardo birçok insan iskeleti çizimi yaptı ve omurganın çift–s formunu ilk tanımlayan kişi oldu. Pelvis ve kuyruk sokumu hakkında incelemeler yaptı ve kuyruk sokumunun 5 farklı kemikten oluştuğunu belirledi. İnsan kafatasını ve beynin kesitlerini mükemmel şekilde tariflemeyi başardı. Ciğerlerin, idrar kesesinin, cinsel organların ve hatta cinsel birleşmenin yapısını gösteren çok sayıda çizim yaptı. Hamilelik mucizesini anlamak amacıyla fetusun anne karnındaki pozisyonu hakkında çizimler yapan ilk birkaç kişiden biridir. Mumyalamadaki Sanat Aslı Tokmak, Serkan Yeter, Mustafa Çetİn, Buşra Tozduman M. Ö. 15. yy’dan bu yana kullanılan mumyalama tekniği, eski Mısırlıların inançları gereği bedeni bozulmadan koruma isteklerinden doğmuş, daha sonraları Orta Asya’da ve Anadolu’da da uygulanmıştır. Her geçen gün bir yenisi daha keşfedilen ve portre maskeleriyle, işlemeleriyle dikkat çeken mumyaların yapılış aşamalarının Mehmet poyrazer, Osman karakılıç, Suat koç Yeniden Yüzlendirme Mehmet Talha KUTLU, Gamze GEZGEN, Güler Pınar ÖZEREN, Nurhan OKUR Yeniden yüzlendirme tekniği ile kimliklendirme, başka teknikle tanımlanamayan insan kalıntılarının yüz şeklinin, kafatası boyutlarından saptanabildiği; antropolojik, anatomik, odontolojik ve aynı zamanda sanatsal disiplinler arası uygulamalı, üç boyutlu bir kimlik tespit tekniğidir. Yeniden yüzlendirme tekniğinin tarihçesi yüzyıl öncesine kadar dayanmakta olup bu alanda gerçekleştirilen ilk çalışmalardan biri anatomist W. His tarafından 1895 yılında yapılan J. S. Bach’ın iskeletinin kimliklendirilmesidir, zaman içinde aynı şekilde, üç boyutlu yöntem ile, bir çok tanınmış insanın yüzü yapılmıştır. Yeniden yüzlendirme çalışmalarında 2 boyutlu ve 3 boyutlu olmak üzere iki metot kullanılmaktadır. 2 boyutlu metotta çeşitli anatomik pozisyonlarda yer alan temiz kafatasının fotoğrafları üzerinde çalışılır. 3 boyutlu metot ise kafatasının bir örnek kalıbı çıkartıldıktan sonra; doku kalınlıkları belirlenerek çalışılan “kumpas yöntemi”, veya kemik yapısına göre kaslar yerleştirilerek büst haline getirilen “anatomik yöntem” olmak üzere ikiye ayrılır. Yeniden yüzlendirme çalışmaları yapılırken dikkat edilmesi gereken en önemli unsurl, ardan biri de yeniden yüzlendirilen bireyin ait olduğu ırkın antropolojik özellikleridir. Çünkü ortalama doku kalınlıkları her ırk için farklı bir değerdedir ve yeniden yüzlendirme tekniğinde ırkların ortalama doku kalınlıkları kullanılarak çalışılır. Yeniden yüzlendirme yöntemi bilimsel olmasının yanı sıra öznel ve sanatsal değerler de içermektedir. Çalışma antropolojik verilere bağlı kalınarak bilimsel bir şekilde gerçekleştirilmesine rağmen sanatçının yaptığı çalışmaya yorumunu katması kaçınılmaz olmaktadır. Ancak bilimsel yönün çalışmadaki baskınlığı kişinin kimliğinin belirlenmesini olanaklı kılmaktadır. Günümüzde farklı yöntemler kullanılarak kimliği belirlenemeyen cesetlerin kimlik tespitinde kullanılan bu yöntem ülkemizde Ankara Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Yeniden Yüzlendirme ve Adli Sanat Birimlerince gerçekleştirilmektedir. 46 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı Tıbbın Resme Yansıması Cansu DEMİRKIRAN, Özlem ÜNAL, Kısmet ÇIKI, Yasemin ERASLAN İlkçağda insanların vücutlarında meydana gelen biyolojik olayları tanımlamaya çalışmaları ve Ortaçağda dinsel devrimin dini konuların betimlenmesini yasaklamasının ardından sanatçıların resimlerinde gündelik hayatı anlatmayı tercih etmeleri bize kadim zamanlardaki tıpla ilgili bilgiler vermektedir. Bu projede amacımız geçmişten günümüze tıpla ilgili yapılmış resimlerle tıpdaki gelişmeleri ve değişmeleri gözler önüne sermektir. Akıl Hastalarının Teşhis ve Tedavisinde Psikopatolojik Sanat Ömer Faruk KARAÇORLU, Elif Namlı, Gülşah ORAK Günümüzde deli deyip geçtiğimiz ruh hastalarının keşfedilmeyi bekleyen eşsiz bir iç dünyaları vardır. Hem onların iç dünyalarını açığa çıkarmak hem de hastalıklarının tedavisinde yardımcı olabilmek amacıyla uygulanan yöntemlerden biri belki de en ilgi çekici olanıdır psikopatolojik sanat. Ruh hastalıklarının sanatla tedavisi Hipokrat’a kadar dayanmaktadır. Hastaların zanaat ve küçük çaplı sanatla meşguliyetinin tedavi yerine geçeceği geçmişte pek çok hekim tarafından dile getirilmiştir. Günümüzde ise tedavi yanında araştırma amacıyla kurulmuş bir çok psikopatolojik sanat laboratuarları bulunmaktadır. Bu laboratuarlarda hastalara sanat tedavisi adı altında resim ve heykel çalışmaları yaptırılmaktadır. Klinikte tedavi gören hastalar, kullanacakları malzeme, resmin konusu ve yapım stilinde hiçbir etki altında kalmadan resimler yapıyorlar ve resmi bitirdikleri kanısına vardıklarında o resme ilişkin yorumları yapıtlarına verdikleri isimle beraber kaydediliyor. Psikiyatristler ruh hastalarının, hastalıklarına neden olan iç kargaşalarındaki ipuçlarını yaptıkları çalışmalarda biçimlendirdikleri simgelerden elde ederek hastalığa tanı koyabilir. Resimlerin analizinde kesin değerlendirme biçimleri olmasa da resimlerin “biçim öğeleri”, ”simgesel değerler”, ”renk” açısından analiziyle beraber hekimin hastayla birebir iletişimi sırasında hastanın resimdeki simgeler üzerine doğrudan yada dolaylı yorumu da önem taşımaktadır. Araştırmalarımızda gördük ki, Psikopatolojik Sanat aracılığıyla hasta hekim iletişiminde sözlü dile göre üstün nitelikleri olan görsel ve grafik dili olumlu bir araç olarak kullanarak oligofreni, psikoz ve özellikle şizofrenide hastayı ve hastalığını tam anlamıyla anlayabiliriz. Subjektif ve yoruma açık olan Psikopatolojik Sanatın önümüzdeki yıllarda hastalıkların tanı ve tedavi sürecinde yeni açılımlara yol açacak bir bilim dalı haline gelmesi mümkün görülmektedir. Yeni ve Eski Cerrahi Aletler Arasındaki Farklar Ayşe Müge Türker, Elif Gamze Büyükküpcü, Bulgyn Tunkyel, Elşad Hasanov Cerrahinin zamanla büyük aşamalar katetdiğinin farkındayız. Yaptığımız araştırmaların amacı cerrahi aletlerin zamanla nasıl geliştiğini öğrenmekti. Aynı zamanda bu değişim sürecinde sanatın cerrahi aletler üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu gözlemlemeye çalıştık. Eski cerrahi aletlerin fotoğraflarını, fonksiyonlarını bulmak için farklı kaynaklardan (internet, ansiklopedi) yararlandık. Günümüzde kullanlan cerrahi aletlere ait bilgileri ise cerrahi aletler katalogundan aldık. Karşılaştırmaları Hacettepe Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü doktorlarının yardımıyla yaptık. Sonuç olarak, günümüzde kullanılan cerrahi aletlerin eskilerine göre fonksiyon olarak pek değişmediğini, ama aynı işlev için günümüzde daha çok alternatif alet olduğunu gözlemledik. Geçmişten günümüze sanatdakı gelişmelerin bu farklılığın olmuşumundakı etkisini saptadık. Cerrahi Sanattır, Cerrah ise Sanatçı Chousein Malkots, Ahmed Ahmedov Bilim ve sanatın mükemmellik arayışında buluşma noktası olan estetik cerrahi, kusurların giderilmesinde mucizeler yaratıyor. İnsanlık tarihinin başından beri herkes güzelliğe kavuşmanın yollarını aradı. Sonunda insanoğlu estetik ameliyatları icat etti ve ‘ yapay güzellik ‘ le tanıştı. Estetik güzellik felsefesidir. Güzel üzerine düşünme ne olduğunu araştırma etkinliğidir. Sanatçı tarafından bir estetik tavır sonucu oluşan bir eserdir. Her sanat eserinin bu nedenle estetik değeri vardır. Çünkü, sanatçının kendine özgün duyguları, heyecanları, hayal gücü ve yetenekleri eserinde birleşmiştir. Sanat eserinin en önemli özelliği tek olmasıdır. Çünkü, sanatçı eserini oluştururken oluşan duyguları ve hayal gücünü bir kez daha aynen yaşayamaz. Bu posterde cerrahlar, güzel sanatlar ile ilgilenme konusunda görüşü ve ilgilenme teknikleri irdelenmektedir. Bu bilgilerden yola çıkarak cerrahinin sanat, cerrahların ise sanatçı olduğunu sanırım söyleyebiliriz… Hastalıklı Portreler Şeyda BOZKURT, İrem GENÇ, Ezgi İNCE, Tuğba ÖZSOY İnsan içerisinde ruh ve bedeni yani tıp ve sanatı barındıran bir başyapıttır. Bu eserdeki ince ruh, sanat, bedeninde meydana gelen değişikliklere göz yumamaz. Beden de ruhtan destek almadan ayakta kalamaz, çöker. Tıp ve sanat da bir bakıma ruh ve beden gibidir. Birbirlerine yabancı kalmalarını ummak gerçekçi olmaz. Sanatçı insan ruhunun inceliklerini çok daha güçlü şekilde duyumsayabilen kişidir ve kendinden, toplumundan, insanlardan etkilenmemesi mümkün değildir. Biz de bu projemizde ve araştırmalarımızda sanatçının hastalıklara karşı duyarlılığını ve bunu tuvallere yansıtma eylemini mercek altına aldık. Kimi zaman ressam hasta oldu, kimi zaman yakınları… Kimi zaman “aşk”tı bu hastalık, çoğu zaman da çaresizlikti tuvallere aktarılan. Ama her durumda, dönemlerinde yaygın olsun olmasın, etkiledi ressamları hastalıklar. Bu etkileşimin dışavurumu olarak da fırça ve renklere sarıldı elleri. Bu projede yaptığımız resim araştırmaları ve yorumlarımız da, tıp ve sağlıkla sanatı bir noktada buluşturabilen “hastalıklar” ve “hastalıklı portreler” üzerine… İncelediğimiz ve yorumladığımız resimlerle bir kez daha anladık ki hastalıklar insan hayatının önemli parçalarından biri ve sanatçı olsun olmasın her insanda derin çağrışım ve dışavurumlara yol açıyor. Her insanın bu duruma bakış açısı çeşitlilik gösteriyor. Çocuk Hastanelerinde Dekorasyon Esra BULANIK, Gizem KILINÇ, Melek MUTLU, Merve İNANÇ önem sıralamasında tedavinin gerisinde kalan hastane fiziksel koşullarının ve dekorasyonunun hasta çocuklarının psikolojileri üzerine etkilerini göstererek bunun önemi vurgulanmak istendi. bu amaçla çocuk hastaneleri üzerinde yoğunlaşılarak yapılabilecek düzenlemeler belirlendi. Objektif bir çalışma olması adına hastanede yatan çocuklarla görüşüldü. Elde edilen bilgiler belirli ölçütlere göre sınıflandırıldı. Ayrıca bu konuda daha önce yapılan çalışmalar ve röportajlar incelenerek bilgi toplandı. Hacettepe üniversitesi tıp fakültesi ihsan doğramacı çocuk hastanesi bünyesinde yatan hastalar ve yakınlarıyla birebir görüşmeler yapıldı. görüşmeler sırasında, hazırlanan anketler kullanıldı. hastalarla yapılan görüşmelerde ve bilgi toplama işleminde özellikle renklerin hastalar üzerinde etkisi vurgulandı. Ayrıca hastanenin fiziksel koşulları da incelendi. hastalarla görüşmeler sonucunda hastanelerde yoğun olarak kullanılan beyaz, bej gibi renklerin yerine yeşil, sarı, pembe gibi renklerin kullanılmasının istendiği gözlendi. hastane bünyesindeki ilköğretim okulu öğretmenleriyle görüşüldüğünde özellikle ortopedik rahatsızlıkları olan çocuklar için araç ve gereçlerin uygun olmadığı belirtildi. Yaptığımız çalışmalar sonucunda; hastane dekorasyonu yapılırken kullanılan renklerin özellikleri dikkate alınması ve hastalara uygun fonksiyonel araçların kullanılması gerektiği sonucuna varıldı. Özellikle çocuklar düşünüldüğünde onlara hitap eden panolar, nevresim takımları, bilgisayar odaları, oyun odaları ve kitaplıkların tedavii üzerine olumlu etkileri olacağı kanısına varıldı. Ayrıca refakatçilerin psikolojilerinin hasta psikolojisi üzerine etkisi düşünüldüğünde onlar için de rahat bir ortam hazırlanması gerektiği görüldü. Evrensel Deha’dan Zamanı Aşan Anatomik Çizimler Fulya BOĞOÇLU, Gizem MURATOĞLU, Emir ŞKRİYEL Bir sanat dalı olan resmin tıp alanında da pek çok yansıması görülebilir. Bunların içinden ilk akla gelen anatomik çizimlerdir. Çok eski tarihlerde ölü insanların vücutlarını açıp incelemek yasaktı. Ama yine de, o günlerde dahi insan vücudunun içini merak eden kimi araştırmacılar gizli gizli çalışmalarını yürüttüler ve vücudun içini resmettiler. Anatominin bir bilim olarak kabul görmesiyle insan anatomisine dair çizimler artmaya ve insan vücudunun gizemi aydınlatılmaya başlandı. Bu amaca yönelik çalışmalar yapan en önemli kişi hiç şüphesiz ki; filozof, ressam, heykeltıraş, mucit, mühendis, bilim adamı, müzisyen, mimar kimliklerinin hepsine birden sahip bir dahi olan Leonardo Da Vinci’dir. Bugün insanlık Leonardo’ya bir anatomici olarak yaptığı çalışmalardan dolayı teşekkür borçludur. Günümüze yüzonu aşkın kadavra diseksiyon çalışmasının ürünü olan 779 anatomik çizim bırakmıştır. Bu çizimler, yanlarında işlevsel ve fizyolojik açıklamalarıyla birliktedir. Göz sinirlerinin gözün arkasından çıkıp birbiri ile kesiştikten sonra beyine ulaştığını III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı ilk gözlemleyen ve çizen anatomiciydi. Elin ve parmakların hiçbir hareketinde dirsekten yukarıdaki kasların rolünün olmadığını, yüzün mimiklerinin değişik kasların çalışması ile mümkün olduğunu ilk kez düşünen oydu. Ateroskleroz, yani damar sertliğini yazdı. Anne karnında yedi aylık insan cenini ilk defa onun tarafından ustalıkla çizilmişti. Gırtlak ve nefes borusunun ses çıkartma ile ilgisi olduğunu ilk defa o düşündü. Nabız ile kalp atımları arasındaki ilişkiyi de ilk kez o farketti. Anatomi alanındaki çalışmaları, yazılı tarihteki ilk robot tasarımınına öncülük etti. Ve bunlar gibi daha pek çok çizime sahipti. Günümüzdeyse; anatomik çizimler elle değil özel bilgisayar programlarıyla çiziliyor, tıbbi illüstrasyon adı altında resimleme ve anatomik çizim yapma kuralları ve teknikleri öğretiliyor, ilgilenen bilim adamları bunun hakkında seminerler görüyor ve anatomik çizimin nasıl olacağı hususunda bilgilendiriliyorlar. Bir Sanat Eserini Algılamada Farklılıklar Ruba Tahİr, M. Bahadır Omar, Vildan Şenel Hiç, bir sanat galerisini gezerken, size hiçbirşey ifade etmeyen bir tablonun önünde insanların hararetle tartıştıklarını görüp şaşırdığınız oldu mu? Veya bu insanlar ne buluyor bu müzikte dediğiniz? Bizim projemizle amaçladığımız tam olarak bu farklılıkların sebebi, sanatsal beğeni, algı ve yorumumuzu oluşturan/ etkileyen faktörler. Bir sanat eserini güzel veya bayağı bulmamızın nedenleri. Araştırmalarımız sırasında gördük ki sanatsal algı ve beğenimizi birden çok faktör etkiler. Sanatsal algımızı ilk ve en öncelikli olarak beynimiz belirliyor. Bu noktada, yeni bir bilim dalı dikkat çekiyor: \Nöroestetik\”. Estetik kavramının ve soyutlamanın beyindeki karşılığına yönelik, beynin neyi nasıl güzel bulduğunu araştırmayı hedefleyen araştırmacılar çalışmalarını nöroestetik adı altında toplamaktadır. Bu yeni bilim dalının öncülüğünü University College of London’dan Prof. Dr. Semir Zeki ve arkadaşları yapmaktadır. Somuttan soyuta geçiyoruz ve olayın psikolojik boyutuna bakıyoruz. Bı noktada bize yardımcı olan kavram \”Sosyal algı\”. Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Yasemin Abayhan’dan da teyit ettiğimiz üzere, en basit anlamıyla sosyal algı, kişinin o zaman kadar bireysel ve toplumsal birikmişliklerinin bütünü. İki kişinin bir resimden aldığı hiçbir zaman aynı olmaz, bu da kişilerin karakterleri, içinde yaşadıkları sosyal çevre, arkadaşları, eğitimleri ve ailelerinden devraldıları estetik duyarlılıkla ilintilidir. Son olarak ruh halinin etkilerinden bahsedeceğiz. Ruh halimiz bir sanat eserinden algıladığımızı o kadar etkiler ki, çoğu zaman iki farklı eserle karşı karşıya olduğumuz hissine kapılırız. Mesela hüzünlüysek o şarkı bize çok dokunabilir, veya neşeliyken her gün önünden geçtiğimiz tabloda hiç farketmediğimiz bir güvercini yakalayabiliriz. Somut ve soyutun kesişim noktası olan sanat, ortaya konması kadar algılanması da karışık süreçler içermektedir. Umarız bu konuya ilginizi çekebilmişizdir. ” 47 TIP ve SİNEMA Testere Turka Mehmet Koçer, Sıddık Aytuğ, Nisar Ahmad Amİn, M. Gökhan sucu Projede Testere filmindeki doktor hasta münasebetinin analizini yaptık. Burada doktorun ölümcül bir hastaya yanlış yaklaşımı üzerinde durarak bu konuların ustaları olan bir tiyatrocuya, bir psikiyatra sorarak filmin analizini yaptık. ve buradan yola çıkarak çoğu filmde işlenen doktor hasta münasebetinin nasıl olması gerektiğiniinceledik ve bu soruya çözüm bulmaya çalıştık Görsel Şiddet ve Çocuğa Etkisi Mahmut Can KIZIL, Funda KÜTÜK, Levent GÜNDOST Kitle iletişim araçlarının saldırganlık ve şiddet olaylarının ortaya çıkmasında ve artmasında bir payının bulunup bulunmadığı tartışma konusudur. Ancak son yıllarda özellikle çocukların gerçekleştirdiği şiddet olayları bu konuyu tekrar gündeme getirmektedir. Artan şiddet olayları ile kitle iletişim ve şiddet arasında bir ilintinin varlığı konusunda her ne kadar belirgin bir bağlantı ortaya konulmamışsa da kitle iletişim araçlarının şiddete yönlerdirmesi ve etkilemesi üzerinde bir görüş birliğinden söz edilmektedir. Şiddet kutuları, en yıkıcı etkisini, etkiye en fazla açık durumdaki çocuklar ve gençler üzerinde gösretiyor. Şiddet onların davranışlarına, sözlerine, oyunlarına yansıyor. Çocuk zihinsel süreçlerindeki özelliklerinden dolayı izlediklerini yetişkinler gibi algılayamamakta ve yetişkinlerden farklı bir biçimde etkilenmektedir. Çocuklar kurmaca ve gerçek arasındaki farkı çoğu kez yetişkinler kadar kolay bir biçimde algılayamamaktadır. Ayrıca şiddet üzerine yapılan birçok araştırma çocukların şiddeti taklit ettiklerini göstermektedir. Pek çok dizi karakteri, şiddeti tek problem çözme yöntemi olarak kullanmakta, saldırganlık ödüllendirilmekte, gücün gereği olarak sunulmaktadır. Bu da çocukların bu karakterlerle özdeşim yapma riskini arttırmaktadır. Bunun yanı sıra ekranlarda sürekli kan, gözyaşı ve şiddet gören gençler, bir müddet sonra kendi yakınlarında cereyan eden acılara karşı duyarsızlaşmaktadırlar. Günlük hayatta görülen olaylar, araştırma sonuçlarını doğrular biçimdedir. İngiltere’de iki buçuk yaşındaki James Bulger’i, 11 yaşındaki iki çocuğun şiddet filmlerinden etkilenerek öldürmesi, Norveç’te 5 yaşındaki bir kız çocuğunun 6 yaşlarındaki arkadaşları tarafından taşlanıp, dövülmesi ve kar üzerinde ölüme terk edilmesi, Türkiye’de 8 yaşındaki bir ilkokul öğrencisinin kendini kravatla gardroba asması, şiddetin boyutunu gözler önüne sermektedir. Sonuç olarak, görsel şiddet çocuklara saldırganlığı öğretmekte, onların gerçek hayattaki şiddete karşı duygusuz hale gelmesine sebep olmakta ve şiddet tarafından mağdur olduğu korkusu kazandırmaktadır. Beyaz Perdede Doktor Ahmet EKEN, Mehmet SÜLE, Turgat POLAT Önce ulaşabildiğmiz filmleri inceleyerek bu filmler içinde doktorluk mesleğini konu edenleri inceledik. Araştırmamız sırasında gördük ki meslek sadece konu zenginliği yönünden ele alınıp sinemaya aktarılmıştır. mesleğin genel özellikleri etrafında seyredilerek filmler korku, şiddet, cinsellik ve mizah temalarıyla ön plana çıkarılmıştır. DOKTOR CİVANIM, ANATOMİ VE HOSTEL filmlerini seçip onların mesleğe yaklaşım açılarını sunmaya çalıştık. Bir Film Nelere Kadir? Ceren ÖNAL, Şeymanur TOPRAKLI, Selda KANMAZ, Enise ŞEKER 1992 yılında çevrilen “Lorenzo’nun Yağı” filmi, konusunu yaşanmış bir hikayeden alır: Augusto ve Michaela Odone çiftinin beş yaşındaki oğulları Lorenzo 1984 yılında adrenoleukodystrophy (ALD) hastalığına yakalanır. Lorenzo’nun bu hastalığı nadir olarak görülmektedir. ALD böbrek üstü bezlerinin çalışmaması ve kortizon eksikliğinden kaynaklanıyor. Kalıtsal bir hastalık olan ALD, genelde 10 bin erkekte bir görülüyor. 5–8 yaşlarında belirti veriyor. Davranış değişiklikleri ve verimde düşme görülebiliyor. Daha sonraki dönemde işitsel ve görsel bozukluklar, zihinsel yıkım, yürüme bozuklukları ortaya çıkıyor ve hastalık ilerleyerek birkaç yılda ölümle sonuçlanıyor. Beyin MR’ı, serumda çok uzun zincirli yağ asitlerinin artışının gösterilmesiyle teşhis edilebiliyor. Filmde Lorenzo’nun ebeveynleri tıp kütüphanelerinde uzun ve yoğun çalışmalar yaparlar, literatürdeki son çalışmaları takip ederler. Hatta bu alanda en ünlü doktorların bir araya gelmesiyle uluslararası bir kongre bile düzenlerler. Filmin gelişiminde uzun çalışmalar sonucu 48 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı elde ettikleri yağı Lorenzo’nun tedavisinde kullanırlar. ALD hastalığına yönelik çalışmaların başlangıcına önemli bir katkı sağlayan Augusto Odone daha sonra onur doktorası alır. Göremeyen, konuşamayan ve tek başına hareket edemeyen Lorenzo ise doktorların tahminin aksine 29 Mayıs 2006 tarihinde 28. yaş gününü kutladı. Projedeki amacımıza yönelik olarak 13 Şubat 2007 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerine film gösterimi yaptık ve film sonunda bir anket uyguladık. Anket istatistiklerimiz ortaya koydu ki; bir sinema filmi hastalık ve tedavisinin duyurulması açısından en dikkat çekici yöntemdir ve bu tarz bir film pekçok insanı araştırmaya ve tıbbın yolunu aydınlatmaya sevk edebilir. Ayrıca, araştırmalarımız sonucunda film sayesinde Türkiye’deki birçok hasta ailenin de Lorenzo’nun yağına ulaşmış olduğunu gördük. Beyza’nın Kadınları ve Çoklu Kişilik Bölünmesi Süleyman CAMGÖZ, Ali Engin DAŞTAN, Özenç ÖZKAN, Birhat ŞİMŞEK Filmdeki esas kişilik olan Beyza, küçüklüğünde yetimhanede kalmış ve yetimhanedeki öğretmeni tarafından uygulanan cinsel taciz Beyza’da (yetimhanedeki ismi Ayla) psikolojik sorunlara yol açmıştır. Bu psikolojik sorunlar ilerleyerek Beyza üzerinde farklı karakterlerin, ortaya çıkmasına yani “Çoklu Kişilik Bölünmesi” sendromuna yol açmıştır. ÇOKLU KİŞİLİK BÖLÜNMESİ (Multiple Personality Disorder), Süregiden (kronik) bir disosiyatif bozukluktur. Genellikle çocukluk çağındaki psikolojik travmalar sonucu meydana gelir. Kişide herhangi bir tereddüde yer bırakmayacak şekilde aylar, yıllar boyu çoğul kişilik bozukluğu ölçütlerini karşılayan belirtiler olur. Herhangi bir zaman kesitinde bu kişiliklerden yalnız biri geçerlidir. Kişiliklerden birinden diğerine geçiş ani olur. Genellikle de bu geçişlerde bir stres etkeni bulunur. Çoğul kişilik bozukluğunda belirtiler stres veya anılarla tetiklenerek ortaya çıkar. Orijinal kişilik diğerinden habersizdir. Kişilik sayıları iki ile yüzden fazla arasında değişmektedir. Olguların yaklaşık yarısında kişilik sayısı on veya daha azdır. Çoğul kişilik bozukluğunda kişilikler arasında görsel işlevler, cilt iletimi, solunum, cilt sıcaklığı ve kalp hızı gibi otonomik paramatrelerde de farklar bulunmaktadır. Öğrenme ve bellek işlevleri de farklı olabilmektedir. Diğer kişilik bozuklukları ile birlikte olması klinik tabloyu karıştırabilir. Bu hastalıkta somatizasyon bozukluğu, major depresyon, sınır kişilik bozukluğu, depersonalizasyon bozukluğu ve disosiyatif amnezi diğer tanı gruplarına göre (şizofreni, panik bozukluğu, kompleks parsiyel epilepsi vb. ) sıktır. Ülkemizde Sivas’ta geniş bir örneklem grubu ile yapılan bir araştırmada disosiyatif kimlik bozukluğu %0.4 oranında bulunmuştur. 1/9 oranında kadınlarda sıktır. Hemen %100’ü çocuklukta travmatik olay yaşamıştır (en sık fiziksel ve cinsel kötüye kullanım, özellikle de ensest). Ayrıca bu bozukluğa eğilim, çevre etkenleri ve destek yokluğu da hesaba katılmalıdır. Kadınlarda doğum sonrası da ortaya çıkabilmektedir. Disosiyasyon sırasında olasılıkla anılar daha farklı bir biçimde depolanıp korunmakta, bu da yeni bir kişilik şeklinde yaşanmaktadır. Yineleyen travmaların limbik devreleri değiştirmesi diğer bir olasılıktır. Sıklıkla yanlış tanılarla izlenirler. Bir kişilikten Filmlerde Ele Alınan Doktor Teması ve Filmlerdeki Doktor Karakterlerinin İnsanlar Üzerindeki Etkisi Bergen LALELİ, Filiz KERDİĞE, Soner BACAKSIZ Tıp bir sanattır. Doktorlar sadece bir teknisyen değil, aynı zamanda da bir sanatçıdır. Tıpta bilimsel kaygı yanında estetik kaygı da vardır. Bu bağlamda tıp yaşamla iç içe, hekimler ve hastalar yaşamın birer parçasıdır. Hekimdeki ustalık, hastasının veya kendinden yardım isteyen insanların duygu ve düşüncelerini, acılarını, beklentilerini anladığı ölçüde o hekimle anlam kazanır. Bir hekim ne kadar bilgili ve deneyimli olursa olsun, insanların, hastaların, hasta yakınlarının duygu ve düşüncelerini anlamak, hissetmek, empati yapmak zorundadır. Bu gerçeklikten yola çıkılarak projede, Lorenzo’nun Yağı, Patch Adams filmleri ve medyadaki diğer film ve dizilerde işlenen doktor karakterlerinin insanlar üzerindeki etkileri araştırıldı. Bu araştırma için de bir grup Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 öğrencileriyle anket çalışması yapıldı. Öğrencilerin bu fakülteyi seçme sebeplerinde izledikleri doktor karakterlerinin etkisinin olup olmadığı ve bu durumun gelecekteki sahip olmak istedikleri doktor niteliklerine etkisi araştırıldı. Konu da çeşitli internet taramalarıyla desteklenerek farklı bilgilere ulaşılmaya çalışıldı. Anket sonuçları değerlendirildiğinde görsel medyanın öğrenciler üzerinde doktor karakterinin irdelenmesi açısından etkili bir araç olduğu, insanların medya ve filmler aracılığıyla doktorlar hakkında birtakım izlenimler edindiği, bunun yanında ailesel ve çevresel faktörlerin de onların bu fakülteyi seçmelerinde etken olduğu bilgilerine ulaşıldı. Ancak görsel medyanın tam olarak gerçekleri yansıtmadığı da göz önünde bulundurularak, öğrencilerin tıp fakültesini seçmelerinde etkilendikleri film karakterlerinin doğrudan ve tek başına etkisinin olamayacağı net bir gerçekliktir. Kumandadaki Doktorlar ve Biz Abdullah Kocaoğlan, Elif Dilara Akbaş, Işılay Gizem Ceren, Kerem Kemik, Oğuz Bayraktar, Yeşim Önal Televizyon dünyasının en sevdiği meslek gruplarından biri olmuştur her zaman doktorlar… Bu beyaz önlüklü insanlar belki kurtardıkları hayatlarla belki yaşadıklarıyla çoğu insanın gözü önünde kahramana dönüşür veya dönüşmese bile izleyicinin gözünde belli bir yer edinir… Biz de dizilerdeki doktorların gerçeği yansıtıp yansıtmadığını ve dizilerin insanların gözündeki doktor kimliğini nasıl değiştirdiğini araştırdık. Bunun için de bu içeriğe sahip belirli sayıda dizi ve bölümünü izlemiş, dizileri karşılaştırma ve doktor kimliğini yorumlama yetisine sahip insanlarla yüz yüze görüşmeler yaptık. Gözlerinde kahramanlaştırdıkları doktorların, tıp fakültesinden yeni mezun olduklarında, kimi zaman bir insanın hayatına mal olabilecek hata yapmış olabileceklerini gördüklerini söyleyenler, dizilerdeki doktorların hemşirelere karşı bu kadar sert ve aşağılayıcı olmalarının gerçeği yansıtmadığını, dizilerdeki hastanenin çok temiz ve bakımlı olduğunu ve Türkiye’deki hastanelerle örtüşmediği için gerçeklerden uzak olduğunu düşünenler oldu. Kimileri de dizi sayesinde hastanede çalışmanın zorluğunu ve doktorların ne gibi durumlarla karşılaştırdıklarını gördüklerini söylediler. Diziyi daha önceden izlemiş olan öğrencilerin çoğu da dizilerden çok etkilendiklerini ve tıp fakültesini seçmelerinde dizilerin de payı olduğunu söylediler. Sonuç olarak gördük ki doktorlarla ilgili kırılan bir kalıp var: doktorlar beyaz önlük giymiş sadece işini yapan kişiler değil, duyguları, aşkları, problemleri ve zaafları olabilen normal birer insanlardır. Sinemada Tıp Etiği Büşra YÜRÜMEZ, Duygu KÖYLÜ, Gülşah ALTAŞ, Halil ÇAYLAK Sinema ve tıp ilk bakışta çok ayrı görülebilirler. Yedinci sanat dalı olan sinema, yüzyıllardır konusunu insan yaşamından almıştır. Tıp etiği, tıbbın ve sağlık alanındaki bilimsel ve pratik çalışmaların etik yönden değerlendirilmesi ve ahlaki ikilemlere bir çözüm bulunmasını hedefleyen disiplindir. Genel konusu insan yaşamıdır. İşte sinema ve etiği birleştiren de insandır. Tıp etiği, insan yaşamı ve sağlığı noktasından etik bir soruşturma yürütmekte, neyin savunulabilir ve geçerli olduğunu açıklamaya çalışmaktadır. Etiğin uygulanması ciddi sorunlar doğurmakta ve bunlar farklı yaklaşımlar arasındaki tartışmalarla sürdürülmektedir. Hangi ilkelerin vazgeçilmez olduğu ve ahlaki davranışın koşulları tartışılmaktadır. İnsan yaşamında böylesine önemli yer tutan tıp etiğinin sinemaya aktarılışını İçimdeki Deniz, Lorenzo’nun Yağı, Lazarus Çocuğu ve Patch Adams filmlerinde inceledik. İçimdeki Deniz filminin konusu ötenazidir. Filmde ‘Ölüm bir hak mıdır, beklenmesi gerekilen kaçınılmaz bir son mudur yoksa acılardan bir kurtuluş mudur? ’ sorularına yanıt aranmıştır. Lorenzo’nun Yağı filminin konusu çocukları tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanan bir ailenin, hastalığa karşı vazgeçmeden savaşarak tıbbın henüz bulamadığı ve kabul etmediği mucizevi çözümleri buluşudur. Lazarus Çocuğu’ndaki konu ise henüz deneysel aşamada olan bir tedavinin uygulanması aşaması ve sonuçlarıdır. Tıbbın bilgileri ezberlemekten daha fazlası olduğunu savunan Patch Adams’ta da ideal bir doktorun hastalarla ilişkisinin ve onlara yaklaşımının nasıl olması gerektiği işlenmiştir. Karar Kimin? Ezgi Türküner, Elif Nazlı Serİn, Emmanuel Nii Lantei Mills Ölüm kavramı yüzyıllardır en çok tartışılan, irdelenen kavramlardan biri olmuştur. Biz de insanların ölüm hakkındaki çeşitli görüşlerinden yola çıkarak yaşamı ret hakkını tartıştığımız bir proje hazırladık. Bu proje Alejandro Amenábar’ın yönetmenliğini yaptığı ve Ramon Sampedro’nun hayatının anlatıldığı ‘İçimdeki Deniz’ adlı filmde işlenen ötanazi konusu hakkında yapılan bir çalışmadır. Projeyi hazırlamaktaki amacımız genel hatlarıyla ötanazi kavramını ‘İçimdeki Deniz’ filmi örneğinde tartışmak ve incelemektir. Bu amaç doğrultusunda filmde hayatı anlatılan Ramon Sampedro’nun ve dünyada ötanazi kararı veren hastaların kısa hayat öyküleri araştırılıp, kaynak kişilerden bilgi alınmıştır. Dini kesimlerin, ötanazinin engellileri istekleri dışında öldürecek bir topluma doğru atılan ilk adım olduğundan korkan engellilerle ilgili grupların, üyeleri kendilerini yaşam III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı kurtarmaya ve yaşamı genişletmeye adamış ve insanlara hayatlarını sonlandırırken yardım etmekten rahatsız olan kişilerden oluşan tıbbi kuruluşların ötanaziye karşıt oldukları bulunmuştur. Ayrıca ülkeler arasında da ötanazi konusunda görüş farklılıkları vardır. Örneğin; Hollanda’da yasal olan ötanazi ülkemizde yasaktır. Bazı tarafsız olarak değerlendirdiğimiz görüşlerden insanların yaşama yada ölme seçimlerini kendilerinin belirlemeleri gerektiği sonucunu çıkardık. Tıpkı Ramon’un dediği gibi bizce de ‘Yaşam bir haktır ama bir mecburiyet değildir! ’ Gençliğin Tıp İle İlgili Dizilere Bakışı Çınar ÇELEBİOĞLU, Murat ERCAN, Deniz Çağın İŞLER Son yıllarda konusu doktorlar ve tıp olan diziler giderek artmakta. Ama Neden? Bu dizilerin gençlerde oluşturduğu bakış açısı nedir? İşte bu gibi soruların cevaplarını bulmak amacıyla bu çalışmayı yapmaya karar verdik. Peki, neden hedef kitlemiz gençlik? Çünkü; gençliğin bugünkü bakış açısının yarının dünyasını belirleyeceğine inanıyoruz. Bu bakış açısına şekil verecek en önemli unsurlardan biri de sanat. Biz de sanatın önemli dallarından biri olan televizyon dizilerini hedef seçtik. Projemize konu olarak Doktorla, E. R. Scrubs ve Nip Tuck dizilerini araştırmaya karar verdik. Gençlerin bu diziler ile ilgili düşüncelerini araştırırken gençlerin düşüncelerini paylaştıkları forum sitelerini kullandık. E. R. gençlerin izlemeyi çok sevdiği bir dizi. Dizi gençlerin ileride doktor olma isteklerini arttırmış. Ayrıca dizinin onlara bazı tedavi yöntemlerini de öğrettiğini söylüyorlar. Her hastanedeki acil servisin tıpkı E. R. ’daki gibi olmasını istiyorlar. Scrubs, hastane yaşamını ve doktorları anlatan bir ‘sitcom’. Gençlerin hemen hemen hepsinin bu diziyi komik ve eğlenceli buluyor. Dizi hastane yaşamına farklı bir bakış açısıyla bakabilmiş. Bu da gençlerde büyük bir sempati uyandırmış. Doktorlar dizisini ise gençlerin birçoğu beğenmiyor. Gençlerin bir kısmı oyuncu kadrosunu beğenmediğini ve özellikle de Kutsi’nin diziye hiç uymadığını belirtiyor. ‘Grey’s Anatomy’ dizisinden uyarlanan Doktorlar’ın da senaryosunu pek iyi bulmuyorlar. Birçok genç senaristlerin tıptan pek fazla anlamadığını söylüyor. Bazı gençlerde dizinin Türkiyedeki sağlık sektörünü yansıtmadığı görüşünde. Kısacası Doktorlar dizisi gençlerde pek olumlu izlenmler bırakmamış. Nip Tuck, büyük çoğunlukla gençlerin beğendiği ve sevdiği bir dizi. Dizi hakkındaki olumsuz yorumlar sadece ameliyat sahneleriyle ilgili. Çoğu genç bu sahneleri mide bulandırıcı olarak nitelendiriyor ve birçoğu da bu sahnelere bakamadığını söylüyor. Ayrıca bu sahneler yüzünden birçok kişinin de estetik operasyon yaptırmadan önce daha fazla düşünmesi gerektiğini söylüyor. Diziden sonra keşke ben de estetik cerrah olsam diyen gençlerin sayısı da çok. Sonuç olarak E. R. Scrubs ve Nip Tuck dizileri gençlerin ilgisini büyük ölçüde çekmişken Doktorlar dizisi bunu başaramamış. Beyaz Perde Cam Ekran ve Ruh Sağlığı Ahmet Murat AYDIN, Emre KOCA, Meltem YENER Son zamanlarda hayatımıza daha çok giren film ve dizilerin bize kazandırdıklarının yanı sıra kaybettirdikleri de vardır. Özellikle şiddet unsurları içeren film ve dizilerin son zamanlarda daha popüler hale gelmesiyle, bu kaybımız daha artmıştır. Bizim projemizin amacı, film ve dizilerin içerdiği şiddetin bize ne gibi etkilerinin olduğunu psikolojik yönden incelemek, bu etkilerden korunma yollarını, seyirciye ve ilgili kurum ve kuruluşlara anlatmaktır. Televizyondaki şiddetin çocuk psikolojisine nasıl etki ettiğine dair sayısız araştırma ve çalışma yapılmış ve hepsi medyadaki şiddetin çocuk psikolojisi gelişimine zararlı olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu çalışmada ise çocuklardan ziyade, çocuk gelişimine etki eden bir unsurun yetişkinlere ve de özellikle psikolojik sorunları olanlara da etki edebileceği düşünülerek, film ve dizilerdeki şiddetin genel olarak insan psikolojisine olan etkileri araştırılmıştır. Blue Baby Operasyonu Gürcan GÜRLEK, Sedat Giray KANDEMİRLİ, Betül Nur ALTUNTAŞ ‘Something The Lord Made’ (2004, HBO yapımı) adlı filmde; Fallot Tetralojisi’ne tedavi geliştirilme süreci anlatılmaktadır. Süreçte yer alan iki doktorun gözüyle; 1940 Amerika’sındaki sosyal gelişmeler, kalp cerrahisindeki dogmalar ve bilimsel süreçteki zorluklar izleyiciye sinemasal bir kurguyla aktarılmıştır. Projedeki amacımız, bugün rutin hale gelmiş kalp ameliyatlarının aslında nasıl bir süreçle doğduğunun topluma aktarılmasında, sinemanın rolünü belirlemektir. Ayrıca süreçte yer alan iki doktorun –Vivien Thomas ve Alfred Blalock– toplumsal kalıplara karşı çıkarkenki karakter analizlerinde bu kişilerin sanatın kalıp yıkan yanına sahip 49 oldukları görülebilir. Sanatta yer alan yaratıcılığın aslında tıpta da var olduğunu; yani tıpın da bir sanat olduğu bu iki karakterin analiziyle görülebilir. Dizi ve Filmlerde Koma Ayşeg KILIÇ, Gülsüm KARABULUT, Esra FIRAT, Bahriye KILIÇASLAN Amacımız insanların sağlık ve hastlık gibi konularda izlediği dizi ve filmlerden ne derece etkilendiğini öğrenmek. Türk insanının televizyon ve dizi düşkünlüğünü göz önüne alarak ne kadar bilgi sahibi olduğunu, bilgilerin doğruluğunu ve bu bilgilerin oluşturulmasında dizi ve filmlerin etkilkerini araştırmak için anket çalışması yaptık. İnsanlara eğitim düzenlerinide sorduk buradaki tahmin ettiğimiz ve gördüğümüz sonuç bilgi düzeyi yükseldikçe koma hakkında bilgilerin arttığı; bilgi düzeyi düştükçe dizilerden etkilenmenin arttığını, koma hakkında yanlış bilgilendiklerini gördük. Bu çalışmalardan bizde çok faydalandık. Koma hakkında ayrınlılı bir araştırma yapma imkanımız oldu. Ayrıca bu bilgilerimizi anketi yaptığımız insanlara yanlış bilgilenmişlersede anlatarak onları bilinçlendirdik. Dikkatimiz çeken bizi proje yapmaya iten en önemli etken gazetede yer alan bir haber: Bir hasta yakını izlediği dizilerde koma hastasının çabuk iyileştiğini görüp, gerçek hayatta da böyle olmasını beklemiş. Fakat iyileşmesi zaman aldığı için doktora isyan etmiştir. Beyaz Perdedeki Doktor Karakterlerinden Dr. Hannibal Lecter Görkem Atsal, Nilhan Öztürk, Gözde Tunçer Toplumsal ahlâkın ‘doğru’ dediğini gözeten, sütten çıkmış ak kaşık karakterler ne kadar popüler ve kullanışlı olursa olsun, hafızamızda unutulmaz filmler üzerinden bir gezintiye çıktığımızda, aklımıza bir tek onlar gelmiyor elbette. Trajedilerin ‘düşmüş’ kahramanları, iç dünyası hayli çalkantılı romantik karakterler, karmaşayla ve ‘karanlık’la haşır neşir tipler de kolektif film belleğimizde hayli geniş yere sahip. Belki bu yüzden, ‘gelmiş geçmiş en önemli film karakterleri’ gibi listelere baktığımızda, ‘izci çocuk’ tabir edilen yılmaz doğruluk neferlerinden ziyade kafası karışık kahramanlara, yöntemleri epey bir kaş kaldırtan anti–kahramanlara ve düpedüz ürkütücü kötü adamlara rastlıyoruz. Hannibal Lecter da bu konuda bir öncü ve çok iyi bir örnek. Aslında müthiş zeki, kültür ve sanatsal zevk sahibi yamyam Doktor, kendisine gayet yakışan bir şekilde bu genellemelere hiç tenezzül etmeyip, kategorilerin ortasında bir yerde duruyor. Bu romanı yazan yazar, her ne kadar bir kurgusal karakter olsa da bu karakteri oluştururken gerçek hayattan referans almıştır. Rahatsız edici kişiliğinden dolayı birçok gerçek seri katille örneğin Andrei Chikatılo, Robert Mautsley karşılaştırılmıştır. Lecter’ın Starling ve Graham ile ilişkisi kurgusal bir katilin, polislerle ilişkisine bir örnektir. Şimdi sinematik dedektifler için katille kurulan özel ilişki yaygınlaşmış her polisiye filmin vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir. Harris’ın romanı Kızıl Ejder ve Kuzuların Sessizliği önemli ve ticari açıdan başarılı olmasına rağmen, ancak Anthony Hopkins 1991’de Dr. Lecter rolünü oynadığında bir kültürel simge haline gelebilmiştir. Karakter, sinemada en etkileyici seri katil betimlemelerinden olup soğukkanlılığı polislerle kedinin fareyle oynaması gibi oynamasıyla ve onları yönlendirmesiyle hayran olunan bir kötü adam olmuştur. Lecter zavallı sosyopat olarak nitelendirilse de genel davranışları bu standart fikri yıkmıştır. Bir kişiye sosyopat denilebilinmesi için o insanın üç temel kritere uyması gerekir (Diagnostic and Statistical Manual’s Checklist’e göre). Bu kriterler şunlardır: 1) Şiddete eğilim, 2) Vicdan azabı çekmeme, 3) Sergilediği davranışları bilinçsizce gerçekleştirme. Oysa Hannibal bu üç kriterden yalnızca ilk ikisine uyuyordu. 50 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı TIP ve SAHNE SANATLARI İllüzyon Sanatı Sema KOÇ, Tuba YÜCE, Elif KIYMET İllüzyon sanatı, insanlık tarihi kadar eskilere dayanır. İllüzyon yada dilimizeki yaygın söylenişiyle sihirbazlık, eski uygarlıklarda saygın bir meslek dalı durumundaydı. illüzyon sanatı birtakım sistemler zinciridir. Teknik bir oyun çok iyi sunulur ve seyredenleri etkilerse ortaya iki netice çıkar: sunucu gösterdiği olayın aslında göz yanılmasına dayandığını, sistem üzerinde çalışan kabiliyeti olan hekesin bunu becerebileceğini açıkça söyler. Yahut da tam aksi yapılır, meydana gelen olayın kendinde var olan birtakım gizli güçlerle gerçekleştiğini empoze eder. İllüzyonistler yarattıkları maddi ve manevi ortamın etkisiyle ayrıntıların algılanmasını bozarlar ve durumun yarattığı mantık ve alışkanlıklar çerçevesinde belirli bir şekli bize telkin etmeye çalışırlar. illüzyon yaparken algı yanılmalarımızı ve dikkat özelliklerimizi kullanırlar. Algının özellikleri: 1) Seçicilik, 2) Değişmezlik, 3) Örgütleme–gruplama, 4) Derinlik, Algısal örgütlenme duyusal bilgilerin biraraya getirilmesi, bütün görsel alanın bütünleşmiş, kaynaşmış bir görünümün algısını bize verir. Burada bir bütünlük, Gestalt söz konusudur. Nesnelerin örgütlenmesi bazı ilkelere göre olur: bölge ayrımı, şekil–zemin, kapalılık, gruplama (benzerlik, yakınlık, simetri, süreklilik), kontür, referans çerçeve, biçimsel güzellik, mekansal bütünleştirme, hareket algısı, farklı türlerin bütünleşmesi. Algısal örgütlemeyi etkileyen diğer önemli faktör de bellek ve dikkattir. Dikkat, bize ulaşan duyusal fenomenlerin küçük oranlarda alınması, seçici açıklıktır. Birçok zihinsel etkinlikle ilgilidir. Gestalt’ın da dediği gibi algı sorunlarının ve illüzyonların açıklanmasında doğal bir bütünlük söz konusudur. Herbir fonksiyon bitişik fonksiyonlarla birlikte ele alınmalıdır. Bu özellik nöroloji, bellek ve zekayı kapsayan alanlarda önemli bir uygulama alanı bulmuştur. Sağlığımız Modaya Feda Hande YATAĞANBABA, Ebru ÇAKIR, Hilal Semra ÇELEBİ, Telli KIRAÇ Güzellik ve estetik. . . ilk çağlardan bu yana hayatımızda önemli bir yer tutan kavramlardır. moda, insanı belli tarz ve davranışlara yönlendirerek güzelleşmeyi, farklılaşmayı vaat eder. bazen bu öyle bir odak noktası olur ki sağlık belli kalıplara girmek için hiçe sayılır. biz tıp öğrencileri olarak geçmişten bu güne süregelen bu tür uygulamalrı araştırdık. 1) Sıfır beden: ideal ölçü günümüzde sıfır bedenle ifade ediliyor. ve bu ölçüye kavuşabilmek için ölümcül yollara gidiliyor. 2) kavanoz kadar bel: korseyi ince belli olma sevdasıyla uzun süre ve yanlış şekilde kullandığımızda şekil bozukluğu, omurga rahatsızlıkları gibi sonuçlarla karşılaşırız. 3) Küçük Kırak Ayakların Demir Kafesi: şimdilerde fazla rastlamasak da eski Çin’de bariz bir biçimde görülür. ayaklarını demirden kafeslere hapseden kadınlar, amaçlarına ulaşmışlar ancak ayak yapılarını bozup, yürüme sorunu yaşamışlardır. 4) Dünya’nın Uzun Boyunları: kadın için boyun estetik görünmenin aracıdır, aksesuarlar, boyun bağları, eşarplar kullanılır. ancak öyle bir aksesuar var ki dünyayı dar edecek cinsten: uzun halkalar (Birmanya). bunu takan kadınlar tahta üzerinde yatmak zorundalar. . . 5) son moda’piercing’: bu moda estetik adına kanama, doku travması, bakteriyal enfeksiyonu göze almanın diğer adıdır. Meditatif Dans Emir Tuğrul KESKİN, Ersan AĞA, Fatih ALGAN Dünya’nın pek çok yerinde ve ülkemizde şehir hayatının yaygınlaşmasıyla beraber bizi bekleyen iç ve dış hastalıkları önlemek için yeni ve doğal yöntemlere bir yönelme olmuştur. Bunlardan biri de Dünyada ve Türkiye’de yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan bir akım olan ‘Meditatif Dans’tır. Meditatif dansın modern dünya sisteminin gelişimi ile birlikte insanlığın kaybettiği vücut bilinci, sezgisel akıl ve doğal yaşam gibi değerleri insana geri kazandırmanın yanı sıra vücudumuzda meydana gelen pek çok rahatsızlığın da etkilerini azalttığı katılımcılar tarafından açıklanmıştır. Bizimse bu çalışmadaki amacımız, meditatif dansın tanımını, meditatif dansın insan ruhu ve bedeni üzerindeki etkilerini, meditatif dansın hangi teknik ve disiplinlerle beraber çalıştığını, duruş–çizgi, vücut bilinci, vücut kondisyonu, meditasyon ve odaklanma gibi konularla ne gibi ilişkiler içinde olduğunu yapılan araştırmalarımıza dayanarak açıklamaktır. Ulaştığımız kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre meditatif dans tek bir sisteme veya tekniğe bağlı kalmadan, doğu ve batı disiplinlerini kendi amacı doğrultusunda sentezleyerek birçok teknik ve çalışma metodunu buluşturarak Tıp ile iç içe girmiştir. Klasik Bale, Yoga, Modern Dans, Alexander, Risk Teknik, Contact Improvisation, Pilates, Helen ve Horton gibi köklü vücut disiplinleri ve teknikleri meditatif dansın temelini oluşturur. Meditatif dansta vücudumuzu nasıl kullanmamız, ona nasıl davranmamız gerektiği yoga, klasik bale, modern dans ve diğer tekniklerle sunuluyor. Sentez tekniklerle tasarlanan vücut eğitimi programları, vücudunuzun ihtiyacı olan sıkılığı ve formu verirken, esneme ve rahatlama çalışmalarını da içerir. Konsantrasyon ve motivasyon yeteneklerinizi yükselterek, koordinasyonunuzu ve vücut dilinizi mükemmelleştirir. Varlığını bile bilmediğimiz kasları kullanmayı öğretiyor, bu şekilde yanlış baskılar veya sakatlanmaya yol açabilecek kullanımlardan uzaklaşıyoruz. Meditatif Dans Çiğdem ALTINEL, Tuba KARAKILIÇ, Nedim UZUN Meditatif Dans, Türkiye’nin kendi topraklarında kendi kültürel bünyesine bürünmüştür. Beden ve zihin uyumu içinde doğu ve batı teknikleri yeniden sentezlenmiştir. Beden ve zihin uyumunu sağlamak hareketsizliğin, stresin, çelişkinin önünü kesiyor. Doğu teknikleri ile konsantrasyon yetenekleri yükselirken, batı teknikleri ile koordinasyon sağlıyor. Meditatif Dans doğuda Mevlevilikten köken alırken, batıda ise klasik baleden, modern danstan, meditasyondan beslenir. Çıkabileceğiniz en önemli yolculuk içinize doğru yaptığınız yolculuktur. Asıl amaç öncelikle olarak kendi doğamızı keşfetmek, kendi potansiyelimize ulaşmaktır. Böylece Meditatif Dans bilince açılan köprü görevi görür; hareket ve dans da yaşam kalitesini artırır. Günümüzde toplum sağlığı konusunda birçok çalışma yapılmaktadır. Amaç; tedaviden önce sağlığı korumaktır. Maditatif Dans ile birincil koruma yolu açılabilir. Ne kadar da alternatif tıp gibi algılansa da madalyonun diğer tarafından bakılınca bir koruma yolu olabilir. Sanatsal duruşunuzu belirlerken, sağlıklı duruşunuzu da belirleyebilirsiniz. Aslında kazandığınız hayata karşı duruşunuzdur. Meditatif Dans, şehir hayatı ile günden güne daha fazla yüzleşmek zorunda olduğumuz beden sağlığımızı kazandırabilir. Meditatif Dans, sırt sorunları üzerine yoğunlaşır; sırta esnekliğini ve gücünü vererek, mükemmel duruş sağlar. Dik, güvenli, sağlıklı olmak bedenimizi olabildiğince doğru kullanmak ve zihnimizin derinliklerine inme ile mümkündür. Bedenimiz güç, uzama, esneme; bilincimiz konsantrasyon; ruhumuz güven ve anlayış kazanır ve böylece aralarındaki sağlıklı dengeye ulaşılır. Meditatif Dans süreci içinde edinilmesi gereken en önemli şey dengedir. Bu da doğru nefes ve rahatlama teknikleri ile sağlanır. Doğu ve batı disiplinlerinin ortak çıkarımlarından oluşan vücut çalışması çok önemlidir. Hepsi içsel bileşenlere ulaşmak için birer adımdır. Bedenimizi eğitirken, ruhumuzu da eğitip, anlayabiliriz. Örneğin; sırt ağrılarımızın hem hareketsizlikten hem toplum baskılarından veya kişisel önyargılarımızdan veya yaşam biçimimizden kaynaklandığını öğrenebiliriz. Semanın Gizemi Elif ERTAN, Mustafa GÜLDEREN, Özge GÖNÜL, Ali HALICI, İsa KUZU Sağlık, yalnızca hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam iyilik halidir. Bu projede amaçlanan bu tanımı doğrultusunda Sema sanatının kişi üzerinde ruhsal ve fiziksel etkilerini öğrenmektir. Sema musiki nağmeleri dinlerken kendinden geçip dönmektir. Sema sanatını gerçekleştirenlere semazen denir. Semazenler gezegenlerin güneşin hareketlerine benzer şekilde hem kendi etrafında döner, hem de meydanı devrederler. Bu törendeki her şey ayrı bir manaya, ayrı bir inceliğe sahiptir. Örneğin semazenlerin baş dönmesi yaşamadan semayı tamamlamaları sebebi gözlerini kısarak, sol başparmaklarına bakıp; dönüş eksenlerini kafa, kalp ve sol bacak ile üçlemelerinden dolayıdır. Bu aklın yedi yüz yılı aşkın kullandığı bir denge egzersizidir; insanoğlunun başını döndüren olumsuzluklardan arınma adına. Çoğumuzun alışık olmadığı bir şeyi olduğundan fazla zorlamak, olağan seyri değiştirmeye çalışmak gibi, dengemizi sağlayan sistemler de sınırları ötesine zorlanırsa fizyolojik vertigo, baş dönmesi ortaya çıkar. Semazenler uzun süre maruz kalarak zorlayan koşullara alışkanlık kazanıp dönme duygusunu yenerler. Sema eğitimi insan bedenine fizik kondisyon kazandırır. Sema aynı zamanda psikoterapi ve meşguliyet tedavisi vasıtasıdır. Sema sadece bir fizik faaliyet, beden eğitimi şekli olarak düşünülse bile sağlık üzerine son derece olumlu, iyi etki yapar. Hacettepe ve Selçuk Tıp Fakülteleri’nde gerçekleştirilen araştırmalarda semazenlerde kan biyokimyası, serum, lipid, kolesterol ve trigliseridleri normal seviyelerde bulunmuştur. Ayrıca hiçbirinde hipertansiyon şikayeti yoktu. Ulu Önder’in “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından birisi kopmuş demektir. ” sözünde belirttiği gibi bizde sanatsız kalmış bir tıbbın insani değerlerle bağının kopmuş olacağını vurguluyoruz. III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı TIP ve TARİH Bal Gibi Akıp Giden Tan AYIK, Alişan DAYLAK, Gamze EMLEK, Ayşegül HİÇDURMAZ Ülkemizde ve dünyada görülme sıklığı çok fazla olması sebebiyle diabetes mellitus (DM) ’un keşfi, fizyopatolojisi, tedavi yollarının gelişim basamakları incelenmiştir. DM ile ilgili en eski kayıtlar MÖ. 1550 yılında Ebers Papirüsü’nde karşımıza çıkar. Aretaeus, Dobson, Bernand, Langerhans, Bouchardat, Banting, Best, Macleod, Collip, Joslin ve daha birçok araştırmacı bu alanda çok büyük çalışmalar yapmıştır. Hatta DM tedavisinde kilit rol oynayan insülini keşiflerinden dolayı Banting ve Macleod Tıp ve Fizyoloji Nobel Ödülünü almaya hak kazanmışlardır. 1921 yılında insülinin keşfinin ardından DM’nin anlaşılması hız kazanmıştır. Geçmişten beri fark edilmiş olan ancak tam olarak anlaşılamayan Tip 1 ve Tip 2 diyabet 1959 yılında kesin olarak tanımlanmıştır. Bunu takiben pankreas nakli, rekombinant DNA teknolojisi ile insulin üretimi ve insülin analoglarının keşfi ile DM için çeşitli tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. Günümüzde insülin yamaları, solunabilir insülin ve genetik mühendisliği kullanılarak hücrelere insülin salgılama özelliği kazandırma üzerine çalışmalar yapılmaktadır. İlerleyen yıllarda yapılan çalışmalar sonucunda belki de hastalığa daha umut verici tedavi yöntemleri bulunacak ve hastalar yaşamlarını daha rahat sürdürebilecek. Hastane Mimarisi ve Tarihsel Gelişimi Aria FOROUZE, Egemen ÖZDEMİR, Uğuray AYDOS Hastane mimarisi ilk olarak Groningen University Hospital (AZG), the Foundation AZG 200 years ve Amice group tarafından başlatılan bir projedir. Bu projenin amacı hastanelerin mimari yapılarını analiz ederek hastanelerin işlevselliğini geliştirmektir. Gözlemlerimiz göstermiştir ki mimari sağlık hizmetleri, hasta ve hastane personeli memnuniyeti, mali kaynakların etkili kullanımı ve halkın gözünde hastanelerin çekiciliği üzerinde çok etkilidir. Hastaneler 18. yy. ’ın son çeyreğinde özel işlevlerinden dolayı geliştirilen ilk yapı olmuştur. Aydınlanma çağıyla birlikte doğal ve sosyal bilimlerdeki gelişmeler hastalıkların nedenleri hakkındaki eski düşünüş tarzını değiştirmiş bu değişim hastane mimarisinde kendisini göstermiştir. Hastane yapılarının temel ilkeleri hekimler tarafından oluşturulmuş ve mimarlar tarafından da bu ilkeler yapıya geçirilmiştir. Hastanelerin birinci işlevi hastaları tedavi etmek olduğundan dolayı tedavi ortamı felsefesi, bilimsel olarak ”kanıta dayalı tasarım” ile desteklenmiştir. Bunun sonucunda işlevsellik ve mimari yapı arasındaki ayrılık ortadan kalkmıştır. Tasarım açısından hastaneler yalnızca sıradan binalar değil, binanın görünümünde önemli rol oynayan manevi, kültürel, ekonomik, sosyal, politik ve demografik uzantıları olan yapılardır. Tıp bilimi ve teknolojideki gelişmeler hastane mimarisini etkileyen temel unsurlar olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Tıp biliminin sosyopolitik durumu, tüm sağlık sistemi içerisinde hastanelerin konumu, nüfus özellikleri ve toplumdaki hastalıkların görülme sıklığı da ikincil unsurlar olarak etkilidir. Kara Ölüm Gökçen AKÇAYIR, Bilaal MATOLA, S. Serdar TAŞCI Bu projede amacımız; tarih sayfasında yanlış bilinen ve anlatılan vebanın tıbbi açıdan nasıl bir hastalık olduğunu, tarihsel yerini, sanat tarihine yansıyışını ele alarak tüm yönleriyle ele alarak incelemektir. İlk başta vebayı tarihsel olarak inceleyeceğiz. İlkçağda vebanın iyi tanımlanmış ilk salgını olarak kabul edilen Filistin’deki Betsemeş salgınından başlamak üzere oradan tarihin belli dönemlerinde kıtalar arasın sıçramalarını ve tarihsel kayıtlara göre bölgelere göre ne kadar kişinin öldüğünü inceleyeceğiz. İkinci olarak hastalığın tıbbi ve mikrobiyolojik yönüne dikkat çekeceğiz; hastalığın nasıl ilerlediğini, aşamalarını ve veba mikrobu hakkında bilgi verileceğiz. Son olarak geçtiği yerlerde derin izler bırakmış vebanın bölgenin, coğrafyanın, dolayısıyla insanların psikolojisinde nasıl kazındığını gösterebilmek için sanat tarihinde vebanın yerini fotoğraflarla kısmen anlatmaya çalışacağız. Çağlardır Süren Tedavi: Dua Mehmet Akif Alan, Hasret Kacemer, Zeynep Merve Görgülü Yaptığımız araştırmalarda çok eski uygarlıkların “hastalığı” Tanrılarının cezalandırması olarak algıladıklarını ve bundan kurtulmak için Tanrılarına sık sık 51 dua ettiklerini öğrendik. Buna örnek olarak Hititlerin “Veba Dua”sını gösterebiliriz. Sonrasında da duanın hep hayatın bir parçası olduğunu görüyoruz. Belki hastalığa artık Tanrıların cezalandırılması olarak bakılmıyor. Ancak her zaman dua özellikle inanan insanlara şifa kaynağı olmaya devam ediyor. Günümüze baktığımızda bu konu üzerine birçok çalışmanın yapıldığını görüyoruz. Projemizi hazırlamayı “Acaba tarih sürecinde duaya bakış açısı nasıl bir evrimden geçerek bugünkü halini aldı? “ yada “Değişen dua değil de insanın duayı algılayışı mıdır? “ gibi sorularımıza cevap bulabilmek için istiyoruz. Hocabey ve Hacettepe Yusuf Tahiri AKPOLAT, Selçuk Eren ÇANAKÇI, Recep BOLAT, Suna BÜRKÜK Projemizin amacı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini, kurucusu ve üniversitenin onursal rektörü Prof. Dr. İhsan Doğramacı’yı araştırmaktır. İnsanlar ait oldukları kuruluşlarla gurur duyarlar. Vatandaşlık duygusu, hemşerilik hissi, okul ve asker arkadaşlıkları bu tip duygular sonucu gelişir ve kuvvetlenirler. Kuşkusuz, bu duyguların en önemlilerinden birisi de yetiştiğiniz Üniversiteye ilişkin bağlılık duygularıdır. Gençliğinizin bilincine burada ulaşmış, gençliğinizin çok önemli bir bölümünü burada geçirmiş, nice acı–tatlı anılarınız, güçlükleriniz, başarılarınız ve başarısızlıklarınız olmuş, sağlam dostlar ve dostluklar edinmiş, özgürlüğü doyasıya burada tatmış, ilk gençlik heyecanlarını burada yaşamış veya yaşatmışsınızdır. Unutamazsınız. . . Oradan ayrılsanız da, uzak kalsanız da bağlarınızı kopartamazsınız. . . İsmini duyduğunuzda bile heyecanlanır, garip hisler duyar ve orası ile hep gurur duyarsınız. . . En önemlisi; bu gibi duyguları yaşamamız için gerekli olan üniversite ortamını bize sağlayan büyüklerimizi, onlara layık olacak bir şekilde yâd etmektir. Tarihte Kanser İrem TÜRKYILMAZ, Başak BOSTANKOLU, Umut ÖZTÜRK Kanser önemi giderek artan bir sağlık ve yaşam sorunu durumundadır. Aynı zamanda kanser, sık görülmesi ve öldürücülüğünün yüksek olması nedeniyle de bir halk sağlığı sorunudur. Bu projede insan yaşamı ve toplum sağlığı üzerinde çok önemli etkileri olan kanserin tarihsel boyutunun incelenmesi amaçlanmıştır. Günümüzde major bir problem olan kanser aslında çok eski zamanlardan beri süregelen bir hastalıktır. İnsanda kanser bulgularıyla ilgili ilk tanımlamaya M. Ö. 3000–1500 tarihlerine ait Eski Mısır papirüslerinde rastlanmaktadır. Edwin Smith Papirüsü adı verilen bu papirüsteki tanımlama bir göğüs tümörüne aittir. Tanımlama yapılmadan önceki dönemlerde de kanserin görüldüğü bilinmektedir; çünkü Bronz Çağ’a ait mumyaların iskeletlerinde tümör kalıntılarına rastlanmıştır. ‘Kanser’ kelimesi ise ilk kez ünlü hekim Hipokrat (M. Ö. 460–370) tarafından kullanılmıştır. Hipokrat bening ve malign tümörü ayırt etmiş ve damarın etrafında gördüğü malign tümörler için karkinos adını kullanmıştır. Bu kelime İngilizce’ye carcinom olarak geçmiştir. Ve bundan sonra da kullanımı yaygınlaşmıştır. Dünden Bugüne İlaçlar Fatma Efsun Kılınç, Davut Kamacı, Mehmet Yavuz Özbey, Mert Eşme Birçok hastalık ve bunlara iyi gelen birçok doğal aktif maddenin insanlardan önce var, olduğu düşünülürse, farmakoloji ve tıp tarihinin ne kadar eski olduğu görülür. Tarihi süreç, içinde farmakoloji ve tıp birlikte gelişerek günümüze kadar gelmiştir. İlaç tarihini iki ana bölümde inceleyebiliriz. Deney öncesi dönemde bilimin büyünün, dinin ve geleneklerin tekelinden kurtulduğu, akılcılık, ve sorgulayıcı positivist yaklaşımların egemenliğini ilan ettiği 1789 Fransız devrimine kadar, sürdüğü söylenebilir. Ne yazıktır ki, modern deneysel dönemde de, bu akıldışı dönemi, yaşatmaya çalışanlar olmuştur ve olmaya devam edeceğe benzemektedir. Deneysel dönem. 1789 Fransız devriminden sonra ise, zincirlerden kurtulurcasına, inanılmaz bir gelişme hızına ulaşmıştır. Bu dönemde birçok hormon, nörotransmitter ve iltihap aracıları keşfedilmiştir. Kimyasal ilişkilenmenin, anlaşılması, vücuttaki hemen her düzenleyici mekanizmada merkezi bir rol oynar duruma, gelmiştir. 52 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı Erkek Eşcinselliği Çağdaş SAVRAN, Abdurrahman BAYHAN, Uğur IŞIK Günümüzde erkek eşcinsellerin evlenme, askerlik, evlatlık edinme istekleri doğrultusundaki tartışma konuları bizi araştırmaya yöneltmiştir. Eski Yunanda eşcinsel deneyim her bireyin tecrübesinin doğal bir parçası kabul ediliyordu. Bu ilişkinin kabul görebilmesi için yaşlı ve statülü bir erkekle genç bir eşe ihtiyaç vardı: erastes ve eromenos. Fransız misyonerler Afrika gezileri sırasında kadın gibi giyinip kadın işleri yapan erkekler ve erkek gibi giyinip erkek işleri yapan kadınlar olduğunu gördüler bunlara berdache adını verdiler. Bazı savaşçı kabileler için erillik çok önemli olduğundan erkekler çok üstün görülüyor kadınlar ise aşağılanıyordu öyle ki eşcinsel olgunlaşma törenlerinde çocukken emdikleri anne sütünü (zehirli öz) atmak için kan akıtıyor ve perhiz yapıyorlardı. Bu törenlerde genç erkeklerin olgunlaşabilmeleri için yaşlı bir erkeğin menisinin vücuduna girmesi gerekiyordu. Naziler erkek eşcinselleri pembe üçgen ile işaretlediler ve eğilimlerinin değişip değişmediğini anlamak için testosteron enjekte ettiler. Ortaçağda din baskın hale gelmeye başladı ve bütün üreme amaçlı olmayan cinsel ilişkileri yasakladı, bunların hepsine birden sodomi adını verdi. 1980’lerde eşcinsellikle ilgili bilimsel araştırmalar yapılmaya başlandı ve kabul gören fikir eşcinselliğin psikososyal bir bozukluk olduğu yönündeydi. 1990’larda genetik araştırmalar ile birlikte eşcinselliğin genetik temelleri, fötal hayattaki faktörler vs. gibi konularda ilerleme kaydedilmesi ile birlikte Amerika Psikoloji Birliği eşcinselliği hastalık listesinden çıkardı. En çarpıcı bulgular ikiz deneylerinden elde edildi. İnternet gibi haberleşme olanaklarının fazlalaştığı günümüzde eşcinsellik farklı bir boyuta bürünmüştür; partiler, toplantılar, bilimsel araştırmaların, her türlü bilginin yer aldığı internet siteleri… BBC çalışanlarına balaylarında ikramiye ve bir hafta tatil verdiği uygulamasına lezbiyen ve gay çiftleri de ekledi. Bilimsel Kahramanlar: Kadavralar Hasan Gazi UYAR, Fatma CANBAY, Suchira UDUGAMASOORİYA Amacımız; tarihte nasıl bulunduğu ve ne amacla kullanıldığı, şu an ise nasıl bulunduğu ve ne amacla kullanıldığının karşılaştırmasını yapmak. Bu projeye başlamadan önce sadece anatomi derslerinde kullanıldığını sanıyorduk. Fakat şu an biliyoruz ki pekcok kullanım alanı var. Araba çarpışma testleri için, din için ve ordu için. . . vs. Eskiden kadavra bağışı yoktu fakat kadavralara ihtiyaç vardı bu yüzden mezar kazmalar suçluların yaşamlarına son verip kadavra olarak kullanma yaygındı. Günümüzde ise kadavra bağışları uygulanıyor. İnsanlar artık mezarlardan ceset çalmak zorunda kalmıyor ve kadavra için cinayetler işlenmiyor. Bunun karşığı olarak kadavralar pekçok alanda hizmet veren isimsiz kahramanlar. . . Zehirin Tadı Mustafa DEVECİ, Mehmet KARAHAN, Kemal GÜLEÇ Hücrelere ve yaşayan dokulara kimyasal yada biyokimyasal nitelikte zararlar veren her türlü maddeye zehir denmektedir. Zehrin en tipik özelliği bu zararlı etkisini en küçük dozlarda bile göstermesidir. Zehir; tarih boyunca insanları öldürmek amacıyla kullanılmıştır. Bunlardan bazıları önemli devlet adamlarını, hatta devlet başkanlarını öldürerek tarihin akışına etki etmiştir. günümüzde ise zehir hastalıkların tedavisinde, ilaç yapımında da kullanılmaktadır. Biz de bu projemizde zehirin tarihsel akımını, günümüzde kullanım alanlarını ve tarihe etkisini araştıracağız. Eski çağlarda zehir genelde avcılıkta, savaşta ve idam cezalarının infazında kullanılıyordu. Lekeli baldıran (conium maculatum), Su baldıranı, Kurtboğan, Güzelavratotu, Şeytan elması (tatula) gibi bitkiler ve mantarlardan, bunların dışında Akrep, Yılan ve Karakurbağası zehirleri ve antik çağlarda bu amaçla Civa, civa sülfür, Arsenik de zehir olarak kullanılan maddeler arasındaydı. Çağın en ünlü zehirlerinden olan Arsenik; 8. yüzyılın sonlarında Arap simyacı Cabir Bin Hayyan tarafından işlenerek beyaz, kokusuz ve tatsız olan arsenik tozu haline getirildi. Bu toz bilinen tüm zehirlerden daha zehirliydi ve günümüzde hala kullanıldığı bilinmektedir. O dönemlerde insanlar zehirlerin gerek öldürücü etkilerine, gerekse teşhis edilememesinin cazibesine karşı koyamıyordu. Hekimler zehirlerden ve özellikle arsenikten kesin olarak kurtulmanın hiçbir yolu olmadığına kanaat getirmişti. İnsanlar nefret edilen kocalardan, miras yüzünden ölümü beklenen aile büyüklerinden bu yolla çok kolay kurtulabiliyordu. Bu yüzden hükümdarlar zehir yapımını, ne sebepten olursa olsun kullanımını, satılmasını hatta niyet edilmesi hasebiyle şikayet edilenleri ağır idam cezalarıyla cezalandırıyorlardı. Kadınlar boğuluyor yada yakılıyor, erkekler aslanların önüne atılıyor yada çarmıha geriliyordu. Tarih boyunca yürütülen entrikaların, politik cinayetlerin gizli kahramanları hep zehirler olmuştu. En ünlü anekdotlardan biri ise tarihçi Plinius tarafından anlatılan; Kleopatra ve sevgilisi Markus Antonyus ile ilgili olanıdır. Markus Antonyus, Kleopatra’yı ziyarete gittiğinde yemekleri mutlaka bir hizmetkarına tattırıyordu. Kleopatra ise bunu hakaret addetmişti. Tarihçi, bir gün Kleopatranın tacından bir çiçek çıkardığını ve Tıp Tarihinde Anatomi Aslı KEŞKEK, Ömer Faruk AKÇAY, Yavuz Selim KAHRAMAN İnsanoğlu en eski tarihlerden itibaren anatomiye ilgi duymuş ve çok basit çizimler yapmıştır. Bugün ise tıbbın gelişimi açısından anatominin geldiği nokta ve tıbba bulunduğu katkı çok açıktır. Eski zamanlarda yapılan küçük ve basit cerrahi operasyonlarda yavaş yavaş izlenen insan vucudu, insanoğlunun gördüğünü–doğru veya yanlış–resmetmesiyle açıklığa kavuşmaya başlamıştır. Özellikle henüz kilisenin bilimi baskılamadığı yıllarda Leanordo Da Vinci tarafından resmedilen bazı yapılar oldukça gerçeğe yakın çizilmiştir. Günümüzde ise kadavra diseksiyonları ve renkli çizim yöntemleriyle vücutta anatomisini açıklayamadığımız hemen hemen hiç bir yapı kalmamıştır. Ayrıca tıbbın ortak dili sayesinde dünyanın her tarafında ele alınan makaleler sayesinde çok değişik varyasyonlar keşfedilmiş ve bu varyasyonlar anatomi atlaslarında yerini almaya başlamıştır. Gelişen son teknolojiyle beraber anatomi alanında çığır açaçağa benzeyen ‘gerçek dokunun plastikleştirilmesi’diye özetleyebileceğimiz yöntemle konuya daha birçok bakış açısı kazandıralacaktır. Sigaranın Tarihi ve Tıbbi Açıdan Önemi Ertan SİPAHİ, Emrah ERSOY, Mehmet OKÇU Sigara önceden beri kullanılagelen zararlı maddelerden biridir. Hem tıbbi açıdan hem de tarih açısından önemli olduğunu düşünüyoruz. Sigaranın tarihsel gelişimini ortaya koymanın tıbbi açıdan gerekli olduğu kanısındayız. Tüm dünyada ve ülkemizde de yaygın olarak kullanılan sigaranın bir çok zararları vardır. Sigara yüzünden dünyada her 6, 5 saniyede bir kişi ölüyor ve sigaranın dünya ekonomisine yılda yaklaşık 200 milyar dolarlık zarar veriyor. 17 milyon kişinin sigara kullanıcısı olduğu tahmin edilen Türkiye’de de yıllık sigara harcaması 6. 5 milyar dolara ulaştı. Bilimsel çalışma sonuçlarına göre ise dünyada her yıl 5 milyon kişi sigara nedeniyle yaşamını kaybederken, Türkiye’de bu rakam 100 binle ifade ediliyor. 3 milyon KOAH (Kronik Obstriktif Akciğer Hastalığı), 4 milyon da astımlı bulunan Türkiye’de, yılda ortalama 50 bin yeni akciğer kanseri tanısı konuluyor. Bu yüzden sigaranın kullanılmasını engellemek için yapılması gerekenler tıp dünyasının görevidir. Her tıp mensubu gibi bize de düşen bu konu hakkında sigara kullanan insanları uyarmak ve onları sigaranın zararları konusunda bilinçlendirmektir. Araştırmalraımızda gördük ki: 1492: Tütün yılında amerikanın yerlileri tarafında tedavi ve dini ayinler esnasında kullanılmaya başlanmıştır. 1612: Amerika’da Virginia’da ilk defa ticari tütün ekimi yapıldı ve başarıya ulaştı. 1881: ABD’de, John Bonsack ilk sigara yapan makinenin patentini aldı. Böylece ABD, günde 120. 000 sigara üretmeye başladı. 1903: Kanada, İngiltere ve Amerika’da sigaranın zararları ciddi bir şekilde ele alınmaya başlandı, Kanada’da sigaranın yasaklanması için meclise kanun tasarısı verildi. 1943: Dünya yetişkin nüfusunun yaklaşık %60–%80’nin sigara içiyordu. 1944: Amerikan Kanser Derneği, sigaranın sağlığa zararlı olabileceğini belirtti. Akciğer kanseri ve sigara arasındaki ilişkinin henüz kesinlik kazanmadığını ama gene de dikkatli olunması gerektiği hakkında halkı uyardı. Bugün: Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sigara kullanımının yılda 5 milyon insanın ölümüne yol açtığını, bu sayının önümüzdeki 20 yıl içerisinde iki katına çıkmasının beklendiğini kaydetti. WHO’nun tahminlerine göre, bugün tüm dünyada 1, 3 milyar civarında olan sigara kullanıcılarının sayısı 2025 yılında 1, 7 milyarı bulacak. Çelişkilerin Hayvanı Yılan Muhammed Hasan TOPER, Erhan YILMAZ, İbrahim ÖZDEMİR, Gökhan ŞAHİN Tarihin ilk dönemlerinden itibaren ortaya çıkan, inandırıcılık özelliği olan, kutsal, gerçek, ve olağanüstü unsurları barındıran kısa halk anlatıları şeklinde tanımlayabileceğimiz efsaneler, bağlı oldukları toplulukların en önemli kültürel varlıklarından birini oluştururlar. Tıbbın gelişimi her zaman toplumsal koşullara bağlı kalmış, eskiçağların felsefeleriyle birlikte; içgüdüler, dinsel inanışlar, gizemcilik sağlık bilimlerinin gelişmesinde etkili olmuşlardır. Geçmişten günümüze III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı kadar gelen bazı efsaneler yılanın tıbbın sembolü olmasına büyük katkıda bulunmuştur. “Yılan” değişik uygarlıklarda değişik izler bırakarak, tıp denilince akla gelen ilk sembol olmuştur. Biz de projemizde çeşitli kültürlerin yılana bakış açılarını irdeleyerek; yılanın tıbbın simgesi haline gelmesini araştırdık. Psikiyatrik ve Nörolojik Hastalara Olan Yaklaşımın Tarihsel Süreçteki Gelişimi ve Bilimle Paralelliği Derya KARNAS, Fatih GÜRLER, Rıdvan AKŞEHİRLİOĞLU İnsanlar, insanlığın başından beri çeşitli hastalıklara yakalanmışlardır. Bu hastalıklar kim zaman fiziksel kimi zaman da ruhsal çöküntülere sebep olmuştur. Peki ruhsal çöküntüye uğrayan hastalara, özellikle şizofrenlere, toplumun dolayısıyla hekimlerin yaklaşımı nasıl olmuştur? Zaman içinde nasıl değişiklikler göstermiştir? Eski yunan kültüründe 4 humor teorisinden başlayan sınıflandırmanın Londra’da hastaları hapsedip korkutarak tedavi etmeyle devam eden ve çağımızda PET (positron emission tomography) ile şizofrenlerin beyin aktivitesindeki farkı ayırt edebilen tekolojiye ulaşmadaki değişim ve gelişim sürecinde hangi yargı değerlerinden etkilenilmiştir? Tüm bunlara ayna tutarak toplum yapısının dolayısıyla bilimin hangi aşamalardan geçtiği tahlil edilmeye çalışılmıştır. Tıpta Doğruluğun Delili Tecrübedir Büşra Sultan DOĞAN, Mustafa TOŞUR, Meliha Esra ÖZKAN Bilginin temeli araştırmaya dayanır. Bilimsel araştırma olmadan hiçbir bilim dalı ilerleyemez. Tıp alanında da durum bundan farklı değildir. Hastalıklarda kullanılan ilaçlar, ameliyat teknikleri ve farklı tedavi yöntemleri çeşitli araştırmalar ve uzun uğraşılar sonucu elde edilen bilginin pratiğe yansımasıdır. Bu araştırmalar deney hayvanlarından başlayıp çeşitli safhaları geçtikten ve gerekli kurumların onayı alındıktan sonra insanlar üzerinde uygulanabilirlik kazanmaktadır. Razi (865–925) “İnsanlar bilmedikleri düşünceye karşı çıkarlar, halbuki bunları denedikten sonra itiraz etselerdi daha akıllıca olurdu. Hekimler niçin deneme yapmazlar? ” sözü ile daha X. asırda tıpta deneysel araştırmaların önemini vurgulamıştır. O devirde Razi, denemelerin hayvanlar üzerinde yapılmasını önermekte ve insanlar üzerinde yapılan denemelere karşı çıkmaktadır. O zamana kadar civa, şiddetli bir zehir olarak kabul edilir ve tedavide kullanılmazmış. Nitekim civanın öldürücü etkisini, maymunlar üzerinde deneyerek civanın tedavi edici bir ilaç olduğunu kanıtlayan da Razi olmuştur. Hayvanlar üzerindeki bu deneme tıpta ilk hayvan denemesi olarak kabul edilmiştir. Hayvan deneyleri konusunda Ortaçağ Hrıstiyan Dünyası’nda belirgin bir gelişme gözlenmemesine rağmen İslam Dünyası’nda bilim ve tıp alanında hızlı bir gelişme görülmüştür. El–Razi’nin, Ebu Reyhan Biruni, İbni Sina, İbnu En Nefs, Ebul Kasım Zehravi, El–Gazali, Şerafeddin Sabuncuoğlu gibi Müslüman hekimlerin yaptıkları araştırmalar sonucu elde ettikleri bilgi ve tedavi usulerinin dünya tıbbına yaptığı katkı inkar edilemez. 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılda bilimsel araştırmanın temel prensipleri olan gözlem ve deneyi görmekteyiz. Ancak deneysel biyomedikal araştırmada hızlı bir artış 19. asrın başında gerçekleştirilmiştir. 20. yüzyılda teknolojinin getirdiği yeniliklerle beraber deneysel çalışmalar hız kazanmıştır. Biz de projemizde bugünkü tıbbın yapıtaşlarının oluşmasına imkanları doğrultusunda katkı sağlayan Tıp büyüklerinin deneysel tıp tarihine yaptıkları katkılarla sizleri geçmişten 19. yy ortalarına kadar zevkli bir yolculuğa çıkarmak istiyoruz. Daha İleriye En İyiye Serdar BİLİCİ, Nefise DEMİRSOY, Fatih TOY Türkiyede tıp denince ilk akla gelen Hacettepe; kalitesiyle, verdiği hizmetle, yetiştirdiği inceleme ve araştırma yeteneklerine sahip sağlam düşünceli aydınlarla, öncüsü olduğu bilimsel inceleme ve araştırmalarla, yetiştirdiği nitelikli doktorları ile tarih boyunca insanların gıptayla baktığı bir statüye sahip olmuştur. Bu önemli kurumun tarihine göz attığımızda 2 şubat 1954 tarihinde Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağlı olarak Cebeci semtinde kiralanan bir binanın iki odasında açılan ve ilk çalışmalarını çevresinde bulunan hastaların evlerinde uygulamalı olarak yürüten \Çocuk Sağlığı Kürsüsü\”, 1963 yılında kurulacak olan Tıp ve Sağlık Fakültesi’ çekirdeğini oluşturur. Türkiye’ tıp eğitimine ve sağlık sistemine çeşitli katkılarda bulunan fakülte ilk mezunlarını 8 Temmuz 1969 günü vermiştir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ ilk Dekanlığını Üniversitemizin kurucusu, Onursal Rektörümüz Prof. Dr. İhsan Doğramacı (15 Temmuz 1963–4 Kasım 1963) yapmıştır. 53 44. yılını doldururken yaptığı yayınlarla dünya çapında adını duyuran Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi bugün 915 yatak lı erişkin, 350 yataklı çocuk ve 120 yataklı onkoloji hastaneleriyle halkımıza hizmet sunmaktadır. Hacettepe Tıp Fakültesinin Türkiye tıp tarihine yaptığı büyük katkılar ve gösterdiği bu hızlı gelişimin ön plana çıkarılmasının aynı şekilde gelişmeyi devam ettirebilmek için itici bir güç, bir motivasyon sağlayacağını düşünmemiz çalışmamızın çıkış noktasını oluşturmuştur. Süleymaniye Darüşşifası ve Tıp Medresesi Mahmut Sami TUTAR, Ceyda ARSLANOĞLU, İsmail TEKİN Bu projede eğitim, sağlık, sosyal ve siyasi alanlarda büyüme ve yükselmenin zirveye çıktığı Kanuni Devrinde faaliyet gösteren Süleymaniye Darüşşifası ve Tıp Medresesinin incelenmesi, burada sürdürülen sağlık hizmetleri ile tıp medresesinde verilen eğitimin belirtilmesi, Süleymaniye Darüşşifası ve Tıp Medresesindeki eğitim, sağlık ve genel hizmet personelinin bilgileri, birikimleri, özellik ve sosyal haklarının ele alınması amaçlanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın, Istanbul’da kendi adını yaşatmak ve insanlara faydalı olmak için, eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerin bir arada yürütülmesi amacıyla yaptırdığı külliye inşa edilirken, Kanuni cami civarında bir Darüşşifanın da yapılmasını emretmiştir. Böylece külliye içerisinde ayrı bir külliye şeklinde inşa edilen Darüşşifa, birçok fonksiyonu yerine getiren sağlık kuruluşu olmuştur. Sonuçta geniş hizmet anlayışından sağlık hizmetleri de payını almış ve kurulan darüşşifa ve tıp medresesi ile bir taraftan sağlık için elemanlar yetiştirilirken diğer taraftan da sağlık hizmetleri devam ettirilmiştir. Darüşşifa’da sağlık hizmetleri ücretsiz olarak ırk, din, milliyet ve cinsiyet ayrımı yapılmadan verilmiştir. Ne Dediler, Ne Denediler Sümeyra KURT, Burak BAHADIR, Emine GÜVERCİN Bu çalışmada, toplumumuzun geçmişini, bugününü, geleneklerini kısaca kültürümüzü yansıtan atasözleri ve deyimlerde “deliliğe” yüklenen anlamları incelemek ayrıca Türk ruh hekimlerinin ruhsal hastalara yaklaşımda kullandıkları tedavi yöntemlerinin uygunluğu ve günümüzde geçerliliğini araştırmak amaçlanmıştır. Akıl hastaları ve hastalıkları tarih boyunca toplumlarda örtülü veya açık hep bir ilgi odağı oluşturmuştur. İster insani saf bir merak isterse büyüsel, dinsel, tıbbi, siyasi, toplumsal kaygılar akıl hastası ve hastalıklarına karşı ilgiyi tarihin her döneminde canlı tutmuştur. Öyle ki pek çok tarihi metinde bu ilginin yansımalarını görebiliriz. Örneğin Çin, Yunan, Mısır ve İbrani dillerinde yazılmış antik metinlerde davranış bozukluğu gösteren kişilerle ilgili öykülere rastlanır. Peki bu konuda Türk edebiyatında neler yer almaktadır ve davranış bozukluğu gösteren bu kişilere karşı ne gibi sanatsal tedaviler uygulanmıştır? Bu açıdan ele aldığımızda Türklerde de atasözü ve deyimlerde bu konu işlenmiştir. Ayrıca bu kişilerin sorunlarına çeşitli çözüm yolları araştırılmış ve müzikle tedavi gibi ilginç ve başarıyla çözümlenen yollara başvurulmuştur ve bu konuya önem vererek Kayseri, Edirne gibi illerde bir çok şifahaneler kurmuşlardır. Müzik klinik içine alınarak çeşitli ruh hastalıkları tedavi edilmiştir. Sonuçta, akıl hastalığı olan bireyin aşağılandığını, ondan korkulması, ona karşı temkinli olunmasının öğütlendiğini görmekteyiz. Bir yandan da bu farklı olan, anlaşılamayan bireyin yüceltildiğini, saflığı nedeniyle en doğru haberin ondan alınabileceği inancının olduğunu, fazla düşünmeden harekete geçmesi nedeniyle bazı başarılara daha çabuk ulaştığına işaret edildiğini görmekteyiz. Tedavi açısından baktığımızda ise; bazı toplumların işkence ettikleri akıl hastalarına türklerin müzikle tedavi gibi yaklaşım açıları getirdikleri görülmüştür. Geçmişten Günümüze Alternatif Tıp Ayşegül COŞKUN, Hadice YİĞİT, Rabia BAĞ, Zeynep Burçin YILMAZ Projemizi yapmaktaki amacımız insanların alternatif tıpa verdikleri önemin nedeni ve sonuçlarını araştırmaktır. Geçmişten günümüze insanlar çeşitli hastalıklarda doktor tavsiyelerinden ziyade bitkilerden fayda beklemişlerdir. AIDS ve kanser gibi, adı kendisinden daha korkunç olan bu tür hastalıklara tıp biliminin henüz tam bir çare bulamamış olması, insanların umutsuzluğa düşmelerine, bu umutsuzluktan kurtulmak için kendi yöntemlerini denemelerine yol açmıştır. Projemizde sonuç olarak gördük ki insanlar ne kadar ciddi bir kanser tedavisi görselerde alternatif tıptan vazgeçemiyorlar. AIDS ve kanser gibi, adı kendisinden daha korkunç olan bu tür hastalıklara tıp biliminin henüz tam bir çare bulamamış olması, insanların umutsuzluğa düşmelerine, bu umutsuzluktantavsiyelerinden ziyade çeşitli bitkilerden fayda beklemişlerdir. 54 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı Anorexia Nervosa Mahşerin Dört Atlısı Anorexia Nervosa birey beden algısındaki bozukluktan dolayı kişinin yemek yemeyi reddetmesi, aşırı aktif olması, sosyal hayattan kopması ve kalıcı iştah kaybının da oluşmasıyla ölüme kadar gidebilen bir hastalıktır. Çağımızın hastalığı Anorexia Nervosa’nın şaşırtıcı geçmişi hakkında bilgi edinip, toplumsal değerlerin, yaşam tarzının, inanç sistemlerinin estetik değerlere etkisini ve dolayısıyla da Anorexia Nervosa’nın ortaya çıkmasındaki rolünü araştırarak, bu bilgiler ışığında hastalığa farklı bir bakış açısı getirmek amacıyla Anorexia Nervosa’nın tarihini inceledik. İlk Anorexia Nervosa vakası Antik Yunan’da şehir devletlerinin yıkılmasıyla ortaya çıkan “ruhani bilgiye ait tarikatların” etkisiyle M. Ö. 383 yılında ortaya çıkmıştır. Bu tarikatlar tanrı hakkında özel bir bilgi içermenin yanı sıra ruh ve vücut arasında bir bölünme yaratır. Vücut dünyaya ait maddesel bir parça olup “günahkâr” iken vücudun içinde hapsolan ruh tamamen “saf ve kutsal”dır. Vücudun değerinin düşmesi fikri insanların gıda alımlarını kısıtlamalarına ve dolayısıyla zafiyete sebep olmuştur. Rönesans öncesi dönemde “mucizevî kızlar” diye anılan ölüm oruçlarına rastlanmıştır. Kırsal kesimde yaşayan bu fakir kızlar İsa ile konuşabildiklerini, yemek yemeden ve su içmeden yaşayabildiklerini iddia edip kendilerini görmeye gelen varlıklı insanlardan para alıyorlardı. “Açlık şöhretleri”nin çoğu çok geçmeden Anorexia Nervosa’dan öldü. İlginç bulduğumuz bir nokta; savaş, kıtlık ve salgın dönemlerinde vaka sayısında düşüş görülmesi, refah dönemlerinde ise ölüm oruçlarına başlayanların, hastalığı kutsal kabul edenlerin sayısında göz ardı edilemeyecek bir artış görülmesi oldu. Hastalığın tıbbi tanımının yapılması orta çağda olmuştur, ilk kez detaylı bir tıbbi açıklama yapansa 17. yy da Richard Morton olmuştur. 1800’lerin sonlarına geldiğimizde, Sir William Whitney Gull ve Ernest–Charles Laségue bağımsız yaptıkları ancak temelde aynı noktaya geldikleri çalışmalarıyla günümüz Anorexia Nervosa tanısına ışık tutmuşlardır. Çağımızın hastalığı olarak bilinen Anorexia Nervosa tarihi ne kadar eskiye dayansa da günümüzde de insan sağlığını yüksek risklerde tehdit etmeye devam etmektedir. Vahyin altıncı bölümü, tarihin en renkli güçlerini büyük bir coşkuyla Mahşerin Dört Atlısı olarak tanımlar. Her atlının kendine özgü büyük bir misyonu vardır. Birinci atlı beyaz bir atın üzerine oturur, başında bir taç vardır ve Tanrı’nın dünyasını, yaşamı ve umudu temsil eder. İkinci atlı, savaş kan kırmızısı bir küheylana biner ve kocaman bir kılıç taşır. Bu atlı, iktidarı ve resmi politikaları temsil eder. Üçüncü atlı siyah bir atın üzerinde seyahat eder ve refah ile kıtlığı ölçmek üzere bir terazi taşır. Karamsar ekonomistin atasıdır. Dördüncü atlıysa soluk ve kansız bir ata binmektedir. Hem veba hem ölümdür (eskiler bu ikisini biribirinden ayırt edemezlerdi). Dünyanın dördüncü bölümünü açlıkla, hastalıkla, türlü biçim ve büyüklükteki yeryüzü yaratıklarıyla öldürme gücüne sahiptir. Dört atlı devrimlerle, kıtlıkla ve sürekli değişen ölümcül salgın türleriyle dünya tarihini hep birlikte yazmışlardır. Projemizin amacı, insanların salgınlara karşı verdiği mücadeleyi araştırmaktı; çünkü günümüzdeki salgınlarla baş etmenin temelleri tarihte atılmıştır. Projemizde cüzzam, veba ve tüberküloz salgınlarından yola çıkarak insanlığın salgınlarla mücadelesini inceledik. Bu inceleme sırasında cüzzam evlerinin hastanelerin temelini oluşturduğunu, vebanın kontrolü sırasında ilk defa halk sağlığı kavramının ortaya çıktığını anladık. Salgın yılları insanların doğa konusundaki düşüncelerini de değiştirdi. Sürekli doğaya müdahale eden insanlar, nükleer kış, dünyanın ısınması ve çevre kirliliği gibi tehditlerle her gün yüzleşmek zorundayken etkileri daha da yıkıcı salgınlarla karşı karşıya kalabilir. Pınar Özdemİr, Yelda Günİndİ, M. Aycan Özek Bir Hekim Önderi Nusret Fişek Saygın Şahİn, Hatun Öztürk, Alper Sayİner Bu projede Türk tıp tarihinde önemli bir yere sahip olan Prof. Dr. Nusret H. Fişek’in hayatı ve eserlerinin anlatılması amaçlanmıştır. Projenin hazırlanmasında Nusret Fişek’in kitapları incelendi, Türk Tabipler Birliği ile görev yapmış olduğu Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan kendisi hakkında bilgi alındı ve internet üzerinden bilgi toplandı. 1938 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni birincilik derecesiyle bitirmiştir. 1954 yılında Harvard Üniversitesi’nde Bakteriyoloji ve İmmünoloji dalında PhD ünvanını kazanan ilk Türk hekimdir. Dr. Nusret Fişek, 1955’de Mikrobiyoloji dalından Üniversite Doçenti ünvanını almıştır. Temel tıp bilimlerinde iki uzmanlığa (biyokimya–mikrobiyoloji) sahip olan Dr. Nusret Fişek, 1955 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından Biyolojik Standardizasyon bilirkişisi olarak görevlendirilmiştir. 1958’de Ankara Hıfzısıhha Okulu’na Müdür olarak atanmıştır. Bu görevi, Sağlık Bakanlığı Müsteşarı olarak atanmasına kadar sürmüştür. Dr. Nusret Fişek, 15 Temmuz 1960 tarihinde Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı’na atanmıştır. 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesine Dair Kanun’un mimarıdır. Tam adı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun olan 224 sayılı yasa, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde bir hak olarak tanınan sağlık hizmetlerinden faydalanmanın sosyal adalete uygun bir şekilde gerçekleşmesini sağlamak amacıyla çıkarılmıştır (12 Ocak 1961). Prof.Dr. Nusret H. Fişek, sağlıklı yaşamanın bir insan hakkı olduğunu savunmuş; tüm bilimsel çalışmalarını ve eylemlerini herkese nitelikli sağlık hizmeti ulaşması hedefine yöneltmiştir. Savaş döneminin sona ererek insan gücü ihtiyacının aza indiğini ve tıptaki gelişmeler sonucu ortaya çıkan hızlı nüfus artışı sorununu ülkemizde ilk fark eden ve bu konuda harekete geçen bilim insanı yine Dr. Nusret Fişek olmuştur. H.Ü. Nüfus Etüdleri Enstitüsü’ndeki “Dokümantasyon Merkezi”nin kurulması onun çaba ve destekleri ile sağlanmış olup, bu merkez halen ülkemizde konusunda tek ve en büyük bilgi kaynağı olma durumunu korumaktadır. İrem ELDEM, Ümmügülsüm GÜNEŞ, Mustafa ABALI Orak Hücre Anemisi ve Tarihi Abdulsamet SANDAL, Onur AKHAN, Ökkeş ERDEM Orak hücre anermisi, HbS adlı anormal hemoglobin molekülü sonucu ortaya çıkan otozomal resesif geçişli kalıtsal bir kan hastalığıdır. HbS’nin, Türkiye’de en yaygın görülen anormal hemoglobin olması, bu hastalığın tarihini araştırdığımız projemiz için çıkış noktası oldu. Yaptığımız araştırmalar sonucunda hastalığın ortaya çıkışı, keşfedilmesi ve frekansını etkileyen faktörlerle ilgili bilgiler elde ettik. HbS geni Afrika’da yaygın olmasına ve orada günlük yaşamda bile belirgin etkiler bırakmasına rağmen, Afrika tıp literatüründe 1870’lere kadar tanımlanmamıştır. En erken yayınlanmış raporlar, ABD’de yaşayan Afrika kökenli insanlar hakkındadır. Amerika’da 1846 yılında yayınlanan “Case of Absence of the Spleen ” başlıklı yayın (Southern Journal of Medical Pharmacology dergisinde) bu hastalığı tanımlayan ilk yayındır. Daha sonra, 1904’te Dr. James Herrick, 20 yaşındaki bir zencide “tuhaf, uzamış ve armut şeklinde” kırmızı kan hücreleri olarak rapor etmiştir. Bu oraklaşmış hücreler hastanın kanını inceleyen ve bu garip hücrelerin taslağını çizen Dr. Ernest Irons adında bir intern tarafından keşfedilmiştir. 1922’de benzer vaka durumlarının bir araya getirilmesiyle hastalığın adı konuldu. Daha sonra yapılan gözlemlerde hastalığın görülme sıklığının, tropikal ve tropikal olmayan iklimlerde yaşayan insanlarda farklı olduğu görülmüş; 1954’te Anthony Allison, bu konuyla ilgili yapılan çeşitli gözlemleri birleştirip orak hücre karakterinin sıtmaya karşı koruma sunduğu hipotezini kurmuştur. Allison bu karakteri taşımayan insanların, taşıyanlar kadar sıtmaya karşı koyamadığını, ayrıca karakteri taşıyanların hastalandıkları zaman bile hastalıklarının daha az şiddetli olduğunu öne sürmüştür. Bu nedenle sıtmanın yaygın olduğu tropikal bölgelerde orak hücre anemisi taşıyıcılarının frekansı artmıştı. Şu anda orak hücre karakteri taşıyan kişinin normalde stabil olan eritrositlerinin sıtma parazitine maruz kaldıklarında düşük oksijenli ortamda oraklaşabildikleri bilinmektedir. Bu oraklaşma, sıtma parazitini yıkmakta ve tüm vücuda yayılmasını engellemektedir. Ölümcül Yönleriyle İlaçlar Bahadır YILDIZ, İbrahim KEKLİKÇİOĞLU, Mustafa YURTDAŞ Tarihte tedavi amaçlı olarak üretilmiş olsa dahi, kimi ilaçlar istenmeyen sonuçlara neden olmuştur. Başta büyük bir buluş olarak görülen bu ilaçların mucitleri; aslında, ilerde önüne zor geçilebilecek birer “Frankenstein” yaratmışlardır. Biz de projemizde “Eroin” ve “Talidomit”ten yola çıkarak bu durumu inceledik. Araştırmamız sonucunda daha önceden kullanılmış olan bu ilaçların toksisitelerinin ne denli büyük ve bazılarının sonuçlarının engellenemez derecede ciddi boyutlara ulaşmış olduğunu gördük. Bu durumun bir diğer nedeni de, ilaç geliştirme aşamalarının tam olarak uygulanmamasıdır. Ulaştığımız veriler bize gösterdi ki, bu ilaçlar yüzlerce ölüme sebebiyet vermiştir. Bunun bazılarının önüne geç geçilebilmesinin yada bazılarının III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı hiç geçilememesinin nedenleri, acaba sadece içerdiği teratojenik maddelerden midir? Yoksa kimi ilaç şirketlerinin “kâr”larının insan sağlığından daha önemli olduğu (!) düşüncesi midir? Sorgulanması gereken öncelikle içerdikleri maddeler ise de ikinci olgu kesinlikle bu olmalıdır. Yoksa yapılan çalışmaların sonucu hep eksik kalacaktır. Yapılan araştırmalarda gözden kaçırılan bu önemli ayrıntıyı da göz önüne alarak, ona göre mücadele ekseninin belirlenmesi temel zorunluluktur. AIDS, Başlangıçtan Bugüne Arash Tizro, Betül Özdİl, Ümit Kan, M. Zehra Ordulu Çağın vebası olarak tanınan AIDS hastalığının tarihsel gelişim sürecini incelemek ve tarihte yaşanan örneklerden yola çıkarak insanlara hastalık hakkında yeni bir bakış açısı kazandırmak amacıyla “AIDS, Başlangıçtan Bugüne” adlı projeyi hazırladık. İlk AIDS (Acquired Immune Deficiency Syndrome) vakası, 5 Haziran 1981’de Centers For Disease Control tarafından, Los Angeles’ta, 5 genç homoseksüel erkekte görülen Pneumocystis carinii pneumonia hastalığı adı altında rapor edilmiştir. 1983’te daha sonra HIV (Human Immunodeficiency Virus) olarak tanımlanacak olan retrovirüs AIDS’li bir hastadan izole edilmiştir. 25 yıl içinde 65 milyondan fazla insan HIV’le enfekte olmuştur ve 25 milyondan fazla insan AIDS yüzünden ölmüştür. Türkiye’de ilk AIDS vakası 1985’te görülmüştür. Sağlık Bakanlığı tarafından o tarihten günümüze kadar toplam 2 bin 412 vaka ve taşıyıcı bildirimi yapılmıştır. Bu proje, Dünya’da ve Türkiye’de AIDS’in ilk kez ortaya çıktığı zamandan bügüne gelişim sürecini, bu hastalığın sebebi olan HIV’in kökenini, ilk kez nerede ve kimlerde görüldüğünü, bu hastalığın zamanla nasıl ve neden pandemik hale geldiğini açıklamaktadır. İntiharın Tarihi– Yaşam veya Ölüm Ayşenur ARSLAN, Şebnem İŞGÖREN, Havva YEŞİLDAĞLI Tarihin her döneminde çeşitli sebeplerle hayatına son veren insanlar olmuştur ve intihar olayları da günümüzde artarak devam etmekte, toplum için hala önemini korumaktadır. Öncelikle, yaşanmış örnekleri göz önüne alarak, tanınmış ve hayatlarına kendi istekleriyle son vermiş devlet adamlarının, bilim adamlarının, müzisyenlerin, yazarların ve toplumda kendisine yer edinmiş kişilerin hikayelerini ve intihar sebeplerini araştırdık. Bu araştırmalarımız sırasında, intiharın aksine toplama kamplarında yaşamaya çalışan insanların tüm zor koşullara rağmen yaşamayı seçtiklerini de gördük. Yıldırım Bayezid, Virginia Woolf, Yavuz Çetin, Kurt Cobain, Cleopatra gibi tanınmış kişiler intiharı seçmişken, toplama kamplarındaki bir kısım insansa o koşullarda yaşamayı seçti. Araştırmalarımızın sonucunda bulduğumuz; bu insanların ortak noktaları yaşamış oldukları veya yarattıkları üzücü durumların kendilerini yaşamdan soğutması ve vazgeçirmesidir. Örneklerimizden gördük ki kişiyi intihara sürükleyen sebepler yaşadıkları kötü durumdan öte, o kötü durumu nasıl algıladıklarıyla ilgilidir. Yılan Hikayesi Elzem BOLKAN, Damla CENGİZ, Mehmet Ali HARBELİOĞLU Yılan hekimliğin yanı sıra hemşirelik, eczacılık, veteriner, diş hekimliğinin mesleki sembolü olan yaratıktır. Yeryüzünde yılanlar kadar kendisine zıt anlamlar yüklenen başka bir yaratık yoktur. Örneğin Eski Yakın Doğu ve Eski Mısırda yılan ilahi bir varlık sayılırken buna karşın tüm Mısırda şeytan olarakta tanımlanmaktadır. Eski Mısır’da tıbbın iki sembolü yılan ve hekim İmhoteptir. Yılan ilk defa Sümerlerde tıbbın sembolü olarak kullanılmıştır. Genelde kabul görmüş ilk tıp büyügü Asklepios’ tur. Asklepios’a gore hekim yılan gibi dilsiz olmalı, kimsenin sırrını baskasına soylememeli, sabır ve sukunet içinde calısmalıdır. Asa ile temsil edilmesi tababet tahsilinin kısa sürede ögrenilmeyip ihtiyarlayıp asaya dayanıncaya kadar hekimin öğrenmeye ve tecrübe kazanmaya ihtiyaç duyduğunu belirtmek içindir. Diger taraftan asa iyilik tanrılarının remzidir, yılan ise kötülük tanrılarının alametidir. Asaya sarılmış yılan, iyilik ve kötülük ilahlarının bir araya gelmesi demektir. Türkiye’de bu yılanlı asanın resmi olarak ilk defa kullanılması 1836 yılına isabet eder. Yakın zamanlarda baska Yunanlı tanrı Hermes’ın asası defa tıbbın sembolü olarak kullanılmaktadır. Dünyada adli tıp ve adli bilimlerin de sembolü yılandır. Burada tıp ve adalet sembollerinin birleşmesi göze çarpmaktadır. Eski Türklerde yılan sağlık ve mutluluk sembolü olmuştur. Sağlık kuruluşlarının kapısında çifte yılan sembolü vardır. Tüm bu örneklerden anlaşılacağı gibi yılana tarih boyunca doğurganlık, olumsuzluk, sağlık, hekimlik, sağduyu sahibi olmak, bilgelik, kehanet, iyi talih, fiziksel güç ve hız gibi özellikler atfedilmiştır. 55 Mustafa Kemal’in Ölümünden Sonraki Esrarengiz Yolculuğu Oğuz KARCIOĞLU, Özge YANIK, Çağdaş BALCI Medeniyetlerin başlangıcından bu yana, 7000 yıllık süreçte, çeşitli uygarlıkların en önemli liderleri mumyalanmıştır. Türk tarihinin en önemli lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı da, Etnografya Müzesi’nden Anıtkabir’e taşınana kadar, tahnit yöntemi ile korunmuştur. Bu projemizdeki amaç da, tarihin gün ışığına çıkmamış bu gerçeğini incelemektir. 10 Kasım 1953 günü, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Kürsüsü Başkanı, Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu ve ona yardımcı bir tıbbi heyet eşliğinde, Mustafa Kemal’e 1938 yılında, Gülhane Patolojik Anatomi Profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından uygulanan tahnit bozularak, naaş, Anıtkabir’e defnedilmiştir. Bu tahnitin bozulması ve naaşın nakil işlemi, daha sonra olaya tanıklık edenlerin hafızalarında derin izler bırakacaktır. Bir başka deyişle, Atatürk’ün korunmuş naaşını son görenler, o törene katılanlar olacaktı. Bu durum, tarihimiz için çok önemli bir tanıklıktır. Sonuç olarak, Dr. Utkan Kocatürk’ün tahnitin sökülmesi işlemini yapan Kamile Şevki Mutlu ile yatığı röportaja dayanan bilgiler ışığında, yaptığımızı bu çalışmanın, tarihin ve tıbbın bilinmeyen ve gizemli bir yönünü açığa çıkardığımıza inanıyoruz. Topraktan Filizlenen Deva Elif Ayşe EVREN, Fatih BARÇA, Ahmetcan ÇAĞLAR Günümüz tıbbı, bu gelişmişlik düzeyinde olmasını deneme–yanılma yöntemine borçludur. Tarihten önceki dönemlerden beri insanlar, kendi sorunlarına hangi bitkilerin iyi gelebileceğini deneyerek daha sağlıklı bir yaşama ulaşma çabasında olmuşlardır. Hatta bu alanla o kadar ilgilenmişlerdir ki, birtakım bitkiler ve yoğun çabalar sonucu oluşan tarifler değiş–tokuş ve ticaret nesneleri olarak bile kullanılmışlardır. Günümüze bakacak olursak, bitkisel tıbbın bilimsel değerini biraz olsun kaybettiğini görebiliriz. Bunun en büyük sebebi de bu alanın gelişen bilime ayak uyduramaması, bitkilerin hala kulaktan dolma bilgilerle kullanılması ve bilim dünyasının da bu alana bu yüzden sırt çevirmesidir. Ancak birtakım çalışmalarda, bazı hastalıklara çare olabilecek ve vücut fonksiyonlarını geliştirebilecek bitki bileşenleri de bulunmaya devam etmektedir. Projemizde, günümüzde halk tarafından bilinçli yada bilinçsiz olarak sıklıkla kullanılan, tıp biliminin ve toplumun gündeminde olan bazı bitkilerin (sarımsak, aloe vera, güzelavratotu, çay, marijuana, tarçın, rezene, koka, ökaliptus, soya, metan kökü, lavanta, su yosunu, keten, ginseng, passiflora, afyon, maydanoz, ökseotu, kekik, kakao, ısırganotu, kedi otu, yabanmersini, zencefil) tarihini, günümüzde hangi amaçlarla kullanıldıklarını ve bileşenlerinin keşfedilmiş etkilerini inceledik. Böylece, günümüzde fitoterapi alanında sıklıkla alevlenen tartışmalara ışık tutmayı, tarihsel bir bakış açısı da kazandırmayı amaçladık. Çalışmamızda bu alanda yazılmış olan kaynakları tarayıp projemizin amacına uygun biçimde derledik. Bitkiyle tedavi, günümüzdeki birtakım yanlış uygulamalarını da göz önünde bulunduracak olursak, üzerinde çalışılması gereken bir alandır. Bilimin kanıta dayalı bir biçimde ilerlemesi, bugün bu alanda birçok potansiyel verinin değerlendirilmesinin güçlüğüne neden olmuştur. Bu alandaki birikimin daha hızlı biçimde bilime kazandırılması, insanlar tarafından daha doğru biçimde kullanılması açısından gereklidir. Geçmişin Tıbbi İnançları (Koca–Karı İlaçları) İdris Buğra ÇERİK, Seval AKDEMİR, Didem KARA Hastalıkların günümüz imkanlarıyla çözümlenemediği zamanlarda, halk hakimleri ve kocakarı ilaçlarıyla deva olunmaya çalışılırdı. Geçmiş kültürlerden gelmekte olan bu tedavileri bu işlere uzmanlaşmış kendilerini kabul ettirmiş kişilerce yapılırdı. Hatta gerektiği anda cerrahi müdahaleye kadar gidebilenlerde çıkardı. Biyolojik ve doğal yöntemler uygulandığı gibi boş inanış ve büyü yoluna da gidildiği olurdu. Bazı tedavi yöntemleri bazı köylerde seyrek de olsa tedavi ettirile gelmektedir. Bu tedavi yöntemlerine biraz örnek verelim. Göbek Düşmelerinde: Üç yol vardı; , 1) Kupa vurulurdu. 2) Karın açık sırt üstü yatılırken hastanın göbek çukuru, küçük parmakla uygulanan basınçla döndürülürdü. 3) Su dolu bardağa konan bir iğneyle batıl bir uygulama yapılırdı. Siğil: İki yol vardı. 1) Siğilin köküne sokulan iğnenin dibi ısıtılırdı. Böylce ısıtılan iğnenin ucuyla dağlanırdı. 2) Bir iplik ile batıl bir uygulama yapılırdı. 3) İğde ağacından iğde dalı kırarsa siğil düşer, kaybolur diye inanılardı. Yanıklarda: Üç yol vardı. 1) Tükürülürdü. 2) Bal, zeytinyağı ve eritilmiş mumdan yapılan bir karışım sürülürdü. 3) Zeytinyağı ile kireçten veya kirecin suyundan yapılan bir 56 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı karışım sürülürdü. Bağırsak Kurtlarında: Hastaya çiğ kabak çekirdeği yedirilirdi. Baş Yarılmalarında: Şeker konurdu. Yağda pişmiş yumurta konurdu…, Kesiklere: Tütün ve Kartuli (baca kurumu) bastırılırdı. Geçmişten Günümüze Tıbba Yön Veren Büyük Türk Hekimleri Ahmet Bilgehan Şahİn, Abdullah Mert, Mehmet Nuri Gördük, Emre Karadenİz, Gündüz Keskİn Bu projede geçmişten günümüze tıp alanında, yaptıklarıyla isimlerini dünyaya duyurmuş, kendi branşlarında öncü olmuş, tıpa yeni uygulamalar kazandırmış Türk hekimlerini araştırdık. Bu hekimlerin başında İbn–i Sina, Şerefeddin Sabuncuoğlu, Ebu’l–Kasım el–Zehravi, Ebu Bekir Muhammed ibn–i Zekeriya er–Razi, Münci Kalayoğlu, Behçet Salih Uz, Gazi Yaşargil geliyor. Bu proje ile bu öncü insanları daha yakından tanımak ve onları tıp hayatımızda modelleştirmek istedik. Eskiler Ne Demiş? Hüseyin Onur Özdemİr, Şerife Ebru Özüdoğru, Samaya Türk Tarih geçmişi bugüne, bugünü de geleceğe bağlar. Bu nedenle tarihteki olayların ve kişilerin, her çağda ve o günün koşullarında yeniden ince¬lenmesi gerekir. Böylelikle geçmişteki olaylar daha iyi anlaşılabilir ve bunlardan elde edilen bilgilerle geleceğe daha iyi bakılması sağlanabi¬lir. Biz de bu projemizde geçmişteki ünlü hekimlerin bazı hastalıklar ve sağlık olayları hakkında neler söylediklerini araştırdık; bunların şu anda sahip olduğumuz bilgilerle ne oranda uyuştuğunu inceledik. . Projemizde Razi, Biruni, İbni Sina, Mevlana Celaleddin Rumi, Hacı Paşa, Eşref Bin Muhammed, Şerefeddin Sabuncuoğlu, Şaban Şifa, Sisamlı Pisagor, İstanköylü Hipokrat, Bergamalı Galen gibi geçmişe damgasını vurmuş hekimlerin; doğum, anne–fetüs hastalıkları, beslenme, ishal, yüksek ateş, öksürük, kızamık, kanser, ağız iltihapları, kulak burun boğaz hastalıkları gibi günümüzde de önemini koruyan konular hakkındaki düşüncelerine yer verdik. Kolesterol’ün Keşfi Enes Çelİk, Meriç Aykol, Ertan Nurlu İnsanların ölümüne en çok neden olan hayvanın ne olduğunu zoologlara sorsaydık, cevapları kobra olurdu. Bu cevap insanlara da mantıklı geliyor; çünkü kobra tehlikeli görünüşlü zehirli bir hayvan ve hala her yıl beş–on bin Hintli’nin ölümüne neden olmaktadır. Ama insanları en çok öldüren hayvanın ne olduğu konusunda bu uzmanlar yanılmaktadır. Çünkü yıllardır insanlar için en tehlikeli hayvan, görünüşte masum olan ‘tavuk’tur. Tavuk zehiriyle yada pençeleriyle öldürmez. Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre tavuğun yumurtasının sarısında aynı miktarda sığır etinde, domuz etinde, balıkta ve hatta tavuk etinde bulunan kolesterolün 10 katı kolesterol vardır. Biz insanlar bu yumurta sarısını tatlılarımızdan makarnalarımıza kadar çoğu yemeğimizde kullanıyoruz. Biz bu projede tavuk yumurtası üstünde yapılan incelemenin, kolesterolün ölümcül etkisinin farkına varılmasına kadar nasıl uzandığını ortaya koyacağız. Tüberküloz’un Tarihi Mahmut CESUR, İbrahim İLERİ, Lokman ÇEVİK Hastalığın oluşumundan %97–99 oranında M. tuberculosis sorumludur. 1882 yılında etkenin (M. tuberculosis) bulunmasına, 1921 yılında bir aşının geliştirilmesine ve 1950’li yılların ortalarından beri etkili bir şekilde tedavi edilebiliyor olmasına karşın tüberküloz, tüm dünyada, özellikle de yoksul ülkelerde, önemli bir sağlık sorunu olarak varlığını sürdürmektedir. Tüm dünya nüfusunun yaklaşık üçte biri tüberküloz basili ile infektedir ve her yıl 8 milyon yeni hasta ortaya çıkmakta ve 3 milyon kişi tüberkülozdan ölmektedir. Tüberküloz, geçmişi insanlık tarihi kadar eskilere dayanan ve insanlıkla iç içe bir infeksiyon hastalığıdır. Geçen binlerce yıllık süre içinde insidansında artış ve azalmalarla seyretmiş ve halk sağlığı açısından kalıcı bir tehdit olma özelliğini her zaman sürdürmüştür. Geçmişte çiçek, veba veya kolera gibi hastalıklarla birlikte bir çok dramatik salgınlara neden olan tüberküloz, günümüzde AIDS ile birlikte benzer bir salgın sergilemektedir. Tüberküloz günümüzde dünya çapında önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Tüberküloz hastalığı yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren kontrol altına alınmaya başlanmış, gelişmiş ülkelerde 1985 yılına gelindiğinde çiçek hastalığı gibi ortadan kalkacağı zannedilmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde ise hastalık ya hızını azaltmış yada stabil duruma geçmiştir. Tüberküloz hastalığı 1985 yılından sonra üç epidemik yayılım göstermiştir. Birinci epidemi bastırılmış olan hastalığın yeniden ortaya çıkması, canlanması olmuştur. Bunun sebebi ise öteden beri uygulanan tüberküloz kontrol programlarında gevşeme, hastalık için bütçeden daha az para ayrılması, araştırmaların durdurulması ve hastalığın sorun olduğu ülkelerden gelen göçmenlerin etkisi hastalığın yayılmasına neden olan başlıca faktörlerdir. Sonuç olarak tüberküloz hala ortadan kaldırılamamıştır. Biyolojik Silahların Tarihçesi Fatih Mehmet ŞAHBAZ, Serkan DUMAN, Alaaddin DADLI Biyolojik silahlar diğer canlılar üzerinde zararlı etkiler yaratmak maksadıyla kullanılan bakteri, virüs, mikrobiyal toksinler, vb. ajanlardır. Biyolojik savaş araçları, yaşayan mikroorganizmaları (bakteri, protozoa, riketsia, virüs ve mantar) içerdiği gibi mikroorganizmalar, bitkiler ve hayvanlar tarafından üretilen toksinleri (kimyasallar) de kapsar. Yaşayan biyolojik maddeler kokusuz, tatsız ve havaya bulutu halinde atıldığı zaman 1 ila 5 mikron boyutunda son derece küçük parçacıklardan oluştuğundan insan gözüyle görülemez. Biyolojik savaşın bilinen en eski örneklerini, düşmanların içme suyu elde etmek için kullandıkları kuyu ve rezervuarların insan ve hayvan ölüleri ile “kirletilmesi” teşkil eder. 14. yüzyılda şimdiki Ukrayna sınırları içinde kalan Kaffa’yı kuşatan Tatarlar, vebadan ölmüş insan cesetlerini mancınıkla şehrin surlarından içeri atarak salgın oluşturmaya çalışmışlardı. 1972 yılında 100’den fazla ülkenin katılımı ile imzalanan “Bakteriyolojik ve Toksin Silahlarının Geliştirilmesi, Üretimi ve Depolanması ve İmhası”na dair anlaşma yürürlüğe girdi. Buna karşın başta eski Sovyetler Birliği olmak üzere bu silahların üretimi günümüze kadar süregeldi. Mikrosilahlar ve Tarihi Muhammed SAVRAN, Yusuf CANAVAR, Mehmet Ali KAPLAN İlk ve Ortaçağ’da Moğol ve Arap Ordularının vebadan ölmüş insan ve hayvan leşlerini kullanarak, biyolojik savaş yaptıklarına dair tarihi bilgiler mevcuttur. Amerikan Bağımsızlık Savaşında da çiçek hastalarının battaniyeleri karşı tarafa gönderilerek İngiliz Koloni Ordusunda kayıplara neden olunmuştur. I. ve II. Dünya Savaşları sırasında kısıtlı kullanımlar ve denemeler yapılmıştır. İngiltere 1941 yılında şarbon sporlarıyla bir adasını deneme amaçlı infekte etmiş ve ancak 1980’li yıllarda ve çok büyük masraflar yaparak adayı temizleyebilmiştir. Japon orduları da II. Dünya Savaşında işgal ettikleri Mançurya ve Moğolistan’da savaş esirleri ve sivil bölge halkına karşı tularemi, veba, glanders ve viral etkenlerle saldırı ve biyolojik deneme yapmışlardır. Amerika Birleşik Devletleri de 1943 yılında “Camp Detrick” (şimdi Fort Detrich) ’de biyolojik savaş ve savunma amaçlı bir merkez oluşturarak, 1972 yılına kadar saldırı amaçlı projelere kaynak aktarmışdır. Biyolojik savaş tarihi açısından 1979 yılında eski SSCB’de (şimdi Ukrayna) bulunan Sverdlovsk (şimdi Yekaterinburg şehrinde) 19 nolu Sovyet Askeri Birliğinde meydana gelen ölümcül kaza önemli bir kilometre taşı olmuştur. Şarbon sporlarının bulunduğu laboratuvardan aerosol yoluyla yanlışlıkla atılan bakteriler, rüzgarın etkisiyle yayılmış ve binlerce sivilin akciğer şarbonuna yakalanmasına yol açmıştır. Bu biyolojik kazada ölü sayısının 200–1000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Körfez Savaşı biyolojik tehdit unsurlarının ön plana çıkartıldığı ve biyolojik savunma ve biyolojik istihbarat için büyük çabalar sarfedildiği bir dönem olmuştur. Bu dönemde oldukça konuya oldukça duyarlılaşan Birleşmiş Milletler yetkilileri, Irak’da bulunan şarbon, botulinum ve klostridia bakterilerini içeren projelere ulaşmışlardır. 11 Eylül 2001’den itibaren Amerika Birleşik Devletleri’nde şarbon sporlarıyla kontamine edilmiş mektup ve posta paketleriyle biyoterörizm kaynaklı ciddi ve gerçek bir aktivite mevcuttur. Geçmişten Günümüze Şarlatanlık Elifcan ALADAĞ, Nihan ŞAHİN, Ş. Selin BAĞ Tıp alanında yeterli alt yapısı ve bilgisi olmadığı halde çıkarları için hastalara birtakım tedaviler uygulayan kişilere şarlatan (quack) denir. Paracelsus adı verilen bir hekim eski çağlarda derideki kurdeşenleri geçirmek amaçlı bir merhem yapmıştır. Bu merhemin içine bir miktar da cıva (quicksilver) katmıştır. Bu ilaç gerçekten de derideki kurdeşenleri geçirmiştir. Ancak Paracelsus’un çevresindeki bilgili kişiler bu tedavinin faydalı olmadığını, sadece kurdeşenlerin daha derine inmesine neden olduğunu savunmuşlardır. Bu nedenle ona yaptığı cıvalı ilaca itafen GUACK demeye başlamışlardı. Günümüzde bu kelime hala kullanılıyor. Eskiden bu işi sadece eğitimsiz kişiler yaparken, günümüzde eğitimli insanlar da III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı çıkar amaçlı şarlatanlık yapmaya başlamışlardır. mesela günümüzde dychotomy denilen bir şarlatanlık tipi vardır. Bunda şarlatan kendisine gelen hastayı başka bir doktora da yönlendiriyor ve aldıkları parayı paylaşıyorlar. İnsanlar şarlatanları köy köy, kasaba kasaba gezen ve bitkilerden yapılmış çeşitli maddeleri satan kişiler olarak düşünüyorlar. Eskiden şarlatanlar gerçekten eğitimsiz olan ve altyapısı olmadığı halde kişileri tedavi ettiğine inanılan kişilerdi. Ancak bunlar geçmişte kaldı. Günümüzün şarlatanları bilimin ve saygınlığın arkasına saklanıyorlar. Bugünkü şarlatanlar duvarlarında diplomaları asılı, bilimsel terimler kullanan, televizyonlarda talk Showlarda gördüğümüz, en çok satanlar listesinde kitapları olan insanlardır. Hastaların duymak istediklerini söyleyerek onları etkileyen ancak yaptıkları işlerin bilimle alakası olmayan kişilerdir. Geleneksel Tıptan Modern Tıbba Bir Yolculuk: Şamanizm Meriç Ünver, Murat Tepe, Kübra Feyzioğlu Modern tıpla geleneksel tıp arasındaki en önemli fark modern tıbbın hastalığı vücuttaki mekanik bir aksaklık olarak görmesinde yatmaktadır. Geleneksel tıpta ise hastalık sadece bazı organların iyi çalışmaması değil ferdin çevresiyle olan uyumunun bozulması olarak telakki edilir. Bu sebepten modern tıp hasta organın tedavisine ağırlık verirken, geleneksel tıpta vücudun çevresiyle tekrar uyum sağlayacak tarzda güçlendirilmesi amaçlanır. Tedavide ilaç yanında duanın ve bir takım tılsımların rol almasının hastanın çevresindeki psikolojik atmosferi zenginleştirmesi açısından tedaviye katkıda bulunduğu söylenebilir. Geleneksel tıp, kültürün bir parçası olarak halk arasında yaşar. Geleneksel toplumlarda bir kişinin, bir hastalık hakkında bildiği bir şeyi, diğer fertler de bilmektedir. Bu bilgiler, kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Böyle bir toplumda bir kişi diğer kültür unsurlarını nasıl öğreniyorsa, halk tıbbını da öyle öğrenmektedir. Örneğin dua okuyarak siğil tedavisi toplumumuzda yaygın olarak uygulanan ve etkili olduğuna inanılan bir uygulamadır. Alkolizm ve Tarihi Ufuk İLGEN, Z. Ersin ÇELEN, Abdülsamet EMET Alkol nedir? İlk nasıl ve nerede bulunmuştur? İnsan neden alkolik olur? Alkolizm nasıl tedavi edilir? Günümüzü fazlasıyla meşgul eden ve bağımlılık yaratan alkol ve alkolizm bizim için en ilgi çekici konu oldu. Bu projeyi hazırlama gerekçemiz hem kendi merakımızı tatmin etmek hem de insanlığın tarihinden beri süregelen alkolizme bir neden aramak… Alkolizmin Tanımı ve Sebepleri: Alkolizm, bir kişinin devamlı ve kendisine zarar verecek ölçülerde alkollü içecek almasıyla oluşur. Alkol, fiziksel ve psikolojik zararlarının yanısıra sosyal ve ekonomik açıdan da felaketler doğurur. Alkolizm hastalığının en önemli belirtisi, kişinin sürekli ve çok miktarda alkol alarak bunun sonucunda da davranış değişikliği göstermesidir. Sonunda kişi kendisine hakim olamayacak kadar bağımlı hale gelir ve kendini kaybetmeye başlar. Kişi artık alkolsüz yaşayamayacak hale gelmiştir. Genellikle alkolizmin tanımı tanımlayan kişiye göre değişir. En basit anlamda ve en eski tanımı, kronik ve aşırı alkol alınmasıyla oluşan hastalıktır. Bağımlılığın farmakolojik ve psikolojik tanımı, gittikçe artan dozlarda alkol alma isteğidir. Alkolün tarihi neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanlığın yerleşik hayata geçmesiyle alkol üretimi de başlamıştır. İlk bira bundan 8 bin yıl önce Mezopotamyalıların arpayı ekmek yapmak için ilk ıslah etmesiyle yapılmıştır. Sümerlerin 6 bin yıl önce Godin Tepelerinde (Batı İran ve Anadolu) bira ve şarap içtiği bilinmektedir. Daha sonra fermente edilmiş meyve, tahıl ve baldan alkol ederek alkolü, iyice hayatına sokmuştur insanoğlu. Alkol kimi zaman kutsal sayılıp, dini törenlerde kullanılmış, kimi zaman eğlencenin ayrılmaz bir olmuştur. Alkolün icat edilmesiyle birlikte, alkol alışkanlığı da ortaya çıkmıştır. Alkol alışkanlığının bir hastalık olarak kabul edilmesi eski çağlara dayanmaktadır. Roma filozofu, Seneca, alkolizmi bir akıl hastalığı olarak tanımlamıştır. Alkolizm terimi, ilk defa İsveçli hekim Magnus Huss tarafından, “Alcoholismus Chronicus” (1849) isimli makalede kullanılmıştır. Bu makalenin ardından, kronik alkolizm tıbbi bir terim haline gelmiş ve bir hastalık olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Günümüzde alkolizm tedavi edilmektedir. Alkol ve uyuşturucu kullanımına bağlı problemlerin genellikle modern hayatın getirdiği Geleneksel Tıbbın Gözbebeği: Mesir Macunu Abdurrahman BAŞAR, Bilge GÖKTAŞ, Emin SOYER, Mahmut Bakır KOYUNCU Mesir; dilimizde gezilecek yer, gezi yeri anlamına gelmektedir. Anadolu ve Ön Asya’nın çok eski bir geleneğinden gelen mesirin 5000 yıl öncesinde bile 57 örneklerine rastlamak mümkündür. İnanışlara göre; iştah açıcı, gaz giderici, bağırsak peristaltizmini artırıcı, idrar yaptırıcı, uyarıcı ve afrodizyak etkileri taşıyan mesir macunu; Mutasavvıf Hekim Merkez Efendi tarafından bulunmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan ağır bir hastalığa yakalanır ama bir türlü çare bulunamaz. O sıralar çeşitli ilim dallarında hizmet veren Merkez Efendi, tıbbi bilgisinin de kuvvetli olması nedeniyle saraya çağırılır ve kendisinden bir ilaç hazırlaması istenir. Bunun üzerine yoğun bir şekilde çalışmaya başlar. Sonunda 41 çeşit baharattan ürettiği macunu, tarifi ile beraber saraya gönderir. Bu macunu yiyerek iyi olan Hafsa Sultan, bu macundan herkesin faydalanmasını ister ve macunlar Sultan Camii’nden halka saçılır. Böylece Manisa’da mesir macunu saçma geleneği başlar. Zamanla bu Manisa Mesir Şenlikleri’ne dönüşür. Biz de projemizde, saydıklarımızın dışında da pek çok faydası olduğuna inanılan mesir macununun tıbbi değerini araştırmaya karar verdik. Yaptığımız araştırmalar ve görüşmeler sonucunda, mesir macununun halk tarafından etkileri benimsenmiş ve oldukça çok kullanılan bir madde olduğunu gördük. Ancak konuya bilimsel açıdan yaklaşırsak mesir macununun herhangi bir tıbbi değerinin henüz kanıtlanmadığını görürüz. İlaç niteliği taşımasa bile, mesir macunun kültürümüzdeki yeri yadsınamaz. Mesir macunu halen geleneksel tıbbın gözbebeği olma niteliğini korumaktadır. Çin Tarihinde Tıp Tuğba AKKOYUN, Şule SÖZEN, İbrahim İNAN Tıp, teknolojinin gelişmesi ile beraber son bir kaç yüzyılda hızla ilerlemiş ve yıllar geçtikçe bir çok hastalığa daha etkin teşhis ve tedavi yöntemleri geliştirilebilmiştir. Ancak merak edilen daha farklı konular da mevcut: Acaba bu teknolojik gelişmelerden önce insanlar hastalıklarla nasıl mücadele ediyordu? Hastalık tedavisinde dini inanışların etkisi nasıldı? O yıllarda insanlar hastalıklardan korunmak için ne gibi önlemler alıyorlardı? Günümüzde de kullandığımız bazı tedavi yöntemlerinin ta eski yıllardan günümüze kaldığını biliyoruz. Örneğin alternatif tıp günümüzde hala büyük bir tartışma konusu. Yoga, akupunktur gibi eskiden kalmış ve hala günümüzde uygulanan tedavi yöntemleri de var. Bu da aslında eski medeniyetlerdeki tıp gelişmelerinin incelenmesinin ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor. Bu nedenle biz de projemizde dünya tarihinde çok önemli bir yeri olan ve dünyanın en köklü medeniyetlerinden biri olma özelliğini taşıyan Çin Medeniyeti’nde tıp biliminin nasıl geliştiğini inceledik. Üç bin yıl öncelere kadar dayanan Çin tıp tarihinde özellikle eczacılık, çocuk hastalıkları, akupunktur ve nabız hakkında kitaplar yazılmış; hastalıklarla mücadele için ise çeşitli bitkiler, çigong ve akupunktur gibi bir çok ilaç ve tedavi yöntemi geliştirilmiştir. Ve geliştirilen bu yöntemler günümüzde de hala çok yaygın bir şekilde tüm dünyada kullanılmaktadır. Geçmişten Günümüze Alternatif Tıp Ayşegül COŞKUN, Hadice YİĞİT, Rabia BAĞ, Zeynep Burçin YILMAZ Projemizi yapmaktaki amacımız insanların alternatif tıpa verdikleri önemin nedenlerini ve sonuçlarını araştirmaktır. Geçmişten günümüze insanlar çeşitli hastalıklarda doktor tavsiyelerinden ziyade bitkilerden fayda beklemişlerdir. Aids ve kanser gibi adı kendisinden daha korkunç olan bu tür hastalıklara tip biliminin henüz tam bir çare bulamamış olması, insanların umutsuzluğa düşmelerine, bu umutsuzluktan kurtulmak için de kendi yöntemlerini denemelerine yol açmıştır. Projemizde sonuç olarak gördük ki insanlar ne kadar ciddi bir tibbi tedavi görseler de alternatif tıptan vazgeçemiyorlar. Türkiye’de Aşı’nın Tarihsel Süreci H. Kadir BAHÇECİ, Yusuf POLAT, Betül BIÇAKCI Bu çalışmada Türkiye’de aşıların geçmişteki ve günümüzdeki durumunun araştırılması ve karşılaştırmaların yapılması amaçlanmıştır. Bu konuda çeşitli basılı materyaller, web tabanlı kaynaklar incelenmiştir. Türk Tabipleri Birliği (TTB) yayınları, Sağlık Bakanlığı web sitesi temel olarak incelenen kaynaklar arasında yer almıştır. Tarihte aşı ile ilgili ilk uygulamalar M. Ö. 590 yılında çiçek hastalığından korunmak için Çin Hanedanı Song döneminde, sistematik olarak ilk aşılama ise yine çiçek hastalığına karşı Edward Jenner tarafından 1797’de başlatılmış ve bugüne kadar gelmiştir. Osmanlı döneminde ilk çiçek aşısının uygulanışı 1700’lere kadar uzanmaktadır. Bu yıllardan 1800’lü yıllara kadar teknolojinin gelişmesi ve Dünyadaki gelişmelerin izlenmesiyle çok büyük gelişmeler kaydedildi. Ayrıca ülkemizde kaydedilen bu gelişmeler başta İngiltere olmak üzere tüm Avrupa’ya yol göstermiştir. 1840’ta ise başvuran hastalara çiçek aşısı uygulanmaya başlanmıştır. 58 III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı Osmanlı dönemindeki tıp kurumlarına baktığımızda 19. yüzyılda meydana gelen büyük salgınlar nedeniyle Osmanlı sağlık kuruluşlarında bakteriyoloji, koruyucu hekimliğin temeli olarak görülmeye başlandı. Yine bu dönemde ilk defa kuduz enstitüsü kuruldu. Kurtuluş Savaşı’nda aşı üretiminde ise savaş süresince gelişmeler sürmüştür. Bu yıllarda telkihhanede üretilen çiçek aşısından Fransız, İngiliz ve Amerika’lılara 220 bin doz çiçek aşısı ihraç edilmiştir!, Cumhuriyet döneminde 1928 yılında Ankara’da Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü kurulmuş ve Anadolu’daki kurumlar bu çatı altında birleştirilmiştir. 1960lı yıllarda aşı üretiminde kazanılan ivme devam etmiş, 1965’te kuru çiçek aşısı üretilmiş ve ülkemiz 1960–70’li yıllarda kendine yetecek kadar bakteri aşısı üretebilir düzeye gelmiştir. Hastalıkların eradike edilmesi nedeniyle 1971 yılında tifus ve 1980 yılında çiçek aşısının üretimine son verilmiştir. Dünden Bugüne Abortus Hasan BENAR, Çağlar SARIGÜL, Cemal ÖZYAGCILAR Gebeliğin ilk 20 haftası içinde, 500 gramdan az embriyo veya fetüs ve eklerinin tamamının veya bir kısmının uterus kavitesi dışına atılması olayına abortus denilmektedir. Abortus kadının arzusuyla 10. gebelik haftasına kadar yasal olarak uygulanabilir. Gebelik haftası ultrasonla belirlendikten sonra dikkatli bir jinekolojik muayene yapılır. Vajina ve rahimağzı bakterilerden arındırılmak amacıyla dezenfekte edildikten sonra, rahimağzını sabitlemek için plastik bir alet vajinadan yerleştirilir ve lokal anestezik madde uygun olarak rahimağzı içine enjekte edilir, veya genel anestezi için anestezi uzmanı tarafından gerekli işlemler başlatılır. Daha sonra çok ince plastik kanüller rahimağzından rahim içine ittirilir. Bazen rahimağzı sert olabilir yada gebelik 6. haftanın üzerinde olması nedeniyle daha geniş çaplı plastik kanüller kullanılması gerekebilir. Bu durumda rahimağzını genişletmek için özel \buji\” adı verilen aletler kullanılır. Kanül yerleştirildikten sonra kanüle bir enjektör iliştirilir. Enjektörde oluşan vakum yardımıyla rahimin içi vakumla boşaltılır. Rahimin içi tümüyle boşaltıldıktan sonra kanül çıkarılır, diğer tüm aletler çıkarılır ve hastanın 10 dakika istirahati sağlanır. Abortus uygulamaları gecmişten günümüze cok değişiklikler göstermistir. Günümüzde cok tartısılan etik konulardan biri halini almıştır. Ama sıkca uygulanmaktadır.” TIP ve TEKNOLOJİ Manyetik Alanın İnsan Sağlığı Üzerindeki Etkileri Koray DEMİR, A. Fatih YILMAZ, Muhammet SÜLEYMANOĞLU Manyetik alan doğrudan gözle görülemeyen veya kolayca hissedilemeyen fakat sonuçları görülebilen veya hissedilebilen bir olgudur. Günümüzde teknolojinin gelişmesi ile birlikte cihazlar kanalıyla ölçümü de mümkün hale gelmiştir. Tüm maddeler canlı veya cansız zayıf yada güçlü manyetik alanları vardır. Her madde gibi insanında bir manyetik alanı bulunmaktadır. İnsanlar kendi manyetik alanları yanında doğal olarak yaşadıkları çevrenin de manyetik alanları etkisi altındadırlar. Bu manyetik alanın faydaları yanında dengenin bozulması ile birlikte zararları da olabilmektedir. İnsanlar doğada var olan iç ve dış manyetik alan yanında kendi ürettikleri cep telefonları, elektrikli ev cihazları ve yüksek gerilim hatları gibi manyetik alan kirliliği etkisi altındadırlar. Manyetik alan oluşturan cihazlar hayatımızın bir parçası haline gelmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte bunların olası zararlarını bildiğimizde kısmen de olsa önlemlerimizi almaya çalışmamız gerekecektir. Manyetik alan kirliliği gözle görülemeyişi ve etkisinin çoğu zaman doğrudan hissedilemeyişi ve uzun zaman sonra birikerek görülmesi insanlar tarafından yeterince önemsenmemektedir. Manyetik alan kirliliğinin kaynakları tespit edilerek önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınması kaçınılmazdır. Hava, gürültü gibi kirlilikler yanında mutlaka manyetik kirlilik de beraber zikredilerek toplumun duyarlılığı arttırılmalıdır. Bu çalışmanın toplumun bilinçlenmesine katkı sağlamasını beklemekteyiz. Büyüyen Tehlike E–Atık Yasemin Taş, Erkan Ergün, Ebubekir Dağlılar Teknoloji, insanın bilimi kullanarak doğaya üstünlük kurmak için tasarladığı rasyonel bir disiplindir. Teknolojik gelişmeler insanların hayatını kolaylaştırıp, renklendirmektedir. Ancak üretilen her yeni teknoloji ürünü öncekini değersiz kılmaktadır. Yeni ürünleri kullanmak eğlenceli olmasına rağmen bunların teknolojilerinin büyük bir hızla eskimesi yada kullanım sürelerini tamamlamaları, yeni ürünlerin çıkması sonucunda oluşan atıklar, elektronik atık (E–Atık) olarak adlandırılmakta ve önemli sorun olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Proje sırasında e–atık sorunu ve bu soruna yönelik alınmış küresel önlemlere ilişkin literatür taraması yapılmıştır. Ayrıca toplumun bu konudaki bilgi düzeyini ölçmek üzere anket çalışması yapılmıştır. Dünyada E–atık miktarı hızlı ve sürekli bir şekilde artmaktadır. E–atıklar diğer atıklardan üç kat daha hızla çoğalmakta olup ABD’de 2007 yılına kadar 500 milyondan fazla bilgisayarın kullanılmaz hale geleceği tahmin edilmektedir. Türkiye’de de E–atık miktarında hızlı bir artış gözlenmektedir. Örneğin Türk Telekomünikasyon Kurumu raporlarına göre 40, 4 milyon cep telefonu abonesi vardır. 10 yıllık dönemde Türkiyeye giren cep telefonu sayısı 70 milyondur. 30 milyon cep telefonunun E–atık olduğu söylenebilir. Sürekli ve büyük bir hızla açığa çıkarak çöp tepeleri meydana getiren E–atıkların zararlarının farkına varılması büyük önem arz etmektedir. E–atıklarla kirletilen bir ekosistemde ne solunabilecek temiz bir hava ne de içilebilecek bir bardak temiz su bulunacaktır. Kirletilen dünya yaşanılmayacak hale gelecektir. Bu projede amaç giderek büyüyen bir tehlike olan e–atık sorununa ilişkin bilgileri derlemek, toplumun bu konudaki farkındalığını ölçmek ve duyarlılığı arttırmaktır. Alternative Medicine Aaiza AAMER, Olta TAFAJ, Ahmad EL DANDACHLI, Alaeddin KAMARI Complementary and Alternative Medicine includes practices that incorporate spiritual, metaphysical, or religious underpinnings and includes non–European medical traditions, or newly developed approaches to healing. This project is about Complementary and Alternative medicine with a specific focus on Herbalism. Herbalism is a folk and traditional medicinal practice based on the use of plants and plant extracts. Utilizing the healing properties of plants is an ancient practice. People in all continents have long used hundreds, if not thousands, of indigenous plants for treatment of various ailments dating back to prehistory. The use of and search for drugs and dietary supplements derived from plants have accelerated in recent years. Pharmacologists, microbiologists, botanists, and natural–products chemists are combing the Earth for plants and leads that could be developed for treatment of various diseases. In fact, many of the pharmaceuticals currently III. Tıpta İnsan Bilimleri Kongresi 2007 Özet Kitabı available to Western physicians have a long history of use as herbal remedies, including opium, aspirin and quinine. Other herbal remedies, including the usage of Herbal teas (Tisane), and essential oils (Jamu) are considered as well as the healing properties of every–day herbs and plants such as garlic, chamomile and rosehip. The medicinal properties of Honey are also examined. bkz: Tıp Derda Gökçe, Oğuz Kaan Bakkaloğlu, Erdem Akkaya, Hüseyin Erdemİr İnternet dünyasında sayıları hızla artmakta olan sözlük siteleri farklı tabandan çok sayıda kişinin buluşup sınırsız sayıdaki konuda bilgi, deneyim ve görüşlerini paylaştığı mekanlar haline gelmeye başlamıştır. Amacımız, popüler kültürde hekimlik mesleğine olan olumlu ve olumsuz görüşleri incelemek hastalıklar ve tıbbi terimler hakkında bu sitelerde yazar olan insanların ne kadar bilgi sahibi olduğu ve yazdıklarının ne derecede gerçeği yansıttığını incelemek. Sözlüklerin internetin vazgeçilmezlerinden olduğu düşünlürse bu sitelerde tıpla ve hekimlikle ilgili konulardaki görüşleri incelemenin doğru olacağını düşündük. İnternette daha büyük kitlelere hitap eden sözlükler başta olmak üzere çok sayıdaki sözlüğü ziyaret edip arama motorlarından hekimlikle ilgili başlıkları, popüler kültürde yansıması olan bazı hastalıklarla ilgili başlıkları ve alternatif tıpla ilgili başlıkları taramaktayız. İnternet ortamındaki sınırsız bilgi ve yorumları birleştirerek insanların alternatif tıp, kanser, hekimlik, psikiyatrik rahatsızlıklar gibi konulardaki değişik fikirlerini sentezleyerek bir çalışma yaptık. Bu çalışmanın biz tıp doktorlarına empati yapmak açısından çok gerekli olduğuna inanıyoruz. Bunu öngörerek çalışmamızı şekillendirdik. Gelecek günlerde belli başlı internet sözlüklerinde yazar olan insanlarla görüşüp, fikir alışverişinde bulunmayı düşünüyoruz. Mümkün olursa bu yazarların arasından hekim olanlarla da temas kurmayı planlıyoruz. Bilgisayar Oyunlarının Çocuk Psikolojisine Etkileri Kürşat Akbuğa, Gökhan Yağız, Tuna Uçgun Biz bu projemizde, medyada da oldukça gündeme gelen bilgisayar oyunlarının çocuklar üzerine olan etkilerini inceliyoruz. Cevaplamaya çalışığımız sorulardan bazılar ise şunlar: Bu oyunlar medyanın abarttığı kadar tehlikeli mi? Yoksa psikolojik olarak sağlıklı olmayan insanlar zaten herhangi bir şekilde bunu açığa vurabilir mi? Yapılan şey medyanın oyun pazarını etkilemek için ortaya attığı safsatalardan ibaret olabilir mi? Hakikaten tüm PC oyunları bu kadar tehlikeli mi, yoksa içlerinde ciddi manada çocuğun akli gelişiminde pay sahibi olabilecek, onun hayal dünyasını geliştirecek tarzda oyunlar da var mı? Eğer bu oyunlar bu kadar etkiliyse ne gibi önlemler alınabilir? Sabuncuoğlu ve Cerrahi Selim DEĞİRMENCİ, M. Furkan BAKKAL, Talat Soner YILMAZ, Mehmet DEMİR Fatih Sultan Mehmet döneminin en ünlü hekim ve cerrahlarından olan Sabuncuoğlu Şerefeddin’i esas aldığımız projemizde, Osmanlı’da cerrahiyi de bu açıdan değerlendirmek istiyoruz. O zamanlar teknoloji çok ileri olmamasına rağmen, Sabuncuoğlu çok başarılı ameleyatlara imza atmıştır. Biz de bu başarıda ki etkenleri araştırmak istiyoruz. Sabuncuoğlu Şerefeddin 1386 yılında Amasya’da doğmuştur. Amasya’daki Bimarhane’de Burhaneddin Ahmed’den tıp eğitimi aldıktan sonra yine burada 17 yaşında hekimlik yapmaya başlamıştır. Sabuncuoğlu Şereffeddin 14 yıl boyunca da Bimarhane’de çalışmalarını sürdürmüştür. Yaptığı çalışmalar sonucunda zamanla adı bütün Anadolu’da duyulmuştur. Sabuncuoğlu Şerefeddin cerrahlık konusunda üç önemli eser yazmıştır. En önemli eseri, \Kitab–ı Cerrahiye–i al Haniye\”dir. Konularını minyatürlerle anlatan ve Fatih Sultan Mehmet’e ithaf edilen bu kitap İslam tıbbına büyük bir yenilik getirmiştir. Uzun yıllar hekimlik yaptıktan sonra, 1468 yılında \”Mücerrabname\” adlı eserini kaleme almıştır. Bu sırada 85 yaşındadır. 1470 yılında Amasya’ vefat eden Sabuncuoğlu Şerefeddin, Darüşşifadaki çalışmaları, yazdığı eserleri ve hayranlık uyandıran bilim adamı kişiliği ile bugünlere uzanmıştır. ” 59 Bilgisayar Oyunlarının Yararları! Hilal ECE, Ayşe ALTINDİŞ, Gözde GÜNDOĞDU Bilgisayar oyunlarının çoğunlukla zarar verdiği düşünülür ve sürekli zararları üstünde durulur. Kamuoyu bilgisayar oyunlarının faydaları hakkında yapılmış araştırmalar konusunda bilgilendirilmemektedir ve toplumda bilgisayar oynamanın tamamen zararlı olduğu kanısı hâkimdir. Bilgisayar oyunlarının zararları yanında insanlara olumlu yöndeki katkılarının da araştırılması ve bu konuda halkın bilgilendirilmesi gereklidir. Çünkü bilimsel yaklaşım; bir konuya önyargısız olarak her açıdan bakmayı ve tüm açılardan bakabildikten sonra değerlendirmeyi gerektirir. Bu proje ile bilgisayar oynamanın kişilere kazandırabileceği psikososyal beceri ve gelişimler masaya yatırılacaktır. Bilgisyara oyunu oynamanın yararlarını konu edinen araştırmalardan bir tanesi Bristol Üniversitesinden Prof. Angela McFarlane, TEEM grubu öğretmenlerinden Ysanne Heald ve Anne Sparrowhawk tarafından yürütülen, 7–16 yaşları arasındaki 700 genci kapsayan bir araştırmadır. Bu araştırmaya göre oyunlar çocukların stratejik düşünme ve planlama yeteneklerini geliştirmelerine yardım etmekte, motivasyon ve dikkatlerini artırmaktadır. Bir diğer araştırma ise Nottingham Trent Üniversitesi profesörü Mark Griffiths’e ait. British Medical Journal’da yayınlanan makaleye göre oyunlar çocukların sosyal yetenek kazanmasına yardım etmektedir. Mersin Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi ve Eğitim Fakültesi üyelerinin yaptığı ‘Çok Kullanıcılı Bilgisayar Oyunları ile Öğrenme’ adlı ortak çalışmada oyunların, öğrenim süresinde başvurulabilecek bir kaynak olduğunu ortaya konmuştur. Çalışmaya göre oyunların kullanımında elde edilecek faydalar başlıca; öğrencilerin motivasyonlarının yüksek tutulması, dikkatlerinin çekilmesi, grup çalışmalarına kolaylıkla adapte olmaları, eleştirel düşünmeye zorlanmaları ve sebep–sonuç ilişkilerini daha etkili kurabilmeleri diye sıralanabilir. Yapay Zeka Uygulamalarının Tıpta Kullanılabilirliğinin Araştırılması D. Ekin Taşatan, Moath Alrawabdeh, Eren Kaya Tıpta artan kollektif bilgi ve bunun, konunun kendi uzmanlarınca bile takip edilebilme güçlüğünün günden güne artması, kişilerin sahip olduğu mesleki bilgilerin, yeni veriler ışığında güncellenmesinin zorluğu, ve gün geçtikçe gelişen Yapay Zeka uygulamaları göz önünde bulundurulduğunda, Yapay Zeka yada daha genel anlamda, bilgisayar bilimleri ve tıbbın birbiri ile ilişkilendirilmesi, gerek hekimin yada sağlık personelinin, gerek hastanın işlerini kolaylaştırağı düşünülmüştür. Bir hastalığın teşhisinde, Yapay Zeka programlarının çıktısı ile konvansiyonel programlama algoritmalarının çıktıları ve insan–doktor teşhislerinin karşılaştırılması, bunlar arasındaki tutarlılığın ölçülmesi, progr amların selektivite, sensitivite ve spesifite’lerinin karşılaştırılması; programlar ana teşhis unsuru kabul edilirse, testlerin doğruluk oranlarının mümkün olduğunca yüksek tutulması, ana teşhis unsuru değil de teşhise yardımcı unsurlar olarak kabul edilmesi durumunda da programın true positive ve true negative değerleri dışında kalan, hatalardan (error) Type II error’un Type I error a oranı minimize edilmeye çalışılmıştır. Yapay zeka uygulamaları için çeşitli yöntemler mevcuttur. Projede, C programlama dili ve Yapay Sinir Ağları (Neural Networks) için Qnet 2000 programı kullanılmıştır. C ile yapılan programa göre analiz edilen data’da doktor sonuçlarına %100 uyumluluk mevcuttur. Yapay Sinir Ağı modeline verilen eğitimler sonunda alınan sonuçlar C’den elde edilen ve insan–doktor sonuçlarıyla %100 uyum göstermiştir. Çalışma sonucunda, insan–doktor sonuçları referans kabul edilirse, gerek C ile yapılan konvansiyonel programın, gerek Yapay Sinir Ağı kullanılarak yapılan yapay zeka programının başarı oranı %100’dür. Aralarında bir fark bulunmamaktadır. Çalışmanın, bilgilerin yetersiz olduğu, tanı için daha çok teşhis elemanı gerektirmesine rağmen bu elemanların yetersiz olduğu durumlarda tekrar denenmesi daha mantıklıdır.
Benzer belgeler
vı. tıpta insan bilimleri kongresi - Hacettepe Üniversitesi Tıp Eğitimi
Dr. Bora Peynircioğlu
Dr. Cansın Saçkesen
Dr. Sarp Saraç
Dr. Zeynep Sarıbaş
Dr. İskender Sayek
Dr. Nilgün Sayınalp
Dr. Beril Talim
Dr. Gonca Tatar
Dr. Murat Tuncel
Dr. Ömrüm Uzun
Dr. Akın Üzümcügil...