Yaşatılanlar - Aygun Tuğay
Transkript
Yaşatılanlar - Aygun Tuğay
1 **YAŞATILANLAR** Ezilen çimen bile alınmıyor yapılandan. Tekrar diriliyor dikleniyor yaşama. Ayguno 2012 1 2 Bu sayfama başlamadan önce sanat oluşumuna ilişkin aklıma takılan bazı hususları sizlerle paylaşmak istedim. Kırk yıl gibi bir sürede sanat ve tasarım konularında çalışan ve eğiten bir ağız olarak da bu görüşlerimi aktarmak bana doğal da geliyor. Sözünü edeceğim her görüşün benim şahsi fikrim olduğunu da önceden belirtmek isterim. Yetenek sonradan kazanılabilir mi? Benim görüşüme göre spesifik bir alanda belki. Sistemli bir çalışma sonucunda örneğin tango’yu öğrenebilir ve çok iyi de yapabilirsiniz. Ama baleyi iyi yapabilmek için önce genlerden gelen ya da bir yerde o duyumu etkin yapan bir veri gerekir görüşündeyim. Verilerin beyin ve bağlantılı organlara Tanrı tarafınca önceden var edildiğini düşünüyorum. Kelebeğin hemen uçabilmesi, ördeğin ilk uyanışı ile yüzebilmesi, karettaların denize koşturmaları, yavruların memeye yönlenmeleri önceden var edilen bir programlamanın süreç içinde ortaya çıkması değilmidir? Sıkı bir eğitimle şarkı da söyleyebilirsiniz ama bir tenor ya da soprano olmak için genetik kodlamanızın baştan doğru oturtulması gerekir. Peki, o kodlamayı kim yapıyor sizce? Eğitilerek “ressam” olunabilir mi? Güzel sanatlar eğitimi için hiçbir temel yetenek (yatkınlık) aranmadan öğrenci alınabilir mi? Bence hayır. Pozitif bilimler sistemli-azimli-sıkı bir çalışma ile öğretilebilir görüşündeyim. Zor gibi görülenler zaman içinde öğretilebilir ama kolay gibi görünenler bazen hiç öğretilemez. Bence sanat, öğrenme ile ortaya çıkmaz. Sadece, yolda giden bir treni bu öğrenilenlerle rayına oturtabilirsiniz o kadar. Bir serçeye kanarya gibi ötebilmeyi öğretebilir misiniz? İkisi de aynı boy ve görünümde, aynı özelliklerde, aynı reflekslerde gibi görülür ama görülmeyen bir şey vardır ki o sonradan öğretilip kazandırılamaz. Genlerinde önceden kodlanmış ve taşınmış olması gerekir. Kodlamalar içinde ilgi alanları vardır. Bu alanların ortaya çıkışları kişilere göre farklı zamanlarda olabilir. Ama o kişinin özünde vardır önceden. “Çocuklarınızın ilgi alanlarını keşfedin” sözüm doğru bir yaklaşımdır bu nedenle. Bir örnek mi? İşte BEN! İlkokuldayken resme yetenekli 10 öğrenciye aynı boyut tuval ve aynı renk boyalar verilmişti. İstanbul’un Fethi” konusunu resmedin demişti hocalarımız. Dokuz arkadaşım Fatih’in beyaz atı ile surlardan girişini yapmışlarken ben farklı bir açıdan aynı konuyu işlemiştim. Bir kilisenin içinde korku ile sığınmış ve dua eden insanlardı o gün çizip boyadıklarım. Bu ele alış şekline inanamamışlar ve o resmi birinci seçerek okulda da alıkoymuşlardı. Şimdi bu yetenek baştan kodlanmış iken Edip Babamın isteği ve baskısı ile matematik ağırlıklı bir eğitime yönlendirilmiş, üstüne üstelik de fen dalında okutturularak orta öğrenimde tam üç yıl sene kaybıma da neden olunmuştu. Oysaki başından, “bu çocukta matematik ve pozitif bilim kafası yok onu yeteneğinin akışına bırakalım ve destekleyelim” de denebilirdi. Ama öyle olmadı. Ağabey örneğim nedeni ile “mimar-mühendis” olabilmek için çok debelendim ve türlü sınavlara girerek hepsinden de döküldüm. Tabi’i ki geç de kaldım. Ben ilkokuldayken o resimleri ve macun heykelleri yaparken birileri “harika çocuk” olarak lanse ediliyor ve bu yolda ilerlemesi için de aile desteğini de alıyordu. Sonuçta zaten var olan yeteneği ile ilerliyor ve sanatın tam ortasında kendisine başarılı bir yer de edinebiliyordu. Demem şu ki; çocuğunuzun yeteneğini, ilgi alanını keşfedin ve özünde var olan o kodların çözülüp ortaya çıkması için de elinizden ne geliyor ise yapın. Bence ebeveynlerin görevi, çocuklarına kendilerince “yasaklar” koyarak onları büyütmesi değildir sadece. Var edilen genetik kodların çözülerek ortaya çıkması için çaba göstermektir de diye düşünüyorum. 2 3 Bir işiniz yok ise ve zaman da bulabiliyorsanız farklı bir meslekten emekli olmuş birçok kişi gibi resim yapabilirsiniz. Bu kişiler için var edilen paralı kurslara da gidebilirsiniz. Ama genetik kodlamasında “ressam” yazılmışlardan birkaç adım geride kalacağınızı başından kabullenmeniz de gerekir görüşündeyim. Burada eğitilmekten söz etmiyorum. Geçmişteki hangi ressam ya da heykeltıraş bu işin okul eğitimini görmüş ve eline diplomasını alarak ortaya çıkmıştır? Fransız gümrükçü “Henri Rousseau” kırkından sonra ressam olmamışmıdır? Sanatın var edilmesi için mutlak o dalda bir diploma gerekmemektedir. Bir doktor, bir mimar, bir hukukçu resim de yapabilir. Buna hiçbir engel de yoktur. Sanatla uğraşması için bir yetkinlik belgesi de aranmaz. Kendince sanat olarak bildiğini özgürce ortaya da çıkartabilir. Kimse bu çıkışın diplomasını istemez. Diyelim siz bir ressamsınız ama doktorluk, mimarlık, avukatlık yapamazsınız. Sizden o konulardaki yetkinlik belgesi-diplomalar istenir. Sanatçı zaten bu gibi pozitif mesleklere öykünmez. Ama o pozitif bilim diploma sahipleri resim yapmayı kendilerinde bir hak olarak da görebilir. İşte bana sanatçının horlanması gibi görülen bu tür öykünmeler her yerde karşımıza çıkar ne yazık ki. Düşünün ki ben sanat eğitimini almış olan bir tasarımcı olarak kendimde “ben ressamım” deme hakkını bile görmüyorum. Var olan gen kodlarım nedeni ve geçmiş birikimlerimle şimdi resim de yapabiliyorum diyorum. Neden mi? Çünkü sanat eğitimini okulunda gördük. Ustaları mektebinden izledik. Onları sevdik ve izlerinden gittik. Aynı havayı koklayıp “Güzel Sanatlar” okuduk. Diplomayı alınca “sanat kulvarında” uçabilecek kelebek kanatlarımız, yüzebilecek yüzgeçlerimiz, koşturacak alanlarımız ve beslenecek bir Akademimiz oldu. Bu nedenle yaptığım ve yapacağım resimlerimi özenti ve oyalanma değil doğal ve genetik bir hak olarak gördüm. Bu duygularla Akademiye (MSGSÜ’ne) gittim 2011 Sonbaharında. Rektör ve ressam Yalçın Karayağız ziyaretimi kabul etti. Ona resimlerimden bir CD bıraktım ve görüşünü istedim. Ertesi gün beni arayarak “Hocam ilk serginizi burada Osman Hamdi Bey Salonunda açıyoruz” demesiyle sanıyorum yaşamımın en mutlu ve duygulu anlarını yaşamıştım o an. 29 Kasım 2011 ilk kişisel sergimin açıldığı tarih olarak anı sayfama kazındı. Yalçın Karayağız’a bana açtığı bu onurlu kapı için çok teşekkür ediyorum. Akademiyi kazanmanın sevincini yaşadığım salonda ilk sergimi açmanın mutluluğunu da yaşattığı için. Aynı tarihlerde küratörüm “Tüyap Sanat Fuarı”nda bir stant için de anlaşmıştı. Ama ben ilk sergimin onca yıl eğitildiğim ve sonrasında da eğittiğim yerde olmasını istedim ve o anlaşmayı iptal ettirdim. Sergimi dostlarımın önünde açmak ve dost bildiklerimi de orada görmek düşlediğim bir hayaldi. Gerçek oldu. Beni yalnız bırakmayarak gelenlere teşekkür ediyorum. 3 4 (Sergimin duyuruları) Yaşatılanlar sayfalarıma öncelikle bu görüşlerimi yazarak başlamak istedim. Bu sayfalarda görecekleriniz benim röntgenim hatta MR görüntülerim. İzleyici olan sizleri şimdi farklı branşlardaki doktorlar olarak düşünüyorum. Teşhislerinizi yapın, reçetenizi yazın, raporunuzu da hazırlayın! Bir görüşme ya da bir iletiniz ile alabilirim sonucu belki sizlerden. Zaman içinde yaşam sayfalarımda eklemeler ve çıkartmalar, bazen de değiştirmeler yapabilirim. Anlatımların canlı kalması ve bu nedenle de benim canlılığımı koruyabilmem için. 4 5 “YAŞANANLAR” üç aşağı beş yukarı çoğu kişinin yaşam akışı ile benzer geçişler içindeydi sanıyorum. Herkesin yaşamında yer eden bunun gibi birçok anısının olduğu muhakkak. Önemli olan o yaşananları albümlerden çıkartıp iç dünyanızda ve belleğinizde canlandırabilmektir diye düşünüyorum. İşte bu nedenle yola çıkışlara anılarla yüzleşebilmek dedim. Ben bunu kendi içimde başardım. Açık ederek bir şekil günah çıkartmış da oldum. Sizlere anlatmadığım pek çok anıyı bu arada iç dünyamdan da çıkarttım. Şimdi geriye baktığımda arınmış beyaz bir yol görüyorum. Artık YAŞATILANLAR düzlüğündeyim. O düzlük benim yaratı dünyam. Bu dünyamda artık yüzleşeceğim hiçbir şey yok. Duygusal üretilerimi sizlerle yüzleştireceğim bu düzlükte. Her genç gibi ben de yeryüzündeki duyarlı tek varlıkmışçasına romantik, içe dönük ve duygusal bir evreye girmiştim. Yaşamımın bu duygusal dönemi 1960 yılında başladı. Duygusallıkların dışa vurumları birçok gençte şiirler okuyarak ve hatta yazmaya da çalışarak ortaya çıkardı o zamanlar. Uzak aşklar için çaktırmadan şiir pusulaları kaydırılırdı ceplere ya da çantalara. Belki de televizyon, bilgisayar, internet gibi teknoloji bağımlılıkları olmadığından şiirlerle dışa vurumlar ortaya çıkardı çoğu kez. Lise edebiyat hocalarımızdan Behçet Necatigil’den “lirik şiirler” dizeleriyle başlamışken bu sevdaya bir diğer edebiyat hocamız Zeki Ömer Defne’nin “aruz vezni” tutkusu bana daha baskın gelmiş olmalı ki ilk şiirlerimde zaman zaman aruz benzeri (ya da taklidi) dizeler oluşturur olmuşum. Bana şimdi komik gözüken bu şiirsel duygu kayıtlarımı hiç değiştirmeden o zamanki el yazılarımla aktarıyorum. Lütfen gülmeden okuyun. Çünkü ben onları bir heyecan yazarken çok da ciddiydim doğrusu. Üstelik kendime bir de mahlas koymuştum: AŞKSIZ 5 6 6 7 7 8 8 9 9 10 10 11 Evet! Nasıl buldunuz? Ben bu dizelerle yazıları şimdilerde her ne kadar komik olarak değerlendiriyorsam da en azından YAŞATILANLAR düzlüğümün ilk ürünleri ve ilk yola çıkışlarıydı onlar. Onları yaşam öyküme koymamak o dönemimi yaşanmamış saymakla eşdeğer gözüktü bana. Bu nedenle olduğu gibi görüntülendirdim o yıllardaki beni. (O yılların-şiirlerindeki ben. Akademi-C. Türkmen’in Fotoğraf Dersinden: 1. Yıl-1963) 11 12 1966 yılında bu aruzumsu(!) dizelerin yanında bir hikâyecik de karalamıştım. Onu da aynı o yaşların duyguları ve el yazıları ile aktarıyorum. 12 13 13 14 14 15 1967 yılı geldiğinde bu romantik dizeler birden bitiverdi. Nişanlanmıştım ve artık AŞKSIZ da değildim. AŞKSIZ mahlası da orada sonlanmış oldu. Düşünüyorum da acaba şiir yazmak için aşksız mı olmak lazım! Ve cevaplıyorum; hayır yalnız olmak lazım! Neden mi? 1969 yılı Ekim baharıydı askerlik eğitimlerimiz için Oltu’dan Göle dağlarına çıkmıştık ya. O doğanın ve zor koşulların altında kendimi öylesi yalnız hissetmiştim ki uzun bir ara sonrasında birden duygusal şiirler yazmaya başladım. Belimdeki tabanca, ayağımda eğitimi yüklenen postallar ve yüzüme oturtmaya çalıştığım güçlü gözükmelisin ifadesi, duygusallaşıp bir iki şiir döktürmeme engel de olamamıştı. İkisini o zamanki el yazılarım ile aktarıyorum. (Göle’de tatbikat arası) 15 16 Askerlik bitmişti her iki apoletimize birer yıldız kondurup terhis edilmiştik. İşte “attan düşmek” neymiş bir kere daha yaşamış oldum eve döndüğümde. Hani askerken hep dolaşan kısaldı kısalıyor balonu vardır ya işte o balon terhis olduğumda patlayıverdi birden. Beni İstanbul’un ortalık yerine işsiz biri olarak bıraktı. İşsizken hele de şair değilseniz şiir de yazamıyorsunuz. Duygusallık dönemime zorunlu ara verip evli bir eş olmanın sorumluluklarını üstlenmek askerlik görevinden daha ağır da geldi bana. Şiir yazacak boşluklarım olmadı bir süre. Aileden gelen bir zenginliğimiz de yoktu. İş kovalarken karikatüre ilgi duymaya başlamış ve ufaktan karalamalarla gülmece dünyasının kapılarına kadar gelmiştim. Çizdikçe çiziyor ve çizebildikçe de mutlu oluyordum. Bu uğraş için romantik olmam da gerekmiyordu. Ama duygusal dürtülerinize tekrar dönmek zorunda da kalıyordunuz. İnsanı kaynak olarak alınca duygudan yoksun olmak da mümkün olamıyor. Yaşam sorunlarına duygusuz yaklaşamazsınız. Öyle ki o sorunları giderek hiç göremez olursunuz. Karikatürler yaşamın kadrajlarıdır diyorum. O kadraj içine alınan görüntü insanı 16 17 genelde kara mizah içinde irdeler. Bu gözlem şekli giderek benim için bir anlatım dili haline geldi. Aynı zamanda bir dışa açılım yolu da oldu. Hani günlerinizi bir odada geçirir ve bunalınca balkona çıkar ya da camı açarsınız ya. İşte öyle bir şeydi karikatür benim için bir dönem. Karikatür dalında 1971-1988 arasında Uluslararası 22 yarışma 9 sergi, Ulusal 11 yarışma 16 sergi katılımı gerçekleştirdim ve 7 ödül aldım. Hiç unutmuyorum; aslı Bulgaristan’da Karikatür Müzesinde olan bir çalışmamın ikinci kopyasını M.S.Ü.’de her yıl gerçekleştirilen “Öğretim Üyeleri Sergisi” seçimine bırakmıştım. Elimle yapmış olduğum batik bir kumaşa paspartolanmış ve ahşap camlı bir çerçeve içinde sunulmuştu üstelik. Sergi alanında, verdiğim karikatürü göremeyince elemenin yapıldığı hocanın odasına gitmiş ve sadece benim karikatürün masa üzerinde bırakıldığını görmüştüm. (Bulgaristan-Gabrovo Karikatür Müzesindeki karikatürümün bir kopyası) Sergi düzen ve elemesini yapmış olan üç Profesörden biri odadaydı. Sergiye alınmama nedenini sorduğumda şu yakışıksız yanıtı vermişti: “Karikatürü biz kısa pantolonla dolaşırken çizerdik!” O “Jüri Üyeleri” ile aynı konum ve akademik unvana sahip olmama ve okulun o sıralar 25 yıllık bir hocası iken çalışmanın bir karikatür olması ile dışlanmasını hiç unutamadım. O sanatçıların karikatüre bu bakış açıları içimi acıtmıştı. Arkada bıraktığım beyaz yol üzerinde bu olay bir leke gibi kaldığı için ve o yolu temizlemek adına size günah çıkartmış oldum. Benim için karikatür çizebilmek dünyaya tepeden bakabilmek kadar önemliydi. Şimdi de öyle. Esprisi olmayan hiçbir yapıtın (özellikle sanat eserinin) var olamayacağı görüşündeyim. Gülmek için anlama; anlama için de bir zekâ gerekir. Ağlamak için bir zekâ gerekmiyor bence. Doğduğumuzda ağlarız. Üzülüyor ya da duygulanıyor isek ağlarız. Ağlamak erişkinler için kabullenmektir diye düşünürüm. Gülmek ise düşünebilmektir; direnmektir; yaşamaktır; yaşatmaktır; yaratmaktır. Espri duyguları olmayan bir sanatçı olamaz. Öyle ki bir mimar hatta hatta bir politikacı dahi olamaz. Özetle insan olamaz. 17 18 “Hoşgörü” ve “ileriye bakış” insanoğlunu medeni bireyler yapar. Bu iki faktör ancak gülmece ile yol kat edebilir. Yaşama gülerek bakın. Bu bakış açısı sizi yeni buluş ve isteklere yöneltecektir. Ağlayarak, üzülerek hiçbir yere varamazsınız. O nedenle karikatürü; gülmeceyi severim. Çok karikatür çizdim. Bir yerlerde yayınlanması ya da para kazanılması için çizmedim. O dönem yaşantımın her yerinde ve anında çizdim. Yüzlerce. Karikatürlerin EVRENSEL olmasını daha doğru bulduğum için genelde yazısız çizimler yaptım. Yani zor olanı seçtim. Bu şekliyle tüm Dünya insanlarına yönelebiliyorum. Şimdi size bu çizer dönemimin bazı örneklerini veriyorum. Gülmeniz için. Düşünmeniz ve yaratmanız için. İlk karikatürlerimi o zaman Milliyet gazetesinde çalışan Altan Erbulak’a götürmüştüm. Kabul edişini, çizimlerime attığı kahkahaları ve beni o haliyle yüreklendirmesini hiç unutmadım. Milliyet gazetesinin o hafta sonu ilavesinde çizimlerimi çıkarttırarak beni tanıştırmış oldu okurlarına. Sonraki çizimlerimin “All Capp”ın “Hoş Memo” serüveni yanında basılmış olmasının bana verdiği onuru hiç unutmayacağım. Altan Erbulak ve karşı masada oturan Bedri Koraman hiç de kısa pantolonlu değildiler o hocanın dediği gibi. Kendilerini kabul ettirmiş çok değerli çizerlerdi. 18 19 (Milliyet Gazetesinde yayınlanan ilk karikatürlerim) 1971 Yılında başlayan bu yola çıkış seksenli yıllarda da az da olsa sürmüştü. Bazıları yayınlandı, yarışma ve sergilere gitti ama birçoğu da gülmece yolumda bende kaldı. Şimdi size bu karikatürlerimden temize çekilmiş bazı örnekler sunmak istiyorum. Eskiz olarak kalanları belki zaman zaman yaşam sayfalarımın içine ya da sonuna oldukları şekliyle koyabilirim ilerde. Onları temize çekmeye artık vaktim yok. Kalan zamanımı resim bahçemde geçirmeyi planlıyorum Tanrı izin verirse. İlk karikatür çizimlerimin eskiz niteliğinde ve acemice olduklarını düşünürdüm hep. Size şimdi aynı karikatürlerin önceki ve sonraki çizimlerini göstereceğim. Biliyor musunuz o ilk acemi çizimler sonraki bilinçli çizimlerden daha iyi görünüyor bana. Bu nedenle de hiç yenilemeden eski halleri ile eklemenin daha doğru olabileceğini düşünüyorum şimdi. İşte önceki ve sonraki çizimlerden örnekler: 19 20 Evet, bana göre ön çizimler daha sevimli ve doğal gibi gözüküyor derim. Şimdi vereceğim örnekler temize çekilmişlerin bir devamı olacak. Bu grup çizimler sonrasında farklı tiplemelerle yaptığım çizimlerden de bazı örnekler vereceğim. 20 21 21 22 22 23 23 24 24 25 25 26 Bu çizgisel tiplemelerimi çok seviyorum. Uluslararası yarışmalarda bu tiplemelerin zayıf kaldığını görünce resimsel çizgilerle karikatürler yaptım bir süre. Şimdi onlardan birkaç örnek vereyim ve sonra tekrar önceki tiplemelerden bir iki örnekleme ile karikatür dönemimi kapatayım diyorum. Dediğim gibi zaman içinde eski çizimlerimden görüntüler bu sayfalara tekrar ekleyebilirim. 26 27 27 28 28 29 Bu gurup çizimler için bu kadarı yeter diyorum ve sevdiğim favori tiplerime tekrar dönüyorum ve birkaç örnekle kapatıyorum bu sayfamı. 29 30 (HUMOR GRAFFITI için spor konulu 3 çalışma-04.03.1980) 30 31 31 32 (8 Mart Dünya Kadınlar Günü için çizildi) (Gümüş üzerine geçirilerek Şebnem’in bildiri sunduğu Makedonya Sempozyumunda sergilendi) Yaşam akışına devam edelim şimdi. Askerlik dönüşü iş ararken gazetede “çizgi roman yapabilecek ressam aranıyor” ilanına hemen atladım. Beyoğlu’nda bir han odasında buldum kendimi. Patronu benden 35x50 boyut içinde çocuklara yönelik siyah beyaz tiplemeler yap getir bir görelim deyince bu kez soluğu bir acele evdeki çalışma masamın başında aldım. Ayıköpek karışımı bir tip yaratarak ona bir sayfa içinde biten bir mizansen de uydurdum. Ertesi gün bir koşu götürdüm çizdiğimi. Çok beğenildi. Tamam, hemen başlıyoruz diyerek Almanya’da yayınlanan ve Almanca olarak çocuklar için çıkartılan o derginin ana karakterlerini de bana vererek aynı boyuta hikâyeler ve ek tiplemeler de yaratarak çizmem istendi. Ayrıca bir İngilizce kitap da gösterilerek buna yakın bir tipleme de yapmam söylendi. Tam da istediğim bir çalışmaydı bunlar. Küçükken ağabeyimin bana getirdiği ve konuşma balonlarını da ablamın İngilizceden Türkçeye çevirdiği dergi günlerinin tekrar karşıma bir yapımcı konumumda çıkmış olmasından çok mutluydum. Ayrıca iş ararken de cuk oturmuştu. (İş görüşmesine götürmek üzere ilk çizgi roman çizimim) 32 33 (Çizgi roman için bir çalışma) Verilen tiplerin hikâyelerini ve animasyon akışlarını hiç zorlanmadan çizmeye başlamıştım. Hikâye bitince kurşun kalemle çizili haliyle kaç sayfa ise götürüyor ve paramı alıyordum. Onlar da o zamanın yöntemleri ile asetat üzerine dergi sayfası boyutuna indirgeyerek her sayfayı kopyalıyorlar diğer ressamlar da arka taraflarından guaş boya ile renklendiriyor ve basım için Almanya’daki Şirkete postalıyorlardı. Basılıp gelen dergilerden bir kısmını bana da verirlerdi. Şimdi “comıcs” türü Almanya’da basılmış bu dergilerden bazı sayfa örnekleri gösteriyorum. 33 34 34 35 35 36 36 37 (Yeni bir konu için ilk sayfa çizimi) Çizgi romanların konuları da ve yan tiplemeleri de bana aitti. Her ne kadar istediğim gibi olmuyorsa da renklendirmeleri onlar yapıyor ve Türkçe yazdığım konuşma balonlarını da onlar Almanca diline çeviriyorlardı. Onca emeğin karşılığı alınan sayfa ücretleri 50 lirayı bir türlü de aşamamıştı. 1974 yılına gelindiğinde bu defa tüm tiplemeler bana ait bir mitolojik konunun ilk sayfasını çizdim ve götürerek bu hikâye ve tiplemeler için sayfasına 100 lira istedim. Patron bu ücreti çok buldu ne yazık ki. O sıralarda da Bölümün bir hocası “Aygun ya asistanlığını yapacaksın ya da bu çizim işini. Ona göre karar ver.” deyince yol ayırımına geldiğimi anladım. Ayrıca çizimlerdeki zam isteğimin de kabul görmeyişi kırgınlığı ile kariyer yolunu seçtim ve şekilde görüldüğü gibi hâlihazır durumuma gelmiş oldum. O yol ayırımındaki doğru yol bumuydu diye şimdi de düşünürüm. 37 38 (Zeus Hikayesi için 1. sayfa çalışması) Çizgi Dünyası yerine “Aygun Dünyası” denilebilir. Küçüklüğümden beri çizgi filmleri izlemek en büyük tutkum olmuştur. İlkokuluma bir elimde çanta diğerinde üçlü sefertasım Fenerbahçe’den 6 nolu tramvaya biner Altıyol’da iner oradan da yürüyerek Gazi Mustafa Kemal Paşa Okuluna giderdim. Çıkışta da aynı çanta ve boşalmış sefertasım ile Altıyol Durağında tramvayımı beklerdim. Ama bir gün bu rutin akışta bir değişiklik olmuştu. Süreyya Sinemasında “Yedi Cüce ve Pamuk Prenses” filmi oynuyordu. Elimde bilet alacak para da vardı. Okul çıkışı durak yerine doğru sinemaya gittim. O zamanlar filmler devamlı olurdu. Film bitiminde istersen çıkar ya da kalır filmi bir kere daha izleyebilirdin. Ben kalış o kalış. Akşam olmuş karanlık çökmüş ve ben hala yokum. Evdekiler merakla beni önce Okulda sonra yollarda aramaya başlamışlar. Ablam ve Ağabeyim 38 39 benim çizgi hastası olduğumu bildikleri için film afişini de görünce sinemaya gelmişler ve beni koltuğumda gömülmüş aynı filmi bilmem kaçıncı kez seyrediyorken bulmuşlar. Araya girerek annemden sopa yememe de engel olmuşlar. Eh! Nede olsa beni çizgi dünyasına ilk sokanlar da onlardı değil mi? Diyeceğim o ki ben çizgi filmi öylesi bir tutku ile severdim işte. O nedenle yol ayırımımda akademik kariyer yolunu seçmiş olmamın doğruluğundan hala şüphe duyarım. Hâlbuki söyleme değil mi? Hem asistanlığını götür hem de çizgi çalışmalarını. Çizimleri okulda mı yapıyorsun? Hayır! O halde? İşte babadan gelen “açık sözlü ve dürüst ol” genlerinin bana ettikleri. Babadan gelen bu doğru ve dürüst vatandaş olma öğretisi bugün tüm bilen dostlarımın da biraz gırgır geçtikleri bir girişimime de neden olmuştu. 1975 yılıydı. Asistanlık dönemlerimdi. Babadan kalan dört katlı bir apartmanın 16 da 3 hissesi benim üzerimde gözüküyordu. Kanunda yıllık gelir payı beş bin lirayı geçenlerin vergi mükellefi olma zorunluluğunu duymuş ya da bir yerden okumuştum. Benim payıma düşen gelirin de bu sınırı 100 lira aşmış olması nedeni ile hemen bir dilekçe döşenmiş ve maliyeye kaydımın yapılarak vergi mükellefi olmamı talep etmiştim. Durup dururken asistan gelirim ile bir iş adamı gibi gönüllü vergi mükellefi olmuştum o dilekçemle. Uzun süreler bir de vergi ödedim o bir lokma artış için. Artık bu yaptığımın adına ne koyarsınız size bırakıyorum. Ama ne dediğinizi duyar gibi de oluyorum doğrusu! Doksanlı yıllarda o mülk satıldı da kurtuldum bu gönüllü vergi mükellefiyetinden. (Dürüstlük Diploması) 1981 yılında tezimi vererek “Doçent” unvanını almamla, yan kulvarda da olsa tekrar çizgi karakterlerine dönüş yaptım. Çocuk T-shirt giysileri için 25x30 ya da 35x40 boyutlara baskı ya da aplike ile uygulanacak tiplemeler oluşturdum. Hepsi basıldı ve bana da para kazandırdı. Bir kısmının fotoğrafını çekebilmişim ki onları da çizgi dünyamdan kopmadığımı göstermek adına size de göstermek istedim. Çizdiğim tiplemelerde nerelerinin hangi tür baskı ile uygulanacağı ve nerelerinin aplike kumaş olacağının notlarını da yanlarına yazardım. 39 40 BASKILARDAN ÖRNEKLER 40 41 1984 yılına gelindiğinde bende birden çağ öncesi tipler çizme ve resimleme istekleri oluşuverdi. Bu tiplemeleri yaparak bir resimli roman yaratma sevdasına da düşmüştüm o zamanlar. İnsanoğlunun bugünkü geldiği noktayı irdeleyebilmek için önce ilkel yaşamı resmetmek doğru gelmişti o zaman bana. Öyle ki benimseyerek adlarını da “GURUNLAR” olarak koymuştum. İlkel tiplemeleri bugünün tiplemeleri ile çakıştırarak çağın yaşamını ironik bir akış içinde hicvetmek istemiştim o resimli romanımla. Ama bu isteğime o zamanlar başlayan evlenme maratonum izin vermedi! Ve sonrasında zaman da bulamamıştım resmetmeye onları. Karikatür çizimlerim de bitti o sıralarda. Yarışma çağrılarına da katılmaz oldum. Artık bu kulvarı gençlere bırakmak gerekir diye de düşünmeye başlamıştım. Genç çizerlere yol açma; biraz kenara çekilme davranışımın öğretim üyesi olmamdan kaynaklandığını düşünüyorum. Sonuç olarak artık ne resimli roman ne de karikatür çiziyorum. Bir anı olarak kaldılar yaşam dönemecimde.. 41 42 (Çizgi roman tiplemelerimden örnekler) 1993 ve 1994 yıllarında mesleki bir seminer için Danimarka-Kopenhag’da farklı ülkelerden gelen öğretim üyeleri ile birlikte olmuş ve unutulmaz günler yaşamıştım. Farklı ülkelerden kişilerle bir arada olmak onlarla paylaşmak çok hoş duygulardı. Tasarım atölyesindeki çalışmalarımızı, molalarımızı, akşam yemeklerimizi hiç unutmayacağım. Masalarımızda her tasarımcının ülke bayrakları olurdu. Ancak gittiğim günün akşam yemeğinde benim masamda bayrağın olmadığını görmüş ve hemen bir kâğıda çizip renklendirerek ben de o akşam ve sonrası günlerde Türkiye’yi onlara bayrağım ve kimliğimle tanıtır olmuştum. Orada yaptığım tasarım ve uygulaması ile en iyi modeli ben oluşturmuştum. Akşamları söylediğim “Elvis” şarkıları ile ve çizdiğim karikatürlerle onlara beklemedikleri bir Türk tipi ve tasarımcısı olarak çok iyi izler de bırakmıştım. Uzun yıllar mektuplaşmıştım o dostlarımla. Ama insanın özünde olan o balık hafızası bir zaman içinde ortaya çıkıp unutturmuştu o dost günleri onlara da bana da. Şimdi hatırlıyor olmanın mutluluğunu yaşıyorum bu anıları kaleme almış olmamla. Oradaki arkadaşlarımı karakterlerine göre çizgi tiplendirmelerle resmetmiş ve o firmanın anı defterine de bu tiplemelerimle çok çizim bırakmıştım. Son çizgi tiplemelerim de onlar olmuştu. Sonra da bir daha çizmedim. Şimdi düşünüyorum da DİSNEY stüdyolarında çizerlerden biri olmayı kariyer yaşamımdan daha çok yeğlerdim gibi geliyor bana. İşte görüyorsunuz anılara dönmek bazen pişmanlıkları da birlikte getirebiliyor. (I.D.C. Kopenhag evi) 42 (Çalışma odam) 43 ( (Tasarım çizimleri) (Tasarım uygulamaları) (Farklı Ülkelerden gelen tasarım hocaları ile birlikte keyif anları) (Hocalar-müdür ve çalışanlarla uygulama atölyesinde) 43 44 (Bir yemek daveti için çizdiğim o hocalar) (Hocalar-müdür-eşi-ve çalışanlar birlikte) 44 45 Şimdilerde bunların yerine resim yapmaya başladım. İşin garibi de şu ki sanki 70 yıldır resim yapıyormuş gibi bir duygu içindeyim de. Sanıyorum bu duygu, var olan bir yeteneğin eğitimci kişilik yapısı ile birleşmesinden oluşmakta. Eğitirken eğitiliyorsunuz. Bazen öğrencinizden de bir şeyler öğrenebiliyorsunuz ki bu bence çok önemli bir eğitmen için. Şimdilerde görevli olduğum eğitim kurumunda “modelden çizim” dersleri veriyorum. Birebir öğrenci ile birlikte çalışmak benim yöntemim oldu. Eleştirilerimde yanlış mı çizilmiş doğrusu böyle çizilir diye tashihler ve notlarla geri dönüyorum öğrencilerime. “Çiz getir”, “Olmamış al sana şu not” demiyorum. Olabileceği çizerek gösteriyorum ve yazarak bilgilendiriyorum. Öğretimin “olmamışlarla” değil “olabileceklerle” yürütülmesinden yanayım. Açık ve şeffaf olunması gerektiğine inanıyorum. İşte bu takdirde öğrenen kadar öğreten de eğitilmiş olmakta bence. 1970’lerde başladığım karikatür çalışmalarım dediğim gibi 1984 yılına gelindiğinde bitmişti. Onlar benim soluklanma anlarımdı. Geçmişi ya da yaşanan anları ironik bir bakışla değerlendirmek ve o spot anlarını çizgiyle gülmeceye aktarmak ileriye doğru bakabilmenin çıkış noktaları olmuştur benim için. O nedenledir ki geriye baktığımda yaşananları sadece gülerek geçiştirebilmişimdir. Kalıcı ve yıkıcı olmaması için sizler de bu yöntemi uygulayabilirsiniz. Olayı çizebildiğiniz ya da yazabildiğiniz kadarı ile karikatürize edin ve o şekliyle yüzleşin derim. Bence bu da bir meditasyon ve arınma şekli olabilir. Belki de bunu yaparken çizer ya da yazar tarafınızı da bulabilirsiniz. Ben herkesin bir gülmece yanının olduğu inancındayım. Bu yanlarınızı bazıları gibi “kısa pantolona dönmek” şeklinde görmezseniz yaşamınızın son anına kadar sürdürün derim. Önünüzdeki yaşama daha toleranslı ve enerjik bakabilirsiniz o zaman. Onbeş yıl kadar süren bu karikatür çizer günlerim sonrasında 1960 yıllarının şiirsel günlerine dönmüş ve tekrar şiirler yazmaya başlamıştım. Ama artık aruz özentisi o şiirler yerine daha anlaşılır şeylerdi yazdıklarım. Şimdilerde o son şiirlerime bakınca öncekiler gibi anlamsız da bulmuyorum. O halde o şiirsel duyguları da aktarayım dedim sizlere. Beğenmeniz için değil sadece yaşam öykümün bir sürecini anlatır oldukları için. Hiçbir zaman bir şair olmadım ve de olmaya öykünmedim. SON ŞİİRLER 1960 yıllarının “AŞKSIZ” mahlası ile yazdığım aruzumsu(!) şiirlerden tam kırk yıl sonra birden esiverdi ve tekrar yazmaya başladım. Öncelikle AŞKSIZ mahlasımı sorgulamak adına bir iki karalama ile çıktım yola. Bir mahlasım yok artık ama son şiirlerim için bir ismim var. O da “ayguno” oldu şimdi. Duygular katına çıkınca, alt katta iken kullanılan adımın değişmesi gerektiğini düşündüm her nedense. Gelecekte zaman olur da bir kat daha çıkabilirsem bu adı tekrar değiştirir miyim diye de düşünüyorum. AŞKSIZ-I ya aşık olunca insan şiir yazar ya da AŞKSIZ olunca. ilişki yakıcı bir aşk değilse aşksız mı oluyorum ne!.. 45 46 AŞKSIZ-II yeni zamanda aşksız kalıyor ise insan bence artık beslenemiyor aşktan.. AŞKSIZ-III bir küpten bir sürahiye girmek nasıl zor olursa suya ben de öylesi zorlanıyorum. Allah tan su bu her kabın şeklini almasa buharlaşıp tekrar su olmasa aşkımı nasıl korurdum?.. *** Artık romantik “AŞKSIZ” aşk günleri gerilerde kalmıştı. Son bir kez daha geriye baktım ve ANILAR şiirimi yazdım. ANILAR ite kaka mı geldik bunca yolu? iyisi ile kötüsü ile. geriye bakınca hiçte İĞNE BOYU değil yaşam. ama İĞNESİ hep aşk yolunda. bir ona batar bir bana bir de anılara.. 46 47 *** Yaşam akışı içinde çoğu kez aldanırız. Saf oluştan mı salak oluştan mı bilinmez. Ama ikisi de aynı yola çıkar bence. Belki aynı anlama da gelir diyorum. Sadece insana mı özel bu? Hayır! Yaz gelmeden çiçek açan o kayısı ağacı da aldanan ve aldatılanlardan sadece biri. ALDANMAK aldatmak mı aldatılmak mı zor? en zoru sanırım aldanmak yanlış ilişkilere bakıp bakıp kanmak. kar içinde serçenin cikleri kumrunun işveleri karganın gagları martının kahkahaları hep aldanmak.. *** Aldansak da aldatsak da sarımsaklasak da bir dengede durabilmektir yaşam. Ama o dengeyi hiç bulamaz insanoğlu. Kuyruk ta yok ki kedi gibi dengelenip iki ayaküstüne düşelim. Ona buna kızarız küseriz. Bu nedenle de bir yol bulup dengeyi de oturtamaz bir türlü bu insanoğlu. ŞU İNSAN günü gününe uymaz insanın severken küser aniden. çekirge kanadında aynı sesi çıkarır hep vıy vıy da vıy vıy. sözü sözüne uymaz şu insan kızar aniden. çekirge gibi bir zıplar iki zıplar üç zıplar ama yakalanmaz.. 47 48 *** Evet! Her insan farklı duygularla yerini alıyor şu yaşamda. Kişileri yakalayabilirsiniz. Ama duygularını asla. Bakışları yakalayabilirsiniz ama baktığı yeri asla. Her insan farklı bir resim çizer şu boşluğa. O resmi kopyalayabilir misiniz? Asla! O BAKIŞ boy boya benzemez huy huya. el ele benzemez göz göze. gün güne benzemez söz söze. atılan ok geri gelmez her bakış gibi.. *** Sevgi nedir? Aşk mı? Peki, aşk nedir? Sevgi mi? Ne o ne de bu! Âşık olabilirsin her şeye. Ama sevmek için tanımak ve tanımak için de sabır gerekir. Tanımak anlamaktır. Ona buna şuna her an âşık olabilirsin. Geçen güzele âşık olursun ama anlamak için önce zaman gerekir. NASIL sevgi nedir bir tespih mi tekrar tekrar çık ta çık çık. aşk nedir bir kuş mu pır pır da pır pır. eğer hiç durmayacaksan hiç konmayacaksan ben seni nasıl anlayacağım.. 48 49 *** Önce âşık olsan ona. Zamanla da tanıyıp ve de anlayıp sevsen diyelim. Acabalar aşkın içinde hiç yer almaz iken sevgide hep iç içe gibidir. Genelde de hep öyledir. ACABA seviyorum seviyorsun seviyor mu acaba? seviyoruz seviyorsunuz seviyorlar lar lar onlar hep olacaklar.. *** Aşk olgunluk ise sevgi çocukluktur derim. Aşkın gözü hiç de kör değildir bence. Ayrıca aşkın gözü de yoktur ama yoğun duyguları vardır. Duyguları ile görür. Sevgide göz gerekir görmek gerekir. Sevgiyi gözden kaçırırsan bir daha yakalayamazsın. ÇOCUK çocuklar gibi sevinçliyim. kız olsam ip atlayacağım yada biraz seksek. körebe oynamak istemiyorum yada saklambaç. görmek istiyorum sevildiğimi bulmak istiyorum duyguları ben saklambaç ve körebeyi böylesi oynamak isterim.. 49 50 *** Görmek başka bir şey görmesini bilmek başka bir şey. Kör gözleri ile değil duyguları ile görür. İyi gören göz bir görmeyenden daha çok düşer çukura. Doğuda bazı yörelerde öküz’ün adı “bakar” olarak geçer. Sadece bakarsanız öyle de olursunuz. Duygularla bakarsanız görürsünüz. DOĞRUYU GÖRMEK karar ver güzel kuşum hangi dala konacaksın. boşa kanat çırpma genç ve ince dallar seni taşımaz yaşlı ve kalın dallara pençelerin yakışmaz. karar ver deli kuşum bende de genç ve ince dallar var. yeter ki uçmasını bildiğin kadar görmesini de bil.. *** Meraklıdır insanoğlu. Bazı meraklar keşifle bazıları ise esefle sonuçlanır. İlerisini merak eder insan. Öyle ki kaderini bile merak eder zaman zaman. Falını okur falına baktırır. Geriye anılara bakarken bazen tökezler. İleriye bakıp bakıp ahkâm da keser. Gün gelir o ahkâmlar başına dert olur derman da bulamaz bazen. YAŞAM geriye dönüp baktığımda hiç de öyle değilmiş yaşam. hayat boyu iyisi ile kötüsü ile hayat dolu. adım kazınacak boşluğa bir ben bir de onlar okuyabilecek.. 50 BUMERANG bir bumerang attım boşluğa. olabildiğince var gücümle. gidişinde neleri gördü nereden geçti nelere tanık oldu dönüp gelince bana anlatabilsin diye. döndüğünde ise görebildiğim daha da doğrusu hissedebildiğim kafama vuran sesi oldu.. 51 *** Şakayı tadında bırak denir ya. Bence yaşamı da tadında bırakmalı diyorum. ZAMANINDA insanları ne sağlığında ne yokluğunda tepene dikmeden. seslice gelip de sessizce gitmek kimseyi üzmeden. ne ateistim ne de deist Tanrıya Elçilerine Yaratılanlara inanırım sadece. gerisi ve sonrası ise safsata bence. tadında bırakmak için yaşamı neler mi gerek? ne eksik ne de fazla ve de iyi anımsanmasını. o halde? tam anında ama zamanında ayrılmasını bilmek Mİ gerek? ne dersin?. *** 13 ŞUBAT 2005 PAZAR Yusuf Sadi Tuğay ayrıldı bu yaşamdan. Bakın işte bu pek de zamanında gelmedi bana. Tadında bırakmadı şu yaşamı. Her şey tatsız şimdi oralarda. Alaçatı tatsız. Çeşme tatsız. Güzel İzmir tatsız artık. Beni koca kollarını açarak kim karşılayacak? Kimin kokusunu içime çekeceğim? Kiminle bilardo oynayıp yenileceğim? Canım Ağabeyim. 51 52 ALAÇATIDA BİR YOL ne çok esti deli rüzgar O GÜN O’nun varlığı da yokluğu da bir fırtına. dizi dizi dualar gözü yaşlı git geller. taşlı yollar taş evler boş bakışlar yolunda taşıdılar ONU. anlamsız bir çukura boş uğraşlarla gömdüler. gömülen O değil günahlar. bitti artık dedirten dönüşler anılara bakıp gülüşler. ne çok estin deli rüzgar O gün.. HER AN her an bir kapıdan çıka gelecek gibi SADİ. masada uzanacak o güçlü eli iskambilde mızıkçı istekada usta mimaride efsane sevgide dost eli. her an bir köşeden çıka gelecek gibi SADİ.. 52 53 *** “Haftanın günleri yedidir yedi. Sayın bakın yedidir. Yedi.” İlkokuldayken böyle öğretmişlerdi o zamanlar bizlere. Pazar günü tatil günü. Kim sevmez ki? Ama o Pazar’dan sonra hafta altı gün olmuştu benim için bir süre. HAFTANIN GÜNLERİ PAZAR en uzun pazartesi en üzgün gün. göz yaşı bazen de kahkaha ONUN varlığı ve yokluğu arasında ince bir çizgi. salı bir çağın kapanışı anıların gömülüşü. gün ama ne gün. lodos bile lodosluğunu bilemedi O GÜN. kadere kimse bir şey diyemedi gitti geri gelmedi. sen de gelemedin o gün. ne salı ne çarşamba ne perşembe. ne elimi tuttun ne birlikte indik ne birlikte yedik ne de oynadık. hiç mi hiç konuşmadın orda kaldın. PAZAR’da.. 53 54 *** Yılın her günü birilerinin doğum günüdür mutlaka. Boş yok! Özel günleri unutmamak için özen göstermekten kafayı yiyeceğiz bir gün. Özelliksiz sıradan günleri daha çok sever oldum şimdilerde. İsmi henüz konmamış bir çocuk gibi gelir bana sıradan günler. O günler anımsamasız günlerdir ki çok severim. 2 EYLÜL 2008 SALI bu gün iki eylül. yıllardan ikibinsekiz üstelik salı sıradan bir gün. öylesine özelliksiz. ne benim ne senin ne onun yaş günü ne de bir yıldönümü. iki eylül yıllardan ikibinsekiz ve de salı. var olduğum yeni bir gün daha ne olsun.. *** Yaşadıklarınız sizden çok sizden olmayanlara dert olur bazen. Öyle ki ölmeden öldürürler de sizi. “Bakar” gözlerdir onlar. Bakış açısını değiştirmeyi bilmezler. Empati de kuramazlar. ÇOK BİLMİŞLER kimin ne dediği kime ne dediği kim kime ne demiş yememiş içmemiş. derdimi sanki o yaşamış yoksun günlerimi o sevgisiz günleri hep o biliyor yalnızca. demokles’in kılıcı da o vulcain’in yıldırımları da. zeus’un kızları bunlar her şeyi gören ve bilen. çalçene kızlar bilmezler ki gerçek anlamda sevilen bir ben bir de olmayan sevgili.. 54 55 *** Şikâyetçiyim dostlar sizden. Onca alfabe. Onca dil bilgisi. Onca okumuşluk. Daha da ötesi onca beraberlik. Yetmedi. Üstüne üstelik nerede ise bir ömür de geçti. Hala adımı öğrenemediniz. Nokta koymaya ne de çok meraklıymışsınız dostlarım. BENİ GÖR şu adımı öğretemedim bir türlü kırk yıllık dostlarıma bile. orta ve lisede de “aygün” üniversite yaşamımda da. sonunda nüfus kütüğünde de oldu adım “aygün”. halbuki adımı koyarken babacığım demiş ki anlamı “sakin ay” olsun dolunay gibi dingin. uzak ama her yerden görülebilen ve her yeri görebilen sakin ama saygın biri. bu nedenle adım AYGUN. ama sen yine bana “aygün” diyebilirsin ya da “argun” tek bana seslen beni çağır tek beni gör de ne dersen de be! ayguno *** Bundan sonraki şiirlerimin yazıldığı yer Bodrum-Turgutreis. Sadece 2008 yazında yazıldılar. Denize ve adalara karşı. Emekli olunca o zamanki Rektörüm “İsmet Vildan Alptekin” dostum önermişti bu evi. İyi ki de beni iteklemiş. Elinde hiç para tutamayan ben verilen o ikramiyemi de kısa zamanda bitirebilirdim. Ufak ama denizin üzerinde bu evim. Ve üzerime kayıtlı olan da ilk evim. Sadece 40 metrekare. “Bir oda bir deniz” diyorum soranlara. En azından Bodrum’da kirada değilim artık. Şebnem’le birlikte keyfini çıkartıyoruz oranın. O balkonda 55 56 yazdığım şiirlerdeki “sen” de o oldu artık. Bunlar son şiirler diye düşünüyorum. Yenilerini yazmaya zamanım da olmaz sanırım. Ama bilinmez. Yaşayıp göreceğiz umarım. (Bodrum-Turgut Reis evinin alındığı ilk günde Şebnem, ben ve deniz!-2005) ADA önce bir ışık gördüm karşıda sonra ikincisi beş ve altıncısı. bir yaşam vardı ateş böcekleri konmuşçasına üzerine ürkek ve titrek. gündüz ölü gece canlı karşı adada.. 56 57 TEK DOSTUM bu gece loreena mc kennitt sesleniyor arkamdan içimden geçerek dalgalara doğru. karanlık dostlarım var bu gece ışıklı olan hep o yıldızlar. sessizlik en iyi dostum bu gece beni dinliyor bana bakıyor beni görüyor. ellerimi görüyorum on parmak ayaklarım da on dizim var iki de ayağım yazdığıma göre gözlerim. neler verdin bana TANRIM duymak görmek yazmak için karanlıkta tek dostum TANRIM.. 57 58 TANRININ SESİ senin kırptığın top ağacın dalında onun fenerinin içinde çırpınan mum ışığı tam ortada aponun eseri ateş ağacı beni benden iyi gören rozet çiçeklerinin bana bakışları. denizden gelen bu ses dalgaların sesi mi? egenin sesi mi gelen akdenizin mi? TANRININ sesi o TANRININ sesi. peş peşe fısıldıyor gecenin karanlığından yüzüme yüzüme. şanslı çocuk şanslı çocuk şanslı çocuk.. 58 59 TANRININ karşıdaki adalar karalar kimin bu deniz kimin yunanın mı bizim mi? bence hiç birinin hiç kimsenin. hiç kimsenin adalarını karalarını seviyorum ve de denizlerini hiç kimsenin yıldızlarını seviyorum hiç kimsenin kimsesiz çiçeklerini. O’nun her şeyini seviyorum O TANRI. seni O’nun la aldatıyorum sevgili aldatıyorum O’nun la TANRIYLA seni.. 59 60 YOK kimse yok bu akşam sen yok dostlar da yok. mavi sarı ışıklı balıkçı teknesi geçiyor önümden. loreena mc kennit çalıyor tekrar. mumun titrek ışığı geceden ürkmüş sanki püf desen yok.. 60 61 SENSİZ tekneler geçiyor sevgili kimi yaygaralı kimi sessiz. güneşi batırdım fado eşliğinde ama sensiz.. PUSULAM bir pusulam var artık güneşin doğuşuna batışına şahit.. 61 62 SÜPÜRGE şiirlerimi temize çektim bu sabah dün geceyi süpürdüm. daha çok geceler olacak ve de çok şiirler ve elimde süpürgem her sabah geceleri süpüreceğim.. TERLİKLERİM şimdi süpürdüm balkonumu yapraklar peşimi bırakmıyor fırdolayı dönüyorlar terliklerimde. kemanları onlar çalıyor obuaları tanrı zefir ve ben de katıldım terliklerimle kurumuş begonvillere yapraklara. fırdolayı dönüyorum.. 62 63 BENİM kalkıp bir çay koymalı. balkonumdan denize bakıp çayımı içmeliyim. balkon da deniz de çay da benim. TANRIM çok zenginim.. 63 64 GECELER tekrar sabah oldu. dün geceye önceki gecelere ne oldu ki yoklar. öylesi güzel batıyor ki güneş gündüzler artık hatırlanamaz oldu. 64 65 GÜNEŞİ BATIRMAK her gün sıkılmadan yorulmadan ve durmadan yaptığım tek şey akşam oldumu güneşi batırmak. elimde buzlu bir içki gözümde turuncu bir top aklımda hep bir dilek. her gün sıkılmadan yılmadan hep bunu yapıyorum. yapacak hiçbir işim yok yazlıktayım.. 65 66 BALKONUMDA içkimi içerken balkonumda bahtan tokato dinliyorum dalgalara karşı.. FIRTINA tekneler bir gömülüp bir çıkıyor. deniz uzaktan laci sonra mavi sonra yeşil sonra bej sonra kahve rengi vuruyor kayalara beyazı da taşıyarak. uğultusu ardından haykırıyor bah konçertosu gibi kemanların eşliğinde beni de taşıyarak.. 66 67 KÂĞIT VE DE KALEM şimdi kahvemi koydum ve kağıt ve de kalem bugün nerudayım ve ve ve de van gogh. 65 yaşındayım ama olsun seneye yürümeye başlarım sonra hiçbir şey öğrenmem için okula da giderim sonra belki yaşlanırım. ve sonunda elimde kağıt ve de kalemle ben neruda olurum ve de van gogh.. 67 68 DALYANCI bana bir mavi ver dalyancı bir tablo ama mavi. sehpa ver mavi seramik kaşık yada balık mavi. neyleyim dalyancı baktığım her yer mavi mi mavi.. OLMASA hep sola yatık ağaçlar dallar poyrazın gün boyu itelemesi ile. lodos destek olmasa kuzey rüzgarlarına yenik düşecek tüm yaşam.. 68 69 GÜNLÜK hep bir günlük tutmak istedim ama hiç güne sahip çıkamadım. dört kol dağıttılar günlerimi ne kare ne ful ne de floşum oldu ama her güne bir döperim var. ben papaz olan o sevgili. hiç günlük tutamadım 365 kartı karıştırıp bir de üstelik kesip dağıttılar ömrümce. hiç günlüğüm olmadı ama döperim oldu her kez. ben papaz o sevgili.. 69 70 Şiirlerim burada bitiyor. O evimin balkon karşısında her sabah gözüküp sonra da yuvasına dönen bir koca kertenkele komşum olmuştu. Bayağı da alışmıştık birbirimize. Ama şimdilerde o da bitti şiirlerim gibi. Artık o da yok. (zülfü) KERTENKELE adı rüstem zülfü viraneli. o bir kertenkele onun hikayesi bu. güneş kayalara yapıştı mı çıkardı birine bakardı gök yüzüne bilmişçesine. kolları kürsüye abanırcasına tam söylev verecekken yutuverirdi bir sineği. göbek adı rüstem adı zülfü yaşam alanı bir virane kayalık o nedenle kondu soyadı viraneli. rüstem zülfü viraneli artık yok. kayalar yerinde güneş desen öyle ama rüstem zülfü viraneli yok. yaz bitiyor diye mi yeni Rüstemler için mi yok bilemiyorum ama onu çok özlüyorum.. şiirler: ayguno(aygun) fotoğraflar: şebo(şebnem) ***** 70 71 Ressamlığa öykünmek şairliğe öykünmekten daha haklıca geliyor bana. Neden mi? Çünkü çizgi dünyam çok küçükken başladı ve Akademiye gelene kadar yaşamım ve eğitimim içinde her zaman en ön sırayı aldı. Tek iyi notum da oydu zaten. Akademide sanatçı hocalarım ve arkadaşlarımla pekişti. Yaşamımın yaklaşık 40 yılının bir sanat eğitmeni olarak gelişmesi ile de kıvama geldi diye düşünmüş olmalıyım ki resme başlama hakkını da gördüm kendimde. Sevdiğim bir dostum böyle bir durumda kalınca “dış kapının mandalı değilim ki” derdi. Bu yaşta resme başlamış olmanın biraz da olağanın tersi olduğunu da farkındayım. Resme başlayıp 40 yıl sonra bir yere gelmek yerine; 40 yıl sanatla yüklenip resme başlamış olmanın da yanlış olmayacağını düşündüm. Bu birikim ve cesaretle 2009 yılında her şeyi bırakıp resme başladım. Sadece kendi mutluluğum için. Şebnem’in Şamanlara ait bir araştırması sonucunda oluşan bir bildirisi nedeni ile gitmiş olduğu Makedonya Sempozyumuna onunla birlikte “Şaman Reisi” isimli resmimi gönderdim. Böylelikle bir resmim ilk kez yurt dışında görücüye çıkmış oldu diyebilirim. Yaptığım o resmi sonraki dönemlerde hiç sevmediğimi de fark ettim. Fırçayı alarak tümüyle değiştirdim ve Akademideki (MSGSÜ) sergisinde “Dilek Ağacı” adı ile tekrar sergiledim. Bu “Şaman” düzeltmesi ile resim serüvenim gerçek anlamda başlamış oldu. (Şamanın ilk resmi) (Şamanın düzeltilen son resmi) Zaman içinde başlangıçta yaptığınız çizimleri sonrasında beğenmiyor ve eleştirebiliyorsanız gelişmeniz sürüyor demektir. Öğrencilerime hep şunları söylemişimdir. “Yaptığınız işi beş yıl sonrasında da hala beğeniyorsanız o yılda kalmış ve daha ileriye gidememişsinizdir. Öncesindeki yanlışlarınızı görün ve kendinizi eleştirin ve eleştirilere de açık olun. Gelişmeniz ve ileriye gitmeniz için bu çok önemli” demişimdir. Her ne kadar kırk yıllık bir sanat eğitmeni olsam da halen hatalarımı görebiliyor olmam daha çok yol kat etmem gerektiğini de gösteriyor bana. Bunu öğrenci konumundaki tüm sanatçı gençlerimize onların deneyimli bir hocası olarak öğütlüyorum. Eleştirin kendinizi ve eleştirilmeye de açık olun. Akçakoca’nın en yüksek tepesinde fındıklıklara ve Karadeniz’e bakan Şebnem’in yazlık evinde başladım resimlerime. Beni orada resim yapmaya iteklemesinden de şimdi çok memnunum. Ona teşekkür borçluyum. Önceleri akrilik sonraları yağlıboya ve birçok teknik girdi tuvalime. Resim yapmaktan ve çizgi ve renk dünyam içinde kendimle en sonunda yüzleşebilmekten mutluyum şimdi. 71 72 (Akçakoca evinin balkonundan fındıklıklar ve Karadeniz) (Liman ve balıkçı barınakları) (Akçakoca evi çalışma köşem) Size bazı örneklerini vereceğim resimlerimi bu gün için beğeniyorum diyebilirim. Diliyorum ki gelecekte bunlarda da kendimce yanlışlar bulur ve daha da ileriye ve iyiye ulaşabilirim. Öğrenmenin yaşı ve sınırı yok. Yaşam öğrenme ve bilgilenmeyle bir anlam taşır diyorum ne dersiniz? 72 73 SERGİLENENLERDEN ÖRNEKLER 70x100 70x100 60x80 80x100 50x70 60x80 75x100 100x120 73 74 74 80x100 80x100 40x50 50x70 30x40 60x80 100x120 40x50 25x30 75 80x100 50x70 70x100 Resimlerimin hepsini sayfalarıma koymak yerine kalanını saklı tutuyorum şimdi. Bu şekilde sergilerime “daha neler yapmış bir görelim” denerek gelirsiniz belki diye düşünüyorum. Ama bir üç resmim daha var ki onların yapılışları tam sergimin konusu “korkuları” bana yaşatan bir olayla başlamıştı. Bodrum Turgut Reis’de bir kutlama için evimizden uzun bir merdiven inişi ile aşağı kumsaldaki otele toplu bir sabah kahvaltısı buluşmasına Şebnem’le birlikte iniyorduk o gün. Ortalara gelindiğinde sahibinin tasmasında bağlı olarak yolumuzun üstünde duran kurt köpeğini sevmek için elimi uzatmıştım ki dişlerini kaburgalarıma geçiriverdi birden. Herhalde taktığım gözlük, çiçekli bir gömlek ve şapkam ile alışılmadık bir siluet olarak gözükmüş olmalıyım ki ona ısırıverdi beni hiç beklemezken. Parçalanan gömlekle akan kan Şebnemi ve beni çok panikletmiş o günkü buluşma başlamadan bitivermişti bu olayla. Eve döndük yıkayıp sarmaladık ve ben o korku ile o gün hemen üç resim birden yaptım arka arkaya. Size üç resmi de göstermek istedim o korkunun bende bıraktığı izleri görmeniz için. 50x70 50x70 50x70 Resimlerimden bir kısım örnekler koydum yaşam sayfamın sonlarına şimdilik. Zaman içinde ilave ve değişiklikler de yapabilirim. İzlediğiniz için teşekkür ederim. 75
Benzer belgeler
Yaşananlar - Aygun Tuğay
kişinin özünde vardır önceden. “Çocuklarınızın ilgi alanlarını keşfedin” sözüm doğru bir
yaklaşımdır bu nedenle. Bir örnek mi? İşte BEN!
İlkokuldayken resme yetenekli 10 öğrenciye aynı boyut tuval ...