Köprü Ekim 2015 - Robert College
Transkript
Köprü Ekim 2015 - Robert College
HABERLER köprü Ekim 2015 Bosphorus Chronicle’ın Ekidir. DAVET Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim. Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim.... Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim... Nâzım Hikmet 1 2 HABERLER Koç Araştırma Programı Robert öğrencilerinin çoğu, yazlarının en azından bir kısmını verimli geçirmeyi tercih eder. Staj ve THP yaparlar, yaz okullarına giderler… Tüm bu fırsatları okulumuz yıl içinde bize duyurur ve birçok seçenek arasından kendimize uygun olanını seçmek bize düşer. Geçen sene bize bildirilen programlardan bir tanesi Koç Üniversitesi’nin Liseler için Araştırma Programı’ydı. Bu programa katılanlar üniversitede konaklama imkânı bulup bir ay boyunca kendi istedikleri bir bölümden öğretim üyeleriyle çalışma fırsatı bulacaklardı. İlgimi çektiği için başvurdum. Başvuru süreci CV, iki tane tavsiye mektubu, bir tane motivasyon mektubu gibi şeyler istediği için çok meşakkatliydi ve final dönemine denk geldiği için bizi bayağı zorladı. Ancak araya sömestr tatilinin de girmesiyle süreyi uzattılar ve başvuruları gönderdik. Mart ayında seçilip seçilmediğimizi öğrendik. Ben tıp fakültesinden bir öğretim üyesi tercih etmiştim ve isteğim doğrultusunda bir öğretim üyesinin kontenjanına yerleşmiştim. Programa seçilenler arasında en şanslılardandım bence çünkü bana düşen öğretim üyesi, Müjdat hoca, benimle çok ilgileniyordu. Daha kabul alır almaz hnagi alandaki araştırmaları gözlemleyeceğimizi, nasıl bir ortam olacağını bana gönderdiği ileti ile anlatmıştı. Üniversitedeki laboratuvarlara ek olarak hastanede de çalışma imkânımın olacağını söylemişti ve bence bu da büyük bir şanstı. Sonuçta hastane ortamını da görecektim. Müjdat hoca gastroenterologdu, dolayısıyla araştırmaları sindirim sistemi hastalıklarına yönelikti. Özel ilgi alanı da karaciğer hastalıklarıydı. Bir ayda bana bu konuda elinden geldiği kadar bilgi aktarmak istiyordu. Mikroskop altında hastalıklı ve hastalıksız karaciğerleri karşılaştırdık. Bunu yapmadan önce de doğal olarak bana karaciğer hücrelerinin yapısını anlattı. Bunlara ek olarak karaciğer hücrelerinin mikroskopta incelemek üzere nasıl hazırlandığını, boyandığını gözlemledim. PCR, DNA izolasyonu ve Western blot gibi tekniklerin de temellerini öğrendim ama tüm yazıyı bu detaylarla boğmak istemiyorum. Bütün bu laboratuvar çalışmalarına ek olarak normal hastane Köprü Ali Yağız Ayla hayatını da deneyimledim. Radyoloji bölümüne gittik, röntgenleri ve tomografileri inceledik. Hastaların tahlillerine baktık. Diğer bölümdeki bazı doktorlarla da beni tanıştırarak onlar hakkında da fikir sahibi oldum. Tabii ben tıp alanında olduğum için bu alan hakkında ağırlıklı konuştum ama diğer bölümlerdeki öğretim üyeleriyle de araştırma yapan birçok lise öğrencisi vardı. Bir ay boyunca güneş panelli bir tekne tasarlamaya çalışan da oldu, ekonomik veriler kullanarak katalog hazırlayan da. İşlerin yoğunluk derecesi bölümden bölüme değişiyordu. Ben hem hastanedeki hem de üniversite kampüsündeki laboratuvarlarında çalıştığımdan ve üniversite kampüsü ile hastane arasında yaklaşık bir saat olduğu için hatırı sayılır bir zamanı yollarda geçirdim diyebilirim. Ama kesinlikle buna değdi. Başta öğretim üyesi bakımından çok şanslı olduğumu söylemiştim. Evet, gerçekten şanslıydım çünkü program tarihlerinde tatilde olan ve bir lise öğrencisinin kendisine geleceği aklından çıkıvermiş öğretim üyeleri de yok değildi. Bu öğrenciler hocaların doktora öğrencileriyle çalıştılar ve bu da çok kötü değildi. Zaten çoğu lise öğrencisi hocalarından çok doktora öğrencileriyle vakit geçirdi. Ama hiç de ilgilenmeyeceksen öğrenci almak niye istedin o zaman? Programın boşluğundan da şikâyet edenler oldu. Sabah bir iki saat çalışıp günün geri kalanı için profesörleri tarafından serbest bırakılan bazı öğrenciler, ben daha fazla çalışmak istiyorum deyip başka bir profesörle daha çalışmaya başladılar. Geriye dönüp baktığımda ben kendi adıma iyi ki katılmışım bu programa, diyorum. Ne okumak istediğimi kafamda netleştirmemde çok yardımcı oldu ve bana yeri doldurulamaz şeyler kattı. Ama benim dediğimin tam aksini de söyleyenler var tabii ki. Bu yüzden mutlaka başvurun diyemiyorum ama başvurmayın da diyemiyorum. Karar sizin. EKİM 2015 HABERLER 3 Amerika Gözlemlerim ve Düşüncelerim Alp Altunyurt Robert Kolej’in öğrencilerine ve bu yayını okuyan okulumuzun değerli çalışanlarına ABD hakkında bir yazı hazırlamanın zorluğundan ötürü ne çeşit bir güçlük içinde olduğum muhtemelen hepinizin takdirindedir. Başlıktan da anlayacağınız gibi gezi yazısı yazmak ve izlenimleri paylaşmak sanıldığı gibi kolay olmamakla birlikte okulumuz için yazılan bir yazı mevzubahis olduğunda daha da güçleşen bir eylem ve bunu Amerika için yapmak bu güçlüğü kat ve kat arttırıyor. Şüphesizdir ki hepimizin aklında gitsek de gitmesek de bir Amerika profili vardır; bu profil ülkenin kendine has popüler kültürüyle veya en basit olarak birlikte çalıştığımız Amerikalı hocalarımız ile de şekillenebilir. Ben Rhode Island’ta 27 gün süren bir yaz okulu ve Connecticut, Massachusetts’in belli başlı bölgeleri ve NYC’ye yapılan günübirlik geziler ile aklımdaki profilin aslında ne kadar sığ olduğunu gördüm. Buradaki sığlığın benim beklentilerimden ziyade ülkenin limitleri her alanda ve anlamda zorlaması idi. Bildiğiniz gibi Amerika, Türkiye’den kat ve kat büyük bir ülke olup tamamen gezilmesi ve sindirilmesi neredeyse bir insan ömrü için imkansız denilecek kadar zor olan bir yerdir; fakat Amerika denildiğinde akıllara 50 eyaletten belli başlı birkaçı, hatta bunların da önemli şehirleri gelir. Örneğin Türkiye’de Washington denildiğinde akıllara bir eyalet olan Washington’dan ziyade D.C. ve portakal gelir. Benim ve oda arkadaşım Axel için Amerika; East Coast (özellikle New England), Midwest’in bazı bölgeleri--ki burada özellikle Chicago’dan bahsettiğini umuyorum--ve California gibi belli başlı bölgelerle tanınıyor (fakat bu listeye Texas’ı eklemeyi TI-84 pluslarımızdan ötürü bir borç bilirim.) Keza, elektronik mühendisliği derslerimize giren profesörümüz bize Amerika’nın kalbinin New England olduğunu söylemiş, bu tezini de ekonomiyi ve eğitimi yöneten kurumlara ev sahipliği yapan bir bölge olduğundan dem vurarak desteklemişti. Kısacası bulunduğumuz bölge, Amerika’nın neden bugün dünyanın birçok yerinde kuvvetli ve bir o kadar da ana karadan (Avrupa’dan) uzak bir imaja sahip olduğunun ipuçlarını veren bir yer. THY’nin TK0081 sefer numaralı IST-BOS uçağı Boston Logan Havalimanı’na indiği an uçak içinde bir kıyamet koptu. Aynı anda içinde bulunduğumuz bölümde yaşlı genç, çoluk çocuk demeden yüzlerce kişi alkışlamaya başladı. O anda yanımda bulunan ve 11--rötar ile 12--saati yanyana geçirdiğim 30’lu yaşlardaki koltuk arkadaşımla birbirimize--bu insanlar ne yapıyor? (veya İngilizce altyazı versiyonu ile “kahretsin, burada neler oluyor dostum”)--bakışı attığımız andan itibaren Amerika hikayesi benim için başlamıştı. Bu bakıştan sonra ben hafif bir gülümseme ile pilotun bu iş için maaş aldığını ve bunun pilot için bir sorumluluk olduğunu söylerken o da sözlerimi onaylamış ve bu alkış kıyametin ne kadar gereksiz olduğundan yakınmıştı. Buna başarıyı kutlamak diyebilirsiniz hatta Amerikalıların bu konuda ne kadar nazik davrandığını da düşünüp bu yazıyı yavaşça yere bırakabilir veya diğer arkadaşlarımın yazılarına devam edebilirsiniz, ama unuttuğunuz bir şey EKİM 2015 var ki o da Amerika’yı etkisi altına almış ve başta New England olmak üzere Amerika’yı bugünün Amerika’sı yapmış Protestan ahlakıdır. Bu ahlak Amerika’daki eğitimli ve belli bir kariyere sahip olanları etkisi altına almış ve nedense aileden gen vasıtasıyla aktarıldığına inandığım bir çalışma etiğidir, yani NYC’de sosisli satan Fas göçmeni bir ağabeyde bu etiği göreceğinizi zannetmiyorum. Seküler bir devlet olduğumuzdan ötürü bu yazıda Protestan ahlakını ülkemizin ahlakı ile karşılaştırma gibi bir yanlış yapmayacak ve konunun derinlemesine inmeyeceğim; fakat Almanya’yı iki dünya savaşından çıkarmış ve İngiltere’yi de belli bir düzeye getirmiş bu ahlakı daha da anlamak, hatta benim gibi hayat felsefeniz yapmak istiyorsanız size önereceğim tek kitap var:Max Weber’den Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (Die Protestantische Ethik und Der Geist Des Kapitalismus). Eğer bu ahlakı size özetlememi isterseniz bir deyimden hareketle şöyle diyebilirim ki protestan ahlak ne kadar ekmek ne kadar köfte sözündeki köfteci amcamın ekmeklerinizi köfteyle doldurduktan sonra “Next, please./Sonraki lütfen.” demesidir. Bununla birlikte New England’ın Germanik(Cermen, Germanics) ve Anglosakson --yine Germenik bir halktır-- kökenli olduğunu da belirtmek isterim. Bu halkı da ırkçılık yapmadan size özetleyecek olursam, beni havalimanında karşılayan üniversite çalışanına göre diğer Amerikalılardan (bana göre özellikle Midwest insanından) daha soğuk (ilişki kurması biraz zaman alan ve her daim belli bir samimiyet derecesinden ileri gitmeyen) ve değerlerinden taviz vermeyen bir grup. Hatta bu konuda kendisi tarafından hemen arkadaşlık kuramayabilme olasılığımı gözardı etmeme konusunda uyarıldım, fakat Robert Kolej’de üç sene geçirme ve birçok farklı bölgeden öğretmenle tanışma şansına eriştiğim için bunun faydasını arkadaş edinirken de gördüm. Gittiğim program iki gruba ayrılmıştı: bir grup daha yoğun bir mühendislik dersi görürken, diğer grupta bulunduğumuz bölgenin liselerinden mühendisliğe ilgi duyan fakat üniversite için maddi yetersizlikleri olan ve çoğunlukla Pakistan ve Hindistan kökenli öğrenciler bulunmaktaydı. Böyle bir ortamın kendine göre zorlukları olsa da bunları atlatmanın her zaman bir yolunu bulduk. Program haftada beş gün son hız ilerlerken bize kalan cumartesi ve pazarlarımızda Rhode Island, Massachusetts, Connecticut ve NYC olmak üzere bir çok yeri görme fırsatımız oldu. Bu gezilerin ilki Harvard ve MIT Museum’a yapıldı, görülenler Amerika’nın geçmişi ve geleceği hakkında bir çok kanıya varmama imkan verdi. İlk noktamız olan Harvard’a gittiğimizde Amerika yerine Asya’nın kalabalık bir şehrinde olduğumuzu düşünmüştüm. Metrekare başına düşen iki Asyalı ve bir Hintli’nin arasında kendimi Asya-Amerika ve Türkiye’yi sorgularken buldum. Ben bu satırları yazarken yedi saat gerimizde Facebook’un kurucusu ve iyi bir yazılımcı olan ve Harvard’tan atılmış Mark Zuckerberg ile Hindistan başbakanı Narendra Modi’nin yaklaşık bir haftadır görüştüğünü ve program boyunca Hindistan halkı için programlamanın öneminin vurgulandığını biliyorum. Keza Amerika-Asya ve Hindistan’da yazılımcılığın ve bilişim sektörünün ne Köprü 4 HABERLER konumda olduğu malum. Pozitif bilimlerin maddi yönden en kolay ve en fazla kazandıran bu dalında Türkiye gibi seksen milyonluk ve nüfusa göre iyi denebilecek kadar zeki bir gençliğin bulunduğu bir devletin kendi okullarında kodlama ve buna benzer bilgisayar üzerine derslerinin bulunmaması düşündürücü. En azından bu alanların bir şekilde desteklenmeye başlaması ülkemiz adına uzun dönemde gurur verici bir sonuç doğurabilir. Bu düşünceler arasında 18 yaşında olan ve üniversite için yeterli başarıyı sağlayamadığını öğrendiğim ve muhtemelen bu aralar hayatına yön vermeye uğraşan bir arkadaşımla bir delilik yapıyoruz ve Harvard kampüsündeki dersliklere dalıveriyoruz. Ara sıra gözüken ve muhtemelen üniversitede eğitim gören veya eğitim veren insanların arasında tanınmamak adına ona ödevleri yapıp yapmadığını, quizinin nasıl geçtiğini soruyorum. Gülüyoruz ve binadan hızla uzaklaşıyoruz. Buradaki düzene hayran kalarak MIT Museum’a gidiyoruz. Geldiğimde şaşırıyorum çünkü beklediğimden yüksek bir katılımcı kitlesi var, fakat bu kalabalıkta herkes bir uyum içinde MIT’nin ürettiği birkaç icadı ve simülasyonu bir ahenk içinde inceliyor. Bu arada Kismet’i görüyoruz. MIT’nin ürettiği ve konuşurken yüz mimiklerini kullanan Kismet, ismini anladığınız üzere Türkçe’den alıyor. Kısmet kelimesinin (ya da İngilizce fate) yabancılara ne kadar ilginç geldiğini biliyoruz. Panoda Kismet’in Türkçe’den geldiğini okuyorum ve bilimin farklı kıtalardan insanları nasıl birleştirdiğini ve hiçbir ırka ait olmadığını görüyorum. Giderayak MIT’nin her şeyi bilen bilgisayar olarak tanımladığı START projesine Amerika’nın 34. başkanını sorduğumda kendisinden “Kimse bana A.B.D.’nin 34. başkanının kim olduğunu söylemedi.” yanıtını alıyor ve bu yapay dehaya Dwight Eisenhower’ın kemiklerini sızlatıyorum. Buradan sonraki durağımız bir baseball maçı, fakat sonrasında bir havai fişek gösterisiydi çünkü tarih 3 Temmuz’u gösteriyordu. Bilindiği gibi 4 Temmuz Amerika’nın bağımsızlık günü. Kendi kendime peki neden 4 Temmuz yerine 3 Temmuz’da kutluyorlar diye soruyorum, fakat sonraki gün televizyonlarda ve sokaklarda kutlamaların yansımalarını görüyorum. Birçok evin önünde Amerikan bayrağı asılı fakat okullarda her zamanki protokol görüntüleri yok, aynı şiir ellinci kere okunmuyor. İnsanlar normal hayatlarına devam ediyor, fakat mağazalarda 4 Temmuz %50 indirimleri ve buna benzer birçok indirim afişi görüyorum. Türkiye’de bu olmadığı için, hiç değilse mağazalarımız buna tenezzül etmediği için seviniyorum, fakat belki de Türkiye’de de Amerika’da olduğu gibi bir ülke bilinci yaratmak, hiç değilse 29 Ekim’in geldiğini anlatmak için böyle indirimler olduğunu ve insanların 29 Ekim’e indirim sevinciyle girme olasılığını hayal ediyorum ve Köprü bunun olacağından da adım gibi emin olarak içimi bir utanç kaplıyor. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndan neredeyse iki kat daha fazla asker kaybettiğimiz ve tek bir ülke yerine hem içeriye hem de dışarıya karşı verilen bir savaşın hatırlanmasında belki de en iyi yöntemin hiç değilse aynı şiirlerin tekrar okunması, aynı nutukların yirminci defa atılmasının daha iyi bir yol olduğunu düşünüyor, kendimi bununla avutuyorum. 4 Temmuz’da hedefimiz Newport, RI. Burası Amerika’da en beğendim, sakin ve sessiz bir okyanus kıyısı şehri. İstanbul’da Ataşehir’e benzer yapıların olduğu bir koyu olsa da ben buraları doğup büyüdüğüm İstinye koyuna benzetiyor, sanki evime gelmiş gibi sahil boyu turluyorum. Ne zaman bir şehirde deniz görsem aklıma İstanbul ve yaşadığım diğer sahil şehirleri geliyor. Hayatımın tümünü denizi görerek geçiren ben ve benim gibi insanlar için suyu görmek eve kavuşmaktan farksız geliyor çünkü su her yerde mavi, her yerde duru; fakat boğazın artık kaybolan fakat çocukluğumda duyduğum o tuzlu kokusunu okyanusta aramak sonuç vermiyor, ben de kendimi bu şirin ve tarihi yerin sokaklarında gezerken buluyorum. Öğrendiğime göre bölge plajları ve dükkanları nedeniyle genellikle hafta sonları insan akınına uğruyormuş, Yine onlardan kaçarak biraz olsun mistik alanlara yöneliyor, diğer kültürleri tanımak için gördüğüm bembeyaz bir kiliseye gidiyorum. Görünüşü her ne kadar yeni olsa da bronz renkli levhalar yapının tarihi bir eser olduğunu anlatıyor. Sonradan öğreniyorum ki kilise restorasyona uğramış. Hayatında dini bir amaca para yatırmamış olan ben, kiliseye 5 dolar bağışlıyorum--ki bu sembolik bir meblağ eğer iyi kalpli bir insansanız 100 dolarlık banknotunuzu da kabul etme inceliğine sahipler--ve Zack Galifianakis’in (Hangover serisinin Alan’ı) ikizi olduğunu düşündüğüm bir adamdan on dakikalık ve tek kişilik-gerçi kilisede tek kişi de benim--bir tur satın alıyorum. Her öğrendiğim bilgi beni biraz daha düşünmeye ve sormaya itiyor. On dakika daha da uzuyor ve kilisenin neredeyse New England için tarihi bir nitelik taşıdığını düşünüyorum. George Washington’dan Queen Mary’e, Başkan Bush’tan diğer birçok tanınan Amerikalının ve İngilizin bu 1700 yılı yapımı Trinity Kilisesi’nde bulunduklarını veya cemaatine üye olduğunu öğreniyorum. Washington’ün İç Savaş’ta bölge halkından destek almak için burada halka hitap ettiğini, Berkeley College’ın kurucu ailesinin kilisenin orgunu bağışladığını öğreniyorum ve dini bir kuruma verdiğim paranın ilk ve muhtemelen son kez bana bir hayrının dokunmasının sevinciyle çıkıyor ve diğer yapıları geziyorum. 4 Temmuz’un gerek ulusal gerek ekonomik coşkusu her yerde yaşanıyor. Yemek yemek için bir yer arıyorum ama bulabildiğim tek şey pizza ve ben buraya geldiğimden beri pizzadan bıkmış durumdayım. En sonunda Lübnan yemeklerinin pişirildiğini düşündüğüm bir lokantada chicken wrap denen ve bizim tavuk dürümümüzün yanından bile geçemeyecek kalitesiz silindiri yiyor, içindekinin tavuk olduğunu ümit ediyorum. Neyse ki sonraki günlerde zehirlenmiyorum. En son durağımı sinagog olarak belirliyorum. Günlerden cumartesi olmasına rağmen sinagog kapalı. Türkiye’de bir sinagoga girmenin zor olduğunu bildiğimden Amerika’da Türkiye’den ve Ortadoğu’daki diğer devletlerden gelenlerin bir sinagoga girmesinin zor olduğunu düşünüyor ve onların da camilere alınmadığını ve Amerika’daki müslümanlarla çok iyi ilişkiler kuramadıklarını bildiğimden hak vererek köşedeki broşürlerden birini alıyorum. İlk gördüğüm şey ise sinagogun isminden bile büyük puntolarla yazılmış “George Washington Sat Here” (George Washington buraya oturdu) cümlesi oluyor. Bir 5 dolarımı daha kaptırmadığımdan dolayı mutlu bir şekilde ayrılıyor ve grubumla buluşuyorum. Sonraki hedefimiz Boston. Şehir hakkında söyleyeceğim tek EKİM 2015 HABERLER şey en az NYC kadar kalabalık olduğu. Burada da gezip görebileceğiniz birçok yer var, fakat bana sorarsanız kısa ve öz bir biçimde şehri tanımak istiyor ve Amerikan tarihi hakkında fikir sahibi olmak istiyorsanız ücretsiz olan Freedom Trail’i deneyin. Yaklaşık 15 noktayı inceleyecek ve yüzeysel bir bilgi sahibi olacaksınız, fakat eğer hem eğleneyim 5 Theft Auto serisinin en iyilerinden GTA 4’te kilisedeki evlilik töreni sonrasında kilisenin önünde silahlı saldırıya uğrayan acı kaybımız Roman Bellic için Saint Patrick Katedral’inde dua edebilirsiniz. Espri bir yana, şehirde birçok gotik stilde inşa edilmiş yapı göreceksiniz ve bunlara baktığınız zaman neredeyse Istanbul kadar tarihi bir şehir olduğunu düşünebilirsiniz çünkü Istanbul’un Ayasofya’sından ve Yeraltı Sarnıcı’ndan başka hiçbir Osmanlı öncesi tarihi eserini koruyamadık, korusak dahi tanıtamadık. Bugün şehrimizde Mimar Sinan’ın ruhen ölümü gerçekleşen (altına marketler, dükkanlar vb. şeyler açılıp harabe şeklinde bırakılan) nice camiler ve eserler var. Gökdelenlerin arasında bu eserlerin muazzam bir şekilde aslına uygun korunması ve hatta şehir planının bu eserlerin düzenini bozmadan kurulmuş olması şehrin belediyeciliğinin ve düzeni sağlayan diğer birimlerin yüzyıllar boyu süregelen bir başarısıdır, fakat buranın da kendine has bir tek düzeliği bulunmaktadır. İnsanların koşuşturduğu ve zamanın para olduğu bu şehirde kazanılan para da bu şehirde kalıyor. Times Square vb. ünlü caddelerdeki göz alıcı mağazalar neredeyse Amerika’lılardan daha fazla turistlerin ilgisini çekiyor. NYC’ye gittiğimiz gün tesadüfen Başkan Obama’nın konvoyu da Times Meydanı’ndan geçti. Aslında geçti demek pek de doğru olmaz. Geçmesi gereken süreden en az bir saat kadar önce hazırlık yapılan ve geçmesi de belirlenen süreden yarım saat geç gelen başkan hem de arada da bu trail’i yakalayayım gibi bir düşünceniz varsa--ki için meydandaki turistler ve vatandaşların yarım saat önceden polis 15 yerin içindeki gereksiz yerlerden ve detaylardan boğulmak ve zorla barikatları önünde dizilip telefonlarını çıkarması politik figürlerin yürütülmek istemiyorsanız çok güzel bir fikir-- bu yolculuğun rotası Amerika’da gereksizce abartıldığının da bir göstergesi, fakat bir insanın zaten yolların üzerinde belirli. İstediğiniz zaman istediğiniz yerde gruba hayatında kaç kere Amerikan başkanının konvoyunu görebileceği de dahil olabilirsiniz. Rehberlerin İç Savaş’a ait kostümlerle katıldığı bu bir tartışma konusu. Zamanım bol olduğundan ve mağazalara girip gezilerin sonunda katıldığım rehberin 40 çocuğuna(!) yardım etmek çıkmak yerine bu gülünç kalabalığı izlemeyi daha keyifli bulduğumdan isterseniz küçük bir bahşiş bırakabilir veya olabildiğince hızla gözden aralarına katılıyorum. Aklımdan ortamın hırsızlığa ne kadar müsait kaybolup rotanın bitişindeki Quincy Market’a girebilirsiniz, fakat bu bir alan olduğu düşüncesi geçse de buranın İstiklal Caddesi olmadığını kaçışın bir bedeli olduğunu unutmayın: Temmuz sıcağında Boston hatırlıyor ve biraz olsun rahatlıyorum. Başkan beklenirken köşebaşında gibi kalabalık bir şehirde küçücük bir koridorun üzerinde her türlü şapka, biblo ve birçok küçük eşya satan insanlar da başkanın gelişinden kültürden yemek yapılan--hatta o sıcakta balık bile pişirilen--bir mekana memnun görünüyor. En nihayetinde başkanın geleceği anlaşılıyor girildiğinde biz Türkler için oradan çıkmak en azından bir işkenceye ve tüm meydan bir anda çığlıklara boğuluyor. Bu anda gerçekten dönebiliyor. Güzelim İstanbul’umuzun Mısır ve Kapalı Çarşı’larındaki ne yapacağımı bilmeden başkanın konvoyundan ziyade kameramı baharat, lokum, kahve gibi kokuların yerini burada kalabalık ve balık bağıran kalabalığa doğrultuyorum. Bildiğiniz gibi terör sebebiyle kokuları alıyor. Kısacası böyle turistik yerlerde girdiğiniz mekanlara hızlı başkanın iki Cadillac One limuzini var, birinin içinde kendisi diğerinde de bir dalış yapmamanızı öneririm. dublörü bulunuyor. Insanlar başkanın hangisinin içinde bulunduğunu tartışırken--ki duyduğuma göre ikincisinde karar kılıyorlar--ben hala Burada yine bir ara verip kendi maceralarımdan devam etmek konvoyu izliyor, bu kadar aracın ne işe yaradığını anlamaya çalışıyorum. istiyorum. Beni bilenlerin anlayacağı gibi kalabalıktan az da olsa Bir başkanın kendi ülkesinde bu kadar korunaklı gezmesi (daha doğrusu korkan ve bunalan bir yapım var. Bunu da küçüklüğümdeki AVM fobime hapsedilmesi) bana başkanların ne kadar halktan uzaklaştırıldığını veya bağlıyorum. Böyle bir ortamda ve yabancı bir ülkede grubunuzdan uzak halktan korktuklarını gösteriyor. Peki örneğin Hollanda başbakanı işine kaldığınızda ve nerede oldukları hakkında bir fikriniz yoksa, cep telefonu bisikletle giderken, Amerika’da, Rusya’da ve tüm Ortadoğu’da başkanlar kullanmayı pek beceremezseniz, telefonunuz yurtdışında gereksiz ve hükumet görevlileri koruma ordusuyla gezmek zorunda kalıyor? sorunlar yaşarsa tek kurtuluş şansınız ihtiyaç duyduğunuz kudretin Hollanda’da da bilindiği gibi birçok tepkili muhalif parti var, fakat bizim damarlarınızdaki asil İstanbul kanında olduğunu hatırlamanız ve bir liderlerimiz--burada cumhuriyet ve Osmanlı tarihindeki birçok siyasi ve köşede sihirli cümleyi söylemeniz yeterli: “Ey Boston, sen mi büyüksün, devlet mensubunu kast ediyorum--onlarca görevliyle gezmek zorunda ben mi?” Tabii bunu söyledikten sonra çevrenizdekilerin bakışları kalıyor? Yakın tarihimize bakarsak sorumlulukları karşıtları kadar arasında bu iş kolayca çözülmüyor, en azından benim için öyle olmadı. fazla olan birkaç liderin bundan kaçındığını, hatta bazılarına suikast Bu gibi durumlarda visitor center (ziyaretçi merkezi veya danışma) girişimi olmasına rağmen bunları önemsemeden rahat davrandığını gerekli yardımı yapacak ve sizi grubunuzla kavuşturacaktır--tabii burayı ve makamlarını koruduklarını görüyoruz. İşte bu saçma düşünceler bulmak için bölgenin yeni haritasına sahip olmanız veya benim gibi eski içinde kıvrılır dururken konvoyun geçişi bitiyor, ben de her turist gibi bir haritadan muzdarip olmamak adına bölgedeki aklıselim bir kişiye telefonumu çıkarıp birkaç fotoğraf çekmeye başlıyorum. danışmanız yeterli olacaktır. Times Meydanı’nda iki metrekare başına en az üç selfie çeken turist düştüğünü de kendi gözlemlerimden çıkardığım bir bilimsel veri olarak Size son olarak anlatmak istediğim yer, belki de birçoğunuzun belirtmek isterim. gidip gördüğü en azından bilgisi olduğu NYC. Bunun için burayı anlatmak yerine önemli bulduğum yerleri yazacağım. İlk olarak Grand NYC’nin dönüşünde saat yaklaşık akşam biri buluyor, EKİM 2015 Köprü HABERLER 6 otobüsümüz kısa bir mola vermek için bir tesiste duruyor ve ben susuzluktan kıvranarak içeri giriyorum. Saat bir olmasına rağmen son derece enerjik bir kadından bir şişe su istiyor, muhtemelen $1.75 ödüyorum--buradaki su fiyatlarının değişkenliği de ayrı bir konu. Suyu kana kana içtikten sonra sağıma dönüyorum ve okulumuzda kullandığımız ve Amerika’da her noktada karşıma çıkan su sebillerini görüyorum. Yıllarca kapitalist olarak suçladığımız Amerikalıların ülkemizdeki en yaygın din olan İslam’da ve diğer birçok semavi dinde kutsal kabul edilen suyu hiçbir beklenti içinde olmadan sunması gerçekten takdirimi kazanıyor. Her depremde şişesi 100 liraya çıkan bir şişe suyu şark kurnazlığı ve açgözlülük yapmadan paylaştığımız zaman belki bizim de bir yerlere gelebileceğimizi umuyorum. Sözün kısası koskoca bir ayı bitirirken aklımda insanın isterse kıtalar değiştirsin aslında hala basit bir insan olduğu, onu değiştirenin zihniyet olduğu sonucuna vardım. Belki de dört dinin birlikte yaşandığı, 5 dilin konuşulduğu, 13 yaşından 18 yaşına kadar yaklaşık 20 öğrencinin yaşadığı bir evde bizi ayıracak binlerce neden varken insanın eğitim ve birlikte yaşayabilme ihtiyaçları için nasıl birbirlerinin ortak noktalarını bularak kaynaştığını ve küçük bir karışık topluluğun nasıl bütünleştiğini gördüm. Yazımı burada bitirirken umarım kafanızı şişirmemişimdir. Benim amacım Amerika’yı herkesin bildiği profilinden uzak ve daha farklı bir perspektiften bakmak, bana farklı gelen yönlerini anlatmaktı. Nerede ne yenir, nereler gezilir gibi sorularınızı cevaplayamadıysam şimdiden beni bağışlayın, fakat bir gezi yazısının da bu sığ konulardan ötede yazılması gerektiğini düşünüyorum. Umarım beğenmişsinizdir. Sonraki sayıya dek hoşçakalın. Fazıl Say Konseri Sevmeyeni vardı pekala onun da herkes gibi.. Eleştireni de görüşlerini. Ama ne olursa olsun temiz kalpli bir adamdı Fazıl Say. Çalmaya başladığı anda anlıyordunuz. Kalbi temiz olmayan insan bu kadar iyi müzik yapamazdı çünkü. Nereden mi anlıyordum kalbini döktüğünü müziğine? Çünkü sanki biz yokmuşuz gibiydi, sanki sadece piyanosu ve o varmış gibi... Fazıl Say bütün bir konser boyunca görmedi kimseyi. Umurunda değildi hiçbir izleyici. Ama ilk defa bu kadar keyif aldım görmezden gelinmekten. Ondandır ki parça bitip de Say piyanoyu işaret edip birkaç dakika bakınca hayat verdiği enstrümana, sessizliği garipsemedim. Parça sadece çalınıp bitirilmiyordu onun için. Yaşaması lazımdı, yaşatması. Hissetmesi ve hissettirmesi. Tuşlar sanki parmaklarının eklentisi gibi doğaldı. Acı çekiyordu bazen, bazen coşuyordu; sanki biz duymadan konuşuyordu gizli gizli piyanosuyla. Gezi Parkı adlı eserinde hissettim en içten şekilde acıyı. Sözü yoktu eserin. İyi ki de yoktu. Söz somutlaştırıyor hislerimizi, basitleştiriyor, ne yazık ki kirletiyor bazen de; bunu da en iyi o piyanist biliyordu. O kadar derindi ki tiz seslerin kalın seslerle etkileşimi; sanki Berkin sahnenin bir ucundan izliyordu da fısıldıyordu notalara haykırmalarını. Say notaya her basışında esir alınmış bir toplumun bastırılan çığlıkları gün yüzüne çıkıyordu. Daha sonra sesler bir bir yok oldu. Susturulan halk unuttu çünkü yaşananları. İçi kan ağlasa da işine gitti yine babalar, anneler yemek yaptı yine ve çocuklar oyuna devam ettiler kaldıkları yerden. Olan gençlere olmuştu. Nice fidanlar gitmişti. Kayıp hissini iliklerinize kadar hissediyordunuz. Ayliz Onur yorumlanabilirdi. Keşke ben Fazıl Say olsaydım dedim yüzlerce kez o umarsızca çalarken, hiç kıskanmamıştım hayatımda bu kadar kimseyi. Blues’un hüznü vardı ama jazz’ın kıvrak neşesi de. Bir anda o kadar hareketlendi ki ne olduğunu anlayamadan yön değiştiriyordu elleri. O an hafifçe salona baktım. En az benim kadar etkilenmişti herkes. Belki birey olarak inanılmaz farkı olan dört yüz insanın ortak olduğu tek nokta hepimizin Fazıl Say’ın bir müzik dahisi olduğunu düşünmemizdi. Bir buçuk saat boyunca oturduğum o koltuktan üretme düşüncesiyle kalktım. Her birimizin kendi potansiyelimizi ortaya çıkarmamız gerektiğini düşünerek kalktım. Ve gerçek sanat da bu değil midir zaten, hem hayran bırakan hem de bireyi hareket etmeye iten? Kısacası aldığım o konser bileti uzun zamandır kendime yaptığım en iyi yatırımdı ve tahmin ediyorum ki konsere giden hiç kimse o bir buçuk saati kolay kolay unutamayacak.. Konserdeki ikinci favori parçam Paganini Jazz’dı. Caprice No:24’ten esinlenerek yazılan bu eser piyanoda ancak bu kadar iyi Köprü EKİM 2015 HABERLER 7 Artinternational Her yıl gelmesini iple çektiğim Art International bu geçtiğimiz Eylül ayında da Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleşti. 4-6 Eylül tarihlerinde kapılarını sanatseverlere açan sergi, yurtiçi ve yurtddışından birçok galeriyi ağırladı. Modern sanat üzerine yoğunlaşan Aİ’ye yaklaşık 27 farklı ülkeden katılım oldu. Katılan galerilerin arasında dünyaca tanınmış Waterside Contemporary, Galerist, Galerie Paris-Beijing, Paul Kasmin Gallery gibi isimler de yer alıyordu. Katılan galerileri ve başarısıyla başta göz korkutucu gözükse de tam tersine sıcak ve samimi bir ortamla karşılaşacaksınız. Sanat hakkında pek bir bilgiye sahip olmasanız da gidip hayrete düşebileceğiniz ve tüm gününüzü sıkılmadan geçirebileceğiniz bir yer. Alıcı olmasanız da size aynı ilgiyle eserleri tanıtıcak galeristleri dinlerken modern sanatın beklenmedik ve sorgulayıcı dünyasının içinde kaybolacaksınız. İki günde ancak bitirebildiğim Aİ, ulaşımı zor bir yerdeydi fakat burayı seçmelerinin nedenini Haliç kenarında sergilenen açık hava heykelleriyle karşılaşınca anladım. Ayrıca sonradan öğrendim ki Uber’le anlaşmalı olan Aİ yeni kullanıcılara bedava ulaşım sağlıyordu. “By The Eda Özüner Her köşesinden şaşırtıcı ve büyüleyici bir eser çıkmasına rağmen birkaç favorim oldu. Türk sanatçılardan hayran kitlesi geniş ve gerçekçiliğin ustası olarak bilinen Taner Ceylan ile çevresiyle uyumlu instalasyonların yaratıcısı Mehmet Ali Uysal’ın eserleri yine çarpıcıydı. Yabancı sanatçılardan Liu Bolin’in kamuflaj çalışmaları ve Zhu Yiyong’un resimlerinin önüne ince film tabakası gibi bir katman koyması dikkatimi çekenler arasındaydı. İsviçreli sanatçı Daniele Buetti ise fuarın gözdelerinden biriydi. Son olarak Grayson Perry’nin “Map of Days” isimli eserinin önünde tam yirmi dakika durmuş olabilirim. Olağanüstü yaratıcı ve detaylı olan bu harita bir insanın kağıt üzerine dökülmüş hali gibiydi. Size önerim 2016 tarihleri açıklanır açıklanmaz kendinize bilet almanızdır ve ilk günden Haliç’in yolunu tutmanızdır. http://www.artinternational-istanbul.com/homepage http://www.milliyet.com.tr/artinternational-2015-yolculugunapembenar-detay-kultursanat-2038426/ Waterside” adlı bu bölüm dev heykellerden oluşmuştu. Daha sonra içeri girdim ve sekiz ana bölümü detaylarıyla gösteren haritalara doğru koştum çünkü kaybolmak mümkündü. Ana galerileri gezdikten sonra “Sahnedeki Videolar” bölümüne de uğradım. Farklı galerilerden katılan sanatçıların “Harabeler ve Yaralar” üzerine çekilmiş etkileyici filmleri gösterimdeydi. EKİM 2015 Köprü 8 HABERLER Charles H. Skipper ile Röportaj Charles H. Skipper: “Eğitim-öğretim hayatına donat satarak başladım” Anthony Jones’un yazın görevinden ayrılmasından sonra, bu sene Dr. Charles H. Skipper’ın yeni müdürümüz olarak atandı. Dr. Skipper’ın 29 Eylül- 8 Ekim tarihleri arasında taşınma öncesi, okulumuza ilk ziyareti sırasında onu yaklayabildik. Yoğun programı içinde bize de zaman ayıran yeni müdürmüzle, onu Robert Kolej’e tanıtmak için ufak bir röportaj yaptık. Köprü: Öncellikle Robert Kolej’e hoşgeldiniz! Okulumuzun bir parçası olduğunuz için nasıl hissediyorsunuz? Bay Skipper: İnanılmaz bir şekilde onurlu, ayrıcalıklı ve heyecanlı hissediyorum. Robert Kolej’i ilk kez bundan 20 yıl önce duydum. O zamandan beri Robert Kolej’i beğeniyorum. Köprü: Robert Kolej’i nereden biliyordunuz? Bay Skipper: Uluslararası okullar dünyasında uzun süredir yer aldığım için okullarla ilgili fazla bilgim var. En iyi okullar arasında Robert Lisesi var. Ayrıca oğullarımdan biri Virginia Üniversitesi’nde öğretmenlik yapıyor. Aynı zamanda uluslarası bir yarışmanın kurulunda çalışıyor. Bu yarışmada dünyanın her yerinden en yetenekli lise öğrencilerine burs teklif ediliyor. Öğrenciler Virginia Üniversitesi’ne gelip eğitimlerine devam edebiliyorlar. Oğluma Robert Kolej’de çalışacağımı söyleyince mutlu oldu ve “Robert çok ciddi ve iyi bir okuldur.” dedi. Köprü: Türkler hakkında ilk izlenimleriniz neler oldu? Bay Skipper: Dans yetenekleri (gülüyor)... Dünkü yatılı etkinliğindeki danslar inanılmazdı. Bazı kızlar bana dansı göstermeye çalıştılar; ama beceremedim. Dans konusunda gelişeceğim. Batı’da Türk yemeklerini ve kahvesini görüyordum; ama kesinlikle buradakilerle aynı değil. Buraya geldiğimden beri her şeyin tadını çıkarıyorum. Köprü: Türkiye’ye gelmeden önce önyargılarınız var mıydı? Bay Skipper: Size söylemeliyim, bununla ilgili bir sır var. Medya çalışanlarının bir işi var ve hayatlarını kazanmaları lazım; bunu hepimiz anlayabiliyoruz. Siz de gazetecisiniz; empati kurabilirsiniz. Bazen olayları abartabiliyorlar, bu da işlerinin bir parçası. Para kazanmak ve tirajı artırmak için bunu yapmak zorundalar. Bunu bir kusur bulmak için söylemiyorum, sadece böyle bir gerçek var ve bunun farkında olmalıyız. Bu durumu artık kabulleniyorum çünkü dünyanın çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaptım ve bir sürü yer gezdim; Orta Amerika’da, Güney Amerika’da Köprü Özsu Rişvanoğlu İdil Kara bulundum. Oralardaki manşetleri okusanız korkarsınız. Şu an Türkiye’de bir sürü olay var, bunun farkındayım. Genel olarak Türkiye’nin sınırlarının ötesinde olaylar var ve Türkiye bu olayların tam kalbinde. Türkiye önemli bir ülke, hep de böyleydi. Bu olayların farkındayız hepimiz; ama bu bizi durdurmamalı. Eğer kargaşa var diye bir yere gitmezsek, o ülkeyle iletişime geçmemiz zorlaşıyor ve insanlarla etkileşimimiz azalıyor. Bu şekilde dünyayı nasıl daha iyi bir yer haline getirebiliriz? İletişime geçmezsek insanlar arasındaki etkileşim nasıl gerçekleşecek? Tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki bu benim için bir tutku; yıllardır bunu yapmaktan zevk alıyorum; bu muhteşem bir şey. Ailem de buraya gelecek; iki oğlum var. Virginia Üniversitesi’nde çalışan oğlumun da iki tane oğlu var. Oğlum, karısı ve iki ufaklık gelecekler. Oğlumun çocuklarına Peanuts veya Mini Monos derim. David Jackson 8 yaşında ve Charles 6 yaşında. Gelecek yaz buraya gelecekler. Daha şimdiden plan yaptık bile. Küçük oğlum ise College of William and Mary’de çalışıyor. Üç erkek kardeşim var; onlar da seyahat planlarını yapıyorlar. Demek istediğim şu ki herkes buraya gelmek istiyor. Yani bilirsiniz, burası öyle bir yer, öyle bir okul, öyle bir şehir. Köprü: Hep bir öğretmen miydiniz yoksa başka işler de yaptınız mı? Bay Skipper: Bu muhteşem bir soru. Hayatıma şöyle başladım… Güleceksiniz ama, ortaokuldayken, 7. sınıfta ilk takımıma koçluk yaptım. Şöyle oldu… Eğitim dünyasında insanlar farklı şekillerde kariyerler edinebiliyorlar, değil mi? Ailemde liseden mezun olan ilk çocuktum. Benden önce kimse iyi bir eğitim almamıştı. Anlayacağınız üzere hiçbiri öğretmen falan değildi. Ama bir şekilde gençliğimde mükemmel öğretmenlerle ve koçlarla tanışma fırsatı bulmuştum. Hepsi bir bakıma beni yanlarına alıyordu. Ben ise bunu fark bile etmemiştim. Dediğim gibi henüz bir çocukken tam da bu şansımın sayesinde ilk koçluk işimi kapmıştım. İlginç olansa koçluk yaptığım takımın bir üst liginde sıradan bir oyuncu olarak oynuyordum. Bir koçun benden yaşça küçük takımlardan birini bırakması gerekmişti. Bana gelip “Charlie, bunu yapar mısın? Haftada sadece birkaç saatini ayırman yeterli.” demişlerdi. 13 yaşımda birden kendimi 4-5 yaşında çocuklara koçluk yaparken bulmuştum. Kariyerimde buraya geleceğimi o zaman bana söyleseydiniz, size gülerdim herhalde. Açıkçası öğrenmeyi hep sevmişimdir ve öğretmek de bununla beraber doğal olarak gelir zaten. Henüz üniversiteden bile mezun olmamışken öğretmenliğe başlamıştım bile. Tam zamanlı öğretmenler derslerine giremeyince onların yerini dolduruyordum. Tam olarak öğretmenliğe nasıl başladığımı anlatayım size. Üniversite son sınıftaydım. Evliydim ve hatta bir bebeğim bile vardı. 22 yaşımda 3 yıllık bir evliliğim ve bir bebeğim vardı. Ailemin fırınında çalışmaya başladım. Aynı zamanda lisans eğitimi alıyor ve yedek öğretmenlik yapıyordum. Sabah 3’te kalkıp fırına gidiyordum. Aşçı bendim, 7 veya 7:30’a kadar kurabiyeler ve kruvasanlar yapıyordum. 7:30’da babam gelip fırını devralınca eşim bebeği bana getiriyordu çünkü o da o saatte işe gidiyordu. Bir saat bebeğe bakıyordum. O küçük hindi şimdi büyüdü ve iki çocuğu var. Ama o zaman sadece bir bebekti. Onu güvenli bir şekilde oturturdum. Ama gezip her tarafına pasta bulaştırması beş saniyeden fazla sürmezdi. Arkamı döndüğüm anda kafasını donatların içine sokardı. Büyük değil de küçük donatlardan vardı. Dönüp baktığımda burnunda bir donat, kulaklarında, ağzında, yanaklarında, kafasında her tarafında birer donat olurdu. Böyleydi işte; lisans yapıyordum, yedek öğretmenlik, donat, aile… Tamamen şansıma, fırındaki müşterilerden biri aşağı sokaktaki bir okulun müdürüydü. Haftada bir kere gelip okul toplantısına çörekler EKİM 2015 HABERLER 9 alırdı. Bir gün geldi ve okulda bir öğretmenin mononükleoz olduğunu, onun yerine 6 hafta bakıp bakamayacağımı sordu. “Tabii ki de!” dedim “İşim bu.”. Altı hafta bitince elime bir sözleşme verildi. İşte öğretmenliğe böyle başladım. Mononükleoz olan öğretmen daha sonra benim bölüm başkanım oldu. Sonra okulun müdürü oldu. Sonra ben okulun müdürü oldum. O doktorasını yaptı. Sonra ben doktoramı yaptım. Kariyerinin sonundaysa bana geri döndü ve benim kadromda çalıştı. Mükemmeldi. Daha sonra maalesef vefat etti ancak eşiyle hala yakın arkadaşız. Taktığım papyonları göreceksiniz. Çoğu onundu. Hasta olduğunu öğrenince onlara artık ihtiyacı kalmadığını söyleyip hepsini bana verdi. Bütün papyonlarını bana bıraktı. Koleksiyonum böyle başladı. Özetle insanlara her zaman muhteşem donatlar yaptığım için öğretmenliğe başladığımı söylerim. Umarız ki bu röportaj size Dr. Skipper hakkında bir fikir vermiştir. Bir an önce görevine başlamasını ve papyonlarını görmeyi dört gözle bekliyoruz. Düşünen Spor Dergisi: SOCRATES Adını tıp ve filozofi doktorası bulunan Brezilya Milli Futbol Takımı’nın efsanevi orta saha futbolcusu “Sócrates” Brasileiro Sampaio de Souza Vieira de Oliveira ile MÖ 470-399 yılları arasında yaşamış olan, batı filozofisinin kurucuları arasında gösterilen ünlü filozof Socrates’ten alan bu spor dergisi, altı sayıdır okurlarına alışılmışın dışında bir spor dergisi deneyimi yaşatmaya çalışıyor. “Düşünen spor dergisi” sloganıyla yola çıkan bu dergi, Nisan ayından beri her ay başında yeni sayı çıkarmakta. Peki nedir bu Socrates? Derginin en büyük özelliklerinden biri diğer spor dergilerinden alışık olduğumuz gibi belli spor dalları üzerine—hatta bazen sadece bir spor dalında—belli konuları ele almayı reddetmesi. Derginin Eylül sayısının futboldan tenise, Amerikan futbolundan rugbye, snookerdan satranca, tekerlekli koşudan bisiklete, modadan yeni çıkan kitaplara ve The Maccabees grubu gitaristiyle yapılan röportajdan olimpiyatlara—hatta Osmanlı Devleti’nin olimpiyat tarihine kadar bütün bu konularda söyleyecek şeyleri var. Yani bu dergide ilginizi çekecek bir konuyu mutlaka bulursunuz. Derginin sıra dışı yaklaşımı ve belirli ilkelere sadık kalmaya çalışmasının yanında bazı gerçekler de var. Türkiye gibi gündemin futbolla belirlendiği bir ülkede futbol hakkında yazmadan bir spor dergisinin on sayıdan öteye gitme şansı maalesef yok. Socrates’in de bu konuda pek cesur davrandığı söylenemez. Potansiyel tiraj ve okur problemi doğrultusunda en çok sayfa futbola ayrılmış. Buna rağmen içindeki konu çeşitliliği ve yazıların kalitesi açısından diğer spor EKİM 2015 Uran Onuk dergilerine oranla açık ara önde olduğu da bir gerçek. Peki ne yazıyor bu Socrates? Her ay bir ana konu üzerine yazılar yazan Socrates’in en dikkat çekici özelliği bu yazıların çoğunun bir şekilde geçmişle bir köprü kurmaya çalışması. İçinde geçmişte yaşanan ve bugünün spor dünyasına şekil vermiş bazı olaylar, sporun efsaneleri, spor tarihi vb. gibi konular üzerine makaleler bulunan Socrates, yazılarının bilgilendirme amacı güden içeriği göz önüne alındığında neredeyse bir spor ansiklopedisi yerine geçiyor okurları için. Eylül sayısında 2001 yılında Avrupa Basketbol Şampiyonasında ikincilik ve 2010 yılında Dünya Basketbol Şampiyonasında ikincilik elde eden A Milli Basketbol takımımızın bu süreçte yaşadığı yükselişi ve ardından çöküşü konu alan “’79 Jenerasyonu” adlı röportaj yazısı en dikkat çeken yazılar arasında. Bu sayıdaki ana teması “Başlangıçlar” olan Socrates’i Türk spor medyasına yapmış olduğu bu sıra dışı başlangıçtan ötürü tebrik edelim ve dileyelim ki uzun yıllar bu “spor ansiklopedisini” okuma fırsatımız olsun. Köprü 10 HABERLER p Üzerine “Evrimsizlik. Varoluşun anlamını düşünmeden yaşamak. Tırnaklarını geçirdiğin bir inancın içine başını sokup analiz etmeden bir parazit gibi beslenmek. Hayata katkısız, gelişime duyarsız, evrene bilgisiz var olabileceğini sanmak... Tüketmek. Tüketerek tükenmek ve her an ölmek” (Akilah, 12) Felsefe ve tasavvuf. Ne felsefe ağdalı dilleriyle nutuklar atan sözde entelektüellerden ibaret, ne de tasavvuf da başı çarıklı ve gerçek hayattan elini eteğini çekmiş amcaların alanı.. Dini tekeline alan kimselerin kendi yarattıkları cehennemlerinde, kurallarına uymayanları oyundan atmak için kurdukları bir illüzyondur sadece; tasavvufun çarığı ve felsefenin süsü. “Düşün Bilge, cehennem nedir? Cahilin otoritesidir cehennem. Kendi küçücük aklıyla çözdüğünü sandığı evrenin kanunlarını, Yaradan’ın kurallarını öyle bir indirger ki varoluşun anlamını otomatik, sığ davranışlara dönüştürür. İmanı şekle sokar! Şekilcilik tamamen şeytani bir fikir tasarımıdır. ” (Akilah, 19) Olabilecek en temiz şekilde anlatıyor Azra Kohen, yıllardır bizi özümüzden uzaklaştırmak için nasıl planlar içine girdiğini sistemdekilerin. Böylece de narkozlu beyinlerimizin sistemdeki çöküntü noktaları nasıl bulamadığını . Pi basit bir roman değil. Bundandır ki özetlemeyeceğim size bu kitabı. Sadece nasıl benim dirilişime ışık tuttuğunu yazacağım. Fi- Çi ve Pi yolculuğu ihtiraslardan başlıyor. Estetik algısının hayatımızdaki inanılmaz etkisi anlatılıyor ilk kitap olan Fi’de. Güzelliğiyle her kapıyı açabilecek olduğunu sananların çöküşü var ikinci kitap olan Çi’de. Ve üçüncü kitap, BENlikten BİZi gerçekleştirmenin kitabı. Yaşama neden geldiğimiz, evrende nasıl bir misyonumuzun olduğu ve bunu gerçekleştirmek için neler yapabileceğimiz…Kitabı okuyunca fark ediyor insan ne şekilde uyutulmuş olduğunu. Kızlara “aptal” ama güzel muamelesi yapılmış çünkü korkmuşlar akıllı bir kadının gücünden. “Ne kadar az bilirse o kadar iyi. O kadar kolay teslim eder kendini o zaman” diye düşünmüşler..Oysa iki taraf da unutmuş emek harcamadan yaklaşılabilen bir kızın gerçek bir “kadın” değil sadece kimliğinden kaçan bir “zavallı” olduğunu. Ve o zavallılar aşağılanarak evrimleşmeye mahkum edilmiş. Bir gün küçük Köprü Ayliz Onur düşmekten yorulduklarında, neden burada olduklarını sorgulamaya başladıklarında; işte o zaman başlayacakmış onların yolculuğu. Erkeklereyse güce giden her yolun mubah olduğu söylenmiş. “Oyun kurucu olamıyorsan, oyundaki en iyi yeri kap Aslanım!” demişler. Sistemin içine girmelerini istemişler. Çünkü milyonları uyutan, din ticareti yapan ve haksızın haklıyı susturduğu bu düzenden para kazanmanın tek yolu sistemin içine girmekten geçiyormuş. “Bir insanın tüm dünyaya sahip olup kendi ruhunu kaybetmesinin kendi varoluşuna ne yararı var? Sorgulanmamış, analiz edilmemiş bir yaşam hiç yaşanmamıştır.” (AKİLAH,309) Düzen böyle olunca, çok az tohum çatlamaya cesaret edebilmiş. Çünkü ışığı içine alabilmek için çatlamak gerektiği gerçeği hoşlarına gitmemiş. Düzende yer edinmek, düzeni değiştirmekten çok daha kolaymış. Toplum kalıplara sokuldukça, kadın erkek herkes gelişime karşı bir duvar örmüş. Gelişim sorgulamayı talep eder. Sorgulamayan bir beyin itaat etmeye mahkumdur. Sorgulamaya başlayınca sistem çöker. Sistemin çökmesi de şu ana kadar geçen her saniyenin yanılsama olduğunu anlamak demektir. Yüzleşme cesaret gerektirir. Pi bir uyanış kitabı. Pi, kendini tanıma yolculuğunun önemli bir safhası. Kendiyle bir olmakla dış dünyadan elini ayağını çekmenin aynı olmadığının romanı Pi. Güzelliğe sığınmanın insanı sığlaştıracağının ve ancak “anlam”ı yakalamış bir yüzün güzel olabileceğinin hikayesi. Amaçsız bir insanın, evrenin enerjisini nasıl boşa kullandığının özeti bu kitap. Tükettiğinden daha fazla üretmek isteyen her beynin okuması gereken bir eser. EKİM 2015 HABERLER 11 Mamma Mia Here I go again... Beliz Aluç Mamma Mia Here I go again… Müzikal sevenlerin bildiği gibi Mamma Mia 29 Eylül – 4 Ekim arasında İstanbul Zorlu Center PSM’deydi. Çocukluğumdan beri tutkunu olduğum bu müzikali kaçırmamak için erkenden biletimi aldım. Abba’nın muhteşem müzikleriyle birlikte size müzik ziyafeti yaşatacak bu müzikal kesinlikle izlemeye değerdi. Müzikleri kadar konusuyla da sizi eğlendiren bu müzikal benim için çok güzel bir deneyimdi. Bazen Türkiye’ye gelen müzikallerde oynayan tiyatrocular sizi hayal kırıklığına uğratabiliyor. Eskilerden örnek vermek gerekirse “Cats” müzikali kelimenin tam anlamıyla bir hayal kırıklığıydı. Mamma Mia tiyatrocular alanında inanılmaz başarılıydı. Belki bir Broadway kadar olmasa da kesinlike takdiri hak eden bir kadroydu. Her performans birbirinden güzel ve dikkat çekiciydi. Sahnedeki muhteşem ambiyansı hissedebiliyordunuz. Sempatik tavırları, her halinden anlaşılan profesyonellikleri ve oyunun ortasında ana karakterlerinden birinin Türkçe “Sakin ol” demesi seyircilerin gönlünü kazanmalarına yetti. Sesleri de tiyatroculuk yetenekleri kadar güzeldi. Danslar, nefes kesen ambiyans, dekor her şey olması gerektiği gibiydi. Sahne değişimleri ve organizasyon da her şey gibi çok akıcı ve sorunsuzdu. Bütün gösteri boyunca toplam yirmi dört performans sergilendi. Gösteri bittikten sonra müzikalde olan parçalardan üç tanesini tekrar sergilediler. Bana kalırsa sergiledikleri en güzel parçalar “Money, money, money” ve “Voulez Vous” idi. İkisinde de koyulan emeğin ne kadar büyük ve saygı gösterilmeye layık olduğunu anladım. Gösteriden çıkarken herkes müzikalden bir şarkı fısıldıyordu. Yanımda oturan orta yaşlı bir kadın sonlara doğru kendini tutamayıp dans etmeye ve şarkıları mırıldanmaya başladı, ben de onun enerjisiyle kendimi şarkıları söylerken buldum. İnsanların yaşadıkları bu deneyimden ne kadar memnun kaldıkları yüzlerinden belliydi. O gece bir kez daha yeniden aşık oldum müzikale. İzleme hakkına sahip olduğum bu müzikali şiddetle tavsiye ederim. Bundan önce filmi de yapılan bu müzikali izleme şansınız olmadıysa mutlaka filmini izlemenizi öneririm. Yunanistan’ın muhteşem bir adasında geçen, Meryl Streep’in başrolunde oynadığı kesinlikle izlenmesi gereken bir uyarlama. Kahvenizi elinize alıp, çok rahat bir battaniyenin altına kıvrılıp izleyebileceğiniz, kış aylarında içinizi ısıtacak filmi izledikten sonra müzikalini de izlemek isteyeceğinize bahse girebilirim. Hadi, ne duruyorsunuz bu inanılmaz müzikali keşfetmenin tam da zamanı! resimler: http://www.zorlucenterpsm.com/mamma-mia EKİM 2015 Köprü 12 HABERLER Bir Bardak Metamfetamin Soğuk havaların da başlamasıyla, sıcak içeceklere olan ilgi her geçen gün daha da artıyor. Özellikle sabah titreyerek yürüdükten sonra kantinde bir bardak sıcak kahve alabilmek için beklediğimiz sıranın her geçen gün büyümesi buna bir kanıt. Kahve, biz öğrenciler için bir yudum enerji olabilir ama tutkunları içinse bir hayat felsefesi. Bu nedenle de iyi kalitede servis edilen kahve bulmak oldukça önemli. İrem Deyneli olarak kendileri kavurmaları. Yani o cam odadaki kahve makinesi sadece müşterilerin tulum ve maskelerle fotoğraf çektirebilmesi için değil, gerçekten kahve kavurmak için kullanılıyor. Her gün taze olarak kavrulan kahve çekirdekleri farklı yöntemlerle hazırlanarak isteğe Son iki yılda İstanbul’un çeşitli yerlerinde daha çok butik tarzında, yerel kahve dükkanları görmeye başladık. Üstünde çoğunlukla isminizin yanlış yazıldığı beyaz kağıt bardakların içerisindeki basit ve oldukça uzun bir sıra bekleten kahveler yerine daha kaliteli ve özenle hazırlanmış olanları tercih etmeye başladık. Ben de sizin için, geçen haftalarda Moda’da hem turistlerin dilinden düşmeyen ve hem de CNN ve NBC gibi yabancı medya kanallarına bile haber olan Walter’s Coffee Roastery’e gittim. Pazar günü öğleden sonra gittiğim Emmy ödüllü ‘Breaking Bad’ dizisinden esinlenilmiş bu dükkanı bulmak, kapısındaki kalabalık ve içeriden gelen müzik sesinden ötürü epey kolay oldu. Ülkemizde nadir bulunan “konseptli dükkan”lardan biri olan bu küçük şirin dükkanın bu kadar popüler olmasına şaşırmamalı. İçeri girdiğinizde kocaman bir periyodik tablo sizi karşılıyor. Kahvenizi karton bardakta alabilirsiniz ya da kafede oturmayı tercih ederseniz bizim Feyyaz Berker’de yaptığımız deneylerden de aşina olduğumuz beherlerden kahve içebilirsiniz. Burayı daha da ilgi çekici kılan şey ise cupcakelerin üzerlerinde mavi kristal şekerler olması ve çalışanların kahve kavururken sarı tulumlar ve maskeler giymesi. Kahvesini özel yapan asıl şey ise kahve çekirdeklerini günlük göre sıcak veya soğuk servis ediliyor. Ben (belki klişe olmasına rağmen) en sevdiğim kahve olan “latte”yi denedim ve gerçekten içtiğim en iyi kahvelerden biriydi. Eğer siz de farklı ve bir o kadar da lezzetli bir kahve arayışı içerisindeyseniz Walter’s Coffee Roastery’e yolunuzu düşürmenizi tavsiye ederim. Duygu Treni Dümensiz Yakın bir zamanda vizyona giren Dümensiz (Rudderless), müziğin her türlü soruna çözüm olabileceğini duygusal ve başarılı bir senaryo ile anlatan bir film. Bir başka başarılı performansını Almost Famous (2000) filminde sergileyen Billy Crudup başrolde. Ana karakterin depresyondaki oğlu trajik bir olay sonucunda hayatını kaybediyor. Sam, oğlunun müziğe karşı olan derin ilgisini keşfettikten sonra hayatı yüz seksen derece dönüyor ve yavaş yavaş hayatla tekrar barışıyor. Film boyunca izleyicinin yaşadığı yoğun duygular birikip en sonunda gözyaşı seline dönüşürken hiç ummadığınız yerlerde kahkahalara da boğulabilirsiniz. Gereksiz diyaloglarla zamanınızı Köprü Defne Demirer harcamayan, her ne kadar derin sözlere sahip olmasa da derin, etkileyici düşünceleri olabildiğince konuşmadan anlatan bu film, duyguların yüklendiği bir hız treni gibi; hikayenin kilit noktalarında insanı sersemletebilecek bir kurguya sahip. Filmde çalınan müzikler kaliteli ve duygusal olmasına rağmen her izleyiciye hitap etmeyebilir. Çeşitli izleyici kitlelerinin ilgisini çekebilecek Dümensiz, Sundance Film Festivali’nde gösterilen bağımsız filmlerden biri. Filmin konusunun ve olayların gelişmesinin her izleyici tarafından beğenilmeme ihtimali olsa bile filmin mesajı ve uyandırdığı duygular konusunda herkes ortak bir kanıya varabilir. Size filmle ilgili son bir tavsiyem var: Filmi büyük bir beklentiyle izlemeyin; sonunda bir mucize olmasını beklemeyin çünkü film gerçek hayatla paralel, Amerikan prodüksiyonları gibi kahramanlık ve kötü karakterlerin yenildiği tarzda bir film değil. Filmin belki de en etkileyici yanı bu: Gerçekçi olması. Resim 1 “Rudderless.” Time Out London. N.p., n.d. Web. 30 Sept. 2015. <http://www. timeout.com/london/film/rudderless>. EKİM 2015 HABERLER 13 Beethoven’ın İzinde Süreyya Operası Bir müzik dehası olan Ludwig van Beethoven’ın ünlü 9. Senfoni’sini mutlaka herkes duymuştur. Gelmiş geçmiş en iyi senfonilerden birisi sayılan bu uzun senfoni, 3 Ekim Cumartesi günü Kadıköy Süreyya Operası’nda, İstanbul Devlet Opera ve Bale Orkestrası tarafından çalındı. Bu tarihi ve etkileyici salonda; muhteşem, azimli ve son derece disiplinli bir orkestra ile çalınan senfoni tüm dinleyenleri mest etti. Beethoven’ın birçok eserinin arasında belki de en bilinen eseri olan 9. Senfoni, aslında çok büyük bir başarı örneğidir. Genç yaşlarında işitme yetisini yavaş yavaş kaybetmeye başlayan Beethoven, bir süre sonra müzikle arasındaki en önemli köprülerden biri yıkıldığı için büyük bir umutsuzluğa kapılır. Toplum içinde saygınlığını yitirmeye başlar, yazdığı eserler ise kimse tarafından beğenilmez. Fakat bir müzik dâhisi olan Beethoven hiçbir zaman çabalamaya son vermez ve müziğine devam ederek dört bölümden oluşan 9. Senfoni’yi yazmaya başlar. Eseri tamamladığı aynı günde hizmete açılan Viyana Saray Tiyatrosu’nda, sahnede orkestra şefinin yanında büyük bir gurur fakat aynı zamanda hüzünle durarak konserini verir. Konser sonunda halk öyle bir alkış yağmuruna tutar ki Beethoven’ı, bu alkış kraliyet için tutulan tüm alkışlardan daha büyüktür. Durmak bilmeyen bu alkış en sonunda kraliyete saygısızlık olmaması için polis tarafından zorla durdurulur. 9. Senfoni, uzun yıllar geçmesine rağmen günümüzde de hala en önemli eserlerden biri olarak anılır ve dünyanın çeşitli yerlerinde ünlü orkestralarca çalınmaya devam eder. 1972 yılında oylama sonucu Avrupa Birliği’nin milli marşı olarak seçilir. İnsan sesinin kullanıldığı bu ilk senfoninin sözleri şair Schiller’in Neşeye Övgü şiirine aittir. Konserin yer aldığı tarihi Süreyya Operası, Kadıköy’dedir. 1927 yılında Süreyya İlmen (Süreyya Paşa) Avrupa’daki tiyatrolardan etkilenerek Kadıköy’e de bir tiyatro binası yaptırmaya karar verir. Kurulduğu dönemlerde Kadıköy’de elektrik olmayan bu tiyatro binası, zamanla gelişen sinema akımına yenik düşerek, müdürlüğünü ilk olarak Nazım Hikmet’in babası Hikmet Bey’in yaptığı bir sinema EKİM 2015 Özge Erbay haline dönüştürülür. 2005 yılına kadar sinema olarak hizmet veren bu bina daha sonra Kadıköy Belediyesi tarafından kiralanarak restore edilir ve kültür merkezi haline getirilir. Restorasyon sırasında tüm kabartma heykeller, duvar boyaları ve resimler esasına bağlı kalınarak onarılmıştır. Konser alanına erkenden giderek 3. kat locadaki yerimizi alıyoruz. Salona tepeden bakan bu yerden hem sahneyi rahatça izleyebiliyor, hem de salonun sıcak ve güzel dekorasyonuna tamamen hakim oluyoruz. Konserin başlamasına belli bir süre olmasına rağmen salon tıklım tıklım doluyor ve tek bir boş koltuk bile kalmıyor. 7’den 70’e her yaş insan, koltuklarında sabırsızlıkla bekliyor ve orkestranın sahnedeki yerini almasıyla herkes nefesini tutuyor. İlk saniyelerden salondaki tüm seyircilerin tüylerini diken diken eden orkestra, tam anlamıyla olağanüstü. Kelimelerin yetmeyeceği güzellikte Beethoven’ın 9. Senfoni’sini çalan orkestra, yaklaşık yetmiş dakikalık bir performansla tüm seyircileri derinden etkilemeyi başarıyor. Orkestra ve korodaki tüm müzisyenlerin kusursuz bir şekilde çalıp söyledikleri bu muhteşem senfoni, hem kulaklara hem de kalplere hitap etmeyi başarıyor. Konserin sonunda salondaki herkes alkışlamak için ayağa kalkıyor ve şef susmayan alkışlara teşekkür olarak defalarca sahneye geri gelerek selam veriyor. Klasik müzikseverlerin çok ucuz fiyatlarla gidebileceği klasik müzik konserleri yıl boyunca Süreyya Operası’nda yer alıyor. Dolu dolu bir sonbahar programıyla müzikseverleri karşılayan Süreyya Operası, İstanbul’da klasik müziğin akışına kendinizi kaptırabileceğiniz en güzel yerlerden biri. Süreyya Operası fotoğrafı: “Süreyya Operas?’nda ‘Kuklac?’ Çocuk Müzikali.” Happy Nest. N.p., n.d. Web. 3 Oct. 2015. <http://happynest.com.tr/atolyeler/gezgin-kuslar-2>. Köprü 14 HABERLER Bubbleteria Gülhan Derya Değerli Her birimizin her gün en az bir kere gördüğü, yeraltında saklanmış, kapısından hiçbir gün koridor boyu kuyruklar eksik olmayan yemekhanemize hepimiz aşinayız diye tahmin ediyorum ve tabii sorunlarına da. Kulağa ne kadar ironik gelse de 300 dönümlük arazi üstünde kurulu olan okulumuzdaki kısıtlı alan dolayısıyla yemekhanemiz yıllardır Gould’un zemin katında küçük bir alanda kuruluydu ve bu da birçok sorunu beraberinde getiriyordu. En büyük sorun okulda herkesin aynı zamanda yemekhaneye sığamaması ve farklı zaman dilimlerinde yemek yemeleriydi. Peki sonuç ne oldu: yemek yemek için 12.50’ yi bekleyen, aç be aç derse giren 11 ve 12. sınıflar; tenefüslerinin ilk 20 dakikasını yemekhane önünde bekleyerek geçiren, tenefüs süresince kendilerine zaman ayıramayan 9 ve 10. sınıflar, 11.15’de yemeğe herkesten önce giren, dışlanmış Hazırlık sınıfları. Tüm bu sorunların farkında olan okul yönetimimiz, biz deniz kenarlarında Ebru Ermiş az bekleme düşüncesi de eklenince Bubbleteria yemekhane için ideal yer konumuna yerleşiyor. Ancak düşünceler bu olumlu ifadelerle sınırlı değil. Örneğin bazı öğrenciler Bubble ders yapılan sınıflara uzak olduğu için her gün oraya kadar gitmenin özellikle kış zamanında problem oluşturacağını düşünüyor. Yatılılar içinse onların öğle yemekleri yanında akşam yemekleri ve kahvaltılarını da Bubble’da yaptıkları düşünülürse bu problem daha da büyük hale geliyor. Aynı zamanda Bubble daha çok yatılılar tarafından hafta sonları zaman geçirilecek, futbol oynanacak bir yer olarak görülüyor ve yemekhanenin buraya taşınması onların geçirecekleri bu zamanları etkiliyor. Yani genel olarak baktığımızda Bubble çok büyük bir soruna güzel bir çözüm getirirken aynı zamanda da okuldaki (özellikle yatılı) öğrencilerin alanlarını kısıtlıyor. Bubble’la ilgili fikirlerin yanında aklımızda da henüz cevabını bulmadığımız sorular var. Mesela yeni yemekhane gerçekten uzun sıralarda bekleme sorununa çözüm bulacak mı? Kış aylarında ne gibi zorluklarla karşılaşacağız? Yatılıların problemlerine çözüm bulunabilecek mi? Bu soruların cevaplarını Şubat ayında hep beraber bulacağız. O zamana kadarsa herkesle beraber biz de merakla bekleyeceğiz. güneşin altında tatilin tadını çıkarırken tüm bu sorunlara dur demek için bir adım atmaya karar vermiş ve Bubbleteria Projesi’ni hazırlamış. Eğer her şey planlandığı gibi giderse 2. dönemde RC Ailesi olarak, 1000 kişi birlikte, yemeklerimizi eski Bubble alanında kurulu Bubbleteria’da yemeye başlayacağız. Bubbleteria’nın fotoğraflarını, nasıl işleyeceğini hepimiz az çok biliyoruz. Bu sırada da herkesin aklında çeşitli sorular, çeşitli düşünceler oluşuyor tabii ki. Yukarıda da açıkladığımız gibi, şu anki yemekhaneyle hemen hemen herkesin gerek zaman açısından, gerek başka konular açısından sorunları var. Bubbleteria bu sorunlara çözüm olması için yapılıyor. Bu nedenle de aslında bu proje herkes tarafında oldukça ilgi görüyor ve birçok öğrenci tarafından, özellikle de tenefüsünün çoğunu yemekhane sırasında harcayanlar tarafından, umut kaynağı haline geliyor. Yatılı, gündüzlü fark etmeksizin herkes yemekhanenin büyümesinden ve herkesin yemek saatinin aynı olmasından memnun. Aynı anda, okuldaki diğer dönemlerle de aynı yerde yemek yeme fikri zaten yeterince güzel, bir de bunun üstüne sıra beklememe, ya da daha Köprü EKİM 2015 HABERLER 15 Tulya Bekişoğlu ile Röportaj Rahmi Koç Müzesi’nde Robert Kolejli bir öğrencinin seyahat edip çektiği fotoğraflar sergileniyor. Bu öğrenci 11. sınıfta olan Tulya Bekişoğlu ve kendisi Robert Kolejin ender sanat öğrencilerinden biri. Eğer siz de onun çektiği fotoğrafları sergi de görmek ve ona destek olmak isterseniz, Rahmi Koç Müzesinde 29 Ağustos- 30 Kasım tarihleri arasında “3 Deniz 7 Liman” adlı sergisini ziyaret edebilirsiniz. Serginin detayları ve serginin Tulya üzerindeki etkilerini öğrenmek için de onunla küçük bir röportaj yaptık. Köprü: Sanata olan ilgin ne zaman başladı ve bu ilginin sende gelişmesinde kimin etkileri var? Tulya: Aslında sanata olan ilgimin başlamasıyla ilgili bir dönem olduğunu söyleyemem çünkü doğuştan itibaren aslında birazcık sanatın içinde bir yerlerdeyim. Annem ressam, babam da inşaat mühendisi olmasına rağmen sanata ve tasarıma ilgisi olan biri ve sanatçı olabileceğini düşündüğüm birisi. Bu yüzden ailemin benim üzerimdeki etkisini ve sanatçı olma kararını verdikten sonra bana verdikleri desteği göz ardı edemem. Küçükken aslında hepimizin anaokulunda yaptığı, seramikler, resimleri çok sevmemin sanırım sanatı tercih etmemde etkisi vardır. Köprü: Sence sanatçı nedir ve kendini sanatçı olarak tanımlıyor musun? Tulya: Ben sanatçı oluşunu bir yandan siyasete benzetiyorum. Annem bana derdi ki: “Fikirlerin doğru ve insanları doğru yöne çekmen gerek; bu yüzden siyaset oku.”. Ben de buna karşılık insanları ve fikirlerini değiştirmeyi, onları daha güzel insanlar yapmayı istediğimi belirtir ancak siyasetin bunu yalanlar kullanarak yaptığını düşünürdüm. Sanat ise bunu daha çok dürüstlük ve gerçeklik üzerinden yapıyor. Dolayısıyla bence sanatçı kendi duygularını ve hayat fikirlerini bir şeye yansıtan ve bu yüzden de bir değişime sebep olan birisidir. Kendimi sanatçı olarak tanımlıyor muyum, diye sorarsan, aslında iyi bir yerden başladığımı düşünüyorum, ama ne zaman sanatçı olduğunu anlarsın bunu bilmiyorum. Köprü: Örnek aldığın kişiler var mı? Bunlar çevrenden insanlar da olabilir. Tulya: Örnek aldığım kişiler tabii var, örneğin John Lennon benim için çok önemlidir. Kendi müziğini ve sanatını yapmanın haricinde dünyadaki savaş ve barış gibi evrensel konulara da önem verip bu yönden ilerlemesi beni her zaman çok etkiler. Ben aslında sanatın bir şeyler değiştirebileceğini onda gördüm. Onun haricinde performans sanatçılarından Maria Abromovic beni çok etkiler. Aslında sanatın insan psikolojisini ne kadar etkilediğini bize çok iyi gösteren sanatçılar beni her zaman etkiliyor. Köprü: Robert Kolej seni nasıl değiştirdi ve Robert Kolej’de sanata yeteri kadar değer verildiğini düşünüyor musun? Zeynep Karababa Tulya: Robert Koleje gelirsek en başta çok zorlandığımı ve biraz yalnız hissettiğimi itiraf etmek zorundayım çünkü RC bünyesinde genel olarak matematik ve fen alanlarında ilerleme zorunluluğu kaygısı var ve bu kaygıyı kırmak benim çevremde de biraz zor oldu. Hâlâ tamamıyla kırıldığını düşünmüyorum. İlk başlarda insanların size hiçbir şey beceremediğinizi düşünüp, bu yüzden sanata yöneldiğinize inanmaları beni derinden etkiledi. Ama sonra, insanların böyle düşünmesinin suçunu sosyal devlette aradım. Bunun nedeni biraz toplumun bize öğrettiği olgulardan kaynaklanan bir düşünceydi. Bu yüzden çevremdekilere sakince seçtiğim yolu açıklamaya başladım ve artık daha fazla insanın beni desteklediğini düşünüp mutlu oluyorum, hayatlarında bir şey değiştiğini gördüğüm için. Onun haricinde bir yandansa RC’nin bana çok yardımcı olduğunu düşünüyorum, mesela bana: “Ben görsel sanatlar lisesindeyim, keşke RC’de olsaydım.” diyen arkadaşlarım var. Eğer RC’de olmasaydım bu kadar dergi ve poster tasarımı yapıp kendimi geliştirme imkânı bulamazdım, herhalde. Her ne kadar matematik ve fen alanlarından dolayı fark edilmese de RC’de gerçekten sanata çok değer veren dersler var ve seçmeli dersler sayesinde onları seçip, kendi yönümü belirleyip ilerleyebildiğim için memnunum. Köprü: Peki bu sergi işi nasıl gerçekleşti bundan biraz bahsedebilir misin? Tulya: Sergi işinin gerçekleşmesi ise şöyleydi: Serginin küratörü babamla iş yapmıştı ve o zamanlar babam ona onun yaptığı reklam işlerinin fotoğrafını benim çekebileceğimi söylemişti ancak o sadece profesyonellerle çalıştığı için beni ilk önce reddetmişti. Bir gün babamla beraber bir iş yaparken internetten buldukları bir kuş fotoğrafını satın almaya çalışıyorlar ama sanatçıya ulaşamıyorlar. Sonrasında ise ben babama bir kuş fotoğrafı gönderdim ve babamda ona gösterdiğinde o fotoğraftan çok etkilenmiş ve babama bunu almaları gerektiğini söylemiş. Babam da ona bu fotoğrafın benim olduğumu söyleyince, benim gerçekten bir şeyler başarabileceğime inanmış. Sonra eline böyle bir proje gelince, aklına ilk gelen kişi ben oluyorum ve benimle iletişime geçiyor. Tabii, bu kadar inanılmaz isimlerin olduğu bir projeyi reddetmem EKİM 2015 Köprü 16 mümkün değil ki onun haricinde seyahat benim en çok sevdiğim şey, seyahatin olduğu bir projeyi reddetmem hiç mümkün değil. Köprü: Sergi hakkında biraz bilgi verebilir misin? Tulya: “3 Deniz 7 Liman” için antik liman kentlerindeki kültürel, sosyal ve ekonomik ilişkileri inceleyen konferanslar yapıldı, üniversiteler ve konsolosluklar bunu yürüttü. Biz de bu şehirleri seyahat ederek fotoğraflar çektik. Aslında serginin açılış günü de aslında bütün bu konferansları yöneten profesörler için bir kapanış günü, kutlama partisi gibiydi. HABERLER Köprü: Bu yaşlarda çoğumuzun sergisi olmuyor, sen bu sergiye hazırlanma esnasında ve sergi sonrasında nasıl hissettin? Bu sergi seni değiştirdi mi? Tulya: Sergiye hazırlanma esnasında çok büyük bir yük altında ezildiğimi hissettim, bu sonuçta benim için iş gibiydi. Sanat konusunda özgür olman gerek ve kendi kararlarını kendin vermen gerek ama bir yandan da çok fazla kısıtlama ve kalıplar içinde sanatımı yapmaya çalışmak beni aslında stres altına soktu. Ama bu işi yaptıktan sonra aldığım övgüler beni çok mutlu etti ve gururlandırdı. Bu sergi benim kesinlikle hayal ettiğim hayatı bulmama yardımcı oldu. Dolaşmak ve fotoğraf çekmek hayatıma dair yapmak istediğim şey olduğunu anladım. Bir nevi geleceği hissettim. için tuhaf bir deneyim oldu, şu an 100. günü aşmış bulunmaktayım. Bu kadar uzayacağını tahmin etmiyordum aslında. Yaptığım iş hakkında çok iyi yorumlar aldım ve beni iyi hissettirdi. Çünkü genelde içime kapanık bir insanım, ama şu an bu günlük sayesinde bunu biraz aştığımı düşünüyorum. Aynı zamanda geri dönüp bir fotoğrafa bakıp o gün yaptıklarımı hatırlıyorum bu biraz benim geçmişimi ve o anımı canlı tutma yolum. Beni instagram ve facebooktan takip edebilirler ve şu sıralar kendi websitem üzerinde çalışıyorum. Köprü: Senin gibi tatlı bir sanatçıyla röportaj yapmak benim için bir zevkti. Tulya: Teşekkür ederim. Senin gibi güzel röportaj yapan bir insanla çalışmak da benim için büyük bir zevkti. Köprü: Senin gibi bir sanatçıyı sosyal medyadan takip etmek isteyen okurlar olabilir. Sosyal medyada aktif misin? Tulya: Sosyal medyada çok aktifim, özellikle de şu aralar. Digital diary denen bir şeyle uğraşıyorum, her gün bir fotoğraf koyup altına o gün yaşadıklarımı ve hissettiklerimi yazıyorum. Aslında bu benim ZERO’yla Yeniden Başlangıç ZERO, 2 Eylül’de Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergilenmeye başlandı. “Geleceğe Geri Sayım” felsefesi altında gelişen ve bir başlangıç olarak kabul edilen ZERO, bana göre kaçırılmaması gereken bir etkinlik. Bu akım sayesinde sanatın yeniden doğumunu gözlemleyebiliyor ve bu felsefe altında sanatın kendi içinde nasıl geliştiğine tanık olabiliyorsunuz. Özellikle sanat severlerin kaçırmaması gereken bir sergi. Ayrıca önyargılı da olmamak lazım. Sergi hakkında konuştuğum arkadaşlarım arasında modern sanata ilişkin düşüncelerinden dolayı sergiye sıcak bakmadıklarını söyleyenler oldu. Ne var ki, akımın sanata getirdiği değişik bir bakış açısı var. Ve bu bakış açısını kazanabilmek için de ZERO görülmesi gereken bir sergi. Öncelikle, ZERO nedir? ZERO, 2. Dünya Savaşı sırasında dünyanın karşılaştığı yıkıma ve olumsuzluğa karşı 1957’de Düsseldorf’ta doğan sanat akımıdır. Bu akımın doğma sebebi de sanatçıların kendi sanatlarını gösterme konusunda çektikleri sıkıntılardı. Sanatçılar Dünya Savaşı’ndan kaynaklanan sanatsal durağanlık nedeniyle eserlerini sergileyebilecek galeri bulamamaya başladılar. Bu durumun getirdiği sıkıntıyla Alman sanatçılar Heinz Mack ve Otto Piene duruma müdahale etmeye karar verdiler. Sahip oldukları felsefe eğitimleriyle kendi sanat anlayışlarını birleştirdiler. Bu durumun sonunda da “Sanat sıfırdan başlamalı.” prensibi doğdu. Dünyanın her tarafından sanatçılar yenilikçi düşüncelerle bu akımın bir parçası olmak için adım attılar ve uzun zamandır bastırılmış düşüncelerini ifade edebilme şansını buldular. İkilinin arasına Günther Uecker’in de girmesiyle akım iyice güçlendi, bu gücü de etrafına gösterebildi. Her ne kadar etkileyici bir sergi olsa da tarza uyum saplamak başta zaman alabilir. Serginin başında kendinizi bu sanat akımının içinde kaybolmuş hissedebilirsiniz. Yeni düşüncelerin başlangıcı olan bu akımın sanatçılarının düşünce yapısını benimseyebilmek kolay olmuyor. Ancak bu serginin en iyi taraflarından biri akımın kendi içinden ayrılan bölümlerinin açıklamalarının yanlarına yazılmış olması. Mesela ışık Köprü Ceren Kuran ve gölgenin, titreşimin, yuvarlak şeklinin hepsinin bu akımın içinde kendilerine nasıl yer edindikleri ve bu unsurların akımı nasıl geliştirdiği anlatılmış. Bu da sergiyi gezenlere ZERO’nun iç yüzünü görebilmek için inanılmaz bir olanak sağlıyor. Bunun dışında, akımda yer alan sanatçıların eserleri de bölümlere ayrılmış. Eserlerinin yanına da o sanatçının sanatın kendisi için neyi ifade ettiğini anlattığı bir sözü bulunmakta. Sözleri okuyup sanatçıların eserlerine tek tek baktığınızda o sanatçının akımı nasıl yorumladığını ve onun için ZERO’nun ne demek olduğunu iyice anlayabiliyorsunuz. Bütün bu açıklamalar, sözler, akımın kendi içindeki unsurları, sanatçılar vb. sizin giderek ZERO’yu daha çok benimsemenize olanak sağlıyor. Bu sayede de ayrı bir keyif alıyorsunuz sergiden. Daha önce de dediğim gibi, her ne kadar ZERO birçok sanatçıyı aydınlatmış ve sanata yeni bir bakış açısı getirmiş olsa da akım 1960’ların sonuna doğru gücünü ve etkisini kaybetmeye başladı. Sanatçıların ZERO adına yaptıkları eserler azaldı. Şu anda da, ZERO’nun tekrar insanlara tanıtılıyor olmasının sebeplerinden biri de akımı yeniden canlandırabilmak ve akıma eski gücünü kazandırabilmek. ZERO birçok sanatçıyı derinden etkilemiş bir akım. Bence, sanata bu düşünceleri kazandıran bir akımın görülmesi ve tanınması gerekiyor. Sanatta bastırılmışlığın nasıl sonuçlar doğurabileceğini gösteren bir sergi. İçinde, sanatı tekrardan keşfetmeye çalışmanın inanılmaz macerasını ve öyküsünü barındırıyor. Geleceği sanatla birleştirmeye ve anlatmaya çalışıyor. 10 Ocak’a kadar sürecek bu zengin sergide kaçırılmaması gereken birçok unsur var. Umarım siz de bu unsurları yakalayanlardan olursunuz. “’Zero’ Iyimserlik Getirecek.” ZAMAN. Musa İğrek, 10 Aug. 2015. Web. 01 Oct. 2015. EKİM 2015 HABERLER 17 RC UNESCO Kulübü Türkiye’deki ilk Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) kulübü, 2014 sonbaharında Robert Kolej’de kuruldu ve şu anda da Türkiye’de yalnızca Robert Kolej’de bulunmaktadır. RCUNESCO kulübünün kurulmasında Ms. Sebüktekin’in fikrinden yola çıkılarak, öğrenci etkinlikleri ofisinden Gülay Kösedağı’nın liderliğinde kurulmuştur. “Dünya mirası” uluslararası bir değere sahip olan ve korunma altına alınması gereken doğal oluşumlar ve kültürel yapılara denir. Kulüp, Türkiye’deki “dünya mirası” kavramının gelişmemiş olması, sayısız doğal ve kültürel miraslarımız olmasına rağmen UNESCO Dünya Mirasları Listesinde yalnızca on beş adet mirasımızın yer alması ve miraslarımızı koruma bilincinin oturmamış olması gibi birçok neden yüzünden açılmıştır. Kulüp yeni olmasına rağmen, 2015-2016 öğretim yılında, şimdilik, on beş üyeye sahiptir ve bir yazılı ile bir sözlü sınavı geçerek kulübe girmiş olan bu grupla projelerini hayata geçirmeyi hedefler. Kulübün iki büyük projesinden biri Robert Kolej’i 181 ülkeden on bin okulun üye olduğu ve üyeleriyle uluslararası anlayış, barış, kültürlerarası diyalog, sürdürülebilir bir kalkınma ve kaliteli bir eğitim üzerine çalışan UNESCO Ortak Okullar Projesi Ağı’na (ASPNet) üye Elif Hamutcu yapmaktır. Robert Kolej’in böyle önemli bir kuruluşa üye olması, okulu ‘barış yol göstericisi’ yaparak Birleşmiş Milletler altında uluslararası bir rol alma şansını verecektir. Kulübün ikinci büyük projesi ise milli bir mirasımızı Dünya Miraslar Listesine aday göstermek veya aday olan bir mirasımızın listeye girmesine katkıda bulunmaktır. Bu proje aynı zamanda toplumda ‘mirasa sahip çıkma’ bilincini yaratmayı da amaçlar. UNESCO kulübünün öğrenciler tarafından en ilgi gören kısımlarından biri de düzenlemeyi planladığı yurt içi ve yurt dışı gezilerdir. Kulüp her sene yurt içindeki veya yurt dışındaki mirasları ziyaret edecek en az bir gezi düzenlemekle beraber, Tarihi Yarımada gibi, İstanbul içindeki dünya miraslarımızı da gezip hakkında daha çok bilgi edinmeyi planlıyor. RCUNESCO, doğal ve kültürel dünya miraslarımıza sahip çıkmak, ülkemiz ve okulumuzun değerlerini artırmak isteyen, tarihe ilgi duyan ve seyahat edip öğrenmeyi sevenler için mükemmel bir kulüp. Bir Üçüncü Dalga Kahve Dükkanı: Luzia Zeynep Özkan Aylardan Mayıs’tı ve ben Arnavutköy sokaklarında yürüyordum ta ki içinde kocaman bir aslan heykeli olan bu şirin kahve dükkanı beni durdurana kadar. İlk bakışınızda zaten bu kahvecinin tarzının diğerlerinden farklı olduğunu anlayabilirdiniz. Mekanın çalışanı, bir esnaf misali geçmiş dükkanının önüne etrafı izliyor. Selam verip girdim içeri. Hem alt kata hem de üst kata göz gezdirdim. Birkaç fotoğraf çekmeyi de unutmadım. Aşağı iner inmez orada oturan çalışanla tanıştım. Adı Aslı’ydı. Havadan sudan konuştuktan sonra konu Luzia’ya geldi. Luzia, ilk olarak Almanya’da, yönetmen Kaan Müjdeci ve kardeşi Yasin Müjdeci tarafından evlerine yakın bir yerde açılmış. Paraları pek yeterli olmadığı için oraya kendi ve arkadaşlarının evlerinden, eskicilerden ve antikacılardan koltuk, masa, sandalye getirmişler. Almanya’daki kahveci tutulunca aynı konseptte bir kahve dükkanını buraya, Arnavutköy’e açmaya karar vermişler. Buradakinin de eşyaları aynı şekilde toplanmış; eskiciler, antikacılar ve birkaç dosttan. Bu kahve dükkanı lamba kullanmayarak, her akşam 50-60 mum yakarak farkını ortaya koyuyor. Sabah sekizden gece ikiye kadar açık olan bu kahveci artık sadece bir kahveci değil. Kısa süre önce menülerine yemek de eklediler. Aynı zamanda her Cumartesi Luzia’ya bir DJ geliyor. Cumartesi geceleri parti konsepti var anlayacağınız. Genel olarak Luzia gayet salaş, bir başka deyişle bir üçüncü dalga kahve dükkanı. Gidip oradaki çalışanlarla bile muhabbet edebilirsiniz. Piyano çalıyorsanız üst kattaki ahşap piyanoyla Luzia’ya kendinizi dinlettirebilirsiniz. Okulun her etkinliğinden önce Bebek ve Ortaköy’de volta atmaktan sıkıldıysanız gelin bir çay koysunlar size burada. Eğer yolunuz Luzia’ya düşecek olursa okul kartınızı almayı unutmayın çünkü Robert Kolej öğrencilerine %20 indirim yapıyorlar. Bir de benden Aslı’ya selam söyleyin. Aslı, siyah kıvırcık saçlı olan. EKİM 2015 Köprü 18 HABERLER Yeni Türk Müdürümüz: Nilhan Çetinyamaç Bu sene okulumuzda gördüğümüz en büyük değişikliklerden biri yeni Türk Müdürümüz, Nilhan Çetinyamaç idi. Bayrak törenlerinde veya koridorlarda hep o güler yüzüyle gördüğümüz yeni Türk müdürümüzü kaçımız tamamen tanıyor? Okul başlayalı henüz bir ay olduğu için çoğumuz Nilhan Hanım’la henüz iletişime geçmemiş olabiliriz. Fakat endişelenmeye gerek yok; biz sizlerle Nilhan Hanım arasındaki köprüyü kurmaya çoktan gönüllü olduk. Bunun için Nilhan Hanım’a kendisi hakkında en çok merak edilen soruları yönelttik. Umarız röportaj esnasında aldığımız keyfi siz okuyucularımız da iletebilmişizdir. Köprü: Robert Koleje gelene kadarki serüveninizi bize biraz anlatır mısınız? Nilhan Çetinyamaç: Ben ‘83 İzmir Amerikan Kız Koleji mezunuyum, daha sonra Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdim. Mezun olunca öğretmenlik yapmaya karar verdim ve hep özel okullarda çalıştım. 10 yıl boyunca lise düzeyindeki okullarda İngilizce öğretmenliği ve bölüm başkanlığı yaptım. Daha sonra 1997’de, sekiz yıllık eğitim yasası ile birlikte, Amerikan Kolejinin ortaokulu kapanmak durumunda kalınca, bu kıymetli okulların devamın sağlamak için kurulan SEV Okullarında yönetici olarak çalışmaya başladım. 18 yıl İzmir SEV’de yönetici olarak çalıştım. Okulun ilk kuruluş anından beri görev yapmış olmak ve büyümesine, gelişimine eşlik etmek beni birçok alanda geliştirdi. Hem yurt içinde hem yurt dışında birçok eğitim ve sertifika programını tamamladım. Akademik konular hakkında araştırmaya yapmaya, yeni bilgiler edinmeye özel bir ilgim var. Eğitim sektöründeki yenilikleri takip etmeyi seviyorum. Bu nedenle çalıştığım kurumda, hep akademik yaşamın içinde aktif olarak yer aldım, yeni projelerin ve çalışmaların uygulanmasına katkıda bulunmak üzere çalıştım. Bu süreçte çocuklardan, gençlerden çok şey öğrendim, öğreniyorum da. Benim meslek serüvenimde hep önceliğimde öğrenci oldu, onların öğrenme merakından kopmamaları ve gelişmeleri benim için daima birinci sırayı aldı. Simay Yazıcıoğlu Nilhan Çetinyamaç: Lütfen, lütfen iletişim kursunlar. Yanıma gelsinler, sohbet edelim, onları tanımama fırsat versinler. Kapım hep açık, ama galiba ofisimin yeri onların çok yolunun üstü değil. Ben öğrencilerin kişisel gelişimleri, onların projeleri ve hayalleri ile çok ilgileniyorum, bunları duymak beni mutlu ediyor. Lütfen paylaşsınlar. Nasıl iletişim kurabilirim diye ben de düşünüyorum, yollar arıyorum, bu konuda önerilere açığım. Köprü: Bundan sonrası için hedefleriniz nelerdir? Nilhan Çetinyamaç: Daima hedeflerim vardır; bence hedefler illa çok büyük olmak durumda da değildir. En yakın hedefim, Robert ailesinin kabul görür bir bireyi olmak, öğrencilerimi iyi tanımak. Bu kuruma artı değerler sağlamak, geliş ve burada varoluş amacımı en verimli hale getirmek. Öğrencilerin olumlu bir öğrenme ortamında bulunmalarına destek vermek. Yaşamda “Ben iyiyim.” deme lüksümüz olmadığına inanan insanlardanım, her zaman geliştirecek bir yönümüz, öğrenecek bir şeyimiz vardır. Tabii bir de biraz İstanbul’u öğrenme hedefim var, geldiğimden beri Yandeks’e rağmen sürekli kayboluyorum. Köprü: Henüz Robert Koleje gelmeden önce okulumuzu nasıl bilirdiniz? Nilhan Çetinyamaç: Robert Kolejin Türkiye’nin en iyi özel okulu olarak bir bilinirliği vardır. Eğitim alanında önemli bir yeri olduğunu biliyordum. Yetiştirdiği öğrencilerin, akademik ve sosyal alanlarda Türkiye’de önemli misyonlar üstenlemiş kişiler olduğunu biliyordum. Köprü: Geldiğinizde bu fikriniz değişti mi, daha olumlu veya daha olumsuz bir izlenime kapıldınız mı? Nilhan Çetinyamaç: Asla olumsuz bir izlenimim olmadı, düşündüğüm gibi olduğunu biliyordum. Şu an bol bol gözlem yapıyorum, okul yaşantısına dahil olmak için çalışıyorum, sistemi ve düzeni derinlemesine tanımaya gayret ediyorum. Şansım burada benim için çok yabancı bir düzen olmaması; Robert Kolej ile hem yetiştiğim hem de uzun yıllar çalıştığım okul arasındaki benzerliklerin olması alışma süremi hızlandırdı. Köprü: Öğrenci bünyesini nasıl buldunuz? Nilhan Çetinyamaç: Öğrencileri çok beğendim; son derece olgun ve saygılı, kendini iyi ifade eden, ne istediğini bilen gençler olduklarını görüyorum. Hedefleri olan gençler ve çok yönlü yetişiyorlar; bu harika çünkü bu ülkenin bu yapıda gençlere ihtiyacı var. Köprü: Öğrenciler sizinle nasıl iletişim kurabilir? Çekinmeden koridorda yanınıza gelip bir sohbet başlatabilirler mi mesela? Köprü Özsu Rişvanoğlu EKİM 2015 HABERLER 19 Yatılı bir “Prep” Olmak Ben bu sene okula başlayan bir hazırlık öğrencisiyim ve yurtta kalıyorum. Şu ana kadar okulda yaşadıklarıma dair genel bir değerlendirme yapmak, bu durumu sizlerle paylaşmak isterim. Öncelikle, tüm derslerin İngilizce olması beni zorluyor. Derdimi yine İngilizce anlatmak zorunda kaldığım için daha çok zorlanıyorum. Kimi zaman ödev verildiğini anlıyorum ama ödevin ne olduğunu anlamıyorum. Bir de ikinci yabancı dil var tabii. Eski okulumda hiç öğrenmediğim, hiçbir şey bilmediğim bir dili öğrenmeye başlıyorum yavaş yavaş. Okula alışmaya çabalıyorum bir yandan, bir yandan da kaybolmamaya uğraşıyorum. Bambaşka çevrelerden, şehirlerden gelmiş, farklı inançları olan, farklı kültürlerde büyümüş kişileriz. Saygı duymayı öğreniyorum, farklılıkların zenginlik olduğuna daha çok inanmaya başlıyorum. Her ne kadar zorlansam da, başarıya ulaşmanın kolay olmadığını ve fedakarlık gerektirdiğini anlıyorum. Sorumluluk almayı öğreniyorum. Bilge Deniz Koçak Yepyeni bir hayatım var artık. Eski arkadaşlarımdan ve ailemden uzakta...Bazen vazgeçmeyi düşünüyorum ama bu okulda okuduğumu başkalarına söylerken ne kadar gururlandığım geliyor aklıma. Bu okulu hayal ederek sınava çalışan sekizinci sınıfları düşünüyorum. Ne kadar şanslı olduğumu... Ne olursa olsun, doğru yerde olduğuma inanıyorum. Pişmanlık bana çok uzak. Benim gibi hisseden tüm arkadaşlarıma yola devam etmemiz gerektiğini söylemek istiyorum. Her şeyin daha güzel olacağını ummaktan başka yapılacak bir şey yok gibi görünüyor. Sabırlı olalım ve zamanın bizi şaşırtmasına izin verelim. Vicdanınızın Sesine Kulak Verin! Sınavlar, proje teslim tarihleri, sunumlar, finaller derken bütün bir ders yılı boyunca dayanmamızı sağlayan tek şey yaza dair hayallerimiz. Hepimiz okulların kapandığı günü iple çekiyor ve sonrasında tüm yaz boyunca geç saatlere kadar uyuyacağımız sabahların, bütün gün kitap okuyarak pinekleyeceğimiz günlerin, denizin ve güneşin hayalini kuruyoruz. Bizim için geçireceğimiz o üç ayın her günü teker teker değerli. Ne mutlu bize ki o değerli günlerimizi başkaları ile paylaşmaktan yoksun değiliz! Bu okulda okuyup da en az bir yazını topluma hizmet projelerine ayırmayan yoktur. Hatta pek çoğumuz bize verilen topluma hizmet projesi saat zorunluluğunun kat be kat üzerinde çalışmalarda gönüllü olarak yer alıyoruz. Her sene okul genelinde gerçekleştirilen proje sayıları ve bu projelere katılan öğrenci sayısı da katlanarak artıyor. Bu yıl ise okulun neredeyse yarısı, 420 öğrenci 24 farklı şehirde okul boyama, çevre düzenleme, huzurevi, RKANEP, spor, matematik gibi farklı alanlarda projelerde yer aldı. Hani bu okulda okuyan her öğrencinin çok yönlü olmak gibi bir çabası var ya; işte yaptığımız topluma hizmet projeleri bize bu beceriyi kazandırma yolunda büyük öneme sahip. Biz tüm bu projeleri gerçekleştirmek için Türkiye’nin kuzey doğusunda Artvin-Arhavi’den tutun güneyine Mersin-Silifke’ye, batısında İzmir-Yeni Şakran’dan tutun doğusuna Kars’a seyahat ediyoruz. Gittiğimiz şehirlerde bambaşka kültürlerle tanışıyoruz, geçirdiğimiz bir haftalık süre içerisinde oranın insanlarından öğrendiklerimizi de kefemize katarak giderken sahip olduğumuz bakıştan tamamen farklı bir anlayışla evlerimize dönüyoruz. Bu durumu en iyi, sanırım 9. Sınıf öğrencisi Merve Nur Erkoç ifade EKİM 2015 Melisa Oğuz ediyor, “… belki de öğrendiğim en önemli şey insan ayrımı yapmamak oldu. Irkçılığın aslında bizi vatan olarak ne kadar çok hırpaladığını aynı anda hem Türk hem Kürt hem de Suriyeli çocuklarla oynarken öğrendim. Nerede doğduğumuzun ya da atalarımızın kim olduğunun ne önemi var ki? Hepimiz en nihayetinde insan değil miyiz? Beraber aynı heyecanı yaşıyorsak, aynı duyguları paylaşıyorsak biz bir toplumuz demektir. Adana’da kardeşlerimle, öğretmenlerimle ve arkadaşlarımla biz koca bir toplumduk. Yedi gün boyunca birçok anı yaşadık ve unutulmaz dersler öğrendik. Bu derslerin bizi ileride daha duyarlı vatandaşlar yapacağından hiç şüphem yok. Okuluma ve THP ofisine bana ve arkadaşlarıma bu fırsatı sundukları için minnettarım.”. Yani sözün özü şu ki, hepimiz ileride farklı dallarda ve farklı konumlarda çalışıyor olacağız. Bir insanın hayatta başarılı olması sadece gittiği üniversitelerde, aldığı notlarda, yazdığı doktora tezlerinde saklı değil. Hayatta başarılı olmanın tek bir anahtarı var o da vicdan sahibi birer insan olmak! Çalıştığın ortamlarda çeşitliliği yadırgamadan bu çeşitlilikten bir topluluk yaratmak, yarattığın topluluktaki her insanın kaynaşmasını sağlamak, birbirinden beslenmek… İşte bize bu yöndeki gelişimimiz konusunda yardımcı olan Topluma Hizmet Projeleri Ofisi çalışanlarının hepsine teker teker teşekkür ediyor ve bu projelerde yer almış arkadaşlarımı vicdanlarının sesine kulak verdikleri için teker teker bir daha kutluyorum. Köprü 20 Karaköy Turu Cuma günü okul çıkışı Karaköy’e gidiyoruz ve turumuza başlıyoruz. Okul çıkışı aç olduğumuzdan hemen kendimizi Karaköy ara sokaklarında olan Muhit’e attık. Muhit- Kafe (₺₺) Açık alanı olan Muhit, okul sonrası stresimizi hemen aldı üzerimizden. Cuma akşamüstü gitmemize rağmen rahatça yer bulduk ve havadar ortamına kaptırdık kendimizi. Kalabalık olmasına rağmen sohbet etmeyi zorlaştıran bir gürültü yoktu. Ara sokakta olduğundan arka planda rahatsız edici bir sokak gürültüsü de yoktu ve oturduğumuz süre boyunca keyifli dakikalar yaşadık. Kalabalık gruplar halinde de ziyaret edilebilecek olması Muhit’i tam anlamıyla arkadaş buluşmalarının yeri yapmıştı . Fiyatlarının da uygun olması öğrencilerin daha fazla gelmesini sağlamıştı. Bizim dışımızda da bir sürü öğrencinin olması bunun kanıtıydı. Menüde fazla seçenek olmamasına rağmen herkesin zevkine uygun başlıca lezzetler mevcuttu. Yemeklerin hızlı gelmesi ve yemek sunumunun iyi olması da bu uygun fiyatlı yeri daha da yükseltti gözümüzde. Biz avokadolu tost, hamburger ve çıtır tavuk parçaları yedik. Tavuk parçalarının sosunun değişik olması bu lezzeti farklı kıldı. Kullanılan avokado da tostu zenginleştirmişti. Sadece hamburger biraz az pişmişti fakat bunu da garsonlara söylememiz gerekirdi diye düşünüyoruz. Muhit’in müdavimlerinden olan 11.sınıf öğrencisi İrem Baytaş, “Eski okulumdan olan arkadaşlarımla buluşmaları genellikle burada yapıyoruz. Hem fiyatların uygunluğu hem de yemeklerin lezzeti burayı buluşmalarımızın vazgeçilmez yeri yaptı. Kalabalık gelmemize rağmen her seferinde karnımız tok ve yüzümüzde gülümsemeyle ayrıldık buradan.” HABERLER Ecem Öztürk Muhit’in konseptine on üzerinden dokuz, lezzetlerine yedi veriyoruz. Genel olarak ele alırsak da on üzerinden sekizi hak ediyor. Eğer bir gün yolunuz Karaköy’e düşerse mutlaka deneyin. Kemankeş Karamustafa Paşa Mahallesi, Kemankeş Caddesi, Kılıç Ali Paşa Mescidi Sokak, No 9/A, Beyoğlu, İstanbul Dondurmino (₺₺) Yemek sonrası dolaşmaya başladık Karaköy sokaklarında ve aklımıza Alaçatı’dan kalan Dondurmino geldi. İlk şubesini Alaçatı’da açan Dondurmino bu sene de İstanbullularla Karaköy’de buluşuyor. Fransız Geçidi’nin içinde daracık bir sokakta Dondurmino. İster dışına yerleştirdikleri sandalyelerde oturun, ister dondurmanızı elinize alın, Dondurmino çok şirin bir deneyim sunuyor müşterilerine. Dondurmaları da yüzde yüz Türk ve üstelik el yapımı. Özel bir sütle yapılan Dondurmino dondurmalarının çeşitleri de normal dondurmacılardan farklı. Yarattıkları değişik tatların yanında katkı maddesi kullanılmadan yapılmış olmaları Dondurmino’yu rakiplerinden bir adım öne çıkarıyor. Alaçatı’nın meşhur lezzetini kışın da damağınızda hissetmek istiyorsanız Dondurmino sizin mekanınız. Dondurmino’nun müdavimlerinden olan 11. sınıf öğrencisi Efe Yavuz, “Minik ve egzotik bir yer olan Dondurmino’da en sevdiğim çeşit Besame Mucho. Ağzımda bıraktığı tat damağımı şenlendiriyor ve yüzümde hafif bir tebessüm oluşturuyor. Değişik tatlar seviyorsanız buranın dondurmalarını kesinlikle denemelisiniz.” diyor.Biz çesitlerinden en çok Mavi Alaçatı’yı beğendik. Bir top dondurmayı beş liraya Köprü İdil Kara alabilirsiniz. Dondurmino’nun konseptine sekiz, tatlarına dokuz veriyoruz. Dondurmino genelde on üzerinden sekiz buçuğu hak ediyor. Kemankeş Karamustafa Paşa Mahallesi, Fransiz Geçidi Sokak, No:3, Beyoğlu, İstanbul. Bey Karaköy (₺₺₺) Elimizde dondurmalarımız, Karaköy’ün alışveriş noktalarını gezmeye başladık. Gözümüz şık vitriniyle dikkat çeken Bey’e takıldı ve daldık içeri. Sadece erkekler için kıyafet seçenenekleri olsa da Bey, önünden geçen herkesi davet ediyor içine. Yazımızın bu bölümü de okulumuzun beylerine gelsin. Bey’in kıyafetleri tam da Karaköy adamını tanıtıyor aslında. Şık ama bir o kadar da sade. Modern fakat yer yer klasik. Esprili, grafik tişörtlerin yanında klasik dar paça pantolonlar ve dar kesim gömlekler, postacı çantaları ile dar kesim eşofmanlar bir arada satılıyor burada. Yerli tasarımcıların yanında birçok dünya markasını da bulabileceğiniz Bey’in çantaları ise hem beylere hem bayanlara hitap EKİM 2015 HABERLER ediyor. Biz kızların da sevip kullanabileceği modelleri çok. Bey’in müdavimlerinden olan 12.sınıf öğrencisi Rüzgar Sönmez, “Buranın en çok gömleklerini ve tişörtlerini beğeniyorum. Minimalist bir yer olan Bey’in ferah ve düzenli olması da hoşuma giden özelliklerinden biri.” diyor. Tek kusuru fiyatlarının ortalamanın üstünde olması. Yine de girip bakmaya değer bir konsepti var. Kemankeş Mahallesi, Mumhane Caddesi, No: 54/1, Beyoğlu, İstanbul. Karaköy Junk (₺₺₺) Burayı anlatacak belli bir kelime yoktur. Antikacı dükkanı desek değil, eskici desek o da değil. Buranın kendine özgü bir tarzı var. Sizi rengarenk vitriniyle içeri çekecektir. İçeri girdiğiniz anda her eşyaya yöneleceksiniz, çünkü hepsi birbirinden enteresan ve güzel. Burada bulunan her eşyanın bir hikayesi var. Junk’ın sahibi burada bulunan eşyaları dünyanın farklı yerlerinden toplamış. İlk başta eşyaları kendisi için satın almış, daha sonrasında ise bunu işe çevirmeye karar vermiş. Orada bulunan herhangi bir ürünü sorabilir ve hikayesini öğrenebilirsiniz. Sahibi ilgili ve şirin olduğudan bütün sorularınızı cevaplamaya hazır. Junk, yeni açılmasına rağmen farklı tarzda bir yer olduğundan kısa sürede popüler yerler listesinde yerini aldı. Bizim en çok hoşumuza giden ürünleri eski deri bavulları, retro saatleri, oyuncak figürleri ve neon yazılı duvar aksesuarları. Odanıza yeni bir eşya satın almak veya bir arkadaşınıza farklı bir hediye almak istiyorsanız buraya en kısa zamanda uğramalısınız. Karaköy’e sık sık gitmiyorum diyorsanız da sahibi sosyal medyayı aktif kullandığından satışa çıkardığı ürünleri takip edebilir ve kolayca satın alabilirsiniz. Kılıç Ali Paşa Mescidi Sk. No:6 Kağıthane (₺₺) Kağıthane, Karaköy’ün en sevdiğimiz yerlerden biri. İçeri bir şey alma amacıyla girmeseniz bile içeride bulunan yaratıcı fikirler sayesinde hoşunuza giden bir sürü ürün bulabiliyorsunuz. Kartpostallardan tutun, not defterleri ve kalemlere kadar her türlü kırtasiye ürünü var. Aynı zamanda buradaki ürünler desenleriyle ve esprili yazılarıyla farkını ortaya koyuyor. Fiyatları ortalamanın üzerinde olmasına rağmen, orijinal fikirleri sizi buraya bağlayabilir. Arkadaşınıza, annenize, kardeşinize ya da sevgilinize burada herkes için alabileceğiniz şirin hediyeler bulabilirsiniz. Bizim en çok kullandığımız ürünleri; üzerinde çeşitli tepkiler ve resimler bulunan post-itleri. Okul süresince hatırlamamız gereken her ödevi ve projeyi bu yapışkanlı kağıtlara yazarak kendimize düzenli ve rengarenk bir çalışma ortamı sağlıyoruz. Eğer düzenli birisi değilseniz, bu post-itler dışında daha bir sürü defterler ve ajandaları 21 var. Bu yıl daha düzenli olmayı ve ödevlerinizi unutmamayı hedefliyorsanız buraya göz atmanızı öneririz. Kırtasiye ürünleri dışında çeşitli takıları ve bez çantaları da var. Buranın sevdiğimiz ürünlerinden birisi de oyun kağıtları. Amiral Battı, Adam Asmaca veya İsim- Şehir gibi oyunlar özel kağıtlara basılarak tekrar hayatımıza renk veriyor. Kağıthanenin müdavimlerinden olan 11. sınıf öğrencisi Zeynep Dal, “ Buranın komik doğum günü kartlarına bayılıyorum. Arkadaşlarımın kartları okudukları andaki mutluluğu paha biçilemez.” diyor. Karaköy’e gittiğinizde buraya uğramanızı öneririz, pişman olmayacaksınız. Bir şeyler almayacak olsanız bile ürünlere göz atması bile keyifli. Kemankeş caddesi Fransız İş Geçidi No:10 Koşun! İdil Akpınar Herkes spor yapmayı sevmez ama sevenler için vazgeçilmez sporlardan biri de koşudur. Tabii herkese hitap etmez, koşuya iki çeşit bakış açısı vardır diyebiliriz: “If my body is ever found dead on a jogging trail, just know I was murdered elsewhere and dumped here.” diyenler ve koşmayı yaşam biçimi haline getirmiş olanlar. Zorunda kalmadıkça koşmayan ya da hareket etmeyi sevmeyen biri değilseniz kesinlikle denemeniz gereken bir spor. Nefesinizi ayarlamak ve vücudunuzu doğru kullanmak dışında yapmanız gereken hiçbir şey yok. Koşarken vücudunuzun bütün kaslarını kullanmanın getirdiği güzel his, enerjinizi atmanın verdiği rahatlama, koşunuz bittikten sonra da hissettiğiniz tatlı yorgunluk sizi mutlu etmeye yetiyor. Eğer koşmak isterseniz, ya da zaten koşuyorsanız maratonlar ve koşular çok yaklaştı! Bazı maratonların başvuru tarihleri geçti ama 2016 için aklınızda bulunsun. 15 Kasım Pazar günü Vodafone İstanbul Maratonuna (Avrasya) katılıp 42K koşabilirsiniz ya da o kadar zorlamaya EKİM 2015 gerek yok derseniz 15K ve 10K koşularını da düşünebilirsiniz. Nike’ın düzenlediği koşular da 10K ve 15K oluyor, kendi sitesinden koşu tarihlerini takip edip kayıt yaptırabiliyorsunuz. Benim katıldığım Avrasya koşusunda binlerce kişi köprüyü koşarak geçmiştik, yollar trafiğe kapatılmıştı, izleyen insanlar sizi destekliyor devam etmeniz için bağırıyorlardı hatta bazı kafelerin çalışanları ellerinde tepsiyle kapılara çıkıp size çikolata ikram ediyorlardı. “Of ya ben koşamam”, “Başka işim yok, onunla mı uğraşayım!” demeyin. KESİNLİKLE denemeye değer! Koşmaya alıştığınız zaman bırakamayacaksınız… http://www.istanbulmarathon.org/ http://giphy.com/search/horizontal-running Köprü 22 HABERLER Terry Bridges ile Röportaj Selin Çelikel Fizik departmanının yeni üyesi Terry Bridges’ı daha yakından tanımak için kısa bir röportaj yaptık. Keyifli bir sohbetin içine girmek istiyorsanız Terry Bridges’a merhaba demeyi unutmayın! Köprü: İlk olarak, Türkiye’den önce neredeydiniz? Buraya gelmeye nasıl karar verdiniz? Mr. Bridges: Gayet güzel bir soru. Türkiye’den önce Kingston, Kanada’daydım. Ontario’da, Toronto ve Ottawa arasında, yüz bin nüfuslu bir yer. Oradayken bilim eğitimi doktoramı yapıyor ve Queens Üniversitesi’nde astronomi ve fizik dersleri veriyordum. Ayrıca bir devlet okulunun yönetim kurulunda iki yıldır yedek öğretmendim. Kanada’nın bu bögelerinde öğetmenlik işi bulmak kolay değil çünkü orada yaşamak isteyen birçok kişi ve öğretmen var. Ben de önceden ailemle birlikte uluslararası seyahat etmiştim. Fransa’da bir yıl, İngiltere ve Avustralya’da beş yıl yaşamıştık. Bu tür seyahatler oldukça zevkliydi, bu yüzden ben de uluslararası çalışmaya karar verdim. Türkiye’yi seçmemse tesadüf oldu çünkü öğretmenlere ululararası eğitim işi bulan bir şirkete kaydolmuştum. Dünyanın her yerinde uygun işlerle ilgili başvurularım vardı ve Robert Kolej de bunlardan biriydi. Başvurduktan ve üniversitede uluslararası eğitim işini bilen insanlarla konuştuktan sonra buranın gerçekten güzel bir okul olduğunu öğrendim, fakat açıkçası bu haritaya dart atmak gibiydi, Robert Kolej başvurduğum çoğu okuldan biriydi ve burası oldu. Köprü: Türkiye ve Robert Kolej hakkında ilk izlenimleriniz neler? Mr. Bridges: İstanbul bildiğiniz gibi çok büyük bir şehir. Eşimle birlikte havaalanına indiğimizde bizi Bayan Halıcıoğlu karşılamıştı. Yolda yoğun bir trafikle karşılaştığımı hatırlıyorum. Ama burası çok düzenli bir şehir ve İstanbul’u gerçekten sevdim. Henüz burada çok şey görmedim ama keşfetmeyi çok seviyorum. Türkçe gerçekten zor, ama insanlar çok iyi, okul inanılmaz. Biliyorsunuzdur, yönetim bize yardımcı oldu, buraya gelmemiz için ne gerekiyorsa yaptılar. Ve Bayan Eralp, ondan bahsetmem lazım, gerçekten inanılmaz yardımcı oldu, tabii ki diğer herkes de öyle. Diğer fizik öğretmenleri de harikaydı. Çok Köprü Ece Şemdinoğlu yardımcı ve paylaşımcılardı. Ve öğrenciler de öyleydi. Neredeyse her derste tüm öğrenciler sınıfta oluyor, bu Kanada okullarında pek sık olan bir şey değil (gülüyor). Yani şimdiye kadar gayet iyiydi. Köprü: Geldiğinizden beri Türk yemekleri tatmışsınızdır. En sevdiğiniz hangisi oldu? Mr. Bridges: Aslında çok basit bir yemek ama cacığı çok beğendim. Ve bir de mezeler. Başka neleri gerçekten beğendim bir düşüneyim: Güzel vejetaryen yemekleri var, yoğurtlu yemekler. (Gülerek) Bu pek iyi bir cevap değildi sanırım. Köprü: Mantıyı tattınız mı? Mr. Bridges: Ah, evet. Arnavutköy’de bir mekan var sanırım, Bodrum Mantı değil mi? Genelde et yemiyorum, o yüzden çoğunlukla vejetaryen yemekleri tattım ama vejetaryen mantı yemiştim. Mantı buranın özel bir yemeği mi? Köprü: Evet, biz burada çok seviyoruz. Peki İstanbul’da yaşamak istediğiniz bir deneyimi söyleyebilir misiniz? Mr. Bridges: Fuarları gerçekten çok beğendim ve zevk aldım. Eminönü’de 6 saatlik bir fuara katıldım. John Freely’in -Boğaziçi Üniversitesi’nde ders veriyor.- “Strolling Through Istanbul” kitabı İstanbul’a yakın alanları ve gezerken görebileceğiniz şeyleri anlatıyor. Yapmayı gerçekten istediğim bir şey de bu kitabı alıp özellikle eski İstanbul’da çeşitli keşifler yapmak. Topkapı gibi görülmesi gereken birçok yer var ve böyle ünlü yerleri gezip öğrenmek istiyorum. Köprü: Üniversitede astrofizik okuduğunuz söylemiştiniz. Farklı yerlerde astronom (gök bilimci) olarak çalışmak nasıldı? Mr. Bridges: Evet, harika bir deneyimdi çünkü astronomide gezme, teleskoplarla EKİM 2015 HABERLER 23 çalışma gibi fırsatlarınız oluyor. Benim de Şili, İngiltere, Avustralya, Kanarya Adaları, Arizona, Hawai gibi güzel yerlerde gözlem yapma şansım oldu, büyük teleskoplar kullanmak heyecan vericiydi. Ayrıca rasathanelerde çalışmak keyifliydi çünkü araştırma yapma, oraya gelen diğer astronomlara yardımcı olma ve teleskop araç gereçleriyle uğraşma fırsatım oldu. Yani birçok yönü olan eğlenceli bir iş diyebilirim. Bu yüzden yurdışında çalışmak ve yaşamak gerçekten zevkliydi. Köprü: Çocukken ne olmak istiyordunuz? Mr. Bridges: Aslında uzun bir süre bilim ile ilgiliydim. 12.sınıfta, Kanada’da iki astronom okuluma geldi. Teleskopları ve taşınabilir plenateryumları vardı ve astronomiye ilgi duymaya o zaman başladım. Yine o zaman astronom olmaya karar verdim. Muhtemelen 16 yaşlarımdaydım ve o zaman astronomi okumak istediğimi biliyordum Köprü: Fiziği seçmenizin özel bir nedeni var mı? Mr. Bridges: Astronomi okumak istememin etkisi olduğunu düşünüyorum ve bu fizik dersi almama neden oldu. Sonra fizik dersini sevdim. Matematik ve fizik. Bilimi seviyordum. Lisede bir süre kimya ile ilgiliydim. Ama fiziği, astronomi için seçtiğimi düşünüyorum. Köprü: Öğrencilik hayatınız nasıldı? Hiç öğretmenlerinizle sorun yaşadınız mı? Mr. Bridges: (Gülerek) Aslında ben iyi öğretmenlerimi de hatırlıyorum. Lisede kimya öğretmenim harikaydı, neredeyse kimya okuyacaktım. Ortaokulda da iyi fen dersi öğretmenlerim oldu, bilime ilgi duymamın bir nedeni de onlar. Ayrıca başarılı üniversite öğretmenlerim de vardı. O kadar iyi bir matematik öğretmenim vardı ki ilk yılımda matematik okumayı düşündüm. Üniversite okurken daha fazla zevk aldım. Kanada’da çok küçük bir lisede okudum ama üniversite çok daha iyiydi, eğlenceliydi ve dersler, spor, sosyal aktiviteler harikaydı. Köprü: Favori bilim insanınız kim ve neden? Mr. Bridges: Bu harika bir soru. Bilim insanlarını sıralamak çok zor ama bana en iyi bilim adamını sorarsanız, Newton derim. Çünkü onun yerçekimi, optikler, hesaplama gibi birçok farklı alanlarda çalışmaları var. Elbette Einstein, Hawking gibi birçok kişi muhteşem ama benim için Newton. Onun harika, belki de çok cana yakın biri olduğunu düşünmüyorum. Biraz hınzır olabilir ama bilim adamı olarak benim favorim ve gerçekten ilgimi çekiyor; mesela çok az uykuyla günlerce çalışabilmesi. Köprü: Son zamanlarda ‘Yıldızlararası’ ve ‘Yerçekimi’ gibi uzay ve astrofizikle ilgili ve çok ses getiren filmler yapıldı. Bu tür filmler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sevdiğiniz bir film var mı? Mr. Bridges: Aslında iki filmi de beğendim. Bence bu tür filmlerdeki bilim son zamanlarda daha iyi. Hiçbiri mükemmel değil ve hepsinde bazı hatalar var ama Interstellar’ı karadelikler yüzünden sevmiştim. Sonuyla ilgili problemler olabilir ama karadeliğin görüntüsü çok iyiydi. Çok kötü filmler de var gerçi. The Core gibi dünyanın dönmesinin durduğu filmler mesela. Bunlar çok çılgınca şeyler. Yine de bence bilim kurgu filmleri iyi öğretici araçlar çünkü seni düşünmeye ve araştırmaya teşvik ediyor. En sevdiklerimden biriyse ‘2001: Uzay Yolu Macerası’ diyebilirim çünkü uzayda sessizliğin olduğu nadir filmlerden (güler). Eğlenceli film olarak da Star Wars’u seviyorum. Köprü: Son olarak, fizik alan öğrenciler için bir tavsiyeniz var mı? Mr. Bridges: Evet, benim fiziğe ilgisi olanlara temel tavsiyem -Burada hepinizin fizik 1 almak zorunda olduğunu biliyorum ama fizik 2 almayı düşünüyorsanız- fizik korku veren tekrarlamalardır, değil mi? Ben öğrencilerle ve arkadaşımla konuşunca fiziğin gerçekten zor olduğunu söylediler. Bense şuna inanıyorum: Fizik sizin sandığınız kadar zor değil ve eğlenceli olabilir. Evren bilimi ile ilgilidir. Biliyorsunuz fizik, baktığımız her yerdedir. Fizikten korkmayın demek istiyorum eğer fiziğe ihtiyacınız olacak bir dal ile ilgilenmeyi düşünüyorsanız, lütfen fizik alın. Muhtemelen eğleneceksiniz ve sizin için yararlı olacaktır. Fizik diploması olup başka dallarla ilgilenen birçok insan tanıyorum: programcılar, bankada çalışanlar veya ekonomi alanında çalışanlar... Fizik dahil olmak üzere tüm fen alanları için birçok farklı olanak mevcut. Korkmayın, sadece başarın! Köprü: Cevaplarınız için çok teşekkürler. Mr. Bridges: Güzel sorulardı, ben teşekkür ederim. EKİM 2015 Köprü HABERLER 24 3 Ekim Açık Kapı Günü Bilge Deniz Koçak Velilerimizin öğretmenlerimizle tanışmaları, okulumuzu gezmeleri ve birbirleriyle kaynaşmaları için yapılan Açık Kapı Günü’ne katılım oldukça fazlaydı. Kimi veliler servislerde tanıştı, kimileri ise tiyatroda programın başmasını beklerken. Tiyatro girişinde, velilerimizi güler yüzlü, ilgili görevliler karşıladı ve onlara yerlerini gösterdiler. Tiyatro salonunda, velilerimiz okulumuzun vizyonu, adaptasyon sürecimiz ve Robert Kolej mezunu olmanın bize ilerde kazandıracağı faydalar hakkında bilgilendirildiler. Daha sonra, sınıflarımızda öğretmenlerimiz ile buluştular. Yabancı öğretmenlerimiz ve İngilizce bilmeyen velilerimizin iletişimi için görevlendirilmiş öğrenciler çeviri yaptılar. Daha sonra velilerimiz gayet samimi, sıcak bir ortamda keyifli bir yemek yediler. Bazı velilerimiz ile Açık Kapı Günü hakkında ve okulun genel işleyişi ile ilgili konuşma fırsatı buldum, onlara çeşitli sorular sordum: Soru: Okulumuzu beğendiniz mi? Memnun olmadığınız bir şey var mıydı? -Okulun fiziksel imkanlarını çok beğendim. Eleştirilecek taraflar elbette vardır ama bugün bir eksiklik olduğunu düşünmüyorum. -Kampüs ortamının çok keyifli ve sıcak olduğunu düşünüyorum. Sınıf düzenlemesinin de eğitimi çok destekleyici olduğunu düşünüyorum. -Klüp seçimleri konusunda öğrencilerimize daha çok yardım edilebilirdi bence. Şu ana kadar memnun olmadığım tek şey bu. -Kişisel araçlarımızı koyabileceğimiz bir yer olsaydı daha iyi olabilirdi. Soru: Daha önceden endişe duyduğunuz ama şu an böyle hissetmediğiniz bir durum var mı? -Doğrusu hiçbir tedirginlik hissetmeden gelmiştim, daha da emin bir şekilde geri döndüm. Öğrenmeyi öğreten, sorgulamaya yönelten, sadece öğretim değil eğitimi de içeren program benim daha memnun bir şekilde eve dönmemi sağladı. -Okula dair endişe duyduğum bir nokta yoktu, ama bugün daha pozitif duygularla ayrıldım. “Bilgi” ile “hayat” arasındaki ilişkiyi farklı şekillerde sorgulayıp anlamlandıracağınız güzel beş yılın, hatta daha fazlasının size beklediğini düşünerek mutlu oldum. -Çocuğumun uyum sorunu yaşamasından korkuyordum ama böyle bir sorunla karşılaşmamak ikimizi de çok rahatlattı. Soru: Sizi en çok etkileyen neydi? -Beni en çok etkileyen arkadaşlarınızın büyük bir özgüvenle, çok başarılı bir şekilde çeviri yapmalarıydı. Bunun okulun geneline yayılmış samimiyetin bir yansıması olduğunu düşünüyorum. -Mr. McDonnell’in “ Biz öğrencileri hiçbir şeye zorlamıyoruz, onlara fırsatlar sunuyor, yollar gösteriyor, onların bunları en iyi şekilde değerlendireceklerini varsayıyoruz. ” sözleri beni çok etkiledi. -Matematik öğretmenimiz Özgür Akas’ın matematiğin hayatla ilişkisini bize açıklaması en çok aklımda kalan, beni en çok etkileyen şey oldu. Özetlemek gerekirse, velilerimiz, çok keyifli bir gün geçirdiklerini, beklediklerinin ötesinde bir organizasyonla karşılaştıklarını ve asla öğrencilerinin bu okulda okumasından pişman olmayacaklarını açıkladılar. Okulumuzdan, burada okumamızın doğru karar olduğundan emin olarak ayrıldılar. Biz de böyle olmasını umalım. Bu yazıyı yazmama yardımcı olan tüm velilerimize teşekkür ediyorum. Soru: Sizce veliler arası iletişim nasıldı? -Veliler ile aramızda kısa zamanda çok samimi bir iletişim kurduk, günün en güzel yanlarından birisi buydu bence. -Okulun genel havası bizim iletişimimizi de olumlu etkiledi. Yemekte ve toplantıda çok güzel vakit geçirdik. Editörler İdil Kara Melisa Oğuz Özsu Rişvanoğlu Tasarım Editörü Tulya Elif Bekişoğlu Yazarlar Ali Yagiz Ayla Alp Altunyurt Idil Akpinar İdil Kara Melisa Oğuz Özsu Rişvanoğlu Nezihe Ezgi Menzi Simay Yazicioglu Zeynep Karababa Ayliz Onur Beliz Aluç Bilge Deniz Koçak Defne Demirer Ebru Ermiş Ece Şemdinoğlu Eda Özüner Elif Hamutçu Ecem Öztürk İrem Deyneli Uran Onuk Ceren Kuran Gülhan Derya Değerli Işınsu Karabıçak Köprü Özge Gül Erbay Selin Çelikel Zeynep Özkan İmtiyaz Sahibi Özel Amerikan Robert Lisesi Nilhan Çetinyamaç Sorumlu Öğretmenler Melek Giray İnce Sorumlu Müdür Serya Karapınar Nilhan Çetinyamaç Yayının Konusu: Okul Gazetesi Yayının Dili: Türkçe Yayının Türü: Yerel, Süreli Yayının Süresi: Aylık EKİM 2015 Yönetim Özel Amerikan Robert Lisesi Kuruçeşme Caddesi No. 87 Arnavutköy/İstanbul Tel: +90 (212) 359 22 22
Benzer belgeler
Köprü Aralık 2014
bildiğimden Amerika’da Türkiye’den ve Ortadoğu’daki diğer devletlerden
gelenlerin bir sinagoga girmesinin zor olduğunu düşünüyor ve onların
da camilere alınmadığını ve Amerika’daki müslümanlarla ço...
eda yurdakul ferdağ sezer aygül tanaydın
ve en fazla kazandıran bu dalında Türkiye gibi seksen milyonluk ve
nüfusa göre iyi denebilecek kadar zeki bir gençliğin bulunduğu bir
devletin kendi okullarında kodlama ve buna benzer bilgisayar üz...
Köprü Mayıs 2013
Programın boşluğundan da şikâyet edenler oldu. Sabah bir
iki saat çalışıp günün geri kalanı için profesörleri tarafından serbest
bırakılan bazı öğrenciler, ben daha fazla çalışmak istiyorum deyip b...