HF153 - Hayatım Futbol
Transkript
HF153 - Hayatım Futbol
2 1KASI M2 01 4-SAYI 1 5 3 KARTAL NEREYEUÇACAK? Fut bol uz evkver i yor ,kadr os u umutver i yor ,s t adıyapı l ı yor . PekiBeş i kt aşner eyekadar gi debi l ecek?Dönem dönem baş ar dı ğıgi bil i gis ür kl as e edebi l i rmi ,yoks agel i pgeçi ci bi rr üz garmı ? Bi rkul üp,bi ri ns anbi römür Ger i l ememiyoks adur akl amamı ? Yenioyun,yenikar i yer GuyRoux Manches t erCi t y Foot bal lManager201 5 Yayın Koordinatörü Beşiktaş İlker Yılmaz Spor Toto Süper Lig gelmiş geçmiş en kötü sezonlarından birini geçiriyor. Milli takımın formsuzluğu, oyuncu kalitesindeki düşüş, taraftar sayısının azlığı, hakem hataları, yönetici demeçleri, vs vs. Son dönemlerin en heyecansız liginde ise Beşiktaş ışık veriyor. Biliç yönetimindeki siyahbeyazlılar, futbolcuları, yeni yapılacak olan stadı, hırslı teknik direktörüyle en çok umut vadeden takım. Peki Beşiktaş futbolunu ve popülerliğini nereye taşıyabilir. Hayatım Futbol 153. sayısında geçmişteki Lucescu ve Milne dönemlerine de bakış atarak Kara Kartal’ın bugününü ve geleceğini masaya yatırdı. Yazarlar Bahadır Bozkurt Emre Gürkaynak Erman Yaşar Gürcan Ulusoy Mert Sarıbaş Ozan Ateş Sedat Çıtrak Şaban Işık Varol Döken Yusuf Koç Bu sayıda ayrıca; Şampiyonlar Ligi’nde yine beklediğini bulamayan ve elenmenin eşiğinde olan Manchester City’i, futbolun en sıradışı hikayelerinden birine imza atan Guy Roux’u, Euro 2016 elemelerinde beklenmeyen bir performansa imza atan Slovakya’yı, İzlanda’yı ve Polonya’yı, futbol oyunu denilince akla ilk gelen oyun olan Futbol Manager’in dumanı üstünde yeni versiyonunu bulabilirsiniz. Keyifli okumalar, İlker Yılmaz [email protected] [email protected] #153 BU SAYIDA Beşiktaş Nereye Gidiyor? Siyah-beyazlılar ışık veriyor. Peki tünelin sonunda onları ne bekliyor? Gökyüzünde İki Dönem Unutulmaz iki dönem: Gordon Milne ve Mircea Lucescu City Neden Kötü? Manchester City bu sezon da Avrupa’ya erken havlu atma çizgisinde Avrupa’nın Yeni Aktörleri Slovakya, İzlanda ve Polonya Avrupa Şampiyonası elemelerinde herkesi şaşırtıyor Bir Kulüp, Bir İnsan, Bir Ömür Futbol tarihinin en sıradışı hikayesi Guy Roux’un Auxerre kariyerini olabilir mi? Yeni Versiyon Yeni Heyecan Footbal Manager yine bağımlılık yaratacak. Dumanı üstüne versiyonun tanıtımı ise burada Maç Bahane Varol Döken bu kez İstanbul Maratonu’ndaydı Erman Yaşar Türkiye HF153 BEŞiKTAŞ NEREYE GiDiYOR? Galatasaray-Fenerbahçe rekabetinin son dönemde iyice keskinleşmesiyle birlikte Beşiktaş’ın ülke futbolundaki rolü çok fazla spekülasyon konusu olmaya başladı. Elbette bu Beşiktaş taraftarlarından ziyade rakip takım taraftarlarının harladığı bir olgu. Ancak 15 sene içinde iki kere şampiyonluk almış bir takım ‘’artık bizim rakibimiz değil’’ sataşmalarının dozu gün geçtikçe artıyor. Beşiktaş’ın 2000’lerin başı itibarıyla (ki bunu post-Seba dönemi olarak da adlandırabiliriz) girdiği kötü yönetimsel süreç rakipleri ile arasındaki mesafeyi de bir hayli arttırdı. Özellikle Demirören dönemi ile oluşan felaket finansal tablo bunda büyük pay sahibi. Ezeli rakipleri yeni stadyumları ve yıldız oyuncuları ile çok daha pazarlanabilir hale gelirken Beşiktaş bu atılımı sürekli ertelemek zorunda kaldı. Finansal anlamda açılan mesafenin sportif başarıyı da doğrudan etkilemesi kaçınılmazdı. Aslında ülke futbolu çok uzun bir zaman diliminde tam olarak iki Beşiktaş gördü. Biri Seba’nın Beşiktaş’ı diyebileceğimiz daha mütevazı, öz kaynak düzenini ve birçok sportif ilkeyi temel prensip edinmiş o mazideki takım. Diğeri ise 2000’lerin kazanma odaklı, para odaklı, başarı nasıl gelirse gelsin diye hareket eden farklı Beşiktaş’ı. Gelgelim Beşiktaş hayli yıkıcı geçen Demirören sonrası dönemde, yeni yönetimi ve yeni bir anlayış ile ‘’bir başka başarı formülü mümkün mü’’ sorusunun cevabını aramaya koyuldu. Beşiktaş için yukarıda örnek verdiğimiz iki modelden biri mi seçilecekti yoksa üçüncü ve farklı bir yol var mıydı? Biz bu yazıda üç senedir süren devinimin ne kadar olgunlaşabildiğini ve başarı şansını irdeleyeceğiz. FARKLI BİR ADAM, BAŞKA BİR YOL Geçtiğimiz sezon başında “futbol direktörü” olarak Beşiktaş’la anlaşan Önder Özen, görevde kaldığı sezon boyunca, ülkede her zaman gündemde olan ama bir türlü altının doldurulamadığı bir kurumu da yeniden anlamlandırmaya çalıştı. Hem sportif hem de yapısal anlamda bazı yenilikler getirmeye çalışan Özen, belki talep ettiği çalışma süresine sahip olamadı ama çalıştığı süre içerisinde Beşiktaş’ta en azından fikirsel olarak değişikliklere imza attığı da bir gerçek. Peki, bu fikirler Özen sonrasında ne kadar uygulanabilir durumda? Sıkıntılı bir dönemde Beşiktaş’ta görev almaya başlayan Önder Özen’in ekonomik olarak en temel amacı, daha genç, yabancı sınırını doğru kullanmaya uygun, maaş toplamı olarak düşük ama maaş farkının az olduğu bir takım yaratmaktı. Geçen sezon başlayan bu akımın bu sezon da sürdüğünü söyleyebiliriz. Özellikle Fernandes ve Almeida’nın gidişi ve Cenk, Necip, Veli gibi oyunculara yapılan iyileştirmeler ile oyuncular arasındaki maaş farkları azaltılmış oldu. Burada tabi Demba Ba’yı ayrı bir yere koymak gerekiyor. Ba, hem bonservis hem de maaş olarak Özen’in planının dışında dursa da; geçtiğimiz sezon sözü edilen Ronaldinho transferi esnasında Özen’in “Ronaldinho marka kalitesine değer katabilecek bir futbolcudur” sözlerini düşündükçe, Ba gibi bir ismin de bu cümle içerisinde değerlendirilmesi normal kabul edilebilir. Üstelik sportif anlamda da Ba’nın şu ana kadar gayet faydalı oynadığı da kesin bir gerçek. Beşiktaş’taki oyuncuların özellikle bu seneki gelişimlerini gördüğümüzde, Özen’in neden 18 aylık bir süre istediği daha da iyi anlaşılıyor. Genç oyuncular olarak, geçen sezon kiralık oynayan Gökhan Töre ve önemli bir bonservis ücreti ödenen Kerim Frei, bu sezon Beşiktaş’ta en çok parlayan isimler haline geldi. Keza, Pedro Franco’nun geçen sezon sonundan beri devam eden istikrarlı oyunundan da bahsetmemiz gerekiyor. Özen döneminde alınan diğer oyuncuların da, oynanacak sistem düşünülerek seçildiği, özellikle Atiba Hutchinson tercihinde daha da iyi ortaya çıkıyor. Hatta geçen sezon yerden yere vurulan Serdar Kurtuluş’un bile bu sezon sakatlanana kadar verdiği performans da ortada. Özen döneminin en büyük kumarı ise kesinlikle Jones ve Dany olmuştu; aslında mantıklı sebepler gözetilerek yapılan bu iki transferin beklenen etkiyi gösterememesi ikincilik yolunca en önemli darbelerden biri oldu diyebiliriz. Gelecek transferler açısından Özen döneminden hem olumlu hem de olumsuz alınacak birçok örnek mevcut. Bu döneminin en heyecan verici hamlesi Belçika 2. Lig takımlarından KSV Roeselare ile yapılan feeder club anlaşması olmuştu. Genç yerli oyuncuların Türkiye içerisinde kiraya verilmesine yıllardır alışkındık ama yabancı oyuncuları satın almak yerine yetiştirme amacı ile çıkılan bu yol daha da önemliydi. Trabzonspor’un da zamanında deneyip başarılı olamadığı bu yöntemde, şu ana kadar Beşiktaş da başarılı olmuş gibi gözükmüyor. Beşiktaş’ın sadece “satın alan” bir kulüpten, hem yabancı hem de yerli oyuncuları “geliştiren” bir kulübe dönüşmesi için en önemli hamle, KSV Roeselare ile yapılan anlaşmanın işlemesi olarak gözüküyor. Önder Özen göreve geldiği ilk gün, çalışmalarının karşılığını almak için 18 ay istemişti. Özen, çeşitli sebeplerden bu 18 aylık süreyi dolduramasa da Beşiktaş’a bıraktığı yol haritası, işlerliğini büyük bir ölçüde devam ettirmekte. Özen sonrası Beşiktaş futbol yönetimindeki kişilerin de başka bir maceraya atılmasına çok gerek yok aslında. ŞABAN IŞIK GÜZEL ADAM KAYBEDERKEN DE GÜZEL KALANDIR “Beşiktaş’tan teklif aldığımda kendi kendime ‘Hayır, Beşiktaş olamaz!’ dedim çünkü reddedemeyeceğimi biliyordum.” Yukarıdaki sözler Slaven Bilic’in FourFourTwo’ya verdiği röportajdan alıntı. Hırvat teknik adam bu tutkuyu gelmeden hissetmiş. İlk geldiği zaman belki Beşiktaş taraftarı için çok önemli biri değildi ama artık o da taraftar için özel biri. Üstelik onu özel kılan aldığı kupalar ya da gösterdiği üstün başarı değil, bir kısmı saha dışı performans olmak üzere geleceğe dair verdiği ışık. Biliç’ten bahsederken önce kişiliğinden bahsetmek gerekir. Hırvat teknik adam, duruşu, görüşü, söyleyecekleri olan; futbola, farklı açıdan bakarak zihin açabilen biri. Maç sonu kendi lehine verilen karar için, görüntüyü izledikten sonra hakem burada hata yapmış diyebilen bir adam. Elbette kazandığında bunları konuşmak, itiraf etmek kolaydır ancak Bilic kaybettiğinde dahi rakip oyuncuları saha kenarında bekleyip ellerini sıkabilen bir karakter. Futbol, teknik, taktik başka bir noktada dursun Slaven Bilic ortaya koyduğu görüntü ile her şeyin öncesinde iyi bir insan, güzel bir adam. Karizması ve tutkusu, takımı sahiplenmesi yine bir başka artısı. Saha kenarındaki karizmatik hoca oyuncuya da, taraftara da olumlu yansır. Biliç’in övgüye layık bir başka özelliği ise iyi yetiştirici olması. Bu kadar kısa sürede Beşiktaş’a müthiş bir yetenek kazandırmıştır diyemeyiz ama Pedro, Veli, Oğuzhan, Gökhan Töre gibi oyuncuların onunla birlikte yükseldiğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Pedro, Gökhan ve Oğuzhan için zaten potansiyelliydi denebilir, haklılık payı var ancak o potansiyeller bir başkasının elinde vasat kalabilirdi. Zaman bu konuda Biliç’in tarafında olacaktır. Eldeki oyuncuların birçoğu daha iyi noktaya gelecektir. Biliç’in vasat özelliği ise anlamsız ısrarları ve stres yönetimi. Bu ısrarları kritik dönemlerde takıma zarar veriyor. En azından kısa vadede kesinlikle takım zarara uğruyor. Necip’in sağ bekte ısrar edilmesi, ha keza Serdar’ın sağ bekte ısrarı Beşiktaş’a derbi kaybettirdi. Öte yandan derbilerdeki vasat performansı da hanesindeki bir diğer eksi. Stres yönetiminin zayıf olduğunu ve derbilerin stresinin altında kaldığını söyleyebiliriz. Bilic’in iki sezon içerisinde en rahat gözlemlenen olumsuz özelliği oyun içi hamleleri diyebiliriz. Slaven Bilic rakibi iyi analiz edebilen, oyunu farklı yönlerde doğru kurabilen takımını maçlara iyi hazırlayabilen bir teknik adam. Yeni yeni yıldızlarını parlatan oyuncuları için çok önemli bir lider olduğu da aşikar. Lakin Hırvat teknik adamın Ümraniye’den stadyuma yola çıktıklarında kafasında oluşturduğu plan saha içinde tutmadığında oyun içi hamlelerinde zaman zaman baltayı taşa vurduğunu görüyoruz. Zaman içerisinde bu noktada da gelişim gösterebilirse Beşiktaş’ı basamak olarak kullanıp daha iyi bir lige daha iddialı bir takıma teknik direktör olması da şahsen şaşırtıcı olmayacaktır. Son tahlilde Bilic Beşiktaş’ın Demirören sonrası çıktığı ‘’yeni bir anlayış’’ macerası için doğru teknik adamdır. Her şeyden önce bu ülke için özellikle de Beşiktaş için çok önemli olan ‘’doku uyumu’’ Beşiktaş taraftarı ve Beşiktaş oyuncusu ile Bilic arasında tutmuştur. Beşiktaş yazmak istediği o farklı hikayeyi istediği gibi bitirebilirse aslan payı da bu güzel adama gidecektir. YUSUF KOÇ ADAM OLACAK ÇOCUKLAR Yabancı sınırının olduğu, yabancıların yerlilere göre -doğal olarak- daha transfer olmaya müsait olduğu düşünülürse, takımların omurgalarını genelde yerli oyuncular oluşturuyor. Evet, yerli oyuncular yabancıların kalite bazında aşağısında yer alıyorlar ama takımların olağan seyrinde daha önemli bir yer tutuyorlar. Beşiktaş’ta da Gökhan Töre, Olcay Şahan, Oğuzhan Özyakup ve Veli Kavlak’tan oluşan bir yerli omurga olduğunu söylemek mümkün. Beşiktaş, gelecek 3-5 yılın planlamasında bu sporcuların hem takım olarak, hem de bireysel olarak ulaşabilecekleri en üst seviyenin hayalini kuruyor. Zaten bu ana parçaların en önemlileri olan Gökhan Töre ve Oğuzhan Özyakup’la yapılan uzun soluklu sözleşmeler, bu hayalin en somut göstergesi. Peki bu oyuncular; Beşiktaş’ın güveneceği, ısrar edeceği ve hatta bel bağlayacağı oyuncular mı? Temel soru bu. Gökhan Töre, mevcut haliyle bile fark yaratabileceğini ispatlamış durumda. Saha dışı sorunlarını atlatabildiği takdirde, önümüzdeki 3-5 yılın Türk futbolunda Arda Turan’ın yanına yazılabilecek ilk Türkiye ligi oyuncusu olacağını tahmin etmek mümkün. Kaldı ki, bugün bile ofansif anlamda onun üretimini yapabilen bir yerli oyuncu bulabilmek kolay değil. Olcay Şahan ise bambaşka bir vak’a. Yetenekleri kısıtlı ama iyi bir tamamlayıcı... Lider özelliği olmayan ama güvenilir bir sporcu. Bugün Beşiktaş denince akla gelen ilk oyuncu. Karışık bir tablo çizdiğimin farkındayım ama Olcay’ın durumu bu. Beklenti içine girdiğinizde, o beklentiyi karşılaması -yetenekleri itibariyle- son derece güç ama takım kendi kendine işlediğinde fark yaratabilecek ve hatta son 2 sezonda bir dolu fark yaratmış bir karakter... Her şeye rağmen, Beşiktaş bu yıl UEFA kupasını aldı deseler, “Yok canım Olcay’ın olduğu takım alamaz” diyemezsin. Onu tamamlayıcı öge olarak bırakıp, takımın ana arızalarını çözmeye çalışmak çok daha mantıklı bir hamle olacaktır... Oğuzhan Özyakup... Sergen’le mukayese, Tümer’le mukayese... İyi tamam mukayese eğlenceli de, bu oyuncuların Oğuzhan’la ortak bir özellikleri yok ki. Tek ortak noktaları forvet arkasında oynatılıyor olmaları. Örneğimiz açık; Chelsea’de Fabregas ne ise, Oğuzhan da Beşiktaş’ta o olmalı. “İyi de, o adam Fabregas” dediğinizi duyuyorum, ben de “İyi de orası Chelsea” diyorum. Geleceğe bir projeksiyon tutacaksak, forvet arkasında Mehmet Topal’ın markajında oynayan Oğuzhan için bu cümleler bile fazla... Lakin ışığını verdiği, kendisinin bile belki farkında olmadığı merkez orta sahada oyun kurucu rolü ise Beşiktaş için bir seviye fark demektir. Savunmada oluşacak zaafiyet? Bilic de o konuda hünerini göstermeli zaten. Atiba ve Veli’yi ortaya Çin Seddi gibi dikip savunma tarafını çözdük demek, Beşiktaş’ı Samet Aybaba Beşiktaş’ına oranla eğlencesi daha az bir takım yapıyor. İkisi de tercihtir elbette, geleceği de bu tercihler şekillendirecektir. Veli Kavlak, Ersan Gülüm ve İsmail Köybaşı... Omurgada güvenilir oyuncu arıyorsak, maalesef Ersan ve İsmail bu kategoriye henüz girebilmiş değiller. Veli Kavlak ise, yukarıda tanımladığımız Olcay Şahan özellikleri taşıyor. Seviye belli ama güvenilirlik var. Karakter var, Beşiktaş denince akla gelen oyuncu olabilmek var. Elbette reklam yüzü olma anlamında değil, sahadaki varlığıyla Beşiktaş’ın oyun tarzını tanımlama anlamında. Lakin, bir sonraki seviye hayalinde Veli Kavlak ne kadar var, işte o soru işareti. Son dönemde bu oyuncu grubuna bir de Kerim Frei eklendi. Kendisinden umutların yitirildiği noktada X-Faktor olabileceğini ortaya koydu. Onun için henüz uzun boylu konuşmak için erken ama Kerim’in kariyerinde yapabileceği bir atılım, hem Beşiktaş’ın kadro derinliğine, hem de o kadronun gidebileceği uzaklığı etkileyebilir. Mustafa Pektemek, Cenk Tosun gibi yerel bazda iş görebilecek ama uzun vadede ne vaad ettikleri çok da belli olmayan oyuncuları da soru işaretli oyuncu sınıfına sokabiliriz... sonunda Türkiye Şampiyonluklarının yanına bir de Avrupa Kupası başarısı eklendiğinde, belki Chelsea veya Arsenal’e tekrar dönemeyecekler ama büyük liglerin başaltı takımlarına gidecekleri hayalinin önünde bir engel yok. O nokta zaten Beşiktaş futbol takımının yapacağı 2. atılımın başlangıç noktası olacak. Zaten bu iki oyuncu gelişimlerini devam ettiremez veya düşüşe geçerlerse, Beşiktaş’ın önümüzdeki beş yıllık planını buruşturup çöpe atmaktan başka da şansı kalmıyor... O yüzden dönemsel iniş çıkışlara gözleri kapayıp bu teknik ekip ve oyuncu grubunun arkasında durmaktan başka bir şans da gözükmüyor. GÜRCAN ULUSOY Yabancılar mı? Demba Ba’yı gönderir yerine başkasını alırsın. Atiba bütün o verimliliğine rağmen, daha iyisiyle değiştirebilirsin. Sivok ve Pedro yerine daha üst düzey bir oyuncu bulabilmek uzun vadede hiç zor değildir. Burada mesele Veli ve Olcay istikrarlarını sürdürürken, Gökhan ve Oğuzhan’ın aşama kaydetmeleri adına, oyun sistemini, düşüncesini onlara göre dizayn edip onları kulübün en değerli ürünleri haline getirmektir. Oyuncular da, Beşiktaş da, bu iradeyi ortaya koymakta zaman zaman zorlansalar da, büyük resimde Beşiktaş’ın Gökhan ve Oğuzhan’la birlikte büyüyeceği hayali gerçekçi duruyor. 5 yıl Gökhan Töre, Olcay Şahan, Oğuzhan Özyakup ve Kerim Frei, sadece Beşiktaş’ın değil milli takımın da umut bağladığı isimler olarak ön plana çıkıyor. MUTLU SON MÜMKÜN MÜ? Mümkün değil demek hem bu takımın potansiyeline haksızlık hem de bu ülkenin futbol iklimine ters olur. Neden bu takımın potansiyeline haksızlık olur çünkü Beşiktaş her ne kadar kısıtlı bir kadroya sahip olsa da artık iki sene önceki o acemi takım değil. Hem daha lider ve etkili oyunculara sahip hem de genç oyuncularının ciddi anlamda tecrübe edindiğini belirtmek gerek. Teknik direktörü ligi daha iyi tanımış durumda ve takımının güçlü yönlerine rakiplerinin zayıf yönlerine artık daha hakim. Bu nedenlerle takımın potansiyeline haksızlık etmemek lazım. Ancak her şey bu kadar toz pembe değil. Gelişime açık takım olmakla kazanan takım olmak arasında kocaman bir fark var. Şampiyonluk için mücadele eden takım ile şampiyon arasında hayli büyük bir fark olduğu gibi. Beşiktaş 2014/15 sezonununda ulaştığı oyunsal görüntü ve olgunluk ile gelişen, iyi oynayan, şampiyonluk iddiasını cidden dillendirebilecek bir takım, hele ki rakiplerinin durumu da göz önünde bulundurulursa bu aşikar. Fakat Beşiktaş’ın büyük maçlarda sürekli yaşamakta olduğu kazanma sıkıntısı, kırılma noktalarında sürekli yaşamakta olduğu eşik atlayamamalar kafalardaki soru işaretlerini arttırıyor. Kazanma alışkanlığı ve ‘’winner’’ takım olmak öyle bir anda elde edilebilen kazanımlar değil ama Beşiktaş için artık buralara sıçrayabilme vakti geldi. Elbette bu kadar uzun bir maratonda kadro kalitesi ve derinliği çok belirleyici bir etken. Bu noktada Fenerbahçe’nin ligdeki tüm takımlardan avantajlı olduğu görünüyor. Yine de Beşiktaş’ın eskisi kadar zayıf ya da niteliksiz bir kadrosu yok şu an için. Sadece bir iki kilit mevkide (ki bunlardan birinin sağ bek olduğunu artık cümle alem biliyor) eksikler var. Sezon arasında yapılabilecek bir iki doğru takviye Beşiktaş’ın üç sezondur planladığı bu dönüşümü zirveye çıkartabilir. Kulübün gelecek sezon İstanbul’un en güzel ve merkezi yerindeki stadyumuna çok daha gelişmiş şartlarda kavuşacağı da düşünüldüğünde bu sene gelecek bir şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi bileti, arayı açmış diğer İstanbullu rakipleri yakalamak adına da büyük bir fırsat yaratacaktır. Neredeyse tüm maçlarını gurbette oynayan Beşiktaş’ın bu sene bir dezavantajı olduğu açık ama takım bunu şu ana kadar bir şekilde kotaraildiğini de gösteriyor. Sözün özü Beşiktaş’ın Demirören dönemi sonrası başladığı dönüşümü mutlu son ile bitirebilmesi birden fazla denklemin Beşiktaş lehine çözülmesine bağlı. Umut var, potansiyel var ama gidilecek yol da hala çok uzun ve çetrefilli. Bahadır Bozkurt Unutulmaz HF153 GÖKYÜZÜNDE IKI DÖNEM Beşiktaş’ın tarihindeki en başarılı iki önemli teknik adamı Gordon Milne ve Mircea Lucescu’nun yaşattığı güzel günlerin, bıraktığı izlerin ardından; Olmasaydı sonumuz böyle GORDON MILNE Yüzleri güldüren, kendisi gülmeyen adam Modern futbolu gerisinden izlediğimiz 80’li yıllarda Beşiktaş istediği başarıları yakalayamayan bir görüntü çiziyordu. 1987 yılında Akaretlere gelen Bond çantalı, ufak tefek, soğuk bakışlı bir adam kulübün içerisinde adım attığında zamanın gazetecilerinin kim olduğu konusunda en ufak bir fikirleri yoktur. Kapanan kapılar ardında yapılan görüşmeler sonrası efsane başkan Süleyman Seba, şaşkın gazetecilere şöyle seslenir; Beşiktaş’ın yeni teknik direktörü İngiliz Gordon Milne’dir. Futbolculuk yıllarında uzun süre Liverpool’da görev yapmış, teknik direktörlük kariyerinde İngiltere U18 ile şampiyonluk yaşayıp, Gary Lineker’i Liecester City’den bir İngiliz efsanesine dönüştüren bir altyapı canavarıdır. Gordon Milne Fulya’ya doğru yola çıktığında elinde sihirli bir değnek bulunmamaktadır. İlk sezonunda camianın beklediği şampiyonluğu hediye edemez. Zamanın Başbakanlık Kupası’nı ilk olarak müzeye takdim eder. Beklentiler ikinci sezona kalır. Maalesef ikinci sezonu da tamamladığında arzulanan nesne olan şampiyonluk kupası şehrin Anadolu yakasına doğru yol almıştır. Türkiye Kupası’nı ve Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kazanması camianın beklentilerini karşılamaz. Camia, Seba’ya Milne ile yollarını ayırması için baskı kurar. Süleyman Başkan’ın Milne’ye inancı tamdır. Tüm baskılara rağmen devam kararı alır. Üçüncü sezonda Seba-Milne ortaklığı Türkiye futbolunda bir çığır açacak hamle olacaktır. “12-3 gol yetmez 4-5-6 olsun” tüm zamanların en iyi Beşiktaş bestesi; zorlu, çileli, uzun soluklu bir yolculuğun sonucu olarak 1989 yılında mırıldanılmaya başlanır. O senelerde büyüyen çocukların büyük bir çoğunluğu siyah beyaza gönül verir. Mahalle aralarında top oynarken idolleri Tanju ve Rıdvan olmak isteyen çocuklara siyah beyazlılar üç alternatif sunar: Metin-Ali-Feyyaz. Gordon Milne’nin isteği üzerine Bergamaspor’dan Zeki, Boluspor’dan Şenol ve Takoz Recep, Kahramanmaraşspor’dan Şifo Mehmet, Sakaryaspor’dan Engin İpekoğlu gibi isimler kadroya dâhil olur. Takımdaki Gökhan-Ulvi-KadirRıza-Metin-Ali-Feyyaz gibi oyuncularla, yeni katılan isimleri mükemmel bir şekilde harmanlar. Ancak İngiliz hoca, bir dönem esip geçen Les Ferninand dışında maddi imkânsızlıklar nedeniyle de yabancı futbolcuların transferlerinde pek başarı gösteremez. Bu nedenle, “Edirne’nin gerisinde” ligde karşı konulamayan ekip, -biraz da şanssız kuralar nedeniyle- “Edirne ötesinde” pek bir başarı gösteremez. 10 gollü rekor galibiyetler, 5 gollü derbi puanlarıyla güle oynaya şampiyonluk gelir. İstikrarını ve kadrosunu koruyan Beşiktaş, Milne ile ikinci sezonunda da mutlu sona ulaşır. 1991/92 sezonu havai fişek gösterileri gibi göz alıcıdır. Üçüncü sezonda şampiyonluğa nağmağlup olarak ulaşırlar. Beşiktaş oynadığı baskılı hucüm futboluyla ligi domine eder. Gordon Milne’nin bu başarısında zamanın modası 3-5-2 taktiğinden vazgeçmesinin büyük bir etkisi vardır. Dörtlü savunma ısrarı takıma sınıf atlatır. Sağ bek Ali Gültiken’i pivot santrafora ve orta sahadaki Gökhan Keskin’i liberoya çeken İngiliz hoca, yaptığı bu devşirmelerle takımın gelecekteki rotasını belirler. İngiliz hoca taktiksel yeniliklerinin yanısıra disiplinden taviz vermeyen yapısıyla kulübün takdirini kazanır. Milne problem yaşadığı yıldız futbolcu Metin Tekin’i düşünmeden yedek kulübesine oturtur. Futbolcularına sigara yasağı getirir ve gece âlemlerinden rahatsızlığını dile getirir. Bu yönüyle de Süleyman Seba’nın tam desteğini alan İngiliz hoca, güveni boşa çıkarmaz. Başarıya aç gençleri ile oluşturduğu kollektif uyumla dilere pelesenk olan kolej takımı havasını yakalar. 3 şampiyonluğun ardından, 1992-93 sezonu Türk futbol tarihinin unutulmaz sezonları arasına girer. 48 maç yenilgi yüzü görmeyen Kara Kartallar, o sezon şampiyonluğu kaptırdığı Galatasaray’a mağlup olur. Ardından mehşur 8 gollü Ankaragücü galibiyeti ile sarı-kırmızılılar, Beşiktaş’ın hükümdarlığına son verirken Süleyman Seba’nın mehşur açıklaması duyulur; “Şerefli ikincilikler, şampiyonluklardan daha önemlidir.” Üst üste 4.şampiyonluğu son nefeste kaçıran Kara Kartallar, yakaladığı tılsımın kaybolmasıyla beraber ertesi sezonu 4. basamakta tamamlar. Bu Beşiktaşlıların Metin-Ali-Feyyaz’ı son kez bir arada gördüğü sezondur. Maddi ve manevi problemler yaşayan efsanelerden önce Feyyaz Fenerbahçe’ye, sonra Ali Kayserispor’a ve Metin de Vanspor’a transfer olur. Avrupa Kupaları’nda başarı gösteremeyen siyah-beyazlılar, Türkiye sınırları içerisinde de yakaladığı ivmeyi kaybedince, hedef tahtasına Gordon Milne oturtulur. Milne’nin başarısızlığının en büyük sebebi olarak kötü transferler gösterilir. Bir rivayete göre Gordon transfer sezonunda yaptığı listeyi başkan Süleyman Seba’ya verir. Seba’da listede en son sırada yazan üç ismi transfer eder. Bir başka iddia da Gordon Milne’nin gerçekleşen transferlerden komisyon aldığı şeklindedir. Milne’nin son iki transferi bardağı taşıran neden olarak gösterilir. Saçları ve pasaportu dışında hiçbir şeyi Mario Kempes’i andırmayan, ısınırken sakatlanamabilmeyi başaran tuhaf golcü Osvaldo Nartallo ile attığı imzadan başka, ne yaptığını asla bilemeyeceğimiz Perulu Francesco transferleri fiyasko ile sonuçlanır. Giden Türk yıldızların yerini dolduramayan Milne, yolun sonuna gelir. Çıkardığı fırtına kendi gemisini de alabora eder. MIRCEA LUCESCU Çavuşesku harikalar diyarında Milne sonrasında görevi devralan Daum’la da bir şampiyonluk yaşayan Kara Kartallar, 90’ların başında yakaladığı ivmeyi sonlarına doğru tamamen kaybeder. Camia alıştığı başarıları yakalayamayınca efsane başkan Seba’ya görevi bırakması için baskı yapar. Skor 3-0 iken çocuklarını yatağa gönderen babalar, Valerenga hezimetinin sabahını beklemeden Seba’nın koltuğunu sallar. Avrupa’da bir türlü başarı elde edilememesi, efsane başkanın istifasına kadar yakasını bırakmaz. 94 yıllık camianın 54 senesine hizmet eden Seba, Hapoel Haifa maçıyla kredisini tüketir. Bu maçta gol atan Ahmet Dursun’un özne olduğu o tezahürat duyulur: “Ahmet Dursun, Seba gitsin!”. Seba, Ocak ayında görevi bırakır. Milenyumda yepyeni bir yönetimle, yeni bir anlayışla yola çıkan Kara Kartallar, Galatasaray’ın nirvanaya ulaştığı 2000 sezonunda Fevzi Tuncay’ın topu ıska geçmesiyle bir şampiyonluktan daha mahrum olur. Beşiktaş’ın arabesk yıllarındaki acıları tarif edilemez bir noktaya ulaşır. Bir Barcelona galibiyeti ile bayrama dönen hayatlar, Milan-BarcelonaLeeds United deplasmanlarında tuz buz olur. Seba yönetiminin genç prensi, yeni başkan Serdar Bilgili de camianın Avrupa kupalarındaki başarı isteğine yanıt verememiştir. Galatasaray’ın tekrar Fatih Terim ile anlaşması Beşiktaş yönetiminin umudu olur. Galatasaray ile Avrupa’da başarılı sonuçlar alan Mircea Lucescu, Terim’in gelişiyle bavullarını toplamak zorunda kalır. Serdar Bilgili de fırsatı değerlendirir ve Ümraniye’nin anahtarlarını Rumen Hoca’ya teslim eder. Mircea Lucescu; babacan tavırlı, yeri geldiğinde sert konuşan, yönetimin sunduğu şartlara göre pozisyon alabilen, futbolu çok iyi bilen İtalyan stili bir teknik adamdır. Camia kötü günleri geride bırakıp, 100. yılda şampiyon olabilmek için tüm imkânlarını seferber eder. Altyapıdan yetişen Sergen tekrar takıma döner. Ronaldo’nun yanına stopere partner olarak Zago’yu transfer eden Kara Kartallar, Kocaelispor’dan Kaan Dobra’yı kadrosuna katar. Yıllardır bir türlü verim alınamayan Ayhan Akman takas yoluyla Galatasaray’a gönderilir. Takas karşılığı Galatasaray’dan alınan isim Ahmet Yıldırım olur. Kale Oscar Cordoba’ya teslim edilir. Kadrosunda İlhan-Tümer-Ahmet Dursun gibi isimleri bandıran Beşiktaş’a Pancu gibi bir silah daha eklenir. Ersun Yanal’ın Gençlerbirliği’nin çilingiri Ahmed Hassan yedek kulübesine takviye edilir. Oynadığı bir sezonda takımın simgesi olan Pascal Nouma, taraftarlara 100. yıl hediyesi olarak takdim edilir. Sezon açılışında yönetim son bir sürpriz olarak Amaral transferini açıklar. Camia kenetlenmiş olarak lige hazırdır. Takım “arıza” yetenekliler ve görev adamlarından kurulu her rengi içinde barındıran bir yelpaze gibidir. Lucescu, Gordon döneminden bu yana vazgeçilmeyen dörtlü savunmadan vazgeçip, üçlü savunmaya dönüş yapar. Zago-Ronaldo’nun uyumu Uche-Högh / Bülent –Popescu tadı verir. Yanlarına monte edilen Ahmet Yıldırım, klas bir sol ayağa sahip olup, oyunu geriden kurma görevini üstlenir. Önlerinde iki kesici görev adamı TayfurAmaral bitmeyen enerji ile pres gücünü oluşturur. Kocaelispor’un forveti Kaan Dobra’ya sağ kanat, sol kanat ise başını kaldırsa Barcelona’ya gideceğini düşünen İbrahim Üzülmez’e emanettir. Takımın ileri ucunda Bayern’in radarına girdiği gibi çıkan Sergen Yalçın, Tsubasa’nın Türkiye versiyonu İlhan Mansız, Rumen joker Daniel Pancu ve her devrin ikinci adamı olmaktan kurtulamayan Tümer Metin görev alır. Daha sonra Lucescu tribünlerin sevgilisi olmaya aday Amaral’ın performansından memnun kalmayıp, Bresica’dan Federico Giunti’yi transfer eder. Giunti, çok iyi bir kesici ve aynı zamanda etkili kontra ataklar başlatabilen önemli bir pasördür. Takıma girmesiyle beraber, Beşiktaş’ın grafiği de yükselmeye başlar. Gordon Milne’nin kolej takımındaki gibi genç bir kadro değildir fakat oynadıkları futbolla o yıllardaki gibi yenilmesi zor bir takım haline gelirler. Yıllar sonra derbi maçları kazanabilen, zorluk derecesi yüksek her maçta kontrolü ele alan, pozisyon vermeyen, her maçı çözebilecek yeteneklere sahip bir takım sahadadır. Ligde sadece Diyarbakırspor’a kaybeden Beşiktaş, Galatasaray maçında Tümer’i asist yapmaya zorlayan Sergen’in golüyle şampiyonluğa ulaşır. Pascal Nouma’nın gol sonrası elini öptüğü Lucescu, otoriter bir suret yerine, maç sonlarında röportaj veren oyuncularının sırtına paltosunu koyan babacan kimliğini ortaya koyar. Camianın çok istediği Avrupa’da başarı Lucescu ile filizlenir. İlk sezonunda UEFA Kupası’nda çeyrek final oynayan siyah-beyazlılar, ikinci sezon Şampiyonlar Ligi’nde boy gösterir. Stamford Bridge’de Sabri Ugan’ın “Kartalın kanat sesleri” diye bağırdığı maçta Sergen’in iki golüyle Chelsea’yi deplasmanda, kaleye çekilen şutların hadi hesabı olmayan maçta Ronaldo’nun son dakika golüyle Sparta Prag’ı İnönü’de devirir. Lazio ile İstanbul’da berabere kalan Beşiktaş, Chelsea ile grubunda final maçına hazırlanır. 15 Kasım’da Neva Şalom ve Beth İsrael Sinagogu’na, 20 Kasım’da İngiliz Konsolosluğu’na ve HSBC Bankası’na düzenlenen terör olaylarından dolayı maç Almanya’nın Gelsenkirchen kentine alınır. Babası ile maça giden Olcay Şahan, yıllar sonra forma giyeceği takımını o gün dahi yalnız bırakmaz. Maçın son bölümüne girildiğinde Chelsea iki gol bulur. Televizyon ekranın sağ köşesinde bulunan küçük kutucukta ise Zelenka’nın golüyle Sparta Prag, Lazio’yu yener. Beşiktaş, grubu üçüncü tamamlayıp, UEFA Kupası’nda yoluna devam eder. Pancu’nun tüm gayretine rağmen, yüzü gülen taraf Valencia olur. Lucescu’nun ikinci sezonunda Avrupa’da istenen başarı tam anlamıyla elde edilemese de takım büyük ümit vaad eder. Fakat bu sefer de yolunda gitmeyen bir Süper Lig macerası vardır. Ligin ilk devresini hiç yenilmeden tamamlayan siyah-beyazlılar, ligin ikinci yarısının ilk maçında Samsunspor’la karşılaşır. Bu maçta kendi evinde 5 kırmızı kart gören Kara Kartal, yaşadığı travmanın etkisinden uzun süre çıkamaz. Bu süre içerisinde aradaki 8 puanlık farkı kapatan Fenerbahçe, İnönü’de Beşiktaş’ı yenerek son hançeri saplar. İlhan Mansız, Ahmet Dursun, Zago, Giunti gibi isimler takımdan bir bir ayrılır. Lucescu kaybedilen her maçın ardından faturayı hakemlere çıkarmaya başlar, Türkiye Ligi’nin Çavuşesku Romanya’sından farkı olmadığını dile getirir. Ligi üçüncü bitirdiğinde Beşiktaş, liderden 13 puan fark yemiş, 8 mağlubiyet almış, başkanı ve teknik direktörü istifa etmiş paramparça olmuş bir takıma döner. Camia yine bu durumdan çıkmak adına reçeteye “kan değişikliği” yazmış, Türk futbolu Yıldırım Demirören’le tanışmıştır… Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin? (Can Yücel / Hamlet) Emre Gürkaynak Euro 2016 HF153 AVRUPA’NIN YENi AKTÖRLERi Türkiye’nin artık rol bulmakta zorlandığı futbol sahnesine çıkmak isteyenler, yeni Avrupa Şampiyonası formatıyla birlikte giderek artıyor Yazın Brezilya’da oynanan Dünya Kupası futbolseverlere güzel anılar verirken izleyenleri futbola doyurmakla kalmadı, damağımızda da tadını bıraktı. Bu bir aylık ziyafetin ardından, milli seviyedeki futbol ihtiyacını karşılamak ise Fransa’da düzenlenecek 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın eleme maçlarına kaldı. Elemeler, doğal olarak, Dünya Kupası seviyesini yakalayamasa da bu sefer, her zamankinden farklı bir anlam taşıyor. Oyunculuk döneminde, kıvrak çalımlarıyla sahayı kendi oyun alanına çeviren Michel Platini, başkanlığını yaptığı UEFA’yı da çok farklı görmüyor. Zira Avrupa Şampiyonası organizasyonunu “sıkıcı” bulan Platini, elemelere iki aşamalı grup sistemini getirememiş olsa da organizasyonun kendisini yenilemeyi başardı. 16 takımın katıldığı ve gruptan çıkmayı başaranların, çeyrek finale adımını atmış olduğu eski Avrupa Şampiyonası formatı, 8 takım ve çeyrek final öncesi bir tur eklenmiş haliyle 2016’da taraftarla ilk buluşmasını yapacak. Bu değişiklikle birlikte, kimilerine göre kazanması Dünya Kupası’ndan daha zor olan Avrupa Şampiyonası daha farklı bir hale bürünecek. Henüz elemelerde dört maçı geride bırakmış olsak da gruplarına birinci torbadan giriş yapan ekiplerden Hollanda, son Avrupa şampiyonu İspanya ile 2014 Dünya Kupası’nı evine götüren Almanya’nın yanı sıra Yunanistan, Rusya, Portekiz ve BosnaHersek, grubunda ilk sırada yer almıyor. Bu durum, yanıltıcı gözükse de, Euro 2016’da mücadele edecek takımların artışı, Avrupa sahnesine yeni aktörler çıkacağını açıkça gösteriyor. Türkiye, bu oyunda yan rol bile bulmakta zorlanırken, Avrupa Şampiyonası’nın yabancısı olmasına rağmen ezberini şimdiden çalışmaya başlayan ekiplere göz attık. İzlanda Her şeye rağmen Euro 2016 Elemeleri’ne umutla başlayan Türkiye, ilk şoku İzlanda karşısında yaşadı. Daha önce Avrupa Şampiyonası’na katılmayan İzlanda, Brezilya’daki Dünya Kupası vesilesiyle ülkesinin soğuk ikliminden ayrılıp sıcaklara gitme şansını play-off maçları sonucunda kaybetmişti. Ancak durum artık Kuzey ekibi için daha parlak gözüküyor. Oynadığı hızlı oyunla, 4. torbadan girdiği A Grubu’na fırtına gibi başlayan ve ikisi gruptan çıkma adına direkt rakibi Türkiye ve Hollanda’ya karşı olmak üzere üç galibiyet alan İzlanda, yalnızca Çek Cumhuriyeti’ne mağlup oldu. Ayrıca 2014 Dünya Kupası Elemeleri boyunca gol atma sorunu yaşamasa da kalesini kaparken sıkıntı çeken ekip, artık bu durumu da aşmış gözüküyor. Elemelerde attığı 4 golle takımına liderlik eden Gylfi Sigurdsson ve arkadaşları, Euro 2016 yolunda izlenmeye değer bir oyun ortaya koyuyor. Polonya Pele tarafından 2004’te yapılan Yaşayan En İyi 100 Futbolcu Listesi’nde kendine yer bulan Zbigniew Boniek ve futbol dergilerine isim olan efsane penaltının yaratıcısı Antonin Panenka gibi önemli isimlerin yanı sıra iki de Dünya Kupası üçüncülüğü ile zengin sayılabilecek bir futbol mirasına sahip sayılabilecek Polonya, Avrupa Şampiyonası’nda aynı şekilde başarılı değil. Turnuvaya ilk katılımını 2008’de favori olmaktan uzak bir şekilde yapan ekip, 2012’de ev sahibi unvanıyla katılsa da henüz bir ‘Euro’ galibiyet alamadı. Yine de elemelerdeki durum, Polonyalıların umutlarını yeşertecek cinsten. Lewandowski ileride, Szczesny ise geride takımını vazgeçilmezi olurken; diğer bölgelerde Polonya çeşitli oyuncular kullanıyor. Sistemde ve oyuncu tercihlerinde yaratılan esneklik ise belki de son dünya şampiyonu Almanya karşısında 2-0’lık galibiyetin kilit noktası. Polonya’nın yer aldığı D Grubu’nda Almanya’nın Avrupa Şampiyonası bileti almaması büyük sürpriz olacak, Polonya ise Ada futbolundan İskoçya ve İrlanda Cumhuriyeti’ne karşı bir adım önde gözüküyor. Slovakya Çekoslovakya’dan ayrılışı sonrasındaki kısa tarihte ilk büyük organizasyon deneyimini 2010 Dünya Kupası’nda yaşayan ve ikinci tur gören Slovakya, ilk Avrupa Şampiyonası tecrübesini 2016 Fransa’da tatmak için elinden geleni yapıyor. 2010’daki bol Süper Lig esintili, biraz da yaşlı, kadroda değişikliğe giden ekip, İngiltere ve Çek Cumhuriyeti ile birlikte elemelerde henüz yenilgi yüzü görmeyen üç takımdan biri. Daha da önemlisi, gruptaki önemli ekipler İspanya ve Ukrayna ile oynayacakları maçları atlatmayı başardılar. En iyi üçüncünün direkt olarak finallere gideceği, diğerlerinin ise playoff maçı oynayacağı da göz önüne alınırsa, şimdiden Fransa biletini ayırtmaya yaklaşan Slovakya, kolayca gol bulamasa da gol yemeyen yapısıyla yeni Avrupa’da kendine güzel bir köşe bulabilir. İzlanda, Slovakya, Polonya en dikkat çekenleri olsa da, daha önce Avrupa’da futbol sahnesine pek çıkamamış birçok ekip, yeni formatla birlikte fırsat kolluyor. Gareth Bale’nin liderliğindeki Galler, Avusturya, Slovenya, İsrail hatta sürpriz kovalayan Arnavutluk ve Litvanya. Birçoğu kolladıkları fırsatı elde edecek, işte o zaman Platini’nin yeni formatının yeni Avrupa’yı da getirip getirmediğini göreceğiz. Mert Sarıbaş BiR KULÜP BiR iNSAN BiR ÖMÜR Profil HF153 Menajerlik oyunlarında hepimizin hayalidir bir takımı alt liglerden alıp Şampiyonlar Ligi’ne kadar götürmek. Bu yolda kimimiz birkaç sezonun ardından hayallere elveda dedi, kimimiz ise bunu başarıp Şampiyonlar Ligi’nin o meşhur müziği açarak ayağa kalktı. Guy Roux ise bunu gerçek dünyada başaran isim “Bizim Monaco gibi bir prensimiz yok, Inter’e yardım eden Pirelli gibi bir dev arkamızda değil, Juventus’un sahip olduğu Ferrari fabrikasının da desteğini almıyoruz. Ben bunlardan yoksun olarak nasıl mı başarılı oluyorum. Çünkü işi biliyorum!” 1961 yılından 2005 yılına kadar dünya tarihinde diyor. 22 yaşına kadar sürdürdüğü pek de parlak pek çok şey değişti. Duvarlar inşaa edilip yıkıldı, olmayan futbolculuk kariyeri Auxerre’nin teknik rejimler değişti, liderler yerini kaybetti ama Guy direktör arayışına geçtiği 1961 yılı ile birlikte Roux’un Auxerre’deki teknik direktörlük görevi bambaşka bir boyut kazanıyor. 15 yaşından beri değişmedi. Tam 44 yıl boyunca mavi-beyazlı hayalini kurduğu teknik direktörlük fırsatını ekipte görev yapan Roux, 890’ı 1. Lig maçı kaçırmak istemeyen Roux, yönetime Auxerre olmak üzere yaklaşık 2000 maça çıkarak bu için gerekirse odun bile kesebileceğini dile alanda kırılması zor bir rekora imza attı. 18 Ekim getirdiği bir başvuru mektubu yolluyor. Kulüp 1938 yılında Auxerre’e yaklaşık 10 km uzaklıktaki başkanı gelen başvurular arasında en az maaşı Alsace’de dünyaya gözlerini açan Roux, emekli isteyen ve en genç kişiden gelen teklifi kabul olduğunda “7 yaşında kendime hayatım ediyor. Böylece Roux, 1961 yılında aylık 600 boyunca her gün futbol oynamak istiyorum frank karşılığında teknik direktörlük kariyerine dedim ve hemen hemen bunu gerçekleştirdim” start veriyor. Çiftçilerden gübre oyuncu eşlerinden önlük Roux göreve başladığında ilk hedeflerinden biri yaklaşık 40.000 nüfusa sahip olan Auxerre halkını takımla bütünleştirmek oluyor. Fransa’nın kalbi olarak bilinen Doğu Fransa Bölgesi’nde yer alan Auxerre mütevazı nüfusuna rağmen ülkenin önemli merkezlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Büyük oranda çiftçilik ve ahşap üretimi ile geçimini sağlayan Auxerre halkı Fransızların olmazsa olmazı şarap sektöründe de oldukça önemli bir konumda bulunuyor. Roux şehrin imkanlarından faydalanmak için kapı kapı geziyor, çiftçileri keçilerini takıma bağışlamaları için ikna etmeye çalışıyor. Auxerre’nin ilk oyun sahalarından biri de bu çiftçilerin bağışladığı gübreler ile oluşturuluyor. Bununla yetinmeyen Roux antrenmanlarda kullanmak için futbolcu eşlerinden de önlük dikmelerini istiyor. Uzun süre kulübe ilk gelip en son çıkan kişi oluyor, antrenmanlarda daha önce bir bölgesel lig takımında görülmemiş çalışmalar gerçekleştiriyor ve tüm bu çalışmalarının ilk meyvesini 1970 yılında Bölgesel Lig’ten 3. Lig’e çıkarak alıyor. 4 sezon sonra da 2. Lig’e yükselen Roux’un ekibi 1979 yılında daha sonra 4 defa kazanacağı (1994, 1996, 2003, 2005) Fransa Kupası’nda ilk defa final oynuyor fakat uzatmalarda 4-1 kaybederek kupayı rakibi Nantes’a kaptırıyor. Fransız teknik adamın ayak seslerini iyiden iyiye duyuran olay ise 1979/80 yani Roux’un Auxerre’deki 18. sezonunda 2. Lig’te kazanılan şampiyonluk oluyor. Roux 22 yaşında. Futbolculuğunun son resmi. Ustalık dönemi Roux, Fransa’nın en üst noktası 1. Lig’teki ilk döneminde biraz bocalasa da 1983/84 sezonunu 3. bitiriyor ve bu ligdeki kalıcılığını ispatlıyor. Bu başarıya 2 gol ile katkıda bulunan isim ise hepimizin yakından tanıdığı Eric Cantona oluyor. 1981 yılında Auxerre altyapısında futbola başlayan “The King”, Guy Roux’un futbola kazandırdığı isimlerin (Alain Goma, Djibril Cisse, Philippe Mexes, Lourent Blanc, vs) başında geliyor. Auxerre altyapısından çıkan bir diğer isim Basile Boli ise “İnsanlar onun heykelini dikmeli” 1980’de kazanılan şampiyonluğun ardından. Auxerre artık Ligue 1’de. diyor Roux için. Cantona ve Boli gibi altyapısından yetişen pek çok yetenekli oyuncu ile başarılar yakalayan Auxerre yetiştirici takım kimliğine uyarak bu isimleri Avrupa’nın önde gelen takımlarına servis ediyor zamanla. Artık başarı dönemi geliyor ve Roux’lu Auxerre 1994 yılında Fransa Kupası’nı kaldırıyor. Hemen 1 sezon sonra ise mavi-beyazlı kulüp tarihi yıllarından birini yaşıyor ve 1995/96 sezonunu hem Fransa 1. Lig şampiyonluğunu hem de Fransa Kupası’nı kazanarak kapatıyor. Devam eden yıllarda Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final, UEFA Kupası’nda yarı final, Inter-Toto şampiyonluğu ve 2 Fransa Kupası şampiyonluğu daha yaşayan Roux, 2005’te Sedan’ı yenerek kazandıkları Fransa Kupası’nın ertesi günü düzenlediği basın toplantısında “İlk yıl korkunç geçecek ancak yedek kulübesinde ölmediğim taktirde eninde sonunda emekliliğimin ilk yılını yaşayacaktım ve ben kulübede ölmek istemiyorum” sözleri ile 44 yıldır sürdürdüğü teknik direktörlük kariyerine son veriyor (2007’deki 4 maçlık Lens macerasını görmezden gelelim). Bir Fransız yöneticinin sarf ettiği “Roux’suz Auxerre, Eiffel’siz Paris’e benzer” cümlesi ise Roux’un Fransa futbolundaki yerini özetler nitelikte oluyor. Motor sıcak mı? Guy Roux hakkında yazı yazıp meşhur hikayelerinden bahsetmemek tabii ki olmaz. Oyuncularının saha dışında ne yaptığını komplike bir muhbir ağıyla takip etmesiyle bilinen Roux, oyuncusu Boli’nin akşam motoruyla dışarı çıktığı haberini alması ile harekete geçer ve Boli bir sonraki akşam dışarı çıkmak için hazırlandığında motorunu demirlere zincirlenmiş halde bulur. Verdiği bu cezayı yeterli bulmayan Roux zincir masraflarını da oyuncusunun cuzi miktardaki maaşından keser. Maç esnasında tribüne giden topu geri vermeyen taraftarı maç sonunda bulup topu alması, gece yarıları oyuncularını yakalarından çekerek gece kulüplerinden çıkarması, oyuncularının Roux’un çalışma odası. 2003 Fransa Kupası şampiyonluğu. arabalarının kaputlarını elleyerek motorun sıcaklığına bakması hatta ve hatta arabaların kilometrelerini kontrol ederek oyuncularının Paris’e gidip gitmediğini (Fazladan yapılmış 400km Paris’e gidip geldiği anlamına geliyordu) kontrol etmesi Roux’un efsaneleşmesinde katkısı olan hikayelerden bazıları. Evet Guy Roux’un mütevazı Auxerre kentini önce Fransa ardından Dünya futboluna kabul ettirme hikayesini okudunuz, Türkiye’de ise bu sezon henüz 9. hafta tamamlanmışken 5 Süper Lig, 7 de PTT 1. Lig takımı şimdiden teknik direktörlük koltuğunda değişikliğe gittini hatırlatalım. Cantona ve Roux Guy Roux’un Auxerre altyapısından çıkardığı oyuncular arasında ilk sırada gelen Eric Cantona, hırçın yapısını kariyerinin ilk basamaklarında göstermeye başlıyor. 1983/84 sezonunun başında Auxerre rezerv takımının Cournon-Le Cendre ile oynadığı maçı Roux da takip eder, maçta rakip takım oyuncularının Cantona’ya sert müdahalelerine rağmen hakemden ses çıkmaz bir sonraki faule dayanamayan Cantona cevap verir ve rakibi maça devam edemez. Bu hareket üzerine Cantona’ya sinirlenen rakip takım oyuncuları maç bitiminde soluğu Auxerre soyunma odasının önünde alırlar. Kapıya çıkan Roux, Cantona’ya zarar vermeleri halinde geceyi karakolda geçireceklerini iletirken Cantona orada belirir ve elindeki çantasıyla önüne gelene saldırmaya başlar. Roux’un araya girmesi ile sona eren kavganın bitiminde teknik adam tüm oyuncuları soyunma odasına sokar ve zarar gören oyuncularla ilgilenir. 1987/88 sezonunda ise Roux ve Cantona’lı Auxerre sezon öncesi kampında Polonya’ya gider. Mielec kentinde maça çıkan mavi beyazlı ekipte röveşatayla harika bir gole atan Cantona’ya maç bitiminde tribünden atılan bir yumurta isabet eder. Bunun üzerine deliren Cantona tribünlere doğru yönelir bu esnada oyuncusunu tutmaya çalışan Roux “Onu montundan tutmaya çalıştım ama sürat teknesinin arkasına bağlanmış bir su kayağındaymışım gibi beni sürükledi” cümlesi ile anlatıyor bu olayı daha sonraları. Roux’tan kurtulan Cantona, hocasının “Eric, komünist Polonya’dayız, 10 yıl yersin, biz de bu ülkeden bir daha çıkamayız” uyarısını duymuyor bile ve tribünlere tırmanıyor. Neyse ki Cantona tribünde aradığı kişiyi bulamıyor ve Auxerre kafilesi Fransa’ya dönmeyi başarıyor. Sedat Çıtrak İngiltere HF153 GERiLEME Mi YOKSA DURAKLAMA DÖNEMi Mi? Hayatım Futbol ekibi olarak Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edecek 32 takımı ve gruplarda neler yapabileceklerini mercek altına almıştık. E grubu hakkında öngörüde bulunurken Manchester City’nin özlenen ve beklenen Şampiyonlar Ligi başarısına bu sene yaklaşabileceğini belirtmiştik. Ama ne yazık ki İngiliz ekibi UEFA Şampiyonlar Ligi’ndeki umutlarına son dört sezonda üçüncü kez erken bir son verme tehlikesiyle karşı karşıya Şeyh Mansour bin Zayed el-Nahyan’nın Manchester City’i satın almasının üzerinden yaklaşık 6 sene geçti. Bu zaman zarfında harcanan para ise tam 1 milyar pound! Bu ciddi yatırımın karşılığı Premier League’de alınan iki şampiyonluk oldu. Buna karşın Manchester City’nin Şampiyonlar Ligi karnesi ise son derece başarısız. Bu başarısız tablonun düzeltilmesi amacıyla göreve getirilen isim ise Manuel Pellegrini’ydi. Ortak kanı takımın Şampiyonlar Ligi’nde geçen sezon olmasa da bu sezon başarı elde edebileceği yönündeydi. Ancak şu an geldiğimiz noktada Pellegrini’nin başarısız olduğu gerçeği apaçık ortada. Pellegrini, Villarreal’de oynattığı 4-4-2 düzenini geçen sezon Manchester City’e de aşılayıp ortaya pozitif futbol oynayan muazzam bir takım çıkartmıştı. Bu işleyen düzene ek olarak yaz transfer döneminde Mangala, Fernando, Lampard gibi isimler eklendi. Ancak hem ligde hem de devler liginde işler iyi gitmiyor. Aslında geçmişte Roberto Mancini’nin yaşadığı benzer sorunları Pellegrini de yaşıyor. Tabii bu sorun oyun anlayışının benzerlik göstermesiyle alakalı bir durum değil. Her iki teknik adamın şampiyon oldukları sezon sonrasında takımla birlikte yaşadıkları mental düşüş dikkat çekici. Mental düşüşün yanında Manuel Pellegrini yönetimindeki Manchester City’nin bu sezon sıkıntı çektiği bir başka konuda takımın savunma anlamında pek de iyi sinyaller vermemesi. Şilili’nin iyi ve pozitif futbol oynatma aşkı hep ön planda olduğu için işin savunma yapma kısmını unutur oldu takım. Mangala-Kompany ikilisinin form tutmaması etkenlerden bir tanesi. Şampiyonlar Ligi gruplarını ele alırken Manchester City için artık daha tecrübeli ve hata yapmak istemediğini yazmıştık. David Silva, Sergio Agüero, Yaya Toure, Kompany, Joe Hart uzun yıllardır takımda yer alan ve birbirlerini çok iyi tanıyan isimler. Takım olarak sadece 1 yaş aldılar ve tecrübe anlamında da eşiği çoktan geçtiler. Peki sorun neydi ? Acaba kadro göründüğü kadar iyi değil mi? İrdelenmesi gereken konu da tam olarak bu. Özellikle Finansal Fair-Play mevzusunu yanlış yorumladıkları ihtimalini göz ardı edemeyiz. Daha açıklayıcı bir şekilde anlatmak için, hemen hemen benzer dönemlerden geçmiş ve şimdilerde uyguladıkları politikayla göze batan Chelsea örneğiyle karşılaştırabiliriz. Bundan 3 sezon önce Premier League’in en çok para harcayan iki kulübünden biri olan Chelsea’nin Şeyh Mansour Manuel Pellegrini FIFA’nın FFP kurallarıyla birlikte transfer politikasındaki değişim bir hayli dikkat çekici. Bir bütün olarak 2014 takvim yılını ele aldığımızda Chelsea’nin yüksek bonservis bedeliyle elden çıkardığı oyuncular; Juan Mata (44,73 milyon euro), Kevin de Bruyne (22,00 milyon euro), Romelu Lukaku (35,36 milyon euro), David Luiz (49,50 milyon euro)… Mourinho’nun da dediği gibi; Chelsea artık futbolcu alan değil satan bir kulüp olma yolunda hızla ilerliyor. FFP’yi doğru algılayan bir Chelsea var karşımızda. Avrupa’nın dev kulüpleri FFP kurallarına sıkı sıkıya bağlı olmak zorunda. Özetle para harcamak için önce para kazanmanız gerekiyor. Tabii bunu yaparken kadro kalitesini aynı oranda arttırmak zorundasınız. Chelsea bir çok yıldızın ayrılmasına izin verdi ama takıma dahil olan yeni isimlerin verimi ortada. Madalyonun öteki tarafına baktığımızda ise Manchester City’nin FFP’yi algılayış şekli Chelsea’ye göre şimdilik daha farklı. Rakamlarla ifade edecek olursak, 2014 yılında Manchester City’nin transfere harcadığı para 181,5 milyon euro. Satılan oyuncuların bonservis bedellerinden kulübün kasasına giren miktar ise 45,26 milyon euro. Özellikle Mancini döneminde takıma katılan ve iskeleti oluşturan oyuncular haricinde takıma katılan yeni isimlerin teknik ekip ve taraftara güven vermediğini söyleyebiliriz. Bir başka örnek de, diğer kulüplerle yapılan iş birlikleri. Chelsea’nin Vitesse ile olan bağlarının uzun zamandır devam ettiğini biliyoruz. Elinde bulunan genç oyuncuların tecrübe kazanması ve ileride pazarlanması adına yapılan bu hamle son derece olumlu. Manchester City’nin başkan Mansur bin Zayed El Nahyan’nın da sahibi olduğu Melbourne City ve New York City kulüpleriyle ilişkisi taze olduğu için ileride neleri getirebileceği ile ilgili şu an için yorum yapmak zor. Uzun vadede nasıl sonuç alacakları merak konusu. Evet Manchester City’nin harcayacak milyonlarca eurosu var. Dünyanın en iyi futbolcularını toplayarak bir “Los Galacticos” da kurabilir. Ancak bu şu an için bu mümkün değil. Koyulan kurallar bunu büyük ölçüde imkansız kılıyor. Bu nedenle iki sene öncesine kadar İngiltere’nin en iyi takımı net olarak Manchester City iken şimdilerde bir düşüş söz konusu. Manchester United, Chelsea ve Arsenal uzun vadede bu düşüşü iyi değerlendirebilecek ekipler. Bu kulüpler belli bir yapılanma dönemi içerisindeler ve ileriki yıllarda potansiyellerinin üzerine bile çıkabilirler. Manchester City’nin bu düşüşünü gerilemeden çok duraklama dönemi olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Bu tezi destekleyecek doneler mevcut. Altyapı için yaptıkları yatırımları ciddiye almakta fayda var. Dünyanın en modern altyapı tesislerinden birisi olacak Etihad Campus gibi muazzam projeleri hayata geçiriyorlar. Buna benzer bir çok plan projeleri mevcut. Tüm bu yatırımların meyvesini önümüzdeki yıllarda büyük ihtimalle alacaklardır. Fakat 2-3 yıllık bir bocalama dönemi kendilerini bekliyor. Manchester City’i finansal açıdan büyüdükçe tecrübe kazanan, bunun yanında tecrübe kazandıkça gelişmeye açık bir kulüp olarak değerlendirdik yıllarca. Bundan sonra asıl merak edilen şey Manchester City’nin dönem takımı mı yoksa dünya futbolunda adını uzun yıllar boyunca zikredeceğimiz bir takım mı olacağı. Bekleyip görelim. Varol Döken Maç Bahane HF153 RUN VAROL RUN! Maç Bahane, bu hafta size Vodafone 36. İstanbul Maratonu eski adıyla Avrasya Maratonu’ndan sesleniyor. Neden 10 kişilik ekipmişiz gibi yazıyorsam… Ben sesleniyorum işte, maratonu da tek başıma koştum zaten. Geriye 1.07.01 saniyelik bir derece ve bu yazı kaldı. Buyrun bakalım, hızıma yetişebilecek misiniz? Hani benim gençliğim nerede? Şu hayatta iki şeyi vasatın biraz üstünde becerebiliyorum. Biri yazmak, diğeri koşmak… Yazmak meslek oldu öyle ya da böyle ama koşmak hâlâ bir gençlik sızısı. Zira ortalamanın üstünde giden bir koşu kariyerini astım hastası olduğum için lise 3’te bırakmak zorunda kaldım. Sonuçta Türkiye şampiyonu falan olacak değildim ama en azından bir ilçe birinciliği alırdım belki, kim bilir? Her neyse uzun mesafe koşmayı her zaman sevdim. Yıllar sonra da bu sevdaya geri döndüm. Gençlikte bıraktığınız bir spora 35 yaşında dönmek zor tabi. Alkolü azaltarak, diyet yaparak önce yürüyebilecek bir kiloya dönmem gerekti. 4 ayda 16 kilo verince insan bir gaza geliyor. Bu gazla önce 2-3 km hızlı tempo yürüyüş sonra 3-4 km hafif tempo koşu derken, yavaş yavaş ayaklarımın açılmaya başladığını hissettim. Çalıştığım ajansta tatlı bir rekabetle başlayan bu koşu merakı, Nike İstanbul yarışında pik yaptı ve kışla beraber tekrar yavaşladı. Yine de tüm bu deneyim ve antrenmanlardan sonra İstanbul Maratonu’nda 42-15-10 km profesyonel koşu parkurlarından 10 km’yi bitiririm herhalde diye düşündüm ve kaydımı yaptırdım. Engelleri koşarak aşmamız lazım artık bu ülkede. Maraton fuarı Yarışa online kayıt olmak güzel. Ama göğüs numarası ve çip için Ataköy Sinan Erdem Spor Salonu’ndaki Maraton Fuarı’na gitmek zorunda kalmak biraz sıkıcı. Fuara gidince ise bu kadar büyük bir kalabalık ve sponsorlar ordusunu ancak böyle bir yerde kontrol altında tutabilirsiniz diyerek organizasyon komitesine hak veriyorum. Ataköy zaten çocukluğumun geçtiği yer, kolayca buluyorum salonu. Göğüs numaramı, ayakkabıya takılacak çipi ve içinde tişört, matara gibi şirin hediyelerin bulunduğu sponsor çantamı (bana özel değil herkese veriyorlar) alıp Kadıköy’e geri dönüyorum. Koşu günü ne yemeniz gerektiğini söyleyemem ama ertesi gün 10 km koşacaksanız içmemeniz gerektiği kesin. Alkolü azalttığımdan beri zaten hafta sonları 1 gün içiyorum, o günü de Cuma akşamı harcadığım için içim rahat. Yemeğimi yiyip, televizyonumu izleyip 12 gibi yatıyorum. Koşu günü Sabah 7’de uyanıyorum. Koşu öncesi hafif bir kahvaltı, özellikle karbonhidrat alımı öneriliyor. Ben sütle müsli yiyorum, bana yetiyor. Duşumu aldıktan sonra, sırt çantama yedek bir tişört koyuyorum. Çantaları bırakabileceğiniz bir otobüs var ama özel eşyaları kabul etmiyorlar. O yüzden ben cüzdan anahtarı falan da çantaya tıkıştırıp yola çıkıyorum. Hedefim Söğütlüçeşme’den metrobüse binmek ama Söğütlüçeşme durağında çalışma olduğunu ne yazık ki diğer birçok kişiyle birlikte durağa varınca öğreniyorum. Metrobüs çalışıyor ama 2. köprüden gidiyor. Benim gibi hataya düşen birkaç kişiyle birlikte bir taksi tutuyoruz. O da kapalı yol yüzünden çevreyolu Çamlıca dönüşünde bizi bırakmak zorunda kalıyor. Saat 8.30, koşu 9’da başlayacak, mecburen yürümeye başlıyoruz. Arkadan yetişen bir otobüs olmasa koşuyu kaçıracağız. İstanbul aşkımıza karşılık vermeyen bir şehir artık. Bu küçük aksiliklerin sonunda, köprüye 1 km kala başlangıç çizgilerinin oradayım. Başlangıç çizgileri, yukarıda da yazdığım gibi, 42, 15, 10 km için ayrı ayrı. Bir de 8 km halk yürüyüşü var tabi, onların çıkışı biraz daha geç. Ben 10 km çizgisini bulup arkalarda bir yere geçiyorum. Profesyonel koşuya 25 binin üstünde katılım var o yüzden start verildikten ancak 10 dakika sonra çizgiyi geçebiliyorum. Maratoncular ilk hedefiniz Boğaziçi köprüsü! Yaşam bir maratonsa 10 km koşuya katılıp da yürüyen çok. Başlangıçla birlikte çok hafif bir tempo tutturarak kendime alan açıyorum. Köprünün sonuna kadar fena da gelmiyorum. Ama köprüden Beşiktaş çıkışına kadar olan kısım biraz yokuş. Bir süredir antrenman yapmadığım için bacaklarım kesiliyor, yürüyüş temposuna kadar düşüyorum. Köprüde geçtiklerim yanımdan geçip gidiyor. Barbaros yokuşunun başında yürüyerek giden Özgür Buzbaş, Roksan Kunter ve Mehmet Demirkol’u görünce (öndeki turist kızlar da olabilir orasını karıştırmayın, bu arada yarışa yoğun bir yabancı katılımı var) tekrar bir gaza geliyor ve tempomu artıyorum. Barbaros’tan aşağı inerken artık yarışı bırakanlar ve devam edenler belli oluyor. Ben devam edenlerdenim. Beşiktaş, Dolmabahçe, Kabataş, Fındıklı’yı geçiyor, Fındıklı’da ajansım Karbonat’a selam çakıyor, Karaköy’e doğru ilerliyorum. Yolda sponsorların bando, tezahürat, pankart gibi çeşitli hoş sürprizleri var. Galata Köprüsü üstünde son 1 km tabelasını gördüğümde daha yeni ısınmış gibiyim. Tempoyu artırıp geçebildiğim kadar yarışmacıyı geçiyorum. Son 100 metrede yaşımdan utanmadan bir de depara kalkıyorum. Hızımı alamayıp finişte çarparak düşürdüğüm o arkadaştan buradan bir kez daha özür dilerim. Hoşlandığın kız son anda metrobüse binecekmiş gibi koş. Eve dönüş 10 km yarışı, Eminönü Ticaret Üniversitesi’nin yani Kadıköy vapurlarının önünde bitiyor. Hemen finişin arkasında yine bir sponsor torbası karşılıyor bizi. İçinde madalyamız, bir tişört, çikolata, muz, meyve suyu var. Gerekli takviyeyi yapıp üstümü değiştirdikten sonra vapura biniyorum. Normalde açma germe hareketleri yapmam gerekir ama o kısmı heyecandan atlıyorum. Maraton, en çok insanın kendisiyle yarışması aslında. 1 saatlik süre benim için bile kötü bir süre ama 10 km’yi bitirmenin mutluluğu yanında sürenin bir önemi yok. Koşmak insana iyi geliyor. Koşmak, en azından o 1 saat boyunca her şeyi arkanızda bırakmanızı sağlıyor. Eve mutlu bir adam olarak dönüyorum. bir maraton koşarsanız siz de benim gibi eve Şirinler’i görerek dönebilirsiniz. Koşmasaydım yazamazdım Haftaya başka bir Maç Bahane’de görüşmek üzere, esen kalın… Pazartesi işe giderken elimde Haruki Murakami’nin ‘‘Koşmasaydım Yazamazdım’’ isimli kitabı var. Nike Running’de açtığı şirket challenge’ı ile beni tekrar koşmaya sevk eden sevgili arkadaşım İpek Kanra’nın başka bir güzel hediyesi. Koşmak ile yazmak arasındaki bağlantıya hep inanmışımdır. Bu kitap, bu duygumu perçinliyor. Birazcık ilgisi olan, nereden nasıl başlasam diye düşünen herkesi dışarı çıkmaya davet ediyorum. Mobilde bir sürü program var, indirin ve yürüyerek başlayın. Ben Nike Running kullanıyorum. Her seferinde kendinize meydan okumak, her seferinde bir önceki derecenizi biraz daha geçmek size iyi gelecek. Hele ki bunun sonunda Yaşam bir maratonsa yazarımız onun 10 km’sini daha koştu. Hayatım Futbol’un artık kıtalararası bir atlet yazarı var. Ozan Ateş Oyun HF153 Bağımlılık yaratan oyunun son sürümü yayında. Football Manager 2015 oldukça iddialı ve yeniliklerle karşımızda Futbolda 2014/15 sezonu şekillenmeye başlarken, Sports Interactive’in bu sezon için çıkardığı Football Manager 2015 oyunu raflardaki ve online mağazalardaki yerini aldı. Kullanıcılarına çok sayıda farklı ülkede takım yöneterek başarılar yakalayabilecekleri sanal bir futbol dünyası sunan Football Manager, her sene olduğu gibi bu sene de yenilikleriyle farklı bir havaya bürünmüş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Yeni arayüz Menajerlik oyunlarında arayüz hem kullanıcının aradığını kolayca bulabilmesi açısından önemlidir, hem de görsel olarak etkileyici olmalıdır. Farklı temalar oyunu daha çekici kılabilir. Bunların bilincinde olan Sports Interactive her sene arayüzü yeniliyor, kullanışlı ve yeni olmasına çaba gösteriyor. Yıllar sonra sol kenar çubuğu FM15 oyunuyla birlikte geri döndü. Arayüzdeki önemli başlıkları tutan bu çubuk, oyundaki farklı ekranlara ulaşımı kolaylaştırıyor. Herhangi bir ekrandayken yukarıda bulunan başlık, üstüne tıkladığınızda arama çubuğuna dönüşüyor. Yazdığınız harfler, altında arama sonuçlarını anında beraberinde getiriyor. Önceki oyunlarda gözlemcilik (scouting) ve oyuncu arama(player search) ekranları, kulüp çalışanları (staff) ve personel arama (staff search) ekranları gibi bazı ilişkili ekranlar farklı ana başlıklar altında bulunuyordu. Bu ekranlar arasındaki geçiş zorluğu oyunun akıcılığını bozuyordu. FM15’te bu ilişkili ekranların aynı bölümlerde toplanması, üzerinde çok zaman geçirdiğimiz bu oyun bölümlerinde kullanılabilirliği artırıyor. Yeni menajer profili Daha önce sadece kişisel bilgilerle oluşturduğumuz menajer profili, artık diğer menajerler gibi antrenör özellikleri ve zihinsel özellikleri de içeriyor. FM15 ile birlikte artık antrenörler gibi antrenmanlara katılabiliyoruz, bir veya birden fazla antrenman çeşidini üstlenebiliyoruz. Profilimizdeki özellikler hem verdiğimiz antrenmanın kalitesini, hem de oyuncularla olan etkileşimimizi etkiliyor. Profili oluştururken Antrenman Uzmanı (Tracksuit Manager) ve Taktisyen (Tactical Manager) arasındaki tarz ağırlığını belirleyip puanları dağıtarak kendi özelliklerimizi oluşturuyoruz. Antrenörlük diploması ve futbolculuk tecrübesi seçimi, özelliklerimiz için ne kadar puan kullanabileceğimizi belirliyor. Oyunun ilerleyen zamanlarında, yönetimin izin vermesi halinde antrenörlük kursuna katılarak bir üst seviyedeki diplomayı alabiliyoruz. Fakat kurs sırasında antrenmandaki verimliliğimiz azalıyor. Bu nedenle yönetim bu fikre pek sıcak bakmayabilir. Gözlemcilik (Scouting) ekranı Yazının Yeni Arayüz başlığı altında belirttiğimiz gibi gözlemcilik ve transfer ile ilgili ekranlar bu bölümde toplanmış. Kulübümüzün sahip olduğu bölgesel bilgi seviyeleri (knowledge), gözlemcilerin görevde olup olmadığı, oyuncu arama bölümü, transfer ve maaş bütçelerimiz aynı ekranda yer alıyor. Bu sayede tüm olan biteni hızlıca kontrol edebiliyoruz. Oyuncu arama bölümünde yeni kriterler var. Örneğin mutsuz olan, bu sayede kulübünden daha kolay kopabilecek oyuncuları arayabiliyoruz. Gözlemcilerle olan etkileşimlerimiz artık çok daha fazla. Gözlem isteği ve raporlama için farklı imkanlarımız mevcut. Boştaki gözlemciler takip etmenin yararlı olacağı turnuvaları gözlemlemek için bize öneride bulunabiliyor. Gözlemcileri belli bir ülke yerine belli bir bölgeye gönderip, geniş sınırları araştırması yönünde onlara direktif verebiliyoruz. Gözlemcilerden kadromuzdan ayrılması beklenen belirli bir oyuncunun yerini doldurması için oyuncu arayışına girmesini isteyebiliyoruz. Veya yaşı ilerlemiş yıldız futbolcumuza yedek olup ondan öğrenmesi için bir genç oyuncu transfer etme amacınızı gözlemcilere iletebilirsiniz. Bir oyuncu için rapor isterken 3 aya kadar gözlem altında kalmasını isteyebiliyoruz. Bu süre içerisinde oyuncunun yaptığı maçların raporları ve detaylı bilgiler, haftalık raporlar şeklinde bize sunuluyor. Oyuncu raporlarında gözlemci (veya antrenör) yorumları artık Artılar (Pros) ve Eksiler (Cons) başlıkları altında karşımıza çıkıyor. Oyuncunun futbol tarzı, kişiliği, özellikleriyle takımınıza ne kadar uyum sağlayacağı, büyük maçlara ne kadar ilgi gösterdiği, transfere olan isteği gibi bilgiler burada yer alıyor. Taktikler(Tactics) Ekranı Taktik ekranı rollerin ve futbolcuların o rolde oynama becerilerinin daha kolay göründüğü bir yapıya bürünmüş. Oyuncumuzun seçilen role ne kadar uygun olduğu, renkli yıldız ve çember ile bize gösteriliyor. Ayrıca rol seçimine bağlı olarak, yandaki diziliş bölümünde futbolcuların yerlerinde ileri veya geri kaymalar oluyor. Futbolculara atayabileceğimiz 4 yeni rol eklendi. Serbest oyun kurucu (roaming playmaker), orta sahada hem geriden oyun kurma hem de rakip sahada oyunu yönlendirme görevlerini bünyesinde topluyor. Fırsatçı kanat oyuncusu (raumdeuter), Thomas Müller ile özdeşleşen ve Barcelona futbolcusu Pedro için de tanımlayıcı olarak kullanılabileceğimiz bir rol. Boşlukları iyi takip değerlendirebilen golcü kanat oyuncuları için bu rol ideal. Çok yönlü bek (inverted wing back), çoğunlukla Güney Amerikalı futbolcularda rastlanan içeri kat eden bek tipi. Marcelo gibi ortaya yaklaşarak hücum etmeyi seven veya Lahm gibi içeriye yaklaşarak pas organizasyonlarına katılan bekler için kullanışlı bir rol. Kanattaki oyun kurucu (wide playmaker), çizgiye yakın oynatmak istediğiniz oyun kurucular için kullanılabilir. Oyuncu ve takım görüşmeleri FM yapımcıları, futbolcuların performansının çok sayıda konudan etkilendiğini ve bir teknik direktörün takımın başarısı için bu konulara önem vermesi gerektiğini oyuna olabildiğince gerçekçi aktarmaya çalışıyor. Futbolun sadece taktiklerden ve yeteneklerden ibaret olmadığını, başarının mutlu ve uyumlu bir takım ile geldiğini Football Manager oynarken de anlıyoruz. FM15’te oyuncular daha çok konuda sizinle konuşma ihtiyacı duyuyor. Kulübün finansal veya sportif durumu, geleceği, oyuncunun mutsuz olduğu kişisel bir durum, etrafta duyulan söylentiler, transfer teklifi ihtimali gibi birçok konuda görüşme talep ediyorlar. Gitmek isteyen bir futbolcuyu ikna etmeye çalışırken; kadroyu geliştirme sözü, başarı sözü, maaşına zam yapma teklifi, transfer olacağı takımda yedek kalacağını söyleyerek burada gördüğü değeri anlatmak gibi farklı yollardan birini seçebiliyorsunuz. Karşılıklı olarak yolları ayırmayı kabul ettiğiniz futbolculardan ise bu konuda medya ile konuşmasını, kendine kulüp bulmasını isteyebiliyorsunuz. Futbolcular kulübün içinde olan bitenden çok daha fazla etkileniyor. Finansal sorunlar veya bir oyuncuya olan tavrınız çok sayıda futbolcuyu endişelendirebiliyor ve hepsiyle bu konuya özel bir toplu konuşma yapabiliyorsunuz. Zor günlerde yönettiğiniz ekibi bir bütün halinde mutlu edebilmek, başarısızlığa son vermek veya başarının devamlılığını sağlamak için çok önemli. Basın toplantıları ve röportajlar Football Manager’da medya ve kamuoyu ile olan ilişkilerimiz, kayıtlı oyunda ilerleyen sanal dünyanın içine girip o havayı hissedebilmemiz için oyunun önemli bir parçası. Her yeni oyunda medyanın yönelttiği soruların çeşitliliği artırılıyor ve bu konuda birkaç yenilik yapılıyor. Bu seneki yeniliklerden biri maç öncesinde, sonrasında ve antrenmanlarda yapılan röportajlar. Gerçek hayatta televizyonda izlediğimiz maçlarda yayıncı kuruluşun stadyumda, teknik direktöre maç hakkında kısa sorular sormasına alışığız. FM15’te benzer şekilde, televizyon yayını için seçilmiş maçların bazılarında sizi durduruyorlar ve maçın önemli detayları hakkında görüşlerinizi alıyorlar. Oyuncuların gelişimleri ve kadrodaki yerleri gibi konulardaki röportaj istekleri ise antrenmanlarda karşımıza çıkiyor. Kulüp efsanelerinin takımın gidişatina dair yaptığı yorumlara artık karşılık verebiliyoruz. Efsanenin hâlâ kulübü önemsediğini överek veya haklı olduğunu söyleyerek pozitif bir yaklaşım sergileyebilirsiniz. Agresif bir tutum göstererek işine bakmasını söylemek, taraftarların hoşuna gitmeyebilir. 3D maç motoru Birçok Football Manager oyuncusu, geçmişten gelen alışkanlıkla oyundaki maçları 2 boyutlu izliyor. Oyunun asıl unsurlarının yanında 3 boyutlu maç motoru, çıktığı günden beri arkaplanda kalıyor. Fakat yapımcılar maç motorunu geliştirmekte kararlı. FIFA serisinin son yıllardaki başarısında önemli pay sahibi olan hareket kayıt teknolojisi, FM15 ile birlikte Football Manager’da da kullanılmaya başlandı. Total War adlı strateji oyunu serisinin yapımcıları The Creative Assembly’nin stüdyoları, bu amaç için kullanıldı. 2000’den fazla yeni animasyon oyuna eklendi. Bu teknolojinin Football Manager’a olan etkisi şimdilik temel düzeyde kalsa da, 3D maç moturunun geleceği için büyük umut vaat ediyor. Oyuncu modellemeleri ve top fiziği yenilendi. Işığın ve havanın görüntüye etkisi, gölgelemeler, kaleci animasyonları, top kontrol ve koşu animasyonları elden geçirildi. Farklı stadyum dizaynları yapıldı ve stadyumların içine çok sayıda detay eklendi. Dev ekranlar, ambulanslar, kulüplere özel pankartlar ve bunun gibi birçok yenilik ile maçları 3 boyutlu izlemek artık daha çekici. Grafik detaylarının ne kadarını görebileceğinizin bilgisayarın özelliklerine bağlı olduğunu da söylemek gerek. Diğer yenilikler -İş görüşmeleri detaylandırıldı. Eski takımınızdan neden ayrıldığınız, geçmişte yaşadığınız bir olayın veya başarısızlığın tekrarlanma ihtimali, varsa tecrübesizliğinizin işinizi etkileyip etkilemeyeceği, yapmak istediğiniz kariyer adımını kaldırıp kaldıramayacağınız, kulübün finansal durumunu ne kadar kullanmayı planladığınız ve yönetim stiliniz hakkında sorular soruluyor. - Maç sırasında kulübeden takımınıza veya belli oyunculara taktik verebiliyorsunuz. Bu komutlar oyuncuların ruh halini veya oyun stillerini değiştirebiliyor. - Futbolcuların edinebildiği favori hareketlere birkaç ekleme yapıldı. Örneğin kaleciler uzun atışlarla kontra atak başlatmayı, forvetler çoğunlukla ceza sahasında kalmayı benimseyebiliyor. - Ana sayfadan ulaşabildiğimiz Verilen Sözler (Promises) ekranında oyuncularımıza verdiğimiz sözler listeleniyor. Artık verdiğimiz sözleri unutmak için bir bahanemiz yok! - Oynanan oyunları internetten yayınlamak için kullanılan ve çok yaygınlaşan canlı yayın platformu twitch.tv, Football Manager ile anlaşma sağladı. FM15’te Twitch hesabınızla giriş yaptıktan sonra ayarlarda bulunan tek tuşla yayını başlatabilir; heyecanlı maceralarınızı, önemli maçlarınızı oynarken sizi destekleyecek veya yorumlarda bulunabilecek bir izleyici kitlesi oluşturabilirsiniz. - FM15’in bir diğer anlaşması Movember organizasyonu ile. Movember, her yılın Kasım ayında erkeklerin sağlık sorunlarına dikkat çekmek için bıyık bıraktığı bir organizasyon. Bu organizasyona destek amacıyla Sports Interactive, FM15’e çok sayıda bıyık varyasyonu ekledi. Oyunda Kasım ayına geldiğinizde, oyunun ürettiği futbolcuların bazılarının profiline girdiğinizde bıyık bıraktıklarını fark edeceksiniz.
Benzer belgeler
Beşiktaş - Galatasaray Roma - Lazio Man City
Bu sayıda ayrıca; Şampiyonlar Ligi’nde yine beklediğini bulamayan
ve elenmenin eşiğinde olan Manchester City’i, futbolun en sıradışı
hikayelerinden birine imza atan Guy Roux’u, Euro 2016 elemelerin...
SAYI 316 - Gazete Beşiktaş
olan bitene razı, şikayet etmeyeceğiz!.. Karar sizin!..”
Peki mutluluk? Zor gözüküyor!..
Ne de olsa; Türkiye'de yaşıyoruz!!!
...Ve gündemi belirleyen bizler
değiliz çoğu zaman.
“TAKIM İYİ YOLDA”
Ka...