Beşiktaş - Galatasaray Roma - Lazio Man City
Transkript
Beşiktaş - Galatasaray Roma - Lazio Man City
- Say 20 Eylül 2013 ı 97 DERBi VAKTi Beşiktaş - Galatasaray Roma - Lazio Man City - Man Utd Real Madrid - Getafe PSG - Monaco Estudiantes - Gimnasia M I T A Y A H #97 F L O B T U Yayın Koordinatörü İlker Yılmaz Editörler Emre Çelik Rafet Baran Eryılmaz Yazarlar Alper Öcal Emre Özcan Erman Yaşar Fırat Topal Mustafa Demirtaş Salih Demirci Derbi Futboldan keyif almanın birçok yolu var. Fakat derbiler futbolu öylesine özel kılıyor ki günlerce öncesinde sonrasında taraftarlar özel besteler üremeye çalışıyor, pankartlar hazırlıyor, tribün şovları aylar öncesinden planlanmaya başlıyor. Futbolun sevildiği tüm dünyada derbi heyecanın tavana vurduğu nokta. Süper Lig’de yeni sezonun ilk derbisi ise Beşiktaş ile Galatasaray arasında Olimpiyat Stadı’nda oynanacak. Bu hafta sadece Türkiye’de değil, dünyanın çeşitli noktalarını derbi heyecanı sarmış durumda. İtalya’da Roma-Lazio, İspanya’da Real MadridGetafe, Fransa’da (para derbisi) PSG-Monaco, İngiltere’de CityUnited, Arjantin’de Estudiantes-Gimnasia La Plata. Hayatım Futbol 97. sayısını derbilerin hikayelerine ayırdı. Hayatım Futbol’da bu hafta ayrıca; Olimpiyat oyunları yarışını kazanan Tokyo’nun neden küçük görülmemesini, Galatasaray’ın Real Madrid’den nasıl 6 gol yediğini ve İrlanda’da Shamrock Rovers-Cork City maç gezisini bulabilirsiniz. Keyifli okumalar, İlker Yılmaz [email protected] [email protected] #97 Bu Sayıda DERBi ÖZEL Beşiktaş - Galatasaray -Favori Beşiktaş -Galatasaray’ı bekleyen 4 sorun “TOKYO NE YA?” 2020 Olimpiyat Oyunları, Buenos Aires’te yapılan oynama sonucunda Tokyo’ya verildi. Peki bu Tokyo gerçekten ne? -Unutulmaz Derbiler Roma - Lazio Man City - Man Utd Real Madrid - Getafe PSG - Monaco Estudiantes - Gimnasia 3 YAPRAKLI YONCANIN PEŞiNDE Hayatım Futbol için İrlanda’da, “kafası iyi” adamların ülkesindeyiz. Salih Demirci FAVORi BEŞiKTAŞ Derbi Özel Siyah-Beyazlılar ligin en hazır ve dirençli takımı. Derbi öncesi öne çıkan artılar ve eksiler… HF # 97 Sezona 4’te 4 ile başlayan Beşiktaş, derbiye favori olarak hazırlanıyor. Benzer bir başlangıç 2003-04 sezonunda gerçekleşmiş, şampiyon takım olarak takip eden sezona takviyelerle girilmesinin sonucu görülmüştü. Bu yıl ise görece yeni ve kadro kalitesi yönüyle rakiplerden daha zayıf bir takım var, ama sahadaki Beşiktaş’ın şimdiye kadarki görüntüsü bireysel güçler toplamının ötesinde. Bursa deplasmanında elde edilen farklı galibiyet ışığında Beşiktaş’ın artılarına ve bunu yaratan faktörlere bakalım. Motta, sert ve çabuk bir oyuncu. Bursaspor karşısında görücüye çıkan Brezilyalı’nın ayrıca iyi bir sol ayağı var, sezon içerisinde asistleri ile Almeida’yı besleyebilir ve onun sayesinde Olcay da hücumda daha fazla sorumluluk alabilir. En önemlisi ise baskı yediğinde kırılgan olan Beşiktaş savunma hattı, sıkıştığında topu Ramon’a aktararak presi aşabilir. Onun varlığı yalnızca sol bek bölgesine değil, Beşiktaş savunma hattına ve takımın oyununa da büyük güç kattı. Gerçek bir sol bek Görüldüğü kadarıyla huzurlu ve tatminkâr bir çalışma ortamına sahip olan Slaven Bilic, işini yoğun bir mesai ve kararlılıkla icra ediyor. Sezon öncesindeki uzun kampların ifade ettiği anlam şimdilerde takım üzerinden okunuyor. Sahaya iyi yerleşen ve maç boyu oyunu daraltmayı becerebilen takımı uzun dakikalar koruyabildiği Beşiktaş’ın uzun süredir en sorunlu ve eksik yeri olan sol bek bölgesi, nihayet mevkiinin gereklerini ortalamanın üstünde kalitede yerine getirebilen bir oyuncuya kavuştu. Rakipler artık Beşiktaş’a karşı hücum ederken sağ kanadı ezbere kullanamayacak. Yeni transfer Ramon Esnek hoca Bilic oyun disiplini, şimdiye dek Bilic’in takıma kattığı en büyük artı. Julien Escude ve Gökhan Töre gibi verimlilikleri şüpheli iki oyuncu takımın önemli birer parçası olurken, topla oynamayı seven Beşiktaş tempoyu istediği gibi ayarlayabiliyor. Atlet takım ile yüksek tempo Bursaspor maçında Süper Lig’in saha içi yer değiştirme rekorunu kıran Beşiktaş, 14 oyuncusu ile toplam 116.7 kilometre mesafe kat etmişti. Kimileri bu veriye şüpheyle yaklaşmaya devam etse de bu sayıların anlamsız olduğu iddia etmek komik olur. Geçen sezon da oyunu yüksek tempoda ve atletik oyuncularının yüksek katkısıyla oynayan Beşiktaş, bu sezon geçen yıla göre daha atlet bir takım görüntüsünde. Ayrıca geçen sezon olduğu gibi ön alan ile savunma arasında ritim farkı da yok, şimdiye kadar verilen kompakt görüntü artan koşu mesafesini açıklıyor. Öte yandan Bursaspor’a karşı da bilhassa maç başı ortaya konan sert pres, rakibe top kullanacak boşluk bırakmadı ve takımın bu alandaki gücünü ortaya koydu. Yüksek tempo bolca gollük pozisyon getirirken bu maçta ortaya konan oyunun hemen herkesin beklentilerini aştığını söylemek yalan olmaz. Derbi Özel Peki ya Galatasaray’a karşı? HF # 97 Yaralı Galatasaray, rakibin olası arızalarından ziyade ilk planda kendi oyununa odaklanacaktır. Şüphesiz, kadro ve oyun kalitesi birleştiğinde Sarı-Kırmızılar çok daha güçlü. Her ne kadar favori olsa da Beşiktaş’ın rakibin arızalarına odaklanma önceliği, rakibinden fazla. Beşiktaş’ın bugüne kadarki resmi maçlarda iki ciddi arızası oldu. Bunlardan ilki, orta saha sert şekilde pres yediğinde oyunun kontrolünü bir süre kaybettiler. Diğer ve henüz karşılığı görülmeyen sorun ise sıkışık giden maçlarda yaratıcılık eksiği. Gökhan Töre’nin formu ve takımın temposu bu durumu tolere edilebilir kılsa da eğer Beşiktaş rakibinin oyununu bozamaz ve geri düşerse, maçın kalan bölümünde aciz görünebilir. Yine de SiyahBeyazlılar’ın ligin en hazır ve dirençli takımı olduğu bir gerçek. Emre Özcan GALATASARAY’I BEKLEYEN 4 SORUN Derbi Özel Real Madrid yenilgisinin ardından ligde Beşiktaş’la kapışmaya hazırlanan Galatasaray, yaşadığı sorunlara bir cevap bulamazsa işini çok zorlaştıracak. HF # 97 Galatasaray’ın Real Madrid karşısında aldığı mağlubiyet maçın normal sonucu. Zira aradaki kalite farkının sahaya doğal yansıması Real Madrid galibiyeti olmalı. Fakat puan hatta galibiyet hedefiyle girilen maçta iç sahada alınan 6 gollü yenilgininse nedenleri çok farklı ve Beşiktaş maçı öncesinde daha çok rahatsız eden durumu da bu sebepler oluşturuyor. Galatasaray, pazar günü bu sezon şu ana kadarki en kritik maçına çıkacak ve sezon başından beri gelen sinyaller bu derbi öncesinde umutları fazlasıyla düşürüyor. Peki Galatasaray’ı Fatih Terim’in tarihindeki en kötü başlangıcı yapmaya iten faktörler neler? 1-Yabancı kuralı: 6+4 kuralının çıkışıyla birlikte takımın Süper Lig’de gördüğü zarar ortada. İlk 11 için seçilen yabancıların dışındakilerin yedek kulübesine giremiyor oluşu Johan Elmander’in apar topar Norwich’e gitmesiyle sonuçlanırken; Dany, Riera ve yeni transfer Bruma gibi oyuncuların ilk 11’de yabancı kesilmedikçe tribüne çıkıyor olmaları Galatasaray’ı ligde fazlasıyla zorluyor. Bu kuralla birlikte hamle şansı maç içinde sıfıra inen Fatih Terim’in yaptığı değişiklikler tıkanık maçlarda çözüm olmaktan fazlasıyla uzak. Ligin belki de en kaliteli 11’ine sahip olan Galatasaray’ın kuralla birlikte budanan yedek kulübesi, üst kalite kadroyu fazlasıyla daralttı ve Beşiktaş gibi ligin en dengeli kadrolarından birine karşı bunun dezavantajlarının yaşanması muhtemel. Yaklaşık 1.5 yıl önce onay verilen 6+4’ün Şampiyonlar Ligi’nde alınan facia sonuçta da etkisi muhtemelen büyük. Bu sezon ilk resmi maçını Real Madrid’e karşı oynayan Dany ve Riera’nın yanında yine ligde de yeterli maç sayısına ulaşamamış Aurelien Chedjou’yla birlikte Galatasaray son 2 sezonun en kötü savunma performansını ortaya koydu. Beşiktaş’a karşı Balta, Sabri ve Semih gibi oyuncuların ilk 11’e girmesi kesin gibi görünüyor. Fakat bu problemin çözümü için en az iki transfer dönemine daha ihtiyaç olacak ve sezonun geri kalanında da sorun yaşanmaya devam edecek. Derbi Özel 2-Yaşlı kadro ve fizik güç: Galatasaray’ın Real Madrid’e karşı oynadığı maçta sahada yer alan en genç oyuncunun yaşı 27’ydi. Takımın ilk 11’inin yaş ortalamasıysa 29.4 gibi fazlasıyla yüksek bir rakam oldu. Bunun dolaylı uzantısı olarak Galatasaray, geçtiğimiz sezon da dahil olmak üzere bir süredir ortaya saf bir fizik güç koymaktan uzak. Bu sezonla birlikte yaşlara +1 daha eklendi ve tempo sorunlarının önemli bir kısmını yaş problemi yaratıyor olabilir. Ön alanda forma giyen Didier Drogba, Burak Yılmaz ve Wesley Sneijder gibi oyuncuların savunma konusunda takıma yük oluşturmaları da bu sıkıntıları en üst seviyeye çekiyor. Fatih Terim’in istediği presli oyun, bu üçlüyle büyük sekteye uğruyor ve Galatasaray’ın üçüncü bölgesini çok rahat geçen rakipler dirençle ilk olarak ikinci bölgede yani orta sahada karşılaşıyor. Beşiktaş’ın Bursaspor karşısında ortaya koyduğu fizik güç ve maçta ürettiği koşu mesafesi, Galatasaray karşısında da bu konuda avantajlı olmalarını sağlıyor. HF # 97 3-Sneijder ve formasyon: Wesley Sneijder, Real Madrid maçıyla birlikte Galatasaray’daki 21. resmi maçına çıktı ve şu ana kadar yaptığı asist sayısı yalnızca 1. Geçtiğimiz sezonun devre arasında takıma katıldıktan sonra ligin sonuna kadar birkaç gol dışında katkı sağlayamaması Inter’deki durumu nedeniyle eleştiri konusu değildi. Fakat bu sezona da son derece yavaş bir giriş yaptı ve oyuna etki etmekten fazlasıyla uzak görünüyor. Kendi milli takım hocası Louis Van Gaal tarafından da sert eleştiriler alıyor ve oyuna etki edemediği sürece Galatasaray’da da problem isim olmaya devam edecek. Bunun en büyük nedeni formasyonu farklılaştıran oyuncu olması. Wesley Sneijder özellikleri yüzünden forvet arkasındaki “1” dışında herhangi bir bölgeye yerleştirilemiyor. Şampiyon olunan iki sezonun büyük bölümlerini 4-4-2 oynayarak geçiren Derbi Özel Galatasaray, Drogba ve Burak ikilisiyle bu sisteme yine hazır. Fakat Sneijder’le birlikte işler karmaşıklaşıyor ve böylece mecburi bir şekilde geçtiğimiz sezonun son 9 haftasında ortaya çıkan 4-3-1-2’ye dönülüyor. Sneijder’i 4-4-2’nin sol kenarında deneyen Fatih Terim, Akhisar ve ilk Schalke maçında bunun nasıl bir faciaya yol açabileceğini görmüştü. 4-3-3’ün merkez orta sahasında da görev yapmaktan uzak oyuncu profiliyle Sneijder takımı 4-3-12’ye mahkum ediyor ve bu yapıyla üst düzey maçlarda büyük problemler ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Fatih Terim, Beşiktaş ve belki de sonraki maçlarda Sneijder ya da forvetlerden biri seçimini yapmak durumunda kalabilir. HF # 97 4-Formsuz oyuncular: Sneijder dışında Galatasaray’ın sezona yavaş girişinde formsuz oyuncular da fazlasıyla etkili. Selçuk İnan, lige her zaman için yavaş giriş yapan oyunculardan biri olarak son iki senenin en formsuz dönemlerinden birini geçiriyor. Keza Didier Drogba, Aurelien Chedjou ve Emmanuel Eboue gibi takımın fizik gücünü artırması beklenen oyuncular da şu anda kendi standartlarının fazlasıyla altındalar. Fatih Terim’in üçüncü döneminde sezon başlarında önemli ön eleme maçları oynamıyor oluşu form planlamasında işleri biraz ağırdan almasına neden olmuş olabilir ama bazı isimlerin sahadaki durumu kötü sonuçlarla fazlasıyla ilişkili görünüyor. Galatasaray, eğer Beşiktaş’a kaybederse ligde 5 hafta sonunda zirvenin 9 puan gerisine düşecek ve ilk 6 resmi maçta sadece 1 galibiyetle sezona devam edecek. Geride 29 hafta varken bu fark büyük görünmeyebilir fakat yabancı kontenjanı nedeniyle daralan kadronun Avrupa serüveniyle birlikte fazlasıyla yıpranacak olması, sadece tek kulvarda giden Beşiktaş ve Fenerbahçe’ye karşı lig mücadelesinde direnç göstermede problem yaşatabilir. Galatasaray, hafta sonu hemen hemen her konuda dezavantajlı başlayacağı çok formda bir takımla karşılaşacak. Normal şartlar altında maçın favorisi net bir şekilde Beşiktaş ama Fatih Terim’in Real maçı sonrasında takıma vuracağını belli ettiği neşterle işler belki biraz değişebilir. Galatasaray’ın kısa vadede kurtuluş ve işleri tersine döndürmek için bu dokunuşa gerçekten ihtiyacı olabilir. Mustafa Demirtaş Yakın Tarihin Unutulmaz Derbileri Bir taraf Beşiktaş diğer taraf Galatasaray’sa, karşılaştıkları her maç hatırlanasıdır aslında. Ama bazı derbiler vardır ki zaten unutmak mümkün değildir. İşte yakın tarihin en çarpıcı Beşiktaş – Galatasaray maçları… 5 21 Ekim 2001 Beşiktaş 2-2 Galatasaray Derbi Özel Daum’un ikinci Beşiktaş dönemi… Yaz döneminde özellikle İlhan Mansız, Tümer Metin transferiyle ses getiren siyah-beyazlılar, yabancı kalitesini çok fazla yükseltemese de oldukça parlak şekilde sezona girmiştir. Rakip, Lucescu’nun realist Galatasaray’ı… Beşiktaş maça çok hızlı başlamış, Bayram’la öne geçmiş, Emre Aşık’ın kendi kalesine attığı golse farkı ikiye çıkarmıştır. Hatta Beşiktaş tribünleri, ikinci golden sonra “Emre gol gol gol!” tezahuratlarını devreye kadar sürdürmüştür! HF # 97 Sergen Yalçın ve değişen dengeler İkinci yarının hemen başında, sadece bu maçın değil sezonun kaderine etki eden bir yaşanır. Özellikle sistemin 4-4-2’ye dönmesinden sonra sağ beke geçerek müthiş bir form yakalayan Khlestov, sıfıra inmiş ve boşa çıkan Mondragon’un önünden topu Ronaldo’nun ayağına yuvarlayarak “al da at” dese de Ronaldo, almış ve atmamıştır. Bu an maçın kırılma noktası olacaktır. Zira oyuna ikinci yarıda giren ‘Galatasaraylı Sergen’in’müthiş performansıyla skor 2-2’ye gelmiştir. Sergen, maçın sonunda değiş-tokuş yaptığı Beşiktaş formasını giyerek sahayı terk eder. O forma, sadece birkaç yıl sonra resmi olarak tekrar üzerine geçirilecek ve Beşiktaş, o sezon kaybettiği şampiyonluğa iki yıl sonra kavuşacaktır. 4 10 Aralık 2005 Galatasaray 3-2 Beşiktaş Eric Gerets’in Hakan Şükür’lü, Ümit Karan’lı, Necati’li, Sasa Ilic’li hücum zengini Galatasaray’ı ve Jean Tigana’nın santraforsuzluktan 4-6-0’a çalan sistemiyle, Ahmed Hassan ve İbrahim Akın’ın yaratıcılık özellikleriyle gol arayan Beşiktaş’ı karşı karşıya geliyordur. Ancak Beşiktaş’ta golleri atan isim, aynı zamanda derbi lanetini başlatacak olan İbrahim Toraman olacaktır. Tümer Metin’in kornerlerine ön direğe attığı koşularla kafayı vuran Toraman, iki gol atmış ve gelecekte yine derbi kariyerine iki gol daha katmıştır. Ancak onun gol attığı derbilerin hiç birinde Beşiktaş puan alamamıştır. Derbi Özel Trequartista Ilic Üst üste gelen goller maçın temposu oldukça zigzaglı bir hal alıyordu bu maçta. Galatasaray ise forvetleri dışında, ‘trequartista’nın tam karşılığı olan bir isimle sonuca gidiyordu: Sasa Ilic. Sırp oyuncu bu maçta iki gol atarak Galatasaray’ın geriden gelerek maçı kazanmasını sağlayacaktı. Aynı zamanda o sezon genelinde 12 gole ulaşan Ilic, ‘gole yakın 10 numara’ modelinin güzel bir örneğini sergileyerek, Eric Gerets’in 4-1-3-2’lik çılgın sistemiyle kazanılan şampiyonlukta büyük pay sahibi olacaktı. HF # 97 3 14 Nisan 2000 Beşiktaş 1-1 Galatasaray Her ne kadar başlığa “unutulmaz derbiler” demiş olsak da, aslında bu maç Beşiktaşlıların mümkünse “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filminde olduğu gibi, hafızlarından silmek isteyeceği bir maçtır. Feldkamp’ın biraz kalbini biraz da Beşiktaş’ın kötü kadrosunu düşünerek daha baştan pes edip, görevi Briegel’e bıraktığı sezonda siyah-beyazlılar müthiş bir çıkış yakalamıştır. Bu maça kadar 12 kez üst üste kazanan Beşiktaş, derbiyi aldığı taktirde kendisine ait olan rekoru egale etmesinin dışında şampiyonlukta da ciddi şekilde söz sahibi olacaktır. Fevzi’nin ıskası Ancak söz konusu rakip, sadece haftalar sonra UEFA Kupası’nı kaldıracak olan ve tıpkı kendisi gibi üst üste kazanan Galatasaray’dır. Galatasaray derbilerine 49 yıllığına abone olan Şifo Mehmet, daha maçın başlarında sahneye çıkar, Taffarel’in boşa çıkışını affetmez. Beşiktaş o skoru maçın sonlarına kadar korur, pek fazla pozisyon vermez. Verdiklerini de o ana kadar iyi bir maç çıkaran Fevzi kurtarır. Ancak yine klasik bir Galatasaray presi ve o pres karşısında Halilagic’in “kaleye doğru” geri pası ve Fevzi’nin ıskası… Beşiktaş, tarih yazacağı bir sayfayı o ıskayla söküp, atmıştır. 2 8 Aralık 2002 Galatasaray 0 -1 Beşiktaş Bir tarafta Fatih Terim’in geri dönüşüyle müthiş bir hava yakalayan lider Galatasaray; diğer tarafta 100. yılında bir nevi “feda” diyerek oluşturulan düşük bütçeli kadrosuyla, eski dostlar Nouma ve Sergen dışında Beşiktaşlıyı heyecanlandırmayan bir yaz dönemi geçirse de zirveye ortak olan bir Beşiktaş… Ali Sami Yen’de “I love you Luce!” sesleriyle karşılanan Lucescu’nun planı hazırdı: Kalabalık orta saha, yalancı hedef İlhan Mansız ve sürpriz bir koşuyla golü bulma. Derbi Özel Deli “Nedved” İbrahim Ancak o sürpriz koşuyu yapanın İbrahim Üzülmez olacağını ve hatta golü, içe çalım attıktan sonra sadece yürümek için kullandığı sağ ayağıyla Nedved’vari bir vuruş yaparak atacağını Lucescu bile tahmin etmemişti. Beşiktaş -o sezon boyunca çoğu kez yapacağıgibi bulduğu tek golle maçı kazanacak ve yükseleceği liderliği, şampiyonluğa kadar bırakmayacaktı. Üstelik bundan sonraki tüm derbileri de gol yemeden kazanarak ve 85 puanla rekor kırmayı başaracaktı. HF # 97 1 7 Mayıs 2006 Beşiktaş 1-2 Galatasaray Galatasaray Fenerbahçe’yle amansız bir şampiyonluk yarışındadır. Ligden erken kopan Beşiktaş ise yakın zamanda Türkiye Kupası’nı 3-2’lik muhteşem Fenerbahçe maçıyla almış ve bu derbiye sadece prestiji için çıkmıştır. Aynı prestij, Fenerbahçe’nin elinden kupayı neredeyse tek başına alan, sene sonunda Avrupa’ya gideceğini açıklayan ama aslında Fenerbahçe’ye imza atacak olan ve haliyle İnönü’ye son kez çıkan Tümer Metin için de geçerlidir. Telefon kulübesinden Hasan Kabze Tümer, maçın ilk yarısında soldan içeriye dalıp, çaprazdan o klasik sol dış vuruşuyla uzak köşeyi görmüş ve Beşiktaş’ı 1-0 öne geçirmiştir. Maç uzun süre bu skorla seyreder. Galatasaray’ın bir değil, iki gole ihtiyacı vardır. Ancak ortada öyle bir oyun gözükmez. Lazım olan şey bir süper kahramandır. Tam da bu sırada Hasan Kabze telefon kulübesine gider ve ihtiyaç duyulan kahramanın kılığına girerek sahaya döner. Biri son saniyenin de salisesinde olmak üzere atılan iki gol, Fenerbahçe’nin Denizli’deki kaybıyla gelecek şampiyonluğun müjdecisi olur. Emre Özcan KiM SAĞDA, KiM SOLDA? ROMA-LAZIO Derbi Özel Roma Derbisi denince iki takım da belli bir siyasi kalıba sokulabilir. Fakat derbinin geçmişi çok farklı bir hikâye anlatıyor. HF # 97 Avrupa’nın en büyük şehir derbilerinden biri olan Roma ve Lazio’nun hikayesi pek bilinmez. Ülke içinde şehir dışında da birçok taraftarı olan ve artistokrasi-halk zıtlaşmasından çıkmasına rağmen sonrasında gelen büyük başarılarla daha çok başarı odaklı bir mücadeleye dönen Inter – Milan çekişmesinin yanında Derby Della Capitale çok daha naif ve farklı odaklardan beslenen bir derbi olarak filizlendi. Sadece ülkenin değil, Avrupa’nın da en sert ve şiddetli mücadelelerinden biri olmasında Roma şehri ve o şehre sahip olma olgusu öne çıkıyor. Zira ne Roma, ne de Lazio ülke içinde ve dışında büyük başarılar kazanamadılar. Bunun yanında Roma şehri dışında da Milano kulüpleri gibi büyük taraftar kitlelerine sahip değildiler. Faşist diktatör Benito Mussolini’nin futbolu domine eden Kuzey İtalya kulüplerine karşı olarak güçlü bir Roma kulübü kurmak istemesiyle ortaya çıkan ve üç futbol kulübünün birleşmesiyle (Roman FC, Alba-Audace, Fortitudo Roma) oluşan Roma, tam anlamıyla şehri temsil ediyordu. Renklerini Vatikan şehrinin sarısı ve Roma İmparatorluğu’nun koyu, kan kırmızısından alan Roma’nın siyasi ve dini motifleri kullanan diktatörcü kökleriyle birlikte elbette farklı bir yola girmesi beklenmiyordu. Keza kuruluşunda Roma’ya katılmayı reddeden ve onlara muhalif tutumlarıyla ortaya çıkarak rengini Yunanlardan alan Lazio’nun zaman içinde Mussolini’nin kafasına yaklaşması da... Ama zaman içinde roller değişti, gücünü sağdan alan Romalılar değişen İtalya’yla birlikte Derbi Özel törpülenip sol cenaha yaklaşırken, şehrin sahibi rolüyle Lazio üzerinde kurulan baskı, şehrin diğer yakasını çiftçiler/köylüler lakaplarıyla tam anlamıyla ötekileştirdi ve ortaya siyahi oyuncuları takımda istemeyecek kadar azılı bir faşizme doğru giden Lazio çıktı. Öyle ki 1998/1999 sezonunda Lazio taraftarlarının yaklaşık 60 metrelik dev bir pankartla söyledikleri fazlasıyla acımasız ve saygısızcaydı: “Auschwitz şehriniz, fırınlar eviniz.”. Başındaki kısaltmayı aldığı WaffenSS ile Nazi Almanyası’na Romalılar üzerinden yapılan insanlığa pek sığmayan gönderme, 1979 yılında öldürülen Lazio taraftarı Vincenzo Paparelli’den sonra iki kulüp arasında giderek yükselen tansiyonun en önemli nüvelerinden biri oldu. Ultras kültürünü ortaya çıkaran en HF # 97 önemli kulüplerden Roma’nın sonrasında bu kültürün şekil değiştirmesiyle birlikte farklı yapılanmalara gittiği İtalya’da Roma – Lazio derbisi her zaman için en çok çatışma çıkan, kan dökülen mücadele alanı oldu. Zaman zaman fazlasıyla çirkinleşebilen bu derbiyi ve taraftarlar arasındaki etkileşimi enteresan ve kısmen güzel kılan tek konuysa polisle girişilen mücadelelerde iki takım taraftarının kavgayı bırakarak birbirlerine destek çıkmaları. Polise karşı birbirlerine ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ düsturuyla ortak ve büyük rakip olarak bakan iki takım taraftarının bu tavrı belki de dünyada tek ve ortaya ölümler çıkaran kavgaların arasında belki de gülümseten tek detay olarak öne çıkıyor. Emre Çelik DERBi Mİ, O DA NE? REAL MADRiDGETAFE Aynı kentin takımları olmalarına rağmen Getafe ile Real Madrid arasında derbi yaratacak bir rekabetten söz etmek mümkün değil. Real Madrid ve derbi kelimeleri bir araya gelince akla derbi kavramının sözlük anlamını karşılamasa da elbete El Clasico gelir. El Clasico bir kenara koyulduğu zaman ise ezeli rakip Atletico Madrid ile aradaki rekabet, yani El Derbi Madrilenyo, ön plana çıkıyor ama coğrafi konumlarından dolayı Rayo Vallecano ve Getafe de Madrid kentinde bulunduğu için bu dört ekibin aralarında oynadığı tüm maçlar, derbi statüsünde kabul ediliyor. Yine de Getafe ve Real Madrid arasındaki ilişkiyi bir derbiden ziyade altyapı-üstyapı veya işbirliği yapan iki kulüp olarak nitelemek çok daha doğru olacaktır. Derbi Özel Abi- kardeş HF # 97 Bugünkü Getafe, resmi olarak 1983’te kurulsa da kulübün mazisi çok daha eskiye dayanıyor. Lâkin Real Madrid ve Getafe arasındaki ilişkiyi baştan keşfetmek için 6070 yıl geriye gitmeye hiç gerek yok. 1983’te birleşerek Getafe’yi oluşturan ekiplere bakmak fazlasıyla yeterli ki bu ekiplerden birisi de 70’lerin son bölümlerinde varlığını sürdüren Penya Madridista Getafe - bir başka ifadeyle Getafe’deki Madridistalar. Hal böyle olunca da iki ekibin arasındaki yakınlık da yıllar boyunca sürüyor. Bu mutual ilişkide ekonomik açıdan sınırlı olanaklara sahip olan Getafe, Roberto Soldado, Ruben de la Red, Pedro Leon, Pablo Sarabia ve daha niceleri gibi Real Madrid’de oynama fırsatı yakalayamayan futbolculardan faydalanıyor. Real Madrid ise bu isimleri bir La Liga takımına yollayarak tecrübe kazanmalarını sağlıyor. Alfonso Perez Real Madrid ile Getafe arasında olumlu veya olumsuz anlamdaki belki de en büyük bağ hiç şüphesiz Getafe’nin maçlarını oynadığı Coliseum Alfonso Perez’e adını veren Alfonso Perez. Kariyerinde sadece 1 sezon Getafe’de top koşturmasına (13 yaşındayken altyapıda), hatta ve hatta ilerleyen yıllarda da Getafe’nin herhangi bir parçasında görev yapmamasına rağmen Madrid’in güney kısmındaki Getafe Raul - Alfonso Perez Derbi Özel bölgesinden o döneme kadar çıkan en önemli futbol adamı olması, kulübün Alfonso Perez’i sahiplenmesine yol açıyor. İşin Real Madrid’lik kısmı ise 1992’de şampiyon olan İspanya Olimpiyat Takımı’nın da bir parçası olan ve o dönem için fazlasıyla gelecek vaat ettiği için hakkındaki beklentiler yüksek olan Alfonso Perez’in Real Madrid altyapısından yetişmiş olması. Fakat Perez’in en büyük talihsizliklerinden birisi Butragueno, Salas ve Raul ile aynı döneme dek gelip Real Madrid’de de tutunamaması oluyor. Perez, buna rağmen kariyerinin devamında Real Betis, Barcelona ve Marsilya’ya uğramayı tercih edip bir daha Getafe’ye dönmüyor. İşin ilginç yanı ise Colesium’a Alfonso Perez’in ismi, stadyumun inşa edildiği tarih olan 1998’de, yani Perez’in HF # 97 her ne kadar kariyerinin en iyi dönemini geçirse de Real Betis’te top koşturduğu dönemde veriliyor. Buna rağmen şu an Getafe’nin resmi sitesindeki kulüp efsanelerinde bile Alfonso Perez’in ismi yer almıyor İbre doğal olarak abiyi gösteriyor İki kulüp arasındaki ikili ilişkiler son derece iyi olsa da elbette 22 futbolcu yeşil sahaya çıkınca mücadele başlıyor. Fakat aradaki siklet farkının, karşılaşma sonuçlarına da yansıdığını söylemek mümkün. 24 Şubat 2008’de Santiago Bernabeu’da Real Madrid’i yenen Getafe, o tarihten bu yana abisinin bileğini deplasmanda bükemedi. O maçtan bu tarihe kadar oynanan 10 karşılamada ise Getafe’nin sadece iki galibiyeti bulunuyor. Salih Demirci GEÇMiŞi OLMAYAN REKABET PSG-MONACO Ligue 1’ın yeni zenginleşen iki takımı, büyük paralar dökerek kurdukları kadrolarıyla ilk kez kozlarını paylaşacaklar. Derbi Özel Paris Saint-Germain geçen sezon şampiyon olurken sonraki sezonlar için de zirvedeki yerini ayırtmıştı. Satın alınabilecek her oyuncu için teklif yapacak güce sahipler ve Fransa Ligue 1’da onlara rakip olabilecek takımların bu noktada onların yanına yaklaşması, söz konusu dahi olamaz. Lyon’un ve Marsilya’nın şaşaalı günleri şimdilik mazide kaldı, bir yeni Montpellier çıkarsa eğer mucizeyi de aşması gerekebilir. HF # 97 Hal buyken PSG adeta ligde at koşturdu, kazanması gerekmeyen maçları zorlamadı bile. Oysa gerçek şu ki Fransa’da ne kadar yetenekli olursanız olun, bazı rakiplere karşı sahada kavga etmeniz gerekir. Kalite farkı daraldıkça, az adamla hücuma çıksa bile ortada kalan bir top için adam yiyen takımlar öne çıkar. Alt ligden çıkan takımların ansızın kafaya oynadıklarını görmemiz bundandır. PSG de ligin zirvesine rahatça ele geçirmenin ve rakiplerinin gücü ölçütünde sahip olduğu kredi sayesinde kazanabileceği pek çok maçı vites boşta oynadı, zayıf rakiplere puan dağıttı. Yine de sezon bittiğinde en yakın rakibine 9 puan fark koymuştu. Bu sezonsa işler değişti, artık PSG’nin kendi sıkletinde bir rakibi var. Yaz transfer döneminde Paris yine yüksekten uçarken, cevap Monaco’dan geldi. Ülkenin güneyindeki prensliği temsil eden kulüp, tıpkı 90’lı yılların ikinci yarısında olduğu gibi yeniden zirve adayı. Nitekim 1996/97 ve 1999/2000 sezonlarında şampiyon olurlarken onları PSG takip ediyordu. Bu sezon sonunda da benzer bir tablonun oluşması bekleniyor. Öyle ki, Monaco’nun kadrosunda Falcao gibi bir golcü, tecrübeli savunmacılar ve orta sahaların yanı sıra Carrasco, Rodriguez, Ocampos gibi herkesin gıpta ettiği genç yetenekler var. Bunu sağlayan ise Dmitri Rybolovyev’in dışarıdan Monaco’ya getirdiği para oldu, tıpkı PSG’nin Katar’dan beslendiği gibi. Yerel rekabetlerin kalabalık olduğu Fransa’da artık en çok ilgiyi geçmişi çok zayıf bir rekabet çekiyor. Bir yanda Monaco’nun vergi cenneti statüsü, diğer yanda Fransa’daki %75 vergi tartışmaları sürerken kısa zamanda palazlanan iki kulüp, bir süredir ve şimdilik Ligue 1’ı manşetlere taşıyorlar. Paris Saint-Germain’in bu sezon bol keseden puan dağıtma hakkı yok, geçmişi olmayan rekabetin karşı tarafı Monaco da fazlasıyla kuvvetli. Salih Demirci MANCHESTER DERBY Arap sermayesiyle güçlenen City’nin son yıllarda United’la arasındaki farkı kapatmaya çalışması Manchester Derbisi’ne yeni bir soluk getirdi. Derbi Özel Daha önce yalnızca bir kez görülmüştü. Manchester şehrinin Mavi ve Kırmızı yakası, tarihte yalnızca bir kez zirve ligin tepesini birlikte ele geçirebilmişlerdi. City’nin 1968 şampiyonluğunda takipçisi United’dı ve aynı görüntü, ancak City’nin 44 yıl sonra elde ettiği ilk Premier League zaferinde tekrarlanabildi. Çünkü rekabetin bir tarafı, bir zamanlar karanlık bir kuyuya düşmüştü. HF # 97 Manchester City’nin nihayet Premier League’e geri döndüğü zamanlar... Yüzyıl sonunda üç sezon içerisinde üçüncü kümeye dek gerilemişken iki sezon üst üste elde edilen başarılarla yeniden zirve lig takımı olmuşlardı. Gerçi çıktıkları gibi geri düştüler, ama 2002’deki geri dönüşten bu yana bir daha geri gitmediler. İşte bu sezon içerisinde oynanan bir maçta kulüp, rivayet odur ki fazlasıyla önemli görülen 1998-99 sezonunda takımın kaptanlığını yapan Andy Morrison’ı stadyuma davet ederek onore etmek ister. Nitekim takım söz konusu sezonda üçüncü kümede oynamıştır ve Paul Dickov’la birlikte Morrison, gemiyi terk etmeyerek takımı içerisinde bulunduğu müşkül durumdan kurtarmışlardır. İskoç futbolcu, jübilesi sonrası City of Manchester Stadı’ndaki ilk maçlardan birine çağrılır. Santradan önce tribünleri selamlar, yaptığı kısa konuşma sonrası ayakta alkışlanarak tribündeki yerine döner. Bir süre sonra kulüpten bir telefon alır ve evine bir paket yollanacağından haberdar edilir. Ayakta alkışlandığı Crystal Palace maç önü görüntülerinden oluşan bir video, hatıra olarak saklaması amacıyla kendisinde hediye edilecektir. Kulübün hizmetlerinden ötürü kendisine gösterdiği hürmet devam etmektedir, ama ortada büyük bir gariplik vardır. DVD’de yer alan görüntülerde siyah tenli bir oyuncu yakın çekimde görülmektedir. Ayrıca aynı oyuncunun maçta gösterdiği performans da montajlanarak videoya eklenmiştir. Arka fonda ise Andy Morrison’ın sesi vardır. Sorun şudur ki, Manchester City kulübünün Andy Morrison’ın hatıra videosunu yapmakla görevlendirdiği kişiler, onun yerine rakip Crystal Palace’ın genç forveti Clinton Morrison’ı çekmişlerdir. Yetmemiş, görüntüleri dönemin kahramanına yollamışlardır. Mevzubahis Andy Morrison’ın City’de kaptan olduğu günlerde (1999) United ise ortalığı yıkıyordu. Sezonu üç büyük kupayla kapatmıştı: Premier League, FA Cup ve Şampiyonlar Ligi. Diğer tarafta ise City üçüncü kümede mücadele ediyordu ve takip eden zamanda doğru kişiyi videoya çekmeyi beceremeyen bir kulüptü. Şimdi ise, yani geçtiğimiz sezon Manchester şehri yine Premier League’in zirvesinde yer aldı. Aynı görüntü bu sezon da devam edebilir; öyle ki City ve United, sahip oldukları müthiş ekonomik güçle rekabeti harlamaya devam ediyorlar. Andy Morrison Alper Öcal ARJANTİN’İN ÖTEKİ DERBİSİ ESTUDIANTESGIMNASIA Boca Juniors ve River Plate arasındaki rekabet Arjantin futbolunun lokomotifi olarak görünse de Gimnasia ile Estudiantes’in maçlarından yükselen ateş de ülkeyi sarıyor. Derbi Özel Gimnasia kıtanın en eski futbol kulübü olmakla övünse de, 1887 yılında kurulduğunda şehrin kodamanları için eskrim ağırlıklı faaliyet gösteren sivil bir dernekten öte değildi. O kadar gelenekçilerdi ki, 1905 yılında futbolu kendi bünyelerinde yasakladılar. Futbol oynanan sahayı da kapattılar. HF # 97 Gimnasia içindeki bir grup bu sansürden rahatsız olarak, hiç beklemeden 1905 yılında Estudiantes kulübünü kurdu ve futbol oynamaya başladı. Ne ironiktir ki, 1912 yılında Estudiantes içindeki bir anlaşmazlıktan ötürü bir grup ayrıldı ve Independencia’ya katıldı. 1914 yılına gelindiğindeyse Independencia ve Gimnasia birleşme kararı alarak futbola el atma kararı aldı. 1916’da ilk kez karşılaşan bu iki takımın derbi karnesinde bir futbol kulübü olarak kurulan ve sonradan diğer branşlara kapılarını açan Estudiantes 59-50 önde görünüyor. Aslanlar lakaplı takım, ligde 5 kez şampiyon olurken, Copa Libertadores’i 3’ü üst üste olmak üzere 4 kez kazandı. 1968’de de Busby’nin Bebekleri olarak da bilinen Best’li Manchester United’ı yenerek Kıtalararası Kupa’nın sahibi oldu. Old Trafford’da golü modern çağın futbol sanatkarlarından Juan Sebastian Veron’un babası Juan Ramon atmıştı. Gimnasia ise belki de futbolu yasaklamanın bedelini ödüyor. 9 yıl sonra gelen hatalarından dönerek futbola kapılarını açtılar ama çabaları sonuçsuz kaldı. Kurtlar, profesyonel ligde hiç şampiyonluk göremediler. 2006 yılında Estudiantes’e 7-0 yenilerek tarihin en farklı derbi mağlubiyetini aldılar. 2003 ve 2007 yılında Copa Libertadores’e katılabildiler ama ilk turu dahi geçemediler. Deprem Yaratan Gol 1992 baharı bu ezilmişliğe rağmen Gimnasia kulübü ve taraftarları açısından unutulmaz bir hatıraya sahip. Arjantin Ligi’nin 7’nci haftasında Gimnasia, can düşmanı Estudiantes ile deplasmanda oynayacaktı. Tarihin 113. derbisi öncesinde Gimnasia sezona 6 maçta 4 mağlubiyet ve 2 beraberlik alarak başlamıştı. Filmi tersine çeviren ise Uruguaylı orta saha oyuncusu Jose Perdomo oldu. 54. dakikada kazanılan serbest vuruşta topun başına geçti ve 30 metreye yakın bir mesafeden maçın tek golünü attı. Gimnasia sezonun ilk galibiyetini alırken, sezon sonuna kadar 13 hafta boyunca hiç kaybetmedi. Estudiantes ise koca sezonda sadece 1 maçta galip gelebildi ve küme düşmekten güç bela kurtuldu. Derbi Özel Gimnasia taraftarları çıkardıkları olağanüstü gürültüyle Perdomo’nun golünü özel kılmayı başardılar. 6 numaralı formasıyla topu yerine koyup, sağ ayağının içiyle şutu çektiğinde Estudiantes kalecisi Yorno kımıldayamamıştı bile. Ama Gimnasia tribünleri kendinden geçmişti! İğne atılsa düşmeyecek kadar kalabalık tribünlerden olağanüstü bir uğultu çıkmış ve herkes zıplamaya başlamıştı. HF # 97 Jorge Luis Hirschi Stadı’nın yakınındaki La Plata Üniversitesi’ne bağlı Sismoloji ve Meteoroloji Gözlemevi’nde sismograflar, tam da o sırada Richter ölçeğine göre, neredeyse 7 şiddetinde bir depremi kaydediyor ve felaket haberini 120 ülkeye birden geçiyordu. Amerikan Jeoloji Araştırmaları Kurumu da onlardan biriydi ve olay CNN’de haber oluyordu. İşin aslı anlaşıldığında CNN yetkilileri bir golün ve taraftarların depreme nasıl sebep olacağını anlayabilmek için golün görüntü ve ses kayıtlarını istemişti. Penarol, Genoa, Coventry City’de oynarken de derbilerde gole alışık olduğunu, hatta Real Betis forması giyerken, ilk maçında yine bir derbide Sevilla’ya frikikten gol attığını söyleyen Jose Perdomo, o golün üzerinden 1 yıl geçmeden Gimnasia’ya transfer olduğunda ismini kazanacağını kesinlikle beklemiyordu. Arjantin’in en ünlü spor dergisi El Grafico’ya verdiği röportajda Genoa’da oynarken ezeli rakip Sampdoria’nın efsane Yugoslav teknik direktörü Vujadin Boskov’un kendisi hakkında “Köpeğimi salsam Pedromo’dan daha iyi oynar” dediğini söylüyordu. Benzer bir şeyi Gimnasia’ya geldiğinde de yaşadığından bahsediyordu. Formsuz olduğunu ve Estudiantes maçından önce de hazır olmadığını söyleyerek oynamaya çekindiğini ama hocası Gregorio Perez’in kendisini “Sana ihtiyacımız var” diyerek ikna ettiğini söylemişti. Perez haklı çıkmıştı. Perdomo, golden sonra kafasını çevirip tribünlere baktığında üzerine doğru çığ gibi düşen taraftarları gördüğünü ve tüylerini diken diken eden o eşsiz duyguyu hep yaşadığını saklamıyor. “Hayatımın golünü atmıştım” diyerek anlatıyor o günleri. 1926 yılında Gimnasia’ya hat trick yaptığında futbolda doyuma ulaştığını belirterek, henüz 26 yaşındayken futbolu bırakan Estudiantes forveti Raul Echeverria yaşasaydı Pedromo’yu en iyi anlayanlardan biri olurdu şüphesiz. O golden sonra Arjantin’de Pedromo’ya Terremoto (deprem) lakabı takılmış. O gol, Gimnasia taraftarlarının tezahüratlarına ilham kaynağı olmuş. Hatta Moivimiento Terremoto adında bir taraftar grubu dahi kurulmuş! Pedromo’nun yarattığı depremle Arjantin futbolunu ve La Plata Derbisi’nin tarihini ciddi manada sarstığıma şüphe yok. Fırat Topal 3 YAPRAKLI YONCANIN PEŞiNDE Maç Gezileri İrlandalı ünlü şair William Butler Yeats, biricik aşkı Maud Gonne’a dört kez evlenme teklif edip dördünde de reddedilmiş zamanında. Gonne, Shamrock Rovers-Cork City maçını 20 dakika izlese Yeats’i kolundan tutup Dublin Evlendirme Dairesi’ne götürürdü. Hayatım Futbol için İrlanda’da, “kafası iyi” adamların ülkesindeyiz. HF # 97 Türk milletinde doğuştan gelen bir İrlanda sempatisi vardır. Kaynağı bilinmez pek. Büyük Britanya’dan bağımsız, ‘Serbest İrlanda’ olarak bilinen özgürlükçü karakterleri, sıcakkanlı yapıları, Avrupa’nın geneline göre farklılık gösteren sanat anlayışları, sokak çalgıcıları, şehir tasarımı (evet insanımızın dizginlenemeyen dar sokak fetişizminin odak noktalarından birisidir) ve daha birkaç unsur. Ne yalan söyleyelim sevilecek memlekettir de. Kendisi hakkındaki şehir efsanelerinin önemli bir kısmının da doğru olduğunu itiraf edelim. Dublin’de içki içmek babadan oğula geçen bir miras adeta. Gençlerin takıldığı 200 yıllık bir puba giren 70 yaşlarında bir çiftin bara yanaşıp 2-3 ‘pint’ devirdikten sonra yine sallana sallana yollara düştüklerini görmek mümkün. Bu gelenek öyle yerleşik ki, İrlanda evlerinin kapıları İngiltere’den farklı olarak tek renk değil, çeşitli renklere boyanmış, boyayan da evin hanımları. Sebep? O kadar içkiden sonra bizim herifler mahalleye geldiğinde evini tanısın diye! Dublin öyle uzun günlerinizi ayırmanız gereken bir yer değil. Şimdi yabancı ülkeye ilk kez ayak basan Türk moduna girip “Smithfield tramvay durağının hemen yanındaki O’Connor’ın pubındaki keçi peynirli tostları yemeden kendinizi Dublin’e gittim sanmayın” muhabbeti yapmayacağım ama (adamdaki küstahlığa, medeni cesarete bak), işte biraz Guinness Storehouse, Christchurch, Trinity College, Dublin Castle derken şehri aşağı yukarı bitiriyorsunuz. Madem Hayatım Futbol’u, Varan otobüslerinin Yol Boyunca dergisine çevirdik not düşelim; Dublin’e yolunuz düşerse The Oval’da Galway Hooker birasını içm.....yok lan yok tamam yapmıyorum... İçimizdeki İngilizler Sözde futbol dilencisiyiz ya, Dublin’de de maç Maç Gezileri kovalamak gerek. Bu ‘futbol dilencisi’ lafını da Eduardo Galeano kullandığı için kutsal sayıyoruz ama işin dilencilikle alakası yok. Yüzlerce avro uçak ve otel parası verip bir de üzerine bilet parası ödeyerek maça gitmenin dilenciliği mi olurmuş. Shamrock Rovers kulübünün önünde mendil açıp “Şu fakir için Cork City maçını bizim fakirhane önünde oynayın.” diyoruz sanki. HF # 97 Neyse efendim Tallaght Stadyumu, aynı isimdeki tramvay durağına 5 dakika yürüme mesafesinde, Dublin’in merkezine 20 dakika uzaklıkta 6 bin kişilik bir yapı. İrlanda futbolunun durumu hallice. Hurling, Gaelic Futbolu ve Rugby derken futbol ülkenin kenara atılmış sporu durumunda. Zaten havalimanında “Maç biletlerini nereden bulabilirim?” diye sorduğum turist bürosundaki amca “Shamrock maçını ne yapıcan yeğen, buradan insanlar hafta sonu Premier Lig’i izlemeye gidiyor.” dediğinde “Bizim içimizdeki İrlandalılar sizden daha İrlandalı dayııııı.” diyecektim de çirkinleşmedim. Rovers 1901’de kurulmuş, 17 şampiyonlukla ülke tarihinin en başarılı kulübü. Son şampiyonluklarını 2011 yılında kazanmışlar (İrlanda’da futbol ligi İskandinavya’da olduğu gibi tam 1 yıl içinde oynanıyor). 2011-12 sezonunda Avrupa Ligi gruplarına kalmaları onların en büyük uluslararası başarısıydı. Takımın başında Kasım 2012’den beri kariyerinin son yıllarında yoncaların formasını giymiş Trevor Croly var. Rovers ligin geneli ile karşılaştırıldığında taraftar ortalaması yüksek bir kulüp. Tallaght’ın varolmayan kale arkalarını kulüp simgeleri ve taraftar gruplarının bayraklarıyla donatmış durumdalar. Cork City deyince benim aklıma Kubilay Türkyılmaz, daha doğrusu Hayri Hiçler’in deyimiyle “Kubilayyyy...” geliyor. Galatasaray, 1993-94 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde Manchester United’ı elemeden önce ikinci ön eleme turunda Cork City’i mağlup etmişti ve deplasmanda Bishopstown adında üç tarafı beleştepe bir stadyumda oynanan maçın tek golünü Kubilay atmıştı. 1984 yılında kurulan kulüp, iki sene önce önemli mali sorunlar yaşadı ve Futbol Taraftarları Derneği (FORAS) kulübü isim hakkıyla beraber satın aldı. Bir alt ligden yolculuklarına tekrar başladılar ve 2011’de tekrar İrlanda Premier Ligi’ne yükseldiler. Kariyerinde İskoç ve İngiliz Premier Liglerinin tecrübesi olan Colin Healy kadronun en tecrübeli ismi. Healy, 2007-09 yıllarında da Cork formasını giymişti ve not düşelim efsane oyun CM 01-02’de de Celtic formasını giyen en önemli ‘wonderkid’lerden bir tanesiydi. Aile salonumuz mevcuttur Shamrock ve Cork ligin orta sıralarındalar ve artık lider St Patrick’s Athletic’i yakalamaları zor görünüyor. Ancak Shamrock, yarın Drogheda United ile Lig Kupası Finali’ne çıkacak ve daha çok akıllarında bu var. Tallaght’ta gözümüze çarpan en önemli ayrıntı yaş ortalamasının düşüklüğü. Her aile en az 2-3 çocukla tribünlerde. Böyle olunca daha 25’inci dakika dolmadan kale arkalarında kurulan iki büfedeki sıra uzuyor da uzuyor, hatta bir ara sahayı çeviren korkuluklara yapışıyor ve kıvrılıyor. Stadyumda maçla ilgilenen insan sayısı o kadar az ki kale arkası başına iki fotoğrafçı var. Bunlardan birisi ikinci yarı yağmurla beraber ortamı terkediyor hatta. Peki sahadaki futbolun çevresi kötü de kendisi iyi mi? Girişte yazdık Yeats’e atıf yapıp. Yanlış paslar, anlamsız çalım denemeleri, yerini bulmayan ortalar, gereksiz bindirmeler, cılız şutlar, bol bol horoz dövüşü...Hele Rovers’ta bir 26 numara var ki (biz o an adını bilmediğimiz için aramızda 26 numara olarak konuştuk) aynı akında üç pas hatası yapmayı başarabilen bir arkadaş. Sonradan adının David Elebert olduğunu öğrendiğimiz, daha 27 yaşında saçları beyazlamış kardeşimiz için CM diliyle konuşursak, passing 1, decisions 2, technique 2, creativity 1, stamina 16, long balls hak getire... İşin kötüsü adam bir de İzlanda Ligi’ne lejyoner olarak gitmiş ve bu sezon transfer edilmiş. Maç Gezileri Rovers ile 2011 şampiyonluğu görmüş Gary McCabe takımını ilk yarım saatte 2-0 öne geçiriyor ve ondan sonraki bir saate ‘İrlanda İşkencesi’ demek mümkün. Maçı izlemeye gelen çocuklar zaten sahadan çok takımın maskotu Hooperman ile ilgileniyorlar (hoop yatay çizgili takım formalarını tanımlamak için kullanılan terim, Rovers’ın yeşil-beyaz renkleri, kulüp amblemi ve forma tasarımı ile İskoç kulübü Celtic ve 1949’da kapanan Kuzey İrlanda kulübü Belfast Celtic’le önemli bağlantıları var). Ortada o kadar çok çocuk var ki tribünlerin üst kısımlarında ‘aile tribünü’ dahi mevcut. Rovers taraftar grubu Britanya modasını benimsemiş durumda. İngilizlerin ‘trainer’ dedikleri eşofman altı, üstüne kapşonlu kazak ve mont. Cork ikinci yarı bir gol atıyor ama maç 2-1 ev sahibi takımın galibiyetiyle sonuçlanıyor. HF # 97 Maç bitiminde soğuktan üşüyenler (evet eylülün başında sıcaklık 5 derece civarında Dublin’de), Shamrock Rovers Megastore’u doldurmuş. Aslında kulübün hacmi göz önüne alındığında gayet ürün çeşitliliği olan bir mağaza ve iki sezon önceki Avrupa Ligi’nden kalma flamalar duvarlara asılmış durumda. Onları anladım da U2 albümü niye satıyorlar onu anlamış değilim. Kasiyere “Bırakın bu Bono’yu kardeşim, Dinar Bandosu’ndan Aya Gidelim Osman’ı satın, do you know Ali Ece? Do you know bandana?” dedim, eleman suratıma bakıp “Aytnentifeyfforye.” dedi. Sayıyla “Borcunuz 8,95.” diyormuş bizimki. Dönüş yolu yine bir ada klasiği. Yağmur, soğuk, kasvet. Saat olmuş 10, İrlandalılar görmüş şişenin dibini. Elemanın birisi biniyor sallana sallana. “Connolly Street’ten geçer mi?” diyor. Beriki cevap veriyor: “Yanlış tramvaya bindin kardeş öbür tarafa giden tramvaya binecektin.”. Bizimki inip karşı yönden gelene binmek yerine, arkasını dönüp aynı tramvayın içinde aksi yönde yürümeye başlıyor. Kafan iyiymiş güle güle kullan canım.... Erman Yaşar “TOKYO NE YA?” Olimpiyat Oyunları 2020 Olimpiyat Oyunları, Buenos Aires’te yapılan oynama sonucunda Tokyo’ya verildi. Peki bu Tokyo gerçekten ne? HF # 97 Futbolla yatıp futbolla kalkmasına rağmen bu eşsiz oyunda çok uzun aralıklarla gelen başarılar haricinde programlı, sistemli ve pragmatik bir düzen üretememiş, 70 milyonluk nüfus içerisinde birçok yetenekli çocuğa sahip olmamıza rağmen bunları üst yapılara taşıyamamış bir ülkeyiz. Az önce de tüm bunları dediğim üzere ülkenin her köşesinde futbolla yatıp kalkarken, her köşede futbol oynayıp futbol izlerken, yapıyoruz ya da daha doğru ifadeyle yapamıyoruz. Futbol haricindeki sporlarda sıkıntılarımız çok daha büyük. Hele ülkemizde tamamen göz ardı edilen olimpik sporları da işin için katarsak durum vahimden de beter. Ülke sporundaki doping skandalları şike skandallarına karışadursun, ülke sporcuları bir yandan da sürekli cezalar almaya, ırkçılıkla kol kola açıklamalar yapmaya devam ediyorlar. Sistem arızalı, sistemin içindeki bireyler arızalı olunca doğal olarak bu sistemden yetişen ekipler de haliyle sağlıklı olmuyor. Ancak her şeyden önce sporu bu ülke insanlarına sevdirmek, anlatmak, tanıtmak, benimsetmekle görevli insanlar spora ne kadar sağlıklı bakabiliyor? Çok fazla seyredilen bir spor programında epey bir insanın her sözüne itibar ettiği bir yorumcumuz, 2020 Olimpiyat Oyunları İstanbul yerine Tokyo’ya verilince başlıktaki sözü söyleyebiliyor örneğin. Hele bir de futbolda ne yapmış Japonya şeklinde devam edebiliyor söze. Brezilya’da üst üste dördüncü Dünya Kupası’na katılacak olan, kadınlarda Dünya Şampiyonu, erkeklerde Asya Kupası Şampiyonu, bir çok oyuncusu Avrupa’da önemli kulüplerde oynayan Japonya için... Tokyo ne mi? Tokyo son Olimpiyat Oyunları olan 2012 Londra’ya 24 spor dalında 295 sporcu gönderip 38 madalya almış ülkenin başkenti. Türkiye’nin madalya sayısının beş olduğunu hatırlatalım. Tokyo ne mi? Tokyo dopingli yakalanmış sporcu sayısının ‘0’ olduğu ülkenin başkenti. Türk sporcuların son yıllardaki doping dosyalarını tekrardan burada açmaya gerek yok. Olimpiyat Oyunları Tokyo ne mi? Tokyo, Kenyalı atletlerin gelip spor kültürünü benimsemek için lise ve üniversite eğitimlerini gördükleri ülkenin başkenti. Tokyo ne mi? Tokyo beyzbolda, voleybolda, buz pateninde ve doğal olarak bir çok Uzakdoğu sporunda en üst seviyeye çıkmış ülkenin başkenti. Tokyo 30-40 sene önce futbol dendiğinde kimsenin yakıştıramadığı, ama çocuklarına animelerle futbolu sevdirdikten sonra yarattıkları sistemler ve okul eğitimiyle günümüzde Dünya Kupaları’nda kıta şampiyonlarında zirveye çıkmış bir ülkenin başkenti. Tokyo ne mi? Tokyo, futbol milli takımındaki oyuncularının Schalke, Inter, Manchester United, CSKA Moskova, Arsenal, Stuttgart ve daha burada tek tek sayılmayacak bir çok önemli Avrupa kulübünde forma giyen saygın yeteneklerin ülkesinin başkenti. Ama her şeyden önce Tokyo sporu spor olduğu için seven insanların ülkesinin başkenti. Tokyo profesyonel olarak olmasa bile hayatın içine spor yapmayı katmış insanların, spora nefret, HF # 97 hamaset, çıkar bulaştırmamış insanların ülkesinin başkenti. Tokyo spor programlarında spor seyredip, komedi programlarında gülen insanların başkenti, spor programlarının bir çoğunu başlasa da ölsek gülmekten, şu şunla dalaşsa şu şöyle saçmalasa da eğlensek diye bekleyen ya da beklemek zorunda bırakılan insanların başkenti değil. Emre Çelik MAÇ 90 DAKiKA Avrupa Kupaları Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’ne yaptığı tatsız başlangıç, Real Madrid’le arasındaki organizasyon farkını ortaya koyar nitelikteydi. HF # 97 Galatasaray, 2013-14 sezonunda Şampiyonlar Ligi macerasına Real Madrid karşısında alınan 6-1’lik mağlubiyetle start verdi. Kimilerine göre perşembenin gelişi çarşambadan belliydi; kimilerine göre ise oynanan futbol göz önüne alındığında hak edilmeyen bir mağlubiyet alındı. Kimilerine göre sadece sahada oynanan futbol mağlubiyeti getirdi; kimilerine göre ise Galatasaray-Fatih Terim-Türkiye Milli Takımı üçgeninin yol açtığı bir hezimetti. Fakat daha grup aşamasında sadece bir maçın geride kaldığı gerçekliği dikkate alınırsa, gruptan çıkmak için -kısmen de olsa kısa vadede- Real Madrid mağlubiyetinde saha içinde ve maç hazırlığında yapılan hataları tespit ederek bu noksanları önümüzdeki 5 maçta gidermek için çabalamak Galatasaray adına yapılması gereken en önemli şey. Planlama Galatasaray’ın 2012-13 sezonunun başından bu yana Avrupa’da oynadığı bütün karşılaşmalar incelendiğinde hiç şüphesiz bir maç diğerlerinden fazlasıyla ayrılıyor. Sarıkırmızılılar, Santiago Bernabeu’da oynanan karşılaşmada sistemi, en zayıf halkası kanat ve duran top savunması olan Real Madrid’e göre kurmayınca 3-0’lık net bir mağlubiyet almış; rövanş karşılaşmasında ise iki oyuncu da ilk 11’de başlamasa bile Nordin Amrabat ve Sabri Sarıoğlu hamleleriyle sadece 30 dakikalık bölümde rakibini darma duman etmeyi başarmıştı. Her ne kadar Real Madrid’de geçen yıla göre birçok değişiklik olsa da ligde oynadıkları dört maç, Ancelotti’nin korkak bir tutumla takımı ele aldığını, yani takımın başına geçer geçmez radikal değişiklikler yapmamasından dolayı İspanyol devinin handikaplarının aynı kaldığını göstermişti. Lâkin buna rağmen Fatih Terim, elde hem çok net veriler hem de tecrübe edilmiş bir örneği varken bu maçta da kenarları ofansif ve defansif açıdan sadece kanat beklerine teslim etti. Salı günü oynanan karşılaşmanın ilk 60 dakikası dikkate alınınca sarı-kırmızılıların yakaladığı %100’lük olarak nitelendirilebilecek üç pozisyonunun tamamı, kenarlardan gelen ortalar -biri duran top- sayesinde bulundu. Bu veri bile salı günkü maçın anahtarını, maç için seçilen/ısrar edilen sistemin hatasını ve ardından gelen hamlelerde geç kalındığını açıkça ortaya koyuyor. Avrupa Kupaları Planlama açısından işin daha da vahim tarafı ise kısmen sezon planlamasında -özellikle de Avrupa için- yapılan hatalar olarak nitelendirilebilir. Fatih Terim’in kenarları kanat beklerinin sorumluluğuna vermesi, Amrabat’a ve Sabri’ye güvenememesinden kaynaklanıyor olabilir ki iki oyuncunun son dönemde aldığı süreler ve Amrabat’ın istikrarsızlık konusunda istikrar abidesi profili göz önüne alınınca Terim’e bu konuda hak vermemek elde değil. Lâkin bütün sezon baz alındığında, özellikle de Avrupa’da farklı profillerde bir çok takım olduğu hesaba katılınca transfer döneminin bu açıdan boş geçirilmesi ve bu nitelikteki Bruma’nın son anda kadroya dâhil edilmesi de bir planlama hatası olarak öne çıkıyor. HF # 97 Real Madrid maçı şunu gösterdi ki rakibe göre oynamak -yani işin maç planlama kısmıayıp değil, aksine çok büyük bir gereklilik. Galatasaray’ın geçen sezon puan kaybettiği Braga ve Cluj maçları gibi örnekler de iyi oynayan takımın değil doğru oynayan takımın kazanmaya yakın olduğunu açıkça gösteriyor. Zaten ilerleyen maçlarda Avrupa’nın bile henüz pek alışık olmadığı modern 3-5-2’yi kullanan Juventus ve İtalyanlar karşısında klasik bir 4-4-2 gibi dizilen ama beklerin, kendileriyle aynı hatta bulunan kanat oyuncularından neredeyse daha fazla çıktığı bir Kopenhag ile karşılaşılacağı hesaba katılınca rakibe göre planlama yapmanın ve esnek davranmanın gruptan çıkma açısından öneminin son derece önemli olduğunu söylemek kesinlikle yanlış olmaz. Nitekim, Barcelona, Bayern Münih ve Borussia Dortmund bir kenara koyulursa Avrupa’da hemen hemen bütün devler de rakibi kim olursa olsun küçümsemeden bu doğrultuda maç taktiklerini geliştiriyor (Hatta Barcelona bile kendi sisteminde ısrarcı olunca Bayern Münih karşısında ağır bir hezimet elde etti). Efektiflik Salı akşamı Galatasaray adına planlamadan kaynaklanan bir diğer negatif nokta da özellikle hücum anlamında birkaç ismin neredeyse sadece hacim kaplaması, takıma pozitif anlamda en ufak bir katkı yapamaması oldu. Terim, muhtemelen top rakipteyken orta Avrupa Kupaları HF # 97 sahayı elde tutmayı amaçlayıp rakibe oyun kurdurmama isteğiyle birlikte klasik 4-1-2-1-2 sistemindeki savunmanın önündeki Melo’yu ve sağ/sol iç oyuncuları olarak kullandığı Engin Baytar ile Selçuk İnan’ı birbirlerine fazlasıyla yakın oynattı. Maçın ilk 50 dakikası yenen bir gole rağmen Fatih Terim’in istediğini aldığını gösterdi ama bu üçlünün yakın ve normale göre derin oyunu, Sneijder ile aradaki mesafenin açılarak bağın kopmasına ve kenarların bomboş kalmasına yol açtı. Takımın en önemli hücum silahlarından birisi olan Wesley Sneijder’in ilk 22 dakikada sadece 5 kez topa dokunabilmesi, bu istatistiğin maçın devamında da kısmen de olsa aynı doğrultuda devam etmesi ise madalyonun bir diğer yüzü oldu. Sneijder’in yanı sıra bir diğer etkisiz isim de savunma görevi, hücum görevinin fazlasıyla önüne geçen Engin Baytar oldu. Baytar, oyunda kaldığı 62 dakikalık periyodu sıfır şut ve sıfır adam geçme ile tamamladı. Son bir senelik dönemde aldığı süreler baz alınınca Engin’den çok büyük şeyler beklemek elbette yanlış olur ama Engin’in potansiyelinin bu olmadığı da ortada. Hakeza kanat beklerinin de efektiflik açısından Real Madrid karşısında ciddi sorunlar yaşadığı anlar oldu. Savunmada açık vermek istemeyen bir profil sergileyen Riera, ileri çıkışlarında fazlasıyla temkinli Avrupa Kupaları HF # 97 davranıp ofansif katkı veremezken; çizgideki tek yükü sırtlandığı için ileriye de katkı verme zorunluluğu hisseden Eboue, esas sorumlu olduğu bölgeyi -yani savunmayı- ikinci plana attı. Riera’nın etkisizliği Galatasaray’ın gol yollarında eksik kalmasına yol açarken; Ebuoe’nin etkisizliği doğrudan skor tabelasına yansıdı. Pep Guardiola’nın Bayern Münih’te 4-3-3’ü terk ederek eldeki oyunculardan en iyi şekilde faydalanabilme arayışı, Mourinho’nun Real Madrid’deki katı ve tamamen kontratak üzerine kurulu yapıyı Chelsea’ya tamamen taşımaması gibi örnekler, uluslararası arenada sistemler için kalıcı olma zorunluluğunun olmadığını ortaya koyuyor. Fatih Terim de önümüzdeki maçlarda kesinlikle bu mantalite ile sahadaki 11 kişiden en iyi verimi alabileceği şekilde, sahaya sürmeli. Zaten aksi halde Real Madrid’den deplasmanda, Juventus’tan hem içeride hem de dışarıda puan almak imkansıza yakın. Bireysel performansların yanı sıra takım olarak da Real Madrid etkili olmanın, az ama öz gelmenin önemini açıkça gösterdi. Gole kadar neredeyse sadece iki kez rakip kaleye gelebilen Real Madrid’in aksine temsilcimiz bu açıdan da fazlasıyla bonkör davrandı. Bu noktanın, etkili görünüme rağmen gole gidememenin, psikolojik anlamda da dezavantaj sağladığı bir gerçek ki zaten farkın en büyük nedenlerinden birisi de doğrudan işin psikolojik boyutu. Geçen sezon puan kaybı yapılan Cluj ve Braga maçları dahil edilince özellikle de Kopenhag’da oynanacak maçın bu açıdan verimli oynayabilmenin, güzel oyundan çok daha fazla önem arz edeceğini söylemek çok da hatalı olmaz. Hata payı ve kırılganlık Almanların efsanevi teknik adamlarından Sepp Herberger’in son derece basit ama birçok şey ifade eden “Maç 90 dakika.” söylemi, Galatasaray-Real Madrid karşılaşmasında benimsenmesi gereken, fakat benimsenemeyen bir yaklaşım tarzı olarak öne çıkıyor. Salı günü oynanan karşılaşmanın ilk 60 dakikasını sıradan birine, son yarım saatini ise başka bir kişiye izlettirip 90 dakika tahmini isteseniz hiç şüphesiz arada dağlar kadar fark olacaktır. Fakat bu iki kişiye takımların aynı olduğunu söylediğiniz zaman bir şaşkınlık nidasıyla karşılaşmanız kuvvetle muhtemel. Herhangi bir takımın 90 dakika içerisine bu denli farklı profiller çizmesi, bireysel hataların -moral bozukluğunun da etkisiyle- ciddi derece artması, bir başka ifadeyle birden dağılması, elbette normal değil. Zaten mücadele edilen kulvar Şampiyonlar Ligi olunca da bunun sonuçları çok ağır oluyor. Sadece bireysel hataların getirdiği çöküntü değil, bireysel efektiflik de buna etkiyen bir faktör. Örneğin Galatasaray, Drogba’nın çıkışıyla birlikte ileride pres uygulasa da ilk yarıda olduğu gibi Real Madrid’i sıkıştırıp, Diego Lopez’i uzun topa zorlayamadı. Bu bölümde ileride basan tek oyuncu Burak Yılmaz, dakikalar geçse de presi bırakmadı ama hiç şüphesiz tek başına pres yapmasının anlamsız olduğunun farkına vardı. Burak’ın inancını kaybetmesinde, Real Madrid’in bulduğu-kendisinin kaçırdığı goller de muhtemelen rol oynadı. Hatta ve hatta belki de oyundan çıkarken gösterdiği tepki de bundan kaynaklanıyor. İşte bu küçük olayları birleşince de takımın çehresi bir anda değişti. Fakat şimdi, Herberger’in bu meşhur sözünü Şampiyonlar Ligi’ne uyarlama zamanı: “Şampiyonlar Ligi’nde gruplar 6 maç.”. Zaten geçtiğimiz sezon ilk üç maçta sadece 1 puan alabilen Galatasaray, bunu başaramaz ve erken pes ederse, zorlu fikstür de düşünülünce gruptan çıkmak için mucize nitelemesi kesinlikle yanlış olmaz.
Benzer belgeler
O sene bu sene mi?
tarafla makas daha açıldı ve artık Liverpool’u kimse şampiyonluk
adayı olarak görmüyor. Geçen sezon Brendan Rodgers ile atılan
adımlar daha sesli olarak duyuluyor. Özellikle Kırmızılıların
ikinci y...