Eylül 2013, Cilt 5, Sayı 3 - Kanuni Sultan Süleyman EAH
Transkript
Eylül 2013, Cilt 5, Sayı 3 - Kanuni Sultan Süleyman EAH
ISSN 1308 - 6715 JOPP EDİTÖRLER Ali İsmet Tekirdağ Sultan Kavuncuoğlu EDİTÖR YARDIMCISI Kamuran Ziyaretli Şanlı YAYIN KURULU Hasan Önal Nuray Aktay Ayaz Gonca Yıldırım Jinekoloji Obstetrik Pediatri ve Pediatrik Cerrahi Dergisi Derlemeler • Çelik ve ark., Patent Duktus Arteriozus Tanısında Biyokimyasal Belirteçlerin Rolü • Baydın ve ark., Spina Bifida • Hatipoğlu ve ark., Kızamık Klinik Arastırmalar . • Güdücü ve ark., Normal ve Sezaryenle Doğum Yapan Kadınlarda Postpartum Post-travmatik Stres Bozukluğu • Yavuzcan ve ark., Dört Farklı Malignite Risk İndeksinin (RMI 1-4) Endometrioma ve Matür Kistik Teratom Ayırıcı Tanısında Etkinliklerinin Değerlendirilmesi • Yavuzcan ve ark., Düzce İlinde Nöral Tüp Defekti Saptanan Olguların Değerlendirilmesi • Er ve ark., Minör Kafa Travması Olan Çocuklarda Rutin Olarak BT Yapmalı mıyız? • Şanlı ve ark., Kan Donörlerin Yapılan Rutin Tarama Testlerinin On Yıllık Değerlendirilmesi Olgu Sunumları • Şahin ve ark., İmperfore Himen: Akut İdrar Retansiyonu Gelişen Nadir Bir Olgu • Çıraklı ve ark., Jarcho-Levin Sendromlu Yenidoğanda Bilateral Femur Kırığı: Olgu Sunumu DİZİN CİLT: 5 SAYI: 3 EYLÜL 2013 ISSN 1308 - 6715 Jinekoloji Obstetrik Pediatri ve Pediatrik Cerrahi Dergisi Eylül 2013 Cilt: 5 Sayı: 3 SAHİBİ Necati TAŞKIN (Hastane Yöneticisi) EDİTÖRLER Ali İsmet TEKİRDAĞ, Sultan KAVUNCUOĞLU EDİTÖR YARDIMCISI Kamuran ZİYARETLİ ŞANLI YAYIN KURULU Hasan ÖNAL Nuray AKTAY AYAZ Gonca YILDIRIM Jinekoloji Obstetrik Pediatri ve Pediatrik Cerrahi Dergisi Türkiye Atıf Dizini (Türkiye Citation Index) ve TÜBİTAK / ULAKBİM veri tabanlarında yer almaktadır. Kapak Tasarımı: Yrd. Doç. Dr. E. Mahir Gülcan tarafından yapılmıştır. Sahibi: Necati Taşkın www.kanunieah.gov.tr Yazı İşleri Müdürü: Kamuran Ziyaretli Şanlı Yönetim Yeri / Yayıncı: S. B. Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Turgut Özal Cad. No. 1 Halkalı/Küçükçekmece/İSTANBUL Tel: 0212 404 15 00 Yayın Türü: Yerel Süreli Yayınlayan Kuruluş / Baskı Yeri: LOGOS YAYINCILIK Yıldız Posta Cad. Sinan Apt. No. 36 D. 66/67 34349 Gayrettepe-İstanbul Tel: (0212) 288 05 41 - (0212) 288 50 22 Faks: (0212) 211 61 85 E-mail: [email protected] www.logos.com.tr S. B. Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Süreli Yayınıdır. Ocak, Mayıs ve Eylül aylarında olmak üzere yılda 3 sayı olarak yayınlanır. Bu dergi Acid Free (Alkali) kağıda basılmaktadır. / This journal is printed on Acid-Free paper DANIŞMA KURULU • KADIN HASTALIKLARI VE DOĞUM Haluk Erdal Malatyalıoğlu (Samsun) Kemal Güngördük (Mardin) Melahat Dönmez (İstanbul) Mesut Abdulkerim Ünsal (Trabzon) Murat Api (Adana) Ağahan Han (İstanbul) Aysu Akça (İstanbul) Oğuzhan Kuru (İstanbul) Nejdet Öncü (İstanbul) Lale Susan (İstanbul) Sibel Barut (İstanbul) • İNFERTİLİTE, ENDOKRİNOLOJİ Cem Demirel (İstanbul) Cem Fıçıcıoğlu (İstanbul) Cihat Ünlü (İstanbul) Fatih Durmuşoğlu (İstanbul) Gonca Yıldırım (İstanbul) İsmail Çepni (İstanbul) Murat Berkanoğlu (Antalya) Özay Oral (İstanbul) Erdal Kaya (İstanbul) Hüseyin Kıyak (İstanbul) • JİNOKOLOJİK ONKOLOJİ Ahmet Gülkılık (İstanbul) Ceyhun Numanoğlu (İstanbul) Kadir Güzin (İstanbul) Volkan Ülker (İstanbul) Özgür Akbayır (İstanbul) Sezai Şahmay (İstanbul) • PERİNATOLOJİ Ahmet Gül (İstanbul) Ali Gedikbaş (İstanbul) Halil Aslan (İstanbul) İbrahim Polat (İstanbul) Vedat Dayıcıoğlu (İstanbul) Alev Atış (İstanbul) Gökhan Yıldırım (İstanbul) Ali Eker (İstanbul) • ÜROJİNEKOLOJİ Alpaslan Akyol (İstanbul) Cemal Ark (İstanbul) İbrahim Çelebi (İstanbul) Süleyman Bal (İstanbul) • ÇOCUK HASTALIKLARI Murat Elevli (İstanbul) • ÇOCUK ALLERJİ VE İMMÜNOLOJİ HASTALIKLARI Arzu Babayiğit Hocaoğlu (İstanbul) Ayça Vitrinel (İstanbul) Haluk Çokuğraş (İstanbul) • ÇOCUK ENDOKRİNOLOJİ, BÜYÜME-GELİŞME Erdal Adal (İstanbul) Feyza Darendeliler (İstanbul) Rüveyda Bundak (İstanbul) • ÇOCUK GASTROENTEROLOJİSİ VE METABOLİZMA Figen Çokuğraş (İstanbul) Nafiye Urgancı (İstanbul) Tufan Kutlu (İstanbul) Tülay Erkan (İstanbul) • ÇOCUK GÖĞÜS HASTALIKLARI Zeynep Seda Uyan (Kocaeli) • ÇOCUK HEMATOLOJİ-ONKOLOJİ Emine Türkkan (İstanbul) Sema Anak (İstanbul) Gönül Aydoğan (İstanbul) Gülyüz Öztürk (İstanbul) Zafer Şalcıoğlu (İstanbul) Arzu Akçay (İstanbul) Şule Ünal (Ankara) • ÇOCUK İNFEKSİYON HASTALIKLARI Emin Sami Arısoy (Kocaeli) Nevin Hatipoğlu (İstanbul) Selim Öncel (Kocaeli) Rengin Şiraneci (İstanbul) Melike Keser Emiroğlu (Konya) • ÇOCUK KARDİYOLOJİ Ayşe Güler Eroğlu (İstanbul) Funda Öztunç (İstanbul) Gül Sağın (İstanbul) Alper Güzeltaş (İstanbul) • ÇOCUK NEFROLOJİSİ Alev Yılmaz (İstanbul) İpek Akil (İstanbul) Neşe Bıyıklı (İstanbul) Salim Çalışkan (İstanbul) • ÇOCUK NÖROLOJİSİ Burak Tatlı (İstanbul) Coşkun Yarar (Eskişehir) Kürşat Bora Çarman (Gaziantep) Mine Çalışkan (İstanbul) • ÇOCUK ROMATOLOJİ Özgür Kasapçopur (İstanbul) Müferret Ergüven (Kocaeli) Nuray Aktay Ayaz (İstanbul) • ÇOCUK YOĞUN BAKIM Demet Demirkol (İstanbul) Metin Karaböcüoğlu (İstanbul) • NEONATOLOJİ Ayla Günlemez (Kocaeli) Ayşe Engin Arısoy (Kocaeli) Fahri Ovalı (İstanbul) Mehmet Vural (İstanbul) Mete Akisu (İzmir) Mehmet Yalaz (İzmir) Münevver Türkmen (Aydın) Nilgün Kültürsay (İstanbul) Saadet Arsan (Ankara) Sibel Özbek (İstanbul) Yıldız Perk (İstanbul) Uğur Dilmen (Ankara) • ÇOCUK CERRAHİSİ Haluk Emir (İstanbul) Mehmet Eliçevik (İstanbul) Serdar Sander (İstanbul) Gülay Aydın Tireli (İstanbul) Ayşegül Celayir (İstanbul) • ANESTEZİ VE REANİMASYON ALGOLOJİ Mustafa Tayfun Aldemir (İstanbul) Leyla Saitoğlu (İstanbul) • BEYİN CERRAHİSİ Erhan Emel (İstanbul) Ali Osman Akdemir (İstanbul) Feyza Karagöz Güzey (İstanbul) İbrahim Alataş (İstanbul) • ÇOCUK RUH SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI Ebru Çengel Kültür (Ankara) • ÇOCUK VE ERGEN RUH SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI Fuat Kırcelli (İstanbul) • İNFEKSİYON HASTALIKLARI VE MİROBİYOLOJİ Emel Yılmaz (Bursa) Kadriye Kart (İstanbul) • MİKROBİYOLOJİ VE KLİNİK MİKROBİYOLOJİ Tuncay Özekinci (Diyarbakır) • ORTOPEDİ VE TRAVMATOLOJİ Ali Erşen (İstanbul) Gazi Zorer (İstanbul) Halil İbrahim Balcı (İstanbul) Kerem Birsel (İstanbul) Mehmet Erdil (İstanbul) Nuh Mehmet Elmadağ (İstanbul) • RADYOLOJİ A.Tan Cimilli (İstanbul) Mustafa Fatih İnecikli (İstanbul) Ali Er (İstanbul) • TIBBİ GENETİK Adnan Yüksel (İstanbul) Ahmet Aydın (İzmir) Ayşegül Çınar Kuşkucu (İstanbul) Beyhan Tüysüz (İstanbul) ISSN 1308 - 6715 Jinekoloji Obstetrik Pediatri ve Pediatrik Cerrahi Dergisi CİLT: 5 SAYI: 3 EYLÜL 2013 İÇİNDEKİLER Derlemeler / Reviews • Patent Duktos Arteriozus Tanısında Biyokimyasal Belirteçlerin Rolü Biomarkers in the Diagnosis of Patient Ductus Arteriosus İ. H. Çelik, Ö. Erdeve ............................................................................................................... 97-101 • Spina Bifida Spina Bifida S. Ş. Baydın, H. Kına, S. Baydın, H. Canaz E. Emel, İ. Altaş .............................................. 102-104 • Kızamık Measles N. Hatipoğlu, H. Hatipoğlu, C. Kuzdan, K. Şanlı, N. Engerek, R. Şiraneci ...................... 105-113 Klinik Araştırmalar / Clinical Investigations • Normal ve Sezaryenle Doğum Yapan Kadınlarda Postpartum Post-travmatik Stres Bozukluğu Postpartum Posttraumatic Stress Disorder in Women Delivering Vaginally or by Cesarean Section N. Güdücü, B. Ö. Kayan, H. İşçi, A. B. Yiğiter, İ. Dünder ................................................... 114-117 • Dört Farklı Malignite Risk İndeksinin (RMI 1-4) Endometrioma ve Matür Kistik Teratom Ayırıcı Tanısında Etkinliklerinin Değerlendirilmesi Assessment of Effectivity of the Four Different Risk of Malignancy Indices (RMI 1-4) in the Differential Diagnosis of Endometrioma and Mature Cystic Teratoma A. Yavuzcan, M. Çağlar, Y. Üstün, S. Dilbaz, İ. Özdemir, S. Özbilgiç, S. Kumru ............. 118-124 • Düzce İlinde Nöral Tüp Defekti Saptanan Olguların Değerlendirilmesi The Investigation of the Patients with Neural Tube Defects in Düzce Province A. Yavuzcan, S. Topuz, M. Çağlar, S. Dilbaz, Y. Üstün, S. Kumru ..................................... 125-130 • Minör Kafa Travması Olan Çocuklarda Rutin Olarak BT Yapmalı mıyız? Should Children with Minor Head Injury Routinely Have CT Scan? A. Er, C. Akman, İ. Alataş, H. B. Ünlü, I. Ceylan, C. Gün, H. Canaz ............................. 131-135 • Kan Merkezimize Başvuran Donörlerin 10 Yıllık Tarama Sonuçlarının Değerlendirilmesi Evaluation of 10-Year Screening Test Results in Blood Donors Consulted to Our Blood Center K. Şanlı, N. Didem Sarı, N. Hatipoğlu .............................................................................. 136-141 Olgu Sunumları / Case Reports • İmperfore Himen: Akut İdrar Retansiyonu Gelişen Nadir Bir Olgu Hymen Imperforatus: A Rare Cause of Acute Urinary Retention C. Şahin, N. Özkan, S. L. Mirapoğlu, R. Özer, Ş. Güven, E. Şahin ................................ 142-144 • Jarcho-Levin Sendromlu Yenidoğanda Bilateral Femur Kırığı: Olgu Sunumu Bilateral Femoral Fractures in the Neonate with Jarcho-Levin Syndrome A. Çıraklı, M. Erdoğan, S. Çıraklı, H. Sezgin, F. Çakmak Çelik, C. Aygün ..................... 145-147 • Dizin ...................................................................................................................................... 148-149 Editörden Değerli Meslektaşlarım, Jinekoloji Obstetrik Pediatri ve Pediatrik Cerrahi alanında yaptığınız değerli çalışmaların yayınlandığı dergimizin 2013 son sayısında sizlere merhaba diyoruz. Hastanemiz yaklaşık iki yıldır yeni binasında aynı kadro ile genel hastane düzeninde çalışmaya başlamıştır. Bize katılan diğer bilim dallarında çalışan meslektaşlarımızın jinekoloji-obstetri ve pediatri ile ilgili çalışmaları da bu sayıda beğeninize sunulmuştur. Yazarlara ve hakem meslektaşlarımıza değerli katkıları için çok teşekkürler. 2014 Ocak sayısında yeni çalışmalarla sizlerle buluşmayı ümit ediyoruz. Katkı ve destekleriniz için hepinize teşekkür eder sağlıklı, başarılı günler dileriz. Kl. Şef. Uzm. Dr. Ali ismet TEKİRDAĞ Kl. Şef. Uzm. Dr. Sultan KAVUNCUOĞLU Derleme JOPP Derg 5(3):97-101, 2013 doi:10.5222/JOPP.2013.097 Patent Duktus Arteriozus Tanısında Biyokimyasal Belirteçlerin Rolü The Role of Biomarkers in the Diagnosis of Patent Ductus Arteriosus İstemi Han ÇELİK *, Ömer ERDEVE ** * Mersin Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi ** Ankara Üniversitesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Yenidoğan Ünitesi ÖZET SUMMARY Preterm bebeklerde duktus arteriozusun kapanmasının gecikmesi morbidite ve mortalite artışına neden olmaktadır. Ekokardiyografi halen hemodinamik anlamlı PDA (haPDA) tanısında altın standart olarak kullanılsa da son yıllarda çeşitli biyokimyasal belirteçler haPDA tanısında kullanılmaya başlamıştır ve umut vermektedir. Bu belirteçler haPDA tanısının dışında tedavi kararı verirken, ekokardiyografik bulgulara destek olarak ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Bu belirteçlerden B-tipi natriüretik peptid (BNP) ve N-terminal pro-BNP en sık çalışılan belirteçler olup, haPDA’sı olan prematürelerde plazma ve idrarda yükselirler ve tedavi sonrası normal değerlere gerilerler. Atrial natriüretik peptid ve troponin T daha az sıklıkla kullanılan belirteçlerdir. Son yıllarda endotelin-1 (ET-1), C-terminal pro-ET-1, nötrofil jelatinaz-ilişkili lipokalin ve kalp yağ asidi bağlayıcı protein gibi belirteçler üzerinde çalışılmış ve yararlı oldukları öne sürülmüştür. Sonuç olarak, idrar veya plazmada çalışılan bu belirteçlerin haPDA tanı, tedavi kararı ve tedavi yanıtının değerlendirilmesinde yararlı oldukları düşünülmektedir. Delay in the closure of patent ductus arteriosus (PDA) leads to high mobidities and mortality in preterm infants. Echocardiography is still gold standard technique in the diagnosis of hemodinamically significant PDA (hsPDA) but recently promising biomarkers have been used to diagnose hsPDA. These markers support echocardiographic findings in the therapeutical decision-making process, and treatment efficacy can be evaluated by these markers. B-type natriuretic peptide (BNP) and N-terminal pro-BNP were mostly studied biomarkers. They increase in plasma and urine of premature infants with hsPDA, and decrease after treatment. Atrial natriuretic peptide and troponin T are less frequently used markers. Recently, endothelin-1 (ET-1), C-terminal pro-ET-1, neutrophil gelatinase associated lipocalin (NGAL) and heart fatty acid binding protein (H-FABP) have been studied and found useful in the diagnosis of hsPDA. In conclusion, these markers were thought to be useful in the decision-making processes for the diagnosis, and treatment and evaluating treatment efficacy of hsPDA. Anahtar kelimeler: patent duktus arteriozus, biyokimyasal belirteçler, tanı, tedavi Key words: patent ductus arteriosus, biomarkers, diagnosis, treatment GİRİŞ intrakraniyal kanama ve ölüme yol açmaktadır (3-6). Preterm bebeklerde duktus arteriozusun kapanmasının gecikmesi morbidite ve mortalite artışına neden olmaktadır. Patent duktus arteriozus (PDA) 30. gestasyon haftasının altında % 33 oranında görülürken, 28. gestasyon haftasının altında bu oran % 60’a yükselmektedir (1,2). Hemodinamik olarak anlamlı PDA (haPDA) pulmoner akımda artışa neden olarak süperior mezenterik, serebral ve renal arterlerde hipoperfüzyona neden olmaktadır. Sistemik kan akımında meydana gelen bu değişiklik konjestif kalp yetmezliği, pulmoner kanama, mekanik ventilatör süresinde uzama, nekrotizan enterokolit, böbrek yetmezliği, haPDA tanısında kullanılan klinik bulgular arasında sistolik üfürüm, hiperaktif prekordiyum, genişlemiş nabız, hipotansiyon ve etkilenen uç organlara ait apne, pulmoner ödem, idrar çıkarımında azalma, batın distansiyonu gibi bulgular vardır. Ekokardiyografi hâlen haPDA tanısında altın standart olarak kullanılsa da son yıllarda çeşitli biyokimyasal belirteçler haPDA tanısında kullanılmaya başlamıştır ve umut vermektedir (5-6). Ekokardiyografi en sık kullanılan yöntem olmasına rağmen, tüm yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde (YYBÜ) bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra PDA tedavi kararı vermek her zaman kolay Alındığı tarih: 30.01.2013 Kabul tarihi: 11.06.2013 Yazışma adresi: Uzm. Dr. İstemi Han Çelik, Halkkent Mahallesi Fatih Sultan Mehmet Bulvarı No: 23, 33240 Mersin e-posta: [email protected] 97 JOPP Derg 5(3):97-101, 2013 olmamakta; klinik ve ekokardiyografik bulguların yanı sıra biyokimyasal belirteçlerin kullanılması tedavi kararının verilmesin de yardımcı olmaktadır (7). Bu derlemede haPDA tanısı konulması ve tedavi kararı verilmesine yardım için kullanılan biyokimyasal belirteçleri değerlendirmeyi amaçladık. B-tipi Natriüretik Peptid B-tipi natriüretik peptid (BNP) kardiyak miyozitler tarafından basınç ve hacim yüküne yanıt olarak üretilir ve salınır. Vazodilatör, diüretik ve natriüretik olarak etki eder ve renin-anjiyotensin ve aldosteron sistemini baskılar 12, 13. BNP pro-BNP olarak üretilerek BNP ve N-terminal pro-BNP (NT-proBNP)’e parçalanır. BNP’nin yarı ömrü 20 dk. iken, NT-proBNP’nin 1 saattir. Birçok çalışmada haPDA ile BNP seviyeleri korele bulunmuştur. Puddy ve ark. (8) prematüre bebeklerde 3., 5. ve 7. günlerde BNP değerlerinin değerlendirmiş ve haPDA olan bebeklerde 3. günde daha yüksek BNP değerleri (2012 vs 42 pg/ml) saptanmış ve PDA kapanması sonrasında BNP seviyeleri düşmüştür. Prematüre bebeklerde postnatal 3. günde BNP seviyelerinin değerlendirildiği bir çalışmada Choi ve ark. (9) BNP seviyelerinin haPDA’sı olanlarda 2896 pg/ml, asemptomatik PDA’sı olanlarda 489 pg/ml tespit ederken, PDA’sı olmayanlarda bu değer 82 pg/ ml olarak gözlenmiştir. Sanjev ve ark. (10) ise postnatal 7. günde daha yüksek BNP seviyeleri (509 vs 60 pg/ml) bildirmiştir. NT-proBNP El-Khuffash ve ark. (11) tarafından değerlendirilmiştir. Postnatal 12. saatte gruplar arasında fark yokken, 48. saatte haPDA olan grupta daha yüksek değerler (6792 vs 1127 pmol/L) bulmuşlar ve tedavi sonrası düşme olduğunu göstermişlerdir. Bu çalışmada eşik değer 5000 pmol/L olarak hesaplanmıştır. Yine aynı çalışmanın devamında hastalar postnatal 2. yılda değerlendirilmiş, daha yüksek NT-proBNP (9209 vs 1664 pmol/L) değerleri olan hastalarda ölüm ve nörogelişimsel gerilik daha yüksek oranda bildirilmiştir (12). Cen ve ark. (13) ise seri BNP ölçümlerinin PDA’a bağlı şantın değişimi ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Ramakrishnan ve ark. (14) plazma NT-proBNP düzeylerini 100 preterm bebekte 2., 3. ve 7. günde ölçmüş ve 2 ve 3. günlerde pik yaparken 7. günde düşme olduğunu, ancak PDA’sı olan bebeklerde beklenen düşmenin gerçekleşmediğini göstermiştir. Bu çalışmada eşik değer 98 2850 pmol/L olarak belirlenmiş ve PDA tedavisi sonrası ortalama 3003 pmol/L olan NT-proBNP değeri 839 pmol/L’e düşmüştür. Hammerman ve ark. (15) ise PDA tedavisi uygulanan hastalarda başlangıç NT-proBNP seviyeleri benzer olsa da tedaviye yanıt vermeyen hastaların tedavi sonrası daha yüksek NT-proBNP düzeyleri olduğunu göstermiş, ancak tedaviye yanıtı gösterebilecek bir korelasyon tespit edememişlerdir. Martinovici ve ark. (16) 10.000 pg/ml üzerindeki NT-proBNP düzeylerinin PDA tanısında % 100 pozitif prediktif ve % 87 negatif prediktif değere sahip olduğunu göstermiş ve yüksek değerlerin preterm bebeklerde duktusun spontan kapanıp kapanmayacağını tahmin etmede kullanılabileceğini, ancak yine de tedavi kararı verirken kullanılmamasını önermişlerdir. Attridge ve ark. (17) BNP düzeylerini dikkate alarak haPDA tedavisinde indometazin doz miktarını belirlemiş ve BNP düzeyi 100 pg/ml altında olan hastalarda doz atlanmış ve her iki grubun klinik sonuçları benzer olarak bulunmuştur. Banoli ve ark. (18) ise NT-proBNP seviyelerinde % 80’den fazla düşüşün PDA kapanması ile korele olduğunu bildirmiştir. İdrarda NT-proBNP Son yıllarda idrarda NT-proBNP ölçümü gündeme gelmiştir. Noninvazif bir metod olması nedeniyle özellikle prematüre bebeklerde kullanım kolaylığı sağlamaktadır. Sonuçlar diürezden etkilenmemektedir, ancak böbrek yetmezliği gibi durumlarda sonuçlar yanıltıcı olabilir (19). Tosse ve ark. (6) 37 preterm bebekten oluşan bir çalışma grubunda, PDA tedavisi alan hastalarda idrar NT-proBNP seviyelerinin yaşamın 2-4. günlerinde tedavi almayan gruba göre daha yüksek olduğunu göstermiştir. Czernic ve ark. (20) 136 prematüre bebekte idrar NT-proBNP düzeylerini 2., 7., 14. ve 28. günde ölçmüşler ve haPDA’sı olanlarda ve farmakolojik tedaviye yanıtsız hastalarda daha yüksek idrar NT-proBNP ve idrar NT-proBNP/idrar kreatinin oranları olduğunu göstermiştir. İdrar NT-proBNP/kreatinin oranları 2. günden (74 (17248) μg /g) 28. güne (4 (2-12) μg /g) azalma göstermekteydi ve 14. günde >210 μg /g olması tedaviye yanıtsız PDA’yı göstermede % 75 sensitivite ve % 100 spesifiteye sahipti. Çelik ve ark. (21) ise 92 prematüre bebekte 14. ve 28. günlerde ölçülen idrar NT-proBNP ve idrar NT-proBNP/idrar kreatinin oranlarının haPDA için farmakolojik tedavi alan 22 hastada 14. günde daha yüksek olduğunu ve 28. günde ise benzer İ. H. Çelik ve ark., Patent Duktus Arteriozus Tanısında Biyokimyasal Belirteçlerin Rolü seviyelerde olduğunu belirtmiştir. On dördüncü gündeki eşik değer 567 pg/ml olarak belirlenmiş, sensitivitesi % 79 ve spesifitesi % 71 olarak hesaplanmıştır. Bu çalışmada tüm hastalar farmakolojik tedaviye yanıt verirken, idrar NT-proBNP ölçümünün ilk defa 14. günde bile yapılsa haPDA’nın kalp fonksiyonları üzerine etkisinin belirlenebileceğini belirtmişlerdir. Atrial Natriüretik Peptid Atrial natriüretik peptid (ANP) atriumdan hacim yüküne yanıt olarak salınan ve diüretik, natriüretik ve vazodilator etkiye sahip olan bir peptiddir. İl keşfedilen natriüretik peptidler arasında olmasına rağmen, üzerinde pek fazla çalışma yapılmamıştır ve günümüzde sık olarak kullanılmamaktadır. Holstrom ve ark. (22) duktal şant miktarı ile N-terminal pro-ANP ve BNP düzeyleri arasında güçlü bir korelasyon bildirmiş ve her iki peptidin klinik kullanımının yararlı olabileceğini belirtmiştir. Weir ve ark. (23) haPDA’sı olan bebeklerde ortanca ANP değerlerinin tedavi öncesi 1240 pg/ml iken, tedavi sonrası 266 pg/ml’e düştüğünü göstermiştir. Rascher ve ark. (24) sağlıklı preterm bebeklerle karşılaştırıldığında haPDA’lı bebeklerde daha yüksek ANP değerleri (379.5 vb. 40.5) bildirmiştir. Troponin T Kardiyak troponin T (TnT) kardiyak hasarın bir göstergesidir ve perinatal asfikside kardiyak hasar sonrası ve respiratuvar distres sendromu sırasında yükseldiği gösterilmiştir (25,26). haPDA varlığı koroner akımın diastolik kaçış nedeniyle azalmasına neden olarak miyokardiyal iskemiye yol açar ve TnT artışı gerçekleşir. El-Khuffash ve ark. (27) postnatal 48. saatte haPDA’sı olan bebeklerde daha yüksek TnT (0.43 vs 0.13 μ/L) değerleri tespit etmiş ve bu değerlerin grade 3-4 intraventriküler kanama, ölüm ve zayıf nörogelişim ile ilişkili olduğunu göstermiştir (11,28). Yine El-Khuffash ve ark. (27) tarafından PDA tedavisi yapılan bebeklerde 48 saatte daha yüksek TnT değerleri varken, tedavi alan hastalarda postnatal 7. günde kontrol grubuna göre TnT değerlerinin benzer olduğunu (0.10 vs 0.07 μ/L) göstermiştir. moner kan akımına sekonder olarak salınarak vazokonstrüktör etki yapar (7,29). Zanardo ve ark. (30) PDA tedavisi sonrasında idrar ET-1 ve arjinin vazopressin düzeylerinde azalma olduğunu bildirmiştir. Yine Zanardo ve ark. (31) PDA tedavisine yanıt veren hastalarda idrar ET-1 seviyeleri azalırken, yanıt vermeyenlerde yüksek olarak kaldığını tespit etmiştir. Kanda ET-1 seviyesi C-terminal pro-endotelin-1 (CT-proET-1) ölçümü ile tespit edilebilir. Letzner ve ark. (32) 25 haPDA ve 41 kontrol hastasından oluşan preterm hasta grubunda, plazma CT-proET-1, NT-proBNP ve bir ANP ürünü olan MR-proANP düzeylerini karşılaştırmıştır. Her üç peptid doğum sonrası 2.-3. günlerde 2-5 kat artmıştı. CT-proET-1 haPDA grubunda anlamlı olarak daha yüksek olup, median 388 pmol/L iken, kontrol grubunda 303 pmol/L’di. Sol atrium aort oranı CT-proET-1 seviyeleri ile korele bulunmuştur. Nötrofil jelatinaz-ilişkili Lipokalin ve Kalp Yağ Asidi Bağlayıcı Protein Nötrofil jelatinaz-ilişkili lipokalin (NGAL) lipokalin ailesindendir ve akut böbrek yetmezliği tanısında önemli bir tanısal belirteç haline gelmiştir (33). PDA nedeniyle renal kan akımının azalmasına bağlı olarak NGAL seviyesinde artış gözlenebilir. Capoluongo ve ark. (34) bronkopulmoner displazi ve PDA’sı olan hastalarda bronkoalveolar lavaj sıvısında NGAL düzeylerinin arttığını göstermiştir. Kalp yağ aside bağlayıcı protein (H-FABP) ise iskemi gibi durumlarda hücre içi lipid metabolizmasında meydana gelen değişiklikleri yansıtmaktadır ve kalp, bağırsak iskemisine bağlı olarak artmaktadır (35). Erişkinlerde konjestif kalp yetmezliği tanısında kullanılmasının yanısıra pediatrik kardiyak cerrahi sonrası miyokardiyal hasarı göstermek için kullanılabilir (36,37). C-terminal Pro-Endotelin-1 Tosse ve ark. (6) 37 çok düşük doğum ağırlıklı bebekte idrar NT-proBNP, NGAL ve H-FABP seviyelerinin haPDA’da ki rolünü araştırmıştır. haPDA gelişen bebeklerin yaşamlarının ilk gününde NGAL ve H-FABP seviyeleri haPDA gelişmeyenlere göre daha yüksek bulunurken 2.-4. ve 6.-8. günlerde her üç protein haPDA’sı olan hastalarda daha yüksek bulunmuştur ve bu belirteçlerin PDA tedavi kararı vermek için kullanmını önerilmiştir. Endotelin-1 (ET-1) endotel hücreleri tarafından pul- Ekokardiyografi PDA tanısında altın standart tanı 99 JOPP Derg 5(3):97-101, 2013 Tablo 1. Patent Duktus Arteriozus tanısında kullanılan biyokimyasal belirteçler. B-tipi Natriüretik Peptid (BNP) ve N-terminal pro-BNP: Plazma ve idrarda Atrial Natriüretik Peptid (ANP) ve MR-pro-ANP: Plazma ve idrarda Troponin T: Plazmada Entotelin-1 (ET-1) ve C-terminal pro-ET-1: Plazma ve idrarda Nötrofil jelatinaz-ilişkili Lipokalin (NGAL): İdrarda Kalp Yağ Asidi Bağlayıcı Protein (H-FABP): İdrarda yöntemi olarak kullanılmaktadır. Ancak, tüm YYBÜ’lerinde istenilen her anda ekokardiyografi yapılamamaktadır. Biyokimyasal belirteçler (Tablo 1) ekokardiyografi olanağı olmadığı zamanlarda veya tedavi kararını kesinleştirmek için ekokardiyografi ile kombine olarak olarak kullanılabilmelerinin yanısıra tedavi yanıtını değerlendirmek için kullanılabilir. Biyokimyasal belirteçler hâlâ rutin kullanıma girmemiştir ve YYBÜ’lerinin birçoğunda bu tetkiklere erişim olası değildir. Ayrıca bu belirteçlere ait eşik değerler kesinleşmemiştir ve çalışmalarda farklı eşik değerler ve normal aralıklar bildirilmektedir. Seri ölçümlerin yararlı olacağı düşünülmektedir. Sonuç olarak, biyokimyasal belirteçler ister plazma ister daha az invaziv olarak idrarda bakılarak ekokardiyografi ile kombine olarak ya da tek başlarına PDA tanı, tedavi kararı ve tedavi yanıtının değerlendirilmesinde giderek daha fazla kullanılmaya başlanmıştır ve gelecekteki çalışmaların sonucunda bu belirteçlerin güvenilirliğinin artacağı düşünülmektedir. KAYNAKLAR 1. Van Overmeire B, Chemtob S. The pharmacologic closure of the patent ductus arteriosus. Seminars in Fetal & Neonatal Medicine 2005;10(2):177-84. http://dx.doi.org/10.1016/j.siny.2004.10.003 PMid:15701582 2. Chiruvolu A, Punjwani P, Ramaciotti C. Clinical and echocardiographic diagnosis of patent ductus arteriosus in premature neonates. Early Human Development 2009;85(3):147-9. http://dx.doi.org/10.1016/j.earlhumdev.2008.12.008 PMid:19217224 3. Brooks JM, Travadi JN, Patole SK, Doherty DA, Simmer K. Is surgical ligation of patent ductus arteriosus necessary? The Western Australian experience of conservative management. Archives of Disease in Childhood Fetal and Neonatal Edition 2005;90(3): F235-9. http://dx.doi.org/10.1136/adc.2004.057638 PMid:15846015 PMCid:PMC1721898 4. Schmidt B, Roberts RS, Fanaroff A, Davis P, Kirpalani HM, Nwaesei C, et al. Indomethacin prophylaxis, patent ductus arteriosus, and the risk of bronchopulmonary dysplasia: further analyses from the Trial of Indomethacin Prophylaxis in Preterms (TIPP). The Journal of Pediatrics 2006;148(6):730-4. 100 http://dx.doi.org/10.1016/j.jpeds.2006.01.047 PMid:16769377 5. Evans N. Diagnosis of the preterm patent ductus arteriosus: clinical signs, biomarkers, or ultrasound? Seminars in Perinatology 2012;36(2):114-22. http://dx.doi.org/10.1053/j.semperi.2011.09.021 PMid:22414882 6. Tosse V, Pillekamp F, Verde P, Hadzik B, Sabir H, Mayatepek E, et al. Urinary NT-proBNP, NGAL, and H-FABP may predict hemodynamic relevance of patent ductus arteriosus in very low birth weight infants. Neonatology 2012;101(4):260-6. http://dx.doi.org/10.1159/000334826 PMid:22222353 7. Hamrick SE, Hansmann G. Patent ductus arteriosus of the preterm infant. Pediatrics 2010;125(5):1020-30. http://dx.doi.org/10.1542/peds.2009-3506 PMid:20421261 8. Puddy VF, Amirmansour C, Williams AF, Singer DR. Plasma brain natriuretic peptide as a predictor of haemodynamically significant patent ductus arteriosus in preterm infants. Clin Sci (Lond) 2002;103(1):75-7. http://dx.doi.org/10.1042/CS20020046 9. Choi BM, Lee KH, Eun BL, Yoo KH, Hong YS, Son CS, et al. Utility of rapid B-type natriuretic peptide assay for diagnosis of symptomatic patent ductus arteriosus in preterm infants. Pediatrics 2005;115(3):e255-61. http://dx.doi.org/10.1542/peds.2004-1837 PMid:15687418 10.Sanjeev S, Pettersen M, Lua J, Thomas R, Shankaran S, L’Ecuyer T. Role of plasma B-type natriuretic peptide in screening for hemodynamically significant patent ductus arteriosus in preterm neonates. Journal of Perinatology 2005;25(11):709-13. http://dx.doi.org/10.1038/sj.jp.7211383 PMid:16222347 11. El-Khuffash AF, Amoruso M, Culliton M, Molloy EJ. N-terminal pro-B-type natriuretic peptide as a marker of ductal haemodynamic significance in preterm infants: a prospective observational study. Archives of Disease in Childhood Fetal and Neonatal Edition 2007;92(5):F421-2. http://dx.doi.org/10.1136/adc.2007.119701 PMid:17712194 PMCid:PMC2675377 12. El-Khuffash AF, Slevin M, McNamara PJ, Molloy EJ. Troponin T, N-terminal pro natriuretic peptide and a patent ductus arteriosus scoring system predict death before discharge or neurodevelopmental outcome at 2 years in preterm infants. Archives of Disease in Childhood Fetal and Neonatal Edition 2011;96(2): F133-7. http://dx.doi.org/10.1136/adc.2010.185967 PMid:21071684 13.Chen S, Tacy T, Clyman R. How useful are B-type natriuretic peptide measurements for monitoring changes in patent ductus arteriosus shunt magnitude? Journal of Perinatology 2010;30(12):780-5. http://dx.doi.org/10.1038/jp.2010.47 PMid:20376057 14.Ramakrishnan S, Heung YM, Round J, Morris TP, Collinson P, Williams AF. Early N-terminal pro-brain natriuretic peptide measurements predict clinically significant ductus arteriosus in preterm infants. Acta Paediatr 2009;98(8):1254-9. http://dx.doi.org/10.1111/j.1651-2227.2009.01315.x PMid:19432837 15.Hammerman C, Shchors I, Schimmel MS, Bromiker R, Kaplan M, Nir A. N-terminal-pro-B-type natriuretic peptide in premature patent ductus arteriosus: a İ. H. Çelik ve ark., Patent Duktus Arteriozus Tanısında Biyokimyasal Belirteçlerin Rolü physiologic biomarker, but is it a clinical tool? Pediatric Cardiology 2010;31(1):62-5. http://dx.doi.org/10.1007/s00246-009-9568-1 PMid:19859762 16.Martinovici D, Vanden Eijnden S, Unger P, Najem B, Gulbis B, Marechal Y. Early NT-proBNP is able to predict spontaneous closure of patent ductus arteriosus in preterm neonates, but not the need of its treatment. Pediatric Cardiology 2011;32(7):953-7. http://dx.doi.org/10.1007/s00246-011-0020-y PMid:21656237 17.Attridge JT, Kaufman DA, Lim DS. B-type natriuretic peptide concentrations to guide treatment of patent ductus arteriosus. Archives of Disease in Childhood Fetal and Neonatal Edition 2009;94(3):F178-82. http://dx.doi.org/10.1136/adc.2008.147587 PMid:18981033 18.Bagnoli F, Rossetti A, Casucci M, Mori A. Aminoterminal B-type natriuretic peptide (NT-proBNP) in the therapy of patent ductus arteriosus. Minerva Pediatrica 2010;62(3 Suppl 1):67-70. PMid:21089722 19.Cortes R, Portoles M, Rosello-Lleti E, MartinezDolz L, Almenar L, Grigorian L, et al. Impact of glomerular filtration rate on urinary BNP and NT-proBNP levels in heart failure. Peptides 2012; 33(2):354-8. http://dx.doi.org/10.1016/j.peptides.2012.01.008 PMid:22281024 20.Czernik C, Metze B, Muller C, Buhrer C. Urinary NT-proBNP and ductal closure in preterm infants. Journal of Perinatology 2012. 21. Celik IH, Erdeve O, Demirel G, Canpolat FE, Dilmen U. Elevated urinary NT-proBNP after pharmacological closure of patent ductus arteriosus in very low birth weight infants. Early Human Development. 2012. 22.Holmstrom H, Hall C, Thaulow E. Plasma levels of natriuretic peptides and hemodynamic assessment of patent ductus arteriosus in preterm infants. Acta Paediatr. 2001;90(2):184-91. http://dx.doi.org/10.1111/j.1651-2227.2001.tb00282.x PMid:11236049 23.Weir FJ, Smith A, Littleton P, Carter N, Hamilton PA. Atrial natriuretic peptide in the diagnosis of patent ductus arteriosus. Acta Paediatr 1992;81(9):672-5. http://dx.doi.org/10.1111/j.1651-2227.1992.tb12330.x PMid:1421905 24.Rascher W, Seyberth HW. Atrial natriuretic peptide and patent ductus arteriosus in preterm infants. Archives of Disease in Childhood 1987;62(11):1165-7. http://dx.doi.org/10.1136/adc.62.11.1165 25.Costa S, Zecca E, De Rosa G, De Luca D, Barbato G, Pardeo M, et al. Is serum troponin T a useful marker of myocardial damage in newborn infants with perinatal asphyxia? Acta Paediatr 2007;96(2):181-4. http://dx.doi.org/10.1111/j.1651-2227.2007.00104.x PMid:17429901 26.Clark SJ, Newland P, Yoxall CW, Subhedar NV. Sequential cardiac troponin T following delivery and its relationship with myocardial performance in neonates with respiratory distress syndrome. European Journal of Pediatrics 2006;165(2):87-93. http://dx.doi.org/10.1007/s00431-005-0001-3 PMid:16228245 27. El-Khuffash AF, Molloy EJ. Influence of a patent ductus arteriosus on cardiac troponin T levels in preterm infants. The Journal of Pediatrics 2008;153(3):350-3. http://dx.doi.org/10.1016/j.jpeds.2008.04.014 PMid:18534211 28.El-Khuffash A, Barry D, Walsh K, Davis PG, Molloy EJ. Biochemical markers may identify preterm infants with a patent ductus arteriosus at high risk of death or severe intraventricular haemorrhage. Archives of disease in childhood Fetal and Neonatal Edition 2008;93(6):F407-12. http://dx.doi.org/10.1136/adc.2007.133140 PMid:18285375 29.Gao Y, Raj JU. Regulation of the pulmonary circulation in the fetus and newborn. Physiological Reviews 2010;90(4):1291-335. http://dx.doi.org/10.1152/physrev.00032.2009 PMid:20959617 30.Zanardo V, Vedovato S, Lago P, Trevisanuto D, Favaro F, Faggian D, et al. Urinary ET-1, AVP and sodium in premature infants treated with indomethacin and ibuprofen for patent ductus arteriosus. Pediatr Nephrol 2005;20(11):1552-6. http://dx.doi.org/10.1007/s00467-005-2022-6 PMid:16133044 31.Zanardo V, Vedovato S, Chiozza L, Faggian D, Favaro F, Trevisanuto D. Pharmacological closure of patent ductus arteriosus: effects on pulse pressure and on endothelin-1 and vasopressin excretion. American Journal of Perinatology 2008;25(6):353-8. http://dx.doi.org/10.1055/s-2008-1078763 PMid:18509786 32. Letzner J, Berger F, Schwabe S, Benzing J, Morgenthaler NG, Bucher HU, et al. Plasma C-terminal pro-endothelin-1 and the natriuretic pro-peptides NT-proBNP and MR-proANP in very preterm infants with patent ductus arteriosus. Neonatology 2012;101(2):116-24. http://dx.doi.org/10.1159/000330411 PMid:21952518 33.Bolignano D, Donato V, Coppolino G, Campo S, Buemi A, Lacquaniti A, et al. Neutrophil gelatinaseassociated lipocalin (NGAL) as a marker of kidney damage. American Journal of Kidney Diseases 2008;52(3):595-605. http://dx.doi.org/10.1053/j.ajkd.2008.01.020 PMid:18725016 34.Capoluongo E, Vento G, Lulli P, Di Stasio E, Porzio S, Vendettuoli V, et al. Epithelial lining fluid neutrophilgelatinase-associated lipocalin levels in premature newborns with bronchopulmonary dysplasia and patency of ductus arteriosus. International Journal of Immunopathology and Pharmacology 2008;21(1):173-9. PMid:18336743 35.Pelsers MM, Hermens WT, Glatz JF. Fatty acidbinding proteins as plasma markers of tissue injury. Clinica Chimica Acta; International Journal of Clinical Chemistry 2005;352(1-2):15-35. 36. Niizeki T, Takeishi Y, Arimoto T, Nozaki N, Hirono O, Watanabe T, et al. Persistently increased serum concentration of heart-type fatty acid-binding protein predicts adverse clinical outcomes in patients with chronic heart failure. Circulation Journal 2008; 72(1):109-14. http://dx.doi.org/10.1253/circj.72.109 PMid:18159110 37.Hasegawa T, Yoshimura N, Oka S, Ootaki Y, Toyoda Y, Yamaguchi M. Evaluation of heart fatty acidbinding protein as a rapid indicator for assessment of myocardial damage in pediatric cardiac surgery. The Journal of Thoracic and Cardiovascular Surgery. 2004;127(6):1697-702. http://dx.doi.org/10.1016/j.jtcvs.2004.02.006 PMid:15173726 101 Derleme JOPP Derg 5(3):102-104, 2013 doi:10.5222/JOPP.2013.102 Spina Bifida Spina Bifida Serhat Şevki BAYDIN *, Hakan KINA *, Sevda BAYDIN **, Hüseyin CANAZ ***, Erhan EMEL *, İbrahim ALATAŞ *** * Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Nöroşirurji Kliniği ** Gevaş Devlet Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü *** Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Nöroşirurji Kliniği ÖZET SUMMARY Vertebral kanalın embriyonel gelişim süreci içinde orta hat arka elemanlarını içeren birleşme defektlerine spina bifida denmektedir. Açık ve kapalı spina bifida olmak üzere iki ana grupta sınıflamak olasıdır. Nedeni tam olarak bilinmemekle beraber, genetik ve çevresel faktörlerin etkileri ile ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Bununla beraber Vitamin B9 veya Folik Asidin spina bifida üzerine koruyucu etkisi kanıtlanmıştır. Hastanemizde operasyonu gerçekleştirilen iki spina bifida olgu örnekleri ile beraber, bu patoloji ve yönetimi, literatürler eşliğinde sunulmuştur. Fusion defects involving posterior midline elements of the vertebra during the embryonal development of the vertebral column are called spina bifida. Spina bifida may be classified in two main groups as spina bifida occulta and spina bifida aperta or cystica. The exact cause is unknown, but assumed to occur with the effects of genetic and environmental factors. However, the protective effect of Vitamin B9 or folic acid on spina bifida has been proven. The pathology and management of spina bifida are presented in the light of the literature and with the reports of two cases of spina bifida operated in our hospital. Anahtar kelimeler: spina, bifida, meningomyelosel, meningosel Key words: spina, bifida, meningomyelocele, meningocele GİRİŞ orta hat defektli bir annenin çocuğunda bu defektin görülme oranı 30/1000 olarak bulunmuştur (1). Vertebral kanalın embriyonel gelişim süreci içinde orta hat birleşme defektlerine spinal disrafizm denir. Bu kapanma defektleri eğer omur arka elemanlarını içeriyorsa spina bifida (SB) ismini almaktadır. SB’yı iki ana grupta sınıflamak olasıdır. 1) Kapalı Spina Bifida; nöral dokuların ve vertebral elemanların açıkta olmadığı, cildin sağlam olduğu, hipertrikoz veya hiperpigmentasyon gibi kutanöz belirtilerin olduğu tip. 2) Açık Spina Bifida meningial yapıların ve/veya nöral elemanların açıkta veya bir kese içinde olduğu tip (Şekil 1). Normal bir gebede orta hat defektli bebek doğurma oranı 1/1000’dir. Buna karşılık bir annenin daha önceden orta hat defektli bir bebeği varsa, yeni doğuracağı bebekte bu oran 60/1000’e yükselir. Bu bebek sayısı iki ise oran 130/1000’dir (1). Yapılan çalışmalar Nedeni tam olarak bilinmemekle beraber, genetik ve çevresel faktörlerin etkileri ile ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Bununla beraber gebelik öncesi veya gebelikte, antiepileptik bir preperat olan Valproik Asitin (Depakin) nöral plağın kapanmasına engel olup, SB insidansını arttırdığı bilinmektedir (2). Ayrıca elimizde henüz kesin sonuçlar olmamakla beraber, diabetes mellitus nedeniyle yükselen kan glukoz seviyesinin spina bifida riskini arttırdığına yönelik yayınlar mevcuttur (3,4). Vitamin B9 veya Folik Asidin nöro-protektif etkisinden dolayı embriyogenezin nörilasyon aşamasında meydana gelebilecek malformasyonlara karşı koruyucu etkisi kanıtlanmıştır. Bu nedenle gebelik süresince kullanılması önerilmektedir. Hatta 1996 yılında Amerikan FDA tüm zenginleştirilmiş tahıl ürünlerine Alındığı tarih: 15.08.2012 Kabul tarihi: 02.10.2012 Yazışma adresi: Ass. Serhat Şevki Baydın, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Beyin Cerrahisi Kliniği, Zuhuratbaba, Bakıröy - İstanbul e-posta: [email protected] 102 S. Ş. Baydın ve ark., Spina Bifida a b c Şekil 1. Spina Bifida; a) Spina Bifida Okkülta; Nöral elemanlar ve meninksler intakt. Cilt sağlam, b) ve c) Spina Bifida Aperta veya Kistika; meningial yapılar ve/veya nöral elemanlar açıkta ve cilt defektli, b) Meningosel, c) Meningomyelosel. 30 Rate per 100.000 25 Upper CI 20 Şekil 3. Olgu 1. lomber bölgede yaklaşık 4x5 cm genişliğinde meningomyelosel kesesi. hidrosefali tespit edilen hastaya cerrahi sonrası 14. günde Ventrikülo-Peritoneal şant takıldı (Şekil 3). OLGU 2 Lower CI 1991 1993 1995 1997 1999 2001 2003 Şekil 2. 1996 yılında Amerikan FDA tüm zenginleştirilmiş tahıl ürünlerine folik asit desteğine onay verdikten sonra spina bifida insidansındaki hızlı düşüş grafikte gözlenmekte. folik asit desteğine onay vermiştir (Şekil 2). SB vertebral kolon boyunca herhangi bir yerde görülebilmekle birlikte sıklıkla lomber ve lumbosakral bölgede izlenir. Çocuklarda % 1 servikal, % 1 üst torasik bölgede vertebral kapanma defekti olduğu bildirilmektedir. SB olgularındaki cerrahi amaç iki ana başlıkta toplanabilir. Birincisi; beyin omurilik sıvısı (BOS) fistülü olan yeni doğanlarda menenjit riskini önlemek. İkincisi; nöral dokuyu olabildiğince koruyarak, BOS devamlılığını sağlamaktır. OLGU 1 İki günlük erkek yenidoğan. 41 haftalıkken seksiyo yoluyla doğumu gerçekleştirildi. Anne 23 yaşında primipar idi. Doğumundan hemen sonra lomber bölgede meningomyelosel ön tanısı ile hastanemiz nöroşirurji kliniğine danışıldı. BOS fistülü tespit edildi ve acil cerrahisi planlandı. Tüm konsültasyonları tamamlandı ve sonrasında meningomyelosel kesesi kapatıldı. Cerrahi sonrası birinci gün servise alındı ve Kranial Beyin Tomografisi (BT) planlandı. Kranial BT’sinde Beş günlük erkek yenidoğan, 39 haftalıkken dış merkezde vajinal yolla doğumu gerçekleştirildi. Anne 25 yaşındaydı. Bir yaşayan çocuğu vardı. Çocuğunda herhangi bir orta hat defekti öyküsü yoktu. Olgu ailesi tarafından belindeki kesesi nedeniyle hastanemiz nöroşirurjine polikliniğine getirildi. İncelemelerinde lomber meningosel tespit edildi. Elektif şartlarda cerrahisi planlandı. Meningosel kesesi kapatıldı ve dural defekt onarıldı. Servise alındıktan sonra yapılan Kranial BT’sinde hidrosefali tespit edilmedi. Poliklinik takibi önerilerek cerrahi sonrası 14. günde çıkarıldı (Şekil 4). TARTIŞMA İlk miyelomeningosel onarımı Amerika’da 1873 yılında Sherwood tarafından gerçekleştirilmiş ve bu çalışma 1905 yılında Moore tarafından değerlendirilmiştir. Bu yıllarda uygulanan tedavi yönteminin kese içine iyodin verilmesi şeklinde olduğu bilinmektedir. İlk primer kese onarımı ise 1905 yılında Moore tarafından yapılmıştır. SB vertebral arkusların erken fötal yaşamda olan, nedeni bilinmeyen posterior kapanma defektidir. Embriyoner yaşamın 3. haftasında embriyonun dorsal yüz ektoderminde kraniokaudal yönde bir çöküntü olan nöral oluk meydana gelir. Nöral oluğun kanalları 3.-5. haftalar arasında birleşerek nöral tüpü 103 JOPP Derg 5(3):102-104, 2013 Hidrosefali SB’ya en sık eşlik eden patolojidir. Meningomyelosel olgularında %65-85 oranında hidrosefali gelişmektedir. Bu oran 6 yaşına ulaşmış meningomyelosel olgularında %80’i aşmaktadır (7). Üriner sistem (nörojenik mesane, aşırı aktif mesane), kas-iskelet sistemi (duyu ve motor kusurlar) ve ortopedik (skolyoz, pes ekinovarus) malformasyonlar SB’ya sık eşlik eden diğer patolojilerdir. Şekil 4. Olgu 2. Lomber bölgede yaklaşık 2x4 cm genişliğinde meningosel kesesi. oluşturur. Tüpün baş bölgesindeki açıklık fertilizasyonun 25. gününde, kuyruk ucundaki açıklık ise 27. günde kapanmaktadır. Omurilik bu embriyoner yapıdan gelişir. Nöral oluğun kanallarının birleşme anomalileri postnatal yaşamda orta hatta dorsal yüzde spinal kanal trasesi boyunca başta spina bifida olmak üzere değişik malformasyonlar biçiminde kendini gösterir (5). SB olgularının en sık belirtisi orta hatta var olan cilt lezyonlarıdır. Açık spina bifida olgularında bu bir kese iken, kapalı spina bifida olgularında ise cillte renk değişikliği, kıllanma artışı veya şişliktir. Özellikle daha ileri gün veya haftalarda yalnızca kütanöz belirtiler nedeniyle başvuran kapalı SB hastalarında var olan lezyonu daha iyi görebilmek için kesinlikle tüm Spinal Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) istenmelidir (5). Açık SB olgularında eğer BOS fistülü varsa, kesenin kapatılması aciliyet gösterir (1). Çünkü BOS fistülüne sekonder menenjit riski vardır. Bununla beraber, BOS fistülü olmayan olgularda da kesenin kapatılması olabildiğince erken dönemde olmalıdır. Çünkü nöral elemanların korunup bir kese içine alınması gerekmektedir. Böylelikle intakt olan spinal sinirlerin ikincil travmalarla hasarlanması önlenmiş olunur. Bununla beraber, nörolojik iyileşme ile cerrahi zamanlama arasında bir bağlantı saptanmamıştır (1). Cerrahi teknik olarak nöral plakotun üstünü kaplayan ve fetal dönemde amniyon sıvısı ile temas eden yüzeyinin sıyrılması gerektiği yazarlarca savunulmaktadır. Bunun amacı ilerleyen yıllarda teratom gelişime riskini azaltmaktır (6). 104 Özellikle mesane ve sfiknter malformasyonları uzun dönem sonuçları nedeniyle önemlidir. Çünkü retrograd olarak böbreklere geri kaçan idrar, ilerleyici böbrek hasarına ve kronik böbrek yetmezliğine neden olabilir. Bu nedenle hastanemizde ameliyat edilen tüm SB olguları hastaneden çıkarıldıktan sonra sonrası ürodinami polikliniğine konsülte ederek, ürodinamik testleri yapılmaktadır. Çünkü bu patoloji tanısı erken dönemde konduğunda önlenebilmektedir. SONUÇ SB izole santral sinir sisteminin konjenital bir patolojisi gibi görülmekle beraber, eşlik eden diğer sorunlar nedeniyle multisistem bir hastalıktır. Yönetimi de multidisiplinerdir. KAYNAKLAR 1. Greenberg MS. Handbook of Neurosurgery 7th. Florida: 2010. 2. Jentink J, Loane MA, Dolk H, Barisic I, Garne E, Morris JK, de Jong-van den Berg LT. Valproic acid monotherapy in pregnancy and major congenital malformations. EUROCAT Antiepileptic Study Working Group. N Engl J Med 2010;362(23):2185-93. http://dx.doi.org/10.1056/NEJMoa0907328 PMid:20558369 3. Anderson JL, Waller DK, Canfield MA, Shaw GM, Watkins ML, Werler MM. Maternal obesity, gestational diabetes, and central nervous system birth defects. Epidemiology 2005;16(1):87-92. http://dx.doi.org/10.1097/01.ede.0000147122. 97061.bb PMid:15613950 4. Garne E, Loane M, Dolk H, Barisic I, Addor MC, Arriola L, Bakker M, et al. Spectrum of congenital anomalies in pregnancies with pregestational diabetes. Birth Defects Res A Clin Mol Teratol 2012;94(3):134-40. http://dx.doi.org/10.1002/bdra.22886 PMid:22371321 5. Ozek MM, Cinalli G, Maixner WJ. The Spina Bifida Management and Outcome. Istanbul: 2008. 6. Hamada H, Kurimoto M, Hayashi N, Hirashima Y, Matsumura N, Endo S. Intramedullary spinal teratoma with spina bifida. Childs Nerv Syst 2001;17(1-2):109-11. http://dx.doi.org/10.1007/s003810000399 PMid:11219616 7. Stein SC, Schut L. Hydrocephalus in myelomeningocele. Childs Brain 1979;5(4):413-9. PMid:456113 Derleme JOPP Derg 5(3):105-113, 2013 doi:10.5222/JOPP.2013.105 Kızamık Measles Nevin HATİPOĞLU, Hüsem HATİPOĞLU, Canan KUZDAN, Kamuran ŞANLI, Nuri ENGEREK, Rengin ŞİRANECİ S. B. İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Kliniği ÖZET SUMMARY Kızamık sıklıkla çocukluk döneminin bulaşıcı, yaygın bir hastalığıdır. Ciddi sayılabilecek komplikasyonlara yol açabilir. Bunların en önemlisi hastalıktan yıllar sonra ortaya çıkan, dönüşümsüz beyin hasarı yapan panensefalit tablosudur. Etkili bir tedavisi bulunmadığından hastalığın önlenmesinde aşılama önemlidir. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de kızamık eliminasyonu için büyük çaba gösterilmektedir. Measles is a very contagious childhood disease recognized all around the world. It can lead to severe complications. The most important of them is panencephalitis with irreversible brain damage that emerges years after acute illness. Since there is no effective treatment, vaccination possesses the utmost importance for the prevention of disease. Great effort has been spent to eliminate measles worldwide as well as in Turkey. Anahtar kelimeler: kızamık, makülopapüler döküntü Key words: maculopapular rash, measles Kızamık özellikle çocukluk çağında görülen ve tüm dünyada yaygın olan çok bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. Etkili bir aşısı geliştirilmeden önceki dönemlerde büyük salgınlar yapmıştır. Ne yazık ki günümüzde de aktif bağışıklamanın yapılmadığı dünyanın bazı bölgelerinde yine salgın derecesinde görülmekte ve ciddi komplikasyonlar yaratmaktadır. Dünya genelinde her yıl bir milyon çocuk kızamığa bağlı olarak kaybedilmektedir (1). pH değişikliklerine karşı dayanıksızdır. Etken Morbillivirus genusunda yer alan, Paramyxoviridae ailesine ait Rubeola virüstür. Bir RNA virüsü olup, kabakulak ve solunumsal sinsisyal virüslerle aynı ailedendir. Yalnızca bir çeşit antijenik tipi vardır. İnsan, kızamık virüsünün doğal konağıdır. Maymunlar da hasta insanla temas ederse enfekte olabilir, ancak hastalığın rezervuarı olmazlar (2). Sekiz adet yapısal proteini vardır ve bunlardan hemaglütinin (H) ve füzyon (F) proteinlere karşı oluşan nötralizan antikorlar yaşam boyu bağışıklık sağlarlar. Lipid zarflı bir virüs olması nedeniyle de etere duyarlıdır; ayrıca ısı (>37°C), soğuk (<20°C), ultraviyole ışınlarına ve Patogenez ve Patoloji Kızamık çok bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. Hasta kişilerin solunum salgılarının aerosol şeklindeki parçacıklarının duyarlı konağa ulaşmasıyla yayılır. Ortam havasında bir saatten fazla kalabilir ve bu havanın solunmasıyla da bulaşabilir (3). Hastalar döküntü başlamadan önceki 4 gün ve başladıktan sonraki 4 gün hastalığı yayabilir. Bulaştırıcılığın en yoğun olduğu süreç prodrom dönemidir. Duyarlı konağa ulaşan virüs konağın nazofarinks epitelinden girerek bölgesel lenf bezlerine ulaşır (Tablo). İkinci-üçüncü günlerde kan dolaşımına geçer (ilk viremi) ve hem bölgesel hem de uzak noktalardaki retiküloendotelyal alanlarda çoğalmaya devam eder. Beşinci-yedinci günlerde ikinci viremi ortaya çıkar. Deri, konjonktivalar ve solunum yolları enfeksiyonun tipik yerleşimi bölgeleridir. Bulaşın 7.-14. günlerinde virüs başta bu vücut bölümleri olmak üzere tüm vücutta çoğalır ve bu durum klinikte üst solunum yolu yakınmaları, ateş ve döküntü olarak Alındığı tarih: 07.05.2013 Kabul tarihi: 11.07.2013 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Nevin Hatipoğlu, Ataköy 9. Kısım A-4 Blok D: 71 34000 Bakırköy / İstanbul e-posta: [email protected] 105 JOPP Derg 5(3):105-113, 2013 Tablo. Kızamık enfeksiyonunun patogenezi.* Gün Durum 0 Solunum yolu damlacıklarındaki kızamık virüsü nazofarinks epiteliyle temas eder ve epitelyal hücreler enfekte olarak viral çoğalma gerçekleşir. Virüs bölgesel lenf dokusuna yayılır. Birincil viremi dönemi. Kızamık virüsü solunum yolu epitelinde, bölgesel lenf nodlarında ve uzak bölgelere doğru çoğalarak yayılır. İkincil viremi dönemi. Enfeksiyon cilt ve solunum yolunu da içerecek şekilde diğer bölgelerde de saptanır. Virüs, kanda, solunum yolunda, ciltte ve diğer organlarda saptanır. Viremi azalarak kaybolur, organlardaki virüs içeriği hızla düşerek bağışıklık oluşur. 1-2 2-3 3-5 5-7 7-11 11-14 15-17 * Kaynak 6’dan alınmıştır. kendini gösterir (4). Hastalığın 15.-17. günlerinde gelişen hümoral ve hücresel immün yanıt ile virüsün çoğalması durdurulur ve hastalık kontrol altına alınmış olur (5,6). Hücresel bağışıklığı bozuk bireylerde kızamık virüsü ikinci enfeksiyon bölgelerinden temizlenemez ve ilerleyici hatta çoğunlukla ölümcül seyreder (7). Kızamık virüsü endotel ve epitel hücrelerinde ayrıca monosit ve makrofajlarda çoğalır (8). Enfeksiyona bağlı olarak lenf dokularda hiperplazi, çok çekirdekli dev hücreler, sinsisya oluşturmuş epitel hücreleri ve mononükleer hücre infiltrasyonu başlıca patolojik değişiklikler olarak kaydedilir. Kızamıkta iki tip dev hücre oluşumu görülebilir: 1) WarthinFinkeldey hücreleri, 2) Epitelyal dev hücreler (9). Warthin-Finkeldey hücreleri adenoidler, tonsiller, Peyer plakları, apendiks, lenf nodları, dalak ve timüs olmak üzere tüm retiküloendotelyal sistemde bulunurlar. Genellikle 100 ve daha fazla çekirdeklidirler ve hem sitoplazma hem çekirdek içi eozinofilik inklüzyon cisimcikleri içerirler. Epitelyal dev hücreler başlıca solunum epiteli ve diğer epitel tabakada ortaya çıkar ve bulaş sırasında bolca saçılırlar. Kızamığın cilt döküntüsü biyopsisinde çekirdek ve sitoplazma inklüzyonları içeren tipik sinsisyal dev hücreler görülür (10). Dev hücreler birkaç tane ile yirmiden fazla çekirdek içerebilir. Ayrıca fokal parakeratoz, diskeratoz, spongiyoz ve hücre içi ödem ile yüzeysel damarlarda genişleme ve lenfohistiyositik hücre yığılımı saptanır. Koplik lekeleri de histopatolojik olarak benzer özelliktedir. 106 İmmün Yanıt Kızamık enfeksiyonunda hem antikor yanıtı hem de hücresel yanıt önemlidir. H proteinine karşı gelişen nötralizan antikorlar hastalığa karşı kısmi koruma sağlar. Ölü kızamık aşısıyla aşılanan kişiler F proteinine karşı nötralizan antikorlar oluşturamazlar; bu nedenle kızamık virüsüyle karşılaştıklarında atipik kızamık geçirirler (11). Diğer yandan, canlı atenüe aşısıyla her iki H ve F proteinlerinin nötralizan antikorları oluşur ve tam bağışıklık sağlanmış olur. Hücresel yanıt da akut kızamık enfeksiyonu sırasında bulguların kontrol edilmesinde gereklidir (8,12). Hücresel bağışıklığın bozukluklarında hastalık çok ağır seyreder (Bkz. “komplikasyonlar”). Gerek aşılama gerekse enfeksiyon sırasında geçici olarak hücresel immün baskılanma gelişir. Hem nötrofil hem de lenfosit sayısı azalır, ancak bu durum bir hafta kadar sürer. Ender olarak trombositopeni olur. Gecikmiş tip aşırı duyarlılık yanıtı, örneğin tüberkülin cilt testine yanıt, anerji şeklinde olabilir ve 2 ile 6 haftaya kadar sürebilir. Agamaglobulinemi tanılı çocuklar ölçülebilir miktarlarda kızamık antikoru geliştiremezler. Yine de hastalığı atlatabilirler. Bu durum akut enfeksiyondan iyileşme için kızamık antikoru gelişiminin çok önemli olmadığını, özgün antikorların daha çok hastalıktan korunmak için elzem olduğunu işaret etmektedir (13). Epidemiyoloji Rutin aşılamanın yapılmadığı bölgelerde kızamık salgınları genellikle kış sonu ve ilkbaharın erken dönemlerinde ortaya çıkar. Kızamık aşılaması ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde 1963’te baş- N. Hatipoğlu ve ark., Kızamık lamıştır (14). İlk kullanılan kızamık aşısı olan ölü inaktif aşı daha önce de belirtildiği gibi tam koruma sağlayamamış ve 1968’den sonra terk edilmiştir. Canlı-atenüe aşının düzenli uygulanmasıyla olgu sayısında % 99 azalma kaydedilmiştir (15,16). Yine de iki yaş altındaki çocukların aşılama oranlarında azalma ve primer aşı başarısızlığı sonucu ergenlerin duyarlı olması gibi nedenlerle zaman zaman kızamık tanısında artış görülmektedir (17). Bu nedenle de aşının iki doz uygulanması gündeme gelmiştir. Kızamığa en çok bebekler ve küçük çocuklar duyarlıdır. Ağır hastalık ve ölüm yine bu grupta en fazladır (18). Klinik Bulgular Tipik kızamık 8-12 günlük (ortalama 10 gün) bir kuluçka döneminin ardından yüksek ateş, kesik kesik ve ısrarcı öksürük, pürülan olmayan konjonktivit, ışığa hassasiyet ve burun akıntısıyla ortaya çıkar (19). Prodrom evresi olarak bilinen bu dönem 2-4 gün (ortalama 3 gün) sürer. Prodrom evresinin erken döneminde maküler veya ürtiker tarzında geçici bir döküntü fark edilebilir. Esas döküntü başlamadan kaybolur. Alt göz kapaklarında keskin sınırlı ödeme bağlı olarak ortaya çıkan Stimson çizgilenmesi tipiktir. Yarık lamba ile muayenede hem korneada hem de konjonktivada lezyonlar görülür (20). İki-üç gün içinde yanak mukozasında 1 mm çaplı beyaz lezyonlar belirir. Koplik lekeleri olarak adlandırılan bu enantemler tipik olarak ön azı dişler hizasındadır ve damakta ve alt dudak mukozasında da bulunabilir. Zeminindeki mukozanın parlak kırmızı ve pürüzlü olmasıyla diğer ağız lezyonlarından ayrılır. Lekeler önceleri tek tek dağılmış iken giderek birleşirler, 12-72 saat içinde de kaybolurlar. Prodrom evresinin sonuna doğru arka farinks duvarı da kızarık ve iltihaplı hale gelir ki bu nedenle hasta boğaz ağrısından yakınır. Döküntü solunum yakınmalarının en yoğun olduğu dönemde belirir; bu dönem genellikle maruziyetten 14 gün ve Koplik lekelerinin görülmesinden 2-3 gün sonrasıdır (21). Döküntü alın ile kulakların arkasından başlar. Üç gün içinde gövdeye ve uzuvlara yayılır (Resim). Başlangıçta eritemli ve makülopapüler tarzda olan döküntü zamanla kızamığa özgü olarak birleşmeye eğilimli hale gelir. Her zaman yüzde en Resim. Kızamıklı bir hastada gözlerde konjonktivit, göz kapaklarında ödem, yüz ve vücutta yaygın makülopapüler döküntü. yoğundur ve genellikle bacaklarda dağınıktır. Döküntü 2-3 gün içinde giderek kırmızıdan bakıra ve kahverengine doğru renk değiştirerek solmaya başlar. Değişim yine kafadan ayaklara doğru ilerler. İlkin kırmızı olan döküntü basmakla solarken rengi değiştirdikçe basınçla değişim göstermez. Toplam süresi 6-7 gün olan döküntü ince pullanma ile sonlanır, ancak hafif kanamalı hatta peteşi tarzında olabilir. Hastalığın şiddeti genellikle döküntülerin yaygınlığı ile orantılıdır. Ateş, döküntünün başlamasından sonra 2.-3. günlerde zirve yapar ve 24 saatte lizisle düşer. Daha uzun sürerse eklenen bir bakteri enfeksiyonundan şüphelenilir. Ateşle birlikte göz ve burun yakınmaları da hafifler. Burun akıntısı uzarsa bakteriyel komplikasyon düşünülmelidir. Farenjit, boyunda adenopati görülür. Kusma, ishal ve karın ağrısı gibi mide-barsak sistemi yakınmaları ile dalakta büyüme görülebilir. Ağır kanamalı kızamık ani başlayan ateş, nöbet ve bilinç değişikliği bulgularının görüldüğü ve kara kızamık olarak da adlandırılan ciddi bir tablodur. Akciğer enfeksiyonu, kanamalı ekzantem ve enantemler, ağız, burun ve mide-bağırsak kanamaları hatta yaygın damar içi pıhtılaşma bozukluğu da eşlik edebilir. Genellikle ölümle sonlanan bu hastalık tablosu bugün çok nadirdir. Atipik kızamık ölü kızamık aşısıyla aşılanan bireylerde ortaya çıkan enfeksiyondur (22-24). Kuluçka dönemi tipik kızamıktaki gibi 7-14 gündür. Bu kişilerde ateş aniden yükselir. Öksürük, göz bulguları, kusma, karın ağrısı ve plevral göğüs ağrısı gelişir. Ancak tipik kızamıktaki 107 JOPP Derg 5(3):105-113, 2013 şiddette değildir. Koplik lekeleri genellikle görülmez ve döküntü uçlardan başlayarak merkeze doğru yayılır. Tipik kızamıktaki kadar yaygın olmaz ve yüzde sıklıkla bulunmaz. Döküntü el ve ayak bileklerinde daha belirgindir ve avuç içi ile ayak tabanlarda bulunabilir (21). Hatta vezikül tarzında ve kaşıntılı döküntüye rastlanabilir. Ayrıca uzuvlarda ödem görülebilir. Akciğer tutulumu hemen her olguda saptanır. Solunum sıkıntısı, raller, radyolojik olarak akciğerlerde infiltrasyonu ve hiler lenfadenopati tespit edilebilir. Ayrıca karaciğer ve dalak büyümesi ve sinir sistemi tutulumu görülebilir. Patogenezde jeneralize Artus yanıtı ve virüse karşı gecikmiş tipte aşırı duyarlılık yanıtı suçlanmıştır (25). İyileşme 2 hafta veya daha uzun sürebilir. Tedavi Modifiye kızamık kızamıkla temas sonrası immün globülin uygulanan kişilerde görülen hafif hastalık halidir. Dokuz aydan küçük bebeklerdeki kızamık enfeksiyonu da annelerinden plasenta yoluyla geçen antikorların varlığı nedeniyle modifiye şekilde geçirilebilir. Kuluçka dönemi daha uzun (14-20 gün) ve bulguları esas hastalığa göre daha iyicildir. Komplikasyon nadir olarak görülür. Ribavirin in vitro kızamık virüsüne etkili bir ilaçtır. Kızamık pnömoni ve ansefaliti olan bağışıklığı baskılanmış bireylerde kullanılmış olmasına rağmen, (30-32) bu konuda kontrollü klinik çalışmalar bulunmadığından kızamığın tedavisinde ruhsatlı değildir. Laboratuvar Bulguları ve Tanı Lökopeni ve belirgin lenfopeni vardır. Antikor düzeyleri döküntünün 1.-3. günlerinde artmaya başlar ve 2.-4. haftalarda zirve yapar. İmmün globülin M (IgM) düzeyinde artış veya çift serum örneğinde ≥ 4 kat IgG tipi antikor artışı yakın zamanda geçirilen enfeksiyon anlamındadır. Kızamık IgM döküntünün 1.-2. günlerinde yükselmeye başlar, 30.-60. güne kadar da tespit edilebilir (26,27). Virüs kan, idrar ve nazofarinksten izole edilebilirse de bu incelemeler rutin tanı yöntemi olarak kullanılmaz. Solunum epitelinden immün floresan yöntemle virüs antijeni veya polimeraz zincir reaksiyonuyla virüs genomunun saptanmasıyla da tanı olanağı mevcuttur (28,29). Çok erken tanı koymak için veya döküntülü tablonun yakın zamanda yapılan aşıya bağlı mı yoksa akut enfeksiyon nedenli mi olduğunun ayırımında bu yöntemlere başvurulmaktadır. Ayırıcı tanı; kızamıkçık, egzantema subitum, enterovirus, adenovirus, Epstein-Barr virüs enfeksiyonları ile streptokok, Mycoplasma pneumoniae enfeksiyonları, ilaç aşırı duyarlılık reaksiyonları ve Kawasaki hastalığı ile yapılmalıdır. 108 Kızamığın özgün bir tedavisi yoktur. En önemlisi yeterli sıvı alımının sağlanmasıdır. Genel aktivite kısıtlaması yararlı olabilir. Ateşli dönemde asetominofen kullanılabilir. Öksürük için hasta yaşı da göz önüne alınarak öksürük ilaçları verilebilir, ancak oda havasının nemli tutulması da oldukça yararlıdır. Kızamık siliyalı solunum epitelinde ağır hasar oluşturduğundan hastanın ikincil bakteri enfeksiyonlarından korunması önemlidir. Pnömoni geliştiğinde nedenin kızamığa mı ikincil bakteriyel etkenlere mi bağlı olduğu kesin olarak bilinemeyeceğinden antibiyotik tedavisi verilmesi uygundur (21). Gelişmekte olan ülkelerde aktif hastalığı geçiren çocuklara A vitamini uygulandığında ishal ve pnömoni gibi kızamık komplikasyonlarında azalma olmaktadır (33-35). A vitamini bir tür immün modülatör gibi görev yapmakta ve antikor yanıtını arttırmaktadır (36,37). Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) akut kızamık geçiren tüm çocuklara, hangi ülkeden olursa olsun, enfeksiyon sırasında A vitamini verilmesini önermektedir. A vitamini desteği ağız yoluyla günde bir kez ve iki gün süreyle verilmeli ve aşağıdaki şekilde uygulanmalıdır (38): • • • • 6 aydan küçük bebeklere 50,000 IU 6-12 aylık bebeklere 100,000 IU 12 aydan büyük çocuklara 200,000 IU A vitamini eksikliğinin klinik semptom ve bulguları varsa 2-4 hafta sonra ek doz (üçüncü doz) verilmelidir. Komplikasyonlar Kızamığa bağlı ölüm 1000 olguda 1 görülmekte ve genellikle pnömoni veya ansefalite bağlı olmaktadır. Komplikasyonlar virüsün çoğalmasına verilen aşırı yangısal yanıt nedeniyledir. Çocuklarda kızamığa bağlı gelişen en sık komplikasyon akut orta kulak iltihabıdır. Alt solunum yollarının virüs istilasıyla tutulumu veya ikincil bakteri enfeksiyonları klinikte N. Hatipoğlu ve ark., Kızamık bronkopnömoni, bronşiyolit, laringotrakeobronşit, interstisyel veya lober pnömoni şeklinde gelişebilir. Radyolojik olarak viral pnömoni iki taraflı aşırı havalanma ve hiluslarda yoğunlaşan dağınık infiltrasyon şeklindedir. Akciğer enfeksiyonu sonucu bronşektazi gelişebilir (39). Beslenme bozukluğu olan çocuklarda mastoidit, pnömoni ve ishal en sık yaşamı tehdit eden komplikasyonlardır. Trombositopeni, hepatit, apandisit, kolit, perikardit, miyokardit, glomerulonefrit, hipokalsemi, hava kaçağı sendromları, StevensJohnson sendromu ve toksik şok sendromu bildirilen diğer ender komplikasyonlardır (40). Kızamık tüberküloz enfeksiyonunun gidişini kötüleştirir (41). Kızamığa bağlı merkezi sinir sistemi tutulumu üç şekilde olabilir: Akut ansefalit, subakut sklerozan panensefalit ve immün-baskılanmış konakta subakut ansefalit. Akut ansefalitte döküntünün ortaya çıkmasından birkaç gün sonra ateş, baş ağrısı, letarji ve bilinç düzeyinde değişiklik gelişir. Beyin-omurilik sıvısında (BOS) lenfositlerin ön planda olduğu orta düzeyde hücre artışı, 50-250 mg/dL düzeylerinde protein yüksekliği ve normal sınırlarda şeker seviyesi saptanır. Genellikle hafif ve kendini sınırlayan bir tablodur, ancak nörolojik sekel hatta ölümle sonlanabilir. Patogenezde hastalığın otoimmün nedenli (akut dissemine ensefalomiyelit) olduğunu savunanlar kadar virüsün doğrudan BOS ve beyini istila etmesinden kaynaklanmasına bağlı olduğunu ileri sürenler de mevcuttur (42). Subakut sklerozan panensefalit (SSPE) kızamığın nadir fakat ilerleyici, ölümcül nörolojik kötüleşme tablosudur. Kalıcı ve süregiden merkezi sinir sistemi enfeksiyonunun bir sonucudur. Uzun kuluçka dönemi ve ağır ilerleyen klinik seyri dolayısıyla yavaş virüs hastalığı olarak sınıflandırılmaktadır. SSPE, kızamık genellikle iki yaşından önce geçirilirse ortaya çıkmaktadır. Hayvanlarla temas da bir risk faktörü olarak bildirilmiştir (43). Belirtiler genellikle hayatın ilk on yılında ve kızamık enfeksiyonundan 6-10 yıl sonra başlamaktadır. Erkeklerde kızlara göre biraz daha sıktır. Beyin dokusunun mikroskobik incelemesinde lenfosit ve plazma hücrelerinin perivasküler alanda infiltrasyonu, tip A ve tip B intranükleer Cowdry inklüzyon cisimleri saptanır. Bu cisimciklerin elektron mikroskop incelemede virüs parçacıkları olduğu görülmüştür. Hastalığın gelişiminde hem anormal immün yanıt hem de kusurlu, mutasyona uğramış virüs suşunun etkili olduğu düşünülmektedir. SSPE’li hastaların serum ve BOS’unda kızamık antikor yanıtı olmasına rağmen, hücresel immün yanıt yetersizdir. Klinik olarak SSPE’li hastalarda davranışsal ve zihinsel işlevlerde ilerleyici kötüleşme görülür. İlk bulgular ruhsal durumda hafif bozukluklar, hiperaktivite ve zekâ kapasitesinde değişiklikler şeklindedir. Hastalık ilerledikçe miyoklonik nöbetler, motor bozukluk, ekstra piramidal bulgular, stupora kadar ilerleyen nörolojik kötüleşme, demans ve koma hali ortaya çıkar. Ölüm genellikle ilk bulgulardan sonra 6-9 ay içinde olur. Elektroensefalogram (EEG) bulgusu zeminde süpresyon olan paroksismal yüksek amplitüdlü burst dalgaları şeklindeki burst-supresyon paternidir. BOS’da tipik olarak γ-globülin ve kızamık antikorları artmıştır. Bu antikorlar oligoklonal yapıdadır. Bilgisayarlı tomografiyle beyin korteksinde atrofi görülür. Manyetik rezonans görüntüleme beynin birçok yerinde ak maddede inflamasyona bağlı olarak fokal lezyonlar saptanır (44). Tedavi yaklaşımında steroidler, immün-modülatör ajanlar, plazmaferez, ribavirin, amantadin, isoprinozin (İnosiplex) ve intratekal interferon-α ve –β kullanımı yer almaktadır, ancak hiçbiri başarılı değildir. Bağışıklığı baskılanmış çocuklarda ve özellikle T-lenfosit bozukluklarında kızamık primer viral pnömoni (dev hücreli pnömoni) ve ansefalite neden olabilir ve ölümlere yol açabilir. Akciğer tutulumuna bağlı kötüleşme hızlı seyirlidir. Döküntü oluşmayabilir. Virüs döküntü başladıktan sonra kan ve nazofarinkste uzun süre (1 ay) bulunabilir. Subakut kızamık ansefaliti bağışıklığı bozuk konakta ve özellikle T-lenfosit yetersizliklerinde akut enfeksiyondan 1-7 ay sonra ortaya çıkan, ölüm oranı yüksek bir hastalıktır. Bağışıklığı normal çocuklarda görülen ansefalit tablosu ve SSPE arası bir klinik durumdur. Bilinç değişiklikleri, nöbet, yürüme, görme ve konuşma bozuklukları, hemiparezi ve hemipleji gibi değişik sinir harabiyetleri görülür. Ateş bulunmaz, beyin görüntülemesi ve BOS incelemesi normaldir. EEG’de özgün olmayan değişiklikler kaydedilir. Kesin tanı beyin biyopsisiyle konur. Olguların büyük kısmı ölümle sonuçlanır. 109 JOPP Derg 5(3):105-113, 2013 Gebelikte kızamık geçiren annelerin bebeklerinde özel bir sendrom tanımlanmamıştır. Ancak, gebeliğin son dönemlerinde kızamıkla temas ede annelerin bebeklerinde doğumda veya doğumdan sonraki 10 gün içinde döküntü görülebilir. İlk trimesterdeki enfeksiyon düşük ve ölü doğumla sonuçlanabilir; yaşayanlarda da doğumsal anomaliler görülebilir (45). Korunma Aktif Bağışıklama Kızamıktan korunmak için en etkili yöntem aşılamadır. Ancak, aşı erken yaşta yapılırsa anneden bebeğe geçen kızamık antikorları bebeğin kanında halen bulunacağından bu koşullarda etkin aşılamanın başarısı düşmektedir (46). Aşı yapılan yaş ne kadar küçük ise bu başarısızlık oranı o kadar yüksektir. Aşıya bağlı bağışıklıkla daha düşük düzeyde ve daha kısa ömürlü özgün antikor yanıtı oluşmaktadır. Hastalığı geçirerek değil de kızamık aşısı yapılarak bağışık olan annelerin bebeklerinde anneden geçen kızamık antikorları 9. aydan önce kaybolmaktadır (47). Bugün kızamık aşısında kullanılmakta olan virüs canlı-atenüe (zayıflatılmış) Moraten suşudur. Civciv embriyonundan elde edilmektedir ve hafif, bulaşıcı olmayan bir enfeksiyon oluşturarak etki gösterir. Tek olarak ve kızamık-kızamıkçık-kabakulak (KKK) üçlü aşısı şeklinde üretilmektedir. Ayrıca henüz ülkemizde bulunmasa da, suçiçeği aşısının da eklendiği formu (MMR-V, measles, mumps, rubella-varicella) mevcuttur. Gebelere veya üç ay içinde gebelik planlayanlara kızamık aşısı uygulanmaz. İnsan bağışıklık yetersizliği virüsü (HIV, human immunodeficiency virus) ile enfekte çocuklar dışındaki bağışıklığı baskılananlara aşı önerilmez. Asemptomatik HIV ve semptomatik ancak ağır immün bozukluğu bulunmayan HIV enfekte bireylere kızamık aşısı yapılabilir (38). Aşıya bağlı yan etkiler ateş (>39°C olabilir), geçici döküntü, yumurta veya neomisin alerjisine bağlı alerjik reaksiyonlar şeklindedir. Döküntü genellikle aşıdan bir hafta sonra ve soluk görünümde ortaya çıkar. Anafilaksi tarzında yumurta alerjisi olanlara kızamık aşısı yapılması önerilmemektedir. Kızamık aşısının inflamatuvar bağırsak hastalığı ve otizme yol açtığı şeklindeki iddialar öne atılmış, ancak geniş retrospek110 tif ve prospektif çalışmalarla ispatlanamamıştır (38). Kızamık enfeksiyonunun ciddi hastalık ve ölüme neden olduğu endemik bölgelerde sütçocuklarına 6 aylıktan hatta 3 aylıktan itibaren kızamık aşısı yapılması teşvik edilmektedir (19). Ancak bu durum pasif antikorların immün yanıtı engellemesi nedeniyle önemli sayıda aşı başarısızlığına yol açabilir. Kızamığın küresel yok edilmesi (eliminasyonu) için Dünya Sağlık Örgütü tüm dünyada ilki birinci yaş gününde (12.-15. aylar arasında) ve ikincisi en erken 4 hafta sonra olmak ilköğretime girişte (4-6 yaşlarda) iki doz aşılama önermektedir (38). Türkiye’de Kızamık Aşısı Uygulamaları Kızamık aşısı ülkemize 1960’lı yılların ortalarında girmiş ve önceleri kampanya şeklinde uygulanmıştır (48) . 1970’de aşılama programında ilk defa yer alan kızamık aşısı 1987 yılına kadar 8. ve 15. aylarda iki doz şeklinde uygulanmıştır. DSÖ’nün gelişmekte olan ülkelerde kızamık aşısı uygulamasına dokuzuncu ayda tek doz önerisi getirmesi üzerine 1987-1998 yılları arasında aşı dokuzuncu ayda tek doza indirgenmiştir. Ancak, aşı koruyuculuğunun bu takvimle yeterli olamadığının saptanması üzerine 1998’den itibaren dokuzuncu ay ve ilköğretim birinci sınıfta olmak üzere iki doz kızamık aşısı uygulaması yapılmıştır (49). Türkiye’de 2003 yılından bu yana uygulanan kızamık eliminasyon (yok etme) stratejileri ile bildirilen kızamık olgu sayısında çok önemli azalma sağlanmış ve 2006 yılından itibaren KKK aşısı olarak, 12. ay ve ilköğretim birinci sınıfta olmak üzere toplam iki doz yapılması kararlaştırılmıştır (50). Kızamık DSÖ Avrupa bölgesinde salgınlar yapmaya devam etmektedir. Ülkemizde 2007 yılında 3 olguya kadar düşürülen kızamık olgu sayısı, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu verilerine göre 2012 yılı boyunca 349 ve 01.01.201313.02.2013 arasında 656 olgu olarak bildirilmiştir (51). Bu nedenle de mevcut olan iki doz kızamık aşısına Sağlık Bakanlığı tarafından 6. aydan itibaren ek bir doz eklenmiştir. Bu aşı rutin aşı takvimindeki bir aşı dozu olarak sayılmayacak, ancak bu bebekler 12. aylarına geldiklerinde önceden yapıldığı gibi rutin kızamık aşılarına başlanacağı kararlaştırılmıştır. Yine de 6-12 ay arasında yapılan aşı ile aşı takvimindeki ilk doz olan 12. ay aşısı arasında en az 4 hafta kalmasına dikkat edilmesi istenmektedir. N. Hatipoğlu ve ark., Kızamık Son olarak, kızamıkla ilgili bildirilen hasta sayıları değerlendirilerek, bakanlığımız tarafından ülke genelinde kızamık aşısının 9-12 ay arası tüm bebeklere ek bir doz KKK aşısı uygulanmasını önermektedir. Bu doz rutin aşı şeması içerisindeki doz yerine geçmediğinden, (kızamık aşısı uygulamasından en az dört hafta sonra olacak şekilde) 12. ay dolduktan sonra KKK aşısı tekrarlanmalıdır (52). Ayrıca tüm sağlık çalışanlarının KKK aşısı olmaları gerekli görülmüştür. Aşı bir ay ara ile iki doz olarak uygulanmalıdır. Pasif Bağışıklama Pasif antikorların varlığı hastalığı önleyebilmekte veya en azından hafifletmektedir. İmmün globülin (IG) temastan sonraki 6 gün içinde verilmelidir (38). Önerilen doz kas içine 0.25 mL/kg, bağışıklığı baskılanmışlarda ise 0,5 mL/kg dozda (her iki durumda da maksimum 15 mL) şeklindedir. Salgın durumu varsa salgın bitene kadar 4 haftada bir doz yinelenmelidir. Bir yaş altı bebekler, gebeler ve bağışıklığı baskılananlarda komplikasyon olasılığı yüksek olduğundan, özellikle bu gruptakilerin kızamıkla yakın temas etmeleri durumunda IG uygulanması önerilmektedir. On iki ay ve üzeri olup, en az bir doz kızamık aşısı yapılmış olan yakın temaslılara IG önerilmez. IG yerine intravenöz immün globülin de (IVIG) 400 mg/ kg dozda kullanılabilir. Son üç hafta içinde herhangi bir nedenle IVIG almış kişilere kızamık pasif bağışıklığı uygulanacaksa IVIG verilmesi gerekmez. HIV ile enfekte çocuklar kızamıkla temas ettiklerinde koruma önlemleri için kızamığa karşı bağışıklık düzeyleri ve önceden kızamık aşısı yapılmış olma durumlarına göre karar verilmelidir (38). Serolojik olarak bağışıklığı tam veya iki doz kızamık aşısı yapılmış olan hafif veya orta düzeyde immün baskılanması bulunan çocuklar için ilave korunma gerekli değildir. Ağır düzeyde immün baskılanması bulunan çocuklar 0,5 mL/kg dozda IG almalıdır. Son iki hafta içinde IVIG almış olan HIV ile enfekte hastalara ek profilaksi gerekli değildir. Kızamıkla temas eden ve IG uygulanan çocuklara kızamık aşısı yapılacağı zaman 5 ay (0.25 mL/kg yapılmışsa) veya 6 ay (0,5 mL/kg yapılmışsa) ertelenmelidir. Salgın Kontrolü Kızamıklı biriyle temas varlığında ilk 72 saat içinde aşı yapılması koruyucudur. Salgın durumlarında bağışıklığı belgelenemeyen veya 12 ay ve sonrasında 2 doz aşısı yapılmayanlara kızamık aşısı yapılmalıdır. Salgın sırasında 12 aydan küçük olup, aşılanan bebeklere aşılama takviminde önerildiği gibi, 12.-15. aylarda ve ilköğretim 1. sınıfta aşıları tekrar yapılmalıdır. Tüm sağlık çalışanları kızamık bağışıklık durumları açısından incelenmeli ve bağışıklığı eksik olanlar mutlaka aşılanmalıdır. Kızamık salgını durumunda kullanılmak üzere Bakanlığımızın yayınlamış olduğu genelgeye göre kızamık olgu tanımları belirlenmiştir (6). Buna göre; Kızamık için Klinik Tanımlama • 38°C’den yüksek ateş VE • Makülopapüler döküntü VE • Öksürük VEYA burun akıntısı VEYA konjonktivit ile karakterize hastalık. Kızamık Tanısı için Gerekli Laboratuvar Kriterleri • Kızamığa özgü IgM antikoru saptanması VEYA • Kızamık virüs izolasyonu VEYA • RT-PCR ile kızamık viral RNA saptanması VEYA • 2-4 hafta arayla alınan serum örneklerinde kızamığa özgü IgG antikor titresinde belirgin (en az 4 kat) artış. Kızamık Olgu Sınıflaması: • Şüpheli Olgu: Makülopapüler döküntüyle seyreden herhangi bir hastalık. • Olası Kızamık Olgusı (Klinik Olgu): Klinik tanımlamayla uyumlu olgu. • Kesin Kızamık Olgusı: a. Laboratuvarla Doğrulanmış Olgu: Tanı için gerekli laboratuvar kriterlerinden biri ile doğrulanmış olası olgu VEYA yakın zamanda aşılanmış ise laboratuvarla doğrulanmış olgu ile epidemiyolojik ilişkili olan olgu. b. Epidemiyolojik İlişkili Olgu: Başka bir laboratuvarla doğrulanmış kesin olgu ile epidemiyolojik ilişkili (maruziyet ve inkübasyon dönemi açısından yer ve zaman-semptomların başlamasından 7–18 gün önce temas- ilişkisi bulunma durumu) olan olası olgu. 111 JOPP Derg 5(3):105-113, 2013 • Olgu Değil: Kızamığın klinik tanımlaması ile uyumlu belirti ve bulguları olan bir kişide laboratuvar testlerinin negatif olması VEYA kızamık olmadığı (örn, roseola infantum, eritema infeksiyozum vb.) laboratuvarla doğrulanmış bir olgu ile epidemiyolojik ilişkili olan olgu. Makülopapüler döküntülü bir olgu ile karşılaşıldığında öncelikle sıcak olgu olup olmadığı değerlendirilmelidir. Sıcak olgu; kesin olgu ile temas öyküsü olan veya döküntünün başlamasından önceki 3 hafta içerisinde seyahat öyküsü olan veya aşısız veya yaşına göre eksik aşılı olan veya kümelenme gösteren olası kızamık/kızamıkçık olgu tanımına uyan olgular sıcak olgu olarak değerlendirilir. İzolasyon önlemleri Bağışıklığı normal kızamıklı hastalar döküntü başlamadan önceki 4 gün ve sonraki 4 gün bulaştırıcı olduklarından ayrı tutulmalıdır. Hastaneye yatırılan hastalara temastan sonraki 5.-21. günlerde solunum izolasyonu önlemleri alınmalıdır. Bağışıklığı baskılananlar ise kızamık enfeksiyonu sürdüğü müddetçe izole edilmelidir. SSPE’li hastalar bulaştırıcı değildir. KAYNAKLAR 1. Gellin BG, Katz SL. Putting a stop to a serial killer: measles. J Infect Dis 1994;170 Suppl 1:S1-2. http://dx.doi.org/10.1093/infdis/170.Supplement_1.S1 PMid:7930748 2. Meyer HM Jr, Brooks BE, Douglas RD, Rogers NG. Ecology of measles in monkeys. Am J Dis Child 1962; 103:307-13. PMid:14473105 3. Chen RT, Goldbaum GM, Wassilak SG, et al. An explosive point-source measles outbreak in a highly vaccinated population. Modes of transmission and risk factors for disease. Am J Epidemiol 1989;129:173-82. PMid:2910058 4. Moench TR, Griffin DE, Obriecht CR, et al. Acute measles patients with and without neurological involvement: distribution of measles virus antigen and RNA. J Infect Dis 1988;158:433-42. http://dx.doi.org/10.1093/infdis/158.2.433 PMid:3042879 5. Graves M, Griffin DE, Johnson RT, et al. Development of antibody to measles virus polypeptides during complicated and uncomplicated measles infections. J Virol 1984;49:40912. PMid:6694263 PMCid:PMC255480 6. T.C. Sağlık Bakanlığı, Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Kızamık, Kızamıkçık ve Konjenital Kızamıkçık Sendromu Sürveyansı Daimi Genelgesi Tarih: 01.04.2010:136, Sayı: B100TSH01105. 7. Aicardi J, Goutieres F, Arsenio-Nunes ML, Lebon P. Acute 112 measles encephalitis in children with immunosuppression. Pediatrics 1977;59:232-9. PMid:264657 8. Griffin DE, Ward BJ, Esolen LM. Pathogenesis of measles virus infection: an hypothesis for altered immune responses. J Infect Dis 1994;170 Suppl 1:S24-31. http://dx.doi.org/10.1093/infdis/170.Supplement_1.S24 PMid:7930750 9. Lightwood R, Nolan R. Epithelial giant cells in measles as an acid in diagnosis. J Pediatr 1970;77:59-64. http://dx.doi.org/10.1016/S0022-3476(70)80045-2 10. Kimura A, Tosaka K, Nakao T. Measles rash. I. Light and electron microscopic study of skin eruptions. Arch Virol 1975;47:295-307. http://dx.doi.org/10.1007/BF01347970 PMid:124564 11. Annunziato D, Kaplan MH, Hall WW, et al. Atypical measles syndrome: pathologic and serologic findings. Pediatrics 1982;70:203-9. PMid:7099785 12. Lucas CJ, Biddison WE, Nelson DL, et al. Killing of measles virus-infected cells by human cytotoxic T cells. Infect Immun 1982;38:226-32. PMid:6982861 PMCid:PMC347723 13. Good RA, Zak SJ. Disturbances in gamma globulin synthesis as experiments of nature. Pediatrics 1956; 18:109-49. PMid:13335330 14. Krugman S, Giles JP, Friedman H, et al. Studies on immunity to measles. J Pediatr 1965;66:471-88. http://dx.doi.org/10.1016/S0022-3476(65)80112-3 15. American Academy of Pediatrics, Committee on Infectious Diseases. Measles: reassessment of the current immunization policy. Pediatrics 1989;84:1110-3. PMid:2587143 16. Centers for Disease Control. Measles prevention: recommendations of the Immunization Practices Advisory Committee (ACIP). MMWR 1989;38:1-18. 17. National Vaccine Advisory Committee. The measles epidemic: the problems, barriers, and recommendations. JAMA 1991;266:1547-52. http://dx.doi.org/10.1001/jama.1991.03470110093039 18. Mason WH, Ross LA, Lanson J, et al. Epidemic measles in the postvaccine era: evaluation of epidemiology, clinical presentation and complications during an urban outbreak. Pediatr Infect Dis J 1993;12:42-8. http://dx.doi.org/10.1097/00006454-199301000-00010 PMid:8417425 19. Maldonado YA. Rubeola virus (measles and subacute sclerozing panencephalitis. In: Long SS, Pickering LK, Prober CG, eds. Principles and Practice of Pediatric Infectious Diseases, 3rd ed. Philadelphia, PA: Churchill Linigstone Elsevier Inc, 2008: 1120-6. http://dx.doi.org/10.1016/B978-0-7020-3468-8.50233-9 20. Florman AL, Agatston HJ. Keratoconjunctivitis as a diagnostic aid in measles. JAMA 1962;179:568-70. http://dx.doi.org/10.1001/jama.1962.03050070077019 21. Cherry JD. Measles virus. In: Feigin RD, Cherry JD, Demmler-Harrison GJ, Kaplan SL, eds. Feigin&Cherry’s Textbook of Pediatric Infectious Diseases. Vol. 2. Philadelphia, PA: Saunders, Elsevier Inc, 2009:2427-51. 22. Frey HM, Krugman S. Atypical measles syndrome: unusual hepatic, pulmonary, and immunologic aspects. Am J Med Sci 1981;281:51-5. http://dx.doi.org/10.1097/00000441-198101000-00008 23. Martin DB, Weiner LB, Nieburg PI, et al. Atypical measles in adolescents and young adults. Ann Intern Med 1979;90:87781. N. Hatipoğlu ve ark., Kızamık http://dx.doi.org/10.7326/0003-4819-90-6-877 PMid:443683 24. Hall WJ, Hall CB. Atypical measles in adolescents: evaluation of clinical and pulmonary function. Ann Intern Med 1979;90:882-6. http://dx.doi.org/10.7326/0003-4819-90-6-882 25. Polack FP, Auwaerter PG, Lee SH, Nousari HC, Valsamakis A, et al. Production of atypical measles in rhesus macaques: evidence for disease mediated by immune complex formation and eosinophils in the presence of fusion-inhibiting antibody. Nat Med 1999; 5:629-34. http://dx.doi.org/10.1038/9473 PMid:10371500 26. Lievens AW, Brunell PA. Specific immunoglobulin M enzymelinked immunosorbent assay for confirming the diagnosis of measles. J Clin Microbiol 1986;24:391-4. PMid:3760134 PMCid:PMC268921 27. Tuokko H, Salmi A. Detection of IgM antibodies to measles virus by enzyme immunoassay. Med Microbiol Immunol 1983;171:187-98. http://dx.doi.org/10.1007/BF02123492 28. Minnich LL, Goodenough F, Ray CG. Use of immunofluorescence to identify measles virus infection. J Clin Microbiol 1991;29:1148-50. PMid:1864932 PMCid:PMC269960 29. Shimizu H, McCarthy CA, Smaron MF, et al. Polymerase chain reaction for detection of measles virus in clinical samples. J Clin Microbiol 1993; 31:1034-9. PMid:8501204 PMCid:PMC262876 30. Forni AL, Schluger NW, Roberts RB. Severe measles pneumonitis in adults: evaluation of clinical characteristics and therapy with intravenous ribavirin. Clin Infect Dis 1994;19:45462. http://dx.doi.org/10.1093/clinids/19.3.454 PMid:7811865 31. Mustafa MM, Weitman SD, Winick NJ, et al. Subacute measles encephalitis in the young immunocompromised host: report of two cases diagnosed by polymerase chain reaction and treated with ribavirin and review of the literature. Clin Infect Dis 1993;16:654-60. http://dx.doi.org/10.1093/clind/16.5.654 PMid:8323578 32. Ogle JW, Toltzis P, Parker WD, et al. Oral ribavirin therapy for subacute sclerosing panencephalitis. J Infect Dis 1989;159:748-9. http://dx.doi.org/10.1093/infdis/159.4.748 PMid:2926165 33. Coutsoudis A, Kiepiela P, Coovadia HM, et al. Vitamin A supplementation enhances specific IgG antibody levels and total lymphocyte numbers while improving morbidity in measles. Pediatr Infect Dis J 1992; 11:203-9. http://dx.doi.org/10.1097/00006454-199203000-00006 PMid:1565535 34. Hussey DG, Klein M. A randomized, controlled trial of vitamin A in children with severe measles. N Engl J Med 1990;323:160-4. http://dx.doi.org/10.1056/NEJM199007193230304 PMid:2194128 35. Sommer A. Vitamin A, infectious disease, and childhood mortality: a 2 cent solution? J Infect Dis 1993; 167:1003-7. http://dx.doi.org/10.1093/infdis/167.5.1003 PMid:8486934 36. Cantorna MT, Nashold FE, Hayes CE. In vitamin A deficiency multiple mechanisms establish a regulatory T helper cell imbalance with excess Th1 and insufficiency Th2 function. J Immunol 1994;152:1515-22. PMid:8120366 37. Rumore MM. Vitamin A as an immunomodulating agent. Clin Pharm 1993;12:506-13. PMid:8354037 38. American Academy of Pediatrics. Measles. In: Pickering LK, Baker CJ, Kimberlin DW, Long SS, eds. Red Book: 2012 Report of the Committee on Infectious Diseases. Elk Grove Village, IL: American Academy of Pediatrics, 2012:489-99. 39. Field CE. Bronchiectasis in childhood; clinical survey of 160 cases. Pediatrics 1949;4:21-46. PMid:18146463 40. Maretic Z, Stihovic L, Ogrizek M, Kuze Capar Z, Matkovic M. Stevens-Johnson Syndrome in the course of measles. J Trop Med Hyg 1965;68:50-2. PMid:14261882 41. Starr S, Berkovich S. The effect of measles, gamma globulin modified measles, and attenuated measles vaccine on the course of treated tuberculosis in children. Pediatrics 1965;35:97-102. PMid:14223232 42. Gendelman HE, Wolinsky JS, Johnson RT, Pressman NJ, Pezeshkpour GH, et al. Measles encephalomyelitis: lack of evidence of viral invasion of the central nervous system and quantitative study of the nature of demyelination. Ann Neurol 1984;15:353-60. http://dx.doi.org/10.1002/ana.410150409 PMid:6204579 43. Halsey NA, Modlin JF, Jabbour JT, Dubey L, Eddins DL, et al. Risk factors in subacute sclerosing panencephalitis: a case-control study. Am J Epidemiol 1980;111:415-24. PMid:7377184 44. Defanti CA, Franza A, D’Angelo, et al. SSPE: Clinical, EEG and neuroradiological findings in a series of 69 cases. In: Bergamini F, Defanti CA and Ferrante P, eds. Subacute Sclerozing Panencephalitis: A Reeappraisal. Amsterdam: Elsevier, 1986:121-31. 45. Jespersen CS, Lttauer J, Sagild U. Measles as a cause of fetal defects. A retrospective study of tem measles epidemics in Greenland. Acta Paediatr Scand 1977;66: 367-72. http://dx.doi.org/10.1111/j.1651-2227.1977.tb07909.x PMid:559402 46. Gans H, Yasukawa L, Rinki M, DeHovitz R, Forghani B, et al. Immune responses to measles and mumps vaccination of infants at 6, 9, and 12 months. J Infect Dis 2001;184:817-26. http://dx.doi.org/10.1086/323346 PMid:11528592 47. Jenks PJ, Caul EO, Roome APCH. Maternally derived measles immunity in children of naturally infected and vaccinated mothers. Epidemiol Infect 1988; 101:473-6. http://dx.doi.org/10.1017/S095026880005442X PMid:3053223 PMCid:PMC2249400 48. Arı A. Türk Hijiyen ve Tecrübi Biyoloji Dergisi 1966; 26:13043. PMid:5963391 49. Özmert EN. Dünya’da ve Türkiye’de aşılama takvimindeki gelişmeler. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi 2008;51:16875. 50. T.C. Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Aşı ile Önlenebilir Hastalıklar Daire Başkanlığı, Çocukluk Dönemi Aşılama Takvimi. Tarih: 29.01.2013, Sayı: B101HSK013 0000. 51. http://hasuder.org.tr/anasayfa/jupgrade/images/HASUDER_ KIZAMIK_RAPORU.pdf 52. T.C. Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Kızamık Bildirim Kurulu Kararları, Tarih: 05.04.2013, Sayı: B101HSK0130000. 113 Araştırma JOPP Derg 5(3):114-117, 2013 doi:10.5222/JOPP.2013.114 Sezaryenle ve Normal Doğum Yapan Kadınlarda Postpartum Posttravmatik Stres Bozukluğu Postpartum Posttraumatic Stress Disorder in Women Delivering Vaginally or by Cesarean Section Nilgün GÜDÜCÜ, Başak Özge KAYAN, Herman İŞÇİ, Alin BAŞGÜL YİĞİTER, İlkkan DÜNDER İstanbul Bilim Üniversitesi Avrupa Florence Nightingale Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı ÖZET SUMMARY Amaç: Postpartum posttravmatik stres bozukuluğunun (PTSB) doğum yapma yoluyla ilgisini araştırmak. Objective: To detect the relationship of postpartum posttraumatic stress disorder (PTSD) with the delivery mode. Gereç ve Yöntem: Postpartum birinci aydan sonra lohusa kontrolü için başvuran hastalara postpartum PTSB’nun tanısında kullanılan “Post-traumatic stress disorder checklist-civilian version (PTSDC-CV)” uygulandı. Material and Method: Patients presenting for postpartum control 1 month after delivery were asked to fill a questionnaire used in the diagnosis of postpartum PTSD, ‘Posttraumatic stress disorder checklist-civilian version (PTSDC-CV)’. Bulgular: Çalışmaya katılan 25 hasta sezaryen, 25 hasta vajinal yolla doğum yapmıştı. Elektif sezaryenle doğum yapan 1 hastada (% 4) pospartum PTSB tespit edildi. Normal doğum yapan hastalarla, sezaryenle doğum yapan hastaların travma puanları arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Travaydan veya acil olarak sezaryene alınan hastalar ile elektif sezaryen yapılan hastaların travma puanları arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Doğum yapma yoluyla postpartum PTSB arasında bir ilişki saptamadık. Sağlık çalışanlarının postpartum PTSB olasılığını akılda tutmalarının ve hastalara uygun doğum desteğinin sağlanmasının önemli olduğu düşüncesindeyiz. Results: Twenty-five patients delivered vaginally and 25 patients had cesarean section. Only 1 patient (4 %) delivering with elective cesarean section had postpartum PTSD. There was no statistically significant difference in trauma points of patients delivering vaginally or with cesarean section. Patients delivering with elective or emergency cesarean section had similar trauma scores. Conclusion: There was no relationship between postpartum PTSD and the mode of delivery The probability of postpartum PTSD should be kept in mind by healthcare providers and appropriate support should be provided to women giving birth. Anahtar kelimeler: postpartum, posttravmatik stress bozukluğu, doğum, sezaryen Key words: postpartum, posttraumatic stress disorder, delivery, cesarean GİRİŞ bir noktasında yaşadığı ve pozitif bir deneyim olarak algıladığı stresli bir olaydır. Bu kadar sık gerçekleşen bir olay toplumda “normal” olarak algılanmaktadır ve bunun bazı kadınlar için travmatik olması düşüncesi yadırganabilir. Ancak, doğum sırasında bir komplikasyon geliştiğinde, ölüdoğum, kanama gibi yaşamı tehdit eden olaylar meydana geldiğinde veya müdahaleler yeterli ağrı kesici uygulamadan yapıldığında doğum travmatik bir olay haline gelebilir (2,3). Bazı kadınlar böyle bir komplikasyon yaşamasa da sık Post-travmatik stres bozukluğu (PTSB) ölüm, ölüm tehdidi, ciddi yaralanma ya da kişinin kendisi veya çevresindekilerin fiziksel bütünlüğüne tehdit oluşturan bir olayın ardından duyulan korku ve çaresizlik durumunu içeren, travmatik olayın tekrar yaşanması, olayı anımsatan uyaranlardan kaçınma, duygularda uyuşma ve artmış uyarılmışlık ile karakterize bir ruhsal bozukluktur (1). Doğum çoğu kadının yaşamının Alındığı tarih: 25.01.2013 Kabul tarihi: 18.07.2013 Yazışma adresi: Yrd. Doç. Dr. Nilgün Güdücü, Hüseyin Cahit Yalçın Sok. No: 1 Fulya / İstanbul e-posta: [email protected] 114 N. Güdücü ve ark., Sezaryenle ve Normal Doğum Yapan Kadınlarda Postpartum Posttravmatik Stres Bozukluğu yapılan vajinal muayenelerin verdiği rahatsızlık hissi, bebeklerini kaybetme korkusu veya personel ile yeterli iletişim kuramama nedeniyle travmatize olabilirler (4,5) . Anneliğe ayak uydurma kişinin psikolojik sorunlara karşı da açık olduğu bir dönemdir. Bu çalışmayı hastanemizde doğum yapan hastalar arasında postpartum PTSB’nun görülme sıklığını ve bunun doğumun gerçekleşme yoluyla ilgisini araştırmak amacıyla yaptık. GEREÇ ve YÖNTEM Bu çalışmaya İstanbul Bilim Üniversitesi Avrupa Hastanesi’nde Temmuz-Kasım 2012 tarihleri arasında doğum yapan hastalar katıldı. Hastalar postpartum birinci aydan sonra lohusa kontrolü için başvurduklarında onamları alınarak anketi doldurmaları istendi. Kontrol için başvuran hastaların tamamı anketi doldurmayı kabul etti. Daha sonra hastaların doğum kayıtları ve gebe takip dosyaları incelenerek diğer bilgiler sorgulandı. Çalışma planı “Helsinki Deklarasyonu”na uygun olarak gerçekleştirildi. Bu çalışmada PTSB tanısında kullanılan “Posttraumatic stress disorder checklist-civilian version (PTSDC-CV)”, DSM-IV kullanılmıştır (6), PTSB semptomlarının tamamını sorgular ve Türkçe versiyonunun geçerlilik ve güvenilirliği kanıtlanmıştır (7). On yedi maddelik anketi bireyler kendi kendilerine uygular. Sorulardan ilk beşi yeniden yaşama, yedisi kaçınma ve beşi artmış uyarılmışlık ile ilgilidir. Yanıtlar hiçyok ile aşırı derecede arasında değişir ve 0-4 arasında puanlandırılır. Toplam puan 0 ile 68 arasında bir değer olarak bulunur. Türkçe versiyonda kesim değeri olarak 23 kullanıldığında sensitivite % 76 ve spesifisite % 78 olarak bulunmuştur (7). İstatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007&PASS (Power Analysis and Sample Size) 2008 Statistical Software (Utah, USA) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Ortalama, Standart sapma, medyan, oran, frekans) yanı sıra normal dağılım göstermeyen parametrelerin iki grup karılaştırmalarında Mann Whitney U test kullanıldı. Parametreler arası ilişkilerin değerlendirilmesinde de Spearman’s Korelasyon analizi kullanılmıştır. Sonuçlar % 95’lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. SONUÇLAR Bu çalışmada sezaryenle (n=25) ve normal doğum (n=25) yapan hastalara PTSDC-CV uygulandı. Hastaların yaş ortalaması 31.66±5.32 yaş (22-45) idi. Bebeklerin ortalama doğum kilosu 3288.6±605.9 (1780-5500) idi. On hasta epiduralli normal doğum, 6 hasta ise epidural sezaryen ile doğum yaptı. Travaydan veya acil olarak sezaryene alınan tüm hastalara (%12) genel anestezi uygulanmıştı. Normal doğum yapan hastaların hiçbirinde postpartum PTSB bulunmadı, sezaryenle doğum yapan hastaların 1’inde (% 4) pospartum PTSB tespit edildi (p=1.0). Normal doğum yapan hastaların ortalama PTSDC-CV puanı 4.16±3.79, sezaryenle doğum yapan hastaların ortalama PTSDC-CV puanı 4.48± 6.68 (p=0.499) olarak bulundu. Travaydan veya acil olarak sezaryene alınan hastalar ile elektif sezaryen yapılan hastaların ortalama PTSDC-CV puanları arasında anlamlı fark saptanmadı (sırayla 4.17±3.25 ve 4.58±7.52, p=0.499). Epiduralli ve epiduralsiz normal doğum yapan hastaların PTSDC-CV puanları arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (sırayla 3.47±3.94 ve 5.2±3.49, p=0.131). Normal doğum yapan 2 hasta psikiyatrik ilaç kullanma öyküsüne sahipti ve ortalama puanları 11,5 olarak bulundu. Hastaların yaşları ve bebeklerin doğum kiloları ile PTSDC-CV puanları arasında korelasyon bulunmadı (sırayla r=-0.085, p=0.559 ve r=0.190, p=0.187). TARTIŞMA Doğum sonrası farklı zamanlarda yapılan çalışmalarda, postpartum PTSB doğuma karşı oluşan bir reaksiyon olarak tanımlanmış ve prevalansı % 2-7 olarak bildirilmiştir (8-14). Postpartum PTSB gelişmekte olan ülkelerde de sorun olarak bildirilmiştir (15). Çalışmamızda hastaların % 2’sinde postpartum PTSB saptandı. Van Son postpartum ilk 3. ayla 12. ay arasında postpartum PTSB açısından fark bulamamıştır (16) , bu nedenle çalışmamıza da postpartum 1. ayı tamamlayıp, lohusa kontrolüne gelen hastalar dâhil edilmiştir. Çalışmamızda postpartum PTSB saptanan tek hasta elektif olarak sezaryene alınmıştı. Daha önce yapılmış çalışmalarda postpartum PTSB acil sezaryen ve enstrümental vajinal doğumlarda normal doğumdan daha sık bulunmuştur (17-20). Bunun olası nedenleri arasında hastanın yaşamı tehdit eden olaylar yaşama ve yeterli ağrı kesici tedavileri alamadan 115 JOPP Derg 5(3):114-117, 2013 bazı tıbbi uygulamalara maruz kalma olasılığının normal doğum ve acil sezaryenlerde daha yüksek olması yer almaktadır. Bazı hastalar ise herhangibir sorun yaşamamış gibi görünseler de, doğum yapılan ortamda ağırbaşlılıklarını yitirip, kontrollerini kaybetmeleri veya saygısız tavırlarla karşılaşmaları nedeniyle travmatize olabilirler. Bu durumun ortak travay odalarında takiplerin yapıldığı kamu hastanelerinde yaşanma olasılığı daha yüksek gözükmektedir. Hastanemizde travaydaki gebelerin tek odalarda takip edilmeleri, her an yardım isteyebilecekleri ve takiplerinde yanlarında olan bir ebenin bulunması, doğumu daha önce tanıdıkları ve gebelik takiplerini yapan doktorun gerçekleştirmesi travma olasılığını azaltan faktörler olabilir. Doğum yapılan ortamın travmatik yanıtın oluşmasındaki önemi daha önce yapılan çalışmalarda vurgulanmıştır (2,8,10,17,20,21,23). Hastanın doğum esnasında kontrolü kaybetme duygusunu yaşaması (8), kendisini güçsüz hissetmesi (21), personel ile yeterli iletişim kuramaması (22) veya personelin olumsuz tavırları (4), yetersiz yardım ve destek (2,8,10,17,23) postpartum PTSB olasılığını arttıran faktörler olarak vurgulanmıştır. Hastanın doğum sırasında yeterli desteği alması (20) ve doktoru ve ebesiyle iyi iletişim içerisinde olması (5) ise postpartum PTSB olasılığını azaltan faktörlerdendir. Ford daha önce travma öyküsü bulunan veya müdahaleli doğum yapan hastalarda personelin desteğinin postpartum PTSB’nu önlemede daha önemli olduğunu bildirmiştir (24). Doğumdan sonra yetersiz sosyal destek (22,23) ve negatif yaklaşımlar (8,10) da postpartum PTSB olasılığını arttıran faktörler arasında bildirilmiştir. Doğum sırasında hastanın eşinin ve yakınlarının hastanın yanında bulunması çalışmamızda postpartum PTSB oranının düşük çıkmasına neden olan olumlu faktörlerden olabilir. Birçok kadın ağrılı doğum sürecinde vücutlarının yırtıldığı veya bir daha eski haline dönemeyecek şekilde tahribe uğradığı duygusuna kapılmaktadır (25). Bu durumun doğumda meydana gelen fiziksel yaralanmadan değil de ağrı duygusundan kaynaklandığı da ileri sürülmüştür (26). Epidural analjezinin postpartum PTSB’nu azalttığı bildirilmiştir (3). Ancak, çalışmamızda epidural normal doğum veya epidural sezaryen ile doğum yapan hastaların ağrı puanları arasında fark bulunamamıştır. Bütün doğum yapacak 116 kadınlara gerçekçi bir biçimde travay ve doğumun anlatılması ve obstetrik müdahalelerden söz edilip bunların olası yarar ve kötü sonuçlarının anlatılması hastanın olayı algılamasını değiştirebilir. Birçok kadında postpartum PTSB semptomları bulunmakla birlikte, kriterleri tam olarak dolduramazlar, bu durumda parsiyel postpartum PTSB’ndan söz edilebilir (3,18). Parsiyel postpartum PTSB % 34’e varan oranlarda bildirilmiştir (14,17,21). Hastalarımızda da postpartum PTSB kriterleri tam oturmayan ancak ortalamadan yüksek puan alan hastalar mevcuttu, ancak ülkemiz için verilmiş kesme değeri bulunmadığı için bunların oranını veremedik. Gebelik öncesi dönemde cinsel istismar öyküsü, psikiyatrik tedavi, doğumla ilgili olumsuz beklentiler, kişilik tipi postpartum PTSB’nu hazırlayan faktörler arasında yer alır. Gebelik öncesi psikiyatrik tedavi alan veya travma hikayesi bulunanların postpartum PTSB için daha fazla risk taşıdığı bildirilmiştir (2,8,10,21,23) . Çalışmamızda 2 hastada gebelik öncesi psikiyatrik ilaç kullanma öyküsü mevcuttu, bu hastaların ortalama travma skorları 11,5 olup, ortalamadan yüksekti, ancak postpartum PTSB tanısı alacak şekilde kesme değerinin üzerine çıkmamıştı. Postpartum dönemde PTSB ve depresyon birlikte görülebilmektedir (8,12,13), bunun nedeni ikisinde de bazı aktivitelere ilginin azalması, arzularda kısıtlanma, uyku bozuklukları ve konsantrasyon güçlüğü gibi ortak tanısal özelliklerin bulunması olabilir (1). Postpartum PTSB’nun ileriye dönük yansımaları arasında cinsel ilişkiden kaçınma ve tekrar çocuk sahibi olma korkusu vardır (3,27). Hatta anneyle bebek arasındaki bağın kurulamaması ve emzirmeyle ilgili sorunlar da bildirilmiştir (28). Bu çalışmayla hekimlerin böyle bir sorunun varlığından haberdar olmalarını sağlayacağımızı ve bunun hastaları anlama ve yönlendirme açısından önemli olduğu düşüncesindeyiz. Bu çalışmanın değerini arttıran faktörlerden biri daha önceden geçerlilik ve güvenirliği kanıtlanmış bir ölçeğin kullanılmasıdır. Ancak, hasta sayısının az olması ve çalışmanın yapıldığı hastanedeki şartların ülkemizde doğum yapılan ortamlardan görece daha iyi olması postpartum PTSB ile ilgili daha anlamlı verilere ulaşmamızı engellemiş olabilir. Sonuç olarak, bu çalışmada normal veya sezaryenle N. Güdücü ve ark., Sezaryenle ve Normal Doğum Yapan Kadınlarda Postpartum Posttravmatik Stres Bozukluğu doğum yapan hastaların postpartum PTSB puanları arasında anlamlı fark bulunamamıştır, ancak sağlık çalışanlarının bu konuyu akılda tutmalarının ve hastalara uygun doğum desteğinin sağlanmasının postpartum PTSB olasılığını azaltacağı düşüncesindeyiz. Kamu hastanelerinde yapılacak daha geniş ölçekli çalışmaların prevalansı belirlemede daha değerli sonuçlara ulaşmamızı sağlayacağını düşünmekteyiz KAYNAKLAR 1. Amerikan Psikiyatri Birliği. Mental bozuklukların tanısal ve sayımsal el kitabı, Dördüncü Baskı (DSMIV) (Çev. Ed.: E. Köroğlu). Ankara Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 1995. 2. Maggioni C, Margola D, Filippi F. PTSD, risk factors, and expectations among women having a baby: a two-wave longitudinal study. J Psychosom Obstet Gynaecol 2006;27:81-90. http://dx.doi.org/10.1080/01674820600712875 PMid:16808082 3. Polachek IS, Harari LH, Baum M, Strous RD. Postpartum posttraumatic stress disorder symptoms: the uninvited birth companion. IMAJ 2012;14:347-53. PMid:22891394 4. Tedstone JE, Tarrier N. Posttraumatic stress disorder following medical illness and treatment. Clinical Psychology Review 2003;23:409-48. http://dx.doi.org/10.1016/S0272-7358(03)00031-X 5. Davey MA, Brown S, Bruinsma F. What is about antenatal continuity of caregiver that matters to women? Birth 2005;32:262-71. http://dx.doi.org/10.1111/j.0730-7659.2005.00384.x PMid:16336367 6. Blanchard EB, Alexander JJ, Buckley TC, Forneris CA. Psychometric properties of the PTSD checklist (PCL). Behav Res Ther 1996;34:669-73. http://dx.doi.org/10.1016/0005-7967(96)00033-2 7. Kocabaşoğlu N, Özdemir AÇ, Yargıç İ, Geyran P. Türkçe ‘PTSD Checklist-Civilian Version’ (PCL-C) ölçeğinin geçerlilik ve güvenilirliği, Yeni Symposium 2005;43(3):126-34. 8. Czarnocka J, Slade P. Prevalence and predictors of post-traumatic stress symptoms following childbirth. Br J Clin Psychol 2000;39:35-51. http://dx.doi.org/10.1348/014466500163095 9. Reynolds JL. Post-traumatic stress disorder after childbirth: the phenomenon of traumatic birth. Can Med Assoc 1997;156:831-5. 10.Wijma K, Söderquist J, Wijma B. Post-traumatic stress disorder after childbirth: a cross sectional study. J Anxiety Disord 1997;11:587-97. http://dx.doi.org/10.1016/S0887-6185(97)00041-8 11. Ayers S, Pickering AD. Do women get post-traumatic stress disorder as a result of childbirth? A prospective study of incidence. Birth 2001;28:111-8. http://dx.doi.org/10.1046/j.1523-536X.2001.00111.x 12.White T, Matthey S, Boyd K, Barnett B. Postnatal depression and post-traumatic stress after childbirth: Prevalence, course and co-occurence. J Reprod Infant Psychol 2006;24:107-20. http://dx.doi.org/10.1080/02646830600643874 13. Leeds L, Hargreaves I. The psychological consequences of childbirth. J Reprod Infant Psychol 2008;39:108-22. http://dx.doi.org/10.1080/02646830701688299 14.Olde E, van der Hart O, Kleber R, van Son M. Posttraumatic stress disorder following childbirth: a review. Clin Psychol Rev 2006;26:1-16. http://dx.doi.org/10.1016/j.cpr.2005.07.002 PMid:16176853 15.Adewuya AO, Ologun YA, İbigbami OS. Posttraumatic stress disorder after childbirth: a review. Clin Psychol Rev 2006;26:1-16. http://dx.doi.org/10.1016/j.cpr.2005.07.002 PMid:16176853 16.van Son M, Verkerk G, van der Hart O, Kompreo I, Pop V. Prenatal depression, mode of delivery and perinatal dissociation as predictors of postpartum posttraumatic stress: an empirical study. Clin Psychol Psychother 2005;12:297-312. http://dx.doi.org/10.1002/cpp.44 17. Creedy D, Shochet I, Horsfall J. Childbirth and the development of acute trauma symptoms. Birth 2000;27: 104-11. http://dx.doi.org/10.1046/j.1523-536x.2000.00104.x PMid:11251488 18.MacLean L, McDermott M, May C. Method of delivery and subjective distress: women’s emotional responses to childbirth practices. Journal of Reproductive and Infant Psychology 2000;18:153-62. http://dx.doi.org/10.1080/02646830050008396 19.Ryding EL, Wijma K, Wijma B. Psychological impact of emergency cesarean section in comparison with elective cesarean section, instrumental and normal vaginal delivery. Journal of Psychosomatic Obstetrics and Gynecology 1998;19:135-44. http://dx.doi.org/10.3109/01674829809025691 PMid:9844844 20.Ford E, Ayers S. Stressful events and support during birth: the effect on anxiety, mood and perceived control. Journal of Anxiety Disorders 2009;23:260-8. http://dx.doi.org/10.1016/j.janxdis.2008.07.009 PMid:18789646 21.Soet J, Brack G, Dilorio C. Prevalence and predictors of women’s experience of psychological trauma during childbirth. Birth 2003;30:36-46. http://dx.doi.org/10.1046/j.1523-536X.2003.00215.x PMid:12581038 22.Lyons SA. Prospective study of posttraumatic stress symptoms 1 month following childbirth in a group of 42 first-time mothers. Journal of Reproductive and Infant Psychology 1998;16:91-105. http://dx.doi.org/10.1080/02646839808404562 23. Cigoli V, Gilli G, Saita E. Relational factors in psychopathological responses to childbirth. Journal of Psychosomatic Obstetrics and Gynecology 2006;27:91-97. http://dx.doi.org/10.1080/01674820600714566 PMid:16808083 24.Ford E, Ayers S. Support during birth interacts with prior trauma and birth intervention to predict postnatal post-traumatic stress symptoms. Psychology and Health 2011;6:1553-70. http://dx.doi.org/10.1080/08870446.2010.533770 PMid:21598181 25.Boyce P, Condon J. Traumatic childbirth and the role of delibarating. In: Raphael B, Wilson P, eds. Psychological Debriefing: Theory, Practice and Evidence. New York: Cambridge University Press, 2001:272-80. 26.Schreiber S, Galai GT. Uncontrolled pain following physical injury as the core trauma in post-traumatic stress disorder. Pain 1993;54:107-10. http://dx.doi.org/10.1016/0304-3959(93)90105-X 27.Fones C. Posttraumatic stress disorder occurring after painful childbirth. J Nerv Ment Dis 1996;184:195-6. http://dx.doi.org/10.1097/00005053-199603000-00012 PMid:8600227 28.Ballard CG, Stanley AK, Brockington IF. Posttraumatic stress disorder (PTSD) after childbirth. Br J Psychiatry 1997;147:202-6. 117 Araştırma JOPP Derg 5(3):118-124, 2013 doi:10.5222/JOPP.2013.118 Dört Farklı Malignite Risk İndeksinin (RMI 1-4) Endometrioma ve Matür Kistik Teratom Ayırıcı Tanısında Etkinliklerinin Değerlendirilmesi Assessment of Effectivity of the Four Different Risk of Malignancy Indices (RMI 1-4) in the Differential Diagnosis of Endometrioma and Mature Cystic Teratoma Ali YAVUZCAN *, Mete ÇAĞLAR *, Yusuf ÜSTÜN *, Serdar DİLBAZ *, İsmail ÖZDEMİR **, Sıtkı ÖZBİLGEÇ *, Selahattin KUMRU * * Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı ** İstanbul Beylikdüzü Medicana Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği ÖZET SUMMARY Amaç: Adneksiyel kitlelerde bening-malign ayrımı için kullanılan Ca125 ve malignite risk indekslerinin (RMI 1, RMI 2, RMI 3 ve RMI 4) endometrioma (OMA) ve matür kistik teratomun preoperatif tanısındaki etkinliğini incelemektir. Objective: To examine the effectiveness of malignancy risk indices (RMI 1, RMI 2, RMI 3, and RMI 4) and Ca125 which are used for the discrimination between malign, and benign adnexial masses, in the preoperative diagnosis of endometrioma (OMA) and mature cystic teratoma. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamıza adneksiyel kitle ön tanısı bulunan 83 hasta dâhil edilmiştir. Material and Methods: Eighty-three patients with the initial diagnosis of adnexal masses were included in the study. Bulgular: Ca125 düzeyi, RMI 1, RMI 2, RMI 3 ve RMI 4 değerleri OMA’nın preoperatif tespitinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde öngörü gücüne sahiptir (p=0.001; p=0.002; p=0.002; p=0.001 ve p=0.019 sırasıyla). Ca125 düzeyi ve tüm RMI 1-4 değerleri için % 95 güvenlik aralığında (% 95 CI) eğri altındaki kalan alan (AUC) anlamlı bulunmuştur. İstatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde RMI 1 için cut off değeri 46 olarak hesaplanmıştır. RMI 1, OMA ayırıcı tanısında % 78.6 duyarlılık; % 76.8 özgüllük; % 40.7 pozitif kestirim gücü (PPV) ve % 94.6 negatif kestirim gücü (NPV) ile en başarılı indeks olarak saptanmıştır. OMA ayırıcı tanısında Ca125 için 18,5 iu/ml cut off değerinde; % 78.6 duyarlılık; % 71.0 özgüllük; % 35,5 PPV; % 94.2 NPV tespit edilmiştir. Ca125, RMI 1, RMI 2, RMI 3 ve RMI 4 değerlerinin matür kistik teratomun ayırıcı tanısında ve pozitif/negatif ayrımı yapmada istatistiksel olarak anlamlı etkisi saptanmamıştır (p=0.386; p=0.708; p=0.626; p=0.786 ve p=0.203 sırasıyla). Results: Ca125 levels, and RMI 1, RMI 2, RMI 3, and RMI 4 values have statistically significant predictive power for the detection of OMA (p=0.001 and p=0.002, p=0.002, p=0.001 and p=0.019, respectively). The area under the curve (AUC) for Ca125 level and all RMI 1-4 values were significant with a 95 % confidence interval. The RMI 1 index was found to be the most successful for the detection of OMA. RMI 1 with a cut-off value of 46, and also 78 % sensitivity, 76.8 % specificity, 40.7 % positive (PPV), and 94.6 % negative predictive power (NPV). Ca125 with a cut-off value of 18.5 IU / ml, had 78% sensitivity, 71.0 % specificity, 35.5 % PPV, 94.2 % NPV for the differential diagnosis of OMA. Ca125, RMI 1, RMI 2, RMI 3, and RMI 4 values had not a statistically significant predictive power for the differential diagnosis of mature cystic teratoma, and discriminating between positive / negative cases (p=0.386 and p=0.708, p=0.626, p=0.786 and p=0.203, respectively). Sonuç: Çalışmamıza göre RMI 1 ve 3 ölçekleri OMA’nın preoperatif klinik tanısında Ca125’e göre daha etkin bulunsa da rutin tanı ve takipte güvenle kullanılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalar gerekmektedir. Subjektif ve tecrübe bağımlı bir yöntem olmasına rağmen, USG’de patern tanıma metodu matür kisitk teratom ve OMA’nın preoperatif tanısında halen en etkin seçenek olarak gözükmektedir. Conclusion: According to our study, although RMI 1 and 3 scales were found to be more effective than Ca125 in the preoperative clinical diagnosis of OMA, more comprehensive studies are required for the usage of RMI 1 and 3 reliably in routine diagnostic procedures, and follow-up of the patients. While the method of ultrasonographic pattern recognition is subjective and dependent on the experience, it still seems to be the most effective technique in the preoperative diagnosis of mature cystic teratoma and OMA. Anahtar kelimeler: adneks, Ca125, kitle, malignite risk indeksi Key words: adnexal, Ca125, mass, risk of malignancy index Alındığı tarih: 25.12.2012 Kabul tarihi: 11.04.2013 Yazışma adresi: Yrd. Doç. Dr. Ali Yavuzcan, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı 81000 Düzce e-posta: [email protected] 118 A. Yavuzcan ve ark., Dört Farklı Malignite Risk İndeksinin (RMI 1-4) Endometrioma ve Matür Kistik Teratom Ayırıcı Tanısında Etkinliklerinin Değerlendirilmesi GİRİŞ GEREÇ ve YÖNTEM Adneksiyel kitleler ayırıcı tanıda geniş bir spektruma sahiptir (1). Ultrasonografi (USG) bulguları ve serum Ca125 değeri kullanımı adneksiyel kitlenin yapısı öngörebilmek için günümüzde hâlen en yaygın olarak kullanılan yöntemdir (2). 30 U/mL’nin üstündeki Ca125 değerlerinde malignite riski yüksektir (3). Fakat endometrioma (OMA), tuboovarian abse, seröz bening tumor ve kistik teratom gibi gibi birçok bening hastalıkta da Ca125 değeri yükselmektedir (4). Jacob et al. (4) 1990 yılında hastanın serum Ca125 değeri, menapoz durumu ve adneksiyel kitlenin USG bulgularını temel alarak adneksiyel kitleler için bir malignite risk indeksi (RMI) oluşturmuştur. Tingulstad et al. (5) aynı parameterleri kullanarak RMI 2’yi ortaya çıkarmıştır. Daha sonra da 1999’da adneksiyel kitlelerde benign-malign ayırımını daha başarılı şekilde yaptığına inandığı RMI 3’ü önermiştir (6). En son olarak Yamamoto et al. (7) USG’de adneksiyel kitlenin boyutunun malignite riskini arttırdığını belirterek yeni bir skala olan RMI 4’ü oluşturmuştur. Çalışmamıza Kasım 2009-Mayıs 2013 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’nda adneksiyel kitle ön tanısıyla laparatomi ya da laparaskopik cerrahi yapılan hastalar dâhil edilmiştir. Çalışmamızda dâhil edilen toplam 83 hasta ovarian kist yada pelvik kitle nedeniyle planlanmış cerrahi yapılan, geçirilmiş malignite öyküsü olmayan, 18 yaşın üstünde, beyaz ırktan, Düzce ilinde yaşayan ve gebe olmayan hastalardan seçilmiştir. Operasyondan önce tüm hastalardan onam formu alınmıştır. Tüm hastalardan adneksiyel kitle eksize edilmiştir. Hastalardan alınan tüm materyaller Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı’nda histopatolojik olarak değerlendirilmiştir. Son 1 yıl içinde âdet görmeyen hastalar postmenopozal dönemde kabul edilmiştir. Son âdet tarihini net olarak bilmeyen ancak 55 yaş üstü kadınlar da postmenopozal dönemde olarak değerlendirilmiştir. Hastalara ait tüm bilgiler Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi kayıtlarından retrospektif olarak elde edilmiştir. Benign adneksiyel kitleler arasında en sık OMA, seröz kistadenomlar ve matür kistik teratomlar karşımıza çıkmaktadır (1,8). OMA, Evre 3 (orta derece) ve evre 4 (ciddi) endometriosiste saptanan ovaryen endometriotik kistlerdir. Bu patolojiler sonucunda hastaların çoğunda subfertilite, disparoni, dismenore ortaya çıkmaktadır. Ancak bir grup hastada infertilite öyküsü olmaksızın ya da semptom ortaya çıkmaksızın yapılan abdominal cerrahi sırasında endometriosis ve/veya OMA ilk defa saptanabilmektedir (9). Matür kistik teratomlar germ hücrelerinden köken alan ve üç germ tabakası yapılarını içeren kistik yapılardır. Tüm ovaryen tümörlerin % 15’ini oluşturmaktadır (10). Matür kistik teratomlar tipik USG görünümleriyle diğer ovaryen tümörlerden ayırt edilmeye çalışılır (11). Ancak, Faschingbauer ve ark. (12) 2012 yılında deneyimli hekimler tarafından yapılan USG’de bile matür kistik teratom saptanmasındaki sensitiviteyi % 65 olarak bulmuştur. Çalışmamızın amacı adneksiyel kitlelerde benignmalign ayrımı için kullanılan dört adet malignite risk indeksinin (RMI 1, RMI 2, RMI 3 ve RMI 4) ve Ca 125’in en sık saptanan benign adneksiyel kitlelerden olan OMA ve matür kistik teratomun preoperatif tanısındaki etkinliğini incelemektir. Tüm hastalardan preoperatif olarak 3 cc periferik venöz kan steril tüplere alınarak vakit kaybedilmeden laboratuvarda dk.’da 3000 devir olacak şekilde 15 dk. santrifüj edilmiştir. Elde edilen serum örnekler Roche Hitachi Cobas 6000 E 601 cihazına yerleştirilmiştir. Elektrokemülimünesans yöntemi kullanılarak Ca 125 düzeyi tespit edilmiştir. Değerler IU/ml olarak belirtilmiştir. Serum Ca 125 normal düzeyinin üst sınırı 30 iu/ml olarak kabul edilmiştir. RMI skoru hastalara ait yapılan transvajinal USG sonuçları (U), hastanın menapoz durumu (M) ve preoperatif olarak ölçülen Ca 125 değerleri (U/mL) çarpılarak oluşturulmuştur. Hesaplamalar yapılırken U ve M değerleri her RMI skalası (RMI 1, RMI 2 ve RMI 3) için farklı şekilde skorlanmıştır (4-6) (Tablo 1). RMI 4’te, ilave olarak transvajinal USG’de ölçülen kitlenin en uzun boyutu (S) da bir değişken olarak hesaplamaya dâhil edilmiştir (7) (Tablo 1). Total USG skorları (U) transvajinal USG’de şüpheli malignite bulgusu olabilecek bulgulara göre oluşturulmuştur. Bu bulgular USG’de multiloküler kistik lezyon, solid alan, bilateralite, asit ve intraabdominal metastaz saptanmasıdır. 119 JOPP Derg 5(3):118-124, 2013 Tablo 1. RMI indekslerinin katsayıları. Parametreler RMI 1 Jacobs et al. USG skoru (U) özellik yok 1 özellik ≥ 2 özellik Menopoz skoru (M) Premenopozal dönem Postmenopozal dönem CA-125 (U/mL) Kitlenin USG boyutu (S) < 7 cm ≥ 7 cm a b RMI 2 Tingulstad et al. (4) RMI 3 (6) Tingulstad et al. RMI 4 (7) Yamamoto et al. (8) 0 1 3 1 1 4 1 1 3 1 1 4 1 3 - 1 4 - 1 3 - 1 4 - - - - 1 2 U x M x Ca 125 = RMI 1/2/3 hesaplanırken. U x M x Ca 125 = RMI 4 hesaplanırken. Tablo 2. Bening adneksiyel kitlelerin histopatolojik olarak dağılımı. N % Matür kistik teratom Endometrioma Seröz kistadenom Müsinöz kistadenom Paratubal/paraovaryen kist Follikül kisti Myoma uteri Korpus Hemorajikum kisti Korpus Luteum kisti Fibroma/tekoma Tubo-ovaryen abse Bening brenner tümörü Struma ovari 19 14 17 6 7 5 3 3 3 2 2 1 1 22.8 16.8 20.4 7.2 8.4 6.0 3.6 3.6 3.6 2.4 2.4 1.2 1.2 Toplam 83 100 Tablo 3. Ca125 düzeyi, RMI 1, RMI 2, RMI 3 ve RMI 4 değerlerinin OMA varlığını öngörebilme düzeyleri. % 95 Güven Aralığında Ca 125 (iu/ml) RMI 1 RMI 2 RMI 3 RMI 4 AUC Alt Sınır Üst Sınır P değeri* 0.783 0.758 0.762 0.790 0.700 0.631 0.596 0.625 0.657 0.546 0.936 0.919 0.900 0.923 0.854 0.001 0.002 0.002 0.001 0.019 *P<0,05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. İstatistiksel yöntem Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, oran ve frekans değerleri kullanılmıştır. Etki düzeyi ROC eğrisi ile araştırılmıştır. 120 Sensitivity Tanı ROC Curve 1- Specificity Şekil 1. Ca125 düzeyi, RMI 1, RMI 2, RMI 3, RMI 4 değerlerinin OMA için sensitivite ve spesifitesi. Uyumluluk Kappa uyum testi ile kontrol edilmiştir. Analizlerde SPSS 21.0 programı kullanılmıştır. P<0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Sonuçlar Çalışmamıza dâhil edilen hastaların ortalama yaşı 45.49±11.97 yıl (21-83) olarak bulunmuştur. Preoperatif olarak ölçülen Ca125 değeri ortalama 27.23±37.95 iu/ml (1-223) olarak tespit edilmiştir. Adneksiyel kitlelerin USG’de ölçülen boyutu ortalama 80.67±34.25 mm (25-260) olarak saptanmıştır. Hastalardan 25’inin (% 30.1) menopozda olduğu tespit edilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen benign adneksiyel kitlelerin histopatolojik olarak dağılımı Tablo 2’de gösterilmiştir. A. Yavuzcan ve ark., Dört Farklı Malignite Risk İndeksinin (RMI 1-4) Endometrioma ve Matür Kistik Teratom Ayırıcı Tanısında Etkinliklerinin Değerlendirilmesi Ca125 düzeyi, RMI 1, RMI 2, RMI 3 ve RMI 4 değerlerinin OMA’nın diğer benign adneksiyel kitlelerden ayrımının yapılmasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde öngörü gücüne sahip sahip olduğu tespit edilmiştir (p=0.001; p=0.002; p=0.002; p=0,001 ve p=0.019 sırasıyla). Ca125 düzeyi ve tüm RMI 1-4 değerleri için % 95 güvenlik aralığında (% 95 CI) eğri altındaki kalan alan (AUC) anlamlı bulunmuştur (Tablo 2) (Şekil 1). OMA’nın tespitinde Ca125 düzeyi, RMI 1, RMI 2, RMI 3 ve RMI 4 değerlerinin her biri için cut off değeri tespit edilmiştir. Daha sonra her bir cut off değeri için sensitivite, spesifite, pozitif kestirim değeri (PPV), negatif kestirim değeri (NPV) ve p değeri hesaplanmıştır (Tablo 4). İstatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde RMI 1 için cut off değeri 46 bulunmuştur ve OMA ayırıcı tanısında % 78.6 duyarlılık; % 71.0 özgüllük; % 35,5 PPV; % 94.2 NPV ile başarı düzeyi en yüksek olan indeks olarak saptanmıştır. RMI 3 46 cut off değerinde, OMA’nın preoperative saptanmasında, pozitif ve negatif ayrımı yapmada anlamlı öngörü gücü en yüksek ikinci indeks olarak tespit edilmiştir (% 78.6 duyarlılık; % 75.4 özgüllük; % 39.3 PPV, % 94,5 NPV) (Tablo 4). RMI 1, RMI 2 ve RMI 3 indekslerinde cut off değeri 46 olarak bulunmuştur, ancak RIM 4 için 73 cut off değerinin 46 cut off değerinden daha etkin olduğu saptanmıştır (% 78.6 duyarlılık; % 71.0 özgüllük; % 33.3 PPV; % 92,5 NPV) (Tablo 4). Ca125’in OMA tanısındaki etkinliği RMI 1 ve RMI 3’ten düşük bulunmuştur. Ca125 18,5 iu/ml cut off değerinde % 78.6 duyarlılık; % 71.0 özgüllük; % 35,5 PPV; % 94.2 NPV değerlerine sahip olduğu belirlenmiştir. Ca125 değeri, RMI 1, RMI 2, RMI 3, RMI 4 değerlerinin matür kistik teratom ile diğer benign adneksiyel kitleler arasında ayırıcı tanıda ve pozitif/negatif ayrımı yapmada istatistiksel olarak anlamlı etkinliği Tablo 5. Ca125 düzeyi ,RMI 1,RMI 2,RMI 3 ve RMI 4 değerlerinin matür kistik teratom varlığını öngörebilme düzeyleri. % 95 Güven Aralığında Ca 125 RMI 1 RMI 2 RMI 3 RMI 4 AUC Alt Sınır Üst Sınır P değeri* 0.434 0.528 0.537 0.521 0.597 0.299 0.391 0.401 0.384 0.460 0.570 0.666 0.673 0.657 0.733 0.386 0.708 0.626 0.786 0.203 *p<0,05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. saptanmamıştır (p=0.386; p=0.708; p=0.626; p=0.786 ve p=0.203 sırasıyla) (Tablo 5). Tartışma Pelvik kitlelerin tanısının konulması ve benign/ malign ayrımının tedavi öncesi klinik parametreler ışığında belirlenmesi büyük önem taşımaktadır. Bu ayrımın erken dönemde yapılması hastanın tedavi öncesinde daha iyi bilgilendirilmesini sağlamaktadır (13). Ayrıca yüksek duyarlılığa sahip bir adneksiyel kitle değerlendirme indeksi ile malign bir adneksiyel kitleye sahip hastaya ameliyat öncesinde uygun cerrahi planlanabilir ve gerek görüldüğünde hasta ileri bir merkeze operasyon amacıyla yönlendirilebilir. Meray ve ark. (14) yaptıkları çalışmada adneksiyel kitlerin preoperatif değerlendirmesinde kullanılan RMI skalasının epitelial over kanseri ve borderline tümör prevelansı yüksek toplumlarda etkinliğinin düşük olduğu bildirmiştir. Tanrıverdi ve ark. (13) ise 114 adet pelvik kitleyi inceledikleri çalışmalarında RMI skalasının adneksiyel kitlelerde benign-malign ayrımını başarılı şekilde yapamadığını belirtmiştir. Öte yandan RMI skalasının non epitelial over malignitelerde yüksek oranda başarılı olduğu iddia edilmektedir (15). RMI skalalarının epitelial over tümörlerindeki etkinlikleriye ilgili net bir konsensüsün sağla- Tablo 4. OMA’nın tespitinde Ca125 düzeyi, RMI 1, RMI 2, RMI 3, RMI 4’ün sensitivite, spesifite, PPV, NPV prediktif değerler ve p değerleri. Cut-off Ca 125 (iu/ml) RMI 1 RMI 2 RMI 3 RMI 4 RMI 4* 18,5 46 46 46 46 73 Sensitivite Spesifite PPV NPV P değeri* % 78.6 % 78.6 % 78.6 % 78.6 % 78.6 % 71.4 % 71.0 % 76.8 % 68.1 % 75.4 % 55.1 % 71.0 % 35,5 % 40.7 % 33.3 % 39.3 % 26.2 % 33.3 % 94.2 % 94.6 % 94.0 % 94,5 % 92.7 % 92,5 0.000 0.000 0.001 0.000 0.022 0.003 *P<0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. 121 JOPP Derg 5(3):118-124, 2013 namaması bu indekslerin germ hücreli tümörler yada seks kord stromal tümörler gibi non epitelial over tümörlerinde başarısının nasıl olduğu sorusunu gündeme getirmiştir. Numanoglu ve ark. (16) 2013 yılında fibrom ve fibrotekomaların preoperatif tespitinde RMI skorlarının etkinliklerini değerlendirmiştir. Ancak, fibrom ve fibrotekoma için yüksek yanlış pozitiflik oranı ve çok düşük duyarlılık bulmuşlardır. Çalışmamızda da non epitelial bening adneksiyel kitlelerden olan OMA ve matür kistik teratomun tanısında dört farklı RMI skalasının etkinlikleri değerlendirilmiştir. Bening adneksiyel kitlelerde ise histolojik tip ve kitlenin yapısını öngörebilmek için gri-skala TV-USG’de saptanan spesifik morfolojik özelliklerden yararlanılmaktadır (17). Patern tanıma yöntemi olarak bilinen bu yöntemin hekimin tecrübesine bağlı olduğu gösterilmiştir. OMA’larda buzlu cam görünümü ya da matür kistik teratomlarda fokal ya da diffüz hiperekojen görünüm klasik patern olarak belirtilse de adeneksiyel kitlelerin tanısında TV-USG’de yapılan subjektif değerlendirmelerin yanlış negatif sonuç verebileceğini gösteren yayınlar mevcuttur (12,18). Ca125 yıllardır endometriosis/OMA tanı ve takibinde kullanılmaktadır. Kitawaki ve ark. (19) OMA bulunan hastaların % 10.6’sının, orta ve şiddetli endometriosis olan hastaların % 15.6’sının normal Ca125 serum düzeyine sahip olduğunu belirtmiştir. Endometriosis ve OMA’nın tanısında altın standart halen laparaskopidir. Matür kistik teratomlarda tümör belirteçlerinin kullanımı kısıtlıdır. Alcázar ve ark. (18) matür kistik teratomların yalnızca % 14’ünde Ca125’i yüksek bulmuştur. Matür kistik teratomlarda direkt grafilerde iskelet sistemine ait matür elemanlar görülmediği sürece MRG (Manyetik Rezonans Görüntüleme) veya USG’deki görünümü tanıya yardımcı olmaktadır (10). Matür kistik teratom ve OMA için kullanılabilecek objektif bir değerlendirme indeksi ile cerrahi tedavi uygulanacak hasta sayısının azalacaktır ve kitlenin natürüne göre laparaskopik ya da laparatomik cerrahi seçiminin daha kolay yapılabilecektir. İnfetilite tedavilerinde başarıyı etkileyen faktörlerden birisi over rezervidir. OMA’ların herhangi bir cerrahi girişim uygulanmamasına rağmen, over rezervini azalttıkları bilinmektedir (20). Günümüzde OMA’ların eksize edilmesinin fertiliteye katkısı tartışılır hale gelmiştir (21). İnfertilite dışında kronik pelvik ağrı ve 122 malignitenin dışlanamadığı durumlarda yapılan kistektomi sonrasında 5 yıl içinde OMA’nın % 15-30 oranında nüks ettiği saptanmıştır (22). ESHRE (European Society of Human Reproduction and Embryology) tarafından infertil hastalarda 4 cm ve üstü OMA’larda kistektomi önerilse (23) de pratikte başta Amerika olmak üzere birçok ülkede hekimler infertil hastalarda OMA’lara yönelik cerrahi işlem yapmamaktadır. Semptomatik olmadıkça, hızlı büyüme göstermedikçe veya malignite lehine USG’de değişiklik saptanmadığı sürece gereksiz cerrahiden kaçınılarak 6-12 aylık aralıklarla OMA’lar takip edilebilir. Ancak, takibe başlamadan önce OMA tanısının etkin bir biçimde konulması gerekmektedir. Çalışmamızda RMI 1’in OMA saptanmasında % 78.6 duyarlılık; % 71.0 özgüllük; % 35,5 PPV; % 94.2 NPV’ye sahip olduğu saptanmıştır. Çalışmamıza göre RMI 1 ve RMI 3, geleneksel olarak OMA tanısında kullanılan Ca 125’ten daha başarılı bulunmuştur. Ancak, 2012 yılında yapılan geniş çaplı bir derlemede patern tanıma yöntemi ile OMA’lara % 77.0– 88.4 arasında duyarlılık ve 97.1-98.0 arasında özgüllük ile gri-skala iki boyutlu TV-USG’de tanı konduğu bildirilmiştir (24). Sokalska ve ark. (25) da 199 adet OMA’da TV-USG’deki patern tanıma yöntemi kullanarak % 77 duyarlılık, % 98 özgüllük değerleri bildirmiştir. TV-USG’deki patern tanıma yöntemi OMA tanısında RMI 1 ve RMI 3 indekslerine göre daha yüksek özgüllüğe sahip gözükmektedir. Zeyneloğlu ve ark. (26) tarafından matür kistik teratomların torsiyon, rüptür ve malignite riski nedeniyle cerrahi olarak çıkarılmaları gerektiği bildirilmektedir. Levine ve ark. (27) tarafından da matür kistik teratomlara hasta hangi yaş grubunda olursa olsun eksizyon önerilmektedir. Matür kistik teratomlarla ilgili cerrahinin önemli zorlukları vardır. İçerdiği yağ asitleri ve irritatif enzimatik yapılar nedeniyle peroperatif rüptüre olan matür kistik teratomlarda kimyasal peritonit riski vardır. Bu nedenle matür kistik teratomlar eksize edilirken onkolojik cerrahi standartlara uygun şekilde davranılması gerekmektedir (28). Özellikle 2 cm’nin altındaki kistlerin preoperatif TV-USG’de incelemede saptanamadığı bildirilmiştir. Primer cerrahi sırasında eksize edilmeyen bu minik matür kistik teratomlar sonradan rekürrense neden olmaktadır (10). Rüptür olasılığının 5 cm’nin üzerindeki matür kistik teratomlarda arttığı ve laparoskopik eksizyonlarda rekürrensın daha sık olduğu çeşitli yayınlarda göste- A. Yavuzcan ve ark., Dört Farklı Malignite Risk İndeksinin (RMI 1-4) Endometrioma ve Matür Kistik Teratom Ayırıcı Tanısında Etkinliklerinin Değerlendirilmesi rilmiştir (24,29). Bu nedenle preoperatif net tanı koyabilmek amacıyla çalışmamızda Ca 125 ve RMI 1-4 değerleri matür kistik teratomlar ile diğer benign andeksiyel kitleler arasında karşılaştırılmıştır. Ancak, çalışmamızda matür kistik teratomların tanısında yararlı olacak bir Ca125 ya da RMI cut-off değeri tespit edilememiştir. Çalışmamıza göre RMI 1 ve 3 ölçekleri OMA’nın preoperatif klinik tanısında Ca125’e göre daha etkin bulunsa da rutin tanı ve takipte güvenle kullanılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalar gerekmektedir. Subjektif ve tecrübe bağımlı bir yöntem olmasına rağmen, USG’de patern tanıma metodu matür kisitk teratom ve OMA’nın preoperatif tanısında halen en etkin seçenek olarak gözükmektedir. KAYNAKLAR 1. Drake J. Diagnosis and management of the adnexal mass. Am Fam Physician 1998;57:2471-6. PMid:9614415 2. Van Calster B, Timmerman D, Bourne T, Testa AC, Van Holsbeke C, et al. Discrimination between benign and malignant adnexal masses by specialist ultrasound examination versus serum CA-125. J Natl Cancer Inst 2007;99:1706-14. http://dx.doi.org/10.1093/jnci/djm199 PMid:18000221 3. Paramasivam S, Tripcony L, Crandon A, Quinn M, Hammond I, et al. Prognostic importance of preoperative CA 125 in International Federation of Gynecology and Obstetrics stage I epithelial ovarian cancer: an Australian multicenter study. J Clin Oncol 2005;23: 5938-42. http://dx.doi.org/10.1200/JCO.2005.08.151 PMid:16087942 4. Jacobs I, Oram D, Fairbanks J, Turner J, Frost C, et al. A risk of malignancy index incorporating CA 125, ultrasound and menopausal status for the accurate preoperative diagnosis of ovarian cancer. Br J Obstet Gynaecol 1990;97:922-9. http://dx.doi.org/10.1111/j.1471-0528.1990.tb02448.x PMid:2223684 5. Tingulstad S, Hagen B, Skjeldestad FE, Onsrud M, Kiserud T, et al. Evaluation of a risk of malignancy index based on serum CA125, ultrasound findings and menopausal status in the pre-operative diagnosis of pelvic masses. Br J Obstet Gynaecol 1996;103:826-31. http://dx.doi.org/10.1111/j.1471-0528.1996.tb09882.x PMid:8760716 6. Tingulstad S, Hagen B, Skjeldestad FE, Halvorsen T, Nustad K, et al. The risk-of-malignancy index to evaluate potential ovarian cancers in local hospitals. Obstet Gynecol 1999;93:448-52. PMid:10074998 7. Yamamoto Y, Yamada R, Oguri H, Maeda N, Fukaya T. Comparison of four malignancy risk indices in the preoperative evaluation of patients with pelvic masses. Eur J Obstet Gynecol Reprod Biol 2009;144: 163-7. http://dx.doi.org/10.1016/j.ejogrb.2009.02.048 PMid:19327881 8. Guerriero S, Alcazar JL, Ajossa S, Lai MP, Errasti T, et al. Comparison of conventional color Doppler imaging and power doppler imaging for the diagnosis of ovarian cancer: results of a European study. Gynecol Oncol 2001;83:299. http://dx.doi.org/10.1006/gyno.2001.6377 PMid:11606088 9. Moen MH, Muus KM. Endometriosis in pregnant and nonpregnant women at tubal sterilisation. Hum Reprod 1991;6:699-702. PMid:1939552 10.Comerci JT Jr, Licciardi F, Bergh PA, Gregori C, Breen JL. Mature cystic teratoma: a clinicopathologic evaluation of 517cases and review of the literature. Obstet Gynecol 1994;84(1):22-8. PMid:8008317 11. Mais V, Guerriero S, Ajossa S, Angiolucci M, Paoletti AM, et al. Transvaginal ultrasonography in the diagnosis ofcystic teratoma. Obstet Gynecol 1995;85:48-52. http://dx.doi.org/10.1016/0029-7844(94)00323-6 12.Faschingbauer F, Benz M, Häberle L, Goecke TW, Beckmann MW, et al. Subjective assessment of ovarian masses using pattern recognition: the impact of experience on diagnostic performance and interobserver variability. Arch Gynecol Obstet 2012;285:1663-9. http://dx.doi.org/10.1007/s00404-012-2229-2 PMid:22262493 13.Tanrıverdi HA, Sade H, Akbulut V, Barut A, Bayar Ü. Clinical and Ultrasonographic Evaluation of Pelvic Masses. J Turkish-German Gynecol Assoc 2007;8:6770. 14. Meray O, Türkçüoğlu I, Meydanlı MM, Kafkaslı A. Risk of malignancy index is not sensitive in detecting non-epithelial ovarian cancer and borderline ovarian tumor. J Turkish German Gynecol Assoc 2010;11:22-6. 15.Ertaş S, Vural F, Köse G, Coşkun ADE, Tüfekçi EC, Aka N. The predictive value of measurement of malignancy risk index in adnexial masses. Journal of Clinical and Experimental Investigations 2013 baskıda. 16.Numanoglu C, Kuru O, Sakinci M, Akbayır O, Ulker V. Ovarian fibroma/fibrothecoma: retrospective cohort study shows limited value of risk of malignancy index score. Aust N Z J Obstet Gynaecol 2013;53:28792. http://dx.doi.org/10.1111/ajo.12090 PMid:23611791 17. Valentin L, Ameye L, Testa A, Lécuru F, Bernard JP, et al. Ultrasound characteristics of different types of adnexal malignancies. Gynecol Oncol 2006;102:41-8. http://dx.doi.org/10.1016/j.ygyno.2005.11.015 PMid:16386783 18.Alcázar JL, Guerriero S, Mínguez JÁ, Ajossa S, Paoletti AM, et al. Adding cancer antigen 125 screening to gray scale sonography for predicting specific diagnosis of benign adnexal masses in premenopausal women: is it worthwhile? J Ultrasound Med 2011;30: 1381-6. PMid:21968488 19.Kitawaki J, Ishihara H, Koshiba H, Kiyomizu M, 123 JOPP Derg 5(3):118-124, 2013 Teramoto M, et al. Usefulness and limits of CA-125 in diagnosis of endometriosis without associated ovarian endometriomas. Hum Reprod 2005;20:1999-2003. http://dx.doi.org/10.1093/humrep/deh890 PMid:15890727 20.Kim JY, Jee BC, Suh CS, Kim SH. Preoperative Serum Anti-Mullerian Hormone Level in Women with Ovarian Endometrioma and Mature Cystic Teratoma. Yonsei Med J 2013;54:921-6. http://dx.doi.org/10.3349/ymj.2013.54.4.921 PMid:23709427 PMCid:PMC3663244 21.Vercellini P, Somigliana E, Viganò P, Abbiati A, Barbara G, et al. Surgery for endometriosis-associated infertility: a pragmatic approach. Hum Reprod 2009; 4:254-69. http://dx.doi.org/10.1093/humrep/den379 PMid:18948311 22.Fedele L, Bianchi S, Zanconato G, Berlanda N, Raffaelli R, et al. Laparoscopic excision of recurrent endometriomas: long-term outcome and comparison with primary surgery. Fertil Steril 2006;85:694. http://dx.doi.org/10.1016/j.fertnstert.2005.08.028 PMid:16500340 23.Kennedy S, Bergqvist A, Chapron C, D’Hooghe T, Dunselman G, et al. ESHRE guideline for the diagnosis and treatment of endometriosis. Hum Reprod 2005;20:2698. http://dx.doi.org/10.1093/humrep/dei135 PMid:15980014 24.Alcázar JL, Aubá1 M, Ruiz-Zambrana Á, Olartecoechea B, Diaz D, et al. Ultrasound assess- 124 ment in adnexal masses: an update. Expert Review of Obstetrics & Gynecology 2012;7:441-9. http://dx.doi.org/10.1586/eog.12.49 25.Sokalska A, Timmerman D, Testa AC, Van Holsbeke C, Lissoni AA, et al. Diagnostic accuracy of transvaginal ultrasound examination for assigning a specific diagnosis to adnexal masses. Ultrasound Obstet Gynecol 2009;34:462-70. http://dx.doi.org/10.1002/uog.6444 PMid:19685552 26.Zeyneloğlu HB, Öktem M, Eroğlu D, Kuşçu E. Matür kistik teratomlara laparoskopik yaklaşım: Başkent Üniversitesi deneyimi. Türk Jinekoloji ve Obstetri Derneği Dergisi 2005;2:116-20. 27.Levine D, Brown DL, Andreotti RF, Benacerraf B, Benson CB, et al. Management of asymptomatic ovarian and other adnexal cysts imaged at US: Society of Radiologists in Ultrasound Consensus Conference Statement. Radiology 2010;256:943-54. http://dx.doi.org/10.1148/radiol.10100213 PMid:20505067 28.Norris HJ, Zirkin HJ, Benson WL. Immature (malignant) teratoma of the ovary: a clinical and pathologic study of 58 cases. Cancer 1976;37:2359-72. http://dx.doi.org/10.1002/1097-0142(197605)37: 5<2359::AID-CNCR2820370528>3.0.CO;2-Q 29.Laberge PY, Levesque S. Short-term morbidity and long-term recurrence rate of ovarian dermoid cysts treated by laparoscopy versus laparotomy. J Obstet Gynaecol Can 2006;28:789-793. PMid:17022919 Araştırma JOPP Derg 5(3):125-130, 2013 doi:10.5222/JOPP.2013.125 Düzce İlinde Nöral Tüp Defekti Saptanan Olguların Değerlendirilmesi Evaluation of the Patients with Neural Tube Defects in Düzce Province Ali YAVUZCAN, Seren TOPUZ, Mete ÇAĞLAR, Serdar DİLBAZ, Yusuf ÜSTÜN, Selahattin KUMRU Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı ÖZET SUMMARY Amaç: Nöral tüp defektleri (NTD) embriyoda nöral tüpün kapanmasındaki hatalar sonucu oluşmaktadır. Tüm dünyada NTD’lerin bütün formlarının insidansı 1000 canlı doğumda 1,4-2 arasındadır. Çalışmamızda NTD etiyolojisinde etkili olan faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Objective: Neural tube defect (NTD) is the result of the errors of neural tube closure in an embryo. All over the world the incidence of all forms of NTDs is between 1.4 to 2 per 1000 live births. We aimed to evaluate the factors that influence the etiology of NTD in our study. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2010 ila Mayıs 2013 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’nda yaşamla bağdaşmayan NTD bulunması nedeniyle terminasyon yapılan hastalar ve Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalı’nda NTD tanısıyla tedavi verilen hastalar bu çalışmaya dâhil edilmiştir. Kontrol grubu olarak Düzce İlinde sağlıklı tek canlı bebek doğumu gerçekleşen hastalar alınmıştır. Çalışma grubunda 30 ve kontrol grubu da 30 hasta olarak belirlenmiştir. Her iki grup arasında yaş, prekonsepsiyonel/konsepsiyonel dönemdeki folik asit replasmanı, önceki gebelikte NTD öyküsü, meslek, eş mesleği,maternal eğitim düzeyi, kronik hastalık öyküsü, sigara/alkol kullanımı, prekonsepsiyonel dönem ile gestasyonel vücut kitle indeksi (VKİ) değerleri arasındaki fark karşılaştırılmıştır. Material and Method: The patients undergoing termination of NTDs incompatible with life in Düzce University, Department of Obstetrics and Gynecology and treated with the diagnosis of NTDs in Duzce University, Department of Pediatrics from May 2010 to May 2013 were included in this study. The patients who gave birth one healthy live baby in Düzce province were considered as the control group. The study group consisted of 30 patients, and the control group of 30 patients. Maternal age, olic acid supplementation during preconception period or first trimester, history of a previous NTD-affected pregnancy, occupation, spouse’s profession, having a chronic disease, smoking, alcohol use, and difference of body mass index between the gestational and preconception period were compared. Bulgular: NTD riskine karşı gebelikte verilen folik asit desteği önemli bir koruyucu etken olarak saptanmıştır (p=0.018). Annenin eğitim düzeyinin artması ve babanın mesleği de NTD riskinde etkili olan diğer faktörlerdir (p=0.012 ve p=0.017). Results: A protective effect of the folic acid supplementation during pregnancy against the development of neural tube defects (NTDs), was found in our study (p=0,018). The level of education of mother and father’s profession were the other factors affecting the risk of NTD (p=0,012 and p=0,017). Sonuç: Ülkemizde NTD riskini etkileyen faktörlerin daha net ortaya konabilmesi için geniş kapsamlı ve randomize olarak yapılmış yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Conclusion: Randomized and controlled studies on larger patient populations are needed in order to unravel the underlying aetiology of NTDs in our county. Anahtar kelimeler: Düzce, nöral tüp defekteri, risk faktörleri Key words: Düzce, neural tube defects, risk factors GİRİŞ bir aşamasında ortaya çıkmaktadır (1). NTD’nin tüm dünyada insidansı 1000 canlı doğumda 1.4-2 arasındadır (2). NTD’ler; etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığı multifaktoryel kalıtım gösteren hastalıklardır. Nöral tüp defektleri (NTD) nöral tüpün kapanmasındaki hatalar sonucu oluşmaktadır. Gebeliklerde en sık ikinci görülen anomali olan NTD ve vertebra anomalileri, 6. hafta gibi embriyogenezin çok erken Alındığı tarih: 13.06.2013 Kabul tarihi: 20.08.2013 Yazışma adresi: Yrd. Doç. Dr. Ali Yavuzcan, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, 81000 Konuralp / Düzce e-posta: [email protected] 125 JOPP Derg 5(3):125-130, 2013 NTD’lerin ağır formları intrauterin dönemde veya doğumdan hemen sonra ölümle sonuçlanabilir. Yaşamla bağdaşabilen hafif formları ise neonatal dönemde ve/veya sonraki dönemlerde ciddi morbiditeye yol açmaktadır. Bu hastalar yaşam boyu süren nörolojik, ortopedik ve ürolojik sorunlar yaşamaktadır. NTD hastaların yaşam boyu sağlık giderleri ciddi mali yüke neden olmaktadırlar. Meningomyelo-selli bir olgu için 20 yıllık bir sürede yaklaşık 1.4 milyon dolarlık bir harcama gerekmektedir (3). Hastalığın risk faktörleri arasında NTD varlığı öyküsü, NTD’li partner varlığı, yakın akrabalarda NTD öyküsü, folik asit eksikliği, tip1 diabetes mellitus, obezite gibi medikal risk faktörleri ve pestisit, radyasyon, kurşun, anestezik ajan maruziyeti, maternal ateş ve sigara kullanımı gibi medikal olmayan risk faktörlerinin bulunduğu düşünülmektedir (4,5). Düşük sosyoekonomik düzeye sahip bölgede doğan çocuklarda, yüksek sosyoekonomik düzeye göre NTD’nin daha yüksek saptandığını belirten yayınlar mevcuttur (6,7). Çalışmamızda yaş, prekonsepsiyonel/konsepsiyonel dönemdeki folik asit replasmanı, önceki gebelikte NTD öyküsü, maternal meslek, eş mesleği, maternal eğitim düzeyi, kronik hastalık öyküsü, sigara/alkol kullanımı, prekonsepsiyonel dönem ile gestasyonel vücut kitle indeksi (VKİ) değerleri arasındaki farkın NTD gelişmesi üzerine etkileri karşılaştırılmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM Çalışmamıza Mayıs 2010 ilâ Mayıs 2013 tarihleri ararsında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’nda yaşamla bağdaşmayan NTD nedeniyle terminasyon yapılan hastalar ve Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalı’nda NTD tanısıyla tedavi verilen hastalar dâhil edilmiştir. Kontrol grubu olarak Düzce ilinde sağlıklı tek canlı bebek doğumu gerçekleşen hastalar alınmıştır. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi belirtilen tarihler arasındaki tüm doğum kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. NTD saptanan hastaların sosyodemografik özellikleri ebeveynlerle yüz yüze görüşülerek veya telefonla yapılan anketlerle değerlendirilmiştir. Aynı anket anomali tespit edilmeyen, sağlıklı gebelere de uygulanmıştır. Çalışmamızda Düzce ilinde NTD tespit edilen hastalar ile sağlıklı tekil doğum yapmış hasta126 lar arasında yaş, prekonsepsiyonel/konsepsiyonel dönemdeki folik asit replasmanı, önceki gebelikte NTD öyküsü, maternal meslek, eş mesleği, maternal eğitim düzeyi, kronik hastalık öyküsü, sigara/alkol kullanımı, prekonsepsiyonel dönem ile gestasyonel vücut kitle indeksi (VKİ) değerleri arasındaki fark karşılaştırılmıştır. NTD saptanan 30 hasta çalışma grubunu olarak kabul edilmiştir. Sağlıklı tekil doğum yapan 30 hasta kontrol grubunu oluşturmuştur. Baba mesleği olarak işsiz, memur, serbest meslek, işci ve çiftçi olarak sınıflama yapılmıştır. Anne mesleği ev hanımı veya çalışıyor olarak ayrılmıştır. Ankette eğitim olarak anne eğitimi eğitimsiz, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite mezunu şeklinde gruplara ayrılmıştır. Diyabet, tiroid disfonksiyonu, hipertansiyon benzeri hastalık öyküsü bulunanlar kronik hastalık öyküsü pozitif olarak değerlendirilmiştir. İstatiksel değerlendirme SPSS 19.0 (Statistical Program in Social Sciences) bilgisayar programı kullanılarak yapılmıştır. Veriler sayı, yüzde, ortalama ve ortalamanın standart hatası olarak belirtilmiştir. İstatistik analiz yöntemlerinden gruplar arasındaki karşılaştırmalar iki ortalamalar arasındaki farkın önemlilik testi “MannWhitney-U” ile yapılmıştır. Kategorik veriler “ki-kare” aracılığı ile karşılaştırılmıştır. P <0.05 değeri istatiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR Hastaların yaş ortalaması NTD grubunda 27.1±6.09 yıl, kontrol grubunda 26.3±3.79 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grup arasında maternal yaş açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmemiştir (p>0.05) (Grafik 1). NTD olan olguların 9’unda KONTROL NÖRAL TÜP DEFEKTİ Grafik 1. NTD olan ve olmayan olgularda anne yaşı dağılımı. A. Yavuzcan ve ark., Düzce İlinde Nöral Tüp Defekti Saptanan Olguların Değerlendirilmesi Tablo 1. Kontrol grubu ve NTD saptanan hastaların oluşturduğu grup arasında demografik verilerin karşılaştırılması. NTD n (%) Geblikte folik asit kullanımı Prekonsepsiyonel folik asit kullanımı Önceki gebelikte NTD öyküsü Kronik hastalık öyküsü Sigara/alkol kullanımı 12 (40) 2 (6.7) 1 8 (26.7) 8 (26.7) Kontrol P değeri n (%) 22 (73.3) 5 (17.2) 0 4 (13.3) 4 (13.3) 0.018 0.254 1 0.333 0.333 *P <0.05 değeri istatiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Tablo 2. Paternal meslek ile NTD arasındaki ilişki. Memur İşçi Serbest meslek Çiftçi Kontrol n (%) NTD n (%) P değeri 9 (30) 10 (33,3) 11 (36,7) 0 3 (10) 4 (28.6) 22 (73.3) 1 (3.3) 0,017 *P <0.05 değeri istatiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. erkek, 15’inde kız cinsiyet mevcuttur. Altısında cinsiyeti erken haftalarda gebelik sonlandırıldığı için net tespit edilememiştir. NTD izlenen hastalarda birinci trimestrda folik asit kullanım oranı (% 40) kontrol grubuna (% 73.3) göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha düşük bulunmuştur (p=0.018). Prekonsepsiyonel folik asit kullanımı oranı NTD olgularında % 6.7 (2 kişi), kontrol grubunda % 17.2 (5 kişi) olup, her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (p=0.254). NTD saptanan olgularda yalnızca 1’inde önceki gebelikte NTD öyküsü mevcuttur. Kontrol grubunda ise hiçbir hastada önceki gebelikte NTD öyküsü yoktur. İki grup arasında önceki gebelikte NTD öyküsü açısından istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (p>0.05). NTD saptanan olgularda 8 kişide (% 26.7) kronik hastalık mevcuttur. Kontrol grubunda ise 4 kişide (% 13.3) kronik hastalık olduğu saptanmıştır. Her iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.333). Sigara kullanım öyküsü her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemekteydi (p=0.333). Çalışmamıza katılan olguların hiçbirinde alkol kullanım öyküsü yoktur. Hastanın gebelik öncesine göre VKİ’ndeki değişimin NTD üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi saptanmamıştır (P=0.084) (Tablo 1). Tablo 3. Maternal eğitim düzeyi ile NTD arasındaki ilişki. İlkokul Ortaokul Lise Üniversite Kontrol n (%) NTD n (%) P değeri 8 (26.7) 5 (16.7) 12 (40) 5 (16.7) 11 (36.7) 13 (43.3) 6 (20) 0 0.012 *P <0.05 değeri istatiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Maternal ev hanımlığı NTD grubunda istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha fazla izlenmiştir. Ev hanımı olan olguların (24 kişi) % 60’ında NTD izlenmiştir. Eş mesleği ile NTD varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0.017) (Tablo 2). Serbest meslek alanında çalışan babalarda NTD daha fazla (% 73.3 / 22 kişi) izlenmiştir. Çalışmamızda maternal eğitim düzeyi arttıkça istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde NTD insidansının azaldığı saptanmıştır (p=0.012) (Tablo 3). TARTIŞMA Epidemiyolojik bulgular NTD prevalansının bölgesel ve demografik özelliklere göre değiştiğini göstermektedir (8). NTD sıklığının Batı Anadolu’da en düşük , Kuzey ve Doğu Anadolu’da en yüksek olduğu saptanmıştır. Çernobil’deki nükleer faciadan sonra sonra İzmir’de binde 8.9 ve Bursa’da binde 20.0’ye civarında NTD sıklığı bildirilmiştir. Her ne kadar ülkemizde arşiv sistemindeki yetersizlikler ve düşük olgu sayıları nedeniyle kesin rakamlar belirlenemese de NTD sıklığının Avrupa ve Amerika’dan daha yüksek olduğunu düşünülmektedir (9). NTD’nin etiyolojisi tam olarak hâlen anlaşılamamıştır. Nöral tüpün gelişimi, genler tarafından sıkı şekilde kontrol edilen ve çevresel faktörlerden etkilenen çok basamaklı bir süreçtir (10,11). Annenin yetersiz beslenmesi, obezite, diabetes mellitus, hipertansiyon gibi sağlık sorunları, maruz kalınan çevresel kirleticiler gibi birçok etkenin nöral tüpün hatalı kapanmasına neden olabileceği gösterilmiştir. Yapılan çeşitli geniş kapsamlı çalışmalarda NTD coğrafi bölgeye, ebeveynin sosyoekonomik durumuna göre farklı insidans gösterdiği saptanmıştır (12,13). Genel olarak anne yaşının NTD riskinde minimal bir artışa neden olduğu düşünülmektedir. NTD riski ile anne yaşı arasındaki ilişkiyi inceleyen sınırlı sayıda 127 JOPP Derg 5(3):125-130, 2013 çalışmada çok genç ya da 40 yaş üstü gebelikle bağlantısı gösterilmiştir (11,14). Polonya’da yapılan geniş çaplı bir araştırmada da genç anne yaşının NTD riskinde minimal de olsa bir artışa neden olduğu bildirilmiştir (15). Ancak, literatürdeki bu bilgilerin aksine çalışmamızda NTD ile anne yaşı arasında bir ilişki saptanamamıştır. Artan anne yaşı primer olarak kromozamal anomalilere eşlik etmektedir. Gedikbaşı ve ark. (1) izole vertebral anomalilerine karyotip anormalilerinin eşlik etme olasılığının düşük olduğunu ve bu nedenle karyotip analizine gerek duymadıkları bildirmiştir. Bizim çalışmamızda da NTD ile anne yaşı arasında ilişki saptanmamıştır. Gupta ve ark. (16) kuzey Hindistan popülasyonunda gebelikteki dislipidemi ile NTD arasındaki ilişkiyi araştırdıkları bir çalışmada, obez kadınlarda NTD riskinin daha yüksek olduğunu saptamıştır. Benzer şekilde gebelikte olan VKİ değişiminin de NTD riskini arttırdığı öngörülmektedir. Ray ve ark. yaptıkları çalışmada, 420.362 gebeye ait dataları incelemiş ve gebelikte artan VKİ ile NTD arasında anlamlı bir ilişki saptamışlardır (17). Feldman B ve ark. (18) yaptıkları çalışmada, prekonsepsiyonel ve konsepsiyonel dönem arasındaki değişimden bağımsız olarak NTD riskinde obez ve obez olmayan kadınlar arasında fark olmadığını bildirmiştir. Çalışmamızda da prekonsepsiyonel dönem VKİ ile gebelikteki VKİ arasındaki değişimin NTD riski üzerine bir etkisi saptanmamıştır. Anne ve baba mesleği ile NTD ilişkisi tam olarak kesinliğe kavuşturulamamıştır. Meslekleri temizlik ve tarım alanında olan kadınlarda NTD için artmış risk rapor edilmiştir. Matte ve ark. (19) yaptığı bir çalışmada, annenin hemşire olması ile özellikle spina bifida ve anensefali arasında artmış risk bulunmuştur. Anensefali ve baba mesleğinin ilişkisinin araştırıldığı bir çalışmada solvent maruziyeti ile ilgili mesleklerde anensefalili çocuk sahibi olma riski yüksek bulunmuştur (20). Öte yandan Irgens ve ark. (21) 2000 yılında NTD ile babanın mesleği arasındaki ilişki ile ilgili yaptıkları çalışmada, istatistiksel olarak anlamlı sonuçlara ulaşamamıştır. Yaptığımız çalışmada NTD izlenen olgularda babaların sıklıkla serbest meslekle uğraşmakta oldukları tespit edilmiştir. Çalışmamızda spermatogenezde kromozomal defektler oluşturacak şekilde ağır sanayi ya da solvent maruziyetine maruz işlerde çalışan babalar da serbest meslek yapıyor 128 kabul edilmiştir. Annenin çalışıyor yada ev hanımı olması ise çalışmamıza göre NTD üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir etki göstermemektedir. Gebeliğin ilk 12 haftasında verilen günlük 400 mikrogram folik asit desteğinin NTD’leri azalttığı bilinmektedir. Macaristan’da yapılan bir çalışmada, ilk trimestrde folik asit ve multivitamin desteği alan kadınlarda tüm malformasyonların % 50 azaldığı gözlenmiştir. Folat ve multivitamin desteği alan kadınlarda NTD saptanmamıştır (22,23). Rekürren NTD’nin önlenmesini amaçlayan bir randomize çalışmada folat rekürrens riskini % 75 azaltırken, yalnızca multivitaminlerin riski % 20 azalttığı gözlenmiştir (24). Yaptığımız çalışmada da NTD saptanan olgularda folik asit kullanım oranının düşük olduğu gösterilmiştir. Gebelik öncesinde en az 90 gün öncesinden başlanan 0.4-1.0 mg arasındaki folik asit replasmanının NTD riskini belirgin olarak azaltığına dair güçlü kanıtlar vardır. İran’da yapılan bir araştırmada, prekonsepsiyonel folik asit kullanımının; NTD sıklığını ek anomalilerin varlığında % 79, normal gebeliklerde % 94 azalttığı bildirilmiştir (25). 2007 yılında Kanada Jinekoloji ve Obstetri Derneği tarafından prekonsepsiyonel dönemde folik asit desteğinin başlaması önerilmiştir (26). Ancak, çalışmamızda prekonsepsiyonel dönemde folik asit replasmanı alan ve almayan hastalar arasından NTD sıklığının değişmediği saptanmıştır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de prekonsepsiyonel folik asit kullanımı çok düşük düzeydedir. Çalışmamızda da NTD grubunda 2, kontrol grubunda yalnızca 5 hasta prekonsepsiyonel folik asit desteği almışlardır. Maternal kronik hastalıklar içinde NTD ile ilişkisi en fazla araştırılan diabetes mellitustur. İngiltere, Galler ve Kuzey İrlanda’yı içeren kapsamlı bir çalışmada diyabetli kadınlarda sinir sistemi anomalileri, özellikle NTD’nin 4.2 kat arttığını bildirilmiştir (27). Glukoz dengesinde rol oynayan genetik varyantlara bağlı olarak NTD riskinin arttığı bildirilmektedir (28). Apopitosiste etkin rol oynayan protein kinaz C’nin diyabete bağlı NTD gelişimdeki etkisi de Cao ve ark. (29) tarafından ispatlanmıştır. Maternal tiroid disfonksiyonu ve hipertansiyonun NTD üzerine etkisi ile ilgili literatürde yeterli kanıt bulunmamaktadır (30). Çalışmamızda ise kronik hastalıklar ile NTD arasın- A. Yavuzcan ve ark., Düzce İlinde Nöral Tüp Defekti Saptanan Olguların Değerlendirilmesi da anlamlı bir birliktelik tespit edilememiştir. Çalışmamızda NTD’li bebek öyküsü olan grup ile kontrol grubu arasında maternal sigara kullanımı açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışmamızda alkol kullanımı olan hasta yoktur. Sigara ile NTD arasındaki ilişkiyle ilgili çelişkili sonuçlar mevcuttur. Sigara kullanmayan kadınlarda, partnerlerinin sigara kullanması nedeniyle bile NTD gelişme riskinin arttığı saptanmıştır (31). ABD’de aktif olarak günde 25 adet veya daha fazla sigara içen kadınlarda NTD riskinde artış görülmüştür (32). Bunun yanında sigara, alkol, kahve tüketiminin konjenital defektlerle ilişkisinin araştırıldığı bir çalışmada sigara tüketimi ile doğumsal anomaliler arasında hiçbir tutarlı kanıt bulunamamıştır (33). Düşük anne eğitim düzeyinin NTD için yüksek risk oluşturduğu gösterilmiştir (7). Çin’deki bir epidemiyolojik araştırmada, düşük eğitim düzeyinin bebeklerde NTD dâhil tüm konjenital defektlerin görülme riskini arttığı görülmüştür (34). Çalışmamızda da maternal eğitim düzeyi arttıkça NTD insidansının azaldığı saptanmıştır. Bu sonuç ülkemizde bölgeler arasındaki farktan da anlaşıldığı üzere maternal eğitim düzeyinin maternal beslenme özellikleri, gelir düzeyi ve çevresel faktörler üzerine etkili olmasıyla açıklanabilir. Çalışmamızda NTD gelişimi ile ilgili bazı risk faktörleri tespit edilmiş olsa da ülkemizde NTD ile ilişkili faktörlerin net olarak ortaya konabilmesi için geniş kapsamlı ve tüm coğrafi bölgeleri içine yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. KAYNAKLAR 1. Gedikbaşı A, Yıldırım G, Canaz EA, Aslan G, Sargın MA, Özbek S, Kavuncuoğlu S, Ceylan Y. 2002 ile 2007 Yılları Arasında Sonlandırılan Doğumsal Vertebra Anomalileri. JOPP Derg 2010;2:75-83. 2. Nyberg DA, McGahan JP, Pretorius DH, Pilu G (eds). Neural Tube Defects and the Spine. Lippincott Williams & Wilkins, Philadelphia, 2002. 3. Akar N, Çavdar A, Arcasoy A. High Incidence of Neural Tube Defects in, Bursa, Turkey. Pediatric and Perinatal Epidemology 1998;2:89-92. http://dx.doi.org/10.1111/j.1365-3016.1988.tb00181.x 4. McLone DG. The etiology of neural tube defects: the role of folic acid. Child Nerv Syst 2003;19(7-8):537-9. http://dx.doi.org/10.1007/s00381-003-0793-2 PMid:12920544 5. Aydınlı K, Çağdaş A, Kayserili H, Kuseyri F, Tükel T, Eriş H, Apak MY. Prekonsepsiyonel folik asit ve multivitamin tedavisinin nonsendromik nöral tüp defektlerinin yineleme riski üzerine etkisi. T Klin J Gynecol Obst 1999;9:183-9. 6. Elwood JM, Little J, Elwood JH. Epidemiology and control of neural tube defects. Oxford University Press, Oxford (UK), 1992. 7. Grewal J, Carmichael SL, Song J, Shaw GM. Neural tube defects: an analysis of neighbourhood- and individual-level socio-economic characteristics. Paediatr Perinat Epidemiol 2009;23:116-24. http://dx.doi.org/10.1111/j.1365-3016.2008.00992.x PMid:19159398 PMCid:PMC2865191 8. Wen SW, Liu S, Joseph KS, Rouleau J, Allen A. Patterns of infant mortality caused by major congenital anomalies. Teratology 2000;61:342-6. http://dx.doi.org/10.1002/(SICI)1096-9926(200005) 61:5<342::AID-TERA5>3.0.CO;2-7 9. Hoffmann W. Fallout from the Chernobyl nuclear disaster and congenital malformation in Europe. Arch Environ Health 2001;56:479-84. http://dx.doi.org/10.1080/00039890109602895 PMid:11958546 10.Volcik KA, Blanton SH, Kruzel MC. Testing for genetic associations in a spina bifida population: Analysis of the HOX gene family and human candidate gene regions implicated by mouse models of neural tube defects. Am J Med Genet 2002;110:203-7. http://dx.doi.org/10.1002/ajmg.10435 PMid:12116226 11. Frey L, Hauser WA. Epidemiology of neural tube defects. Epilepsia 2003;44:4-13. http://dx.doi.org/10.1046/j.1528-1157.44.s3.2.x 12.Canfield MA, Annegers JF, Brender JD, Cooper SP, Greenberg F. Hispanic origin and neural tube defects in Houston/Harris County, Texas. II. Risk factors. Am J Epidemiol 1996;143:12-24. http://dx.doi.org/10.1093/oxfordjournals.aje.a008653 PMid:8533743 13.Effects of Hyperinsulinemia and Obesity on Risk of Neural Tube Defects among Mexican Americans. Hendricks KA, Nuno OM, Suarez L, Larsen R. Lippincott Williams & Wilkins, Inc., 2001. 14.Unusan N. Assesment of Turkish women’s knowledge concerning folic acid and prevention of birth defects. Public Health Nutrition 2004;7(7):851-5. http://dx.doi.org/10.1079/PHN2004615 PMid:15482609 15.Materna-Kiryluk A, Wiśniewska K, Badura-Stronka M, Mejnartowicz J, Wieckowska B, Balcar-Boroń A, Czerwionka-Szaflarska M, et al. Parental age as a risk factor for isolated congenital malformations in a Polish population. Paediatr Perinat Epidemiol 2009; 23(1):29-40. http://dx.doi.org/10.1111/j.1365-3016.2008.00979.x PMid:19228312 16.Gupta S, Arora S, Trivedi SS, Singh R. Dyslipidemia in pregnancy may contribute to increased risk of neural tube defects -a pilot study in north Indian population. Indian J Clin Biochem 2009;24(2):150-4. http://dx.doi.org/10.1007/s12291-009-0027-9 PMid:23105824 PMCid:PMC3453215 17.Ray JG, Wyatt PR, Vermeulen MJ, Meier C, Cole DE. Greater maternal weight and the ongoing risk of 129 JOPP Derg 5(3):125-130, 2013 neural tube defects after folic acid flour fortification. Obstet Gynecol 2005;105(2):261-5. http://dx.doi.org/10.1097/01.AOG.0000151988.84346.3e PMid:15684149 18.Feldman B, Yaron Y, Critchfield G, Leon J, O’Brien JE, Johnson MP, Evans MI. Distribution of neural tube defects as a function of maternal weight: no apparent correlation. Fetal Diagn Ther 1999;14:185-9. http://dx.doi.org/10.1159/000020916 PMid:10364672 19.Matte TD, Mulinare J, Erickson JD. Case-control study of congenital defects and parental employment in health care. Am J Ind Med 1993;24(1):11. http://dx.doi.org/10.1002/ajim.4700240103 PMid:8352290 20.Brender JD, Suarez L. Paternal occupation and anencephaly. Am J Epidemiol 1990;131:517-21. PMid:2301360 21.Irgens A, Krüger K, Skorve AH, Irgens LM. Birth defects and paternal occupational exposure. Hypotheses tested in a record linkage based dataset. Acta Obstet Gynecol Scand 2000;79:465-70. http://dx.doi.org/10.1080/j.1600-0412.2000.079006465.x PMid:10857870 22.Czeizel AE, Dudas I. Prevention of the first occurrence of neural tube defects by periconceptional vitamin supplementation. N Engl J Med 1992;327:1832-5. http://dx.doi.org/10.1056/NEJM199212243272602 PMid:1307234 23.Czeizel AE, Dudas I, Metneki J. Pregnancy outcomes in a randomized controlled trial of periconceptional multivitamin supplementation. Final report. Arch Gynecol Obstet 1994;255:131-9. http://dx.doi.org/10.1007/BF02390940 PMid:7979565 24.MRC Vitamin Study Research Group.Prevention of neural tube defects: results of the Medical Research Council vitamin study. Lancet 1991;338:131-7. http://dx.doi.org/10.1016/0140-6736(91)90133-A 25.Hosseini MB, Khamnian Z, Dastgiri S, Samadi Raad B, Ravanshad Y. Folic acid and birth defects: a case study (Iran). J Pregnancy 2011;2011:370458. 26.Wilson RD, Johnson JA, Wyatt P, Allen V, Gagnon A, Langlois S, Blight C, et al. Pre-conceptional vitamin/folic acid supplementation 2007: the use of folic acid in combination with a multivitamin supplement for the prevention of neural tube defects and other congenital anomalies. J Obstet Gynaecol Can 2007;29(12):1003-26. PMid:18053387 27.Macintosh CM, Fleming KM, Bailey JA, Doyle P, 130 Modder J, Acolet D, Golightly S, et al. Perinatal mortality and congenital anomalies in babies of women with type 1 or type 2 diabetes in England, Wales, and Northern Ireland: population based study. BMJ 2006; 333(7560):177. http://dx.doi.org/10.1136/bmj.38856.692986.AE PMid:16782722 PMCid:PMC1513435 28.Lupo PJ, Canfield MA, Chapa C, Lu W, Agopian AJ, Mitchell LE, Shaw GM, et al. Diabetes and obesity-related genes and the risk of neural tube defects in the national birth defects prevention study. Am J Epidemiol 2012;176(12):1101-9. http://dx.doi.org/10.1093/aje/kws190 PMid:23132673 29.Cao Y, Zhao Z, Eckert RL, Reece EA. The essential role of protein kinase Cδ in diabetes-induced neural tube defects. J Matern Fetal Neonatal Med 2012;25(10): 2020-4. http://dx.doi.org/10.3109/14767058.2012.677963 PMid:22463764 30.Ceyhan ST, Beyan C, Atay V, Yaman H, Alanbay I, Kaptan K, Başer I. Serum vitamin B12 and homocysteine levels in pregnant women with neural tube defect. Gynecol Endocrinol 2010;26:578-81. http://dx.doi.org/10.3109/09513591003632183 PMid:20632912 31.Li Z, Zhang L, Ye R, Liu J, Pei L, Zheng X, Ren A. Partner cigarette smoking and risk of neural tube defects among infants of non-smoking women in northern China. Tob Control 2012 Jun 15. http://dx.doi.org/10.1136/tobaccocontrol-2011-050384 PMCid:PMC3332003 32.Suarez L, Ramadhani T, Felkner M, Canfield MA, Brender JD, Romitti PA, Sun L. Maternal smoking, passive tobacco smoke, and neural tube defects. Birth Defects Res A Clin Mol Teratol 2011;91:29-33. http://dx.doi.org/10.1002/bdra.20743 PMid:21254356 33.McDonald AD, Armstrong BG, Sloan M. Cigarette, alcohol, and coffee consumption and congenital defects. Am J Public Health 1992;82:91-3. http://dx.doi.org/10.2105/AJPH.82.1.91 PMid:1536342 PMCid:PMC1694410 34.Zhang X, Li S, Wu S, Hao X, Guo S, Suzuki K, Yokomichi H, Yamagata Z. Prevalence of birth defects and risk-factor analysis from a populationbased survey in Inner Mongolia, China. BMC Pediatr 2012;12:125. http://dx.doi.org/10.1186/1471-2431-12-125 PMid:22900612 PMCid:PMC3473296 Araştırma JOPP Derg 5(3):131-135, 2013 doi:10.5222/JOPP.2013.131 Minör Kafa Travması Olan Çocuklarda Rutin Olarak BT Yapmalı mıyız ? Should Children with Minor Head Injury Routinely Have CT Scan? Ali ER *, Canan AKMAN **, İbrahim ALATAŞ ***, Hiclal Burçin ÜNLÜ *, Işın CEYLAN ****, Cem GÜN **, Hüseyin CANAZ *** * İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Radyoloji Bölümü ** İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Acil Tıp Bölümü *** İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Beyin Cerrahi Kliniği **** İstanbul Kartal Kızılay Tıp Merkezi ÖZET SUMMARY Amaç: Minör kafa travması acil servise çocukların en sık başvurma nedenlerindendir. Bilgisayarlı tomografi (BT) çocuklarda travmatik beyin yaralanması yönetiminde sık kullanılır. Bu çalışmanın amacı minör kafa travmasında BT yararlılığını sunmaktı. Objective: Minor head injury is a common reason for admission of children in emergency department. Computed tomography (CT) is frequently used in managing traumatic brain injuries in children. The aim of this study was to present usefulness CT in minor head injury. Gereç ve Yöntemler: Minör kafa travması [Glaskow koma skalası (GCS) skoru 14-15] ile hastanemiz acil servisine başvurup bilgisayarlı beyin tomografisi yapılan çocuklar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar yaş gruplarına, travma nedenlerine, acil servise başvuru sırasındaki belirti ve bulgulara, radyolojik inceleme sonuçlarına göre değerlendirildi. Anormal görüntüleme sonuçları kafatasında kırık, epidural kanama, subdural kanama, subaraknoidal kanama ve parankimal kanama olarak tanımlandı. Material and Methods: We retrospectively evaluated cranial CT examinations of children admitted to the emergency department of our hospital with minor head injury, defined by Glasgow Coma Scale (GCS) scores of 14-15. Patients were assessed according to their age groups, mechanism of injury, symptoms and physical examination findings, and radiological investigation results at their first referral to the emergency service. Abnormal imaging study results were defined as skull fracture, epidural, subdural, subaracnoidal and/or parenchymal hemorrhage. Bulgular: Üç yüz on dört hasta çalışmaya dâhil edildi. Çalışmamız % 63.4 (n=199) erkek, % 36.6 (n=115) kız hastadan oluşmaktaydı. On dokuz hastada (% 6) patolojik BT bulguları mevcut olup (11 kafatasında kırık, 1 epidural kanama, 2 subdural kanama, 3 subaraknoidal kanama, 2 parankimal kanama), hiçbirisine cerrahi tedavi gerekmedi. Sonuç: Minör kafa travmalı çocukları yönetmenin en iyi yolu hâlâ tartışmalıdır. GCS skoru 14-15 olan ve normal BT inceleme sonuçlarına sahip minör kafa travmalı çocuklarda sonraki nöroradyolojik incelemelerde travmatik bulgu riski çok düşük olup, cerrahi gereklilik oranı da düşüktür. Sonuçlarımız minör kafa travmasının her zaman BT gerektirmediğini önermektedir. Çocuklardaki BT taramanın oluşturduğu radyasyon riskleri ile yararları dengeli olmalıdır. Anahtar kelimeler: bilgisayarlı tomografi, çocuk sağlığı, minör kafa travması Results: Three hundred and fourteen patients were enrolled in the study. Study population consisted of 199 (63.4 %) boys and 115 (36.6 %) girls. Nineteen patients (6 %) had pathological CT findings (skull fracture, n= 11, epidural hemorrhage, n= 1; subdural hemorrhage, n= 2; subaracnoidal hemorrhage, n= 3; parenchymal hemorrhage, n= 2). None of them required any neurosurgical intervention. Conclusion: The best way to manage children with minor head trauma is still a matter of debate. Children with blunt head trauma and initial GCS scores of 14 or 15 and normal CT scan results are at very low risk for subsequent traumatic findings on neuroimaging and extremely low risk of need for neurosurgical intervention. Our results suggest that minor head trauma does not always require CT. The radiation risks posed by CT scanning in children must be balanced by its benefits. Key words: computed tomography, minor head trauma, pediatric Alındığı tarih: 25.12.2012 Kabul tarihi: 11.04.2013 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Ali Er, Altınşehir, Turgut Özal Cad. No: 1 34306 Halkalı, Küçükçekmece - İstanbul e-posta: [email protected] 131 JOPP Derg 5(3):131-135, 2013 GİRİŞ Travmatik beyin yaralanmaları çocuk yaş grubunda önemli bir ölüm nedeni olarak ortaya çıkmakta olup, her yıl binlerce çocuk kafa travması nedeniyle acil servislere başvurmaktadır. Bu hastaların cerrahi tedaviye gereksinimleri olup olmadığının hızlı şekilde saptanması gerekmekte ve bu konuda da bilgisayarlı tomografi nin (BT) en önemli tanısal yöntem olduğu bilinmektedir. Bunun yanında BT sonucunda elde edilecek yararlar ile radyasyon riskleri arasındaki dengenin iyi düşünülmesi gerektiği belirtilmektedir (1) . Bu çalışmadaki amacımız, kafa travması ile acil servise başvuran hastalar içerisinde, minör kafa travmalı hastalarda BT nin sık olarak kullanılmasının gerekliliğini değerlendirmektir. GEREÇ ve YÖNTEM Ocak 2012- Ekim 2012 tarihleri arasında, hastanemiz acil servisine kafa travması ile başvuran ve BT çekilen çocuk yaş grubundaki hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Bunların arasından minör kafa travması olup, BT leri çekilen 314 çocuk hastanın BT’leri yeniden incelendi. Glaskow koma skalası (GCS) skoru 14-15 ve bilinç kaybı olmayan hastalar minör kafa travması olarak değerlendirildi. Çoklu organ yaralanması, fokal nörolojik defisiti, uzamış nöbeti, çocuk istismarı olan, 16 yaşından büyük, GCS:9-12 (orta derecede nörolojik hasar) ve 3-8 (anlamlı nörolojik hasar) olanlar, travma öyküsü açık olmayanlar, stabil vital bulgulara sahip olmayanlar çalışma dışı bırakıldı. Hastalar yaş gruplarına, travma nedenlerine, acil servise başvuru sırasındaki belirti ve bulgulara, radyolojik inceleme sonuçlarına göre değerlendirildi. Hastalar yaşlarına göre; 2 yaş altı (infant) ve 2-16 yaş olarak gruplandırıldı. Travma nedenlerine göre; düşme, trafik kazası ve spor kazaları olarak gruplara ayrıldı. Acil servise başvuru sırasındaki bulgu ve belirtilerine göre; laserasyon, ciltaltı kanama, bulantı, kusma, başağrısı, uykuya eğilim ve mental durum değişikliği (UE-MDD) yönünden değerlendirildi. Radyolojik inceleme sonuçlarına göre; kafatasında kırık, epidural kanama, subdural kanama, subaraknoidal kanama ve parankimal kanama olarak gruplara ayrıldı. Tüm hastaların beyin tomografileri çok kesitli cihaz (Siemens Somatom Emotion 16 slice, Muenchen, Germany) ile intravenöz kontrast madde verilmeden aksiyel planda ger132 çekleştirilmişti. BT yorumları aynı radyolog tarafından yapıldı. Tüm hasta yakınlarından alınan BT için bilgilendirilmiş onam mevcuttu. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiklerden nitel ölçümler için sayı ve yüzde; sayısal ölçümler için ise ortalama ± standart sapma, minimum ve maksimum değerler kullanılmıştır. Bulantı, kusma, baş ağrısı, uykuya eğilim ve mental durum değişikliği olan hastalardaki patolojik BT bulgularının oranlarının karşılaştırılmasında ise ki-kare testi ve Fisher’in kesin testi kullanılmıştır. İstatistiksel analizlerin tümünde p<0.05 anlamlı kabul edilmiş ve SPSS 15.0 Windows paket programı (SPSS Inc., Chicago, IL) kullanılmıştır. BULGULAR Minör kafa travmalı, kriterlerimize uyan toplam 314 çocuk hastanın BT’si incelendi. Cinsiyete göre bakıldığında % 63.4 (n=199) erkek, % 36.6 (n=115) kız olarak bulundu. Yaş gruplarına göre % 43.6 (n=137)’sı 2 yaş altı ve % 56.4 (n=177)’ü 2 yaş ve üzeriydi. Hastaların % 88.5 (n=278)’inde düşme, % 11.1 (n=35)’inde trafik kazası, % 0.3 (n=1)’ünde spor kazası travma nedeniydi. Hastaların acil servise başvuru sırasındaki bulgu ve belirtileri incelendiğinde; % 7.6 (n=24)’sında laserasyon, % 15.6 (n=49)’sında cilt altı kanama, % 16.2 (n=51)’sinde bulantı, % 21 (n=66)’inde kusma, % 3.5 (n=11)’inde baş ağrısı, % 1.3 (n=4)’ünde uykuya eğilim ve mental motor değişikliği bulundu. BT sonuçlarına bakıldığında ise % 6 (n=19) hastada patoloji tespit edildi (Tablo 1). Patolojik BT bulguları olan hastalardaki başvuru anındaki belirtiler değerlendirildiğinde en sık kusma mevcuttu ve hiçbir hastada iki ve daha fazla belirti birlikte değildi (Tablo 2). Kafatasında kırık olan hastalarda kusma ve uykuya eğilim sıklığı, kırığı olmayan hastalara göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.006), epidural kanama olan hastalarda baş ağrısı sıklığı epidural kanama olmayanlara göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.035) ve parankimal kanama olan hastalarda uykuya eğilim sıklığı parankimal kanama olmayan hastalara göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.025). Kafatasında lineer kırık tespit edilen 11 hastanın tamamı 2 yaş üzerindeydi ve 7 hastada travma nedeni düşme, 4 hastada travma nedeni trafik kazası idi. Epidural kanama tes- A. Er ve ark., Minör Kafa Travması Olan Çocuklarda Rutin Olarak BT Yapmalı mıyız? Kafa travmalarının nedenleri arasında ilk sırada kaza sonucu olan düşmeler, ardından trafik kazaları ve spor yaralanmaları gelmektedir. Çalışmamızda kafa travması nedenlerine bakıldığında sıralama benzer olarak bulundu. Travma sırasında kafaya herhangi bir darbe gelince enerji deriden başlayarak kafatası, meninksler ve beyne iletilmektedir. Sonuçta, kafa travması, kafa derisinde kanama ve laserasyon, kafatası kırığı, kafa içi kanama, serebral kontüzyon ve diffuz aksonal hasardan bir ya da birkaçını birlikte içeren sonuçlara neden olabilir (3). Bu nedenle acil servise kafa travması ile başvuran hastaların cerrahi tedaviye gereksinimi olup olmadığını saptayabilmek için komplikasyonların hızlıca belirlenmesi gerekmektedir (4). 1970 yılından beri BT, kapalı kafa travmalarının değerlendirilmesinde, kafa içi yaralanmaları hızlı saptayabilmesi nedeniyle önemli rol üstlenmiştir (3). Orta ve ağır şiddetli kafa travmalı çocuk hastalarda BT endikasyonu açısından çeşitli kurallar yardımı ile değerlendirme yapılırken [(Children’s Head injury Algorithm for the Prediction of Important Clinical Events - CHALICE (5), Pediatric Emergency Care Applied Research Network - PECARN (6), Scottish Intercollegiate Guidelines Network – SIGN (7) , and the Italian Society of Anesthesia, Resuscitation and Intensive Care - SIIARTI) (8)] minör kafa travmalı çocuklarda BT kullanımı açısından güncel olarak geniş oranda kabul görmüş, kanıta dayalı kurallar mevcut değildir. Bununda acil servislerde BT nin kullanılmasını önemli oranda arttırdığı belirtilmektedir. Kanada’da minör kafa travmalarında BT kullanım oranı 1995 yılında % 15 iken, 2005 yılındaki verilere göre bu oran % 53 olarak belirtilmistir (4). Bunun yanında Wong ve ark. (9) malpraktis nedeniyle artan korkuların minör kafa travmalarındaki BT istem oranlarını artırdığını ortaya çıkarmıştır. Tablo 1. Genel tanımlayıcı istatistik tablosu. Sayı (n) Yüzde (%) Travma nedenleri Düşme Yol kazası Spor kazası 278 35 1 88,5 11,1 0,3 Bulgu ve belirtiler Laserasyon Ciltaltı kanama Bulantı Kusma Baş ağrısı UE ve MDD 24 49 51 66 11 4 7,6 15,6 16,2 21,0 3,5 1,3 Patolojik BT bulguları Kafatasında lineer kırık Epidural kanama Subdural kanama Subaraknoid kanama Parankimal kanama 11 1 2 3 2 3,5 0,3 0,6 1,0 0,6 UE-MDD: Uykuya eğilim ve mental durum değişikliği pit edilen 1 hastanın yaşı 7 idi ve travma nedeni trafik kazasıydı. Subdural kanama tespit edilen 2 hastadan birisi infant, diğeri 12 yaşında idi ve her iki hastada da travma nedeni düşme idi. Subaraknoidal kanama tespit edilen 3 hastanın biri infant, diğerleri 14 yaşındaydı. Hastalardan birisinde travma nedeni trafik kazası, diğerlerinde düşmeydi. Parankimal kanama tespit edilen 2 hastadan birisi infant, diğeri 11 yaşındaydı ve her iki hastada da travma nedeni düşmeydi. İki yaş üstü hastalarda başağrısı sıklığı 2 yaş altı hastalara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0.003). İki yaş altı hastalarda ciltaltı kanama sıklığı 2 yaş üstü hastalara göre anlamlı derecede yüksek tespit edilmiştir (p=0.045). TARTIŞMA Çocuklarda mortalitenin en sık nedeni travma olup, kafa travması ise travmalar içerisinde en sık görüleni ve aynı zamanda ölümlerin en sık nedenidir (2,3). Servadei ve ark. (10), minör kafa travmalı hastaları düşük, orta ve yüksek risk grubu olarak sınıflandır- Tablo 2. Patolojik BT bulguları olan hastalardaki başvuru anındaki belirtiler. Başvuru sırasındaki belirtiler Patolojik BT bulguları Bulantı (n) Kusma (n) Baş ağrısı (n) UE-MDD (n) Kafatasında lineer kırık Epidural kanama Subdural kanama Subaraknoid kanama Parankimal kanama 3 6 1 1 2 1 1 2 1 1 UE-MDD: Uykuya eğilim ve mental durum değişikliği. 133 JOPP Derg 5(3):131-135, 2013 mıştır. Bu sınıflamaya göre GCS 15 olup, geçici bilinç kaybı, amnezi, kusma ya da yaygın baş ağrısı yoksa bu hastaların düşük risk grubunda olduğu ve bu hastalarda cerrahi tedavi gerektiren intrakraniyal kanama riskininin % 0.2 olduğunu belirtmişlerdir. Bu hastaların BT inceleme gerekmeden taburcu edilmelerini önermişlerdir. Turedi ve ark. (11) da benzer şekilde minör kafa travmalı GCS 15 olan düşük risk grubundaki hastaların BT inceleme yapılmadan güvenli şekilde taburcu edilebilecekleri belirtmektedir. Servadei ve ark. (10) hastalarda bu dört belirtiden bir ya da daha fazlası mevcut ise orta risk grubu olarak değerlendirmiş, bu hastalarda intrakraniyal kanama riskinin % 1-3 arasında olduğunu ve BT gerektiğini ortaya koymuştur. Hastalarda kafatası kırığı şüphesi ve nörolojik defisit varsa bu hastalarda intrakraniyal kanama riskinin % 6-10 olduğunu ve kesinlikle BT yapılması gerektiğini belirtmişlerdir. Çalışmamızda başvuru anında bulantı olan 4 hastada, kusma olan 10 hastada, baş ağrısı olan 2 hastada ve UE-MDD olan 3 hastada patolojik BT bulguları mevcut olup, kusma ve uykuya eğilimi olan hastalarda kafatasında kırık, baş ağrısı olan hastalarda epidural kanama, uykuya eğilimi olan hastalarda parankim içi kanama olasılığı anlamlı olarak yüksek bulundu. Servadei ve ark.’nın (10) belirttiği gibi, bu belirtileri olan hastalarda kafatasında kırık ve intrakraniyal hasar riskinin olması nedeniyle BT yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Mannix ve ark. (12) çalışmalarında, minör kafa travmalı hastaların % 6’lık grubunda patolojik BT bulgularının olduğunu saptamıştır. Bu hastaların herhangi bir cerrahi tedaviye gereksinim duyulmadığı için cerrahi tedavi uygulanmadan taburcu edildiklerini ve buna göre de düşük risk grubundaki hastaların, BT’ye gereksinim olmadan güvenli olarak taburcu edilebilecekleri belirtilmektedir. Fundarò ve ark. (1) minör kafa travmalı olguların BT sonuçlarına göre % 4.6’sında cerrahi tedavi gerektiğini belirtmekle birlikte, olguların % 69’unda BT’nin gerekli olmadığına inanıldığı yönünde görüşte bulunmaktadırlar. Palchak ve ark. (13) GCS 14- 15 olan hastalarda cerrahi tedavi gerekliliğinin çok az olduğunu, Güzel ve ark. (14) ise bu gerekliliğin % 1,5 hastada ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Çalışmamızda patolojik BT bulguları olan hastalara cerrahi tedavi gerekmedi. Atabaki ise minör kafa travmalarında çekilen BT 134 lerin % 90’dan fazlasının sonuçlarının normal olduğunu, bununda BT nin minör kafa travmalarında aşırı kullanıldığını ortaya çıkardığını belirtmektedir (3). Erlichman ve ark. (15) minor kafa travması sonucu gelişen lineer kafatası kırıklarının küçük intrakraniyal kanamalar ile birlikte olduğu, bunların hiçbirisinde cerrahi tedavi gerekmediği ve uygulanmadığını belirtmiştir. Sonuçta, bu ve daha geniş hasta grupları ile yapılacak benzer çalışmaların gereksiz BT incelemelerinin sayısının azaltılmasında yardımcı olabileceğini belirtmektedirler. Çalışma-mızda toplam % 3.5 (n=11) hastada kafatasında lineer kırık mevcuttu ve bunların tamamında epidural kanama, subdural kanama, subaraknoid kanama, parankimal kanamanın bir ya da birkaçı birlikte bulunmaktaydı. Kafa derisi şişliği, laserasyon, kafatasında lineer fraktür gibi bulguların intrakraniyal hasar için önemli göstergeler olduğunun belirtilmesi yanında, kafatasında lineer fraktürlerin intrakraniyal hasarı desteklemediğini belirtilen çalışmalar da mevcuttur (5,13,16,17). Hall ve ark. (18) BT kullanımı ile ilgili doğru karar kurallarının olmasının, BT ye gönderilen çocuk sayısının sabit kalması ya da azaltılması için önemli olduğunu, bununda sağlık harcamalarının azaltılması ve çocukların radyasyon maruziyetinin düşük düzeyde tutulabilmesi için önemli olduğunu belirtmiştir. Radyasyona erken yaşta maruz kalma ile yaşamı tehdit eden ölümcül kanser gelişme riski endişe oluşturmaktadır. Brenner ve ark. (19) çocuklukta tek çekim BT de beyin tümörü ve lösemi gibi yaşamı tehdit eden kanser ölüm riskinin artabileceğini belirtmektedir. Bunu yanında infant döneminde beynin maruz kaldığı düşük doz ionize radyasyonun yetişkinlikte kognitif yetenekleri etkileyebileceğini ve bu riskin bireysel anlamda düşük olmakla birlikte, genel populasyona göre düşünüldüğünde önemli bir halk sağlığı sorunu oluşturabileceğini belirtilmektedir (18,19). Wong ve ark.’nın (9) üzerinde durduğu önemli bir noktada, gelecekteki çalışmaların minör kafa travmalı hastalarda BT istemleri için anahtar noktaları ortaya koymasının gerekliliğidir. Birçok çalışma ve çalışmamız minör kafa travmalı hastalarda gereksiz BT istemlerinin azaltılabilmesi için sınırları çizilmiş bir algoritm oluşturulmasının gerekliliği ortaya çıkarmaktadır. Kusma, baş ağrısı, uykuya eğilim ve mental motor değişikliği olan hastaların BT yapılarak, bunun haricindeki hastaların BT A. Er ve ark., Minör Kafa Travması Olan Çocuklarda Rutin Olarak BT Yapmalı mıyız? yapılmadan izlenmesi, minör kafa travmalı çocuk hastalarda gereksiz BT istemlerinin ve bunun sonucunda hastaların radyasyonun potansiyel zararlarına maruziyetinin önüne geçilebileceğini düşünmekteyiz. KAYNAKLAR 1. Fundarò C, Caldarelli M, Monaco S, Cota F, Giorgio V, et al. Brain CT scan for pediatric minor accidental head injury. An Italian experience and review of literature. Childs Nerv Syst 2012;28:1063-8. http://dx.doi.org/10.1007/s00381-012-1717-9 PMid:22349902 2. Schutzman SA, Greenes DS. Pediatric minor head trauma. Ann Emerg Med 2001;37:65-74. http://dx.doi.org/10.1067/mem.2001.109440 PMid:11145776 3. Atabaki SM. Pediatric Head Injury. Pediatrics in Review 2007;28(6):215-24. PMid:17545333 4. Osmond MH, KlassenTP, Wells GA. Pediatric Emergency Research Canada (PERC) Head Injury Study Group. CATCH: a clinical decision rule for the use of computed tomography in children with minor head injury. CMAJ 2010;182(4):341-8. http://dx.doi.org/10.1503/cmaj.091421 PMid:20142371 PMCid:2831681 5. Dunning J, Daly JP, Lomas J-P, Batchelor J. Derivation of the children’s head injury algorithm for the prediction of important clinical events decision rule for head injury in children. Arch Dis Child 2006;91:885– 91. http://dx.doi.org/10.1136/adc.2005.083980 PMid:17056862 PMCid:2082967 6. Klemetti S, Uhari M, Pokka T, Rantala H. Evaluation of decision rules for identifying serious consequences of traumatic head injuries in pediatric patient. Pediatr Emerg Care 2009; 25(12):811-5. http://dx.doi.org/10.1097/PEC.0b013e3181c32e74 PMid:19952973 7. SIGN (2009). Early management of patients with a head injury. A national clinical guideline. http://www. sign.ac.uk/pdf/sign110.pdf. Accessed Dec 2011 8. SIAARTI-SARNePI. Guidelines for the management of severe pediatric head injury. Minerva Anestesiol 2004;70:549-604. PMid:15252371 9. Wong AC, KowalenkoT, Roahen-Harrison S, Smith B, Maio R, et al. A Survey of emergency physicians’ fear of malpractice and its association with the decision to order computed tomography scans for children with minor head trauma. Pediatr Emer Care 2011;27:182-5. http://dx.doi.org/10.1097/PEC.0b013e31820d64f7 PMid:21346679 10.Servadei F, Teasdale G, Merry G. Neurotrau-matology Committee of the World Federation of Neurosurgical Societies. Defining acute mild head injury in adults: a proposal based on prognostic factors, diagnosis and management. J Neurotrauma 2001;18:657-64. http://dx.doi.org/10.1089/089771501750357609 PMid:11497092 11. Turedi S, Hasanbasoglu A, Gunduz A, Yandi M. Clinical decision instruments for CT scan in minor head trauma. J Emerg Med 2008;34(3):253-9. http://dx.doi.org/10.1016/j.jemermed.2007.05.055 PMid:18180129 12.Mannix R, Meehan WP, Monuteaux MC, Bachur RG. Computed tomography for minor head injury: Variation and trends in major United States pediatric emergency departments. J Pediatr 2012;160:136-9. http://dx.doi.org/10.1016/j.jpeds.2011.06.024 PMid:21813133 PMCid:3209487 13.Palchak MJ, Holmes JF, Vance CW. A decision rule for identifying children at low risk for brain injuries after blunt head trauma. Ann Emerg Med 2003;42:492506. http://dx.doi.org/10.1067/S0196-0644(03)00425-6 14.Güzel A, Hiçdönmez T, Temizöz O, Aksu B, Aylanç H et al. Indications for brain computed tomography and hospital admission pediatric patients with minor head injury: how much can we rely upon clinical findings? Pediatr Neurosurg 2009;45:262-70. http://dx.doi.org/10.1159/000228984 PMid:19609094 15.Erlichman DB, Blumfield E, Rajpathak S, Weiss A. Association between linear skull fractures and intracranial hemorrhage in children with minor head trauma. Pediatr Radiol 2010;40:1375-9. http://dx.doi.org/10.1007/s00247-010-1555-4 PMid:20217069 16.Homer CJ, Kleinman L. Technical report: minor head injuryin children. Pediatrics 2003;104:1-7. 17.Abdel-Dayem HM, Abu-Judeh H, Kumar M. SPECT brain perfusion abnormalities in mild or moderate traumatic brain injury. Clin Nucl Med 1998;23:309-17. http://dx.doi.org/10.1097/00003072-199805000-00009 PMid:9596157 18.Hall P, Adami H, Trichopoulos D. Effect of low doses of ionising radiation ininfancyon cognitive function in adulthood: Swedish population based cohort study. BMJ 2004;328:19. http://dx.doi.org/10.1136/bmj.328.7430.19 PMid:14703539 PMCid:313898 19.Brenner D, Elliston CD, Hall EJ. Estimated risks of radiation-induced fatal cancer from pediatric CT. AJR 2001;176:289-96. http://dx.doi.org/10.2214/ajr.176.2.1760289 PMid:11159059 135 Araştırma JOPP Derg 5(3):136-141, 2013 doi:10.5222/JOPP.2013.136 Kan Merkezimize Başvuran Donörlerin 10 Yıllık Tarama Sonuçlarının Değerlendirilmesi Evaluation of 10-Year Screening Test Results in Blood Donors Consulted To Our Blood Center Kamuran ŞANLI *, Nagehan Didem SARI **, Nevin HATİPOĞLU *** * Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği, Kan Merkezi ** İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği *** Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği ÖZET SUMMARY Amaç: Güvenli kanın temini yaşamsal önem taşımaktadır. Bu nedenle donör kanlarında transfüzyonla bulaşan Hepatit B virüsü (HBV), Hepatit C Virüsü (HCV), İnsan İmmun Yetmezlik Virüsü (HIV) ve sifiliz etkeni taramaları yapılmaktadır. Bu çalışmada 2003-2012 yılları arasında kan merkezimize başvuran donörlerin tarama test sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmesi ve seropozitiflik oranlarının yıllar içindeki değişiminin incelenmesi amaçlanmıştır. Objective: The safety of blood has a vital importance.For this reason, donor bloods are screened for the presence of hepatitis B virus (HBV), hepatitis C virus (HCV),human immunodeficiency virus (HIV), and syphilis. In this study, results of the donor screening tests between the years 2003 and 2012 were evaluated retrospectively to assess the varations in seropositivity rates over years. Gereç ve Yöntem: Belirtilen dönemde yaşları 18-60 arasında değişen donörlerin kanlarında HBV, HCV, HIV ve RPR serolojileri değerlendirilmiş, seropozitifliklerin yıllara göre dağılımı yapılmıştır. Bulgular: Tarama testi yapılan 51.120 donörün 1.038’inde (% 2.03) HBsAg pozitifliği, 225 (% 0.44) donörde Anti HCV pozitifliği, VDRL/TPHA 154 (% 0.33) ve anti HIV pozitifliği 33 (% 0.06) tespit edilmiş, Anti HIV pozitif bulunan hastanın hiç birinde Western Blotla (WB) pozitif sonuçlanan olmamıştır. 2003’ten günümüze gelinliğinde HBsAg pozitiflik oranları belirgin olarak azalırken, bu düşüş diğer tarama testlerinde bu kadar belirgin gözlenememiştir. Sonuç: Donörler arasında HBsAg ve anti HCV pozitiflikleri günümüze gelindikçe azaldığı ve azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlenmiştir. Tarama testlerinin seropozitiflik değerlerinin düşük tespit edilmesine rağmen, enfeksiyon riski halen devam etmektedir. Material and Methods: During the indicated period of time, test results for HBsAg, AntiHCV antibody, Anti HIV 1-2 antibody and RPR were evaluated for donors aged between 18-60 years, and their annual seropositivity rates were determined. Results: Evaluation of the test results of 51 120 donors revealed that 1038 (2.08 %) donors were HBsAg positive, 225 (0.44 %) anti HCV positive, 154 (0.33 %) RPR positive, 33 (0.06 %) anti HIV positive but none of them comfirmed by Western Blot (WB) tests. Seropositivity rates of HBs Ag decreased significantly from 2003 up to now, but this decreased rate was not observed in other screening tests. Conclusion: Seropositivity rates of HBsAg and anti HCV in blood donors decreased statistically significantly through years. Although these results indicated low seropositivity of infectious disease, risk of infection still persists. Anahtar kelimeler: kan donorü, donör tarama testleri, HBs Ag, AntiHIV1, 2 Anti HCV, RPR Key words: blood donors, donor screening tests, HBs Ag, AntiHIV1, 2 Anti HCV, RPR GİRİŞ etkenleri de alıcıya nakledilmekte, nakledilen enfeksiyon etkenlerinin çoğu, kanda günlerce canlı olarak kalabilmekte ve alıcıda taşıyıcı veya latent enfeksiyon oluşturmaktadır. Bu etkenlerden viruslar ilk sırayı almakla birlikte parazitler, bakteriler, riketsiya- Kan ve kan ürünleri yaşam kurtarıcı ve destekleyici olarak hastanelerde aktif olarak kullanılmaktadır. Nakil sırasında kan hücrelerinin yanı sıra enfeksiyon Alındığı tarih: 31.07.2013 Kabul tarihi: 09.09.2013 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Kamuran Şanlı, Barış Sitesi 7-8 Kısım C2-J No: 96 Ataköy, Bakırköy / İstanbul e-posta: [email protected] 136 K. Şanlı ve ark., Kan Donörlerin Yapılan Rutin Tarama Testlerinin On Yıllık Değerlendirilmesi lar ve mantarlarda tranfüzyon yoluyla alıcılara bulaşabilmektedir (1-3). Enfeksiyon riskini en aza indirmek için donör seçimi ve donör kanlarının olası etkenler açısından taranması önemlidir. Standart tarama testleri dünyada her ülkede farklı uygulanmaktadır (4,5). Ülkeler, enfeksiyon etkenlerinin epidemiyolojik özelliklere ve maliyet etkinliğine göre tarama testlerini belirlemektedirler (6,7). Ülkemizde bu konuda düzenlemeler ilk defa 1983 tarih ve 2857 sayılı Kan ve Kan Ürünleri Yasası ile başlanmış, yıllar içinde genelge ve yönetmeliklerle düzenleme sağlanmıştır. Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de kan bağışlarında uygulanması zorunlu tarama testleri HBs Ag, Anti- HCV, Anti-HIV1/2 ve sifiliz tarama testleridir. Bu çalışmada 2003-2011 yılları arasında Bakırköy Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nisan 2011’den sonra yeni bir yerleşkeye taşınarak genel hastane statüsüne geçen ve Kanuni Sultan Süleyman EAH Kan Merkezi olarak adlandırılan merkezimize Ocak 2003- Aralık 2012 tarihleri arasında çocuk ve kadın doğum hastaları için başvuran donörlerin tarama test sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi, yıllar içinde seropozitiflik oranlarındaki değişimin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Şekil 1. Mikrobiyolojik doğrulama testleri için ulusal algoritma. için Non treponemal karbon slide testi, RPR (Rapid Plasma Reagin), (Plasmatec UK) kullanılmıştır. Çalışmamızda yaşları 18-60 yaş arasında değişen 51.120 donöre bağış öncesi donör sorgulama formu doldurulmuş, hemoglobin ölçümü, tansiyon ölçümü ve genel fizik muayene yapılmıştır. HBsAg, Anti HCV ve AntiHIV 1-2 testleri testleri ABBOTT AXSYM cihazı ve kitleri (ABD) ile MEIA (Mikropartikül Enzim Assay) yöntemi, Sfiliz tarama testi RPR pozitiflikleri treponemal test olan Treponema pallidum hemaglutinasyon (TPHA) Spinreact (Spain) ile doğrulanmıştır. Testleri negatif sonuçlanan kanlar trasfüzyon amacıyla kan ve kan ürünü elde etmek için kullanılmıştır. Pozitif çıkan ELİSA testleri için kullanılan algoritma şu şekildedir. İlgili tüp 3000 devirde 15-20 dakika santrifüj yapılır, test tekrarlanır. test negatif çıkarsa, sonuç negatif olarak kabul edilir. Sonuç pozitif çıkarsa yeni kan örneği ile test tekrarlanır. Negatif çıkarsa negatif kabul edilir. Pozitif çıkarsa test doğrulama testine alınır (3). Tekrarlayan reaktiflerde kan ve kan ürünleri rehberindede tanımlandığı gibi değerlendirilir (Şekil 1). Serolojik testle- Tablo 1. Donörlerin yıllara göre seropozitif sayıları. Tablo 2. Donörlerin yıllara göre seropozitif oranları. Yıllar HBsAg pozitifliği ANTi-HCV pozitifliği ANTİ-HIV pozitifliği VDRL/RPR pozitifliği Yıllar HBsAg pozitifliği ANTi-HCV pozitifliği ANTİ-HIV pozitifliği VDRL/RPR pozitifliği 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 173 148 140 120 106 111 75 54 47 64 28 26 26 20 16 31 22 25 24 7 1 6 6 2 1 5 1 6 5 0 42 23 24 12 7 6 18 5 5 12 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 % 2.90 % 2.70 % 2.60 % 2.40 % 2.10 % 1.70 % 1.60 % 1.00 % 1.60 % 1.10 % 0.48 % 0.48 % 0.49 % 0.40 % 0.32 % 0.48 % 0.49 % 0.46 % 0.81 % 0.21 % 0.02 % 0.11 % 0.11 % 0.04 % 0.02 % 0.07 % 0.02 % 0.11 % 0.17 % 0.18 % 0.72 % 0.42 % 0.45 % 0.29 % 0.14 % 0.09 % 0.40 % 0.09 % 0.17 % 0.21 GEREÇ ve YÖNTEM 137 JOPP Derg 5(3):136-141, 2013 Tablo 3. Seropozitif sayıların sütun grafiği ile gösterimi. Tablo 4. Kan donörlerinde yapılan tarama testlerinin seropozitiflik yüzdesi. ri pozitif olarak sonuçlanan donör listeden çıkartılıp kan merkezine davet edilmekte bundan sonra klinik kullanım amacıyla kan veremeyeceği anlatılarak, hastalığı ile ilgili bilgi verilip enfeksiyon pastalıkları polikliniğine yönlendirilmiştir. HIV 1-2 testlerinden pozitif sonuç alınan kan örnekleri İl Sağlık Müdürlüğü Bulaşıcı Hastalıklar Şubesince belirlenmiş referans laboratuvarına Western Blotting (WB) doğrulama testi için gönderilmiştir. yönünden de imzalı onam formu alınmaktadır. Tarama testlerinin zorunlu tutulması ve alınan tedbirlerle kan transfüzyonları daha güvenli hale getirilmiştir. Ancak, kan transfüzyonu ile bulaşan enfeksiyon etkenlerinin çoğu taşıyıcı veya latent enfeksiyon oluşturabilme, depolanmış kanda uzun süre dayanıklılığını koruyabilme özelliklerini taşıyabildiğinden bulaş oranlarını sıfıra indirmek olası görünmemektedir (1,2). Güvenli transfüzyon için verici kanlarının bu etkenleri içermediğinin ispatlanması gerekmektedir. Ülkeler bir etkenin transfüzyondan önce taranmasının gerekliliğini verici popülasyonundaki taşıyıcılık prevalansına göre belirlemektedir (9). Ülkemiz kan bankalarında standart olarak HBsAg, anti-HCV, anti-HIV ve sifilize yönelik taramalar kullanılmaktadır. T.C. Sağlık Bakanlığı bakılması zorunlu testleri 9 Ocak 2007 tarih ve 26398 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmış olup bu testlerin özelliklerini şu şekilde beirtmiştir. İnvitro (vücut dışı kullanılan) Tıbbi tanı cihazları yönetmeliği’ne uygun olarak üretilmiş olması, T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanmış test kitleri kullanılması ayrıca, üretici bu yönetmeliğe uygun şekilde, yetkili makam tarafından verilmiş eksiksiz bir kalite sistem sertifikasına ve bu kapsamda yer alan her reaktif için tüm kontrol sonuçlarını içeren belgeye sahip olması ve uluslararası standartlara göre bunların aynı zamanda kan bağışı ve kan bağışçısı taraması yönünden uygunluğu üretici firma tarafından beyan edilmiş ve onaylanmış kuruluşlarca geçerliliği onaylanmış ve belgelenmiş olmasını bildirmiştir (3). BULGULAR 0n yıllık dönemde 51.120 kan vericisinin tarama (ELISA) testleri retrospektif olarak değerlendirildi. Taranan 51.120 donörün 1.038’inde (% 2.03)’te HBsAg pozitifliği, 225’in (% 0.44)’de antiHCV pozitifliği, VDRL/RPR pozitifliği 154 (% 0.3) ve AntiHIV pozitif 33 hasta (% 0.06) bulunmuş (Tablo 1, 2), Anti HIV pozitif hastaların WB doğrulama testi ile pozitif olarak doğrulanan olmamıştır. TARTIŞMA Tedavi amaçlı kan transfüzyonunun yaygın olarak kullanılmaya başlanmasından sonraki yıllarda alıcılarda transfüzyona bağlı olarak gelişen enfeksiyonlar daha iyi anlaşılmış bunu engelleyici tedbirler alınmaya çalışılmıştır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ne göre güvenli kan; “Verildiği kişide herhangi bir tehlike ya da hastalık oluşturmayan, enfeksiyon etkenlerini veya zararlı yabancı maddeleri içermeyen kan” olarak tanımlanmaktadır (8). Günümüzde güvenli kan transfüzyonu, tüm kan merkezlerinin öncelikli hedefidir. Bu gün hekimler transfüzyon yapmadan önce mutlaka hastaya kan transfüzyonu hakkında bilgi verip olası riskler 138 Diğer kan bağış merkezlerinde olduğu gibi hastanemizde de kan bağışlamak üzere başvuran kan donörlerin sorgulanması, ulusal kan ve kan ürünleri rehberinde belirtilen kriterlere göre hassas bir şekilde değerlendirilip tarama serolojik testleri yapıldıktan sonra uygun görülen donörlerden kan bağışı yapıl- K. Şanlı ve ark., Kan Donörlerin Yapılan Rutin Tarama Testlerinin On Yıllık Değerlendirilmesi maktadır. Buna rağmen, ülkemizde kan ve kan ürünleri transfüzyonu ile efeksiyöz etkenlerin bulaş oranı sıfırlanamamış, bulaşma riski az da olsa devam etmiştir. Nedenleri incelendiğinde donörlerin bu enfeksiyonun pencere döneminde olması, atipik serokonversiyon göstermesi veya laboratuvar hataları görülmüştür. Bu nedenle gereksiz transfüzyonlardan kaçınılması ve bağışçı seçiminde daha dikkatli davranılmasına gereksinim vardır. İnfekte bireylerin, kan ve vücut sıvıları, hepatit B virüs (HBV) bulaşmasında en önemli kaynaktır. Dünya genelinde 450 milyon, Türkiye’de üç milyon kadar HBV taşıyıcısı olduğu tahmin edilmektedir. Kan ve kan ürünlerinin tranfüzyonu sonucu bulaşabilen hepatit viruslerinden en yaygın olanı Hepatit B virüsüdür. Her alıcı için post transfüzyon B hepatiti olma olasılığı 2/10.000 iken post transfüzyon hepatitlerinde HBV’nin oranı % 0.3-.7’dir (10). Dünyada halen kronik enfeksiyon etkenlerinden olan Hepatit B’nin seroprevalansı; ülkeden ülkeye hatta aynı ülkede bölgeden bölgeye farklılık göstermektedir. Bu değerlendirmeye göre düşük, orta ve yüksek endemisite bölgeleri bulunmaktadır. Ülkemiz orta endemisite bölgesinde bulunmaktadır (11). Kan merkezimize başvuran 51.120 hastanın 1.038’i (% 2.03) HBsAg pozitif olarak bulunmuştur. (Tablo 1, 2, 3, 4). Ülkemizde farklı illerdeki 29 kan merkezinde 19951999 yıllarını kapsayan çalışmada HBsAg pozitifliği % 4.33 olarak bulunmuştur (12), Özdemir ve Baykan (13) Konya’da ortalama % 3.8, Kaya ve ark. (14) Isparta’da ortalama % 3.79, Dilek ve ark. (15) Van’da % 2.55, Keskinler (16) Erzurum’da %1.8, Otağ ve Köksel (17) Mersin’de % 2.6, Sakarya ve ark. (18) Aydın’da % 1.85, Ocak ve ark. (19) Hatay’da % 2.02 olarak bildirmişlerdir. İstanbul’da yapılan 11 yıllık verilerin incelendiği başka bir çalışmada Ulutürk (20) HBsAg pozitifliğini % 2.83 olarak bildirmiştir. Ülkemizin çeşitli bölgelerinde yapılan çalışmalarda 2000 ve 2005 yılları arasında sivil kan vericilerinde pozitiflik oranı ortalama % 2.97 olarak saptanmıştır (12) . Çalışmamızda yer alan % 2.03’lük oran Türkiye geneliyle uyumlu olarak değerlendirilmiştir. Kan vericilerinde HBsAg pozitiflik oranı gittikçe azalmaktadır. Bu düşüşün nedeni olarak günümüzde halkın bilinçlenmesi, rutin aşı takvimine Hepatit B aşısının ilave edilmesi ve donör gruplarında asker popülasyonunun azalması, T.C. Sağlık Bakanlığı’nın donör sorgulama formlarını detaylandırarak olası kan yolu ve cinsel yolla bulaşabilecek hastalıkların önce- den elenebilecek özellik kazandırmaları gösterilmektedir (12-20). Dünyada HBV’ye göre daha düşük prevalans gösteren HCV kronikleşme olasılığı en yüksek olan hepatit etkenidir. Dünya genelinde 210 milyon HCV ile enfekte hasta olduğu düşünülmektedir (11). Kronikleşen olgularda % 20-30 siroz ve heapatosellüler CA gelişebilmektedir (13). Türkiye’de oran % 1-2.4 arasında değişmektedir. Kan donörlerinde bu oran % 1’i geçmemektedir. Kan vericilerinde HCV araştırılması 1989 yılında başlanmıştır. Hepatit C virüsünün taramasının yapıldığı günümüzde geçiş riski 1/100.000’dir (21,22). Tarama testleri birinci ve ikinci jenerasyon ELİSA kullanılırken yanlış negatiflikler olabilmekteyken, artık kullanıma giren 3. kuşak ELİSA kitleri ile saptama oranlarında iyileşmeler olmuştur. Teknik olarak kanda antikor bakılması esasına dayalı olan metod, HCV enfeksiyonunun pencere dönemininde uzun olması nedeniyle tarama testlerinde gözden kaçabilmektedir. Ayrıca düşük riskli olarak değerlendirilen gönüllü kan donörlerinde popülasyon taramalarına göre hatalı pozitiflik oranı yüksek çıkabilmektedir. Yanlış pozitiflikler testin hasasiyetinin yüksekliğini göstermektedir. Son yıllarda bazı ülkelerde, yüksek duyarlılığa sahip nükleik asit amplikasyon testleri rutin donör taramalarında kullanılmaktadır. Bu teknikte antikor oluşmadan önce genetik madde saptanabilmektedir (23). Ülkemizin değişik bölgelerinde kan vericilerinde yapılan çalışmalarda anti-HCV pozitifliğini; Özdemir ve Baykan (13) Konya’da ortalama % 0.21, Kaya ve ark. (14) Isparta’da ortalama % 0.63, Dilek ve ark. (15) Van’da % 0.17, Keskinler (16) Erzurum’da % 0.2, Otağ ve Köksel (17) Mersin’de % 0.6, Sakarya ve ark. (18) Aydın’da % 0.16, Ocak ve ark. (19) Hatay’da % 0.52 Ulutürk (20) ise % 0.40 olarak saptamıştır. Çalışmamızın anti-HCV pozitiflik sonucu ortalama % 0.44 olup, bölgemizde yapılan diğer çalışmalarla benzerdir (Tablo 1, 2, 3, 4). HIV enfeksiyonu açısından ülkemiz düşük düzeyli epidemik ülkeler arasında yer almaktadır. DSÖ, (Dünya Sağlık Örgütü) Aralık 2012 verilerine göre dünyada ortalama 34 milyon HIV infekte kişi olduğunu ve hastalığın tanımlandığı 1981 yılından beri 37.9 milyon kişinin yaşamını bu hastalıktan kaybettiğini bildirmektedir. Ülkemizde ilk defa 1985 yılında üç HIV/AIDS hastası bildirilmiş, daha sonra 139 JOPP Derg 5(3):136-141, 2013 her yıl olgu sayılarında giderek artma gözlenmiştir. 1991 yılına kadar her yıl 30’lu rakamlarda olan yeni hasta sayıları, 2000’li yılların başından itibaren 150200, 2005 yılından beri 300-350, 2011 yılı içinde de 700-750 yeni hasta sayısı olarak görülmektedir. T.C. Sağlık Bakanlığı Haziran 2012 verileri ise yalnızca 2011 yılı içinde tanı konmuş yeni 726 olguyı göstermektedir ki, bu sayı hastalığın tanımlandığı yıldan beri en yüksek hasta sayısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkemizde T.C. Sağlık Bakanlığı Haziran 2012 verilerine göre 5.740 HIV/AIDS hastası vardır. Bunların 1.024’ü AIDS basamağına ulaşmış, 4.716 kişi ise HIV pozitiftir (22). 1985 yılında HIV’e karşı antikor testlerinin bulunması ile dünyanın her yerinde kan ve kan ürünlerinin hastaya verilmeden önce test edilmesi zorunlu hale getirilmiştir. Ülkemizde 1987’den beri tüm kan ve kan ürünlerine ELISA yöntemi ile HIV tarama testi yapılmaktadır. HIV seropozitifliği durumunda Western Blot (WB) testi ile doğrulanmaktadır. Bizim merkezimizde Anti HIV pozitifliği 10 yılda 33 olarak bulunmuş, bunların hiç biri WB ile doğrulanmamıştır (Tablo 1, 2, 3, 4). Türkiye çapında 2005 yılında değerlendirilmeye alınan 152 kan merkezinin verileri anti-HIV 1-2 pozitifliğinin % 0.05 olduğunu göstermektedir (23). Donör kanlarında araştırılması zorunlu testlerden biri sifiliz tarama testidir. Sifilizin günü- müzde transfüzyon ile bulaşması çok nadir olarak görülmektedir ve en önemli etken stoklanmış kan kullanımı ve donör seçim standartlarının yükseltilmesidir. Sifiliz testlerinin rutin tarama kapsamından çıkarılması değerlendirilmiş, ancak seksüel yolla bulaşan hastalıkların başta HIV olmak üzere çeşitli enfeksiyonlara yönelik işaret edici değeri, testin devamı yönünde karar alınmasına neden olmuştur (4,5). Treponema pallidum kanların depolanması sırasında +4°C de sadece birkaç gün yaşayabilir. Teorik olarak 48-72 saatte infektivitesi kaybolduğu kabul edilir. Sonuç olarak, 3 günden uzun süre depolanmış kanlarda sifiliz bulaşama riski yoktur (1). Sifiliz tarama testleri için T.C. Sağlık Bakanlığı’nın önerisi olan nontreponemal test yöntemi olan RPR kullanılmaktadır. RPR testi sifiliz enfeksiyonu seyrinde kardiolipin antijenlere karşı oluşmuş reagin isimli antikorların saptanması esasına dayanır. Non-treponemal antijenlere karşı oluşan antikor normal olarak aktif hastalık140 ta bulunur ve tedaviden sonra seviyesi azalır; spesifik antikorlar ise ömür boyu kandan tespit edilebilir. Ülkemizde değişik illerde % 0-1.16 arasında değişkenlik gösterdiği tespit edilmiştir (24). 1998-2008 yıllarında bölgemizde 91.247 donörü kapsayan bir çalışmada RPR pozitifliği % 0.26, bir diğerinde bu oran % 0.20 olarak verilmiştir (25,26). Türkiye çapında 302 kan merkezininin sonuçlarının değerlendirildiği bir başka çalışmada, sifiliz seropozitifliğinin % 0.14 olduğu bildirilmiştir (23). Aynı çalışmada İstanbul’da 175 131 donörde RPR pozitiflik oranı % 0.13’tür. Çalışmamızda 154 olguda RPR testinin pozitifliği saptanmış, doğrulanması 68 olguda pozitif tespit edilerek ortalama seropozitiflik oranının ortalama %0,13 olduğu tespit edilmiştir (Tablo 1, 2, 3, 4). Bölgemizde yapılan çalışmalarla sonuçlarımız paraleldir. Sifiliz seropozitifliğimiz 2009 yılından itibaren anlamlı olarak azalmıştır. Sonuç olarak, çalışmamızda kan donörlerindeki HBsAg, anti-HCV, anti-HIV ve RPR sonuçlarının ülkemizde yapılan çalışmaların sonuçlarıyla paralellik gösterdiği görülmüştür (27-29). HBsAg seropozitifliğindeki düşüşün donör sorgulanması ve muayenelerinin daha dikkatli yapılması, sağlık birimlerinde tek kullanımlık malzemelerin tercih edilmesi gibi enfeksiyon bulaşında koruyucu tedbirlerin yanı sıra hepatit B’ye karşı aşılama programlarının uygulanmaya başlanması bu programın başarılı olduğunu, ilerleyen yıllarda bu düşüşün devam edeceğini düşündürmektedir. Transfüzyondan kaynaklanan enfeksiyonların bulaş riskinin en aza indirilmesi için kan bağış birimlerinin donör seçiminde dikkatli olması, donör sorgulama formlarında mahrem soruların bulunduğu unutulmayarak kişiye özel mekânlarda fizik muayenesi yapılmalı ve sorgulama formları dikkatli değerlendirilmeli, riskli donörler baştan elenmelidir. Klinisyenlerin de kan transfüzyon isteminde bulunurken daha dikkatli düşünmesi ve gereksiz kan ve kan ürünü transfüzyonundan kaçınması gerekmektedir. KAYNAKLAR 1. Ündar L, Karadoğan İ. Kan ve transfüzyon fizyolojisi. 1. Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbı Kursu (28 Ekim-1 Kasım 2006, Antalya) Kurs Kitabı’nda 2006: 22-7. 2. Berkem R. Transfüzyonla bulaşan enfeksiyonlar-2. 1. Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbı Kursu (28 K. Şanlı ve ark., Kan Donörlerin Yapılan Rutin Tarama Testlerinin On Yıllık Değerlendirilmesi Ekim - 1 Kasım 2006, Ant) Kurs Kitabı’nda 2006: 99-108. 3. Ulusal kan ve kan ürünleri rehberi Kısım F. Teknik İşlemler 1. Bölüm F1. 1 Mikrobiyoloji Tarama Testleri T.C Sağlık Bakanlığı ANKARA 2011;S:261-5. 4. Yenen OŞ. Transfüzyon öncesi yapılması gereken enfeksiyon tarama testleri. I. Ulusal Kan Merkezleri veTransfüzyon Tıbbı Kursu Kitabı; 17-21 Mart 1997; Adana: Türkiye 1997, 191-206. 5. Koçak N. İnfeksiyöz tarama testleri. 1. Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbı Kongresi (2000, Kapadokya) Kongre/Kurs Kitabı’nda. 2000:259-264. 6. Heper Y. Rutinde kullanılan donör tarama testleri standartları. 1. Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbı Kongresi (2000, Kapadokya) Kongre/Kurs Kitabı’nda, 2000: 137-9. 7. Altunay H. Enfeksiyöz tarama testlerinde epidemiyoloji. 1. Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbi Kongresi (2000, Kapadokya) Kongre/Kurs Kitabı’nda. 2000: 125-30. 8. World Health Organization. Blood Transfusion Safety Team of the Department of Blood Safety and Clinical Technology 1-6, WHO Geneva. 2001.WHO/BTS/01.1 www.who.int/bct 9. Özdemir D, Kurt H. Hepatit B virusu enfeksiyonlarının epidemiyolojisi. Tabak F, Balık İ, Tekeli E, ed. Viral Hepatit 2007’de. Ankara: Viral Hepatit Hepatitle Savaşım Derneği, 2007: 108-17. 10.Mıstık R. Türkiye’de viral hepatit epidemiyolojisi yayınlarının irdelenmesi. Tabak F, Balık İ, Tekeli E, ed. Viral Hepatit 2007’de. Ankara: Viral Hepatitle Savaşım Derneği, 2007: 10-50. 11. Sünbül M. HCV enfeksiyonunun epidemiyolojisi ve korunma. Tabak F, Balık İ, Tekeli E, ed. Viral Hepatit 2007’de: Ankara: Viral Hepatitle Savaşım Derneği, 2007: 208-19. 12. Altunay H. Türkiye’de kan merkezlerinde 1995-1999 yılları arasında HBsAg, anti-HCV, anti-HIV ve VDRL seroprevalansı. 1. Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbı Kongresi (2000, Kapadokya). Kongre/Kurs Kitabı’nda. 2000: 276 (Poster 8). 13.Özdemir M, Baykan M. Kan merkezimize başvuran gönüllü donörlerde hepatit B, hepatit C ve HIV seroprevalansı. Selçuk Tıp Derg 2005;21:1-4. 14.Kaya S, Arıdoğan BC, Adiloğlu AK, Demirci M. Isparta bölgesi kan donörlerinde HBsAg ve anti-HCV seroprevalansı. S.D.Ü. Tıp Fak Derg 2005;12:36-8. 15.Dilek İ, Demir C, Bay A, Akdeniz H, Öner AF. Seropositivity rates of HBsAg, anti-HCV, anti-HIV and VDRL in blood donors in Eastern Turkey. Turk J Hematol 2007;24:4-7. 16. Keskinler DÜ. Erzurum Kızılay Kan Merkezi’ne başvuran kan donörlerinin HBV ve HCV yönünden serolojik değerlendirilmesi. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi 2003;10:195-8. 17. Otağ F, Köksel T. Mersin Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kan Merkezi donörlerinin infeksiyon etkenleri tarama sonuçlarının değerlendirilmesi. MEÜ Tıp Fak Derg 2002;3:382-8. 18. Sakarya S, Tuncer G, Yaşa H, Çiçek C, Kadıköylü G, Yükselen V. Aydın bölgesindeki kan donörlerinde HBsAg ve anti-HCV seroprevalansı ve yaş ve cinsiyetle ilişkisi. KLİMİK Derg 2001;1:22-4. 19. Ocak S, Duran N, Savaş L, Önlen Y, Dibek MA. Hatay bölgesindeki kan donörlerinde HBV, HCV, HIV ve VDRL seropozitifliği. Viral Hepatit Dergisi 2005;10: 49-53. 20.Ulutürk R. Kan donörlerinde yapılan rutin tarama testlerinin 11 yıllık değerlendirilmesi. Türk Mikrobiyoloji Cem Derg 2010;40(1):41-7. 21.Emekdaş G, Çavuşoğlu S, Artuk C, Aksoy A. Türkiye’de 16 yıllık HBV ve 10 yıllık HCV trendi: Kan donör verileri. KLiMiK Dergisi 2005;18:312-3. 22. Hacettepe Üniversitesi HIV/AIDS Tedavi ve Araştırma Merkezi (HATAM) 2012. [www.hatam.hacettepe.edu. tr/aralik2012.shtml] 23. Töre O, Uluhan R, Karakoç E, Altunay H, Kılıç B. Türkiye’de transfüzyonla bulaşan enfeksiyon sorunu. KLİMİK Dergisi 2005;18:109-17. 24. Altunay H. Nükleik asit amplifikasyon testleri (NAT). In: Saltoğlu N, Sakarya S, eds. 14. Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Kongresi (KLİMİK) Kitabı; 25-29 Mart 2009; Antalya: Türkiye 2009, sayfa 23. 25. Altunay H. Transfüzyonla bulaşan bakteri ve parazit enfeksiyonları. Klinik Gelişim Derg (İstanbul Tabip Odası Yayını) 2001;14:67-72. 26.Gök G, Yurdakul B, Dündar İH, Güler T, Pelin A, Kırali K. Türk Kızılayı Ege bölge kan merkezi donör tarama sonuçlarının değerlendirilmesi. In: Uluhan R, Emekdaş G, eds. II. Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbı Kongresi Kitabı; 15-19 Kasım 2007; Antalya: Türkiye 2007;260. 27.Nazlıcan Ö, Alan SM. Sağlık Bakanlığı Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde son 18 yılda HBV, HCV, HIV ve sifiliz serolojisi sonuçları. In: Saltoğlu N, Sakarya S, eds. 14.Türk Klinik Mikrobiyoloji ve enfeksiyon Hastalıkları Kongresi (KLİMİK) Kitabı; 25-29 Mart 2009; Antalya: Türkiye 2009, sayfa 185-186. 28. Yenicesu, Dilsiz G, Öztürk G. Kan merkezimize son10 yıl içinde başvuran bağışçılarda HBsAg, HCV pozitifliği In: Uluhan R, Emekdafl G eds. II. Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbı Kongresi Kitabı; 15-19 Kasım 2007; Antalya: Türkiye 2007, sayfa 264265. 29.Bal SH, Heper Y, Kumafl LT, Töre O. 11 yıllık bir zaman diliminde (1998-2008) kan bağçılarında transfüzyonla bulaşan enfeksiyon prevalanslarındaki değişim.In: Saltoğlu N, Sakarya S eds. 14. Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Kongresi (KLİMİK) Kitabı; 25-29 Mart 2009; Antalya: Türkiye 2009, sayfa 184. 141 Olgu Sunumu JOPP Derg 5(3):142-144, 2013 doi:10.5222/JOPP.2013.142 İmperfore Himen: Akut İdrar Retansiyonu Gelişen Nadir Bir Olgu Hymen Imperforatus: A Rare Cause of Acute Urinary Retention Ceyhan ŞAHİN *, Nesrin ÖZKAN **, Semih Lütfi MİRAPOĞLU *, Ruhan ÖZER **, Şirin GÜVEN **, Ebru ŞAHİN *** * Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Kliniği ** Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği *** Zeynep Kamil Kadın, Doğum ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği ÖZET SUMMARY İmperfore himen müllerian sisteminin tamamlanmamış kanalizasyonunudan meydana gelen nadir bir konjenital anomalidir ve genellikle menstrual siklusa kadar asemptomatik kalır. Acil servise kız çocuklarında nadir görülen akut idrar retansiyonu ile başvuran ve inceleme sonrası imperfore himen tanısı alan 15 yaşındaki olguyu sunduk. Bu sunuda imperfore himen tanısı ve tedavisini literatür eşliğinde tartıştık. Hymen imperforatus is a rare congenital anomaly due to incomplete canalization of the Mullerian ductal system which usually remains asymptomatic until the onset of the menstrual cycle. We presented a 15-year-old girl who referred to the emergency department with acute urinary retention which is rarely seen in girls and diagnosed as imperforate hymen after examination. In this report, we discuss the diagnosis and treatment of the imperforate hymen with a review of the literature. Anahtar kelimeler: imperfore himen, akut idrar retansiyonu, hematometrokolpos Key words: hymen imperforatus, acute urinary retention, hematometrocolpos GİRİŞ rezonans (MR) incelemelerde imperfore himene bağlı hematometrokolpos tespit edilen 15 yaşındaki kız olguyu sunduk. İmperfore himen oldukça nadir görülen müllerian sistem kanalizasyonun tamamlanamamasından ortaya çıkan alçak seviyeli vajinal obstrüksiyonun bir nedenidir (1). Hidrokolpos, hidrometrokolpos ve hematometrokolpos bu duruma sekonder olarak gelişir. Literatürde ailesel olgular bildirilmesine rağmen, çoğunlukla sporadik olarak görülür. İmperfore himen insidansı yaklaşık olarak % 0.014 - % 0.01’dir ve genellikle menstrual siklus başlayana kadar asemptomatik kalır (2,3). Olguların çoğu adelosan dönemde tanı almakla birlikte, endojen maternal östrojene maruz kalan mukozanın sekresyonlarının uterus ve vajinada birikmesi hidrokolposla sonuçlanıp antenatal dönemde de semptom verebilir (4). Adolesan dönemde oluşan hematometrokolposun pelvik kitle etkisine bağlı semptomlar ortaya çıkabilir ya da primer amenore nedeniyle başvurabilirler. Bu yazıda akut üriner retansiyon yakınması ile acil servise başvuran ve yapılan ultrasonografi (US) ve manyetik OLGU SUNUMU On beş yaşında kız hasta acil servisimize karın ağrısı ve idrar yapamama yakınmasıyla başvurdu. Yapılan fizik muayenede glob vezikale ve rektal tuşede retrovezikal alanda kitle palpe edilmesi üzerine mesane kateterizasyonuna karar verildi. Mesane kateterizasyonu sırasında dışarıya doğru kabaran görünümde imperfore himen fark edildi (Resim 1). Öyküsünde henüz menstruasyon görmediği, periyodik karın ağrılarının ve ara ara konstipasyonun olduğu öğrenildi. Genel fizik muayenesinde sekonder seksüel karakterleri oluşmuştu. Ergenlik gelişimi Tanner Evre 5 ile uyumlu bulundu. Rutin laboratuvar bulgularında pataloji saptanmadı. Yapılan batın US‘de her iki böbrekte grade-1 pelvikaliektazi ve mesane posteriorunda yaklaşık 185x104x74 mm boyutunda yoğun içe- Alındığı tarih: 09.10.2012 Kabul tarihi: 02.12.2012 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Ceyhan Şahin, Şerifali Mah. Çetin Cad. Garip Sok. Başak Sitesi No: 12 Daire 2, 34775 Ümraniye - İstanbul e-posta: [email protected] 142 C. Şahin ve ark., İmperfore Himen: Akut İdrar Retansiyonu Gelişen Nadir Bir Olgu Resim 1. Resim 2. dırılır. Hematometrokolposa neden olan obstrüksiyonlar sıklıkla konjenitaldir. Çoğunlukla imperfore himen nedeni ile meydana gelir. Vaginal septum, distal stenoz ve vajinal atrezi diğer konjenital nedenler arasında yer alır (5). Olgumuzda obstrüksiyon nedeni imperfore himendi. Himen embriyonik gelişmenin geç evrelerinde normalde perfore olması gereken mezodermal dokunun embriyolojik bir kalıntısıdır. Perforasyondaki yetmezlik menarş başlayıncaya kadar fark edilemeyebilen nadir bir jinekolojik durum olan imperfore himenle sonuçlanır (6). Literatürde familyal imperfore himen olguları bildirilmekle birlikte, genellikle sporadik olarak izlenmektedir (2). Resim 3. rikli posteriorda seviye veren ekojenitenin izlendiği kistik yapı izlendi (Resim 2). Yapılan batın MR incelemede uterus boyutları artmış olup, yaklaşık 18x15x13 mm boyutlarında kaviteyi ekspanse eden hemorajik vasıfta koleksiyon gözlendi (Resim 3). Hasta imperfore himene bağlı hematometrokolpos tanısı ile interne edildi. Hastaya operasyonda basit insizyonla himenotomi ve foley katater yöntemi uygulandı. Postoperatif 14. günde foley katater çekildi. Yapılan kontrol US’de böbreklerdeki pelvikaliektazinin gerilediği uterusun involüsyona uğradığı ve hastanın takibinde düzenli menstrual kanama geçirdiği gözlendi. TARTIŞMA Kadınlarda genital traktaki obstrüksiyon sonucu uterus ve vajinada kan ürünlerinin toplanması ve dilatasyona neden olması hematometrokolpos olarak adlan- İmperfore himen olgularının öykülerinde genellikle telarştan 2,5-4 yıl sonra başlayan periyodik karın ağrıları mevcuttur (7). Olgumuzun öyküsünde de yineleyen periyodik karın ağrıları mevcuttu. Bu karın ağrılarını menstruasyon başlayacağına işaret olarak düşünen hasta ve yakınları doktora başvurmayı düşünmemiştir. Bazen semptom vermeyebilirler, nadiren de hematokolpos nedeniyle idrar yolu obstruksiyonuna neden olabilirler (8). Spontan imperfore himen olguları da bildirilmiştir (9). Tipik olarak primer amenore ile başvuran bu olgulara karın ağrısı (% 38-40), üriner retansiyon (% 37-% 60) ve konstipasyon (% 60) eşlik edebilir (10). Akut üriner retansiyon erkeklerde daha yaygın olarak görülürken kadınlarda nadir bir durumdur. Çünkü kadın üretrası kısadır ve kendine özgü anatomik komşuluklarıyla nadiren obstrüktif olarak etkilenir. Ancak, pelvik veya perineal kitleyle akut üriner retansiyon gelişebilir. İmperfore himene bağlı gelişen hematometrokolpos bu nedenle nadir olarak görülen bir durumdur. Erken tanının olmadığı imperfore himen olgularında uterus ve vajinada kan birikimi artar ve ileri derecede vajinal dilatasyon kitle etkisi yaparak çevre organlar üzerine, özellikle mesane ve üreterlere bası oluştura143 JOPP Derg 5(3):142-144, 2013 bilmektedir. Bası nedeniyle obstrüktif üriner semptomlar oluşabilmekte ve olgumuzda olduğu gibi bu semptomlar zaman zaman imperfore himenin tanısında ilk işaret olabilmektedir (11). Olgumuzda hem akut idrar retansiyonu gelişmiş hem de bilateral böbreklerde grade 1 ektazi gelişmiştir. Tedavi sonrası bu ektaziler gerilemiştir. Çocuklarda diğer akut üriner retansiyon nedenleri ise konstipasyon, idrar yolu enfeksiyonu, postoperatif durumlar, pelvik apseler, travma, nörojen mesane, üretral valvler ve tömörlerdir (12). Olgumuzda olduğu gibi hastaneye akut idrar retansiyonu ile başvuran olgularda pelvik inceleme ve genital muayene dikkatlice yapılmalıdır. Böylelikle dikkatli fizik muayene ile kolayca imperfore himen tanısı konulabilir. İmperfore himenden şüphelenildiğinde fizik muayene ile kolaylıkla tanı konulabilir. Tanı sonrasında pelvik us ile hematometrokolpos görülebilir. Bu nedenle pelvik US tercih edilecek ilk görüntüleme yöntemidir. Transabdominal US’nin yetersiz olduğu durumlarda transrektal US tercih edilebilir (13). İmperfore himene genitoüriner ve anorektal anomaliler nadiren eşlik eder (14,15) . Fakat fertilite problemleri açısından pelvik MR görüntülemeyle ek genital anomali varlığı araştırılmalıdır. Olgumuzun yapılan pelvik US ve MR görüntülemelerinde ek anomalisi saptanmamıştır. İmperfore himen tedavisi himenotomidir. İşlem öncesi üretra kataterize edilir. Basit insizyon ya da membranın küçük bir kısmının eksizyonu şeklinde 2 farklı teknikle himenotomi uygulanabilir (16,17). İlk ilişki kanamasının önemli olduğu sosyal durumlarda öncelikli olarak eksizyon yapmadan membranın basit insizyonu tercih edilebilir. Acar ve ark. (18) mini himenotomi (0.5 cm insizyon) ile birlikte 2 hafta vajinada tutulan foley katater yöntemini kullanmışlar. Ancak, basit insizyonda ve foley katater yönteminde nüks olasılığı eksizyondan daha fazladır. Biz, olgumuzda aile ile görüşürek sosyal nedenlerden dolayı basit insizyon ve foley katater yöntemini tercih ettik. Sonuç olarak, imperfore himen olguları nadir görülür ve buna sekonder gelişen hematometrokolpos pediatrik çağda pelvik kitle ve pelvik ağrı nedenlerinden biridir ve kitle etkisine sekonder olarak akut idrar retansiyonuna neden olabilir. KAYNAKLAR 1. Blask ARN, Saunders RC, Gearhart JP. Obstructed uterovaginal Anomalies: Demstration with sonography. Neaonatal 144 and Infants. Radiology 1991;179:73-83. 2. Usta IM, Awwad JT, Usta JA, Makarem MM, Karam KS. Imperforate hymen: report of an unusual familial occurrence. Obstetrics and Gynecology 1993;82:655-6. PMid:8378001 3. Soyer T. Labial Synechia, Imperforated hymen, vaginal agenesis, atresia and stenosis. Turkiye Klinikleri Journal of Pediatric Surgery 2009;2:57-64. 4. Adaletli I, Ozer H, Kurugoglu S, Emir H, Madazli R. Congenital imperforate hymen with hydrocolpos diagnosed using prenatal MRI. AJR Am J Roentgenol 2007;189:23-5. http://dx.doi.org/10.2214/AJR.05.1560 PMid:17579130 5. Stephanie CW, Charboneu JW. Uterus and Vagina; Congenital Anomalies. Diagnostic Ultrasound, In Rumack. 3rd edition. Chicago 1998. p1768-75. 6. Nisanian AC. Hematocolpometra presenting as urinary retention: A case report. J Reprod Med 1993;38:57-60. PMid:8441134 7. Quint EH, McCarthy JD, Smith YR. Vaginal surgery for congenital anomalies. Clinical Obstetrics and Gynecology 2010;53:115-24. http://dx.doi.org/10.1097/GRF.0b013e3181cd4128 PMid:20142648 8. Adali E, Kurdoglu M, Yildizhan R, Kolusari A. An overlooked cause of acute urinary retention in an adolescent girl: a case report. Archives of Gynecology and Obstetrics 2009;279:701-3. http://dx.doi.org/10.1007/s00404-008-0778-1 PMid:18777034 9. Kurdoglu Z, Kurdoglu M, Kucukaydin Z. Spontaneous rupture of the imperforate hymen in an adolescent girl with hematocolpometra. Z. ISRN Obstet Gynecol 2011;2011:520304. Epub 2010 Sep 29. 10. Nazir Z, Rizvi RM, Qureshi RN, Khan ZS, Khan Z. Congenital vaginal obstructions: varied presentation and outcome. Pediatr Surg Int 2006;22:749-53. http://dx.doi.org/10.1007/s00383-006-1730-8 PMid:16871398 11. Koc M, Akyol M. Imperofrate hymen: A rare cause of urinary retention: a case report. Journal of Inonu University Medical Faculty 2008;15:125-7. 12. Peter JR, Steinhardt GF. Acute urinary retention in children. Pediatr Emerg Care 1993;9:205-7. http://dx.doi.org/10.1097/00006565-199308000-00006 PMid:8367356 13. Kushnir O, Gadre K, Blankstein J. Rectal sonography for diagnosing hematocolpometra. A case report. J Reprod Med 1997;42:519-20. PMid:9284015 14. Sheih CP, Chiang CD, Liao YJ, Li YW. Ultrasonic detection of a single vaginal ectopic ureter inserted into an imperforate hemivagina. J Clin Ultrasonund 1997;25:133-5. http://dx.doi.org/10.1002/(SICI)1097-0096 (199703)25:3<133::AID-JCU6>3.0.CO;2-H 15. Nisanian AC. Hematocolpometra presenting as urinary retention: A case report. J Reprod Med 1993;38:57-60. PMid:8441134 16. Mou JWC, Tang PMY, Chan KW, Tam YH, Lee KH. Imperforate hymen: cause of lower abdominal pain in teenage girls. Singapore Med J 2009;50:378-9. PMid:19421681 17. Liang CC, Chang SD, Soong YK. Long-term follow-up of women who underwent surgical correction for imperforate hymen. Arch Gynecol Obstet 2003;269:5-8. http://dx.doi.org/10.1007/s00404-002-0423-3 PMid:14605815 18. Acar A, Baki O, Karatayli R, Capar M, Colakoglu MC. The treatment of 65 women with imperforate hymen by a central incision and application of Foley catheter. BJOG 2007;114:1376-9. http://dx.doi.org/10.1111/j.1471-0528.2007.01446.x PMid:17949378 Olgu Sunumu JOPP Derg 5(3):145-147, 2013 doi:10.5222/JOPP.2013.145 Jarcho-Levin Sendromlu Yenidoğanda Bilateral Femur Kırığı: Olgu Sunumu Bilateral Femoral Fractures in the Neonate with Jarcho-Levin Syndrome Alper ÇIRAKLI *, Murat ERDOĞAN *, Sevgi ÇIRAKLI **, Hicabi SEZGİN *, Fatma ÇAKMAK ÇELİK **, Canan AYGÜN ** * Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı ** Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi, Pediatri Anabilim Dalı ÖZET SUMMARY Yenidoğan döneminde doğum travmaları içerisinde femur kırığı nadir, bilateral femur kırığı ise daha nadirdir. Doğum travması gelişimi açısından risk faktörleri; bebeğe, anneye ve doğuma ait faktörler olarak gruplanabilir. Olgumuzun femur kırığı açısından var olan risk faktörleri; ayak prezentasyonu, annenin multipar ve bebeğin Jarcho-Levin sendromlu olmasıydı. Jarcho-Levin sendromu spondilokostal ve spondilotorasik dizostozis olarak adlandırılan iki alt tipi olan vertebra ve kosta anomalilerinin görüldüğü yaşamla bağdaşmayan bir sendromdur. Meningomiyelosel mevcut olan olgu yan yatar pozisyonu nedeniyle her iki alt ekstremitesine sabit ve nötral pozisyon verilerek takip edildi. İzleminin 1. ayında direkt radyografide kaynama gözlendi. Makalemizde bilateral femur kırığı olan JarchoLevin sendromu tanılı yenidoğan olgusu risk faktörlerini içermesi ve nadir görülmesi nedeniyle sunulmuştur. While femur fracture due to the birth trauma in the neonatal period is rare, bilateral femur fractures is relatively rarer. Risk factors for the development of birth trauma to the baby can be grouped as maternal, and natal factors. In our case the existing risk factors for fractures of the femur are foot presentation, multiparous mother and Jarcho-Levin syndrome in the the baby. Jarcho-Levin syndrome has two subtypes called spondylothoracic and spondylocostal with vertebral and costal abnormalities which is incompatible with life. Because of the lateral decubitus position of the patient with meningomyelocele, the newborn was f ollowed up with her lower extremities stabilized in their neutral position. One month after in the follow-up period, we have observed radiographic union in the direct graphy. In this article, a newborn with bilateral femur fractures diagnosed as JarchoLevin syndrome, and relevant risk factors in the neonatal period were presented because of its rarity. Anahtar kelimeler: yenidoğan, bilateral femur kırığı, Jarcho-Levin sendromu, doğum travması Key words: newborn, bilateral femur fractures, JarchoLevin syndrome, birth trauma GİRİŞ Olgu Sunumu Yenidoğan döneminde doğum travmaları içerisinde femur kırığı nadir görülür. En sık 1000 canlı doğumda 2-3,5 oranında bildirilen klavikula kırığı olup, femur kırığı 1000 canlı doğumda 0.13 oranında, daha az sıklıkta humerus ve radius kırıkları bildirilmektedir (1). Burada bilateral femur kırığının eşlik ettiği Jarcho-Levin sendromu tanılı bir olgu nadir görülmesi nedeniyle sunuldu. Otuz iki yaşındaki annenin 3. gebeliğinden 3. canlı doğan bebeği olan hastamız ayak geliş nedeniyle 37. gebelik haftasında sezaryen ile doğmuş, yaşamın birinci gününde meningomiyelosel ve solunum sıkıntısı nedeniyle fakültemize sevk edilmişti. Anne-baba arasında akrabalık olmayıp, gebelikte folik asit kullanımı yoktu. Antenatal tanısı olmayan kız bebeğin fizik incelemesinde; vücut ağırlığı 1680 g (<3. p), boyu 37 cm (<3. p) ve baş çevresi 29,5 cm (<3. p) idi. Boynu kısa ve toraksı dar olan bebeğin lumbosakral Alındığı tarih: 11.01.2013 Kabul tarihi: 25.04.2013 Yazışma adresi: Ass. Alper Çıraklı, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Polikliniği, Kurupelit- Atakum / Samsun e-posta: [email protected] 145 JOPP Derg 5(3):145-147, 2013 bölgede yaklaşık 6 x 5 cm büyüklüğünde meningomiyelosel kesesi mevcuttu. Ortopedik muayenesinde gövde ve sırtta asimetri ile şekil bozukluğu, her iki uylukta şişlik, deformite ile patolojik hareket, sol ayak 1. parmakta çekiç parmak deformitesi ve bilateral alt ekstremitesinin dış rotasyon postüründe ve hareketsiz olduğu tespit edildi. Ekokardiyografisinde patent foramen ovale (PFO), triküspit yetmezlik (TY) ve dekstroversiyon tespit edildi. Direkt grafileri incelendiğinde; her iki femurda orta 1/3 bölgede komplet deplase fraktür ve Jarcho-Levin sendromu ile uyumlu olarak vertebralarda ve kostalarda patolojik görünüme neden olan torakal bölgede açıklığı sola bakan, lomber bölgede açıklığı sağa bakan skolyoz ve kostalarda yengeç kosta görünümü mevcuttu (Şekil 1). Meningomiyelosel nedeniyle opere edilen olgumuza femur kırıklarına yönelik yan pozisyonda her iki alt ekstremitesini sabit ve nötral pozisyonda tutacak şekilde desteklenerek takip edildi. Ekstremitelerin dolaşım takibi yapıldı. Pozisyonu sık olarak değiştirilerek dekübit ülseri gelişmesi önlendi. İzleminin 1. ayında direkt grafi ile kemiklerde kaynama gözlendi (Şekil 2). Şekil 2. Birinci aydaki radyografide kallus formasyonu. TARTIŞMA Doğum sırasında bebeğe uygulanan mekanik güçler nedeniyle bebekte doğum travması gelişebilmektedir. Bu durum yumuşak dokuda, sinir dokusunda ve kemik dokuda hasarlanma şeklinde olabilir. Doğum travmasına bağlı uzun kemik kırığı sıklığı dünyada % 0.67-1.4 arasındadır. Ülkemizde yapılan çalışmalarda bu oran % 0.22-5.2 oranında bildirilmektedir. En sık kırılan uzun kemik klavikuladır ve klavikula kırığı görülme sıklığı 1000 canlı doğumda 2-3,5’dir. Femur kırığı 1000 canlı doğumda 0.13 oranında izlenir. Humerus ve radius kırıkları daha nadirdir (1). Doğum travması gelişimi açısından risk faktörleri; bebeğe, anneye ve doğuma ait faktörler olarak gruplanabilir. Bebeğe ait faktörler: iri bebek olma, prezentasyon anomalisi (ayak, makat, alın, yüz, omuz ve kol gelişi), multipl anomali, kemik hastalıkları, prematüritedir. Anneye ait faktörler: ileri yaşta veya küçük yaşta gebelik, annenin pelvis çapının küçük olması, multiparite, uzamış veya hızlı doğum eylemidir. Çoğul gebelik, cerrahın tecrübesizliği, forceps veya vakum kullanımı ise doğuma ait faktörlerdir (1,2). Femur kırığı riskini arttırdığı bildirilen risk faktörleri ise ikiz gebelik, meningomiyelosel, preterm doğum ve özellikle ayak ve makat geliş olmak üzere prezentasyon anormalileridir (3,4). Hastamızın femur kırığı açısından var olan riskleri; ayak prezentasyonu, annenin multipar ve bebeğin Jarcho-Levin sendromlu olmasıydı. Şekil 1. Bilateral femur fraktürü, vertebralarda ve kostalarda yerleşim ve füzyon anomalileri ve deformasyon. 146 Pubmed taramasında 1992-2012 yılları arasında doğum travmasına bağlı bilateral femur kırığı olan A. Çıraklı ve ark., Jarkcho-Levin Sendromlu Yenidoğanda Bilateral Femur Kırığı: Olgu Sunumu yalnızca iki olgu olduğu görülmüştür. Cebesoy ve ark.’nın (5) bildirdiği olgu, 25 yaşındaki annenin 1. gebeliğinden 39. gebelik haftasında makat geliş nedeniyle sezaryen ile 3350 g doğan kız olgudur. İkinci olgu McCollough ve ark.’nın (6) bildirdiği evde doğan bir bebektir. Olgumuzun farkı ayak geliş olması ve Jarcho-levin sendromunun eşlik etmesidir. Doğum travması hem normal hem de sezaryen doğumda görülebilmektedir. Sezaryen doğumda normal doğuma göre riskin azaldığı düşünülse de risk tamamen ortadan kalkmaz. Başa uygulanan travmadan kaçınılmakla beraber uzun kemik travması riski devam etmektedir. Hatta yeni bir çalışmada sezaryen doğumlarda femur kırığı riskinin 11 kat arttığı bildirilmektedir (7). Olgumuzda da doğum şeklinin sezaryen olması doğum travmasından korumamaktadır. Jarcho-Levin sendromu, spondilokostal ve spondilotorasik dizostozis olarak adlandırılan iki alt tipi olan vertebra ve kosta anomalilerinin görüldüğü yaşamla bağdaşmayan bir sendromdur. Görülme sıklığı 10.000’de 0.25’tir (8,9). Jarcho-Levin sendromuna nöral tüp defekti, kardiyak, renal ve gastrointestinal sisteme ait patolojiler eşlik edebilir. Hastamızda sendroma meningomiyelosel ve dekstroversiyon eşlik etmekteydi. Yenidoğan döneminde femur kırıklarının tedavi yöntemleri atel uygulanması, traksiyon, gövde alçısı ve pavlik bandajdır (10). Meningomiyelosel operasyonu geçiren hastamız yan yatırılarak izleniyordu. Pozisyon ve elevasyon yetersizliği nedeniyle atel, traksiyon, gövde alçısı ve pavlik bandajı uygun değildi. Hastamız yan yatar pozisyonu nedeniyle her iki alt ekstremiteye sabit ve nötral pozisyon verilerek takip edildi. İzleminin 1. ayında direkt radyografide kaynama gözlendi. Literatürde bilateral femur kırığı olgularının sadece iki tane olması ve hastamızda eşlik eden Jarcho-levin sendromunun bulunması nedeniyle bu olgu sunuldu. Bu olgu ile femur kırığı açısından riskli doğumların önceden belirlenerek doğuma uygun şekilde hazırlık yapılması gerektiği vurgulanmak istendi. KAYNAKLAR 1. Bülbül A, Okan F, Nuhoğlu A. Yenidoğanın fiziksel doğum travmaları. Haseki Tıp Bülteni 2006:44:3-5. 2. Al-Habdan I. Birth-related fractures of long bones. Indian J Pediatr 2003;70(12):959-60. http://dx.doi.org/10.1007/BF02723819 PMid:14719783 3. Matsubara S, Izumi A, Nagai T, Kıkkawa I, Suzuki M. Femur fracture during abdominal breech delivery. Arch Gynecol Obstet 2008;278(2):195-7. http://dx.doi.org/10.1007/s00404-008-0655-y PMid:18427823 4. D’ Andrea L, Catena N. Femural shaft fracture in a newborn infant treated with axial external fixator: a case report. J Pediatr Orthop 2008;28(1):17-9. http://dx.doi.org/10.1097/bpo.0b013e31815b4dea PMid:18157041 5. Cebesoy FB, Cebesoy O, İncebıyık A. Bilateral femur fracture in a newborn: an extreme complication of cesarean delivery. Arch Gynecol Obstet 2009;279:73-4. http://dx.doi.org/10.1007/s00404-008-0639-y PMid:18368414 6. McCollough FL, McCarthy RE. Bilateral distal femoral epiphyseal fractures following home delivery: a case report. J Ark Med Soc 1988;84(9):364-6. PMid:2964438 7. Toker A, Perry ZH, Cohen E, Krymko H. Cesarean section and the risk of fractured femur. Isr Med Assoc J 2009;11(7):416-8. PMid:19911493 8. Güzoğlu N, Dilli D, Oğuz ŞS, Kızıkelma A, Erdeve Ö ve ark. Nöral tüp defektinin eşlik ettiği spondilotorakal tip Jarcho-Levin sendromu: Bir olgu sunumu. Ankara Üniversitesi Tıp Mecmuası 2010;63:65-7. 9. Aydın H, Çifçi E, Hekimoğlu B. Jarcho-Levin sendromu: Spondilokostal displazili yenidoğanda direk grafi bulguları. Yeni Tıp Dergisi 2008;25:245-47. 10.James H. Beaty, James R. Kasser. Rockwood and Wilkin’s Fractures in Children. Şaylı U, Yıldız C. Lippincott Williams&Wilkins, Altıncı Baskı. 2011;22: 893-936. 147 KONU DİZİNİ A 2 Anti HCV, 136 Adneks, 118 Akciğer enfeksiyonları, 21 Akut idrar retansiyonu, 142 AntiHIV1, 136 B Bifida, 102 Bilateral femur kırığı, 145 Bilgisayarlı tomografi, 131 Biyokimyasal belirteçler, 97 C Ca125, 118 Cerrahi, 37 Ç Çocuk sağlığı, 131 Çocuk, 37 D Distal humerus kırığı, 27 Doğum travması, 145 Doğum, 114 Donör tarama testleri, 136 Düzce, 125 E Ektopik gebelik, 94 Endometrit, 81 Enfeksiyon, 1 Epilepsi, 37 F Femur diafiz kırığı, 89 Ferritin, 76 Fizyolojik immatür kalça, 32 G Gebelik sonucu, 70 Gebelik, 1 Gelişimsel kalça displazisi, 32 Gestasyonel diyabet, 7 H HBs Ag, 136 Hematometrokolpos, 142 Hemoglobin, 76 İ İmperfore himen, 142 İnhibin, 43 İntrauterin inseminasyon, 62 J Jarcho-Levin sendromu, 145 K Kan donorü, 136 Kızamık, 105 Kitle, 118 Kolporafi, 47 Kontrastlı bilgisayarlı tomografi, 21 L Lenf nodları, 21 E Ectopic pregnancy, 94 Endometritis, 81 Epilepsy, 37 Epileptic surgery, 37 B Bilateral femur fractures, 145 Biomarkers, 97 Birth trauma, 145 Blood donors, 136 F Femur diaphysis fracture, 89 Ferritin, 76 C Ca125, 118 Cesarean delivery, 81 Cesarean scar pregnancy, 94 Cesarean, 114 Child, 37 Colporrhaphy, 47 Computed tomography, 131 Contrast enhanced computed tomography, 21 D Delivery, 114 Developmental hip dysplasia, 32 Diagnosis, 97 Distal humerus fracture, 27 Donor screening tests, 136 Düzce, 125 148 G Gestational diabetes, 7 H HBs Ag, 136 Hematometrocolpos, 142 Hemoglobin, 76 Hymen imperforatus, 142 I Infection, 1 Inhibin, 43 Intrauterine insemination, 62 J Jarcho-Levin syndrome, 145 L Levels of vaginal support, 47 Levonorgestrel releasing intrauterine system, 76 Lung infections, 21 R r-FSH, 62 Risk faktörleri, 7, 125 RPR, 136 Levonorgestrel salgılayan rahim içi sistem, 76 M Makülopopüler döküntü, 105 Malignite risk indeksi, 118 Meningomyelosel, 102 Meningosel, 102 Minör kafa travması, 131 Mortalite, 13 S Sezaryen doğum, 81 Sezaryen skar gebelik, 94 Sezaryen, 114 Sklerozan stromal tümör, 43 Spina, 102 Sturge-Weber sendromu, 37 Suprakondiler humerus kırığı, 27 N NEK, 13 Nöral tüp defekteri, 125 T Tanı, 97 Tedavi, 97 Titanyum elastik çivi, 89 Traksiyon sonrası pelvipedal alçılama, 89 Tüberküloz, 21 O Over, 43 Ovulasyon indüksiyonu, 62 P Parvovirus B19, 1 Patent duktus arteriozus, 97 Pediatrik dirsek kırığı, 27 Pelvik organ prolapsusu, 47 Piktoriyal (resimli) skorlama sistemi, 76 Plasenta previa, 70 Plasenta, 70 Postpartum, 114 Posttravmatik stres bozukluğu, 114 Povidon iyot, 81 Prematüre, 13 Prevelans, 7 SUBJECT INDEX A 2 Anti HCV, 136 Acute urinary retention, 142 Adnexal, 118 AntiHIV1, 136 Cilt / Volume 4, 2013 U u-FSH, 62 Ultrasonografi, 32, 70 Uterovajinal prolapsus cerrahisi, 47 V Vajina destek seviyeleri, 47 Y Yara yeri enfeksiyonu, 81 Yenidoğan, 32, 145 Cilt / Volume 4, 2013 Lymph nodes, 21 M Maculopopular rash, 105 Mass, 118 Measles, 105 Meningocele, 102 Meningomyelocele, 102 Minor head trauma, 131 Mortality, 13 N NEC, 13 Neural tube defects, 125 Newborn, 32, 145 O Ovarian hyperstimulation, 62 Ovary, 43 P Parvovirus, B19, 1 Patent ducturs arteriosus, 97 Pediatric elbow fracture, 27 Pediatric, 131 Pelvic organ prolapse, 47 Pelvipedal casting after traction, 89 Physiologic immature hip, 32 Pictorial blood assessment, 76 Placenta previa, 70 Placenta, 70 Postpartum, 114 Posttraumatic stres disorder, 114 Povidone-iodine, 81 Pregnancy outcome, 70 Pregnancy, 1 Prematurity, 13 Prevalence, 7 R r-FSH, 62 Risk factors, 7, 125 Risk of malignancy index, 118 RPR, 136 S Sclerosing stromal tumor, 43 Spina, 102 Sturge-Weber syndrome, 37 Suprachondylar humerus fracture, 27 Surgery of uterovaginal prolapse, 47 T Titanium elastic nailing, 89 Treatment, 97 Tuberculosis, 21 U u-FSH, 62 Ultrasonography, 32, 70 W Wound enfection, 81 YAZAR DİZİNİ / AUTHORS INDEX Cilt / Volume 4, 2013 A Adal SE, 37 Akagündüz NG, 62 Akbay E, 76 Akçığ Z, 76 Akman C, 21, 131 Alataş İ, 102, 131 Aldemir EY, 13 Alkış İ, 47, 62, 94 Anadol N, 32 Ark HC, 47 Aşıcıoğlu O, 7 Aygün C, 145 B Balcı M, 1 Başgül Yiğiter A, 114 Baydın SŞ, 102 Baydın S, 102 Bilsel K, 27, 89 Boran B, 7 C Canaz E, 47 Canaz H, 102, 131 Ceylan HH, 27, 89 Ceylan İ, 21, 32, 131 Ç Çağlar M, 118, 125 Çakmak Çelik F, 145 Çelik N, 13 Çetin A, 43 Çetindağ F, 13 Çıraklı A, 145 Çıraklı S, 145 D Demir N, 27, 89 Dilbaz S, 118, 125 Duğan N, 81 Dünder İ, 114 E Ekin M, 76 Ekiz A, 62 Elmadağ NM, 27 Emel E, 102 Engerek N, 105 Er A, 21, 32, 131 Erdeve Ö, 97 Erdil M, 27, 89 Erdoğan Düzcü S, 43 Erdoğan M, 145 F Fendal Tunca A, 70, 81 G Güdücü N, 114 Gülkılık A, 70, 81 Gültekin T, 7 Gün C, 131 Güngördük K, 7 Gürbüzel M, 43 Güven Ş, 142 H Han A, 47 Han Çelik İ, 97 Hatipoğlu H, 105 Hatipoğlu N, 105, 136 İ İşçi H, 114 K Kafadar İ, 37 Kara M, 1 Kavuncuoğlu S, 13 Kayan BÖ, 114 Kına H, 102 Korkmaz O, 32 Köroğlu N, 70 Kumru S, 118, 125 Kuzdan C, 21, 105 M Mirapoğlu SL, 142 Ö Ölmez H, 47, 70, 81 Özbek S, 13 Özbilgeç S, 118 Özdemir İ, 118 Özer R, 142 Özkan N, 142 Özyurt R, 7 P Payaslı M, 13 Polat G, 27, 32, 89 Polat İ, 62, 94 S Sander S, 13 Sarı ND, 136 Sezgin H, 145 Sudolmuş S, 70, 81 Ş Şahbaz A, 94 Şahin C, 142 Şahin E, 142 Şanlı K, 105, 136 Şiraneci R, 21, 105 T Tekirdağ Aİ, 62, 94 Topuz S, 125 Tosyalı Y, 43 Tufan Taş B, 37 Tunçer N, 89 Türkmenoğlu Y, 37 U Uzer G, 89 Uzunçakmak C, 76 Ü Ülker V, 62 Ünlü HB, 21, 32, 131 Üstün Y, 118, 125 Y Yapça ÖE, 1 Yavuzcan A, 118, 125 Yetkin Yıldırım G, 70, 81 Yıldırım G, 62 Yılmaz N, 1 Z Zeren B, 37 149 BİLİMSEL HAKEMLERE TEŞEKKÜR Jinekoloji Obstetrik Pediatri ve Pediatrik Cerrahi Dergisine gelen makaleleri, bilimsel hakem olarak inceleyen, zaman ve emek harcayarak yardımcı olan, adları aşağıda belirtilen değerli meslekdaşlarımıza sonsuz teşekkürlerimizi sunarız. Jinekoloji Obstetrik Pediatri ve Pediatrik Cerrahi Dergisi Editörleri Kl. Şef. Uzm. Dr. Ali İsmet Tekirdağ Kl. Şef. Uzm. Dr. Sultan Kavuncuoğlu A.Tan Cimilli Adnan Yüksel Ağahan Han Ahmet Aydın Ahmet Gül Ahmet Gülkılık Alev Atış Alev Yılmaz Ali Eker Ali Er Ali Erşen Ali Gedikbaş Ali Osman Akdemir Alpaslan Akyol Alper Güzeltaş Arzu Akçay Arzu Babayiğit Hocaoğlu Ayça Vitrinel Ayla Günlemez Ayşe Engin Arısoy Ayşe Güler Eroğlu Ayşegül Celayir Ayşegül Çınar Kuşkucu Aysu Akça Beyhan Tüysüz Burak Tatlı Cem Demirel Cem Fıçıcıoğlu Cemal Ark Ceyhun Numanoğlu Cihat Ünlü 150 Coşkun Yarar Demet Demirkol Ebru Çengel Kültür Emel Yılmaz Emin Sami Arısoy Emine Türkkan Erdal Adal Erdal Kaya Erhan Emel Fahri Ovalı Fatih Durmuşoğlu Feyza Darendeliler Feyza Karagöz Güzey Figen Çokuğraş Fuat Kırcelli Funda Öztunç Gazi Zorer Gökhan Yıldırım Gonca Yıldırım Gönül Aydoğan Gül Sağın Gülay Aydın Tireli Gülyüz Öztürk Halil Aslan Halil İbrahim Balcı Haluk Çokuğraş Haluk Emir Haluk Erdal Malatyalıoğlu Hüseyin Kıyak İbrahim Alataş İbrahim Çelebi İbrahim Polat İpek Akil İsmail Çepni Kadir Güzin Kadriye Kart Kemal Güngördük Kerem Birsel Kürşat Bora Çarman Lale Susan Leyla Saitoğlu Mehmet Eliçevik Mehmet Erdil Mehmet Vural Mehmet Yalaz Melahat Dönmez Melike Keser Emiroğlu Mesut Abdulkerim Ünsal Mete Akisu Metin Karaböcüoğlu Mine Çalışkan Müferret Ergüven Münevver Türkmen Murat Api Murat Berkanoğlu Murat Elevli Mustafa Fatih İnecikli Mustafa Tayfun Aldemir Nafiye Urgancı Nejdet Öncü Neşe Bıyıklı Nevin Hatipoğlu Nilgün Kültürsay Nuh Mehmet Elmadağ Nuray Aktay Ayaz Oğuzhan Kuru Özay Oral Özgür Akbayır Özgür Kasapçopur Rengin Şiraneci Rüveyda Bundak Saadet Arsan Salim Çalışkan Selim Öncel Sema Anak Serdar Sander Sezai Şahmay Sibel Barut Sibel Özbek Şule Ünal Süleyman Bal Tufan Kutlu Tülay Erkan Tuncay Özekinci Uğur Dilmen (Ankara) Vedat Dayıcıoğlu Volkan Ülker Yıldız Perk Zafer Şalcıoğlu Zeynep Seda Uyan YAZARLARA BİLGİ JOPP Dergi Kuralları: “Jinekoloji Obstetrik Pediatri ve Pediatrik Cerrahi (JOPP) Dergisi” Sağlık Bakanlığı Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin yılda 3 sayı yayınlanan süreli yayın organıdır. Dergide jinekoloji, obstetrik, pediatri, pediatrik cerrahi ve temel tıp bilimlerini içeren orijinal araştırma makaleleri, olgu sunumları, derlemeler, ile panel ve kongre gibi etkinliklerin duyuruları da yayınlanır. Dergiye gönderilen yazıların başka bir dergide yayınlanmamış ve kabul edilmemiş olması gerekir. Daha önce kongre ve bilimsel toplantılarda bildirilmiş ve özet halinde yayımlanmış çalışmalar belirtilmesi kaydıyla kabul edilebilir. Gönderilen yazıların biçimsel uygunluğu sağlananlar, editör tarafından 2 hakemin değerlendirmesine gönderilir, gerek görüldüğü takdirde istenen değişiklikler yazarlarca yapıldıktan sonra yayınlanmak üzere sıraya alınır, yayınlanır. Yazarlar editöre hitaben yazdıkları kapak mektubunda tüm yazarların makaleye akademik-bilimsel olarak katkıda bulunduklarını, makalenin bilimsel ve etik sorumluluğunu paylaştıklarını belirtmelidirler. Sadece on-line olarak gönderilen yazılar değerlendirmeye alınır. www.journalagent. com/jopp sitesine kayıt olunarak yazı gönderilmesi ve takibi yapılabilir. Yayınlanmak üzere dergiye gönderildikten sonra yazarlardan hiçbiri, tüm yazarların yazılı izni olmadan yazar listesinden silinemez, ayrıca hiçbir yeni isim, yazar olarak eklenemez ve yazar sırası değiştirilemez Bilimsel sorumluluk Makalede adı geçen tüm yazarların yazıya doğrudan katkısı olmalıdır. Bu yazarlar makaledeki çalışmayı planlamalı, yapmalı, makaleyi yazmalı, revize etmeli, istatistiksel değerlendirmesini yapmalı veya son halini kabul edip gönderilmesine onay vermelidir. Araştırma makalelerinde hipotezlerin incelenmesi, verilerin istatistiksel değerlendirmesi ile olur. İstatistiksel Değerlendirmede yapılabilirse, bulguların miktarı belirtilmeli ve ölçüm hataları veya güven aralıkları uygun değerlerle gösterilmelidir. İstatistik kavramlar, kısaltmalar ve semboller tanımlanmalıdır. Makalelerin bilimsel kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. Etik sorumluluk Yayınlamadan önce yazarlar www.logosyayincilik.com adresinde bulunan dergimize ait “Olur Belgesi”ni doldurup imzalayarak 0212 571 47 90’a faks yoluyla göndermelidir. Kurumların etik veya denetim kurulu onay ve desteği alındığını veya 1975’de kabul edilen Helsinki Anlaşmasında (http://www.wma.net/e/policy/b3.htm) belirlenen insan deneylerine ait ilkelere uyulduğunu ya da uyulmadığını, çalışmanın yapıldığı insanlardan bilgilendirildikten sonra rıza alındığı makalenin GEREÇ VE YÖNTEMLER bölümünde belirtilmelidir. Eğer çalışmada hayvanlar kullanılmış ise yazarlar aynı bölümde çalışmalarında hayvan haklarını koruduklarını ve kurumlarının etik kurullarından onay aldıklarını belirtmek zorundadırlar. Eğer makalede dolaylı veya dolaysız ticari bağlantı veya çalışma için maddi destek veren kurum/firma bulunuyorsa yazarlar; ön sayfada kullanılan ticari ürün, ilaç, firma ile ticari nasıl bir ilişkisinin olduğunu (konsültan, diğer anlaşmalar) bildirmek zorundadır. Makalelerin etik kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. Yazım Dili Yönünden Değerlendirme Derginin yayın dili Türkçedir. Gönderilecek yazılarda Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğü ile tıbbi terimler sözlükleri esas alınmalıdır. Yazılan metin yayın için kabul edildikten sonra dergiye ait kabul edilir ve telif hakkı yayımcı üzerine geçer. Editör, yayımcı tarafından kişilere veya mala gelebilecek herhangi bir hasar ya da yaralanmanın sorumluluğu kabul etmez. Yazının Hazırlanması Yazılar “Times New Roman” fontu ile 12 punto ile çift satır aralıklı, en az 25 mm kenar boşluğu bırakılacak şekilde yazılmalıdır. Gönderilen yazılarda şu sıraya uyulmalı ve her biri ayrı sayfaya yazılmalıdır: Sayfa 1, Başlık, Tam başlığı, onaylanmış finansal destek (ödenek) Sayfa 2, Özet ve Anahtar Kelimeler: Özet çalışmanın amacını, planlanışını, kurulumunu, hastaları, sonuçları ve tartışmayı içeren Amaç (Objective) Yöntem (Method) Bulgular (Results) Yorum (Conclusions) ana başlıklar altında ve 250 sözcüğü geçmeyecek şekilde yazılmalıdır. Özetin altına 3-10 anahtar kelime tanımlanmalıdır. Bilimsel makalelerdeki anahtar kelimeler, Türkiye Bilim Terimleri arasından seçilmeli bu kurala titizlikle uyulmalıdır. Bu amaçla http://www.bilimterimleri.com adresi kullanılmalıdır. Sayfa 3, İngilizce başlık özet ve anahtar kelimeler hazırlanacaktır. Bu sayfa 3. sayfanın özelliklerini içerecektir. Bu sayfa yabancı indeksler tarafından kullanılacaktır. Sayfa 4, Özetin sonrasında aşağıdaki kısımlar makaleye her biri ayrı sayfada olacak şekilde dahil edilmelidir. · Giriş · Gereç ve Yöntemler · Sonuçlar · Tartışma · Teşekkür Kaynakça: Kaynaklar metinde belirtildiği sırada numaralandırılmalıdır. Tablo ve figürlerde ilk kez belirtilen referanslar tablonun veya figürün açıklandığı metin içinde mutlaka belirtilmelidir. Kaynaklar parantez içinde arabik harflerle yazılmalıdır. Sunu, yayımlanmamış gözlemler, kişisel değerlendirmeler kaynak olarak kullanılmamalıdır. Sözlü olmayan yazılı referanslar (parantez içinde) yazılabilir. Kaynak olarak kabul edilmiş ancak yayımlanmamış makaleler için dergi belirtilmeli ve “yayımlanmakta” ifadesi eklenmelidir. Kaynaklar yazarların orijinal dokümanlarından doğrulanmalıdır. Dergilerin başlıkları Index Medicus’da belirtilen kısaltmalara göre yapılmalıdır. Makaledeki tüm yazarlar yazılmalı fakat sayı beşi geçerse altıncı olarak “et al” yazılmalıdır. Tablolar ve açıklamaları a) Tablolar: Ayrı sayfalara çift boşluklu yazılmalı ve rakamlara konuda geçen sırasına göre başlık verilmeli ve numaralandırma yapılmalı. Tablolar fotoğraf gibi sunulmamalı. Her sütuna kısa başlık verilmeli. Açıklayıcı bilgileri başlıkta değil dipnotlarda verilmeli. Dipnotlar için şu sırada belirtilmiş sembolleri kullanılmalı; a, b, c, d, e, f. b) Resimler: Şekiller özenle profesyonelce çizilmiş ve fotoğraflanmış olmalı, elle çizim veya kitap harfiyle basım kabul edilemez. Harfler veya belirleyici işaretler anlaşılır ve yazı boyutu her figür için sabit olmalıdır. Bir figürdeki tanımlamalar için büyük harfler kullanılmalı. Semboller, yazılar ve numaralar basım için küçültüldüğü takdirde dahi okunabilir olabilmeleri için belirgin biçimde anlaşılır olmalıdırlar. Başlıklar ve detaylandırılmış açıklamalar çizimin kendisinde değil resme ait yazıda olmalıdır. Resimler sisteme word dokumandan ayrı bir dosya olarak (.jpg formatında) yüklenmelidir. c) Kısaltmalar: Metin içinde kelimenin ilk geçtiği yerde parantez içinde verilir ve tüm metin boyunca o kısaltma kullanılır. Cümle ve paragraf başları kısaltma ve rakamla başlamaz. d) Açıklayıcı bilgiler: Ayrı bir sayfaya ardışık düzende çift aralıklı yazılır. e) İzinler: Diğer kaynaklardan temin edilmiş materyaller, dergiye izin veren telif hakkı sahibi tarafından yazılı bir ifade ile desteklenmiş olmalıdır. Teşekkür. Çalışmaya entelektüel olarak katılmış fakat yazarlık açısından katılım göstermemiş kişiler ve fonksiyonları buraya yazılabilir. Örnek, “bilimsel danışman”, “bioistatistik uzmanı”, “veri toplayıcısı” veya “klinisyen”. Bu kişilerden isimleri yazılması için izin alınmalıdır. Yazılı izinlerin alınmasından yazarlar sorumludur. Kaynak Örnekleri 1. Takihara H, Sakatoku J, Cockett ATK. The pathophysiology of varicocele in male infertility. Fertil Steril 1991;55:861-8. Kitaplar 2. Colson JH, Armour WJ. Sports injuries and their treatment. 2nd rev. ed. London: S. Paul, 1986. 3. Diener HC, Wilkinson M, eds. Drug-induced headache. New York: Springer-Verlag, 1988. 4. Weinstein L, Swartz MN. Pathologic properties of invading microorganisms. In: Sodeman WA Jr, Sodeman WA, eds. Pathologic physiology: mechanisms of disease. Vol. 1. Philadelphia: WB Saunders, 1974:457-72. Abstract 5. O'Hanley P, Sukri N, Intan N. Morbidity and mortality trends of typhoid fever due to Salmonella typhi at the Infectious Disease Hospital (IDH) in North Jakarta from 1984 to 1991 [abstract no. 945]. In: Program and abstracts of the 32nd Interscience Conference on Antimicrobial Agents and Chemotherapy. Washington, DC: American Society for Microbiology, 1992:268. Mektup 6. Kremer J. Yardsticks for successful donor insemination [mektup]. Fertil Steril 1991;55:1023-4. Yayımlanmakta 7. Lillywhite HB, Donald JA. Pulmonary blood flow regulation in an aquatic snake. Science. Baskıda. Orijinal makaleler 10 A4 sayfasını aşmayacak şekilde (özet, tablo, şekiller, kaynaklar dahil) hazırlanmalıdır. Olgu sunumları Olgu sunumları kısa ve öz, bilgilendirici nitelikli 5 sayfayı aşmayacak şekilde, bir tablo veya figürden oluşmalı; giriş, olgu sunumu, tartışma ve kaynaklar bölümlerini içermelidir. Derlemeler Derginin içeriğine ait konularda güncel, en son yenilikleri kapsayacak şekilde, 10 A4 sayfasını aşmayacak şekilde editörlerin uygun gördüğü kişiler tarafından ve en fazla 50 kaynak kullanarak yazılmalıdır. Editöre mektup Bu kısım dergide son zamanlarda yayınlanan makaleye yönelik eleştirileri içerir. Mektup kısa, özet (400 kelimeyi aşmamalı), çift boşluklu ve en fazla 5 kaynaktan oluşmalı. Mektup ve yanıtlar dergi formatına uygun olmalıdır. Yazışma ile birlikte detaylı adres, telefon ve faks numarası ve e-mail adresi bildirilmelidir. Editör, mektupları kısaltma ve dergi formatına uyumlu olması için diğer değişiklikleri yapma hakkına sahiptir. Düzeltmeler Düzeltmeler başka bir açıklama yapılmadığı takdirde sorumlu olan yazara yollanacaktır. Danışmanlar tarafından gerekli görülen düzeltmeler yapıldıktan sonra yazar yeniden düzenlenmiş yazısını, önerilen düzeltmeleri nerelerde yaptığını, eğer düzenleme yapmadıysa da gerekçesini içeren maddeler halinde “editöre cevap” mektubuyla birlikte en kısa sürede yeniden dergiye gönderilecektir. Yayın için kesin kabul edilen makaleler için sorumlu yazara bir mektup yollanacaktır. Düzeltme sırasında yapılan değişiklikler, yazım hataları dışında, yazarların sorumluluğundadır.
Benzer belgeler
Ocak 2013, Cilt 5, Sayı 1 - Kanuni Sultan Süleyman EAH
Ocak, Mayıs ve Eylül aylarında olmak üzere yılda 3 sayı olarak yayınlanır.
Mayıs 2015, Cilt 7, Sayı 2 - Kanuni Sultan Süleyman EAH
Turgut Özal Cad. No. 1 Halkalı/Küçükçekmece/İSTANBUL
Tel: 0212 404 15 00