HF119 - Hayatım Futbol
Transkript
HF119 - Hayatım Futbol
2 8ŞUBAT2 01 4-SAYI 1 1 9 Ev i nde ki Canav ar Süpe rL i g ’ dede pl as manda k az anmakbüy ükol ay ! Bi t me y e n Fut bol T ut kus u Y e ş i l s ahadanay r ı k al amay anl ar ı nhi k ay e s i Kut s al Ce z a Üç l e me s i Kı r mı z ı k ar t , pe nal t ı v e me nt e k r art ar t ı ş ı l ı y or Yayın Koordinatörü Mesut için her şey tersine döndü İlker Yılmaz Arsenal taraftarları için sezon öyle güzel başlamıştı ki… Mesut Özil’in gelişi Kuzey Londra’daki “yıldız” ihtiyacına karşılık vermiş takım da uzun yıllar sonra Premier League’de zirveye konuşlanmıştı. Özil sahada harikalar yaratıyordu. Yaptığı asistler, takıma kazandırdığı kimlik kısa sürede onu Ada’da bir fenomen haline getirdi. Ancak rüzgâr bir anda tersine döndü. Mesut’un önce büyük maçlardaki etkisiz oyunu, ardından da Şampiyonlar Ligi’nde Bayern Münih karşısında penaltı kaçırması Ada’da onu eleştirilerin hedefi yaptı. Eylül’den bu yana her fırsatta ona methiyeler dizen İngiliz basını bir anda Mesut’u yerden yere vurmaya kendisi için ödenen 50 milyon euroyu irdelemeye başladı. Biz de Hayatım Futbol’un 119. sayısında bu konuyu masaya yatırdık. “Mesut Özil’e ne oldu? Nasıl bu noktalara geldi?” sorularına yanıtlar aradık. Ayrıca Arsenal-Bayern Münih maçında Szczesny’nin Arjen Robben’i düşürmesinden sonra bu tip pozisyonlar için “penaltı ve kırmızı kart” cezasının ağır olup olmadığını irdeledik. Editör Cantürk Temelli Yazarlar Egemen Yıldırım Güner Çalış Halil İbrahim Çelik Oğuzhan Oğuz Rıdvan Erdem Salih Demirci Uğur Karakullukçu Bu sayıda Süper Lig’de bu sezon ev sahibi takımların inanılmaz yükselişini ve değişen futbol dünyasında beklerin yeni rolünü de bulabilirsiniz. Bunun yanında emekliye ayrıldıktan sonra futbol topuna olan özlemini bastıramayıp yeşil sahalara dönen tanıdık yüzleri de sayfalarımıza taşıdık. Unutmadan EURO 2016 elemelerinde kuralar çekildi. Fikstürümüz ve rakiplerimiz de 119. sayıda sizlerle… Keyifli Okumalar Cantürk Temelli [email protected] [email protected] #119 BU SAYIDA Mesut Özil Özel Arsenal Mesut’u Kabullenemedi Mesut’a Ne Oldu? Özil Çılgınlığı Bitti Mi? Evindeki Canavar Süper Lig’de deplasmanda kazanmak büyük olay Neville’den Alves’e Yeni nesil bekler artık eskilerine göre takımda daha önemli %100 Kâr Getiren Adam Thuavin sadece 1,5 senede değerini katladıkça katladı Bitmeyen Futbol Tutkusu Futbolu bırakan ama ayrı kalamayıp geri dönenlerin hikayesi Kutsal Ceza Üçlemesi Kırmızı kart, penaltı ve men tekrar tartışılıyor Spor Hukuku Yargıtay’ın kararları onamasının ardından ne olacak HF119 SOĞUK KURA EURO 2016 yolunda rakiplerimiz belli oldu. Hollanda-Çek Cumhuriyeti, İzlanda, Letonya ve Kazakistan’la eşleştiğimiz A Grubu için teknik direktör Fatih Terim “Tüm soğuk ülkeleri çektik” yorumunu yapsa da değişen statü sebebiyle işimiz bu sefer çok da zor değil EURO 2016 maceramız başlıyor EURO 2016 için geri sayım başladı. 2016 yazında Fransa’da düzenlenecek olan şampiyonın eleme grupları için kuralar geçtiğimiz hafta içerisinde çekildi. Buna göre Türkiye, Hollanda-Çek Cumhuriyeti, İzlanda, Letonya ve Kazakistan’ın yer aldığı A Grubu’nda mücadele edecek. Fatih Terim kurayı “Tüm soğuk ülkeleri çektik” diye yorumlasa da işimiz önceki elemelere oranla daha kolay sayılabilir. Çünkü turnuvada mücadele edecek takım sayısının 16’dan 24’e yükselmesi sebebiyle elemelerde de önemli değişiklikler oldu. Yeni statüye göre dokuz grupta ilk iki sırayı alan ülkeler ve en iyi üçüncü bir takım direkt olarak Fransa biletini alacak. Kalan sekiz grup üçüncüsü de play-off oynayacak. A GRUBU HollandaLetonya Kazakistan Çek Cum. İzlanda TÜRKİYE İŞTE FİKSTÜRÜMÜZ 9 Eylül 2014: İzlanda - Türkiye 10 Ekim 2014: Türkiye - Çek Cumhuriyeti 13 Ekim 2014: Letonya - Türkiye 16 Kasım 2014: Türkiye - Kazakistan 28 Mart 2015: Hollanda - Türkiye 12 Haziran 2015: Kazakistan - Türkiye 3 Eylül 2015: Türkiye - Letonya 6 Eylül 2015: Türkiye - Hollanda 10 Ekim 2015: Çek Cumhuriyeti - Türkiye 13 Ekim 2015: Türkiye - İzlanda Fatih Terim EURO 2008’e taşıdığı ve yarı final oynattığı A Milli Takım’ı bu sefer Fransa’ya götürmek için yola çıktı. B GRUBU Bosna Hersek Galler Andorraİsrail Kıbrıs Rum Kesimi Belçika F GRUBU Yunanistan Finlandiya Faroe Adaları Romanya Kuzey İrlanda Macaristan C GRUBU İspanyaBelarus Lüksemburg Slovakya Makedonya Ukrayna G GRUBU Rusya Karadağ Lichtenstein Avusturya Moldova İsveç D GRUBU Almanyaİskoçya Cebelitarık Polonya Gürcistan İrlanda Cum. H GRUBU İtalya Bulgaristan Malta Norveç Azerbaycan Hırvatistan E GRUBU İngiltere Estonya San Marino Slovenya Litvanya İsviçre I GRUBU Portekiz Sırbistan Arnavutluk Ermenistan Danimarka Elemelerde statü Şampiyonada statü Sekiz grupta 6, bir grupta da 5 takımın mücadele edeceği elemelerde, gruplarında ilk iki sırayı alan takımlar doğrudan Fransa biletini cebine koyacak. Ayrıca 9 grubun en iyi üçüncüsü de turnuvaya direkt katılım hakkı elde edecek. Kalan sekiz üçüncü de play-off oynayacak. 16 takımdan 24 takıma yükseltilen Avrupa Şampiyonası’nda grup sayısı da artırıldı. Turnuvada 4’er takımdan 6 grup yer alacak. Gruplarını ilk iki sırada bitiren ülkeler bir üst tura yükselirken, 6 grup üçüncüsünden en iyi 4 üçüncü takım da son 16 turu biletini cebine koyacak. Mesut Özil Özel Salih Demirci HF119 ARSENAL MESUT’U KABULLENEMEDİ Büyük umutlar geride kaldı, 42 milyon sternlinlik transfer Mesut Özil artık sorgulanıyor Arsenal, evinde Sunderland’i ağırlarken Mesut Özil ilk kez maç kadrosunun dışında kaldı. Lige 4-1’lik galibiyetle geri dönüş, bu sezonu da kaybetmemek her şeyden önemli olsa da Mesut için artık alarm verilmiş durumda. Gerçi onu kollamayı görev edinen hocası Arsene Wenger darbeye bağlı bir problemi olduğunu açıkladığı oyuncusunun bu yüzden maç kadrosunda olmadığını söylese de hafta içi bir çeşit travma yaşayan Mesut Özil’in bu araya kesinlikle ihtiyacı vardı. Bayern’e karşı 2-0 kaybedilen maçın ardından Arsene Wenger, İtalyan hakem Niccola Rizzoli’yi suçlarken aklında mutlaka bundan fazlası vardı. Bir fırtına ile başladıkları maçta önce Yaya Sanogo ile net bir pozisyon yakalamış ve Neuer’e takılmışlardı. Sonra bir başkası derken baş döndürücü tempo konuk Bayern’i tek ayak üzerinde bıraktı. Ev sahibinin arzu ettiği şey gerçek olmuştu, son iki sezonun Şampiyonlar Ligi finalisti ve kupanın son sahibine karşı kartları eline almak için Arsenal’e bir vurucu darbe gerekiyordu. Virtüöz sahnede ama başı önde Mesut Özil önce penaltıyı kazandı, sonra da topun başına geçti. Henüz 8. dakika geçilirken çok şey olmuştu ve şimdi, ilkokul arkadaşları karşı karşıyaydı. Sokakta birlikte, ardından Schalke’de birlikte geçen günlerden sonra bir yeni karar anı yaşanıyordu. Manuel Neuer maç sonunda, “Mesut’un nasıl penaltı attığını biliyorum. Hangi köşeye vuracağına karar vermeden önce uzun süre bekliyor ama tabii ki herhangi bir köşeyi seçebilirdi.” diyecekti, çünkü Mesut’un çok kötü vurduğu topu çıkarmıştı. Maçı ters yüz eden, aslında 37. dakikada Bayern’in kazandığı penaltıyla birlikte Arsenal kalecisi Szczesny’nin oyundan atılması değil Mesut’un kaçırdığı penaltı olabilir. Sonucu bu pozisyona odaklıyor gibi görünse de Arsene Wenger de bu fikre yakın duruyor, zira her daim oyuncularını koruduğunu bildiğimiz Fransız teknik adam bu kez biraz daha açık konuştu: Bayern karşısında kaçırdığı penaltıyla önemli bir avantajı harcayan Mesut, pozisyon sonrası böyle üzülmüştü. “[Mesut] Özil’in yüzü düştü, kaçırdığı penaltıdan epey etkilendi. Bu akşam çok şey yapmak istiyordu ama bu durum onu kötü etkiledi. Pozisyondan beş on dakika sonra bile hala kafasını sağa sola sallayıp duruyordu. Bu da onun performansına büyük darbe vurdu. Kendine güven takım içindeki petroldür, size oynama iştahı verir. Ama [Mesut] Özil oldukça kötü etkilendi.” Sadece Wenger farkında Anlaşılan Wenger başından beri farkındaydı. Maçı değiştirecek kaliteye sahip olan ve buna da çok yaklaşan Mesut’un 8. dakikadan sonra sıradanlaştığını biliyordu. Fakat fazladan bir şey daha biliyordu, aynı Mesut Özil oynadığı 10 maçta yalnızca 1 asist yapmıştı. Dün akşam yeniden kendini ispat için sahadaydı ve karşısında Avrupa’nın en iyi takımı vardı. Futbolcuların çoğuyla arkadaş olduğu, herkesin izlediği bu maç çok iyi bir fırsattı ve istediği şansı da yakalamıştı. Mesut kaçırdığı penaltı sonrası elinden geleni yapmaya çalışsa da mental anlamda sahada yoktu. Bu maç ile birlikte yeniden çıkışa geçebilir, takımı da yukarı çekebilirdi. Arsenal’in de bu maçı almak için ona ihtiyacı vardı ve her şeye rağmen sahada kaldı. Hocası onu sahada tutarken, Bayern ve Mesut’un takım arkadaşları Wenger kadar müsamahakar değildi. Rafinha’yı sağa sokup Lahm’ı da oraya yaklaştıran Pep Guardiola, 10 kişi kaldıktan ve Kieran Gibbs sakatlandıktan sonra Monreal ile Mesut tarafından savunulan Arsenal solunu, Arjen Robben’i besleyerek çökertti. Bunun Mesut’a karşılığı, bir pozisyonda Robben’i kovalamadığı için Mathieu Flamini’den yediği sert fırça olarak döndü. Daha önce de ağır Manchester City yenilgisi sonrası takımın kaptanı Per Mertesacker tarafından azarlanan Mesut Özil’in bu tür durumlara pek aldırmadığı biliniyor. Tribünlerden tepki görse de reaksiyon göstermeyebilir. Oysa önemli olan bu değil, aslolan Mesut Özil’in İngiltere’deki ilk sezonunda kendisinden çok şey bekleyen Arsenal’e vereceği katkı. pası Philippe Coutinho’ya teslim etmişti. Her iki pozisyonun sonrası da iki pasla Arsenal kalesine gol olmuştu. Tüm bunları göz önüne alarak Mesut’u yorumlayan vatandaşı Michael Ballack, çarpıcı tespitleri ile gerçeği söylüyor olabilir: “Buraya [İngiltere] geldiğinde sahip olduğu kaliteyle birlikte kendisinden çok büyük beklentiler vardı. Ama görünen o ki takım onu içine kabul edemedi. [Mesut] Özil kendine güvensiz görünüyor, sahada onun kalitesinde bir oyuncuya yakışmayan şeyler gösteriyor. Ağır kalıyor, topla birlikte hantal. Belki çok daha fazlasını yapmak istiyor ama yapamıyor.” Kendisi de Premier League’deki ilk sezonunda çeşitli sıkıntılar yaşayan eski Chelsea ve Bayern oyuncusu Ballack, çözüm olarak Mesut’a biraz müsamaha gösterilmesini öneriyor. Fakat bunu yapan tek kişi, şu sıralar Arsene Wenger gibi görünüyor ama anlaşılan o ki Arsenal’e yetmiyor. Mesut Özil sert düşüşte Yalnızca en iyi ve en uygun oyunculara para harcamak yönünde ve çokça tepki çeken bir transfer politikasına sahip olan Arsene Wenger onca oyuncu içinden Mesut Özil’i seçti ve ona yatırım yaptı. Başlarda da karşılığını aldı; yeni yıldız goller attı, asistler yaptı. Fakat onun yaptığı etki, kendi cisminden ve performansından çok takımın diğer oyuncularında görülen motivasyon, güven ve iştah artışı olarak Arsenal’e yansıdı. Şimdilerde ise sezonun yıldızı Aaron Ramsey yok, üst üste zorlu maçlar kötü geçiyor. Bunların sonucunda eski hatıraları anımsayan ve özgüveni zayıflayan takım, sezonu kaybetme korkusuyla acı çekiyor. Vücut dili uzun süredir kötü sinyaller veren Mesut, 5-1’lik ağır Liverpool yenilgisinde de oyunun akışında gerçekleşen iki golün başlangıcında rol almıştı. Birinde Jordan Henderson’a karşı ayakta kalamamış, diğerinde ise basit bir yan Mesut topu penaltıda Neuer’e nişanlamadan önce… Güner Çalış Mesut Özil Özel HF119 MESUT’A NE OLDU? Mesut Özil için İngiltere’de balayı bitti. Bir süredir, ne kadar özel bir oyuncu olduğu değil, niçin formunun bu kadar düştüğü tartışılıyor ve ağır bir şekilde eleştiriliyor Mesut Özil’in Premier League’e ayak basışı gerçek bir sükseye neden olmuştu. Arsenal, senelerdir askıya aldığı yüksek bonservisli yıldız transferini, fazlasıyla ikna edici biri isimle gerçekleştiriyordu. En üst klasmandaki oyuncular arasında, ‘Arsenal genleri’ne bu kadar oturan bir başkasından söz edebilmek mümkün değildi. Mesut’un gelişi, Wenger’in “İlk yıldız transferim, kulübün kaderini değiştiren adam” dediği Dennis Bergkamp’la karşılaştırılıyordu. Sadece saha içindeki benzerliği nedeniyle değil, ama tüm kulübün ‘hava’sını birkaç kat yükselttiği için böyleydi. ‘Ö fenomeni’, haftalar geçtikçe daha da büyüdü. Mesut Özil’in büyüleyici asistleri artık basit birer pas olmaktan çıkmış, Arsenal’in momentumunu her seferinde bir kat daha yukarıya çıkaran unutulmaz anlara yükselmişti. Ama sonra bir şey oldu. Ve aynı Mesut’un yükselişi gibi, Mesut’un düşüşü de bir mite dönüştü. En son Bayern karşısında bir penaltı kaçıran Mesut, 13 maçtır gol atamıyor ve yalnızca 2 asist yapabilmiş durumda. Pek çok fikir ortaya atılıyor; sahiden, Mesut’a ne olmuş olabilir? 1. Walcott & Ramsey Düşüncemiz o ki, Mesut Özil’in sahadaki etkisinin ‘hissedilemeyecek’ düzeye gelmesinde en önemli etken bu iki oyuncunun sakatlığı oldu. Arsenal, çok yoğun bir maç programına girdiği aralık ayından beri Walcott ve Ramsey’den yararlanamıyor. Arsenal’in oyunu, bu ikilinin varlığında çok başka bir forma bürünebiliyor ve Mesut’un etkisini daha fazla ‘hissedebilmemiz’ için bu ‘form’a, onlara ihtiyacımız var. Karşımızda iki farklı Arsenal var. Birinde dümene Jack Wilshere geçiyor, diğerindeyse Aaron Ramsey. Bu iki oyuncunun farklı oyun stilleri, Arsenal’in hücum setlerine doğrudan etki ediyor. Jack Wilshere’in Arsenal’i, topu çok daha fazla ayağında tutuyor. Dar alana sıkıştırıyorlar ve buralarda yaptıkları muhteşem işlerle gole gidiyorlar. Ramsey’nin Arsenal’i ise daha direkt. Geniş alanda oynuyor ve bir anda hızlanıp kusursuz şekilde bitirebiliyorlar. Arsenal’in bu sezon attığı gollerin bir kısmı, bu açıdan şaşırtıcı derecede karakteristik özellikler gösteriyor. Rosicky’nin bu hafta sonu Sunderland’e attığı bilardo golünü hatırlayın. Giroud’nun tek dokunuşla son pası verişine kadar, Wilshere’in Norwich’e attığının karbon kopyasıydı. Mesut Özil’in de biri kafayla olmak üzere iki gol attığı bu maç, Ramsey ve Wilshere’in aynı anda sahada olması durumunda Arsenal’in elindeki çok farklı opsiyonların ciddi bir göstergesi olmuştu. Ve yalnız Norwich’e karşı değil, bundan 10 gün önce Napoli’ye karşı da benzer bir performansı göstermişti Arsenal. Ramsey’nin sağ kenardan hızlandığı pozisyonda, Mesut harika bir bitirişle golü atıyor; maç hızını kesmeden bir gol de Giroud’ya attırıyordu. Oyunun hızlandığı her an; hayal edilebilecek en doğru pası atan, o durumdaki atağı en iyi şekilde yönlendiren Mesut Özil, sahadaki diğer oyunculardan birkaç kat yukarıya çıkıyor. Oyunun biraz daha kısa paslarla ince ince işlenmeye yoğunlaştığı, ‘tiki-taka’ya döndüğü durumdaysa, Mesut’un etkisini aynı ölçüde ‘hissetmek’ mümkün olmuyor. Oyunun hızlandığı her an, hayal edilebilecek en doğru pası atan, o durumdaki atağı en iyi şekilde yönlendiren Mesut Özil. 2. Bergkamp örneği Takıma geliş hikayelerinden oyun stillerine, Dennis Bergkamp ile Mesut Özil arasında sayısız benzerlik kurulabilir. Bergkamp’ın ne denli kült bir figür olduğu, bu hafta sonu Emirates Stadı önüne dikilen heykeli ve ondan birkaç ay önce piyasaya sürdüğü harika biyografisi sırasında duyduğumuz hikayelerle şu günlerde bir daha pekişiyor. Lakin Bergkamp’a dair algımızda hâlâ belli çarpıklıklar olabilir. Dennis Bergkamp, kariyerinin hiçbir döneminde 90 dakikanın tamamında ağırlığını hissettiren bir oyuncu olmamıştı. Tersine, maçın büyük periyotlarında oyundaki varlığı dahi unutuluyor gibiydi. Bergkamp’ın kariyeri, daha ziyade Newcastle’a attığı akıl almaz gol veya Ayala’yı şaşkına çevirdiği top kontrolü gibi ‘an’larla dolu. Bergkamp demek, ‘büyüleyici an’lar demekti. Mesut Özil’in kalitesi, 5 büyük lig içinde en çok asist yapan oyuncu gibi sayısal verilerle desteklenmeye çalışılsa da, aslında bu yeterli değil. Gerçek şu ki, Mesut’un ‘hiçbir şey yapmadığını’ düşündüğümüz, bir önceki bölümdeki ifadeyi tekrarlayacak olursak, oyundaki varlığını ‘hissedemediğimiz’ maçlarda dahi, Mesut Özil çok önemli bir figür olarak varlığını sürdürüyor. Mesut’un varlığı, sahadaki her hareketin daha kusursuz yapılacağının en büyük garantörü. Oyunun biraz hızlandığı durumlarda, bu mükemmellik rakip arkadaşına atacağı bir ara pas şeklinde belirebilir. Ama böyle olmak zorunda değil. Oyunun daha yavaş aktığında da, basit top kontrolleri ve koşularla oyunun gidişatına ‘fark ettirmeden’ etki edebiliyor Mesut Özil. Wenger, onu oyunun ‘hizmetkar’ı olarak tanımlıyordu. “Mesut, takıma yepyeni bir teknik kalite, vizyon ve çok güçlü bir şekilde kollektif oynama arzusu getirdi. Onun tek bir efendisi var, o da futbol. Oyun ondan ne talep ediyorsa onu yapıyor; egosu hiçbir zaman oyunun önüne geçmiyor. Aynı bütün büyük oyuncularda olduğu gibi...” diyordu Fransız hoca. Dennis Bergkamp’ın geçtiğimiz aylarda çıkan biyografisi ‘Stillness and Speed’de, kariyerinin son dönemlerinde Wenger’le yaşadığı zıtlaşmaların anlatıldığı bir bölüm yer alıyor. Artık yaşı epey ilerleyen ve yavaşlayan Hollandalı, Wenger’in takımında fazla süre alamamaya başlamış. Kendisini verilerle savunan hocaya bir gün patlayacağı tutuyor: “Maçın kaderini değiştirdiğim öldürücü pasım hangi istatistiğe giriyor?!” Bergkamp’ın ilk dönemleri de oldukça zor geçmişti! “Bergkamp boşa harcanmış para” Mesut Özil’in daha az etkili olduğu dönemler elbette olacak. Fakat ona yönelttiğimiz eleştiriler, salt oyundaki devamlılığı veya sayılar üzerinden gelişiyorsa, bir kez daha düşünmemiz gerekebilir. 3. Vur Giroud’ya! Şu sıralar saha dışında yaşadıklarıyla gündeme gelen Olivier Giroud, Arsenal’e dair olumsuz bir yorum yapılacağı vakit her nedense hep ilk akla gelen isim oluyor. Bir şeyler ters gitmeye başladığında, sorunu Giroud’da aramak yerine başka yerlere bakmalıyız. Oliver Giroud, hâlihazırda en üst klasmandaki forvetler arasında değil; belki hiçbir zaman olmayacak da. Ama onun çok önemli bir görevi var: takımın geri kalanını ‘oynatıyor’. ‘En’ ayarını yapan kanat oyuncuları gibi, Arsenal’in ‘boy’unu ayarlayan bir oyuncu Giroud. Hâlâ zaman zaman dağılma emareleri gösterse de, gün geçtikçe daha ‘sağlam’ bir takım olmaya doğru ilerleyen Arsenal’de, ön alandaki oyuncularla geridekilerin bağlantısını sağlayan, kollektif yapının dağılmasını önleyen belki de en kilit oyuncu o. Giroud; ön alandaki presi başlatıyor, geriden gelen koşuculara duvar oluyor, gerektiğinde uzun top opsiyonu hâline geliyor ve dar alanda müthiş tek pas servisleri yapıyor. En üst düzeydeki forvet oyuncularının ‘patlayıcılığına’ veya gol tutkusuna sahip olmayabilir. Ama sırf bu yüzden, onu haksızca yargılamaktan vazgeçsek iyi olacak. Mesut Özil’in keskin paslarını değerlendirecek bir forvet olmamasından yakınıp okları Giroud’ya yöneltmek, bu durumda çok doğru değil. Mevzu, Giroud’nun ‘iyi niyetli’ olması da değil. Arsenal’in, örneğin Higuain gibi bir oyuncuyla, aynı ölçüde kollektif bir takım olabileceğinin garantisi gerçekten yok. Ve aslında, Mesut çıktığı ilk maçta, henüz 10. dakikada, savunma arkasına attığı pasta Giroud’ya golü attırmıştı. Sorun, Olivier Giroud değil. Sadece, Mesut’un düzenli olarak o pasları atmak için arayacağı oyuncunun illa ki bir santrafor olması gerekmiyor. Walcott gibi, bir uzak forvet de olabilir. Ne yazık ki, sakatlıkların şekillendirdiği Arsenal’de, şu anda bu tip bir uyum yakalayacağı oyuncu yok gibi gözüküyor. 4. Wenger okulu Mesut’un ‘yolunu kaybetmesinde’, tüm bunların dışında bir etken daha var. Ama bu kısım biraz karışık. Öyle ki, Mesut’u şu günlerde nispeten ‘verimsiz’leştiren futbol ortamı, uzun vadede onu gerçekten ‘olması gereken’ oyuncu hâline getiren en değerli unsur olarak anılabilir. Arsene Wenger’in, oyuncularını el üstünde tutan, onların ‘öznel’liklerine derin saygı gösteren futbol anlayışı, Real Madrid’de gösterdiği performansla dünyanın en iyi 10 numarası konumuna yükselen Mesut Özil’i bu tanımların da üzerinde bir figüre dönüştürebilir. Sahada ne yapılması gerektiği hakkında kesin ‘direktif’leri olan Mourinho, Klopp gibi taktisyenlerin aksine, Arsene Wenger’in futbol aklı, oyuncuların kendi kararlarını alması gerektiği fikrini taşıyor. Wenger’in düşüncesine göre, Robert Pires gibi, Dennis Bergkamp gibi dehalardan maksimum şekilde verim almanız ancak bu şekilde mümkün. Fransız hoca, birbirini yalnızca ‘teknik’ değil ama psikolojik olarak da tamamlayan, ayrı ayrı ‘karakter’lerin oluşturduğu kusursuz kollektifler yaratmak istiyor. Bu sezon her maç farklı bir skorerin çıkması ve daha önceki kısımlarda bahsettiğimiz Wilshere’in ve Ramsey’in takımları meselesini, bu anlamda bir iyiye gidiş olarak yorumlayabiliriz. Wenger için, Mikel Arteta ve Mesut Özil’in yeri ayrı. Bu oyuncuları, takımın ‘teknik’ liderleri; yani takımda taktik zekası en yüksek, strateji belirleyen oyuncular olarak tanımlıyor. Mesut’un böyle bir yapılanma içindeki yeni rolüyse, Mourinho’nun takımındakinden büyük farklılıklar gösteriyor. Oyuncuları saf birer kazanan hâline getiren Mourinho’da, ‘keskin’likler öne çıkıyordu. Mesut Özil’i bir anda bu kadar tepeye çıkaran ama diğer yandan, ‘az koşması’ gibi eleştirilere tabi tutan yapı, böyle bir yapıydı. Mesut’un topu alış zamanları, onun en tehlikeli pası atacağı zamana özel olarak denk getirilmekteydi sanki. Wenger’in takımında ise oyunculara hazırlanan ‘ortam’ bu şekilde değil. Mesut Özil’in ‘doğaçlama’ oynamasına daha fazla imkân tanıyabilecek, Mesut’u aynı Pirlo gibi, Zlatan gibi, golleri veya asistlerinin üzerinde başka bir oyuncuya, bir ‘fenomen’e dönüştürebilecek bir yapı bu. Fakat şu an için, Mesut’un epey çalışması şart. Wenger tarafından takımın teknik lideri olduğu ilan edilen Mikel Arteta. Wenger’in kullanmayı çok sevdiği bir tabir olan ‘lider’ meselesi mühim. Her takımda iki-üç lider olduğunu söyleyen Patrick Vieira, meseleyi şöyle izah ediyordu. “Dennis (Bergkamp) bizim liderimiz, ilham kaynağımızdı. Thierry Henry’nin golü atacağını, Dennis’in kimsenin yapamayacağı bir şeyi yapacağını biliyorduk. Biliyorduk ki Sol Campbell gerideki işleri organize ediyordu ve biliyorduk ki, kırmızı kart görecek biri varsa, o da bendim.” Ancelotti’nin iddia ettiği üzere ‘savunma’sı üzerine değil, ama belki fiziği ve hepsinden daha çok da şutları üzerine. Wenger, onu Bergkamp’la kıyasladığı vakit, Hollandalı’nın başlangıçta bir forvet ve Mesut’un bir orta saha olmasından bahsediyordu. “Dennis’in kariyeri, fiziksel kalitesine adaptasyonuyla şekillendi. Vücudu daha fazla skor üretmeye izin vermediğinde, daha büyük bir ‘hazırlayıcı’ oldu.” Mesut Özil için, tam tersini söylemek mümkün. Wenger, Mesut’un şutları konusunda daha cesur olması gerektiğini ve bu konuda daha çok çalışması gerektiğini söylüyor. Bunları başardığı takdirde, Fransız hocanın Zidane karşılaştırması çok daha gerçekçi olacak. Cantürk Temelli Mesut Özil Özel HF119 ÖZiL ÇILGINLIĞI BiTTi Mi? Ada’ya ayak basar basmaz sahada yaptıklarıyla herkesi kendisine hayran bıraktı. Arsenal’i ligin zirvesine taşıyan en önemli isimlerden olan Mesut Özil’e her kesimden övgüler yağıyordu ama bir anda rüzgar tersine döndü. Övgülerin adamı şimdi ağır eleştirilen hedefinde kalıyor Tüm yaz golcü transfer etmesi beklenen Arsenal, transferin kapanmasına saatler kala Mesut Özil’i kadrosuna kattığında ve bunu kulüp rekoru olan 50 milyon euro ile yaptığında bu hamleye İngiltere’de herkes şaşırtmıştı. Ancak Mesut kısa sürede Ada’da öyle bir etki yarattı ki adeta bir fenomen haline geldi. Ö harfini Britanya sınırlarına getiren adam, saha içinde Arsenal formasıyla yaptıklarıyla da 8 yıldır kupa hasreti çeken kulübün uzun süre Premier League’i lider götürmesinde şüphesiz başroldeydi. Öyle asistler yapıyordu ki neredeyse Ö harfinden sonra İngilizce’ye bir de “Özillemek” fiilini getirecekti. Ancak her güzel şeyin sonu olur efsanesi burada da devreye girdi. Aralık ayında orta sahanın iki önemli ismi Aaron Ramsey ve Theo Walcott’un sakatlanmasıyla dengesi bozuldu Mesut’un... Önce Liverpool karşısındaki 5-1’lik hezimette yenilen iki golde hatası bulunan yıldız futbolcunun Şampiyonlar Ligi’nde Bayern Münih’e karşı penaltı kaçırması son nokta oldu. Son 13 maçta fileleri sarsamayan ve sadece 3 asist yapabilen Özil artık hedef tahtasındaydı. Kuzey Londra’ya adım attığında futbolcu, eski futbolcu, teknik direktör, medya ve taraftardan övgü üstüne övgü alan Mesut, Manchester City maçında da ıslıklanarak bir çöküntü daha yaşıyordu. Arsene Wenger, “Dennis Bergkamp, 1999 yılında çok önemli bir penaltı atışından yararlanamamıştı ve sonrasında bir süre penaltı atmayı reddetmişti. Ancak şimdi stadın önüne heykelini dikiyorlar” sözleriyle ona destek olsa da Ada basını bu açıklamaları “Mesut sahada duruyor zaten taraftarlar onun heykel olduğunu düşünüyor” şeklinde eleştirel bir şekilde değerlendiriyordu... Adeta iki resim arasındaki 7 fark bulmacaları gibi Mesut’un Ada’ya geldiği ilk zamanlardan bugüne kadar geçen süreçte resimler çok değişti. Gelin Mesut’un övgüden yergilere giden bilançosuna bir göz atalım. Bir zamanlar... “Mesut dünyanın en iyi 10 numarası. Herkes Mesut Özil’in oyun tarzında biraz Figo ve Zidane’ı görür ve onu sever. Ama onun özgün bir tarzı var.” Jose Mourinho (4 Eylül 2013) “Mesut, bugüne kadar yanyana oynadığım en yetenekli futbolcu. O, doğal bir yetenek, pas atacağı yerleri görebiliyor ve gerçekten çok zeki” Jack Wilshere (2 Kasım 2013) “Özil bu yılın olmasa da gelecekte dünyanın en iyisine verilen Ballon d’Or’u kazanabilecek kapasitede bir futbolcu” Arsene Wenger (6 Kasım 2013) “Eğer Almanlardan bir futbolcu seçmek zorunda kalırsam, bu Mesut olur. Barcelona’da oynamasını istediğimden için değil. Çok kaliteli ve futbolu çok hoşuma gidiyor” Lionel Messi (21 Kasım 2013) Son 1 ay... “Mesut çılgınlığı İngiltere’ye müthiş bir giriş yaptı” Daily Mail (24 Eylül 2013) “Bergkamp zannettik ama Mesut Özil yeni Andrei Arshavin olma yolunda” Metro “Özil, top kontrolü, akıl dolu pasları ve asistleri gibi etkin özellikleriyle olağanüstü bir oyuncu” Dennis Bergkamp (9 Ekim 2013) “Mesut Özil sorumlulukla başa çıkamıyor” Independent “Özil onları vurdu. İrlanda Cumhuriyeti’ne attığı gol muhteşemdi” The Sun (12 Ekim 2013) “Özil çok iyi bir futbolcu. Alman Milli Takımı’nda forma giyiyor. Real Madrid’de oynadı. Şimdi de Arsenal için top koşturuyor. Tecrübeli bir isim. Arsenal’a büyük bir çıkış yaşattı.” Robert Pires (13 Ekim 2013) “Oynadığı futbolu izlerken heyecanlanıyorum. Oyunu okuma ve öldürücü paslar verme konusunda çok yetkenekli” Arthur Zico (17 Ekim 2013) “Mesut Özil’i transfer etme şansınız varsa onu es geçemezsiniz. Arsenal’e gitmek istedi. Wenger onu kazandı. Onun benzeri 7-8 oyuncunuz olsa bile Özil gibi bir oyuncuyu almak zorundasınız.” Cesc Fabregas (25 Ekim 2013) “Özil topsuz oyunda etkisiz kalıyor. Bu İngiltere’de daha çok ortaya çıktı” Marca “Mesut Özil nerede?” Daily Mail “Tembel Özil. Ayağında top tutamıyor. Gölge gibi dolaşıyor.” Daily Mail “Ona sanki maçları sürekli domine ediyormuş gibi kredi veriliyor. Ancak bunu hak etmiyor” Alan Shearer “Özil şeker gibi eridi.” Marca Arsenal’deki ilk günlerinde övgü yağmuruna tutulan Mesut Özil bu eleştirileri özellikle Bayern Münih maçından sonra aldı. Salih Demirci Süper Lig HF119 EViNDEKi CANAVAR Türkiye’de futbol bu sezon biraz başka. Bazı takımlar deplasmanda kedi olurken iç sahada ne varsa silip süpürüyorlar. Sivasspor, Trabzonspor, Akhisar, Eskişehirspor, Konyaspor ve Karabükspor bu ligin evinde canavara dönüşen takımları ve onların performans toplamı, daha önce ligimizde görülmemiş düzeyde bir iç saha galibiyet patlamasını işaret ediyor Süper Lig’de sezonun üçte ikisi bu hafta geride kalıyor. Şampiyonluk ve ikincilik yarışı ateşli, baş altı grup içerisindeki takımlar birbirlerine çok yakın puanlarla sıralanıyorlar. Kümede kalma yarışında ise ümidi az olanlar ile bulunduğu yeri hak etmediğini düşünenler sıkı bir rekabet halinde. Yani bilinmedik, şaşılacak bir şey yok. Buraya kadar her şey normal. Ancak elbette ki buraya her şeyin normal olduğuna dair bir şeyler yazacak değiliz. Onu bolca laf salatası ile birlikte konuşuruz, ama puan tablosuna dikkatli bakanlar ligde garip bir şeyler olduğunun farkına varmış olmalılar. Biz de biraz yakından bakınca gördük ki bir yönüyle bazı takımlar ve lig, sanki bu sezon biraz farklı. Ligin flaş takımı Sivasspor, hafta sonu İstanbul’da Kasımpaşa’ya konuk olurken tribünde hatırı sayılır bir seyirci desteği vardı. İstanbul’un muhtemelen en kalabalık iç göç grubunu oluşturan Sivaslıların yanı sıra Sivas’tan gelenler, Kasımpaşa Stadı’nın deplasman tribününü doldurmuşlardı. Sesleri de gür çıkıyordu ama şampiyonluk yarışını yakından takip eden takımları sahadan 6-2 yenik ayrıldı. Üstelik evinde pek de iyi performans gösteremeyen Kasımpaşa, resmi olarak 10 maçtır kazanamıyordu. Kötü geçen günlerin acısını Sivas’tan çıkarmış sayılabilirler fakat biz o gün tribünden gördük ki Sivasspor takımı, oyuna kötü bir plan ile başladı ve ilk yarım saat bittiğinde oyuna çoktan havlu atmıştı. Deplasmanda kedi Sivasspor’un maçın bitiş düdüğünü erkenden beklemeye başladığı dakikalar oynanırken Ankara’da başka bir olay yaşanıyordu. Gençlerbirliği deplasmanına çıkan Konyaspor, ikinci devrenin etkileyici takımı olarak harikalar yaratıyordu. Devreye 0-2 önde girdiler, lakin sonradan gördük ki bu skora rağmen 1 puanı kurtardıklarına seviniyor olmalılar. İkinci yarı tümüyle ev sahibi Gençler’in hakimiyetinde geçerken, top bazen Konya kalesine girmek istememiş ve bir kamyon gol kaçmıştı. Pazar öğleden sonra oynanan bu iki maçın hikayesi, daha önceden kurduğumuz bir savı güçlendirdi. Ligde iyi bir konumda bulunan Sivasspor’un bugüne kadar aldığı 11 galibiyetin 9’u evinde gelmişti. Düşme hattıyla arasına ciddi bir fark koyan Konyaspor ise üç puan aldığı 8 maçın 7’sini Konya’da kazanmıştı. Her ikisi de adeta deplasmanlarda kedi oluveriyorlardı. Konyaspor deplasmanda ilk yarısını 2-0 önde kapattığı maçta Gençlerbirliği ile 2-2 berabere kaldı. Karabükspor da 6 galibiyet ve 3 beraberlikle bu klasmanda kendine esaslı bir yer edindi. Sivasspor, Trabzonspor, Akhisar, Eskişehirspor, Konyaspor ve Karabükspor bu ligin evinde canavara dönüşen takımları ve onların performans toplamı, daha önce ligimizde görülmemiş düzeyde bir iç saha galibiyet patlamasını işaret ediyor. Trabzon da evinde bir başka Böyle takımlar her sezon ve her ligde olur muydu, tabii ki olurdu. Hem yalnız da değillerdi. Şampiyonluğa oynayan takımları bir yana bırakırsak; zira onların iç sahada maksimum puan toplamak gibi bir zorunlulukları var, Trabzonspor’un bu sezon kazandığı 9 maçın 8’i Avni Aker’de oynandı. Aynı şekilde Hamza Hamzaoğlu’nun takımı Akhisar geçen sezon bu zamanlar evinde yalnızca 1 maç kazanabilmişken bu sezon evinde oynadığı 10 maçın 7’sini kazanmayı başardı. Evinde sadece 6 gol yiyen ve yalnızca bir kez kaybeden Eskişehirspor bir yanda dururken, Evinde büyük takımlar dahil olmak üzere herkese kök söktüren Akhisar’ın taraftarları da her maç tribünleri dolduruyor. 5 puan daha fazla Takımlarımız deplasman fakiri Takımlar bu sezon, geçen sezonlarda hiç olmadığı kadar evlerinde kazanıyorlar. Bazı deplasmanlar artık daha zor, çünkü beraberliği kurtarmak artık daha ciddi ve büyük bir hedef. Çünkü dalgalanmanın yaşandığı nokta, deplasman galibiyetleri değil. Esas önemli nokta, bu sezon iç saha beraberliklerinin ciddi oranda azalarak ev sahibi takımın galibiyetine dönüşmüş olması. Yeni stat inşaatı sürerken göçebe bir hayat süren Beşiktaş’ın iç saha performansının düşük olması gibi Sivasspor’un da evinde harikalar yaratmasının bir sebebi var sayılabilir. Roberto Carlos yönetimindeki takım golcüsü ve aslen kanat oyuncusu olan Atıf Chahechouhe’yu santrfor oynatsa da iç sahada kazanıyor. Nitekim onlar Bülent Uygun yönetimin zirveye oynadıkları 20072009 periyodunda da Sivas’ta kolay kolay kimseye puan vermiyorlardı. Bu yeni durumun elbette birden fazla anlamı var. Geçen sezona göre yaklaşık %10’luk bir sıçrama yapan iç saha galibiyet yüzdesi, her takımın evinde ortalama 5 puan fazla toplayabileceğine işaret ediyor. Çarpıcı şekilde sıçrama yapan takımların ortak özelliği bu galibiyetler gibi görünürken evinde kazanamayanlar düşme hattına gömülmüş halde çıkış arıyorlar. Üstelik bu sezon iç saha deplasman serisi yapmak geçen sezonlara göre daha zor. Şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi yarışı bile artık bazı deplasmanlarda 1 puanı kâr yazabilir. Bu açıdan bakıldığında ligin en ilginç takımı Beşiktaş olabilir. Ligin deplasman lideri, dışarıda topladığı 21 puanla bu dalda lider. Bilindiği üzere bu sezon bir ‘evi’ olmayan siyah-beyazlılar, iç saha puan tablosundaysa ancak ilk 10’a girebiliyor. Son 5 sezonda 22. maç haftaları itibariyle ligin iç sahada galibiyet yüzdesi 2009/2010 : %42.84 2010/2011 : %45.64 2011/2012 : %47.24 2012/2013 : %41.13 2013/2014 : %51.34 Son 5 sezonda 22. maç haftaları itibariyle ligin iç sahada mağlubiyet yüzdesi: 2009/2010 : %31.30 2010/2011 : %30.09 2011/2012 : %25.41 2012/2013 : %26.84 2013/2014 : %24.39 Keza Trabzonspor, bir süre öncesine kadar ve Şenol Güneş dönemi dahil olmak üzere o sezonda ligi sallayan takımlar için bile 1 puanın kâr sayıldığı deplasmanlardandı. Sonraları çeşitli psikolojik etkenler nedeniyle bu vasfı zayıfladı. Mesela bu sezon 9’da 8 yapan bordo-mavililer, geçen sezonun aynı döneminde evlerinde oynadıkları 12 maçın yalnızca 5’ini kazanabilmişlerdi. Ancak onlar da tıpkı Sivasspor gibi deplasmanda çift haneli puan toplamını henüz göremediler. Tersten bakıldığında ise bu sezon lig deplasman fakiri. Yalnızca dokuz takım dış sahada 10 ve üzeri puan toplamış durumda, oysa bu sayı geçtiğimiz sezonun aynı döneminde 14’tü. Eskiye dönenler Sivasspor ve Trabzonspor eskiye döndü, Fenerbahçe ve Galatasaray ise zaten süpürmek zorundalar. Beşiktaş’ın sebebi var ama Konyaspor, Akhisar, Eskişehirspor ve Karabükspor’un bir arada böyle bir iç saha performansı ortaya koyması puan tablosundaki taşları yerinden oynattı. Belki de lig tarihinde ilk kez tabelanın yarısının iç sahada galibiyet oranı %60 ve üzerine çıktı. Bu sayının biraz üzeri zaten şampiyonluk performansına işaret ediyor ya da yoksa artık bizim ligimizde de Fransa Ligue 1’da olduğu gibi ‘evinde canavar, dışarıda kedi’ takımlar mı var? *İGO: İç saha galibiyet oranı. *İMO: İç saha mağlubiyet oranı/tablo iç saha maçlarına göre düznelenmiştir. Farkı ne yarattı? Peki ya yeni stadyumlar? Söz konusu takımların stadyumları, nispeten yüksek doluluk oranına sahip. Başta Trabzon ve Eskişehir olmak üzere Sivas, stadyumdaki inşaatın yeni bitmesine rağmen Karabük şehirleri yüksek atmosfere sahipler. Akhisar ve Konya ise fiziki koşullardan ötürü bu kritere uymayabilir, diğer yandan Bursa ve Elazığ’daki dolu stadyumlar kalitesiz yahut organize olamayan takımların iç saha performansını yukarı çekmeye yetmiyor olabilir. Bu sezon Süper Lig’de böyle bir trend var, ancak bunun devam edeceğinin, gelecek sezonlarda da böyle olur diyebilmemizin elbette bir garantisi yok, veremiyoruz da. Çünkü bu durum bariz, somut kısacası elle tutulur bir nedene yaslanmıyor. Belki de bu konuda elle tutulur tek argüman, oyuncu kalitesinin artışı olabilir. Yüksek motivasyon, iyi maç hazırlığı ve atmosfer ile birleşen kalite, kadrosunda iyi bir bileşim oluşturan takımları rakip kim olursa olsun iç sahada güçlü kılıyor. Tekrarlamak gerekirse, yenilmez değil; yani daha iyi kapanıyorlar değil, artık daha güçlüler ve daha çok maç kazanıyorlar. Hem kulüplerin gelirleri ile birlikte stadyumlar da değişiyor. Ligimizdeki Beşiktaş, Bursaspor, Trabzonspor, Eskişehirspor, Sivasspor, Konyaspor, Gaziantepspor ve daha nice takım bir ya da birkaç sezon içerisinde yeni ve modern statlarına geçecekler. Kimisi bu statlar sayesinde daha çok para kazanarak iç saha performansını körükleyecek, bazısı ise Kayseri’de olduğu gibi atmosfer düşüklüğünden şikayet edecek. Bugün önümüze çıkan parametreler gelecek günlerde değişecek ve belki de böylesi bir sezon, bir daha hiç yaşanmayacak. Taktik Analiz Oğuzhan Oğuz HF119 NEVILLE’DAN ALVES’E YENi NESiL KANAT OYUNCULARI Kanat bekleri bugünün futbolunda, geçmişteki gibi değil. Maçın her anında varlar, önlerindeki tüm kulvarı kullanmak zorundalar. Onların yükü artık daha ağır Efsane Manchester United kadrosunu hatırlar mısınız? Bir çizgide Giggs, bir çizgide Beckham vardı. Düz bir 4-4-2 oynuyorlardı ve bekler, mesela Gary Neville, Beckham’ın izin verdiği kadar bindiriyordu. Çünkü Kırmızı Şeytanlar sağ ayaklı Beckham’ı sağ kanatta, sol ayaklı Giggs’i sol kanatta kullanarak o oyuncularla daha çok çizgi akınlarını tercih ediyordu. Devran döndü ve kimin döndürdüğünden ziyade ne şekilde döndüğünü algılamakta yarar var. Takımlar üç hatlı bir düzenden ziyade artık dört hatlı bir düzen (4-2-3-1) tercih ediyorlar, buna günümüzün 4-4-2 müritlerinden olan Red Bull Salzburg ve Atletico Madrid gibi takımlar da dahil. Sebebi de önde baskılı futbol anlayışı. Uzun toplarla direkt santrforları hedefleyen düzenden ziyade takımlar artık stoper ve bekleriyle oyun kurup ‘’topa sahip olma’’ olgusunu önemsiyorlar. Buna defansif panzehir olarak da hatları fazlalaştırıp dar tutmak, sahanın her yerini parsellemek ve bu şekilde planlı ve doğru baskı kurmak üretildi. Red Bull Salzburg’da Kampl ve Mane, Atletico Madrid’de ise Arda ve Koke gibi kağıt üstünde çizgide oynayan oyuncular bile orta ikilinin biraz önüne doğru gelip orta alanı oval hale getiriyor baskı esnasında. Bu şekilde beklerini ileri çıkaran takımlar kalabalık ve doğru bir baskı yapabiliyor. Bu işin defansif boyutu. Kanat forveti vasıfları beklere kaydı Ülkemizde Sow, Olcay Şahan, Olcan Adın ve Gökhan Töre gibi örneklerden aşina olduğumuz gibi artık çok takımda bekin önünde oynayan ‘’kenar oyuncusu’’ daha çok bir forvet gibi asistten ziyade skor düşünen olguda. İçe kat edip rakip kaleye daha yakın oynamayı seven bu oyuncular bir etkiyi beraberinde getiriyor. Bekini markajdan ötürü beraberinde sürükleyen bu oyuncular böylece rakibin alan savunmasını bozmakla kalmayıp bulunduğu koridoru da tamamen boşaltıyor. Ancak bu çizgi etkinliklerine ket vurulabilir ve bunun çözümü de çok basit. Beklerin daha ofansif nitelikte olması ve adeta tüm koridoru kullanarak oynaması. Ülkemizde Caner Erkin ve Gökhan Gönül bu olgunun temsilcileri konumuna geldiler. Keza Ramon Motta, Emmanuel Eboue ve Alex Telles gibi isimler de gerektiğinde tüm koridoru kat ederek oynayabilen isimler. Geride üç oyuncu bırakma olgusu Johan Cruijff bir zamanlar 4-6-0 düzenini kendine göre anlatırken geride üç oyuncu bırakmak adına savunmasından bir oyuncuyu geride bıraktığını ifade ediyordu. Ancak bu durumda iki bekin de ileride oynamasından kaynaklı olarak geride sadece 2 stoper kalıyor. Bunun çözümü de defansif nitelikleri yüksek olan bir orta saha oyuncusunu oyun kurma aşaması ve sonrasında stoperlere daha yakın tutup geçiş oyunlarında (hızlı hücumlarda) bu şekilde gafil avlanmamak. Porto’da Fernando, Fenerbahçe’de Mehmet Topal, Barcelona’da Sergio Busquets ve sertlik dozajı yüksek maçlarda Bayern Münih’te Javi Martinez bu konuya uygun örnekler. Bu oyuncuların kademeleri sayesinde beklerin anlık eksikliği çok kez hissedilmiyor bile. Kenar forvetlerinin diğer bölgelere etkisi aslında domino efektine çok benzer bir yerde. Manchester City Jesus Navas’tan bile artık merkeze daha çok yaklaşmasını ve beki Pablo Zabaleta’yı oyunun içine çekmesini bekliyor. Dünyadaki takımların birçoğu bu olguya uyarak oynamaya çalışıyor ki nitekim çizgi oyuncularıyla oynamanın belki de anavatanı olan Hollanda ve lokomotif kulübü Ajax bile artık geleneğinin aksine kanat oyuncusundan ziyade kenar forvetleriyle oynayıp onları kaleye yaklaştırmaya çalışıyor. Devran döndü ve bekler artık sıradan denebilecek bir yerde değiller. Onların değeri artık hayati olmaya başladı. Caner Erkin ülkemizde hücumcu sol bek diyince akla gelen ilk isim konumunda. Büyüteç Rıdvan Erdem HF119 100 KÂR GETiREN ADAM % Lille, onu Bastia’dan kapıp tek maçta dahi oynatmadan 11 milyon euro kârla Marsilya’ya satmıştı. Fransa futbolunun son yıllardaki en büyük yeteneği olarak görülen Florian Thauvin’in şimdi de Premier League devleri peşinde… Önerilen para da 30 milyon euro. Gün geçtikçe değerine, değer katan bu isme bir göz atalım Hikayenin başlangıcı 2011 Ağustos ayına dayanıyor. O dönem Grenoble ekibinin B takım kadrosunda yer alan Florian Thauvin’in potansiyelini ilk gören Korsikalı yöneticiler oluyor ve SC Bastia kulübü onu kadrosuna katıyordu. Bastia Thauvin’i iki yıl kadrosunda tutabildi sadece, hatta 1,5 desek daha doğru olur. İlk yılını intibak süresi olarak kullanan genç oyuncu, ertesi sezona fırtına gibi bir başlangıç yaptı. Ligin devre arasına kadar takımın vazgeçilmezi olup golleri ve asistleriyle Bastia’yı Ligue 1’de sürükleyen adam oldu ve ara transfer döneminde kariyerinin üçüncü takımı olan Lille’e imza attı. 30 Ocak 2013 tarihinde Bastia’da parlak bir performans gösteren genç oyuncuyu 3,5 milyon euro karşılığında transfer eden Lille yönetimi, kadro şişkinliği nedeniyle oyuncunun gelişimini engellememek adına yeniden sezon sonuna kadar Bastia’ya bedelsiz kiraladı. Thauvin böylece Bastia’da başladığı çıkışına devam etti ve U20 Dünya Kupası Fransa Milli Takım kadrosuna seçilmeye hak kazandı. Değerine değer kattı Thauvin, devre arasından sezon sonuna kadar. 32 maçta 10 gol ve 3 asistle oynayınca, geçtiğimiz sezon Ligue 1’in en değerli genç oyuncusu seçildi. Herkes Lille’in bu seçimiyle ne kadar isabetli bir iş yaptığını konuşuyordu Fransa’da. Özellikle yerel basın başkan Seydoux ve yönetime övgüler yağdırıyordu. Thauvin’i takımın ikinci Eden Hazard’ı olabilecek potansiyelde görüyordu otoriteler. Dünya Kupası U20 Dünya Kupası’nda Thauvin Fransa’da iyi sayılabilecek bir grafik sergiledi. Grup maçlarında tutuk başlayan oyuncu turlar geçtikçe kendini buldu ve kupayı oynadığı 7 maçta 3 gol 1 asistle kapattı. O artık U20 Dünya Şampiyonu bir ulusun milli takımında yer alıyordu. Genelde insanların gözü Pogba ve Kondogbia üzerindeydi. Türkiye’de bir çok kişi bu ‘damla çikolata’nın farkında bile değildi ne yazık ki. Bizde bir tabir vardır ya, “top ayağına çok yakışıyor” diye… Öyle bir oyuncu Thauvin. Topu ayağına her aldığında Cantona’nın dediği gibi önce kendisini sonra rakiplerini şaşırtabilecek hareketlere imza atabiliyordu. Birkaç ay sonra Marsilya 14,6 milyon euro karşılığında transfer etti bizim Thauvin’i. Bu sezon Marsilya’nın en önemli silahlarından biri haline gelen Thauvin, 21 maçta 6 kez rakip ağları sarstı. Marsilya’ya geçiş süreci Thauvin bu transferde biraz toyluğunun kurbanı oldu. Marsilya’ya gitme sebebi takımın heybetindendi şüphesiz. Lille’de daha bir maça bile çıkmadan, antrenmanlara çıkmayı reddetmişti Thauvin. Zaten takımın bu sezon için planı Marvin Martin ile bu oyuncuyu bir arada kullanıp etkili bir ofansif varyasyon imkanı sağlamaktı. Çevresinin de baskılarına dayanamayan genç yıldız biraz olaylı da olsa Marsilya’nın yolunu tuttu. Daha bir ay öncesinde ülkenin umut bağladığı genç yıldız adayıyken, bir anda nefret edilen bir halk düşmanı haline getirildi. Lille Başkanı Michel Seydoux medyaya nazaran çok daha akil yorumlarda bulundu oyuncu hakkında. Kendisine yaşattığı çeşitli ‘kalp krizlerine’ rağmen, Thauvin için “O hala Fransa futbolunun en büyük umudu. Bence yanlış yönlendirildi çevresi tarafından. Yoksa bu sezon bizimle daha büyük bir çıkış yapabilirdi” demişti. Genç futbolcunun yıldızı, Bastia’da forma giydiği sırada parladı. Ver elini Premier League geçirdiği sıkıntılı sezon yüzünden “Sezon sonunda konuşalım” dedi. Şimdilerde ise Chelsea’nin de takibine girdi Thauvin. Bastia ile oynadıkları lig maçında Chelsea ve Tottenham temsilcileri kendisini izlemek için tribündeydi. Marsilya geçen yaz 14,6 milyon euroya aldığı oyuncuyu pek ala bir sezon sonra 25-30’a satabilecek konumda. Elbette henüz bu meblağları edecek seviyeye çıkmadı Thauvin. Fakat geleceğe yatırım olduğunu var sayarsak, bu rakam az bile. Marsilya’dan bir çok oyuncu Premier League’e sıçrıyor. Hatem Ben Arfa, Loic Remy, Samir Nasri bunlardan sadece bir kaçı. Sezon sonu için şimdi Thauvin’in adı geçiyor. Tottenham daha devre arasında Marsilya’nın kapısını çaldı ancak kulüp Kendisini Bastia’dan kapıp bir maç dahi oynatmadan 11 milyon euro kârla satan Lille kulübüne mi alkış tutmalı, yoksa onu 14,6 milyon euroya Lille’den kapıp Premier League’e pazarlayan Marsilya’ya mı bilemedim. Egemen Yıldırım Futbol Kültürü HF119 BiTMEYEN FUTBOL TUTKUSU Futbolda geri dönüş denildiğinde ilk akla, yenik durumda olan bir takımın ortaya koyduğu dirençle maçı lehine çevirerek kazanması gelir. Ancak bu seferki geri dönüşler, futbola veda ettikten sonra meşin yuvarlaktan daha fazla ayrı kalamayıp tekrar yeşil zemine dönenlere ait. Şüphesiz en ilginci de Adriano... Özel hayatı, yaşadığı sorunları ve fazla kilolarıyla meşin yuvarlaktan 3 yıldır uzak kalan Brezilyalı yeniden topun başına geçmeye hazırlanıyor Dünyadaki birçok insan için futbol bir tutkudur. Kimisi yeşil zeminde bu tutkuyu yaşar, kimisi gönül verdiği renklerin olduğu her yerde olarak, kimisi de televizyon başında… Ancak değişmeyen futbolun kendisi ve oluşturduğu bağlılıktır. Eğer bu tutkunun en çok yaşandığı yerleri sıralayacak olursak, saha içerisinde futbola yıllarını veren insanların bağlılığı ve sevgisi her zaman bir kademe yukarıda olur. Çünkü yaşarlar oynadıkları oyunu, kendilerinden bir parça olarak görürler… Futbolcuların bu denli içinde olup, bir hayat simgesine dönüştürdüğü futboldan kopmaları da haliyle çok zor olur. Birçok yıldızın kendi jübile maçı sonrasında döktüğü gözyaşları halen hafızalarımızda. Ancak futbola veda eden yıldızların bazıları, ayrılığı uzun tutmayarak kendilerini ait hissettikleri yere geri dönüş yaptılar. Bir kısmı hatır için, bir kısmı da hala bu güzel oyuna bir şeyler daha verebileceğini düşünerek… Adriano (Atletico Paranaense) Brezilya futbolunun Ronaldo’dan sonra en çok bel bağladığı forvet olan Adriano’nun kariyeri beklenen ölçüde başlasa da sonrası şöhretin ağırlığı altında ezilerek devam etti. Parlak Inter döneminden sonra 2009 yılında başlayan düşüşün temel nedeni, özel hayatında yaşadığı çalkantılar ve bunun da bir getirisi olarak saplandığı alkol bağımlılığı olarak karşımıza çıktı ve aldığı kilolarla zirve yaparak Brezilyalıyı kulüp bulamaz hale getirdi. 2011 yılından itibaren kulüp bulamayan Adriano’nun imdadına ise Atletico Paranaense yetişti. Yeni kulübüyle 1 yıllık sözleşme imzalayan 32 yaşındaki Adriano için dolaşan rivayetler ülkesinde düzenlenecek Dünya Kupası’nda forma giyebileceğine kadar uzandı. CV’si bu rivayetin doğruluk payını sıfıra indirse de yaklaşık üç aydır yaptığı düzenli antrenman ve verdiği kilolar “Bu sefer olur mu?” sorusunu akıllara getiriyor. Paul Scholes (Manchester United) Oynadığı dönemde Ryan Giggs ile birlikte Manchester United’ın yaşayan efsanesi konumunda bulunan Paul Scholes için futbola veda 2010/11 sezonunun sonunda gerçekleşse de bu veda yalnızca 6 ay sürdü. Şampiyonluk yolunda Manchester City’nin baskısını ciddi şekilde hisseden Sir Alex Ferguson’ın ricasını kıramayan tecrübeli yıldız 2011/12 sezonunun Ocak ayında sahalara geri döndü. Bu geri dönüş ana hedefine ulaşamayıp, şampiyonluk son maçta City’ye kaybedilse de Scholes’un kısa vedanın ardından verdiği katkı hafızalardaki tazeliğini korumakta. Tabii şampiyonluk yolunda Alex Ferguson gibi bir duayenin 39 yaşındaki Scholes’tan medet umması da ayrıca incelenmesi gereken bir konu. Henrik Larsson (Högaborgs BK) Celtic’te geçirdiği 7 yılda efsane statüsüne yükselen, sonrasında gittiği Barcelona ile 2006 yılında Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak kariyer zirvesi yapan Henrik Larsson 2009 yılında adını duyurduğu Helsinborg’da jübile yaparak futbola veda etmişti. Jübile yaptığı gibi Landskrona’nın başına geçen İsveçli yıldız için bu sezonun başı, 4 yıl aradan sonra kısa da olsa onu yeniden yeşil sahalarda görmemizi sağladı. Kariyerinde Celtic ve Barcelona dışında Manchester United ile Feyenoord gibi önemli kulüpler de bulunan Larsson, sezon başında yardımcı antrenör olarak göreve başladığı Högarborgs’ta yaşanan kadro sıkıntısı nedeniyle 2 maç da olsa yeşil sahalara döndü. Larsson’un bu dönşünü ilginç kılan ise oğlu Jordan’la birlikte aynı formayı terletmesi oldu. Mario Jardel (Vila Nova) Galatasaraylıların “Süper Mario’su” Mario Jardel, Porto’da oynadığı maç sayısından fazla gol atarak döneminin en elit golcüsü sıfatını kazanmıştı. Galatasaray macerasının ardından Portekiz’e dönerek Sporting forması giyen Brezilyalı golcü, burada formundan bir şey kaybetmese de Sporting kariyerinin son bulmasıyla sert bir düşüş yaşadı ve seyyah bir oyuncu görünümüne bürünerek dünyayı karış karış dolaştı. Son olarak 2011 yılında Birleşik Arap Emirlikleri’nde top koşturan Jardel burada futbola veda etse de iki yıl sonra yeşil sahalara döndü. Bu sezonun başlarında ülkesinin amatör ekiplerinden Vila Nova ile anlaşan Süper Mario, geri dönüş nedeni olarak arkadaşlarının ricasını gösterdi. İşin enteresan tarafı Jardel, Vila Nova ile sözleşme imzaladıktan sonra profesyonel futbola dönme umudunu hala koruyordu. Jens Lehmann (Arsenal) Alman futbol tarihinin en önemli kalecileri arasında yer alan Lehmann Schalke’de başlayan kariyerinde Milan, Dortmund, Arsenal ve Stuttgart gibi üst düzey takımların formasını giydi. Arsenal’de geçen 5 yılın ardından ülkesine dönerek Stuttgart forması giyen Lehmann, 2010 yılının Haziran ayında futbola veda etti. Ancak Arsene Wenger’in 2010/11 sezonunun ikinci yarısında yaşadığı çıkmaz, Fransız menajerin Lehmann’a tutunmasına neden oldu. 2011 yılının Mart ayında Arsenal ile sezon sonuna kadar sözleşme imzalayan Lehmann, Szczęsny, Fabianski ve Mannone’nin aynı dönemde sakatlık yaşamasıyla kendisini bir anda birinci kaleci olarak buldu. 41 yaşında tekrar yeşil zeminde boy gösteren Lehmann, aldığı birçok eleştiriye rağmen sezonu Arsenal’de tamamlayarak ikinci ve son kez emekli oldu. İngiliz ekibine bıraktığı en önemli miras ise Arsenal formasını giyen en yaşlı oyuncu olma rekoruydu. Juan Sebastian Veron (Estudiantes) Hem Premier League hem de Serie A şampiyonluğu apoletine sahip Juan Sebastian Veron, Avrupa’daki misyonunu tamamladıktan sonra 2007 yılında ülkesine dönerek Estudiantes forması giydi ve burada geçirdiği 5 yılın ardından 37 yaşında futbola veda etti. Üst düzey tempoya alışkın olan Veron için yeşil sahalardan uzak kalmak sadece 1 yıl sürdü ve ilk vedasının ardından sportif direktörü olduğu Estudiantes ile bu sezonun başında 1 yıllık sözleşme imzaladı. Emekliliğinin ardından ülkesinin Amatör Lig ekiplerinden Brandsen’de formunu koruma amaçlı forma giyen Veron’un futbola dönüşünü anlamlı kılan unsur, Estudiantes’ten bu sezon kazanacağı parayı kulübün alt yapısına bağışlayacak olması. Karakter önemli bir meziyet. Rene Higuita (Deportivo Rionegro) Hafızalarda 1995 yılında Wembley’de yaptığı ‘akrep kurtarışı’ ile yer edinen Higuita, 2004 yılında veda ettiği futbola 2008 yılı Ocak ayında Venezuella ekibi Guaros ile geri döndü. Yaptığı dönüşün üstüne 2 transfer daha yapan başarılı eldiven, son olarak ülkesinin takımlarından Deportivo Pereira forması altında 2010 yılında emekli oldu. 43 yaşında emekli olan Kolombiyalı eldiven, 20 bin kişinin izlediği jübile maçından sonra ardında 41 gol gibi kaleci için muazzam sayılabilecek bir istatistik bıraktı. John Leshiba Moshoeu (Alexandra United) İlhan Cavcav’ın Afrika’nın ucra köşelerinden getirip, yıldızlaştırdığı ilk isimlerden olan Moshoeu, Türkiye’de forma giydiği 10 sezonda özellikle Fenerbahçe ile iz bıraktı. 2003 yılında ülkesine döndükten sonra 2008 yılında emekli oldu. Ancak onun da futboldan uzak kalışı, listedeki birçok meslektaşı gibi uzun sürmedi ve 2010 yılında yeniden yeşil çime ayak bastı. Sahip olduğu profesyonellikle gelecek kuşaklara güzel anılar bırakan Moshoeu, 43 yaşında veda ettiği futbola 45 yaşında geri döndü 1 sezon daha oynayarak tamamiyle kariyerine nokta koydu. Futbol tutkusunun yaşa bakmadığına dair en güzel örneklerden biri kendisi. Stanley Matthews (Hibernians) Dünya futbolunda bir çok ilkin sahibi olan Matthews’un futbola dönüş hikayesi özellikle yaş bakımından bir hayli şaşırtıcı. 50 yaşına kadar oynayarak İngiltere liglerinin en yaşlı oyuncusu unvanını alarak futbolu bırakan Matthews, emekliliğinin ardından 1970 yılında teknik direktörlüğünü yaptığı Hibernians’ta 55 yaşında iken maça çıktı. Avrupa’da yılın futbolcusu ödülünü kazanan ilk isim olan İngiliz efsanesinin 33 yıllık kariyerinin en özel bilgisi ise hiç kart görmemesiydi. Bu bilginin günümüz hakemleri için mi yoksa oyuncular için mi referans olacağına ise sizler karar verin. Thomas Finney (Distillery) Dünya futbolunda centilmenlik denildiğinde akla ilk gelen ve tüm büyük teklifleri reddederek kariyeri boyunca yalnızca Preston forması giyip, ‘Sir’ unvanı alan nadir futbolculardan olan Thomas Finney’in yeşil sahalara dönüşü bir rica üzerine gerçekleşti. 38 yaşında emekli olduktan 3 yıl sonra Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda dönemin en güçlü ekiplerinden Benfica ile eşleşen Kuzey İrlanda ekibi Distillery’den gelen ricayı kırmayan Finney, eşleşme sonrasında futbola kesin olarak veda etti. Kariyeriyle ilgi diğer bir önemli bilgi ise 1954 ve 1957 senelerinde ülkesinde yılın futbolcusu seçilerek bu unvanı iki kez kazanan ilk futbolcu olmasıdır. Kevin Poole (Burton Albion) Kevin Poole’un futbola dönüş yaptığı yaş kadar futbolu bıraktığı yaş da son derece ilginç. 48 yaşında futbola veda eden Poole, 1,5 sezon sonra son derece enteresan bir durum vesilesiyle sahalara tekrar döndü. Burton’da kaleci antrenörlüğü yaptığı dönemde kiralık olarak kadroda bulunan yedek kaleci Jordan Pickford’ın Sunderland’e dönmesiyle yedek kaleci sorunu yaşayan takımın kadrosuna giren 50 yaşındaki Poole, 4 maç kadroya girmesine karşın dakika alamadı. Ahmet Dursun (Eyüpspor) Kocaelispor’da yıldızını parlatarak kendisine İstanbul kapısını açan Ahmet Dursun, özellikle Barcelona ile oynanan Şampiyonlar Ligi mücadelesindeki performansıyla halen akıllarda. Kariyerinin en parlak dönemini siyah beyazlı formayla yaşayan golcü futbolcu, 2004 yılında aldığı beklenmedik kararla Çin macerasına atıldı ve o dönemde sonra yaşadığı düşüş sonrası bir daha üst seviye futbola dönemeyerek 2012 yılının Ocak ayında yeşil sahalara veda etti. Emekliliğinden kısa bir süre sonra futbola geri dönmek istediğini deklare eden Ahmet Dursun, buna rağmen 1,5 sezon hiçbir takımla sözleşme imzalayamadı. Bu sezonun devre arasında ise Spor Toto 2. Lig ekiplerinden Eyüpspor’dan gelen teklifi kabul eden tecrübeli oyuncu futbola geri döndü. Ahmet Dursun transferi Eyüpspor taraftarının tepkisini fazlasıyla çekti. Haklılık payları var, seyyah bir isimden iyi performans beklemek zor zanaat. Hayrettin Demirbaş (Niğdespor) Futbola 1, 2 ya da 3 değil tam 10 yıl sonra dönüş yapan bir hikayeye sahip Hayrettin Demirbaş. Bizler onu Galatasaray’da oynadığı dönemdeki istikrarsız performansıyla tanısak da o, oynadığı birçok maçta gösterdiği başarılı performansla bugünlerde bile hatırlanmasını sağladı. Kariyerini 2000 yılında Ağrıspor formasıyla noktalayan Demirbaş için yeşil saha özlemi 10 yıl sonra yeniden ortaya çıktı. Süper Amatör Ligi’nde boy gösteren Niğdespor için kaleci bulması rica edilen Hayrettin, uygun kaleciyi bulamayınca teknik direktör Cevdet Sancaklı’dan şu teklifi aldı: “Sen benim eski arkadaşımsın, rahat oynarsın” Aldığı bu teklife olumlu cevap veren tecrübeli eldiven, 2010 yılının Şubat ayında 47 yaşındayken sahalara döndü. Tarif edilemez bir mutluluk yaşadığını belirten Hayrettin, gençlere örnek olmak istediğini ifade etmişti. Faruk Yiğit (Yalova Demirspor) Kocaelispor’da dikkatleri üzerine çekip, bir sonraki durak olarak Fenerbahçe’yi seçen Faruk Yiğit, tıpkı Hayrettin gibi uzun bir süre sonra bir espriden yola çıkarak yeşil zemine dönüş yaptı. 2005 yılında amatör lig ekibi Orhangazi Gençlerbirliği takımında futbolu bırakan Yiğit, 8 yıl sonra Yalova’nın Demirspor ekibiyle kendini yeniden futbolun içinde buldu. Demirspor oyuncularıyla formda kalmak adına idmanlara çıkan Faruk Yiğit, takımdaki oyuncuların “Gel bizimle oyna, senin ölün yeter” tarzı bir esprinin ciddiye binmesiyle kulüp yetkililerini kırmadı ve lisansının çıkmasına onay vererek genç isimlere yardımcı oldu. Geçtiğimiz sezonun ikinci yarısında 48 yaşındayken sırtına formayı geçiren Faruk, ilk maçında golle tanışarak çoğu mevkidaşına ince bir mesaj göndermiş oldu. Futbol Yönetimi Uğur Karakullukçu HF119 KUTSAL CEZA ÜÇLEMESi KIRMIZI, PENALTI & MEN Arsenal-Bayern maçında Londra ekibinin kalecisi Szczesny’nin atılması üçlü ceza sistemini tekrar gündeme getirdi. Hafta içinde Platini’nin cezanın ağır olduğu yönünde bir açıklama daha yapıp girişimde bulunması tartışmaları da tekrar körüklemişe benziyor Şampiyonlar Ligi son 16 turunun en gösterişli maçının ilk yarısında iki penaltı kararı çıktı. Birisinde Mesut Özil’in indirilişinin ardından yine Mesut penaltıyı değerlendiremedi. İkincisinde ise Robben, kaleci Szczesny’nin müdahalesiyle yerde kaldı, bu kez de David Alaba penaltıyı değerlendiremeyerek direğe nişanladı. Yalnız iki penaltı arasında çok ciddi bir fark vardı. Arsenal, Szczesny’nin ‘bariz gol şansını engellemesi’ nedeniyle 10 kişi kalmıştı ve Bayern Münih karşısında 10 kişi kalmak bugünün futbolunda karşılaşabileceğiniz en büyük cezalardan biri. Futbolun en büyük sahnesinde örneğini gördüğümüz “kırmızı kart-penaltı-kart cezası” şeklindeki ağırlaştırılmış müebbet üçlemesi üzerine bir itiraz var ve bu itiraz yetkili bir abiden: UEFA Başkanı Michel Platini’den... Tutucu bir profilden ziyade yenilikçi yönüyle dikkat çeken Fransız efsanesi, Arsenal-Bayern maçının ardından yaptığı açıklamada topu tekrar FIFA ceza alanına yolladı ve şöyle dedi, “15 yıldır bu kuralın değişmesi için uğraşıyoruz. Bu, FIFA’ya ve İngilizlere bağlı bir konu. Biz üçlü ceza sistemini görmek istemiyoruz. Bu çok fazla!” İşte işin çetrefilli bir hal aldığı nokta da burası... Bir yandan mantıklı olan bu önerinin muhtemel bazı sonuçları kaş yaparken göz de çıkarabilecek nitelikte olabilir. Tartışmaların çıkış noktası aslında bariz gol şansı kuralı kaynaklı. Eğer bir oyuncu açık şekilde gol yapabilecek pozisyondaysa ona yapılacak faul başka bir kategoride değerlendiriliyor ve oyuncu atılıyor. Kendi içinde tutarlı bu kuralın yan etkisi ise Arsenal-Bayern mücadelesinde ortaya çıkıyor. İki benzer faulü bu kadar farklılaştıran ‘bariz gol şansı’ yorumu kalecilerin niyet veya pozisyonun gerektirdiğinin çok ötesinde cezalandırılmasına yol açıyor. Szczesny’nin zamanlama hatası Robben’in top kontrolü çok iyi olmamasına karşın aldığı darbeye yol açarak ‘kutsal üçlemeye’ yani ‘kırmızıpenaltı-maç cezası’ kombinasyonuna yol açıyor. Sıkıntılar doğurabilir 2016 Avrupa Şampiyonası kura çekimi öncesinde de bu konuya değinen Michel Platini’nin önderliğindeki UEFA, konu hakkındaki karar mercii IFAB (Uluslararası Futbol Komitesi) ile FIFA’ya üçlü ceza sistemine karşı oldukları yönünde bir mektup yolladı. UEFA’nın düşüncesine göre penaltı zaten yeterince ağır bir ceza ve bunun yanı sıra kırmızı kart da çıkarıp takımları 10 kişi bırakmak doğru değil fakat kuralın gevşetilmesi yönündeki bu önerinin bunun yan etkileri de bulunuyor. Eğer bu kural gevşetilirse bir savunma oyuncusu gerçekten gol olma şansının yüksek olduğu pozisyona kanaat getirdiğinde bu açığı kullanabilir ve ‘gol engelleme’ amaçlı faullerin sayısında artış yaşanabilir. Öte yandan bundan faydalanmak adına rakiplerini indirmeye meyilli savunma oyuncularının artışı aynı zamanda penaltı sayısını da artıracak ve maçların seyrine hakem müdahelesini daha fazla gerektirecek bir ortam oluşacak. 2010 Dünya Kupası’nda kaleye giren topu uçarak elle çıkaran ve kırmızı kart görmesine karşın penaltının kaçmasıyla Uruguay’ın yarı finale kalmasına vesile olan Luis Suarez örneği de mevcut. Bu sebeple UEFA’nın önerisine destek verenler kadar karşı çıkanlar da olabilir. Orta yol: Kaleciler Mevcut ağır üçlemenin gevşetilmesi yönünde fikir birliğine varılabilecek tek istisna kalecilere 2010 Dünya Kupası çeyrek finali... Dakika 120, Uruguay-Gana maçı 1-1 devam ederken Luis Suarez filelere giden Gana topunu elle kesti. Kırmızı kartla oyun dışında kaldı ancak Asomoah Gyan penaltıyı kaçırınca seri penaltı atışlarında yarı finale Uruguay yükseldi. uygulanacak kart yaptırımında olabilir. Szczesny’nin pozisyonundaki faulün bariz gol şansı yorumlaması dışında kırmızı kartı gerektirecek bir ihlali yok. İşte tam da bu pozisyonlar için kalecilere özel bariz gol şansı yorumlamasını hakemlere bırakmak olacaktır. Müdahalenin golü doğrudan kurallar dışında engellemek için mi, yoksa doğal pozisyon gelişiminin gereği mi gerçekleştiği yönündeki kararı hakeme bırakmak bu ağırlaştırılmış müebbet sisteminin bir nebze önüne geçmeyi sağlayacaktır. Bu kadar üst düzeyde ve ciddi şekilde tartışılan bu kurala yakın zamanda bir düzenleme getirilmesi kafalardaki soru işaretlerini silmek açısından da önem taşıyor. Platini’nin önerisi konu üzerine fikir yürütmelere ve sorgulamalara yol açtığı için misyonunu şimdiden yerine getirmişe benziyor. Spor Hukuku Av. Halil İbrahim Çelik HF119 PEKi ŞiMDi NE OLACAK? Yargıtayın onadığı “şike ve teşvik davası” kararlarını, kişilerin bu kararlarla ilgili neler yapabileceklerini, TFF ve UEFA’nın tutumunu Avukat Halil İbrahim Çelik bir hukuk adamı gözüyle analiz etti Yargıtay 5. Ceza Dairesi 3 Temmuz’dan bu yana devam eden şike ve teşvik primine ilişkin yerel mahkemenin verdiği kararların bir kısmını onadı, bir kısmını da bozarak yerel mahkemeye geri gönderdi. Onanan hükümler arasında Fenerbahçe SK Başkanı Aziz Yıldırım’ın da cezasının olması Fenerbahçe açısından hükmün kesinleşerek Aziz Yıldırım’ın cezaevine girmesi sonucunu doğurdu. Bu karar sadece adli bir karar olmakla kalmayıp ülke futbolu üzerinde çok büyük etkiler doğuracaktır. Yargıtay 5. Ceza Dairesi Fenerbahçe SK Başkanı Aziz Yıldırım’ın suç örgütü kurarak İstanbul BBFenerbahçe, Kardemir Karabükspor-Fenerbahçe, Fenerbahçe-MKE Ankaragücü ve SivassporFenerbahçe maçlarında şike yapmaktan Trabzonspor-Bursaspor, Eskişehirspor-Trabzonspor ve Trabzonspor-İstanbul BB maçlarında ise teşvik primi suçlarından dolayı 3 yıl 9 ay hapis cezasına hükmetti. Satır arasında şike ve teşvik suçlarının iki taraflı işlenebilen suçlar olduğunu ancak Fenerbahçe’nin şike yaptığı veya teşvik primi verdiği iddia edilen takımların önemli bir kısmı için kimsenin cezalandırılmadığını düşündüğümüzde verilen bu cezalar kafalarda ciddi soru işareti oluşturuyor. Ancak burada soru işaretlerini değil de verilen onama kararının açtığı-açabileceği sonuçlar üzerine bilgi vermek istiyoruz. AİHM’e bireysel başvuru yapılabilir Yargıtay’ın onama kararı ile birlikte Dernekler Yasası’nın 11. maddesine ve Fenerbahçe Dernek Tüzüğü’nün 6. maddesine göre Fenerbahçe SK Başkanı Aziz Yıldırım’ın başkanlığı düşmüştür. Ayrıca şike ve teşvik primi davası günümüz itibariyle sona ermiş ve Ceza Hukuku ve Spor Hukuku bağlamın şike ve teşvik priminin varlığı ispatlanmıştır. Artık buradan sonra olağanüstü kanun yolu olan karar düzeltme başvurusu, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı ve son olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı bulunmaktadır. Ancak bu başvurular şahısların cezaevine girmelerine engel olabilecek yollar değildir. Süreç TFF için kapandı ama… Yargıtay’ın onama kararı sonrasında ortaya çıkan en büyük problem TFF’nin yaptırımını değiştirip değiştirmeyeceğidir. Zira TFF kendi iç yargılamasını bitirip şikenin sahaya yansımadığından bahisle kulüplere herhangi bir yaptırım uygulamadı. Ancak Yargıtay’ın kararı sonrası hukuken şikenin varlığının kesinleşmesi TFF açısından süreci içinden çıkılamaz bir yere doğru sürüklemektedir. Zira TFF tüzükleri ışığında yeni bir disiplin soruşturmasının yapılması mümkün değil. Hukuken TFF açısından süreç kapanmış görünüyor. TFF’nin yeni bir soruşturma başlatması için tüzüğünü değiştirmesi ve bu minvalde yeni kararlar alması gerekmektedir. Ancak TFF’den bu yönde herhangi bir hamle gelmemesi Spor Hukuku açısından bir facia olmakla birlikte UEFA tarafından kabul edilebilecek bir durum değildir. UEFA’nın şike, teşvik ve doping de 0 tolerans kararlığı TFF tarafından anlaşılamamıştır ve bu durum hala devam etmektedir. Nitekim 31.01.2014 tarihinde UEFA Yargıtay kararının orijinal metnini TFF’den isteyerek yaptırımlarına devam edeceği sinyalini açıkça vermiştir. Buna rağmen TFF’nin hamle yapmaması başta sporumuzun lokomotif kulüplerinden olan Fenerbahçe’yi Avrupa futbolu nezdinde büyük bir yıkıma doğru sürüklemektedir. ‘‘Şike ve teşvik’’ davasında hüküm giyen Aziz Yıldırım’ın bu kararı yargıtayda onandı. Bir yıl cezaevinde kalan Yıldırım 30 ay daha hapis yatacak.
Benzer belgeler
6 Eylül 2013 - Sayı 95
tersine döndü. Mesut’un önce büyük maçlardaki etkisiz oyunu, ardından
da Şampiyonlar Ligi’nde Bayern Münih karşısında penaltı kaçırması
Ada’da onu eleştirilerin hedefi yaptı. Eylül’den bu yana her ...