Devrimciler genç olur. - Arıyorum İTÜ Gazetesi
Transkript
Devrimciler genç olur. - Arıyorum İTÜ Gazetesi
K.E.K grubu albümcüğü hediye Türkiye’nin ilk albümcüğünü Arıyorum veriyor! Sadece 1000 okurumuza... K.E.K grubuyla yapılan özel röportaj 12. sayfada arıYORUM itü gazetesi ondördüncü sayı, aralık ikibinsekiz ISSN: 1305-4783 İTÜ Kültür ve Sanat Birliği Basın Yayın Kulübü’nün süreli yayınıdır. Rektör Şahin ilk kez Arıyorum’a konuştu: ‘Devrimciler genç olur.’ TÜ’nün 6 Ağustos 2008’te göreve gelen yeni rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin, İTÜ kamuoyunda fazlaca merak uyandırdı. Rektörlüğe gelişinden yaptığı ilk icraatlara kadar çok konuşuldu, çok tartışıldı. Hala merak konusu olan birçok konuda Prof. Şahin ‘icraatlarıma bakın’ diyerek yanıt verdi. İ İTÜ’de nüfus patlaması Eğlence mi, taciz mi? ontenjanlar arttı ama İTÜ bu ağırlığı kaldırabilecek mi? Eğitim kalitesinde yaşa-nabilecek sıkıntılar neler? Yurt ve yemekhane başta olmak üzere kontenjan artışının eksileri... > 7. sayfa E K lektrik kesintisi nedeniyle başlayan yürüyüş tacize mi dönüştü? Vadi yurtlarında kalan öğrencilerin 3 yıldır geleneksel olarak düzenlediği yürüyüş bu yıl sert tartışmalara sahne oldu. > 8. sayfa ‘Irregular’ olayım mı? Hazırlık öğrencileri karar vermeden önce bu yazıyı okumalı! > 11. sayfa Yaşının, mevcut rektörlere göre genç olmasına karşılık da ‘devrimciler genç olur’ yanıtını veren Şahin, acaba İTÜ’de devrim niteliği taşıyacak atılımlar yapabilecek mi? Rektör Şahin’in projeleri, bakış açısı ve merak uyandıran bütün konulara cevabı bu röportajda... > 16-19. sayfa Bir doktor, bir fotoğrafçı: Özgür Çakır elankolistanbul’adını bir sergiye veren bir fotoğrafçı için ‘içine kapanık, kısa cümleler kuran, ağzından kerpetenle laf alınan birisi’ tanımlarını uygun görürdük; tanıştığımızda yanıldığımızı anladık. Gazetemizin ilk foto-röportajına Özgür Çakır’la başladık... > 22-23. sayfa ‘M Aziz İstanbul Dali: ‘Ben deli değilim!’ Psikolojik danışma sayfaları İTÜ Psikolojik Danışma ve Rehberlik Merkezi her türlü sıkıntınıza çözüm buluyor; yalnızlık, içine kapanıklık, motivasyon eksikliği ve dahası... > 14-15. sayfa Fotoğraf çekmeye başlıyoruz Nasıl bir makinaya sahip olursanız olun, güzel fotoğraf çekmek size bağlı...> 13. sayfa Bir çizgiroman klasiği: Sandman Prof. Dr. Muhammed Şahin Doğumunun 20. yılı biterken farklı ve öncü çizgiroman... > 27. sayfa ultanahmet Meydanı etrafında keşfedilmeyi bekleyen mütevazı ama görkemli tarihi yapılardan yalnızca ikisi; Küçük Ayasofya ve Sokullu Mehmet Paşa Camii... > 24-25. sayfa S ali İstanbul’a geldi. İspanyol ressam Salvador Dali’nin eserleri Emirgan’da Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergileniyor. İlginç ve sıradışı yaşam öyküsü ile sürrealist Dali’yi daha iyi tanımalısınız... D > 20-21. sayfa İTÜ Geliştirme Vakfı’nın katkılarıyla... arıYORUM arıYORUM 2 Aralık 2008 Aralık 2008 Kimin gazetesiyiz? a Dum cip Ne Fatih Avcı Bu sayımızda 1000 okurumuz K.E.K albümcüğüne sahip olacak.. öyle yerleşkede tur attığınızda ve Arıyorum’u sorduğunuzda çeşitli bilgiler alırsınız. Genel itibari ile çok olumlu görüşler ortaya çıkıyor. Bu bizi mutlu ediyor. Bunun yanı sıra özellikle gazetemizi tanımayanlar tarafından değişik bilgiler almanız da olası. Benim bu gazetenin editörü olduğumu bilmeyenlerin olduğu bir toplantıda da bu tür konuşmalara tanık olmuştum; Arıyorum Rektörlüğün gazetesiymiş, bütün masraflarını Rektörlük karşılıyormuş, hatta YÖK’ten falan destek alıyormuş! Üstüne üstelik çalışanlar da maaş alıyormuş... Nüktedan birinin söylediğini düşünerek gülümsüyoruz fakat yine de bazı açıklamalar yapmak gerekiyor; en azından bunca yıllık emeğimize saygı açısından. Biz bugüne kadar Rektörlükten ufacık da olsa maddi yardım almadık. İlk sayımızı çıkarttığımız Ocak 2005’ten itibaren hep kendi çabalarımız, sporsor arayışlarımız ve bağışlarla bugüne geldik. İlk sayımızı çıkardığımızda ne odamız vardı ne de gazeteyi bastırmaya gücümüz. Çabaladık, uğraştık, zorladık... Çok sıkıntı yaşadık. Bunları belki ileride daha ayrıntılı anlatırız ama odamızdan kovulmalara kadar varan olaylarla uğraştık. Amacımız İTÜ’de iletişim ortamı oluşturarak etkileşim sağlamaktı. Başardığımızı düşünüyorum. Öğrencilerden öğretim üyelerine, personelden mezunlara kadar herkesi ilgilendiren ve herkese söz hakkı tanıyan bir gazete olduk. Kimseye bağlı olmadan ve gerçekten tarafsız bir şekilde yayınladık bugüne kadar bu gazeteyi. Bundan sonra da aynı titizlikte olacağımızdan kuşkunuz olmasın. Bu sayımıza kadar gazetemizde yayın sahibi olarak Prof. Dr. Erkin Nasuf görünüyordu. Bu konuda da zaman zaman eleştiriler alıyorduk; çünkü Erkin Nasuf Rektör yardımcısıydı. Bunu da açıklayalım. Biz, Arıyorum’un tamamen kurumsal yapıya sahip olması için yasal altyapıları sağlam temellere oturtmak istedik. Bu yüzden de İTÜ içerisinde kurumsal olarak yayınlanacak bir gazetenin ancak kurumsal bir temsilcisi olmasıyla mümkün olduğunu düşündük ve bu yüzden, aynı zamanda kulübümüzün danışman hocası olan Prof. Dr. Erkin Nasuf’un, yayın sahipliğini almasını istedik. Diğer türlü yayın ‘bireysel’ yayın sıfatından öteye geçmekte güçlük çekiyor. Bunun örneklerine tanık olduk. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum ki ne Erkin Nasuf ne de bir başkası bizim yayınlarımıza, içeriğimize müdahale etmedi, sansür uygulamadı. Biz de kendi içimizde bu anlayışla hareket ediyoruz, edeceğiz. Bu konuda bize güvenmenizi istiyoruz. Yoksa zaten bugünlere gelemezdi Arıyorum; hala sizlerle paylaşamazdı. Ş Bu arada K.E.K grubu gerçekten övgüye değer müzik üretimi yapıyor. Hem kendi bestelerini hem de düzenlemelerini büyük bir titizlikle hazırlıyor. Mühendislik okuyup müzisyen olanlar kervanına katılmaya aday olan K.E.K grubunu canlı olarak da mutlaka dinleyin. Fakat, az da olsa İTÜ içerisinde oluşmuş olan yanlış algıdan ötürü, biz yayın politikası olarak bundan böyle İTÜ yönetiminde olan hocalardan bağımsız hareket edeceğiz. Bu fikrimi-zi eski yayın sahibimiz Erkin hocamız-la da konuştuk ve anlayış gösterdi. Kendisine bugüne kadar vermiş olduğu katkılardan ötürü teşekkür ediyoruz. Dolayısıyla bizim eski veya yeni hiçbir İTÜ yönetimi ile organik bir bağımız bulunmuyor. Bununla birlikte Rektörlükle elbette görüşmeler, söyleşiler yapıyoruz. Bunlar bizim İTÜ öğrencilerinin sorunlarını doğrudan iletmemizi ve bunlara çözüm bulmamızı sağlıyor. Sözün özü biz sadece kendimizin gazetesiyiz ve yasal yollarla hareket ediyoruz. Lütfen bize olan güveninizi koruyun ve her türlü konuda fikrinizi belirtmekten çekinmeyin. Fikirler şiddete dönmemeli Üniversitelerde gerginlik artıyor. Artık fikir çatışmalarında şiddete başvuruluyor. Arıyorum olarak her türlü şiddete karşı duruyoruz. Bu sayımızı baskıya vermeden hemen önce İTÜ’de iki farklı grubun birbiriyle bıçaklı kavgada bulunduğunu üzülerek öğrendik. Nadir de olsa İTÜ’de bu tür şiddet eylemlerinin olması üzücü. Buna aklı başında hiçbir vatandaş imkan vermemeli. Rektörlük de bu çatışmaların olmaması için elinden geleni yapmalı. Yine de en önemli vazife biz öğrencilere düşüyor. Konuşarak, uzlaşarak tartışmayı öğrenmemiz ve her türlü fikre saygı duymamız gerekiyor. Hiçbir olumlu ürünün elde edilemeyeceği kısır tartışmalarda bulunmanın zarar verdiği açık. Rektörle röportaj Yeni rektörümüzle röportajımız çok ses getireceğe benziyor. Merak edilen birçok şeyi sorduk. Belirtelim, ilerleyen aylarda bu röportajda vaad edilenlerin durumunu da yine Rektör beye soracağız. Umarız söylenenler yarıda kalmaz. K.E.K grubu ve Türkiye’nin ilk albümcüğü Gazetemiz yine bir ilke imza atıyor ve Türkiye’nin ilk albümcüğünü, okurlarımızla paylaşmanın sevincini yaşıyor. K.E.K grubuyla röportaj yapmak için toplandığımızda çıkan bu fikir hem bizi hem grubu çok heyecanlandırdı. Hızlıca çalışmalara başladık ve bu sayımızla birlikte bin adet K.E.K albümcüğünü hazırladık. Gazetemizi 10 bin basıyoruz ancak bu bin albümcük, gerçekten ilgi duyan arkadaşlara, isim ve e-posta karşılığında verilecek. E-postalara daha sonra atılacak bir mesaj ile albümle ilgili geri bildirimler istenecek. İTÜ-Taksim Mekik servisine şikayet Bali Turizm tarafından İTÜ-Taksim arasında mekik uygulaması bir süredir yapılıyor. Geçtiğimiz günlerde Taksim’de İTÜ’ye dönmek için servis bekliyorduk. 00.30’da gelmesi gereken servis 15 dakika sonra geldi ve geldiğinde içi tamamen doluydu. Tabii birkaç kişi sıkışa sıkışa bindi ama AKM önünde bekleyen yaklaşık 20 kişilik kalabalık servise binemedi. Sırada bekleyen arkadaşlardan da öğrendik ki servislerde bu sıkıntı hep yaşanıyormuş. ‘AKM’de az sayıda bekleyen olursa servis kalkmıyor, servis kalkması gereken durağa gelmeden yolcu alıp servisi dolduruyor, saatlere uymuyor, servis şoförü öğrencilerle gereği gibi konuşmuyor, lakayıt davranıyor’ gibi şikayetler aldık. Bunlarla da kalsa iyi; servisin gelmesini 40 dakika bekledikten sonra Boğaziçi Üniversitesi’nin servis şoförünün yardımseverliğine denk düşüp o sayede İTÜ’ye gelen bayan arkadaşlar var. Özellikle bayan arkadaşların yurtlara gelmeleri sıkıntılı. Hem yollar gereği kadar aydınlık değil, hem İTÜ’yü koruyan köpeklerin geç saatlerde koruma içgüdüleri daha da fazla artıyor, hem de yurtlar İTÜ’nün giriş kapılarından bir hayli uzak. Bu durumda mekik servisinin katkısı büyük. Ancak ‘şu saatte gelecek’ denildiği halde gelmeyen servis öğrencilerin güvenlerini derinden sarsıyor. Gerçi ben bunları Bali Turizm görevlilerine de söyledim. Yine de işimizi garantiye alalım, bu sorunu çözmüş olalım. Yeni yıl hepimize öncelikle barış getirsin. Barışın olmadığı bir dünyada mutlu olmak için gereken diğer konuların önemi kalmıyor. İTÜ Kültür ve Sanat Birliği Basın Yayın Kulübü Arıyorum İTÜ Gazetesi, Süreli Yayın, ISSN: 1305-4783 Yayın Kurulu: Fatih Avcı, Gökçe Sezgin, Burak Avcı, M. Can İban, Sefa Demir, Necip Duman, Burak Patpat, İrem Yüzeç, M. Can Çelik, Mehmet Buldu, Şafak Balcı, Meltem Bolluk, Kürşat Arslan, Samet Aksoy, Başar Özbent, Özgün Albayrak, Ersin Altın, Meral Erdoğan, Neşe Şen, İTÜ Basın Yayın Kulübü Hakan Selçuk, Berkay Pamuk, Arıyorum Gazetesi Kutalmış Okur, Fahrettin Eroğlu, Kıvanç Akyol, Onur Bülgin, Olimpik Yüzme Havuzu Binası B girişi No: 306 Begüm Yıldırım, Deniz Çakar, Ayazağa Yerleşkesi Maslak-İstanbul Onur Karaca İstanbul Teknik Üniversitesi Adına; Yayın Sahibi Y. Doç. Dr. Semra Ahmetolan, Genel Yayın Yönetmeni Fatih Avcı Baskı: DPC İstanbul [email protected] www.gazete.itu.edu.tr [email protected] n, duma izi çtiklerim nderin, se erinizi gö lım. ya Karikatürl la n yı ızda ya bu sayfam ! 31 arıYORUM Samet Aksoy kitap Aralık 2008 İTÜ’DE Üniversite yönetiminde 10 KASIM “Women Academics Beyond the kadınlar Glass Ceiling: Kadın rektörler konferansı İTÜ’de gerçekleştirildi okuyorum Statü Endişesi - Alain De Botton Modern yaşamın filozofu kabul edilen Alain De Botton bu kitabında statü endişemizin, başkalarının hakkımızda ne düşündüğü korkusunun kaynakları ve insanların, tarih boyunca, bunlara nasıl karşı çıkıp hangi yöntemlerle onların üstesinden geldiğinden bahsediyor. Günlük yaşamımızda çokça rast- ladığımız snobca* davranışlar üzerinde duran Botton, bu davranışın bizi nasıl engelleyebileceğini anlatıyor. Bunun yanında kitabın başında ‘Statü Endişesi’nin yeteneklerimizi ortaya çıkarmamızı sağlayan bir iştah olabileceği de söyleniyor. Kitabı okudukça günlük kaygılarımızın asla gözümüzde Women Rectors Across Europe” büyüttüğümüzden daha büyük olmadığını anlıyor ve isteklerimize dışarıdan bakarak onları yeniden biçimlendirme olanağı buluyoruz. *snob: Sosyal statüye fazla değer veren, seçkin görünmek için bazı çevrelerdeki düşünceleri benimseyen, hayranlık duyan ve onlar gibi davranmaya özenen kimse Bülbülü Öldürmek - Harper Lee Avukatın 9 yaşındaki kızı babasının bu suçuna karşılık kasabanın diğer çocukları tarafından alaya alınıyor; kimi zaman kızıp kavga ediyor, kimi zaman sinirinden ellerini sımsıkı yumruk yapmakla yetiniyor. Küçük kız bize anlatıyor; babasının savunma sürecinde neler yaşadıklarını, ağabeyinin kedisine nasıl davrandığını, yanlarındaki eve yazları Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali Almanya' da bir sergide önce resme, sonra resimdeki kadının gerçeğine aşık olan bir adamın hikayesi yaşatılıyor Kürk Mantolu Madonna' da. Yaşatılıyor; çünkü o adamla aşık oluyor, gezdiği yerleri geziyor, yaşadığı acıları hissediyorsunuz kitapta. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir memur gibi duran Raif Efendi Almanya'da ‘Alman Madonnası’ Maria ile geçirdiği aşk dolu zamanların ardından babasının vefatı sebebiyle yurda dönmek zorunda kalır; fakat niyeti Maria' yı da yanına almaktır. Raif Efendi ve Maria uzun süre birlikte kuracakları hayatın özlemiyle mektuplaşırlar; ta ki Maria mektuplara cevap atmayı kesene kadar... Raif yıllarca bekler ne olduğunu bilmeden, kahrolarak. Artık ümidi kalmamıştır ve asla mutlu olamayacağı bir aileye, kendi deyimiyle beslemek zorunda olduğu yabancılara sahiptir. Bu istemediği hayatı sürdüğü sırada yaşadığı bir tesadüf; sessiz, içine kapanık Raif Efendi' nin kitabı oluşturan günlüğü yazmasına yol açar. Kitap, isteklerimiz için harekete geçmemiş olmanın acısını hissetmemize neden oluyor ve kendimize yolculuğumuzda kayda değer yol almamızı sağlıyor. Karadenizin Kıyıcığında - Rıfat Ilgaz Meral Erdoğan Baygın bir şekilde kıyıya vuran köyün yabancısı bir balıkçı, yerli halktan iki kişi tarafından kurtarılıp yaşama döndürülüyor. Köyün fındık fabrikasında ağır bir şekilde, yemekten başka geliri olmayarak çalışmaya başlar genç balıkçı. Gönlüne engel olamayarak fabrika sahibi ve köyün ağasının oğlunun aşık olduğu kıza yakınlık duymaya başlar. Masum bir aşk fabrikada sabahın köründe, karşılıklı ve gizlice içilen çaylarla başlar. Cinsel arzularını aşk sayan ağanın oğlu ise kızla evlenebilmek için elinden geleni ardına koymamaktadır. Kitapta masum aşka ne kadar hayran olunuyorsa onu bozmaya çalışanlardan bir o kadar nefret ediliyor. Ayrıca mekan ve olaylar bize bir Karadeniz kasabasının belirli bir zaman dilimi içinde sosyal ve ekonomik yaşamı hakkında gerçekçi bilgiler sunuyor: fındıklık açmak için yakılan ormanlar, toprak sahibi olmanın köyde sağladığı statü, köy insanlarının aşka dair düşündükleri... Kısacası, kitap bittiğinde, aynı topraklardaki diğer kültürlerimizi daha yakından tanıyor ve bir ağa oğlunun bencilliğine sevgiyle karşı konulmasına tanık olmuş oluyoruz. Bir Hürrem Masalı Yazdığı tarihi macera romanlarına alışık olduğumuz İngiliz asıllı Avustralyalı yazar Colin Falconer’in Bir Hürrem Masalı adlı kitabıyla karşımıza çıkıyor. Kitabı okurken Osmanlı ile ilgili bildiğiniz bazı bilgilerin yanlış olduğunu fark edeceksiniz. Kitap Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük aşkı Tatar güzeli Hürrem'in kölelikten sultanlığa uzanan Ulu önder Atatürk ölümünün 70. yılında İTÜ ‘de anıldı. kalmaya gelen çocuğa olan aşkını ve en ince ayrıntısıyla kafamızda betimleyebildiğimiz nefes kesen mahkeme sahnesini. Harper Lee yaşamındaki tek eseri olan bu romanında temel olarak sevgiyi kou alıyor. Kitap 1962' de filme çekilmiş ve 1963 yılında biri başrol oyuncusu Gregory Peck' e olmak üzere 3 oscar ödülü almış. ve akıl almaz entrikalarla biçimlenen yaşamını, ilk kez bu kadar çarpıcı ayrıntılarla işliyor. Kitaba göre Osmanlı Tarihinin en güçlü kadını olarak Hürrem Sultan, Kanuni ve Sadrazam İbrahim Paşa ile yaşadığı ölümcül iktidar mücadelesinde amaçlarına ulaşmak için her şeyi göze alır. Kendisini köle yapanlara karşı beslediği kini, sultan olduktan sonra intikam ateşiyle alevlendiren Hürrem, Kanuni'yi de amaçlarına alet etmeyi başarmış; çocuklarını bile oyunun birer parçası yapar. Falconer'in ‘Bir Hürrem Masalı’ diye çevrilen ve dört baskı yapan romanı, tüm dünyada 16 dile çevrilmiştir. Sadece Almanya'da 200 bin adet satmıştır. Kasım 2008 tarihinde Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde düzenlenen törende, İTÜ Rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin, öğrenciler adına Maden Fakültesi öğrencisi İsmet Soyocak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kızı Özden Toker ve Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Adatepe birer konuşma yaptı. Saygı duruşunun ardından kürsüye gelen Rektör Şahin, Atatürk’ün sözleri üzerinden hazırladığı konuşmasında anlamlı mesajlara yer verdi. Yıllardır matem havasında yapılan 10 Kasım törenlerinin yerini daha bilinçli ve Atatürk’e yakışan anma biçimlerine bırakılması gerektiğini söyleyen Şahin, Atatürk gibi bir lidere sahip olduğumuzdan ötürü coşku ve gurur duymamız gerektiğini belirtti. Rektör, konuşmasının sonunda Halim Yağcıoğlu’nun ‘Atatürk’ten Son Mektup’ adlı şiirine yer verdi. Şahin’in ardından öğrenciler adına konuşma yapan İsmet Soyocak, ‘Bu 10 Kasım’da Ata’yı ne kadar anladığımızı, verdiği mesajları ne kadar izlediğimizi tartışmak yerine, kısa konuşmamda sözü daha çok Atatürk’e bırakmak istiyorum.’ diyerek Nutuk’tan bölümler okudu ve konuşmasını Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ile sonlandırdı. Tören, Özden Toker ve Ülkü Adatepe’nin konuşmalarıyla devam etti. 10 Fotoğraf, Serkan Taycan Herkesin birbirini tanıdığı küçük ama köklü bir kasaba... Zencilerin, haksız yere de olsa, suçlandığında bir daha asla temize çıkamadığı bir yer... Gün geliyor siyah tenli bir adam haksız yere suçlanıyor. Beyaz tenli bir avukat kendini bu davada zenci ve masum bu insanı savunmaya, kasaba halkının önyargılarını kırmaya adıyor. vrupa’daki kadın rektörlerin deneyimlerini birbirleriyle paylaşmaları ve kadın akademisyenlerin yönetim kademelerinde daha fazla yer alabilmelerine ilişkin stratejiler geliştirebilmek amacıyla ‘Women Academics Beyond the Glass Ceiling: Women Rectors Across Europe’ başlıklı konferans İstanbul’da düzenlendi. A 11-13 Kasım 2008 tarihlerinde İTÜ’de düzenlenen konferans, İTÜ Rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin ve konferans yürütücüsü Prof. Dr. Gülsün Sağlamer başkanlığında yapıldı. Avrupa ve Türkiye’den gelen kadın rektörlerin katılımı ile gerçekleştirilen toplantılar İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi ve Taşkışla yerleşkesinde, katılımcıların sunumları ile tamamlandı. Kadın akademisyenlerin, yüksek öğretim kurumları yönetimlerinde yeterince temsil edilememesinin vurgulandığı konferansta, üniversite yönetimine katılmayı isteyen kadın akademisyenlerin sayılarının az olduğu, bununla birlikte üst düzey yönetim görevlerine talip olmak isteyen kadınların da görünmez engellerle karşılaştığı belirtildi. Organizasyona Türkiye ve Avrupa’da rektör ve rektör yardımcılığı yapmış veya yapmakta olan 18 kadın akademisyen katıldı. Kadın akademisyenlerin deneyimlerinin paylaşılması, genç akademisyenlerin üniversite yönetimlerinde daha aktif rol almaya teşvik edilmesi ve geleceğe yönelik proje ve işbirliklerin artırılması konusunda konuşmalar yapıldı. Toplantı sonucunda bu konuşmaların bir kitap halinde toplanarak Avrupa yüksek öğretim camiasına sunulması kararlaştırıldı. Türkiye, Finlandiya, İsveç, Ukrayna, İngiltere, Almanya, Sırbistan ve Yunanistan’dan kadın akademisyenlerin katıldığı konferans, 2009 yılında tekrar İTÜ’nün ev sahipliğinde yapılacak. UNICAFE: Türk kadın akademisyenler önde Avrupa Birliği 6. Çerçeve Konferansı kapsamında desteklenen UNICAFE (Survey of the University Career of Female Scientists at Life Sciences versus Technical Universities) projesinin sonuçları da toplantıda ilk kez açıklandı. Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye yüzde 36’lık kadın araştırmacı oranıyla, Avusturya, Finlandiya, Macaristan ve İtalya’yı geride bıraktı. Daha ayrıntılı bilgi için: www.womenacademics2008.org www.unicafe.ee Cahillikler Kitabı Bildiğiniz düşündüğünüz her şey yanlış! Örnek verip sizi cahilliklerinizden biraz olsun kurtaralım. Mesela; Dünya’nın yedi tane uydusu vardır. Bütün insanların dört burun deliği vardır. Buhar makinesi eski Yunan’da icat edildi. Bir mavi balinanın yutabileceği en büyük şey greyfurttur. Şu ana kadar ölmüş olan bütün insanların yarısını dişi sivrisinek- ler öldürmüştür. Dünyadaki en uzun dağ Mauna Kea’dır. İnsanın en az dokuz duyusu vardır. Maddenin onbeş hali vardır. Su mavidir. Amerika, adını, Amerigo Vespucci’den değil, Richard Ameryk’ten almıştır. Uzaya giden ilk hayvan meyve sineğidir. Panter diye bir şey yoktur. Otuzsekiz Osmanlı padişahı vardır. Fakat siz yazıyı okumadan önce iki tane burun deliğimiz olduğunu, Dünya'nın tek bir uydusunun bulunduğunu, beş duyumuz olduğunu, suyun renksiz olduğunu, Amerika'nın adının Amerigo Vespucci'den geldiğini ya da 36 Osmanlı padişahı olduğunu düşünüyorduysanız bu kitabı mutlaka okumalısınız. AKIL VE BİLİM BAYRAMI YAPILMADI Geçtiğimiz yıllarda ‘Akıl ve Bilim Bayramı’ başlığı altında 3 gün süreyle düzenlenen anma etkinliğinin, bu yıl sade bir şekilde tek gün olarak düzenlenmesi dikkat çekti. Begüm Yıldırım 3 4 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 İTÜRO 2009’a sen de hazır mısın? M. Can İban asında ya da okula asılan afişlerde mutlaka görmüşsünüzdür. İTÜ’de bahar aylarında bir robot olimpiyatı düzenleniyor birkaç senedir. Tüm Türkiye’den gelen robotların, hakemler ve gözlemciler eşliğinde çeşitli kategorilerde yarıştığı ve sergilendiği olimpiyatlar ve bu organizasyonu düzenleyen OTOKON hakkında Buse Baycan (kontrol mühendisliği 3. sınıf), Duygu Sönmez (elektronik mühendisliği 1. sınıf) ve Alper Yükselen (kontrol mühendisliği 1. sınıf) ile bir söyleşide buluştuk. Söylediklerinden yola çıkarak, belirli konularda yazılması, çizilmesi gereken şeyler mevcut. B OTOKON nedir, ne değildir? Kontrol ve Otomasyon Kulübü, 2007 yılından beri İstanbul Teknik Üniversitesi’nde robot olimpiyatlarını düzenliyor. Bunun haricinde eğitimler düzenleyip ‘Kontrol’ dergisini çıkarıyor. Teknik gezilerle birlikte, proje destekli proje çalışmaları da yapılmakta. Üst dönemlerin, fikir babası olduğu İTÜ Robot Olimpiyatları, yeni gelen öğrencilerin katkılarıyla birlikte organize ediliyor. Robot Olimpiyatlarının hazırlık süreci Olimpiyat hazırlıklarında iki evre var. Birincisi ‘İTÜRO’ya hazırlık’ evresi, ikincisi de ‘İTÜRO’ya hazır mısın?’ evresi. Birinci evre, teknik bir olimpiyat olduğu için, Ocak ayına kadar teknik bir hazırlık sürecini kapsıyor. Şubat sonu çalışmaları yoğunlaşan ve nisanda düzenlenen olimpiyata da ‘hazır mısın?’ denilerek duyurusu planlanıyor. OTOKON, üç ayrı ekip olarak çalışıyor. Bunlar; organizasyon, tanıtım ve sponsorluk ekipleri. Bu ekipler, kendine ayrılan görevler dışında, koordinasyonla da ilgilenmekte. Destek, ilgi ve hedef kitle… Organizasyonun hedef kitlesi, robotiğe ilgi duyan herkes. Teknik bir organizasyon olduğu için, genelde teknik liseler ve teknik üniversiteler hedef kitlesinin içinde. Maddi destek veren tanıtım sponsorlarının yanı sıra OTOKON, TÜBİTAK ve TÜBİDER gibi kendilerini kanıtlamış kurumlardan da destek bekliyor. Daha önceki organizasyonlara gösterilen ilgi, beklentileri genel olarak karşılamasına karşın, uluslararası alana açılmak için, ilk önce ulusal alanda kendilerini pekiştirme gerektiği düşüncesi hakim kulüp içerisinde. Fotoğraf, M. Can Çelik Olimpiyatlarda elde edilen başarılar ve sonuçları Geçen sene ‘kendini dengeleyen robot’ kategorisi konuldu. O kategoride bir adet İTÜ’nün, bir adet de ODTÜ’nün robotu bulunuyordu. Bu kategoride İTÜ birinciliği elde etmişti. Bireysel olarak katılıp derece alanların yanı sıra ODTÜ’den de dereceler geldi. İTÜ’nün başarı olarak kabullendiği şey, biraz daha amaca yönelik. Bu da insanların robotiğe olan ilgisini arttırmak. Bu ilgiyi de artırdıklarını, her geçen sene artan eğilimle görebiliyorlar ve bunu daha da fazla arttırmayı planlıyorlar. ODTÜ’deki organizasyonla birlikte, artık insanların ilgisini İTÜ’deki olimpiyat da çekmeye başladı.Bu duruma göre organizasyonların çakışmaması için, uygun tarihler düzenlenmekte. Turuncu Şapkalılar Projesi ‘Kariyer Koçluğu Eğitimi’ İTÜ’ de ariyer Planlama ve İş Geliştirme Derneği (KİPDER), geçen yıl İstanbul Teknik Üniversitesi ve Kadir Has Üniversitesi'nde pilot olarak uyguladığı ‘Turuncu Şapkalılar Kariyer Geliştirme Projesi’ni bu yıl, birçok farklı üniversiteden gönüllü öğrencilerin desteğiyle, tüm Türkiye’de uygulamaya çalışıyor. K Araştırmalar iş arayan 2,5 milyon kişinin, 600 bininin üniversite mezunu olduğunu göstermekte ki bu sayı, Türkiye’deki tüm üniversitelerden bir yılda mezun olanların sayısına eşittir. Aynı zamanda üniversite mezunlarının yüzde 75’inin öğrenim gördükleri alanın dışında bir iş kolunda çalıştıkları, kariyer bilincine sahip olmadıkları için sık sık iş değiştirdikleri ve kişilikleriyle örtüşmeyen işlerde çalıştıkları için, performanslarının düşük olduğu görülmektedir. Turuncu Şapklalılar Kariyer Geliştirme Projesi de işte bu sorunlara çözüm oluşturmayı amaçlamakta. Sponsorların desteği ile gerçekleştirilecek olan proje kapsamında, her üniversiteden 30 öğrenciye kariyer geliştirme danışmanları tarafından ‘Kariyer Koçluğu’ eğitimi verilecek ve eğitimi alan öğrencilerin, lise ve üniversite öğrencilere koçluk yapması istenecek. Bunun yanı sıra, her biri farklı üniversitelerde toplam 6 adet olmak üzere, farklı sektörlere ilişkin birer gün sürecek olan sektör zirveleri düzenlenecek. Zirveler süresince kurulacak olan iş/staj masalarında öğrencilere kariyer imkanları sunulacak. Bir üniversitede ise tüm Turuncu Şapkalılar'ın katılacağı büyük bir kariyer organizasyonu düzenlenecek ve bu organizasyona farklı sektörlerden birçok firma katılacak. Konserlerin de yer alacağı bu organizasyonda firmalar seminer ve mülakatlar da düzenleyebilecek. Bu seneki İTÜ eğitimi 22 Kasım Cumartesi itibariyle çok eğlenceli bir şekilde başladı. Eğitimi alan öğrenciler daha ilk günlerinde yaptıkları çalışmalar ve oyunlarla kendilerini tanımaya ve keşfetmeye yönelik büyük bir yol katettiler. ’Kariyer Koçluğu’ eğitiminin ilk aşamasını güzel anılarla geride bıraktılar. Yeni kategoriler Bu sene yeni bir kategori konulmaması gündemde çünkü her sene yeni kategori eklemek ile insanlara ve robotik bilmine bir katkıda bulunulamayacağı sonucuna varılmış. OTOKON ve İTÜ OTOKON, önceki yıllarda İTÜ’lülerden gelen katılımın bu sene artmasını bekliyor. Başlıca katılımın, İTÜ’den olmasının, teknik üniversiteye yaraşır bir hareket olduğunu ve başlıca projelerin de İTÜ’den çıkması gerektiğini düşünüyorlar. Olimpiyatların yanı sıra, faydalı olabilecek çok sayıdaki seminerin de, İTÜ’lüleri beklediğini belirtiyorlar. OTOKON’un, robot olimpiyatları dışındaki faaliyetleri Eğitim ekibi, her dönem başında toplanıp dönem boyunca devam edecekleri eğitimleri kararlaştırırlar. Bu dönem üç eğitim verilmekte: C programlama dili, robotik ve C dili ile mikro denetleyici kullanımı. Bu eğitimleri, tecrübeli öğrenci arkadaşlar vermekte. Ayrıca teknik proje faaliyetleri yapılmaya çalışılıyor ama yine daha fazla katılım olması gerekmekte. Özellikle, eğitimlere gelen arkadaşların, bu konuda teşvik edilmesine rağmen, bu konuda bir isteksizlik söz konusu… ‘Kontrol’ dergisine ise, kontrolle ilgilenen tüm arkadaşların yazıları bekleniyor. İTÜ OTOKON Web sitesi: www.otokon.itu.edu.tr Röportajın hazırlanmasında katkılarından dolayı OTOKON üyesi İTÜ Kontrol Mühendisliği 2. sınıf öğrencisi Anday Demirsoy’a teşekkür ederiz. Selahattin İncecik’e Nobel Teşekkürü TÜ Uçak-Uzay Bilimleri Fakültesi, Meteoroloji Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Selahattin İncecik’e, çalışmalarına katkıda bulunduğu Intergovernmental Panel on Climate Change’in (IPCC) Nobel Barış Ödülü almasında dolayı bir teşekkür belgesi gönderildi. İklim değişikliği konusunda gündem yaratan çalışmalara imza atan IPCC’in iki Türk üyesinden biri olan İncecik, hava kirlenmesi konusunda yaptığı araştırmalar ile tanınıyor. İ 29 Kısa bir mola Bu aralar canınız çok mu sıkıldı? Dersler, ödevler, vizeler, finaller derken kendinize zaman mı ayıramadınız? İşte şimdi kendiniz için bir şeyler yapmanın tam sırası... Meral Erdoğan GEZİLECEK İnsan Halleri ( 10 EYLÜL-25 OCAK 2009) Meissner bulunuyordu. Hicaz demiryolu projesi ile Şam ile Medine ve Mekke şehirleri birbirine bağlanıyordu. II.. Abdülhamid Han, 50 bin lira ödeyerek yardımda bulunanlar listesinin en başında yer aldı. Bütün Müslüman ülkelerinden özellikle Hindistan, İran, Tunus, Cezayir, Rusya Müslümanları, Doğu Türkistan, Sumatra, Java, Malezya'dan büyük yardımlar gelmiş, Afganistan Sultan Amir Han da en yüksek yardımı yapan kişiler arasında yer almıştı. Ve Nihayetinde Bu yardımlar sonrasında l Eylül 1900'da hicaz Demiryolu inşaatına başlanıldı. Taksim Atatürk Kitaplığı’nda 20-30 Kasım tarihleri arasında Abdüsselam Ferşatoğlu’nun ‘Hicaz Demiryolunun 100. Yılı Fotoğraf Sergisi’ ziyaretçilere açılmıştı. Bu sergiyi kaçırdınız ancak mutlaka yeni açılacak sergileri takip edin. kendilerini devasa ada Madagaskar sahillerine çıkmış bulurlar. New Yorklu kahramanlarımızın bu engeli aşmak için buldukları çözüm yolunda penguenlere iş düşmektedir. Penguenler yere çakılmış eski bir uçağı tamir ederler. Fakat uçağa bindiklerinde Afrika’nın uçsuz bucaksız düzlüklerini dolaşıp her yeri görecek kadar uzun süre havada kalmayı başaramazlar. New York’taki hayvanat bahçesinde doğup büyümüş kahramanlarımız, Afrika macerasında hayatlarında ilk kez kendi cinslerinden hayvanlarla karşılaşacaktır. Ama Afrika, Central Park’taki yuvalarından daha iyi ve daha güvenli midir? 1995'te basılacağı duyurulan ‘Chinese Democracy’ albümü, 1991 tarihli Use Your Illusion albümlerinin ardından piyasaya çıkarılmak üzere hazırlanmıştır. Bu albümün yerine sürpriz bir şekilde ‘The Sphagetti Incident?’ albümü, Geffen etiketiyle çıkartılmıştır. Albümün gruba maliyeti, bir tahmine göre 13 milyon doları aşmıştı. Bunun üzerine, Geffen yapım şirketi artan maliyetleri görüşmek üzere projeyi dondurmuştu. Chinese Democracy albümündeki bazı şarkılar daha önce bazı kesim dinleyicilerin karşısına çıkmıştı. Örnek olarak Shackler's Revenge adlı parça Rock Band 2 video oyununda soundtrack olarak ortaya çıkmıştı. Bu durumda ilginç bir tepki olarak Amerikan meşrubat üreticisi Dr. Pepper da 17 yıldır beklenen Chinese Democracy albümünün bu yıl içinde çıkması durumunda ABD'deki herkese bir kutu bedava meşrubat vereceğini açıklamıştı. Demir Demirkan (Devrim Arabaları) DİNLENECEK Guns N’ Rose İZLENECEK A.R.O.G. İstanbul Modern Sanat müzesi bu sefer de "İnsan Halleri" başlıklı yeni fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Sıtkı Kösemen, Ergün Turan, Süreyya Yılmaz Dernek'in fotoğraflarından oluşan Küratörlüğünü Engin Özendes'in üstlendiği sergide, galerinin bir duvarında Ergün Turan ve Süreyya Yılmaz Dernek'in en doğal halleriyle yoldan gelip geçenleri çektiği, öteki duvarda ise Sıtkı Kösemen'in ölü taklidi yapan kişileri saptadığı fotoğraflar yer alıyor. 52 muhteşem fotoğrafın bulunduğu serginin en ilginç yanı ise sergi alanında bulunan deftere, numaralı fotoğraflar üzerine hikâye yazabiliyor olmanız. 25 Ocak tarihine kadar sürecek olan sergiye hepimiz davetliyiz. İstanbul Modern her Perşembe günü, kapılarını tüm ziyaretçilere açıyor. Sanatı, her kesimden ziyaretçinin kültürel yaşamının bir parçası yapma amacıyla İstanbul Modern, ziyaretçileri ayda dört defa ücretsiz olarak koleksiyonlarını keşfe davet ediyor. Nerede: İstanbul Modern Sanat Müzesi Hicaz Demiryolunun 100. Yılı Fotoğraf Sergisi Hicaz Demiryolu, II. Abdülhamit tarafından 1900-1908 yıllarında Şam ile Medine arasında inşa ettirilen, Osmanlı İmparatorluğu'nun İstanbul'dan başlayan demiryollarının bir bölümüdür. Demiryolunun teknik işlerinin başında Alman mühendis Cem Yılmaz tam 35 hafta gösterimde kalarak izlenme rekorları kıran GORA'dan sonra şimdi de A.R.O.G'u çekti. GORA'nın devamı olarak çekilen ve GORA’yı aratmayacak kadar komik görünen A.R.O.G'un fragmanları izlenenler tarafından büyük ilgi gördü. G.O.R.A.’yı ters yazarak 'A.R.O.G' ismini veren ve filmde de başrolü oynayan Yılmaz'a, Ozan Güven, Özkan Uğur, Nil Karaibrahimgil, Zafer Algöz, Özge Özberk ve Hasan Kaçan eşlik ediyor. A.R.O.G. filmi, Arif’in G.O.R.A. filminde uzaydan dünyaya getirdiği ve evlendiği eşi Ceku ile yaşadığı yeni maceralarını konu alıyor. MADAKASGAR 2 2005’in olay yaratan animasyonu “Madagasgar”ın merakla beklenen devamı Madakasgar 2 izleyicileriyle buluşuyor. Filmin kahramanları Alex, Marty, Melman, Gloria, Kral Julien, Maurice, penguenler ve şempanzeler, 1990'lı yılların ilk döneminde dünyayı adeta kasıp kavuran, albüm ve konserleriyle büyük çıkış yapan grup Guns N’ Roses'ın merakla beklenen ve çıkışı yılan hikâyesine dönen son albümü Chinese Democracy 17 yıl aradan sonra raflarda yerini aldı. Guns N’ Rose 1985 yılında kurulmuş, tüm dünyada albümleri 100 milyondan fazla satmış Hard Rock şampiyonları ünvanlı Amerikalı ünlü müzik grubudur. Kurucu üyesi ve eski kadrodan bugüne kalan tek müzisyen olan 46 yaşındaki Axl Rose’dur. 1993'teki Use Your Illusion albümü dünya turnesi için İstanbul'a da gelen grubun 'köktenci' hayranları ise, bunca kan kaybından sonra topluluğa Guns N' Rose denmesini de ayrıca manidar buluyor. İlk defa Rock sounduyla tanıdığımız Demir Demirkan, bu kez klasik enstrümanlar kullanarak ‘Devrim Arabaları’ filmine ses verdi. İlginç bir şekilde Demir Demirkan filmi görmeden sadece senaryoyu okuyup filmin ruhunu notalara dökmeye başlamıştır. Daha önce ‘Gelibolu’ filmi, şimdi de ‘Devrim Arabaları’ filmine müzik yapan Demirkan, müziğini yaptığı filmlerin dönem filmleri olmasına dikkat çekiyor. Radikal gazetesiyle yaptığı röportajında Demirkıran şöyle diyor: “Açıkçası müzik yaptığım iki film de dönem filmiydi. Günümüzde geçen filmlere müzik yapmak isterim çünkü her enstrümanı kullanamıyorsunuz dönem filmlerinde. Gitar çalamıyorum mesela, klasik orkestra çalıyor. Ben elektronik müziğe çok meraklıyım. Gitar çalabildiğim ve elektronik ortamda hazırladığım şarkıları kullanabileceğim bir filme müzik yapmak isterdim.” 28 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Medeniyetin ‘ufak’ detayları Mini test Yağmurlu ve miskin bu Pazar gününde Yerleşkemizde spor, kültür, çevre ve sosyal sorumluluk alanlarında gözümüzden kaçan o kadar çok ayrıntı var ki… hangi filmi izleyeyim? Duygu Özkan u sene biraz geç de kalmış olsa, kış sonunda gelip çattı: Rüzgarlar, yağışlar, soğuklar… Dışarı çıkıp dolaşmak da güç geliyor insana böyle havalarda. Yalnız hafta sonları ayrı bir tadı oluyor bu gri havaların. Hele ki günlerden pazarsa… Güzel bir kahvaltının ardından biraz miskinlik yapmak için film izlemek ve tüm gün evde kalmak ne güzel olur öyle değil mi? Peki ama hangi filmi izleyeceksiniz? İşte tam bu noktada size yardımcı olmaya karar verdik ve mini bir test hazırladık. Bakalım sizin için seçtiğimiz ‘Pazar günü filmleri’nden hangisi kişiliğiniz itibariyle size daha uygun? İyi eğlenceler ve iyi seyirler. B ÇEVRE a)Piller: Günlük hayatımızda birçok elektronik alet için vazgeçilmez bir unsur olan pillerin bir tanesinin bile çöpe karışması sonucu bir ton su kirleniyor. Atık piller için yerleşke dahilinde hemen her binada pil kutuları bulunmaktadır. Bu kutuları kullanarak biraz da olsa çevreye yararlı olunabilir. Bir tanesi Mustafa İnan Kütüphanesi içinde ilk orta merdivenin yanındadır. 1) Diyelim ki en yakın arkadaşınızı bir köşe başında sıkıştırdık ve elimizdeki bıçakları burnuna doğrultarak bağırıyoruz: ‘Söyle! Onu (Bu kişi ‘siz’ oluyorsunuz) en iyi hangi kelime tanımlar? Söyleee!’ Can havliyle ne cevap verir dersiniz? larınızı saklama gereği duymaksızın, yüzünüzde ‘Küçük Emrah’ bakışınızla dönüp sırtınızı gidersiniz. C) Etrafta çakan şimşekler görür, aklınızdan Batman’i çağırmayı geçirir, gözlerinizden kırmızı lazer ışıkları saçarak dönüp sırtınızı gidersiniz. A) Dengesiz, değişken B) Duygusal, romantik C) Çocuksu, eğlenceli 3) Birkaç ay sonrasını hayal edin, sevgililer günü gelip çatmış! ‘Aman, çiçekçi bayramı işte!’ deyip geçmeyin, sevdiceğiniz gücenebilir. Peki ama, nasıl bir hediye alacaksınız ona? 2) Öncelikle, tam şu anda 3 kez tahtaya vurun ve sonra soruya geçelim. ‘Olmaz, olur’ derler ya hani, oldu da sevgilinizi başka bir kızla/erkekle sarmaş dolaş gördünüz, hem de tam da bir zamanlar size çıkma teklif ettiği bankta… A) Önce alaycı sözler sarf eder, derken hıçkırıklara boğulur, sonra en sert ifadenizi takınarak bir tokat nakşeder ve dönüp sırtınızı gidersiniz. B) Sel gibi akmaya başlayan gözyaş- dan büyük ikramiye kazanmışsınız (Çok mu attık ne?)... Bu hafta sonu sadece size ve keyfinize terkedilmiş. A) Bulabileceğim en sıcak memlekete atarım kendimi. Sahilde bir şezlonga uzanıp kemiklerimi ısıtmak gibisi var mı? B) Bol yağmurlu neresi vardı? Londra mı? Hafif bir melankoli, yanımda sevgilim, sükûnet… İşte hayatın tadı! C) Yıllardır hep Disneyland’i görmek istemişimdir, bu fırsatı hayatta kaçırmam! A) Kıpır kıpır, rengarenk, insanın içini açan cinsten bir şeyler olmalı. B) Sade, zarif fakat aşkımızı anlatmayı başaran bir şey tabi ki… C) En sevdiği süper kahramanın koca bir oyuncağına kesin o da bayılacaktır. 5) Geldik final sorusuna... Haydi çocukluk günlerinize dönün ve ‘Büyüyünce ne olacaksın bakayım?’ sorusunu hatırlayın ama bu kez biraz farklı, seçenekleri de sunuyoruz önünüze. İşte, buyurun: 4) Masal bu ya; vizeler bitmiş, finallere daha haftalar var, ödevlerden de azat edilmişsiniz, üstelik bir de kazı kazan- A) Matador B) Araba galerisi sahibi C) Dedektif dönüşüm kutularını’ kullanınız. Böylece kutulardaki cam atıklar ücretsiz sağlık hizmeti veren Lokman Vakfı tarafından her pazartesi tekrar değerlendirilmesi amacıyla toplanıyor. Her türlü cam atıklarınızı yerleşkede bulunan cam kumbaralara atmanız yeterli. 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi yanında bir tane var. d)Sigara izmaritleri: Sigaranın insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri bilinen bir gerçektir; sadece insana değil çevreye de olumsuz etkileri var. Sigara izmaritleri yeraltı sularına, denize ve toprağa zehir saçıyor. Bunu engellemek için her birimin önüne sigara izmaritleri için birer kap konuluyor. b) Elektronik parçalar, bilgisayar, CD ve diğer elektronik atıklar: Bu atıklar tekrar tekrar değerlendirilebiliyor. Bunun için Kocaeli’ndeki Doğa Entegre Tesisleri çalışmaktadır. Elektronik atıklarımızın bu tesislere ulaşması için ise Maden, Elektrik-Elektronik ve Fen Edebiyat fakültelerindeki büyükçe kaplar sizleri bekliyor. c)Cam: Piller gibi bu maddelerin de doğada geri dönüşümü çok zor ve hasarları çok büyük. Bu hasarları önlemek için yerleşkemizde bulunan ‘geri KÜLTÜR Öğrencilerin birbirleriyle ders kitabı, dergi ve roman gibi güncel yayınları paylaşmaları için özel bir kitaplık oluşturuldu. Mustafa İnan Kütüphanesi’ndeki bu ‘kitap paylaşım alanı’ sizlerden gelecek katkıları bekliyor. SPOR Yerleşkemiz spor faaliyetleri için çok uygun bir saha. En güzel örneklerden bir tanesi de bu yeşil ortamda bisiklet sürülebilmesi. Bisiklet sahibi olmayanlar için bisikletlerin ücretsiz olarak hizmete gireceği proje tamamlanmak üzere. SOSYAL SORUMLULUK İTÜ Vakfı Sosyal ve Kültürel Hizmetler Komitesi tarafından geçtiğimiz yıllarda kurulan İTÜ Giysi Odası, Süleyman Demirel Kültür Merkezi arkasındaki mütevazı odada hizmet veriyor. Kullanılmamış giysilerin bağış yoluyla kabul edildiği ve sembolik ücretlerle öğrencilere sunulduğu bu merkez, her Pazartesi ve Çarşamba günleri 11.00 ve 15.00 saatleri arasında açıktır. Deniz Çakar A’ lar çoğunluktaysa: B’ler çoğunluktaysa: C’ler çoğunluktaysa: İşte sizin için seçtiğimiz pazar film: Habla con Ella! Diğer adıyla Konuş Onunla (Talk to Her). 2000 yapımı bu film, ünlü İspanyol yönetmen Pedro Almadovar’ın bir eseri. Yer yer drama varan bir duygusallığı da, mizahı da, heyecanı da aynı anda içinde barındırmasıyla sizi yürekten yakalayacağına inandığımız bu film, ilişkilere, aşka, ve yaşama dair doğal bakışıyla sizi etkisi altına alacak. Memnuniyet garantisi bizden değil, www.imdb.com da filme 8.0/10 puan veren izleyicilerden. Eğer en çok B şıkkını işaretlemişseniz, bu Pazar Arizona Dream (Arizona Rüyası) izliyorsunuz demektir. Bosna’nı yetiştirdiği en büyük yeteneklerden olan Emir Kusturica tarafından 1993’te çekilmiş olan bu film, açılış sahnesiyle bile gönlünüzü fethedecektir. Baştan sona sürreal bir havada geçen filmde olağanüstülükle sıradanlığın muhteşem sentezini izleyebilirsiniz. İnsan ilişkilerini sade ama farklı bir pencereden yansıtan bu nefis seyirliğin müzikleri ise Goran Bregovic tarafından hazırlanmış. Masalları seversiniz öyle değil mi? En çok işaretlediğiniz şıkkın C olması bunu gösteriyor bize. O halde Amerikan film dünyasının özgün yönetmeni Tim Burton’un Sleepy Hollow’unu da seveceksinizdir. İçinde maceranın, mizahın ve tabi ki bir de aşkın olduğu bir Burton masalı. 1999 yapımı filmin gotik havası da fantastik hikayesi de eminiz hoşunuza gidecektir. Unutmadan, Sleepy Hollow, Amerika’da çok bilinen korkunç bir halk efsanesidir aynı zamanda ve film de bu hikayenin bir uyarlaması. 5 Dumansız hayata doğru... ‘Sonunda bıraktım şu sigarayı’ M. Can İban igara paketlerinin üzerinde her zaman bir ifade bulunur. ‘Sigara içmek öldürür.’ Herkes, her zaman, her yerde size doğru der ki: ‘Sigara sağlığa zararlıdır.’ Bu söyleyen herkesin dışında kalan herkes ise buna uymaz. Tüm genellemeler yanlıştır ya da kurallar çiğnenmek içindir diye düşünür. Yıllardır, inatla, özenerek başladığın bembeyaz çubukları, ta ki turunculaşıncaya kadar içine çeker durursun. Sahte bir keyif ile… Yıllar geçer… Bu içtiğin çubukların artık seni yokuş çıkamayacak, spordan uzaklaştıracak, sevdiklerinin aklına kendi kokunla değil de onun kokusuyla getirecek, cebinden bir hayli para götürecek hale getirmesiyle, sorarsın kendine : ‘Ben neden bu sigara denen şeyi içiyorum?’ diye. Her spordan sonra gelen öksürük krizlerin, sevdiklerini öperken ki onlara koklattığın koku, paranı sokağa atmak, seni iste- S Peki, nasıl oluyor bu tedavi? Sigarayla Savaşanlar Vakfı’nın Mecidiyeköy’deki ofisine gitmeniz gerekiyor. Tabi ki, ilk seansınızda Sigara Bırakma Kulübü Başkanı H. Anıl Öztekin size eşlik ediyor. Kendisi bu konuda yardımını hiç esirgemeyen ve bu konunun dışında da sayısız sosyal yükümlülükleri olan bir arkadaşımız. Vakfın personeli ile tanıştıktan sonra, tedavi donanımı teknisyeni Ferdi Bey sizi seans odasına alıyor. 20 dakikalık seans içersinde tek yapmanız gereken şey, seans odasındaki rahat koltuğa oturmak ve Ferdi Bey’in hoş sohbetine eşlik etmek… Kulak kepçelerinizin belirli noktalarına, burun kenarlarına, ellerinize ve alnınıza tutulan, zararsız kızılötesi ışınları tedavinizin ana noktası oluyor. Bu ışınlar, sigaranın size alıştırdığı suni keyif yerine, doğamızda olan endorfin hormonunun salgılanmasının, vücuda yeniden hatırlatılmasını sağlıyor. Fransa’da üretilen ve Türk Atom Enerjisi Kurumu ve TÜBİTAK’tan onaylı bu yöntemin uygulanışı ise, bahsettiğim gibi oldukça basit. Seans süresince, dinlediğiniz birkaç taktik, önünüzdeki günlerin zorlu geçmesini engelliyor. Bu yöntemle sigaraya, yani nikotine olan ihtiyacınız kayboluyor ama bu yöntemin yok edemediği, sahip olduğunuz ‘ el ve dudak alışkanlığı’ için verilen bu taktikler çok işe yarıyor. Örneğin, sigara içme dürtüsü geldiğinde, sporcu kapaklı (sigara paketini açmak ve kapatmak refleksine karşılık) su şişelerinden (suyu bu şişelerden emdiğiniz için, sigarayı içine çekme refleksine karşılık) bol su içmenizi öneriyorlar. Gerçekten de mantıklı ve tutarlı bir yöntem. Sigara içmediğinize inanmayanlara ve sürekli sigara ikram edenlere karşı nasıl tepkiler vermeniz gerektiğini de, ilk seans sonrasında verdikleri kitapçıkta bulabiliyorsunuz. İlk seansımız bittiğinde, cebinizdeki sigara paketini ve çakmağını imha ederek, vakıfta bırakmış oluyorsunuz ve kendinizi sigarasız bir yaşamda bulmaya başlıyorsunuz. İlk seanstan diğin -olmak istediğin- bir insan haline mi getiriyor? Ben bunları düşünerek, bir günde sigara bırakma kararı aldım. Kesin ve sonsuza kadar… Sigara Bırakma Kulübü’nün çalışmalarını biliyordum ve derhal başvurdum. Işın tedavisine gittiğim ilk günden itibaren, bu ‘bembeyaz çubuklar’ ve onları yakan bir ‘çakmak’ cebimde bulunmuyor. Tüm kül tablaları tertemiz bir şekilde yerinde duruyor. En güzeli ise, o gün sürdüğün koku, sigara kokusunun altında kalmıyor. Vücuduna baktığını hissediyorsun ve daha sağlıklı yaşamak için atacağın adımlara daha kolay karar veriyorsun. Gözümde büyüyen ve sonunda öksürük nöbetleri geçireceğim yollar ve dik yokuşlar beni yormuyor, hatta isteyerek kat ediyorum onları. Mekik aracına binmemek mesela… Oksijeni daha rahat içine çekebilmek, kalıcı sarılıktaki dişlerden kurtulmak ve de en önemlisi: ‘Ben sigara içmemeyi tercih ediyorum’ diyebilmek… sonra çoğunluk sigara içmiyormuş. Ben de içmedim. Sigara içme dürtüleri zaman geçtikçe azalmaya başlıyor ve insanlara sigarayı bırakmanın keyfini ve gururunu sürekli yansıtmaya başlıyorsunuz. 20 dakikalık bu seansa toplamda üst üste 3 gün giderek, 1 saatte sigara bırakma işleminiz tamamlanmış oluyor ve sigarayla ilgili yaşayacağınız olası her sorun için yardımcı olacaklarını, dernek size belirtiyor. Sokağa ilk çıktığınızda, taraf değiştirdiğinizi hemen hissedebiliyorsunuz. Sigara içenler cephesinden çıkıp, içmeyenler cephesine geçtiğinizi hemen fark edip, içenlerin aslında sayıca ne kadar üstün olduğunu fark ediyorsunuz. Kaldırımlarda sürekli sigara içenler yürüyor, hatta belediye otobüsü şoförleri bile… Kısacası kendinizi sigaradan kurtardığınız için çok şanslı hissediyorsunuz. Sigara kokusu sinmiş elbiselerinizi, yeniden yıkayıp, yaşadığınız mekândan, sigara dumanını ve kokusunu uzak tutmaya çalışıyorsunuz. Sigara bırakmaya karar verme sürecinde olan tüm bireylere, www.iyilikhareketi.itu.edu.tr adresinden kulüp ile irtibata geçmesini ve detaylı sorularını oraya yönlendirmesi öneriyorum. Unutmayın ki; bağımlılık, kişinin erdeminden çok şey götüren bir kavramdır. Lütfen sigaraya bağımlılığınızı bırakmakla, yaşamınıza bir dolu güzellik katacağınızı düşleyin. 6 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Bir hastane macerası F. Ülkü Çelik nnelerimizin hassasiyeti nedeniyle çocukluk dönemimizde sık sık ziyaret edilen, iğneli hemşireleri ve hafif asabi doktorlarıyla çocuk hafızamıza kazınan yerlerdir hastaneler. Hiç şüphesiz, hastane kelimesini duyar duymaz aklımızdan geçen düşünceler olumsuz hislerimizi hareketlendirecek türdendir. Hele, bir de benim gibi hastalık hastası kişiliğe sahip bir zat iseniz, o zaman mesken edindiğiniz bir yer olur çıkar hastaneler. Bu alanda ilginç olan durum, hastanelerimizin herkesin farklı hastalıklar sebebiyle gittiği fakat aynı izlenimlerle döndüğü bir mekan olmasıdır. Pozisyon hep aynıdır. Hastaneye gidersin ve doktor der: -Hastalığınız nedir? Üstelik, bazı meslektaşları sadece ‘anlat bakalım’ demekle yetinir. İşte bu eşsiz cümle karşısında usulca kalkıp başparmağımı yukarıya doğru kaldırıp ardından iki sayısını göstererek sessiz sinema oynayasım gelir. Doktor rahatsızlığınızı anlatın dediği an: -Midem bulanıyor, başım ağrıyor, boğazımda akıntı var, kulağımda sivilce çıktı, bir de sık sık başım dönüyor. Doktor sana uzaktan bir bakış atar. Muayeneye ihtiyaç duymadan, bu bakışlarıyla her şeyi çözmüştür o. Tam sağlık fişine bir şeyler yazarken sen atlarsın: -Şeey, birde boğazımda farenjit var. Onun için bir fısfıs, iki şıpır şıpır (burun damlası oluyor) bir de suya atınca ‘tısss’ diye ses çıkaran haptan A BİLİM CEVAP DEĞİL, SORUDUR! TÜ Ayazağa Yerleşkesi Süleyman Demirel Kültür Merkezi' nde düzenlenen konferansta, bilimsel çalışmalarına değinen Profesör Winston, bunlardan biri olan erkek fareler arasında sperm hücresi transferi hakkında ayrıntılı bilgi verdi. Ayrıca yaşamımızı birebir etkileyebilecek diğer bilimsel çalışmalardan da bahseden Winston, dünyanın en büyük parçacık fiziği araştırma merkezi CERN‘de düzenlenen ATLAS deneyinin düzeneğini ‘Mühendislik Harikası’ olarak nitelendirdi. Bilimin cevaplara değil sorulara yoğunlaşması gerektiğini savunan Winston, sözünün arkasında durdu ve dinleyici- İ Sandman yazarmısınız? Haa, bir de baş harfi A olan merhemden. -Nasıl bir merhemdi? -Şöyle yeşil, yok mavi, mavimsi tüplü bir kremdi. Yaraya sürüp yedirince yakıyor. Doktor o anda gülerek ‘haha falanca krem’ der. Sen o anda içinden ‘aa nasıl bildi!’ dersin. Tabi dışardan bozuntuya vermeden: -Evet falanca krem. Hay Allah! Nasıl unuttum adını! Fişin yazılması bitmiştir. Sen tam gidecekken incecik bir tonda hemşire bağırır: -Bir kültür, bir kan, bir de idrar tahliliniz var. Sonra bir dee film çektireceksiniz. Hiç sorun değil. Kültür, kan tahlili, film hepsini rahatlıkla yapabilirim. Ancak, idrar tahlilini ben az önce tuvaletteyken niçin söylemediniz? Kolaysa bekle… En olmadık anlarda bizi sıkıştırıp duran, tek görevi sağdan sola sıçramak olan çişin yolunu gözle… Elin mahkum ilk işin hastanenin o nefis kantinine gidip bir şişe su ve yanında meyve suyu almak olur. Kantinden çıkana kadar meyve suyunu çıkardığın garip seslerle birlikte somurursun. Diğer yandan, su şişeni açmaya çalışırken elin acır ve çok sıkı kapattıkları için üreticilere küfür edersin (Önceden beş litrelik su şişesini ‘bunun kapağı açık ya!’ diyerek markete geri götüren senden başkası değildir). Bir yandan suyu yudumlayarak koşar adımlarla radyolojinin yolunu tutarsın. Maksat gün almaktır (Genelde çekim tarihleri ertesi yıla verildiği için ben buna ‘yıl almak’ diyorum). Sonra koridorda senin gibi gün almak için koşuşturan insanları Profesör Winston İTÜ'deydi Dünyaca ünlü bilimtoplum profesörü Robert Winston, 24 Ekim 2008 tarihinde 'Bilim her şeyin cevabı mı?’ başlıklı bir konferans verdi. Doğumunun 20. yılı biterken bir çizgiroman klasiği: Berkay Pamuk B görürsün ve hep birlikte yarışırsınız. Ne var ki galip gelen, sadece yarıştıklarından bir önce gelerek bekleme kuyruğunda otuz ikinci sırada yer alır. Çünkü orada önceden gelen otuz bir kişi zaten vardır. Filim için sırada beklerken öte yandan çişinin gelip gelmediğini kontrol etmek maksadıyla sağa sola sallanırsın. Bir elinde evrak, fiş varken öteki elindeki su şişenle hastane koridorlarında koşturur vaziyette kültür tahlilini vermeye gelirsin. -Hanımefendi,kültür tahlilinin yapıldığı labor... laboratuv... laboratuvarın (telaffuz etmek için inat edersin) yerini biliyor musunuz? -Elbette, dahiliyeyi geçince sağa dönün, düz gidin, sola dönünce ilk kapı. Sıcak bir teşekkürün ardından hanımefendinin gitmesini bekledikten sonra ardından gelen ilk kişiye : -Affedersiniz! Dahiliyenin yerini biliyor musunuz? Suyunu yudumlarken şişen dibini bulmuştur. Kantinin yolunu telaş içinde izlerken karşına kocaman bir yazı çıkar: Kan Alma Ünitesi. İTÜ Türk Müziği Korosu çalışmalarına başladı lerin aklında birçok soru işareti bırakarak konferansını tamamladı. WINSTON KIMDIR? British Council'in 'Bilim Güzeldir' projesi kapsamında ülkemize gelen Prof. Winston, Imperial College London'da ‘Üretkenlik Çalışmaları Fahri Profesörü’ olarak görev yapmakta ve Üretken ve Gelişimsel Biyoloji Enstitüsü'nde bir araştırma programı yürütmektedir. ‘Bilim Eğitimi’ konusunda da çalışmalar yapan Winston’ın, düzenli olarak BBC, Discovery ve ABC kanallarında popüler bilim programları yayınlanmaktadır. Samet Aksoy ir akşam gözlerinizde sihirli kumlar, derin bir uykuya daldığınızı düşünün. Rüyanızda bir ejderha, chimera ve unicorn tarafından korunan bir saraya girdiğinizi hayal edin. Bir tarafta yazarların düşleyip de yazıya geçiremedikleri kitaplarla dolu uçsuz bucaksız bir kütüphane, bir tarafta eskiden insan olan Mathew isimli bir kuzgun dursun. Apayrı bir yerde, periler diyarından bir elçi, kraliçenin bir ricasını iletmek için sırada bekliyor olsun, bir kedinin arkasında ve tüm bu karmaşanın ortasında, rüyaların şekillendiricisi, Endlesslardan en işine düşkünü, rüyaların Morpheus’unu –namı diğer Sandman- düşleyin. Sandman’in doğumu 80’lerin sonlarına rastlıyor. İkinci Dünya savaşı sonrası postmodern bir dünyada, suçluları özel silahıyla uyutan ve sonra da gözlerine kum serpen zengin bir kahraman olarak düşünülüyordu başta Sandman. Fakat yazar Gaiman ne yapıp ediyor; Sandman’i tanıdığımız rüyaların ve uykunun efendisi yapıyor. Bununla da İçeriye girersin,kan aldırmaktan, canının yanmasından hatta iğneden korkmazsın. Tek bir korkun vardır: panikleyip altına kaçırmak! O kadar biriktirdiğin ürik asidi bir çırpıda boşa harcamak. Bu tahammül edilemez bir acı! Ünite çıkışında seni bir şeyin dürttüğünü hissedersin. Evet, o artık gelmiştir. İlk aklına gelen hemşireden bir pet bardak alıp onu haklamaktır. Tuvalete gidersin ve işlem biter. Elinde, oraya buraya damlayan, iğrenç, içi dolu pet bardağınla laboratuvara gidersin... ve ömrün boyunca ne zaman o pet bardağını görsen içine edesin gelir. ’Dökmeden getirdin afferin sana!’ demesini beklediğin hemşire sadece ‘elindekini üç numaralı bölüme koy’ der. Dünyalar senindir artık. İşin en zor kısmı başarıyla tamamlanmıştır. Bir hafta sonra sonuçları almak için tekrar uğramak zorunda olduğun hastaneden keyifli biçimde evine doğru yol alırsın... İşte hastanedeki tatsız koşuşturmalarımıza bir de bu açıdan bakın. 7/24 açık kütüphane! zun süredir konuşulmasına rağmen bir türlü değiştirilemeyen yetersiz kütüphane saatleri sonunda değiştirildi. Rektörlükten yapılan açıklamaya göre 15 Aralık 2008 tarihinden itibaren Mustafa İnan Kütüphanesi’nin rezerv yayınlar salonu 7 gün ve 24 saat açık tutulacak. Daha önce kapalı olduğu cumartesi günleri de çalışma saatleri 11:00-18:00 olarak belirlendi. Bu değişiklik ile birlikte hem sınavlardan önce kütüphanede sabahlayamamaktan hem de cumartesi kütüphaneden faydalanamamaktan şikayet eden herkesin sorununa çözüm bulunmuş oldu. kalmayıp, aralarında World Fantesy Award, Hugo ve Eisner gibi pek çok ödül alıyor ve adını birçok hayranının kalbine kazıyor. 88-96 yılları arasında yayınlanan Sandman, 10 cilt halinde basılmış 75 sayıdan oluşuyor. Konu olarak ise hemen hemen tüm çizgiromanlardan farklı: Ne tanrı, ne de ölümlü, tüm dünyalara etki eden güçlerden sorumlu Endless ailesinin maceraları anlatılıyor Sandman’de. Olaylar, ana karakterimiz Dream’in (rüya) ökült bir grup tarafından tutsak edilmesi ile başlıyor. Sandman 70 yıl sonra tutsaklıktan kurtulduğunda yokluğunda hem dünyanın hem de yönettiği rüyalar diyarının (dreaming) büyük bir yıkıma uğradığını görüyor. Tabii, Sandman ağabeyimiz hiç boş durmuyor; önce çalınan eşyalarını birer birer toplayıp gücüne geri kavuşuyor, sonra da yıkılan düzeni yeniden sağlamak için kolları sıvıyor. Cehennemin anahtarını mitolojik tanrılara açık arttırma ile satmak, isyan eden birkaç kabusu yakalamak veya yeni rüyalar şekillendirmek gibi ‘sıradan’ işler yapıyor! Sandman neden bu kadar başarılı oldu? Sandman, başarılı oldu, çünkü görmeye alışık olmadığımız sıra dışı bir şeyi, kaliteli bir biçimde anlatıyordu. Çizgiroman dünyasının süper güçler, iyi ile kötünün bitmeyen savaşı, estetik açıdan mükemmel kahramanlar ile dolup taştığı bir dönemde, Sandman, derin konusu, ince esprileri, göndermeleri ve elbette muhteşem çizimleriyle, çizgiroman dünyasında yeni bir çağ başlattı. Karakterlerin kişilikleri çok gerçekçiydi. Ama hepsinden ötesi, gerçekten iyi bir yapım ekibi vardı. Çizerler arasında Sam Kieth, Mike Dringenberg, Malkom Jones, Dave Mckean (kapak resimlerinde) gibi isimler, yazarı da Gaiman olunca, dünyanın en iyi çizgiromanlarından biri ortaya çıkmış. U İTÜ Türk Müziği Korosu, Şef Emel Güntekin yönetiminde çalışmalarına yeni akademik yılda da devam ediyor. Rektörlükçe desteklenen koro, İTÜ’lü müzikseverlerin katılımıyla, 27 Kasım 2008’de müzik çalışmalarına başladı. Bütün öğretim üyesi, personel ve öğrencilerin katılımına açık olan koro her Perşembe 16.00-17.00 saatleri arasında Kültür ve Sanat Birliği Küçük Salon’da olacak. İTÜ TÜRK MÜZİĞİ KOROSU 1974 yılında ilk çalışmalarına başlayan İTÜ Türk Müziği korosu 1995 yılına kadar yoğun bir şekilde çalışmalar yapmış ve başarılı konserler vermiştir. 1995 yılından itibaren çalışmalarına ara veren İTÜ Türk Müziği Korosu 2007 yılında öğrenci, öğretim üyesi ve mensuplarının katılımı ile çalışmalarına yeniden başlamış olup 2007 ve 2008 Haziran aylarında birer konser vererek müzikseverlerle buluşmuştur. Ayrıntılı bilgi [email protected] e-posta adresinden ve 02122853969 numaralı telefondan edinilebilir. Akşam yemekleri de ucuzladı ğretim yılı başında öğle yemeklerinde yapılan indirimin ardından 20 Kasım 2008 tarihinde rektörlük tarafından akşam yemekleri için de indirim yapıldığı açıklandı. Öğrenciler, memurlar, uzmanlar ve araştırma görevlileri için akşam yemeği ücreti 3,5 YTL olurken, bu fiyat öğretim görevlileri ve okutmanlar için 4,5 YTL olarak belirlendi. Özellikle yurtta barınan öğrencilerin faydalandığı akşam yemekleri öğrencilerin bütçelerinde önemli bir kısmı oluşturuyordu. Ö Ağlayan keman Farid Farjad Kemandan çıkarmak mümkün derler ya dünyanın en güzel ve en kötü sesini. Kim eline alsa çıkarabilir en kötü sesleri; iyi sesler ise tecrübe, yetenek ister... üzik evrenseldir ama insana kendi coğrafyasının müziği gösterir kendini, daha bir derinden vurur. Farid Farjad’ın kemanından dökülen notalar da öyle işte; M Orta Asya’nın yetiştirdiği sayısız dahiden, sanatçıdan birisi de o. Eline aldığı kemanla akla gelmeyecek bir hüzünle yazdığı tüm o şarkıları büyük bir ustalıkla ulaştırıyor bize. O, içinde bu coğrafyadan en ufak bir şey olan her insanı derinden etkileyecek muhteşem şarkıların bestecisi, yorumcusu. İnsanı, en mutlu anlarında bile en büyük hüzünlere sürükleyebilen bu müzik adamını, en az bir kere dinlemeden ‘keman dinledim’ demek insanın düşeceği en büyük hatalardan biridir. Kemanın ağladığı o şarkı ise ‘Anroozha 4’ albümündeki ilk şarkı olan ‘Taghtam Deh.’ Lütfen es geçmeyin ve sanat dolu dört dakika için en azından bu şarkıyı kesinlikle dinleyin. Kürşat Arslan 27 26 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Call of Cthulhu: Dark Corners Of The Earth Call of Cthulhu- Dark Corners of the Earth içinde macera ögeleri içeren bir korku oyunu. Berkay Pamuk yunda ana kahramanımız olan Jack Walters, Boston 1890 doğumlu, başarılı, ünlü ve saygı gören bir dedektiftir. Bir gün Boston’un dışında bir evden silah sesleri işitilir ve araştırma görevi kahramanımıza verilir. Araştırma sırasında gördüğü korkunç şeylerden dolayı büyük bir şok geçiren Jack, altı yıl boyunca tedavi görmek zorunda kalır ve görevden alınır. O Bundan sonra hayatına özel dedektif olarak devam edecektir ama alacağı ilk görev, onu çok daha büyük bir dehşete sürükleyecektir. Oyunun en önemli özelliği, Howard Philips Lovecraft’ın yarattığı, Cthulhu evreninde geçiyor olması. Etraftan topladığımız yan metinler, gördüğümüz işaretler, karşılaştığımız yaratıklar hep Lovecraft öyküleri esas alınarak tasarlanmış. Karanlığın, gölgelerin, denizin ve hatta rüyaların düşman olduğu bir dünyada, yalnız ve neredeyse savunmasız olarak ilerliyor, aklımızı kaybetmeden kurtulmaya çalışıyoruz. Ama dünyanın derin ve karanlık köşelerinde bizleri büyük korkular ve vahşet bekliyor. Oyunda grafikler, günümüz standartlarına göre biraz düşük kalıyor, ama ürkütücü atmosferi yansıtmakta hala başarılılar. Müzikler ve çevreyle etkileşim de oldukça hoş, hatta bir süre sonra Jack’i unutup, oyunu yaşamaya başlıyoruz. Bunların yanında çevreden bulup, kullanabildiğimiz birbirinden değişik silahlar ve delil olarak topladığımız metinler oyunu daha etkileyici kılıyor. Oyundaki en büyük eksikler ise; bazı bölümlerin çok zor olması ve kamera açıları olarak özetlenebilir. Bazı bölümler insanı oyundan soğutacak kadar zor olmuş ve ne kadar uğraşırsak uğraşalım oyunu yüzde 100 detay ile tamamlayamıyoruz gibi görünüyor. Kamera açıları ise bazen (özellikle kaçmamız gereken anlarda) sorunlar yaratıp insanı çileden çıkarabiliyor. TÜ’de gözle görülür bir kalabalıklaşma söz konusu. Bu kalabalık, okulumuza neler getirdi, okulumuzdan neler götürdü? Hepsinin cevabını bu yazıda bulmaya çalıştık. İ Son günlerde yerleşkelerde çok sık kullanılan birkaç cümle var. Örnek vermek gerekirse: ‘Kantin pek de kalabalıkmış; yemekhanede oturulacak yer kolaylıkla bulamıyorum; yurtlarda yer yok, dışarıda kalıyorum’ gibi. Alışkın görünmek bir yana, herkes okulun kalabalığından şikayetçi. Eski öğrenciler ve akademisyenler, okulun çok kalabalıklaştığını düşünmekteler. Yeniler de, eskilerin bahsettiği tenhalığı yaşayamamanın şaşkınlığı içersinde… Peki, neydi bu İTÜ’yü kalabalık yapan şey? Herkes İTÜ mühendisi / mimarı olmak zorunda mı? Üniversitemiz bu yoğunluğa ne kadar hazır? Amerikalı bilimkurgu / korku yazarı. (D: 20.08.1890, Ö: 15.03.1937) yaşında babasını kaybetmiştir. Annesinin yoğun baskı ve ilgisi nedeniyle, içe kapanık ve asosyal bir şekilde büyüdü. Aynı dönemde psikolojik kaynaklı alerjiler geliştirmeye başladı, örneğin belirli bir sıcaklığın altında bilincini kaybediyordu. Rahatsızlığı nedeniyle okuluna pek çok kez ara verdi. 1908’de, bir sinir krizi geçirdi ve liseden mezun olamadı. ‘The Argosy’ isimli dergiye gönderdiği bir mektup geleceğini şekillendirdi. Dönemin APA (Amateur Press Association) başkanı Edward Daas, Lovecraft’tan etkilendi ve onu APA’ya davet etti. Yazar, bu dönemde Robert Bloch, Clark A. Smith ve Robert E. Howard gibi pek çok isimle arkadaş oldu ve yazdığı edebi mektuplarla yüzyılın en iyi mektup yazarları arasına 3 Eğer korku oyunlarını seviyorsanız veya bu kapalı havalarda yapacak bir şeylere ihtiyacınız varsa Call of Cthulhu: Dark Corners of the Earth denemeniz için iyi bir alternatif. İTÜ’de nüfus patlaması Meltem Bolluk, M. Can İban Howard Philips Lovecraft RAKAMLAR NE DİYOR? Okulun kalabalık olmadığını düşünenler için birkaç veri sunalım. ÖSYM’nin verilerine göre, 2006 senesinde UOLP (Uluslararası Ortak Lisans Programları) ve okul birincisi kontenjanları hariç, fakültelere giren öğrenci sayısı 2 bin 553 iken; 2008 senesinde bu sayı 3 bin 5’e çıkmıştır. Oysaki aynı senelerde, İTÜ’nün verdiği lisans mezun sayısı bin civarındadır. Bunun yanında, İstanbul dışından gelen öğrenci yüzdesi ise, 2007 verilerine göre yüzde 54.91 olarak belirtilmiştir. ÇEKİLEN BESLENME ÇİLESİ Bu istatistiki bilgilerden sonra, elimizde var olan altyapıyı bir inceleyelim. Günde 7 bin kişinin yemek yiyebildiği yemekhanelerde, özellikle de Maçka Yabancı Diller Yüksekokulu yemek- girdi. Lovecraft daha sonra evlenmiş ancak daha sonra geçim sıkıntısı nedeniyle boşanmıştır. Yaşamının son on yılında hayatının en verimli ve en yoksul yıllarını yaşayan yazar, ‘Charles Dexter vakası’ ve ‘Delilik Dağlarında’ gibi pek çok önlü eserini bu dönemde yazmıştır. Yazara 1936 yılında bağırsak kanseri teşhisi konmuştur, 1937 yılında da ölmüştür. Günümüzde Lovecraft’ın adı korku romanlarıyla anılır durumdadır. 1926 yılında kaleme aldığı Cthulhu teması, onu ölümsüzlüğe taşımış ve aralarında Stephen King, Alan Moore ve Nail Gaiman’ın da bulunduğu pek çok yazarı etkilemiştir. Eserleri ölümünden sonra pek çok dile çevrilmiş, yazdığı eserler pek çok filme ve kitaba konu olmuştur. 7 hanesi ve Maslak 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi Yemekhanesi’nde zararı hissedilir derecede jeton, kart otomatı ve yemek alma sıraları oluşuyor. Üniversite öğrencilerini ve öğretim üyelerini oldukça büyük vakit kaybına uğratan bu yoğunluk, en temel ihtiyaçlardan biri olan beslenmeyi zora sokmaktadır. Bir üniversitenin sağlaması gereken en önemli hizmetlerden biri olan ‘beslenme’ Teknik Üniversite’de şu an sağlanması güç, mensupların ve öğrencilerin canını sıkan bir hal almıştır. Bırakın yemek yiyecek yer bulmayı, merkezin giriş ve çıkışlarında, yemek saati dahilinde adım atacak, düzgünce yürüyecek yer bulunamamaktadır. Öğrenci başına düşen alan bazında yüksek bir sayı tutturmuş üniversitemizin, böylesi bir mekanda, öğrencilerini yığılmış bir vaziyette bırakması, oldukça düşündürücüdür. Beslenme ihtiyacımızı karşılamak için alışveriş yapabileceğimiz Şok market dahi, mevcut ödeme kasası sayısının azlığından dolayı uzun kuyrukların önüne engel olamamaktadır. Fakülte kantinlerindeki durum da, diğer yerlerden farklı değil. Okulun öğrenci başına düşen beslenme amaçlı alan değeri, oldukça düşmekte ve bu sıkıntılara derhal bir çözüm üretilmesi gerekmektedir. 2008 GİRİŞLİLER EVSİZ KALDI İTÜ’de toplam yurt kapasitesi İTÜ internet sayfalarında 3 bin civarı olarak belirtilmiştir. Mevcut açık kalan kontenjanlar ve gelen öğrenci sayısı arasındaki uçurum gittikçe artmakta ve yeni İTÜ’lülerin temel ihtiyaçlarından biri olan, ‘barınma’ ihtiyacı da bir sorun olarak kalmaktadır. İTÜ tanıtımlarında, İTÜ’nün kampüslerdeki yurtların kontenjan sayısı, her öğrenciyi kapsayacakmış gibi gösterilmekte ve üniversitemizi tercih eden her öğrenci, bu belirtilen ama aslında olmayan avantajın varlığını düşünerek tercihlerine güvenmişlerdir. 2008 girişli İTÜ öğrencilerinin çoğuna İTÜ yurtları çıkmamıştır. Alternatif olarak pahalı özel yurtlar, cemaat evleri ve de devlet yurtları söz konusudur. Bunların getirdiği avantaj sadece yatak ücretinin daha ucuz olmasıdır. Ekonomik anlamda Vadi yurtlarının bile 300 YTL olması iddiası ortaya çıkmışken, bu yurtlara daha rahat biçimde, daha az para ödüyorsunuz. Hatta cemaat ev ve yurtlarında bu paraya yemek de dahil! Aldığı cüzi miktar ve verdiği büyük hizmetin karşılığı, yurt giriş-çıkış saatlerindeki katı disiplin ve bazı kurallara uyulması beklentisidir. Bunları kabul etmeyenlerin geri kalan tek seçeneği ise devlet yurtları oldu. Devlet yurtlarında da çoğunluk, asil değil ‘misafir’ olarak kalıyor. Devlet yurtlarında misafir olarak kalan şanslı kişilerin yaşam şartları aslında pek de iyi değil. Koğuş tipi 15-30 kişilik odalarda kalıp iki misli ücret ödüyorlar. Yemek fiyatlarının çok pahalı olması öğrencilerin cebini yakıyor. Bazı yurtlarda doğal gaz tesisatı eksikliğinden dolayı sıcak su olmadığından, öğrencilere hamama ya da başka yurtlara gidilmesi söyleniyor. Temizlik sadece yer silmekten ibaret. Eğer yurdun çamaşırhanesi varsa, para verip çamaşırlarınızı yıkatabilirsiniz, yoksa ellerinize bakıyor iş. Her türlü elektrikli aletin yasak (saç kurutma makinesi vs. hariç) olduğu devlet yurtlarında, sıcak içme suyunu bile parayla satın alıyorsunuz. Odalarda da priz yokluğu en büyük problemlerden biri. Dolaplar, hastane tipi demir dolaplar ve ranza sistemi var. Kısacası sadece yatağınız, küçük bir dolabınız ve çatınız var. Geriye kalanlarsa yok, yok ve yok… Asil öğrencilerin misafirlere göre avantajı ne peki? Sadece odalarının 4-8 kişilik olması ve aylık yemek fişi almaları. Gerisi yine yok. EĞİTİMDE DURUMLAR NASIL? Bu sene İTÜ’ye yeni giren öğrencilerin hazırlık sınavını geçme oranının bir hayli artmasına rağmen, Maçka’daki hazırlık eğitiminde, hoca yetersizliğinden dolayı kurların haftalık ders saatleri düşürülmüş, sınıfların mevcudu 35’in üstünde seyretmiştir. Maçka’daki yoğunluğun bir benzeri Maslak’ta da yaşanmaktadır. Hazırlığı yeni atlamış öğrenciler ders kayıtlarını eski öğrencilerden önce yapmalarına karşın, kendi içlerinde ders alamama gibi sorunlarla karşılaşmışlardır. Öğrenci yoğunluğundan mı yoksa öğretim görevlisi yoksun- luğundan mıdır bilinmez, İTÜ Fizik Bölümü, her sene açılan ve birçok öğrencinin almayı beklediği Fizik 2 derslerini bu yarıyıl açmamıştır. Bahsedilen bu sorunlara öğrenciler dilekçeleriyle cevap bulmaya çalışsalar da sonuçlar yeterli olamamıştır. Her zaman şikayet konusu olan kalabalık derslikler, yine varlığını sürdürüyor. Bir öğrenciye düşen öğretim üyesi sayısı ve laboratuar alanı azaldı. Biz İTÜ’de iyi mühendisler yetiştirildiğini düşünürken, bu yazıyla yetersizliklerin kaliteyi düşürdüğünü göstermeye çalıştık. SÖZÜN ÖZÜ Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bir demecinde : ‘Herkes üniversiteli olacak.’ ifadesi vardı. Nitekim dediği de oldu. Bu sene kontenjanlar Türkiye genelinde yüzde 10 oranında arttı ve üniversitemiz de bundan nasibini büyük ölçüde aldı. Herkes üniversiteli oluyor ama bu durum, okulun adını taşıyan bir diplomanın ötesinde, zorluklarla dolu bir yaşam ve yetersizliğini yanında getiriyor. Türkiye’de bu kadar çok mühendis/mimarın ihtiyaç dahilinde olup olmadığı güncel olarak tartışılırken, İTÜ’ye bahşedilen bu denli büyük bir artış anlamsız gözükmektedir. Hatta tüm iş kollarında, işin mizah yönü de olsa, mühendis sayısı, işçi-usta sayısından fazla olacak düşüncesi, kafalarda oluşabilir. Herkes İTÜ’de okuyacak diye bir kaide yoktur. Her sene İTÜ’de, bu mevcut durumda, eğitim alan kişi sayısı artacak diye bir durum yoktur. Bu artışın iki sorumlusu vardır. Birincisi; düzenli olarak kontenjan artıran Yükseköğretim Kurumudur (YÖK). İkincisi de, bazı üniversiteler gibi bu artışa dur diyemeyen, hatta sektörün ihtiyacını gözetip, okulun altyapısını düşünmeyerek artışlara ses çıkarmayan İTÜ Yönetimi’dir. Öğrencilerine yukarıdaki gibi bir üniversite yaşamı sağlayan şartlara sahip üniversitemiz, öğrencilerinin bu yaşamı hak ettiklerini düşünmekte midir? Derhal, beslenme ve barınma sorunlarına İTÜ’de köklü bir çözüm üretilmeli ve öncelikler listesinde üst sıralara konulmalıdır. Yoksa sonumuz, Milli Eğitim Bakanı’nın geçtiğimiz günlerde, kalabalıktan şişmiş Konya Selçuk Üniversitesi’nin ikiye bölünmesini açıklamasına benzer bir sonuç olur. 8 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Eğlence mi, taciz mi? Vadi Yurtları olarak da bilinen İMKB Öğrenci Sitesi’nde barınan bazı öğrencilerin ‘Vadi Yürüyüşü’ adıyla gelenekselleştirdikleri ve 7 Kasım 2008’de 3. yılını dolduran etkinlik, İTÜ’nün gündemini işgal etmeye devam ediyor. Olayın üzerinden epeyce süre geçmesine rağmen hem yürüyüşün içeriği hem yürüyüşe gösterilen tepkiler açısından tartışmalar devam ediyor. Gökçe Sezgin aha önce birçok kez gerçekleştirilmesinden dolayı zaten beklenen yürüyüş, Vadi Yurdu önünde toplanılmasıyla başladı. Toplanan grup, sırasıyla Verda Üründül Kız Öğrenci Yurdu, Gölet Yurtları ve Ayazağa Kız Öğrenci Yurdu önlerinde slogan atıp, eğlenerek dağıldılar. Önceki yıllarda bu kadar tepki almayan yürüyüş, grubun bir kısmının küfürlü slogan attığının iddia edilmesi ve bazı kişilerin yürüyüşe bornozlarıyla katılması yüzünden bu yıl birçok grubun ve kişinin tepkisini çekti. D İTÜ’de taciz var Yürüyüşün ardından ilk dikkat çekici tepki, kendi sloganlarını gerçeklercesine taciz edici derecede yoğun bir şekilde yerleşkenin çeşitli yerlerine yapıştırılan ve üzerlerinde ‘İTÜ’de taciz var’ yazan dosya kağıtları oldu. Önceleri bunun ne anlama geldiğini yerleşkenin büyük bir kesimi anlamamasına rağmen bu kağıtların yerleşkede rahatsız edici sayıya ulaşmasıyla öğrencilerin ‘Ne istiyor bu insanlar?’ diyerek araştırması sonucu bu protestonun Vadi Yürüyüşü ile ilgili olduğu anlaşıldı. Hürriyet’in haberi Konuyla ilgili Hürriyet Gazetesi’nin 16.11.2008 günü sürmanşetten verdiği haberde yürüyüş ile ilgili ‘Geleneksel Abazan Hareket Yürüyüşü’ ifadesini kullanması ve olayı tamamen erkeklerin kızları tacizi olarak kurgulaması İTÜ içinde tartışmaları daha da alevlendiren olay oldu. Haberde İTÜ Rektörü Muhammed Şahin’in olayla ilgili soruşturma başlatmış olması ve gece polis çağırılması gibi ayrıntıları yer verilmesi, durumun İTÜ dışından algılanışını da tamamen değiştirdi. Özellikle haberi ulusal basından öğrenen kız öğrenci aileleri bu haberi okuduktan sonra, yerleşke içerisinde güvenliği tehdit eden bir unsur olduğunu düşünerek telaşa kapıldılar. Ancak güvenliği tehdit eden unsur olarak yansıtılan kişilerin de İTÜ öğrencisi olduğu gerçeği hiç düşünülmedi. Çeşitli gruplardan tepkiler ‘İTÜ’de taciz var’ afişlemesi ve Hürriyet’in haberi ile kısıtlı kalmadı yürüyüşe tepki. Olayın İTÜ içerisinde dillendirilmesinin devam etmesi okul içinde konuya vakıf olan veya olmayan tüm grupların zamanla tartışmaya katılmasına neden oldu. Siyasi gruplar, çeşitli öğrenci kulüpleri kimisi sadece gündeme ortak olarak reklam yapmak için, kimisi bu yolla konuyu başka noktaya getirmek için, kimisi de sadece gerçekten bu konuyu tartışmak için çeşitli bildiriler dağıttılar veya afişleme yaptılar. Ancak bu kampanyaların en manidar özelliği tüm grupların ısrarla kızların rahatsızlığından ve kadın haklarından bahsetmesine karşın, çalışmaların ‘İTÜ’de kızlar kendini savunamaz’ dercesine erkeklerin önderliğinde yürütülmesiydi. Bu konunun göz önünde bulundurulmaması bazı platformlarda bu gruplara tepkinin, İTÜ’nün kendini savunabilen ve erkekler tarafından temsil edilmeye ihtiyacı olmayan kızlardan gelmesine neden oldu. Bu konunun çok uzatıldığını ve kızların adı kullanılarak konunun başka noktalara çekildiğini düşünen İTÜ’lü kız öğrenciler 75.Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi önünde zaman zaman bu gruplarla tartışmaya bile girdiler. Sonuç olarak bazı grup ve kulüplerin düzenlemeye çalıştığı tartışma ortamları grup içi etkinlikten öteye gidemedi. Ve gerçekten rahatsız olanlar Bu yürüyüşten gerçekten rahatsız olan bir kesim de vardı elbet. Özellikle grubun içinden bir kesimin rencide edici ifadeler kullandığını ve küfürler ettiğini söylüyorlar rahatsız olanlar. Ya da gecenin geç saatlerinde yurtlar önünde bu kadar gürültü çıkarmanın rahatsız edici olduğunu. Rahatsız olan kız arkadaşlarımızdaki genel kanı, grubun geçmiş senelerdekinin aksine otokontrolü yeterince sağlayamadığı ve etkinliğin gitgide kontrol edilemez bir hal aldığı yönünde. İlk yürüyüşün yapıldığı 2006 yılından beri yürüyüşe katılan Vadi’li arkadaşlardan bazıları da reddetmiyor zaten bu durumu. Vadi yürüyüşünün amacından sapmaya başladığını söylüyorlar kendileri de. Daha doğrusu kızlar, olayın biraz daha çirkinleşmesinden ve her gün yüz yüze baktıkları arkadaşlarıyla başka platformlarda karşılaşmalarından endişe ediyorlar. Birçoğu da ilk yürüyüşten örnekler veriyor. 2006 yılındaki ilk yürüyüşte ve hatta 2007’de de özellikle Gölet Yurtları’na gidildiğinde yürüyüş grubundan arkadaşı olan kızlar aşağı inerek gruba kısa bir süre de olsa katılmış, en azından arkadaşlarıyla selamlaşmıştı. Ama görüyoruz ki bu yılki etkinlikte bunun olma ihtimali söz konusu değildi. Çünkü açıkça ortadaki az da olsa oraya sadece ‘eğlenmek’ için gelmeyen kişiler vardı. Kızların bu söylemlerine kulak tıkamamak gerekir elbette. Vadi ne diyor? Vadi Yurtları’nda barınan arkadaşların en büyük şikayeti elbette birçok yerde ‘tacizci’ olarak anılmak oldu. Gazeteye haber olmaları, okul içinde birçok grubun hedefi olmaları, hiç tahmin etmedikleri bir şeydi. Çünkü çoğu gerçekten sadece eğlenmek için gitmişti oraya daha önceki yıllarda olduğu gibi. Bazıları sadece eğlenip dağıldıklarını düşünürken bazıları bu yıl işin dozunu kaçıranların olduğunu ve bir daha katılmayacaklarını söylediler. Çünkü ‘tacizci’ olarak damgalanan bu grupta da durumdan rahatsız olanlar olmuştu. Eğlenceye katılmayıp dışarıdan takip edenlerde daha çok “Vadi bu otokontrolü sağlamalıydı” yorumlarını yaptılar. Tüm bunlara rağmen hepsinin buluştuğu tek ortak nokta şuydu ki her şeye rağmen bu ‘tepki’ haksız ve abartılıydı. Çünkü dağıtılan broşürlerde, forum sitelerinde iddia edilenlerin birçoğu hiç yapılmamış, birçoğu da grubun içindeki 3-5 kişi tarafından yapılmıştı. Buna rağmen grup sanki kız yurtlarını basmaya gelmiş gibi gösteriliyordu. Vadi’lilerin şimdi tartıştığı konu ise gelecek sene bu yürüyüşün yapılıp yapılmayacağı. Kimisi bu geleneksel bir eğlencedir ve baltalayan 3-5 kişi yüzünden iptal edilmez derken kimisi de artık bu işin dozunun kaçtığını ve bir daha yapılmamasının Vadi’ye yakışan olduğunu düşünüyor. Soruşturma Hürriyet gazetesinde, rektörün soruşturma için talimat verdiğinin yazmasının ardından kafalarda bunun nasıl yapılacağına dair soru işaretleri vardı. Çünkü yerleşke içerisindeki kameralar gece saatlerinde gruptan insanların yüzlerini seçebilecek teknolojiye sahip değildi. Hatta birçoğu çalışmıyordu bile. Ancak rektörlük sözünü söylemişti ve İTÜ’lüler şiddeti protesto etti Aralık 2008 tarihinde, İTÜ Maçka Yerleşkesi’ndeki farklı görüşlere sahip iki grubun dergi dağıtımı nedeniyle tartışması sonucu kavga çıktı. Kavgada 4 öğrenci bıçakla yaralandı. Olayın ertesi günü toplanan yaklaşık 300 kişilik İTÜ öğrencisi, yaşanan bu olayları protesto ederek Rektörlüğün sorumluları cezalandırmasını istedi. 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi’nden Rektörlük binası önüne kadar yapılan yürüyüş sonrası basın açıklaması yapılarak olay protesto edildi. Olayların artından Maçka’da güvenlik önlemleri artırıldı. Yaralı öğrencilerin durumlarının iyi olduğu belirtildi. 2 artık geri dönüşü yoktu. Bir şekilde bir soruşturma yapılacaktı. O gece yoklama listesine imza atmayan insanlar seçildi hedef kitle olarak. O geceki yoklamada imzası olmayan herkese soruşturma için tutanak gönderildi ve kurban bayramı sonrası için soruşturmaya çağırıldı. Olaydan sonra konuştuğumuz bazı arkadaşlarımız o gece yürüyüşte olmamalarına rağmen sırf o gece yoklamada olmadıkları için kendilerine de tutanak geldiğini ilettiler bize. Ayrıca o gece yürüyüşte olup yoklamaya imza atan da birçok kişi vardı. Onların ise kafaları rahat şu anda. Soruşturma bayramdan sonra başlıyor. Bakalım daha neler göreceğiz? Vadi Yürüyüşü nereden çıktı? Vadi yürüyüşlerinin başlangıcı 2006 yılında yaşadığımız seri elektrik kesintilerine dayanmaktadır. Yaşanan birkaç elektrik kesintisinden sonra Vadi Yurtları’nda kalan arkadaşlarımız yurtlarda jeneratör olmamasını protesto etmek amacıyla önce camlardan slogan atmaya başlar ve daha sonra tepki gösteren kişi sayısının fazla olduğunu görerek yurtlar önünde toplanılır. 2007 yılındaki yürüyüşleri gazetemiz adına takip eden Muzaffer Can İban ve Mümin Çentez’in ifadeleriyle meşale, darbuka, masa lambası, kaynana zırıltısı vb. gibi nesnelerin yanı sıra ses getiren sloganları ile yürüyüşe başlanır. 7 Kasım 2006 tarihinde gerçekleşen bu yürüyüşün ardından yürüyüşün her sene tekrar edilmesine karar verilir ve yürüyüşler 10 Ekim 2007, 22 Ekim 2007, 7 Kasım 2007, 2 Aralık 2007 tarihlerinde tekrar edilir. Yürüyüşlere engel olunması için Vadi Yurtları’na jeneratör alınmasına rağmen etkinlik sadece jeneratör protestosu kapsamını çoktan aştığı için yürüyüş gelenekselleşir. yokuştan aşağı yürüdükten sonra sağdaki sokağa sapıyoruz. Biraz yürüdüğümüzde Küçük Ayasofya tüm alçak gönüllüğüyle bizi karşılıyor olacak. Sergios ve Bakhos Kilisesi olarak inşa edilen yapı, daha sonra camiye çevrilerek Küçük Ayasofya adını almış. Meşhur Bizans İmparatoru Justinian hakkında, daha tahta oturmadan, bir önceki imparator Anastasias zamanında bir iddia ortaya atılır: Justinian İmparator’a karşı bir suikast planlamaktadır. İddia ciddidir. Cezası da ölümdür. Efsane bu ya, ilginç bir rüya görür bir gece Anastasias. İki aziz Sergios ve Bakhos, imparatorun rüyasına girip, kulağına Justinian’ın masum olduğunu söylerler. Anastasias, bu rüyadan etkilenerek Justinian’in masum olduğuna inanır ve O’nu affeder. Seneler sonra 527 yılında, Justinian imparator olduğundan azizlere şükranını dile getirmek için Sergios ve Bakhos Kilisesi’ni yaptırır. Sergios ve Bakhos, ilginç bir plana sahip. Düzgün olmayan bir dikdörtgen üzerine oturan bir sekizgene dayanan, orta mekân üzerinde köşelerindeki sekiz büyük ayak ile taşınan 16 dilimli bir kubbe yer alıyor yapıda. Bu dilimlerden sekizi düz; sekizi de içbükey. Ana kubbe, dört kemer ve dört yarım kubbe ile desteklenmiş. Bunların altında bulunan sütunlar ise pembe ve yeşil somaki mermerinden yapılmış. Oya gibi işlenmiş, çok ince bir işçiliğe sahip, üzüm salkımı ve yaprağı motiflerinden oluşan arşitravlar ve sütun başlıkları insanı büyülüyor. Sütunların üzerindeki üst galeri boyunca görülen Yunanca yazılar dikkat çekiyor. Sergios ve Bakhos Kilisesi’nin bugünkü camii kullanımına dönüştürülmesi İstanbul’daki Osmanlı uygulamaları arasında ilk örneklerden sayılabilir. İstanbul’un Fethi’nden 30 yıl sonra, II. Bayezid’ın Darüssade Ağası Hüseyin Ağa’nın binaya olan hayranlığı sonucunda camiye çevrilen Sergios ve Bakhos, ‘Küçük Ayasofya’ adını aldı. Esas yapından bağımsız olarak inşa edilen minare, iç kısma eklenen minber, mihrap ve müezzin mahfili ile camii kimliğine kavuşan Küçük Ayasofya, avlu çevresine eklenen zaviye hücreleri ile giderek bir külliye niteliği kazandı. Bu dönüşüm sırasında binanın batı cephesine müthiş bir uyumlu orantıyla eklenen son cemaat yeri ve revaklı bölüm ise Klasik Osmanlı Üslubu’nun yalın ve zarif bir mimari örneği olarak tarihsel sürecin kültür zincirini tamamlıyor. Küçük Ayasofya, özgün mimari yapısıyla birçok mimarı derinden etkilemiş; Bizans ve Osmanlı Uygarlıkları’nın birçok anıtsal yapısına temel oluşturmuştur. İtalya’daki Bizanslılar tarafından yapılan Ravenna Kilisesi ile Almanya’daki Aachen Katedrali’nın planları Küçük Ayasofya’nın planının eşidir. Diğer yandan Küçük Ayasofya’nın ilk örneği olduğu sekizgen plandan yola çıkan Mimar Sinan, bu planı Selimiye Camii’nde anıtsal ölçülere uygulamıştır. Bu küçük kilise, Bizans ve Osmanlı’nın birçok anıtsal yapısının arkasında yatan tohum oluyor bir anlamda. Küçük Ayasofya, mütevazı kubbesi altında iki büyük medeniyeti buluşturuyor. Küçük Ayasofya’yı mutlaka görmelisiniz. Bahçesinde ney dinleyerek içeceğiniz sıcak çay, caminin büyüleyici iç mekanı, sizi başka alemlere götürecek.. Sinan’ın İstanbul’a Armağanı: Sokullu Şehit Mehmet Paşa Camii Küçük Ayasofya’dan çıkıp dümdüz yukarı doğru tırmandığımızda Kadırga’ya geliyoruz. İstanbul’da tari- hi dokusunu koruyabilen ender semtlerden biri olan Kadırga’yı görünce Yahya Kemal’in ‘Sade bir semtini bile sevmek bir ömre bedel’ dizesi geliyor aklımıza. Kadırga’nın sokaklarında dolaşırken küçük bir camii dikkat çekiyor. Bu yapı, Mimar Sinan’ın ustalık döneminde yaptığı zarif camilerden biri olan Sokullu Şehit Mehmet Paşa Camii’nin ta kendisi. Sokullu Camii, 1571 yılında Kanuni’den başlayarak üç padişaha sadrazamlık yapan Osmanlı tarihinin en büyük devlet adamlarından Sokullu Mehmet Paşa’nın adına eşi ve aynı zamanda II. Selim’in kızı Esmehan Sultan tarafından yaptırılmıştır. Sokullu’ya daha girmeden Sinan’ın mahareti gözler önüne seriliyor. Camiyi bu kadar dik bir yokuşa tüm topografik güçlükleri estetik etkiye çevirerek yerleştirmesi göze çarpıyor. Dış avlusu olmayan caminin iç avlusuna kuzey tarafındaki kapıdan giriyoruz. Giriş kapısından yukarı tırmandıkça adım adım olgunlaşan perspektif insanı büyülüyor. İç avlunun üç tarafı revaklar ve üzerleri kubbeli on altı medrese odasıyla çevrelenmiş. Ortada hoş bir şadırvan var. Cami, dikdörtgen plan üzerindeki altıgene oturan bir kubbeye sahip. Bu kubbeyi dört köşede yan yana duran ve böylece camiyi enine genişleten yarım kubbeler destekliyor. Giriş ve karşısındaki mihrap duvarlarında ise kemerler var. Caminin özgün planının verdiği ölçülü mekân duygusu klasik dönemin benzersiz özelliklere sahip çinileri ile destekleniyor. Bu çiniler, daha önce hiçbir camide görülmeyen bir biçimde mermer mihraptan tavana kadar olan bölümde, minber külahının üzerinde, pencere alınlıklarında ve kubbe kemerlerinde kullanılmış. Süslemede çininin bolca kullanılmasına rağmen bu durumun mimariyi ezecek boyuta ulaşmaması dikkat çekiyor. Tüm sessizliğe ve ilgisizliğe rağmen şüphesiz Sokullu Camii İstanbul’daki en güzel camilerden biri. Sokullu Camii büyülüyor insanı. “Selam Olsun Koca Sinan’a” diyoruz ayrılırken. Kalbimiz Sokullu’da kalıyor... Sokullu Mehmet Paşa Camii 25 24 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Aziz İstanbul Burak Patpat erhalde biz üniversite öğrencilerinin derslerimizden sonra kafamıza en çok takılan konu barınmadır. Ailesinin yanında kalma şansına sahip olmayanlarımız, ya öğrenci yurtlarında ya da kendi tuttukları evlerde kalırlar. Amerika’da uzun yıllardır, bazı üniversitelerin güçlendirme vakıfları, öğrencilerinin barınmaları için farklı bir yaklaşım gösteriyorlar. Kooperatif barınma (Cooperative Housing-COOP) denilen bu yaklaşım çok özel bir fikir olmamakla birlikte ülkemizde pek bilinmemekte. Kooperatif yurdun ilk örneği Amerika’da ekonomik buhran yıllarında 1924’te Boston Üniversitesinde ortaya çıktı. Daha sonra, 1934’te, Amerikan ekonomisindeki büyük gerileme Amerikalı üniversite öğrencilerini de etkisi altına aldı. Bu sebeple, mümkün olan her kalemde tasarruf etmek zorunda olan öğrenciler için, düşük maliyetli öğrenci yurtları gerekliliği doğdu. Özellikle Amerikan kültüründe var olan insanların kendi harcamaları için her an çalışmak zorunda olmaları gerektiği düşüncesi ucuz maliyetli yurt arayışıyla birleşince kooperatif yurt fikri iyice popülerleşti. California eyaletinde California Üniversiteleri Kooperatif Öğrenci Barınma Kuruluşu (University of California Cooperative Housing AssociationUCCHA) tarafından büyük sayılarda kurulmaya başlanan kooperatif yurtlar daha sonra ülkenin birçok üniversitesinin vakıfları tarafından benimsendi. Halen Amerika’da ve diğer birkaç ülkede bazı üniversiteler bu şekilde işletilen yurtlara sahiptir. Burak Avcı İstanbul’ denince akla gelen ilk mekânlardan biri Sultanahmet Meydanı şüphesiz. Bizans ve Osmanlı Kültürü’nün görkemli bir izdüşümü; Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii gibi anıtsal yapıları etrafında toplamasıyla İstanbul’u tanımaya hevesli adımların başladığı yer Sultanahmet Meydanı. Bu kadar ilgi görmesine rağmen Sultanahmet Meydanı’nın etrafında, kenarda köşede kalmış, keşfedilmeyi bekleyen mütevazı ama görkemli o kadar çok tarihi yapı var ki. Küçük Ayasofya Camii ve Sokullu Mehmet Paşa Camii bunlardan yalnızca ikisi. ‘ Avantajları Kooperatif yurt, adından da anlaşılacağı üzere, paylaşımın esas olduğu bir organizasyondur. Bir kooperatif yurtta hiçbir bireye özel muamele yapılamaz. Yapılan hizmetlerin ve yapılan yemeklerin tamamı paylaşılır. İnsanlar odalarında özgürdürler ancak yurt kimse için temizlikçi ya da tamirci tutmaz, özel bir eşya almaz. Ortak alanlarda yapılanlar ya da bu alanlara yapılacak olanlar, tüm yurt sakinlerinin demokratik onayına ihtiyaç duyar. Yapılan eğlenceler ve organizasyonlar oluşturulan bir komisyon tarafından yapılır. Ortak fayda her zaman amaçlar içinde birinci sıradadır. Yemekhanede bu eğilimin dışında kalmaz. Yemekhanenin ürettiği veya hazır aldığı bütün Adı Küçük Namı Büyük: Küçük Ayasofya Camii Sultanahmet Camii’nin meydan tarafına bakan dış avlu duvarını takip ediyoruz. Duvarın bittiği yerde sola dönüyoruz. Bir yokuş göreceğiz. Bu Fotoğraflar, M. Cansın Özden Dün, İstanbul’a bir tepeden bakarak bu muhteşem şiiri yazmıştı Yahya Kemal. Bugün, biz de bakıyoruz İstanbul’a bir tepeden. Bakıyoruz, seyrediyoruz, dinliyoruz şehri. Bulamıyoruz Yahya Kemal’in o ‘efsunlu güzellikleri yaratan’ şehrini. Bakılmıyor artık İstanbul’a bir tepeden. Kendimizi arka sokaklara atıyoruz. Bir umut var içimizde. ‘En hoş ve uzun rüyayı’ görmeye dair. Küçük Ayasofya, Kadırga, Süleymaniye, Vefa ve daha nicesi. Her türlü çirkinliğe rağmen buluyoruz işte o efsunu, dalıyoruz hoş bir rüyaya arka sokaklarında İstanbul’un. Nemli gözlerle Yahya Kemal’i yad ederken soruyorum kendi kendime: ‘Bu kadar kötülüğe rağmen nasıl bu kadar güzel olabiliyorsun aziz İstanbul?’ Bir öğrenci yurdu deneyimi H Sana dün bir tepeden bakt ım aziz İstanb Görmedim ge ul! zmediğim, se vmediğim hi Ömrüm oldu çbir yer. kça gönül ta htına keyfin Sade bir sem ce kurul! tini sevmek bile bir ömre değer. Nice revnak lı şehirler gö rünür dünyad Lakin efsunl a, u güzellikler i sensin yara Yaşamıştır de tan. rim en hoş ve uzun rüyada Sende çok yı l yaşayan, se nde ölen, send e yatan. Yahya Kemal Beyatlı Küçük Ayasofya Camii 9 yiyecek ve içecekler herkese açıktır. Herkes kendi ihtiyacı kadar yemek alabilir. Herkesin yemek ihtiyacı değişik olacağı için kimseye bir kısıtlama getirilmez. Ancak her üye sunulan hizmetlerin kendisine özel olmadığının farkındadır ve kısıtlı kaynakları idareli kullanması gerektiğini bilir. Eğer aşırıya kaçarsa diğer üyeler tarafından uyarılabilir. Paylaşımın esas olduğu kooperatif yurtlarda bütün yönetim ve hizmetler yurt üyeleri tarafından üstlenildiği için profesyonel çalışanların sayısı asgari düzeydedir. Örneğin UCLA(University of California Los Angeles-California Üniversitesi Los Angeles) için hizmet veren kooperatif yurtta 500–600 civarı öğrenci barınmaktadır, ancak profesyonel çalışanların sayısı yaklaşık 10’dur.Bu sebeple bütçenin bir kısmı profesyonel çalışanlara verilecek yerde yurtta kalanların yurt için yaptıkları hizmetler karşılığında kiralarından düşülmektedir. Bu sayede öğrenciler kendi emeklerini direk olarak değerlendirerek bütçelerine katkıda bulunmaktadır. Profesyonel çalışanların olmaması yurt bütçesine büyük bir katkı sağlamaktadır. Çünkü örneğin UCLA kooperatif yurdu için konuşursak, California için asgari ücret saat başına yaklaşık 7 dolardır. Ancak profesyonel çalışanlar işlerinde uzman olacakları için saat ücretleri 20–25 dolar civarında olabilmektedir. Yurt profesyonel çalışanlarına 20–25 dolar vermek yerine yurt sakinini asgari ücretten çalıştıracağı için aradaki farkı tasarruf etmiş olur. Böylece örneğin UCLA in Los Angeles şehrinde bulunduğu bölge olan Westwood’da ortalama bir dairenin kirası 1400 dolar civarında iken kooperatif yurtta üç öğün yemek ve diğer bütün hizmetler dahil (elektrik, su, internet, ısınma) 500 dolar civarında barınılabilmektedir. O bölgede yurdun yemeklerine benzer yemeklerin bir öğünlük masrafının 10 dolar civarında olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Nasıl Çalışıyor? Kooperatif yurtlar düzgün çalışmak için üyelerinin katkısına muhtaç olduklarından, demokratik olarak işletilmeleri gerekmektedir. Bütün ciddi kararlar oylamalar sonucu alınır ve bütün üyeler tarafından benimsenir. Demokratik bir ülkenin yönetiminde de olduğu gibi her an genel oylamaya başvurulamayacağı için, seçimle oluşturulmuş genel konulara bakan iki kurul vardır. Diğer konularla ilgili kurulların dışında tüm yurt üyelerini ilgilendiren konularda uzmanlaşmış bu iki kuruldan birincisi üyelik komitesi (Membership committee- Memcom) ikincisi ise yöneticiler birliğidir (Board of Directors-BOD). Her iki kurulda yurdun anayasasına göre belirlenmiş yetkilere sahiptir ve belirli çalışma süreleri için seçilen üyeler tarafından oluşturulurlar. Üyelik komitesi yurt üyelerini doğrudan ilgilendiren disiplin, uyum sorunları gibi konularda kararlar verir. Yöneticiler birliği ise yurdun genel politikalarını belirler ve gelir-gider dengesini kontrol eder. Yani, çalışma şekilleri göz önünde bulundurulursa, üyelik komitesi meclis, yöneticiler birliği ise senatodur. Bu demokratik yönetim kademelerine karşın tüm yönetim kademeleri nasıl karar alırlarsa alsınlar bütün yurdun mülkiyeti vakıfa aittir. Vakıf istediği kararları dikte ettirebilir. Ancak bu bir nevi askeri darbe olacağı için kooperatif yurtların kuruluşundan beri yani yaklaşık 60 yıldır vakıf hiçbir müdahalede bulunmamıştır. Yurt asgari düzeyde profesyonel çalışana sahiptir. Profesyonel çalışanların dışında yurdun bütün çalışanları yurtta yaşayanlar oldukları için onların çalışmalarını düzenleyen ve denetleyen bir sistem vardır. Her yurt elemanı seçtiği bir alanda (bakım-onarım, güvenlik, yemekhane) ve zamanda haftada 4 saat çalışmak zorundadır. Üzerine düşen görevi yapmayan yurt sakinleri için çalışma saati başına belirlenmiş cezalar ve bu cezaları denetleyen mekanizmalar vardır. Eksileri Kooperatif yurtlar düşük maliyetleri ve üyelerine tanıdıkları özgürlük kadar sahip olduğu bazı eksilerle de meşhurdur. Bunların başında temizliklerinin normal bir yurda göre daha kötü olması gelir. Bütün temizlik hizmetleri asıl işleri üniversite öğrenciliği olan üyeleri tarafından yapıldığı için hijyen kuralları biraz ihmal edilebilir. Ancak yinede düzgün çalışan bir kooperatif yurdu birçok devlet yurdundan temizlik konusunda daha iyi durumdadır. Kooperatif yurdun bir diğer eksisi ise her kalemde tasarruf edilmeye çalışılan kurumlar oldukları için yiyecek-içecek ürünlerinde ve temizlik malzemelerinde ortalama kalitenin biraz altında ürünlerin kullanılmasıdır. Yemeklerin içinden böcek çıkmaz, ama özellikle ana yemekleri çok da severek yemezsiniz. Güvenlik hizmetinin üyeler tarafından üstlenilmiş olması da yurtların güvenliğinin normal bir yurda göre biraz daha düşük olmasına sebep olur. Ancak büyük bir aile olan kooperatif yurtlarda güvenlik en az kaygı duyulan şeydir. Çünkü herkes arkadaştır, en azından bir vardiyada beraber çalışmıştır, yaşamak için birbirine muhtaçtır. Dolayısıyla herkes birbirinin güvenliğine dikkat eder. Türkiye’de uygulanabilirliği Kooperatif yurt modeli düşük maliyetlerinden dolayı Türkiye’de popüler yurt modeli olabilir. Ancak Türkiye’nin kendine özgü birkaç handikapı bu yurtların uygulanabilirliğini sorgulatır. Türk kültürünün kendine has yapısı, kooperatif yurtların sahip olduğu, herkesin yurda katkı yapması prensibiyle çelişebilir. Bazı üyeler çalışma vardiyalarına uyumsuzluk gösterebilir, angarya işlerini yapmak istemeyebilir ve düzensizliğe sebep olabilir. Kültürümüzün büyük paradokslarından biri olan amiyane tabirle ahbapçavuş ilişkisi, bu vardiyaların denetimlerinde problemlere sebep olabilir ve hizmetleri aksatabilir. İkinci bir problem ise yurdun demokratik yapısından dolayı ortaya çıkabilir. Kendi içlerinde demokratik olmayan, iç disiplinleri olan gruplar, yurt içinde etkinliklerini artırıp seçimleri manüple ederek yurt yönetimini ele geçirebilir ve kendi elemanlarını yurda yerleştirebilirler. Bu durumda vakıf yönetimi olaya müdahale etmek isteyebilir ve tüm kooperatif yurt fikrine ters olan olaylar sonucunda bütün yurdun işleyiş mekanizması bozulabilir. Sonuç Bütün bu kendi içinde sahip olduğu eksilerine ve Türkiye’de uygulandığında ortaya çıkabilecek bu ülkeye has sorunlara rağmen, kooperatif yurtlar normal yurtlara alternatif olmaktan çok onları tamamlayıcı bir etkiye sahip olabilirler. Üniversite eğitimi sırasında yurtta kalmak isteyenlere alternatif sunar, ekonomik durumu iyi olmayan öğrencilere destek olur, üyeleri arasında beraberlik ruhunu yükseltir ve yurt yöneticilerinin omuzlarındaki ağır yükü alabilirler. Planlama yapan yöneticilerimizin dikkatine… 10 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Pasaport sizden, kurslar BEST’ten İstanbul Teknik Üniversitesi Kültür ve Sanat Birliği bünyesinde yer alan Uluslararası Mühendislik Kulübü’nün, BEST’in (Board of European Students of Technology) Türkiye’deki ilk temsilciliğini almasının ardından dört yıl geçti. Bu sürede kendisini önemli bir konuma getiren Yerel BEST Grubu İstanbul, ardı ardına İTÜ’de düzenlediği beş Teknoloji Kursu ile artık BEST’te yeni bir rekorun sahibi. BEST’teki üyeliğini pekiştiren UMK, bütün İTÜ’lü öğrencilerin de BEST’le tanışması için elinden geleni yapıyor. TÜ’lü lisans ve lisansüstü öğrencilerinin katılabildiği BEST Bahar Kursları, 10 ayrı ülkeden 19 farklı başlıkta düzenleniyor. Her yıl düzenlenen bu etkinliklere başvurmak için yapmanız gereken tek şey istediğiniz kursu seçmek ve bir motivasyon mektubu yazmak. Seçildiğinizde yol masraflarınız dışında harcamanız gereken hiçbir şey yok. Gittiğiniz üniversitede verilen eğitimden, yeme-içme, konaklama, şehri gezme gibi tüm ihtiyaçlarınız karşılanacaktır. İşte BEST Bahar Kursları... Kurslar hakkında detayları görmek ve başvurmak için www.best.eu.org sitesine üye olmanız yeterli. Her türlü sorularınızı da kulübümüzün sitesinden bizlere ulaştırabilirsiniz. İ “On the other side of a screen be creative in multimedia!” Varşova, Polonya 27 Şubat – 8 Mart 2009 “Cells plus engineering equals life! Introduction to tissue engineering” Belgrad, Sırbistan 27 Mart – 5 Nisan 2009 “Can you feel my big.... ENERGY?” Bordeaux,Fransa 20 Nisan – 1 Mayıs 2009 “Eat that: Innovation in food technology and nutrition” Reykjavik, İzlanda 10 Mart – 18 Mart 2009 “Getting the environment back on the rails: public transports are our future!” Lille, Fransa 25 Nisan – 3 Mayıs 2009 “I'm in CCCP” Ekaterinburg, Rusya 22 Mart –1 Nisan 2009 “Sea, Science and Sun: marine and naval activities!!” Aix-en-Provence, Fransa 27 Nisan – 6 Mayıs 2009 “Watch it, Play it, Change it, Share it ..... TECHNOLOGIC” Lion, Fransa 1 Nisan – 11 Nisan 2009 “Take the future in your hand! We will live in futureland!” Lviv, Ukrayna 3 Mayıs – 11 Mayıs 2009 “In Green...we trust!” Selanik, Yunanistan 1 Nisan – 10 Nisan 2009 “BEC to the future - Rome Against the Machine” Roma, İtalya 4 Mayıs – 14 Mayıs 2009 “BECommunicative” Paris, Fransa 4 Nisan – 11 Nisan 2009 “Agrotech 2009: take the robot's challenge” Madrid, İspanya 9 Mayıs – 16 Mayıs www.umk.itu.edu.tr “Take the lead over the future. Innovations in automation.” Moskova, Rusya 4 Nisan – 12 Nisan 2009 “The energy of Sicily! Materials for energy, the energy of the future!” Messina, İtalya 9 Mayıs – 16 Mayıs 2009 “Nano Med, Giga Progress... Be Nursed from Inside!” Grenoble, Fransa 9 Nisan – 20 Nisan 2009 “PARobotIcS: Discover Innovative Technology Improving Your Life” Paris, Fransa 10 Mayıs – 17 Mayıs 2009 “Performance enhancement - how we can make superman look pretty small” Kaiserslautern, Almanya 15 Nisan – 23 Nisan 2009 “Faces of Europe, Looking through the eyes of other people” Eindhoven, Hollanda, 25 Mayıs – 29 Mayıs 2009 den ileri geliyordur. Bilemiyorum... Bizim sizin fotoğraflarınızda gözlemlediğimiz, belgesel fotoğrafçılığın klasiğinin aksine, fotoğraflarınızda estetiğe çok önem veriyorsunuz. Ben de tam bunu söyleyecektim aslında bir farklılıktan bahsetmek gerekirse. Takip ettiğim ve benzer kategoride fotoğraf çektiğim kişilerden, kendimce algıladığım fark bu. Ben içeriğin yanında fotoğrafın estetiğine de önem veriyorum ve bunu özellikle de yapmıyorum. Fotoğrafı çektikten sonra fark ediyorum ki, üçte bir kuralı olsun altın oran olsun, bir şekilde bunlara önem vermişim. Bu belki üniversitede aldığım eğitimin izleri olabilir. Aslında bir de fotoğrafı seçme aşaması var tarzınızı direkt etkileyen faktörlerden biri olarak. Dijital fotoğrafçılıkta bu da çok önemli bir hal almış durumda. Çünkü çok sayıda fotoğraf çekiyorsunuz ve bu seçtiklerinizi arasından sizce güzel olanları seçiyorsunuz. Yani başka biri o dosyadan bambaşka kareleri çekip çıkarabilir pek tabi. Bir de fotoğraf işleme aşaması var o tarzı etkileyen bir başka unsur olarak. Eskinin karanlık odasının günümüzdeki karşılığı aydınlık odalar olan fotoğraf işleme programlarından bahsediyorum. Bir photoshop canavarı olmak şart değil ama temel düzenlemeleri bilmek gerek. Ben bu yönleriyle kendi işimi görecek kadar iyi bildiğimi düşünüyorum. Büyük müdahalelerde bulunmuyorum ama kontrast ayarları ve siyah beyaza çevirme gibi işlemleri doğru uygulamak gerekiyor. Nihayetinde bu programlar marifetiyle ortaya koyacağınız son ürün görücüye çıkacak olan. Çıktığınız bir gezide ortalama ne kadar fotoğraf çıkarıyorsunuz? Daha önce de belirttiğim gibi sanırım doğru fotoğraf karelerini eskiye göre daha çabuk yakalayabiliyorum. Gözün de eğitilebilir olduğu kesin. Özellikle belirli bir konuya yönelik çalıştığım zamanlarda çok daha konsantre olarak fotoğraf çekiyorum. Artık teknik konular da kendi içinde bir alışkanlığa döndüğü için şansım da yaver giderse az zamanda görece çok sayıda kalburüstü fotoğraf üretebiliyorum. Nasıl ki araba kullanmayı öğrenirken gaz, debriyaj sıralamalarını düşünerek beynimizin korteksi ile yönetirken daha sonra bu alışkanlığa dönüşüyorsa; bunun gibi fazla deklanşöre basan biri için de fotoğraf çekerken diyafram, perde hızı ve ISO gibi düşünmeden hallettiği teknik detaylar olabiliyor. Bunların dışında çok iyi fotoğraflar için elbette ki şans faktörü devreye giriyor. biliyor. Ben de zaten onları çekmiyorum. Fotoğrafçılığı profesyonel olarak düşünüyor musunuz? Fotoğrafçılıktan hiç para kazandınız mı? Şimdilik profesyonel olarak düşünmüyorum fotoğrafçılığı. Aslında hayatımda çok büyük bir yer kaplıyor ama ben şu anda yaptığım işi de seviyorum. Arada para da kazanabiliyorum pek tabi. Hollanda’da bir dergide yayınlanmıştı fotoğraflarım. Yakında bir kitap kapağı olarak kullanılacak başka bir fotoğrafım var. Sergide de fotoğraflarımız satıldı. Ama dediğim gibi şu anda tamamen profesyonel olarak fotoğrafçılığı düşünmüyorum. İleride belki olabilir elbette. Çünkü fotoğrafçılık yapmak için herhangi bir yaş sınırı yok ve insanın geleceğe dair bir alternatifi olması da güzel bir şey. Serginiz Melankolistanbul için fotoğrafları nasıl seçtiniz ve serginize beklediğiniz ilgiyi bulabildiniz mi? Aslında ismiyle direkt alakalı olarak çalışmadık ama İstanbul sokaklarını çektikçe, sergiyi beraber açtığımız Sina Demiral ile beraber fotoğraflarımızı incelediğimizde fotoğrafların çoğunda melankolik bir havanın hakim olduğunu, ortak duygunun hüzün olduğunu fark ettik. İsim de buradan geldi. Sergiye gelince; beklediğimizden fazla ilgiyle karşılaştık diyebilirim. Özellikle tanıtımı çok iyi yapıldığından bir fotoğraf sergisi için hatrı sayılır sayıda ziyaretçimiz oldu, bize iletildiği kadarıyla. Buna rağmen toplam ziyaretçi sayısı birkaç binle sınırlı kaldı. Tabi bu Türkiye ile ilgili bir durum. Kullandığınız ekipmanınızdan bahsedebilir misiniz bize? Bir yıldan biraz uzun bir süredir Canon EOS 5D kullanıcısıyım. Kendi çapında zengin sayılabilecek de bir lens parkım var. Sonunda doğru yolu buldum diyebilirim. Gündüz saatleri mesaide geçtiğinden, çoğunlukla fotoğraf çektiğim saatler ışığın çok iyi olduğu zaman diliminde değil. Bu yüzden ISO performansı benim için çok önemli. Ve kullandığım ekipmanın muadili firma yakın zamana kadar ISO performansı söz konusu olduğunda kötü denebile- cek düzeyde bile değildi. Halen de 3 senelik bir geçmişi olmasına rağmen –teknolojik bir ürün için hatrı sayılır bir süre bu- 5D’nin ISO performansı rakiplerinden daha iyi. Hadi kızdırmayalım dostları, en azından halen daha kötü değil diyelim. Ben oldukça memnunum yani ekipmanımdan. “Fotoğrafı seven biri kompakt makine ile de çok güzel fotoğraflar çekebilir.” Fotoğrafçılığa yeni başlayan birine neler tavsiye edebilirsiniz peki? Öncelikle bol bol deklanşöre basmak gerek. Sürekli fotoğraf çeken birinin gelişmemesi mümkün değil. Tabi bir de fotoğraf izlemek gerekli. Eskiden böyle bir olanak yoktu ya da çok kısıtlıydı. Ama günümüzde fotoğrafa yeni başlayanlar çok sayıda iyi fotoğrafa çok kısa sürelerde ulaşabilme şansına sahip. Fotoğraf izlemek özellikle iyi fotoğraf izlemek mutlaka izleyenin gözünü ve görüşünü de geliştirir. Ekipmanın çok da önemi yok aslında. Fotoğraf makinesi sadece bir araçtır. Fotoğrafı seven biri kompakt makine ile de çok güzel fotoğraflar çekebilir. Ayrıca fotoğraf için özel bir yetenek gerektiğini düşünmüyorum. Çalıştıkça rahatça gelişebileceğiniz bir alan fotoğrafçılık. Arıyorum İTÜ Gazetesi olarak size sormak istediğimiz klasik bir sorumuz var. Özgür Çakır ne arıyor? Aslında bu soruya felsefi anlamda cevap vermek oldukça zor. Fotoğraf açısından bakmak gerekirse, hafızalara kazınacak bir an arıyorum diyebilirim. Hani “bu fotoğrafı çektikten sonra insan deklanşöre nasıl basar ki, nasılsa daha iyisi imkansız artık” denebilecek fotoğraflar vardır ya, öyle bir fotoğrafı arıyorum. Eskici Pala, Mardin Çarşısı Sıcak Hava Balonu kalkış hazırlığı, Kapadokya Fotoğraflarınızdaki insanlarda hep bir doğallık var. Bunu nasıl sağlıyorsunuz? Lenslerim büyük odaklı olmadığı için çaktırmadan çekmek gibi bir durumum yok. Fotoğraf makinemle girdiğim ortamlarda çok fazla fotoğraf çekiyorum. Gözümü nerdeyse vizörden hiç ayırmıyorum, gerekirse kalabalık bir ortamda; misal bir toplu taşıma aracında isem çok doğal bir şey yapıyormuşum gibi davranıyorum. İnsanlar bir süre sonra makinenin ayna seslerini yadırgamamaya başlıyor. Tabi buna rağmen özellikle poz vermeye çalışanlar ya da tam tersi fotoğrafının çekilmesini istemeyenler ola- Sohbet, İstiklal Caddesi-Beyoğlu 23 Karnabahar Güreşçi kulağı, Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri, Gebze-Kocaeli 22 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Bir doktor, bir fotoğrafçı: Özgür Çakır İrem Yüzeç, M. Can Çelik Fotoğrafla olan ilişkiniz ne zaman başladı? Tam olarak tarih vermem güç aslında. Fotoğraf makinesiyle ilk tanışmam altı-yedi yaşlarımda oldu. O zamanlar “Alamancılara” bir şeyler sipariş etmek çok modaydı ve babam da bu şekilde bir SLR makine satın aldı. Doğu Alman yapımı çok güzel bir analog makineydi (Revue), üç tane de lensi vardı setin içinde: 28mm, 50mm, 135mm sabit odaklı lensler. Şu anda bile aslında çok kıymetli bir set ve hala saklıyorum. İlkokul çağlarında, evde makineyle kimse ilgilenmediği için makine bana kaldı. O dönemler makinenin pozometresinde sorun olduğu için –meğer pili bitmişfilm kutularının içinden çıkan yağmurlu havalar, güneşli havalar, portre, manzara gibi durumlar için önerilen değerlere göre çekim yapmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Kendi kendime kurcalayarak ve fotoğrafçılara sorarak perde hızı neymiş, diyafram neymiş ilk o zaman kav- ÖZGÜR ÇAKIR 1976’da Ankara’da doğan Özgür Çakır, kendini ‘Karadenizli bir Laz uşağıyım’ diye tanımlıyor. Annesi ve babası eğitimci olduğu için sürpriz sayılmayacak bir şekilde çocukluğu Anadolu’yu harmanlayarak geçer. Önce Ankara, sonra Mardin, Tunceli ve Bursa… Ortaöğretim dönemini Bursa’da geçirir. Daha sonra Hacettepe Tıp Fakültesi’ni kazanarak Ankara’ya, doğduğu şehre döner. Sonrasında uzmanlık için Bursa ve son beş senedir de ‘aşık olduğum kent’ dediği İstanbul’da... Hem doktorluk hem de fotoğrafçılık yapıyor. radım. Eğitimini almadan önce de fotoğraf makinesiyle haşır neşir olmak benim için büyük bir artıydı. Ne yaptığımı bilerek fotoğraf çekmeye başlamam ise daha sonra, üniversitenin ilk yıllarında (1994) okulun fotoğraf kulübüne (Hacettepe Üniversitesi Fotoğraf Kulübü) üye olmamla oldu. Orada halen eğitmenlik yapan Mehmet Gökağaç’ın derslerinin gelişimime katkısı büyüktür. Ve karanlık oda eğitmenim, üstadım Doruk Salancı’nın… Bu bağlamda fotoğrafçılığa doğru bir giriş yaptığımı düşünüyorum. Her sene tekrar tekrar başlangıç seviyesindeki kurslara katıldım hiç sıkılmadan. Tabi devamında ileri seviye kursları da ihmal etmedim. Halen fotoğraf çekerken, o slaytlardan öğrendiklerim aklıma gelir. Okul süresi uzun olduğu için –malum tıp fakültesi- illa bir şeylerle ilgilenmek zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Zaten pek çok doktor, paramedikal işlere yönelir. Benim uzmanlık alanım radyoloji, yani aslında işim de görüntüleme üzerine. Çevreyi algılayış biçimime ve dikkatime katkısı olduğunu düşünüyorum çünkü radyolojide de asıl işim lezyon tespit etmek ve filmlerdeki patolojileri yakalamak. Artık bu dikkati de bir alışkanlık haline getirdim sanırım. Fotoğraf için çıktığımda da bu alışkanlık sayesinde günüm oldukça verimli geçiyor. “Üniversite yıllarımda malum öğrencilik hali, sarma filmler alırdık, onlar karanlık odada sarılırdı, tabi bu yüzden kiminden 40 poz kiminden 34 poz çıkardı. Çekim yapmanın tadı başkaydı.” Dijital fotoğrafçılığa geçişiniz nasıl oldu? Analog makinelerle ne kadar çalıştınız? Benim dijitale geçişim, her analog kullanıcısı gibi biraz sancılı oldu. Analog makineye karşı sevgim hala var. Sevgi ve özlemle anarım o günleri. Mesela üniversite yıllarımda malum Melankolistanbul… Bir sergiye bu ismi bulan kişiyi içine kapanık, kısa cüm leler kuran, ağzından kerpeten le laf alacağımız biri ola rak hayal etmiştik. Ancak yan ılmışız... Özgür Çakır, tüm bu tasvirlerin dışında biri olarak çıktı karşımıza. Gazetemizin fotoğ raf bölümünde bir foto-röportaj ha zırlamak istedik. Bu düşünce kafamızda belirdiği anda aklım ıza ilk gelen isimlerden biriyle; fotoğraf paylaşım sitelerinden beğeniyle takip ettiğimiz ve yakın zamanda sonlanan bir fotoğ raf sergisi açmış olan Özgür Çakır’la sizler için keyifli bir soh bet yaptık. öğrencilik hali, sarma filmler alırdık, onlar karanlık odada sarılırdı, tabi bu yüzden kiminden 40 poz kiminden 34 poz çıkardı. Çekim yapmanın tadı başkaydı. O zamanların dijitalden farklı olarak deklanşöre basarken ayrı, karanlık odadaki işlemler için ayrı düşünüyorduk. Çok seçiciydik film harcarken de kart harcarken de. Ama bunun sonucunda yıllık üretiminiz de çok kısıtlıydı haliyle. Gelenekçilerin dijitale duyduğu öfke biraz da buradan kaynaklanıyor aslında. Eskiden çok zor olan bir şey şimdi iki üç dakikalık bir işlem sonucunda ortaya çıkıyor. Ben de dijitale 2004 yılına kadar direndim aslında. O zamanki dijital makinelerin şimdiki kadar performanslı olmayışı da bunda etkiliydi tabi ki. Ama teknolojiye karşı bu tarzda tepkiler hep olmuştur. Manuel fokustan oto fokusa geçişte de bir tepki vardı mesela. İnsanlar ‘kendin odaklamadıktan sonra fotoğraf çekmenin ne anlamı var ki!’ diye bir tepki göstermişti o zamanlar. 2004 yılından sonra ben de dijitale geçtim ve şu anda da zevkle kullanıyorum. Fotoğraflarınızı internette fotoğraf paylaşım sitelerinde paylaşıyorsunuz. Bu konuya karşı olan pek çok fotoğrafçı var. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir? Öncelikle şunu belirtmeliyim, ben bağımsız bir fotoğrafçıyım. Herhangi bir dernek ya da kulüp çatısı altında değilim. Eskiden fotoğrafçılar, fotoğraflarını derneklerde, sadece belli bir zümre arasında paylaşıyorlardı. Günümüzde her şey çok farklı. Bu yüzden dernek çatısı altında kısıtlı bir kalabalık yerine daha çok izleyiciye ulaşmam gerektiğini düşünüyorum. Bunu da internet yardımıyla yapıyorum. Bu sitelere girmeden önce ben de en fazla on kişiyle fotoğraflarımı paylaşıyordum, eşe dosta, kulüpte iken fotoğraf eğitmenlerime gösteriyordum ve benim için tek kıstas onlardı ama artık internette, yeri geliyor yüzlerce, binlerce kişinin fikirlerini alabiliyorum. Tabi bu insana büyük bir şevk de veriyor. Her ne kadar aldığım yorumlar bazen tekdüze de olsa beğenilmek insanı daha çok fotoğraf çekmeye yönlendi- riyor. Tabi bu sitelerde çok güzel yorumlar yapanlar da var. Ben memnunum fotoğraf paylaşım sitelerinden. En basiti benim İTÜ gibi bir okulun gazetesinde röportaj vermemi sağladı. Az şey mi? Sadece bunu bile sağlamış olması beni mutlu ediyor şu anda fazlasıyla. Bu bağlamda isim vermek gerekirse Türkiye’de fotokritik sitesini aktif bir şekilde kullanıyorum. Onun dışında deviantart ve flickr gibi uluslararası sitelere de üyeyim. Bu gibi sitelerin Türkiye’de fotoğrafçılığa büyük bir ivme kazandırdığını ve büyük bir tekeli kırdığını düşünüyorum. “Belki de Uzakdoğu felsefesindeki Yin-Yang tanımında olduğu gibi ‘herkesin içinde aksinin bir tohumu vardır’ meselesinden ileri geliyordur.” Daha çok hangi tarzda fotoğraflar çekiyorsunuz? Aslında ne olduğum değil de ne olmadığımı daha kolay söyleyebilirim. Ben moda fotoğrafçısı değilim, stüdyo fotoğrafçısı da değilim, makro fotoğraflar da çekmiyorum mesela. Daha çok belgesel fotoğrafçılığına yönelik fotoğraflar çekiyorum. Çünkü ben fotoğrafın anı tespit ettiğine ve çok önemli bir belge olduğuna inanıyorum. Ama güzel bir manzara gördüğüm zaman ‘ben belgesel fotoğrafçısıyım bunu çekmem!’ diyerek arkamı dönmüyorum elbette. Tarz derken nasıl bir stili var bu fotoğrafçının derseniz eğer, bazen vizörün arkasındaki insanı ben de yadırgıyorum. Tanımadığımdan, fazla yorum yapmayayım. Samimi bir arkadaşım yakınlarda “senin fotoğraflarının seninle ilgisi yok, bu fotoğraflar çok daha naif ve hüzünlü” demişti. Bunun sebebini bilmiyorum, gerçekten normalde daha keskin köşeleri olan biraz agresif bir insanım kabul etmek gerekirse. Belki de Uzakdoğu felsefesindeki Yin-Yang tanımında olduğu gibi “herkesin içinde aksinin bir tohumu vardır” meselesin- 11 Irregular olmak ya da olmamak Kıvanç Akyol, Samet Aksoy, Begüm Yıldırım, Berkay Pamuk - Abi irregular olsak mı? - Ne irreguları abi? Ben sevmem öyle düzensiz yaşamı. Hem ben tatil yapacağım. - Hayır, ben de sevmem düzensiz yaşamı ama alakası yok o ikisinin. - Ya benim teyzemin kızı irregular olmuştu, sonra bir türlü başarılı olamadı derslerden. Programı da öyle karışıkmış ki, sabah birinci sınıflarla derse girip, akşam üçüncü sınıftan derslerle ilgileniyormuş. Hatta bu düzensizlik yüzünden, derece bile yapamamış. Hele bir de amcamın oğlu var ki hiç sorma… - Dinle bak, şöyle oluyor; sen A kurusun. Yani senin yeterlilik sınavına girebilmen için not ortalamanın 50’nin üzerinde olması lazım. - Yanlış hatırlıyorsun abi, B kuruyum ben. - Ha, öyleyse senin işin biraz daha zor. B kurlarının yarıyılda yeterliliğe girebilmesi için not ortalamalarının 80‘in üzerinde olması gerekiyor. C ve D kurları ise yıl sonunda yapılacak olan yeterlilik sınavına girebilecek. - Diyelim ki hallettim seksen barajını. Sonra ne yapacağız? - Dur ya dur! Ben sordum öğrendim ne olduğunu, senin anlattıklarınla bir ilgisi yok. - Yarıyıldaki yeterlilik sınavı 9 Ocak’ta, ona gireceksin önce. O sınavdan altmış ve üstü alırsan, senin için hazırlık bitmiş demektir. İkinci dönem için harcını yatırır, fakültene başlarsın. - Ee, nedir abi anlat o zaman madem biliyorsun. - Yatırdık ya harcı senenin başında, yıllık değil miydi o? - Yok ya o bir dönemlikti. Ama korkma, yeni harç hazırlıktaki kadar yüksek olmayacak. İçinden düşülen bir hazırlık parası var. Hele bir de katkı kredin varsa, gerçekten cüzi bir miktar olacak. - Abi ne yaptın sen ya? Direk harcın tarihine girdin. Geçtim karar vermeyi, tam olarak anlamadım bile ben mevzuyu. Artılarından eksilerinden haber ver sen önce bana. - Tamam ben sana anlatırım ne varsa da, sen neleri merak ediyorsun? Sen sor ben cevaplayayım. - Hımm, mesela ders programı çok karışmayacak mı? Geçen gün forumda okudum, yedinci dönemden ders alan adam varmış! - Olabilir ki, neden olmasın? Ön koşulsuz derslerden ilk senelerde alır, ileriki senelerini rahatlatırsın. Avantaj sayarım ben bunu. - Peki, ikinci dönemde bölüm derslerinin açılmadığını da söylüyorlar, buna ne diyeceksin mesela? - Abi lise gibi değil İTÜ, sınıfta kalmak ya da sınıf geçmek gibi kavramlar yok. Senin geçmen gereken dersler var, onların da hangi dönem verildiği o kadar da önemli değil. Sen aldığın dersi geçmeye odaklan, dönemlere yıllara değil. - Haklısın galiba... Bir de, internette okuyoruz, irregular öğrencilerin dönemlerinden pek arkadaşı yok diyorlarmış, yalnız kalmak istemiyorum abi ben irregular olacağım diye! - Bir dur, hiddetlenme hemen! Onun da bir çözümü var. Irregularların ders programı regular öğrencilerden daha esnek veya boş olabildiğinden, sosyal aktivitelerle ilgilenmek için daha çok vakitleri oluyor. Dönem arkadaşı açığını rahatça kapatırsın oralardan, hem daha da eğlenceli olur. muz gibi istersen üst sınıflardan ders alır, gelecek senelerini de rahatlatırsın. - Ee, peki ERASMUS’a başvurmak ya da ÇAP veya yatay geçiş yapmak istersem gelecekte? Irregularlığın dezavantaj olduğuna dair bir şeyler okudum forumlardan; beni kısıtlasın istemem ileride. - Forumlardan değil de, yetkili biri tarafından yazılmış bir şey okusan şaşardım zaten. Bu bahsettiklerin tamamen not ortalamasıyla ilgili şeyler. İrregular öğrencinin ise, az önce açıkladığım sebepten, yüksek not ortalamalarıyla arası iyidir. İki dönemlik dersleri üç dönemde alır, ileriyi rahatlatır, ders çalışmaya daha çok süresi vardır yani. Hatta İTÜ bu eşitsizlik yüzünden okul birinciliği unvanını irregular öğrencilere vermiyor. Adama demezler mi ben de öyle okusam ben de birinci olurdum diye? İşin kısası, birinciliğe oynamayacaksan, irregularlığın ERASMUS ve benzerlerine zararı yok, bilakis faydası var. - Abi sen baya bir fikrimi değiştirdin benim. Ama biraz daha düşüneceğim galiba ben bu konuda. Sen bana bir de yeterlilik sınavından geçip de irregular olmak istemezsem ne yapacağım, onu anlat. - Yani diyorsun ki, babam zengin, fazla para rahatsız ediyor beni. Harcı yatırırım ama okula gitmem diyorsun. Harcı her şekilde ödemek zorundasın. Geciktirirsen yüzde 100 cezalı ödersin. - Yüzde 100 ceza mı? O nasıl ya? -26 ocak-30 ocak tarihlerinde harçların yatırılması gerekiyor.Bu açıklanan son tarihten bir gün bile geç kalsan yüzde 100 cezası var. Tam iki katını yatırmak zorunda kalıyorsun yani. Kafan hala karışıksa, PDR(Psikolojik Danışma ve Rehberlik Merkezi) Aralık ayında bu konuda toplantılar düzenleyecekmiş. Toplantıyı kaçırma, aklına ne takıldıysa sor onlara. O zaman ne kadar anlaşılamayan ayrıntı varsa çözümlenmiş olur. - Öyle mi? Ama nasıl oluyor da, regular öğrencilerden daha çok vakitleri olabiliyor? Aldıkları dersler aynı değil mi? - Birinci sınıfın derslerini, bir dönem daha erken girdiğin için, üç döneme birden yayabilirsin. Haliyle daha çok boş vaktin olur. Ayrıca, az önce konuştuğu- NOT: Hazırlık ve linsans eğitimleri ile ilgili mutlaka İTÜ’nün ‘Yönetmelikler ve Senato Esasları’nı inceleyiniz. www.sis.itu.edu.tr 12 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Cahit Bollu Manisa’dan geliyor İTÜ’ye. 2000 yılında girdiği İTÜ Bilgisayar Mühendisliği bölümünden 2006’da mezun oluyor ve halen İTÜ’de ‘Siyaset Çalışmaları’ konusunda yüksek lisans eğitimini sürdürüyor. Aynı zamanda mühendis olarak da bir şirkette çalışıyor. K aymaklı E kmek K adayıfı Fatih Avcı Fotoğraflar, İrem Yüzeç, M. Can Çelik İTÜ uzun yıllardır, bilinsin bilinmesin, müzikle içiçe. Konservatuar öğrencilerinin dışında, amatör olarak müzikle ilgilenenlerin sayısı da bir hayli yüksek. Gerek müzik kulüpleriyle gerek kendi gruplarıyla gerekse de bağımsız olarak müzik üretimi yapan çok sayıda İTÜ’lü var. Ancak bütün bu amatör ilgililerin ötesinde bir grup var ki artık profesyonel hayata adım atıyor: ‘K.E.K.’ Açılımı ‘kaymaklı ekmek kadayıfı’ olan bu grup, diğer birçok grubun aksine beste üretimlerine ve yöresel şarkıların düzenlemelerine ağırlık veriyor. Grup üyelerinin tamamı küçüklüklerinden beri müzikle ilgilenmiş, korolara katılmış ve enstrüman çalıyorlar. Bilhassa Türk Sanat Müziği ve Halk Müziği çalışmalarında bulunmuş olan grup üyeleri, yaptığı beste ve düzenlemelerde bu uğraşlarının oldukça etkili olduğunu düşünüyor. Bütün bunların yanında mühendislik eğitimi için İstanbul’a gelen ve birbirleriyle üniversitede tanışan bu kadro, müziğe uzun yıllar hizmet edeceğe benziyor. Grup üç üyesi Cahit, Hakan ve Ozan 2000 yılında İTÜ’ye giriyorlar. Birbirleriyle tanışmalarının ardından müzik çalışmalarında ortaklaşan bu üç arkadaş 2003 yılında bu grubu faaliyete geçiriyor. Gruba, kuruluşundan bir yıl sonra katılan Enis ise İTÜ’ye 2001’de giriyor. Enis’in müzik yaşamı biraz daha farklı çünkü Enis cesur bir kararla İTÜ’deki mühendislik eğitimini bırakıp Yıldız Teknik Üniversitesi’nin konservatuarına giriyor. K.E.K’in, birbirinden farklı yörelerden gelen ve değişik müzik çalışmalarında bulunan üyelere sahip olması, ortaya çıkan müziğin de çeşitlilik ve kaliteliliğini artı yönde etkiliyor. Mühendislik eğitimlerinin de müzik çalışmalarına bakış açısı olarak katkısı olduğuna inanan K.E.K müzikte tür ve sınır kaygıları taşımadan yoluna devam ediyor. K.E.K bugüne kadar Kadıköy Shaft, Kemancı, Studio Live, Beyoğlu Numb, Pulp’ta sahne almış; İTÜ, ODTÜ, Boğaziçi, Kocaeli ve Kültür üniversitelerinin bahar şenliklerinde konser vermiştir. Şu an K.E.K, her Cuma günü K a d ı k ö y VooDoo’da sahne alıyor. VooDoo u sayımızda gazetemizle birlikte 1.000 okurumuz K.E.K albümcüğüne sahip olacak. K.E.K grubunun beste ve düzenlemelerinden oluşan bu albümcüğün gruba şans getireceğini umuyoruz. Bununla birlikte Türkiye’de ilk kez bir albümcük hazırlamanın haklı sevincini de yaşıyoruz. B Grubun üç üyesi aynı zamanda mühendislik yapıyor. Mühendislikle müzik arasında nasıl bir fark görüyorsunuz? Mühendislikten zevk alıyor musunuz? Cahit: İlk işe başladığımda çok zevk alamadım ama şimdi ar-ge bölümünde çalıştığım için mutluyum. Mühendislik yapacaksanız gerçekten mühendislik yapacaksınız, ancak o zaman zevk alırsınız. Ortada kalınca iyi olmuyor. Ozan: Bence insan hayatta tek şeyden zevk almaz. Birkaç şeyden de zevk alabilir ama zaman ayırma meselesi işte. Şu anda hem mühendislik hem müzik beraber gidiyor ama ileride ne olacak pek bir fikrim yok. İş hayatınıza katkısı oluyor mu müzikle uğraşmanızın? Ozan: Pek katkısı olduğunu zannetmiyorum. Hatta zararı oluyor; ‘sen müzikle uğraştığın için dalgınsın’ diyorlar mesela. Hakan: Ben daha rahat çalışabildiğimi düşündüğüm bir şirkette çalışmaya başladım ama bu kadar rahat olacağını tahmin etmiyordum. Mühendislik yapıyor sayılmam. Müzikle ilgili ideallerim mühendislik hayatımla ilgili fikirlerimi de değiştirdi tabii. Üniversiteye gelmeden önce ‘profesyonel olarak müzikle uğraşmak istiyorum’ diyor muydunuz? Hakan: Benim küçüklükten beri hayalim müsizyen olmak. Para kazanmak konusu mezun olduktan sonra ortaya çıkıyor. Profesyonel müziği ben ‘zamanı kazanmak’ olarak düşünüyorum kendim için. Zaten müzikle uğraşıyorum, uğraşacağım. Profesyonel olarak yaptığım zaman bu işe daha çok vakit ayırabilir ve gerçekten sevdiğim işi yapabilirim diye düşünüyorum. Peki Enis, sen diplomalı bir müzisyen olacaksın. Küçükken böyle hedeflerin var mıydı? Enis: Ben liseye kadar müzisyon olacağım diye düşünüyordum. Çevrem de bu yönde devam edeceğimi biliyordu ama lisede fikirler değişiyor. Dersleri iyi olanlar sayısala yönlendiriliyordu. Şu anki aklım olsa sözel bölümde okurdum. Kimse zorlamadı ama benim de yönelimim çevreye göre şekillendi. Türkiye’de kaliteli müzik azaldı mı? Enis: Azaldı tabii. Biz 80’lerin başında doğduk ve hayata gözlerimizi açtığımızdan beri Türkiye hangi yöne gittiyse müzik de o yöne gitti. İlk popüler müzik çıktığında bize garip geliyordu ama şimdi baktığımızda, şu anki müziklere göre onların mükemmel olduğunu düşünüyorum. 80’lerden sonra çok şey değişti. Kaliteli müzik denilince ne anlıyorsunuz? Cahit: Şu an yaşadığımız şartlardan bağımsız düşünemeyiz müziği. Kaliteli müziğin ayarını kim belirleyecek? Bence hem insanların alabileceği hem de çok fazla piyasa kültürünün olmadığı müzik kaliteli müziktir. Peki K.E.K kaliteli müziğin neresinde? Cahit: Müzikal açıdan çok kaliteli iş çıkardığımızı düşünüyorum. Yaşadığımız coğrafyanın çeşitliliğini müziğe yansıtmamız, duygularımızı özellikle Türkiye’nin karmaşık yapısının oluşturduğu duyguları yansıtmamız açısından kaliteli müzik yaptığımızı düşünüyorum. Hakan: ‘Sanat toplum için mi sanat için mi?’ muhabbeti var ya; aslında sanat sanatçı içindir. Sen eğer kendi yaptığın müziği seviyorsan, özenerek yapıyorsan o müzik kalitelidir. Herkesin beğenmesi değil de senin beğenmen yeterlidir. Ama bu işten para kazanmak, albüm yapmak istiyorsan kitlen olmalı. Şu var ki bestenin özü tasarlanarak çıkmıyor, sen bile şaşırıyorsun. Böyle olunca sanatçı bunun tadına varıyor ve özeniyor. Özendiği zaman da kaliteli müzik ortaya çıkıyor. Siz müzik yaparken özeniyor musunuz? Hakan: Tabii ki özeniyoruz. Bizim müziğimizde en çekici olan şey caz ve etnik müziklerin çeşitliliğinin olması. Bir süre cazla uğraştık, bir süre etkin müzikle uğraştık, şimdi rock yapmaya başladık. Türden ziyade yaptığın çalışmalardan zevk aldığın zaman, bütün yaptığın çalışmalar bir süre sonra sentezleniyor. Bizim müziğimizdeki bence en ilgi çekici nokta birçok farklı müziğin harmanlanmış olması. Enis: Müzisyenliğin belki de yüzde 1’i yetenek ve ilhamdır. Gerisi çalışmaktır. Çalışmak, emek vermek, zaman ayırmak... İnsanlar sanat dallarını çok kümsedikleri için olaya bakış açıları sanatçılarınkiyle aynı değil. Müzisyenlik, olması gereken konumda olamadı bugüne kadar. Biz oryantalist müzik kültürüyle Batının müzik kültürünü dengeliyoruz. Gruptakilerin ortak bir yönü de sanat veya halk müzikleriyle ilgilenmiş olmaları galiba? Ozan: Sonuçta hepsi müzik. Türü değişik sadece. Keskin bir geçiş yok. Bağlamadan sonra gitar çaldık. Bağlama gibi çaldık önce. Caz dinledik, Blues dinledik, onları çalmaya çalıştık. Edinimlerimiz hiçbir zaman kaybolmadı. Bu geçiş sırasında eskiden yaptığımız müzikler de yanımızda kaldı, yumuşak bir geçiş oldu. Aileleriniz müzik çalışmalarınızla ilgili neler söylüyor? Hakan: Memnunlar ama ‘hobi için yapıyorsun ama, değil mi?’ lafını da eksik etmiyorlar. Profesyonel olarak müzikle uğraşmak istediğimi yavaş yavaş anlatmaya çalışıyorum. Ozan: Kendi paramızı kazandığımız sürece pek birşey diyeceklerini zannetmiyorum. Şu an çoğumuz mühendislikten para kazanıyoruz ve müzikle de ilgileniyoruz. Cahit: Benim ailemde de bir görmezden gelme durumu var. ‘Çalın tabi, demoralize olun’ diyorlar. Profesyonel müzik yapacağımızı zannetmiyorlar. Enis: Aileler için kolay kabul edilebilir meslek değil müzik. Ben konservatuara başladığım halde ailem benim müzikle olan profesyonel ideallerimi tam anlamamıştı. Zamanla kabullenmeye başlıyorlar bunu. “Müziğe ilgim ortaokulda başladı. Belediyenin Türk Sanat Müziği korosu vardı, orada vokaldim. Üniversiteye geldiğimde gitara başladım. Bir sene sonra Hakan’la tanıştım. Sonra beraber Rock Kulübü’ne katıldık. Kulübün stüdyosunda çalışmalara başladık.” Hakan Görener Eskişehir’den 2000’de Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği bölümünü kazanarak İTÜ’ye geliyor. 2005’te mezun oluyor ve şu an mühendis olarak çalışıyor. “Ben müziğe orgla başladım kendi kendime. Daha sonra arkadaşların sazlarıyla uğraştım. Ritmle ilgileniyordum daha çok. Üniversiteye gelince gitar öğrenmeye başladım. Sonra Cahit ve Ozan’la tanıştım ve müziğe beraber devam ettik.” Ozan Tuğrul Antalya’dan kazandı İTÜ’yü. Elektrik Mühendisliği bölümüne 2000’de girip 2005’te mezun oldu. Ozan da aynı zamanda mühendis olarak bir firmada çalışıyor. “Müzik hayatım lisede bağlama çalarak başladı. Üniversiteye gelince çoğu üniversiteli genç gibi gitara b a ş l a d ı m . Hakan’la tanıştığımda gitar çalmayı henüz öğreniyordum. K.E.K çalışmalarıyla gitarımı geliştirdim.” Enis Gümüş Samsun’dan 2001 yılında İTÜ İnşaat Mühendisliği bölümüne geliyor. Enis birkaç yıl sonra ani bir kararla İTÜ’yü bırakıyor ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nda Duysal Tasarım ve Komposizyon bölümünde müzik eğitimine başlıyor. “Müziğe ilgim ilkokulda başladı. İlkokuldan sonra bağlama çalmaya başladım. Ortaokulda Samsun’un belediye konservatuarına kaydoldum, halk müziği bölümüne. Üniversiteye gelince Rock Kulübü faaliyetlerine katılıyordum. Kampüste yankılanan bir müziği takip edince karşıma K.E.K çıktı.” değildi ve Dali'nin eserleri kısa sürede ilgi çekmeye başladı. Dali, Madrid'de geçirdiği yıllarda, kendisi gibi avangart sanata meraklı olan film yapımcısı Louis Buñuel ve şair Federico García Lorca ile yakın arkadaş oldu. 1923'te disiplinsizlik yüzünden geçici olarak okuldan uzaklaştırılan Dali, aynı yıl Girona'da anarşist gösterilere katıldığı için tutuklandı ve bir süre gözaltında tutuldu. 1925'te okula geri döndü ve Barcelona'da ilk kişisel sergisini açtı. Dali 1926'da Paris'e gitti ve büyük saygı duyduğu Pablo Picasso ile tanıştı. Paris gezisinden döndükten kısa süre sonra okulundan temelli kovulan Dali, çok geçmeden askere alındı. Ekim 1927'de askerlik hizmetini bitirdi ve Mart 1928'de sanat eleştirmenleri Lluís Montanyà ve Sebastià Gasch ile beraber, sanatta modernizmi ve fütürizmi savunan ‘Sanat Karşıtı Katalan Manifesto’yu yazdı. 1929'da arkadaşı Luis Buñuel ile beraber çektikleri Bir Endülüs Köpeği adlı avangart kısa film, sürrealist sanat çevrelerinde ikiliye büyük şöhret kazandırdı. Aynı yıl ikinci kez Paris'e giden Dali, burada ressam Joan Miró aracılığıyla sürrealist akımın öncüleri André Breton ve Paul Éluard ile tanıştı. Éluard'ın karısı Gala (asıl ismi Helena İvanovna Diakonova), tanıştıkları andan itibaren Dali'nin ilgisini çekti ve 1929 yazında Dali ile Gala arasında, sonradan evliliğe dönüşecek olan tutkulu bir ilişki başladı. 1931 yılında Dali, en meşhur eseri olan Belleğin Azmi’ni yaptı. ‘Yumuşak Saatler’ ya da ‘Eriyen Saatler’ olarak da bilinen eserde, geniş bir kumsal manzarası önünde eriyen cep saatleri resmedilmiştir. Eser genel olarak, katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanır. Dali sonradan bu resmin ilhamını, sıcak Ağustos güneşi altında erimekte olan bir Camembert peynirinden aldığını yazacaktı. 1929'dan beri beraber yaşayan Dali ve Gala, 1934'te bir devlet nikhıyla evlendiler (1958'de bir Katolik düğünüyle nikah tazeleyeceklerdir). Aynı yıl New York'ta bir sergi açan Dali, ABD'de büyük sansasyon yarattı ve büyük üne kavuştu. 1936'da başlayan ve tüm İspanya'yı kaosa sürükleyen İspanya İç Savaşı, 1939'da General Francisco Franco'nun galibiyetiyle sona erince, Dali yeni kurulan faşist rejimi desteklediğini açıkladı. Bunun üzerine, çoğunluğu Marksist olan ve Dali'nin abartılı dikkat çekme çabalarından zaten hoşlanmayan sürrealistler, Dali’ye açıkça sırtlarını döndüler. 1940'ta Dali ve Gala, tüm Avrupa'yı etkisi altına almaya başlayan II. Dünya Savaşı'ndan kaçarak ABD'ye yerleştiler. Burada dokuz yıl kalacaklardı. 1942 yılında Dali, Salvador Dalí'nin Gizli Hayatı isimli otobiyografisini yayımladı. 1945-46 yıllarında, Walt Disney ile beraber Destino, Alfred Hitchcock ile beraber Spellbound filmlerinin yapımında çalıştı. 1947'de sürrealist bir Picasso portresi yaptı. 1949' da Dali, karısıyla beraber Avrupa'ya döndü ve memleketi Katalonya'ya yerleşti. 10 Haziran 1982'de Dali’nin çok sevdiği karısı, menajeri, modeli ve ilham perisi Gala hayatını kaybetti. Dali de 23 Ocak 1989'da kalp yetmezliğinden öldü ve Figueres'te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömüldü. Yapıtları Dali, Sigmund Freud’un bilinçaltı imgelerin erotik çağrışımları üzerine yazdıklarından ve Paris sürrealistlerinin bilinçaltını ortaya çıkarma eğilimlerinden büyük ölçüde etkilenmişti. Sürrealizmde, düşüncenin herhangi bir mantık çizgisi izlemeden akmasını temel alan otomatizm kavramını benimsediyse de, bunu öbür sürrealistlerden daha iyimser bir bakış açısıyla işledi ve bu eğilime ‘eleştirel paranoya’ adını verdi. Yapıtlarında yarattığı düşsel (büyülü) gerçekçilik, betimlediği gerçekdışı düşsel mekân ve garip düşsel imgelem ile bir karşıtlık oluşturuyordu. Bu yapıtlarda düşle gerçeği ayırmak neredeyse olanaksızdı. Dali’nin amacı günlük uğraşıları alaycı bir tavırla düşsel hale getirmekti. Çoğu kez karanlık bir Katalan manzarası içine yerleştirilmiş, vücudundan yarı açık çekmeceler çıkan insan figürleriyle (‘Yanan Zürafa’ 1936-37, Sanat Müzesi, Basel) sanki balmumundan yapılmış ve güneş ısısıyla eğrilip bükülmüş saatler (‘Belleğin Israrı’ 1931, Modern Sanat Müzesi, New York) en sık kullandığı temalardı. ‘Veristik sürrealizm’ olarak da anılan bu eğilim içinde Dali birbiriyle ilişkisiz düşsel imgeleri gerçekçi bir yak- laşımla bir araya getirmiştir. Dali’nin imgelerle dolu tarzı hakkında yorum yapabilmek için özellikle, tekrarladığı belli objelerin ne anlama geldiğini bilmekte fayda vardır. Mesela, karıncalar çürümeyi, sapan şeklindeki obje durumun hassasiyetini, kırmızı mendil İspanya iç savaşında dökülen kanı, siyah telefon ikinci dünya savaşından hemen önce yapılan politik görüşmeleri simgelemektedir. Zaman kavramı, genelde kurumuş ağaç dalları üzerinde kayıp gidermişçesine görünen saat resimleriyle işlenmiştir. Her eserinde mutlaka bir ekmek, bir koltuk değneği, bir yumurta bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı esnasında, nükleer mistik tarzında resimler yapmıştır. Bu resimlerde, merminin çarptığı anda dağılmış ve zamanın o noktasında, uzayın o boyutunda, dağıldığı şekliyle dönmüş objeleri çizmiştir. Ayrıca yine o dönemlerin etkisini, tekrar tekrar çizdiği gri elbiseli, Hitler kolluklu bir hemşirede de görmek mümkündür. Savaş bittikten sonraki dönemlerde, bu dâhi adam kapitalizmin başülkesine reklam panoları çizmek için davet edilmiş, paranın tadını alınca, o dahiyane resimlerine bir süre ara verip, ince çorap, saat vs. reklamları çizmiştir. Sürrealizm nedir? Sürrealizm (Gerçeküstücülük) 20. yy.ın başlarında Avrupa’da ortaya çıkan bir sanat akımıdır. Şair ve ressamlar I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım karşısında, dehşete kapılmış, akılcı tutuma karşı tavır alarak, bilinç dışının düşsel dünyasına yönelmeye başlamışlardı. 1924’te yayımladıkları Gerçeküstücülük Bildirgesi’nde düşüncenin aklın denetimi olmadan ve ahlâk gibi engelleri hiçe sayarak, ortaya konmasını savundular. Yapıtlarında nesneleri alışılmamış biçimlerde betimleyen Gerçeküstücü sanatçılar, çoğunlukla düşlerin gizli dünyasını dile getirmeye alıştılar. Bazen de nesneleri kendi doğal ortamlarından çıkartarak şaşırtıcı, düşsel bir ortama taşıdılar. Sergi Hakkında Sergi, 20 Eylül 2008- 20 Ocak 2009 tarihleri arasında pazartesi hariç her gün, 10.0018.00 saatleri arasında gezilebilecek. Ramazan Bayramı’nın ilk günü (30 Eylül 2008) ve Kurban Bayramı’nın ilk günü (8 Aralık 2008) ile 1 Ocak 2009 tarihinde kapalı olacak. Dali sergisi Sakıp Sabancı Müzesi Sakıp Sabancı Caddesi No:2 Emirgan adresinde ziyaret edilebilir. Bilet fiyatları Tam: 10 YTL, Grup: 7 YTL ve Öğrenci 3 YTL’dir. 65 yaşın üstündeki sanatseverlerin de sergiyi gezmek için 3 YTL ödemeleri gerekmektedir. SSM’de, Gala-Salvador Dali Vakfı’nın işbirliğiyle hazırlanan hediyelik eşya bölümünde dudaklı çantadan kahve fincanına, kalem, silgi, defter gibi kırtasiye malzemelerinden çocuk boyama kitabına ve tişörte uzanan, yaklaşık 21.000 adet ürün bulunmaktadır. Telefon (0212) 277 2200 21 Knidos'lu Afrodit'in belirişi © Salvador Dali, Fundació Gala-Salvador Dalí, Vegap, Figueres 2007 1981 Tuval üzerine yağlıboya, 140x95 cm Gala-Salvador Dalí Vakfı, NI 0258 Kürelerin uyumu. Tek öğede stereoskopik çalışma © Salvador Dali, Fundació Gala-Salvador Dalí, Vegap, Figueres 2007 1979 Tuval üzerine yağlıboya, 100 x 100 cm Gala-Salvador Dalí Vakfı, NI 0249 Napolyon'un hamile kadına dönüştürülmüş burnu gölgesini özgün yıkıntıların arasında hüzünle dolaştırıyor © Salvador Dali, Fundació Gala-Salvador Dalí, Vegap, Figueres 2007 1945 Tuval üzerine yağlıboya, 51 x 65,5 cm Gala-Salvador Dalí Vakfı, NI 0378 Çılgın Tristan (II. Perde) için arka perde projesi © Salvador Dali, Fundació Gala-Salvador Dalí, Vegap, Figueres 2007 1944 Tuval üzerine yağlıboya, 60 x 96 cm Gala-Salvador Dalí Vakfı, NI 0046 20 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 çekmeye fotoğrafbaşlıyoruz “Bir deliyle aramda tek bir fark var: Ben deli değilim!” 20.yüzyılın en önemli sanatçılarından biri olan İspanyol ressam Salvador Dali 20 Eylül 2008- 20 Ocak 2009 tarihleri arasında ”İstanbul’da Bir Sürrealist: Salvador Dali” sloganıyla Emirgan’da bulunan Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’ne (SSM) konuk oluyor. Kapsamlı bir retrospektif (dünden bugüne) niteliğini taşıyan sergide yağlı boya tablolar, çizimler ve grafiklerden oluşan 270 eserin yanı sıra el yazmaları, fotoğraflar ve çeşitli dokümanlar da yer alıyor. GalaSalvador Dali Vakfı'nın işbirliğiyle açılan bu sergi İspanya dışına çıkan geniş çaplı ilk Dali sergisi olma özelliğini taşıyor Neşe Şen Neden Dali? SSM Müdürü Nazan Ölçer Rodin ve Picasso’dan sonra Türkiye’ye getirmek için neden Dali’yi seçtiklerini şöyle açıklıyor: “Gerçeküstücülüğün Türk Plastik Sanatları’nda pek yeri yok. Sözlü edebiyatta çok zengin bir masal dünyamız, çok zengin hayallere dayanan bir şiir dünyamız var. Bunu başka kanallara da yayabilirsiniz ama Türk Plastik Sanatları’nda batı sanatının tanıdığı gibi bir gerçeküstücülük yok. Sadece kendi içimize kapanıp, kendi geçmişimiz ve sanatımızla övünmekle yetinmeyip dünyanın başka yerlerindeki en az bizimkisi kadar önemli kültür sanat olaylarının da farkındalığına sahip olmamız gerekir. Bunun yanı sıra Salvador Dali ressamlığının dışında pek çok farklı alanda ürün vermiş; yazarlık, fotoğrafçılık, heykeltıraşlık yapmış; sahne ve kostüm tasarımından film yönetmenliğine uzanmış; ayrıca matematik, fizik, astronomi ve tıpla, DNA konusuyla yakından ilgilenmiş ve bunu eserlerine yansıtmış bir sanatçıdır.” Sergi Kapsamı Dali, kendi eserlerini sergilemek için İspanya’da bir tiyatro binasını seçmiştir. Bu bina yani ‘Dali Tiyatro Müzesi’ Barcelona’dan trenle yaklaşık 3 saat mesafede, sanatçının doğduğu Figueres şehrindedir. Sergi küratörü Montse Aguer Teixido serginin SSM’deki yerleşiminde Dali Tiyatro Müzesinin atmosferini yansıtmaya çalışmıştır. Bu sergide sanatçının ilk dönem eserlerinden Michalengelo’ya gönderme yaptığı son dönem eserlerine kadar pek çok eseri görülebilir. Toplam 385 parça eserden oluşan sergide 33 resim, 113 çizim, 111 gravür ve 12 litografi’ye ek olarak sanatçının el yazıları, defterleri, mektupları gibi pek çok belgeye yer verilmiştir. Sergi, Dali’nin detaylı biyografisi ve yaşadığı dönem boyunca dünyada meydana gelen büyük olayların anlatımıyla başlıyor. Aile fertlerine ait fotoğraflar ile çocukluk fotoğraflarının yer aldığı sergide, Dali’nin ilk gençlik yıllarına ait, ailesini ve yaşadığı yeri resmettiği çizimler, öğrencilik yılları, ünlü sanatçılarla geçen gençlik yılları ve nihayetinde Andre Breton’la başlayan sürrealizmle tanışması ve sonrasında verdiği eserler bulunuyor. Serginin alt başlıkları Dali’nin ilham perisi ve hayat arkadaşı Gala ile ilişkisi, Paris’teki dönemi, Freud ile buluşması, New York dönemi, klasizme dönüşüve bilim tutkusu olarak da özetlenebilir. Dali’nin hayatında resimle birlikte yazı, sanatsal sinema dünyası ve illüstrasyon dönemi de büyük yer kaplamaktadır. Ayrıca bunlardan çok farklı olarak sanatçı, Parisli modacılarla çalışmış, şapka ve ayakkabı modelleri çizmiş, sahne sanatlarından meşhur bestecilerin bazı operaların veya balelerin kostümlerini ve tasarımlarını yapmıştır. Sergi, sanatçının bütün bu çok yönlülüğünü yansıtmayı amaçlamaktadır. Sergide uzun diziler de yer almaktadır. Örneğin; ‘Don Kişot’ dizileri, ‘Gizli Yaşam’la ilgili uzun bir dizi ve ‘Ölümsüzlüğün Sırları’ adlı dizi de sergilenen eserler arasındadır. Sergide Dali’nin çoğunluğu Fransızca (ilk gençliğindekiler İspanyolca ve Katalanca yazılmış) not defterleri bulunuyor. Dalí çok çalkantılı bir yüzyıl içinde doğup büyümüş ve hayatı da bu ortam içinde son bulmuştur. Her sanatçıyı yaşadığı iklim belirler, onun hamurunu yaşadığı tarih yoğurur düsturundan yola çıkarak Dalí’nin yaşamına büyük etkisi olan bu çalkantılı yüzyılın tarihi verileri de serginin arka planında yer almaktadır. Ayrıca sergi, film gösterimi ve konferans gibi etkinliklerle de daha kolay anlaşılır hale getirilmiştir. Sergi kapsamında yetişkinlere ve çocuklara yönelik atölye çalışmaları düzenlenmektedir. Salvador Dali Kimdir? Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí y Domènech, kısaca Salvador Dali, 11 Mayıs 1904′de İspanya’nın bir köyünde doğdu. Dali’ye kendisi doğmadan önce ölen 3 yaşındaki abisi ‘Salvador’un adı verildi, çünkü Salvador Dali ‘ikame’ bir çocuk olarak doğmuştu (Psikolojide ‘ikame’ ya da ‘yerine konan’ çocuk tanımı, çocuklarının ölümünden sonra onun boşluğunu doldurmak amacıyla dünyaya getirilen çocuk için kullanılır). Dali ağabeyinin ölümünden 9 ay 10 gün sonra dünyaya gelmiştir. Yani bunun anlamı ağabeyi öldüğünde Dali'nin doğumuna neden olacak cinsel ilişki gerçekleşmiştir ve Dali, yas tutan bir aileye katıldığından, ruhsal gereksinimlerine yeterli yanıt alamamıştır. M. Cansın Özden rkadaşlarımdan birileri bir sabah uyanıyorlar ve o günden itibaren fotoğraf çekmeye başlamaları gerektiğini hissediyorlar. Eğer siz de yakın zamanda böyle bir sabah geçirdiyseniz ve etrafınızda sizlerle naçizane birkaç satır bilgisini paylaşacak birilerine ihtiyaç duyduysanız bu yazı sizin için yazılmış demektir. Öncelikle bir noktanın altı çizilmeli, bu yazı fotoğraf çekmeyi öğrenmek isteyenler için yazıldı, fotoğrafçı gibi görünmek isteyenler için değil… Ne yazık ki hergün sokaklarda ve internette gezerken donanıma çok fazla önem veren ve kocaman lenslere sahip çok pahalı fotoğraf ekipmanlarına, onları kullanabilmek için gerekli önbilgiye zerre kadar sahip olmadan dünyanın parasını yatırmış sözde fotoğrafçılarla karşılaşıyoruz. Fotoğraf sanatı bu değil… Olmamalı da… Fikrimi soran arkadaşlarıma önce ucuz bir kompakt dijital makina ile başlamalarını tavsiye ediyorum. Kompakt makinalar, hafif olmaları sayesinde, sizi fazla yormadan yanınızda gezdirebileceğiniz ve kafa karıştıracak kadar çok özelliği olmayan makinalardır. Bunlarla bir önceki sayıda bahsettiğimiz, filmin veya fotoğraf makinası sensörünün üzerine yansıyan ışığı denetlememizi sağlayan ISO, diyafram ve enstantane’nin doğru kullanımını öğrenmenin yanında fotoğrafın yapısını oluşturan kompozisyon bilgisi üzerine çalışmalar yapabilirsiniz. Kötü bir kompozisyona sahip bir fotoğrafı dünyanın en kaliteli fotoğraf makinesi ile A Dali için cinsellik ölümle ilişkilidir Yaşamının birinci yılındaki gelişimsel süreci aksamış, kendisine ait olmayan daha önceden dokunmuş bir kimliğe bürünmek zorunda kalmak, kendilik algısının gelişimini örselemiş ve ergenlik döneminde de yoğun biçimde hissettiği değersizlik duyguları gelişmiştir. Bu nedenlerden dolayı Dali dokunmayı ve dokunulmayı sevmez. ‘Great Masturbator’ kitabında da anlattığı gibi cinsel ilişkiye girmez, sadece mastürbasyon yapar ve böylece kimsenin ölümüne neden olmaz, kendisi de ölmez. Dali için cinsellik hep ölümle ilişkilidir. Anılarında ve resimlerinde cinsellikle ölümün ilişkilendirildiğini kanıtlayan temalar sık sık karşımıza çıkar. Dali, hayatı boyunca ölen kardeşiyle farklı karakterlere sahip olduklarını kanıtlamaya çalışmıştır. Ailesinin dikkatini çekebilmek için çocukluğunda sık sık histeri krizlerine girmiştir. Dali, dikkat çekmek amacıyla 10 yaşında kendi resmini yapmış ve bu resme ‘Hasta Çocuk’ adını vermiştir. Daha sonraki yıllarda Stefan Zweig’ın onu Sigmund Freud’la tanıştırmasıyla birlikte Dali’nin hayatında büyük değişiklikler gözlenmiştir. Resme olan ilgisi artmış, daha uyumlu bir insan haline gelmiştir. Dali’nin görünümünde de değişiklikler olmuştur. Uzun saçlarını kısaltmış, biryantinlemiş, spor kıyafetler giymeye başlamış ve gülmeyen bir ifade yüzüne egemen olmuştur. Böylelikle kardeşinden farklı bir insan olduğuna kendisini inandırmıştır. 1914'te annesinin desteğiyle özel bir resim okuluna yazılan Dali, 1919'da Figueres Belediye Tiyatrosu'nda ilk sergisini açtı. 1922'de Madrid'e taşınan ve buradaki San Fernando Güzel Sanatlar Okulu'na yazılan Dali, ilk eserlerinde Kübizm ve Dadaizm etkileri gösterdi. Fransa ve İsviçre kökenli olan bu yeni akımlar, o sıralar Madrid'de pek yaygın 13 Kompakt Makina bile çekseniz iyi bir çalışma ortaya koyamazsınız. Ama ucuz bir kompakt makine ile çekilmiş muhteşem fotoğraflara her gün rastlıyoruz… Fotoğraf çeken bir çok arkadaşım çalışmalarına Zenit marka nispeten ucuz analog fotoğraf makinalarıyla başlamışlar. Ama aynı zamanda bu makinalardan almış ancak nasıl kullanacağını çözemediği için fotoğraf çekmeye devam etmemiş pek çok arkadaşım da var. İşte bu yüzden bir analog makina yerine bir dijital makina tavsiye ediliyor başlama aşamasında olanlara. Dijital makina, yaptığınız denemenin sonucunu derhal görebilmenizi sağlar ve bu sayede kısa zamanda ilerleme kaydedebilirsiniz… Fotoğrafın Dili, Kompozisyon… Öğrenilecek diğer bir konu da fotoğrafın dilidir. Evet, fotoğraflar bir şeyler anlatır… Ve bu dili öğrenmeye çalışmadan deklanşöre basmak, bilmediğimiz bir dildeki bir şarkının nakaratını tekrar etmeye çalışmak gibidir… Bu nakarattaki kelimelerin nasıl dilbilgisi kurallarıyla ve ne anlamlar ifade ederek bir araya geldiğini bilmeden o dilde kendimizi ifade edemeyiz. Kendini iyi ifade eden bir fotoğraf da ancak fotoğrafın dilini iyi kullanabilen bir fotoğrafçı tarafından çekilebilir. Fotoğrafın en önemli öğesi olan kompozisyon bilgisi üzerine kitaplar okumanız tavsiye edilir. Homer Kitabevi’nden çıkmış Tom Grill ve Mark Scanlon tarafından yazılıp Nedim Sipahi tarafından dilimize çevrilmiş “Fotoğrafta Kompozisyon” başlangıç seviyesi için oldukça başarılı bir kitaptır. Kompozisyon bilginiz arttıkça izlediğiniz fotoğrafları daha iyi anlamaya başlayacaksınız. Fotoğrafçının onlarla ifade etmeye çalıştıklarına daha iyi anlam vereceksiniz. Yerli Ustalardan Öğrenmek Lazım Yerli ustalardan başlayarak büyük fotoğrafçıların çalışmalarını izlemek de yine sizleri çok geliştirecektir . Yerli ustaları izlemenin tavsiye edilmesinin altında şöyle bir sebep yatıyor: bu ustalar çok başarılı kompozisyonları muhteşem renkler, gelişmiş teknikler ve genel kültürleriyle yoğrulan bir estetik anlayışı ile ortaya koyabildikleri için ustadırlar ve onlar sizin hergün önünden geçtiğiniz bir sokağı, önemsemediğiniz bir binayı veya bir insanı sizin görmeye alışkın olduğunuzun çok dışındaki bir üslupla fotoğraflarına yansıtırlar. Sizin farketmediklerinizi onlar farkedebildiği için onların usta olduklarını gördüğünüzde fotoğraf sanatının uzun ve zorlu yolundaki sisler aydınlanmaya başlar. Daha samimi bir dille şöyle diyelim, ‘iyi fotoğraflar çekebilmek için kaç fırın ekmek yemeniz gerektiği’nin farkına varırsınız. Bunun farkına vardıkDSLR Makina tan çok kısa bir süre sonra siz de makinanızda öğrendiğiniz için de bu çevrenize farklı gözlerle bakmaya başlayafotoğraf makinaları size o kadar da karcaksınız. Kim bilir hergün etrafımızda ne maşık gelmeyecekler. muhteşem konular biraraya geliyor bir SLR’ler, farklı odak uzaklığına sahip düşünsenize ve biz onların farkına varıp lensleri kullanmanıza izin verirler. Yüksek da deklanşöre basamadığımız için ziyan bir tepeden tek bir kare ile İstanbul’un oluyorlar… yarısını fotoğraflayabilecek bir geniş açı objektifle veya birkaç km ileride zıplayan İleri Fotoğrafçılık bir yunusu kadraja sığdıracak bir teleobBu olan bitenin farkına varmaya ve jektifle çalışmalar yapabilirsiniz. Optik filtkendinizi fotoğraflarınızla ifade edebilmereler kullanarak farklı renk ve görüntü ye başladıktan sonra bazı sıkıntılar yaşayaetkileri yakalayabilirsiniz. Makro objektifcaksınız. Çünkü kompakt makinanızla bir lerle çıplak gözle göremeyeceğiniz detaytakım şeyleri ifade edemediğinizi fark edeları gözler önüne serebilir, braketleme ceksiniz. Örneğin netliğin kompozisyonda metodu kullanarak HDR yöntemiyle ISO, dilediğiniz bir konu üzerinde olmasını enstantane ve diyaframı kullanarak tek bir arzu edeceksiniz ancak makinanız buna fotoğrafta ulaşamayacağınız hoş sonuçlar izin vermeyecek ve en yakındaki nesneye elde edebilirsiniz. odaklanacak. Veya diyeceksiniz ki ‘ah Kısaca özetlersek; bizler bilginin önemikeşke şu çocuğa, ona fark ettirmeden biraz nin farkında olan üniversite öğrencileriyiz. daha yaklaşabilseydim’ veya tam tersi Fotoğrafta da hayatın bu kuralı geçerliliği‘keşke şu kapıyı bu uzaklıktan ni koruyor. Önce okumalı, sormalı, öğrenfotoğraflarken üstteki penceredeki çiçeği meliyiz. Sonra gerektiği kadar para harcade kadraja dahil edebilmemin bir yolu malı ve deklanşöre basmalıyız… Kendini olsaydı.’ İşte böyle ihtiyaçlar duymaya estetik ve kompozisyon alanında iyi başladığınızda bir SLR makineye (single yetiştirmiş herhangi biri ucuz makinalarla lens refleks) veya DSLR (dijital single lens da başarılı fotoğraflar çekebilir. Ama refleks) makinaya ihtiyaç duymaya kendimizi bu bilgiyle donatmadan optik başlamışsınız demektir. Fotoğrafı ve elektronik harikası bir şaheserle bile iyi denetleyen bir çok özelliği zaten önceki işler çıkarabilmeyi ummamamız gerekir. çalışmalarınızda kullandığınız kompakt Oske Cher Düş ve Gerçeğin Çelişkisi Makine: NIKON D70s Enstantane : 1/3200 Diyafram: f/11.0 Odak Uzaklığı: 80 mm Makina: Nikon D70S Enstantane: 1/500 Diyafram: f/4.5 ISO: 200 Bu çekimde amacımız aslında İTÜ Göleti’nden sabahın erken saatlerinde yükselen buharı kullanmaktı... Sabah göletteki dumanları bir fotoğraf karesinde önplana çıkarabilecek çekimler yapamadık, belki de sinema için daha uygun bir görüntüydü. Fakat oradaki bir karahindiba bize farklı bir fikir verdi ve güneşe karşı yaptığımız bu çekim, hızlı enstantanesi sayesinde zarif modelimin ve çiçeğin formunu hoş bir silüet şeklinde ortaya koydu. Çekimi yaparken seçtiğim beyaz ayarı sayesinde de bir dijital müdehaleye gerek kalmadan fotoğraf masalsı bir arkaplan rengine sahip oldu. 4.Levent’te çalışmasına kısa bir mola vermiş bu çöpçüyü görünce fotoğraf makinem yanımda olduğu için kendimi çok şanslı hissetmiştim. Çöpçünün kovasının rengi ile sırtını yasladığı duvardaki resimdeki ağaçlar çok önemli bir bağlantı sağlıyordu. Süpürge ve faraşın sapı resimdeki agaçların gövdeleriyle çok benzer çizgiler çiziyordu. Gözüm bir resme, bir çöpçünün malzemelerine bir de üzerindeki parlak renklerde üniforması olan çöpçüye gidiyordu. Çöpçünün elindeki yarım ekmeği tutuşu ve oturuşu ise çok duygusal bir hava oluşturuyordu. Kendisinden izin alarak fotoğrafını çekmeye başladım. Ancak ilgisinin benden uzaklaşması ve ekmeğine dönmesi için birkaç dakika geçmesi gerekti ve sonunda bu pozu yakaladım. 14 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 BU SAYFALAR BİR PDR Merkezi ve ARIYORUM SİZDİR! TİDİR ve TABİ Kİ ÜCRET HİZME ana; b n tu tu e s y le y ö , m u r Düşüyo beni! n tu tu e s y le y ö , m u r o düşüy hazırlayan Cem jik danışman Demirbaş, psikolo İTÜ Psikolojik Danışma ve Rehberlik Merkezi TÜ Yabancı Diller Yüksek Okulu bünyesinde yer alan İTÜ PDR, araştıran, sorgulayan ve farkına varan öğrenciler yetiştirmeyi amaçlamış bir öğrenci hizmet birimidir. Amaçları arasında öğrencileri, sosyal yetenekleri gelişmiş, amaçlarını belirlemiş ve onlara ulaşabilmek için çalışan birer birey haline getirmek de bulunuyor. PDR tarafından verilen ‘bireysel danışma hizmeti’ arkadaşlık kurmakta zorluk çeken; kendine güven veya aşırı heyecan sorunu yaşayan; uyum güçlüğü çeken; motivasyon eksikliği vb. sorunları olan öğrencilere sağlanan bir hizmettir. Bu hizmet öğrencilerin kendilerini daha iyi tanımalarına ve günlük yaşamlarında karşılaştıkları sorunlarla daha kolay baş edebilmelerine yardımcı olur. İTÜ PDR, grup çalışmalarıyla da öğrencilerin sıkıntılarını aşmakta yardımcı oluyor. Etkili İletişim, Sınav Kaygısıyla Başa Çıkma ve Atılganlık Eğitimi başlıklı grup çalışmaları PDR’nin şu an uygulamakta olduğu hizmetlerden. PDR Merkezi Nuran Baykal (koordinatör) ve Cem Demirbaş (uzman) tarafından yürütülüyor. PDR Merkezine haftaiçi her gün 09.00-17.00 saatleri arasında başvurabilirsiniz. Tamamen ücretsiz olan bu merkez Maçka Yabancı Diller Yüksek Okulu binası giriş katında, G2 numaralı odada. (0212) 2931300-2169 [email protected] [email protected] ‘Yeni’ye başlamak, ‘Yeni’yi yaşamak Sabahına uyandığımız her gün, kapıda bekleyen değişimi ve ‘yeni’yi hayatımıza misafir eder. Bunu görmek ve kanıksamak için sadece etrafımıza bakmak, nelerin nasılda inanılmaz bir hızla değiştiğini izlemek bile yeter de artar. Kendi yaşamımızı, hatta dünümüzü anımsamak, olanca hızla aslında içinde yüzdüğümüz değişim denizinin ta kendisi olduğumuzu anlamamızı sağlar. Değişenleri not almak bile imkansızdır. Ya ‘yeni’ye ne demeli! Amansız bir şekilde karşımızda, hayatımızda bitiveren yenilere. Sıradanlığımızın bizi çürüten sığlığında kaybolan milyonlarca insan var. Her şey aynı, her şey aynı sırayla ilerler, aynı sokaklar, aynı kaldırımlar, aynı yüzler, beynimizde gelenekselleşmiş düşünce kalıpları, hep o aynı genellemeler, bizi varedenler sandığımız sıradanlıklarımız. ‘Yeni’yi ve değişimi elimizin tersiyle itme cüreti, reddetmeyi kolay yol olarak görme aymazlığı... Eski, alıştığımızdır. Aşinalık bizi rahatlatır. Eskinin kucağında, değişimden uzak bir hayat yaşamak kendimize yaptığımız bir ihanettir aslında. İnsan sürekli gelişmeye, mantıklı ve doğru olanı bulmaya kodlanmıştır. Bu felsefeciler, insan bilimciler tarafından ortaya atılmış bir tezden ötededir. Düşünün bir kere. Eğer böyle olmasaydık koca insanlık tarihini nasıl yazabilirdik? Nasıl gelişirdik; şehirler, ülkeler, medeniyetler kurar, nasıl yaşayabilirdik? ‘Yeni’ denilenin ve değişimin zorunluluğu sağlar bunu. Nasıl olur? Nasıl ayak uydururum ki ‘yeni’ye, değişime? Nasıl alışabilirim ki? Ne gerek var ki buna? Durduk yerde, neden kendime eziyet edeyim ki? Ne sağlar ki bana, bunun için emek harcamak? Değişime ayak uydurmak, ‘yeni’yi kabullenmek kolay değil ki! ‘Yeni geldiğinde kapını aç çekinmeden, kontrol sende zaten, korkma.’ İ B u bizim için ‘yeni’ bir şeydi. İlk yazımız ve Arıyorum’daki ilk sesimizdi. “Yeni’ye başlamak ve ‘yeni’yi yaşamak” istedik ki kendi ‘yeni’mizi yazalım. İlk konumuz bu olsun. Her yeni gün aslında yeni bir hayat demek ve inanın ömrümüz ‘yeni’ denilen, karşımıza aniden çıkan süprizler toplamıdır. Başarılı insan mı? Elbette ‘yeni’ olana ayak uyduran, değişimi isteyen ve ‘yeni’ye başlamayı göze alabilen insandır. Yeniler ve değişim, yaşamımızın her anında karşımıza çıkacak. Bizi, alışkın olmadığımız olaylarla, olgularla yüzleştirecek. Doğamız gereği bizi ürküten bir durumdur bu. Ama inanın kaçınılmazdır. Yaşam pratiğimizde binlerce eylem vardır; fazlaca düşünmeden, emek vermeden yaptığımız. Rutinleşmiş, alışılmış olanların yerine ‘yeni’ denileni koymak, her ne kadar değişime açık olsak da bizlerde korku ve kaygı uyandırır. Yapımız mevcut olanı korumak ve ‘yeni’nin önünü kesmek için direnç gösterir, kolayı seçerek, değişimi ve ‘yeni’ olanı reddeder. Değişim ve yenilik… İşte yaşam sırrımızın içinde yattığı ayrılmaz iki kavram. ‘Yeni’ kapımızı çaldığında yahut değişimin ayak seslerini duyduğumuzda içimiz ürperir. Gözardı ettiğiz bir nokta vardır ki, o da insanın zaten değişerek geliştiği ve yaşam serüvenine devam ettiğidir. Korkulan bu değişim ve ‘yeni’ kavramı oysa zaten her an yanıbaşımızda ve her daim, her yeni gün içimizdedir. Bilinen ama üzerinden önemsizce geçilen şu felsefe açılımı kısa yoldan açıklar aslında her şeyi: ‘Değişmeyen tek şey değişimdir.’ Değişmeye, değişimle, gelişimle karşımıza çıkan ‘yeni’ye olan ihtiyacımız, insanlık tarihinin yazılmasına, kurulan medeniyetlere ve en önemlisi hayatta kalmamıza vesile olmuştur. İnsanlığın gelinen noktası yerini değişime borçludur. Kalk ve silkin. Sıradanlığının seni rahatsız eden bunaltıcılığından kurtulmak, kendini tanımak, en güzel serüven olan ‘yaşamın’ başrolünde oynayan bir maceracı olmak için kucakla ‘yeni’yi ve seni her köşede bekleyen ‘değişim’i. Sadece cesaret et ve karşıla seni geliştirecek olanı. Göze al, üşenme, erteleme ve vazgeçme yaşamı yakalamaktan. Unutma her sabah yeni bir hayata atılan adımdır. Gözümüzü açtığımız her yeni gün ‘yeniden doğuş’ sürecimizi başlatır. Bunu sayısız gün yaşarken, değişimden ‘yeni’den kaçınmak niye? Evet, tüm bunlar ve bu gibi, sıradanlığımızın, mantıksız inaçlarımızın temellerini oluşturan olumsuz düşüncelerimiz, gelişim sürecimizin yegane engelleridir. Risk alabilme, kendini değiştirme cüretini gösterebilme, ‘yeni’ kapıyı çaldığında açabilme, kendini yeniden ayarlayabilme, kendi gelişimin için değişmeye cesaret edebilme şüphesiz ki zordur, meşakatli bir iştir bu. Emek ister, dirayet ister, inanç ister. Ama zaten yaşamak bunu gerektirmez mi? Elbette gerektirir. ‘Yaşama Sanatı Uğraşı’ bu dinamikleri içinde barındırır. ‘yeni’yi ve ‘değişim’i reddetmek yaşama sanatımızı sekteye uğratır. ‘Yaşamak; yenilikler kapıyı çaldığında cesaretle açmaktır kapıyı.’ Şimdi bu kapıyı açmak mı kolay, yoksa yine aynı hoş olmayan, bizi gerileten sıradanlıklarımızla yaşamayı tercih etmek mi? Zor olanı seçmek. Başarının da sırrı burada olsa gerek… İçinizdeki devi uyandırmak için yapmanız gereken tek şey inanmak ve güvenmektir kendinize. Sizinle ‘yeni’yi, ‘değişim’i paylaşmaya çalıştık. Yeniden başlamak, yeniyi yaşamak... Umarız sıradanlığınız konusunda, gelişime, değişime olan kaygılı bakış açılarınız hususunda sizleri rahatsız etmeyi başarmışızdır. Oturduğunuz yerde beş dakika bile sizi bu konularda düşünmeye, yaşamınızı şöyle bir gözden geçirmeye tahrik edebildiysek mutlu oluruz. Sıradanlıklarından sıkılıp, sıradan çıkma cüreti gösterebilenlere… Ne yapmalı, ne etmeli öyleyse? Nelere ihtiyacımız var? Cesaret, ama en büyüğünden... Cüret, tabiki değişimden, değişmekten utanmadan... Korkuyu ve kuşkuyu sandıklara kaldırmak. Bilmediklerimiz için bildiklerimizi riske atabilmek. Bize faydası olan her değişime, her ‘yeni’ye merhaba diyebilmek. Sindirebilmek, sırrın değişmekte, yeniyi kabuledebilmekte olduğunu anlamak. Deneyimlerin toplamı olduğunu unutmamak, yaşam denilen denizin. ‘Dur’ diyebilmek sıradanlığa. Hürriyetin, kendin olabilmenin, bir yolu olarak görebilmek değişimi, yeniyi. Hazır olmak her zaman, yaşamın bize sunduğu bilinmezlere. Evet bunlar yapılabilir. Bu güç içinizde. Onu bulup kullanmanızı bekliyor sadece. Neden hala durduğunu bir düşün. Neleri kaçırdığını, tembelliğinin anlamsızlığını düşün. Kalk ve yürekten bir ‘hoş geldin’ de yeni olan, değişik olan her şeye… Bana anlatma sakın Riske girseydin eğer Yola çıksaydın eğer Neler yapardın neler Bana anatma sakın Yelken açsaydın eğer Özgür olsaydın eğer Neler yapardın neler Sen iskeleye bağlı Fırtınalardan yoksun Tatlı rüzgara razı Ben açık denizdeyim Deniz bu belli olmaz Huyunu seveyim… yor. Biz bunu üniversitedeki öğrencilerimize yansıtmamaya çalışıyoruz. Ben 2 hafta önce mezunlarla birlikte oldum Ankara’da. Çok güzel bir toplantı geçirdik orada. Üniversiteye fazla katkı sağlayabilecek mezunları kazanmamız gerekiyor. Bağışlarda da öncelikli hedefim öğrenci yurtlarıdır. Bunu Ankara’daki mezunlarımıza da söyledim. ‘Bu öğrencilere yurt bulamazsam o istenmeyen vakıf yurtlarına gidecekler. Ben yapamazsam siz de destek vermezseniz bunlar devam edecek.’ dedim. Yurt işi için sadece mezunlara bel bağlamış değilim. Üniversite kaynaklarının bir kısmını da buraya yönlendireceğim. Belediye ile de bu konuda görüşmelerde bulunuyoruz. HAVUZ BİNASI PROFESYONELLERE VERİLMELİ İşletilemeyen yerler demiştiniz, havuz binası gibi. İşletmeciye verildiğinde fiyatlara yansıması olumsuz olmayacak mı? Devrederken yapılan anlaşmaya bağlı tabi, üniversitenin elinde. İşveren sizsiniz. Tapusuyla almıyor ki! Şu anda mevcut şekliyle efektif kullanılamıyor. Koskoca havuz binası boş duruyor, stadyum boş duruyor. Bunların gelir sağlaması ve bu gelirlerin doğrudan öğrenciye yönlendirilmesi gerekiyor. Üniversite olarak yapamıyorsak bunu profesyonellere vermemiz gerekiyor. Ben özelleştirme taraftarı değilim. Öğrenci Sosyal Hizmetler birimini kurarak bu duruşumu gösteriyorum. Ancak üniversitenin işletemeyeceği, tamamen profesyonellik gerektiren yerlerin de işletmeye verilmesi gerekir. YERLEŞKELERDE KABLOSUZ AĞ, HER ÖĞRENCİYE UCUZ LAPTOP Bilişimle ilgili projeleriniz var. Kampüsün tamamının kablosuz ağ ile çevrilmesi ve öğrencilerin dizüstü bilgisayara sahip olması için kolaylık sağlanması gibi. Göreve gelir gelmez internet erişim hızı 200 mbps’den 400 mbps’ye çıkarıldı ve hemen hissedildi bu hız. Bu benim bilişimle ilgili genel bakış açımı gösteriyor. Bunlar önümüzdeki yıl için bütçelendiriliyor. Dizüstü bilgisayarlarla ilgili dünyada büyük gelişmeler oluyor; fiyatlarının düşüyor, yeni modeller çıkıyor. Sanırım önümüzdeki yıl bunlarla ilgili önemli çalışmalar yapacağız. Kampanya şeklinde yapmayı düşünüyoruz. Firmalarla anlaşıp İTÜ’ye özel ve çok ucuz bilgisayarlar sağlayacağız. Yani şundan emin olun, baştan söylediğim gibi ekonomik krizi öğrencilere ve ailelerine yansıtmamaya çalışıyorum. SANATTA DA ÖNDE İTÜ İTÜ’nün mühendislik dışında eğitim veren, sanat üreten bölümleriyle ilgili yenilikler yapacağınızı söylediniz. Bu konuda neler yapacaksınız? Konservatuarla MİAM (Müzikte İleri Araştırmalar Merkezi) arasında çok başlılık durumu vardı. MİAM mezunumuz Erol Üçer’in bağışlarıyla kuruldu. Avrupa’nın en iyi 5 stüdyosundan birine sahip. Diğer taraftan konservatuar çok önemli. Dışarıda konservatuar denildiğinde İTÜ geliyor akla. Konservatuara yeni atanan müdür Prof. Dr. Cihat Aşkın uluslararası vizyona sahip, dünyaca tanınan bir insan. Hayatını müziğe vermiş birisi. Cihat beye teslim ettik konservatuarı, iki başlılık kalktı. Çok güzel çalışmalar yapılıyor şimdi. Konservatuarın bir orkestrası yoktu bugüne kadar, inanabiliyor musunuz? Şimdi bu konuda çalışmalara başlandı. İTÜ’DE SPOR VE ÖĞRENCİ KULÜPLERİ Öğrenci kulüplerine yönelik çalışmalarınız olacak mı? Bana ulaşan her sıkıntıya çözüm üretiyorum. Bugüne kadar görüştüğüm kulüpler oldu. Hepsinin ihtiyaçlarını karşıladık. Gerek spor kulüplerine gerekse de kültür sanat kulüplerine her türlü desteği vermek isterim. ATANAN REKTÖR VE TAYYİP ERDOĞAN DAVETİ Hocam sormamış olmayalım. Hem ikinci sıradan atanmanız hem de açılış törenine başbakanı çağırmanız çok eleştiri topladı. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Tabi. Ben üniversite seçimlerinde ikinci oldum. YÖK’te 20 üye var bizim için oy kullanan. O 20 üyenin dokuzu Sezer döneminden gelen üyeler. Oradaki mülakattan sonra yirmi üyenin 17’sinin oyunu aldım ben. Buradaki seçimlerde birinci olan hocamız 2, diğer aday da 1 oy aldı. Eğer yazıldığı gibi bir grubun adayı olmuş alsaydım ya 11 oy alacaktım ya da 9. Üniversite seçimlerinde ikinci olup YÖK’ten 17 oy alan başka kimse yok. Niye 17 oy aldım? Akademik olarak mevcut adaylar içerisinde en güçlü olanı bendim. Üniversitenin sahip olduğu ar-ge bütçesinin beş buçukta biri benim projelerimindir. Yurtdışında master ve doktora yapan tek aday bendim. Benim özgeçmişime bakın lütfen. Tereddüt etmeyeceksiniz. İTÜ rektörünün bilimsel yanının, ar-ge gücünün iyi olması gerekiyor. Demek ki ben kendi altyapımla Ankara’da 17 oy aldım. Başbakan Edoğan’a gelince… Ben Rizeliyim. Rize’de üst düzey toplantılar oluyor, Rizeliler yemeği oluyor, Rizeliler günü oluyor. Bu toplantılarda karşı karşıya geliyoruz. Tayyip Erdoğan hemşerimdir. Onu tanımam kadar doğal bir şey olamaz. Niye çağırdım? Ben bu üniversiteye yapmam gereken çok sözler verdim. Bunlar sadece benim yapabileceğim şeyler değil. Başbakana üniversitenin sorunlarını anlatmak için daha iyi bir fırsat bulamazdım. Üniver- sitemin sorunlarını o gün orada aktardım ve bir dosya halinde de kendisine verdim. Benden özel bir isteği olmadı. Tek söylediği ‘Üniversiteyi ilk 100’e sokarsan Türkiye kazanır’ oldu. Söylediğim rakamlar öyle kolay alınabilecek rakamlar değil. İTÜ’yü başbakanın görmesi gerekiyordu. 235 yıllık üniversite diyorsunuz. Buraya hiç gelmemiş biri ‘koskoca İTÜ, ne ihtiyacı olacak?’ diyor. Ama bakın sorunlar ortada. 21 bin öğrencinin 18 bini yurt sıkıntısı yaşıyor. İstanbul gibi bir yerde 1.500 YTL’den aşağı kira yok neredeyse. Benim Başbakan Erdoğan’ı çağırmamdaki amaç üniversitemdeki sorunları göstermekti. Ben cesur davrandım. Göz boyamak için getirmeyebilirdim. O zaman ‘Başbakan’ı çağırmadı, biz yanılmışız.’ diyecekler miydi? Marmara Üniversitesi Rektörü de çağırmıştı başbakanı. Hatta benden önce davet etmiş. Onu duyunca daha çok ısrar ettim gelmesi için. AÇILIŞTAKİ ÖĞRENCİ GÖZALTILARI Öğrencilerin Erdoğan’a karşı protestoları vardı. Salona öğrenci alınmadı ve dışarıdaki öğrencilerden bir kısmı da gözaltına alındı. Bu törenle de çok tepki topladınız. Polisin müdahelesi bizim dışımızda gerçekleşti. Başbakan’ın gelmesiyle ilgili özel güvenlik önlemleri alındı. Türkiye’deki terör olaylarının da üst düzey olduğu bir ortam olmasından kaynaklı bir uygulamaydı. Yani sizin polislere ‘şu çocuklara müdahale edin’ dediğiniz bir şey değil? Kesinlikle öyle bir şey yok. ÜNİVERSİTELERDE SİYASET VE TÜRBAN Üniversite-siyaset ilişkisi ile ilgili fikirleriniz nelerdir? Mesela türban konusunda rektörlerin tutumu çok tartışıldı. Bu konudaki uygulamalarınız neler olacak? İTÜ’ye kimse dışarıdan dayatma yapamaz. Benim geçmişte yaptıklarım herkes tarafından iyi biliniyor. Seçim öncesinde bu sorular bize soruldu. Onla ilgili 19 verdiğim yanıtlar da bellidir. Seçim öncesinde de sorulduğunda ben karşı olduğumu belirttim. Ama diğer bir kaç Rektör adayına aynı soru sorulduğunda “İTÜ yasalara bağlı bir Üniversitedir, yasalar neyi gerektiriyorsa onu yaparım” gibi cevaplar verilmiştir. Yani türbanlı öğrenci giremez okula? Girebiliyor mu ki? Giriyor, evet. Kapıdan giremiyordur. İzin verilmiyor. Güvenlik görevlileri ile ilgili bu konuyu inceleyeceğim. Peki neden karşısınız türbana? Mesele türban değil aslında. Şimdi Türkiye’nin sorunları farklı. Türkiye’nin sorunları çok. Dünya ekonomik bir krizde. Bu türlü şeylerin siyasi gerginliklere meydan vermesine kimsenin destek olmaması gerekiyor. Bu konuların konuşulmaması gerekiyor. Yoksa özgürlüklere karşı biri değilim. Ama şu ortamda da bunların tartışılması doğru değil. Bu tartışmaların ne türban takanlara ne de bu ülkeye faydası olur. Diğer siyasi konular için de aynı şekilde düşünüyorum. Siyasi gerginliklere meydan verecek konuların konuşulmaması gerekiyor. Yani sizin döneminizde İTÜ siyasete uzak durup bilimle ilgileniyor olacak. Evet. Son olarak İTÜ’nün bütün paydaşlarına; öğretim görevlileri, öğrenciler ve mezunlara ne demek istersiniz? Benim dönemim içerisinde, sonunda demiyorum, gerçekten gurur duyacakları bir üniversite yapacağım bu üniversiteyi. Aidiyet duygusunu en üst sıraya çıkaracağım. Bu mezun ve öğrencilerin üniversitelerine sahip çıkmaları için çok önemlidir. Aidiyet duygusu birinci sırada olmadığı zaman kimsenin ‘mezunlar neden üniversiteyle ilgilenmiyor’ demeye hakkı olmaz. Teknik Üniversite kendini hep birinci görmüştür. Teknik Üniversite, eskiden sınavla öğrenci alan tek üniversiteydi. Teknik Üniversiteye giremeyen tıp fakültelerine gidiyordu. Üniversiteyi tekrar bu seviyelere getireceğiz. 18 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 DEVRİMCİLER GENÇ OLUR ektör Şahin’le ilgili kamuoyunda sürekli konuşulan bir konu da yaşı oldu. ‘42 yaşında rektör olur mu, çok deneyimsiz değil mi, profesör olur olmaz hemen rektörlüğe aday mı olunur?’ gibi sorular çokça soruluyordu. Biz de sorduk. Aldığımız cevapsa bir süre sessiz kalmamızı ve ardından tebessüm etmemizi sağladı: devrimciler genç olur. Rektör Şahin bu yaşların karar almada daha verimli olduğunu söylüyor ve deneyimsiz olmadığını, aksine 1996’dan beri İTÜ yönetiminde bulunduğunu ve bu nedenle İTÜ ile ilgili çok konuda bilgi sahibi olduğunu belirtiyor. Genç yaşta olmasının olumsuz yönleri de olmuyor değil. Rektörlüğe geldikten sonra bir misafirini karşılamak için orta kapıya giden Rektör Şahin’in güvenlik görevlisiyle diyaloğu da bir hayli ilginç olmuş. Misafirini beklerken güvenlik görevlisiyle sohbet etmek istiyor Rektör: R - Merhaba, nasılsınız? - ....? - Rektörüm ben. - Hadi be! - Ee rektörüm! - Dalga geçmeyin ya! Kimliğinizi görebilir miyim? - Kimlik yok ki! Genç yaşta rektör olmaya aday olmak sizi korkutmadı mı? Devrimciler genç olur. İTÜ’de bir devrim yapmaya geldiniz yani? İTÜ’de atılım hedefliyorum. Bunu siz başka şekilde de tanımlayabilirsiniz ama önümüzdeki dönem İTÜ, sadece Türkiye’de değil dünyada konuşulan bir üniversite olacak. Bu yüzden aday oldum. ABET ABET konusunda mevcut uygulamalara devam edecek misiniz? ABET’le ilgili birçok eleştiri de var aslında... ABET’i tabi ki destekliyorum. Nasıl ki Türkiye’nin AB’ye girmesi için gereken kriterler varsa dersler için de böyle kriterler olmalı. ABET de öyledir. ABET’i tekrar canlandıracağım. İNGİLİZCE EĞİTİM İngilizce eğitim sürekli tartışılıyor. Yüzde 30 İngilizce eğitim de fazlaca eleştiri aldı. Yüzde 100 Türkçe olsun diyen de var yüzde 100 İngilizce olsun diyen de? Siz ne düşünüyorsunuz? Rektörlük seçimleri öncesinde de söylemiştim; şu anki lisans programlarımız 1996 yılındaki programlar. Bunların günün gereklerine göre yenilenmesi gerekiyor. Bu kapsamda lisans programlarını yeniden yapılandıracağız ancak yüzde 30 İngilizce’den vazgeçmeyeceğiz. HAZIRLIK BİNASI MASLAK’A GELECEK Adaylık bildirgenizde hazırlık eğitiminin Ayazağa yerleşkesine taşınması konusu var. İngilizce eğitimle ilgili düşündüğünüz değişiklikler neler olacak? Hazırlıktaki öğrencilerin çoğu Anadoludan geliyor. Yabancı Diller Yüksekokulu’nun (YDYO) 3000’e yakın nüfusu var. Bu çok fazla. Üstelik Maçka’da öğrencinin ders dışında gideceği yer yok. Anadolu’dan geldiği için birçok yeri de bilmiyor. Yurt olarak da üniversitenin kapasitesi ortada. Bu çocukları kampüs içindeki yurtlara da çekemiyoruz. O zaman şehre gidiyor veya o istenmeyen gruplar onları belirli yerlere yönlendiriyor. O çocukları tekrar kazanmanız çok zorlaşıyor. YDYO’yu Maslak’a taşımamızdaki amaç bir binayı ordan buraya taşımak değil. Bunun arkasında yatan felsefe, bu çocuklara üniversiteli kültürünü bir an önce aşılamaktır. Maçkayı boşalttıktan sonra orayı nasıl değerlendirmeyi düşünüyorsunuz? Orada İşletme Fakültesi, konservatuar var. Onlar bir şekilde değerlendirir orasını. PROJELER EŞZAMANLI YÜRÜTÜLECEK “İnsana Yatırım” diyorsunuz tanıtım kitapçığınıza. Bunu nasıl tanımlıyorsunuz? İnsana yatırım tüm mekansal sorunlar halledildikten sonra mı yapılacak? Benim projelerimin hepsi aynı anda başlayan projeler. Size bir üniversite teslim edildiği zaman siz o kurumun her şeyini düşünmek zorundasınız. Yapılanmasını, mekansal sorunları, gelişimini, büyümesini planlamak zorundasınız. Bunların hepsi aynı anda başlamalı. Mekan ihtiyacının dışında bir üniversiteyi üniversite yapan göstergeler var. Yayın göstergeleri, ar-ge potansiyeli, bunları zaman geçirmeden, aynı anda başlatmanız gerekiyor. Birini önce başlatayım diğeri sonraya kalsın diye bir mantık olamaz. O yüzden benim başlattığım projelerin hepsi aynı anda başlamıştır. Biri diğeri için ön koşu değildir. AMACIM İTÜ’YÜ HER ALANDA BİR NUMARA YAPMAK İlk 4 yılda Türkiye’de bir numara olmak gibi bir hedefiniz var mı? Benim amacım İTÜ’yü her alanda bir numara yapmak. Ben üç aylık rektör olmama rağmen bunun meyvelerini almaya başladım. Örneğin bizim DPT bütçemiz bu yıl ODTÜ’ ten yüzde 35 daha fazla. İTÜ’nün bütçesi 21.5 trilyondu geçen sene. 2009 yılı için 28,5 trilyona yükselttik. BU YIL BÜTÇE YÜZDE 16 ARTTI Bu kararlı ve ısrarcı tutumunuzda mı kaynaklanıyor? Tabii. Dışarıdan gelecek bütün projeleri rektör bizzat takip etmeli. İstanbul merkezli büyük projeleri, örneğin deprem projelerini bile, Türkiye’nin en büyüğü olan İTÜ İnşaat Fakültesi yerine Ankara’dan başka bir üniversite alıyor. Bu benim hazmedemediğim bir durum. Bakın DPT’de bütçemiz yüzde 35 arttı. ODTÜ’nün genel bütçesi yüzde 12 bizimki yüzde 16 arttı. Ben iki gün Maliye Bakanlığı, 3 gün DPT koridorlarındaydım. Genelde oraya daire başkanı veya en fazla rektör yardımcısı gider. Bir üniversitenin rektörü doğrudan ilgi- lenirse bu işlerle üniversite lehine sonuçlar çabuk alınır. Mesela Ulusal Yüksek Başarımlı Hesaplama Merkezi (UYBHM) 2003 yılında DPT’ye sunulmuş bir projedir. 2004 yılında desteklendi. Projeye bina yapılması için ek ödenek istenmiş. Sonuç olarak 2008’e kadar bu proje başlatılamamış. Bu arada Kıbrıs’ta bir başka üniversite de başvurmuş DPT’ye bu konuda. ULAKBİLİM de başvurmuş. Bu merkezden Türkiye’de bir tane olmasına izin veriliyor. Proje öyle bir noktaya gelmişti ki 25 milyon YTL’lik bütçesini bile kaybediyordu. Benim bizzat yaptığım görüşmeler sonucunda bu iş çözüldü. 15 dakikalık bir iş için bile kalkar Ankara’ya giderim. Telefonla halletmem, bizzat gidip kendim konuşurum. O projeyi öyle bir savundum ki 25 milyon YTL bütçenin üzerine 20 milyon YTL de bina için aldım ve 45 milyon YTL ile proje, ben geldikten sonra başladı. Bu proje tüm Türkiye’ye hizmet edecek çok önemli bir proje. Akıllı binalar yapılacak. Ocak ayında ihale yapacağız ve inşaata başlayacağız. Yine önceki dönemde başlatılan 25 milyon YTL’lik Nanoteknoloji projesi vardı. O proje de yine bina yapılması ile ilgili ek ödenek istemiş. Sonrasında DPT’nin askıya aldığı bir projeydi. Göreve geldikten sonra yaptığım yüzyüze görüşmelerle bu projeyi de tekrar başlattım. Üniversite öğretim üyelerinin ofis malzemesi, bilgisayar gibi ihtiyaçlarını karşılamak için de proje başlattık. İnternet üzerinden bir form hazırladık. Bu formda belirtilen ihtiyaçların büyük kısmını karşılayacağız. 800’e yakın dizüstü veya masaüstü bilgisayar isteği geldi. Bu ihtiyaçlar tamamlanmaya başladı. Bununla birlikte laboratuvarlara 3 milyon YTL kaynak ayırdık. Önümüzdeki yıl içerisinde uzun süreli yurtdışı görevlendirmeleri için de İTÜ Geliştirme Vakfı tarafından 500 bin Dolar kaynak ayrıldı. “İTÜ TEKNOKENTİ 1 MİLYAR DOLAR CİRO YAPABİLİR” Geçen dönem var olan kaynaklar kullanılmıyor muydu? Bu bir öncelik meselesi. Bir önceki yönetim ‘bina yapacağız’ dedi ve bu konuya ağırlık verdi. Daha öncede bahsettiğim gibi her şey pararel olmalı. Öncelikler ar-ge üstüne olmalı. ODTÜ teknokenti 290 milyon dolar ciro yapıyor. İTÜ rektörü ‘ben 1 milyar dolar ciro yapabiliyorum’ diyebilmeliydi. Şu anda Teknokent hedeflenen düzeyin onda birini gerçekleştirmiş durumda. Yeni bir süreç başlattık. Önümüzdeki mart ve nisan aylarında yeni bina için ilk kazmalar vurulacak. Bununla birlikte Florya’daki arazi için de çeşitli teklifler alıyoruz değişik şirketlerden. Maçka’daki otopark arazisinin değerlendirilmesiyle ilgili içinde çeşitli teklifler geliyor. Bunları değerlendiriyoruz. Gerek bina konusu olsun gerek ar-ge konusu, benim bütün projelerim aynı anda başlıyor. Eğer önümüzdeki 4 yılda Teknokentimizi tam kapasiteyle çalıştırabilirsek, İTÜ ekonomik olarak Ankara’ya bağlı olmaktan çıkacaktır. Bizim hedefimiz bunu 2 yılda gerçekleştirmektir, gerçekleşmemesi için de fazla bir neden görmüyorum. MEZUNLARLA İLİŞKİLER VE BAĞIŞLAR Bağışlar konusunda nasıl bir yöntem izleyeceksiniz? Biliyorsunuz Türkiye şu an ekonomik krizde. Bu krizin 2 sene sürmesi bekleni- DUYURU! PDR MERKEZİ ‘SAHİBİNDEN SATILIK YALNIZLIKLAR’ ARIYOR… Önümüzdeki sayıda ele alacağımız konu “yalnızlık”. İstedik ki bu konuyu sizlerle zenginleştirelim. Biz değilmiyiz hep yalnızlıktan dem vuran, acıyla söz eden bu duygudan. Çevremiz yalnızlarla dolu, değil mi? Bize yalnızlığı anlatan fotoğraflarınızı gönderin. En yalnız fotoğrafın sahibine “bir yalnızlık kitabı” hediye edelim. Köşemizde de yayınlayalım fotoğrafınızı. AYIN SORUNU psikoter abi yanıtlıyor Bir sorun yarat, yada varolan bir problemini yaz, başına bir rumuz ekle, aşağıda verilen adrese yolla, sanal ortamlardan, sorunun anında cevaplansın, çözüme kavuşsun; hem bilimsel, hem etiksel ve hem de komiksel olarak. adres: [email protected] HAYAT SİLGİSİ DERSLER İ (Ofisten canlı yayın, rady oterapi) Çok sevdiğim bir atasözü var. PDR merkezine gelen her arkada şla paylaşıyorum bunu. Üzgünlere, çıkmazda olduğu nu, kendini çaresiz hissettiğini söyleyen herkese anlatıyorum bu sözü. Açıklı yorum uzun uzadıya… Bu bir çin atasöz ü. “Bir şeyin çaresi varsa üzülm eyeceksin, çaresi yoksa eğer hiç üzülm eyeceksin.” İnanın aldığım her cevap aynı. -İyi de hocam biz Çinli değiliz ki… Sıkca karşılaştığımız bir sorun varki, değinmemek elde değil. -Hocam ben ders çalışamıyorum , bir türlü beceremiyorum. İlginç aslında, Teknik Ünive rsite’yi kazanan arkadaşların ders çalışam aması. Bu sorunu yaşamaları ilginç. ‘Ne yapıyorsun, nasıl hazırla nıyorsun ders çalışmaya azizim?’ diye soruyo rum. Aldığımız cevap: -Hocam şimdi oturuyorum masaya . Ne bileyim işte kitaplar, notlar felan. Hepsin i diziyorum masaya. Şöyle güzel bir çay demliy orum. Atıyorum güzel bir müzik ya da açıyorum televizyonu... -Eeee paşam? -Ee’si hocam, arkadaşlar arıyor sonra. Müsait olanları çağırıyorum. Gelenler oluyor kırmayıp beni. Çay demleniyor. Arasıra biz de demleniyoruz. Bir sohbet, bir gırgır şamata ... Sorma gitsin. - -Nasıl sormayayım azizim , başka neler yapıyorsunuz ders çalışma başlığı altında?” -Valla hocam ülkede çözülemeyen ne varsa çözüyoruz, kurtarıyoruz ülkeyi bir çırpıda. Vakit ilerliyor. Bir de bilgisayarı açtık mı, hele de bağlandık mı internete, değme gitsin keyfimize. BÜTÜNÜYLE KUŞKUDAYIZ ın Şüphe… Hayatımız şeyden acabaları. Bazen her riz. ve herkesden şüpheleni cimiz. Kaygılarla dolar bilin içten içe Bir kemirgen gibi, bizi n bu duygu, çürüten, yiyip bitire her olan yaşamın içinde var ilir bir kavram için uygulanab e! düşünce yapısıdır. Şüph le Bu köşemizi de sizin istiyoruz. ak rlam hazı ber bera unuzu, kuşk her İçinizde var olan ne varsa hem de hayata dair ruz. istiyo aşın bizimle payl en Bir teyakkuz halindeyk kimden, ruhunuz, siz neden, Oyunların, MSN’lerin ardı arkası kesilmiyor. Yahu zaman nasıl akıp geçiyor , farkına bile varamıyoruz. Çok yoğun olunca zaten zaman su gibi akıp gidiyor. Sabaha karşı, e yoruluyoruz tabi. Evli evine, köylü köyüne. Yatıp uyuyorum. Vallahi ders çalışamıyorum. Sizce ne yapmam lazım bu konuda? Nasıl ders çalışab ilirim hocam?” Bazen şaşırıyoruz. Teknik Ünive rsite’de sosyal bilimci olmanın zorluğ unu yaşıyoruz. Yine de bir iki görüşme sonras ında arkadaşlarda bir farkındalık yaratabiliyoruz. Yeniden masaya oturup, ders çalışır hale geliyorlar… Bazen kendine gereken önemi vermeyen, kendini sevemeyen arkadaşlar geliyor. Uzun uzun anlatıyoruz ne denli öneml i olduklarını. Hayatlarının, sevenleri için ne denli vazgeçilmez olduğunu dile getiriyoruz. Kendilerini sevmelerinin, kendil eriyle barışık olmalarının altını çiziyoruz. ‘Sevin ve kendinize aşık olun hatta. Siz bunu hakediyorsunuz; lütfen yapın bunu. Kendinizi önemseyin!’ diyoru z. Bazen aldığımız cevaplar karşısı nda şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz: -Hocam ne sevmesi, ne kendin e aşık olması! Yapar mıyım hiç böyle bir şeyi? Yok hocam ben kendime aşık felan olamam, seveme m kendimi. Böyle bir riske giremem. -Anlamadım? -Anlamayacak bir şey yok hocam. Ya bu kendim beni aldatırsa, yarı yolda bırakırsa, terkederse beni ansızın? Hadi ben onu sevdim. Ya o beni sevmezse, kendime olan aşkım kanayan bir yaraya dönüşürse? Deli divane gibi koşamam hocam kendimin peşinden. Bu iş olmaz. Sevmeyeyim daha iyi kendimi… Sonra… sonrası bakışıp, patlatı yoruz kahkahayı. Gülüyoruz halimi ze. Eğleniyoruz hayatla. Biriyle gülmek, birini güldü rmek… Daha bir severek çıkıyoruz görüşme odasından kendimizi… Radyomuz herkese açık. Sadec e gelmeniz yeterli ofisimize. Heme n canlı yayın konuğumuz olabilirsiniz. unuz. nasıl şüpheye düşüyors . Arınalım Yazın, dile getirelim mızdan. hep baraber kuşkuları olan“Bütünüyle kuşkuda rum, lara, şüphe ile yaklaşıyo e kuşkunüyl bütü de ben ü çünk … dayım” diyenlere anlar Ruhsal yapışk mekaniği arkadaşlar; Sevgili İTÜ’lü , ’de, derslerde İstanbul’da, İTÜ de, elerde, kantin viz , rde de kampüsle yer her z ayacağını anl , rda rtla sizi yu rinize yapışan, ve her şeyde üze canınızı sıkan ne az olm r olu an, boğ acıtan, in. Ruhumuzu varsa bize ilet niz, olurdu dediği olmasa ne iyi sa var ne en hissi ver kıstırılmışlık laşın. ede, İTÜ’de pay kentte, fakült şik ışan psi Ruhumuza yap lalım. beraber kurtu asalaklardan ar mekaniği anl ışk yap l Ruhsa finali , esi Viz . stir kredisiz bir der Devam eğri değildir. yoktur. Çanı im listesi zet Gö . yoktur zorunluluğu ilen bir tarafından ver boştur. Sizler arak öğrenme şay Ya . stir der ültedir, lar. Labları fak ız tekniğini uygu rdir, yaşadığın file am r, stü kampü eden nuzu rahatsız kentdir. Ruhu imle paylaşın… yapışkanları biz lıkları: Dersin ana baş emet 1, 2, 3 Ruhsal mukav akademisi Ruh filimleri anlar mekaniği Ruhsal yapışk teoremi Psişik oyunlar Hayat silgisi 1, 2, 3 Ömür törpüsü malama Şihir bölge yağ ı toplamı Aşkın iç acılar er nli denkleml Hiç bilinmeye bana; öyleyse tutun ‘Düşüyorum, ni.’ leyse tutun be düşüyorum, öy 15 16 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 17 “Benim dönemimde bu üniversiteden gerçekten gurur duyacaksınız!” MUHAMMED ŞAHİN KİMDİR? yeni yönetim olarak. Belediye ile görüşmelerde bulunuyoruz. O alanda alışveriş merkezi yapılması planlanıyordu. Üniversite kar edecek deniliyordu. Öncelikle yeni rektörlük binasının önünde böyle bir yapının olması çevre açısından hoş değil. Şu anki durumundan 24 metre daha yükselecekti, düşünün. Tabi üniversiteye gelir getirecek bir projeydi ama hesabını yaptım. Şu anda üniversitenin en önemli sorunu oradan gelecek gelir değil. Yurt sorunu var. 21 bin öğrenci var ama yurt kapasitemiz 2 bin 900. Rektörün en büyük görevi bu kapasiteyi artırmak olmalı. Öğrencilerin yüzde 60’ı İstanbul dışından geliyor. Devlet yurt yapmıyor. Öğrenciler de sürekli şikayet edilen o vakıf yurtlarına gidiyorlar. Ben rektör olarak kendi dönemimde bu ihtiyaca cevap verecek yurtları yapmazsam 4 yıl sonra hiçbir şey söylemeye hakkım olmaz. ok konuşuldu, çok tartışıldı, çok merak edildi. Hakkında binbir türlü laflar dolaşmaya başladı. Tartışılan konularla ilgili açıklamalar yapmadı, ‘icraatlarıma bakın’ dedi. Evet, 6 Ağustos 2008’de göreve gelen İTÜ’nün çiçeği burnunda genç Rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin. İki dönemdir rektör adayıyken bu seçimlerde Rektör olmayı başardı. Rektör Şahin’le göreve gelişini, ilk icraatlarını, projelerini, öğrencilere yönelik planladıklarını konuştuk Prof. Şahin, İTÜ’nün şu anki durumundan memnun olmadığını ve birkaç yıl içerisinde somut ilerlemeler katedeceğini ısrarla belirtiyor ve ‘herkesin gurur duyacağı üniversiteyi tekrar oluşturacağım’ diyor. İTÜ’nün yeni rektörü Muhammed Şahin’le birçok konuyu konuştuk ve ilginç yanıtlar aldık. Bu röportaj sizi de şaşırtacak. Ç Fatih Avcı, Gökçe Sezgin, Burak Avcı Rektörle kütüphane gezisi Röportaj yaparken fotoğraf çekilmek için kütüphane civarındaydık. Ani bir fikirle içeri girip röportaja kütüphanedeki öğrencileri dahil etmek istedik, birinci ağızdan sıkıntıları ulaştırsınlar diye. Kütüphanede sorulan sorular ve sıkıntılar uzun yıllardır tartışılan konulardı. Kütüphanenin 24 saat açık olması, yurt ve yemekhane sorunu vs. Bu sıkıntılardan birkaçı bu röportajdan birkaç gün sonra halledildi. Bu tabii öğrencilerin güvenini kazanması açısından Rektöre artı puan getirdi. Öncelikle kütüphane gezisindeki söyleşilerden alıntılar yapmak istiyoruz. Öğrenciler somut ve net çözümler istiyor. Genel olarak yurt ve yemekhane sıkıntılarına ağırlık veriyorlar. (Kütüphanedeki söyleşide bizimle Rektöre soru soran öğrenciler Anıl İbiş, Yazgı Dilem Aker, Ömer Cinpir, Oytun Keçecioğlu) YEMEKHANELER ÇOK KÜÇÜK Öncelikle yemekhane sıkıntımız var uzun yıllardır. Bu konuda neler yapmayı düşünüyorsunuz? Maden Fakültesi karşısında yapılan Öğrenci Evi’nin yemek ihtiyacını karşılamak konusunda katkı sağlayacağını düşünüyorum. Orada da her ihtiyaca yönelik küçük küçük yerlerin olduğu bir konsept olabilir. Bir de bu merkez açılır açılmaz 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi’nin alt katını da yemekhaneye çevirsek nasıl olur, daha iyi olur değil mi? Bununla birlikte yemekhanelere ek bina çalışması yaptık. Sadece buraya değil. Maçka’nın durumu daha kötü. Eski yemekhane de kapatıldı orada. Maçka’da bazı tespitler yapıldı, nasıl genişletileceği ile ilgili. Tabi ilk çözüm sandalye sayılarını artırmak. Bu konu ile ilgili bir alım yapılacak. Göreve geldiğinizde öğle yemeği ücretlerini düşürdünüz ama akşam yemekleri çok pahalı. Öğle yemeğinin 2 katından da fazla. Üstelik menü öğle yemeğini de içeriyor. Fiyat düşürme olasılığı yok mu? Yemek maliyeti geçen yılın fiyatlarına göre 4.5 YTL. Öğle yemekleri Rektörlükçe sübvansiye ediliyor. Sizin ödediğiniz harçlardan karşılanıyor herkes faydalandığı için. Ancak akşam yemekleri için sübvansiye edilemiyor. Ben yine araştırayım indirim yapılabilir mi diye (Bu röportajdan iki gün sonra akşam yemeğine 1 YTL indirim yapıldı) ... Özellikle yurtta kalanlar için başka yemek şansı da yok Maslak’ta. Aslında fiyatların yükselmesi gerekiyor. Türkiye’de ekonomik kriz var, iki sene sürecek. 25 YKr’lik indirimin bize maliyeti 150.000 YTL oluyor. Krizden sonra dışarıda fiyatlar da yükseldi, dolayısıyla yemekhanelere talep arttı. Kantin fiyatları da çok yüksek. Öğrenci Sosyal Hizmetler oluşturuluyor şu an. Kantinleri bu birim yönetecek. Argem işletiyor çoğunu biliyorsunuz. Argem’in sözleşmesi bitince devredilecek. Bu durumda fiyatlarda önemli düşüşler olacak. Argem’le ilgili ne düşünüyorsunuz? Argem’e verilen olanaklar alınacak. Sözleşmesinin büyük kısmı bitti zaten. Ama kapı girişlerini beklemek zorundayız. 2003 yılında Gülsün Sağlamer zamanında 700.000 YTL girdisi vardı bütçeye o kapılardan geçişlerin. Bugün eminim 1.5 trilyondur yıllık. Argem’e verildi ve Argem bunun için 50.000 YTL ödüyor. Daha önceleri o kapılardan gelen gelirin yüzde 90’ı öğrenci burslarına gidiyordu. Ancak Argem zarar ediyor hep. Tabi ki kurulma amacı mantıklıdır. Üniversitede rektör istediği harcamaları yapamıyor. Onun için aracı olarak kullandığı bir şirket kuruyor, kazancı da bursa vereceğim diye. Ama şirket zarar ediyor. Ben İstinye Park’ta balığı, Argem’in işlettiği Petek Kafe’den daha ucuza yiyorum. Ama hep zararda Argem. Zarar eden bir şirketi kapatmaz mısınız? Bu işletmeler üniversitenin bütçesine girecek. Yeni şirket kuracak mısınız? Hayır, yok öyle birşey. Peki Kültürel A.Ş. ile devam edilecek mi? Üzerinde olanlar devam edecek ama yeni bir çalışma yok. Spor tesisleri ile ilgili bir düşüncem var. O tesisler de işletilemiyor. Havuz, stadyum işletilemiyor. Kültürel A.Ş. diğer şirketlerden farklıdır. İTÜ Geliştirme Vakfı altında kurulan bir şirkettir ve rektör oranın başkanıdır. 2004’ten önce Kültürel A.Ş. daha güçlüydü ve bu gücü hem öğrencilere burs olarak veriyordu hem öğretim üyelerine yayın teşviği, yurtdışı harcırağı gibi ödemeler yapıyordu. Bu gücü tekrar hayata geçirmeyi istiyorum. Özellikle bursların artırılması için çok çaba sarfedeceğim. METRO Metro ile ilgili son durum nedir? Ne zaman açılacak? Metro projesinde mevcut yapının üzerine 10.000 metrekarelik bir alan yapılması durumu vardı. O projeyi durdurduk Şu an yurt projesi var mı? Var tabi. Belediyeyle görüşüyoruz. İptal ettiğimiz metro üzerinde inşaa edilecek binaya karşılık yurt yaptıracağım. Kredi Yurtlar Kurumu ile de görüştük. Tabi devlet üniversiteye yurt için bütçe vermiyor. Üniversitenin böyle bir imkanı yok. Bunu bir şekilde halletmemiz lazım. Belki yap-işlet-devret modelinin gelmesi gerekir, fiyatları üniversitenin belirlemesi koşuluyla. En az 6-7 bin kapasiteli yurt sayısına ulaşmamız yani mevcut kapasiteyi ikiye katlamamız gerekiyor. “ASLINDA YURTLAR SÜREKLİ AÇIK OLMALI” Yurtlardan konu açılmışken, yurt saatleri ile ilgili şikayetler oluyor. Eski saatlere göre daha toleranslı bir saat uygulamasını getirdik biz. Haftaiçi 01.00 haftasonu 02.00’a kadar açık yurtlar. Bana kalırsa yurtların 24 saat açık olması lazım, böyle kısıtlama olmaması lazım. Kütüphane 24 saat açık olunca yurtlar da öyle olur herhalde. Kütüphanenin 24 saat açık olması ile ilgili çalışıyoruz. Personel sorunu var. Onunla ilgili hazırlık yapıldı. Finallere yetişecek şekilde kütüphanenin bir bölümü 24 saat açık olacak (Bu röportajdan birkaç gün sonra kütüphane binasının 24 saat açık kalacağı duyuruldu). Kampüste başka marketler olmalı. Vadi yurtlarında kalıyorum ve alışveriş yapacağım yer yok. Peki. “İNGİLİZCE’DEN TAVİZ VERMEK MÜMKÜN DEĞİL” Bölüm derslerinin Türkçe olması daha iyi anlayabilmemiz için. İngilizce eğitim konusunda tavrınız ne olacak yeni dönemde? İngilizce’den taviz vermek mümkün değil. Bazı temel derslerin Türkçe verilmesi ile ilgili yeni bir çalışma yapılacak. Değişik fikirler var, İngilizce derslerin büyük kısmının seçmeli derslerden sağlanması gibi ama bunlar sistemi sulandırmaktır bence. Tamamen Türkçe öğretim görenlerle kıyaslandığında yüzde 30 İngilizce eğitim öğrencilere vizyon katıyor. Bunları gördük. Daha vizyon sahibi daha uluslararası standartlara sahip öğrenci oluyorsunuz. İngilizce size çok şey katıyor. Peki yüzde 100 İngilizce’nin Boğaziçi ve ODTÜ’ye, bize kıyasla avantajı oluyor mu? İngilizce olarak avantajı var ama Teknik Üniversite’nin de bir misyonu var. Boğaziçi ve ODTÜ Amerika destekli kurulan üniversiteler. Onların misyonuyla bizim misyonumuz ayrıdır. Teknik üniversite daha fazla vericidir bu ülke için. Bunun bu şekilde korunması gerekiyor. Türkiyenin her tarafında Teknik Üniversiteliler var. Mesela bir ODTÜ, Boğaziçi mezunu hepsi yurtdışına gidip dönmez genelde. Ama Teknik Üniversiteli öyle değildir. Teknik Üniversiteli dönüyor. Mesela ben 5 sene İngiltere’de kaldım MEB bursuyla. Dönmeden önce bir iş teklifi almıştım; NASA’ya proje üreten bir firmaya. Dedim ki: ‘Bu ülke gelişmekte olan yoksul bir ülke ve 5 sene benim için para harcadı. Bunun karşılığını vermeliyim.’ Teknik Üniversite ruhu bana bunu söyletti. Mezun olduktan sonra göreceksiniz mezunlarımızın birbirine ne kadar bağlı olduklarını. Hem üniversitelerine hem ülkelerine bağlılar. İTÜ NEDEN GERİLEDİ? Sıralamada geçmiş yıllara göre İTÜ’nün beklenenden gerilerde olmasını neye bağlıyorsunuz? Tanıtımı az mı yapıyoruz? Öğrencilerin buraya gelmesi reklamla ilgili değildir. Sayısal göstergelerinize bağlıdır. Makale sayılarınız, projeleriniz. Bu dönem bütün göstergeler yukarı çıkacak. TÜBİTAK ve DPT projelerinde atılım yapacağız. Bu sene ilk defa DPT projelerinde yüzde 35 ile ODTÜ’yü geçtik. DPT bütçemiz 21.5 trilyondan 28.5 trilyona yükseldi. Üniversitenin genel bütçesi yüzde 16 arttı. 2003 yılında başlayan ama faaliyete geçirilemeyen SuperComputing projesi bu yıl 44.9 trilyon ile desteklendi ve çalışmalarına başladı. İbreler lehimize dönmeye başladı. Bu rakamları geri çevirmek ar-ge’deki, makaledeki, teknokentlerdeki başarılara bağlı. En büyük ayak teknokentler. OTOMASYON SORUNU Otomasyonun işleyişi çok kötü. Bu konuda birşey yapacak mısınız? Kayıtlarda yaşanan sorun, daha önceki Banner adlı yazılımdan vazgeçilmesi. Bu yazılımı tekrar sağlayacağız. Kendi yazılımımızı yazmak hem daha masraflı oluyor hem de çok verimli olmuyor. Yazılımı sıfırdan almıyoruz, güncelleme yaptıracağız. Özkaynaklarımızla yapılmaya çalışılan yazılım inovasyon değildir, buluş değildir. İşleyişi görüyorsunuz. Bir de otomasyon binasını eski Rektörük binasına taşıyoruz. Böylece Rektörlükle iletişimi daha sağlam olacak. 1965 yılının Aralık ayında, Rize’de dünyaya gelen Muhammed Şahin, 1987 yılında İTÜ Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisli ği Bölümü’nden birincilikle mezun oldu. 1989’da MEB yurt dışı master ve doktora bursu sınavında birinci oldu. 1991’d e University College Londo n’dan master ve 1994’de University of Newcastle upon Tyne’dan doktora derecelerini aldı ve aynı üniversitede post-doktora çalışması yaptı. 1994 sonunda İTÜ’ye gelen Muhammed Şahin yardım cı doçent olarak göreve başlad ı. 1996 yılında doçent, 2002 yılında da profesör oldu. Avusturya Graz Teknik ve Berlin Teknik’te kısa süreli misavir öğretim üyeliğ i yaptı. 14 SCI ve 1 EI makalesi ile 65 adet uluslararası bildirisi bulun an Prof. Şahin 1994 – 2008 yılları arasında 16 adet TÜBİTAK ve DPT projesi yaptı (Rektör olmadan önceki iki yıla ait yürüttüğü projelerin toplam bütçesi 10 milyon YTL). Prof. Şahin 1994-1996 yılları arasında Araştırma Fonu Raportörü; 1996-2003 yılları arasında Rektör Danışmanı (Araştırma Fonu, Teknokent, Akademik Atama Yükseltmele r, Yurt Dışı Burslu Görevlendirmeler); 19992000 yılları arasında Yaban cı Diller Yüksek Okulu (YDY O) Bölüm Başkan Yardımcısı ve 20012003 yılları arasında YDYO Müdürü; 2000-2003 yılları nda İTÜ DPT İleri Teknolojiler Yüksek Lisans ve Doktora Programlar ı Yürütücüsü; 2002-2004 yılları nda Geomatik Yüksek Lisans ve Doktora Program Yürütücüsü olarak görev yaptı, halen Ölçme Tekniği Anabilim Dalı Başka nı ve Türkiye Deprem Vakfı Genel Sekreteri’dir. Rektör Şahin aynı zamanda 3 adet uluslararası sempozyum yürütücülüğü yapmıştır. 16 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 17 “Benim dönemimde bu üniversiteden gerçekten gurur duyacaksınız!” MUHAMMED ŞAHİN KİMDİR? yeni yönetim olarak. Belediye ile görüşmelerde bulunuyoruz. O alanda alışveriş merkezi yapılması planlanıyordu. Üniversite kar edecek deniliyordu. Öncelikle yeni rektörlük binasının önünde böyle bir yapının olması çevre açısından hoş değil. Şu anki durumundan 24 metre daha yükselecekti, düşünün. Tabi üniversiteye gelir getirecek bir projeydi ama hesabını yaptım. Şu anda üniversitenin en önemli sorunu oradan gelecek gelir değil. Yurt sorunu var. 21 bin öğrenci var ama yurt kapasitemiz 2 bin 900. Rektörün en büyük görevi bu kapasiteyi artırmak olmalı. Öğrencilerin yüzde 60’ı İstanbul dışından geliyor. Devlet yurt yapmıyor. Öğrenciler de sürekli şikayet edilen o vakıf yurtlarına gidiyorlar. Ben rektör olarak kendi dönemimde bu ihtiyaca cevap verecek yurtları yapmazsam 4 yıl sonra hiçbir şey söylemeye hakkım olmaz. ok konuşuldu, çok tartışıldı, çok merak edildi. Hakkında binbir türlü laflar dolaşmaya başladı. Tartışılan konularla ilgili açıklamalar yapmadı, ‘icraatlarıma bakın’ dedi. Evet, 6 Ağustos 2008’de göreve gelen İTÜ’nün çiçeği burnunda genç Rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin. İki dönemdir rektör adayıyken bu seçimlerde Rektör olmayı başardı. Rektör Şahin’le göreve gelişini, ilk icraatlarını, projelerini, öğrencilere yönelik planladıklarını konuştuk Prof. Şahin, İTÜ’nün şu anki durumundan memnun olmadığını ve birkaç yıl içerisinde somut ilerlemeler katedeceğini ısrarla belirtiyor ve ‘herkesin gurur duyacağı üniversiteyi tekrar oluşturacağım’ diyor. İTÜ’nün yeni rektörü Muhammed Şahin’le birçok konuyu konuştuk ve ilginç yanıtlar aldık. Bu röportaj sizi de şaşırtacak. Ç Fatih Avcı, Gökçe Sezgin, Burak Avcı Rektörle kütüphane gezisi Röportaj yaparken fotoğraf çekilmek için kütüphane civarındaydık. Ani bir fikirle içeri girip röportaja kütüphanedeki öğrencileri dahil etmek istedik, birinci ağızdan sıkıntıları ulaştırsınlar diye. Kütüphanede sorulan sorular ve sıkıntılar uzun yıllardır tartışılan konulardı. Kütüphanenin 24 saat açık olması, yurt ve yemekhane sorunu vs. Bu sıkıntılardan birkaçı bu röportajdan birkaç gün sonra halledildi. Bu tabii öğrencilerin güvenini kazanması açısından Rektöre artı puan getirdi. Öncelikle kütüphane gezisindeki söyleşilerden alıntılar yapmak istiyoruz. Öğrenciler somut ve net çözümler istiyor. Genel olarak yurt ve yemekhane sıkıntılarına ağırlık veriyorlar. (Kütüphanedeki söyleşide bizimle Rektöre soru soran öğrenciler Anıl İbiş, Yazgı Dilem Aker, Ömer Cinpir, Oytun Keçecioğlu) YEMEKHANELER ÇOK KÜÇÜK Öncelikle yemekhane sıkıntımız var uzun yıllardır. Bu konuda neler yapmayı düşünüyorsunuz? Maden Fakültesi karşısında yapılan Öğrenci Evi’nin yemek ihtiyacını karşılamak konusunda katkı sağlayacağını düşünüyorum. Orada da her ihtiyaca yönelik küçük küçük yerlerin olduğu bir konsept olabilir. Bir de bu merkez açılır açılmaz 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi’nin alt katını da yemekhaneye çevirsek nasıl olur, daha iyi olur değil mi? Bununla birlikte yemekhanelere ek bina çalışması yaptık. Sadece buraya değil. Maçka’nın durumu daha kötü. Eski yemekhane de kapatıldı orada. Maçka’da bazı tespitler yapıldı, nasıl genişletileceği ile ilgili. Tabi ilk çözüm sandalye sayılarını artırmak. Bu konu ile ilgili bir alım yapılacak. Göreve geldiğinizde öğle yemeği ücretlerini düşürdünüz ama akşam yemekleri çok pahalı. Öğle yemeğinin 2 katından da fazla. Üstelik menü öğle yemeğini de içeriyor. Fiyat düşürme olasılığı yok mu? Yemek maliyeti geçen yılın fiyatlarına göre 4.5 YTL. Öğle yemekleri Rektörlükçe sübvansiye ediliyor. Sizin ödediğiniz harçlardan karşılanıyor herkes faydalandığı için. Ancak akşam yemekleri için sübvansiye edilemiyor. Ben yine araştırayım indirim yapılabilir mi diye (Bu röportajdan iki gün sonra akşam yemeğine 1 YTL indirim yapıldı) ... Özellikle yurtta kalanlar için başka yemek şansı da yok Maslak’ta. Aslında fiyatların yükselmesi gerekiyor. Türkiye’de ekonomik kriz var, iki sene sürecek. 25 YKr’lik indirimin bize maliyeti 150.000 YTL oluyor. Krizden sonra dışarıda fiyatlar da yükseldi, dolayısıyla yemekhanelere talep arttı. Kantin fiyatları da çok yüksek. Öğrenci Sosyal Hizmetler oluşturuluyor şu an. Kantinleri bu birim yönetecek. Argem işletiyor çoğunu biliyorsunuz. Argem’in sözleşmesi bitince devredilecek. Bu durumda fiyatlarda önemli düşüşler olacak. Argem’le ilgili ne düşünüyorsunuz? Argem’e verilen olanaklar alınacak. Sözleşmesinin büyük kısmı bitti zaten. Ama kapı girişlerini beklemek zorundayız. 2003 yılında Gülsün Sağlamer zamanında 700.000 YTL girdisi vardı bütçeye o kapılardan geçişlerin. Bugün eminim 1.5 trilyondur yıllık. Argem’e verildi ve Argem bunun için 50.000 YTL ödüyor. Daha önceleri o kapılardan gelen gelirin yüzde 90’ı öğrenci burslarına gidiyordu. Ancak Argem zarar ediyor hep. Tabi ki kurulma amacı mantıklıdır. Üniversitede rektör istediği harcamaları yapamıyor. Onun için aracı olarak kullandığı bir şirket kuruyor, kazancı da bursa vereceğim diye. Ama şirket zarar ediyor. Ben İstinye Park’ta balığı, Argem’in işlettiği Petek Kafe’den daha ucuza yiyorum. Ama hep zararda Argem. Zarar eden bir şirketi kapatmaz mısınız? Bu işletmeler üniversitenin bütçesine girecek. Yeni şirket kuracak mısınız? Hayır, yok öyle birşey. Peki Kültürel A.Ş. ile devam edilecek mi? Üzerinde olanlar devam edecek ama yeni bir çalışma yok. Spor tesisleri ile ilgili bir düşüncem var. O tesisler de işletilemiyor. Havuz, stadyum işletilemiyor. Kültürel A.Ş. diğer şirketlerden farklıdır. İTÜ Geliştirme Vakfı altında kurulan bir şirkettir ve rektör oranın başkanıdır. 2004’ten önce Kültürel A.Ş. daha güçlüydü ve bu gücü hem öğrencilere burs olarak veriyordu hem öğretim üyelerine yayın teşviği, yurtdışı harcırağı gibi ödemeler yapıyordu. Bu gücü tekrar hayata geçirmeyi istiyorum. Özellikle bursların artırılması için çok çaba sarfedeceğim. METRO Metro ile ilgili son durum nedir? Ne zaman açılacak? Metro projesinde mevcut yapının üzerine 10.000 metrekarelik bir alan yapılması durumu vardı. O projeyi durdurduk Şu an yurt projesi var mı? Var tabi. Belediyeyle görüşüyoruz. İptal ettiğimiz metro üzerinde inşaa edilecek binaya karşılık yurt yaptıracağım. Kredi Yurtlar Kurumu ile de görüştük. Tabi devlet üniversiteye yurt için bütçe vermiyor. Üniversitenin böyle bir imkanı yok. Bunu bir şekilde halletmemiz lazım. Belki yap-işlet-devret modelinin gelmesi gerekir, fiyatları üniversitenin belirlemesi koşuluyla. En az 6-7 bin kapasiteli yurt sayısına ulaşmamız yani mevcut kapasiteyi ikiye katlamamız gerekiyor. “ASLINDA YURTLAR SÜREKLİ AÇIK OLMALI” Yurtlardan konu açılmışken, yurt saatleri ile ilgili şikayetler oluyor. Eski saatlere göre daha toleranslı bir saat uygulamasını getirdik biz. Haftaiçi 01.00 haftasonu 02.00’a kadar açık yurtlar. Bana kalırsa yurtların 24 saat açık olması lazım, böyle kısıtlama olmaması lazım. Kütüphane 24 saat açık olunca yurtlar da öyle olur herhalde. Kütüphanenin 24 saat açık olması ile ilgili çalışıyoruz. Personel sorunu var. Onunla ilgili hazırlık yapıldı. Finallere yetişecek şekilde kütüphanenin bir bölümü 24 saat açık olacak (Bu röportajdan birkaç gün sonra kütüphane binasının 24 saat açık kalacağı duyuruldu). Kampüste başka marketler olmalı. Vadi yurtlarında kalıyorum ve alışveriş yapacağım yer yok. Peki. “İNGİLİZCE’DEN TAVİZ VERMEK MÜMKÜN DEĞİL” Bölüm derslerinin Türkçe olması daha iyi anlayabilmemiz için. İngilizce eğitim konusunda tavrınız ne olacak yeni dönemde? İngilizce’den taviz vermek mümkün değil. Bazı temel derslerin Türkçe verilmesi ile ilgili yeni bir çalışma yapılacak. Değişik fikirler var, İngilizce derslerin büyük kısmının seçmeli derslerden sağlanması gibi ama bunlar sistemi sulandırmaktır bence. Tamamen Türkçe öğretim görenlerle kıyaslandığında yüzde 30 İngilizce eğitim öğrencilere vizyon katıyor. Bunları gördük. Daha vizyon sahibi daha uluslararası standartlara sahip öğrenci oluyorsunuz. İngilizce size çok şey katıyor. Peki yüzde 100 İngilizce’nin Boğaziçi ve ODTÜ’ye, bize kıyasla avantajı oluyor mu? İngilizce olarak avantajı var ama Teknik Üniversite’nin de bir misyonu var. Boğaziçi ve ODTÜ Amerika destekli kurulan üniversiteler. Onların misyonuyla bizim misyonumuz ayrıdır. Teknik üniversite daha fazla vericidir bu ülke için. Bunun bu şekilde korunması gerekiyor. Türkiyenin her tarafında Teknik Üniversiteliler var. Mesela bir ODTÜ, Boğaziçi mezunu hepsi yurtdışına gidip dönmez genelde. Ama Teknik Üniversiteli öyle değildir. Teknik Üniversiteli dönüyor. Mesela ben 5 sene İngiltere’de kaldım MEB bursuyla. Dönmeden önce bir iş teklifi almıştım; NASA’ya proje üreten bir firmaya. Dedim ki: ‘Bu ülke gelişmekte olan yoksul bir ülke ve 5 sene benim için para harcadı. Bunun karşılığını vermeliyim.’ Teknik Üniversite ruhu bana bunu söyletti. Mezun olduktan sonra göreceksiniz mezunlarımızın birbirine ne kadar bağlı olduklarını. Hem üniversitelerine hem ülkelerine bağlılar. İTÜ NEDEN GERİLEDİ? Sıralamada geçmiş yıllara göre İTÜ’nün beklenenden gerilerde olmasını neye bağlıyorsunuz? Tanıtımı az mı yapıyoruz? Öğrencilerin buraya gelmesi reklamla ilgili değildir. Sayısal göstergelerinize bağlıdır. Makale sayılarınız, projeleriniz. Bu dönem bütün göstergeler yukarı çıkacak. TÜBİTAK ve DPT projelerinde atılım yapacağız. Bu sene ilk defa DPT projelerinde yüzde 35 ile ODTÜ’yü geçtik. DPT bütçemiz 21.5 trilyondan 28.5 trilyona yükseldi. Üniversitenin genel bütçesi yüzde 16 arttı. 2003 yılında başlayan ama faaliyete geçirilemeyen SuperComputing projesi bu yıl 44.9 trilyon ile desteklendi ve çalışmalarına başladı. İbreler lehimize dönmeye başladı. Bu rakamları geri çevirmek ar-ge’deki, makaledeki, teknokentlerdeki başarılara bağlı. En büyük ayak teknokentler. OTOMASYON SORUNU Otomasyonun işleyişi çok kötü. Bu konuda birşey yapacak mısınız? Kayıtlarda yaşanan sorun, daha önceki Banner adlı yazılımdan vazgeçilmesi. Bu yazılımı tekrar sağlayacağız. Kendi yazılımımızı yazmak hem daha masraflı oluyor hem de çok verimli olmuyor. Yazılımı sıfırdan almıyoruz, güncelleme yaptıracağız. Özkaynaklarımızla yapılmaya çalışılan yazılım inovasyon değildir, buluş değildir. İşleyişi görüyorsunuz. Bir de otomasyon binasını eski Rektörük binasına taşıyoruz. Böylece Rektörlükle iletişimi daha sağlam olacak. 1965 yılının Aralık ayında, Rize’de dünyaya gelen Muhammed Şahin, 1987 yılında İTÜ Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisli ği Bölümü’nden birincilikle mezun oldu. 1989’da MEB yurt dışı master ve doktora bursu sınavında birinci oldu. 1991’d e University College Londo n’dan master ve 1994’de University of Newcastle upon Tyne’dan doktora derecelerini aldı ve aynı üniversitede post-doktora çalışması yaptı. 1994 sonunda İTÜ’ye gelen Muhammed Şahin yardım cı doçent olarak göreve başlad ı. 1996 yılında doçent, 2002 yılında da profesör oldu. Avusturya Graz Teknik ve Berlin Teknik’te kısa süreli misavir öğretim üyeliğ i yaptı. 14 SCI ve 1 EI makalesi ile 65 adet uluslararası bildirisi bulun an Prof. Şahin 1994 – 2008 yılları arasında 16 adet TÜBİTAK ve DPT projesi yaptı (Rektör olmadan önceki iki yıla ait yürüttüğü projelerin toplam bütçesi 10 milyon YTL). Prof. Şahin 1994-1996 yılları arasında Araştırma Fonu Raportörü; 1996-2003 yılları arasında Rektör Danışmanı (Araştırma Fonu, Teknokent, Akademik Atama Yükseltmele r, Yurt Dışı Burslu Görevlendirmeler); 19992000 yılları arasında Yaban cı Diller Yüksek Okulu (YDY O) Bölüm Başkan Yardımcısı ve 20012003 yılları arasında YDYO Müdürü; 2000-2003 yılları nda İTÜ DPT İleri Teknolojiler Yüksek Lisans ve Doktora Programlar ı Yürütücüsü; 2002-2004 yılları nda Geomatik Yüksek Lisans ve Doktora Program Yürütücüsü olarak görev yaptı, halen Ölçme Tekniği Anabilim Dalı Başka nı ve Türkiye Deprem Vakfı Genel Sekreteri’dir. Rektör Şahin aynı zamanda 3 adet uluslararası sempozyum yürütücülüğü yapmıştır. 18 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 DEVRİMCİLER GENÇ OLUR ektör Şahin’le ilgili kamuoyunda sürekli konuşulan bir konu da yaşı oldu. ‘42 yaşında rektör olur mu, çok deneyimsiz değil mi, profesör olur olmaz hemen rektörlüğe aday mı olunur?’ gibi sorular çokça soruluyordu. Biz de sorduk. Aldığımız cevapsa bir süre sessiz kalmamızı ve ardından tebessüm etmemizi sağladı: devrimciler genç olur. Rektör Şahin bu yaşların karar almada daha verimli olduğunu söylüyor ve deneyimsiz olmadığını, aksine 1996’dan beri İTÜ yönetiminde bulunduğunu ve bu nedenle İTÜ ile ilgili çok konuda bilgi sahibi olduğunu belirtiyor. Genç yaşta olmasının olumsuz yönleri de olmuyor değil. Rektörlüğe geldikten sonra bir misafirini karşılamak için orta kapıya giden Rektör Şahin’in güvenlik görevlisiyle diyaloğu da bir hayli ilginç olmuş. Misafirini beklerken güvenlik görevlisiyle sohbet etmek istiyor Rektör: R - Merhaba, nasılsınız? - ....? - Rektörüm ben. - Hadi be! - Ee rektörüm! - Dalga geçmeyin ya! Kimliğinizi görebilir miyim? - Kimlik yok ki! Genç yaşta rektör olmaya aday olmak sizi korkutmadı mı? Devrimciler genç olur. İTÜ’de bir devrim yapmaya geldiniz yani? İTÜ’de atılım hedefliyorum. Bunu siz başka şekilde de tanımlayabilirsiniz ama önümüzdeki dönem İTÜ, sadece Türkiye’de değil dünyada konuşulan bir üniversite olacak. Bu yüzden aday oldum. ABET ABET konusunda mevcut uygulamalara devam edecek misiniz? ABET’le ilgili birçok eleştiri de var aslında... ABET’i tabi ki destekliyorum. Nasıl ki Türkiye’nin AB’ye girmesi için gereken kriterler varsa dersler için de böyle kriterler olmalı. ABET de öyledir. ABET’i tekrar canlandıracağım. İNGİLİZCE EĞİTİM İngilizce eğitim sürekli tartışılıyor. Yüzde 30 İngilizce eğitim de fazlaca eleştiri aldı. Yüzde 100 Türkçe olsun diyen de var yüzde 100 İngilizce olsun diyen de? Siz ne düşünüyorsunuz? Rektörlük seçimleri öncesinde de söylemiştim; şu anki lisans programlarımız 1996 yılındaki programlar. Bunların günün gereklerine göre yenilenmesi gerekiyor. Bu kapsamda lisans programlarını yeniden yapılandıracağız ancak yüzde 30 İngilizce’den vazgeçmeyeceğiz. HAZIRLIK BİNASI MASLAK’A GELECEK Adaylık bildirgenizde hazırlık eğitiminin Ayazağa yerleşkesine taşınması konusu var. İngilizce eğitimle ilgili düşündüğünüz değişiklikler neler olacak? Hazırlıktaki öğrencilerin çoğu Anadoludan geliyor. Yabancı Diller Yüksekokulu’nun (YDYO) 3000’e yakın nüfusu var. Bu çok fazla. Üstelik Maçka’da öğrencinin ders dışında gideceği yer yok. Anadolu’dan geldiği için birçok yeri de bilmiyor. Yurt olarak da üniversitenin kapasitesi ortada. Bu çocukları kampüs içindeki yurtlara da çekemiyoruz. O zaman şehre gidiyor veya o istenmeyen gruplar onları belirli yerlere yönlendiriyor. O çocukları tekrar kazanmanız çok zorlaşıyor. YDYO’yu Maslak’a taşımamızdaki amaç bir binayı ordan buraya taşımak değil. Bunun arkasında yatan felsefe, bu çocuklara üniversiteli kültürünü bir an önce aşılamaktır. Maçkayı boşalttıktan sonra orayı nasıl değerlendirmeyi düşünüyorsunuz? Orada İşletme Fakültesi, konservatuar var. Onlar bir şekilde değerlendirir orasını. PROJELER EŞZAMANLI YÜRÜTÜLECEK “İnsana Yatırım” diyorsunuz tanıtım kitapçığınıza. Bunu nasıl tanımlıyorsunuz? İnsana yatırım tüm mekansal sorunlar halledildikten sonra mı yapılacak? Benim projelerimin hepsi aynı anda başlayan projeler. Size bir üniversite teslim edildiği zaman siz o kurumun her şeyini düşünmek zorundasınız. Yapılanmasını, mekansal sorunları, gelişimini, büyümesini planlamak zorundasınız. Bunların hepsi aynı anda başlamalı. Mekan ihtiyacının dışında bir üniversiteyi üniversite yapan göstergeler var. Yayın göstergeleri, ar-ge potansiyeli, bunları zaman geçirmeden, aynı anda başlatmanız gerekiyor. Birini önce başlatayım diğeri sonraya kalsın diye bir mantık olamaz. O yüzden benim başlattığım projelerin hepsi aynı anda başlamıştır. Biri diğeri için ön koşu değildir. AMACIM İTÜ’YÜ HER ALANDA BİR NUMARA YAPMAK İlk 4 yılda Türkiye’de bir numara olmak gibi bir hedefiniz var mı? Benim amacım İTÜ’yü her alanda bir numara yapmak. Ben üç aylık rektör olmama rağmen bunun meyvelerini almaya başladım. Örneğin bizim DPT bütçemiz bu yıl ODTÜ’ ten yüzde 35 daha fazla. İTÜ’nün bütçesi 21.5 trilyondu geçen sene. 2009 yılı için 28,5 trilyona yükselttik. BU YIL BÜTÇE YÜZDE 16 ARTTI Bu kararlı ve ısrarcı tutumunuzda mı kaynaklanıyor? Tabii. Dışarıdan gelecek bütün projeleri rektör bizzat takip etmeli. İstanbul merkezli büyük projeleri, örneğin deprem projelerini bile, Türkiye’nin en büyüğü olan İTÜ İnşaat Fakültesi yerine Ankara’dan başka bir üniversite alıyor. Bu benim hazmedemediğim bir durum. Bakın DPT’de bütçemiz yüzde 35 arttı. ODTÜ’nün genel bütçesi yüzde 12 bizimki yüzde 16 arttı. Ben iki gün Maliye Bakanlığı, 3 gün DPT koridorlarındaydım. Genelde oraya daire başkanı veya en fazla rektör yardımcısı gider. Bir üniversitenin rektörü doğrudan ilgi- lenirse bu işlerle üniversite lehine sonuçlar çabuk alınır. Mesela Ulusal Yüksek Başarımlı Hesaplama Merkezi (UYBHM) 2003 yılında DPT’ye sunulmuş bir projedir. 2004 yılında desteklendi. Projeye bina yapılması için ek ödenek istenmiş. Sonuç olarak 2008’e kadar bu proje başlatılamamış. Bu arada Kıbrıs’ta bir başka üniversite de başvurmuş DPT’ye bu konuda. ULAKBİLİM de başvurmuş. Bu merkezden Türkiye’de bir tane olmasına izin veriliyor. Proje öyle bir noktaya gelmişti ki 25 milyon YTL’lik bütçesini bile kaybediyordu. Benim bizzat yaptığım görüşmeler sonucunda bu iş çözüldü. 15 dakikalık bir iş için bile kalkar Ankara’ya giderim. Telefonla halletmem, bizzat gidip kendim konuşurum. O projeyi öyle bir savundum ki 25 milyon YTL bütçenin üzerine 20 milyon YTL de bina için aldım ve 45 milyon YTL ile proje, ben geldikten sonra başladı. Bu proje tüm Türkiye’ye hizmet edecek çok önemli bir proje. Akıllı binalar yapılacak. Ocak ayında ihale yapacağız ve inşaata başlayacağız. Yine önceki dönemde başlatılan 25 milyon YTL’lik Nanoteknoloji projesi vardı. O proje de yine bina yapılması ile ilgili ek ödenek istemiş. Sonrasında DPT’nin askıya aldığı bir projeydi. Göreve geldikten sonra yaptığım yüzyüze görüşmelerle bu projeyi de tekrar başlattım. Üniversite öğretim üyelerinin ofis malzemesi, bilgisayar gibi ihtiyaçlarını karşılamak için de proje başlattık. İnternet üzerinden bir form hazırladık. Bu formda belirtilen ihtiyaçların büyük kısmını karşılayacağız. 800’e yakın dizüstü veya masaüstü bilgisayar isteği geldi. Bu ihtiyaçlar tamamlanmaya başladı. Bununla birlikte laboratuvarlara 3 milyon YTL kaynak ayırdık. Önümüzdeki yıl içerisinde uzun süreli yurtdışı görevlendirmeleri için de İTÜ Geliştirme Vakfı tarafından 500 bin Dolar kaynak ayrıldı. “İTÜ TEKNOKENTİ 1 MİLYAR DOLAR CİRO YAPABİLİR” Geçen dönem var olan kaynaklar kullanılmıyor muydu? Bu bir öncelik meselesi. Bir önceki yönetim ‘bina yapacağız’ dedi ve bu konuya ağırlık verdi. Daha öncede bahsettiğim gibi her şey pararel olmalı. Öncelikler ar-ge üstüne olmalı. ODTÜ teknokenti 290 milyon dolar ciro yapıyor. İTÜ rektörü ‘ben 1 milyar dolar ciro yapabiliyorum’ diyebilmeliydi. Şu anda Teknokent hedeflenen düzeyin onda birini gerçekleştirmiş durumda. Yeni bir süreç başlattık. Önümüzdeki mart ve nisan aylarında yeni bina için ilk kazmalar vurulacak. Bununla birlikte Florya’daki arazi için de çeşitli teklifler alıyoruz değişik şirketlerden. Maçka’daki otopark arazisinin değerlendirilmesiyle ilgili içinde çeşitli teklifler geliyor. Bunları değerlendiriyoruz. Gerek bina konusu olsun gerek ar-ge konusu, benim bütün projelerim aynı anda başlıyor. Eğer önümüzdeki 4 yılda Teknokentimizi tam kapasiteyle çalıştırabilirsek, İTÜ ekonomik olarak Ankara’ya bağlı olmaktan çıkacaktır. Bizim hedefimiz bunu 2 yılda gerçekleştirmektir, gerçekleşmemesi için de fazla bir neden görmüyorum. MEZUNLARLA İLİŞKİLER VE BAĞIŞLAR Bağışlar konusunda nasıl bir yöntem izleyeceksiniz? Biliyorsunuz Türkiye şu an ekonomik krizde. Bu krizin 2 sene sürmesi bekleni- DUYURU! PDR MERKEZİ ‘SAHİBİNDEN SATILIK YALNIZLIKLAR’ ARIYOR… Önümüzdeki sayıda ele alacağımız konu “yalnızlık”. İstedik ki bu konuyu sizlerle zenginleştirelim. Biz değilmiyiz hep yalnızlıktan dem vuran, acıyla söz eden bu duygudan. Çevremiz yalnızlarla dolu, değil mi? Bize yalnızlığı anlatan fotoğraflarınızı gönderin. En yalnız fotoğrafın sahibine “bir yalnızlık kitabı” hediye edelim. Köşemizde de yayınlayalım fotoğrafınızı. AYIN SORUNU psikoter abi yanıtlıyor Bir sorun yarat, yada varolan bir problemini yaz, başına bir rumuz ekle, aşağıda verilen adrese yolla, sanal ortamlardan, sorunun anında cevaplansın, çözüme kavuşsun; hem bilimsel, hem etiksel ve hem de komiksel olarak. adres: [email protected] HAYAT SİLGİSİ DERSLER İ (Ofisten canlı yayın, rady oterapi) Çok sevdiğim bir atasözü var. PDR merkezine gelen her arkada şla paylaşıyorum bunu. Üzgünlere, çıkmazda olduğu nu, kendini çaresiz hissettiğini söyleyen herkese anlatıyorum bu sözü. Açıklı yorum uzun uzadıya… Bu bir çin atasöz ü. “Bir şeyin çaresi varsa üzülm eyeceksin, çaresi yoksa eğer hiç üzülm eyeceksin.” İnanın aldığım her cevap aynı. -İyi de hocam biz Çinli değiliz ki… Sıkca karşılaştığımız bir sorun varki, değinmemek elde değil. -Hocam ben ders çalışamıyorum , bir türlü beceremiyorum. İlginç aslında, Teknik Ünive rsite’yi kazanan arkadaşların ders çalışam aması. Bu sorunu yaşamaları ilginç. ‘Ne yapıyorsun, nasıl hazırla nıyorsun ders çalışmaya azizim?’ diye soruyo rum. Aldığımız cevap: -Hocam şimdi oturuyorum masaya . Ne bileyim işte kitaplar, notlar felan. Hepsin i diziyorum masaya. Şöyle güzel bir çay demliy orum. Atıyorum güzel bir müzik ya da açıyorum televizyonu... -Eeee paşam? -Ee’si hocam, arkadaşlar arıyor sonra. Müsait olanları çağırıyorum. Gelenler oluyor kırmayıp beni. Çay demleniyor. Arasıra biz de demleniyoruz. Bir sohbet, bir gırgır şamata ... Sorma gitsin. - -Nasıl sormayayım azizim , başka neler yapıyorsunuz ders çalışma başlığı altında?” -Valla hocam ülkede çözülemeyen ne varsa çözüyoruz, kurtarıyoruz ülkeyi bir çırpıda. Vakit ilerliyor. Bir de bilgisayarı açtık mı, hele de bağlandık mı internete, değme gitsin keyfimize. BÜTÜNÜYLE KUŞKUDAYIZ ın Şüphe… Hayatımız şeyden acabaları. Bazen her riz. ve herkesden şüpheleni cimiz. Kaygılarla dolar bilin içten içe Bir kemirgen gibi, bizi n bu duygu, çürüten, yiyip bitire her olan yaşamın içinde var ilir bir kavram için uygulanab e! düşünce yapısıdır. Şüph le Bu köşemizi de sizin istiyoruz. ak rlam hazı ber bera unuzu, kuşk her İçinizde var olan ne varsa hem de hayata dair ruz. istiyo aşın bizimle payl en Bir teyakkuz halindeyk kimden, ruhunuz, siz neden, Oyunların, MSN’lerin ardı arkası kesilmiyor. Yahu zaman nasıl akıp geçiyor , farkına bile varamıyoruz. Çok yoğun olunca zaten zaman su gibi akıp gidiyor. Sabaha karşı, e yoruluyoruz tabi. Evli evine, köylü köyüne. Yatıp uyuyorum. Vallahi ders çalışamıyorum. Sizce ne yapmam lazım bu konuda? Nasıl ders çalışab ilirim hocam?” Bazen şaşırıyoruz. Teknik Ünive rsite’de sosyal bilimci olmanın zorluğ unu yaşıyoruz. Yine de bir iki görüşme sonras ında arkadaşlarda bir farkındalık yaratabiliyoruz. Yeniden masaya oturup, ders çalışır hale geliyorlar… Bazen kendine gereken önemi vermeyen, kendini sevemeyen arkadaşlar geliyor. Uzun uzun anlatıyoruz ne denli öneml i olduklarını. Hayatlarının, sevenleri için ne denli vazgeçilmez olduğunu dile getiriyoruz. Kendilerini sevmelerinin, kendil eriyle barışık olmalarının altını çiziyoruz. ‘Sevin ve kendinize aşık olun hatta. Siz bunu hakediyorsunuz; lütfen yapın bunu. Kendinizi önemseyin!’ diyoru z. Bazen aldığımız cevaplar karşısı nda şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz: -Hocam ne sevmesi, ne kendin e aşık olması! Yapar mıyım hiç böyle bir şeyi? Yok hocam ben kendime aşık felan olamam, seveme m kendimi. Böyle bir riske giremem. -Anlamadım? -Anlamayacak bir şey yok hocam. Ya bu kendim beni aldatırsa, yarı yolda bırakırsa, terkederse beni ansızın? Hadi ben onu sevdim. Ya o beni sevmezse, kendime olan aşkım kanayan bir yaraya dönüşürse? Deli divane gibi koşamam hocam kendimin peşinden. Bu iş olmaz. Sevmeyeyim daha iyi kendimi… Sonra… sonrası bakışıp, patlatı yoruz kahkahayı. Gülüyoruz halimi ze. Eğleniyoruz hayatla. Biriyle gülmek, birini güldü rmek… Daha bir severek çıkıyoruz görüşme odasından kendimizi… Radyomuz herkese açık. Sadec e gelmeniz yeterli ofisimize. Heme n canlı yayın konuğumuz olabilirsiniz. unuz. nasıl şüpheye düşüyors . Arınalım Yazın, dile getirelim mızdan. hep baraber kuşkuları olan“Bütünüyle kuşkuda rum, lara, şüphe ile yaklaşıyo e kuşkunüyl bütü de ben ü çünk … dayım” diyenlere anlar Ruhsal yapışk mekaniği arkadaşlar; Sevgili İTÜ’lü , ’de, derslerde İstanbul’da, İTÜ de, elerde, kantin viz , rde de kampüsle yer her z ayacağını anl , rda rtla sizi yu rinize yapışan, ve her şeyde üze canınızı sıkan ne az olm r olu an, boğ acıtan, in. Ruhumuzu varsa bize ilet niz, olurdu dediği olmasa ne iyi sa var ne en hissi ver kıstırılmışlık laşın. ede, İTÜ’de pay kentte, fakült şik ışan psi Ruhumuza yap lalım. beraber kurtu asalaklardan ar mekaniği anl ışk yap l Ruhsa finali , esi Viz . stir kredisiz bir der Devam eğri değildir. yoktur. Çanı im listesi zet Gö . yoktur zorunluluğu ilen bir tarafından ver boştur. Sizler arak öğrenme şay Ya . stir der ültedir, lar. Labları fak ız tekniğini uygu rdir, yaşadığın file am r, stü kampü eden nuzu rahatsız kentdir. Ruhu imle paylaşın… yapışkanları biz lıkları: Dersin ana baş emet 1, 2, 3 Ruhsal mukav akademisi Ruh filimleri anlar mekaniği Ruhsal yapışk teoremi Psişik oyunlar Hayat silgisi 1, 2, 3 Ömür törpüsü malama Şihir bölge yağ ı toplamı Aşkın iç acılar er nli denkleml Hiç bilinmeye bana; öyleyse tutun ‘Düşüyorum, ni.’ leyse tutun be düşüyorum, öy 15 14 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 BU SAYFALAR BİR PDR Merkezi ve ARIYORUM SİZDİR! TİDİR ve TABİ Kİ ÜCRET HİZME ana; b n tu tu e s y le y ö , m u r Düşüyo beni! n tu tu e s y le y ö , m u r o düşüy hazırlayan Cem jik danışman Demirbaş, psikolo İTÜ Psikolojik Danışma ve Rehberlik Merkezi TÜ Yabancı Diller Yüksek Okulu bünyesinde yer alan İTÜ PDR, araştıran, sorgulayan ve farkına varan öğrenciler yetiştirmeyi amaçlamış bir öğrenci hizmet birimidir. Amaçları arasında öğrencileri, sosyal yetenekleri gelişmiş, amaçlarını belirlemiş ve onlara ulaşabilmek için çalışan birer birey haline getirmek de bulunuyor. PDR tarafından verilen ‘bireysel danışma hizmeti’ arkadaşlık kurmakta zorluk çeken; kendine güven veya aşırı heyecan sorunu yaşayan; uyum güçlüğü çeken; motivasyon eksikliği vb. sorunları olan öğrencilere sağlanan bir hizmettir. Bu hizmet öğrencilerin kendilerini daha iyi tanımalarına ve günlük yaşamlarında karşılaştıkları sorunlarla daha kolay baş edebilmelerine yardımcı olur. İTÜ PDR, grup çalışmalarıyla da öğrencilerin sıkıntılarını aşmakta yardımcı oluyor. Etkili İletişim, Sınav Kaygısıyla Başa Çıkma ve Atılganlık Eğitimi başlıklı grup çalışmaları PDR’nin şu an uygulamakta olduğu hizmetlerden. PDR Merkezi Nuran Baykal (koordinatör) ve Cem Demirbaş (uzman) tarafından yürütülüyor. PDR Merkezine haftaiçi her gün 09.00-17.00 saatleri arasında başvurabilirsiniz. Tamamen ücretsiz olan bu merkez Maçka Yabancı Diller Yüksek Okulu binası giriş katında, G2 numaralı odada. (0212) 2931300-2169 [email protected] [email protected] ‘Yeni’ye başlamak, ‘Yeni’yi yaşamak Sabahına uyandığımız her gün, kapıda bekleyen değişimi ve ‘yeni’yi hayatımıza misafir eder. Bunu görmek ve kanıksamak için sadece etrafımıza bakmak, nelerin nasılda inanılmaz bir hızla değiştiğini izlemek bile yeter de artar. Kendi yaşamımızı, hatta dünümüzü anımsamak, olanca hızla aslında içinde yüzdüğümüz değişim denizinin ta kendisi olduğumuzu anlamamızı sağlar. Değişenleri not almak bile imkansızdır. Ya ‘yeni’ye ne demeli! Amansız bir şekilde karşımızda, hayatımızda bitiveren yenilere. Sıradanlığımızın bizi çürüten sığlığında kaybolan milyonlarca insan var. Her şey aynı, her şey aynı sırayla ilerler, aynı sokaklar, aynı kaldırımlar, aynı yüzler, beynimizde gelenekselleşmiş düşünce kalıpları, hep o aynı genellemeler, bizi varedenler sandığımız sıradanlıklarımız. ‘Yeni’yi ve değişimi elimizin tersiyle itme cüreti, reddetmeyi kolay yol olarak görme aymazlığı... Eski, alıştığımızdır. Aşinalık bizi rahatlatır. Eskinin kucağında, değişimden uzak bir hayat yaşamak kendimize yaptığımız bir ihanettir aslında. İnsan sürekli gelişmeye, mantıklı ve doğru olanı bulmaya kodlanmıştır. Bu felsefeciler, insan bilimciler tarafından ortaya atılmış bir tezden ötededir. Düşünün bir kere. Eğer böyle olmasaydık koca insanlık tarihini nasıl yazabilirdik? Nasıl gelişirdik; şehirler, ülkeler, medeniyetler kurar, nasıl yaşayabilirdik? ‘Yeni’ denilenin ve değişimin zorunluluğu sağlar bunu. Nasıl olur? Nasıl ayak uydururum ki ‘yeni’ye, değişime? Nasıl alışabilirim ki? Ne gerek var ki buna? Durduk yerde, neden kendime eziyet edeyim ki? Ne sağlar ki bana, bunun için emek harcamak? Değişime ayak uydurmak, ‘yeni’yi kabullenmek kolay değil ki! ‘Yeni geldiğinde kapını aç çekinmeden, kontrol sende zaten, korkma.’ İ B u bizim için ‘yeni’ bir şeydi. İlk yazımız ve Arıyorum’daki ilk sesimizdi. “Yeni’ye başlamak ve ‘yeni’yi yaşamak” istedik ki kendi ‘yeni’mizi yazalım. İlk konumuz bu olsun. Her yeni gün aslında yeni bir hayat demek ve inanın ömrümüz ‘yeni’ denilen, karşımıza aniden çıkan süprizler toplamıdır. Başarılı insan mı? Elbette ‘yeni’ olana ayak uyduran, değişimi isteyen ve ‘yeni’ye başlamayı göze alabilen insandır. Yeniler ve değişim, yaşamımızın her anında karşımıza çıkacak. Bizi, alışkın olmadığımız olaylarla, olgularla yüzleştirecek. Doğamız gereği bizi ürküten bir durumdur bu. Ama inanın kaçınılmazdır. Yaşam pratiğimizde binlerce eylem vardır; fazlaca düşünmeden, emek vermeden yaptığımız. Rutinleşmiş, alışılmış olanların yerine ‘yeni’ denileni koymak, her ne kadar değişime açık olsak da bizlerde korku ve kaygı uyandırır. Yapımız mevcut olanı korumak ve ‘yeni’nin önünü kesmek için direnç gösterir, kolayı seçerek, değişimi ve ‘yeni’ olanı reddeder. Değişim ve yenilik… İşte yaşam sırrımızın içinde yattığı ayrılmaz iki kavram. ‘Yeni’ kapımızı çaldığında yahut değişimin ayak seslerini duyduğumuzda içimiz ürperir. Gözardı ettiğiz bir nokta vardır ki, o da insanın zaten değişerek geliştiği ve yaşam serüvenine devam ettiğidir. Korkulan bu değişim ve ‘yeni’ kavramı oysa zaten her an yanıbaşımızda ve her daim, her yeni gün içimizdedir. Bilinen ama üzerinden önemsizce geçilen şu felsefe açılımı kısa yoldan açıklar aslında her şeyi: ‘Değişmeyen tek şey değişimdir.’ Değişmeye, değişimle, gelişimle karşımıza çıkan ‘yeni’ye olan ihtiyacımız, insanlık tarihinin yazılmasına, kurulan medeniyetlere ve en önemlisi hayatta kalmamıza vesile olmuştur. İnsanlığın gelinen noktası yerini değişime borçludur. Kalk ve silkin. Sıradanlığının seni rahatsız eden bunaltıcılığından kurtulmak, kendini tanımak, en güzel serüven olan ‘yaşamın’ başrolünde oynayan bir maceracı olmak için kucakla ‘yeni’yi ve seni her köşede bekleyen ‘değişim’i. Sadece cesaret et ve karşıla seni geliştirecek olanı. Göze al, üşenme, erteleme ve vazgeçme yaşamı yakalamaktan. Unutma her sabah yeni bir hayata atılan adımdır. Gözümüzü açtığımız her yeni gün ‘yeniden doğuş’ sürecimizi başlatır. Bunu sayısız gün yaşarken, değişimden ‘yeni’den kaçınmak niye? Evet, tüm bunlar ve bu gibi, sıradanlığımızın, mantıksız inaçlarımızın temellerini oluşturan olumsuz düşüncelerimiz, gelişim sürecimizin yegane engelleridir. Risk alabilme, kendini değiştirme cüretini gösterebilme, ‘yeni’ kapıyı çaldığında açabilme, kendini yeniden ayarlayabilme, kendi gelişimin için değişmeye cesaret edebilme şüphesiz ki zordur, meşakatli bir iştir bu. Emek ister, dirayet ister, inanç ister. Ama zaten yaşamak bunu gerektirmez mi? Elbette gerektirir. ‘Yaşama Sanatı Uğraşı’ bu dinamikleri içinde barındırır. ‘yeni’yi ve ‘değişim’i reddetmek yaşama sanatımızı sekteye uğratır. ‘Yaşamak; yenilikler kapıyı çaldığında cesaretle açmaktır kapıyı.’ Şimdi bu kapıyı açmak mı kolay, yoksa yine aynı hoş olmayan, bizi gerileten sıradanlıklarımızla yaşamayı tercih etmek mi? Zor olanı seçmek. Başarının da sırrı burada olsa gerek… İçinizdeki devi uyandırmak için yapmanız gereken tek şey inanmak ve güvenmektir kendinize. Sizinle ‘yeni’yi, ‘değişim’i paylaşmaya çalıştık. Yeniden başlamak, yeniyi yaşamak... Umarız sıradanlığınız konusunda, gelişime, değişime olan kaygılı bakış açılarınız hususunda sizleri rahatsız etmeyi başarmışızdır. Oturduğunuz yerde beş dakika bile sizi bu konularda düşünmeye, yaşamınızı şöyle bir gözden geçirmeye tahrik edebildiysek mutlu oluruz. Sıradanlıklarından sıkılıp, sıradan çıkma cüreti gösterebilenlere… Ne yapmalı, ne etmeli öyleyse? Nelere ihtiyacımız var? Cesaret, ama en büyüğünden... Cüret, tabiki değişimden, değişmekten utanmadan... Korkuyu ve kuşkuyu sandıklara kaldırmak. Bilmediklerimiz için bildiklerimizi riske atabilmek. Bize faydası olan her değişime, her ‘yeni’ye merhaba diyebilmek. Sindirebilmek, sırrın değişmekte, yeniyi kabuledebilmekte olduğunu anlamak. Deneyimlerin toplamı olduğunu unutmamak, yaşam denilen denizin. ‘Dur’ diyebilmek sıradanlığa. Hürriyetin, kendin olabilmenin, bir yolu olarak görebilmek değişimi, yeniyi. Hazır olmak her zaman, yaşamın bize sunduğu bilinmezlere. Evet bunlar yapılabilir. Bu güç içinizde. Onu bulup kullanmanızı bekliyor sadece. Neden hala durduğunu bir düşün. Neleri kaçırdığını, tembelliğinin anlamsızlığını düşün. Kalk ve yürekten bir ‘hoş geldin’ de yeni olan, değişik olan her şeye… Bana anlatma sakın Riske girseydin eğer Yola çıksaydın eğer Neler yapardın neler Bana anatma sakın Yelken açsaydın eğer Özgür olsaydın eğer Neler yapardın neler Sen iskeleye bağlı Fırtınalardan yoksun Tatlı rüzgara razı Ben açık denizdeyim Deniz bu belli olmaz Huyunu seveyim… yor. Biz bunu üniversitedeki öğrencilerimize yansıtmamaya çalışıyoruz. Ben 2 hafta önce mezunlarla birlikte oldum Ankara’da. Çok güzel bir toplantı geçirdik orada. Üniversiteye fazla katkı sağlayabilecek mezunları kazanmamız gerekiyor. Bağışlarda da öncelikli hedefim öğrenci yurtlarıdır. Bunu Ankara’daki mezunlarımıza da söyledim. ‘Bu öğrencilere yurt bulamazsam o istenmeyen vakıf yurtlarına gidecekler. Ben yapamazsam siz de destek vermezseniz bunlar devam edecek.’ dedim. Yurt işi için sadece mezunlara bel bağlamış değilim. Üniversite kaynaklarının bir kısmını da buraya yönlendireceğim. Belediye ile de bu konuda görüşmelerde bulunuyoruz. HAVUZ BİNASI PROFESYONELLERE VERİLMELİ İşletilemeyen yerler demiştiniz, havuz binası gibi. İşletmeciye verildiğinde fiyatlara yansıması olumsuz olmayacak mı? Devrederken yapılan anlaşmaya bağlı tabi, üniversitenin elinde. İşveren sizsiniz. Tapusuyla almıyor ki! Şu anda mevcut şekliyle efektif kullanılamıyor. Koskoca havuz binası boş duruyor, stadyum boş duruyor. Bunların gelir sağlaması ve bu gelirlerin doğrudan öğrenciye yönlendirilmesi gerekiyor. Üniversite olarak yapamıyorsak bunu profesyonellere vermemiz gerekiyor. Ben özelleştirme taraftarı değilim. Öğrenci Sosyal Hizmetler birimini kurarak bu duruşumu gösteriyorum. Ancak üniversitenin işletemeyeceği, tamamen profesyonellik gerektiren yerlerin de işletmeye verilmesi gerekir. YERLEŞKELERDE KABLOSUZ AĞ, HER ÖĞRENCİYE UCUZ LAPTOP Bilişimle ilgili projeleriniz var. Kampüsün tamamının kablosuz ağ ile çevrilmesi ve öğrencilerin dizüstü bilgisayara sahip olması için kolaylık sağlanması gibi. Göreve gelir gelmez internet erişim hızı 200 mbps’den 400 mbps’ye çıkarıldı ve hemen hissedildi bu hız. Bu benim bilişimle ilgili genel bakış açımı gösteriyor. Bunlar önümüzdeki yıl için bütçelendiriliyor. Dizüstü bilgisayarlarla ilgili dünyada büyük gelişmeler oluyor; fiyatlarının düşüyor, yeni modeller çıkıyor. Sanırım önümüzdeki yıl bunlarla ilgili önemli çalışmalar yapacağız. Kampanya şeklinde yapmayı düşünüyoruz. Firmalarla anlaşıp İTÜ’ye özel ve çok ucuz bilgisayarlar sağlayacağız. Yani şundan emin olun, baştan söylediğim gibi ekonomik krizi öğrencilere ve ailelerine yansıtmamaya çalışıyorum. SANATTA DA ÖNDE İTÜ İTÜ’nün mühendislik dışında eğitim veren, sanat üreten bölümleriyle ilgili yenilikler yapacağınızı söylediniz. Bu konuda neler yapacaksınız? Konservatuarla MİAM (Müzikte İleri Araştırmalar Merkezi) arasında çok başlılık durumu vardı. MİAM mezunumuz Erol Üçer’in bağışlarıyla kuruldu. Avrupa’nın en iyi 5 stüdyosundan birine sahip. Diğer taraftan konservatuar çok önemli. Dışarıda konservatuar denildiğinde İTÜ geliyor akla. Konservatuara yeni atanan müdür Prof. Dr. Cihat Aşkın uluslararası vizyona sahip, dünyaca tanınan bir insan. Hayatını müziğe vermiş birisi. Cihat beye teslim ettik konservatuarı, iki başlılık kalktı. Çok güzel çalışmalar yapılıyor şimdi. Konservatuarın bir orkestrası yoktu bugüne kadar, inanabiliyor musunuz? Şimdi bu konuda çalışmalara başlandı. İTÜ’DE SPOR VE ÖĞRENCİ KULÜPLERİ Öğrenci kulüplerine yönelik çalışmalarınız olacak mı? Bana ulaşan her sıkıntıya çözüm üretiyorum. Bugüne kadar görüştüğüm kulüpler oldu. Hepsinin ihtiyaçlarını karşıladık. Gerek spor kulüplerine gerekse de kültür sanat kulüplerine her türlü desteği vermek isterim. ATANAN REKTÖR VE TAYYİP ERDOĞAN DAVETİ Hocam sormamış olmayalım. Hem ikinci sıradan atanmanız hem de açılış törenine başbakanı çağırmanız çok eleştiri topladı. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Tabi. Ben üniversite seçimlerinde ikinci oldum. YÖK’te 20 üye var bizim için oy kullanan. O 20 üyenin dokuzu Sezer döneminden gelen üyeler. Oradaki mülakattan sonra yirmi üyenin 17’sinin oyunu aldım ben. Buradaki seçimlerde birinci olan hocamız 2, diğer aday da 1 oy aldı. Eğer yazıldığı gibi bir grubun adayı olmuş alsaydım ya 11 oy alacaktım ya da 9. Üniversite seçimlerinde ikinci olup YÖK’ten 17 oy alan başka kimse yok. Niye 17 oy aldım? Akademik olarak mevcut adaylar içerisinde en güçlü olanı bendim. Üniversitenin sahip olduğu ar-ge bütçesinin beş buçukta biri benim projelerimindir. Yurtdışında master ve doktora yapan tek aday bendim. Benim özgeçmişime bakın lütfen. Tereddüt etmeyeceksiniz. İTÜ rektörünün bilimsel yanının, ar-ge gücünün iyi olması gerekiyor. Demek ki ben kendi altyapımla Ankara’da 17 oy aldım. Başbakan Edoğan’a gelince… Ben Rizeliyim. Rize’de üst düzey toplantılar oluyor, Rizeliler yemeği oluyor, Rizeliler günü oluyor. Bu toplantılarda karşı karşıya geliyoruz. Tayyip Erdoğan hemşerimdir. Onu tanımam kadar doğal bir şey olamaz. Niye çağırdım? Ben bu üniversiteye yapmam gereken çok sözler verdim. Bunlar sadece benim yapabileceğim şeyler değil. Başbakana üniversitenin sorunlarını anlatmak için daha iyi bir fırsat bulamazdım. Üniver- sitemin sorunlarını o gün orada aktardım ve bir dosya halinde de kendisine verdim. Benden özel bir isteği olmadı. Tek söylediği ‘Üniversiteyi ilk 100’e sokarsan Türkiye kazanır’ oldu. Söylediğim rakamlar öyle kolay alınabilecek rakamlar değil. İTÜ’yü başbakanın görmesi gerekiyordu. 235 yıllık üniversite diyorsunuz. Buraya hiç gelmemiş biri ‘koskoca İTÜ, ne ihtiyacı olacak?’ diyor. Ama bakın sorunlar ortada. 21 bin öğrencinin 18 bini yurt sıkıntısı yaşıyor. İstanbul gibi bir yerde 1.500 YTL’den aşağı kira yok neredeyse. Benim Başbakan Erdoğan’ı çağırmamdaki amaç üniversitemdeki sorunları göstermekti. Ben cesur davrandım. Göz boyamak için getirmeyebilirdim. O zaman ‘Başbakan’ı çağırmadı, biz yanılmışız.’ diyecekler miydi? Marmara Üniversitesi Rektörü de çağırmıştı başbakanı. Hatta benden önce davet etmiş. Onu duyunca daha çok ısrar ettim gelmesi için. AÇILIŞTAKİ ÖĞRENCİ GÖZALTILARI Öğrencilerin Erdoğan’a karşı protestoları vardı. Salona öğrenci alınmadı ve dışarıdaki öğrencilerden bir kısmı da gözaltına alındı. Bu törenle de çok tepki topladınız. Polisin müdahelesi bizim dışımızda gerçekleşti. Başbakan’ın gelmesiyle ilgili özel güvenlik önlemleri alındı. Türkiye’deki terör olaylarının da üst düzey olduğu bir ortam olmasından kaynaklı bir uygulamaydı. Yani sizin polislere ‘şu çocuklara müdahale edin’ dediğiniz bir şey değil? Kesinlikle öyle bir şey yok. ÜNİVERSİTELERDE SİYASET VE TÜRBAN Üniversite-siyaset ilişkisi ile ilgili fikirleriniz nelerdir? Mesela türban konusunda rektörlerin tutumu çok tartışıldı. Bu konudaki uygulamalarınız neler olacak? İTÜ’ye kimse dışarıdan dayatma yapamaz. Benim geçmişte yaptıklarım herkes tarafından iyi biliniyor. Seçim öncesinde bu sorular bize soruldu. Onla ilgili 19 verdiğim yanıtlar da bellidir. Seçim öncesinde de sorulduğunda ben karşı olduğumu belirttim. Ama diğer bir kaç Rektör adayına aynı soru sorulduğunda “İTÜ yasalara bağlı bir Üniversitedir, yasalar neyi gerektiriyorsa onu yaparım” gibi cevaplar verilmiştir. Yani türbanlı öğrenci giremez okula? Girebiliyor mu ki? Giriyor, evet. Kapıdan giremiyordur. İzin verilmiyor. Güvenlik görevlileri ile ilgili bu konuyu inceleyeceğim. Peki neden karşısınız türbana? Mesele türban değil aslında. Şimdi Türkiye’nin sorunları farklı. Türkiye’nin sorunları çok. Dünya ekonomik bir krizde. Bu türlü şeylerin siyasi gerginliklere meydan vermesine kimsenin destek olmaması gerekiyor. Bu konuların konuşulmaması gerekiyor. Yoksa özgürlüklere karşı biri değilim. Ama şu ortamda da bunların tartışılması doğru değil. Bu tartışmaların ne türban takanlara ne de bu ülkeye faydası olur. Diğer siyasi konular için de aynı şekilde düşünüyorum. Siyasi gerginliklere meydan verecek konuların konuşulmaması gerekiyor. Yani sizin döneminizde İTÜ siyasete uzak durup bilimle ilgileniyor olacak. Evet. Son olarak İTÜ’nün bütün paydaşlarına; öğretim görevlileri, öğrenciler ve mezunlara ne demek istersiniz? Benim dönemim içerisinde, sonunda demiyorum, gerçekten gurur duyacakları bir üniversite yapacağım bu üniversiteyi. Aidiyet duygusunu en üst sıraya çıkaracağım. Bu mezun ve öğrencilerin üniversitelerine sahip çıkmaları için çok önemlidir. Aidiyet duygusu birinci sırada olmadığı zaman kimsenin ‘mezunlar neden üniversiteyle ilgilenmiyor’ demeye hakkı olmaz. Teknik Üniversite kendini hep birinci görmüştür. Teknik Üniversite, eskiden sınavla öğrenci alan tek üniversiteydi. Teknik Üniversiteye giremeyen tıp fakültelerine gidiyordu. Üniversiteyi tekrar bu seviyelere getireceğiz. 20 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 çekmeye fotoğrafbaşlıyoruz “Bir deliyle aramda tek bir fark var: Ben deli değilim!” 20.yüzyılın en önemli sanatçılarından biri olan İspanyol ressam Salvador Dali 20 Eylül 2008- 20 Ocak 2009 tarihleri arasında ”İstanbul’da Bir Sürrealist: Salvador Dali” sloganıyla Emirgan’da bulunan Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’ne (SSM) konuk oluyor. Kapsamlı bir retrospektif (dünden bugüne) niteliğini taşıyan sergide yağlı boya tablolar, çizimler ve grafiklerden oluşan 270 eserin yanı sıra el yazmaları, fotoğraflar ve çeşitli dokümanlar da yer alıyor. GalaSalvador Dali Vakfı'nın işbirliğiyle açılan bu sergi İspanya dışına çıkan geniş çaplı ilk Dali sergisi olma özelliğini taşıyor Neşe Şen Neden Dali? SSM Müdürü Nazan Ölçer Rodin ve Picasso’dan sonra Türkiye’ye getirmek için neden Dali’yi seçtiklerini şöyle açıklıyor: “Gerçeküstücülüğün Türk Plastik Sanatları’nda pek yeri yok. Sözlü edebiyatta çok zengin bir masal dünyamız, çok zengin hayallere dayanan bir şiir dünyamız var. Bunu başka kanallara da yayabilirsiniz ama Türk Plastik Sanatları’nda batı sanatının tanıdığı gibi bir gerçeküstücülük yok. Sadece kendi içimize kapanıp, kendi geçmişimiz ve sanatımızla övünmekle yetinmeyip dünyanın başka yerlerindeki en az bizimkisi kadar önemli kültür sanat olaylarının da farkındalığına sahip olmamız gerekir. Bunun yanı sıra Salvador Dali ressamlığının dışında pek çok farklı alanda ürün vermiş; yazarlık, fotoğrafçılık, heykeltıraşlık yapmış; sahne ve kostüm tasarımından film yönetmenliğine uzanmış; ayrıca matematik, fizik, astronomi ve tıpla, DNA konusuyla yakından ilgilenmiş ve bunu eserlerine yansıtmış bir sanatçıdır.” Sergi Kapsamı Dali, kendi eserlerini sergilemek için İspanya’da bir tiyatro binasını seçmiştir. Bu bina yani ‘Dali Tiyatro Müzesi’ Barcelona’dan trenle yaklaşık 3 saat mesafede, sanatçının doğduğu Figueres şehrindedir. Sergi küratörü Montse Aguer Teixido serginin SSM’deki yerleşiminde Dali Tiyatro Müzesinin atmosferini yansıtmaya çalışmıştır. Bu sergide sanatçının ilk dönem eserlerinden Michalengelo’ya gönderme yaptığı son dönem eserlerine kadar pek çok eseri görülebilir. Toplam 385 parça eserden oluşan sergide 33 resim, 113 çizim, 111 gravür ve 12 litografi’ye ek olarak sanatçının el yazıları, defterleri, mektupları gibi pek çok belgeye yer verilmiştir. Sergi, Dali’nin detaylı biyografisi ve yaşadığı dönem boyunca dünyada meydana gelen büyük olayların anlatımıyla başlıyor. Aile fertlerine ait fotoğraflar ile çocukluk fotoğraflarının yer aldığı sergide, Dali’nin ilk gençlik yıllarına ait, ailesini ve yaşadığı yeri resmettiği çizimler, öğrencilik yılları, ünlü sanatçılarla geçen gençlik yılları ve nihayetinde Andre Breton’la başlayan sürrealizmle tanışması ve sonrasında verdiği eserler bulunuyor. Serginin alt başlıkları Dali’nin ilham perisi ve hayat arkadaşı Gala ile ilişkisi, Paris’teki dönemi, Freud ile buluşması, New York dönemi, klasizme dönüşüve bilim tutkusu olarak da özetlenebilir. Dali’nin hayatında resimle birlikte yazı, sanatsal sinema dünyası ve illüstrasyon dönemi de büyük yer kaplamaktadır. Ayrıca bunlardan çok farklı olarak sanatçı, Parisli modacılarla çalışmış, şapka ve ayakkabı modelleri çizmiş, sahne sanatlarından meşhur bestecilerin bazı operaların veya balelerin kostümlerini ve tasarımlarını yapmıştır. Sergi, sanatçının bütün bu çok yönlülüğünü yansıtmayı amaçlamaktadır. Sergide uzun diziler de yer almaktadır. Örneğin; ‘Don Kişot’ dizileri, ‘Gizli Yaşam’la ilgili uzun bir dizi ve ‘Ölümsüzlüğün Sırları’ adlı dizi de sergilenen eserler arasındadır. Sergide Dali’nin çoğunluğu Fransızca (ilk gençliğindekiler İspanyolca ve Katalanca yazılmış) not defterleri bulunuyor. Dalí çok çalkantılı bir yüzyıl içinde doğup büyümüş ve hayatı da bu ortam içinde son bulmuştur. Her sanatçıyı yaşadığı iklim belirler, onun hamurunu yaşadığı tarih yoğurur düsturundan yola çıkarak Dalí’nin yaşamına büyük etkisi olan bu çalkantılı yüzyılın tarihi verileri de serginin arka planında yer almaktadır. Ayrıca sergi, film gösterimi ve konferans gibi etkinliklerle de daha kolay anlaşılır hale getirilmiştir. Sergi kapsamında yetişkinlere ve çocuklara yönelik atölye çalışmaları düzenlenmektedir. Salvador Dali Kimdir? Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí y Domènech, kısaca Salvador Dali, 11 Mayıs 1904′de İspanya’nın bir köyünde doğdu. Dali’ye kendisi doğmadan önce ölen 3 yaşındaki abisi ‘Salvador’un adı verildi, çünkü Salvador Dali ‘ikame’ bir çocuk olarak doğmuştu (Psikolojide ‘ikame’ ya da ‘yerine konan’ çocuk tanımı, çocuklarının ölümünden sonra onun boşluğunu doldurmak amacıyla dünyaya getirilen çocuk için kullanılır). Dali ağabeyinin ölümünden 9 ay 10 gün sonra dünyaya gelmiştir. Yani bunun anlamı ağabeyi öldüğünde Dali'nin doğumuna neden olacak cinsel ilişki gerçekleşmiştir ve Dali, yas tutan bir aileye katıldığından, ruhsal gereksinimlerine yeterli yanıt alamamıştır. M. Cansın Özden rkadaşlarımdan birileri bir sabah uyanıyorlar ve o günden itibaren fotoğraf çekmeye başlamaları gerektiğini hissediyorlar. Eğer siz de yakın zamanda böyle bir sabah geçirdiyseniz ve etrafınızda sizlerle naçizane birkaç satır bilgisini paylaşacak birilerine ihtiyaç duyduysanız bu yazı sizin için yazılmış demektir. Öncelikle bir noktanın altı çizilmeli, bu yazı fotoğraf çekmeyi öğrenmek isteyenler için yazıldı, fotoğrafçı gibi görünmek isteyenler için değil… Ne yazık ki hergün sokaklarda ve internette gezerken donanıma çok fazla önem veren ve kocaman lenslere sahip çok pahalı fotoğraf ekipmanlarına, onları kullanabilmek için gerekli önbilgiye zerre kadar sahip olmadan dünyanın parasını yatırmış sözde fotoğrafçılarla karşılaşıyoruz. Fotoğraf sanatı bu değil… Olmamalı da… Fikrimi soran arkadaşlarıma önce ucuz bir kompakt dijital makina ile başlamalarını tavsiye ediyorum. Kompakt makinalar, hafif olmaları sayesinde, sizi fazla yormadan yanınızda gezdirebileceğiniz ve kafa karıştıracak kadar çok özelliği olmayan makinalardır. Bunlarla bir önceki sayıda bahsettiğimiz, filmin veya fotoğraf makinası sensörünün üzerine yansıyan ışığı denetlememizi sağlayan ISO, diyafram ve enstantane’nin doğru kullanımını öğrenmenin yanında fotoğrafın yapısını oluşturan kompozisyon bilgisi üzerine çalışmalar yapabilirsiniz. Kötü bir kompozisyona sahip bir fotoğrafı dünyanın en kaliteli fotoğraf makinesi ile A Dali için cinsellik ölümle ilişkilidir Yaşamının birinci yılındaki gelişimsel süreci aksamış, kendisine ait olmayan daha önceden dokunmuş bir kimliğe bürünmek zorunda kalmak, kendilik algısının gelişimini örselemiş ve ergenlik döneminde de yoğun biçimde hissettiği değersizlik duyguları gelişmiştir. Bu nedenlerden dolayı Dali dokunmayı ve dokunulmayı sevmez. ‘Great Masturbator’ kitabında da anlattığı gibi cinsel ilişkiye girmez, sadece mastürbasyon yapar ve böylece kimsenin ölümüne neden olmaz, kendisi de ölmez. Dali için cinsellik hep ölümle ilişkilidir. Anılarında ve resimlerinde cinsellikle ölümün ilişkilendirildiğini kanıtlayan temalar sık sık karşımıza çıkar. Dali, hayatı boyunca ölen kardeşiyle farklı karakterlere sahip olduklarını kanıtlamaya çalışmıştır. Ailesinin dikkatini çekebilmek için çocukluğunda sık sık histeri krizlerine girmiştir. Dali, dikkat çekmek amacıyla 10 yaşında kendi resmini yapmış ve bu resme ‘Hasta Çocuk’ adını vermiştir. Daha sonraki yıllarda Stefan Zweig’ın onu Sigmund Freud’la tanıştırmasıyla birlikte Dali’nin hayatında büyük değişiklikler gözlenmiştir. Resme olan ilgisi artmış, daha uyumlu bir insan haline gelmiştir. Dali’nin görünümünde de değişiklikler olmuştur. Uzun saçlarını kısaltmış, biryantinlemiş, spor kıyafetler giymeye başlamış ve gülmeyen bir ifade yüzüne egemen olmuştur. Böylelikle kardeşinden farklı bir insan olduğuna kendisini inandırmıştır. 1914'te annesinin desteğiyle özel bir resim okuluna yazılan Dali, 1919'da Figueres Belediye Tiyatrosu'nda ilk sergisini açtı. 1922'de Madrid'e taşınan ve buradaki San Fernando Güzel Sanatlar Okulu'na yazılan Dali, ilk eserlerinde Kübizm ve Dadaizm etkileri gösterdi. Fransa ve İsviçre kökenli olan bu yeni akımlar, o sıralar Madrid'de pek yaygın 13 Kompakt Makina bile çekseniz iyi bir çalışma ortaya koyamazsınız. Ama ucuz bir kompakt makine ile çekilmiş muhteşem fotoğraflara her gün rastlıyoruz… Fotoğraf çeken bir çok arkadaşım çalışmalarına Zenit marka nispeten ucuz analog fotoğraf makinalarıyla başlamışlar. Ama aynı zamanda bu makinalardan almış ancak nasıl kullanacağını çözemediği için fotoğraf çekmeye devam etmemiş pek çok arkadaşım da var. İşte bu yüzden bir analog makina yerine bir dijital makina tavsiye ediliyor başlama aşamasında olanlara. Dijital makina, yaptığınız denemenin sonucunu derhal görebilmenizi sağlar ve bu sayede kısa zamanda ilerleme kaydedebilirsiniz… Fotoğrafın Dili, Kompozisyon… Öğrenilecek diğer bir konu da fotoğrafın dilidir. Evet, fotoğraflar bir şeyler anlatır… Ve bu dili öğrenmeye çalışmadan deklanşöre basmak, bilmediğimiz bir dildeki bir şarkının nakaratını tekrar etmeye çalışmak gibidir… Bu nakarattaki kelimelerin nasıl dilbilgisi kurallarıyla ve ne anlamlar ifade ederek bir araya geldiğini bilmeden o dilde kendimizi ifade edemeyiz. Kendini iyi ifade eden bir fotoğraf da ancak fotoğrafın dilini iyi kullanabilen bir fotoğrafçı tarafından çekilebilir. Fotoğrafın en önemli öğesi olan kompozisyon bilgisi üzerine kitaplar okumanız tavsiye edilir. Homer Kitabevi’nden çıkmış Tom Grill ve Mark Scanlon tarafından yazılıp Nedim Sipahi tarafından dilimize çevrilmiş “Fotoğrafta Kompozisyon” başlangıç seviyesi için oldukça başarılı bir kitaptır. Kompozisyon bilginiz arttıkça izlediğiniz fotoğrafları daha iyi anlamaya başlayacaksınız. Fotoğrafçının onlarla ifade etmeye çalıştıklarına daha iyi anlam vereceksiniz. Yerli Ustalardan Öğrenmek Lazım Yerli ustalardan başlayarak büyük fotoğrafçıların çalışmalarını izlemek de yine sizleri çok geliştirecektir . Yerli ustaları izlemenin tavsiye edilmesinin altında şöyle bir sebep yatıyor: bu ustalar çok başarılı kompozisyonları muhteşem renkler, gelişmiş teknikler ve genel kültürleriyle yoğrulan bir estetik anlayışı ile ortaya koyabildikleri için ustadırlar ve onlar sizin hergün önünden geçtiğiniz bir sokağı, önemsemediğiniz bir binayı veya bir insanı sizin görmeye alışkın olduğunuzun çok dışındaki bir üslupla fotoğraflarına yansıtırlar. Sizin farketmediklerinizi onlar farkedebildiği için onların usta olduklarını gördüğünüzde fotoğraf sanatının uzun ve zorlu yolundaki sisler aydınlanmaya başlar. Daha samimi bir dille şöyle diyelim, ‘iyi fotoğraflar çekebilmek için kaç fırın ekmek yemeniz gerektiği’nin farkına varırsınız. Bunun farkına vardıkDSLR Makina tan çok kısa bir süre sonra siz de makinanızda öğrendiğiniz için de bu çevrenize farklı gözlerle bakmaya başlayafotoğraf makinaları size o kadar da karcaksınız. Kim bilir hergün etrafımızda ne maşık gelmeyecekler. muhteşem konular biraraya geliyor bir SLR’ler, farklı odak uzaklığına sahip düşünsenize ve biz onların farkına varıp lensleri kullanmanıza izin verirler. Yüksek da deklanşöre basamadığımız için ziyan bir tepeden tek bir kare ile İstanbul’un oluyorlar… yarısını fotoğraflayabilecek bir geniş açı objektifle veya birkaç km ileride zıplayan İleri Fotoğrafçılık bir yunusu kadraja sığdıracak bir teleobBu olan bitenin farkına varmaya ve jektifle çalışmalar yapabilirsiniz. Optik filtkendinizi fotoğraflarınızla ifade edebilmereler kullanarak farklı renk ve görüntü ye başladıktan sonra bazı sıkıntılar yaşayaetkileri yakalayabilirsiniz. Makro objektifcaksınız. Çünkü kompakt makinanızla bir lerle çıplak gözle göremeyeceğiniz detaytakım şeyleri ifade edemediğinizi fark edeları gözler önüne serebilir, braketleme ceksiniz. Örneğin netliğin kompozisyonda metodu kullanarak HDR yöntemiyle ISO, dilediğiniz bir konu üzerinde olmasını enstantane ve diyaframı kullanarak tek bir arzu edeceksiniz ancak makinanız buna fotoğrafta ulaşamayacağınız hoş sonuçlar izin vermeyecek ve en yakındaki nesneye elde edebilirsiniz. odaklanacak. Veya diyeceksiniz ki ‘ah Kısaca özetlersek; bizler bilginin önemikeşke şu çocuğa, ona fark ettirmeden biraz nin farkında olan üniversite öğrencileriyiz. daha yaklaşabilseydim’ veya tam tersi Fotoğrafta da hayatın bu kuralı geçerliliği‘keşke şu kapıyı bu uzaklıktan ni koruyor. Önce okumalı, sormalı, öğrenfotoğraflarken üstteki penceredeki çiçeği meliyiz. Sonra gerektiği kadar para harcade kadraja dahil edebilmemin bir yolu malı ve deklanşöre basmalıyız… Kendini olsaydı.’ İşte böyle ihtiyaçlar duymaya estetik ve kompozisyon alanında iyi başladığınızda bir SLR makineye (single yetiştirmiş herhangi biri ucuz makinalarla lens refleks) veya DSLR (dijital single lens da başarılı fotoğraflar çekebilir. Ama refleks) makinaya ihtiyaç duymaya kendimizi bu bilgiyle donatmadan optik başlamışsınız demektir. Fotoğrafı ve elektronik harikası bir şaheserle bile iyi denetleyen bir çok özelliği zaten önceki işler çıkarabilmeyi ummamamız gerekir. çalışmalarınızda kullandığınız kompakt Oske Cher Düş ve Gerçeğin Çelişkisi Makine: NIKON D70s Enstantane : 1/3200 Diyafram: f/11.0 Odak Uzaklığı: 80 mm Makina: Nikon D70S Enstantane: 1/500 Diyafram: f/4.5 ISO: 200 Bu çekimde amacımız aslında İTÜ Göleti’nden sabahın erken saatlerinde yükselen buharı kullanmaktı... Sabah göletteki dumanları bir fotoğraf karesinde önplana çıkarabilecek çekimler yapamadık, belki de sinema için daha uygun bir görüntüydü. Fakat oradaki bir karahindiba bize farklı bir fikir verdi ve güneşe karşı yaptığımız bu çekim, hızlı enstantanesi sayesinde zarif modelimin ve çiçeğin formunu hoş bir silüet şeklinde ortaya koydu. Çekimi yaparken seçtiğim beyaz ayarı sayesinde de bir dijital müdehaleye gerek kalmadan fotoğraf masalsı bir arkaplan rengine sahip oldu. 4.Levent’te çalışmasına kısa bir mola vermiş bu çöpçüyü görünce fotoğraf makinem yanımda olduğu için kendimi çok şanslı hissetmiştim. Çöpçünün kovasının rengi ile sırtını yasladığı duvardaki resimdeki ağaçlar çok önemli bir bağlantı sağlıyordu. Süpürge ve faraşın sapı resimdeki agaçların gövdeleriyle çok benzer çizgiler çiziyordu. Gözüm bir resme, bir çöpçünün malzemelerine bir de üzerindeki parlak renklerde üniforması olan çöpçüye gidiyordu. Çöpçünün elindeki yarım ekmeği tutuşu ve oturuşu ise çok duygusal bir hava oluşturuyordu. Kendisinden izin alarak fotoğrafını çekmeye başladım. Ancak ilgisinin benden uzaklaşması ve ekmeğine dönmesi için birkaç dakika geçmesi gerekti ve sonunda bu pozu yakaladım. 12 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Cahit Bollu Manisa’dan geliyor İTÜ’ye. 2000 yılında girdiği İTÜ Bilgisayar Mühendisliği bölümünden 2006’da mezun oluyor ve halen İTÜ’de ‘Siyaset Çalışmaları’ konusunda yüksek lisans eğitimini sürdürüyor. Aynı zamanda mühendis olarak da bir şirkette çalışıyor. K aymaklı E kmek K adayıfı Fatih Avcı Fotoğraflar, İrem Yüzeç, M. Can Çelik İTÜ uzun yıllardır, bilinsin bilinmesin, müzikle içiçe. Konservatuar öğrencilerinin dışında, amatör olarak müzikle ilgilenenlerin sayısı da bir hayli yüksek. Gerek müzik kulüpleriyle gerek kendi gruplarıyla gerekse de bağımsız olarak müzik üretimi yapan çok sayıda İTÜ’lü var. Ancak bütün bu amatör ilgililerin ötesinde bir grup var ki artık profesyonel hayata adım atıyor: ‘K.E.K.’ Açılımı ‘kaymaklı ekmek kadayıfı’ olan bu grup, diğer birçok grubun aksine beste üretimlerine ve yöresel şarkıların düzenlemelerine ağırlık veriyor. Grup üyelerinin tamamı küçüklüklerinden beri müzikle ilgilenmiş, korolara katılmış ve enstrüman çalıyorlar. Bilhassa Türk Sanat Müziği ve Halk Müziği çalışmalarında bulunmuş olan grup üyeleri, yaptığı beste ve düzenlemelerde bu uğraşlarının oldukça etkili olduğunu düşünüyor. Bütün bunların yanında mühendislik eğitimi için İstanbul’a gelen ve birbirleriyle üniversitede tanışan bu kadro, müziğe uzun yıllar hizmet edeceğe benziyor. Grup üç üyesi Cahit, Hakan ve Ozan 2000 yılında İTÜ’ye giriyorlar. Birbirleriyle tanışmalarının ardından müzik çalışmalarında ortaklaşan bu üç arkadaş 2003 yılında bu grubu faaliyete geçiriyor. Gruba, kuruluşundan bir yıl sonra katılan Enis ise İTÜ’ye 2001’de giriyor. Enis’in müzik yaşamı biraz daha farklı çünkü Enis cesur bir kararla İTÜ’deki mühendislik eğitimini bırakıp Yıldız Teknik Üniversitesi’nin konservatuarına giriyor. K.E.K’in, birbirinden farklı yörelerden gelen ve değişik müzik çalışmalarında bulunan üyelere sahip olması, ortaya çıkan müziğin de çeşitlilik ve kaliteliliğini artı yönde etkiliyor. Mühendislik eğitimlerinin de müzik çalışmalarına bakış açısı olarak katkısı olduğuna inanan K.E.K müzikte tür ve sınır kaygıları taşımadan yoluna devam ediyor. K.E.K bugüne kadar Kadıköy Shaft, Kemancı, Studio Live, Beyoğlu Numb, Pulp’ta sahne almış; İTÜ, ODTÜ, Boğaziçi, Kocaeli ve Kültür üniversitelerinin bahar şenliklerinde konser vermiştir. Şu an K.E.K, her Cuma günü K a d ı k ö y VooDoo’da sahne alıyor. VooDoo u sayımızda gazetemizle birlikte 1.000 okurumuz K.E.K albümcüğüne sahip olacak. K.E.K grubunun beste ve düzenlemelerinden oluşan bu albümcüğün gruba şans getireceğini umuyoruz. Bununla birlikte Türkiye’de ilk kez bir albümcük hazırlamanın haklı sevincini de yaşıyoruz. B Grubun üç üyesi aynı zamanda mühendislik yapıyor. Mühendislikle müzik arasında nasıl bir fark görüyorsunuz? Mühendislikten zevk alıyor musunuz? Cahit: İlk işe başladığımda çok zevk alamadım ama şimdi ar-ge bölümünde çalıştığım için mutluyum. Mühendislik yapacaksanız gerçekten mühendislik yapacaksınız, ancak o zaman zevk alırsınız. Ortada kalınca iyi olmuyor. Ozan: Bence insan hayatta tek şeyden zevk almaz. Birkaç şeyden de zevk alabilir ama zaman ayırma meselesi işte. Şu anda hem mühendislik hem müzik beraber gidiyor ama ileride ne olacak pek bir fikrim yok. İş hayatınıza katkısı oluyor mu müzikle uğraşmanızın? Ozan: Pek katkısı olduğunu zannetmiyorum. Hatta zararı oluyor; ‘sen müzikle uğraştığın için dalgınsın’ diyorlar mesela. Hakan: Ben daha rahat çalışabildiğimi düşündüğüm bir şirkette çalışmaya başladım ama bu kadar rahat olacağını tahmin etmiyordum. Mühendislik yapıyor sayılmam. Müzikle ilgili ideallerim mühendislik hayatımla ilgili fikirlerimi de değiştirdi tabii. Üniversiteye gelmeden önce ‘profesyonel olarak müzikle uğraşmak istiyorum’ diyor muydunuz? Hakan: Benim küçüklükten beri hayalim müsizyen olmak. Para kazanmak konusu mezun olduktan sonra ortaya çıkıyor. Profesyonel müziği ben ‘zamanı kazanmak’ olarak düşünüyorum kendim için. Zaten müzikle uğraşıyorum, uğraşacağım. Profesyonel olarak yaptığım zaman bu işe daha çok vakit ayırabilir ve gerçekten sevdiğim işi yapabilirim diye düşünüyorum. Peki Enis, sen diplomalı bir müzisyen olacaksın. Küçükken böyle hedeflerin var mıydı? Enis: Ben liseye kadar müzisyon olacağım diye düşünüyordum. Çevrem de bu yönde devam edeceğimi biliyordu ama lisede fikirler değişiyor. Dersleri iyi olanlar sayısala yönlendiriliyordu. Şu anki aklım olsa sözel bölümde okurdum. Kimse zorlamadı ama benim de yönelimim çevreye göre şekillendi. Türkiye’de kaliteli müzik azaldı mı? Enis: Azaldı tabii. Biz 80’lerin başında doğduk ve hayata gözlerimizi açtığımızdan beri Türkiye hangi yöne gittiyse müzik de o yöne gitti. İlk popüler müzik çıktığında bize garip geliyordu ama şimdi baktığımızda, şu anki müziklere göre onların mükemmel olduğunu düşünüyorum. 80’lerden sonra çok şey değişti. Kaliteli müzik denilince ne anlıyorsunuz? Cahit: Şu an yaşadığımız şartlardan bağımsız düşünemeyiz müziği. Kaliteli müziğin ayarını kim belirleyecek? Bence hem insanların alabileceği hem de çok fazla piyasa kültürünün olmadığı müzik kaliteli müziktir. Peki K.E.K kaliteli müziğin neresinde? Cahit: Müzikal açıdan çok kaliteli iş çıkardığımızı düşünüyorum. Yaşadığımız coğrafyanın çeşitliliğini müziğe yansıtmamız, duygularımızı özellikle Türkiye’nin karmaşık yapısının oluşturduğu duyguları yansıtmamız açısından kaliteli müzik yaptığımızı düşünüyorum. Hakan: ‘Sanat toplum için mi sanat için mi?’ muhabbeti var ya; aslında sanat sanatçı içindir. Sen eğer kendi yaptığın müziği seviyorsan, özenerek yapıyorsan o müzik kalitelidir. Herkesin beğenmesi değil de senin beğenmen yeterlidir. Ama bu işten para kazanmak, albüm yapmak istiyorsan kitlen olmalı. Şu var ki bestenin özü tasarlanarak çıkmıyor, sen bile şaşırıyorsun. Böyle olunca sanatçı bunun tadına varıyor ve özeniyor. Özendiği zaman da kaliteli müzik ortaya çıkıyor. Siz müzik yaparken özeniyor musunuz? Hakan: Tabii ki özeniyoruz. Bizim müziğimizde en çekici olan şey caz ve etnik müziklerin çeşitliliğinin olması. Bir süre cazla uğraştık, bir süre etkin müzikle uğraştık, şimdi rock yapmaya başladık. Türden ziyade yaptığın çalışmalardan zevk aldığın zaman, bütün yaptığın çalışmalar bir süre sonra sentezleniyor. Bizim müziğimizdeki bence en ilgi çekici nokta birçok farklı müziğin harmanlanmış olması. Enis: Müzisyenliğin belki de yüzde 1’i yetenek ve ilhamdır. Gerisi çalışmaktır. Çalışmak, emek vermek, zaman ayırmak... İnsanlar sanat dallarını çok kümsedikleri için olaya bakış açıları sanatçılarınkiyle aynı değil. Müzisyenlik, olması gereken konumda olamadı bugüne kadar. Biz oryantalist müzik kültürüyle Batının müzik kültürünü dengeliyoruz. Gruptakilerin ortak bir yönü de sanat veya halk müzikleriyle ilgilenmiş olmaları galiba? Ozan: Sonuçta hepsi müzik. Türü değişik sadece. Keskin bir geçiş yok. Bağlamadan sonra gitar çaldık. Bağlama gibi çaldık önce. Caz dinledik, Blues dinledik, onları çalmaya çalıştık. Edinimlerimiz hiçbir zaman kaybolmadı. Bu geçiş sırasında eskiden yaptığımız müzikler de yanımızda kaldı, yumuşak bir geçiş oldu. Aileleriniz müzik çalışmalarınızla ilgili neler söylüyor? Hakan: Memnunlar ama ‘hobi için yapıyorsun ama, değil mi?’ lafını da eksik etmiyorlar. Profesyonel olarak müzikle uğraşmak istediğimi yavaş yavaş anlatmaya çalışıyorum. Ozan: Kendi paramızı kazandığımız sürece pek birşey diyeceklerini zannetmiyorum. Şu an çoğumuz mühendislikten para kazanıyoruz ve müzikle de ilgileniyoruz. Cahit: Benim ailemde de bir görmezden gelme durumu var. ‘Çalın tabi, demoralize olun’ diyorlar. Profesyonel müzik yapacağımızı zannetmiyorlar. Enis: Aileler için kolay kabul edilebilir meslek değil müzik. Ben konservatuara başladığım halde ailem benim müzikle olan profesyonel ideallerimi tam anlamamıştı. Zamanla kabullenmeye başlıyorlar bunu. “Müziğe ilgim ortaokulda başladı. Belediyenin Türk Sanat Müziği korosu vardı, orada vokaldim. Üniversiteye geldiğimde gitara başladım. Bir sene sonra Hakan’la tanıştım. Sonra beraber Rock Kulübü’ne katıldık. Kulübün stüdyosunda çalışmalara başladık.” Hakan Görener Eskişehir’den 2000’de Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği bölümünü kazanarak İTÜ’ye geliyor. 2005’te mezun oluyor ve şu an mühendis olarak çalışıyor. “Ben müziğe orgla başladım kendi kendime. Daha sonra arkadaşların sazlarıyla uğraştım. Ritmle ilgileniyordum daha çok. Üniversiteye gelince gitar öğrenmeye başladım. Sonra Cahit ve Ozan’la tanıştım ve müziğe beraber devam ettik.” Ozan Tuğrul Antalya’dan kazandı İTÜ’yü. Elektrik Mühendisliği bölümüne 2000’de girip 2005’te mezun oldu. Ozan da aynı zamanda mühendis olarak bir firmada çalışıyor. “Müzik hayatım lisede bağlama çalarak başladı. Üniversiteye gelince çoğu üniversiteli genç gibi gitara b a ş l a d ı m . Hakan’la tanıştığımda gitar çalmayı henüz öğreniyordum. K.E.K çalışmalarıyla gitarımı geliştirdim.” Enis Gümüş Samsun’dan 2001 yılında İTÜ İnşaat Mühendisliği bölümüne geliyor. Enis birkaç yıl sonra ani bir kararla İTÜ’yü bırakıyor ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nda Duysal Tasarım ve Komposizyon bölümünde müzik eğitimine başlıyor. “Müziğe ilgim ilkokulda başladı. İlkokuldan sonra bağlama çalmaya başladım. Ortaokulda Samsun’un belediye konservatuarına kaydoldum, halk müziği bölümüne. Üniversiteye gelince Rock Kulübü faaliyetlerine katılıyordum. Kampüste yankılanan bir müziği takip edince karşıma K.E.K çıktı.” değildi ve Dali'nin eserleri kısa sürede ilgi çekmeye başladı. Dali, Madrid'de geçirdiği yıllarda, kendisi gibi avangart sanata meraklı olan film yapımcısı Louis Buñuel ve şair Federico García Lorca ile yakın arkadaş oldu. 1923'te disiplinsizlik yüzünden geçici olarak okuldan uzaklaştırılan Dali, aynı yıl Girona'da anarşist gösterilere katıldığı için tutuklandı ve bir süre gözaltında tutuldu. 1925'te okula geri döndü ve Barcelona'da ilk kişisel sergisini açtı. Dali 1926'da Paris'e gitti ve büyük saygı duyduğu Pablo Picasso ile tanıştı. Paris gezisinden döndükten kısa süre sonra okulundan temelli kovulan Dali, çok geçmeden askere alındı. Ekim 1927'de askerlik hizmetini bitirdi ve Mart 1928'de sanat eleştirmenleri Lluís Montanyà ve Sebastià Gasch ile beraber, sanatta modernizmi ve fütürizmi savunan ‘Sanat Karşıtı Katalan Manifesto’yu yazdı. 1929'da arkadaşı Luis Buñuel ile beraber çektikleri Bir Endülüs Köpeği adlı avangart kısa film, sürrealist sanat çevrelerinde ikiliye büyük şöhret kazandırdı. Aynı yıl ikinci kez Paris'e giden Dali, burada ressam Joan Miró aracılığıyla sürrealist akımın öncüleri André Breton ve Paul Éluard ile tanıştı. Éluard'ın karısı Gala (asıl ismi Helena İvanovna Diakonova), tanıştıkları andan itibaren Dali'nin ilgisini çekti ve 1929 yazında Dali ile Gala arasında, sonradan evliliğe dönüşecek olan tutkulu bir ilişki başladı. 1931 yılında Dali, en meşhur eseri olan Belleğin Azmi’ni yaptı. ‘Yumuşak Saatler’ ya da ‘Eriyen Saatler’ olarak da bilinen eserde, geniş bir kumsal manzarası önünde eriyen cep saatleri resmedilmiştir. Eser genel olarak, katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanır. Dali sonradan bu resmin ilhamını, sıcak Ağustos güneşi altında erimekte olan bir Camembert peynirinden aldığını yazacaktı. 1929'dan beri beraber yaşayan Dali ve Gala, 1934'te bir devlet nikhıyla evlendiler (1958'de bir Katolik düğünüyle nikah tazeleyeceklerdir). Aynı yıl New York'ta bir sergi açan Dali, ABD'de büyük sansasyon yarattı ve büyük üne kavuştu. 1936'da başlayan ve tüm İspanya'yı kaosa sürükleyen İspanya İç Savaşı, 1939'da General Francisco Franco'nun galibiyetiyle sona erince, Dali yeni kurulan faşist rejimi desteklediğini açıkladı. Bunun üzerine, çoğunluğu Marksist olan ve Dali'nin abartılı dikkat çekme çabalarından zaten hoşlanmayan sürrealistler, Dali’ye açıkça sırtlarını döndüler. 1940'ta Dali ve Gala, tüm Avrupa'yı etkisi altına almaya başlayan II. Dünya Savaşı'ndan kaçarak ABD'ye yerleştiler. Burada dokuz yıl kalacaklardı. 1942 yılında Dali, Salvador Dalí'nin Gizli Hayatı isimli otobiyografisini yayımladı. 1945-46 yıllarında, Walt Disney ile beraber Destino, Alfred Hitchcock ile beraber Spellbound filmlerinin yapımında çalıştı. 1947'de sürrealist bir Picasso portresi yaptı. 1949' da Dali, karısıyla beraber Avrupa'ya döndü ve memleketi Katalonya'ya yerleşti. 10 Haziran 1982'de Dali’nin çok sevdiği karısı, menajeri, modeli ve ilham perisi Gala hayatını kaybetti. Dali de 23 Ocak 1989'da kalp yetmezliğinden öldü ve Figueres'te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömüldü. Yapıtları Dali, Sigmund Freud’un bilinçaltı imgelerin erotik çağrışımları üzerine yazdıklarından ve Paris sürrealistlerinin bilinçaltını ortaya çıkarma eğilimlerinden büyük ölçüde etkilenmişti. Sürrealizmde, düşüncenin herhangi bir mantık çizgisi izlemeden akmasını temel alan otomatizm kavramını benimsediyse de, bunu öbür sürrealistlerden daha iyimser bir bakış açısıyla işledi ve bu eğilime ‘eleştirel paranoya’ adını verdi. Yapıtlarında yarattığı düşsel (büyülü) gerçekçilik, betimlediği gerçekdışı düşsel mekân ve garip düşsel imgelem ile bir karşıtlık oluşturuyordu. Bu yapıtlarda düşle gerçeği ayırmak neredeyse olanaksızdı. Dali’nin amacı günlük uğraşıları alaycı bir tavırla düşsel hale getirmekti. Çoğu kez karanlık bir Katalan manzarası içine yerleştirilmiş, vücudundan yarı açık çekmeceler çıkan insan figürleriyle (‘Yanan Zürafa’ 1936-37, Sanat Müzesi, Basel) sanki balmumundan yapılmış ve güneş ısısıyla eğrilip bükülmüş saatler (‘Belleğin Israrı’ 1931, Modern Sanat Müzesi, New York) en sık kullandığı temalardı. ‘Veristik sürrealizm’ olarak da anılan bu eğilim içinde Dali birbiriyle ilişkisiz düşsel imgeleri gerçekçi bir yak- laşımla bir araya getirmiştir. Dali’nin imgelerle dolu tarzı hakkında yorum yapabilmek için özellikle, tekrarladığı belli objelerin ne anlama geldiğini bilmekte fayda vardır. Mesela, karıncalar çürümeyi, sapan şeklindeki obje durumun hassasiyetini, kırmızı mendil İspanya iç savaşında dökülen kanı, siyah telefon ikinci dünya savaşından hemen önce yapılan politik görüşmeleri simgelemektedir. Zaman kavramı, genelde kurumuş ağaç dalları üzerinde kayıp gidermişçesine görünen saat resimleriyle işlenmiştir. Her eserinde mutlaka bir ekmek, bir koltuk değneği, bir yumurta bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı esnasında, nükleer mistik tarzında resimler yapmıştır. Bu resimlerde, merminin çarptığı anda dağılmış ve zamanın o noktasında, uzayın o boyutunda, dağıldığı şekliyle dönmüş objeleri çizmiştir. Ayrıca yine o dönemlerin etkisini, tekrar tekrar çizdiği gri elbiseli, Hitler kolluklu bir hemşirede de görmek mümkündür. Savaş bittikten sonraki dönemlerde, bu dâhi adam kapitalizmin başülkesine reklam panoları çizmek için davet edilmiş, paranın tadını alınca, o dahiyane resimlerine bir süre ara verip, ince çorap, saat vs. reklamları çizmiştir. Sürrealizm nedir? Sürrealizm (Gerçeküstücülük) 20. yy.ın başlarında Avrupa’da ortaya çıkan bir sanat akımıdır. Şair ve ressamlar I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım karşısında, dehşete kapılmış, akılcı tutuma karşı tavır alarak, bilinç dışının düşsel dünyasına yönelmeye başlamışlardı. 1924’te yayımladıkları Gerçeküstücülük Bildirgesi’nde düşüncenin aklın denetimi olmadan ve ahlâk gibi engelleri hiçe sayarak, ortaya konmasını savundular. Yapıtlarında nesneleri alışılmamış biçimlerde betimleyen Gerçeküstücü sanatçılar, çoğunlukla düşlerin gizli dünyasını dile getirmeye alıştılar. Bazen de nesneleri kendi doğal ortamlarından çıkartarak şaşırtıcı, düşsel bir ortama taşıdılar. Sergi Hakkında Sergi, 20 Eylül 2008- 20 Ocak 2009 tarihleri arasında pazartesi hariç her gün, 10.0018.00 saatleri arasında gezilebilecek. Ramazan Bayramı’nın ilk günü (30 Eylül 2008) ve Kurban Bayramı’nın ilk günü (8 Aralık 2008) ile 1 Ocak 2009 tarihinde kapalı olacak. Dali sergisi Sakıp Sabancı Müzesi Sakıp Sabancı Caddesi No:2 Emirgan adresinde ziyaret edilebilir. Bilet fiyatları Tam: 10 YTL, Grup: 7 YTL ve Öğrenci 3 YTL’dir. 65 yaşın üstündeki sanatseverlerin de sergiyi gezmek için 3 YTL ödemeleri gerekmektedir. SSM’de, Gala-Salvador Dali Vakfı’nın işbirliğiyle hazırlanan hediyelik eşya bölümünde dudaklı çantadan kahve fincanına, kalem, silgi, defter gibi kırtasiye malzemelerinden çocuk boyama kitabına ve tişörte uzanan, yaklaşık 21.000 adet ürün bulunmaktadır. Telefon (0212) 277 2200 21 Knidos'lu Afrodit'in belirişi © Salvador Dali, Fundació Gala-Salvador Dalí, Vegap, Figueres 2007 1981 Tuval üzerine yağlıboya, 140x95 cm Gala-Salvador Dalí Vakfı, NI 0258 Kürelerin uyumu. Tek öğede stereoskopik çalışma © Salvador Dali, Fundació Gala-Salvador Dalí, Vegap, Figueres 2007 1979 Tuval üzerine yağlıboya, 100 x 100 cm Gala-Salvador Dalí Vakfı, NI 0249 Napolyon'un hamile kadına dönüştürülmüş burnu gölgesini özgün yıkıntıların arasında hüzünle dolaştırıyor © Salvador Dali, Fundació Gala-Salvador Dalí, Vegap, Figueres 2007 1945 Tuval üzerine yağlıboya, 51 x 65,5 cm Gala-Salvador Dalí Vakfı, NI 0378 Çılgın Tristan (II. Perde) için arka perde projesi © Salvador Dali, Fundació Gala-Salvador Dalí, Vegap, Figueres 2007 1944 Tuval üzerine yağlıboya, 60 x 96 cm Gala-Salvador Dalí Vakfı, NI 0046 22 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Bir doktor, bir fotoğrafçı: Özgür Çakır İrem Yüzeç, M. Can Çelik Fotoğrafla olan ilişkiniz ne zaman başladı? Tam olarak tarih vermem güç aslında. Fotoğraf makinesiyle ilk tanışmam altı-yedi yaşlarımda oldu. O zamanlar “Alamancılara” bir şeyler sipariş etmek çok modaydı ve babam da bu şekilde bir SLR makine satın aldı. Doğu Alman yapımı çok güzel bir analog makineydi (Revue), üç tane de lensi vardı setin içinde: 28mm, 50mm, 135mm sabit odaklı lensler. Şu anda bile aslında çok kıymetli bir set ve hala saklıyorum. İlkokul çağlarında, evde makineyle kimse ilgilenmediği için makine bana kaldı. O dönemler makinenin pozometresinde sorun olduğu için –meğer pili bitmişfilm kutularının içinden çıkan yağmurlu havalar, güneşli havalar, portre, manzara gibi durumlar için önerilen değerlere göre çekim yapmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Kendi kendime kurcalayarak ve fotoğrafçılara sorarak perde hızı neymiş, diyafram neymiş ilk o zaman kav- ÖZGÜR ÇAKIR 1976’da Ankara’da doğan Özgür Çakır, kendini ‘Karadenizli bir Laz uşağıyım’ diye tanımlıyor. Annesi ve babası eğitimci olduğu için sürpriz sayılmayacak bir şekilde çocukluğu Anadolu’yu harmanlayarak geçer. Önce Ankara, sonra Mardin, Tunceli ve Bursa… Ortaöğretim dönemini Bursa’da geçirir. Daha sonra Hacettepe Tıp Fakültesi’ni kazanarak Ankara’ya, doğduğu şehre döner. Sonrasında uzmanlık için Bursa ve son beş senedir de ‘aşık olduğum kent’ dediği İstanbul’da... Hem doktorluk hem de fotoğrafçılık yapıyor. radım. Eğitimini almadan önce de fotoğraf makinesiyle haşır neşir olmak benim için büyük bir artıydı. Ne yaptığımı bilerek fotoğraf çekmeye başlamam ise daha sonra, üniversitenin ilk yıllarında (1994) okulun fotoğraf kulübüne (Hacettepe Üniversitesi Fotoğraf Kulübü) üye olmamla oldu. Orada halen eğitmenlik yapan Mehmet Gökağaç’ın derslerinin gelişimime katkısı büyüktür. Ve karanlık oda eğitmenim, üstadım Doruk Salancı’nın… Bu bağlamda fotoğrafçılığa doğru bir giriş yaptığımı düşünüyorum. Her sene tekrar tekrar başlangıç seviyesindeki kurslara katıldım hiç sıkılmadan. Tabi devamında ileri seviye kursları da ihmal etmedim. Halen fotoğraf çekerken, o slaytlardan öğrendiklerim aklıma gelir. Okul süresi uzun olduğu için –malum tıp fakültesi- illa bir şeylerle ilgilenmek zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Zaten pek çok doktor, paramedikal işlere yönelir. Benim uzmanlık alanım radyoloji, yani aslında işim de görüntüleme üzerine. Çevreyi algılayış biçimime ve dikkatime katkısı olduğunu düşünüyorum çünkü radyolojide de asıl işim lezyon tespit etmek ve filmlerdeki patolojileri yakalamak. Artık bu dikkati de bir alışkanlık haline getirdim sanırım. Fotoğraf için çıktığımda da bu alışkanlık sayesinde günüm oldukça verimli geçiyor. “Üniversite yıllarımda malum öğrencilik hali, sarma filmler alırdık, onlar karanlık odada sarılırdı, tabi bu yüzden kiminden 40 poz kiminden 34 poz çıkardı. Çekim yapmanın tadı başkaydı.” Dijital fotoğrafçılığa geçişiniz nasıl oldu? Analog makinelerle ne kadar çalıştınız? Benim dijitale geçişim, her analog kullanıcısı gibi biraz sancılı oldu. Analog makineye karşı sevgim hala var. Sevgi ve özlemle anarım o günleri. Mesela üniversite yıllarımda malum Melankolistanbul… Bir sergiye bu ismi bulan kişiyi içine kapanık, kısa cüm leler kuran, ağzından kerpeten le laf alacağımız biri ola rak hayal etmiştik. Ancak yan ılmışız... Özgür Çakır, tüm bu tasvirlerin dışında biri olarak çıktı karşımıza. Gazetemizin fotoğ raf bölümünde bir foto-röportaj ha zırlamak istedik. Bu düşünce kafamızda belirdiği anda aklım ıza ilk gelen isimlerden biriyle; fotoğraf paylaşım sitelerinden beğeniyle takip ettiğimiz ve yakın zamanda sonlanan bir fotoğ raf sergisi açmış olan Özgür Çakır’la sizler için keyifli bir soh bet yaptık. öğrencilik hali, sarma filmler alırdık, onlar karanlık odada sarılırdı, tabi bu yüzden kiminden 40 poz kiminden 34 poz çıkardı. Çekim yapmanın tadı başkaydı. O zamanların dijitalden farklı olarak deklanşöre basarken ayrı, karanlık odadaki işlemler için ayrı düşünüyorduk. Çok seçiciydik film harcarken de kart harcarken de. Ama bunun sonucunda yıllık üretiminiz de çok kısıtlıydı haliyle. Gelenekçilerin dijitale duyduğu öfke biraz da buradan kaynaklanıyor aslında. Eskiden çok zor olan bir şey şimdi iki üç dakikalık bir işlem sonucunda ortaya çıkıyor. Ben de dijitale 2004 yılına kadar direndim aslında. O zamanki dijital makinelerin şimdiki kadar performanslı olmayışı da bunda etkiliydi tabi ki. Ama teknolojiye karşı bu tarzda tepkiler hep olmuştur. Manuel fokustan oto fokusa geçişte de bir tepki vardı mesela. İnsanlar ‘kendin odaklamadıktan sonra fotoğraf çekmenin ne anlamı var ki!’ diye bir tepki göstermişti o zamanlar. 2004 yılından sonra ben de dijitale geçtim ve şu anda da zevkle kullanıyorum. Fotoğraflarınızı internette fotoğraf paylaşım sitelerinde paylaşıyorsunuz. Bu konuya karşı olan pek çok fotoğrafçı var. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir? Öncelikle şunu belirtmeliyim, ben bağımsız bir fotoğrafçıyım. Herhangi bir dernek ya da kulüp çatısı altında değilim. Eskiden fotoğrafçılar, fotoğraflarını derneklerde, sadece belli bir zümre arasında paylaşıyorlardı. Günümüzde her şey çok farklı. Bu yüzden dernek çatısı altında kısıtlı bir kalabalık yerine daha çok izleyiciye ulaşmam gerektiğini düşünüyorum. Bunu da internet yardımıyla yapıyorum. Bu sitelere girmeden önce ben de en fazla on kişiyle fotoğraflarımı paylaşıyordum, eşe dosta, kulüpte iken fotoğraf eğitmenlerime gösteriyordum ve benim için tek kıstas onlardı ama artık internette, yeri geliyor yüzlerce, binlerce kişinin fikirlerini alabiliyorum. Tabi bu insana büyük bir şevk de veriyor. Her ne kadar aldığım yorumlar bazen tekdüze de olsa beğenilmek insanı daha çok fotoğraf çekmeye yönlendi- riyor. Tabi bu sitelerde çok güzel yorumlar yapanlar da var. Ben memnunum fotoğraf paylaşım sitelerinden. En basiti benim İTÜ gibi bir okulun gazetesinde röportaj vermemi sağladı. Az şey mi? Sadece bunu bile sağlamış olması beni mutlu ediyor şu anda fazlasıyla. Bu bağlamda isim vermek gerekirse Türkiye’de fotokritik sitesini aktif bir şekilde kullanıyorum. Onun dışında deviantart ve flickr gibi uluslararası sitelere de üyeyim. Bu gibi sitelerin Türkiye’de fotoğrafçılığa büyük bir ivme kazandırdığını ve büyük bir tekeli kırdığını düşünüyorum. “Belki de Uzakdoğu felsefesindeki Yin-Yang tanımında olduğu gibi ‘herkesin içinde aksinin bir tohumu vardır’ meselesinden ileri geliyordur.” Daha çok hangi tarzda fotoğraflar çekiyorsunuz? Aslında ne olduğum değil de ne olmadığımı daha kolay söyleyebilirim. Ben moda fotoğrafçısı değilim, stüdyo fotoğrafçısı da değilim, makro fotoğraflar da çekmiyorum mesela. Daha çok belgesel fotoğrafçılığına yönelik fotoğraflar çekiyorum. Çünkü ben fotoğrafın anı tespit ettiğine ve çok önemli bir belge olduğuna inanıyorum. Ama güzel bir manzara gördüğüm zaman ‘ben belgesel fotoğrafçısıyım bunu çekmem!’ diyerek arkamı dönmüyorum elbette. Tarz derken nasıl bir stili var bu fotoğrafçının derseniz eğer, bazen vizörün arkasındaki insanı ben de yadırgıyorum. Tanımadığımdan, fazla yorum yapmayayım. Samimi bir arkadaşım yakınlarda “senin fotoğraflarının seninle ilgisi yok, bu fotoğraflar çok daha naif ve hüzünlü” demişti. Bunun sebebini bilmiyorum, gerçekten normalde daha keskin köşeleri olan biraz agresif bir insanım kabul etmek gerekirse. Belki de Uzakdoğu felsefesindeki Yin-Yang tanımında olduğu gibi “herkesin içinde aksinin bir tohumu vardır” meselesin- 11 Irregular olmak ya da olmamak Kıvanç Akyol, Samet Aksoy, Begüm Yıldırım, Berkay Pamuk - Abi irregular olsak mı? - Ne irreguları abi? Ben sevmem öyle düzensiz yaşamı. Hem ben tatil yapacağım. - Hayır, ben de sevmem düzensiz yaşamı ama alakası yok o ikisinin. - Ya benim teyzemin kızı irregular olmuştu, sonra bir türlü başarılı olamadı derslerden. Programı da öyle karışıkmış ki, sabah birinci sınıflarla derse girip, akşam üçüncü sınıftan derslerle ilgileniyormuş. Hatta bu düzensizlik yüzünden, derece bile yapamamış. Hele bir de amcamın oğlu var ki hiç sorma… - Dinle bak, şöyle oluyor; sen A kurusun. Yani senin yeterlilik sınavına girebilmen için not ortalamanın 50’nin üzerinde olması lazım. - Yanlış hatırlıyorsun abi, B kuruyum ben. - Ha, öyleyse senin işin biraz daha zor. B kurlarının yarıyılda yeterliliğe girebilmesi için not ortalamalarının 80‘in üzerinde olması gerekiyor. C ve D kurları ise yıl sonunda yapılacak olan yeterlilik sınavına girebilecek. - Diyelim ki hallettim seksen barajını. Sonra ne yapacağız? - Dur ya dur! Ben sordum öğrendim ne olduğunu, senin anlattıklarınla bir ilgisi yok. - Yarıyıldaki yeterlilik sınavı 9 Ocak’ta, ona gireceksin önce. O sınavdan altmış ve üstü alırsan, senin için hazırlık bitmiş demektir. İkinci dönem için harcını yatırır, fakültene başlarsın. - Ee, nedir abi anlat o zaman madem biliyorsun. - Yatırdık ya harcı senenin başında, yıllık değil miydi o? - Yok ya o bir dönemlikti. Ama korkma, yeni harç hazırlıktaki kadar yüksek olmayacak. İçinden düşülen bir hazırlık parası var. Hele bir de katkı kredin varsa, gerçekten cüzi bir miktar olacak. - Abi ne yaptın sen ya? Direk harcın tarihine girdin. Geçtim karar vermeyi, tam olarak anlamadım bile ben mevzuyu. Artılarından eksilerinden haber ver sen önce bana. - Tamam ben sana anlatırım ne varsa da, sen neleri merak ediyorsun? Sen sor ben cevaplayayım. - Hımm, mesela ders programı çok karışmayacak mı? Geçen gün forumda okudum, yedinci dönemden ders alan adam varmış! - Olabilir ki, neden olmasın? Ön koşulsuz derslerden ilk senelerde alır, ileriki senelerini rahatlatırsın. Avantaj sayarım ben bunu. - Peki, ikinci dönemde bölüm derslerinin açılmadığını da söylüyorlar, buna ne diyeceksin mesela? - Abi lise gibi değil İTÜ, sınıfta kalmak ya da sınıf geçmek gibi kavramlar yok. Senin geçmen gereken dersler var, onların da hangi dönem verildiği o kadar da önemli değil. Sen aldığın dersi geçmeye odaklan, dönemlere yıllara değil. - Haklısın galiba... Bir de, internette okuyoruz, irregular öğrencilerin dönemlerinden pek arkadaşı yok diyorlarmış, yalnız kalmak istemiyorum abi ben irregular olacağım diye! - Bir dur, hiddetlenme hemen! Onun da bir çözümü var. Irregularların ders programı regular öğrencilerden daha esnek veya boş olabildiğinden, sosyal aktivitelerle ilgilenmek için daha çok vakitleri oluyor. Dönem arkadaşı açığını rahatça kapatırsın oralardan, hem daha da eğlenceli olur. muz gibi istersen üst sınıflardan ders alır, gelecek senelerini de rahatlatırsın. - Ee, peki ERASMUS’a başvurmak ya da ÇAP veya yatay geçiş yapmak istersem gelecekte? Irregularlığın dezavantaj olduğuna dair bir şeyler okudum forumlardan; beni kısıtlasın istemem ileride. - Forumlardan değil de, yetkili biri tarafından yazılmış bir şey okusan şaşardım zaten. Bu bahsettiklerin tamamen not ortalamasıyla ilgili şeyler. İrregular öğrencinin ise, az önce açıkladığım sebepten, yüksek not ortalamalarıyla arası iyidir. İki dönemlik dersleri üç dönemde alır, ileriyi rahatlatır, ders çalışmaya daha çok süresi vardır yani. Hatta İTÜ bu eşitsizlik yüzünden okul birinciliği unvanını irregular öğrencilere vermiyor. Adama demezler mi ben de öyle okusam ben de birinci olurdum diye? İşin kısası, birinciliğe oynamayacaksan, irregularlığın ERASMUS ve benzerlerine zararı yok, bilakis faydası var. - Abi sen baya bir fikrimi değiştirdin benim. Ama biraz daha düşüneceğim galiba ben bu konuda. Sen bana bir de yeterlilik sınavından geçip de irregular olmak istemezsem ne yapacağım, onu anlat. - Yani diyorsun ki, babam zengin, fazla para rahatsız ediyor beni. Harcı yatırırım ama okula gitmem diyorsun. Harcı her şekilde ödemek zorundasın. Geciktirirsen yüzde 100 cezalı ödersin. - Yüzde 100 ceza mı? O nasıl ya? -26 ocak-30 ocak tarihlerinde harçların yatırılması gerekiyor.Bu açıklanan son tarihten bir gün bile geç kalsan yüzde 100 cezası var. Tam iki katını yatırmak zorunda kalıyorsun yani. Kafan hala karışıksa, PDR(Psikolojik Danışma ve Rehberlik Merkezi) Aralık ayında bu konuda toplantılar düzenleyecekmiş. Toplantıyı kaçırma, aklına ne takıldıysa sor onlara. O zaman ne kadar anlaşılamayan ayrıntı varsa çözümlenmiş olur. - Öyle mi? Ama nasıl oluyor da, regular öğrencilerden daha çok vakitleri olabiliyor? Aldıkları dersler aynı değil mi? - Birinci sınıfın derslerini, bir dönem daha erken girdiğin için, üç döneme birden yayabilirsin. Haliyle daha çok boş vaktin olur. Ayrıca, az önce konuştuğu- NOT: Hazırlık ve linsans eğitimleri ile ilgili mutlaka İTÜ’nün ‘Yönetmelikler ve Senato Esasları’nı inceleyiniz. www.sis.itu.edu.tr 10 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Pasaport sizden, kurslar BEST’ten İstanbul Teknik Üniversitesi Kültür ve Sanat Birliği bünyesinde yer alan Uluslararası Mühendislik Kulübü’nün, BEST’in (Board of European Students of Technology) Türkiye’deki ilk temsilciliğini almasının ardından dört yıl geçti. Bu sürede kendisini önemli bir konuma getiren Yerel BEST Grubu İstanbul, ardı ardına İTÜ’de düzenlediği beş Teknoloji Kursu ile artık BEST’te yeni bir rekorun sahibi. BEST’teki üyeliğini pekiştiren UMK, bütün İTÜ’lü öğrencilerin de BEST’le tanışması için elinden geleni yapıyor. TÜ’lü lisans ve lisansüstü öğrencilerinin katılabildiği BEST Bahar Kursları, 10 ayrı ülkeden 19 farklı başlıkta düzenleniyor. Her yıl düzenlenen bu etkinliklere başvurmak için yapmanız gereken tek şey istediğiniz kursu seçmek ve bir motivasyon mektubu yazmak. Seçildiğinizde yol masraflarınız dışında harcamanız gereken hiçbir şey yok. Gittiğiniz üniversitede verilen eğitimden, yeme-içme, konaklama, şehri gezme gibi tüm ihtiyaçlarınız karşılanacaktır. İşte BEST Bahar Kursları... Kurslar hakkında detayları görmek ve başvurmak için www.best.eu.org sitesine üye olmanız yeterli. Her türlü sorularınızı da kulübümüzün sitesinden bizlere ulaştırabilirsiniz. İ “On the other side of a screen be creative in multimedia!” Varşova, Polonya 27 Şubat – 8 Mart 2009 “Cells plus engineering equals life! Introduction to tissue engineering” Belgrad, Sırbistan 27 Mart – 5 Nisan 2009 “Can you feel my big.... ENERGY?” Bordeaux,Fransa 20 Nisan – 1 Mayıs 2009 “Eat that: Innovation in food technology and nutrition” Reykjavik, İzlanda 10 Mart – 18 Mart 2009 “Getting the environment back on the rails: public transports are our future!” Lille, Fransa 25 Nisan – 3 Mayıs 2009 “I'm in CCCP” Ekaterinburg, Rusya 22 Mart –1 Nisan 2009 “Sea, Science and Sun: marine and naval activities!!” Aix-en-Provence, Fransa 27 Nisan – 6 Mayıs 2009 “Watch it, Play it, Change it, Share it ..... TECHNOLOGIC” Lion, Fransa 1 Nisan – 11 Nisan 2009 “Take the future in your hand! We will live in futureland!” Lviv, Ukrayna 3 Mayıs – 11 Mayıs 2009 “In Green...we trust!” Selanik, Yunanistan 1 Nisan – 10 Nisan 2009 “BEC to the future - Rome Against the Machine” Roma, İtalya 4 Mayıs – 14 Mayıs 2009 “BECommunicative” Paris, Fransa 4 Nisan – 11 Nisan 2009 “Agrotech 2009: take the robot's challenge” Madrid, İspanya 9 Mayıs – 16 Mayıs www.umk.itu.edu.tr “Take the lead over the future. Innovations in automation.” Moskova, Rusya 4 Nisan – 12 Nisan 2009 “The energy of Sicily! Materials for energy, the energy of the future!” Messina, İtalya 9 Mayıs – 16 Mayıs 2009 “Nano Med, Giga Progress... Be Nursed from Inside!” Grenoble, Fransa 9 Nisan – 20 Nisan 2009 “PARobotIcS: Discover Innovative Technology Improving Your Life” Paris, Fransa 10 Mayıs – 17 Mayıs 2009 “Performance enhancement - how we can make superman look pretty small” Kaiserslautern, Almanya 15 Nisan – 23 Nisan 2009 “Faces of Europe, Looking through the eyes of other people” Eindhoven, Hollanda, 25 Mayıs – 29 Mayıs 2009 den ileri geliyordur. Bilemiyorum... Bizim sizin fotoğraflarınızda gözlemlediğimiz, belgesel fotoğrafçılığın klasiğinin aksine, fotoğraflarınızda estetiğe çok önem veriyorsunuz. Ben de tam bunu söyleyecektim aslında bir farklılıktan bahsetmek gerekirse. Takip ettiğim ve benzer kategoride fotoğraf çektiğim kişilerden, kendimce algıladığım fark bu. Ben içeriğin yanında fotoğrafın estetiğine de önem veriyorum ve bunu özellikle de yapmıyorum. Fotoğrafı çektikten sonra fark ediyorum ki, üçte bir kuralı olsun altın oran olsun, bir şekilde bunlara önem vermişim. Bu belki üniversitede aldığım eğitimin izleri olabilir. Aslında bir de fotoğrafı seçme aşaması var tarzınızı direkt etkileyen faktörlerden biri olarak. Dijital fotoğrafçılıkta bu da çok önemli bir hal almış durumda. Çünkü çok sayıda fotoğraf çekiyorsunuz ve bu seçtiklerinizi arasından sizce güzel olanları seçiyorsunuz. Yani başka biri o dosyadan bambaşka kareleri çekip çıkarabilir pek tabi. Bir de fotoğraf işleme aşaması var o tarzı etkileyen bir başka unsur olarak. Eskinin karanlık odasının günümüzdeki karşılığı aydınlık odalar olan fotoğraf işleme programlarından bahsediyorum. Bir photoshop canavarı olmak şart değil ama temel düzenlemeleri bilmek gerek. Ben bu yönleriyle kendi işimi görecek kadar iyi bildiğimi düşünüyorum. Büyük müdahalelerde bulunmuyorum ama kontrast ayarları ve siyah beyaza çevirme gibi işlemleri doğru uygulamak gerekiyor. Nihayetinde bu programlar marifetiyle ortaya koyacağınız son ürün görücüye çıkacak olan. Çıktığınız bir gezide ortalama ne kadar fotoğraf çıkarıyorsunuz? Daha önce de belirttiğim gibi sanırım doğru fotoğraf karelerini eskiye göre daha çabuk yakalayabiliyorum. Gözün de eğitilebilir olduğu kesin. Özellikle belirli bir konuya yönelik çalıştığım zamanlarda çok daha konsantre olarak fotoğraf çekiyorum. Artık teknik konular da kendi içinde bir alışkanlığa döndüğü için şansım da yaver giderse az zamanda görece çok sayıda kalburüstü fotoğraf üretebiliyorum. Nasıl ki araba kullanmayı öğrenirken gaz, debriyaj sıralamalarını düşünerek beynimizin korteksi ile yönetirken daha sonra bu alışkanlığa dönüşüyorsa; bunun gibi fazla deklanşöre basan biri için de fotoğraf çekerken diyafram, perde hızı ve ISO gibi düşünmeden hallettiği teknik detaylar olabiliyor. Bunların dışında çok iyi fotoğraflar için elbette ki şans faktörü devreye giriyor. biliyor. Ben de zaten onları çekmiyorum. Fotoğrafçılığı profesyonel olarak düşünüyor musunuz? Fotoğrafçılıktan hiç para kazandınız mı? Şimdilik profesyonel olarak düşünmüyorum fotoğrafçılığı. Aslında hayatımda çok büyük bir yer kaplıyor ama ben şu anda yaptığım işi de seviyorum. Arada para da kazanabiliyorum pek tabi. Hollanda’da bir dergide yayınlanmıştı fotoğraflarım. Yakında bir kitap kapağı olarak kullanılacak başka bir fotoğrafım var. Sergide de fotoğraflarımız satıldı. Ama dediğim gibi şu anda tamamen profesyonel olarak fotoğrafçılığı düşünmüyorum. İleride belki olabilir elbette. Çünkü fotoğrafçılık yapmak için herhangi bir yaş sınırı yok ve insanın geleceğe dair bir alternatifi olması da güzel bir şey. Serginiz Melankolistanbul için fotoğrafları nasıl seçtiniz ve serginize beklediğiniz ilgiyi bulabildiniz mi? Aslında ismiyle direkt alakalı olarak çalışmadık ama İstanbul sokaklarını çektikçe, sergiyi beraber açtığımız Sina Demiral ile beraber fotoğraflarımızı incelediğimizde fotoğrafların çoğunda melankolik bir havanın hakim olduğunu, ortak duygunun hüzün olduğunu fark ettik. İsim de buradan geldi. Sergiye gelince; beklediğimizden fazla ilgiyle karşılaştık diyebilirim. Özellikle tanıtımı çok iyi yapıldığından bir fotoğraf sergisi için hatrı sayılır sayıda ziyaretçimiz oldu, bize iletildiği kadarıyla. Buna rağmen toplam ziyaretçi sayısı birkaç binle sınırlı kaldı. Tabi bu Türkiye ile ilgili bir durum. Kullandığınız ekipmanınızdan bahsedebilir misiniz bize? Bir yıldan biraz uzun bir süredir Canon EOS 5D kullanıcısıyım. Kendi çapında zengin sayılabilecek de bir lens parkım var. Sonunda doğru yolu buldum diyebilirim. Gündüz saatleri mesaide geçtiğinden, çoğunlukla fotoğraf çektiğim saatler ışığın çok iyi olduğu zaman diliminde değil. Bu yüzden ISO performansı benim için çok önemli. Ve kullandığım ekipmanın muadili firma yakın zamana kadar ISO performansı söz konusu olduğunda kötü denebile- cek düzeyde bile değildi. Halen de 3 senelik bir geçmişi olmasına rağmen –teknolojik bir ürün için hatrı sayılır bir süre bu- 5D’nin ISO performansı rakiplerinden daha iyi. Hadi kızdırmayalım dostları, en azından halen daha kötü değil diyelim. Ben oldukça memnunum yani ekipmanımdan. “Fotoğrafı seven biri kompakt makine ile de çok güzel fotoğraflar çekebilir.” Fotoğrafçılığa yeni başlayan birine neler tavsiye edebilirsiniz peki? Öncelikle bol bol deklanşöre basmak gerek. Sürekli fotoğraf çeken birinin gelişmemesi mümkün değil. Tabi bir de fotoğraf izlemek gerekli. Eskiden böyle bir olanak yoktu ya da çok kısıtlıydı. Ama günümüzde fotoğrafa yeni başlayanlar çok sayıda iyi fotoğrafa çok kısa sürelerde ulaşabilme şansına sahip. Fotoğraf izlemek özellikle iyi fotoğraf izlemek mutlaka izleyenin gözünü ve görüşünü de geliştirir. Ekipmanın çok da önemi yok aslında. Fotoğraf makinesi sadece bir araçtır. Fotoğrafı seven biri kompakt makine ile de çok güzel fotoğraflar çekebilir. Ayrıca fotoğraf için özel bir yetenek gerektiğini düşünmüyorum. Çalıştıkça rahatça gelişebileceğiniz bir alan fotoğrafçılık. Arıyorum İTÜ Gazetesi olarak size sormak istediğimiz klasik bir sorumuz var. Özgür Çakır ne arıyor? Aslında bu soruya felsefi anlamda cevap vermek oldukça zor. Fotoğraf açısından bakmak gerekirse, hafızalara kazınacak bir an arıyorum diyebilirim. Hani “bu fotoğrafı çektikten sonra insan deklanşöre nasıl basar ki, nasılsa daha iyisi imkansız artık” denebilecek fotoğraflar vardır ya, öyle bir fotoğrafı arıyorum. Eskici Pala, Mardin Çarşısı Sıcak Hava Balonu kalkış hazırlığı, Kapadokya Fotoğraflarınızdaki insanlarda hep bir doğallık var. Bunu nasıl sağlıyorsunuz? Lenslerim büyük odaklı olmadığı için çaktırmadan çekmek gibi bir durumum yok. Fotoğraf makinemle girdiğim ortamlarda çok fazla fotoğraf çekiyorum. Gözümü nerdeyse vizörden hiç ayırmıyorum, gerekirse kalabalık bir ortamda; misal bir toplu taşıma aracında isem çok doğal bir şey yapıyormuşum gibi davranıyorum. İnsanlar bir süre sonra makinenin ayna seslerini yadırgamamaya başlıyor. Tabi buna rağmen özellikle poz vermeye çalışanlar ya da tam tersi fotoğrafının çekilmesini istemeyenler ola- Sohbet, İstiklal Caddesi-Beyoğlu 23 Karnabahar Güreşçi kulağı, Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri, Gebze-Kocaeli 24 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Aziz İstanbul Burak Patpat erhalde biz üniversite öğrencilerinin derslerimizden sonra kafamıza en çok takılan konu barınmadır. Ailesinin yanında kalma şansına sahip olmayanlarımız, ya öğrenci yurtlarında ya da kendi tuttukları evlerde kalırlar. Amerika’da uzun yıllardır, bazı üniversitelerin güçlendirme vakıfları, öğrencilerinin barınmaları için farklı bir yaklaşım gösteriyorlar. Kooperatif barınma (Cooperative Housing-COOP) denilen bu yaklaşım çok özel bir fikir olmamakla birlikte ülkemizde pek bilinmemekte. Kooperatif yurdun ilk örneği Amerika’da ekonomik buhran yıllarında 1924’te Boston Üniversitesinde ortaya çıktı. Daha sonra, 1934’te, Amerikan ekonomisindeki büyük gerileme Amerikalı üniversite öğrencilerini de etkisi altına aldı. Bu sebeple, mümkün olan her kalemde tasarruf etmek zorunda olan öğrenciler için, düşük maliyetli öğrenci yurtları gerekliliği doğdu. Özellikle Amerikan kültüründe var olan insanların kendi harcamaları için her an çalışmak zorunda olmaları gerektiği düşüncesi ucuz maliyetli yurt arayışıyla birleşince kooperatif yurt fikri iyice popülerleşti. California eyaletinde California Üniversiteleri Kooperatif Öğrenci Barınma Kuruluşu (University of California Cooperative Housing AssociationUCCHA) tarafından büyük sayılarda kurulmaya başlanan kooperatif yurtlar daha sonra ülkenin birçok üniversitesinin vakıfları tarafından benimsendi. Halen Amerika’da ve diğer birkaç ülkede bazı üniversiteler bu şekilde işletilen yurtlara sahiptir. Burak Avcı İstanbul’ denince akla gelen ilk mekânlardan biri Sultanahmet Meydanı şüphesiz. Bizans ve Osmanlı Kültürü’nün görkemli bir izdüşümü; Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii gibi anıtsal yapıları etrafında toplamasıyla İstanbul’u tanımaya hevesli adımların başladığı yer Sultanahmet Meydanı. Bu kadar ilgi görmesine rağmen Sultanahmet Meydanı’nın etrafında, kenarda köşede kalmış, keşfedilmeyi bekleyen mütevazı ama görkemli o kadar çok tarihi yapı var ki. Küçük Ayasofya Camii ve Sokullu Mehmet Paşa Camii bunlardan yalnızca ikisi. ‘ Avantajları Kooperatif yurt, adından da anlaşılacağı üzere, paylaşımın esas olduğu bir organizasyondur. Bir kooperatif yurtta hiçbir bireye özel muamele yapılamaz. Yapılan hizmetlerin ve yapılan yemeklerin tamamı paylaşılır. İnsanlar odalarında özgürdürler ancak yurt kimse için temizlikçi ya da tamirci tutmaz, özel bir eşya almaz. Ortak alanlarda yapılanlar ya da bu alanlara yapılacak olanlar, tüm yurt sakinlerinin demokratik onayına ihtiyaç duyar. Yapılan eğlenceler ve organizasyonlar oluşturulan bir komisyon tarafından yapılır. Ortak fayda her zaman amaçlar içinde birinci sıradadır. Yemekhanede bu eğilimin dışında kalmaz. Yemekhanenin ürettiği veya hazır aldığı bütün Adı Küçük Namı Büyük: Küçük Ayasofya Camii Sultanahmet Camii’nin meydan tarafına bakan dış avlu duvarını takip ediyoruz. Duvarın bittiği yerde sola dönüyoruz. Bir yokuş göreceğiz. Bu Fotoğraflar, M. Cansın Özden Dün, İstanbul’a bir tepeden bakarak bu muhteşem şiiri yazmıştı Yahya Kemal. Bugün, biz de bakıyoruz İstanbul’a bir tepeden. Bakıyoruz, seyrediyoruz, dinliyoruz şehri. Bulamıyoruz Yahya Kemal’in o ‘efsunlu güzellikleri yaratan’ şehrini. Bakılmıyor artık İstanbul’a bir tepeden. Kendimizi arka sokaklara atıyoruz. Bir umut var içimizde. ‘En hoş ve uzun rüyayı’ görmeye dair. Küçük Ayasofya, Kadırga, Süleymaniye, Vefa ve daha nicesi. Her türlü çirkinliğe rağmen buluyoruz işte o efsunu, dalıyoruz hoş bir rüyaya arka sokaklarında İstanbul’un. Nemli gözlerle Yahya Kemal’i yad ederken soruyorum kendi kendime: ‘Bu kadar kötülüğe rağmen nasıl bu kadar güzel olabiliyorsun aziz İstanbul?’ Bir öğrenci yurdu deneyimi H Sana dün bir tepeden bakt ım aziz İstanb Görmedim ge ul! zmediğim, se vmediğim hi Ömrüm oldu çbir yer. kça gönül ta htına keyfin Sade bir sem ce kurul! tini sevmek bile bir ömre değer. Nice revnak lı şehirler gö rünür dünyad Lakin efsunl a, u güzellikler i sensin yara Yaşamıştır de tan. rim en hoş ve uzun rüyada Sende çok yı l yaşayan, se nde ölen, send e yatan. Yahya Kemal Beyatlı Küçük Ayasofya Camii 9 yiyecek ve içecekler herkese açıktır. Herkes kendi ihtiyacı kadar yemek alabilir. Herkesin yemek ihtiyacı değişik olacağı için kimseye bir kısıtlama getirilmez. Ancak her üye sunulan hizmetlerin kendisine özel olmadığının farkındadır ve kısıtlı kaynakları idareli kullanması gerektiğini bilir. Eğer aşırıya kaçarsa diğer üyeler tarafından uyarılabilir. Paylaşımın esas olduğu kooperatif yurtlarda bütün yönetim ve hizmetler yurt üyeleri tarafından üstlenildiği için profesyonel çalışanların sayısı asgari düzeydedir. Örneğin UCLA(University of California Los Angeles-California Üniversitesi Los Angeles) için hizmet veren kooperatif yurtta 500–600 civarı öğrenci barınmaktadır, ancak profesyonel çalışanların sayısı yaklaşık 10’dur.Bu sebeple bütçenin bir kısmı profesyonel çalışanlara verilecek yerde yurtta kalanların yurt için yaptıkları hizmetler karşılığında kiralarından düşülmektedir. Bu sayede öğrenciler kendi emeklerini direk olarak değerlendirerek bütçelerine katkıda bulunmaktadır. Profesyonel çalışanların olmaması yurt bütçesine büyük bir katkı sağlamaktadır. Çünkü örneğin UCLA kooperatif yurdu için konuşursak, California için asgari ücret saat başına yaklaşık 7 dolardır. Ancak profesyonel çalışanlar işlerinde uzman olacakları için saat ücretleri 20–25 dolar civarında olabilmektedir. Yurt profesyonel çalışanlarına 20–25 dolar vermek yerine yurt sakinini asgari ücretten çalıştıracağı için aradaki farkı tasarruf etmiş olur. Böylece örneğin UCLA in Los Angeles şehrinde bulunduğu bölge olan Westwood’da ortalama bir dairenin kirası 1400 dolar civarında iken kooperatif yurtta üç öğün yemek ve diğer bütün hizmetler dahil (elektrik, su, internet, ısınma) 500 dolar civarında barınılabilmektedir. O bölgede yurdun yemeklerine benzer yemeklerin bir öğünlük masrafının 10 dolar civarında olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Nasıl Çalışıyor? Kooperatif yurtlar düzgün çalışmak için üyelerinin katkısına muhtaç olduklarından, demokratik olarak işletilmeleri gerekmektedir. Bütün ciddi kararlar oylamalar sonucu alınır ve bütün üyeler tarafından benimsenir. Demokratik bir ülkenin yönetiminde de olduğu gibi her an genel oylamaya başvurulamayacağı için, seçimle oluşturulmuş genel konulara bakan iki kurul vardır. Diğer konularla ilgili kurulların dışında tüm yurt üyelerini ilgilendiren konularda uzmanlaşmış bu iki kuruldan birincisi üyelik komitesi (Membership committee- Memcom) ikincisi ise yöneticiler birliğidir (Board of Directors-BOD). Her iki kurulda yurdun anayasasına göre belirlenmiş yetkilere sahiptir ve belirli çalışma süreleri için seçilen üyeler tarafından oluşturulurlar. Üyelik komitesi yurt üyelerini doğrudan ilgilendiren disiplin, uyum sorunları gibi konularda kararlar verir. Yöneticiler birliği ise yurdun genel politikalarını belirler ve gelir-gider dengesini kontrol eder. Yani, çalışma şekilleri göz önünde bulundurulursa, üyelik komitesi meclis, yöneticiler birliği ise senatodur. Bu demokratik yönetim kademelerine karşın tüm yönetim kademeleri nasıl karar alırlarsa alsınlar bütün yurdun mülkiyeti vakıfa aittir. Vakıf istediği kararları dikte ettirebilir. Ancak bu bir nevi askeri darbe olacağı için kooperatif yurtların kuruluşundan beri yani yaklaşık 60 yıldır vakıf hiçbir müdahalede bulunmamıştır. Yurt asgari düzeyde profesyonel çalışana sahiptir. Profesyonel çalışanların dışında yurdun bütün çalışanları yurtta yaşayanlar oldukları için onların çalışmalarını düzenleyen ve denetleyen bir sistem vardır. Her yurt elemanı seçtiği bir alanda (bakım-onarım, güvenlik, yemekhane) ve zamanda haftada 4 saat çalışmak zorundadır. Üzerine düşen görevi yapmayan yurt sakinleri için çalışma saati başına belirlenmiş cezalar ve bu cezaları denetleyen mekanizmalar vardır. Eksileri Kooperatif yurtlar düşük maliyetleri ve üyelerine tanıdıkları özgürlük kadar sahip olduğu bazı eksilerle de meşhurdur. Bunların başında temizliklerinin normal bir yurda göre daha kötü olması gelir. Bütün temizlik hizmetleri asıl işleri üniversite öğrenciliği olan üyeleri tarafından yapıldığı için hijyen kuralları biraz ihmal edilebilir. Ancak yinede düzgün çalışan bir kooperatif yurdu birçok devlet yurdundan temizlik konusunda daha iyi durumdadır. Kooperatif yurdun bir diğer eksisi ise her kalemde tasarruf edilmeye çalışılan kurumlar oldukları için yiyecek-içecek ürünlerinde ve temizlik malzemelerinde ortalama kalitenin biraz altında ürünlerin kullanılmasıdır. Yemeklerin içinden böcek çıkmaz, ama özellikle ana yemekleri çok da severek yemezsiniz. Güvenlik hizmetinin üyeler tarafından üstlenilmiş olması da yurtların güvenliğinin normal bir yurda göre biraz daha düşük olmasına sebep olur. Ancak büyük bir aile olan kooperatif yurtlarda güvenlik en az kaygı duyulan şeydir. Çünkü herkes arkadaştır, en azından bir vardiyada beraber çalışmıştır, yaşamak için birbirine muhtaçtır. Dolayısıyla herkes birbirinin güvenliğine dikkat eder. Türkiye’de uygulanabilirliği Kooperatif yurt modeli düşük maliyetlerinden dolayı Türkiye’de popüler yurt modeli olabilir. Ancak Türkiye’nin kendine özgü birkaç handikapı bu yurtların uygulanabilirliğini sorgulatır. Türk kültürünün kendine has yapısı, kooperatif yurtların sahip olduğu, herkesin yurda katkı yapması prensibiyle çelişebilir. Bazı üyeler çalışma vardiyalarına uyumsuzluk gösterebilir, angarya işlerini yapmak istemeyebilir ve düzensizliğe sebep olabilir. Kültürümüzün büyük paradokslarından biri olan amiyane tabirle ahbapçavuş ilişkisi, bu vardiyaların denetimlerinde problemlere sebep olabilir ve hizmetleri aksatabilir. İkinci bir problem ise yurdun demokratik yapısından dolayı ortaya çıkabilir. Kendi içlerinde demokratik olmayan, iç disiplinleri olan gruplar, yurt içinde etkinliklerini artırıp seçimleri manüple ederek yurt yönetimini ele geçirebilir ve kendi elemanlarını yurda yerleştirebilirler. Bu durumda vakıf yönetimi olaya müdahale etmek isteyebilir ve tüm kooperatif yurt fikrine ters olan olaylar sonucunda bütün yurdun işleyiş mekanizması bozulabilir. Sonuç Bütün bu kendi içinde sahip olduğu eksilerine ve Türkiye’de uygulandığında ortaya çıkabilecek bu ülkeye has sorunlara rağmen, kooperatif yurtlar normal yurtlara alternatif olmaktan çok onları tamamlayıcı bir etkiye sahip olabilirler. Üniversite eğitimi sırasında yurtta kalmak isteyenlere alternatif sunar, ekonomik durumu iyi olmayan öğrencilere destek olur, üyeleri arasında beraberlik ruhunu yükseltir ve yurt yöneticilerinin omuzlarındaki ağır yükü alabilirler. Planlama yapan yöneticilerimizin dikkatine… 8 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Eğlence mi, taciz mi? Vadi Yurtları olarak da bilinen İMKB Öğrenci Sitesi’nde barınan bazı öğrencilerin ‘Vadi Yürüyüşü’ adıyla gelenekselleştirdikleri ve 7 Kasım 2008’de 3. yılını dolduran etkinlik, İTÜ’nün gündemini işgal etmeye devam ediyor. Olayın üzerinden epeyce süre geçmesine rağmen hem yürüyüşün içeriği hem yürüyüşe gösterilen tepkiler açısından tartışmalar devam ediyor. Gökçe Sezgin aha önce birçok kez gerçekleştirilmesinden dolayı zaten beklenen yürüyüş, Vadi Yurdu önünde toplanılmasıyla başladı. Toplanan grup, sırasıyla Verda Üründül Kız Öğrenci Yurdu, Gölet Yurtları ve Ayazağa Kız Öğrenci Yurdu önlerinde slogan atıp, eğlenerek dağıldılar. Önceki yıllarda bu kadar tepki almayan yürüyüş, grubun bir kısmının küfürlü slogan attığının iddia edilmesi ve bazı kişilerin yürüyüşe bornozlarıyla katılması yüzünden bu yıl birçok grubun ve kişinin tepkisini çekti. D İTÜ’de taciz var Yürüyüşün ardından ilk dikkat çekici tepki, kendi sloganlarını gerçeklercesine taciz edici derecede yoğun bir şekilde yerleşkenin çeşitli yerlerine yapıştırılan ve üzerlerinde ‘İTÜ’de taciz var’ yazan dosya kağıtları oldu. Önceleri bunun ne anlama geldiğini yerleşkenin büyük bir kesimi anlamamasına rağmen bu kağıtların yerleşkede rahatsız edici sayıya ulaşmasıyla öğrencilerin ‘Ne istiyor bu insanlar?’ diyerek araştırması sonucu bu protestonun Vadi Yürüyüşü ile ilgili olduğu anlaşıldı. Hürriyet’in haberi Konuyla ilgili Hürriyet Gazetesi’nin 16.11.2008 günü sürmanşetten verdiği haberde yürüyüş ile ilgili ‘Geleneksel Abazan Hareket Yürüyüşü’ ifadesini kullanması ve olayı tamamen erkeklerin kızları tacizi olarak kurgulaması İTÜ içinde tartışmaları daha da alevlendiren olay oldu. Haberde İTÜ Rektörü Muhammed Şahin’in olayla ilgili soruşturma başlatmış olması ve gece polis çağırılması gibi ayrıntıları yer verilmesi, durumun İTÜ dışından algılanışını da tamamen değiştirdi. Özellikle haberi ulusal basından öğrenen kız öğrenci aileleri bu haberi okuduktan sonra, yerleşke içerisinde güvenliği tehdit eden bir unsur olduğunu düşünerek telaşa kapıldılar. Ancak güvenliği tehdit eden unsur olarak yansıtılan kişilerin de İTÜ öğrencisi olduğu gerçeği hiç düşünülmedi. Çeşitli gruplardan tepkiler ‘İTÜ’de taciz var’ afişlemesi ve Hürriyet’in haberi ile kısıtlı kalmadı yürüyüşe tepki. Olayın İTÜ içerisinde dillendirilmesinin devam etmesi okul içinde konuya vakıf olan veya olmayan tüm grupların zamanla tartışmaya katılmasına neden oldu. Siyasi gruplar, çeşitli öğrenci kulüpleri kimisi sadece gündeme ortak olarak reklam yapmak için, kimisi bu yolla konuyu başka noktaya getirmek için, kimisi de sadece gerçekten bu konuyu tartışmak için çeşitli bildiriler dağıttılar veya afişleme yaptılar. Ancak bu kampanyaların en manidar özelliği tüm grupların ısrarla kızların rahatsızlığından ve kadın haklarından bahsetmesine karşın, çalışmaların ‘İTÜ’de kızlar kendini savunamaz’ dercesine erkeklerin önderliğinde yürütülmesiydi. Bu konunun göz önünde bulundurulmaması bazı platformlarda bu gruplara tepkinin, İTÜ’nün kendini savunabilen ve erkekler tarafından temsil edilmeye ihtiyacı olmayan kızlardan gelmesine neden oldu. Bu konunun çok uzatıldığını ve kızların adı kullanılarak konunun başka noktalara çekildiğini düşünen İTÜ’lü kız öğrenciler 75.Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi önünde zaman zaman bu gruplarla tartışmaya bile girdiler. Sonuç olarak bazı grup ve kulüplerin düzenlemeye çalıştığı tartışma ortamları grup içi etkinlikten öteye gidemedi. Ve gerçekten rahatsız olanlar Bu yürüyüşten gerçekten rahatsız olan bir kesim de vardı elbet. Özellikle grubun içinden bir kesimin rencide edici ifadeler kullandığını ve küfürler ettiğini söylüyorlar rahatsız olanlar. Ya da gecenin geç saatlerinde yurtlar önünde bu kadar gürültü çıkarmanın rahatsız edici olduğunu. Rahatsız olan kız arkadaşlarımızdaki genel kanı, grubun geçmiş senelerdekinin aksine otokontrolü yeterince sağlayamadığı ve etkinliğin gitgide kontrol edilemez bir hal aldığı yönünde. İlk yürüyüşün yapıldığı 2006 yılından beri yürüyüşe katılan Vadi’li arkadaşlardan bazıları da reddetmiyor zaten bu durumu. Vadi yürüyüşünün amacından sapmaya başladığını söylüyorlar kendileri de. Daha doğrusu kızlar, olayın biraz daha çirkinleşmesinden ve her gün yüz yüze baktıkları arkadaşlarıyla başka platformlarda karşılaşmalarından endişe ediyorlar. Birçoğu da ilk yürüyüşten örnekler veriyor. 2006 yılındaki ilk yürüyüşte ve hatta 2007’de de özellikle Gölet Yurtları’na gidildiğinde yürüyüş grubundan arkadaşı olan kızlar aşağı inerek gruba kısa bir süre de olsa katılmış, en azından arkadaşlarıyla selamlaşmıştı. Ama görüyoruz ki bu yılki etkinlikte bunun olma ihtimali söz konusu değildi. Çünkü açıkça ortadaki az da olsa oraya sadece ‘eğlenmek’ için gelmeyen kişiler vardı. Kızların bu söylemlerine kulak tıkamamak gerekir elbette. Vadi ne diyor? Vadi Yurtları’nda barınan arkadaşların en büyük şikayeti elbette birçok yerde ‘tacizci’ olarak anılmak oldu. Gazeteye haber olmaları, okul içinde birçok grubun hedefi olmaları, hiç tahmin etmedikleri bir şeydi. Çünkü çoğu gerçekten sadece eğlenmek için gitmişti oraya daha önceki yıllarda olduğu gibi. Bazıları sadece eğlenip dağıldıklarını düşünürken bazıları bu yıl işin dozunu kaçıranların olduğunu ve bir daha katılmayacaklarını söylediler. Çünkü ‘tacizci’ olarak damgalanan bu grupta da durumdan rahatsız olanlar olmuştu. Eğlenceye katılmayıp dışarıdan takip edenlerde daha çok “Vadi bu otokontrolü sağlamalıydı” yorumlarını yaptılar. Tüm bunlara rağmen hepsinin buluştuğu tek ortak nokta şuydu ki her şeye rağmen bu ‘tepki’ haksız ve abartılıydı. Çünkü dağıtılan broşürlerde, forum sitelerinde iddia edilenlerin birçoğu hiç yapılmamış, birçoğu da grubun içindeki 3-5 kişi tarafından yapılmıştı. Buna rağmen grup sanki kız yurtlarını basmaya gelmiş gibi gösteriliyordu. Vadi’lilerin şimdi tartıştığı konu ise gelecek sene bu yürüyüşün yapılıp yapılmayacağı. Kimisi bu geleneksel bir eğlencedir ve baltalayan 3-5 kişi yüzünden iptal edilmez derken kimisi de artık bu işin dozunun kaçtığını ve bir daha yapılmamasının Vadi’ye yakışan olduğunu düşünüyor. Soruşturma Hürriyet gazetesinde, rektörün soruşturma için talimat verdiğinin yazmasının ardından kafalarda bunun nasıl yapılacağına dair soru işaretleri vardı. Çünkü yerleşke içerisindeki kameralar gece saatlerinde gruptan insanların yüzlerini seçebilecek teknolojiye sahip değildi. Hatta birçoğu çalışmıyordu bile. Ancak rektörlük sözünü söylemişti ve İTÜ’lüler şiddeti protesto etti Aralık 2008 tarihinde, İTÜ Maçka Yerleşkesi’ndeki farklı görüşlere sahip iki grubun dergi dağıtımı nedeniyle tartışması sonucu kavga çıktı. Kavgada 4 öğrenci bıçakla yaralandı. Olayın ertesi günü toplanan yaklaşık 300 kişilik İTÜ öğrencisi, yaşanan bu olayları protesto ederek Rektörlüğün sorumluları cezalandırmasını istedi. 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi’nden Rektörlük binası önüne kadar yapılan yürüyüş sonrası basın açıklaması yapılarak olay protesto edildi. Olayların artından Maçka’da güvenlik önlemleri artırıldı. Yaralı öğrencilerin durumlarının iyi olduğu belirtildi. 2 artık geri dönüşü yoktu. Bir şekilde bir soruşturma yapılacaktı. O gece yoklama listesine imza atmayan insanlar seçildi hedef kitle olarak. O geceki yoklamada imzası olmayan herkese soruşturma için tutanak gönderildi ve kurban bayramı sonrası için soruşturmaya çağırıldı. Olaydan sonra konuştuğumuz bazı arkadaşlarımız o gece yürüyüşte olmamalarına rağmen sırf o gece yoklamada olmadıkları için kendilerine de tutanak geldiğini ilettiler bize. Ayrıca o gece yürüyüşte olup yoklamaya imza atan da birçok kişi vardı. Onların ise kafaları rahat şu anda. Soruşturma bayramdan sonra başlıyor. Bakalım daha neler göreceğiz? Vadi Yürüyüşü nereden çıktı? Vadi yürüyüşlerinin başlangıcı 2006 yılında yaşadığımız seri elektrik kesintilerine dayanmaktadır. Yaşanan birkaç elektrik kesintisinden sonra Vadi Yurtları’nda kalan arkadaşlarımız yurtlarda jeneratör olmamasını protesto etmek amacıyla önce camlardan slogan atmaya başlar ve daha sonra tepki gösteren kişi sayısının fazla olduğunu görerek yurtlar önünde toplanılır. 2007 yılındaki yürüyüşleri gazetemiz adına takip eden Muzaffer Can İban ve Mümin Çentez’in ifadeleriyle meşale, darbuka, masa lambası, kaynana zırıltısı vb. gibi nesnelerin yanı sıra ses getiren sloganları ile yürüyüşe başlanır. 7 Kasım 2006 tarihinde gerçekleşen bu yürüyüşün ardından yürüyüşün her sene tekrar edilmesine karar verilir ve yürüyüşler 10 Ekim 2007, 22 Ekim 2007, 7 Kasım 2007, 2 Aralık 2007 tarihlerinde tekrar edilir. Yürüyüşlere engel olunması için Vadi Yurtları’na jeneratör alınmasına rağmen etkinlik sadece jeneratör protestosu kapsamını çoktan aştığı için yürüyüş gelenekselleşir. yokuştan aşağı yürüdükten sonra sağdaki sokağa sapıyoruz. Biraz yürüdüğümüzde Küçük Ayasofya tüm alçak gönüllüğüyle bizi karşılıyor olacak. Sergios ve Bakhos Kilisesi olarak inşa edilen yapı, daha sonra camiye çevrilerek Küçük Ayasofya adını almış. Meşhur Bizans İmparatoru Justinian hakkında, daha tahta oturmadan, bir önceki imparator Anastasias zamanında bir iddia ortaya atılır: Justinian İmparator’a karşı bir suikast planlamaktadır. İddia ciddidir. Cezası da ölümdür. Efsane bu ya, ilginç bir rüya görür bir gece Anastasias. İki aziz Sergios ve Bakhos, imparatorun rüyasına girip, kulağına Justinian’ın masum olduğunu söylerler. Anastasias, bu rüyadan etkilenerek Justinian’in masum olduğuna inanır ve O’nu affeder. Seneler sonra 527 yılında, Justinian imparator olduğundan azizlere şükranını dile getirmek için Sergios ve Bakhos Kilisesi’ni yaptırır. Sergios ve Bakhos, ilginç bir plana sahip. Düzgün olmayan bir dikdörtgen üzerine oturan bir sekizgene dayanan, orta mekân üzerinde köşelerindeki sekiz büyük ayak ile taşınan 16 dilimli bir kubbe yer alıyor yapıda. Bu dilimlerden sekizi düz; sekizi de içbükey. Ana kubbe, dört kemer ve dört yarım kubbe ile desteklenmiş. Bunların altında bulunan sütunlar ise pembe ve yeşil somaki mermerinden yapılmış. Oya gibi işlenmiş, çok ince bir işçiliğe sahip, üzüm salkımı ve yaprağı motiflerinden oluşan arşitravlar ve sütun başlıkları insanı büyülüyor. Sütunların üzerindeki üst galeri boyunca görülen Yunanca yazılar dikkat çekiyor. Sergios ve Bakhos Kilisesi’nin bugünkü camii kullanımına dönüştürülmesi İstanbul’daki Osmanlı uygulamaları arasında ilk örneklerden sayılabilir. İstanbul’un Fethi’nden 30 yıl sonra, II. Bayezid’ın Darüssade Ağası Hüseyin Ağa’nın binaya olan hayranlığı sonucunda camiye çevrilen Sergios ve Bakhos, ‘Küçük Ayasofya’ adını aldı. Esas yapından bağımsız olarak inşa edilen minare, iç kısma eklenen minber, mihrap ve müezzin mahfili ile camii kimliğine kavuşan Küçük Ayasofya, avlu çevresine eklenen zaviye hücreleri ile giderek bir külliye niteliği kazandı. Bu dönüşüm sırasında binanın batı cephesine müthiş bir uyumlu orantıyla eklenen son cemaat yeri ve revaklı bölüm ise Klasik Osmanlı Üslubu’nun yalın ve zarif bir mimari örneği olarak tarihsel sürecin kültür zincirini tamamlıyor. Küçük Ayasofya, özgün mimari yapısıyla birçok mimarı derinden etkilemiş; Bizans ve Osmanlı Uygarlıkları’nın birçok anıtsal yapısına temel oluşturmuştur. İtalya’daki Bizanslılar tarafından yapılan Ravenna Kilisesi ile Almanya’daki Aachen Katedrali’nın planları Küçük Ayasofya’nın planının eşidir. Diğer yandan Küçük Ayasofya’nın ilk örneği olduğu sekizgen plandan yola çıkan Mimar Sinan, bu planı Selimiye Camii’nde anıtsal ölçülere uygulamıştır. Bu küçük kilise, Bizans ve Osmanlı’nın birçok anıtsal yapısının arkasında yatan tohum oluyor bir anlamda. Küçük Ayasofya, mütevazı kubbesi altında iki büyük medeniyeti buluşturuyor. Küçük Ayasofya’yı mutlaka görmelisiniz. Bahçesinde ney dinleyerek içeceğiniz sıcak çay, caminin büyüleyici iç mekanı, sizi başka alemlere götürecek.. Sinan’ın İstanbul’a Armağanı: Sokullu Şehit Mehmet Paşa Camii Küçük Ayasofya’dan çıkıp dümdüz yukarı doğru tırmandığımızda Kadırga’ya geliyoruz. İstanbul’da tari- hi dokusunu koruyabilen ender semtlerden biri olan Kadırga’yı görünce Yahya Kemal’in ‘Sade bir semtini bile sevmek bir ömre bedel’ dizesi geliyor aklımıza. Kadırga’nın sokaklarında dolaşırken küçük bir camii dikkat çekiyor. Bu yapı, Mimar Sinan’ın ustalık döneminde yaptığı zarif camilerden biri olan Sokullu Şehit Mehmet Paşa Camii’nin ta kendisi. Sokullu Camii, 1571 yılında Kanuni’den başlayarak üç padişaha sadrazamlık yapan Osmanlı tarihinin en büyük devlet adamlarından Sokullu Mehmet Paşa’nın adına eşi ve aynı zamanda II. Selim’in kızı Esmehan Sultan tarafından yaptırılmıştır. Sokullu’ya daha girmeden Sinan’ın mahareti gözler önüne seriliyor. Camiyi bu kadar dik bir yokuşa tüm topografik güçlükleri estetik etkiye çevirerek yerleştirmesi göze çarpıyor. Dış avlusu olmayan caminin iç avlusuna kuzey tarafındaki kapıdan giriyoruz. Giriş kapısından yukarı tırmandıkça adım adım olgunlaşan perspektif insanı büyülüyor. İç avlunun üç tarafı revaklar ve üzerleri kubbeli on altı medrese odasıyla çevrelenmiş. Ortada hoş bir şadırvan var. Cami, dikdörtgen plan üzerindeki altıgene oturan bir kubbeye sahip. Bu kubbeyi dört köşede yan yana duran ve böylece camiyi enine genişleten yarım kubbeler destekliyor. Giriş ve karşısındaki mihrap duvarlarında ise kemerler var. Caminin özgün planının verdiği ölçülü mekân duygusu klasik dönemin benzersiz özelliklere sahip çinileri ile destekleniyor. Bu çiniler, daha önce hiçbir camide görülmeyen bir biçimde mermer mihraptan tavana kadar olan bölümde, minber külahının üzerinde, pencere alınlıklarında ve kubbe kemerlerinde kullanılmış. Süslemede çininin bolca kullanılmasına rağmen bu durumun mimariyi ezecek boyuta ulaşmaması dikkat çekiyor. Tüm sessizliğe ve ilgisizliğe rağmen şüphesiz Sokullu Camii İstanbul’daki en güzel camilerden biri. Sokullu Camii büyülüyor insanı. “Selam Olsun Koca Sinan’a” diyoruz ayrılırken. Kalbimiz Sokullu’da kalıyor... Sokullu Mehmet Paşa Camii 25 26 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Call of Cthulhu: Dark Corners Of The Earth Call of Cthulhu- Dark Corners of the Earth içinde macera ögeleri içeren bir korku oyunu. Berkay Pamuk yunda ana kahramanımız olan Jack Walters, Boston 1890 doğumlu, başarılı, ünlü ve saygı gören bir dedektiftir. Bir gün Boston’un dışında bir evden silah sesleri işitilir ve araştırma görevi kahramanımıza verilir. Araştırma sırasında gördüğü korkunç şeylerden dolayı büyük bir şok geçiren Jack, altı yıl boyunca tedavi görmek zorunda kalır ve görevden alınır. O Bundan sonra hayatına özel dedektif olarak devam edecektir ama alacağı ilk görev, onu çok daha büyük bir dehşete sürükleyecektir. Oyunun en önemli özelliği, Howard Philips Lovecraft’ın yarattığı, Cthulhu evreninde geçiyor olması. Etraftan topladığımız yan metinler, gördüğümüz işaretler, karşılaştığımız yaratıklar hep Lovecraft öyküleri esas alınarak tasarlanmış. Karanlığın, gölgelerin, denizin ve hatta rüyaların düşman olduğu bir dünyada, yalnız ve neredeyse savunmasız olarak ilerliyor, aklımızı kaybetmeden kurtulmaya çalışıyoruz. Ama dünyanın derin ve karanlık köşelerinde bizleri büyük korkular ve vahşet bekliyor. Oyunda grafikler, günümüz standartlarına göre biraz düşük kalıyor, ama ürkütücü atmosferi yansıtmakta hala başarılılar. Müzikler ve çevreyle etkileşim de oldukça hoş, hatta bir süre sonra Jack’i unutup, oyunu yaşamaya başlıyoruz. Bunların yanında çevreden bulup, kullanabildiğimiz birbirinden değişik silahlar ve delil olarak topladığımız metinler oyunu daha etkileyici kılıyor. Oyundaki en büyük eksikler ise; bazı bölümlerin çok zor olması ve kamera açıları olarak özetlenebilir. Bazı bölümler insanı oyundan soğutacak kadar zor olmuş ve ne kadar uğraşırsak uğraşalım oyunu yüzde 100 detay ile tamamlayamıyoruz gibi görünüyor. Kamera açıları ise bazen (özellikle kaçmamız gereken anlarda) sorunlar yaratıp insanı çileden çıkarabiliyor. TÜ’de gözle görülür bir kalabalıklaşma söz konusu. Bu kalabalık, okulumuza neler getirdi, okulumuzdan neler götürdü? Hepsinin cevabını bu yazıda bulmaya çalıştık. İ Son günlerde yerleşkelerde çok sık kullanılan birkaç cümle var. Örnek vermek gerekirse: ‘Kantin pek de kalabalıkmış; yemekhanede oturulacak yer kolaylıkla bulamıyorum; yurtlarda yer yok, dışarıda kalıyorum’ gibi. Alışkın görünmek bir yana, herkes okulun kalabalığından şikayetçi. Eski öğrenciler ve akademisyenler, okulun çok kalabalıklaştığını düşünmekteler. Yeniler de, eskilerin bahsettiği tenhalığı yaşayamamanın şaşkınlığı içersinde… Peki, neydi bu İTÜ’yü kalabalık yapan şey? Herkes İTÜ mühendisi / mimarı olmak zorunda mı? Üniversitemiz bu yoğunluğa ne kadar hazır? Amerikalı bilimkurgu / korku yazarı. (D: 20.08.1890, Ö: 15.03.1937) yaşında babasını kaybetmiştir. Annesinin yoğun baskı ve ilgisi nedeniyle, içe kapanık ve asosyal bir şekilde büyüdü. Aynı dönemde psikolojik kaynaklı alerjiler geliştirmeye başladı, örneğin belirli bir sıcaklığın altında bilincini kaybediyordu. Rahatsızlığı nedeniyle okuluna pek çok kez ara verdi. 1908’de, bir sinir krizi geçirdi ve liseden mezun olamadı. ‘The Argosy’ isimli dergiye gönderdiği bir mektup geleceğini şekillendirdi. Dönemin APA (Amateur Press Association) başkanı Edward Daas, Lovecraft’tan etkilendi ve onu APA’ya davet etti. Yazar, bu dönemde Robert Bloch, Clark A. Smith ve Robert E. Howard gibi pek çok isimle arkadaş oldu ve yazdığı edebi mektuplarla yüzyılın en iyi mektup yazarları arasına 3 Eğer korku oyunlarını seviyorsanız veya bu kapalı havalarda yapacak bir şeylere ihtiyacınız varsa Call of Cthulhu: Dark Corners of the Earth denemeniz için iyi bir alternatif. İTÜ’de nüfus patlaması Meltem Bolluk, M. Can İban Howard Philips Lovecraft RAKAMLAR NE DİYOR? Okulun kalabalık olmadığını düşünenler için birkaç veri sunalım. ÖSYM’nin verilerine göre, 2006 senesinde UOLP (Uluslararası Ortak Lisans Programları) ve okul birincisi kontenjanları hariç, fakültelere giren öğrenci sayısı 2 bin 553 iken; 2008 senesinde bu sayı 3 bin 5’e çıkmıştır. Oysaki aynı senelerde, İTÜ’nün verdiği lisans mezun sayısı bin civarındadır. Bunun yanında, İstanbul dışından gelen öğrenci yüzdesi ise, 2007 verilerine göre yüzde 54.91 olarak belirtilmiştir. ÇEKİLEN BESLENME ÇİLESİ Bu istatistiki bilgilerden sonra, elimizde var olan altyapıyı bir inceleyelim. Günde 7 bin kişinin yemek yiyebildiği yemekhanelerde, özellikle de Maçka Yabancı Diller Yüksekokulu yemek- girdi. Lovecraft daha sonra evlenmiş ancak daha sonra geçim sıkıntısı nedeniyle boşanmıştır. Yaşamının son on yılında hayatının en verimli ve en yoksul yıllarını yaşayan yazar, ‘Charles Dexter vakası’ ve ‘Delilik Dağlarında’ gibi pek çok önlü eserini bu dönemde yazmıştır. Yazara 1936 yılında bağırsak kanseri teşhisi konmuştur, 1937 yılında da ölmüştür. Günümüzde Lovecraft’ın adı korku romanlarıyla anılır durumdadır. 1926 yılında kaleme aldığı Cthulhu teması, onu ölümsüzlüğe taşımış ve aralarında Stephen King, Alan Moore ve Nail Gaiman’ın da bulunduğu pek çok yazarı etkilemiştir. Eserleri ölümünden sonra pek çok dile çevrilmiş, yazdığı eserler pek çok filme ve kitaba konu olmuştur. 7 hanesi ve Maslak 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi Yemekhanesi’nde zararı hissedilir derecede jeton, kart otomatı ve yemek alma sıraları oluşuyor. Üniversite öğrencilerini ve öğretim üyelerini oldukça büyük vakit kaybına uğratan bu yoğunluk, en temel ihtiyaçlardan biri olan beslenmeyi zora sokmaktadır. Bir üniversitenin sağlaması gereken en önemli hizmetlerden biri olan ‘beslenme’ Teknik Üniversite’de şu an sağlanması güç, mensupların ve öğrencilerin canını sıkan bir hal almıştır. Bırakın yemek yiyecek yer bulmayı, merkezin giriş ve çıkışlarında, yemek saati dahilinde adım atacak, düzgünce yürüyecek yer bulunamamaktadır. Öğrenci başına düşen alan bazında yüksek bir sayı tutturmuş üniversitemizin, böylesi bir mekanda, öğrencilerini yığılmış bir vaziyette bırakması, oldukça düşündürücüdür. Beslenme ihtiyacımızı karşılamak için alışveriş yapabileceğimiz Şok market dahi, mevcut ödeme kasası sayısının azlığından dolayı uzun kuyrukların önüne engel olamamaktadır. Fakülte kantinlerindeki durum da, diğer yerlerden farklı değil. Okulun öğrenci başına düşen beslenme amaçlı alan değeri, oldukça düşmekte ve bu sıkıntılara derhal bir çözüm üretilmesi gerekmektedir. 2008 GİRİŞLİLER EVSİZ KALDI İTÜ’de toplam yurt kapasitesi İTÜ internet sayfalarında 3 bin civarı olarak belirtilmiştir. Mevcut açık kalan kontenjanlar ve gelen öğrenci sayısı arasındaki uçurum gittikçe artmakta ve yeni İTÜ’lülerin temel ihtiyaçlarından biri olan, ‘barınma’ ihtiyacı da bir sorun olarak kalmaktadır. İTÜ tanıtımlarında, İTÜ’nün kampüslerdeki yurtların kontenjan sayısı, her öğrenciyi kapsayacakmış gibi gösterilmekte ve üniversitemizi tercih eden her öğrenci, bu belirtilen ama aslında olmayan avantajın varlığını düşünerek tercihlerine güvenmişlerdir. 2008 girişli İTÜ öğrencilerinin çoğuna İTÜ yurtları çıkmamıştır. Alternatif olarak pahalı özel yurtlar, cemaat evleri ve de devlet yurtları söz konusudur. Bunların getirdiği avantaj sadece yatak ücretinin daha ucuz olmasıdır. Ekonomik anlamda Vadi yurtlarının bile 300 YTL olması iddiası ortaya çıkmışken, bu yurtlara daha rahat biçimde, daha az para ödüyorsunuz. Hatta cemaat ev ve yurtlarında bu paraya yemek de dahil! Aldığı cüzi miktar ve verdiği büyük hizmetin karşılığı, yurt giriş-çıkış saatlerindeki katı disiplin ve bazı kurallara uyulması beklentisidir. Bunları kabul etmeyenlerin geri kalan tek seçeneği ise devlet yurtları oldu. Devlet yurtlarında da çoğunluk, asil değil ‘misafir’ olarak kalıyor. Devlet yurtlarında misafir olarak kalan şanslı kişilerin yaşam şartları aslında pek de iyi değil. Koğuş tipi 15-30 kişilik odalarda kalıp iki misli ücret ödüyorlar. Yemek fiyatlarının çok pahalı olması öğrencilerin cebini yakıyor. Bazı yurtlarda doğal gaz tesisatı eksikliğinden dolayı sıcak su olmadığından, öğrencilere hamama ya da başka yurtlara gidilmesi söyleniyor. Temizlik sadece yer silmekten ibaret. Eğer yurdun çamaşırhanesi varsa, para verip çamaşırlarınızı yıkatabilirsiniz, yoksa ellerinize bakıyor iş. Her türlü elektrikli aletin yasak (saç kurutma makinesi vs. hariç) olduğu devlet yurtlarında, sıcak içme suyunu bile parayla satın alıyorsunuz. Odalarda da priz yokluğu en büyük problemlerden biri. Dolaplar, hastane tipi demir dolaplar ve ranza sistemi var. Kısacası sadece yatağınız, küçük bir dolabınız ve çatınız var. Geriye kalanlarsa yok, yok ve yok… Asil öğrencilerin misafirlere göre avantajı ne peki? Sadece odalarının 4-8 kişilik olması ve aylık yemek fişi almaları. Gerisi yine yok. EĞİTİMDE DURUMLAR NASIL? Bu sene İTÜ’ye yeni giren öğrencilerin hazırlık sınavını geçme oranının bir hayli artmasına rağmen, Maçka’daki hazırlık eğitiminde, hoca yetersizliğinden dolayı kurların haftalık ders saatleri düşürülmüş, sınıfların mevcudu 35’in üstünde seyretmiştir. Maçka’daki yoğunluğun bir benzeri Maslak’ta da yaşanmaktadır. Hazırlığı yeni atlamış öğrenciler ders kayıtlarını eski öğrencilerden önce yapmalarına karşın, kendi içlerinde ders alamama gibi sorunlarla karşılaşmışlardır. Öğrenci yoğunluğundan mı yoksa öğretim görevlisi yoksun- luğundan mıdır bilinmez, İTÜ Fizik Bölümü, her sene açılan ve birçok öğrencinin almayı beklediği Fizik 2 derslerini bu yarıyıl açmamıştır. Bahsedilen bu sorunlara öğrenciler dilekçeleriyle cevap bulmaya çalışsalar da sonuçlar yeterli olamamıştır. Her zaman şikayet konusu olan kalabalık derslikler, yine varlığını sürdürüyor. Bir öğrenciye düşen öğretim üyesi sayısı ve laboratuar alanı azaldı. Biz İTÜ’de iyi mühendisler yetiştirildiğini düşünürken, bu yazıyla yetersizliklerin kaliteyi düşürdüğünü göstermeye çalıştık. SÖZÜN ÖZÜ Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bir demecinde : ‘Herkes üniversiteli olacak.’ ifadesi vardı. Nitekim dediği de oldu. Bu sene kontenjanlar Türkiye genelinde yüzde 10 oranında arttı ve üniversitemiz de bundan nasibini büyük ölçüde aldı. Herkes üniversiteli oluyor ama bu durum, okulun adını taşıyan bir diplomanın ötesinde, zorluklarla dolu bir yaşam ve yetersizliğini yanında getiriyor. Türkiye’de bu kadar çok mühendis/mimarın ihtiyaç dahilinde olup olmadığı güncel olarak tartışılırken, İTÜ’ye bahşedilen bu denli büyük bir artış anlamsız gözükmektedir. Hatta tüm iş kollarında, işin mizah yönü de olsa, mühendis sayısı, işçi-usta sayısından fazla olacak düşüncesi, kafalarda oluşabilir. Herkes İTÜ’de okuyacak diye bir kaide yoktur. Her sene İTÜ’de, bu mevcut durumda, eğitim alan kişi sayısı artacak diye bir durum yoktur. Bu artışın iki sorumlusu vardır. Birincisi; düzenli olarak kontenjan artıran Yükseköğretim Kurumudur (YÖK). İkincisi de, bazı üniversiteler gibi bu artışa dur diyemeyen, hatta sektörün ihtiyacını gözetip, okulun altyapısını düşünmeyerek artışlara ses çıkarmayan İTÜ Yönetimi’dir. Öğrencilerine yukarıdaki gibi bir üniversite yaşamı sağlayan şartlara sahip üniversitemiz, öğrencilerinin bu yaşamı hak ettiklerini düşünmekte midir? Derhal, beslenme ve barınma sorunlarına İTÜ’de köklü bir çözüm üretilmeli ve öncelikler listesinde üst sıralara konulmalıdır. Yoksa sonumuz, Milli Eğitim Bakanı’nın geçtiğimiz günlerde, kalabalıktan şişmiş Konya Selçuk Üniversitesi’nin ikiye bölünmesini açıklamasına benzer bir sonuç olur. 6 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Bir hastane macerası F. Ülkü Çelik nnelerimizin hassasiyeti nedeniyle çocukluk dönemimizde sık sık ziyaret edilen, iğneli hemşireleri ve hafif asabi doktorlarıyla çocuk hafızamıza kazınan yerlerdir hastaneler. Hiç şüphesiz, hastane kelimesini duyar duymaz aklımızdan geçen düşünceler olumsuz hislerimizi hareketlendirecek türdendir. Hele, bir de benim gibi hastalık hastası kişiliğe sahip bir zat iseniz, o zaman mesken edindiğiniz bir yer olur çıkar hastaneler. Bu alanda ilginç olan durum, hastanelerimizin herkesin farklı hastalıklar sebebiyle gittiği fakat aynı izlenimlerle döndüğü bir mekan olmasıdır. Pozisyon hep aynıdır. Hastaneye gidersin ve doktor der: -Hastalığınız nedir? Üstelik, bazı meslektaşları sadece ‘anlat bakalım’ demekle yetinir. İşte bu eşsiz cümle karşısında usulca kalkıp başparmağımı yukarıya doğru kaldırıp ardından iki sayısını göstererek sessiz sinema oynayasım gelir. Doktor rahatsızlığınızı anlatın dediği an: -Midem bulanıyor, başım ağrıyor, boğazımda akıntı var, kulağımda sivilce çıktı, bir de sık sık başım dönüyor. Doktor sana uzaktan bir bakış atar. Muayeneye ihtiyaç duymadan, bu bakışlarıyla her şeyi çözmüştür o. Tam sağlık fişine bir şeyler yazarken sen atlarsın: -Şeey, birde boğazımda farenjit var. Onun için bir fısfıs, iki şıpır şıpır (burun damlası oluyor) bir de suya atınca ‘tısss’ diye ses çıkaran haptan A BİLİM CEVAP DEĞİL, SORUDUR! TÜ Ayazağa Yerleşkesi Süleyman Demirel Kültür Merkezi' nde düzenlenen konferansta, bilimsel çalışmalarına değinen Profesör Winston, bunlardan biri olan erkek fareler arasında sperm hücresi transferi hakkında ayrıntılı bilgi verdi. Ayrıca yaşamımızı birebir etkileyebilecek diğer bilimsel çalışmalardan da bahseden Winston, dünyanın en büyük parçacık fiziği araştırma merkezi CERN‘de düzenlenen ATLAS deneyinin düzeneğini ‘Mühendislik Harikası’ olarak nitelendirdi. Bilimin cevaplara değil sorulara yoğunlaşması gerektiğini savunan Winston, sözünün arkasında durdu ve dinleyici- İ Sandman yazarmısınız? Haa, bir de baş harfi A olan merhemden. -Nasıl bir merhemdi? -Şöyle yeşil, yok mavi, mavimsi tüplü bir kremdi. Yaraya sürüp yedirince yakıyor. Doktor o anda gülerek ‘haha falanca krem’ der. Sen o anda içinden ‘aa nasıl bildi!’ dersin. Tabi dışardan bozuntuya vermeden: -Evet falanca krem. Hay Allah! Nasıl unuttum adını! Fişin yazılması bitmiştir. Sen tam gidecekken incecik bir tonda hemşire bağırır: -Bir kültür, bir kan, bir de idrar tahliliniz var. Sonra bir dee film çektireceksiniz. Hiç sorun değil. Kültür, kan tahlili, film hepsini rahatlıkla yapabilirim. Ancak, idrar tahlilini ben az önce tuvaletteyken niçin söylemediniz? Kolaysa bekle… En olmadık anlarda bizi sıkıştırıp duran, tek görevi sağdan sola sıçramak olan çişin yolunu gözle… Elin mahkum ilk işin hastanenin o nefis kantinine gidip bir şişe su ve yanında meyve suyu almak olur. Kantinden çıkana kadar meyve suyunu çıkardığın garip seslerle birlikte somurursun. Diğer yandan, su şişeni açmaya çalışırken elin acır ve çok sıkı kapattıkları için üreticilere küfür edersin (Önceden beş litrelik su şişesini ‘bunun kapağı açık ya!’ diyerek markete geri götüren senden başkası değildir). Bir yandan suyu yudumlayarak koşar adımlarla radyolojinin yolunu tutarsın. Maksat gün almaktır (Genelde çekim tarihleri ertesi yıla verildiği için ben buna ‘yıl almak’ diyorum). Sonra koridorda senin gibi gün almak için koşuşturan insanları Profesör Winston İTÜ'deydi Dünyaca ünlü bilimtoplum profesörü Robert Winston, 24 Ekim 2008 tarihinde 'Bilim her şeyin cevabı mı?’ başlıklı bir konferans verdi. Doğumunun 20. yılı biterken bir çizgiroman klasiği: Berkay Pamuk B görürsün ve hep birlikte yarışırsınız. Ne var ki galip gelen, sadece yarıştıklarından bir önce gelerek bekleme kuyruğunda otuz ikinci sırada yer alır. Çünkü orada önceden gelen otuz bir kişi zaten vardır. Filim için sırada beklerken öte yandan çişinin gelip gelmediğini kontrol etmek maksadıyla sağa sola sallanırsın. Bir elinde evrak, fiş varken öteki elindeki su şişenle hastane koridorlarında koşturur vaziyette kültür tahlilini vermeye gelirsin. -Hanımefendi,kültür tahlilinin yapıldığı labor... laboratuv... laboratuvarın (telaffuz etmek için inat edersin) yerini biliyor musunuz? -Elbette, dahiliyeyi geçince sağa dönün, düz gidin, sola dönünce ilk kapı. Sıcak bir teşekkürün ardından hanımefendinin gitmesini bekledikten sonra ardından gelen ilk kişiye : -Affedersiniz! Dahiliyenin yerini biliyor musunuz? Suyunu yudumlarken şişen dibini bulmuştur. Kantinin yolunu telaş içinde izlerken karşına kocaman bir yazı çıkar: Kan Alma Ünitesi. İTÜ Türk Müziği Korosu çalışmalarına başladı lerin aklında birçok soru işareti bırakarak konferansını tamamladı. WINSTON KIMDIR? British Council'in 'Bilim Güzeldir' projesi kapsamında ülkemize gelen Prof. Winston, Imperial College London'da ‘Üretkenlik Çalışmaları Fahri Profesörü’ olarak görev yapmakta ve Üretken ve Gelişimsel Biyoloji Enstitüsü'nde bir araştırma programı yürütmektedir. ‘Bilim Eğitimi’ konusunda da çalışmalar yapan Winston’ın, düzenli olarak BBC, Discovery ve ABC kanallarında popüler bilim programları yayınlanmaktadır. Samet Aksoy ir akşam gözlerinizde sihirli kumlar, derin bir uykuya daldığınızı düşünün. Rüyanızda bir ejderha, chimera ve unicorn tarafından korunan bir saraya girdiğinizi hayal edin. Bir tarafta yazarların düşleyip de yazıya geçiremedikleri kitaplarla dolu uçsuz bucaksız bir kütüphane, bir tarafta eskiden insan olan Mathew isimli bir kuzgun dursun. Apayrı bir yerde, periler diyarından bir elçi, kraliçenin bir ricasını iletmek için sırada bekliyor olsun, bir kedinin arkasında ve tüm bu karmaşanın ortasında, rüyaların şekillendiricisi, Endlesslardan en işine düşkünü, rüyaların Morpheus’unu –namı diğer Sandman- düşleyin. Sandman’in doğumu 80’lerin sonlarına rastlıyor. İkinci Dünya savaşı sonrası postmodern bir dünyada, suçluları özel silahıyla uyutan ve sonra da gözlerine kum serpen zengin bir kahraman olarak düşünülüyordu başta Sandman. Fakat yazar Gaiman ne yapıp ediyor; Sandman’i tanıdığımız rüyaların ve uykunun efendisi yapıyor. Bununla da İçeriye girersin,kan aldırmaktan, canının yanmasından hatta iğneden korkmazsın. Tek bir korkun vardır: panikleyip altına kaçırmak! O kadar biriktirdiğin ürik asidi bir çırpıda boşa harcamak. Bu tahammül edilemez bir acı! Ünite çıkışında seni bir şeyin dürttüğünü hissedersin. Evet, o artık gelmiştir. İlk aklına gelen hemşireden bir pet bardak alıp onu haklamaktır. Tuvalete gidersin ve işlem biter. Elinde, oraya buraya damlayan, iğrenç, içi dolu pet bardağınla laboratuvara gidersin... ve ömrün boyunca ne zaman o pet bardağını görsen içine edesin gelir. ’Dökmeden getirdin afferin sana!’ demesini beklediğin hemşire sadece ‘elindekini üç numaralı bölüme koy’ der. Dünyalar senindir artık. İşin en zor kısmı başarıyla tamamlanmıştır. Bir hafta sonra sonuçları almak için tekrar uğramak zorunda olduğun hastaneden keyifli biçimde evine doğru yol alırsın... İşte hastanedeki tatsız koşuşturmalarımıza bir de bu açıdan bakın. 7/24 açık kütüphane! zun süredir konuşulmasına rağmen bir türlü değiştirilemeyen yetersiz kütüphane saatleri sonunda değiştirildi. Rektörlükten yapılan açıklamaya göre 15 Aralık 2008 tarihinden itibaren Mustafa İnan Kütüphanesi’nin rezerv yayınlar salonu 7 gün ve 24 saat açık tutulacak. Daha önce kapalı olduğu cumartesi günleri de çalışma saatleri 11:00-18:00 olarak belirlendi. Bu değişiklik ile birlikte hem sınavlardan önce kütüphanede sabahlayamamaktan hem de cumartesi kütüphaneden faydalanamamaktan şikayet eden herkesin sorununa çözüm bulunmuş oldu. kalmayıp, aralarında World Fantesy Award, Hugo ve Eisner gibi pek çok ödül alıyor ve adını birçok hayranının kalbine kazıyor. 88-96 yılları arasında yayınlanan Sandman, 10 cilt halinde basılmış 75 sayıdan oluşuyor. Konu olarak ise hemen hemen tüm çizgiromanlardan farklı: Ne tanrı, ne de ölümlü, tüm dünyalara etki eden güçlerden sorumlu Endless ailesinin maceraları anlatılıyor Sandman’de. Olaylar, ana karakterimiz Dream’in (rüya) ökült bir grup tarafından tutsak edilmesi ile başlıyor. Sandman 70 yıl sonra tutsaklıktan kurtulduğunda yokluğunda hem dünyanın hem de yönettiği rüyalar diyarının (dreaming) büyük bir yıkıma uğradığını görüyor. Tabii, Sandman ağabeyimiz hiç boş durmuyor; önce çalınan eşyalarını birer birer toplayıp gücüne geri kavuşuyor, sonra da yıkılan düzeni yeniden sağlamak için kolları sıvıyor. Cehennemin anahtarını mitolojik tanrılara açık arttırma ile satmak, isyan eden birkaç kabusu yakalamak veya yeni rüyalar şekillendirmek gibi ‘sıradan’ işler yapıyor! Sandman neden bu kadar başarılı oldu? Sandman, başarılı oldu, çünkü görmeye alışık olmadığımız sıra dışı bir şeyi, kaliteli bir biçimde anlatıyordu. Çizgiroman dünyasının süper güçler, iyi ile kötünün bitmeyen savaşı, estetik açıdan mükemmel kahramanlar ile dolup taştığı bir dönemde, Sandman, derin konusu, ince esprileri, göndermeleri ve elbette muhteşem çizimleriyle, çizgiroman dünyasında yeni bir çağ başlattı. Karakterlerin kişilikleri çok gerçekçiydi. Ama hepsinden ötesi, gerçekten iyi bir yapım ekibi vardı. Çizerler arasında Sam Kieth, Mike Dringenberg, Malkom Jones, Dave Mckean (kapak resimlerinde) gibi isimler, yazarı da Gaiman olunca, dünyanın en iyi çizgiromanlarından biri ortaya çıkmış. U İTÜ Türk Müziği Korosu, Şef Emel Güntekin yönetiminde çalışmalarına yeni akademik yılda da devam ediyor. Rektörlükçe desteklenen koro, İTÜ’lü müzikseverlerin katılımıyla, 27 Kasım 2008’de müzik çalışmalarına başladı. Bütün öğretim üyesi, personel ve öğrencilerin katılımına açık olan koro her Perşembe 16.00-17.00 saatleri arasında Kültür ve Sanat Birliği Küçük Salon’da olacak. İTÜ TÜRK MÜZİĞİ KOROSU 1974 yılında ilk çalışmalarına başlayan İTÜ Türk Müziği korosu 1995 yılına kadar yoğun bir şekilde çalışmalar yapmış ve başarılı konserler vermiştir. 1995 yılından itibaren çalışmalarına ara veren İTÜ Türk Müziği Korosu 2007 yılında öğrenci, öğretim üyesi ve mensuplarının katılımı ile çalışmalarına yeniden başlamış olup 2007 ve 2008 Haziran aylarında birer konser vererek müzikseverlerle buluşmuştur. Ayrıntılı bilgi [email protected] e-posta adresinden ve 02122853969 numaralı telefondan edinilebilir. Akşam yemekleri de ucuzladı ğretim yılı başında öğle yemeklerinde yapılan indirimin ardından 20 Kasım 2008 tarihinde rektörlük tarafından akşam yemekleri için de indirim yapıldığı açıklandı. Öğrenciler, memurlar, uzmanlar ve araştırma görevlileri için akşam yemeği ücreti 3,5 YTL olurken, bu fiyat öğretim görevlileri ve okutmanlar için 4,5 YTL olarak belirlendi. Özellikle yurtta barınan öğrencilerin faydalandığı akşam yemekleri öğrencilerin bütçelerinde önemli bir kısmı oluşturuyordu. Ö Ağlayan keman Farid Farjad Kemandan çıkarmak mümkün derler ya dünyanın en güzel ve en kötü sesini. Kim eline alsa çıkarabilir en kötü sesleri; iyi sesler ise tecrübe, yetenek ister... üzik evrenseldir ama insana kendi coğrafyasının müziği gösterir kendini, daha bir derinden vurur. Farid Farjad’ın kemanından dökülen notalar da öyle işte; M Orta Asya’nın yetiştirdiği sayısız dahiden, sanatçıdan birisi de o. Eline aldığı kemanla akla gelmeyecek bir hüzünle yazdığı tüm o şarkıları büyük bir ustalıkla ulaştırıyor bize. O, içinde bu coğrafyadan en ufak bir şey olan her insanı derinden etkileyecek muhteşem şarkıların bestecisi, yorumcusu. İnsanı, en mutlu anlarında bile en büyük hüzünlere sürükleyebilen bu müzik adamını, en az bir kere dinlemeden ‘keman dinledim’ demek insanın düşeceği en büyük hatalardan biridir. Kemanın ağladığı o şarkı ise ‘Anroozha 4’ albümündeki ilk şarkı olan ‘Taghtam Deh.’ Lütfen es geçmeyin ve sanat dolu dört dakika için en azından bu şarkıyı kesinlikle dinleyin. Kürşat Arslan 27 28 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 Medeniyetin ‘ufak’ detayları Mini test Yağmurlu ve miskin bu Pazar gününde Yerleşkemizde spor, kültür, çevre ve sosyal sorumluluk alanlarında gözümüzden kaçan o kadar çok ayrıntı var ki… hangi filmi izleyeyim? Duygu Özkan u sene biraz geç de kalmış olsa, kış sonunda gelip çattı: Rüzgarlar, yağışlar, soğuklar… Dışarı çıkıp dolaşmak da güç geliyor insana böyle havalarda. Yalnız hafta sonları ayrı bir tadı oluyor bu gri havaların. Hele ki günlerden pazarsa… Güzel bir kahvaltının ardından biraz miskinlik yapmak için film izlemek ve tüm gün evde kalmak ne güzel olur öyle değil mi? Peki ama hangi filmi izleyeceksiniz? İşte tam bu noktada size yardımcı olmaya karar verdik ve mini bir test hazırladık. Bakalım sizin için seçtiğimiz ‘Pazar günü filmleri’nden hangisi kişiliğiniz itibariyle size daha uygun? İyi eğlenceler ve iyi seyirler. B ÇEVRE a)Piller: Günlük hayatımızda birçok elektronik alet için vazgeçilmez bir unsur olan pillerin bir tanesinin bile çöpe karışması sonucu bir ton su kirleniyor. Atık piller için yerleşke dahilinde hemen her binada pil kutuları bulunmaktadır. Bu kutuları kullanarak biraz da olsa çevreye yararlı olunabilir. Bir tanesi Mustafa İnan Kütüphanesi içinde ilk orta merdivenin yanındadır. 1) Diyelim ki en yakın arkadaşınızı bir köşe başında sıkıştırdık ve elimizdeki bıçakları burnuna doğrultarak bağırıyoruz: ‘Söyle! Onu (Bu kişi ‘siz’ oluyorsunuz) en iyi hangi kelime tanımlar? Söyleee!’ Can havliyle ne cevap verir dersiniz? larınızı saklama gereği duymaksızın, yüzünüzde ‘Küçük Emrah’ bakışınızla dönüp sırtınızı gidersiniz. C) Etrafta çakan şimşekler görür, aklınızdan Batman’i çağırmayı geçirir, gözlerinizden kırmızı lazer ışıkları saçarak dönüp sırtınızı gidersiniz. A) Dengesiz, değişken B) Duygusal, romantik C) Çocuksu, eğlenceli 3) Birkaç ay sonrasını hayal edin, sevgililer günü gelip çatmış! ‘Aman, çiçekçi bayramı işte!’ deyip geçmeyin, sevdiceğiniz gücenebilir. Peki ama, nasıl bir hediye alacaksınız ona? 2) Öncelikle, tam şu anda 3 kez tahtaya vurun ve sonra soruya geçelim. ‘Olmaz, olur’ derler ya hani, oldu da sevgilinizi başka bir kızla/erkekle sarmaş dolaş gördünüz, hem de tam da bir zamanlar size çıkma teklif ettiği bankta… A) Önce alaycı sözler sarf eder, derken hıçkırıklara boğulur, sonra en sert ifadenizi takınarak bir tokat nakşeder ve dönüp sırtınızı gidersiniz. B) Sel gibi akmaya başlayan gözyaş- dan büyük ikramiye kazanmışsınız (Çok mu attık ne?)... Bu hafta sonu sadece size ve keyfinize terkedilmiş. A) Bulabileceğim en sıcak memlekete atarım kendimi. Sahilde bir şezlonga uzanıp kemiklerimi ısıtmak gibisi var mı? B) Bol yağmurlu neresi vardı? Londra mı? Hafif bir melankoli, yanımda sevgilim, sükûnet… İşte hayatın tadı! C) Yıllardır hep Disneyland’i görmek istemişimdir, bu fırsatı hayatta kaçırmam! A) Kıpır kıpır, rengarenk, insanın içini açan cinsten bir şeyler olmalı. B) Sade, zarif fakat aşkımızı anlatmayı başaran bir şey tabi ki… C) En sevdiği süper kahramanın koca bir oyuncağına kesin o da bayılacaktır. 5) Geldik final sorusuna... Haydi çocukluk günlerinize dönün ve ‘Büyüyünce ne olacaksın bakayım?’ sorusunu hatırlayın ama bu kez biraz farklı, seçenekleri de sunuyoruz önünüze. İşte, buyurun: 4) Masal bu ya; vizeler bitmiş, finallere daha haftalar var, ödevlerden de azat edilmişsiniz, üstelik bir de kazı kazan- A) Matador B) Araba galerisi sahibi C) Dedektif dönüşüm kutularını’ kullanınız. Böylece kutulardaki cam atıklar ücretsiz sağlık hizmeti veren Lokman Vakfı tarafından her pazartesi tekrar değerlendirilmesi amacıyla toplanıyor. Her türlü cam atıklarınızı yerleşkede bulunan cam kumbaralara atmanız yeterli. 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi yanında bir tane var. d)Sigara izmaritleri: Sigaranın insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri bilinen bir gerçektir; sadece insana değil çevreye de olumsuz etkileri var. Sigara izmaritleri yeraltı sularına, denize ve toprağa zehir saçıyor. Bunu engellemek için her birimin önüne sigara izmaritleri için birer kap konuluyor. b) Elektronik parçalar, bilgisayar, CD ve diğer elektronik atıklar: Bu atıklar tekrar tekrar değerlendirilebiliyor. Bunun için Kocaeli’ndeki Doğa Entegre Tesisleri çalışmaktadır. Elektronik atıklarımızın bu tesislere ulaşması için ise Maden, Elektrik-Elektronik ve Fen Edebiyat fakültelerindeki büyükçe kaplar sizleri bekliyor. c)Cam: Piller gibi bu maddelerin de doğada geri dönüşümü çok zor ve hasarları çok büyük. Bu hasarları önlemek için yerleşkemizde bulunan ‘geri KÜLTÜR Öğrencilerin birbirleriyle ders kitabı, dergi ve roman gibi güncel yayınları paylaşmaları için özel bir kitaplık oluşturuldu. Mustafa İnan Kütüphanesi’ndeki bu ‘kitap paylaşım alanı’ sizlerden gelecek katkıları bekliyor. SPOR Yerleşkemiz spor faaliyetleri için çok uygun bir saha. En güzel örneklerden bir tanesi de bu yeşil ortamda bisiklet sürülebilmesi. Bisiklet sahibi olmayanlar için bisikletlerin ücretsiz olarak hizmete gireceği proje tamamlanmak üzere. SOSYAL SORUMLULUK İTÜ Vakfı Sosyal ve Kültürel Hizmetler Komitesi tarafından geçtiğimiz yıllarda kurulan İTÜ Giysi Odası, Süleyman Demirel Kültür Merkezi arkasındaki mütevazı odada hizmet veriyor. Kullanılmamış giysilerin bağış yoluyla kabul edildiği ve sembolik ücretlerle öğrencilere sunulduğu bu merkez, her Pazartesi ve Çarşamba günleri 11.00 ve 15.00 saatleri arasında açıktır. Deniz Çakar A’ lar çoğunluktaysa: B’ler çoğunluktaysa: C’ler çoğunluktaysa: İşte sizin için seçtiğimiz pazar film: Habla con Ella! Diğer adıyla Konuş Onunla (Talk to Her). 2000 yapımı bu film, ünlü İspanyol yönetmen Pedro Almadovar’ın bir eseri. Yer yer drama varan bir duygusallığı da, mizahı da, heyecanı da aynı anda içinde barındırmasıyla sizi yürekten yakalayacağına inandığımız bu film, ilişkilere, aşka, ve yaşama dair doğal bakışıyla sizi etkisi altına alacak. Memnuniyet garantisi bizden değil, www.imdb.com da filme 8.0/10 puan veren izleyicilerden. Eğer en çok B şıkkını işaretlemişseniz, bu Pazar Arizona Dream (Arizona Rüyası) izliyorsunuz demektir. Bosna’nı yetiştirdiği en büyük yeteneklerden olan Emir Kusturica tarafından 1993’te çekilmiş olan bu film, açılış sahnesiyle bile gönlünüzü fethedecektir. Baştan sona sürreal bir havada geçen filmde olağanüstülükle sıradanlığın muhteşem sentezini izleyebilirsiniz. İnsan ilişkilerini sade ama farklı bir pencereden yansıtan bu nefis seyirliğin müzikleri ise Goran Bregovic tarafından hazırlanmış. Masalları seversiniz öyle değil mi? En çok işaretlediğiniz şıkkın C olması bunu gösteriyor bize. O halde Amerikan film dünyasının özgün yönetmeni Tim Burton’un Sleepy Hollow’unu da seveceksinizdir. İçinde maceranın, mizahın ve tabi ki bir de aşkın olduğu bir Burton masalı. 1999 yapımı filmin gotik havası da fantastik hikayesi de eminiz hoşunuza gidecektir. Unutmadan, Sleepy Hollow, Amerika’da çok bilinen korkunç bir halk efsanesidir aynı zamanda ve film de bu hikayenin bir uyarlaması. 5 Dumansız hayata doğru... ‘Sonunda bıraktım şu sigarayı’ M. Can İban igara paketlerinin üzerinde her zaman bir ifade bulunur. ‘Sigara içmek öldürür.’ Herkes, her zaman, her yerde size doğru der ki: ‘Sigara sağlığa zararlıdır.’ Bu söyleyen herkesin dışında kalan herkes ise buna uymaz. Tüm genellemeler yanlıştır ya da kurallar çiğnenmek içindir diye düşünür. Yıllardır, inatla, özenerek başladığın bembeyaz çubukları, ta ki turunculaşıncaya kadar içine çeker durursun. Sahte bir keyif ile… Yıllar geçer… Bu içtiğin çubukların artık seni yokuş çıkamayacak, spordan uzaklaştıracak, sevdiklerinin aklına kendi kokunla değil de onun kokusuyla getirecek, cebinden bir hayli para götürecek hale getirmesiyle, sorarsın kendine : ‘Ben neden bu sigara denen şeyi içiyorum?’ diye. Her spordan sonra gelen öksürük krizlerin, sevdiklerini öperken ki onlara koklattığın koku, paranı sokağa atmak, seni iste- S Peki, nasıl oluyor bu tedavi? Sigarayla Savaşanlar Vakfı’nın Mecidiyeköy’deki ofisine gitmeniz gerekiyor. Tabi ki, ilk seansınızda Sigara Bırakma Kulübü Başkanı H. Anıl Öztekin size eşlik ediyor. Kendisi bu konuda yardımını hiç esirgemeyen ve bu konunun dışında da sayısız sosyal yükümlülükleri olan bir arkadaşımız. Vakfın personeli ile tanıştıktan sonra, tedavi donanımı teknisyeni Ferdi Bey sizi seans odasına alıyor. 20 dakikalık seans içersinde tek yapmanız gereken şey, seans odasındaki rahat koltuğa oturmak ve Ferdi Bey’in hoş sohbetine eşlik etmek… Kulak kepçelerinizin belirli noktalarına, burun kenarlarına, ellerinize ve alnınıza tutulan, zararsız kızılötesi ışınları tedavinizin ana noktası oluyor. Bu ışınlar, sigaranın size alıştırdığı suni keyif yerine, doğamızda olan endorfin hormonunun salgılanmasının, vücuda yeniden hatırlatılmasını sağlıyor. Fransa’da üretilen ve Türk Atom Enerjisi Kurumu ve TÜBİTAK’tan onaylı bu yöntemin uygulanışı ise, bahsettiğim gibi oldukça basit. Seans süresince, dinlediğiniz birkaç taktik, önünüzdeki günlerin zorlu geçmesini engelliyor. Bu yöntemle sigaraya, yani nikotine olan ihtiyacınız kayboluyor ama bu yöntemin yok edemediği, sahip olduğunuz ‘ el ve dudak alışkanlığı’ için verilen bu taktikler çok işe yarıyor. Örneğin, sigara içme dürtüsü geldiğinde, sporcu kapaklı (sigara paketini açmak ve kapatmak refleksine karşılık) su şişelerinden (suyu bu şişelerden emdiğiniz için, sigarayı içine çekme refleksine karşılık) bol su içmenizi öneriyorlar. Gerçekten de mantıklı ve tutarlı bir yöntem. Sigara içmediğinize inanmayanlara ve sürekli sigara ikram edenlere karşı nasıl tepkiler vermeniz gerektiğini de, ilk seans sonrasında verdikleri kitapçıkta bulabiliyorsunuz. İlk seansımız bittiğinde, cebinizdeki sigara paketini ve çakmağını imha ederek, vakıfta bırakmış oluyorsunuz ve kendinizi sigarasız bir yaşamda bulmaya başlıyorsunuz. İlk seanstan diğin -olmak istediğin- bir insan haline mi getiriyor? Ben bunları düşünerek, bir günde sigara bırakma kararı aldım. Kesin ve sonsuza kadar… Sigara Bırakma Kulübü’nün çalışmalarını biliyordum ve derhal başvurdum. Işın tedavisine gittiğim ilk günden itibaren, bu ‘bembeyaz çubuklar’ ve onları yakan bir ‘çakmak’ cebimde bulunmuyor. Tüm kül tablaları tertemiz bir şekilde yerinde duruyor. En güzeli ise, o gün sürdüğün koku, sigara kokusunun altında kalmıyor. Vücuduna baktığını hissediyorsun ve daha sağlıklı yaşamak için atacağın adımlara daha kolay karar veriyorsun. Gözümde büyüyen ve sonunda öksürük nöbetleri geçireceğim yollar ve dik yokuşlar beni yormuyor, hatta isteyerek kat ediyorum onları. Mekik aracına binmemek mesela… Oksijeni daha rahat içine çekebilmek, kalıcı sarılıktaki dişlerden kurtulmak ve de en önemlisi: ‘Ben sigara içmemeyi tercih ediyorum’ diyebilmek… sonra çoğunluk sigara içmiyormuş. Ben de içmedim. Sigara içme dürtüleri zaman geçtikçe azalmaya başlıyor ve insanlara sigarayı bırakmanın keyfini ve gururunu sürekli yansıtmaya başlıyorsunuz. 20 dakikalık bu seansa toplamda üst üste 3 gün giderek, 1 saatte sigara bırakma işleminiz tamamlanmış oluyor ve sigarayla ilgili yaşayacağınız olası her sorun için yardımcı olacaklarını, dernek size belirtiyor. Sokağa ilk çıktığınızda, taraf değiştirdiğinizi hemen hissedebiliyorsunuz. Sigara içenler cephesinden çıkıp, içmeyenler cephesine geçtiğinizi hemen fark edip, içenlerin aslında sayıca ne kadar üstün olduğunu fark ediyorsunuz. Kaldırımlarda sürekli sigara içenler yürüyor, hatta belediye otobüsü şoförleri bile… Kısacası kendinizi sigaradan kurtardığınız için çok şanslı hissediyorsunuz. Sigara kokusu sinmiş elbiselerinizi, yeniden yıkayıp, yaşadığınız mekândan, sigara dumanını ve kokusunu uzak tutmaya çalışıyorsunuz. Sigara bırakmaya karar verme sürecinde olan tüm bireylere, www.iyilikhareketi.itu.edu.tr adresinden kulüp ile irtibata geçmesini ve detaylı sorularını oraya yönlendirmesi öneriyorum. Unutmayın ki; bağımlılık, kişinin erdeminden çok şey götüren bir kavramdır. Lütfen sigaraya bağımlılığınızı bırakmakla, yaşamınıza bir dolu güzellik katacağınızı düşleyin. 4 arıYORUM arıYORUM Aralık 2008 Aralık 2008 İTÜRO 2009’a sen de hazır mısın? M. Can İban asında ya da okula asılan afişlerde mutlaka görmüşsünüzdür. İTÜ’de bahar aylarında bir robot olimpiyatı düzenleniyor birkaç senedir. Tüm Türkiye’den gelen robotların, hakemler ve gözlemciler eşliğinde çeşitli kategorilerde yarıştığı ve sergilendiği olimpiyatlar ve bu organizasyonu düzenleyen OTOKON hakkında Buse Baycan (kontrol mühendisliği 3. sınıf), Duygu Sönmez (elektronik mühendisliği 1. sınıf) ve Alper Yükselen (kontrol mühendisliği 1. sınıf) ile bir söyleşide buluştuk. Söylediklerinden yola çıkarak, belirli konularda yazılması, çizilmesi gereken şeyler mevcut. B OTOKON nedir, ne değildir? Kontrol ve Otomasyon Kulübü, 2007 yılından beri İstanbul Teknik Üniversitesi’nde robot olimpiyatlarını düzenliyor. Bunun haricinde eğitimler düzenleyip ‘Kontrol’ dergisini çıkarıyor. Teknik gezilerle birlikte, proje destekli proje çalışmaları da yapılmakta. Üst dönemlerin, fikir babası olduğu İTÜ Robot Olimpiyatları, yeni gelen öğrencilerin katkılarıyla birlikte organize ediliyor. Robot Olimpiyatlarının hazırlık süreci Olimpiyat hazırlıklarında iki evre var. Birincisi ‘İTÜRO’ya hazırlık’ evresi, ikincisi de ‘İTÜRO’ya hazır mısın?’ evresi. Birinci evre, teknik bir olimpiyat olduğu için, Ocak ayına kadar teknik bir hazırlık sürecini kapsıyor. Şubat sonu çalışmaları yoğunlaşan ve nisanda düzenlenen olimpiyata da ‘hazır mısın?’ denilerek duyurusu planlanıyor. OTOKON, üç ayrı ekip olarak çalışıyor. Bunlar; organizasyon, tanıtım ve sponsorluk ekipleri. Bu ekipler, kendine ayrılan görevler dışında, koordinasyonla da ilgilenmekte. Destek, ilgi ve hedef kitle… Organizasyonun hedef kitlesi, robotiğe ilgi duyan herkes. Teknik bir organizasyon olduğu için, genelde teknik liseler ve teknik üniversiteler hedef kitlesinin içinde. Maddi destek veren tanıtım sponsorlarının yanı sıra OTOKON, TÜBİTAK ve TÜBİDER gibi kendilerini kanıtlamış kurumlardan da destek bekliyor. Daha önceki organizasyonlara gösterilen ilgi, beklentileri genel olarak karşılamasına karşın, uluslararası alana açılmak için, ilk önce ulusal alanda kendilerini pekiştirme gerektiği düşüncesi hakim kulüp içerisinde. Fotoğraf, M. Can Çelik Olimpiyatlarda elde edilen başarılar ve sonuçları Geçen sene ‘kendini dengeleyen robot’ kategorisi konuldu. O kategoride bir adet İTÜ’nün, bir adet de ODTÜ’nün robotu bulunuyordu. Bu kategoride İTÜ birinciliği elde etmişti. Bireysel olarak katılıp derece alanların yanı sıra ODTÜ’den de dereceler geldi. İTÜ’nün başarı olarak kabullendiği şey, biraz daha amaca yönelik. Bu da insanların robotiğe olan ilgisini arttırmak. Bu ilgiyi de artırdıklarını, her geçen sene artan eğilimle görebiliyorlar ve bunu daha da fazla arttırmayı planlıyorlar. ODTÜ’deki organizasyonla birlikte, artık insanların ilgisini İTÜ’deki olimpiyat da çekmeye başladı.Bu duruma göre organizasyonların çakışmaması için, uygun tarihler düzenlenmekte. Turuncu Şapkalılar Projesi ‘Kariyer Koçluğu Eğitimi’ İTÜ’ de ariyer Planlama ve İş Geliştirme Derneği (KİPDER), geçen yıl İstanbul Teknik Üniversitesi ve Kadir Has Üniversitesi'nde pilot olarak uyguladığı ‘Turuncu Şapkalılar Kariyer Geliştirme Projesi’ni bu yıl, birçok farklı üniversiteden gönüllü öğrencilerin desteğiyle, tüm Türkiye’de uygulamaya çalışıyor. K Araştırmalar iş arayan 2,5 milyon kişinin, 600 bininin üniversite mezunu olduğunu göstermekte ki bu sayı, Türkiye’deki tüm üniversitelerden bir yılda mezun olanların sayısına eşittir. Aynı zamanda üniversite mezunlarının yüzde 75’inin öğrenim gördükleri alanın dışında bir iş kolunda çalıştıkları, kariyer bilincine sahip olmadıkları için sık sık iş değiştirdikleri ve kişilikleriyle örtüşmeyen işlerde çalıştıkları için, performanslarının düşük olduğu görülmektedir. Turuncu Şapklalılar Kariyer Geliştirme Projesi de işte bu sorunlara çözüm oluşturmayı amaçlamakta. Sponsorların desteği ile gerçekleştirilecek olan proje kapsamında, her üniversiteden 30 öğrenciye kariyer geliştirme danışmanları tarafından ‘Kariyer Koçluğu’ eğitimi verilecek ve eğitimi alan öğrencilerin, lise ve üniversite öğrencilere koçluk yapması istenecek. Bunun yanı sıra, her biri farklı üniversitelerde toplam 6 adet olmak üzere, farklı sektörlere ilişkin birer gün sürecek olan sektör zirveleri düzenlenecek. Zirveler süresince kurulacak olan iş/staj masalarında öğrencilere kariyer imkanları sunulacak. Bir üniversitede ise tüm Turuncu Şapkalılar'ın katılacağı büyük bir kariyer organizasyonu düzenlenecek ve bu organizasyona farklı sektörlerden birçok firma katılacak. Konserlerin de yer alacağı bu organizasyonda firmalar seminer ve mülakatlar da düzenleyebilecek. Bu seneki İTÜ eğitimi 22 Kasım Cumartesi itibariyle çok eğlenceli bir şekilde başladı. Eğitimi alan öğrenciler daha ilk günlerinde yaptıkları çalışmalar ve oyunlarla kendilerini tanımaya ve keşfetmeye yönelik büyük bir yol katettiler. ’Kariyer Koçluğu’ eğitiminin ilk aşamasını güzel anılarla geride bıraktılar. Yeni kategoriler Bu sene yeni bir kategori konulmaması gündemde çünkü her sene yeni kategori eklemek ile insanlara ve robotik bilmine bir katkıda bulunulamayacağı sonucuna varılmış. OTOKON ve İTÜ OTOKON, önceki yıllarda İTÜ’lülerden gelen katılımın bu sene artmasını bekliyor. Başlıca katılımın, İTÜ’den olmasının, teknik üniversiteye yaraşır bir hareket olduğunu ve başlıca projelerin de İTÜ’den çıkması gerektiğini düşünüyorlar. Olimpiyatların yanı sıra, faydalı olabilecek çok sayıdaki seminerin de, İTÜ’lüleri beklediğini belirtiyorlar. OTOKON’un, robot olimpiyatları dışındaki faaliyetleri Eğitim ekibi, her dönem başında toplanıp dönem boyunca devam edecekleri eğitimleri kararlaştırırlar. Bu dönem üç eğitim verilmekte: C programlama dili, robotik ve C dili ile mikro denetleyici kullanımı. Bu eğitimleri, tecrübeli öğrenci arkadaşlar vermekte. Ayrıca teknik proje faaliyetleri yapılmaya çalışılıyor ama yine daha fazla katılım olması gerekmekte. Özellikle, eğitimlere gelen arkadaşların, bu konuda teşvik edilmesine rağmen, bu konuda bir isteksizlik söz konusu… ‘Kontrol’ dergisine ise, kontrolle ilgilenen tüm arkadaşların yazıları bekleniyor. İTÜ OTOKON Web sitesi: www.otokon.itu.edu.tr Röportajın hazırlanmasında katkılarından dolayı OTOKON üyesi İTÜ Kontrol Mühendisliği 2. sınıf öğrencisi Anday Demirsoy’a teşekkür ederiz. Selahattin İncecik’e Nobel Teşekkürü TÜ Uçak-Uzay Bilimleri Fakültesi, Meteoroloji Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Selahattin İncecik’e, çalışmalarına katkıda bulunduğu Intergovernmental Panel on Climate Change’in (IPCC) Nobel Barış Ödülü almasında dolayı bir teşekkür belgesi gönderildi. İklim değişikliği konusunda gündem yaratan çalışmalara imza atan IPCC’in iki Türk üyesinden biri olan İncecik, hava kirlenmesi konusunda yaptığı araştırmalar ile tanınıyor. İ 29 Kısa bir mola Bu aralar canınız çok mu sıkıldı? Dersler, ödevler, vizeler, finaller derken kendinize zaman mı ayıramadınız? İşte şimdi kendiniz için bir şeyler yapmanın tam sırası... Meral Erdoğan GEZİLECEK İnsan Halleri ( 10 EYLÜL-25 OCAK 2009) Meissner bulunuyordu. Hicaz demiryolu projesi ile Şam ile Medine ve Mekke şehirleri birbirine bağlanıyordu. II.. Abdülhamid Han, 50 bin lira ödeyerek yardımda bulunanlar listesinin en başında yer aldı. Bütün Müslüman ülkelerinden özellikle Hindistan, İran, Tunus, Cezayir, Rusya Müslümanları, Doğu Türkistan, Sumatra, Java, Malezya'dan büyük yardımlar gelmiş, Afganistan Sultan Amir Han da en yüksek yardımı yapan kişiler arasında yer almıştı. Ve Nihayetinde Bu yardımlar sonrasında l Eylül 1900'da hicaz Demiryolu inşaatına başlanıldı. Taksim Atatürk Kitaplığı’nda 20-30 Kasım tarihleri arasında Abdüsselam Ferşatoğlu’nun ‘Hicaz Demiryolunun 100. Yılı Fotoğraf Sergisi’ ziyaretçilere açılmıştı. Bu sergiyi kaçırdınız ancak mutlaka yeni açılacak sergileri takip edin. kendilerini devasa ada Madagaskar sahillerine çıkmış bulurlar. New Yorklu kahramanlarımızın bu engeli aşmak için buldukları çözüm yolunda penguenlere iş düşmektedir. Penguenler yere çakılmış eski bir uçağı tamir ederler. Fakat uçağa bindiklerinde Afrika’nın uçsuz bucaksız düzlüklerini dolaşıp her yeri görecek kadar uzun süre havada kalmayı başaramazlar. New York’taki hayvanat bahçesinde doğup büyümüş kahramanlarımız, Afrika macerasında hayatlarında ilk kez kendi cinslerinden hayvanlarla karşılaşacaktır. Ama Afrika, Central Park’taki yuvalarından daha iyi ve daha güvenli midir? 1995'te basılacağı duyurulan ‘Chinese Democracy’ albümü, 1991 tarihli Use Your Illusion albümlerinin ardından piyasaya çıkarılmak üzere hazırlanmıştır. Bu albümün yerine sürpriz bir şekilde ‘The Sphagetti Incident?’ albümü, Geffen etiketiyle çıkartılmıştır. Albümün gruba maliyeti, bir tahmine göre 13 milyon doları aşmıştı. Bunun üzerine, Geffen yapım şirketi artan maliyetleri görüşmek üzere projeyi dondurmuştu. Chinese Democracy albümündeki bazı şarkılar daha önce bazı kesim dinleyicilerin karşısına çıkmıştı. Örnek olarak Shackler's Revenge adlı parça Rock Band 2 video oyununda soundtrack olarak ortaya çıkmıştı. Bu durumda ilginç bir tepki olarak Amerikan meşrubat üreticisi Dr. Pepper da 17 yıldır beklenen Chinese Democracy albümünün bu yıl içinde çıkması durumunda ABD'deki herkese bir kutu bedava meşrubat vereceğini açıklamıştı. Demir Demirkan (Devrim Arabaları) DİNLENECEK Guns N’ Rose İZLENECEK A.R.O.G. İstanbul Modern Sanat müzesi bu sefer de "İnsan Halleri" başlıklı yeni fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Sıtkı Kösemen, Ergün Turan, Süreyya Yılmaz Dernek'in fotoğraflarından oluşan Küratörlüğünü Engin Özendes'in üstlendiği sergide, galerinin bir duvarında Ergün Turan ve Süreyya Yılmaz Dernek'in en doğal halleriyle yoldan gelip geçenleri çektiği, öteki duvarda ise Sıtkı Kösemen'in ölü taklidi yapan kişileri saptadığı fotoğraflar yer alıyor. 52 muhteşem fotoğrafın bulunduğu serginin en ilginç yanı ise sergi alanında bulunan deftere, numaralı fotoğraflar üzerine hikâye yazabiliyor olmanız. 25 Ocak tarihine kadar sürecek olan sergiye hepimiz davetliyiz. İstanbul Modern her Perşembe günü, kapılarını tüm ziyaretçilere açıyor. Sanatı, her kesimden ziyaretçinin kültürel yaşamının bir parçası yapma amacıyla İstanbul Modern, ziyaretçileri ayda dört defa ücretsiz olarak koleksiyonlarını keşfe davet ediyor. Nerede: İstanbul Modern Sanat Müzesi Hicaz Demiryolunun 100. Yılı Fotoğraf Sergisi Hicaz Demiryolu, II. Abdülhamit tarafından 1900-1908 yıllarında Şam ile Medine arasında inşa ettirilen, Osmanlı İmparatorluğu'nun İstanbul'dan başlayan demiryollarının bir bölümüdür. Demiryolunun teknik işlerinin başında Alman mühendis Cem Yılmaz tam 35 hafta gösterimde kalarak izlenme rekorları kıran GORA'dan sonra şimdi de A.R.O.G'u çekti. GORA'nın devamı olarak çekilen ve GORA’yı aratmayacak kadar komik görünen A.R.O.G'un fragmanları izlenenler tarafından büyük ilgi gördü. G.O.R.A.’yı ters yazarak 'A.R.O.G' ismini veren ve filmde de başrolü oynayan Yılmaz'a, Ozan Güven, Özkan Uğur, Nil Karaibrahimgil, Zafer Algöz, Özge Özberk ve Hasan Kaçan eşlik ediyor. A.R.O.G. filmi, Arif’in G.O.R.A. filminde uzaydan dünyaya getirdiği ve evlendiği eşi Ceku ile yaşadığı yeni maceralarını konu alıyor. MADAKASGAR 2 2005’in olay yaratan animasyonu “Madagasgar”ın merakla beklenen devamı Madakasgar 2 izleyicileriyle buluşuyor. Filmin kahramanları Alex, Marty, Melman, Gloria, Kral Julien, Maurice, penguenler ve şempanzeler, 1990'lı yılların ilk döneminde dünyayı adeta kasıp kavuran, albüm ve konserleriyle büyük çıkış yapan grup Guns N’ Roses'ın merakla beklenen ve çıkışı yılan hikâyesine dönen son albümü Chinese Democracy 17 yıl aradan sonra raflarda yerini aldı. Guns N’ Rose 1985 yılında kurulmuş, tüm dünyada albümleri 100 milyondan fazla satmış Hard Rock şampiyonları ünvanlı Amerikalı ünlü müzik grubudur. Kurucu üyesi ve eski kadrodan bugüne kalan tek müzisyen olan 46 yaşındaki Axl Rose’dur. 1993'teki Use Your Illusion albümü dünya turnesi için İstanbul'a da gelen grubun 'köktenci' hayranları ise, bunca kan kaybından sonra topluluğa Guns N' Rose denmesini de ayrıca manidar buluyor. İlk defa Rock sounduyla tanıdığımız Demir Demirkan, bu kez klasik enstrümanlar kullanarak ‘Devrim Arabaları’ filmine ses verdi. İlginç bir şekilde Demir Demirkan filmi görmeden sadece senaryoyu okuyup filmin ruhunu notalara dökmeye başlamıştır. Daha önce ‘Gelibolu’ filmi, şimdi de ‘Devrim Arabaları’ filmine müzik yapan Demirkan, müziğini yaptığı filmlerin dönem filmleri olmasına dikkat çekiyor. Radikal gazetesiyle yaptığı röportajında Demirkıran şöyle diyor: “Açıkçası müzik yaptığım iki film de dönem filmiydi. Günümüzde geçen filmlere müzik yapmak isterim çünkü her enstrümanı kullanamıyorsunuz dönem filmlerinde. Gitar çalamıyorum mesela, klasik orkestra çalıyor. Ben elektronik müziğe çok meraklıyım. Gitar çalabildiğim ve elektronik ortamda hazırladığım şarkıları kullanabileceğim bir filme müzik yapmak isterdim.” arıYORUM Samet Aksoy kitap Aralık 2008 İTÜ’DE Üniversite yönetiminde 10 KASIM “Women Academics Beyond the kadınlar Glass Ceiling: Kadın rektörler konferansı İTÜ’de gerçekleştirildi okuyorum Statü Endişesi - Alain De Botton Modern yaşamın filozofu kabul edilen Alain De Botton bu kitabında statü endişemizin, başkalarının hakkımızda ne düşündüğü korkusunun kaynakları ve insanların, tarih boyunca, bunlara nasıl karşı çıkıp hangi yöntemlerle onların üstesinden geldiğinden bahsediyor. Günlük yaşamımızda çokça rast- ladığımız snobca* davranışlar üzerinde duran Botton, bu davranışın bizi nasıl engelleyebileceğini anlatıyor. Bunun yanında kitabın başında ‘Statü Endişesi’nin yeteneklerimizi ortaya çıkarmamızı sağlayan bir iştah olabileceği de söyleniyor. Kitabı okudukça günlük kaygılarımızın asla gözümüzde Women Rectors Across Europe” büyüttüğümüzden daha büyük olmadığını anlıyor ve isteklerimize dışarıdan bakarak onları yeniden biçimlendirme olanağı buluyoruz. *snob: Sosyal statüye fazla değer veren, seçkin görünmek için bazı çevrelerdeki düşünceleri benimseyen, hayranlık duyan ve onlar gibi davranmaya özenen kimse Bülbülü Öldürmek - Harper Lee Avukatın 9 yaşındaki kızı babasının bu suçuna karşılık kasabanın diğer çocukları tarafından alaya alınıyor; kimi zaman kızıp kavga ediyor, kimi zaman sinirinden ellerini sımsıkı yumruk yapmakla yetiniyor. Küçük kız bize anlatıyor; babasının savunma sürecinde neler yaşadıklarını, ağabeyinin kedisine nasıl davrandığını, yanlarındaki eve yazları Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali Almanya' da bir sergide önce resme, sonra resimdeki kadının gerçeğine aşık olan bir adamın hikayesi yaşatılıyor Kürk Mantolu Madonna' da. Yaşatılıyor; çünkü o adamla aşık oluyor, gezdiği yerleri geziyor, yaşadığı acıları hissediyorsunuz kitapta. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir memur gibi duran Raif Efendi Almanya'da ‘Alman Madonnası’ Maria ile geçirdiği aşk dolu zamanların ardından babasının vefatı sebebiyle yurda dönmek zorunda kalır; fakat niyeti Maria' yı da yanına almaktır. Raif Efendi ve Maria uzun süre birlikte kuracakları hayatın özlemiyle mektuplaşırlar; ta ki Maria mektuplara cevap atmayı kesene kadar... Raif yıllarca bekler ne olduğunu bilmeden, kahrolarak. Artık ümidi kalmamıştır ve asla mutlu olamayacağı bir aileye, kendi deyimiyle beslemek zorunda olduğu yabancılara sahiptir. Bu istemediği hayatı sürdüğü sırada yaşadığı bir tesadüf; sessiz, içine kapanık Raif Efendi' nin kitabı oluşturan günlüğü yazmasına yol açar. Kitap, isteklerimiz için harekete geçmemiş olmanın acısını hissetmemize neden oluyor ve kendimize yolculuğumuzda kayda değer yol almamızı sağlıyor. Karadenizin Kıyıcığında - Rıfat Ilgaz Meral Erdoğan Baygın bir şekilde kıyıya vuran köyün yabancısı bir balıkçı, yerli halktan iki kişi tarafından kurtarılıp yaşama döndürülüyor. Köyün fındık fabrikasında ağır bir şekilde, yemekten başka geliri olmayarak çalışmaya başlar genç balıkçı. Gönlüne engel olamayarak fabrika sahibi ve köyün ağasının oğlunun aşık olduğu kıza yakınlık duymaya başlar. Masum bir aşk fabrikada sabahın köründe, karşılıklı ve gizlice içilen çaylarla başlar. Cinsel arzularını aşk sayan ağanın oğlu ise kızla evlenebilmek için elinden geleni ardına koymamaktadır. Kitapta masum aşka ne kadar hayran olunuyorsa onu bozmaya çalışanlardan bir o kadar nefret ediliyor. Ayrıca mekan ve olaylar bize bir Karadeniz kasabasının belirli bir zaman dilimi içinde sosyal ve ekonomik yaşamı hakkında gerçekçi bilgiler sunuyor: fındıklık açmak için yakılan ormanlar, toprak sahibi olmanın köyde sağladığı statü, köy insanlarının aşka dair düşündükleri... Kısacası, kitap bittiğinde, aynı topraklardaki diğer kültürlerimizi daha yakından tanıyor ve bir ağa oğlunun bencilliğine sevgiyle karşı konulmasına tanık olmuş oluyoruz. Bir Hürrem Masalı Yazdığı tarihi macera romanlarına alışık olduğumuz İngiliz asıllı Avustralyalı yazar Colin Falconer’in Bir Hürrem Masalı adlı kitabıyla karşımıza çıkıyor. Kitabı okurken Osmanlı ile ilgili bildiğiniz bazı bilgilerin yanlış olduğunu fark edeceksiniz. Kitap Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük aşkı Tatar güzeli Hürrem'in kölelikten sultanlığa uzanan Ulu önder Atatürk ölümünün 70. yılında İTÜ ‘de anıldı. kalmaya gelen çocuğa olan aşkını ve en ince ayrıntısıyla kafamızda betimleyebildiğimiz nefes kesen mahkeme sahnesini. Harper Lee yaşamındaki tek eseri olan bu romanında temel olarak sevgiyi kou alıyor. Kitap 1962' de filme çekilmiş ve 1963 yılında biri başrol oyuncusu Gregory Peck' e olmak üzere 3 oscar ödülü almış. ve akıl almaz entrikalarla biçimlenen yaşamını, ilk kez bu kadar çarpıcı ayrıntılarla işliyor. Kitaba göre Osmanlı Tarihinin en güçlü kadını olarak Hürrem Sultan, Kanuni ve Sadrazam İbrahim Paşa ile yaşadığı ölümcül iktidar mücadelesinde amaçlarına ulaşmak için her şeyi göze alır. Kendisini köle yapanlara karşı beslediği kini, sultan olduktan sonra intikam ateşiyle alevlendiren Hürrem, Kanuni'yi de amaçlarına alet etmeyi başarmış; çocuklarını bile oyunun birer parçası yapar. Falconer'in ‘Bir Hürrem Masalı’ diye çevrilen ve dört baskı yapan romanı, tüm dünyada 16 dile çevrilmiştir. Sadece Almanya'da 200 bin adet satmıştır. Kasım 2008 tarihinde Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde düzenlenen törende, İTÜ Rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin, öğrenciler adına Maden Fakültesi öğrencisi İsmet Soyocak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kızı Özden Toker ve Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Adatepe birer konuşma yaptı. Saygı duruşunun ardından kürsüye gelen Rektör Şahin, Atatürk’ün sözleri üzerinden hazırladığı konuşmasında anlamlı mesajlara yer verdi. Yıllardır matem havasında yapılan 10 Kasım törenlerinin yerini daha bilinçli ve Atatürk’e yakışan anma biçimlerine bırakılması gerektiğini söyleyen Şahin, Atatürk gibi bir lidere sahip olduğumuzdan ötürü coşku ve gurur duymamız gerektiğini belirtti. Rektör, konuşmasının sonunda Halim Yağcıoğlu’nun ‘Atatürk’ten Son Mektup’ adlı şiirine yer verdi. Şahin’in ardından öğrenciler adına konuşma yapan İsmet Soyocak, ‘Bu 10 Kasım’da Ata’yı ne kadar anladığımızı, verdiği mesajları ne kadar izlediğimizi tartışmak yerine, kısa konuşmamda sözü daha çok Atatürk’e bırakmak istiyorum.’ diyerek Nutuk’tan bölümler okudu ve konuşmasını Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ile sonlandırdı. Tören, Özden Toker ve Ülkü Adatepe’nin konuşmalarıyla devam etti. 10 Fotoğraf, Serkan Taycan Herkesin birbirini tanıdığı küçük ama köklü bir kasaba... Zencilerin, haksız yere de olsa, suçlandığında bir daha asla temize çıkamadığı bir yer... Gün geliyor siyah tenli bir adam haksız yere suçlanıyor. Beyaz tenli bir avukat kendini bu davada zenci ve masum bu insanı savunmaya, kasaba halkının önyargılarını kırmaya adıyor. vrupa’daki kadın rektörlerin deneyimlerini birbirleriyle paylaşmaları ve kadın akademisyenlerin yönetim kademelerinde daha fazla yer alabilmelerine ilişkin stratejiler geliştirebilmek amacıyla ‘Women Academics Beyond the Glass Ceiling: Women Rectors Across Europe’ başlıklı konferans İstanbul’da düzenlendi. A 11-13 Kasım 2008 tarihlerinde İTÜ’de düzenlenen konferans, İTÜ Rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin ve konferans yürütücüsü Prof. Dr. Gülsün Sağlamer başkanlığında yapıldı. Avrupa ve Türkiye’den gelen kadın rektörlerin katılımı ile gerçekleştirilen toplantılar İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi ve Taşkışla yerleşkesinde, katılımcıların sunumları ile tamamlandı. Kadın akademisyenlerin, yüksek öğretim kurumları yönetimlerinde yeterince temsil edilememesinin vurgulandığı konferansta, üniversite yönetimine katılmayı isteyen kadın akademisyenlerin sayılarının az olduğu, bununla birlikte üst düzey yönetim görevlerine talip olmak isteyen kadınların da görünmez engellerle karşılaştığı belirtildi. Organizasyona Türkiye ve Avrupa’da rektör ve rektör yardımcılığı yapmış veya yapmakta olan 18 kadın akademisyen katıldı. Kadın akademisyenlerin deneyimlerinin paylaşılması, genç akademisyenlerin üniversite yönetimlerinde daha aktif rol almaya teşvik edilmesi ve geleceğe yönelik proje ve işbirliklerin artırılması konusunda konuşmalar yapıldı. Toplantı sonucunda bu konuşmaların bir kitap halinde toplanarak Avrupa yüksek öğretim camiasına sunulması kararlaştırıldı. Türkiye, Finlandiya, İsveç, Ukrayna, İngiltere, Almanya, Sırbistan ve Yunanistan’dan kadın akademisyenlerin katıldığı konferans, 2009 yılında tekrar İTÜ’nün ev sahipliğinde yapılacak. UNICAFE: Türk kadın akademisyenler önde Avrupa Birliği 6. Çerçeve Konferansı kapsamında desteklenen UNICAFE (Survey of the University Career of Female Scientists at Life Sciences versus Technical Universities) projesinin sonuçları da toplantıda ilk kez açıklandı. Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye yüzde 36’lık kadın araştırmacı oranıyla, Avusturya, Finlandiya, Macaristan ve İtalya’yı geride bıraktı. Daha ayrıntılı bilgi için: www.womenacademics2008.org www.unicafe.ee Cahillikler Kitabı Bildiğiniz düşündüğünüz her şey yanlış! Örnek verip sizi cahilliklerinizden biraz olsun kurtaralım. Mesela; Dünya’nın yedi tane uydusu vardır. Bütün insanların dört burun deliği vardır. Buhar makinesi eski Yunan’da icat edildi. Bir mavi balinanın yutabileceği en büyük şey greyfurttur. Şu ana kadar ölmüş olan bütün insanların yarısını dişi sivrisinek- ler öldürmüştür. Dünyadaki en uzun dağ Mauna Kea’dır. İnsanın en az dokuz duyusu vardır. Maddenin onbeş hali vardır. Su mavidir. Amerika, adını, Amerigo Vespucci’den değil, Richard Ameryk’ten almıştır. Uzaya giden ilk hayvan meyve sineğidir. Panter diye bir şey yoktur. Otuzsekiz Osmanlı padişahı vardır. Fakat siz yazıyı okumadan önce iki tane burun deliğimiz olduğunu, Dünya'nın tek bir uydusunun bulunduğunu, beş duyumuz olduğunu, suyun renksiz olduğunu, Amerika'nın adının Amerigo Vespucci'den geldiğini ya da 36 Osmanlı padişahı olduğunu düşünüyorduysanız bu kitabı mutlaka okumalısınız. AKIL VE BİLİM BAYRAMI YAPILMADI Geçtiğimiz yıllarda ‘Akıl ve Bilim Bayramı’ başlığı altında 3 gün süreyle düzenlenen anma etkinliğinin, bu yıl sade bir şekilde tek gün olarak düzenlenmesi dikkat çekti. Begüm Yıldırım 3 arıYORUM arıYORUM 2 Aralık 2008 Aralık 2008 Kimin gazetesiyiz? a Dum cip Ne Fatih Avcı Bu sayımızda 1000 okurumuz K.E.K albümcüğüne sahip olacak.. öyle yerleşkede tur attığınızda ve Arıyorum’u sorduğunuzda çeşitli bilgiler alırsınız. Genel itibari ile çok olumlu görüşler ortaya çıkıyor. Bu bizi mutlu ediyor. Bunun yanı sıra özellikle gazetemizi tanımayanlar tarafından değişik bilgiler almanız da olası. Benim bu gazetenin editörü olduğumu bilmeyenlerin olduğu bir toplantıda da bu tür konuşmalara tanık olmuştum; Arıyorum Rektörlüğün gazetesiymiş, bütün masraflarını Rektörlük karşılıyormuş, hatta YÖK’ten falan destek alıyormuş! Üstüne üstelik çalışanlar da maaş alıyormuş... Nüktedan birinin söylediğini düşünerek gülümsüyoruz fakat yine de bazı açıklamalar yapmak gerekiyor; en azından bunca yıllık emeğimize saygı açısından. Biz bugüne kadar Rektörlükten ufacık da olsa maddi yardım almadık. İlk sayımızı çıkarttığımız Ocak 2005’ten itibaren hep kendi çabalarımız, sporsor arayışlarımız ve bağışlarla bugüne geldik. İlk sayımızı çıkardığımızda ne odamız vardı ne de gazeteyi bastırmaya gücümüz. Çabaladık, uğraştık, zorladık... Çok sıkıntı yaşadık. Bunları belki ileride daha ayrıntılı anlatırız ama odamızdan kovulmalara kadar varan olaylarla uğraştık. Amacımız İTÜ’de iletişim ortamı oluşturarak etkileşim sağlamaktı. Başardığımızı düşünüyorum. Öğrencilerden öğretim üyelerine, personelden mezunlara kadar herkesi ilgilendiren ve herkese söz hakkı tanıyan bir gazete olduk. Kimseye bağlı olmadan ve gerçekten tarafsız bir şekilde yayınladık bugüne kadar bu gazeteyi. Bundan sonra da aynı titizlikte olacağımızdan kuşkunuz olmasın. Bu sayımıza kadar gazetemizde yayın sahibi olarak Prof. Dr. Erkin Nasuf görünüyordu. Bu konuda da zaman zaman eleştiriler alıyorduk; çünkü Erkin Nasuf Rektör yardımcısıydı. Bunu da açıklayalım. Biz, Arıyorum’un tamamen kurumsal yapıya sahip olması için yasal altyapıları sağlam temellere oturtmak istedik. Bu yüzden de İTÜ içerisinde kurumsal olarak yayınlanacak bir gazetenin ancak kurumsal bir temsilcisi olmasıyla mümkün olduğunu düşündük ve bu yüzden, aynı zamanda kulübümüzün danışman hocası olan Prof. Dr. Erkin Nasuf’un, yayın sahipliğini almasını istedik. Diğer türlü yayın ‘bireysel’ yayın sıfatından öteye geçmekte güçlük çekiyor. Bunun örneklerine tanık olduk. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum ki ne Erkin Nasuf ne de bir başkası bizim yayınlarımıza, içeriğimize müdahale etmedi, sansür uygulamadı. Biz de kendi içimizde bu anlayışla hareket ediyoruz, edeceğiz. Bu konuda bize güvenmenizi istiyoruz. Yoksa zaten bugünlere gelemezdi Arıyorum; hala sizlerle paylaşamazdı. Ş Bu arada K.E.K grubu gerçekten övgüye değer müzik üretimi yapıyor. Hem kendi bestelerini hem de düzenlemelerini büyük bir titizlikle hazırlıyor. Mühendislik okuyup müzisyen olanlar kervanına katılmaya aday olan K.E.K grubunu canlı olarak da mutlaka dinleyin. Fakat, az da olsa İTÜ içerisinde oluşmuş olan yanlış algıdan ötürü, biz yayın politikası olarak bundan böyle İTÜ yönetiminde olan hocalardan bağımsız hareket edeceğiz. Bu fikrimi-zi eski yayın sahibimiz Erkin hocamız-la da konuştuk ve anlayış gösterdi. Kendisine bugüne kadar vermiş olduğu katkılardan ötürü teşekkür ediyoruz. Dolayısıyla bizim eski veya yeni hiçbir İTÜ yönetimi ile organik bir bağımız bulunmuyor. Bununla birlikte Rektörlükle elbette görüşmeler, söyleşiler yapıyoruz. Bunlar bizim İTÜ öğrencilerinin sorunlarını doğrudan iletmemizi ve bunlara çözüm bulmamızı sağlıyor. Sözün özü biz sadece kendimizin gazetesiyiz ve yasal yollarla hareket ediyoruz. Lütfen bize olan güveninizi koruyun ve her türlü konuda fikrinizi belirtmekten çekinmeyin. Fikirler şiddete dönmemeli Üniversitelerde gerginlik artıyor. Artık fikir çatışmalarında şiddete başvuruluyor. Arıyorum olarak her türlü şiddete karşı duruyoruz. Bu sayımızı baskıya vermeden hemen önce İTÜ’de iki farklı grubun birbiriyle bıçaklı kavgada bulunduğunu üzülerek öğrendik. Nadir de olsa İTÜ’de bu tür şiddet eylemlerinin olması üzücü. Buna aklı başında hiçbir vatandaş imkan vermemeli. Rektörlük de bu çatışmaların olmaması için elinden geleni yapmalı. Yine de en önemli vazife biz öğrencilere düşüyor. Konuşarak, uzlaşarak tartışmayı öğrenmemiz ve her türlü fikre saygı duymamız gerekiyor. Hiçbir olumlu ürünün elde edilemeyeceği kısır tartışmalarda bulunmanın zarar verdiği açık. Rektörle röportaj Yeni rektörümüzle röportajımız çok ses getireceğe benziyor. Merak edilen birçok şeyi sorduk. Belirtelim, ilerleyen aylarda bu röportajda vaad edilenlerin durumunu da yine Rektör beye soracağız. Umarız söylenenler yarıda kalmaz. K.E.K grubu ve Türkiye’nin ilk albümcüğü Gazetemiz yine bir ilke imza atıyor ve Türkiye’nin ilk albümcüğünü, okurlarımızla paylaşmanın sevincini yaşıyor. K.E.K grubuyla röportaj yapmak için toplandığımızda çıkan bu fikir hem bizi hem grubu çok heyecanlandırdı. Hızlıca çalışmalara başladık ve bu sayımızla birlikte bin adet K.E.K albümcüğünü hazırladık. Gazetemizi 10 bin basıyoruz ancak bu bin albümcük, gerçekten ilgi duyan arkadaşlara, isim ve e-posta karşılığında verilecek. E-postalara daha sonra atılacak bir mesaj ile albümle ilgili geri bildirimler istenecek. İTÜ-Taksim Mekik servisine şikayet Bali Turizm tarafından İTÜ-Taksim arasında mekik uygulaması bir süredir yapılıyor. Geçtiğimiz günlerde Taksim’de İTÜ’ye dönmek için servis bekliyorduk. 00.30’da gelmesi gereken servis 15 dakika sonra geldi ve geldiğinde içi tamamen doluydu. Tabii birkaç kişi sıkışa sıkışa bindi ama AKM önünde bekleyen yaklaşık 20 kişilik kalabalık servise binemedi. Sırada bekleyen arkadaşlardan da öğrendik ki servislerde bu sıkıntı hep yaşanıyormuş. ‘AKM’de az sayıda bekleyen olursa servis kalkmıyor, servis kalkması gereken durağa gelmeden yolcu alıp servisi dolduruyor, saatlere uymuyor, servis şoförü öğrencilerle gereği gibi konuşmuyor, lakayıt davranıyor’ gibi şikayetler aldık. Bunlarla da kalsa iyi; servisin gelmesini 40 dakika bekledikten sonra Boğaziçi Üniversitesi’nin servis şoförünün yardımseverliğine denk düşüp o sayede İTÜ’ye gelen bayan arkadaşlar var. Özellikle bayan arkadaşların yurtlara gelmeleri sıkıntılı. Hem yollar gereği kadar aydınlık değil, hem İTÜ’yü koruyan köpeklerin geç saatlerde koruma içgüdüleri daha da fazla artıyor, hem de yurtlar İTÜ’nün giriş kapılarından bir hayli uzak. Bu durumda mekik servisinin katkısı büyük. Ancak ‘şu saatte gelecek’ denildiği halde gelmeyen servis öğrencilerin güvenlerini derinden sarsıyor. Gerçi ben bunları Bali Turizm görevlilerine de söyledim. Yine de işimizi garantiye alalım, bu sorunu çözmüş olalım. Yeni yıl hepimize öncelikle barış getirsin. Barışın olmadığı bir dünyada mutlu olmak için gereken diğer konuların önemi kalmıyor. İTÜ Kültür ve Sanat Birliği Basın Yayın Kulübü Arıyorum İTÜ Gazetesi, Süreli Yayın, ISSN: 1305-4783 Yayın Kurulu: Fatih Avcı, Gökçe Sezgin, Burak Avcı, M. Can İban, Sefa Demir, Necip Duman, Burak Patpat, İrem Yüzeç, M. Can Çelik, Mehmet Buldu, Şafak Balcı, Meltem Bolluk, Kürşat Arslan, Samet Aksoy, Başar Özbent, Özgün Albayrak, Ersin Altın, Meral Erdoğan, Neşe Şen, İTÜ Basın Yayın Kulübü Hakan Selçuk, Berkay Pamuk, Arıyorum Gazetesi Kutalmış Okur, Fahrettin Eroğlu, Kıvanç Akyol, Onur Bülgin, Olimpik Yüzme Havuzu Binası B girişi No: 306 Begüm Yıldırım, Deniz Çakar, Ayazağa Yerleşkesi Maslak-İstanbul Onur Karaca İstanbul Teknik Üniversitesi Adına; Yayın Sahibi Y. Doç. Dr. Semra Ahmetolan, Genel Yayın Yönetmeni Fatih Avcı Baskı: DPC İstanbul [email protected] www.gazete.itu.edu.tr [email protected] n, duma izi çtiklerim nderin, se erinizi gö lım. ya Karikatürl la n yı ızda ya bu sayfam ! 31 K.E.K grubu albümcüğü hediye Türkiye’nin ilk albümcüğünü Arıyorum veriyor! Sadece 1000 okurumuza... K.E.K grubuyla yapılan özel röportaj 12. sayfada arıYORUM itü gazetesi ondördüncü sayı, aralık ikibinsekiz ISSN: 1305-4783 İTÜ Kültür ve Sanat Birliği Basın Yayın Kulübü’nün süreli yayınıdır. Rektör Şahin ilk kez Arıyorum’a konuştu: ‘Devrimciler genç olur.’ TÜ’nün 6 Ağustos 2008’te göreve gelen yeni rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin, İTÜ kamuoyunda fazlaca merak uyandırdı. Rektörlüğe gelişinden yaptığı ilk icraatlara kadar çok konuşuldu, çok tartışıldı. Hala merak konusu olan birçok konuda Prof. Şahin ‘icraatlarıma bakın’ diyerek yanıt verdi. İ İTÜ’de nüfus patlaması Eğlence mi, taciz mi? ontenjanlar arttı ama İTÜ bu ağırlığı kaldırabilecek mi? Eğitim kalitesinde yaşa-nabilecek sıkıntılar neler? Yurt ve yemekhane başta olmak üzere kontenjan artışının eksileri... > 7. sayfa E K lektrik kesintisi nedeniyle başlayan yürüyüş tacize mi dönüştü? Vadi yurtlarında kalan öğrencilerin 3 yıldır geleneksel olarak düzenlediği yürüyüş bu yıl sert tartışmalara sahne oldu. > 8. sayfa ‘Irregular’ olayım mı? Hazırlık öğrencileri karar vermeden önce bu yazıyı okumalı! > 11. sayfa Yaşının, mevcut rektörlere göre genç olmasına karşılık da ‘devrimciler genç olur’ yanıtını veren Şahin, acaba İTÜ’de devrim niteliği taşıyacak atılımlar yapabilecek mi? Rektör Şahin’in projeleri, bakış açısı ve merak uyandıran bütün konulara cevabı bu röportajda... > 16-19. sayfa Bir doktor, bir fotoğrafçı: Özgür Çakır elankolistanbul’adını bir sergiye veren bir fotoğrafçı için ‘içine kapanık, kısa cümleler kuran, ağzından kerpetenle laf alınan birisi’ tanımlarını uygun görürdük; tanıştığımızda yanıldığımızı anladık. Gazetemizin ilk foto-röportajına Özgür Çakır’la başladık... > 22-23. sayfa ‘M Aziz İstanbul Dali: ‘Ben deli değilim!’ Psikolojik danışma sayfaları İTÜ Psikolojik Danışma ve Rehberlik Merkezi her türlü sıkıntınıza çözüm buluyor; yalnızlık, içine kapanıklık, motivasyon eksikliği ve dahası... > 14-15. sayfa Fotoğraf çekmeye başlıyoruz Nasıl bir makinaya sahip olursanız olun, güzel fotoğraf çekmek size bağlı...> 13. sayfa Bir çizgiroman klasiği: Sandman Prof. Dr. Muhammed Şahin Doğumunun 20. yılı biterken farklı ve öncü çizgiroman... > 27. sayfa ultanahmet Meydanı etrafında keşfedilmeyi bekleyen mütevazı ama görkemli tarihi yapılardan yalnızca ikisi; Küçük Ayasofya ve Sokullu Mehmet Paşa Camii... > 24-25. sayfa S ali İstanbul’a geldi. İspanyol ressam Salvador Dali’nin eserleri Emirgan’da Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergileniyor. İlginç ve sıradışı yaşam öyküsü ile sürrealist Dali’yi daha iyi tanımalısınız... D > 20-21. sayfa İTÜ Geliştirme Vakfı’nın katkılarıyla...
Benzer belgeler
itü kültür ve sanat birliği basın yayın kulübü itü gazetesi
Kasım 2008 tarihinde Süleyman Demirel Kültür
Merkezi’nde düzenlenen törende, İTÜ Rektörü
Prof. Dr. Muhammed Şahin, öğrenciler adına Maden
Fakültesi öğrencisi İsmet Soyocak, Türkiye
Cumhuriyeti’nin ...
Arıyorum İTÜ Gazetesi - İstanbul Teknik Üniversitesi
Yayın Kurulu:
Fatih Avcı, Gökçe Sezgin, Burak Avcı, M. Can İban, Sefa Demir, Necip Duman,
Burak Patpat, İrem Yüzeç, M. Can Çelik, Mehmet Buldu, Şafak Balcı, Meltem Bolluk,
Kürşat Arslan, Samet Akso...