liseli dev-genç`ten
Transkript
liseli dev-genç`ten
LİSELİ DEV-GENÇ’TEN Merhaba Sevgili Dostlar, Yoldaşlar! İlkbaharın dallara su yürüyen günleri gibi, bizler de yaşamın sokaklarında yürüyerek haklı kavgamızı büyütmek için verimli bir bahar geçirdik. Yeni sayımızla sizlerle birlikteyiz. Geleceksizliğin, yılgınlığın, çaresizliğin pompalanıp, işsizliğin, ucuz emek sömürüsünün doğal afet, iş cinayetlerinin kader olarak dillendirildiği bir dönemden geçiyoruz. Egemenler gençliği teslim almanın yegâne yolunun umudu ve özgürlük düşünü esir etmek olduğunu çok iyi biliyor. Yaptıkları tüm yatırımları bizlerin bilinçlerini bulandırmaya, bizleri yoka razı etmeye dönük olarak kurguluyorlar. Biz Dev-Gençliler bu saldırının farkındayız. Buna ilişkin önümüzdeki dönem nasıl bir örgütlenme perspektifi oluşturmak gerektiğine ilişkin, gençliğin sorunlarını masaya yatırıp tartıştığımız bir gençlik sempozyumu düzenledik. Farklı illerden arkadaşlarımızın katılımıyla zengin bir içerikle iki gün süren sempozyum önümüzdeki dönemki hedeflerimizin netleşmesini sağladı. Okullarımızın kapanmasına kısa bir süre kaldı. Ardından yazın sıcak günleri, etkisini arttıran ekonomik krizle birlikte gelmekte. Biz Dev-Gençliler olarak geçen yıl olduğu gibi halkın sorunlarını gündemimize koyan yaz çalışmalarını örgütlemeyi önümüze koyduk. Hatırlanacağı gibi geçen yaz Ordu ve Artvin Bölgesi’ne gitmiş orada halkla beraber fındık ve çay toplamıştık. Hem bölgeyi, hem de kendimizi tanımıştık. Geriye çok güzel dostluklarla dönmüştük. Tüm yoldaşlarımızın bu çalışmayı ciddi bir şekilde örgütlemesi, gelecek dönem okullarda daha dinamik bir çalışmayı getirecektir. Ayrıca yaz boyunca aktif bir şekilde mahalle çalışmaları içinde de yer alabiliriz. Kısacası devrimciliği yaşam biçimi olarak algılayan DevGençliler, bu yazı en verimli şekilde değerlendirip yeni okul dönemine hazır bir şekilde girecektir. Yaz ayları zamanımız bol olduğu için teorik eksikliklerimizi gidermede bizler için bir fırsattır. Bu fırsatı iyi değerlendirip hem Liseli Dev-Genç’in üretimine aktif bir biçimde katılabiliriz, hem de yolumuzun ufkunu genişleten bir meşaleye dönüştürürüz okuduğumuz her kitabı. Bu sayımız dopdolu bir içeriğe sahip. En geniş kitleye dağıtımını sağlamak, adeta Liseli DevGenç’in girmediği okul bırakmamayı hedeflemeliyiz. Bizler biliyoruz ki özgürlük tüm toplum özgür olduğunda mümkün. Bu yüzden önce tüm gençliğe, sonra da tüm halka kavgamızı anlatmak ve onları da bu kavgaya katmak durumundayız. Süreç sırtımıza büyük görevler yüklüyor. Dinlenecek zaman yok. En güzel koşunun ilk yüz metresini koşan Denizler gibi çoşkuyla, bedeniyle direnç çiçeğine dönüşen İbolar gibi sabırla, Kızıldere’de el ele özgür yarınlara kendilerini feda eden Mahirler gibi tek yumruk olup baharı örgütlemeye devam etmeli, bunun için çok çalışmalıyız. Bir daha ki sayıda görüşmek üzere. Sevgiyle kalın… 1 LİSELİLER 1 MAYIS’TA DEV-GENÇ SAFLARINDAYDI! Arkadaşlar! Bu ülkede yaşayan hemen herkes gibi biz liseliler de bu sistemden kaynaklı birçok sorun yaşıyoruz ve mağdur ediliyoruz. Bizim de gerek eğitim sisteminden kaynaklı okullarımızda, gerekse de diğer yaşam alanlarımızda karşımıza çıkartılan engeller var. Bu engeller, eğer biz birleşmez ve de çözüm üretmezsek asla ortadan kalkmayacak. Bizler, daha ortaokul sıralarından itibaren, amacı; öğrencileri elemek olan bir sınav sistemi ile karşı karşıya bırakılıyoruz. İlgimizin ve de yeteneğimizin olmadığı bölümlerde okumak zorunda bırakılıyoruz. Biz Dev-Genç’liler, “SINAVLARLA ELENMEK DEĞİL; YETENEKLERİMİZLE GELİŞMEK İSTİYORUZ!” demek için 1 Mayıs’ta alanlardaki yerimizi aldık! Üniversiteye giriş sınavlarında yüz binlerce arkadaşımız ‘sıfır’ puan alıyor. Bu durumun sorumlusu olarak bizler gösteriliyoruz. Biliyoruz ki, ülkemizde eğitimde nitelik ve eşitlik diye bir şey söz konusu değil. Bir tarafta özel liseler varken diğer tarafta da meslek liseleri var. Eğitimde niteliğin ve de eşitliğin olmadığı bir yerde ortaya çıkan sonuçların sebebi sistemdir demek için 1 Mayıs’ta alandaki yerimizi aldık! Biz Dev-Genç’liler; Gençliğin sorunlarının ülke sorunlarından bağımsız olmadığını biliyoruz. Bu nedenle, 1 Mayıs’ta; -Eğitimin ticarileştirilmesine -Elemeci sınav sistemine -Harçlara, haraçlara -Anadilde eğitim hakkının önündeki engellere -Annelerimizin, babalarımızın kriz bahanesiyle işsiz ve aç bırakılmasına, kısacası tüm sorunlarımıza “dur” demek ve kendi çözümlerimizi yaratmak için 1 Mayıs’ta alanlardaydık TEK YOL DEVRİM! 2 M LİSELERDE FAŞİST BASKILAR erhaba arkadaşlar bu yazıda okuldaki idare baskılarından, bizleri koyun gibi sürü halinde yönetmek isteyen okul yönetiminden bahsedeceğim. Bu baskıyı daha okula kayıt yaptığımız günden beri hissettiriyorlar. Bu baskılar genellikle sabah okula girerken okulun kapısında bekleyen 3 ya da 4 idareci tarafından yapılıyor. Saçın biraz uzun olsa “git kestir’’ diye bağıran düşüncesiz, devletin kulu olmuş sevgili idarecilerimiz yapmaktadır. Bizleri tek tip yapmakta ısrarcı olan idareciler, baskılarını okulun içinde de kullanmaktadır. Okula girerken üstünün aranması, dersin ortasında sınıfa girerek arama yapmaları, koridorlarda kamera sistemi bulundurmaları bazı faşist baskılardandır. Bu yöntemlerle öğrenciler üzerinde psikolojik zorlama yapmaktadırlar. Öğrenciler artık evden çıkarken “acaba bugün okula girebilecek miyim?’’ düşüncesiyle okula gelmekte ve korkuyla sınıfa yönelmektedir. Tabi idareciler de büyük bir zevkle öğrencileri kenara ayırıp ya bağırmakta ya dövmekte ya da ceza verip utandırmaya çalışmaktadır. Bu cezalar; okulun bahçesini temizletmek, bahçede tek ayaküstünde bekletmek gibi cezalar olmak üzere bazı öğrencilerden de zorla para almaktır. Zaten okulda her dönem aidat parası, temizlik parası, son sınıflar için diploma parası, bilgisayar odası parası, beden eğitimi parası vb. gibi daha bir sürü farklı nedenden dolayı para toplamakla kalmayan yönetim geç kalan öğrencilerden de ‘’ne koparırsam kardır’’ mantığıyla para almaktadır. 3 Bu sömürüden doymayan idare; okulda ders kursları açıp “kursa gelen sınıfı geçer’’ sloganıyla müşteri kazanmaya çalışmaktadır. Sevgili öğretmenlerimiz de sömürüden paylarını aldıkları için bu düzene uymaktadırlar. İşte böyle faşist, gerici, bilimden uzak bir eğitim sisteminde bizlerin geleceği parlak, meslek sahibi kişiler olmamızı isteyen ailelerimiz de üstümüzde baskı oluşturmaya çalışmaktadır. Bu baskı aslında ailelerimizin suçu değil, devlet politikasıdır. Eğitim sistemimiz elemeci, torpilci, çıkarcı bir şekilde devam ederken; devletin de medya aracılığıyla aileleri, öğrencileri kendi kalıbına sokması başarılı olmaktadır. Şu an ki eğitim sisteminde dershaneye gitmeden ÖSS’de başarılı olmak imkansız bir duruma sürüklenmiştir Yeni ÖSS sistemiyle de bu dershane oranını artıran sistem, yine başarılı olmuştur. Biz Liseli Dev-Genç’lilerin bu düzende omuzlarımıza almamız gereken yük oldukça fazladır. İstediğimiz eğitim sistemini düşünmeli, tartışmalı ve arkadaşlarımızla paylaşmalıyız ki gelecek günler bizim olsun... Haykırıyoruz; Sınavlarla Elenmek Değil, Yeteneklerimizle Gelişmek İstiyoruz... Tek Yol Devrim... Aslı YÜCE B HIRS DEĞİL: KARARLILIK VE AZİM aşarı dünyada yaşayan her bireyin istediği bir olgudur. Ama kimi zaman başarı isteğinin bir yan etkisi olan hırs, insanların bilinçlerine yerleşerek bireyi gerek sosyal açıdan, gerek ruhsal açıdan sömürür ve zarar verir. Sosyal açıdan bakılacak olursa; hırs olgusuna kapılıp sosyal çevresinden yavaş yavaş uzaklaşır ve dışlanır. Kişi “hırs” olgusuna kapılarak, çevresinde kırıcı şekilde bir tavır takınmaya başlar. Her şeyin sadece derslerden alınacak iyi notlardan, deneme sınavlarında yakalanacak birinciliklerden v.s ibaret olduğunu zannedip, sosyal yaşamdan koparak asosyal bir yaşama doğru sürüklenir. Günümüzdeki konjonktürde de böyle bir şey rahatça gözlenebilmektedir. Gençlerimizin çok büyük bir kısmının sınavlar, dersler v.s gibi olgularla sosyal yaşamdan koparılması sağlanmaktadır. Sistemin, insanları toplumsal olarak düşünebileceği konumdan uzaklaştırıp daha bireyci bir konuma taşırmayı başarmıştır. 80 sonrasında sistemin bilinçli bir şekilde yaratmış olduğu bireyciliğin oluşturduğu ve topluma empoze ettiği olgulardan sadece biridir: Hırs. Günümüzde hırs ile azim birbiriyle karıştırılan kavramların başında gelmektedir. Azim ve kararlılık mücadeleci ruha sahip olan insanların benimsedikleri özelliklerdir. Bu özellikleri benimseyen insanların bir hedefleri vardır ve bu hedefe ulaşmak için önlerine çizdikleri bir plan. Bu kişiler bir amaç uğruna mücadele eden insanlardır. “Hırs” kavramının etkisinde kalan insanlar genellikle bir hedefleri olduğunu zannetse de, ya o hedef en başından beri gerçek bir hedef değildi ya da o hedef senin yaşamını yönlendirenlerin ellerinde kendi çıkarları doğrultusunda kullanılıp yok edildi. Günümüz koşulları içerisinde şöyle bir örnek vermek hiç de anlamsız olmayacaktır: Çevremizde gördüğümüz arkadaşlarımızın çoğunun bir üniversite hayali var, ama bu hayalin sonucunun nedense bir hüsranla sonuçlanacağını ya kimse bilmek istemiyor ya da kendi egosunu tatmin etmeye çalışıyor demektir. Bunun başka bir açıklaması yoktur. Şu anda sıra arkadaşımız bile bize rakip olmuş durumdayken, sistemin bireyci tuzağına düşmek her an başımıza gelecek bir olay. Örneğin: Bir sınav sonucu ebeveynin “Bak falancanın oğlu 5 almış sen 3 alıyorsun” gibi ithamlarla küçük düşürüp, karşılaştırma yapması o öğrenciyi hırs etkenine sürükleyen değer olgularından biridir. Öğrenci bu tür dayatmalar sonucu programlanmış bir robot gibi sadece kazanma isteği duyar/arzular. Ama bu istek kendi için değil, ailesi tarafından yapılan k a r ş ı l a ş t ı r m a l a rd a n kurtulması içindir. Devrimci kültürü/ eğitimi almış insanın bu tür yanlışlara sürükleyen olgulara karşı kalkan konumuna getiren çelik gibi bir bilinci vardır. Çünkü devrimci bir birey asla bireyciliğe düşmez. Aksine kardeşçe, her an birbirini gözeten bir yaşamı savunur/uygular. Böyle bir yaşam tarzı hırslı değil, aksine azimli ve kararlıdır. Bizler kardeşçe yaşam anlayışımızı tehdit edecek tüm unsurlara karşı çelikleşmiş bir irade ve bilinçle mücadele vermekteyiz/veriyoruz. Bu bilinci tüm insanların kazanmasının yolu da “devrimci” kültürü benimsemek ve bu kültürü yaşatmaktan geçiyor. Serkan PEKGÖZ 4 ELEKTRONİK UYUŞTURUCU: TELEVİZYON T elevizyon, sadece haber almamızı sağlayan, dizi ve film izlememizi sağlayan bir araç değildir. Televizyon sistemin en etkii silahıdır aynı zamanda. Halkı kendi istekleri doğrultusunda uyuşturup, kullanabildikleri etkili bir silahtır. Televziyonun halka daha doğrusu insana bir faydası yoktur. Faydası olmadığı gibi zararı vardır. Televizyon insanı psikolojik açıdan kötü yönde etkiler. Televizyon insana istediğini yaptırır. İnsan bunu reddetsede bu böyledir. Örneğin: Televizyonda bir şarkı çıktığında kendimizi o şarkıyı söylerken buluyoruz. Bu olayı yaşamadığımızı söylersek, açıkça yalan söylemiş oluruz. Televizyon izlerken bir süre sonra kendi istediğimizi değil, onun bize verdiklerini/izlettirdiklerini alırız. Bu konuda en büyük örnek haberler üzerinden verilebilir. Günümüzde yayın yapan kanalların hemen hemen tümü tekelci burjuvazinin isteği doğrultusunda haberlerini yönlendirmekte. Örneğin: İşçilerin direnişlerini ne kadar sıklıkla yayınlıyorlar ya da hatırlatma gereksinimi duyuyorlar? Türk Telekom işçilerinin direnişi şu zamana kadar hangi kanalda yayınlandı? Kaldı ki bu direnişten haberdar olmayan insanların sayısı azımsanamayacak ölçüde! Her cuma günü İstiklal Caddesi’nde “hasta tutsaklar” için yapılan yürüyüşü şu zamana kadar hangi kanal yayınladı? Güler Zere çıktığında bir nebze. Peki ekonomik kriz nedeniyle aşılamayacak sorunları yaşayan emekçi kitlelerin sorunlar, objektif bir biçimde hangi kanalda yayınlandı? Bü tür önemli/bizi ilgilendiren bilgiler televizyonda yayınlanmazken hangi mankenin, kiminle yakalandığı, hangi popçunun, nerde tatil yaptığı boy boy kanallarda! Bunun yanı sıra önce de dediğim gibi halk televiyonun verdiklerini alırken gerçeklerden uzaklaşıyor bu da düzenin işine geliyor -zaten düzenin işi-. İnsanlar, emekçilerin sorunlarından bihaber iken, diğer bir topçunun ne yediğini, kiminle sevgili olduğunu kelime kelime okuyup, saniye saniye izleyebiliyor. Bu da gösteriyor ki düzen istediğini elde etmiş oluyor. Ama unuttukları çok büyük bir şey var, o da biziz. Devrimci Gençlik! Bizim yapmamız gereken bu halkı bilinçlendirmek. Belki iğneyle kuyu kazıyoruz ama kararımız kesindir! Gerekirse, Mahirlerin, Denizlerin, İboların yaptığı gibi tek tek köyleri dolaşıp bu halkın uyuşturulmasını önleriz! Bizler elektronik uyuşturucu televizyonun yalanlarına kanmayacağız ve bu yalanları anlatacağız! Ahmet HANCI 5 LİSELİ DEV-GENÇ DİRENİŞTEKİ TEKEL İŞÇİLERİYLE RÖPORTAJI Liseli Dev-Genç: Genel olarak buradaki durumunuz nedir? Tekel İşçisi: Hükümet 4C diye yasa çıkardı zor durumdayız. 28 Şubat’a kadar vaktimiz var ama direneceğiz. İşçiler direnişten yana. Burada kardeşlik var. Biz geleceğimiz için, çocuklarımız için mücadele ediyoruz. Burada kendimizi tanıdık. Birlik ve beraberliği öğrendik. Paylaşmayı öğrendik. Şuan ki direnişimiz herkese örnek olmalı. Şuan kendimden gurur duyuyorum. Sizlerle, devrimcilerle birlikte olmak mutlu ediyor bizi. Ölmek var, dönmek yok diyoruz. Liseli Dev-Genç: Basında esnaf tarafından hoş karşılanmadığınız duyuruluyor bu ne kadar doğru? Tekel İşçisi: Hepsi yalan. Sağ olsun Ankara halkı bize destek çıktı. Esnaflar akşam dükkânı bize bırakıyorlar oturalım, ısınalım diye. Esnaf bize karşı çıksa zaten burada direnemeyiz, çadırlarımız burada duramaz. Eğer biz buradaysak bunda esnafında katkısı vardır. Liseli Dev-Genç: Direnişinizin 68. günündesiniz, günleriniz nasıl geçiyor? Tekel İşçisi: İşçi arkadaşlarla sohbet ederek dertlerimizi paylaşarak geçiyor zaman. Zonguldak direnişinden sonra Türkiye’de 2. büyük direnişimiz. Ankara’da en büyük direnişi başlattık, gururluyuz bir de sonucunu alırsak Türkiye’de çok büyük bir adım atmış olacağız. Bizi ziyarete 6 sanatçılar da geliyor el öpülecek insanlarsınız diyorlar. Doğa bile bizim yanımızda Ankara’da kar yok hava sıcak herkes bizim yanımızda ama başbakan yok. Neden? Çünkü, emek düşmanı. Liseli Dev-Genç: Ailenizi özlüyor musunuz, çocuklarınızla nasıl özlem gideriyorsunuz? Tekel İşçisi: 2 çocuğum var. Onlar Manisa’da. Özledim onları. 68 gündür görüşemiyoruz. Onlar da baba bekliyor tabi. Devamlı telefondan konuşuyoruz. Ağlıyorlar telefonda ben de ağlıyorum. Onların aklı bende, benim aklım orda. Liseli Dev-Genç: 4C’yi imzalayan işçiler oldu neler düşünüyorsunuz? Tekel İşçisi: Evet, onlar yenik düştü. Ama biz direniyoruz gerekirse savaşacağız. Burada 10 kişi bile kalsak direneceğiz. Liseli Dev-Genç: 68 gündür buradasınız , ihtiyaçlarınızı nasıl karşılıyorsunuz? Tekel İşçisi: Yemek ihtiyacımızı esnafın, halkın, sizin gibi devrimcilerin getirdiği yiyeceklerden karşılıyoruz. İlk başlarda sorun yaşamıştık, ama bu aralar yemek konusunda sorun yaşamıyoruz. Tuvalet ihtiyacımızı da sağ olsun kafe işleten bir esnafımız geceleri dükkânını bize bırakıyor. Oradaki tuvalette karşılıyoruz. Liseli Dev-Genç: Sizce Türkiye’de işçilere ne gibi değer veriliyor? Tekel İşçisi: Ezmekten başka değer verilmiyor, tabi ezmek bir değerse. Bu 4C yasası bizi bitirdi. Aylık 700 TL maaş vereceklermiş. Biz nasıl geçinelim, evin kirası o kadar zaten. Su faturası, elektrik faturası, doğalgaz faturası, mutfak masrafı ne olacak onlara nasıl para ayıracam. Ayrıca çocuklarım benden harçlık isteyince ne vereceğim. İşte Türkiye’de bize verilen değer bu. Liseli Dev-Genç: Son olarak genel düşünceleriniz nedir? Tekel İşçisi: Bu ülkede okusan bir dert, okumasan bir dert. Eninde sonunda iş bulamıyorsun. Bu düzen değişmeli bu partiyle, partilerle olmaz. Şuan çalışan 3 tekel fabrikası kaldı. Onlar da Haziran ayında kapanacak. O işçilerde bizim gibi direnmeli imza atmamalı. Liseli Dev-Genç: Düşüncelerinizi bizlerle paylaştığınız için Liseli Dev-Genç olarak çok teşekkür ederiz. Tekel İşçisi: Ben teşekkür ederim. 7 KISTIRILMIŞ HAYALLER H er sene milyonlarca öğrenci ÖSS sınavına giriyor, pardon YGS mi desem, LYS mi? Bin bir çile, dert, stres derken bir anda sınav sistemi değişiyor ve öğrenciler köşeye kıstırılıyor, adeta eli kolu bağlı kalıyor. Yeni sistem hakkında kimse doğru dürüst bir bilgi vermiyor. Bir umutla okullarımızda rehber öğretmenlerden bilgi alırız diyoruz, ama sorularımızın karşılığını alamıyoruz. Rehber öğretmenlerin son sınıfta sınava hazırlanan öğrencilere bilgi vermesi gerekirken 9. sınıf öğrencilerine bilgi veriyor (müfredat öyleymiş). Bu mantıken de yanlış değil mi, ya da bu sene sınava girecek biz sonuncu sınıf öğrencilerine kobay fare tabiri ile yaklaşılıyor, denilemez mi? Şunu da unutmayalım dershanelere milyarlar sayanlar bu konuda oldukça bilgili. Sınav sisteminin değişmesi de en çok dershane sahiplerine yaradı. Gözlerini daha çok açıp nerden müşteri bulurum diye adeta yarışa girmeye başladılar. Hileli yollara bile başvurdular, sınav sorularını çalıp sayılarını değiştirerek hatta tıpa tıp aynı öğrencilere dağıtıyorlar tabi öğrenci demek ne kadar doğru onların gözünde müşteriyiz. Size şöyle söyleyeyim daha da ileriye giden dershaneler var ki verdikleri hizmetlerin karşılığında kendi inandıkları putlara yönlendiriyorlar müşterilerini. Test kamplarında kur-an okuma, namaz kılma, tespih çekme saatleri uygulamaları bunlara uymayanlara kafir gözüyle bakmaları vb. Eminim daha su yüzüne çıkmayan onca şeyler vardır.İnsanları ayakta uyutuyorlar. Bunu siz de çok iyi tahmin ediyorsunuzdur. Sınav sisteminin değişmesi en çok devlet bütçesine yarayacak. Çünkü bu sene ki ÖSS (YGS-LYS) bütün gireceğimiz sınavların toplam fiyatı 100 TL. Bunu sınava girecek her öğrencinin ödemek zorunda olduğunu düşünürsek dudak uçuklatacak bir meblağ ortaya çıkıyor. Bunu okullarda kendi yararına kullanıyor tabi. ÖSS kılavuzları 5 TL’den satılıyor. Açıp iç kapağına baktığımızda 2TL yazıyor. Neden 5TL diye sorunca içindeki başvuru formuyla 5TL imiş. Sınav sistemi değişsin herkes yetenekle-rine göre gelişsin istiyorduk bu değişim kimsenin işine yaramadı ki. Sadece kendi bağırlarında çalıştırmak için eğittikleri meslek liseleri ve imam hatiplerin önünü az da olsa açmış gibi yaptılar. Bu sistem bize bin bir zorluk getirdi. Birinden ek yardım almayan, dershaneye gitmeyen, parası olmayan okumasın diyorlar resmen. Bu yıldırma çabasının karşısında yılmaya niyetimiz yok bizim. Onların bizi birer maskot yapmaya çalıştıkları kesin. Biz daha fazla bilinçleneceğiz, direneceğiz, savaşacağız, gelişeceğiz. Beynimiz ve kalemimiz onların oyunları karşısında kalem olacak bize. Örgütlenerek giderek çoğalacağız. Çünkü örgütlü bir toplum birilerinin karşısında her zaman tek başımıza olduğumuzdan daha güçlü ve dayanıklı gösterir bizi. Eşit, bilinçli, özgür ve başarılı yarınlar için TEK YOL DEVRİM ! Kaan SEYHAN 8 BİR MASAL B urası bir Anadolu Lisesi.. Ülkenin en ‘başarılı’ 10 devlet okulundan biri olarak gösteriliyor. Her sene üniversite sınavlarında dereceler çıkaran bir okul. Ayrıca büyük bir holdinge de önemli çapta vergi indirimi sağlıyor (Pardon, ‘eğitime destek’ demek istemiştim). Ayrıca bu holding her sene en başarılı 3 öğretmene bir miktar altın veriyor. İşte hikayemiz burada başlıyor: Bu okulun bir de müdürü varmış. Bu altınları, alacak olan öğretmenlerden kağıtlar imzalatarak almak istemiş. Öğretmenlerin çoğu baskılar nedeniyle imzalamak zorunda kalmış. İki öğretmen ise imzalamakta direnmiş. Bunun üzerine müdür çok sinirlenmiş ve iki öğretmeni okulun bilgisayar odasına kilitleyivermiş. Öğretmenler oradan çıkınca müdür hakkında soruşturma açılmasını sağlamışlar. Bu arada ders yılı başlamış ve mini mini müşteriler okula gelmeye başlamış. Soruşturmayla ilgili okula müfettiş gönderileceğini öğrenince idarenin tedbir almaya zamanı kalmamış. Daha sonra müfettişlerin ziyaretinin bir nedenden dolayı erteleneceği öğrenilince okul içinde ‘disiplin’ terörü başlamış. Kıyafetinde en ufak bir kusur bulunanlar okul önünde küçük düşürülmeye başlanmış ve disiplin cezaları verilmiş. Herhangi bir sorunda disiplin dilekçelerine sarılırmış idareciler. Bir ders saatinde 20 öğrenciyi cezalandırabilecek hıza ulaşılmış. Çünkü , gelen müfettişlere otoriter ve ‘düzgün’ bir görüntü vermek istenilmiş. Ve bu masal böyle devam eder.. Şimdi, okuduğumuzu anlayalım: Tek soru: Biz öğrencilerin suçu ne? Umut BELGİN Sıradalar Çocuklar Sıradalar çocuklar şimdi; Saçları üç numara, Saçları bağlanmış arkadan… Çocuklar ikili sıradalar şimdi, Bir öğretmenden çok gardiyanı andıran hocalar, Yangınları sürüyor saçlarıma… Gözükmese de aramızdaki tel örgüler, Batan güneşleri Boyamaya çalışan Başbakanların aralarında, Cezaevlerini selamlıyor Direnen çocuklarım… Ve sıradalar çocuklar: Aşklarını ötekilere bırakan, Mağrur bir sevdanın uğruna, Sıradalar şimdi! Dudakları portakal kokan hikâyelerde Çocuklar… Yağmurları içerken, Gardiyan çığlıklarında… (Ülkemin kurşunlanan çocuklarına…) 9 FAŞİZM ÜZERİNE... B ilimsel sosyalizmin ustaları devrimci savaşı, iktisadi, siyasi, ideolojik mücadele olarak tanımlarlar. Şüphesiz devrimciler bilimsel sosyalizmin çıkarımlarıyla devrim ve sosyalizmin amaçları doğrultusunda “somut şartların, somut tahlili” ilkesiyle hareket ederler. Türkiye, yeni sömürge bir ülkedir. Bu coğrafyadaki ve Dünya üzerindeki birçok pratikten bildiğimiz üzere, yeni sömürge ülkelerde devrimci mücadelenin yolu -emperyalizm ve oligarşi ile mücadele- faşizmle mücadeleden geçmektedir. Bu doğrultuda Faşizm ve onunla mücadele meselesinin doğru bir şekilde kavranabilmesi için Marksizm-Leninizm’in doğru ve tam olarak kavranılması ve “somut şartların, somut tahlili”ni yaparak, özellikle, ülkemizin iktisadi ve siyasi koşullarının doğru bir tahlili sonucunda belli bir yargıya ulaşmak gerekir. Yine Faşizm ve onunla mücadele meselesi başta olmak üzere hemen her konuda diyebiliriz ki, Teorinin pratiğe en iyi iz düşümü yine ancak devrimci teorinin, doğru ve olabildiğince bilimsel bir şekilde netleştirilmesiyle mümkündür. Bu doğrultuda düşünecek ve tartışacak olursak, ilk olarak görülmesi gereken şey, ülkemizdeki siyasi ve iktisadi yapının emperyalist ülkelerdekinden farklı oluşudur. Ülkemizde Burjuva Demokratik Devrimi tamamlanmış değildir. Bu süreç henüz yaşanmaktadır ancak tamamlanmamıştır. İzah ettiğimiz gibi bu durum peşinde birçok sonuç getirmektedir. Kuşkusuz bunlardan en önemlisi, hâkim sınıfların egemenliğinin temellerini zayıflatan ittifakların içinde bulunması, kendi içinde önemli çelişmeler barındırmakta olması ve bu gerici hâkim ittifakın sık sık yönetemez hale düşmesidir. Bununla beraber devrimci demokratik bir sürecin yaşanmamış olması emperyalist dönemde burjuvazi önderliğinde ülkedeki demokratik geleneklerin son derece cılız kalması sonucunu beraberinde getirmiştir. Bu özellikler aslında emperyalizme bağımlı, yeni sömürge, ülkeler açısından-ki bizim ülkemizde buna örnektirgenellikle taşınır. İşte bu durumda ortaya çıkan siyasi yapı ikili bir karakter taşımaktadır. Kısmi demokrasi unsurları ile baskı ve terör unsurlarının iç içe bulunduğu bir ikili karakter söz konusudur. Bu ikili karakter bizatihi devletin kendi kurumlarında görülen bir özelliktir. Dönem dönem halk hareketlerinin durumuna göre demokratik unsurlar ön plana çıkarılabilir ancak asıl ve sürekli olan unsur faşizmdir. Terör ve baskı unsurları çoğu kez ön plandadır. Mahir Çayan bu konuda “ Oligarşik yönetim rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerinin olmadığı tam bir dikta yönetimiyle ülkeyi yönetebilmektedir. Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim, ya klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan yankından ilgisi olmayan ‘temsili demokrasi’ ile icra edilir (gizli faşizm), ya da sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir.” demiştir. Almanya, İtalya ve diğer kapitalist ülkelerde görmeye alışık olduğumuz türden değildir buralardaki faşizm. Ülkemizin ve bizim konumumuzdaki ülkelerin somut şartlarına göre faşizmde özellemeler yapmakta ve kendine özgü biçimler almaktadır ve almaya devam edecektir. Bir diğer önemli mesele ise Faşizmin yukardan aşağıya gelişmesidir. Ülkemizde faşizmin gösterdiği en belirgin ve en çok dikkate alınması gereken konulardan biri de budur. Faşizm hangi biçimiyle görülmekte olursa olsun - açık ya da gizli - her iki durumda da yukardan aşağı bir karakter taşır bulunan devlet kurumları aracılığıyla işler. Bu konuda “Faşizm, devlet gücünün denetimi, burjuvazinin askeri gücünü ve banka sermayesinin mali olanaklarını eline geçirerek, kitlelere işleyip, yayılmak ve kitleler arasında ideolojik politik ve örgütsel bir temel yaratmak çabasındadır.” der Dimitrov. Dimitrov’un açıkça belirttiği bu özellikler doğrultusunda diyebiliriz ki faşizm devlet kurumlarından, devletin kendisinden kaynaklanmaktadır. Tüm bunların toplamında Faşizm ve Faşizmle mücadele bir devrim sorunudur. Siyasi iktidarın, sözün, yetkinin halka alınması sorunudur. Devrimci gençler başta olmak üzere tüm devrimciler faşizme karşı aktif bir şekilde mücadele etmeli ve faşizme teslim olmamalıdır. 10 Devrimci Gençlik Faşizmle mücadelede en aktif şekilde en ön saflarda yer almalı ve hareketin dinamosunu oluşturmalıdır. Faşizm karşısında mutlak bir zafer için, Halkların kardeşliği için, Bir kez daha haykırıyoruz: TEK YOL DEVRİM! ANTİ-FAŞİST ANTİ-EMPERYALİST MÜCADELEYİ BÜYÜTELİM! Levent TURNACIBAŞI Kavga Kokanlara Biz ölünce diplomalarımız, Filistin’deki çocukların kurşunlanmasına engel olmayacak! Ve biz var gücümüzle test kitaplarımızı bitirmeye çalışacağız. Bitirdiğimiz üniversitenin diplomaları, Asla yoksulların boş tasına, Bir kaşık çorba bırakmayacaktır. Belki iş bulup kendimizi kurtaracağız ama Onların kanını emen başka bir yaratık olacağız. Biz kendimizi kurtaracağız ama Ardımızda milyonlar kalacak. Öldükten sonra aldığımız 100 puanlar, Coplanan işçilerin yaralarını kapatmayacak. Geriye dönüp baktığımızda bomboş bir hayat bırakmış olacağız. Koskoca bir “hiç” olmuş, Bomboş bir hayat! Hâlbuki ardımızda, Çocukların güldüğü, Bir ülke bırakmak, Ne de güzel olurdu... Diplomalarımız paçavra, Alın sizin olsun! Ben halkımın açlığıyla mücadeleye gidiyorum! Benden sonra kalanlara, Dağlarında kızıl güneşi barındıran, Rüzgârlar bırakmak isterim... En azından özlemlerini dindirecek, Köle gibi değilde hani sevda kokarak yaşamak! Onları umutlandıracak, Ve ben gerçekten yaşamış olacağım! Hayat onu yaşayabildiğin kadar hayat, Ve ölüm ardında, Bir ülkeyi yıkayabilecek, Çocuk gülümsemeleri barındırabilecek kadar, Korkusuz! Hoşçakalın! Eylül 11 ELEMECİ, PARALI, ANTİ-BİLİM GELECEKSİZLİĞE SEMPOZYUMU BAŞAR E ğitim ve öğrenim görmek, bu ülkede yaşayan her gencin en temel hakkıdır. Fakat bu ülkenin gençlerinin en temel hakkı olan eğitim hakkı günden güne ortadan kaldırılmakta; yok edilmektedir. Bu durumun sebebi ise egemenlerin eğitimi bir ticari alan, bir rant zemini haline getirmeleridir. Bunun yanı sıra yeni ve daha iyi olma iddiasıyla getirilen her sınav sistemi, bir öncekine rahmet okutmakta ve kendi mağdurlarını yaratmaktadır. Hemen her sene değişen sınav sisteminin ne olduğunu ve nasıl işleyeceğini o sistemi yürürlüğe koyanlar dahi bilmemekte; rehber öğretmenler dahil hiç kimse sınava girecek öğrencilere doyurucu bilgi verememektedir. Burada asıl mağdur olan, üniversiteye girmek için emek harcayan öğrenci olmaktadır. Eğitim sisteminin bütünü gibi, üniversiteye giriş sınavları da genci eğitime katmak değil; onu elemek amacıyla kurgulanmaktadır. 2009 yılında tek aşama olan üniversiteye giriş sınavı, bu sene iki aşamalı hale getirilmiş ve yeni durumun sebebi olarak da sınav stresini zamana yayarak öğrencileri rahatlatmak amacı gösterilmiştir. Gerçekte ise, gençlerin sınav stresinin de, yaşadıkları zorlukların da azaldığı doğru değildir. Aksine, yaşanan problemler her geçen gün biraz daha artmaktadır. İki aşamalı sınav sistemi bile başlı başına bir sıkıntıdır. Söz konusu yeni sınav sisteminin sadece ikinci aşaması bile toplam beş sınavdan oluşmaktadır. Bizler biliyoruz ki, YGS, LYS dahil tüm sınavlar egemenlerin kendi düzenlerini daha rahat sürdürebilmeleri ve gençliği sömürebilmeleri amacıyla yapılmaktadır. Bugün yoksul, emekçi bir ailenin çocuğu ile özel okullarda eğitim gören bir öğrenciyi aynı şartlarda aynı imkanlara sahipmiş gibi değerlendirmek ve ikisini de 12 aynı sınava tabi tutmak hiçbir şekilde adalet ve fırsat eşitliği ile açıklanamaz. Bu nedenle biz Liseli Dev-Genç’liler diyoruz ki, adaletsizliği ve eğitimsizliği yaratan bu sistemin kendisidir. Sınavlarla elenmek değil, yeteneklerimizle gelişmek istiyoruz. 2009 yılında yapılan ÖSS sonrası, ülke gündemine sıfır çeken binlerce arkadaşımız oturmuştu. Sorun salt arkadaşlarımızın tembellikleriyle açıklanmaya, dolayısıyla hedef şaşırtılmaya çalışılmıştı. Gerçekte ise, sıfır çekenlerle birlikte barajı geçemeyenler, hatta üniversiteye yerleşemeyenler birlikte düşünüldüğünde, ortaya gerçek tablo çıkacak ve bu tablonun sorumlusunun eğitimi ticarileştirenler olduğu görülecektir. Emperyalizmin Ortadoğu konsolosluğu olarak da adlandırabileceğimiz AKP hükümeti, işbaşına geldiği günden beri hemen her alanı olduğu gibi eğitimi de çökertti. Milli Eğitim Bakanlığı’nın istatistiklerine göre AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay, %17,18 idi. Bugün bu oran %4,57’ye düşmüştür. İlerleme, demokratikleşme, eşitlik ve barış demagojisiyle birlikte bu ülkenin gençleri dahil tüm değerleri sermayeye peşkeş çekilmektedir. Özelleştirme denen peşkeş çılgınlığı, eğitim sistemini bu niteliksiz seviyeye getiren asıl sebeptir. Yine 2002 yılında, 2122 olan dershane sayısı bugün itibariyle 4031’dir. Bu, her türlü önceliğin ve de imkanın özel dershanelere verilmesi, okullarımızın ise kaderine terk edilmesi demektir. Bugün birçok okulda temizlik, ısınma gibi en temel gerek- MSEL EĞİTİM SİSTEMİNE VE E KARŞI GENÇLİK RIYLA GERÇEKLEŞTİ! sinmelerin karşılanmasının yükü ailelerimize yıkılmaktadır. Bunun yanı sıra harç adı altında toplanan haraçlar da günden güne artmakta ve zaten ekonomik sıkıntılar içinde yaşayan ailelerimizi daha da zora sokmaktadır. Biz gençlerin yaşadığı sorunlar ve eğitim sistemindeki çarpıklıklar bunlarla da sınırlı değildir. Üniversiteye girdikten sonra da birçok sorun kendini göstermektedir. Bunların en başında ise yurt sorunu gelmektedir. Bugün ülkemizde 229 adet devlet yurdu vardır. Bu 229 yurdun toplam kontenjanı 208,869’dur. Bunun yanında birçoğu tarikatların elinde olan özel yurtların sayısı toplam 3,423 ve kontenjanı ise 296,132’dir. Bu oranlar dahi ortada nasıl bir çarpıklığın ve eğitim sisteminde nasıl bir gericileşmenin olduğunu göstermektedir. Her yıl ülkemizde yüzlerce üniversite öğrencisi nitelikli, bilimsel, anadilde eğitim istediği için okuldan uzaklaştırılmakta ya da atılmaktadır. Bilim yuvası olması gereken üniversiteler adeta birer kışlaya, karakola dönüştürülmüş durumdadır. Bir bütün halinde çarpık olan eğitim sisteminin gençler üzerindeki yıkıcı etkisi sadece eğitim süreci ile sınırlı kalmamakta; üniversite bittikten sonra ise, sistem bizlerin karşısına işsizlik olarak çıkmaktadır. Bu sistemin ne bize, ne ailelerimize ne de bu ülkenin emekçilerine verebileceği hiçbir şey yoktur. Eğitim ancak egemen sınıfların ihtiyacı olmaktan çıkıp halkın ihtiyaçlarına cevap vermek amacıyla düzenlendiği zaman gerçek bir eğitim olacaktır. Böyle bir eğitime ulaşmanın ve yaşamı güzelliklerle örmenin yolu ise, Dev- Genç saflarında birleşmekten geçer. Arkadaşlar; Biz gençler, sınavlara tabi tutulmadan ilgi ve yeteneklerimizin olduğu bölümlerde eğitim görmek istiyoruz. Biz gençler, parasız, nitelikli, bilimsel, anadilde demokratik eğitim görmek istiyoruz. Biz gençler, dershane, özel ders vb. ihtiyaç duymadan üniversitede okumak istiyoruz. Biz gençler, kişinin kişiliğini örseleyen, onu kimliksizleştiren ve ufkunu daraltan bir sistemin parçası olmak istemiyoruz. Biz gençler, ülke kaynaklarının emperyalizme peşkeş çekilmediği, okullarımızın özel şirketlere satılmadığı bir düzen istiyoruz. Bu nedenle biz gençler 22-23 Mayıs 2010 tarihleri arasında gençliğin sorunlarının tartışıldığı, çözüm yollarının arandığı bir gençlik sempozyumu gerçekleştirdik. Eğitim dahil yaşamın her alanında gençliğin karşısına çıkarılan geleceksizliği nasıl ortadan kaldırabileceğimizi tartıştığımız bu sempozyumda üniversitelerden öğretim üyeleri, öğretmenlerimiz, gençlik hareketi içerisinde ciddi tecrübeler edinmiş arkadaşlarımız da yer aldı. Lise ve üniversitelerden öğrenci arkadaşlarımızın sunumları içeriği dolduran ve hedefe sistemle hesaplaşmanın konduğunu gösteren bir nitelik sıçramasını ifade eden olumlu bir gelişmeydi. Farklı illerden gelen yoldaşlarımızın da katkısı ve özverisiyle sempozyumu, geleceğe ilişkin umudumuzu, baharı örgütleme kararlılığımızı büyüterek okullarımızdan bölgelerimize kadar halkın içinde çalışmalarımıza hız kazandırma iradesiyle başarıyla gerçekleştirdik. 13 SÖMÜRÜNÜN KAYNAĞI ÖZEL MÜLKİYET İ lk çağlarda yapılan ve şuan bize basit gelen arayışlar ve buluşların, devlet kavramını ortaya koyacağını tahmin edemezdik herhalde. Devlet kavramının şu zamanda ortaya çıkmasının temelini atan unsur sınıf ayrımı ve özel mülkiyettir. Sınıf ayrımı, bir topluluğun her zaman kendi mal varlığıyla diğer insanlardan kendini üstün görmesidir. Böyle bir olgunun ortaya çıkışının nedeni özel mülkiyettir. Özel mülkiyet, ilkel toplumda yoktu ama onu doğuran unsurlar bulunmaktaydı. Hayvanları evcilleştirme veya tarımı öğrenme gibi yenilikler artı değeri, artı değer özel mülkiyeti doğurdu. Üretim araçlarının gelişmesi iş bölümü sonucu insanların ellerinde kendilerine yetenden fazla ürün birikti. Buna toplumsal ürün fazlası dendi. Kabilelerdeki insanların kıtlık dönemlerinde aç kalması, ürün fazlası olanlara saldırması kaçınılmaz olmuştur. Zamanla insanlar birlikte gittiği ava artık tek başına gidip avlandı “biz” denilen kavramı “ben” e çevirdi ve insanlar kısa sürede özel mülkiyetle bencilleşti… Bireysel yani tek başlarına çalışmaları yeterli olunca ortak çalışmaya ve ortak mülkiyete gerek kalmadı. Üretim araçlarının gelişmişlik düzeyinin ilerlemesi, insanın tükettiğinden fazlasını üretmeye başlamasıyla eşitsiz bir birikime neden oldu. Bunu elinde bulunduranlar özel mülkiyete sahip oldu. Dolayısıyla sömürü ortaya çıkmıştır. Baskı ve sömürü; güçlü olanların(üretim araçlarına sahip olanlar) kendi buyruklarında insan çalıştırmasına olanak verdi. Bu insanlar karın tokluğuna, hiçbir ayrıcalıkları olmadan çalıştırılıyorlardı. Bu toplumda köle sahibi efendiler sömürüyü şiddetle sürdürmek ve kuzu kuzu sömürülmeye yanaşmak istemeyen 14 köleleri yola getirmek, onların mücadelelerini bastırmak için bir sistem yaratıldı ve buna devlet adı veridi. Ve devlet bazı sütunların üstüne kuruldu. Bunlar kanunlar, ordu, bekçi, polis vb. teşkilatlardır. Köle sahipleri, kölelerin isyan etmelerinden korktuklarından ve diğer komşu kabileleri yağmalamak köle toplamak istediklerinden devamlı bir ORDU meydana getirildi. Köleler kaçmasınlar ve efendilerin mülklerine göz dikmesinler diye BEKÇİ, POLİS teşkilatı kurdular. Kendi çıkarlarını koruyan, emekçileri ezen, onları zorla çalıştıran emirler, fermanlar çıkarıldı. Bunlara da KANUN dediler, HUKUK dediler. Ama hukuk her zaman kuvvetlinin hukukuydu. Ve bu hukuk, ordu, polis halkın ezilmesinde kullanılan yapılar kendilerini yenileyerek, geliştirerek bütün toplumlarda sömürünün var olmasında araç olmuştur. İlkel toplumda oluşan devlet yapısı feodal toplumda da kendini yakıcı bir şekilde hissettirip kapitalist toplumda var olmaya devam etmiştir. İşçinin emekçinin sesinin çıkmaması için her türlü olanağını kullanmış ve özel mülkiyetin saltanatını korumasını sağlamıştır. Bu günde özel mülkiyeti bol olan patronlar hiç emek harcamadan para biriktirmektedir oysa emekçi ürettiği metaya bile sahip olamamaktadır. Ve biz DEV GENÇLİLER diyoruz ki; Bir devletin demokrat veya sosyalist olması için emek ile sermaye arasındaki uçurum kalkmalıdır. Özel mülkiyet ilkel toplumda yoktu şimdi de olmamalıdır. Özel mülkiyet ve emeği sömüren bütün her şey ortadan kalkmalıdır. Gerçek demokrasi için, kardeşçe yaşamak için, işçilerimizin emeklerinin artık sömürülmemesi için TEK YOL DEVRİM! Akif SÖNMEZ ÖZGÜRLÜĞE AKIYORUZ B iz dağların arasında özgürlüğe doğru, güzel günlere doğru, durmadan aktık ama bu sizi korkuttu. Biz berrak aktık, huzur dolu aktık. Siz bulandırmak, kirletmek istediniz; içine zehir akıttınız. Biz yine aktık, inadına aktık, hem de şırıl şırıl. Sesimiz hep bir ağızdan özgürlük şarkıları söylüyordu. Dinleyenler koşup katılıyorlardı, bizimle akıyorlardı. Siz bundan ürktünüz, çekindiniz ama bizi anlamadınız. Biz barışa, kardeşliğe akıyorduk, ama siz düşmanca saldırdınız. Sesimizi kesmek istediniz, kimse bizi duymasın istediniz ve bunun için bizi dağların arasına hapsetmek istediniz. Önümüze barajlar kurdunuz; temelinde kin ve nefret olan barajlar, betonunu kanla suladığınız barajlar… Ama biz yine aktık; durmadan, dört bir taraftan gelerek, hep bir yere doğru, hep artarak. Arttıkça barajlara sığmadık. Çatlaklar oluştu barajlarda ve biz yolumuza devam ettik. Ama siz kapattınız o çatlağı. Sonra bir tane daha çatlak, siz yine kapattınız o çatlağı. Sonra bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha, ama E siz hepsini kapattınız. Her şeye rağmen bizim özgürlük umudumuz bitmedi. Durmadan arttı özgürlüğe, barışa, kardeşliğe inancımız… Sizinse kininiz, nefretiniz, savaşınız ve kana susamışlığınız arttı. Artık ortada kapatacak bir çatlak yok, çünkü barajlar yıkıldı; kinle, nefretle, kanla yaptığınız duvarlar daha fazla dayanamadı bizim inancımız, inatçılığımız karşısında. Yıllarca dağlar arasına sıkıştırılmış yürekler önlerindeki kocaman özgürlük vadilerine doğru, özgürlük çığlıklarıyla, barış şarkılarıyla, marşlarla durmadan aktı. Artık durduracak bir güç kalmadı özgürlüğe akan akıntıları, artık susturacak bir güç kalmadı dağların sesini… Kusura bakmayın ama çırpınışlarınız boşuna; çünkü artık kapatacak çatlaklar kalmadı, çünkü yaptığınız barajlar tepenize yıkıldı. Çünkü siz artık bir şey veremeyeceksiniz bize ve biz bize ait olanı alıp götüreceğiz… Ali SUNAY ANADİLDE EĞİTİM... ğitim gördükleri okullarda Türkçe bilmedikleri ve kendilerini ifade edemedikleri için şiddete maruz kalan 170 öğrenci Eğitim-Sen Van Şubesi’ne başvurdu. Şiddete maruz kalan öğrencilerin çoğunluğunun köylerin boşaltılmasıyla Van’a göç eden ailelerin çocuklarının olması dikkat çekiyor. Öğrencilerin belirttiklerine göre, idarecilere göre suçları, poşu takmaları, Türkçe bilmeme- leri ve Türkçe kendilerini ifade edememeleri. Eğitim-Sen’e başvuran öğrenciler arasında ırkçılığa maruz kaldığını söyleyen öğrenciler de var. Bazı idarecilerin öğrencilere ‘Siz pis insanlarsınız, sizden adam olmaz’, dedikleri ve buna itiraz eden, Türkçe bilen, öğrencilerin de şiddete maruz kaldığı yine öğrencilerin aktardığı bilgiler arasında. 15 Hülya ŞANLI ÇELİŞKİLER SİLSİLESİ H er sabah içimde yer etmiş ve bir saniye bile gecikmeyen çeşitli tereddütler ve korkular var. Bu tereddüt ve korkular ben dâhil benimle birlikte aynı okulda okuyan çoğu öğrencinin içinde olduğundan adım gibi eminim. Klasik bir pazartesi sabahı. Öğretmenler okul önündeki polislik görevini başarıyla yerine getirmekte. Bu klasik pazartesi gününde, klasik olaylar yaşanıyor: Öğrenciler çeşitli sebepler bahane edilerek okula alınmıyor, numaraları alınıyor, gerekli görülürse disiplin kuruluna gönderiliyor. Bunun sonucunda eğitim hayatına işleyecek olan çeşitli cezalar ( kınama, disiplin cezası, uzaklaştırma v.s) alıyor. Yani kısacası öğrencilerin okuluna öğrenciler alınmayarak üstüne bir de ceza veriliyor! Çelişkiye bakar mısınız! “Öğretmenlerin” öğrencilere bu şekilde düşman gibi davranması ne kadar normal? Zaten apaçık ortadaki öğretmenler kapı önlerinde öğrencileri içeri alıp almama yarışındayken, dışarıdan bakıldığında birer öğretmen değil de “polise” benzedikleri net bir şekilde ortada. Zaten bir iki yıla kalmadan şu anda mecazi anlamda kullandığım polis kelimesini taşıyan zat’lar okullarımızda, öğrencilerin arasında ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda dolaşmaya başlayacaklar. Yani anlayacağınız okullarımız gitgide okul dışında her şeye benzemeye başlıyor. Faşist gölgelerin arasında eğitim görmek ne kadar elverişli ve sağlıklı olacaktır? İşte burası tam bir muamma! Bakın daha buraya kadar öğrenci psikolojisi üzerinde uygulanan yıkımların hiçbirisinden söz etmedim. Çünkü öğrencileri alış sırasında tam bir karpuz seçme pardon öğrenci seçme yarışına girişiliyor ve öğrenciler cımbızla seçildikten sonra yarım saate yakın bir süre boyunca bireysel veya genel olarak, öğretmen tarafından hakaret ve küfüre maruz kalıyor. Şimdi burada bu öğrencilerin küfüre maruz kalmasının sebebini oluşturacak, bu kadar ağır olan suç ne? Ceket getirmemesi mi, saçını kestirmemesi mi yoksa? Nedir bu kadar cezayı haklı kılan? Şimdi yakın zamanda temizlik aidatı, zart aidatı, zurt bağışı gibi saçma adlar altında toplanan paralar bu dönemde toplanmaya başlanacaktır. Bende o zaman onlara bütünlemelerde toplanan paraların bu yönde harcanılmasını önereceğim. Tabi o para çoktan müdürün cebine inip koluna saat, eşine kolye, evine biblo olarak geri dönmediyse! Dönmediğini varsayalım: Bütünlemelerde sınav başına toplanan paralarla, okulun bir dönemlik “temizlik aidatı” rahat rahat çıkabilir. Onu da geçtim, bu ücreti muhterem devletimizin ödemesi gerekmiyor mu? Çelişkiler silsilesi! Sen asgari ücretle, çalışan işçi olan anne ve babanın çocuğusun. Paranın düdüğünün öttüğü bir yerde, burjuvazinin eğitim sisteminden daha fazlasını beklemek hem sana hem de onlara bir hakaret olacaktır. Sistemin doğrularıyla bizimkiler asla uyuşmaz. Bunun arkasında yatan en önemli sebep bunların gönüllük çerçevesinde değil de birer ‘dayatma’ olmasıdır. Bu dayatmalar, öğretmenleri despotluktan daha üst bir seviyeye ulaştıramayacaktır. Baskıların okul dışında bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Öğrenci girişinin hemen on adım ötesinde terör estiren “polis” faktörüyle karşılaşacaksınız. İstedikleri gibi üst-baş araması, kimlik taraması yapabilir ve seni herhangi bir bahane bularak tartaklayabilme cesaretini kendilerinde bulabilirler. Unutmadan bu polisler senin müdürünün şakalaştığı polislerdir. Yani polislerle öğretmenleri birbirleriyle bağdaştırmak herhalde pek yanlış bir tutum olmayacaktır. Her an bu polislerle tartışma potansiyeli içerisindesin ve bununla birlikte dayak yeme potansiyeli artık sende de mevcuttur. Öğretmenlerin takındığı despot tutum genellikle şiddetle süslenir ve öğrencilere sunulur. Bu durum öğrencilerin okuldan daha da uzaklaşması ve soğuması anlamına gelmektedir. Okula soğuma döneminde öğretmenlerin sorduğu “Bu öğrenciler neden okula gelmiyor, neden kaçıyor?” sorusunun (soruyorlarsa tabi) cevabını fazla uzakta aramaya gerek yok sanırım. İdarecilerin okul içinde uyguladıkları baskılar, dayatmalar gün be gün artmakta. Bunu yaratan en büyük nedenini de sistem olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunları daha doğru bir şekilde kavramak için eğitim sisteminin kökten bir eleştirisini 16 yapmak şart. Bu eleştiriden sonra sistemin ne kadar çürüdüğünün farkına varacağız. Tabi ki bu çürümüş, çarpık ilişkilerden meydana gelen sistemin çözülmesi ve yok olabilmesi için tek yolun “devrim” olduğunu da biliyoruz. Dayatmalardan, gericilikten, militarizmden arınmış bir eğitim sistemi için: KADERİMİZ KENDİ ELLERİMİZDEDİR! TEK YOL DEVRİM! Naci GÜVEN ÇALIŞMALARIMIZ SÜRÜYOR BAHARDAN YAZA DÖNÜYOR MEVSİM K ime ne kadar ulaşabildik? Ne kadar anlatabildik sınıf mücadelesini? Kime ne kadar yardımımız dokundu? En önemlisi kendimizi ne kadar geliştirebildik? Ne kadar iletebildik? Bu soruları sürekli sormak gerekiyor kendimize. Aslında sürekli bir mücadele içindeyiz. Ailemizle, okulumuzla ve hatta hayatımızla sürekli bu ağır hayatın yükünü en kolay şekilde nasıl üstleneceğimizi düşünüp duruyoruz. Mücadele hayatın her yerinde. Lisede lise sorunlarıyla, üniversitede üniversite sorunlarıyla, sonra tam anlamıyla hayatla mücadele içinde olacağız. Olmalıyız da. Aslında hepsinin amacı aynı, daha insancıl, özgür, eşit bir yaşam istediğimizde ve gelecek kuşaklara da bu iyi şartlarda bir yaşam sağlama ümidinizden kaynaklanıyor bu mücadele. Bir burjuva da mücadele halinde olabilir. Ancak bizimkiyle hiçbir zaman aynı sebeplerde olamaz. Çünkü o , nasıl daha fazla emek sömürürüm , nasıl daha fazla zengin olurum ya da rakiplerimi nasıl daha çok karla geçerim , mücadelesi içindedirler. Ve bu mücadeleyi verirken bile o sömürdüğü işçilere muhtaçtır. Bizim mücadelemiz ise , nasıl insanca yaşabilirim , nasıl sıcak bir evde oturabilirim , nasıl çocuklarıma daha rahat şartlarda bir hayat sağlayabilirim mücadelesi. Zaten o yüzden bizim mücadelemiz ‘ onurlu mücadele ’. Peki nedir mücadele ? Mücadele; savaşmaktır, direnmektir, karşı koymaktır ve bilinçlenmektir aslında. Peki biz mücadelenin neresindeyiz! ‘ Her yerindeyiz! ‘ Çünkü bizler geleceğiz ve geleceğin daha parlak, daha eşit, daha özgür olması için mücadele etmeliyiz ve mücadelenin her yerinde olmalıyız. Biz geleceğiz çünkü sömürüye, haksızlıklara karşı savaşıyoruz, direniyoruz, karşı koyuyoruz en önemlisi bilinçleniyoruz. Bilinç dediğimiz şey çok önemli, hayatımız boyunca bir mücadele içindeyiz ve bu mücadeleyi, eylemleri amacına ulaştırabilmek için etrafımızda olup bitenleri iyi tahlil etmemiz gerekiyor. Dostumuzu , düşmanımızı ayırt edebilmeliyiz mesela. Örgütlü olmayı öğrenmeliyiz. Kişisel değil toplumsal sorunlara öncelik vermeliyiz. Görmeliyiz , duymalıyız , okumalıyız , yorum yapmalıyız. Teori-Pratik ilişkisini hayatımıza iyice oturtmalıyız. Okuduklarımızı hayatımıza yansıtmalıyız yani. Eylemlerimizle kanıtlamalıyız. Unutmayalım ki “Hak verilmez alınır , zafer sokakta kazanılır.” Selçin SOLMAZ 17 “EVLERİNE DÖNSÜN” DİYENLERİN SARAYLARINI BAŞLARINA YIKACAĞIZ! O ligarşik diktatörlük gün geçtikçe emekçi sınıfların üzerindeki baskısını arttırmakta, sömürüyü ve talanı hat safhaya çıkarmaktadır. Patronların 3-5 kuruş daha fazla kazanabilmeleri için emekçi yığınların istekleri göz ardı edilmekte ve toplumun her katmanı oligarşi tarafından tabi ricait ise iliğine kadar sömürülmektedir. Halkın içindeki en ufak bir kıpırdanıştan dahi korkan oligarşik diktatörlük, devlet cihazlarını acımasızca ve bir o kadar da canice emekçi yığınların üzerine sürmüştür. İşçiler yaralanmış ve hayati tehlikeler atlatmıştır. Görüntülerde, Abdi İpekçi Parkı’nda işçilerin yerlere serildiğini görmekle birlikte, faşizmin çirkin bir boyutu daha gözlerimizin önüne serilmiştir. Hala ülkemizde demokrasi söylemlerinde bulunulurken, işçilerin demokratik haklarını kullanması, anti-demokratik bir uygulamayla karşı karşıya kalmalarına sebep oluşturuyor! Faşizm, demokrasi maskesini artık suratında tutamamaktadır. Kapitalizmin içine girdiği krizle birlikte sistem, krizden ucuz kurtulmanın yollarını aramaya başlamıştır. Bunun en kısa yolu ve çözümü ise “işten atmalar” olmuştur. Egemenler hiç vakit kaybetmeden bu ‘kısa yolları’ krizden çıkabilmek için kullanmaya başlamışlardır. Zaten açlık sınırının altında bir maaşla yaşamaya çalışan emekçilerin işten atılması ülkemizdeki oligarşinin krizden kurtuluş yoludur. Ama bunun emekçi kesim için ne denli büyük bir sorun olduğunu egemenler bilmez ya da bilmek istemezler. Çünkü onların kaybedecek bir işleri yoktur. Günde Dünya üzerinde 17.000 insan ölürken, onların derdi açlıktan ölen insanlar değil, karlarına daha ne kadar kar katabilecekleridir. İşbirlikçiler, son dönemlerdeki söylevleriyle ve büyük bir yüzsüzlükle işsizliğin azaldığından ve krizden çıkıldığını iddia etmektedirler. Bir kez bile televizyonu açıp izlemediler mi? Artık burjuvazinin basını bile bu haberleri gizleyememektedir. İşte bunun en son örneği: 24.12.2009 tarihinde Antalya’da 25 yaşındaki Niyazi Kaymaz, 7 aydır işsiz ve borçlarını ödeyemeyen bu genç insan cinnet geçirerek, elinde bıçakla yolda önüne gelene saldırdı. Olayda bir kişi ve bir polis yaralandı. Şimdi bu örneğe bakacak olursak, işsizliğin azalmadığı aksine gitgide daha arttığını ve şiddetlendiğini göreceğiz. Egemenlerin halkın üzerinde uyguladığı zamlar, işten atmalar, bütün gerçekliklere suratını çevirerek ve utanmadan yüzde 2.5 zammı reva görmeler ülkemizde ki gizli faşizmin ürünüdür. Ülkemizde hala böyle vakalar yaşanırken krizin etkisini yitirdiği ve işsizliğin azaldığını iddaa etmek, faşizmin ihtiyacıdır. 25 Kasım grevinden sonra, 40’a yakın işçiye ceza talebinde bulunulması, demokrasinin olmadığını bir köre bile göstermeye yardımcı olacaktır. Bu eylemden sonra işten atılmalar hız kesmeden devam etmektedir. Son olarak tekel işçilerinin 4/C statüsü kapsamında işten atılmaları başka bir eylemi daha kaçınılmaz kılmıştır. AKP hükümetinin başbakanına bir eylemde bulunan tekel işçileri, yaptıkları protestolar karşısında “Kusura bakmayın” gibi trajikomik bir cevap alan işçilere, o da yetmezmiş gibi “provokatör” demesi hak arama mücadelesinin ne kadar zorlu bir iş olduğunu bir kez daha net çizgilerle göstermiştir. Bu şekilde cevap alan işçilere “mücadeleden” başka bir yol kalmamıştır! Ankara’ya Türkiye’nin dört bir yanından gelen işçiler taleplerini “Ölmek var dönmek yok”, “Direne direne kazanacağız” gibi sloganlarla isteklerini hep bir ağızdan ve bir o kadar da kararlı bir şekilde dile getirmişlerdir. Eylemin 4. gününde polisin gazlı, coplu müdahalesiyle birlikte, çok sayıda işçi yaralanmış ve üç işçi kalp krizi geçirerek hayati tehlikeler atlatmışlardır. Faşizmin uyguladığı bu canice saldırının sonucunda, elinde ekmeklerle panzerin tazyikli suyundan kaçmaya çalışan işçilerin fotoğrafları kalmıştır. Artık faşizm demokrasi 18 maskesinin arkasına saklanamamakla birlikte, bu tip hareketlenmelere de tahammülü kalmamıştır ve bu eylemin temelini kapitalizm hazırlamıştır. Ulaşım sektöründen, tekele, gıdadan madene kadar çoğu sektörde eylemler hız kesmeden devam etmektedir. Başbakan’ın bu eylemler karşısında “tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” mantığını kullanarak “Evinize dönün” demesi emekçilerin eve dönüşlerinin 2. gününde aç kalacaklarının en açık göstergesidir. Başbakan için “evinize dönün” demek o kadar kolay olacak ki herhalde işçilerin de kendi gibi lüks sitelerde oturduğunu zannediyor. Egemenler bunları asla bilmezler. Çünkü onlar bir kere bile gün doğumuyla gün batımını bir edip, evlerine bir çorba parası götürebilmek için yerin kat be kat altında ölümü göze alarak çalışmadılar. Onlar emek harcayarak hiç bir şey üretmediler. Bir avuç asalak, kan emici olarak emekçi yığınları sömürmekten başka bir şey yapmadılar. İşte oligarşi budur. Bir avuç kan emicinin, ülkedeki emekçi kesimi sömürebildiği kadar sömürmek, patronların zenginleşebildiği kadar zenginleşmesini sağlamak. Oligarşi için emekçilere “evinize dönün” demesi gayet kolay, ama şunu da bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar: Evlerine dönerler ama, dönecek bir evleri varsa! ZAFER DİRENEN EMEKÇİNİN OLACAK! Nazlı SOYLU Marksizm: Bilimsel Bir Dünya Görüşü M erhaba arkadaşlar. Bu yazıda Marksizm’in oluşum ve gelişim sürecine ufak bir başlangıç yapmayı uygun gördüm. Gelecek sayılarda daha ayrıntılı bilgilerle karşınızda olacağız. Öncelikle Marksizm’in basit bir tanımıyla başlayalım: Toplumların gelişimini, bilimsel olarak açıklayan genel bir dünya görüşüdür. Bunu biraz açarsak; toplumların bulundukları duruma nasıl geldiklerini, niçin sürekli değişimlere uğradıklarını ve geleceğin bu toplumlara neler getireceğini araştıran Marks ve Engels, sonunda şu sonuca varmışlardır: Toplumlardaki değişimin hiç biri rasgele olmamıştır. Bu değişmelerde tıpkı tabiattaki değişimler gibi belirli kanunlarla düzenlenmiştir. Değişimlerin belirli kanunlara uyması gereği ise, bize toplumları bilimsel olarak açıklama imkânı verecektir. İnsanların gerçek yaşantılarını, ortak üretim çabalarını başlangıç noktası olarak alan bu bilimsel görüş, dinsel inançlar, ırk ayrımları, bireysel eğilimler ya da hayaller üzerine kurulan diğer bütün dünya görüşleriyle taban tabana zıttır. Marks, bu dünya görüşünü, özellikle İngiltere’ye uyarlayarak, kendisini bütün dünyaya tanıtan bilimsel teorisini, yani kapitalizmin ekonomik teorisini kurmuştur. Bununla birlikte Marks ekonomik görüşlerinin tarihi ve sosyal görüşlerinden asla ayrı düşünülemeyeceğini, hepsinin bir bütün şeklinde ele alınması gerektiğini ısrarla belirtmiştir. Örneğin, kapitalistin karı ile emekçinin ücretini, belirli bir noktaya kadar salt bir ekonomik sorun gibi incele- mek mümkündür. Fakat soyut kavramları değil, gerçek hayatı incelemek isteyen bir kimse, kar ile ücret arasındaki ilişkiyi kavrayabilmek için her şeyden önce bu ilişkilerin sınıfsal nedenlerini, yani işveren-işçi ilişkilerini gözden geçirmek zorundadır. Böylelikle ekonomik bir sorunun araştırılması tarihsel bir aşamanın araştırılması halini alacaktır ve bu evrede Marksizm devreye girecektir. Toplumların gelişimini bilimsel olarak açıklayan Marksizm, bütün öteki bilimler gibi, deneylere, tarihin ve tabiatın gerçekliklerine dayanır. Bu açıdan Marksizm tamamlanmış bitmiş bir dünya görüşü değildir. Toplumlar evrimden geçtikçe, ortaya yepyeni ortak çabalar çıktıkça, insanların tecrübeleri arttıkça Marksizm’de sürekli olarak gelişir ve ortaya çıkan yeni gerçeklere de aynı kesinlikle uygulanabilir. Nitekim Marks’ın ölümünden sonra Marksizm’e en büyük katkıları V.I. Lenin (1870–1924) tarafından yapılmıştır. Dış dünya hakkında edindiğimiz bilgiler, bize dış dünyayı kendi isteklerimize uygun olarak değiştirebilme imkânlarını verir. Aynı şekilde Marksizm’de, toplumu sosyal ve ekonomik amaçlarımız çerçevesinde yön vermemize ve değiştirmemize rehber olur. Çünkü toplumları düzenleyen, yöneten, sosyal ve ekonomik kanunlar, dış dünyayı düzenleyen ve yöneten kanunlar kadar kesin ve geneldir. İşte Marksizm, eşya ile insan toplumlarına aynı kesinlikle uygulanabilen toplumsal kanunların bulunması, açıklanılması ve kullanılmasıdır. Aşkın TUNA 19 8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ D ünya emekçi kadınlar günü ilk kez 1800’lü yıllarda bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında fabrika önüne kurulan barikatlardan kaçamayarak ölmeleriyle gündeme gelmiştir. Kadınlar da tüm dünyada olduğu gibi eşitlik isteklerini 8 Mart gününde dile getiriyorlar. ABD’nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar ,1800’lü yılların ortasından beri daha iyi çalışma ortamı, emeklerinin karşısında hak ettikleri ücret için çalışıyorlar. Ama bunca yıllık mücadeleye karşı elde ettikleri bir şey yoktur. En sonunda hakları için son çare greve giderler. Ancak patronlar greve zalim bir şekilde müdahale ederler. Ve greve giden kadınlar fabrikaya kilitlenir. Patronların amacı grevin başka fabrikalara sıçramamasıdır. Beklenmedik bir yangın çıkar ve kadın işçilerden çok azı kaçıp kurtulmayı başarır. Bu katliamda 129 kadın işçi yanarak can verirler. 8 Mart Clara Zetkin’in önerisiyle tüm dünya kadınlarının eşitlik, özgürlük ve daha huzurlu yaşama isteklerini dile getirdikleri çok özel bir gündür. Kadınlar ve erkeklerin fiziksel olarak eşit olmamaları, hak olarak da eşit haklara sa- 20 hip olmamalarını gerektirmez. Kadınların haklarını engellemek demek; o toplumu bitirmek demektir. Kadınsız bir toplum çorak bir toprağa benzer. Toplumun yapı taşı olan aileden başlayarak sağlıklı bireyler yetiştirmek onların elindedir. Eğer kadın bilgisiz ve cahil kalmışsa, okuma hakkından mahrum bırakılmışsa ondan sağlıklı birey yetiştirmesi beklenemez. Kadınların devrimci mücadelemizde yeri çok büyüktür. Şu söz de bunu çok güzel vurguluyor. “Kadınlar katılmaksızın gerçek bir kitle hareketi olamaz.” Bu söz kadının devrimci mücadelede ki direnişini ve günümüzde kadının ikinci plana atılma durumuna karşı duruşun bir ifadesidir bence. Örgütsel yaşamda kişinin cinsiyeti değil yerine getirdiği görevleri önemlidir. Böyle bir zamanda savaşmak zorunda ve karşısında durmak zorunda olduğumuz bir sürü engel vardır. Kadın yoldaşlarımızın bu durumda sahip olduğu kararlılık, özveri, disiplin bu mücadeledeki başarımız da çok önemli bir etkendir. Bu yolda devrimcilerin görevi kadın – erkek ayrımı gütmeden devrim için mücadele etmektir. Aydınlık yarınların ve zaferin güvencesi budur! Ayla ŞAHİN K İŞÇİ AĞACI apitalizm birbirlerini tanımayan, birbirlerine karşı soğuk, ruhsuz, cansız itaatkâr kalabalıklar ister ve bu kalabalıkları büyük karanlık şehirlerinde programlanmış gibi hareket ettirir. Sabah kalk işe ya da okula git, akşam gel televizyon seyret ve yat. Sen bunları yaparken senin fabrikanın sahibi veya işverenin âşık olduğu tek şey olan parasına kavuşur. Bütün gün parasına bakıp gururlanır. Sen bir deri bir kemik kalırken onun karnı kendinden önce gider her yere. Kapitalistler o kadar aç gözlüdür ki karları için yapamayacakları şey yoktur. Giderler bir başka toprağa söndürürler oraların güneşlerini… On beş çiftçi bir gün bir elma ağacı dikmeye karar verirler. Toprak sahibinden izin almaya giderler. Toprak sahibi ağacı dikebileceklerini söylemiş ama şart koymuş demiş ki “ağaç bana ait olacak, ağaçta yetişen elmalarda” çiftçiler boynu bükük kabul etmişler. Borçlu hissederler kendilerini toprak sahibine. Toprak sahibi elbirliği etmiş kralı devirtmiş büyük şehirde. Gelmiş eski toprağına satın almış oraları. Kandırmış köylüleri demiş ki “bana çalışın, benim zekâm sizin gücünüz sırtımız yere gelmez” kabul etmiş köylüler. İmzalatmış onlara kâğıtları yasal hapse almış onları. Ertesi gün çağırmış eli silahlı adamları fiziksel hapse almış köylüleri. Toprak sahibi şişmanladıkça zayıflamış köylüler. Dostlukla, kardeşlikle dikmişler ağacı. Kısa zamanda dallanmış budaklanmış ağaç, meyve vermeye başlamış. Ağacın böyle Bir çocuğun, büyüdüğünü gören toprak sahibi hemen gitmiş ağacın Rüyasında gördüğü oyuncaktır Devrim. yanına demiş ki “bu meyveFırından yeni çıkan, ler olmuş hemen koparın o Ekmeğin ağza yayılan sıcak buğusudur. meyveleri satacağım” köylüler ağaca bakmışlar koparHiç kimsenin bilmediği bir sokakta, maya elleri gitmemiş. TopMüzisyenin akordeonundan çıkan ezgidir rak sahibi çekmiş kırbacını Devrim. köylülerin bir deri bir kemik vücutlarına vurmaya başlamış. İsyan yakıcılığında bir zafer şarkısıdır. Hiddetlenmiş köylüler, artık Öldü zannedilen ozanların, durumun farkına varmışlar. En zehir zemberek sözlerini her an anmaktır Bilinçlenmişler o anda. Her şeyin yalan ve bencillik üzerine Devrim. kurulu olduğunu anlamışlar. Ve “Bugünü gördüm ölsem de gam yemem Güneş doğmuş o anda onların gayrının” arkasından. Gelmiş diğer köylüler, kaçmış eli silahlı korResminin yapıldığı günün adıdır Devrim. kaklar. Yürümüşler toprak sahibinin üzerine. Bitmiş o anda bütün korku ve cahillik. Sahibi olmuş o günden sonra köylüler yaşadıkları toprakların. Gün gelir devran döner, bütün korku ve cahillik biter. Hepsinin yerini gerçek emeğin ve dayanışmanın yaşanacağı o günler alır. İşçi dayanışması da büyür bir ağaç gibi işçi ağacı olur dünyanın her memleketinde yetişir. O ağacı ekmenin günü gelmektedir, artık yaşadığımız memleketlerde. Aykut AKMAN Devrimdir Adı 21 NEYDİK NE OLDUK? M ehmet Türkkan’ın kaleme almış oluduğu “Neydik Ne Olduk” insanın hem biyolojik anlamda, hem de kültürel anlamda evrimini anlatan akıcı ve tavsiye edilebilir nitelikte bir kitap. Basit ve eğlenceli bir anlatımı olan kitap kolayca anlaşılabiliyor. Evrimin sürecini hikayeleştirerek anlatan Mehmet Türkkan, insanın ateşle tanışmasını, nasıl iki ayak üzerinde yürümeye çalıştığını/başladığını, özel mülkiyetin doğuşunu, devlet kurumlarının nasıl oluştuğunu sürükleyici kalemiyle yazıya getirmiş. Kitap UNESCO’nun 1979 yılını “Dünya Çocuk Yılı” ilan etmesi üzerine Kültür Bakanlığı’nın açtığı”Çocuk Romanı Yarışması’nda ödül alan başarılı bir kitap. Toplumlar tarihine girilmeden önce okunması gereken, hazırlık niteliğinde bir kitap. Unutmayalım ki nasıl gül ile bülbül, et ile tırnak ve toprak ile bitki arasında kopmaz bir bağ varsa devrimci kişi ve kitap arasında da yukarıdaki örneklerde farkettiğimiz doğru orantı bu ilişkide de mevcuttur. Devrimcinin silahı akıl mermisi ise bilgidir. Kitapta bilginin hammaddesi niteliğindedir. “Neydik Ne Olduk” adlı kitapta bu hammaddelerden biridir. Devrim GÖR Selam Olsun Siz öğrettiniz, Tek bilek, tek yürek İnanmayı, haykırmayı Meydanlarda “Tek yol devrim” diye haykırmayı. İnancımız sonsuz bu davada Devam edecek Halk kurtuluşa erene dek İnmeyecek gökyüzünden Yıldızlaşmış yumruklarımız Dinmeyecek slogan seslerimiz Unutulmayacak devrimci şehitlerimiz. Selam olsun düşen cesurlara, Yolumuzu aydınlatan Denizlere, Çayanlara, İnanlara Yolunda yürüdüğümüz yoldaşlara Davamızı ateşleyen inancımızı harmanlayan Canlarımıza, Selam olsun “Dev-Genç’ten.” Mahir DÖNMEZ 22 VATANDAŞ ABUZER G eneral bir başka gardiyana döndü: “Buradaki tutukluların statüsü nedir?” Gardiyan soruyu pek anlayamamıştı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama kem küm ediyordu. General bu kez soru şeklini değiştirdi: “Yani evladım”, dedi “Buradaki tutuklular normal tutuklular mıdır?” Asker bu kez soruyu anlamanın şevkiyle gırtlağını yırtarcasına cevap verdi. “Hayır komutanım?” “Ya nasıl tutuklulardır?” “Anormal tutuklulardır komutanım.” “Peki, normal tutuklularla, anormal tutuklular arasındaki fark nedir?” “Normal tutuklular, normal cezaevlerinde bulunurlar komutanım. Hırsızlar, esrarcılar, ırza geçenler normal tutuklulardır. Vatanı yıkmaya kalkışanlar anormal tutuklulardır!”, “Peki, bunlara nasıl davranırız?” “Anormal komutanım.” (Arka Kapak) Ülkemizin kanayan bir yarası ve karanlık bir dönemi olan 12 Eylül’de geçen trajikomik bir hayat öyküsü “Vatandaş Abuzer.” Kitabın kahramanı “Vatandaş Abuzer” aslında emniyette ve askeri cezaevindeki sıfatıyla, bir örgüt lideri veya komünist değil. Abuzer tamamen kendi yaşamıyla ilgilenen ve şaşılacak derecede apolitik bir insandır. Yine darbeden sonraki günlerde iş arama telaşında olan Abuzer’in yolu İstanbul’a düşer. Bir balıkçı arkadaşının yanında iş bulur ama bu iş hiçte uzun sürmez. Abuzer bir gece arkadaşının evini aramaya çalışırken kendini emniyette bulur. Uzun uzun işkencelerde, sorulan sorulara karşılık işkenceci polislerin sorularına karşılık: “Siz işinizi yapın, ben sizi meşgul etmeyeyim.” diyerek polisleri bile bir delilik sınırında gezdirir. Hakkında en ufak bir bilgi toplanamadan askeri cezaevine götürülür. Cezaevi koşulları bilineceği üzerine çok ağır koşullardır. Orada çok iyi bir arkadaş çevresi edinir ve bu arkadaşlarla cezaevi yönetimine kendi isteklerini kabul ettirebilmek için açlık grevine başlarlar. İsteklerin çoğu kabul edilir. Tabi bedeller ödenerek. Abuzer’in mahkeme günü gelir çatar. Mahkemede hâkime at yarışlarından bahseden Abuzer, hâkimi de çıldırtır ve zaten müebbet ile yargılanan Abuzer’e mahkeme heyetine saygısızlıktan 5 yıl daha ceza istenir. Abuzer bu karara ise şöyle karşılık verir: “Ben zaten müebbet ceza istemiyle yargılanıyorum. O halde bu 5 yıl cezayı nasıl yatacağım. Yok, öldükten sonra mı 5 yıl yatacağım. Yoksa ilk önce 5 yıl sonra mı müebbet cezayı yatacağım” diyerek hâkimin “Biz seni yatıracak bir yer buluruz!” cevabına maruz kalır. Abuzer ömür boyu hapis cezasına çarptırılır ve en sonunda arkadaşlarıyla birlikte bir karara varırlar. Bu karar ne? Gerisi size kalmış. Okuyun ve görün… Serdar AKÖZ 23 GENÇLİK GELECEĞİNİ TARTIŞTI Merhaba Sevgili Arkadaşlar Geçtiğimiz günlerde eğitim dahil yaşamın her alanında gençliğin karşısına çıkarılan geleceksizliği nasıl ortadan kaldırabileceğimizi tartıştığımız bir sempozyum düzenledik. Bu sempozyuma üniversitelerden öğretim üyeleri, öğretmenlerimiz, gençlik hareketi içerisinde ciddi tecrübe kazanmış deneyimli yoldaşlarımız ve farklı şehirlerden gelen lise, üniversite öğrencisi DEV-GENÇ’li yoldaşlarımız katıldı. Devrim şehitleri için yapılan saygı duruşundan ve etkinliğimizin açılış konuşmasından sonra ilk konumuza geçtik. Marksizm kapitalizmin ilk dönemlerinde yani serbest rekabet döneminde kapitalist sistemin zamanla yayılarak uluslar arası bir ekonomik sistem, bir dünya sistemi olacağı konusunda bir öngörüye sahipti ve bugün bu durumun tam da bu noktada olduğunu görüyoruz. Bugün bizler, bu duruma emperyalizm/küreselleşme diyoruz. Küreselleşme ile beraber Sosyalizme karşı durabilmek, işçilerin ve ezilenlerin mücadelesinin önüne set çekebilmek için izlenen Sosyal Devlet Politikalarına da son verildi. Bu nedenle ezilenler birçok hak ve kazanımdan mahrum bırakıldı. Yani sosyal devlet politikası gitti, yerine neo-liberal politikalar geldi. Eğitimde bütünün parçalarından olduğu için bu değişimin bir parçası haline geldi. Eğitimde neo-liberal politikalar eğitime ayrılan kaynakların azaltılması ve eğitimin özelleştirme kapsamına alınması, üniversiteye girişlerin ve öğrencilere yönelik yapılan yardım ve desteklerin sınırlandırılması ve eğitim sisteminin sistemin ideolojisine göre sürekli şekillendirilmesini sağladı. İktisat profesörü İzzettin Önder hocamız bizlere konumuz hakkında bilgi vererek netleşmemizi sağladı. Hocamızın konuşmasına yoldaşlarımız büyük ilgi gösterdi. Kafamızdaki soruları hocamıza sorup cevaplandırdıktan sonra ilk başlığımızı bitirdik. Sıradaki başlığımız “Elemeci Sınav Sistemi ve Gençlik” konulu bölümdü. Bu bölümde bizlere öğretmen olan bir yoldaşımız bilgi verdi. Öğrenciler ilkokulun başlangıcından lisenin bitimine kadar yaklaşık 2000 sınavda başarılı olmak zorunda. Çünkü eğitim almak için bu sınavlardan geçmek gerekli. Sistem bizleri küçük yaşta sınavlara sokarak arkadaşlarımızla aramızda bir rekabetin doğmasına yol açıyor. Her yıl ülkemizde üniversite sınavlarına milyonlarca öğrenci giriyor. Bunların ancak birkaç yüz bini üniversiteye giriyor ve bu girenlerin büyük çoğunluğu istediği bölüme giremediği için iş bulabilse bile yaptığı işte başarı ve mutluluk yakalayamıyor. Bunun yanında öğrenciler yaşlarına ve alanlarına göre çok ağır ve gereksiz olan derslerin altında eziliyorlar. Bütün bunları yetişmiş bireyler istemediklerinden dolayı bizi elemek için yapıyorlar. Yoldaşımızın konuşmasının ardından sorulan sorulardan sonra bu bölümü de bitirdik. Daha sonra ki başlığımız “Anadilde Eğitim” idi. Bu bölümü de yine öğretmen bir yoldaşımız sundu. Anadil bireyin ilk öğrendiği dildir. Birey anadiliyle düşünür. Yani anadil konusunda yaşanan bir bozukluğun düşünce dünyasına yansıması kaçınılmazdır. Ülkemiz çocukların okul çağına kadar Kürtçe konuşup okul başlayınca Türkçe konuşmaya başlaması çokça soruna yol açmaktadır. Örneğin çocukta kimi zaman kimlik bunalımı, aşağı olma duygusu gibi hayati sorunların yanında çocuk ilköğretim sürecinde sadece Türkçe öğrenebileceği için lise ve üniversite öğrenimi imkânsız duruma gelmektedir. Liseye girilebilse bilse öğrencilerin o bütün ulusal, kültürel değerlerine saldırılmakta ve yok sayılmaktadır. 24
Benzer belgeler
liseli dev-genç`ten
LİSELİ DEV-GENÇ’TEN
Merhaba Sevgili Dostlar, Yoldaşlar!
İlkbaharın dallara su yürüyen günleri gibi, bizler de yaşamın sokaklarında yürüyerek haklı
kavgamızı büyütmek için verimli bir bahar geçirdik...