Kedi ve Köpek Hekimliği
Transkript
Kedi ve Köpek Hekimliği
Kedi ve Köpek Hekimliği Editör Prof. Dr. Ender YARSAN Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı GÜNEŞ TIP KİTABEVLERİ KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Copyright © 2015 Bu Kitabın her türlü yayın hakkı Güneş Tıp Kitabevleri Ltd. Şti.’ne aittir. Yazılı olarak izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kısmen veya tamamen kopya edilemez; fotokopi, teksir, baskı ve diğer yollarla çoğaltılamaz. Yayıncı ve Genel Yayın Yönetmeni: Murat Yılmaz Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı: Polat Yılmaz Yayın Danışmanı: Ali Aktaş Dizgi - Düzenleme: İhsan Ağın Kapak Tasarımı: Olcay Taşdemir Baskı: Ayrıntı Basım ve Yayın Matbaacılık Hiz. San. Tic. Ltd. Şti. İvedik Organize Sanayi Bölgesi 28. Cad. 770 Sok. No: 105-A Ostim/ANKARA Telefon: (0312) 394 55 90 - 91 - 92 • Faks: (0312) 394 55 94 Sertifika No: 13987 UYARI Medikal bilgiler sürekli değişmekte ve yenilenmektedir. Standart güvenlik uygulamaları dikkate alınmalı, yeni araştırmalar ve klinik tecrübeler ışığında tedavilerde ve ilaç uygulamalarındaki değişikliklerin gerekli olabileceği bilinmelidir. Okuyuculara ilaçlar hakkında üretici firma tarafından sağlanan ilaca ait en son ürün bilgilerini, dozaj ve uygulama şekillerini ve kontrendikasyonları kontrol etmeleri tavsiye edilir. Her hasta için en iyi tedavi şeklini ve en doğru ilaçları ve dozlarını belirlemek uygulamayı yapan hekimin sorumluluğundadır. Yayıncı ve editörler bu yayından dolayı meydana gelebilecek hastaya ve ekipmanlara ait herhangi bir zarar veya hasardan sorumlu değildir. Kitabın içindeki bölümlerin bilimsel sorumluluğu ilgili yazarlarına aittir. GENEL DA⁄ITIM GÜNEfi TIP K‹TABEVLER‹ ANKARA ‹STANBUL KARTAL fiUBE M. Rauf ‹nan Sokak No:3 06410 S›hhiye/Ankara Tel: (0312) 431 14 85 • 435 11 91-92 Faks: (0312) 435 84 23 Gazeteciler Sitesi Sa¤lam Fikir Sokak No: 7/2 Esentepe/‹stanbul Tel: (0212) 356 87 43 Faks: (0212) 356 87 44 Cevizli Mahallesi Denizer Cad. No: 19/C Kartal/‹stanbul Tel&Faks: (0216) 546 03 47 www.guneskitabevi.com [email protected] ÖNSÖZ Veteriner hekimlikte türe has olarak hastalıkların tespit edilmesi ve sağaltım noktasında yapılabilecek uygulamaların değerlendirilmesi son derece önemlidir. Son dönemde ortaya çıkan eğilim de açıkçası bu yöndedir. Veteriner Hekimliği eğitimi veren Fakültelerimizde de bu anlamda bir yapılanmanın olması konusunda tartışmalar yapılmaktadır. Eğitim süreci içerisindeki meslektaşlarımızın ileriye dönük olarak hangi alanda çalışacaklarını belirlemeleri ve bu alanda daha yoğun bir bilgi birikimine sahip olmaları öncelikli hedefleri olmalıdır. Veteriner Hekimlerin uğraşı alanlarından biri de Kedi ve Köpek Hekimliğidir. Pet alanında çalışan çok sayıdaki meslektaşımız; bu alanda yoğun bir emek harcamaktadırlar. Dolayısıyla kedi ve köpek hekimliği alanında çalışan, hizmet üreten meslektaşlarımıza bu konuda kapsamlı bir eserin kazandırılması, güncel bilgilerin aktarılması son derece önemlidir. Bu düşüncelerle hazırladığımız “Kedi ve Köpek Hekimliği” adlı Kitabımızda farklı disiplinlerden olan akademisyenler ve meslektaşlarımız bilgi birikimlerini aktardılar. Söz konusu eser 23 Konudan oluşacak şekilde hazırlandı. Genel kapsamı itibariyle; kedi ve köpeklerde ilaç kullanımına ilişkin yaklaşımlar; iç hastalıkları ve sağaltım uygulamaları; kanser ve tedavisi; kedi ve köpeklerde anestezi; üreme ve reprodüksiyon bozuklukları ile tedavileri; kedi ve köpeklerde beslenme bozuklukları; meydana gelebilecek zehirlenmeler ve sağaltım uygulamaları; hastalıklara ilişkin vaka takdimleri ve reçete örnekleri; klinik tanıda son derece önemli olan biyokimyasal parametreler ve bunların pratik anlamda yorumlanmaları ayrı başlıklar halinde sunuldu. Hastalıklara ilişkin değerlendirmeler; hastalığın tanımı, klinik bulguları, tanı ve sağaltımları şeklinde yapıldı. Sağaltımda kullanılacak ilaçlar konusunda mümkün olduğunca örnek reçeteler de yine bu eser içerisinde verildi. Bununla birlikte reçete yazımında hastanın bir bütün olarak değerlendirilmesi öncelikle düşünüldüğü için; örnek reçete yazımı her hastalık için mümkün olmadı. Diğer taraftan kedi ve köpeklerde kullanılabilecek ilaçlar da bir bütün halinde tablolar şeklinde sunuldu. “Kedi ve Köpek Hekimliği” başlıklı kitabımız alanında gerçekten söz sahibi olan ve kendi konularında uzman akademisyenlerin ve meslektaşlarımızın katılımıyla hazırlandı. Yoğun bir çalışma temposu içerisinde ve titiz bir çalışmayla konular ele alındı ve yazıldı. Mümkün olduğunca güncel bilgiler, hem klinisyen meslektaşlarımıza yönelik pratik yaklaşımlarla; hem de eğitim hayatındaki öğrencilerimize yönelik olarak sunuldu. Bu noktada, katkı sağlayan tüm yazarlara gösterdikleri özverili çalışmadan dolayı içtenlikle teşekkür ediyorum. Bu Projenin gerçekleşmesini sağlayan Güneş Kitabevlerine; Sayın Murat Yılmaz’a ve çalışma arkadaşlarına da ayrıca teşekkür ediyor; Kitabın meslektaşlarımız ve Bilim camiası için faydalı olmasını temenni ediyorum. Prof.Dr. Ender YARSAN Editör iii YAZARLAR Prof. Dr. Arif ALTINTAŞ Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı - ANKARA Prof. Dr. Mehmet BAŞALAN Kırıkkale Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Hayvan Besleme ve Beslenme Hastalıkları Anabilim Dalı - KIRIKKALE Prof. Dr. Emine BAYDAN Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı - ANKARA Prof. Dr. İbrahim DEMİRKAN Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı - AFYONKARAHİSAR Prof. Dr. Bahattin KOÇ Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı - ANKARA Prof. Dr. Arif KURTDEDE Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı - ANKARA Prof. Dr. Şükrü A. KÜPLÜLÜ Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum ve Reprodüksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı - ANKARA Prof. Dr. Zülfikar Kadir SARITAŞ Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı - AFYONKARAHİSAR Prof. Dr. Rıfat VURAL Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum ve Reprodüksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı - ANKARA Prof. Dr. Ender YARSAN Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı - ANKARA Doç. Dr. Nuri ALTUĞ Mustafa Kemal Üniversitesi Veteriner Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı - HATAY Doç. Dr. Murat GÜZEL Ondokuz Mayıs Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı - SAMSUN Yrd. Doç. Dr. Mustafa YİPEL Mustafa Kemal Üniversitesi Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı – HATAY Dr. Musa KORKMAZ Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı - AFYONKARAHİSAR Dr. S. Kemal KUTLAY Küçük Hayvan Veteriner Hekimleri Derneği - İSTANBUL Ece Çağırıcı ALİM Doktora Öğrencisi, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı - ANKARA v İÇİNDEKİLER Önsöz. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . iii Yazarlar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . v Konu 1 Veteriner Hekimlikte Reçete . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1 Prof. Dr. Ender Yarsan Konu 2 Kedi ve Köpeklerde İlaç Kullanımı–Genel Yaklaşımlar . . . . . . . . . . . 9 Prof. Dr. Emine Baydan Konu 3 Kedi ve Köpeklerde Antibakteriyel İlaçlar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 43 Prof. Dr. Ender Yarsan Konu 4 Sıvı-Elektrolit, Asit-Baz Denge Bozuklukları ve Sağaltım . . . . . . . 63 Prof.Dr. Emine Baydan Konu 5 Kedi ve Köpeklerde Homeopati . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 89 Prof. Dr. Ender Yarsan, Ece Çağırıcı Alim Konu 6 Laboratuvar Bulguları ve Klinik Yönden Değerlendirilmesi. . . . . 107 Prof. Dr. Arif Altıntaş Konu 7 Kardiyovasküler Sistem Bozuklukları . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 159 Prof. Dr. Arif Kurtdede Konu 8 Solunum Sistemi Hastalıkları. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 207 Prof. Dr. Arif Kurtdede Konu 9 Sindirim Sistemi Hastalıkları . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 239 Prof. Dr. Arif Kurtdede Konu 10 Üriner Sistem Bozuklukları. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 285 Prof. Dr. Arif Kurtdede Konu 11 Endokrin Sistem Hastalıkları . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 339 Doç. Dr. Murat Güzel Konu 12 Deri Hastalıkları . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 377 Doç. Dr. Murat Güzel Konu 13 Hemopoetik Sistem Hastalıkları . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 447 Doç. Dr. Nuri Altuğ vii viii İÇİNDEKİLER Konu 14 İmmun Mediated Hastalıklar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 569 Doç. Dr. Nuri Altuğ Konu 15 Sinir Sistemi Hastalıkları. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 609 Doç. Dr. Murat Güzel Konu 16 Enfeksiyöz Hastalıklar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 637 Prof. Dr. Arif Kurtdede Konu 17 Küçük Hayvan Kliniğinde Sıklıkla Rastlanan Hastalıklarda Kullanılan Bazı Pratik Reçeteler ve Olgu Sunuları . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 689 Dr. S. Kemal Kutlay Konu 18 Kanser ve Sağaltım Uygulamaları . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 697 Prof. Dr. İbrahim Demirkan, Dr. Musa Korkmaz Konu 19 Reprodüksiyon Hastalıkları ve Sağaltım. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 731 Prof. Dr. Rıfat Vural, Prof. Dr. Şükrü A. Küplülü Konu 20 Kedi ve Köpeklerde Anestezi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 777 Prof. Dr. Bahattin Koç, Prof. Dr. Zülfikar Kadir Sarıtaş Konu 21 Beslenme Hastalıkları . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 817 Prof. Dr. Mehmet Başalan Konu 22 Zehirlenmeler ve Sağaltım Uygulamaları . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 827 Yrd. Doç. Dr. Mustafa Yipel Konu 23 Kedi ve Köpeklerde Kullanılan Veteriner İlaçları. . . . . . . . . . . . . . 875 Prof. Dr. Ender Yarsan Dizin . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 899 1 VETERİNER HEKİMLİKTE REÇETE Prof. Dr. Ender YARSAN R eçete, hekimler (veteriner, tıp ve diş hekimleri) tarafından hastasına kullanmasını tavsiye ettiği ilaçlar için, eczacıya yazdığı imzalı bir teknik yazıdır. Bir başka ifadeyle reçete; hekimin imzasını taşıyan ve hekimin profesyonelliğinin, seçkinliğinin, uyguladığı bir sanatın yansıması olan ve alelade bir kağıt parçasına indirgenmeyecek değerde ve önemde; hukuksal anlamda geçerliliği olan resmi bir belgedir. Reçete, hekimin ismi, diploma numarası, adresi, yazıldığı yer ve tarihi kapsayan resmi belgedir. Hekim reçetesinde, ilacın hazırlanması bakımından eczacıya ve kullanılması yönünden de hastaya bilgi ve emir(ler) verir; ayrıca hastanın ilacı ne şekilde kullanacağı da belirtilir. Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü Reçete Talimatındaki ise şu şekilde bir tanım yapılmaktadır; “Veteriner hekim tarafından, veteriner tıbbi ürün satış yetkisine sahip eczacı ya da bir veteriner hekime hitaben yazılan, hekimin kimlik ve adres bilgileri ile diploma numarasını, hayvana ait kimlik ve adres bilgilerini, kullanılması tavsiye edilen ürün veya terkipler ile uygulamalar hakkındaki bilgileri içeren tarihli ve imzalı belgedir.” Veteriner Hekimlikte kullanılan ilaçlar; hayvan sağlığı ve yetiştiriciliğinde farklı amaçlarla uygulama alanı bulurlar. Bunlar; hastalıkların sağaltımı ve önlenmesi, davranışların değiştirilmesi, gelişmenin hızlandırılması, verimin artırılması, gıda kalitesinin iyileştirilmesidir. Klinikte ilaç kullanan veya reçeteyi düzenleyen veteriner hekimlerin iki önemli sorumluluğu vardır; Etkin Tedavi ve Gıda Güvenliği. Bu durum esasta veteriner ilaçlarının kullanımında iyi pratikler veya tam karşılığı olarak veteriner ilaçlarının bilinçli ve güvenli kullanımı diye bilinir. Son durum esasta ilaç reçetesinin yazılması, ilacın uygulanması, dağıtım ve kontrolü ile ilgili düzenlemelerin en önemli kısmını oluşturur. Burada hekim birçok durumu gözetmek zorundadır. Veteriner hekim kontrolsüz ve sınırsız ilaç kullanmaktan kaçınmalıdır; bu durum ilaç israfı yanında, besin maddeleri ve çevrenin kirlenmesine, bakteri, protozoa, böcek, iç ve dış parazitler gibi zararlılar arasında ilaca dirençli suşların ortaya çıkmasına yol açacaktır. Reçetenin düzenlenmesi yanında (ilaç ve formülasyon olarak), ilacın yeterli dozda, doz aralığında ve süreyle uygun bir yolla verilmesi için özel dikkat sarf edilmelidir. Veteriner hekim ve hayvan yetiştiricileri, kullanılan miktar, uygulama yolu, kullanılan hayvan, sağaltım suresi, alınan cevap, ilaç kullanılırken hayvanlarda karşılaşılan istenmeyen etkileri de kapsayacak şekilde, kullandıkları ilaçların kayıtlarını tutmalı ve istendiğinde yetkililerin denetimine sunulmalıdır. Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu (11/06/2010 tarih, 5996 sayı) kapsamında veteriner sağlık ürünleriyle ilgili tanımlamalar yer almaktadır. Buna göre; Veteriner sağlık ürünleri: Veteriner tıbbî ürünleri ve tıbbî olmayan veteriner ürünleridir. 1 2 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Tıbbî olmayan veteriner sağlık ürünleri: Hayvana uygulanmak ya da hayvan için kullanılmak amacıyla tüm üretim aşamalarından geçerek kullanıma hazır hâle getirilmiş ilaç niteliğinde olmayan ürünleri tanımlar. Veteriner tıbbî ürünleri: Hayvana uygulanmak ya da hayvan için kullanılmak amacıyla tüm üretim aşamalarından geçerek kullanıma hazır hâle getirilmiş etkin madde ihtiva eden ürünleri ve veteriner biyolojik ürünleridir. Veteriner ilaçlarının kullanımıyla ilgili yetki ve sorumluluk veteriner hekime verilmiştir. Veteriner Tıbbi Ürünler Hakkında Yönetmelik 24/12/2011 tarih ve 28152 sayılı Resmî Gazetede ve Veteriner Tıbbi Ürünler Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ise 11.01.2013 tarih ve 28525 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yönetmelikle veteriner tıbbi ürünlerin üretimi, ithalatı, ihracatı, kullanımı, ambalajlanması, etiketlenmesi, tanıtımı, nakliyesi, depolanması, reçeteli ya da reçetesiz satışı, izin verilmesi, kontrolü ve teminine ilişkin esaslar belirlenmiştir. Bu yönetmeliğin 47 inci maddesinde perakende satış yeri kayıtları, 48 inci maddesinde reçete ile ilgili esaslar belirlenmiştir. Bu maddeye göre; 1. 2. 3. 4. 5. 6. Herhangi bir ürünü veya terkibi hayvana uygulayan ya da uygulanmasını tavsiye eden veteriner hekim, gerektiğinde söz konusu durumu belgelemek üzere reçete düzenlemeli, hayvanla ilgili kişiye vermeli ve gerektiğinde kaydetmelidir. Veteriner hekim reçetesinde asgari olarak tarih, veteriner hekime ait kimlik bilgileri (adı-soyadı, imzası, adresi, diploma numarası), hayvana ait kimlik bilgileri, reçete edilen ürün veya terkip hakkında bilgiler (isim, gücü ve farmasötik şekli, kullanım şekli, ticari ambalaj şekli, uygulama yolu ve dozu ile tedavi süresi) yer almalıdır. Bakanlık herhangi bir durum, işletme, ürün sınıfı ya da hayvan grubu için reçete bilgilerinde ve kullanımında özel düzenlemeler yapabilir, bunların kullanılmasını zorunlu kılabilir veya reçeteleri sınıflandırabilir. Ürünlerin reçeteye tabilik durumu Bakanlıkça belirlenerek Bakanlık internet sayfasında yayınlanır. Veteriner hekim uygun izinli bir ürün bulunmaması durumunda, veteriner biyolojik ürünler dışındaki izinli ürünleri mesleki bilgisine dayanarak etiket dışı olarak kullanabilir veya kullanılmasını tavsiye edebilir. Bu durumda veteriner hekim etiket dışı uygulamanın muhtemel her türlü etkisi hakkında yetiştiriciye gerekli bilgiyi vermek, kayıtlarında ve reçetede bu durumu belirtmek zorundadır. Etiket dışı kullanım durumunda, kullanılan ürün için ilgili hayvan türlerine göre bir kalıntı arınma süresi belirlenmemişse Bakanlık asgari bir süre ve/veya kurallar tavsiye edebilir. Etiket dışı kullanımda sorumluluk uygulayana ve uygulatana aittir. Psikotropik ve narkotik ürünlerin yazıldığı reçeteye başka herhangi bir ürün yazılamaz. Reçeteler en az üç nüsha olarak düzenlenir. Bir nüsha, düzenleyen veteriner hekim tarafından muhafaza edilir. Diğer iki nüsha ise aslı veteriner tıbbi ürün satış yerine verilmek üzere hayvan sahibine verilir. Reçete edilen ürünün veteriner ilaçlı premiks olması halinde reçete dört nüsha düzenlenir ve dördüncü nüsha ilaçlı yemi hazırlayacak tesiste muhafaza edilir. Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü 2013/10 sayılı genelge ile kullanılacak bu reçetelerde yer alması gerekli bilgileri, reçetelerin basılması, kayıt altına alınması ve saklanması ile ilgili kuralları belirlemiştir. Reçeteler, reçeteyi düzenleyecek veteriner hekimin görevli olduğu yere bağlı olarak A ve B sınıfı olarak iki gruba ayrılır; A seri numarası ile numaralandırılmış reçeteler Bakanlık bünyesinde, yerel idareler, veteriner fakültesi klinikleri veya diğer kamu kurumlarında görevli veteriner hekimlerin düzenledikleri reçetelerdir. B seri numarası ile numaralandırılmış reçeteler mesleği- 2 KEDİ VE KÖPEKLERDE İLAÇ KULLANIMI–GENEL YAKLAŞIMLAR Prof. Dr. Emine BAYDAN B u güne kadar yapılan araştırmalar, insan ve hayvan türleri arasında ilaçların farmakokinetikleri ve farmakodinamikleri yönünden bazı farklılıkların bulunduğunu ortaya koymuştur. Veteriner Hekimlikte genetik çalışmalar az olmasına rağmen, mevcut bilgiler hayvan türleri ve hatta aynı türün ırkları arasında bile ilaçların etkisinde ve metabolizmasında farklılık olduğunu göstermektedir. Irklar arasındaki genetik varyasyonlar da ilaçların etkisi ve toksisinde değişikliklere neden olabilir. Örneğin Greyhound köpek ırkında vücut yağ oranı diğer türlerden daha az olduğundan, bu türlerde lipofilik ilaçların dağılım hacminin daha düşük olması, serum yoğunluklarının daha fazla olması ve lipofilik ilaçlara duyarlılığın da fazla olması beklenir. Çoğu ilaç için farklı türlere ve ırklara göre farmakokinetik değerler tespit edilmiştir. Bu nedenle, pek çok kez bir türün verilerinden hareketle, diğer türler için fizyolojik temelli farmakokinetik modelleme ile öngörüde bulunulabilir. Kimi zaman veteriner hekimler, insan ilaç ve dozlarından hareketle kedi ve köpeklere doz kestirmesi yapmayı düşünür. Ancak, bu oldukça risklidir. İdeal olan, her tür ve ilaç için farmakokinetik araştırmalarla etkili ve güvenli dozun belirlenmesidir. Türe özel uygulamalarda bile ilaca bağlı istenmeyen etkiler ve hatta ölümler görülebilir. FDA tarafından 1987-2005 yılları arasında yapılan değerlendirmede köpek ve kedilerde ivermektin, milbemisin, moksidektin, lufenuron, selamektin, melarsomin, pirantel, amitraz, amoksisilin, enrofloksasin, medetomidin, atipemazol, ketamin, tiletaminzolezepam, isofluran, karprofen (köpeklerde belirtilen periyotta en fazla ilaca bağlı ölüm sebebi), derakoksib, etodolak ve meloksikama yönelik istenmeyen reaksiyonlar ve ölümler kaydedilmiştir. 2.1. KEDİ VE KÖPEKLERDE İLAÇ UYGULAMASI Kedi ve köpeklere ilaçlar ağızdan, besinle, enjeksiyonla veya bazı durumlarda sağlam deri ve muköz membranlara uygulama şeklinde verilebilir. İlaç uygulamadan önce, doğru doz ayarlaması yapılabilmesi için kedi ve köpeklerin muhakkak tartılması gerekir. Köpek ve kedilere ilaç yazarken hayvan sahibinin rızası (uyuncu) da göz önüne alınmalıdır. Enjeksiyon için en yaygın kullanılan yollar damar içi (iv), kas içi (im) ve deri altı (sc)’dır. Parenteral diğer uygulama yolları, kalp içi (intrakardiak), periton içi (intraperitoneal), intraplöral, epidural, eklem içi (intraartiküler) ve kemik içi (intraosseal) yollardır. Köpeklerde kas içi enjeksiyon hacmi, kasın yoğunluğuna bağlı olarak değişir. Büyük yavrularda enjeksiyon hacmi toplam 4-5 ml’yi, küçüklerde 2-3 ml’yi geçerse ağrıya neden olabilir. Kedilerde ise aynı yere tek seferde 1.5-2 ml’den fazla ilaç uygulanırsa ağrıya neden olabilir. Eğer enjeksiyonlar büyük hacimleri gerektiriyorsa, birden fazla yere yapılmalıdır. Fazla miktarların verilmesinde deri altı enjeksiyon daha uygun olabilir. Ancak, uygulanacak hacim büyük köpeklerde 25-30 ml, küçük köpeklerde ise 15-20 ml’den fazla ise birden fazla yere uygulama yapılma- 9 10 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ lıdır. Bilinci açık kedilerde tek sc enjeksiyon 15-20 ml’den fazla olmamalıdır; daha fazla miktarda ilaç verilmesi gerekiyorsa birden fazla yerden ilaç uygulanmalıdır. Özellikle kronik hastalıklarda olduğu gibi uzun süre ilaç kullanımlarında petlerde ağız yolu daha çok tercih edilir. Ağızdan alınacak ilaçlar açısından, tatlara hassasiyet bakımından kedi ve köpekler arasında fark vardır. Köpekler tuza daha duyarsızken, kediler ise şekere daha duyarsızdır. Kediler balık yemeyi tercih ederken, köpekler sığır, domuz, kuzu, at, tavuk eti ve karaciğeri tercih eder. Bunların bilinmesi kedi ve köpekler için oral ilaçların hazırlanmasında veya uygulanmasında tatlandırıcı veya verilmeyi kolaylaştırıcı olarak bu maddelerin kullanılmalarını sağlar. Köpek ve kediler tek mideli hayvanlardır. Büyük ırk köpeklerde (yaklaşık 60 kg’lık) mide-bağırsak sistemi vücut ağırlığının %2.8’ini, küçük ırklarda ise (yaklaşık 5 kg’lık) %7’sini oluşturur. Ağızdan uygulanan ilaçların başlıca emilim yeri ince bağırsaklardır. Irklara göre ilaçların emilimini mide-bağırsak sisteminin boşalma zamanı değiştirebileceği gibi, petlerin beslenme (konserve diyet vb) alışkanlıkları da değiştirir. Mide pH’sı ilaçların emilmesinde önemlidir. Köpek ve kedilerde boş mide pH’sı 5-6 iken beslenme halinde 1-2’dir. Omeprazol gibi proton pompası inhibitörlerinin etkin olabilmesi için asidik pH gerekir. Benzer şekilde yeni geliştirilen uzun etkili analjezik ilaçlardan koksib, mavokoksib ya da antifungal ilaçlardan ketokonazol gibi ilaçların da besinle verilmesi gerekir. Ancak, antibiyotiklerde olduğu gibi çoğu kez mide içeriği ilacın biyoyaralanımını azaltır. 2.2. KEDİ VE KÖPEKLERDE TÜRE ÖZEL İLAÇ DUYARLILIĞI 2.2.1. Antibakteriyel İlaçlar Penisilin G sodyum ve potasyumun yüksek dozları küçük hayvanlarda elektrolit denge bozukluğu, böbrek yetmezliği, konjestif kalp yetmezliğine yol açabilir. Köpeklerde fonksiyonel N-asetil transferaz 1 ve 2 (NAT1 ve NAT2) etkinliği yetersizdir. Bu etkinlik sulfonamidler gibi aromatik aminlerin atılması için gerekir. Kedilerde sadece NAT1 bulunur. Köpeklerde NAT’ların bulunmaması sulfonamidlerin genel atılım oranında bir azalmaya neden olmaz. Çünkü alternatif metabolik yolaklar durumu kompanse eder. Hatta köpeklerde Faz II asetilasyonun olmaması insanlara ve diğer türlere göre bir avantaj oluşturur. Zira asetilasyonla amino grubundan asetillenen sulfonamid metabolitleri ana bileşiğe göre suda daha az çözündüğünden böbrek tubullerinde birikerek hasara sebep olabilir. Petlerin asidik idrarı sulfonamidlerin geri emiliminin artmasına ve dolayısıyla yarı-ömrünün uzamasına neden olabilir. Köpek ırkları arasında sulfonamidlerin (özellikle güçlendirilmiş) immun aracılı artropatik etkisine hassasiyet bakımından farklılıklar vardır. İlaca bağlı poliartritis, sulfonamidlerin hidroksilamin metabolitlerini detoksifiye etme yeteneklerinin sınırlı olmasından dolayı özellikle Dobermanlarda kaydedilmiştir. Ayrıca, Labrador Retriever, Golden Retriever, Great Dane, Dalmaçya gibi köpek ırklarında da artropati kaydedilmiştir. Sulfonamidler, sulfasalazin, meselazin ve olsalazin sistemik olarak kullanıldıklarında petlerde keratokonjuktivitis sicca’ya neden olabilir. Meselazinin bu riski sulfazalazine göre daha azdır. Köpek ve kedilerde neomisin özellikle işitme (ototoksik) ve böbrek; streptomisin ve dihidrostreptomisin ototoksik; gentamisin ototoksik ve nefrotoksik etkilidir. İlaçlara bağlı kronik böbrek hastalıkları özellikle uzun süreli ve yüksek doz uygulamalarında daha çok görülür. Uygun doz programı uygulandığı takdirde olay genellikle geri dönüşümlüdür. Aminoglikozidlerin hızlı iv uygulanmaları kas içi sinaptik disfonksiyon ve paraliz ile sonuçlanabilir. Aminoglikozidlerin enfluran ve eter ile beraber kullanılmaları bu türlerde nöromüsküler blokajı artırır. 3 KEDİ VE KÖPEKLERDE ANTİBAKTERİYEL İLAÇLAR Prof. Dr. Ender YARSAN K edi ve köpeklerde antibakteriyel tedavinin amacı; enfeksiyon etkenlerinin konakçıya zarar vermeyecek şekilde uzaklaştırılmasıdır. Enfeksiyonların kontrolü ve önlenmesinde konakçının doğal savunma mekanizmaları birincil derecede önem arz eder. Bu mekanizmalar; solunum sistemindeki mukosiliyer faaliyetler; ürinasyonun uzaklaştırıcı etkileri; mide bağırsak sistemindeki normal florasıdır. Bütün bu mekanizmalar enfeksiyondan ya da tedavi uygulamalarından etkilenebilecek niteliktedir. Mikrobiyal bir invazyon meydana geldiğinde konakçıda bulunan çeşitli savunma mekanizmaları da harekete geçer. Bunlar; yangısal cevap; hücre göçü ve fagositoz; komplement sistemi ve antikor üretimidir. Veteriner kliniklerinde dirençli bakterilerden kaynaklanacak şekilde ortaya çıkan nasocomial enfeksiyonlar da son derece önemlidir. Bu enfeksiyonlara neden olan bakterilerin başlıcaları; Klebsiella, Escherichia, Proteus ve Pseudomonas türleridir. Nasocomial enfeksiyonlara neden olan predispose faktörler ise; yaş (genç ya da yaşlı olma durumu), hastalığın şiddeti, hospitalizasyon süresi, invasiv destek sistemlerinin kullanılması, cerrahi implantlar, bağışıklık sisteminin yetersizliği ve daha önceki antibiyotik kullanımı şeklinde ifade edilebilir. 3.1. ANTİBAKTERİYEL İLAÇLARIN UYGULAMA YOLLARI Antibiyotik kullanımında eğer sistemik bir etkinlik isteniyorsa genellikle parenetral uygulama tercih edilir. İlaç uygulama yolu üzerinde etkili diğer faktörler ise; hastalığın çeşidi; tedavi süresi, hastanın vücut sıcaklığı ve hasta sahibi gibi faktörlerdir. Göz, kulak, bazı deri ve bağırsak enfeksiyonlarında yerel uygulama öncelikle tercih edilir. Bu şekildeki uygulamada yüksek ilaç yoğunluklarına ulaşılabilir; ayrıca sistemik olarak zehirli olan bazı ilaçlar (basitrasin, neomisin, polimiksin) bu yolla verilebilir. Birçok enfeksiyonun tedavisinde ve ev ortamında ilaç uygulanması gerektiği durumlarda ağız yoluyla ilaç kullanılması tavsiye edilir. Hasta sahipleri bu uygulamada ilacı besin içerisinde kolayca verebilir; ancak bu noktada ilaç ile besin maddesi arasındaki etkileşim de önemlidir. Eğer herhangi bir şüphe varsa ilaç verilmesi hayvan aç iken (ilaç uygulamadan 1-2 saat önce ve sonra besin verilmez) gerçekleştirilir. Parenteral ilaç uygulaması rutin ilaç kullanımında pratik değildir; ancak kusan; sinirli, huysuz ve bilinci yerinde olmayan hastalarda; ağız, özefagus ve farenks’te ağrı olan yada fonksiyon yetersizliği olan hastalara tavsiye edilebilecek bir uygulama seçeneğidir. Kas içi ya da deri altı uygulama eşit derecede etki süresi ve gücü gösterir. Damar içi uygulama ise kısa sürede maksimum ilaç yoğunluğunun ve hızlı ilaç etkisinin istendiği durumlarda tercih edilir. 43 44 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Tablo 3.1. Köpeklerde ağız yoluyla uygulanacak ilaçlar ile besin maddesi ilişkisi. Uygulama seçeneği İlaç Aç karnına verilmesi uygun olanlar İlaç emilimi içerikten etkilenebilir, Aç karnına terimi; ilaç uygulamadan 1-2 saat önce ya da sonra besin verilmemesini ifade eder Azitromisin, Sefradin, Eritromisin, Florokinolonların çoğu, Linkomisin, Penisilinlerin çoğu, Rifampisin, Sülfonamidlerin çoğu, Tetrasiklinlerin çoğu Besinle birlikte verilmesi uygun olanlar İlacın biyoyararlanımı artabilir, Mide bağırsak hareketliliği içerik tarafından azaltılır Sefodroksil, Kloramfenikol palmitat (kedi), Doksisiklin, İbafloksin, Metronidazol, Nitrofurantoin Sınırlama gerektirmeyenler Sefaleksin, Kloramfenikol tablet ve kapsülleri, Kloramfenikol palmitat (köpek), Klaritromisin, Klindamisin, Hetasilin, Spiramisin 3.2. ANTİBAKTERİYEL İLAÇLARIN OLUMSUZ ETKİLERİ Konakçıya yönelik doğrudan etkiler (aminoglikozidler ve peptidler), Diğer ilaçlarla toksik etkileşmeler, Konakçının normal koruyucu florası ile etkileşim (örneğin zorunlu anaeroblar baskılanabilir), Direnç gelişimi, Enjeksiyon yerinde doku nekrozu (tetrasiklinler), Konakçının immun yada savunma sistemlerinin etkilenmesi (kloramfenikol), Fagositoz yeteneğinin baskılanması, nötrofillerin etkilenmesi (tetrasiklinler), Fagositozisin baskılanması (aminoglikozidler), Aşırı duyarlılık reaksiyonları (penisilin, sülfonamidler), Karaciğerdeki mikrozomal enzim etkinliğinin baskılanması ya da uyarılması (kloramfenikol), Kalıntı sorunu 3.3. KEDİ VE KÖPEKLERDE KULLANILABİLECEK ANTİBAKTERİYEL İLAÇLAR Penisilin ve/veya dihidrostreptomisin köpeklerde duyarlı bakterilerin yol açtığı solunum, sindirim ve ürogenital sistem enfeksiyonları, meningitis, yara, apse, ayak gibi deri ve yumuşak doku enfeksiyonları ve ayrıca viral enfeksiyonlarda oluşan sekonder bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılır. Penisilin-streptomisin kombinasyonu sinerjik bir etki gösterir. Sulfadimidin ve trimetoprim kedi ve köpeklerde duyarlı bakterilerin meydana getirdiği: solunum sistemi enfeksiyonları (bronşitis, pnömoni, laringitis, faringitis, tonsillitis, sekonder solunum sistemi enfeksiyonları), sindirim sistemi enfeksiyonları (gastroenteritis), ürogenital sistem enfeksiyonları (metritislerde lokal tedaviye ek olarak, nefritis, sistitis, vajinitis ve diğer ürogenital bakteriyel enfeksiyonlar) ile du- 4 SIVI-ELEKTROLİT, ASİT-BAZ DENGE BOZUKLUKLARI VE SAĞALTIM Prof. Dr. Emine BAYDAN H ayvanlarda görülen hastalıkların çoğu, dehidrasyonda olduğu gibi asit-baz dengesi ve elektrolit bozukluklarıyla karakterizedir. Çoğu kez parenteral veya oral sıvı uygulaması ve elektrolitlerin yerine konması ile tedaviye destek olunur. Erişkin bir hayvanda vücut ağırlığının %55-60’ı, erişkin olmayanda %70-75’i ve obezlerde ise %50’si sudur. İntrasellüler sıvı vucut ağırlığının %40’ını oluşturur. Ekstrasellüler sıvı; plazma sıvısı (vücut ağırlığının %5’i), intersitisyel sıvı (vücut ağırlığının %14’ü) ve transsellüler sıvıdan (vücut ağırlığının %1-6’sı) oluşur. İntertisyel sıvı büyük ve küçük kompartmanlar arasında yastık olarak görev yapar. İntrasellüler ve ekstrasellüler sıvı içeriği birbirinden kısmen de olsa farklılık gösterir (Tablo 4.1). Na+, ekstrasellüler sıvının, K+ ise intrasellüler sıvının temel katyonudur. Temel anyonlar (-) ise ekstrasellüler sıvıda Cl- ve HCO3-, intrasellüler sıvıda PO4 ve proteinlerdir. Katyonlardaki farklılıklar, hücreler tarafından sodyumun aktif olarak dışarı çıkarılmasına neden olur. Membranlarda sodyumun giriş ve çıkışı, sodyum pompası ile düzenlenir. Bu işlem metabolik enerjiye gereksinim gösterir. Normalde plazmanın genel kompozisyonu (mEq/L); köpek ve kediler için sırasıyla sodyum 142-152, 146-156, potasyum 3.9-5.1, 3.7-6.1, klor 110-124, 115-130, bikarbonat 17-24, 17-24, ve isotonisitesi ise yaklaşık 300 mmol/L’dir. Vücut kompartıman sıvıları elektrolitleri kapsar. Bu bölümlerdeki elektrolitlerin dağılımı ve yoğunluğu birbirinden farklıdır. Bütün sıvı kompartımanları birbirlerinden yarı geçirgen bir membranla ayrılmıştır. Su bu zarlardan serbestçe geçerken partiküllerin geçişi sınırlıdır. Geçişte sudaki partiküllerin sayısı ve elektriksel farklılıklar, maddenin kimyasal yapısı ve değerliliği önem taşır. Böbrekler sodyum ve su dengesini düzenleyerek vücut suyunun osmolaritesi ve hacmini dar bir aralık içinde korur. Renin-anjiyotensin-aldosteron sistemi, hipofizdeki antidiüretik hormon ile böbrekler, ekstrasellüler sıvı sodyum düzeylerini ve tonisiteyi koruyarak kan basıncını dengede tutumaya yardımcı olur. Dehidrasyon su ve elektrolit kaybıyla ortaya çıkan bir durumdur. Pek çok dehidrasyon olayında ekstrasellüler sıvı ve dolayısıyla en önemli katyonu olan sodyumun kaybı söz konusudur. Fazla sıvı kaybında sadece hacim değişikliği olmaz; aynı zamanda ektrasellüler sıvı kompozisyonu da değişir. Bu nedenle, replesament (yerine koyma) tedavisi yapılması gerekir. Hayvan vücuduna aldığından daha fazla su kaybettiği zaman, dolaşım sıvısı da tükenmeye başlar. Sonuçta hidrostatik basınç Tablo 4.1. İntrasellüler ve ekstraselller sıvı içeriği. Katyonlar + Anyonlar Ekstrasellüler sıvı Na Cl-, HCO3- İntrasellüler sıvı K+ PO4, Protein 63 64 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ azalır ve kolloid ozmotik basınç (plazma proteinleri) artar. Bu tükenme, hızla ektrasellüler sıvıdan plazmaya sıvının hareketi ile kompanse edilmeye çalışılır. Genç hayvanların vücut yüzey alanları (erişkinlerden daha geniş) ve dolayısıyla vücut sıvı rezervi, erişkinlere göre oldukça farklı olduğundan dehidrasyona da daha fazla duyarlılık gösterirler. 4.1. VÜCUT KOMPARTIMANLARINDA SUYUN YER DEĞİŞTİRMESİ Selektif sıvı dağılımı için, membran yapısının da buna uygun nitelikte olması gerekir. Plazma ve ekstrasellüler sıvı arasında bu membran kapillar duvardır. Bu duvar suya, elektrolitlere ve küçük moleküllere geçirgendir. Fakat plazma proteinlerine geçirgen değildir. Bu proteinler ozmotik bir basınca sahiptir. Damar içi kolloid osmotik basıncın ana kaynağı albumindir. Kompartımanlar arasında ozmotik basınç farkı, çözeltideki geçirgen olmayan partiküllerin sayısıyla belirlenir. Su, membrandan osmosis ile konsantrasyonun düşük olduğu kısımdan, daha yüksek olan kısma geçer. Normalde, intravasküler ve intersitisyel kompartmanlar arasında sıvı geçişi, Starling’in kapillar hemodinamikler yasası, membran por hacmi, osmotik basınç, hidrostatik basınç ve kolloid osmotik basınç farkına bağlı olarak gerçekleşir. Damar içinden sıvının dışarı hareketi üç durumda meydana gelebilir; 1. Damar içi (iv) hidrostatik basıncın kolloid onkotik basınçtan daha büyük olması halinde (hipertansiyon, kalp yetmezliği, anafilaksi, iv sıvı yüklemesi), 2. Kapiller permeabilite arttığında (sistemik inflamasyon, vaskulitis, sepsis, immun aracılı hastalıklar, aşırı vazodilatasyon, travma), 3. İv kolloid onkotik basınç düştüğünde (hipoalbüminemi, daha önceki kanama, protein kayıplı enteropatiler, glomerülopatiler, karaciğer yetmezliğinde son safha). Plazma proteinlerinin kaybı veya hidrostatik basıncın artması, sıvı elektrolitlerin kapillar dışına ve ekstrasellüler sıvıya geçişinde artışa neden olur. Benzer şekilde venöz tıkanıklık veya şokta, sıvı ve elektrolitlerin aynı yoldan pasajı söz konusu olur. Böyle durumlarda, plazma proteinlerinin ozmotik basıncı azaldığı için, kan hacmini artırmada parenteral elektrolit infüzyonlarının değeri yoktur. Bunlar sadece ekstrasellüler sıvı içine geçer. 4.1.1. Eşdeğer Ağırlık (Equivalent weight), Osmolarite, Osmolalite ve Tonisite Vücut sıvılarındaki elektrolit yoğunluğu, vücut ağırlılığına göre miliekivalan olarak ifade edilir. Çözeltideki bu partiküller bir ozmotik basınca sahiptir ve ozmotik basıncın birimi miliosmol ile ifade edilmektedir. Eşdeğer ağırlık (Equivalent weight), bir element veya bileşiğin, dolaylı veya dolaysız olarak, 1.008 gram hidrojenle veya 8.00 gram oksijenle (ya da herhangi bir element veya bileşiğin eşdeğer gramıyla) birleşen ya da yer değiştirebilen ağırlıkça miktarıdır. Örneğin hidrojen florürde 19 kısım flor bir kısım hidrojenle birleştiğinden, florun eşdeğer ağırlığı 19’dur. Suda 16 kısım oksijen ve iki kısım hidrojen birleşmiştir ve oksijenin ekivalent ağırlığı (tartısı) 8’dir. Bütün elementlerde atom ağırlığı, eşdeğer ağırlıkla değerliğin çarpımına eşittir. Değerlik, bir elementin 1 hidrojen atomu ile birleşen veya yer değiştiren atom sayısıdır. Bir elementin birçok değerliği, hâliyle birden fazla eşdeğer tartısı olabilir. Tek değerli iyonların olması halinde 1mM=1mEq’dır. Elektrolit konsantrasyonlarının çoğu mEq/L olarak ifade edilir. 5 KEDİ VE KÖPEKLERDE HOMEOPATİ Prof. Dr. Ender YARSAN, Ece ÇAĞIRICI ALİM H omeopati terim olarak Yunanca iki kelimenin birleşmesinden türetilmiştir; Homeo–aynı ve pathos–hastalık/ızdırap çekme anlamına gelir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan istatistiki değerlendirmede, dünyada sağaltım yönünden yapılan uygulamalar içerisinde homeopatik uygulamalar; geleneksel Çin ve Hint uygulamalarının ardından ikinci sırada yer almış ve daha sonrasında da bitkisel tedavi yöntemleri üçüncü sırada değerlendirilmiştir. Homeopati kavramı ilk kez 1796 yılında ortaya atılmasına rağmen daha öncesinde de bu kavrama ilişkin uygulamaların olduğu bilinmektedir. M.Ö. 400’lü yıllarda, tıbbın babası olarak kabul edilen Hippocrates benzerler benzerleriyle tedavi edilir şeklindeki uygulamalardan söz etmiştir. Aynı kavram doğrultusundaki uygulamalar 16. yy.’ın en önemli simyagerlerinden kabul edilen Paracelsus tarafından da devam ettirilmiştir. Bu araştırıcı özellikle Belladon alkaloidlerinin zehirliliği ve çok düşük miktarda verilmesi durumunda ise tedavisel etkileri üzerinde durmuştur. Daha sonraki dönemde 16. ve 19. yy.’lar arasında tıp alanında ilerlemeler kaydedilmiş ve önemli bitkiler adlandırılarak kitaplar halinde toplanmıştır; The Herbal of General Historie of Plants (John Gerard, 15451612); The Pharmacopoeia of Herbal Medicine (Nicholas Culpeper, 1619-1654) bunların en bilinenleridir. Bilimsel anlamda homeopatinin kurucusu ise Dr. Samuel Frederich Chiristian Hahnemann’dır. Bu araştırıcı homeopatik madde hazırlanmasında kendine özgü seyreltme metotları geliştirmiştir. Hahnemann’ dan sonra da homeopati ile ilgili çalışmalar yoğun şekilde sürdürülmüştür. Bunlar içine James Tayler Kent geçen yüzyılda modern homeopatinin kurucusu olarak kabul edilen Amerikalı bir araştırıcıdır. Bu araştırıcının homeopati ile ilgili en önemli çalışması Homeopatik Materia Medica kitabının oluşturulmasıdır; ki bu alanda yazılmış ilk kitap olarak kabul edilir. Bugün için de homeopatik maddeler insan ve hayvanlarda yardımcı ve tamamlayıcı uygulamalar şeklinde yaygın kullanılmaktadır. Uygulama yetkisi yönünden ülkeler arasında farklılıklar söz konusudur. Bazı ülkelerde uygulama sadece veteriner hekimler tarafından yapılırken, diğerlerinde veteriner hekimler yanında hayvan sahipleri, bakıcıları ya da bu alanda uzmanlaşmış kişilerce de yapılmaktadır. Homeopati; bitkiler, ağaç kabukları, tohumlar, meyveler, çiçekler, mineraller gibi doğal maddelerin mikro dozlarda kullanıldığı bir tıp sistemidir. Bugün, homeopatinin tedavi edici pek çok sayıdaki formu, tüm dünyada kedi-köpekler için yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu alternatif tedavi yöntemi, travma ve akut yaralanmalarda bir çeşit terapi olarak kullanılabilmektedir. Örneğin; burkulmalarda, şok vakalarında ve böcek ısırmalarında gibi. Bazı durumlarda, uygun homeopatik tedavi oluşabilecek şişkinlik ve ağrıyı minimize edebilir-önleyebilir veya iyileşme sürecini kısaltabilir. Homeopati aynı zamanda, akut-kronik ishal, kronik diş eti iltihabı, akut-kronik solunum yolu enfeksiyonları gibi pek çok yangısal vakaya cevap verici geleneksel bir tedavi yöntemidir. Enfeksiyon ve allerji içeren akut-kronik deri enfeksiyonları ve uygun kullanılırsa immun sistem aracılı bozuklukların tedavisinde homeopati iyi bir alternatiftir. 89 90 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ 5.1. HOMEOPATİK İLAÇLAR Homeopatik ilaçların ana maddeleri, en saf haliyle doğadan elde edilir; 1. Bitkiler; (çiçekler, yapraklar, sebze ve meyveler, kökler, kabuklar, tohumlar vb) örneğin Chamomilla (papatya), Ledum (biberiye, kuşdili), Allium sativa (sarımsak), Belladonna (güzel avrat otunun meyvesi) vb. 2. Hayvansal maddeler ve bazı hayvanların salgıları; örneğin Sepia, (sübye, mürekkep balığı), Apis (bal arısı), Lachesis (yılan zehiri) vb. 3. Hastalıklı dokular, mikroorganizmalar vb.; örneğin Carcinosinum, Medorrhinum, Tuberculinum vb. 4. Kimyasal elementler, mineraller ve bileşimleri; örneğin Silicea (kuvars), Ferrum (demir), Sulphur (kükürt), Calcarea (kalsiyum) vb. Homeopatik ilaçların en yaygın kullanılan formu “globül” dür. “Globulus” ya da “globul” Latince bir sözcük olup “topçuk, kürecik” anlamına gelir. Taşıyıcı olarak kullanılan laktoz veya sakaroz globüllerine, belirli bir potens aktarılarak hazırlanır. Ortalama bir toz şeker tanesi büyüklüğündeki “tek” globül, ihtiyaca göre, dilaltına konularak veya su ile solüsyon haline getirilerek kullanılır. Günümüzde sıklıkla, homeopatik ilaçların allopatik yaklaşımla imal edildiğine ve kullanıldığı söz konusu olmaktadır. Örneğin dozu en az 10 globule eşit olan tabletler, kapsüller, kremler, merhemler, spreyler, enjekte edilebilen flakonlar, ampuller, göz damlaları, sürülebilen losyonlar hazırlanmaktadır. Birçoğunun içinde birden fazla homeopatik ilaç etken maddesi bulunmaktadır. Homeopatlar böyle ilaçlara ihtiyatla yaklaşırlar. Çünkü tedavinin temeli, en küçük doz ve her defasında tek ilaç (unitas remedii) kullanmaktır. Homeopatik tedavinin uygulanmasını ve nasıl çalıştığını şu şekilde açıklayabiliriz; Homeopatik ilacı herhangi bir gıdanın içine gizleyerek uygulamamak gerekir, ilacın diş etleri üzerinde erimesi sağlanmalıdır. Çünkü, köpeklerin ağzında bir kese yerleşiktir ve ilaç doğrudan oraya girebilir. İlacı direk elle temas ettirmeden, hayvanın yanak içine düşürülmesi sağlanmalıdır. Preperatlar küçük beyaz pelet-globül veya sıvı forma getirilmelidir. Her ikisi de hayvanın direk yanak içine uygulanmalıdır. Homeopatik tedavide verilen preperatın 1 damla veya 5 damla yada 1 veya 3 pelet veya globül olması önemli değildir, çünkü homeopati bir enerji tıbbıdır ve hiçbir fiziksel öz madde artakalmaz. 1 küçük pelet bir fili tedavi edebilirken, 10 pelet de bir fareyi tedavi edebilir. Hayvan sahipleri ilacı kaç pelet veya damla vermeleri gerektiği hakkında her zaman endişe duyarlar. Ancak önemli olan ilacın dozu değil, iyileşme sağlayıncaya kadar tedavinin sağlanmasıdır. Homeopati, enerjiye dayalı alternatif bir tedavi sistemi olduğu için ilaçlar, ağır elektromanyetik alanlardan (televizyon, bilgisayar ya da direk güneş ışığı gibi…) uzakta muhafaza edilmelidir. Homeopatide ilaç dozu ayarlama işlemi hayvanın ağırlığı ile ilgili değildir. Homeopatik preperat hazırlanırken, öz madde sıralı olarak uzun süreli seyreltme işlemine tabi tutulur. Preperat isminde (örneğin; Arnica 6X) adı geçen X seyreltmenin 1/10’luk; C seyreltme ise 1/100’lük olduğu anlamına gelir. X veya C’nin yanındaki sayı ise kaç defa seyreltme işlemine tabii tutulduğunu ifade eder. En yaygın olarak kullanılan potensler 6X (1/10’luk seyreltme ile 6 kez), 30X (1/10’luk seyreltmede 30 kez); 6C (1/100’lük seyreltme ile 6 kez), 30C (1/100’lük seyreltme ile 30 kez seyreltildikleri anlamını taşır)’dir. 6 LABORATUVAR BULGULARI VE KLİNİK YÖNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ Prof. Dr. Arif ALTINTAŞ K linik tanıda laboratuvarın önemi geçmişe oranla günümüzde büyük ölçüde artmış olup tüm hastalıkların tanısının yaklaşık %70’i laboratuvar sonuçları üzerinden konmaktadır. Hekim klinik uygulama basamaklarından olan tanı, prognoz, profilaksi ve tedavi aşamalarında rahatsızlığın geçmişi (hikaye = anamnez) ve klinik bulgulardan sağladığı bilgileri laboratuvar bulguları ile destekleme gereğine inanır. Bu amaçla, sistem, doku ya da organ fonksiyonlarını incelemede veya izlemede kullanacağı parametrelerin seçimini uygun şekilde yapar. Gerekli materyalleri de (kan idrar vb) amaca hizmet edecek şekilde, tanısal ve tedavisel bilgileri sağlayacak olanlar arasından seçer. Ayrıca, parametreye ait laboratuvar sonuçlarının kısa sürede ve mümkün olduğunca ucuza elde edilmesine özen gösterir. Laboratuvarlarda analizler otomatize edilmiş ve ticari test kitleri kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Klinisyenin sonuçlardan verimli bir şekilde yararlanabilmesi için, sonuçların doğru ve güvenilir referans aralıkları içerisinde sunulması gerekir. Her test kiti için üretici firma tarafından belirlenmiş bir referans aralığı mevcuttur. Ancak bu aralığın, söz konusu hayvan popülasyonu referans değerlerini ne derece doğru yansıttığı tartışılır. Bu nedenle, sonuçların değerlendirilmesinde, her laboratuvarın kendi hayvan popülasyonuna ait referans değerleri kullanması önerilir. Hekim; hasta sahibinden aldığı anamnez ve hastanın klinik muayenesi sonunda: A. Tanı koyar ve tanıya uygun bir tedavi uygular, B. Tanı koyar fakat hayvanın genel durumu net değildir, bazı şüpheleri vardır. Bu nedenle tamamlayıcı ve kontrol edici tetkiklere ihtiyaç duyabilir (örneğin; bir metrit olgusunda böbrek fonksiyon testleri - serum üre, kreatinin, idrar analizi -gerekli olabilir). C. Tanı şüphelidir, daha geniş bir değerlendirme gerekebilir. Bu amaçla glikoz, üre, kreatinin, ALT, AST, ALP ya da AcP, amilaz, Ca, kolesterol, toplam protein gibi bazı serum parametrelerinin analizini isteyebilir. D. Tanı koyamaz, bir organ ya da organlar grubunun değerlendirilmesi üzerine bilgiler sağlayan genel durum verileri (check-up) dikkate alınarak hastanın yatırılarak izlenmesine (hospitalizasyon) karar verebilir. Bu şekilde laboratuvardan alınan test sonuçları, klinik muayene ve anamnezile birlikte değerlendirilerek klinik uygulamalarayön vermede kullanılır. Tanının konmasında klinik hematolojik ve biyokimyasal testlerin yanında bazen diğer tetkiklerin (radyolojik, endoskopik, ekografik, MR vb) bilinmesine de gerek duyulabilir. Günümüzde, gerek sağlık (check-up) ve gerekse hastalık hallerinde bazı tarama testlerinden yararlanılmaktadır. Bu amaçla, daha çok kan ve idrar örnekleri materyal olarak kullanılmaktadır. Bazı testlerin sonuçları tanıya yönelik spesifik bilgiler sağlar fakat bir çoğunda biyokimyasal değişiklikler bir dizi hastalıkta ortak olan patolojik olayları yansıtır. Bu nedenle, test/testlerin seçiminde, ne türden bilgiye gereksinim olduğunu bilmek ve testin/testlerin bu bilgiyi sağlamada yeterli olup olmadığını dikkate almak gerekir. 107 108 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Çok disiplinli bir çalışmanın ürünü olan kitabın bu bölümünde özellikle kedi ve köpekler için çok daha önemli olan kan parametreleri ve bunların doku-organ ilişkileri, tanısal önemleri ele alınacak ve örnek klinik olgular üzerinde açıklayıcı bilgiler verilecek ve ayrıca hekime klinik biyokimya laboratuvarlarından istenebilecek testlerin seçimi, sonuçlarının yorumlanması ve değerlendirilmesi konularında beceri kazandırılacak, bu yönü ile kitaba mezuniyet sonrasında da başvurulabilecek bir kaynak özelliği kazandıracaktır. 6.1. KEDİ VE KÖPEKLERDE TANISAL TESTLER Bu testler başlıca, kan ve idrar örnekleri üzerinde gerçekleştirilir. Bazen de karın sıvısı, eklem sıvısı, omurilik sıvısı, mide sıvısı vb. beden sıvılarını kullanır. Kan örneklerinde hematolojik ve biyokimyasal testler uygulanır. Bazı şüpheli durumlarda tanının kesinleşmesi için karaciğer ya da karın ultrasound’u, radyonüklid izleme ve laparaskopi vb diğer tanısal testlerden yararlanılır. Rutin bir kan analizi tipik bir tam kan sayımı ve kanın biyokimyasal profilini içerir. Tam kan sayımı kırmızı kan hücresi (eritrosit) ve beyaz kan hücresi (lökosit) değerlerini inceler, anemi enfeksiyon ve diğer anormalliklere kanıt arar. Kanın biyokimyasal profili böbrek ve karaciğer gibi iç organları normal çalışıp çalışmadığının belirlenmesine yardımcı olur, ilgili testlerin incelenmesini sağlar (Tablo 6.1). Örneğin böbrekler için kan biyokimya profili diğer parametreler arasından, öncelikle kan üre azotu (BUN) ve kreatinin değerlerini ölçer. Anormal derecede yüksek BUN ve kreatinin değerleri böbrek hastalığını gösterir. Bunlar, köpek ve kedilerde böbrek yetmezliği tanısı için en yararlı iki değerdir. Günümüzde birçok veteriner laboratuvarı hayvanın genel durumuna uygulanabilir en düşük sayıda inceleme testlerinden oluşan bir temel test panelinden yararlanır. Küçük hayvanlar (pet) için, tipik bir panel toplam protein, albümin, globulin, üre, kreatinin, ALT, ALP’den oluşabilir. Buna ek olarak, bilirubin testi sarılığın bir göstergesi olarak düşünülmelidir. Bu panel, atlar ve çiftlik hayvanları için daha uygun olan karaciğer enzimleri diğer türler için uygun olanları ile örneğin glutamat dehidrojenaz (GDH) ve/veya γ-glutamil transferaz (GGT), modifiye edilebilir. Atletik hayvanlarda ise, bu panele kas enzimleri (CK ve AST) eklenebilir. Kalp kası ile ilgili olarak da bunlara Troponin dahil edilebilir. Ya da çeşitli doku ve organ fonksiyonu ile uyumlu ve bu doku ya da organın fonksiyon bozukluğunda klinisyene rehberlik edecek bazı özel test panelleri de oluşturulabilir. Bu bağlamda Tablo 6.1’den yararlanılabilir ve özellikle doku-organ fonksiyonu ile çok sıkı ilişkili parametreler (xxx) seçilerek hayvanın durumu değerlendirilebilir. Bundan başka temel bazı test panelleri yapılandırılabiliır (polidipsik hastalar için panel, kollapslı hastalar için panel, Cushing paneli, tiroid paneli gibi). Böylece tüm hastalar için geçerli olası ayırıcı tanıları tipik anormallikler ayırabilir. Örneğin, bir polidipsi paneline kalsiyum, glikoz ve kolesterol eklenebilir. Kalsiyum hiperparatiroidizm ve hiperkalseminin diğer nedenlerine (hiperkalsemi polidipsi ve böbrek yetmezliğine neden olur), glikoz Diabetes mellitus’a ve Cushing Hastalığı’na katkıda bulunur, panele eklenebilir ve kolesterol de “Cushing panel” e eklenebilir. Böbrek yetmezliği zaten temel panelde yer alan testlerden oluşur (üre, kreatinin ve idrar testleri). Buna karşılık, “Kollaps’lı hayvan” paneli hipokalsemi veya hipoglisemi için ekrana kalsiyum ve glikoz eklenebilir. Sodyum ve potasyum Addison hastalığı veya hipokaleminin izlenmesi için panele dahil edilebilir. Bu tür genişletilmiş panele dahil edilmek için kabul edilebilir analitler Tablo 6.1’de verilmektedir. 7 KARDİYOVASKÜLER SİSTEM BOZUKLUKLARI Prof. Dr. Arif KURTDEDE Kalp metabolik ihtiyaca göre değişen miktar ve basınçta kanı akciğerlere ve kardiyovasküler sisteme pompalarken, arterler oksijenli kanı dokulara, venalar ise dolaşımdan gelen kanı kalbe taşır. Kanın vücuttaki bu dolaşımı kalbin ventrikulusları ile atriumlarının sağlıklı ve koordineli şekilde çalışmasıyla gerçekleşir. Kan sol ventrikulustan yüksek basınçta çıkar, arterlerden venalara akar ve sağ atriuma hemen hemen sıfır basınçta döner. Periferal kan basıncında çeşitli nedenlerle ortaya çıkan düşüş ilk olarak sempatik sistemi aktive eder ve buna cevap olarak salgılanan bazı hormonlar kalp kasının kontraktilitesini ve kalpten çıkan kanın miktarını artırır ve periferal vazokonstriksiyona yol açar. Sonuçta kanın kalbe dönüş miktarı artar. Periferal damarlardaki kanın miktarı ve basıncındaki düşüşe ikinci yanıt böbreklerden gelir. Böbreklere ulaşan kanın miktarındaki azalma renin-anjiyotensin-aldosteron sistemini aktive eder ve böbreklerde su retensiyonu ile perifer damarlarda vazokonstriksiyon sağlanarak damarlardaki kanın miktar ve basıncı artar. 7.1. KARDİYOVASKÜLER SİSTEMİN KLİNİK DEĞERLENDİRMESİ 7.1.1. Anamnez Bulgularının Değerlendirilmesi Anamnezde hastanın yaşı, ırkı, cinsiyeti, günlük gıda ve su tüketimi, barındığı yer, ev dışında geçirdiği zaman, günlük aktivitesi ile aşı uygulamaları sorulur. Hastalarda uzun sürede ortaya çıkan kilo kaybı, günlük normal aktivite esnasında gözlenen yorulma, yatmak istememe, kuyruğun aşağıda tutulması, öksürük ve solunum güçlüğü ile mukozalardaki solgunluk, pembe renk ve syanotik görünüm araştırılır. Hastada kusma, ishal, idrar yapma ve bayılma gibi belirtiler ile varsa devamlı kullanılan ilaçlar sorulur. 7.1.2. Palpasyon Bulgularının Değerlendirilmesi Kalbin dışarıdan muayenesinde elin ayası sol tarafta beşinci interkostal aralığa, kostakondral birleşim yerine yakın bölgeye konularak kalp vurumları değerlendirilir. Kalbin sistolünde ortaya çıkan titreşim sol tarafta kuvvetli şekilde hissedilir. Titreşimin şiddetindeki artış kalpteki kuvvetli üfürümlerde, ritim bozuklukları ve kardiyomegalide ortaya çıkar. Solda hissedilen titreşimin azalması yağlanma, zayıf kardiyak kontraksiyonlar, perkardiyumda sıvı toplanması, toraks boşluğunda kitle, sıvı ve havanın bulunmasında ortaya çıkar. Sağ taraftan hissedilen kuvvetli titreşim sağ ventriküler hipertrofinin geliştiğini veya göğüs boşluğunun sol tarafında kitlenin varlığını düşündürür. 159 160 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ 7.1.3. Askultasyon Bulgularının Değerlendirilmesi Sağlıklı hayvanlarda kalbin askultasyonunda sistol anında atrioventriküler kapakların kapanmasını ifade eden ses S1, diastol başlangıcında aort ve pulmoner kapakların kapanmasını ifade eden ses S2 sesi duyulur. S1 sesinin kuvvetli duyulmasının nedenleri ince göğüs duvarı, yüksek sempatik ton, taşiaritmi ve sistemik hipertansiyondur. S1 sesinin zayıf duyulmasının nedenleri yağlanma, perkardiyum veya plörada sıvı toplanması, hernia diaframatika, ventriküler genişleme ve ventrikuluslarda kan miktarının azalmasıdır. S1 sesindeki bölünmenin nedenleri atrioventriküler kapakların eş zamanlı kapanmaması, ventriküler prematür kontraksiyon ve interventriküler septumda ileti blokajıdır. S2 sesinin yoğunluğunun artmasının nedenleri kalp kurdu hastalığı ve konjenital şantlardır. S2 sesindeki bölünmenin nedenleri pulmoner hipertansiyon, pulmoner arter stenozisi, sol ventriküler dolumun azalması, sağ veya sol ventriküler aktivasyonun gecikmesi, ventriküler prematür kontraksiyonlar, interventriküler septumda ileti blokajı ve ventriküler ve atrial septal defektlerdir. Kalp bozukluklarında S3 ve S4 gallop sesi, üfürüm, klik sesi ve sürtünme sesleri duyulur. S3 gallop ses (ventriküler gallop) diastol başlangıcında ve S2 sesinden kısa süre sonra duyulur. Ventriküler dilatasyona ve şiddetli myokardiyal hastalıklara bağlı diastolik fonksiyon bozukluğuna işaret eder, seyrek görülür. Ventriküler kan hacminin yaklaşık %70’inin atrial kontraksiyon öncesi dolması sonucudur. Bu ses kalbin apeksinde mitral kapak bölgesinde en kuvvetli işitilir. S4 gallop ses (atrial gallop) diastol sonunda ve S1 sesinden kısa süre önce duyulur. Ventriküler hipertrofi ve atrial dilatasyona bağlıdır. Atriumdaki kanın ventriküllere geçişi için atrium daha kuvvetli kontraksiyon yapar. Hastalarda diastolik ventriküler hacim daralması ve fonksiyon bozukluğu söz konusudur. Yaşlı stresli kedilerde normal bulgudur ve seyrek görülür. S1’de klik sesi sistolün orta veya sonunda duyulduğunda mitral kapak bozukluğu, sistolün başında duyulduğunda aort veya pulmonik stenozis düşünülür. Köpeklerde kedilere göre daha sık rastlanır. Kalp üfürümleri: Kalp içi kan akımının şiddetlenmesi veya kan akım yönünün bozulmasından kaynaklanan seslerdir. Kalp üfürümlerinin nedenleri myokardiyal hipertrofiler, anemi, hipovolemi, sempatik uyarım artışına bağlı taşikardiler, valvüler yetmezlik veya stenozis, interatrial ve interventriküler defektler ve patent duktus arteriyozisdir. Üfürüm kalbin sistolü esnasında işitiliyorsa sistolik üfürüm, kalbin diastolu esnasında işitiliyorsa diastolik üfürüm ve kalbin hem sistolü hem de diastolü esnasında işitiliyorsa devamlı üfürüm olarak isimlendirilir. Köpeklerde sol kalp dinleme bölgesinin kraniyalinde sternum-kostalar arası mesafenin alt 1/3’ünde belirlenen kuvvetli üfürüm pulmonik kapak fonksiyon bozukluğuna, bunun biraz gerisi ve yukarısından işitilen üfürüm aort kapak fonksiyonu bozukluğuna işaret eder. Sol kalp dinleme bölgesinin kaudalinde sternumkostalar arası mesafenin alt 1/4’ünde belirlenen kuvvetli üfürüm mitral kapak fonksiyon bozukluğunu düşündürür. Köpeklerde sağ kalp dinleme bölgesinin ortasında belirlenen kuvvetli üfürümde trikuspital kapak regurgitasyonu, sağ kalp dinleme bölgesinin ventralinde belirlenen kuvvetli üfürümde ventriküler septal defekt ve sağ kalp dinleme bölgesinin kraniyodorsalinde belirlenen kuvvetli üfürümde aort kapak fonksiyon bozukluğu dikkate alınır. Kedilerde kalp üfürümü sternumun üzeri, biraz sağı veya solunda en kuvvetli şekilde duyulur. Kedilerde kraniyal sternal üfürüm genellikle fonksiyonel nedenlidir 8 SOLUNUM SİSTEMİ HASTALIKLARI Prof. Dr. Arif KURTDEDE 8.1. SOLUNUM YOLU BOZUKLUKLARININ KLİNİK DEĞERLENDİRMESİ 8.1.1. Anormal Sekresyonlar Burun akıntısı esas olarak burun bölgesi bozukluklarının semptomudur. Köpek ve kedilerde trakeabronşial akıntılar genellikle yutulduğundan burun akıntısı şeklinde ortaya çıkmaz. Şiddetli seyreden alt solunum yolu hastalıklarında burun akıntısı kısmen ortaya çıkar. Burun akıntısı müköz, mukoprulent karakterdedir ve bazan içinde kan izleri bulunur. Burun akıntısı olan hastalarda değişik derecelerde olmak üzere sıkıntılı solunum görülür. Burun kanaması burundan akciğerlere kadar olan tüm dokulardan kaynaklanır. Kanama dokulardaki derin ve şiddetli lezyonlardan kaynaklanabileceği gibi koagülopati veya sadece damarları ilgilendiren lokal bozukluklar sonucu da ortaya çıkar. Akciğer kanamaları solunum sistemi bozukluklarının ciddi belirtisidir. Burun dokularından kökenini alan kanamalarda kan damla damla veya iplik tarzında ve koyu renkli iken, akciğer kökenli kanamalarda yoğun bir kan akışı vardır, kan açık renklidir ve köpük içerir, solunum güçlüğü daha belirgindir. Burun kanamaları kedi ve köpeklerde çoğunlukla dirofilariyazis veya akciğer tümörlerinde ortaya çıkar. Nadiren yabancı cisim aspirasyonu ve bronşiektazide gözlenir. Anamnez bilgileri, fiziksel muayene, çeşitli görüntüleme muayeneleri, kan hücreleri sayısı ve koagülasyon profili parametreleri değerlendirilerek kanamaya yol açan nedenler anlaşılmaya çalışılır. Hastalarda kanamanın nedeni ne olursa olsun kan nakli veya kolloid sıvı uygulamaları ve oksijen uygulaması düşünülür. Muayeneler sonucunda kanamaya yol açan neden belirlenebilirse nedenin giderilmesine yönelik sağaltım metotları uygulanır. 8.1.2. Sıkıntılı Solunum Burundan akciğerlere kadar olan anatomik yapılardaki bozuklukların yol açtığı, hastalarda gürültülü ve güç solunum, ağızdan soluma, başın ve vücudun hava girişini kolaylaştıracak pozisyon alması, toraks ve abdominal kasların solunum hareketlerine katılımının belirginleşmesi ile karakterize bir klinik tablodur. Şiddetli solunum yolu bozukluklarında ortaya çıkar. Sıkıntılı solunumun en erken belirtisi solunum sayısındaki artış ve belirtilerin egzersizle birlikte belirgin hale gelmesidir. Travma ve aspirasyon pnömonilerinde olduğu gibi ani başlayan sıkıntılı solunum akut ve şiddetli karakterdeki bozukluklara işaret eder. Solunum güçlüğü belirtisi ile gürültülü solunum birlikte ise solu- 207 208 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ num yollarının tıkandığından şüphe edilir. Solunum kısa, yüzlek ve hızlı ise plöral bozukluklarda olduğu gibi akciğer genişlemesini sınırlayan bir durumun varlığı düşünülür. Sıkıntılı solunuma neden olan bozuklukların tanısı radyografi, rinolaringoskopi, bronkoskopi ve diğer görüntüleme muayenelerinin değerlendirilmesiyle konur. Hastalarda solunum sistemi dışında özellikle kardiyovasküler sistem, üriner sistem ve diğer organlardaki bozukluklar, enfeksiyonlar, metabolik bozukluklar ve toksikasyonlar da araştırılır. İntratorasik bozukluklarda askultasyonda akciğer seslerinde azalma saptanır. Böyle hastalarda toraksın radyografisinde plöral sıvı, hava veya kitlenin varlığı değerlendirilir. 8.1.3. Öksürük Öksürüğün görülme zamanı tanıya yardımcı olur. Bir süredir günün herhangi bir saatinde nöbet şeklinde gözlenen ve alt solunum yollarının sekresyonla dolu olduğu öksürük viral bozukluklardan ileri gelir. Hayvan uyurken öksürük nöbetine giriyorsa genellikle sol kalp yetmezliğinden şüphe edilir. Öksürük gıda ya da su alımından hemen sonra oluyorsa öksürüğün özafagus ya da larinks bozukluklarından ileri geldiği düşünülür. Solunum yolundan gelen salgının çeşidi hastalığın nedeni hakkında fikir verir. Nonprodüktif öksürük kanin enfeksiyöz trakeabronşit, trakea kollapsı, bronşial kompresyon, enfeksiyöz bozukluklar, akciğerlerde eozinofilik yangı odağı, lenfomatoid granülomtoz, tümör ve yabancı cisim aspirasyonunda gözlenir. Prodüktif öksürük kronik bronşit, alerjik bronşit, enfeksiyöz bozukluklar, aspirasyon pnömonisi ve tümör durumlarında gözlenir. Öksürükle birlikte burundan ve ağızdan kan gelmesi tümör, fungal enfeksiyon, yabancı cisim aspirasyonu, tromboembolik bozukluk, akciğer lobu torsiyonu, şiddetli kalp yetmezliği, dirofilariyazis ve sistemik pıhtılaşma bozukluklarında ortaya çıkar. 8.2. ÜST SOLUNUM YOLU BOZUKLUKLARI 8.2.1 Burun Bozuklukları 8.2.1.1. Klinik Değerlendirme Burun bölgesini etkileyen bozuklukların semptomları burun akıntısı, aksırma, solunum güçlüğü, yüzde deformasyon, sistemik hastalık bulguları (halsizlik, iştahsızlık, ağırlık kaybı) ve nadiren merkezi sinir sistemi bulgularıdır. Nazofaringeal bölge, yumuşak damak ve farinksdeki bozukluklarda gürültülü solunum, öğürme, öksürük ve genel durum bozuklukları görülür. Burun Akıntısının Değerlendirilmesi: Burun akıntısı burun boşluğu ve paranazal sinüslerle ilişkili sorunlarda ortaya çıkar ve seröz, seromuköz, mukoprulent veya hemorajik özellikte olur. Seröz akıntı viral bozukluklar sonucu ortaya çıkar, sonra seromuköz karakter kazanır. Mukoprulent akıntı nazal, paranazal sinüsler ve oral boşluktaki bozuklukların ilerlemesiyle meydana gelir. Kanlı burun akıntısı, travma, yabancı cisim batması, burunda şiddetli lezyona yol açan bozukluklar ve koagülopati sonucu ortaya çıkar. 9 SİNDİRİM SİSTEMİ HASTALIKLARI Prof. Dr. Arif KURTDEDE 9.1. ORAL BOZUKLUKLAR Oral bozukluklar dudaklardan farinkse kadar uzanan bölgedeki dokuların patolojik değişiklikleridir. Ağız mukozası, salya kanalı, çene kasları ve sinirlerdeki bozukluklar gıdanın alınıp çiğnenmesi ve suyun içilmesi işlevlerini olumsuz etkiler. Oral bozuklukların ilk belirtisi olan iştahsızlık gıdaya ilgi göstermeme şeklinde ortaya çıkar. Hastalarda önce temiz, seromüköz sonra yapışkan ve kokulu salya akışı, salyada kan (ülser) ve irin (periodental hastalıklar), nefeste pis koku (stomatit, periodontal ve periostal bozukluk, gastrointestinal ve respiratorik sistem hastalıkları, üremi ve diabet), ağız açılırken çok şiddetli ağrı (kanser, eozinofilik myozit, kraniyomandibular osteopati) ve baş lenf yumrularında şişlik belirlenir. Hastalarda anamnez bilgileri, fiziksel ve radyografik muayene ve doku biyopsisi bulguları değerlendirilip kesin tanı konur. Bölgeden alınan örneklerden bakteri ve mantar kültürünün yapılmasının diagnostik değeri yoktur. İştahsızlık durumunda esas neden bulunup düzeltildikten sonra iştah da düzelir. İştahın tam düzelmediği durumlarda iştah açıcı ilaçlar kullanılmadan önce hayvanlara sevdikleri diyet verilir. Kediler diyet bakımından köpeklere göre daha seçicidir. Kedilerin çoğu nemli ve ılık diyeti tercih eder. Diyette et, balık ve peynir kokusu kedilerin iştahını açar. Diyet ılık şekilde ve küçük parçalar halinde günde birkaç kez verilir. Kedi kafesinin kapısının havlu ile kapatılması ve patisine gıda bulaştırma yemeyi teşvik eder. Köpekler konserve kedi gıdası ve ılıtılmış gıdayı daha zevkle yer. İştah açıcı olarak diazepam günlük total 5 mg’ı geçmemek şartıyla 0.2 mg/kg dozunda iv günde iki kez po, oksazepam 2,5 mg/kg dozunda po kullanılır. Siproheptadin kedilerde 2-4 mg/kg dozunda po verilir. Prednizolon 0,25 mg/kg dozunda 5-7 gün süreyle po kullanılır. Stanazolol 1-2 mg/kg dozunda günde iki kez po veya 25-50 mg im miktarında haftada bir kez im uygulanır. 9.1.1. Ağız Anomalileri Çenede çeşitli anomaliler görülür. Ağız anomalileri emme fonksiyonunun yerine getirilememesiyle fark edilir. Hayvan yiyemediği için zayıflar. Köpeklerin dudağında doğmasal olarak üst dudak ve damak yarığı ortaya çıkar. Dudak yarığı ile damak yarığı birlikte bulunursa alınan gıda burundan gelir. Hatta aspirasyon pnömonisine neden olur. Dental anomaliler ve maksillar çene yapısındaki anomaliler görülebilir. Yeni doğmuş yutkunamayan ve solunum güçlüğü olan hayvanlar ağız anomalileri yönünden muayene edilir ve bozukluklar operatif olarak düzeltilir. 239 240 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ 9.1.2. Eozinofilik Granülom Üst dudakta kronik, yavaş gelişen, ilerleyici ve ülseratif özellikte bir lezyondur, çoğunlukla erişkin dişi kedilerde tek veya çift taraflı olarak ortaya çıkar. Bozukluğun viral ya da alerjik nedenli olabileceği düşünülmektedir. Eozinofilik granülom üst dudaktan başka alt dudak, yanak ve nadiren damakta görülür. Ayrıca hayvan yalanma hareketi sırasında ayağını buralara değirdiği için ayağında ve parmaklarında da bu tür lezyonlar ortaya çıkar. Hastada tam iştahsızlık ve huzursuzluk vardır. Kesin tanı biyopsi materyalinin histolojik muayenesiyle konur. Lezyon tamamen iyileşinceye kadar prednizolon 2.2 mg/kg dozunda günde 2 kez po kullanılır. Daha sonra gün aşırı uygulamaya geçilir ve bir süre 0,25 mg/kg dozunda verilir. Metilprednizolon asetat 4 mg/kg dozunda veya kedi başına total 20 mg miktarında sc her 2 haftada 1-2 kez maksimum 3 kez uygulanır, lezyonda iyileşme olmazsa prednizolon uygulaması yapılır. Megestrol asetat 0,25-0,5 mg/kg dozunda günde bir kez üç gün süreyle po verildikten sonra 1-2 haftada bir olmak üzere lezyon iyileşinceye kadar po verilir. Lezyon içine steroid uygulanabilir. Levamizol ve ortotioglukoz kullanılacak diğer ilaçlardır. Hastalarda kiryoşirurji metodu kullanılarak bölgedeki ölü doku uzaklaştırılır. Sekonder enfeksiyonlara karşı antibiyotikler verilir. Ayrıca lezyon şap, kurşun nitrat ya da elektrokoter ile koterize edilebilir, şirurjikal olarak çıkarılabilir veya bölgeye radyoterapi uygulanabilir. Sağaltım uygulamalarından sonra bölge dokusu deforme olur. Lezyonun nüks etme olasılığı vardır. 9.1.3. Ağız Etrafı Derisinin Yangısı Kedi ve köpeklerde salyanın neden olduğu kronik irkilti ve bakterilerin etkisi ile ortaya çıkar. Hastalıkta Demodex spp., dermatomikoz ile gençlerde Staphylococcus spp. ve Pemphigus vulgaris rol oynar. Genellikle Spaniel ırkı köpeklerde görülür. Yanakta yangı oluşunca hayvan yanağını ısırır. Salya akışı derinin sürekli olarak nemli kalmasına yol açar, bölgede kıllar dökülür, ağızdan kötü koku gelir. Dudaktaki yangı kroniktir. Bilateral ve uzun süreli dermatitte ağzın her tarafı yangıya katılır. Hayvanın dudağını ısırması, kılların renk değiştirmesi ve ağızda pis koku başlıca klinik bulgulardır. İrkiltiyi engellemek için bölge traş edilir. Nemli deri kısmı betadin’le hazırlanmış solüsyonla temizlenir. Lezyona aluminyum asetat solüsyonu ile günde 2-4 kez 5-10 dakikalık sürelerle tampon uygulanır. Antibakteriyel etkisinden yararlanmak için lezyon %2,5-5,0’lik benzil peroksit solüsyonu ile temizlenir. Kortikosteroid kremler günde 2-3 kez uygulanarak yangı ve kaşıntı giderilir. Kaşıntı şiddetli ise prednizolon 0,55-1,1 mg/kg dozunda 7-10 gün süreyle po verilir. Yangı kronikleşmiş ise deri operatif olarak uzaklaştırılır. İyileşmeye yanaşmayan olgularda antibiyotik kullanılır. 9.1.4. Ağız Yangısı Ağız yangısı diş taşı, yabancı cisim batması, insekt sokması, elektrik çarpması, immun mediated bozukluklar, diabet, üremi, hipotroidizm, hipoparatroidizm, neoplazi ve ağır metal zehirlenmeleri gibi durumlarda ortaya çıkar. Spiroketler ve fusiform bakteriler ağızda tekrarlayan nekrotik karakterli enfeksiyona yol açar. Kandidiyazis, blastomikozis, kriptokokkozis, histoplazmozis ve sporotrikozis ağız yangısına yol açar. Feline calicivirus, Feline immunodeficiency virus, Feline herpesvirus, Feline leukemia virus, Feline panleukopenia virus, Feline syncytium forming virus, Papovavirus, Feline infectious peritonit virus, Canine adenovirus ve Canine distemper virus ağızda değişik derecelerde yangıya yol açarlar. Gingivit alveolar periostit ve diş taşı sonucu oluşur. Ayrıca köpek gençlik hastalığı, leptospirozis, hiper A vitaminozis ile C vitamini, niacin, riboflavin yetersizliği, nefrit, termik ve kimyasal yanıklar, kurşun, bakır gibi ağır metal zehirlenmeleri, eozinofilik yangı ve immunosupresyon 10 ÜRİNER SİSTEM BOZUKLUKLARI Prof. Dr. Arif KURTDEDE Ü riner sistem böbreklerden orifisiyum üretraya kadar uzanan organlardan oluşur. Üriner sistemdeki başlıca organlar böbrekler, üreterler, idrar kesesi, üretra, genitoüriner organlar ve prostat bezidir. Böbrekler ve üreterler üst üriner sistem, idrar kesesi ve üretra alt üriner sistem olarak isimlendirilir. Böbrek bozukluklarında torakolumbal bölgede ağrı, idrar atılımında azalma veya artış, idrarda fiziksel, kimyasal ve mikroskobik değişiklikler ortaya çıkar. Üreter bozuklukları iki taraflı olduğunda idrar atılımında azalmaya bağlı klinik bulgular ortaya çıkar. İdrar kesesi, üretra, prostat bezi ve genitoüriner organlardaki bozukluklar idrar atılımında bozulmaya ve idrarda fiziksel, kimyasal ve mikroskobik değişikliğe yol açar. 10.1. KLİNİK BULGULARIN DEĞERLENDİRİLMESİ 10.1.1. Disüri/Strangüri ve Pollaküri Disüri/strangüri ve pollaküri köpeklerde çoğunlukla aşağı üriner sistemin bakteriyel enfeksiyonunda olmak üzere ürolitiyazis, idrar kesesi, üretra ve prostat bezi tümörlerinde ortaya çıkarken kedilerde çoğunlukla idiopatik feline ürolojik sendromda olmak üzere ürolitiyazis ve üretral plak şekillenmiş hastalarda görülür. Anamnezde hastanın diyeti, yaşadığı çevre, kullandığı ilaçlar, travma ve geçirdiği hastalıklar, şikayetlerin başlaması ve seyri, belirtilerin şiddeti ve hastaların sağaltım uygulamalarına yanıtı öğrenilir. Hastalarda sistemik bulgular, üriner sistemde tıkanma, hiperadrenokortisizm ve diabetes mellitus, hiperkalsemi ve hepatik ensefalopatiye ilişkin bulguların varlığı araştırılır. Abdominal ve Rektal Digital Palpasyonda Varlığı Değerlendirilecek Başlıca Patolojik Bulgular • • • • • İdrar kesesi duvarında kalınlaşma, kese içinde kitle, ürolit ve kese genişlemesi, İdrar kesesinin küçük, kalın duvarlı oluşu ve idrarın hafif basınç uygulanarak boşaltılabilmesi (örnek: sistit), İdrar kesesinin basınç uygulanarak boşaltılamaması ve genişlemiş olması (örnek: üretral tıkanıklık), Kolayca basınç uygulanabilen genişlemiş idrar kesesi (örnek: kese atonisi), Rektal digital palpasyonda idrar kesesinin kaudo-dorsal kısmında kitle, pelvik üretra, sublumbar lenf yumrusu büyümesi, prostat bezi veya serviks bozuklukları Genitoüriner Organların Muayenesi: Erkeklerde penis prepusiyumdan çıkarılarak yangı, kitle, akıntı, kanama ve travma yönünden araştırılır. Kedilerde üretral obstrüksiyon varsa penis kısmen prepusiyumdan dışarı çıkmıştır, şişkin ve konjesyo- 285 286 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ nedir, bazan penisin ucunda üretral plak görülebilir. Dişilerde vulvada şişlik, akıntı ve kitlenin varlığı araştırılır. Muayenede hastanın proöstrus veya östrus döneminde olup olmadığı dikkate alınır. Vagina parmakla kontrol edilerek vulva ve vaginadaki kitle, vaginal daralma ve üretral papilladaki anormallik araştırılır. İdrar Analizi: İdrarda irin, kan, protein, bakteri ve epitel hücreleri saptanırsa üriner sistemin yangısı veya enfeksiyonu düşünülür. İdrar pH’ının 8,5’in üzerine çıkması ve nitrit’in pozitif olması üreaz üreten bakterilerin varlığına işaret eder. İdrar sedimentinde kristaller belirlenen hastalarda ürolitiyazis araştırılır. İdrarda malignant hücreler belirlenen hastalar üriner sistem tümörü yönünden değerlendirilir. Sistosentezle alınan idrar örneğinde bakteriyolojik ve mikolojik kültürün yapılması enfeksiyon tanısının konulmasını sağlar. Santrifüje edilmemiş idrardan sürme preparat yapıp gram boyayla boyama bakteriyel enfeksiyonun direk tanısı için duyarlı bir metottur. Fakat bakteriüri görülmemesi enfeksiyonu ekarte etmez. İdrarda silindirlerin, yoğun proteinürinin belirlenmesi veya idrar dansitesinin düşük olması pyelonefrit veya glomerulopatiyi düşündürür. Disürili Hastaların Değerlendirilmesi: Öncelikle üretranın açık olup olmadığına bakılır. Bunun için hayvanın idrarını yapması beklenir. Üretral katater uygulanır. İdrar kesesi ve sifinkter kaslarının inervasyonu değerlendirilir. Üretranın Kısmi Tıkanması (Üretra ve İdrar Kesesi Kasları Arası Uyumsuzluk veya Ürolitiyazis): Üretral katater uygulanır. Depresyon, letarji, anoreksi ve kusma gibi sistemik bulgular varsa idrar analizinin yanısıra tam kan sayımı ve kan serumu biyokimyasal profili sonuçları değerlendirilir. Hastalarda enfeksiyon belirlenmemişse, yangı belirtisi yoksa ve nüksler oluyorsa kontrast üretrografi ve/veya sistografi ile ultrasonografi yapılır. Kısmi tıkanmanın ve yangının giderilmesine yönelik medikal uygulamalar başlatılır. Bunun için yapılacak ilk iş idrar akışının sağlanmasıdır. İdrar yaptığından emin olunamayan hastalarda üretral kataterizasyon uygulanır. Hastalarda lokal ve sistemik yangı giderici, ağrı kesici ve antispazmodik ilaçlar ve antibiyotikler uygulanır. Gerekirse çeşitli operasyon seçenekleri değerlendirilir. 10.1.2. Hematüri Hematüri böbrekler, alt üriner sistem ve genital sistem ile ilişkili bozukluklarda ve koagülopatide ortaya çıkar. Klinik Bulgular Renal Hematüri: Kan glomerulustan pelvis renalise kadar böbreğin herhangi bir kısımdan kaynaklanabilir. Glomerulopatide eritrositler özellikle bozukluğun erken döneminde glomerular membrandan idrara geçer. Bu hastalarda hematüri ile birlikte bol proteinüri de bulunur. Pyelonefrit veya leptospirozis gibi enfektif durumlarda hematüri akut evrede ortaya çıkar. Hastalarda hematüri ile birlikte pyüri de vardır. Akut tubuler nekroza yol açan toksinler hematüriye neden olur. Renal tümörlerde lokal damar yapıları yıkımlandığı için kanama meydana gelir. Köpeklerde trafik kazaları ve idiopatik nedenli renal kanamalara da rastlanır. Renal kanamaların diğer nedenleri renal telangiektazi, polikistik böbrek hastalığı, nefrolitiyazis, renal infarkt, renal parazitler ve renal arteriyovenöz fistül’dür. Aşağı Üriner Sistem Bozukluklarına Bağlı Hematüri: Hematüri disüri ve pyüri ile birlikte görülür. Hematüri hastalığın akut döneminde daha şiddetli seyreder. Aşağı üriner sistemin ve prostat bezinin enfeksiyonları, polip ve divertikül gibi anatomik lezyonlar, polikistik üretra, tümör, travma ve ürolitiyazis hematüriye yol açan başlıca nedenlerdir. 11 ENDOKRİN SİSTEM HASTALIKLARI Doç. Dr. Murat GÜZEL 11.1. HİPOFİZ-HİPOTALAMUS HASTALIKLARI 11.1.1. Hipofizer Dwarfizm Hipofizer dwarfizm growth hormon (somatotropin, büyüme hormonu) yetersizliği nedeniyle büyüme geriliğiyle karakterize hormonal bir hastalıktır. Konjenital ve edinsel formda oluşur. Konjenital form hipozifer hipoplazi veya rathke poşunun kistik dilatasyonu (hipopuititarizm) sonucu oluşurken, edinsel form travma, tümör veya idiopatik hipofiz hasarı sonucu oluşur. Hipopuititarizm Alman çoban köpeklerinde yaygındır ve otozomal resesif herediter bir anomalidir. Hipopuititarizmde sadece growth hormon (GH) yetersizliği olaşabileceği gibi kombine hipofizer hormon yetersizleri de oluşabilir. Klinik Bulgular: Hipofizer dwarfizmli hastalar doğumda ve ilk 1-2 aylık dönemde normaldir. Çoğunlukla 2-5 aylık dönemde gelişme geriliği şikayeti ile kliniklere başvurulur. Yüzde yavruluk dönemine ait bebeksi bir ifade vardır. Yavruluk dönemine ait ince, mat ve yünümsü tüyler kalır. Kıl örtüsü bir yaşında göğüs bölgesinden başlamak üzere dökülmeye başlar, baş ve ayakların etkilenmediği bilateral simetrik alopesi oluşur. Deride hiperpigmentasyon, kepeklenme ve sekonder bakteriyel enfeksiyonlar oluşur. Erkek köpeklerde bir veya iki testiste kriptorşidi, dişi köpeklerde kalıcı anöstrüs görülebilir. Laboratuvar Bulguları: GH yetersizliği anormal glomerular gelişime neden olduğundan üre ve kreatinin değerlerinde yükselme belirlenir. Hipopuititarizme bağlı TSH ve dolayısıyla serum T4 konsantrasyonu azalabilir. Tanı: Sağlıklı hayvanlarda plazam bazal GH konsantrasyonu 1-4 ng/ml arasındadır. Hipofizer dwarfizmli hastalarda GH konsantrasyonu azalmıştır (<1 ng/ml). Fakat sağlıklı hayvanlarda GH konsantrasyonu günlük dalgalanma nedeniyle düşük olabilir. Son yıllarda GH yerine daha stabil olan insülin benzeri growth faktör 1 (IGF-1) değerlendirilmektedir. Sağlıklı köpeklerde serum IGF-I konsantrasyonu 200-500 ng/ ml arasındadır. Hipofizer dwarfizmli hastalarda bu değer 50 ng/ml’den daha azdır. Ayrıca hipopuititarizmin teşhisinde GnRH (1 μg/kg, IV) veya alfa-2 adrenarjik ilaçlarla (ksilazin, 100 μg/kg, IV ve clonidine, 10 μg/kg, IV) stimulasyon testi yapılır. Enjeksiyondan 20-30 dakika sonra serum GH konsantrasyonu sağlıklı hayvanlarda 2-3 kat artarken, hipoputuitarizmli hastalarda artmaz. Sağaltım: Köpek GH preparatı yoktur. İnsan, domuz veya sığır GH’u kullanılır. Domuz GH’u aminoasit yapısı köpek GH’a benzemesi nedeniyle daha fazla tercih edilir. GH 0,1-0,3 IU/kg PO, haftada üç kez 4-6 hafta kullanılır. Tedavide GH fazlalığına 339 340 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ bağlı insülin rezistansı ve diabetes mellitus oluşabilir. Ayrıca GH’a karşı antikor oluşması nedeniyle etkisi engellenebilir. Son yıllarda hipofizer dwarfizm sağaltımında meme dokusundan GH sekresyonu artırma etkisinden yararlanılarak medroksiprogestron asetat (MPA) kullanılmaktadır. MPA 2,5-5 mg/kg dozda başlangıçta 3 hafta, daha sonra 6 hafta arayla SC uygulanır. Tedavi kılların çıkması, canlı ağırlık artışı ve IGF-1 artışına neden olur. Fakat progesteron tedavisi tekrar eden piyoderma, anormal iskelet gelişimi, meme tümörü, diabetes mellitus ve kistik endometriyal hiperplaziye neden olabilir. Dişi köpekler yan etkileri engellemek için tedaviden önce kısırlaştırılmalıdır. Ayrıca hipotiroidizmin birlikte seyrettiği olgularda tiroid hormon tedavisi yapılmalıdır. Tedavinin monitarizasyonu için GH, IGF-1 ve glikoz değerleri takip edilir. Uzun dönemde prognoz kötüdür. Hastalık çoğu zaman geç teşhis edildiği için tedaviye istenilen yanıt alınamaz. Çoğu hasta tedaviye rağmen 3-5 yaşlarında ölür. 11.1.2. Akromegali Akromegali büyüme hormonunun (growth hormon, GH) aşırı salınımı sonucu oluşan endokrin bir hastalıktır. Büyüme hormonun aşırı salınımı kemik, bağdoku ve organlarda aşırı büyümeye neden olan gigantizm veya akromegaliye neden olur. Gigantizm genç hayvanlarda epifizer kapanmadan önce, akromegali ise yetişkin hayvanlarda epifizer kapanmadan sonra aşırı büyüme hormonu salınımı sonucu oluşur. Kedi ve köpeklerde gigantizm görülmezken akromegali her iki türde de bildirilmiştir. Akromegalili hastalarda kemiklerdeki uzama burun, mandibula ve vertebralarla sınırlıdır. Kedi ve köpeklerde akromegalinin etiyolojisi farklıdır. Köpeklerde östrus siklusunun luteal fazında endojen progesteron veya östrusun baskılanması için kullanılan progesteron meme dokusundan GH senkresyonunu artırması sonucu akromegaliye neden olur. Kedilerde ise akromegali fonksiyonel hipofiz adenomu sonucu oluşur. Akromegali orta ve daha yaşlı kedi ve köpeklerde görülür. Köpeklerde akromegali olgularının tamamı dişilerde görülürken, kedilerde olgularının %90’ı erkeklerde bildirilmiştir. Klinik Bulgular: GH aşırı üretimine bağlı belirtiler yavaş gelişir. Başlangıçta yüz ve abdomende yumuşak dokuda büyüme, bazı köpeklerde ağız, dil ve farenkste büyümeye bağlı gürültülü solunum ve dispne görülür. GH’nun insülin antagonisti etkisi nedeniyle poliüri ve polidipsi şekillenir. Klinik muayenede baş, boyun ve distal ekstremitelerde derinin kalınlaştığı, insisiv dişler arası boşluğun arttığı ve abdominal organların büyüdüğü belirlenir. Kedilerde fiziksel değişiklikler belirgin olmayabilir. Çoğu kedilerde insülin rezistansının (>1,5 U/kg insülin) etiyoloji araştırılırken akromegali tespit edilir. Akromegalili kedilerde sağlıklı kedilere göre baş ve burun çevresinde büyüme, insisiv dişler arası boşlukta artma ve kardiyomiyopatiye bağlı solunum güçlüğü belirlenebilir. Laboratuvar Bulguları: Laboratuvar bulgularında hiperglisemi, serum ALT ve ALP değerlerinde artış, eritrositozis, hiperfosfatemi, kalıcı hiperproteinemi ve proteinüri belirlenir. Tanı: Anemnez bilgileri (köpeklerde progesteron sağaltımı), klinik bulgular ve laboratuvar bulgularına dayanılarak tanı konulur. Akromegalili hayvanlarda bazal serum GH seviyesi referans değerlerin üstündedir (>10 ng/ml). Fakat hafif olgularda ve hastalığın başlangıç aşamasında GH seviyesi normal sınırlar içinde olabilir. GH normal hayvanlarda da ritmik dalgalanmaya bağlı yüksek seviyede seyredebilir. Tanı 12 DERİ HASTALIKLARI Doç. Dr. Murat GÜZEL 12.1. BAKTERİYEL DERİ HASTALIKLARI Piyoderma olarak adlandırılan bakteriyel deri enfeksiyonları kedi ve köpeklerde en çok rastlanan deri hastalıkları arasındadır. Deri fiziksel, kimyasal, mikrobiyel ve bağışıklık sitemi gibi birçok önemli savunma sistemlerine sahip olmasına rağmen, bakteriyel deri hastalıkları oldukça yaygındır. Primer etken (%90) koagulaz-pozitif Staphylococcus pseudintermedius’tur (eski adı Staphylococcus intermedius). Bu nedenle bakteriyel deri hastalıkları stafilakokal piyoderma olarak adlandırılır. Etken nazal, anal ve genital mukozanın normal florasını oluşturur. Tarama, yalanma ve diğer manüplasyonlarla tüm vücuda yayılarak enfeksiyon oluşturmadan bakteriyel kolonizasyona neden olur. Ayrıca piyoderma olgularında diğer gram pozitif ve negatif stafilakoklar (S. aureus, S. epidermitis, S. schleiferi), Escherichia coli, Proteus mirabilis, Corynebacterium spp., Bacillus spp., Pseudomonas spp., P. multocida ve beta-hemolitik streptokoklar da izole edilmiştir. Piyoderma deri florasındaki bakterilerin aşırı üreyerek patojen hale gelmesi sonucu oluşur. Piyoderma çoğunlukla sekonder olarak atopi, pire ısırığı alerjisi, gıda alerjisi, hipotiroidizm, hiperadrenokortisizm, saboreik dermatitis ve demodikozis gibi altta yatan bir sebebe bağlı oluşur. Fakat Alman çoban köpeği piyoderması idiopatik primer derin piyoderma olgusudur. Yine kısa tüylü köpeklerde altta yatan bir sebep olmadan da yüzeysel bakteriyel folikülitis oluşabilir. Piyoderma klasik olarak yerleşim yerine göre; yüzey piyoderması, yüzeysel piyoderma ve derin piyoderma olarak sınıflandırılır (Tablo 12.1). Yüzey piyoderması stratum corneumla sınırlıdır. Epidermisin dış tabakasında aşırı bakteri ürer ve epidermiste erozyona neden olur. Yüzeysel piyodermada epidermis ve kıl foliküllerinin infindubular bölümü etkilenmiştir. Subkorneal püstül ve mikroapselere neden olur. Derin piyodermada ise dermis ve subkutiste irin ve apseler oluşur. Lezyonlar şişkin, hemorajik, prulent akıntılı, ülseratif veya ağrılıdır. Bunun dışında aktinomikoz, nokardiyoz, lepra ve tuberkuloz gibi daha az görülen spesifik bakteriyel enfeksiyonlar da görülmektedir. Tanı: Kedi ve köpeklerde piyoderma olgularında klinik bulgular hastalığın tanısında önemli ipuçları verir. Fakat sadece klinik bulgulara dayanarak antibakteriyel tedavi uygulanmamalıdır. Sitoloji, bakteriyel kültür, antibiyotik duyarlılık testi ve biyopsi piyodermanın tanısında kullanılan en önemli tanı yöntemleridir. Sitoloji basit, hızlı ve minimal invaziv bir yöntem olması nedeniyle piyodermanın tanısında en sık kullanılan yöntemdir. Sitoloji selofan bant, direk veya indirek smear ve aspirasyon yöntemleriyle yapılır. Alınan örnekler Diff-Quick ile boyanıp mikroskopta incelenir. Nötrofiller piyodermada en yaygın yangı hücreleridir. Dejeneretif ve toksik nötrofiller ile kok şeklinde bakterilerin görülmesi piyoderma tanısının konulmasında önemlidir (Resim 12.1). 378 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Tablo 12.1. Piyodermanın sınıflandırması Yüzey piyoderması • Deri kıvrımı piyoderması (intertrigo) • Akut ıslak piyoderma (hot-spot) • Bakteriyel aşırı üreme Yüzeysel piyoderma • Yüzeysel püstüler dermatitis (impetigo) • Yüzeysel bakteriyel folikülitis • Yüzeysel yaygın piyoderma • Mukokutanöz piyoderma Derin piyoderma • Derin folikülitis, frunkulozis ve selülitis • Nazal piyoderma • Çene piyoderması (kanin akne) • Pododermatitis • Kallus piyoderma • Alman çoban köpeği piyoderması • Akral linck garanuloma Subkutan apse Resim 12.1. Stafilakokal piyoderma (çok sayıda nötrofil ve kok bakteri). 13 HEMOPOETİK SİSTEM HASTALIKLARI Doç. Dr. Nuri ALTUĞ 13.1. ANEMİLER Anemi, eritrosit (RBC) sayısı, hematokrit (Htc) değer veya hemoglobin (Hgb) konsantrasyonundaki azalma olarak tanımlanır. Anemi bir hastalık olmayıp, bir hastalık durumunun yansımasıdır. Kedi ve köpeklerde en sık karşılaşılan (%10-30) hematolojik anormalliklerden biridir. Aneminin temel oluşum mekanizmaları kemik iliğinden RBC üretiminin azalması, RBC’nin vücuttan kaybı (dış kanama) ve vücut içinde RBC yıkımının (hemoliz) artması veya bu mekanizmaların bazılarının kombinasyonu olarak ortaya çıkar. Anemilerin genel nonspesifik bulguları: müköz membranlarda solgunluk (Resim 13.1) ve soğukluk, kalp ve solunum frekansında artış ile halsizliği içerir. Ayrıca altta yatan etiyolojik faktörle ilişkili bulgular gözlenir. 13.1.1. Anemilerin Sınıflandırılması Anemiler genel olarak relatif ve absolut olabilir. Relatif anemiler RBC kitlesi normal olmasına rağmen plazma hacminin genişlemesine bağlı olarak (damariçi sıvı uygulaması sonrası dilüsyona veya splenomegalide RBC’nin hapsedilmesi) gelişir. Absolut anemilerde ise; plazma hacmi normal olmasına rağmen RBC kitlesi azalır. Absolut anemiler gerçek anemilerdir. Anemiler; şiddeti, eritrosit indeksleri (boyut ve HGB konsantrasyonu) ve kemik iliği yanıtı temelinde sınıflandırılır. Bu sınıflandırmalar; anemi tanısı, tedavi yaklaşımları ve prognozun belirlenmesinde büyük önem arz eder. Klinik amaçla en etkin sınıflandırma; RBC boyutu ve kemik iliği cevabına göre sınıflandırmadır. Anemi Resim 13.1. Bir Alman Çoban Köpeğinde Konjunktiva Mukozada Solgunluk (Porselen Beyazı Görünüm), (Cafer Tayer İŞLER’den Alınmıştır). 447 448 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Tablo 13.1. Anemilerin şiddetine göre sınıflandırılması ve potansiyel nedenleri (Morgan, 2008; Weiss ve Wardrop, 2010 ile Willard ve Tvedten, 2012’den modifiye). Şiddeti Hafif Köpek (%Htc) 30-37 Kedi (%Htc) 20-26 Orta 20-29 14-19 Şiddetli 13-19 10-13 Çok Şiddetli < 13 < 10 Potansiyel Nedenleri Yangısal Hastalık Anemisi, Demir Eksikliği, Endokrinopatiler (hipotroidzm, hipoadrenokortizm), Beslenme Hastalıkları, Karaciğer ve Böbrek Hastalıkları, Neoplazi, Kurşun zehirlenmesi Hemolitik Anemiler, Şiddetli Kan Kaybı, Kronik Böbrek Yetmezliği, Kronik Demir Eksikliği Endojen hiperöstrojenizm (köpek: gonadal tümörler) İlaç nedenli ilik yetmezliği (ör: köpek östrojen uygulaması) Kemik iliği irradiasyon şiddeti; RBC, Htc ve Hgb ile değerlendirilir. Değerlendirmelerde genellikle Htc esas alınır ve Htc bu parametrelerin aynı oranda azalmaları durumunda daha faydalıdır. Aksi halde eritrosit indekslerine göre sınıflandırma, anemi şiddetinin değerlendirilmesinde önemli katkılar sağlar. Anemiler şiddetine göre; hafif, orta, şiddetli ve çok şiddetli olmak üzere dört kategoride değerlendirilir (Tablo 13.1). Orta derecede veya şiddetli anemiler, genellikle primer hematolojik bir hastalığı ve sorunun önemli olduğunu gösterir. Bu tür anemiler agresif teşhis ve tedavi gerektirir. Hafif anemiler ise genellikle hematolojik olmayan hastalıklara bağlı olarak gelişir (Tablo 13.1). Ancak, özellikle hafif anemilerde normal istatistiki değişimler, bireysel farklılıklar ve örnekleme hataları değerlendirilmelidir. Özellikle kedilerde çok şiddetli anemi akuttan ziyade kronik anemiyi yansıtır. Eritrosit indekslerine göre anemiler: Eritrosit hacmine (MCV) göre; normositik (hacim normal=MCV normal), mikrositik (hacim küçük=MCV düşük) ve makrositik (hacim büyük=MCV yüksek), eritrositlerin içerdikleri hemoglobin konsantrasyonuna (MCHC) göre ise; normokromik (MCHC normal) ve hipokromik (MCHC azalmış) olarak sınıflandırılır. Bu sınıflandırma eritrosit parametrelerindeki azalmalar arasındaki uyumsuzluğun açıklanmasında yararlıdır. Eritrosit indekslerine göre sınıflandırmalar ve etiyolojiler Tablo 13.2’de verilmiştir. Mikrositozis, genellikle demir eksikliği anemisinin kanıtıdır. Bununla birlikte portosistemik şantlı bazı köpeklerde de gözlenir. Ancak, mikrositoz Akitas ve Shiba inus ırkı köpeklerde normal bir veridir. Makrositoz, genellikle rejenerasyona işaret eder. Kemik iliğinin işlevsel olduğunu ve dolaşıma normalden daha büyük olgunlaşmamış hücrelerin salındığını gösterir. Hipokromi, genellikle sadece büyük ve olgunlaşmamış hücrelerin artan konsantrasyonu (Örn: rejeneratif anemi) ile ilişkilidir. Ancak kedilerde rejeneratif anemilerde makrositoz ve hipokromazi sık gözlenmez. Üstelik kedilerde rejeneratif bir cevabın gözlenmediği FeLV enfeksiyonunda da makrositoz gözlenebilir. Ayrıca kedilerde myelodisplazide de makrositoz gözlenebilir. Makrositoz antiepileptik ilaç uygulamaları sonrası ve nadiren bazı Poodle’larda 14 İMMUN MEDİATED HASTALIKLAR Doç. Dr. Nuri ALTUĞ 14.1. SİSTEMİK ANAFLAKSİ Anaflaksi, tip I hipersensitivite reaksiyonudur. Sistemik (anaflaksik şok, angioödem, ürtiker) veya lokalize (GI, deri, solunum alerjisi) olarak sınıflandırılabilir. Bu bölümde sistemik anaflaksiler anlatılacaktır. 14.1.1. Anaflaksi / Anaflaksik Şok IgE’nin aracılık ettiği reaksiyonlar anaflaksi, IgE’nin aracılık etmediği reaksiyonlara bağlı klinik sendromlar ise anaflaksik reaksiyonlar olarak tanımlanır. Klinik olarak ayrımları söz konusu olmadığından, tanı ve tedavileri aynıdır. Anaflaksi, alerjik reaksiyonların en şiddetli şekilde ve multisistemik etkilerinden dolayı ciddi sonuçlara yol açarak ortaya çıkmasıdır. Anaflaksik şok, sistemik anaflaksinin en ağır şeklidir. Birçok organı etkileyen hızlı bir başlangıcı vardır. Anaflaksi, köpek ve kedilerde nadirdir. Cinsiyet, tür ve yaş duyarlılığı yoktur. Görülme sıklığının (son zamanlarda) arttığı bildirilmektedir. Etiyoloji: Anaflaksiye antijenik özellikteki birçok faktör yol açabilir. Bunlar: a. Sürüngen/insekt zehirleri: Yılan, arı, eşek arısı, karıncalar, örümcekler vb. b. Gıda: Gıdalar ve katkı maddeleri c. İlaçlar: Sistemik antibiyotikler (penisilin, sefalosporin), oftalmik antibiyotikler (kedi: basitrasin, neomisin, polimiksin B, oksitetrasiklin), L-asparajinaz, K vitamini, iv radyoopak boyalar, nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar, lokal anestezikler d. Aşılar: Rutin, leptospiral bakterin e. Biyolojik maddeler: Kan ve kan ürünleri (plazma vb) transfüzyonu, yabancı protein enjeksiyonları f. Fiziksel faktörler: Soğuk ve egzersiz g. D. immitis (kedi) h. Radyokontrast maddeler i. Polen ve küfler Patogenez: Kan dolaşımına giren ve hedef organlarda özellikle duyarlı mast hücreleri ile reaksiyona giren allerjenler sistemik anaflaksik reaksiyonları tetikler. Duyarlı bireyler antijene karşı antikor (IgE) üretirler. Temel mekanizma hücresel aktivasyon, degranülasyon, mast hücreleri ve bazofillerden vazoaktif mediatör (histamin, lökotrienler ve prostaglandinler vb) maddelerin salınımıdır. Bu mediatörler kan damarları ve düz kasları hedef alırlar. Vazodilatasyon, artan vasküler permeabilite, bronkokonstriksiyon, trombosit agregasyonu, pulmoner vazokonstriksiyon, solunum yollarında mukus artışı ve kardiyak depresyon meydana gelir. Aşırı miktarda mediatör salınımıyla anaflaksik şok gelişebilir. Klinik Bulgular: Anamnezde, zehirlenmeler, ilaç-aşı uygulamaları, kan ve ürünleri uygulaması ile ilgili alınan bilgiler yararlıdır. Klinik bulgular antijene maruz kalma sonrası genellikle birkaç dakika veya saat içinde ortaya çıkar. 569 570 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Köpek: Köpekler, genellikle dolaşım sistemi ile ilgili belirtileri sergiler. Çoğunlukla hipotansiyon ve kardiyovasküler kollaps gözlenir. Solunum sistemi belirtileri daha az yaygındır. Buna ek olarak, karaciğer bulguları da yaygındır. Hepatik venöz konjesyona bağlı kanın viseral birikimi; portal hipertansiyon, kusma ve ishal ile sonuçlanır. Karaciğer ve barsak konjesyonuna bağlı akut ve fulminan hemorajik enterit ana antemortem bulgulardan biridir. Köpeklerde bulgular; deri, solunum, kardiyovasküler ve gastrointestinal olmak üzere 4 ana kategoriye ayrılabilir. Kardiyovasküler Bulgular: Kapiller dolum zamanında uzama, müköz membranlarda solgunluk, zayıf nabız kalitesi, hipotermi, depresyon, kompensatuar taşikardi veya bradikardi (muhtemelen artan vagal reaktifliğe bağlı) oluşabilir. Diğer kardiyovasküler belirtiler, aritmi, miyokardiyal iskemi ve kalp krizini içerir. Yaygın Solunum Belirtileri: Dispne, bronkospazm, stridor, taşipne ve öksürük, Dermatolojik Bulgular: Genellikle yaygın eritem, ürtiker, kaşıntı ve fasiyal angioödemi içerir. Gastrointestinal Bulgular: Bulantı, kusma ve hemorajik olabilen ishaldir. Ayrıca; huzursuzluk, halsizlik, bayılma, nöbet, konjunktival kızarıklık, lakrimasyon gibi nörolojik ve göz ile ilgili bulgular gözlenebilir. Tedavi edilmezse solunum güçlüğü ve kalp yetmezliğine bağlı olarak kısa bir sürede (5 dk) ölüm oluşabilir. Beş dakikadan daha uzun yaşayan hayvanlarda, hipersalivasyon, tenesmus ve defekasyon belirtileri gözlenebilir. Bol salivasyon 10-20 dk sonra görülebilir. Kedi: Genellikle solunum sistemi (taşipne, dispne, hırıltı, bronkokonstriksiyon, akut laringeal disfonksiyon, bazen pulmoner ödem) ve gastrointestinal (kusma, kanlı olabilen ishal ve defekasyon) bulgular, tipik olarak ilk gözlenen bulgulardır. Dermatolojik bulgular; yaygın eritem, ürtiker, şiddetli kaşıntı ve fasiyal angioödemi içerir. Ayrıca huzursuzluk, eğer oftalmik ilaç uygulamasına bağlı ise oküler belirtiler (konjunktival hiperemi, şemosis, blefaritis), aşırı salivasyon, halsizlik, inkoordinasyon, depresyon, ataksi ve hipovolemik şok gözlenebilir. Ölüm kalp yetmezliğine ve/veya solunum yolu tıkanıklığına bağlı oluşur. Nekropsi Bulguları: Köpeklerde karaciğer/dalak konjesyonu, gastrointestinal hemoraji, kedilerde ise bronkokonstriksiyon, amfizem, akciğer kanaması ve larinks ödemini içerir. Tanı: Anaflaksinin spesifik bir teşhisi yoktur. Tanı, başlıca ayrıntılı bir anamnez ve klinik bulgulara dayanır. Anamnez; aşırı duyarlılık reaksiyonları, son veya yeni aşılamalar, önceki transfüzyonlar, yeni gıda alımı ve ilaç uygulamaları ile ilgili bilgiler, böcek ısırıkları veya sokmalarını içermelidir. Ayırıcı Tanı: Şiddetli astım, pheocromocytoma, sistemik mastositoz ve intravenöz lipid emülsiyonunu içerir. Ayrıca; köpeklerde akut hipotansiyona neden olan durumlar (hemoraji, tromboemboli, akut myokardial yetmezlik veya akut intoksikasyon) ve kedilerde akut üst solunum yolu obstrüksiyonuna, pulmoner ödeme ve akut intoksikasyona neden olan durumlar dikkate alınmalıdır. Sağaltım: Temel yaşam desteği uygulamaları anaflaksi tedavisisinin temelini oluşturur. Tedavi, solunum yolları, solunum, dolaşım ve mental durumun hızla değerlendirilmesi ile başlar. Hızlı ve ilerleyici kötüleşme ve mortalite sıklıkla oluşabildiği için teşhis konulmadan önce agresif tedaviye başlanmalıdır. Tedavi, klinik belirtilerin türü ve şiddetine göre ayarlanmalıdır. Parenteral epinefrin uygulaması: Anaflaksi tedavisinde önerilen ilk tedavi basamağıdır. Epinefrin şiddetli anaflaksi için en önemli ve hayat kurtarıcı ilaçtır. Destek- 15 SİNİR SİSTEMİ HASTALIKLARI Doç. Dr. Murat GÜZEL 15.1. BEYİN HASTALIKLARI 15.1.1. Semptomların Lokalizasyonu Serebral Korteks: Davranış veya kişilik değişikliği, mental değişiklikler, nöbet, kortikal körlük, kendi etrafında dönme, başını dayama ve duruş bozuklukları görülür. Yürüyüş normal veya normale yakındır. Serebellum: Ataksi, hipermetri, baş ve gözde titremeler (nistagmus), lezyonun bulunduğu tarafta tehdit cevap yoktur. Mental durum normaldir. Talamus ve Hipotalamus: Kişilik değişikliği, mental durumda değişiklik, beden ısısı, yeme, içme ve uyku alışkanlığında değişiklik, diabetes insipitus, hiperadrenokortisizm, akromegali ve duruş bozuklukları. Dilate pupil ve ışığa zayıf cevap veren pupil ile birlikte bilateral görme kaybı. Beyin Kökü (Pons ve Medulla Oblangata): Lezyonun bulunduğu yere göre tek taraflı hemiparezis, tetraparezis, mental durumda değişiklik ve düzensiz solunum. Çoğu kraniyal sinir (3.-12. sinirler) burada bulunduğu için bu sinirlerle ilgili fonksiyon bozuklukları. Vestibular Sistem: Sentral veya periferal vestibular hastalıkta başın eğik tutulması, düşme veya yuvarlanma yaygındır. Asimetrik ataksi ve spontan veya pozisyonel nistagmus. Sentral Vestibular Hastalık: Beyin kökündeki lezyondan oluşur. Duruş bozuklukları, parezis (lezyonun bulunduğu yerde tek taraflı) vertikal nistagmus, nistagmus başın pozisyonuyla değişir. Sentral ve periferal vestibular hastalıkta horizantal ve döngüsel nistagmus oluşurken, sentral vestibular hastalıkta sadece vertikal nistagmus oluşur. Periferal Vestibular Hastalık: VIII. çift kraniyal sinirin kafatasından çıktıktan sonra fonksiyon bozukluğu veya idiopatik nedenlerle hasarı sonucu oluşur. VIII. çift kraniyal sinir iç kulak ve orta kulaktan geçtiğinden bu bölgedeki yangı, enfeksiyon ve tümör vestibular semptoma neden olur. Horizantal veya döngüsel nistagmus vardır. Başın pozisyonunu değişmez, duruş bozukluğu yoktur, fasiyal sinir felci ve horner sendromu (miyozis, pitozis, enaftalmus) şekillenir. 15.2. KONJENİTAL VE EDİNSEL ANOMALİLER 15.2.1. Hidrosefalus Hidrosefalus serebral ventriküler sistemde aşırı sıvı birikmesidir. Lateral ventrikülüslerin dilatasyonu sonucu serebrokortikal dokularda basınç ve atrofiye neden olur. Konjenital ve edinsel olmak üzere iki formda oluşur. 609 610 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Konjenital hidrosefalus merkezi sinir sisteminin en önemli anomalilerinden biridir. Beyin omurilik sıvısının arahnoid villuslardan absorbsiyonunun azalması veya mezensefalik kanalın stenozu sonucu oluşur. Küçük ve brahisefalik ırklar (Chihuahuas, Pomerian, Pug, Pekinez, Yorkshire terrier) predispozedir. Sekonder veya edinsel hidrosefalus yangı, travma veya tümör nedeniyle beyin omurilik sıvısının akışının engellenmesi sonucu oluşur. Klinik Bulgular: Klinik semptomlar 1 yaşın altında (çoğunlukla 2-3 aylık dönemde) görülür. Genişlemiş, kubbe şeklinde bir kranium ve bıngıldağın açık olduğu belirlenir. Etkilenmiş hayvanlarda uyuma eğiliminde artış, hipoaktivite, nöbet, ataksi, mental durum değişiklikleri (hipereksitebilite veya aşırı durgunluk), başın eğik tutulması, başı bir yere dayama, kendi etrafında dönme, fiks dilate pupil, bilateral ventrolateral strabismus ve görme kaybı vardır. Tanı: Klinik bulgular hidrosefalusun tanısında önemli ipuçları verir. Konjenital formda geniş ve kubbe şeklinde bir kranium, bıngıldağın açık oluşu ve ventrolateral strabismus belirlenir. Radyografi ve palpasyonla kafa suturlarında açıklık, MRI, CT veya ultrasonografiyle (bıngıldaklar açıksa) ventrikuluslardaki genişleme belirlenebilir. Sağaltım: Kortikosteroidler BOS’un üretimini azaltır, emilimini artırır. Prednizolon 0,25-0,5 mg/kg günde iki kez başlanır daha sonra doz azaltılarak iki günde bire indirilir. Mannitol, asetozalamid ve diüretikler intrakraniyal basıncın azalmasına yardımcı olur. Furosemid 1-2 mg/kg günde iki kez, asetozalamid 0,1 mg/kg günde üç kez, mannitol 0,5-1 g/kg 20 dakikayı aşan sürede yavaş infüzyonla uygulanır. Antikonvulzanlar epilepsinin kontrol edilmesini sağlar. Fenobarbital 1-2 mg/kg PO günde iki kez, potasyum bromür 20-30 mg/kg günde bir kez PO kullanılır. Hidrosefalusun sağaltımında cerrahi yöntemlerle ventrikülovenöz veya ventriküloabdominal şant ile alternatif drenaj kanalı oluşturulabilir. Prognoz klinik belirtilerin şiddeti ve tedaviye cevaba göre değişir. Edinsel hidrosefaluslu bazı olgularda hastalık hızlı ilerler, prognoz kötüdür. 15.2.2. Hidranensefali ve Porensefali Hidranensefali serebral kortekste büyük bir bölümün oluşmayıp yerinde sıvı dolu bir kesenin bulunmasıdır. Porensefali ise serebrumda lateral ventrikülüs ve subarahnoidal boşluklarla ilişkili tek ya da çok sayıda sıvı dolu boşluğun bulunmasıdır. Kedilerde en önemli neden intrauterin dönemde geçirilen panleukopeni virüs enfeksiyonu veya annenin modifiye canlı panleukopeni virüs aşısıyla aşılanmasıdır. Klinik Bulgular: Klinik bulgular serebral kaybın büyüklüğüne göre farklılık gösterir. Etkilenmiş hayvanlarda doğumdan birkaç hafta sonra başlayan serebral körlük, çevrenin farkına varamama ve davranış değişiklikleri oluşur. Tanı: Klinik bulgular, MRI veya CT bulgularına göre tanı konulur. Sağaltım: Hidrosefalusta olduğu gibidir. Prognoz kötüdür. 15.2.3. Lissensefali Lissensefali konjenital olarak serebrumda sulkus ve girusların oluşmayıp korteksin düz olmasıdır. Kortekste gri madde kalınlığı artmış, beyaz madde kalınlığı azalmıştır. Çoğunlukla serebellar hipoplaziyle birlikte şekillenir. Nedeni tam olarak bilin- 16 ENFEKSİYÖZ HASTALIKLAR Prof. Dr. Arif KURTDEDE 16.1. SOLUNUM SİSTEMİ ENFEKSİYONLARI 16.1.1. Köpeklerde Enfeksiyöz Trakeabronşit Trakea ve bronşlarda bozukluğa yol açan ve genellikle kendi kendini sınırlayan bir hastalıktır. Yavru köpeklerde öldürücü bronkopnömoniye ve düşkün yaşlı köpeklerde kronik bronşite neden olur. Canine parainfluenza type-2 virüs, Canine distemper virüs, Canine adenovirus-2 veya Bordetella bronchiseptica primer etkenlerdir. Mycoplasma spp. hastalığa katılarak klinik tabloyu ağırlaştırır. Pseudomonas spp., E. coli ve K. pneumonia sekonder enfeksiyona yol açar. Hastalık köpeklerin bir arada tutulduğu bakım evlerinde ve hayvan hastanelerinde hızla yayılır. Stres, hava akımına maruz kalma, aşırı sıcak, soğuk ve nemli ortam hastalığa duyarlığı artırır. Klinik Bulgular: Hastalarda nöbet şeklinde ortaya çıkan kaba ve kuru öksürük ve öksürük sonrası öğürme başlıca belirtilerdir. Larinks veya trakeanın hafif palpasyonunda dahi öksürük ortaya çıkar. Bronşit ve pnömoni gelişen olgularda mukoprulent burun akıntısı, yüksek ateş ve iştahsızlık görülür. Öksürük produktif karakter kazanır. Komplike olmuş hastalık tablosunun görüldüğü yavru köpeklerde ve terk edilmiş yaşlı köpeklerde ölüm meydana gelir. Tanı: Bakım evlerinde kalma ve enfekte köpeklerle temas sonrası 5-10 gün içinde aniden ortaya çıkan nonproduktif öksürük hastalıktan şüphe ettirir. Hastalığın şiddetinin azalarak 10-20 gün içinde sonlanması tanıyı kuvvetlendirir. Radyografik muayene bulgularının değerlendirilmesi tanıya yardımcı olur. Sağaltım: Hastalar hospitalize edilmez ve başka köpeklerle temas ettirilmez, bakım ve besleme şartları düzeltilir. Nonproduktif öksürüğe karşı kodeinli öksürük kesicilerden hidrokodon 0,25 mg/kg dozunda günde 2-4 kez po ve butarfanol 0,05-0,1 mg/kg dozunda günde 2-4 kez po ve sc verilir. Hastalığın başlangıcında antibiyotik uygulaması gerekmezken kronik olgularda trakeabronşiyal mukozaya etkili konsantrasyonda ulaşabilen antibiyotiklerden olan sefalosporinler (sefaleksin 20-60 mg/kg dozunda günde 2-3 kez po, sefaprin 30 mg/kg dozunda 4-6 saat arayla iv, im, sefazolin 20-25 mg/kg dozunda günde 3-4 kez iv, im ve sefadroksil 22 mg/kg dozunda günde 2 kez po), kinolon’lar (nalidiksik asit 3 mg/kg dozunda günde 4 kez po, enrofloksasin 5-20 mg/kg dozunda günde 1-2 kez po, marbofloksasin 2,75-5,5 mg/ kg dozunda günde 1 kez po, difloksasin 5-10 mg/kg dozunda günde 1 kez po, orbifloksasin 2,5-7,5 mg/kg dozunda günde 1 kez po), kloramfenikol 50 mg/kg dozunda günde 3-4 kez 7 gün süreyle po veya tetrasiklin’ler (oksitetrasiklin 7 mg/kg dozunda günde 2 kez im, iv, 20 mg/kg dozunda günde 3 kez po, doksisiklin 5-10 mg/kg do- 637 638 HİSTEREKTOMİ zunda günde 1 kez po, 5 mg/kg dozunda günde 1 kez iv) kullanılır. Trakeabronşiyal sıvının kültür ve antibiyotiklere duyarlılık testi sonucuna göre antibiyotikte değişiklik yapılır. Parenteral kullanılan antibiyotiklerden yanıt alınamazsa kanamisin sülfat 250 mg miktarında veya gentamisin sülfat 6-8 mg/kg dozunda %0,9’luk fizyolojik tuzlu su içinde 1:5-1:10 oranında sulandırılarak yüz maskesi aracılığıyla solunum yoluna inhale ettirilir veya gentamisin endotrakeal enjeksiyon şeklinde verilir. Gentamisin kortikosteroidlerle birlikte uygulanabilir. Hastalara parenteral kristalloid sıvılar verilerek respiratorik sekresyonun gevşemesi sağlanır, tuzlu su, bronkodilatör ve antibiyotik karışımı ile nebulizasyon ve oksijen uygulamaları yararlı olur. Hastalıktan korunmada Parainfluenza tip-2 virüs, canine adenovirus-1 ve B. bronchiseptica aşıları önerilir. İntranasal uygulanan canlı aşılar da vardır. Ayrıca distemper, parainfluenza ve CAV-2 etkenlerine karşı modifiye canlı aşılar bulunmaktadır. CAV-2 aşısı hayvanı CAV-1’e karşı da korur. Aşı; 6-8 haftalık yaşta uygulanır, 3-4 hafta arayla ve hayvan 14-16 haftalık oluncaya kadar tekrarlanır. Daha sonra yılda bir tekrarlanır. B. bronchiseptica enfeksiyonu riski varsa canlı avirulent intranazal aşı veya parenteral uygulanan aşılar bulunmaktadır. Avirulent B.bronchiseptica ve modifiye canlı parainfluenza aşısının intranazal olarak kullanılabilecek formu bulunmaktadır. Bu aşı 3 haftalık hayvanlara bir kez uygulanır. 16.1.2. Kedilerde Üst Solunum Yolu Enfeksiyonları Etken çoğunlukla Feline rhinotracheitis virus’dur (FRV). Bazı popülasyonda Feline calicivirus (FCR) daha fazla görülür. Diğer mikroorganizmalardan Chlamydia felis, Mycoplasma felis ve Reovirus da enfeksiyona katılır. Bartonella henselea ise enfeksiyona katkı yapan diğer bir organizmadır. Bulaşma aerosol yolla ve kontamine materyalle olur. İyileşen hayvan virusu aylarca taşır. FCR akıntılarda devamlı bulunurken FRV’ye aralıklarla rastlanır. İnkubasyon süresi FCR enfeksiyonunda 5-10 gün, FRV enfeksiyonunda 2-6 gündür. Klinik Bulgular: FRV enfeksiyonu rinosinüzit, konjuktivit, lakrimasyon, salivasyon ve oral ülser ile karakterizedir. Enfeksiyonun başlangıcında 40,5°C beden sıcaklığı, aksırma, konjuktivit, rinit ve salivasyon görülür. Beden sıcaklığı zaman zaman 39°C’ye iner. Başlangıçta seröz karakterde olan nazal ve oküler akıntı sonra mukoprulent karakter kazanır. Hastalarda anoreksi ve depresyon ve geçici topallık görülür. Şiddetli derecede hasta olanlarda oral ülser ve ülseratif keratit meydana gelir. Hastalık semptomların hafif seyrettiği olgularda 5-10 gün, semptomların şiddetli seyrettiği olgularda 6 gün sürer. FCR’nin ağız epiteli ile akciğerlerin derin dokularına affinitesi vardır. Etkenin bazı suşları oral ve nazal ülser oluştururken bazı suşları pulmoner ödem ve intersitisyel pnömoniye yol açar. Hastalık 8-12 haftalıklarda geçici ateş, değişik ayaklarda topallık ve eklemlerin palpasyonunda duyarlılıkla karakterizedir. Belirtiler kendiliğinden sağaltımsız geçer. FCR enfeksiyonu lenfositikplazmasitik gingivit ve stomatite neden olur ve kedilerin kaudal stomatit hastalığı ile birlikte ortaya çıkar. Hastalarda akut ateş, iştahsızlık, depresyon, rinit ve konjuktivit görülür. Oral lezyon yüzlektir ve hızlı iyileşir, iştah 2-3 günde düzelir. Klinik seyir 7-10 gündür. Chlamydia felis konjuktivite yol açar. Belirtiler seröz gözyaşı akıntısı şeklinde başlar, akıntı prulent karakter kazanınca ateş yükselir, konjuktivada lenfoid infiltrasyon ve epitelyum hiperplazisi ortaya çıkar. İyileşen köpeklerde hastalık nüks eder. Mycoplasma spp. göz ve yukarı solunum yollarını tutar, konjuktivada ödem ve hafif rinit ortaya çıkar. Erişkinlerde mortalite düşük, prognoz iyidir. Yavru ve yaşlı 17 KÜÇÜK HAYVAN KLİNİĞİNDE SIKLIKLA RASTLANAN HASTALIKLARDA KULLANILAN BAZI PRATİK REÇETELER VE OLGU SUNULARI Dr. S. Kemal KUTLAY 17.1. KALP HASTALIKLARI Edinsel Kapakçık Hastalıkları Edinsel kapakçık hastalıkları çoğunlukla dejeneratif, daha az olarak da enfektiftir. Neoplastik sebeplerle de olabilir. En sık rastlanan mitral kapak dejenerasyonudur. Kalp büyümesi ile birlikte konjesif kalp yetmezliği gelişebilir. Klinik belirti olarak öksürük görülebilir. Dejeneratif Mitral Kapak Hastalıkları Köpeklerde edinsel olarak en sık görülen kalp hastalığıdır. Özellikle yaşlı ve küçük ırk köpeklerde görülür. Rutin klinik muayene sırasında kardiyak murmura rastlanır. Mitral kapak hastalıklarına diyagnostik yaklaşımda torasik muayene oldukça önemlidir. Ekokardiyografik muayene ile birlikte ventriküler dilatasyon ve hipertrofiye ilişkin bulgular elde edilir. Subklinik (Asemptomatik) mitral kapak hastalıklarının reçetesi: Rp Köpek için I. Enalapril (ACE inhibitörü) S. 0,5 mg/kg 12-24 saat ara ile PO Rp Kedi için I. Enalapril (ACE inhibitörü) S. 0,25 - 0,5 mg/kg 12-24 saat ara ile PO 689 690 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Rp Köpek için I. Benazepril (ACE inhibitörü) S. 0,25 -0,5 mg/kg 24 saat ara ile PO Rp Kedi için I. Benazepril (ACE inhibitörü) S. 0,25 - 0,5 mg/kg 24 saat ara ile PO Max. 2.5 mg/kedi/gün Rp Köpek için I. Kaptopril (ACE inhibitörü) S . 0,5 – 2 mg/kg 8-12 saat ara ile PO (başlangıç dozu 0,25-0,5 mg/kg) Rp Kedi için I. Kaptopril (ACE inhibitörü) S. 0,5 – 1.25 mg/kg 12-24 saat ara ile PO Sol atriyum genişlemesi ile ana bronşlara baskı sonucunda gelişen öksürük için reçete: Rp Köpek için I. Benazepril (ACE inhibitörü) S. 0,25 -0,5 mg/kg 24 saat ara ile PO II. Terbutalin S. 1,25-5 mg/köpek 8-12 saat ara ile PO (ilk 4 gün yarım doz) Rp Köpek için I. Enalapril (ACE inhibitörü) S. 0,5 mg/kg 12-24 saat ara ile PO II. Terbutalin S. 1,25-5 mg/köpek 8-12 saat ara ile PO (ilk 4 gün yarım doz) II. Amlodipin S. 0,05-0,20 mg/kg 12-24 saat ara ile PO (başlangıç dozu düşük) 18 KANSER VE SAĞALTIM UYGULAMALARI Prof. Dr. İbrahim DEMİRKAN, Dr. Musa KORKMAZ N eoplastik hastalıklar (kanser, tümör, ur) bütün omurgalı canlıların bir hastalığıdır. Varoluşundan bu tarafa insanlar özellikle kansere yatkındırlar. Tarih boyunca Jurassic dönemde dinazorların da kansere yakalandığı bilinmektedir. Bitkilerde de kanser görülür. Doku üremeleri ve neoplastik bozukluklarla ilgili bilgiler ilk defa M.Ö. 30001500 yıllarında Mısır papirüslerinde görülmektedir. Hipokrat iyi huylu ve kötü huylu tümörler arasında ki farkı vurgulayan ilk kişidir. MÖ 400 yılında kanserli dokunun yapısının yangeç gibi girintili çıkıntılı, kabuklu olduğu için CANCER (YENGEÇ) adını vermiştir. Kanserli hastalardaki ağrıyıda yengecin ısırmasına benzetmiştir. Oncos terimi ise Yunanca’da “Kütle”, “Yük” “Vücudun taşımak zorunda olduğu yük” veya “Tiyatroda kullanılan bir tür uzantıları-çıkıntıları olan maske” anlamına gelir. Onkoloji (Tümör bilimi) köken olarak onkos’dan gelir. 1846 yılında anestezi ve narkozun bulunmasıyla kanser olgularına adeta bir saldırı başlamış ve her vaka cerrahi yöntemle istisnasız uzaklaştırılmıştır. Ünlü cerrah Halsted 1890 yılında “Koca bir kanser deposuna yetecek tümör ameliyatı yapıldı” ifadesini kullanmıştır. Kanser olağandışı ve muhtemelen kontrol edilemeyen sınırsız hücre bölünmesi sonucu oluşan kötü huylu büyüme veya tümör olarak tarif edilir. Yerel dokulara yerleştiği gibi lenf sistemi veya kan dolaşımı yoluyla vücudun diğer bölümlerine de yayılma eğilimindedir. Organların işlevlerini yapmalarını engeller. Hayvanlarda kanser olguları her geçen gün artan oranlarda bir seyir göstermektedir. Eğer hastalık vücuda saçılmış ise (metastaz) hastalarda sağaltım çok agresif uygulanmaktadır. Antikanserojen ilaçlar çoğu zehir mahiyetindedir. Kanser hücresini öldürürken bireyin sağlıklı hücrelerinide öldürmektedir, dolayısıyla hasta bu uygulamadan olumsuz yönde zararlar görmektedir. Sağaltımda başarı oranının düşük olması araştırmacıları koruyucu amaçlı yöntemlerin geliştirilmesine yönelik çalışmalara teşvik etmektedir. Hücrelere bulunan genlere zarar veren her şey sonunda kanseri tetikler. Bir hücrenin kanser olmasından önce aynı hücredeki çok sayıda genin hasar görmesi gerekir. Bilim insanları, hekimler, sanatçılar, düşünürler, sosyologlar, filozoflar, siyasetçiler, hastalar yani herkes kanserle ilgili kendine göre yorumlar yapmış, sözler sarfetmiştir. Yapılan tüm sözlerin özeti şudur; kanser, uğursuz, nefret uyandırıcı, iğrenç, akla ve duyulara aykırıdır. Her zaman, her yerde kötü niyetlidir. Kusursuz cinnet geçiren hücredir. Yaşamı kurutan, ruhu çürüten, umudu eritendir. Ölümle yüz yüze gelme sürecini esnettikçe esnetir. Ölümden çok “Ölmekte olmak” mefhumudur. Marazların marazıdır. Özekıyım’ın mimarıdır. İnsanı yontan bir hastalıktır (tedavi yontma/kesme işlemidir). Soysuzdur. Sağaltım amacıyla cerrahi girişim, radyoterapi, kemoterapi, hormon, immunoterapi, genterapi ve holoterapi gibi alternatif yaklaşımlar yaygın olarak kullanılmaktadır. Bugün hiçbiri kesin tedavi seçeneği değildir. 18. yüzyıl cerrahları “Eğer tümör 697 698 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ uzaklaştırılabilecek özellikte ise ameliyat edilmesinde bir uygunsuzluk olmaz” görüşünü savunmuşlar ve halen bu görüş geçerliliğini korumaktadır, ancak neoplastik hastalıkların erken teşhis edilmesiy şartıyla. 18.1. DERİ SKUAMÖZ HÜCRE KARSİNOMU (EPİDERMOİD CARCİNOMA) Skuamöz hücre karsinomu, köpeklerde en yağın gözlenen kötü huylu deri tümörlerdendir. Kedilerde de yaygın olarak gözlenmektedir. Yaşlı hayvanlar (kedilerde ortalama 12 yaş, köpeklerde 8 yaş) daha çok etkilenmekle birlikte ırk predispozisyonu tam olarak bilinmemektedir. Bu tümörler genellikle vücudun kılsız bölgelerinde ve pigmentsiz veya az pigmentli bölgelerinde gözlenir. Köpeklerde skuamöz hücre karsinomunun en fazla gözlendiği bölgeler, gövde, bacaklar, scrotum, dudaklar ve tırnak kökleridir. Kedilerde ise lezyon yaygın olarak baş bölgesinde şekillenmekte ve bu bölgede de burun ucu, kulak kepçesi, göz kapakları ve dudaklar etkilenmektedir. Klinik Bulgular: Skuamöz hücre karsinomunda ilk olarak hem proliferatif hem de erozif bir lezyon kendini belli eder. Proliferatif lezyonlar kırmızı sert bir plaktan çoğunlukla ülserleşen karnabahar benzeri bir lezyona kadar değişik biçimlerde gözlenebilir. Erozif lezyon kedilerde yaygındır, başlangıçta yüzeysel olan lezyon ve kabuklanır ve ileride derin bir ülser halini alabilir. Kedilerde fasial bölgede şekillenen skuamöz hücre karsinomları lokal olarak invaziv bir seyir izler ancak metastaz olayı oldukça geçtir. Tanı: Klinik olarak lezyonu tanımak mümkündür ancak kesin tanı için histopatolojik inceleme gereklidir. Sağaltım: Kedilerde fasial bölgede gözlenen skuamöz hücre karsinomları için birçok tedavi seçeneği mevcuttur. Kitlenin cerrahi olarak rezeksiyonu veya kirioşirurji tedavinin temelini oluşturmaktadır. Bununla birlikte radyoterapi ve fotodinamik terapi uygulamaları etkili olmaktadır. Kulak kepçesi ve göz kapağı skuamöz hücre karsinomu bulunan 102 kedide agresif kirioşirurji uygulamasının neredeyse lezyonların %100’de etkili olduğu ancak burun ucu skuamöz hücre karsinomu bulunan olgularda ise %70 oranında başarı sağladığı bildirilmektedir. Bunlara ek olarak kemoterapi uygulamaları yapılabilmektedir. Bu amaçla, mitoxantrone, actinomsin D, doksorubisin/siklofosfamid kombinasyonu, bleomisin, ve cisplatin (Kedilerde kullanılmamalıdır) uygulamaları denenebilir. Kedilerde burun ucunda bulunan lezyonlarda, lezyon içine carboplatin (1,5 mg/cm3 tümör hacmi) ile birlikte radyoterapi uygulamasının etkili olduğu bildirilmektedir. Rp Doksorubisin (Adriamycin) 10 kilogram köpek için S: 30 mg/m2, damariçi, 2-3 haftada bir kez (en fazla 5 uygulama) 10 kilogramdan ağır köpekler için S: 1 mg/kg, damariçi, her 2-3 haftada bir kez (en fazla 5 uygulama) Not: Toplam dozda 180 mg/m2 sınırını aşmayınız. 19 REPRODÜKSİYON HASTALIKLARI VE SAĞALTIM Prof. Dr. Rıfat VURAL, Prof. Dr. Şükrü A. KÜPLÜLÜ K öpek ve kedilerde, östrus sikluslarının ve gebelik sürecinin kontrolünde beklenen başarının elde edilmesinde ve infertilite sorunlarının çözümünde; seksüel siklus fizyolojisi ve endokrinolojisinin anlaşılmasının önemli rolü vardır. Bu nedenle, farklı seksüel siklus fizyolojisine sahip köpek ve kedilerde reproduktiv hastalıkların tanımlanması ve tedavi seçenekleri, reprodüktiv endokrinolojinin rehberliğinde işlenmiştir. 19.1. DİŞİ KÖPEKLERDE SEKSÜEL SİKLUS FİZYOLOJİSİ VE ENDOKRİNOLOJİSİ Köpeklerde, pubertas, 6-24 aylık yaş aralığında başlar. Küçük boy ırklar, daha küçük yaşlarda seksüel olgunluğa ulaşırken büyük boy ırklar daha geç ilk proöstrus kanamasını gösterirler. İlk proöstrus kanamalarını, 24 aylık yaşa kadar göstermeyen hayvanlar patolojik olarak değerlendirilir. Bazen, ilk siklus sonrası ovulasyon şekillenmeyebilir (split heat; geçiş kızgınlığı); bu durumda, 2 hafta ila 2 ay içinde, gerçek, ovulasyonlu bir östrus siklusu başlar. Östrus siklusu, proöstrus (2-20 gün), östrus (3-20 gün), metöstrus/diöstrus (60-90 gün) ve anöstrus (75 gün) olmak üzere 4 dönemde incelenir. İki proöstrus /östrus aralığı ortalama 5-7 ay arasında değişkenlik gösterir. Ancak, Basenji, Dingo, kurt-evcil köpek kırmalarının yılda bir kez proöstrus/östrus belirtileri göstermesinin fizyolojik olduğu unutulmamalıdır. Sağlıklı bir gebeliğin yaşanması için iki prosöstrus/östrus aralığı en az 130 gün olmalıdır. Köpeklerde anöstrus dönemi, progesteron hormonunun bazal seviyeye düşmesini takip eden 2-10 aylık bir süreyi kapsar. Anöstrusun ilk 20 -30 günü, aynı zamanda, uterus dokusunun da rejenerasyon dönemidir. Anöstrus döneminde, serum progesteron konsantrasyonu 1 ng/ml’nin altına düşer ve prolaktin hormonu, gonadotropin releasing hormonu (GnRH) salınımını, opoid nöronlar aracılığı ile hipotalamus düzeyinde baskılar. Anöstrusun son 3 haftalık döneminde bilinmeyen bir mekanizma ile dopamin agonistlerin aktiv duruma geçmesi ve anılan opoid nöron eylemlerin baskılanması ile birlikte GnRH salınımı artar. Bu durum, hipotalamushipofiz merkezli follikül situmule edici hormon (FSH) ve luteinleştirici hormon (LH) salınım sıklığında artış, yeni bir folliküler dalganın gelişiminin başlaması ve beklenen proöstrus kanaması ile sonlanır. Proöstrus, klinik olarak serosanguinöz akıntı ile karakterize ve östrogen hormonunun etkin olduğu evredir. Proöstrus dönemi, preovulatör LH yükseltisinin 731 732 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ başlaması ile birlikte sonlanır. Anöstrus döneminde ortalama 5 pg/ml düzeyinde bulunan östrodiol konsantrasyonu proöstrusun sonuna doğru 40-90 pg/ml yükselir. Östrus dönemi, preovulatör LH etkisi ile östrogen hormonunun ani düşüşü ve progesteron hormonunun yükselmeye başladığı dönemdir. Serum progesteron düzeyi 1 ng/ml nin üzerine çıkmasını izleyen 2 gün içinde preovulatör LH yükseltisi artar ve 4 gün sonrada ovulasyonlar gerçekleşir. Oosit, folikulogenesisin primer follikül aşamasında ovule olur. Oosit maturasyonu ovidukta tamamlanır. Fertilizasyon, ovulasyonu izleyen 48 saat sonra oluşur. Köpeklerde luteal dönem, diğer bir tanımlama ile metöstrus/diöstrus dönemi, vaginal smearda, ovulasyon ile birlikte kornifiye hücre oranının düşmesi, intermediar hücre polimorfonükleer hücre sayısının artması ile karakterizedir. Metöstrus süresi ortalama 55-75 gündür. Genelde, gebelik süresi ile eşit bir süreye sahiptir. Gebelik, köpeklerde seksüel siklus süresini etkilemez. Bu dönemde, baskın hormon progesterondur. LH yükseltisini (LH piki) izleyen ilk 20-30 gün içinde en yüksek seviyeye ulaşır (15-85 ng/ml). Metöstrusun 30 uncu günden itibaren, yavaş bir seyir ile 30-40 gün içinde konsantrasyonu azalarak bazal düzeye iner. Serum progesteron düzeyi, 1-2 ng/ml üzerinde bulunduğu sürece spontan GnRH salınımları baskılanır. Progesteron hormonu kaynağı corpus luteumdur (CL). Corpus luteumun yapısının önemli bir kesitini teka hücreleri oluşturur. CL’un devamlılığında, Prostaglandin-E (PGE), LH ve prolaktin hormonları etkindir. Özellikle metöstrus döneminin ilk 25 günü PGE ve LH; 25-30 günden itibaren ise LH ile birlikte prolaktin hormonu bu devamlılıkta önemli rol oynar. Diğer türlerden farklı olarak gebe olmayan köpeklerde corpus luteumun gerilemesinde uterus kaynaklı prostaglandin F2α (PGF2α)’nın rolü bulunmamaktadır. Ancak, luteal gerilemede, hücrelerde artan CD-8 immun hücreler, major histocompatibility complex II (MHCII) ve vascular epidermal growth factor (VEGF) salınımının rol oynadığı düşünülmektedir. Luteal dönem sürecinde, progesteron hormonunun aktif olduğu, ilk 25 gün uterus dokusunda endometrial progresyon gözlenirken; progesteron hormonunun azalmaya başladığı dönemde regresyon şekillenerek doku parçacıkları absorbe edilir. Anöstrus döneminin ilk 30 günü içinde de uterus dokusu kendisini yeniler. 19.2. KÖPEKLERDE ÖSTRUSLARIN UYARILMASI Östrusların uyarılmasında farmakolojik yöntemlere, iki östrus aralığının uzadığı olgularda veya normal seksüel aktivite gösterirken uzun anöstrus sorunu yaşayan köpeklerde başvurulur. Ayrıca, senkronizasyon ve embryo transfer çalışmalarında veya yılda bir kez yavru veren ırklarda anöstrus dönemini kısaltmak amacı ile de östruslar uyarılır. Östrusların uyarılmasında 3 farklı farmakolojik yöntem kullanılır. a. Dopamin agonistlerin kullanımı (Cabergolin) b. GnRH agonistlerin kullanımı (Deslorelin) c. Gonadotropinlerin kullanımı (FSH/LH/HCG/HMG/PMSG) 20 KEDİ VE KÖPEKLERDE ANESTEZİ Prof.Dr. Bahattin KOÇ, Prof. Dr. Zülfikar Kadir SARITAŞ 20.1. PREMEDİKASYON Preanesteziklerin kullanım amacı; 1. Metabolizmayı yavaşlatarak verilecek anestezik madde miktarını azaltmak, 2. Anesteziye alınacak hayvanı trankilize ederek (sakinleştirerek) aşırı çabalama ve savunma hareketlerini ortadan kaldırmak, 3. Anestezi sırasında solunum yolunda tıkanıklık riski yaratan salivasyon ve bronş sekresyonunu azaltmak, 4. Parasempatolitik etki ile gastrointestinal hareketleri azaltıp hastanın kusmasını önlemek, 5. Anesteziye girişin ve uyanmanın ağrısız ve eksitasyonsuz olmasını sağlamaktır. Premedikasyon için kullanılacak preanestezikler farmakolojik etkilerine göre şu şekilde gruplandırılır: A. Sedatifler B. Tranklizanlar (Nöroleptikler) C. Narkotik Analjezikler D. Antikolinerjikler (Belladon Grubu) A. SEDATİFLER Barbitürat Grubu a. Pentobarbital sodyum (Nembutal®) ve Sekobarbital sodyum (Secobal®) Bu barbitüratlar tek başına veya atropinle birlikte kedi ve köpeklerde anestezi başlamadan 30-60 dakika önce, 4 mg/kg dozunda kas içi yolla uygulandığında, solunumda minimal bir depresyonla, orta derecede sedasyon sağlamaktadır. b. Fenobarbital sodyum (Luminal®, Luminaletten®) Uzun etkili bir barbitürattır ve çeşitli konvulziyonların uzun süreli sağaltımındaki başarısıyla popüler olmuştur. Özellikle distemper ensefalitinden kaynaklanan konvulziyonlar ve epileptik nöbetlerin sağaltımında yaygın olarak kullanılan ucuz bir ilaçtır. 10 kg ağırlığındaki köpekte başlangıçta 1 g daha sonra her defa ¼ gr olmak üzere günde 3 kez verilebilir. Benzodiazepin Grubu a. Diazepam (Diazem®) Diazepam, köpek ve kedide kas gevşetici ve antikonvülzan olarak tercih edilir. Korku ve heyecanı giderir, hipnoz oluşturur. Köpeklerde ketaminden önce premedikasyon için, kedilerde de ketamin indüksiyonundaki konvüziyonları gidermek için kullanılır. Özellikle köpeklerde operasyon sonrası sedasyonu uzatır. İlk 6 saatte i.v olarak en az 1 mg/kg/saat olarak verilebilir. 777 778 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Doz: Köpek: 0.1-0.5 mg/kg iv Kedi: Köpek dozunda. b. Midazolam (Dormicum®) İnsan hekimliğinde olan yaygın kullanımının aksine, veteriner hekimliğinde en az kullanılan sedatiftir. Kedi ve köpeklerde güvenilir bir sedatif değildir. Diazepamdan farklı olarak midazolam irrite edici değildir ve intramuskuler uygulama sonrasında iyi emilir. Perioperatif sedatif ve kas gevşetici olarak kullanılan midazolam, yaşlı ve güçsüz köpeklerde anestezi indüksiyonu için ketamin’le kombine edilerek kullanılabilir. Köpek: 0.2-0.4 mg/kg i.v., i.m. Kedi: 0.1-0.3 mg/kg iv, im c. Climazolam Etkisi çabuk, kuvvetli bir benzodiazepin türevidir. α2 Adrenoreseptör agonistleri a. Ksilazin (Ksilazin) (Rompun®, Alfazyne®) İlk olarak Batı Almanya’da 1962 yılında sentezlenen ilaç, insanlarda antihipertansif olarak kullanılmış ve hayvanlardaki sedatif etkisi sonradan fark edilmiştir. Günümüzde, hayvan türlerinin büyük bir çoğunluğunda preanestezik olarak kullanılmaktadır. Sedatif etkisinin yanı sıra analjezi, kas gevşemesi sağlar ve ketamin’in neden olduğu kas sertliğini önler. Ayrıca tüm enjektabl ve volatil anesteziklerin dozunun düşürülmesini sağlar. Kalp atım sayısında azalmaya neden olan ksilazin; sinüs bradikardi, atriyoventriküler blok oluşturabilir. Ayrıca, kalp debisinde de düşüş gözlenir. İlacın uygulanmasından sonra kan basıncında kısa süreli bir artış şekillense de, ksilazin hipotansiyona neden olur. Salivasyon, gastrik sekresyon ve gastrointestinal motiliteyi azaltır ve kedi ve köpeklerde kusmaya neden olur. Yutma refleksini azaltır. Kedi ve köpeklerde derin sedasyon oluşturur. Plasentayı geçtiği halde, kedi ve köpeklerde abort oluşturduğu bildirilmemiştir. Hipotansiyon, bradiaritmi, doku perfüzyonunda azalma ve solunum depresyonuna yol açabilir. Doz: Köpeklerde: 1-3 mg/kg i.m Kedilerde : 1-3 mg/kg i.m Etkisi, yohimbin, atipamezol (Antisedan®) ya da tolazolin ile antagonize edilebilir b. Detomidin (Domosedan®) Kardiyovasküler bozukluğu olan hayvanlarda dikkatli olunmalıdır. Doz: Köpek: 5-20 mcg/kg c. Medetomidin (Domitor®) Veteriner hekimliği alanında kullanılan en yeni a2 agonistlerinden biridir. Sınıfındaki diğer ajanlardan daha güçlüdür; çünkü lipofilik yapıdadır, çok hızlı elimine edilir. Hayvanlarda, uygulanmasından hemen sonra belirgin bradikardiye neden olabilir; bu nedenle medetomidine enjeksiyonundan önce antikolinerjik (örneğin, atropin) uygulanması önerilir. Kas içi uygulandığı takdirde yan etkileri düşük düzeyde gelişecektir. Ksilazine benzer şekilde metabolize edilir. Enjekte edildiği köpeklerin %10’unda, kedilerin %50’sinde kusmaya neden olduğu bildirilmiştir. 21 BESLENME HASTALIKLARI Prof. Dr. Mehmet BAŞALAN Beslenmenin canlı organizma üzerinde çok yönlü etkileri söz konusudur. Bu kapsamda değerlendirildiğinde beslenme; sağlığı, genel durumu, duygusal yapıyı, fiziksel yetenekleri ve hastalıklara duyarlılık ile hastalıkların iyileşmesini etkilemektedir. Dolayısıyla hemen hemen bütün vücut sistemleri ile ilişkilidir. Bunun yanı sıra doğada bulunan gıda ve yemler ile canlıların sindirim sistemleri (diğer sistemler ile karşılaştırıldıklarında) hayvan türleri arasında farklılıklar göstermektedir. Bu sebeplerden kaynaklanacak şekilde beslenmeye bağlı hastalıklar fazlaca görülmekte ve beslenme şekilleri tüm diğer hastalıklardan iyileşmeyi de etkilemektedir. Köpek ve kediler etobur özellikleri sebebiyle diğer evcil hayvanlardan farklılık göstermekle birlikte, değişik yaşam koşullarına adaptasyona zorlanmaları sebebiyle de birbirlerinden farklılık göstermektedir. Köpek ve kedilerin beslenmeye bağlı hastalıkları çoğu zaman hayvan sahiplerinin mitolojik inanışları, duygusal yaklaşımları, yanlış uygulamaları ve dengesiz besleme yöntemlerinden kaynaklanmaktadır. Daha az olarak da genetik veya diğer başka sebeplerden dolayı tüketim, sindirim, emilim, metabolizma veya yapıtaşı olarak kullanım problemleri bu hastalıklar üzerinde etkili olmaktadır. Evde hazırlanan mama veya diyetlere oranla ticari mamaların kolay hazırlama ve kullanımları sebebiyle tercih edilmeleri ve bu ürünlerin içeriğinin ekonomik faktörler veya bulunabilirlik gibi sebeplerle değişkenlik göstermeleri de, yaşam boyu sürebilecek beslenme hastalıklarını doğurmaktadır. Bu bölümde doğrudan beslenmeye bağlı kedi ve köpek hastalıklarının sebepleri, semptomları, tedavi ve korunma yaklaşımları bir bütün olarak sunuldu. 21.1. YETERSİZ BESLENME (BESİN MADDE YETERSİZLİKLERİ) Köpek ve kedilerin değişik fizyolojik dönemlerine göre; enerji, protein, vitamin, mineral, yağ, karbonhidrat ve su dahil toplam 50’ye yakın besin maddesi dengeli bir şekilde günlük diyetlerinde bulunmalıdır. Günlük alınması gereken yem ve bununla birlikte besinlerin miktar veya zaman kısıtlı olarak yeterli miktarda alınamaması sonucunda yetersiz beslenme olmaktadır ve sonuçta besin maddesi yetersizliklerine bağlı semptomlar ortaya çıkmaktadır. Besinlerin vücut depolarından desteklenmesine bağlı olarak da yetersizlik semptomları akut veya kronik olarak ortaya çıkabilmektedir. 21.1.1. Enerji Yetersizliği Köpek ve kedilerin büyüme, üreme ve iş yapmaları için gerekli olan metabolize olabilir enerji ihtiyaçları hem yaşam payı hem de performans payı olarak metabolik vücut ağırlığına (VA0,75) göre NRC (2006)’da ifade edilmiştir. Canlılar enerji ihtiyaçlarını karşılamak için besin almalarına karşın, günlük ihtiyacın karşılanamaması ne- 817 818 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ ticesinde yetersizlik semptomları oluşur, ancak bu durum diğer besin maddelerinin eksikliği ile birlikte seyrettiğinden çoğunlukla karışır. Klinik Bulgular: Büyümekte olan eniklerde büyüme geriliği veya büyümede yavaşlama, erişkin köpek ve kedilerde kas kayıplarıdır. İlk semptomlar deri altı ve iç organlar çevresindeki yağların kayıplarıdır. Kemik iliğinde ve kemik gelişiminde azalma gözlenir. Bakteriyel enfeksiyonlara duyarlılığa kadar gidebilecek semptomlara ulaşabilir. Sağaltım: Öncelikle köpek ve kedilerin ideal vücut ağırlığı belirlenir. Bu amaçla ev yapımı yemeklerin içerisine bitkisel yağ ilavesi ile mamaların kalorik yoğunluğu artırılır. Hızlı parçalanabilir ve emilebilir nitelikte olan; sindirilebilirliği yüksek, karbonhidrat ve yağ kaynakları günlük diyete ilave edilerek eksiklik durumu giderilir. Yüksek karbonhidrat kaynaklarının başında pirinç ve patates gelmektedir. Buğday ve mısır da iyi kaynaklardır. Pişirilmeleriyle nişasta jelatinleştiği için sindirim yükselir. Tüm bitkisel yağ kaynakları kalorik yoğunluğu yüksek besinlerdir, ancak ilave edilirken acılaşmanın önüne geçmek için antioksidanların katılması tavsiye edilir. Laktasyondaki annelerin eniklerin büyümelerine paralel olarak sütle kaybettikleri enerji de dikkatle izlenmelidir. 21.1.2. Protein Yetersizliği Köpeklerin ve kedilerin günlük diyetlerinde bulunması gereken miktar NRC (2006) tarafından sırasıyla Kuru Madde (KM) için 95-220 g/kg ve 250-350 g/kg olarak belirlenmiştir. Bu değerler yaşam payında beslenenler için en düşük; sırasıyla gebelik, laktasyon ve büyüme dönemlerinde ise en fazladır. Protein miktarının yanı sıra proteinleri oluşturan bireysel aminoasitlerin miktarları da en az protein miktarı kadar önemlidir. Beslenme yöntemlerine göre eksikliği en önce hissedilen ve en fazla etkilenilen aminoasitlerin diyetteki düzeyleri de değişmektedir. Bununla birlikte köpek ve kedilerin diğer hayvan türlerinden farklı bir metabolizmaya sahip olmaları sebebiyle bazı aminoasitlerin de (örneğin kediler için taurin) diyetteki düzeyleri değişmektedir. Amerikan Yem Kontrol Memurları Derneği (AAFCO) verilerine göre; protein ihtiyacı ME ihtiyacının yüzdesi olarak; köpeklerde erişkinlerin yaşam payı için %18, büyüme ve üreme dönemleri için %22; kedilerde erişkinlerinin yaşam payı için %22,75, büyüme ve üreme dönemleri için %26,25 şeklinde tavsiye edilmiştir. Klinik Bulgular: En belirgin semptom büyümekte olan eniklerde büyüme geriliği, erişkin köpek ve kedilerde kas ve performans kaybıdır. Protein eksikliği serum albumin ve aminoasit düzeyleri düşer, akabinde ödem ve asites oluşur. Deri ve kıl kalitesinin düşmesi ve bağışıklık sisteminin zayıflaması da yaygın semptomlar arasındadır. Bireysel aminoasitlerin yetersizliğinde ise aminoasitin etkilediği sistemler üzerinde görülmektedir. Örneğin arginin eksikliğinde şiddetli kusma, taurin eksikliğinde retina ve myokard dejenerasyonları görülür. Sağaltım: Köpek ve kedilerin günlük diyetlerinde protein miktarını, kalitesini ve aminoasit profilini geliştirmek hedef olmalıdır. Ucuz ticari mamaların protein içerikleri ve protein sindirilebilirliği genelde düşük olduğundan et unu, balık unu hayvansal protein kaynakları diyete ilave edilir. Ayrıca soya gibi yüksek proteinli baklagillerin de kullanılması tavsiye edilir. 21.1.3. Yağ Yetersizliği Köpek ve kedilerin günlük diyetlerinde en az %5 yağ ve %1 linoleik asit bulunması tavsiye edilmektedir. Ancak bir çok köpek sahibi %15 ile %35 yağ içeriğine sahip 22 ZEHİRLENMELER VE SAĞALTIM UYGULAMALARI Yrd. Doç. Dr. Mustafa YİPEL G üncel veriler doğrultusunda hayvan zehir danışma merkezine (Amerika, ASPCA) başvuran toplam zehirlenme olgularının %90’nını köpekler, %8’den fazlasını ise kediler oluşturmakta ve olguların %90’nı ağız yolu ile meydana gelmektedir. Anamnezde (Hikâyesinde) zehirlenme şüphesi bulunan (bulaşıcı bir hastalığa maruz kalmadığı bilinen, farklı bir çevrede bulunan, diyeti değiştirilen, yaşadığı ev ya da çevrede yeni ilaçlama yapılan, herhangi bir inşaat veya tadilat faaliyeti olan, sıra dışı bir klinik durum sergileyenler ve bilinçli bir şekilde zehirlenmiş olma ihtimali olanlar gibi) tüm olgular hayati tehlike taşıyor olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle zehirlenme olgularının ideal bir şekilde yönetilmesi son derece önemlidir. İdeal bir yönetimin ilk basamaklarını detaylı bir hikâye alınması ve doğru bir tanı oluşturmaktadır. Hikâye alınırken bazı soruların (tür, cins, cinsiyet, yaş, vücut ağırlığı, üreme durumu, sağlık problemleri, kullanılan ilaçlar, diyet, ev, bahçe ve yürüyüş ortamı) cevapları mutlaka aranmalıdır. Bu amaç için Tablo 22.1’de yer alan kayıt formundan yararlanılabilir. Zehirlenmelerde genellikle maruz kalınan miktar belirlenemese de, miktarla ilgili kesin bilgilere ulaşılan (tablet sayısı, çikolata miktarı, yem miktarı gibi) vakalarda hekim zehirli miktar üzerinden değerlendirme yapmalıdır. Örneğin zehirli miktarı kedilerde 50 mg/kg, köpeklerde ise 200 mg/kg olan bir maddeyi 350 mg içeren bir tabletin 5 kg vücut ağırlığında bir kedi (250 mg üzerindeki maruziyetler de zehirlenme riski bulunduğundan) tarafından yutulması acil klinik müdahale gerektirirken aynı vücut ağırlığında bir köpek için zehirlenme oluşturacak miktara (1000 mg) ulaşmadığı için müdahale gerekmeyebilmektedir. Ölüm genellikle akut olarak ortaya çıktığı ve çoğu vakada zehirlenmeye neden olan madde tespit edilemediğinden bu tür olgularla karşılaşan hekimler derhal Tablo 22.1’deki hayat kurtarıcı ve destekleyici prosedürleri uygulamalıdır. Kedi ve köpeklerde zehir danışma merkezlerine başvuran vakalarda zehirlenme meydana getiren maddeler gruplandırılarak toplam vakalar içindeki oranlarına göre çoktan aza doğru Tablo 22.2’de verilmiştir. 827 828 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Tablo 22.1. Zehirlenme olgularında ideal yönetimin temel prensipleri (Öz, 1997; Gfeller ve Messonnier, 1998; Campbell ve Chapman, 2000 ile Peterson ve Talcott, 2013’den modifiye). 1. Hayati fonksiyonların stabilizasyonunu sağlamak Hava yollarının açılması / açık kalmasının sağlanması Solunumun sağlanması Dolaşımın sağlanması Nöbet ve kas titremelerinin kontrolü Hipogliseminin kontrolü Hipertermi veya Hipoterminin kontrolü Zehirli maddenin nötralizasyonu (antidot uygulaması) 2. Zehirli maddenin vücuda girişini önlemek / yavaşlatmak Hastanın ortamdan uzaklaştırılması (zehirli maddelere solunum yoluyla maruz kalmalarda) İrrigasyon (zehirli maddelerin göz ile temasında) Derinin yıkanması (zehirli maddelerin deri ile temasında) Kusturma (<2 saat) Midenin yıkanması (<2 saat) Emilimin önlenmesi 3. Zehirli maddenin vücuttan atılmasını sağlamak / hızlandırmak Diürezis İdrar Ph’sının değiştirilmesi Peritonal diyaliz ve hemodiyaliz Kan değişimi Kan nakli Gastrotomi 4. Semptomatik ve destekleyici tedavi uygulamaları Tablo 22.2. Zehir danışma merkezlerine başvuran vakalarda zehirlenmeye neden olan maddeler ve yaklaşık oranları (Peterson ve Talcott, 2006’dan modifiye). Ana Grup Pestisit İnsektisit Rodentisit % 31 22 7 Herbisid Fungusid Reçete İlaçları Antimikrobiyeller Hormonlar Hipnotik-Antipsikotik Diğer 1 <0.25 14 2 1.25 1 <1 Ev Ürünleri Temizlik Ürünleri 13 6.5 Açıklama Amitraz, organofosforlu ve karbamatlı, piretrin içeren ürünler Antikuagulantlar, bromethalin, kolekalsiferol, sitriknin, çinko fosfatin Klorfenoksi ve glifosfat içeren ürünler Östrojen ve progesteron içerenler ürünler Kardiyovasküler, antidepresan, antikonvülzan, kas gevşetici, diüretik vs. Çamaşır ve bulaşık makinaları ile el ve halı temizleme ürünleri Devam Ediyor 23 KEDİ VE KÖPEKLERDE KULLANILAN VETERİNER İLAÇLARI Prof. Dr. Ender YARSAN Adı Farmakolojik Grup Farmakolojik Şekil Etken Madde Ruhsat Sahibi Firma %30 DEKSTROFLEKS vit.-min.aminoasit vb. çözelti 30 g dekstroz monohidrat Eczacıbaşı %5 DEXTROFLEXS vit.-min.aminoasit vb. çözelti 5 g dekstroz monohidrat, 0,9 g sodyum klorür Eczacıbaşı ACK-SİS vit.-min.aminoasit vb. çözelti tozu 40.000 IU Vit. A, 100 mg Vit. C, 15 mg Vit. K3 Anadolu ADEJEKT vit.-min.aminoasit vb. çözelti 80 000 IU Vit. A, 40 000 IU Vit. D3, 20 mg Vit. E Vetifarm ADOKAİN anestezik çözelti 20 mg lidokain HCl, 0,01 mg adrenalin Sanovel ADVANTAGE %10 ektoparaziter çözelti 100 mg imidakloprid Bayer AKTOSİN hormon çözelti 10 IU sentetik oksitosin Aksu ALFAMINE %10 anestezik çözelti 100 mg ketamin HCl Ata-fen ALFAPRED FORTE antienflamatuvar analjezik, antihistaminik süspansiyon 25 mg prednizolon asetat Egevet ALFASİLİN 2,5 G antibakteriyel çözelti tozu 2,5 g ampisilin sodyum Biomed ALFAZYNE %2 anestezik, sedatif çözelti 20 mg ksilazin HCl Ata-fen ALFİX antibakteriyel çözelti tozu 208 mg ampisilin sodyum Hektaş ALFOXİL 2,5 G antibakteriyel çözelti tozu 2,5 g amoksisilin sodyum Biomed Devam Ediyor 875 876 KEDİ VE KÖPEK HEKİMLİĞİ Farmakolojik Grup Farmakolojik Şekil AMINOPLEX vit.-min.aminoasit vb. çözelti 5 g dekstroz, 136 mg Monosodyum glutamat, 85 mg L-arjinin hidroklorid, 34 mg DL-Metiyonin, 15 mg Kalsiyum klorid, 10 mg Vit. B1, 102 mg dl-fenilalanin, 34 mg dl-triptofan, 20 mg Potasyum klorid, 4 mg Vit. B2, 170 mg dl-valin, 250 mg Sodyum asetat trihidrat, 34 mg L-sistein hidroklorid, 5 mcg Vit. B12, 20 mg magnezyum sülfat, 136 mg L-lösin, 10 mg Vit. B6, 68 mg DL-isolösin, 102 mg L-lizin hidroklorid, 34 mg L-histidin hidroklorid, 68 mg L-Tireonin, 150 mg Niasinamid Özman AMİNOVİT vit.-min.aminoasit vb. çözelti 20.000.000 IU Vit. A, 15 mg Vit. B7, 500 mg Vit. B6, 10.000 mg Vit. E, 70.000 mg kolin klorit, 500 mg Vit. K3, 2.500 mg Vit. B2, 200.000 IU Vit. D3, 2.500 mg Vit. B5, 5 mg Vit. B12, 2.500 mg Vit. B1, 12.920 mg aminoasitler Mistav AMOKSİVET antibakteriyel süspansiyon tozu 3,5 g amoksisilin sodyum İ.E. Veteriner AMOKSİVET antibakteriyel tablet 500 mg(baza eşdeğer) amoksisilin trihidrat İ.E. Veteriner AMOXİNJECT %15 antibakteriyel süspansiyon 150 mg amoksisilin trihidrat Aydın İlaç AMOXLAV antibakteriyel tablet 200 mg (baza eşdeğer) amoksisilin trihidrat, 50 mg(baza eşdeğer) potasyum klavulanat Provet AMOXLAV antibakteriyel çözelti tozu 3500 mg amoksisilin sodyum, 875 mg (baza eşdeğer) potasyum klavulanat Provet AMOXYNİL LA antibakteriyel süspansiyon 150 mg (baza eşdeğer) amoksisilin trihidrat Teknovet AMOXYPET antibakteriyel tablet 200 mg (baza eşdeğer) amoksisilin trihidrat, 50 mg (baza eşdeğer) potasyum klavulanat Oruç ANAGEN %10 antibakteriyel çözelti 100 mg (baza eşdeğer) gentamisin sülfat Anadolu ANALGİN %30 antienflamatuvaranaljezik çözelti 300 mg metamizol sodyum ANC ANASEL-E vit.-min.aminoasit vb. emülsiyon 1 mg (baza eşdeğer) sodyum selenit, 60 mg Vit. E Anadolu Adı Etken Madde Ruhsat Sahibi Firma Devam Ediyor
Benzer belgeler
prospektus
beklenir. Çoğu ilaç için farklı türlere ve ırklara göre farmakokinetik değerler tespit
edilmiştir. Bu nedenle, pek çok kez bir türün verilerinden hareketle, diğer türler için
fizyolojik temelli far...