ADOM e-bülten - Anadolu Üniversitesi
Transkript
ADOM e-bülten - Anadolu Üniversitesi
ADOM e-bülten Editörden Bu sayımızda da her zaman olduğu gibi, ADOM ebülten aylık dergisinin her zaman daha iyisini meydana getirme idealinden yola çıkarak siz okuyuculara daha iyi ve kaliteli bir sayı sunmanın vermiş olduğu heyecanla Kasım sayısı hazırlamış bulunmaktayız… bana tekrardan hatırlattığı için İsmail arkadaşıma teşekkür ediyorum. Kapanış yazısını her zaman olduğu gibi ‘‘Kronoloji: Kasım’’ yazısı ile Büşra Karataş ve İlknur Pişkin arkadaşlarım sizler için kaleme aldı. Bu bölümü okuduğunuzda yine birçok önemli gelişmenin meydana gelmiş olduğunu göreceksiniz. Aynı zamanda kapak tasarımcımız ve teknik aşamada birçok desteğini aldığım sevgili dostum Doğuş Küçük’e sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Bu sayıda birçok önemli konuya değindik. Öncelikle ‘‘Avrupa Birliği Ekspresi’nde Ermeni Sorunu’’ yazısı ile Nuray Altındağ, Türkiye’nin her zaman gündeminde yer tutan Türkiye’nin Ermeni sorununu sizler için kaleme aldı. ‘‘AB’nin Mali Kuralı’’ yazısı ile ekibimize yeni katılan arkadaşım Cansu Tahan, AB’nin ekonomisini sizlere güzel bir yazı ile anlatmaya çalıştı. Bu sayımızın üçüncü yazısı ise ‘‘ Erasmus Günlükleri – Polonya’yı Tanımak’’ yazısı ile M. Mücahid Dalkılıç arkadaşım okurken keyif alacağınız Erasmus tecrübelerini sizler için kaleme aldı. Erasmus programının oldukça önemli olduğunu ifade eden Dalkılıç, yazısının son kısmında kendisinin çekmiş olduğu fotoğrafları bizler ile paylaştı. Bu sayımızın bir sonraki yazısı ise ‘‘William Wallace’den Sonra İskoçya Bağımsızlık Hareketi’’ yazısı ile Murat Çiçek AB’nin son zamanlarda ki hareketli bölgesine değindi ve İskoçya Bağımsızlık Hareketi yazısını sizler için kaleme aldı. Yine ekibimize yeni katılan bir diğer arkadaşım Turgut Can Demiral ‘‘3 Ekim 2005’ten Bugüne AB – Türkiye İlişkilerinin Genel Analizi’’ yazısı ile sizlere son yıllarda Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerine değindi. Bu sayımızın Coğrafya köşesinde İlknur Pişkin arkadaşım ‘’Avrupa’da ki Türkler ve Karşılaştıkları Sorunlar’’ yazısında Avrupa’daki Türklerin karşılaşmış oldukları sorunlara değindi ve sizlere madde madde açıklamaya çalıştı. Portre köşemizdeyse bir çoğumuzun çocukken okumuş olduğu Tom Sawyer’in yazarı, Mark Twain’in hayatını bu sayımızda İsmail Aydoğdu kaleme aldı. Öncelikle ilk okuduğum kitaplar arasında olan Tom Sawyer’ı Öncelikle Sayın Hocam aynı zamanda Müdürüm Özgür TONUS’a destekleri için tekrar tekrar teşekkürlerimi sunuyorum. Ekip arkadaşlarımın hepsine yazmış oldukları birbirinden güzel yazılar için tek tek ve tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Bu sayımızda ekibimize yeni katılan arkadaşlarım olduğunu görmektesiniz onlara da ADOM e-bülten ekibine hoş geldiniz diyorum ve buradan ekibimize katılmak isteyen öğrenci arkadaşları da ekibimize davet ediyorum. Fatih GÖKYILDIZ AVRUPA BİRLİĞİ EKSPRESİ’NDE ERMENİ SORUNU ................................ 3 AB’NİN MALİ KURALI ............................................................................................ 7 ERASMUS GÜNLÜKLERİ – POLONYA’YI TANIMAK .................................. 11 W. WALLACE’DEN SONRA İSKOÇYA BAĞIMSIZLIK HAREKETİ ......... 13 3 EKİM 2005’TEN BUGÜNE AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN GENEL ANALİZİ ................................................................................................................... 15 AVRUPA’DAKİ TÜRKLER VE KARŞILAŞTIKLARI SORUNLAR ...............17 PORTRE: MARK TWAİN (SAMUEL LANGHORNE CLEMENS) ................ 19 KRONOLOJİ: KASIM .......................................................................................... 22 1 ADOM e-bülten Dergi Editörü & ADOM Müdürlüğü Asistanı Dergi Genel Yayın Yönetmeni & ADOM Müdürü Fatih GÖKYILDIZ Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler 2. Sınıf Öğrencisi Doç. Dr. Özgür TONUS Nuray ALTINDAĞ İlknur PİŞKİN Osmangazi Üniversitesi Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler 4. Sınıf Öğrencisi İng. İktisat Bölümü 2. Sınıf Öğrencisi İsmail AYDOĞDU Büşra KARATAŞ Sakarya Üniversitesi Anadolu Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü 3.Sınıf Öğrencisi İng. İktisat Bölümü 2. Sınıf Öğrencisi Turagut Can DEMİRAL Cansu TAHAN İzmir Ekonomi Üniversitesi Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve AB Bölümü İktisat Bölümü 4. Sınıf Öğrencisi M. Mücahid DALKILIÇ Murat ÇİÇEK Selçuk Üniversitesi Anadolu Üniversitesi Uluslararası ilişkiler Uluslararası İlişkiler 4.Sınıf Öğrencisi 3.Sınıf Öğrencisi Doğuş KÜÇÜK Dergi Kapak Tasarımı "Bültenimizde yer alan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir, ADOM açısından bağlayıcılığı yoktur." 2 ADOM e-bülten AVRUPA BİRLİĞİ EKSPRESİ’NDE ERMENİ SORUNU Genel olarak Yukarı Karabağ sorunu, Ermenistan’ın Türkiye- Ermenistan sınırını tanımaması ve Ermeni soykırımı iddialarının uluslararası alanda tanınması için sarf edilen çabalar olarak sıralanabilecek sebeplerle, Türkiye- Ermenistan ilişkileri tarih boyunca gergin bir tablo sergilemiştir. Bu tabloyu doğru şekilde okuyabilmek için sorunu hazırlayan faktörlere, Ermeni Sorunu’nun ortaya çıkışına, tarih içerisinde soruna doğrudan ya da dolaylı olarak taraf olan devletlerin izledikleri politikalar ve birbirleriyle olan ilişkilerine ana hatlarıyla da olsa değinmek gerekmektedir. kazanmış ve taşınmıştır. konu uluslararası platforma 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması’nın "Osmanlı Hükümeti, halkı Ermeni olan eyaletlerde mahalli ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını gözeteceklerdir.’’ maddesi de sorunun tarafları dışındaki güçlere de doğrudan müdahale hakkı vermiştir. Ermeniler her ne kadar 18. yüzyıla kadar tabi oldukları siyasi otoritelerle çatışan bir pozisyon sergilemeseler de 19. yüzyılda durum faklılaşmaya başlamıştır. Değişimin ilk tetikleyicisini Fransız İhtilali sonucunda yayılan milliyetçilik akımıyla şekillenen ‘’Ermeni milli bilincini oluşturmak ve bağımsız bir Ermenistan kurmak’’ fikri ve fikrin ortaya çıktığı dönemde Osmanlı yönetiminin bazı zayıflıkları olarak kabul edebiliriz. Fakat yabancı devletlerin tahrik ve teşviklerinin sorunun kapsamının genişlemesine ve gitgide büyük bir kördüğüm halini almasına sebep olduğunu da asla unutmamak gerekir. Söz konusu maddelerden kuvvet alan dış güçlerin de tahrikleri ve milliyetçilik akımından hareketle nihai hedefin ‘’Büyük Ermenistan’’ hayali olarak belirlendiği politikalar sonucunda 1880 sonrasında farklı Ermeni komiteleri kurulmaya başlamıştır. Bunlardan en önemlileri 1887’de kurulan Hınçak ve 1890’da kurulan Taşnak Komiteleridir. Ayrıca Yunan, Sırp ve Bulgar ayaklanmaları sırasında Osmanlı Devleti’nin başarısız oluşu ve bu milletlerin bağımsızlıklarını kazanması da Ermenileri cesaretlendirmiştir. Özellikle Rusya, İngiltere ve sonrasında Fransa güdümlü hareketler bu tarihlerden itibaren sürekli artarak ilişkilerin hat safhada gerginleşmesine sebep olmuştur. Rusya’nın Ermeni politikasındaki en büyük şekillendiriciler, hem kendi milli hedefi tayin ettiği sıcak denizlere inme ve o dönemde bölgedeki rakip gücü İngiltere ile mücadele gibi politik; hem de petrol kaynaklarının varlığı ve ticaret yollarına yakınlık gibi ekonomik özelikler göstermektedir. İngiltere ise kendi çıkarlarına göre Rusya’nın güneye inmesini önlemek için bir tampon bölge olarak bağımsız Ermenistan’ın kurulmasını desteklemiş bu hedefe ulaşmak için de bölgedeki Ermeni nüfusunu arttırmak, Türk nüfusunu uzaklaştırmak ve var olan mezhep ayrılıklarına son 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra imzalanan Ayastefenos (Yeşilköy) Antlaşması’nın "Ermenistan'dan Rusya askerinin istilası altında bulunup Osmanlı Devleti'ne verilmesi gereken yerlerin boşaltılması oralarda iki devletin dostane ilişkilerinde zararlı karışıklıklara yol açabileceğinden, Osmanlı Devleti Ermenilerin barındığı eyaletlerde mahalli menfaatlerin gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi vakit kaybetmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı güvenliklerini sağlamayı garanti eder.’’ şeklindeki 16. Maddesi ile Ermeni Sorunu tarihte ilk kez bir belgede yer alarak resmiyet 3 ADOM e-bülten verilmesiyle bölgenin kendi içinde bütünlüğünü sağlamak gibi amaçlar edinmiştir. Fransa’nın Ermeni politikasına dahil olma sürecinin her iki ülkeye göre daha geç başlamasının sebebi ise o dönemde Rusya ile olan ittifakı ile açıklanabilir. . Fakat müttefikinin güç kaybetmeye başlaması beraberinde Fransa’nın Ermeni Sorunu üzeride aktif rol oynamasını getirmiştir. Soruna doğrudan taraf olmayan bu devletler Ermenistan politikalarını kimi zaman insan hakları kimi zamansa her milletin kendi geleceğini tayin etme hakkı maskesiyle yürütmeye çalışsalar da aslında kendi çıkarları doğrultusunda hareket etme ortak paydasında buluşmaktadırlar. Buna verilebilecek en iyi örneği ise bölgede büyük bir çıkar çatışması içerisinde bulunmalarına rağmen Rusya ve İngiltere’nin I. Dünya Savaşı sırasında tahrik politikalarını ortaklaşa yürütmeleri oluşturmaktadır. Ermeni Diasporasının uluslararası platformlarda uygulamaya koyduğu politika ve izlediği stratejiler özellikle Ermeni azınlığa sahip ülkelerin karar verme süreçlerinde etkili olmuştur. Ermeni nüfusunun ülke nüfuslarındaki oranlarının diğer devletlere göre yüksek olduğu ülkelerde ise diasporanın gücü daha da artmakta hatta bu ülkelerde soykırım iddiası ve bununla ilgili gelişmeler hem iç hem de dış politikaların şekillenmesinde belirleyici roller üstlenmektedir. Bazı hükümetler Ermeni soykırımını kabul etmeyip Türkiye’nin yanında yer alırken bazıları bu olayların tarihçiler arasında halen tartışılmakta olduğunu vurgulayarak tarafsız kalmaktadır. Kimi hükümetlerin soykırımı tanıyan kararlarıysa uluslararası ilişkilerin barışçıl yollardan uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Ayrıca konunun bu boyutu olayları, tarihi durumundan uzaklaştırarak diğer devletlerin Türkiye’ye karşı kullandıkları bir uluslararası politika aracı haline getirmiştir. soykırım iddialarını güçlendirmek için daha çok müttefik kazanma arayışına girmiş ve bu sebeple soykırım iddialarının diğer devletlerce tanınması için sürekli propagandalar yapar hale gelmiştir. Oysa sözde soykırım iddiaları temelsiz ve bir o kadar da maksatlıdır. Soykırım insan gruplarının yok edilmesidir. Adına soykırım diyebileceğimiz hadiseler ise ancak Naziler tarafından 1939-1945 yılları arasında Yahudiler ve diğer etnik gruplara karşı yapılan kıyımlar gibi gerçekleşir. Halbuki Ermenilerin soykırım iddialarını dayandırmaya çalıştıkları Osmanlı hükümetinin tehcir kanunu ise amacı da dahil olmak üzere bundan bütünüyle uzaktır. Üstelik hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınların, tehcire tabi tutulmaması, asker ve aileleri, memurlar, tüccarlar ve Osmanlı Bankası şubelerinde, reji idarelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermenilerin hükümete bağlı kaldıkları ve iyi halleri görüldükleri sürece sevk edilmemesi de iyi niyetin en açık göstergesidir. Üstelik halen Ermeni soykırımının yıl dönümü olarak anılan 24 Nisan’ın da bu sözde soykırımla ilgisi bulunmamaktadır. 24 Nisan 1915, Osmanlı hükümetinin Ermeni isyanları ve katliamlarına karşılık olarak verdiği uyarılara uymayan 2345 kişinin tutuklanarak cezaevine gönderildiği tarihtir. İlk olarak 1905’te Abdülhamit’e yapılan bombalı saldırı ile başlayan silahlı terör ise Ermeni Sorununa bambaşka bir boyut getirmiştir. Ortak amaçları Türkiye’yi istikrarsızlığa sürükleyerek sözde işgal altındaki Ermeni topraklarında Bağımsız Büyük Ermenistan’ı kurmak olan terör örgütleri arasında isminden en çok söz ettiren ise Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu (ASALA)’dur. Türkiye’de iç huzursuzluğun arttığı 1979 yılından sonra Ermeni teröründe de büyük bir artış gözlemlenmiştir. Başlı başına ayrı bir çalışma olması gereken bu konuda üzerinde dikkatle durulması gereken en önemli noktalar ASALA icraatları ve ardından 1980’li yıllardan itibaren PKK ile yürütülen işbirliğidir. Ayrıca Abdullah Öcalan’ın, Ermeni Yazarlar Birliği Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Ermenistan, devlet politikası haline getirdiği sözde 4 ADOM e-bülten Yozgat ve civarında faaliyet gösteren bir Taşnak çetesi tarafından ‘’Büyük Ermenistan hayali fikrine katkılarından dolayı’’ onur üyesi olarak seçilmesi de bu işbirliğini destekler niteliktedir. yönelik olduğu ise ulusal belgeleri ile kanıtlanmıştır. Öyle ki 1990 tarihli Bağımsızlık bildirisinde ‘’Ermenistan Cumhuriyeti, 1915 Osmanlı Türkiye’si ve Batı Ermenistan’da gerçekleştirilen soykırımın uluslararası alanda kabulünün sağlanması yönündeki çabaları destekleyecektir’’ maddesine Bağımsızlık Kararıyla sadık kalınacağı beyan edilmiş ve Ermeni Anayasası’nda Bağımsızlık Bildirisindeki ulusal hedeflere bağlı kalınacağı belirtilmiştir. Böylelikle sözde soykırımın kabul edilmesinin yanında Batı Ermenistan olarak nitelendirilen ve Türkiye’nin doğusuna işaret eden haksız toprak talebi eşi benzeri görülmemiş bir şekilde resmen Ermeni Anayasasında yer alarak dünyaya duyurulmuştur. Özellikle 1991’de Ermenistan’ın bağımsızlığını kazanmasının ardından Türkiye-AB ilişkilerinde Ermeni sorununun dikkat çekici hale geldiğini gözlemlemek mümkündür. Üyelik sürecinde Birlik tarafından yayımlanan belgelerde Türk-Ermeni ilişkilerine sürekli değinilmesiyle bu konu ABTürkiye arasında aşılması gereken bir sorun halini almıştır. Kriterlerde de belirtildiği üzere AB, dış politikada barışçıl ve dostane ilişkiler yürüten partnerler aramaktadır. Nitekim 2004 tarihli ilerleme raporunda Türkiye’nin üyeliği ile AB’nin Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan ile sınırdaş olacağı ve Türkiye aracılığıyla AB’nin Güney Kafkasya’da istikrarı sağlayıcı bir etki yapabileceği belirtilmekte, bundan dolayı Türkiye’nin katılımından önce komşularıyla olan anlaşmazlıklarını çözmesi istenmektedir. Bunun için, Türkiye’nin Ermenistan ile diplomatik ilişkilerini kurması ve kapalı olan kara sınırını açması talep edilmektedir. İki ülke arasında normal diplomatik ilişkilerin kurulması ancak tarafların karşılıklı olarak toprak bütünlüklerine saygı duyması halinde mümkün hale gelmektedir. Toprak bütünlüklerinin tanınmadığı bir ortamda ilişkilerin normal seyir izlemesini beklemek ne gerçekçi ne de adil bir yaklaşımdır. Bu perspektifle değerlendirildiğinde Türkiye- Ermenistan ilişkilerinin AB’nin istediği yönde ve dostane şekilde ilerlemesi, öncelikli olarak Ermenistan’ın Türkiye’nin sınır dokunulmazlığını ve toprak bütünlüğünü kabul etmesine bağlıdır. Söz konusu koşul Ermenistan’ın ulaşmak istediği son hedefin Türkiye’nin toprak bütünlüğün parçalamaya 5 ADOM e-bülten gerçekleşmediği takdirde Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinde taviz vermeyen bir tutum izlemesi yadırganacak bir durum değildir. yapılacak iş birliği de sürece büyük katkısı olacak hızlandırıcılar arasındadır. Oysa Türkiye ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve NATO da dahil olmak üzere üye devletlerin toprak bütünlüklerini teminat altına alan uluslararası kuruluşların, Türkiye’den toprak talep eden başka bir değişle Türkiye toprağını Batı Ermenistan olarak tanımlayan Ermenistan’a karşı izlediği tutumlar değişken ve bir o kadar da tartışmaya açıktır. Uluslararası işbirlikçi güvenlik politikalarının sağlıklı bir şekilde yürütülmesi devletlerin birbirine olan şeffaflığıyla doğrudan ilişkilidir. Fakat güven sorunları, tarihsel geçmiş ve özellikle son zamanlarda artan güvenlik paranoyaları sebebiyle bu şeffaflığın tam olarak sağlanması pek de mümkün görünmemektedir. Bu da güvenlik politikalarında işbirlikçi hareket etmeye büyük engel teşkil etmektedir. Yani devletler bir taraftan güvenliklerini sağlamak için işbirlikçi politikalar izlemek zorunda kalırken diğer taraftan bu politikaları izleyebilmek için bir takım güvenlik tehditlerini göz önünde bulundurmak, kimi zaman bu konuda riskler almak zorunda kalmaktadırlar. Böylesi ikilemler içerisinde tıpkı devletler gibi uluslararası örgütler de stratejilerinin sağlayacakları faydaları ve karşılaşacakları sorunları çok hassas dengeler nezdinde değerlendirirler. Karar verme aşamasındaysa bu terazide tehditlerin nelere mal olabileceği, etki düzeyi, etkileme alanı vs. gibi birçok faktör haliyle büyük önem arz etmektedir. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesiyle Güney Kafkasya’ya gelecek istikrarı savunan AB’nin ilişkilere toprak bütünlüğüne olan saygı çerçevesinde de yaklaşıp Ermenistan’ın ılımlı ve kabul edilebilir politikalar izlemesi konusunda devreye girerek teşvik edici görevler üstlenmesini beklemek hayalperestçe değildir. Ayrıca durumu bir de ekonomik açıdan ele alacak olursak; Türkiye ile iyi ilişkilerin Ermenistan’a daha çok fayda getireceği tartışılmaz bir gerçektir. Türkiye ticaret hacmi ve ekonomik kapasitesi bakımından Ermenistan’dan üstün özelliklere sahiptir. Bu durumda normalleştirilmiş ilişkiler beraberinde gelen ekonomik ve ticari gelişmeler Ermenistan lehine, Türkiye’ninkiyle kıyaslandığında, daha büyük ivme kazanacaktır. Batı ile dış ticaretini geliştirmek isteyen bir Ermenistan’ın Batı’daki tek sınırının Türkiye ile çizildiğini de unutmaması gerekir. AB’nin hem kendi içinde hem de komşu bölgelerinde barış ve istikrarı sağlama amacı ancak uluslararası işbirliği ile ulaşılabilinecek bir noktadadır. Elbette bu amaca uluslararası örgütlerle beraber yürütülecek politikalar büyük hizmet sağlayacaktır. AB ile NATO arasında KAYNAK; www.ermenisorunu.gen.tr Nuray ALTINDAĞ 6 ADOM e-bülten AB’NİN MALİ KURALI Küçük ülkeler battığında, büyük ülkeler yardıma koşar, peki ya büyük ülkeler battığında? İşte bu soru tüm bilinenlerin aksine; olmayacak denileni, batmayacak kadar büyük bilineni dahi ters düz edecek bir mantıkla 21.yüzyıla kapı araladı tarih sahnesinde… Aralanan kapıdan manzaraya göz gezdirdiğinizde ise; kapitalist sistemin vatansız sermayedarlarının hala kendilerine yeni bir kaftan biçemeyip, 2008’den bu yana yaşanan ekonomik krize karşı çıkış yolları bulamadıklarına şahit olursunuz. Bu durumun sebebi ise; hiç kuşkusuz piyasaya olan güvenin yerli bir olmasıdır, nitekim derecelendirme kuruluşlarına pür dikkat kesilmemiz de bundan kaynaklanıyor, kapitalist dünya yağmasa da gürlüyor, çıkan fırtına ise en çok Avrupa Birliğinin üzerinde. olan, Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği’ne üye olmak için ülkelerin uyması gereken kriterlere, kimin ne denli uyum gösterdiğini sorgulamaya davetiye çıkarmıyor mu sizce de? 9-10 Aralık 1991 tarihinde imzalanarak 1 Ocak 1993’te yürürlüğe giren ve tarihe ‘’Maastricht Kriterleri’’ olarak geçen Maastricht Antlaşması’nda; parasal birliğe üye olacak ülkelerin uyması gereken şartlar sıralanmış, bunlara uyulmaması durumunda ise yaptırımlar belirlenmiştir. Avrupa Ekonomik ve parasal Birliği’ne üye olan ve para birimlerini Euro’ya sabitleyip, Euro’yu kullanmaya başlayan böylelikle Eurozone olarak da bilinen 17 ülkeyi kapsamaktadır. Avusturya, Belçika, Hollanda, Malta, G.Kıbrıs, Almanya, Finlandiya, Slovakya, Lüksemburg, Fransa, Slovenya, Estonya, ve son dönemde ‘’PIGS ülkeleri’’ söylemleri ile de öne çıkan; Portekiz, İrlanda, Yunanistan ve İspanya bu parasal birliğin üyeleridir. Özellikle finansal sistemin borç ayağını oluşturan PIGS ülkeleri geldikleri son durum neticesinde, parasal birlikten çıkma ve hatta ortak para birimi kullanılmasının irdelenmesine sebep olmuştur. Böyle bir tabloda ise asıl tartışılması gereken, bu kriterlere kimin ne denli uyum sağladığı ve de bu kriterlerin ne kadar ciddiye alındığı olmalıdır. Avrupa kendi yarattığı ‘’tek pazarında’’ sallanan çoklu dengeleri enine boyuna düşüne dursun, bizler biraz daha işin somut kısmına, Maastricht Kriterleri’nin dediklerine kulak verelim. İktisatçılar son dönemlerde kriz söylemlerini dile getirmekten her ne kadar yorulmuş olsalar da son yılların ekonomik gündemi hiç kuşkusuz ders kitaplarından daha fazla yarar sağlıyor. Kısa dönemde manşetleri kurcaladığınızda; fırtınalı Avrupa gündemi 25. zirvesini de geride bırakıyor, elle tutulur tek şey ise ortak denetim mekanizması… Bu mekanizmanın çarklarına baktığımızda ise; karşımıza krizle birlikte hedef tahtasında yer alan bankacılık sektörü çıkmakta. Liderler bankaların denetimini üye ülkelerin sorumluluğundan alıp Avrupa Merkez Bankası’na (AMB) devretme konusunda mutabakata vardı. Elbette yaşanan bu krizin tüm dikkatleri denetim unsuru üzerinde toplaması şaşırtıcı bir sonuç değil, aksine olması gereken hatta geç kalınmış bir adımdır. Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy, bu sistemi küçük bir devrim olarak nitelendirmiş, eğer 2008’de böyle bir denetim faktörüne sahip olunsa idi, krizin bu boyutlara ulaşmayacağından bahsetmiştir. Peki böyle bir durum, daha önce ekonomik açıdan bağlayıcılığı Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği (EPB), üç farklı tamamlayıcı unsurun bir araya gelmesiyle oluşan bir süreçtir. İlki 1 Temmuz 1990’da EPB ülkeleri arasındaki sermaye dolaşımını engelleyen yasakların kaldırılmasıyla başlamış, 1 Ocak 1994’te ise; Avrupa Para Enstitüsü kurulmuş böylelikle 7 ADOM e-bülten birlik ülkelerinin para politikası entegrasyonu sağlanmış, ülkelerin para politikası farklılıklarını en aza indirgemek temel hedef olarak alınmıştır. 3. aşama ise 1 Ocak 1999’da başlayarak, ülkelerin ortak para birimi olan Euro’ya geçiş için 7 Şubat 1991 tarihinde Hollanda’nın Maastricht şehrinde ortaya atılan ünlü kriterlerin yerine getirilmesi şartına bağlanmıştır. Euro’nun mazisine kuş bakışı göz attıktan sonra ‘’AB’nin Mali Kuralı’’ olarak da adlandırılan Maastricht Kriterleri, mali disiplin için gerekli olanlar ve parasal disiplin için gerekli şartlar şeklinde iki ana başlık altında ele alınmıştır. birbirine yakınlaştırma çabası içersindedirler. Birlikteki ülkeler eğer bu kriterlere uyum sağlamazlarsa, bir takım yaptırımlara maruz kalabilirler. Bu yaptırımla ise; Avrupa Yatırım Bankası’nın o ülkeye borç vermemesi, üye ülkenin bonolarının sağlıksız olduğu yönünde bildiri yayınlanması, Avrupa Birliği’ne faizsiz depozito yatırması zorunluluğu ve para cezası şeklindedir. Birliğe üye herhangi bir ülkenin kriterleri aşması durumunda yine o birlikte bulunan ülkelerin çoğunluğunun kararıyla bu yaptırımlar uygulanmaktadır. Yazının başında da belirttiğim Avrupa Konseyi Başkanı’nın sözlerini hatırlayarak biraz da bu kriterleri rakamsal boyutları ile ele aldığımızda kimlerin ne kadar uyumlu olduğu ortaya çıkıyor. Parasal disiplin için ortaya atılan şartlara göre, 1-) Toplulukta en düşük enflasyona sahip (en iyi performans gösteren) üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ile ilgili üye ülkenin enflasyon oranı arasındaki fark 1.5 puanı geçmemelidir. Enflasyon Kriteri Aşağıdaki çizelgeye baktığımızda Maastricht Kriteri’ni geçen pek çok ülke görülmektedir. 2-) Herhangi bir üye ülkede uygulanan uzun vadeli faiz oranları 12 aylık dönem itibariyle, fiyat istikrarı alanında en iyi performans gösteren 3 ülkenin faiz oranını 2 puandan fazla aşamayacaktır. Yakınsama kriterini karşılamak için belirtilen üye ülkelerin tüketici fiyatlarındaki enflasyon oranının, Euro bölgesinde fiyat istikrarı bakımından en iyi performansa sahip 3 ülkenin yıllık enflasyon oranları ortalamasının puan olarak %1,5 üzerini geçmemesi şartı aranmaktadır. 2010 ‘da, irlanda (%1.2), Slovenya (%2.1) ve Fransa (%2.3) ile en düşük oranları yakalayarak, Euro bölgesi üye ülkeleri için %3.4 ‘ü referans oran olarak tayin etmiştir. Özellikle 2008 krizinin en çok etkilediği ülkelerin sürekli olarak kriterin üzerinde bir enflasyon ile uyum konusunda nerede olduklarını uzunca bir süredir göstermektedir. AMB ‘nin enflasyon hedeflemesi kapsamında belirlediği düzey ise %2 civarında gerçekleşmektedir. 3-) Son 2 yıl itibariyle üye ülke parasının diğer bir üye ülke parası karşısında devalüe edilmiş olmamalıdır. Mali disiplin için ise, 4-) Üye ülkelerin kamu borçlarının Gayrisafi Yurtiçi Hasılaya (GSYH) oranı %60’ı geçmemelidir. 5-) Üye ülkelerin kamu açıkları GSYH’sının %3’ünü geçmemelidir. Parasal birliğe üye olan ülkeler bu şartlar doğrultusunda ekonomilerinin gelişmişlik düzeyini 8 ADOM e-bülten Kamu Açıkları Kriteri Kamu Borçları Kriteri Antlaşmaya göre, üye ülkelerin GSYH’sinin en fazla %3’ü kadar açık vermesi gerekmektedir. Fakat yine tabloya bakıldığında, GSYH’nın bir oranı olarak faiz dışı fazla verme ya da açık verme durumlarında da çok az Eurozone ülkesi, ülke faizleri hariç tutularak bakıldığı denge olan, faiz dışı dengesinde fazla verebilecek. Artan borç yükleri üzerindeki faiz ödemeleri bütçe açıklarındaki makasın daralmasında en büyük etkendir. Anlaşma gereği üye ülkelerin kamu borcunun GSYH’ya oranı %60’ı geçemeyecektir. Fakat yine grafikte görüleceği üzere 2011 yılında ancak 5 Eurozone ülkesi bu hedefi tutturmuştur. Özellikle Almanya, Belçika, İtalya, Portekiz, Fransa ve Yunanistan’ın kamu borçlanmasında ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Nitekim bu saydığım ülkelerde borç krizi giderek artmaya ve kemer sıkma politikalarını daha sık duymamıza neden oluyor. Kamunun batan gemilerin borçlarını da üstlenmesi ile bu oranın daha da artacağı ne yazık ki ortadadır. Almanya ‘nın brüt kamu borcu 2011 yılı 4.çeyreğinin sonunda 2 trilyon Euro ‘nun üzerindeydi. Bu Alman ekonomisinin GSYH ‘nın yüzde 81 ‘inin biraz daha fazlasına eşdeğer idi. Yunanistan ‘ın 355,6 milyar Euro kamu borcu bu duruma göre nispeten daha azdı. Fakat ekonominin gittikçe küçülmeye başlamasından bu yana, bu yük daha belirgin hissedilir hale gelmeye başladı. 9 ADOM e-bülten Son söz; Gelen dalga bütün tekneleri kaldırır, bazılarını daha yukarı kaldırır. lakin Cansu TAHAN Faiz Oranları Kriteri Mali kuralın yine burada söylediğine bakacak olursak eğer, enflasyonda en başarılı yani enflasyon oranları en düşük 3 ülkenin 10 yıllık devlet tahvili getiri ortalamalarının 2 puandan fazla olmayacaktır. Faiz oranı kriterinde 2010 yılına kadar herhangi bir uyumsuzluk söz konusu değildir ancak; yine burada da karşımıza Yunanistan çıkıyor ve Maastricht kriterinde belirlenen faiz oranını geçtiği görülmüştür. Kıssadan Hisseye ise; ABD’den gelen dalganın Eurozone ülkelerini vurduğu aşikar lakin burada uzun uzadıya kriterlerin ne demek istediğine baktığımızda belki de 2008 global krizi öncesinde, AB’de Maastrich Kriterleri’ni uyum konusu daha yakından takip edebilmeliydi. Böylelikle bazı üye ülkelerin kamu borçları ve bütçe açıklarında makas bu kadar açılmayabilirdi. Fakat ne hikmetse kriz hiç beklenmiyor ve her şey aniden oluvermişti… Uyumsuzluk konusunda ise neredeyse her bir ülke sınıfta kalmış aksine yaptırım konusunda bir ‘’yaptırım’’ hiç olmamıştır. 10 ADOM e-bülten ERASMUS GÜNLÜKLERİ – POLONYA’YI TANIMAK Hayatımızın her alanında, kendimize gerçekleştireceğimizi düşündüğümüz hedefler koyarız. Benim Erasmus maceramda böyle başladı işte. Üniversiteye başlamamla birlikte Erasmus programının varlığından haberdar olmuştum. Daha sonra kendime hedef belirlemiş ve bu hedef için çalışmalarıma ağırlık vermiştim. Ve nitekim şimdi bu programdan faydalanan binlerce öğrenciden birisiyim. Erasmus programının içeriğine fazla girmeyeceğim, bu yazımda daha çok buradaki tecrübelerimi sizlere aktaracağım. Erasmus ile Polonya'yı kazandığımda gerçekten çok mutlu olmuştum. Belirlemiş olduğum hedefi gerçekleştirmiştim. Kendimi geliştirmem için müthiş bir fırsat doğmuştu artık. Eylül ayı ortası itibariyle artık Polonya’da olacaktım ve bu düşünce gerçekten bana keyif veriyordu. Gezi planları, yeni arkadaşlıklar, farklı bir kültür, farklı bir dil, farklı bir ortam… Tüm bu düşünceler beni oldukça fazla heyecanlandırıyordu. henüz oldukça yeniyim buralarda. Polonya’yı gezme fırsatım olmadı henüz. Gezilerim, keşiflerim ve size aktaracaklarım genelde Opole şehri ile sınırlı olacak bu yazıda. Öncelikle belirtmek istediğim şey şu ki; Opole olsun Polonya olsun Avrupa’daki başka bir şehir veya ülke olsun buraya ayak bastığınızda hissettiğiniz ilk duygu hayranlık oluyor. Evet, gerçekten öyle… Hatta şaşkınlıkla karışık hayranlık desem daha doğru bir ifade kullanmış olurum. Çünkü burada bazı şeyleri görünce gerçekten kolay kolay anlam veremiyorsunuz ancak sonra ağzınızdan ‘vay be adamlar yapmış’ kelimesi dökülüveriyor. Buraya geldiğim günden beri yaşamış olduğum en güzel anımı sizlerle paylaşacağım. Opole’ye geldikten bir gün sonra şehri biraz tanımak amacıyla şehirde gezinti yapmak için sokağa çıkmıştım. Çünkü bir şehri insanıyla tren istasyonuyla binalarıyla tanıyamazsınız. Bir şehri ancak tam olarak sokağıyla tanırsınız. Sokakta gözlem yaparsınız, sokağın nabzını tutarsınız ve ona göre o kente veya ülkeye puanını verirsiniz. Bu düşüncelere sahip olduğum için attım kendimi sokağa. İnsanları gözlemliyordum, trafiğin akışına bakıyordum. Dar bir kaldırımda yürürken karşımdan bisikletli bir bayanın geldiğini gördüm. Kaldırım epey dardı ve ikimiz kaldırımdan aynı anda geçemezdik. Ben tam yola doğru hareketlenmiştim bisikletli bayan rahatça geçsin diye ancak tam o sırada bayan bisikletten indi bana gülümsedi ve benim yanımdan geçtikten sonra bisikletine binerek yoluna devam etti. O an gerçekten hiç abartmıyorum gözlerim doldu. Hayran hayran bu nasıl olur diye sormuştum kendime. Günler geçtikçe medeniyeti, insanların saygılı davranışlarını daha net gözlemliyordum. Günler geçtikçe daha iyi anlıyordum buradaki insanların davranışlarını. Trafikte, eğer siz yaya geçidinde iseniz arabalar size yol veriyor ve rahat rahat Artık Polonya’ya gitme vakti gelmişti. Artık ben Erasmus öğrencisiydim ve Polonya’ya ayak bastıktan sonra ‘’ I’m sorry, I am Erasmus student…’’ diyerek cümle kurmaya başlayacaktım. Ve hayalini kurduğum gün geldi. Polonya’nın güneyinde yer alan küçük ve şirin bir şehir olan Opole’deydim artık. Gerçekten gelmeden önce düşlediğimden daha fazlasını buldum bu şehirde. Opole’ye ayak bastığım ilk dakikadan itibaren bu kente uyum sağlayacağımı hissetmiştim. Burası Polonya’nın güneyinde yer alan 2 üniversitesi olan doğanın güzellikleriyle donatılmış harika bir şehir. Genel açıdan Polonya’ya bakacak olursak birçok ülkeden öğrenci Erasmus Programı için Polonya’yı tercih ediyor. Erasmus Öğrenci Değişim programı, lisans öğreniminiz boyunca sadece bir defalık faydalanabileceğiniz bir program. Bundan dolayı gerçekten Erasmus senesinin çok iyi değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir iki gün sonra buraya geleli tam bir ay olacak. Yani 11 ADOM e-bülten karşıya geçiyorsunuz. Yayalar için olan trafik ışığı kırmızı yandığında yol boş olsa bile insanlar bekliyor. Evet, gecenin bir vakti bom boş yolda buradaki Polonyalı arkadaşlarımla 33 saniye boyunca kırmızı ışıkta bekledim. Bunu bizzat yaşadım. çıkıyor. Ve bu anlattığım durum birkaç örnekle sınırlı değil. Sabah erken vakitte dışarıya çıktığınızda sizi şaşırtacak derecede fazla sayıda insan köpeğiyle beraber sabah yürüyüşüne çıkmış ve yüzünde hafif bir tebessüm. Bu durum gerçekten size pozitif enerji veriyor. Opole’ye dair anlatacağım daha bir sürü konu var ancak maalesef hepsi bu yazıya sığmaz. Erasmus öğrenim hareketliliği programı konusuna dönecek olursak, Erasmus programı tüm üniversite öğrencilerinin faydalanmasının gerektiğini düşündüğüm bir program. Kendinizi geliştirmeniz için size sunulmuş en güzel fırsat. Umarım bu yazıyı yazarak Erasmus Öğrenci Değişim Programı için birkaç kişiyi olumlu etkileyebilmişimdir. Evet, aslında son söz olarak, Erasmus Programını ne kadar dinlerseniz dinleyin ne kadar okursanız okuyun, bu atmosferi bu ortamı siz kendiniz yaşamazsanız bu programa dair hep bir eksiklik hissedeceksiniz. Erasmus programının gerçek anlamını ancak yaşayarak özümseyebilirsiniz. Buradaki insanların medeniyeti sadece trafikle sınırlı değil tabi. Ancak Türkiye’nin aksine burada trafiğin akışının bu kadar düzenli olması beni hayrete düşürmüştü, hala da düşürmeye devam ediyor. Daha önce dediğim gibi Opole kenti dışına pek çıkma fırsatım olmadı henüz. Ancak buraya geleli bir ay olmasına rağmen Opole kentini aşırı benimsedim ve buraya olan hayranlığım her geçen gün artıyor. Burada gerçekten bazı şeylerin küçüklükten itibaren yerleştiğine olan inancım daha da arttı. Çünkü trafikteki bu uyum, burada yaşayan insanların yabancılara(biz Erasmus öğrencileri veya turistlere) yardım etme isteği, buradaki insanların yüzünden eksik olmayan gülümseme… Böyle yetiştirilmişler ve böyle yetiştirmeye devam ediyorlar. İnsanlar sabahın erken bir vaktinde köpeğini alıp dışarda yürüyüşe Odra River Moszna Castle M.Mücahid DALKILIÇ 12 ADOM e-bülten WILLIAM WALLACE’DEN SONRA İSKOÇYA BAĞIMSIZLIK HAREKETİ William Wallace ismini “Cesur Yürek” filminde duymuştuk. Peki William Wallece kimdir? Sir William Walece İngiltere kralı Ι. Edward döneminde İngilizlere karşı vermiş olduğu bağımsızlık savaşına önderlik eden İskoç şövalyedir. ve kültürel olarak Birleşik Krallık ile beraber daha güçlü olduğunu savunuyor ve olası bir bağımsızlık için “Çocuklarımızı bilinmeyen bir yere göndermek gibi” değerlendirmesini yapmaktadır. Birleşik Krallık Başkanı David Cameron Sunday Telegraph gazetesine verdiği mülakatta ‘’Ben İngiltere başkanı olmak istemiyorum, Birleşik Krallığın başkanı olarak kalmak istiyorum’’ diyerek İskoçya’nın ve Birleşik Krallığı oluşturan diğer ulusların ayrılmasına karşı olduğunu belirtmişti. David Cameron ayrıca, İskoçya ve İngiltere arasında 305 yıldır süren birlikteliğin bir örnek teşkil ettiğini savunmuştur. Sir William Wallace İngiltere’ye karşı savaşlar kazanmıştır. Lakin krala bağlı olan bir İskoç şövalye tarafından İngilizlere teslim edilmişti. Krala ihanet suçundan yargılanmıştır lakin kendisi “ona bağlı kalacağıma dair hiçbir zaman yemin etmedim” demesine rağmen suçlu ilan edilmişti. İdam edilmeden önce çeşitli işkencelere maruz kalmıştır. Buna rağmen kraldan af dilememişti. İdam edilmeden önce son sözü “Özgür İskoçya” olmuştu. Aradan 9 yüzyıl geçmiştir ve bugünlerde İskoçya tekrar bağımsızlık talebinde bulunmuştur. İskoçya’nın Birleşik Krallıktan ayrılmasının Britanya Krallığı ekonomisine de önemli etkileri olacağı düşünülmektedir. Örneğin, İngiltere'nin Avrupa'da petrol üretiminde ikinci sırada yer alması İskoçya'daki petrol ve doğalgaz alanlarıyla mümkündür. İskoçya'nın bağımsızlığı bu alanların İngiltere karasuları dışında kalacak olması sonucunu doğuracaktır. İskoçya'nın bağımsızlığının ekonomik ve sosyal sonuçları ile ilgili değerlendirmeler yanında İngiltere ve Avrupa'nın güvenliğine etkileri üzerinde de durulmakta. Bağımsızlık gerçekleştiği takdirde Birleşik Krallığın güvenliğinin İngiltere ve Galler'deki askeri gücün artırılmasıyla sağlanması beklenebilir. İngiltere Savunma Bakanlığı askeri eğitim ve yerlerinin değiştirilmesi güç olan üsler açısından İskoçya'nın önemine vurgu yapmaktadır. Askeri ekipmanın artırılması, yeni askeri üslerin kurulması ve geliştirilmesi, mevcutların taşınması, askeri eğitimler için yeni alanların kurulması, nükleer silah başlıklarının yeniden dizayn edilmesi İktidara gelen İskoçya Ulusal Parti (SNP)bağımsızlık talebini dillendirmiştir. Buna bağlı olarak referandum yapacağını belirtmiş ve referandum tarihini ise İskoçların İngilizleri yendiği Bannockburn Savaşının 700’üncü yıldönümünün kutlanacağı 2014 yılında yapılması planlanmaktadır. Bu çerçevede Edinburgh-Londra arası görüşmeler devam etmektedir. İktidar partisi lideri Alex Salmond Mayıs 202’den beri İskoçya’nın bağımsızlığı için “Evet İskoçya” kampanyasını yürütmekte. Bu kampanyayı diğer siyasi partiler, ünlüler ve iş adamları da desteklemektedir. Öte yandan Haziran 2012 İngiltere’nin İşçi Partisi İskoç milletvekili Alistair Darling “Birlikte Daha İyiyiz” kampanyası başlatmıştır. Alistair Darling, İskoçya’nın ekonomik 13 ADOM e-bülten gibi maliyetlerin olacağından söz edilmektedir. İskoçya'nın bağımsızlığının İngiltere'nin nükleer caydırıcılığını da etkilemesi beklenmekte. Birleşik Krallığın nükleer unsurları Batı İskoçya'daki Faslane ve Coulport bölgelerinde yer almaktadır. Dolayısıyla İskoç hükümetinin kararları İngiltere'nin nükleer politikasının şekillenmesinde büyük rol oynayacaktır. Hatta uzmanlar İskoçya'nın silahsızlandırılmasını Birleşik Krallığın silahsızlandırılmasıyla aynı anlamda kabul edebilmekte. Diğer taraftan, İskoçya Ulusal Partisi İskoçya'da konuşlandırılmış nükleer silahlara karşı olduğunu açıkça vurgulamaktadır. Olası bir bağımsızlıktan sonra nükleer silahların taşınmasını da talep etmesi beklenebilir. Bundan da önemlisi, Birleşik Krallığın, kendi nükleer güvenliğinin kontrolünü elinden yapılanmalar ortaya çıkabilir. Avrupa Birliği ise yeni bir krizle baş başa kalabilir. İskoçya’nın ayrılması gerçekleşirse eğer AB İngiltere ile yeniden müzakerelere başlama ihtimalide olabilir. İskoçya da AB üyeliği için başvuruda bulunabilir. İktidardaki İskoçya Ulusal Partisi, 1940'lı yıllardan itibaren yaklaşık 20 yıllık bir süreçte Avrupa bütünleşmesini destekleyen bir tutuma sahip olsa da, 1960'lı yıllardan itibaren karşıt bir duruş sergilemeye başlamıştır. Bu tutum değişikliğinin önemli bir nedeni, İngiltere'nin Avrupa Topluluğu'na üye olmak için başvurduğunda Avrupalı liderlerin sadece merkezi hükümet temsilcileriyle müzakere edip İskoçları adeta dışlamalarıdır. Bu durum Ulusal Partiyi ciddi bir Avrupa karşıtlığına itmiştir. Partiye göre İngiltere ve Avrupa Topluluğu, birbirlerine benzer şekilde, merkeziyetçi, seçkinci, demokrasiye ve bölgesel temsile ilgi duymayan bir niteliğe sahiptir. Avrupa Komisyonu, İskoçları, bütünleşmenin değerlendirme süreçlerine katılmaları yönünde teşvik etmemiştir. Diğer taraftan, İskoçya Ulusal Partisi ortak pazar oluşumunu kendi ekonomisi üzerinde olumsuz etkiler yaratacak bir gelişme olarak da görmüştür. AB ile İskoçya arasında bu arka plana sahip ilişkilerin seyri, İskoçların Avrupa kurumlarında temsil edilmesinin desteklenmesiyle değişim yoluna girmiştir. 1980'li yıllarda İskoçya Ulusal Partisi bağımsızlık meselesini yeniden Avrupa bütünleşmesiyle ilişkilendirmeye başlamıştır. Bu sefer de Avrupa bütünleşmesine olumlu yaklaşan bir ulusalcı duruş sergilenme yolunu seçmiştir. kaybetme olasılığı nedeniyle zor durumda kalacak olmasıdır. Birleşik Krallıkta oluşacak bir bağımsızlık krallığı oluşturan diğer ülkelerde de(Galler, Kuzey İrlanda) bu durumdan faydalanmak isteyecek unsurlar gelişebilir. Sadece Birleşik Krallık için bu durum geçerli değildir. Avrupa’nın çeşitli yerlerinde bağımsızlık talebinde bulunan bölgeler içinde örnek teşkil edecektir. İspanya’da Bask ve Katalan bölgesi, İtalya’da Korsika ve Tirol bölgesi, Danimarka’da Grönland adası ve Belçika’nın Flaman ile Valon bölgelerinde ki unsurlar bu durumdan cesaret alacaktır. Bu durumda Avrupa’nın entegrasyon hareketi sekteye uğrayabilir. Britanya’da yaşanan durum sadece Britanya’nın sorunu değil tüm AB üyesi ülkeler için bir sorundur. Birleşik Krallık böyle bir bölünme yaşarsa krallığın ekonomisinde değişmeler gerçekleşebilir buna bağlı olarak yeni siyasi Sonuç olarak Britanya’da yaşanan bu sorun hem krallık için hem de AB için büyük bir sorun teşkil etmektedir. Bu açıdan bakıldığında Britanya’nın dağılması ve buna bağlı olarak yeni yapılanma olabilir. Ekonomisi küçülebilir çünkü Birleşik Krallığın en önemli ekonomik kaynağı İngiltere’den sonra İskoçya’dır. Askeri veya savunma planları değişecektir buna bağlı olarak yeni bir ekonomik 14 ADOM e-bülten külfet altına girilecektir. Bütçe planları değişecek buna bağlı olarak halk için hayat daha da zorlaşabilir. Birleşik Krallık hükümeti prestij kaybına uğrayabilir. İngiltere İskoçya’nın krallıktan ayrılmaması için elinden geleni yapacağının düşüncesindeyim sadece İngiltere değil AB’nin de bu sorunla yakın bir şekilde alakadar olması gerekmektedir. AB üyesi ülkelerde de buna benzer olan sorunlar, o ülke içindeki unsurları harekete geçirebilir ve AB’nin başlatmış olduğu oluşum sekteye uğrayabilir. Bu gibi durumların ortaya çıkış nedenine göz atmak gerekir. İskoçya veya İskoçya’nın durumda olan diğer bölgeler neden bağımsızlık talebinde bulunmaktadırlar? İskoçya’nın yönetimi 50 yıldır İşçi Partisinin elindeydi. 2007 yılında Ulusal Parti İşçi Partisi yerine hükümeti kurmuş, 2011 yılında da 129 sandalyeli parlamentoda 69’una sahip olmuştur. Ekonomik krizin vermiş olduğu çeşitli nedenlerden dolayı ülkelerde veya bölgelerde ayrılıkçı, muhafazakar ya da ulusalcı söylemler yükselmeye başlamıştır. Avrupa kıtasında var olan ekonomik sorun diğer sorunların temelini oluşturmaktadır. Bazı ülkelerde bağımsızlık hareketleri bu sorundan çok önce başlamış olabilir. KAYNAKLAR; 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Sezgin Mercan, Erişim Adresi: http://www.21yyte.org/tr/yazi6511Birlesik_Krallikta_Iskocyanin_Bagimsizligi_Sorunu.html Habertürk, Erişim Adresi: http://www.haberturk.com/dunya/haber/753791nolur-ayrilmayin-kampanyasi Hürriyet, Erişim Adresi: http://www.hurriyet.com.tr/planet/19641503.asp euronews, Abdullah Ortaç, Erişim Adresi: http://tr.euronews.com/2012/05/26/iskocya-dabagimsizliga-evet-kampanyasi-basladi/ Murat ÇİÇEK 3 EKİM 2005’TEN BUGÜNE AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN GENEL ANALİZİ Bilindiği üzere, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik müzakere süreci, 3 Ekim 2005 tarihinde 35 müzakere faslının takdimi çerçevesinde başlamıştır. Ancak, o tarihten günümüze TürkiyeAB ilişkileri bir türlü olumlu seyre girememiştir, çünkü Almanya’da 2004 yılındaki genel seçimlerde Angela Merkel liderliğinde geleneksel Türkiye muhalifi muhafazakâr Hıristiyan Demokratlar, 2007’de Fransa’daki genel seçimlerde ise Nicholas Sarkozy önderliğindeki sağ görüşlü Union Pour Un Mouvement Populaire (UMP) iktidara gelmiştir. AB’nin ağır topları Almanya ve Fransa’daki bu iktidar değişimi, Türkiye için müzakere sürecinin arifesinde tam üyelik yerine, hukuken mümkün olmayacak ‘İmtiyazlı Ortaklık’ alternatifinin de gündeme gelmesine neden olmuştur. Çünkü hem Merkel hem de bir önceki Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tavırlarını açıkça göstermişlerdir. Müzakere sürecinin başlamasından bu yana, Türkiye-AB İlişkileri’nin düşüşte olmasının bir diğer nedeni ise, 2006 yılında Avrupa Konseyi’nin Türkiye aleyhine yayınladığı Kıbrıs kararıdır. Bu karara göre, Türkiye, Ek Protokol çerçevesinde limanlarını ve hava sahasını AB’nin bir üyesi olan Kıbrıs Rum Kesimi’ne açmak zorundadır. Ancak, Türkiye bu karara sert tepki göstermiş ve yayınladığı karşı deklarasyonda bunun mümkün olmayacağını, çünkü Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ı tanımadığını belirtmiştir. Bunun üzerine, Avrupa Konseyi tekrar karşı bir 15 ADOM e-bülten deklarasyon yayınlayarak, Türkiye’nin 2004 Genişlemesinde AB’ye üye olan diğer ülkeler gibi, Kıbrıs’a karşı da sorumlu olduğunu ve limanları ile hava sahasını bu ülkeye derhal açması gerektiğini yinelemiştir. Ankara, bu nedenle, yeni bir söylem geliştirmiş ve şu savı ileri sürmüştür: ‘AB, Annan Planı sürecinde KKTC’ye bir takım sözler verdi ve Kuzey Kıbrıs Türk halkına barış ortamının sağlanması için plana evet demesi karşılığında, bütün izolasyonların kaldırılması ve Yeşil Hat tüzüğünün devreye sokulması vaadinde bulundu. Takiben, 2004 yılındaki referandumda Türk tarafı Annan Planı’na ‘Evet’, Rum tarafı ise ‘Hayır’ dedi. Buna rağmen, AB sözlerinde durmadı ve KKTC üzerindeki izolasyonları kaldırmadı. Üstelik Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni Kıbrıs adı altında AB’ye tam üye yaparak ödüllendirdi’. Dolayısıyla, Türkiye, Kuzey Kıbrıs üzerindeki izolasyonlar kaldırılmadıkça, Ek Protokol’ün şartlarını yerine getirmek zorunda değildir. AB’nin ise bu konudaki karşıt tezi şudur: ‘Türkiye, 3 Ekim 2005’te Müzakere Anlaşması’na imza atarak, hukuki anlamda Ek Protokolü de kabul etmiş sayılmaktadır. Rum bandıralı gemilere ve uçaklara Türk limanlarının ve hava sahasının açılması şartı da bu protokolün bir parçasıdır. AB’nin KKTC’ye Annan Planı öncesi vermiş olduğu sözler hukuki değil, siyasidir; bu sebeple bağlayıcı da değildir. AB’deki bazı ülkelerde seçimler sonrası iktidarlar değiştiği için, bu sözleri veren liderler de artık iktidar da değildir’. Akabinde, Avrupa Konseyi 2006 yılında yeni bir karar almış ve Türkiye ile müzakere başlıklarından sekizini dondurduğunu açıklamıştır. Konsey’e göre bu karar, Ek Protokol’ün Türkiye tarafından uygulanmamasından ötürü alınmıştır ve açılan diğer başlıkların da kapatılmayacağı beyan edilmiştir. Belirtildiği üzere, 2007’de Sarkozy’nin iktidara gelmesi ile Fransa, Türkiye’nin tam üyeliğine aleyhtar politikasının bir gereği olarak beş müzakere başlığını veto etmiştir. Bu süreçte, gerek Almanya’nın Güney Kıbrıs yanlısı ve Türkiye karşıtı tutumu, gerek Fransa’nın beş müzakere başlığını veto etmesi Kıbrıslı Rumların elini güçlendirmiş ve diğer altı müzakere başlığı da Rumlar tarafından veto edilmiştir. Yani, 8 müzakere başlığı Ek Protokol anlaşmazlığı, bir anlamda Kıbrıs yüzünden, 5 başlık Fransa’nın vetosuyla, 6 başlık da Kıbrıs Rumlarının vetosu ile olmak üzere toplam 19 başlık fiilen kapalı durumdadır. Ayrıca, Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Konseyi dönem başkanlığını 1 Temmuz 2012’de devralması ile birlikte gerek müzakere edilen fasıllar gerekse karşılıklı resmi ilişkiler Türkiye tarafından fiilen askıya alınmıştır. Ayrıca, son olarak Avrupa Komisyonu’nun 2012 Türkiye raporunda, Türkiye’deki ifade ve basın özgürlüğünün ciddi şekilde gerilediği, seçilmiş milletvekillerinin ve birçok üniversite öğrencisinin tutukluluk hallerinin devamı, Kürt ve Alevi vatandaşların temel sorunlarının büyüdüğü, son Balyoz kararlarının toplumdaki siyasi kutuplaşmayı arttırdığı ve Türk hükümetinin demokratik yönetim anlayışından gittikçe uzaklaşarak ülkede otoriter bir yapıyı tesis ettiği yönündeki kaygı verici tespit ve açıklamalar güncel ilişkileri iyice germiştir. Hatta Avrupa Birliği Bakanı Sayın Egemen Bağış AB Komisyonu’nun son Türkiye raporuna sert tepki göstermiş ve buna benzer bir raporun AB Parlamentosu tarafından da yayınlanacağını ve bu da Uluslararası Nobel Barış ödülü alan Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı hasmane bir tutum içinde olması durumu ile çeliştiğini ifade etmiştir. Mesele böyle olduğundan, AB-Türkiye ilişkilerinin seyri 1999 yılından bu yana hiç olmadığı kadar zor ve sıkıntılı bir dönem geçirmektedir. Turgut Can DEMİRAL 16 ADOM e-bülten AVRUPA’DAKİ TÜRKLER VE KARŞILAŞTIKLARI SORUNLAR Şu an birçok Türk vatandaşı yurtdışında yaşamakta ve bunların yaklaşık %60’ı sadece Avrupa’da bulunmaktadır. Türklerin Avrupa’ya yerleşmeleri 1800lerde Jön Türklerle başlayıp, 1960’lı yıllarda Almanya’ya ve diğer ülkelere işçi göçüyle devam etmiştir. İlk başta amaçları biraz para biriktirip dönmek olsa da yıllar geçtikçe gittikleri ülkelerde kurdukları düzeni bozmak ve ülkelerine geri dönmek imkansız hale gelmiş ve bu da birçok sorunu beraberinde getirmiştir. Yanlarına getirttikleri aileleriyle birlikte, çocuklarının bambaşka bir ülkede büyümesi Türk işçiler için hem büyük bir sorun hem de büyük bir mesuliyet demekti. Kimlik sorunu bir yana Türkler toplumsal ve ekonomik sorunlar da yaşıyorlardı. Bu sorunları belirlemek için DPT(Devlet Planlama Teşkilatı) “Yurt Dışında Yaşayan Türkler Alt Komisyon Raporu”nu hazırladı. Bu raporda genel olarak yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın güncel durumu, yaşadıkları genel sorunlar ve bunlara ilişkin çözümler yer alıyor. Raporda belirtilen temel sorunlar: 4. 5. 1. AB üyesi ülkelerdeki vatandaşlarımıza ‘AB Hukuku’nun uygulanmaması. Türk işçilerine ücret ve çalışma koşulları bakımından ayrımcı muamelelerin yapılması. 2. İşsizlik ve meslek eğitimi sorunu. Özellikle birinci kuşak işçilerimizin yaşadıkları ülkenin dilini yeterince öğrenememiş olması ve mesleki kalifikasyon eksikliği sebebiyle Türk işçilerinin işsizlik oranı, genel işsizlik oranına göre daha yüksektir. Çünkü gelişen teknolojiyle birlikte niteliksiz eleman ihtiyacı oldukça azalmıştır. 3. Aile birleşmesi sorunu. Eşleri ve çocukları Türkiye’de olan işçilerin ailelerini çalıştıkları ülkeye getirirken ülkelere göre değişik engellerle karşılaşmaları. Mesela; Avusturya İçişleri Bakanlığı her yıl için yabancılara verilecek yeni oturma izinlerinin sayısını açıklamakta ve yeni 6. 7. 8. 17 ikamet izinleri bu kontenjanlar dahilinde verilmektedir. Aile birleşim başvuruları üç veya dört yıl gibi uzun bir süre içinde sonuçlandırılmaktadır. Çifte vatandaşlık sorunu. Bu alanda en büyük sorun Almanya’da yaşanmaktadır. Yabancı uyruklu ebeveynlerin Almanya’da doğan çocuklarına, bunların anne babalarının en az sekiz yıldır Almanya’da yasal olarak ikamet etmeleri , ”oturma hakkı” veya üç yıldır “süresiz oturma izni”ne sahip olmaları koşuluyla Alman vatandaşlığı hakkı tanınmaktadır.Ancak bu çocukların reşitlik yaşını doldurmalarından en geç 23 yaşının sonuna kadar Alman vatandaşlığı ile Türk vatandaşlığı arasında seçim yapmaları gerekmektedir.Alman vatandaşlığını seçtiğine dair başvuru yapılmazsa direk olarak Alman vatandaşlığı hakkı ortadan kalkmaktadır. Vize sorunu. Seksenli yılların başından itibaren başlayan, Batı Avrupa ülkelerinin Türklere vize uygulaması, yurt içi ve yurt dışındaki vatandaşlarımızın transit geçişlerini zorlaştırmış. Bu ülkelerde yaşayan vatandaşlarımızın da ülkeye geliş gidişlerini, eş ve çocuklarını aile birleşmesi yoluyla getirebilmelerini önemli ölçüde zorlaştırmıştır. Yabancı düşmanlığı sorunu. Aşırı uçlardaki bazı eğilimlerin, yabancılara karşı farklı dil, din ve kültüre bağlı olmaları gerekçesiyle oluşan olumsuz davranışlar sergilemeleri. Ve ülkelerinde yaşanan sosyal ve ekonomik sorunlara vatandaşlarımızın hedef gösterilmesi, zaten bulunan entegrasyon sorunuyla birlikte gittikçe artan bir yabancı düşmanlığına dönüşmektedir. Eğitim sorunu. Özellikle Almanya’da Türk öğrencilerin yüksek öğretim sorunları. Vergi yükümlülüğündeki eşitsizlik sorunu. Bazı ülkelerde ki hukuk sisteminden ADOM e-bülten kaynaklanan sorunlar nedeniyle Türkler, o ülkelerin vatandaşlarına göre daha fazla vergi ödemektedirler. Ama son yıllarda yapılan düzenlemelerle birlikte bu sorun azalmıştır. 9. Uyum sorunu. Özellikle yetişkinlerde görülen kültür çatışmaları. Avrupalıların Türkler hakkındaki önyargıları ve Türk işçilerdeki bazı yetersizliklerden( dil bilme ve düşük eğitim seviyesi) dolayı özellikle yetişkinler uyum sağlamakta zorluklar yaşamışlardır. 10. Aileden kaynaklanan sorunlar. Bu sorunlar daha çok ebeveynlerin, çocuklarını farklı bir ülkede büyütecek olmanın verdiği mesuliyet duygusundan ve Türkiye’de de görülebilecek ailevi sorunlardan kaynaklanmaktadır. olarak bilmemesi ve Avrupalıların ülkelerinde yaşayan ve iktisadi açıdan “yoksulluk kültürünün” temsili olarak gördükleri Türkleri tanımamasından kaynaklanır. Sorunların bir diğer nedeni de Türklerden kaynaklanan sorunlardı. Bunların başında da dil sorunu geliyordu. Gittikleri ülkelerin dilini öğrenmekte sorunlar yaşayınca bu onlar için oldukça kötü bir durum haline geldi. Çünkü gittikçe sayılarının artmasından endişelenen ve onları ülkelerine geri göndermeye çalışan Avrupalılar Türklere dil bilme şartı koymaya başladılar. Aynı zamanda toplumsal haklarını ararken de o dile hakim olmamaları onlar için ayrı bir sorun oluşturuyordu. İkinci bir önemli sebep de bilinç düzeyinin düşük olmasıydı. Toplumsal hakları hakkında çok bir bilgi sahibi olmayan vasıfsız işçiler ekonomik ve demokratik haklarını korumada oldukça yetersiz kalıyorlardı. Ayrıca Türkiye’nin o dönemde sanayisinin gelişmemiş olmasından kaynaklanan sendikalaşma alanındaki deneyimsizlik de bunun çabasıydı. Bu sorunlara baktığımızda çoğunun sosyal ve kültürel olduklarını görüyoruz. Ve bence bu sorunların kaynağında Türklerin imajının önemli bir rolü var. Mesela; Almanya ile tarihte haçlı seferlerinden sonra savaş meydanlarında karşı karşıya gelmemelerine rağmen, Alman kültüründe Türkler olumsuz bir anlamı ifade ediyor. Türk’ün almanca karşılığı olan “Türken” kelimesi aynı zamanda aldatmak, dolandırmak fiilleri içinde kullanılıyor ya da kızdıklarında karşıdaki kişiye “Gross Türken” yani koca Türk şeklinde sesleniyorlar. Günümüzde de ülkede yaşanan sosyal ve ekonomik sorunların sorumlusu olarak başta Türkler olmak üzere yabancılar gösterilmekte. Ülke ekonomisinin ve iç huzurun kötüye gidişatının nedeni olarak “yabancı işçilerin” hedef gösterilmesi “yerli ve yabancı işçilerin” kaynaşmasını, dayanışma içinde olmasını ve entegrasyonunu zorlaştırır. Çelişkilerin keskinleştiği dönemlerde ise, bu olgu, “yabancı düşmanlığına” dönüşüyor. Türklerin Avrupa toplumu içinde “uyumsuz” veya öteki imgesi ile tanımlanmasının nedeni Türklerin, Avrupa kültür ve mentalitesini tam Son yıllarda, uzun süre o ülkelerde yaşamanın verdiği deneyimle ve sonraki kuşaklarda eğitim seviyesinin artmasıyla birlikte, aynı zamanda başka bir ülkede yaşamanın getirdiği birlik olma düşüncesi, hem Türk işçilerini sendikalaşmaya yönlendirmiş, hem de Türkiye’den yardım isteyerek sorunlarına çözüm bulmayı denemişlerdir. Bu sayede seslerini duyurmayı başararak hak talep eder ve sorunlarının bir kısmını çözer hale gelmiştir. Günümüzde de devlet planlamalarında bu konuya önem verilmekte ve Türk işçilerin durumlarının daha da iyi hale gelmesi için çalışmalar yapılmaktadır. KAYNAKLAR; http://www.kamu-is.org.tr/pdf/817.pdf http://www.mfa.gov.tr/yurtdisinda-yasayan-turkler_.tr.mfa DPT Yurt Dışında Yaşayan Türkler Alt Komisyonu Raporu İlknur PİŞKİN 18 ADOM e-bülten PORTRE: MARK TWAİN (SAMUEL LANGHORNE CLEMENS) Dört yaşındayken ailesi Missisipi Irmağının batı kıyısındaki Hannibal’a yerleşti. Babası orada bir yandan esnaflık ve avukatlık yaparken bir yandan da politikaya atıldı. Buharlı gemileri, mavnaları, kereste taşıyan dev salları, gezgin kumarbaz ve dolandırıcıları, hızlı silah çeken yoksul gemicileriyle Mississipi Irmağı Samuel hem serüven dolu ve büyüleyici ve hem de ürkütücü ve acımasız bir ortamdı. yazıyordu ki başka gazeteler bunları gerçek olaylar sanııp haber yaptılar. Clemens ‘’Mark Twain’’ adını ilk kez 1863’te, 27 yaşındayken Virginia kentinde yayımladığı mizahi bir gezi yazısında kullandı. ’’Mark Twain’’ (ikinci işaret) On bir yaşındayken babası ölünce Samuel ailenin geçimine katkıda bulunmak için çalışmak zorunda kaldı. Okuldan arta kalan zamanda getir götür işleriyle uğraştı, bakkal ve demirci çıraklığı yaptı. On üç yaşında bir matbaada çalışmaya, ardından da ağabeyinin çıkardığı Hannibal Journal adlı yerel gazetede dizgiciliğe başladı. 1840’ların sonu ve 1850’lerde New England’da bölgesel bir mizah edebiyatı gelişmişti. Bu edebiyat sonradan Samuel’in sonradan kendi yapıtında kullanacağı tekniklerle tanışmasını sağladı. Hannibal Journal’a ve Boston’da çıkan mizah dergisi The Carpetbag’e mizah yazıları yazan Clemens 1853’te, o sırada Ohio’da çalışan ağabeyinin yanına gitti.1856 sonbaharına değin onunla birlikte Keokuk ‘taki Daily Post’a mizah dolu gezi yazmaya başladı. ’’Thomas Jefferson Snodgras’’ takma adıyla yayımlanan bu yazılar, günün mizah modasına uygun olarak dilbilgisi kurallarına aykırı biçimde, yazım yanlışlarıyla dolu garip cümlelerle yazılmıştı. geminin dibe oturmaması için gerekli su derinliğini belirten bir gemici terimiydi. Twain, 1864 ilkbaharında Nevada’dan ayrılıp California’ya gitti. Orada yazar Bret Harte ve Amerika’nın en büyük mizah yazarlarından Artemus Ward’la tanıştı. Nevada’dan sonra altın aramak için Tuolumne Hills’e gitti. Dostlarından dinlediği bir öyküyü kaleme alarak’’ Calaveras Couty’ninÜnşü Sıçrayan Kurbağası’’ adıyla 1865’te New York’taki The Saturday Press’te yayımladı. Öykü ülkenin öteki gazetelerinde de yayımladı ve kısa sürede büyük ilgi topladı. Güneybatıya özgü mizah anlayışıyla yazılmış bu güzel öyküyle Twain adını ülke çapında duyurdu ve eleştirmenlerin övgüsünü kazandı. Clemens 1861’de birkaç hafta konfedarasyon kuvvetlerinde görev yaptıktan sonra ağabeyinin yanına Nevada’ya gitti. Orada önce maden ve kereste spekülesyonuna, ardından altın ve gümüş arama işine girişti. Her ikisinin de başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Virginia kentinde yayımlanan Territorial Enterprise gazetesinde yazarlığa başladı. ‘’josh’’ imzasıyla yayımladığı akıl almaz öykülerini öylesine inandırıcı bir dille Yurtdışı gezileri ve olgunluk dönemi.1866’da Pasifik Buharlı Gemi Kumpayası San Francisco’yla 19 ADOM e-bülten Honolulu arasında yolcu taşımaya başladı. Twain de The Sacramento Union gazetesinin muhabiri olarak yolculuğa katıldı. Sonradan bu gezi üzerine yazdıkları ve konuşmalarıyla büyük ün toplayınca bu kez California’nın en büyük gazetesi olan Alta California için ‘gezgin muhabir’ olarak çalışmaya başladı. Önce Panama Kıstağı yoluyla New York kentine, ardından Avrupa’ya ve Kutsal Topraklar’a gitti. Bu gezilerle ilgili Alta California ve Horace Greeley’in çıkardığı New York Tribune gazetelerine yazdığı mektuplar çok beğenildi ve Twain 1869’da gözden geçirip ‘ Masum Gezginler ya da Yeni Haç Yolculuğu’nda topladığı bu mektuplarıyla ülkenin sevilen yazarlarından biri oldu. Twain bu kitaplarda her şeyi rehber kitaplarda öğrenen turistlerle alay ediyor, keskin gözlemleri olan kurnaz bir Batılı kimliğiyle yabancı ülkelerde gördüklerini ve tepkilerini büyük bir dürüstlük ve canlılıkla anlatıyordu. Kitabın çekiciliği, o dönem okurunun çok beğendiği mizah anlayışından kaynaklanıyordu. Tom Sawyer’ın çocuk ve gençlere yönelik en iyi Mark Twain romanı olduğu söylenebilir. 1830’larda Mississipi Irmağı kıyısındaki küçük bir kasabada geçen romanın kişileri, bu kasabanın yetişkinleri ve çocuklarıdır. Kitabın geçmişe ve İç Savaş öncesi yaşama özlemle bakışı, Tom Sawyer’dan kaynaklanan bir sebeple zenginleştirilir. Alışılmış ‘örnek çocuk’ öykülerindeki terbiyeli çocukların tersine Tom iyi yürekli, ama hınzır ve sorumsuz bir çocuktur. Tom’un her türlü güç durumdan kurtulmayı başarması kitabın çocuklar tarafından çok sevilmesine neden olmuş, ayrıca Tom ve arkadaşlarının gerçekçi biçimde betimlenişi romanı yetişkinler için de ilginç kılmıştır. 1870’te Twain gülünç olayları kısa ve özlü bir biçimde anlattığı konuşmalarıyla yeniden adını duyurdu. Aynı yıl evlenerek Connecticut’taki Hartford’a yerleşti. Yirmi yıl boyunca ailesiyle orada yaşadı ve üç kızı oldu. Twain 1872’de 10 yıl önce atlı arabayla yaptığı bir yolculuğu ve Pasifik adalarındaki serüvenlerini anlattığı ‘Güçlüklere Katlanarak’ı yayımladı. Bu arada komşusu Charles Dudley Warner’le birlikte dönemin politik ve mali yolsuzluklarını hedef alan ‘Çalınan Taç’ adlı bir yergi kitabı hazırladı. Mississipi Irmağında gemicilik yaptığı günlerini anlattığı ‘Mississipi’deki Eski Günler’i Atlantic Monthly dergisinde yayımladı. Sekiz yıl sonra bu anılar ‘Mississipi’de Yaşam’ adlı kitaba dönüştü. Twain bu kitapta, o sırada bile geçmişte kalmış bi yaşam biçimini özgün ve etkileyici bir biçimde dile getiriyordu. Ardından çocukluk arkadaşlarına mektuplar yazarak, Hannibal’daki eski günlerden anımsadıklarını kendisine bildirmelerini istedi. Bu ön çalışmanın ardından 1876’da yayımlanan Tom Sawyer çok beğenildi. Tom Sawyer’ı, Twain’in Kara Ormanlar’da yaptığı bir yürüyüşü anlattığı ‘Yurt Dışında Bir Serseri’ izledi. Ertesi yıl Twain, Eski İngiltere’de birbirinin yerine geçen bir prensle yoksul bir çocuğun öyküsünü, krallığın hak ve yetkilerini alaya alan toplumsal bir eleştiri havasıyla anlattığı ‘Küçük Prensle Fakir Çocuk’ ile yeniden ilgi topladı. Bunu 1884’te Huckleberry Finn izledi. Huckleberry Finn Twain’in en iyi yapıtı ve Amerikan romanın başlıca örneklerinden biridir. 20 ADOM e-bülten Ernest Hemingway da, "tüm modern Amerikan Edebiyatı’nın geldiği bir kitap." diye nitelendirmiştir. Yüzyılı aşkın bir süredir, dünyanın dört bir yanında eksilmeyen bir ilgiyle okunmuştur. İlk kitapta başlayan Tom Sawyer ile Huckleberry'nin serüvenleri bu kitapta devam ediyor. Dul Hatun Douglas'ın evlatlığı olan Haylaz Huckleberry, bütün gün serserilik edip tütün çiğner; alışması güç gelse de artık düzenli bir hayatı vardır. Uzun süredir ortalıkta görünmeyen ayyaş babası çıkagelince bu düzenli günler sona erer. Adamın derdi, oğlunun, arkadaşı Tom Sawyer'la birlikte bulundukları hazineden ellerine geçen paraya el koymaktır. Babasından kaçan Huckleberry, bir adaya sığınır; orada, köle olarak çalıştırıldığı evden kaçan Zenci Jim'le karşılaşır. İki kaçak, birlikte uzaklara gitmeye karar verirler, ama yolda haydutlarla başları belaya girer. Huckleberry'ye yardım edecek tek kişi, eski can dostu Tom Sawyer'dir. Sözleri; *Her zaman doğruyu söyle; ne dediğini hatırlamak zorunda kalmazsın. * Hiçbir zaman okulumun eğitimimi engellemesine izin vermedim * Eğitimin yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey onun etki alanının dışında kalamaz. Kötü ahlakları iyiye çevirebilir; kötü ilkeleri yıkar ve yerine yenilerini koyar; insanları melekler seviyesine çıkarabilir. * Kitap okumayan bir kimsenin, okuma bilmeyene karşı bir üstünlüğü yoktur. * Her güne hayatının en güzel günü olması için şans ver. * Hayatımda pek çok sorun vardı ve çoğu asla var olmadı. * Yağmur duasına çıkmadan önce meteorolojinin kayıtlarını karıştırmak her zaman faydalıdır. * Şaşılacak kadar çok aklım olmalı! Bazen, haftada bir kez aklımı başıma toplamam gerekiyor. * Bundan yirmi yıl sonra yapmadığınız şeylerden dolayı, yaptıklarınızdan daha fazla pişman olacaksınız. Demir alın ve güvenli limanlardan çıkın artık... Rüzgarları arkanıza alın, araştırın, hayal edin ve keşfedin. * Arkadaşlık kuvvetli bir bağdır. Paraya ihtiyaç olunca başvurulmazsa, ömür boyu sürer. * Bankacılar, size hava pırıl pırılken zorla şemsiyesini veren ama iki damla yağmur düştüğünde de şemsiyeyi zorla elinizden alan insanlardır. * Cesaret korkunun yokluğu değil, korkuya direnmek, korkuya hükmetmektir. Twain Huckleberry Finn’den sonra tarihsel roman türüne yöneldi. ‘Kral Arthur’un Saray’ında Bir Amerikalı’ adlı romanında kahramanı ortaçağ İngiltere’sinde yaşayan sağduyulu bir Amerikalıdır. Son yıllarında parasal sıkıntılar ve güçlükler çeken Twain 1880’lerin sonunda James W. Paige adlı bir mucidin geliştirmeye çalıştığı dizgi makinesine parasal destek sağladı, ama araç işe yaramayınca harcamalarını kısıtlamak için Hartford’daki evini kapatıp ailesiyle birlikte Avrupa’ya gitti. 1884’te kurduğu yayınevi 1892’de ‘Amerikalı Davacı’yı, 1894’te ‘Tom Sawyer Yurtdışında’yı yayımladı, ama bu kitaplar fazla satmadı. Şirketin durumu daha da kötüleyince Twain iflas etti. Ama ‘Mankafa Wilson’ın Trajedisi’ ve ‘Jan Dark’ın Kişisel Anıları’ adlı kitaplarının satışından elde ettiği gelir, birçok ülkede yaptığı konuşmalar ve bunları anlatan ‘Ekvator Boyunca’ adlı kitabı sayesinde borçlarını ödemeyi başardı. 1900’de ‘Hadleyburg’u Yoldan Çıkaran Adam ve Başka Öyküler’i yayımlandı. 1906’da başladığı otobiyografisini tamamlamadan öldü. KAYNAKLAR: Ana Britannicca, Genel Kültür Ansiklopedisi Büyük Larousse, Sözlük ve Ansiklopedisi http://www.tilqi.com http://www.forumdas.net İsmail AYDOĞDU 21 ADOM e-bülten KRONOLOJİ: KASIM 1 Kasım 1930 – İlk televizyon reklamı Londra'da gösterildi. 1993 - Maastricht Antlaşması yürürlüğe girdi; Avrupa Birliği resmen kurulmuş oldu. 10 Aralık 1991 tarihinde Maastricht’te düzenlenen Zirve’de Topluluk, daha önce toplanmış olan Hükûmetlerarası iki konferans çerçevesinde varılan sonuçları temel alarak yeni bir Avrupa Toplulukları Antlaşması yapılmasına karar vermiştir. 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve Kasım 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile Avrupa Topluluğu, Avrupa Birliği adını almıştır. AB’ni kuran Maastricht Antlaşması’yla Avrupa Topluluklarına yeni boyutlar kazandırılmış ve AB’nin “üç temel direği” oluşturularak, yeni bir hukuksal yapı düzenlenmiştir. 7 Kasım 1665 - Yaşayan en uzun ömürlü gazete The London Gazette ilk kez yayımlandı. 9 Kasım 1989 - Doğu Alman hükümetinin iki Almanya arasında seyahati serbest bırakması üzerine, binlerce kişi Berlin Duvarı'nı aşarak Batıya geçmeye başladı. 13 Ağustos 1961'de inşa edilen duvar'ın yıkılmasıyla Soğuk Savaş dönemi sona erdi. 10 Kasım 1938 - Ulusumuzun büyük önderi unutulmayacak yüreklerimizde hep var olacak olan büyük lider Gazi Mustafa Kemal Atatük vefat etmiştir. 1998 - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kuruldu. 2 Kasım 11 Kasım 1920 – İlk radyo naklen yayını ABD’nin Pittsburg şehrinde gerçekleşti. 1821 – Dostoyevski, Rus Yazar doğmuştur. 3 Kasım 1947 - Türkiye Uluslararası Para Fonu’na (IMF) üye oldu. 1912 – Tamamı metalden yapılmış ilk uçak, Fransa’da, pilotlar Ponche ve Prinard tarafından uçuruldu. 1923 – Adolf tutuklandı. Hitler 1934 - Türkiye'de ilk kez bir kadın, belediye başkan yardımcısı oldu: Bursa Belediye Meclisi, Zehra Hanım’ı Başkan Yardımcılığı’na seçti. 1918 - Polonya, Rusya'dan bağımsızlığını ilan etti. 4 Kasım 1946 - Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) kuruldu. 1950 – Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Bölgesel Azınlıklar ve Diller Avrupa Şartı kabul edildi. 14 Kasım 1914 - Fuat Uzkınay, ilk Türk filmi sayılan ‘’Ayastefanos’daki Rus Abidesi’nin Yıkılışı’’nı çekti. 1950 - Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Bildirisi'ni imzaladı. 15 Kasım 5 Kasım 22 ADOM e-bülten 1889 – Brezilya’da monarşi devrildi ve cumhuriyet kuruldu. 20 Kasım 1959 - Birleşik Krallık, Avusturya, Danimarka, Norveç, Portekiz, İsveç ve İsviçre kısa adı EFTA olan Avrupa Serbest Ticaret Birliği anlaşmasını imzaladı. 16 Kasım 1849 – Rusya’da bir mahkeme Fyodor Dostoyevski'yi hükümet karşıtı eylemlerinden dolayı ölüm cezasına çarptırdı, bu ceza daha sonra kürek cezasına çevrildi. 1989 - Birleşmiş Milletler Sözleşmesi kabul edildi. 1945 - Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) kuruldu. Çocuk Hakları 21 Kasım 1905 - Albert Einstein'ın, enerji ile kütle arasındaki ilişkiyi meşhur E=mc2 denklemi ile ifade ettiği "Cismin ataleti içerdiği enerji miktarına bağlı mıdır?" adlı makalesi "Annalen der Physik" dergisinde yayımlandı. 1967 - Merkezi ABD'de bulunan Uluslararası Şiir Forumu Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı yaşayan en büyük Türk şairi seçti. Dağlarca, değişik konularda şiirler yazdı. Metafizik konuları, toplumsal sorunları, Anadolu’nun gerçeklerini, günlük olayları, geri kalmış ülkelerin bağımsızlık savaşlarını ele aldı. 1952 - ABD, ilk hidrojen bombasını pasifik'te patlattı. 18 Kasım 23 Kasım 1983 - BM Güvenlik Konseyi, KKTC'yi tanımadı. 1971 – Çin Halk Cumhuriyeti temsilcileri, BM ve BM Güvenlik Konseyi toplantılarına ilk defa katıldılar. 1990 - Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) toplandı; Paris Sözleşmesi imzalandı. 1999 - İstanbul'daki Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Zirvesi'nde, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı ve Hazar geçişli doğal gaz projelerine ilişkin anlaşmalar, ilgili ülkelerin devlet başkanlarınca imzalandı. 24 Kasım 1978 - Jim Jones'un lideri olduğu Peoples Temple adlı bir tarikatın üyeleri topluca intihar ettiler. 276'sı çocuk 914 kişinin cesedi, Guyana'nın Jonestown kentinde bulundu. 1909 - Thomas Edison ilk sesli film gösterisini yaptı. 1941 - II. Dünya Savaşı ortamında; pasta ve unlu yiyeceklerin yapımı yasaklandı. 27 Kasım 2001 - Hubble Uzay Teleskobu, Güneş Sistemi dışındaki Osiris adlı bir gezegenin hidrojenden oluşmuş bir atmosfere sahip olduğunu keşfetti. Bu Güneş Sistemi dışında keşfedilmiş ilk atmosferdir. 28 Kasım 1958 - Türkiye-Fransa ve Türkiye-Belçika arasında mali yardım anlaşmaları imzalandı. Büşra KARATAŞ & İlknur PİŞKİN 23
Benzer belgeler
150 Yıllık ermeni gailesi
doğru şekilde okuyabilmek için sorunu hazırlayan
faktörlere, Ermeni Sorunu’nun ortaya çıkışına,
tarih içerisinde soruna doğrudan ya da dolaylı
olarak taraf olan devletlerin izledikleri politikalar
...
Tam Metin - Karatekin Üniversitesi Avrasya Stratejik
için sarf edilen çabalar olarak sıralanabilecek
sebeplerle, Türkiye- Ermenistan ilişkileri tarih
boyunca gergin bir tablo sergilemiştir. Bu tabloyu
doğru şekilde okuyabilmek için sorunu hazırlayan
...