akob dergisi 35. sayısını görüntülemek için bu satırı tıklayınız.
Transkript
akob dergisi 35. sayısını görüntülemek için bu satırı tıklayınız.
Mediterranean Opera and Ballet Club Culture and Art Magazine A Chat with Composer Jake Heggie Besteci Jake Heggie İle Bir Sohbet Dansa Âşık Bir Kuğu: Meriç Sümen 35 Othello in the Seraglio Othello Sarayda FLÜTİST HALİT TURGAY Fotoğraf: Mehmet Çağlarer Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Derneği Adına İmtiyaz Sahibi - Dernek Başkanı Fazıl Tütüner 18 Sorumlu Yazı İşleri Müdürü A. Vahap Kokulu Başkan Yardımcısı Selami Gedik Başkan Yardımcısı Nihat Taner Yayın Yönetmeni İhsan Toksöz Yardımcı Yayın Yönetmeni Demet Şaman Tarlakazan Reklamlar ve Finans Kaynakları Bengü Yılmazer Hadra 6 Sayman Eyüp Dinç Genel Sekreter Filiz Emine Sancar Sanat Etkinlikleri Mine Yalçın Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Monika Kuki Web Sitesi Ziya Aykın STK İlişkileri Fatma Kozacıoğlu Yayın Kurulu A. Vahap Kokulu Ziya Aykın Semihi Vural Nihat Taner Berlin Correspondent Alexandra Ivanoff London Correspondent Stephen Jackson New York Correspondent Meral Güneyman Los Angeles Correspondent Ömer Eğecioğlu Yayına Hazırlık ERİLYA TASARIM - MERSİN Kapak ve Sayfa Tasarımı Burçin Keseci Baskı Güven Ofset Ltd. Şti. Uray Caddesi No:25/A Mersin Tel: 0324 238 28 80 - 237 27 80 Basım Tarihi - 25.04.2016 Akdeniz Opera ve Bale Kulübü Derneği The Association of Mediterranean Opera and Ballet Club Bahçe Mh. 4606 Sk. İstiklal İşhanı Kat:2 Mersin Tel: 0324 238 86 80 • [email protected] • www.akob.org Bağışlarınız için: İŞ BANKASI Uray Şubesi (6607) - Hesap No: 959250 IBAN: TR69 0006 4000 0016 6070 9592 50 Donations: İŞ BANK - Uray Branch IBAN: TR69 0006 4000 0016 6070 9592 50 BIC: ISBKTRISXXX Dergimize gönderilen yazı ve görseller yayınlansın ya da yayınlanmasın iade edilmez. Yayınlanan yazıların içeriğinden yazarlar sorumludur. 28 06-13 A Chat with Jake Heggie Jake Heggie ile Bir Sohbet Ömer Eğecioğlu 16 Sanatla Tanış Kendini Unut Peykan Demirkaya 18-28 Flütist Halit Turgay ile Bir Söyleşi Demet Şaman Tarlakazan 32-36 Kitap: Dansa Âşık Bir Kuğu: Meriç Sümen Cengiz Kara 38 38-40 A unique blend of old and new Mehmet Ali Sanlıkol's Othello in the Seraglio Eski ile yeninin benzersiz karışımı Mehmet Ali Sanlıkol Othello Sarayda Alexandra Ivanoff 43-46 The Tragedy of "Sümbül" the Black Eunuch: Othello in the Seraglio Siyahî Haremağası Sümbül'ün Trajedisi Othello Sarayda Mark Exley [email protected] İhsan Toksöz BİR DÜŞÜMÜZ VAR BİZİM B aşlığa bakıp ta sadece ‘bir’ düşümüz olduğunu sanmayın sakın. Aslında birçok düşümüz var bizim. Bazıları son altı yılda gerçekleşti, birçoğu ise düşten gerçeğe dönüştürülmek üzere tasarı halinde uygun zamanı ve sponsor katkılarını bekliyor. Ancak birisi var ki gerçekleştirildiğinde Mersin kenti ve içinde bulunduğumuz bölgenin turistik açıdan tanıtılmasına katkısının yanında, kültürel anlamda kentimizin dünya ile entegrasyonunu da hızlandıracak, kolaylaştıracak bir proje. Akdeniz Opera ve Bale Kulübü 2008 yılında kuruldu. Bugüne değin gerçekleştirdiği kırktan fazla etkinlik, çıkardığı iki dergi (AKOB ve OPERA BALE) ve çocuklara yönelik müzik akademisi projesi ile kentin ve ülkemizin sanat yaşamına katkıda bulunuyor. Ancak burada - kendimi “Mersinli” hissettiğimden - derneğimizin kentten hak ettiği desteği layıkıyla alamadığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu sadece bir serzeniş değil, ayni zamanda şu ana kadar bize destek ver(e)memiş (!) kent kurum ve kuruluşlarının 4 AKOB | NİSAN 2016 “yazıyla” kapılarını tekrar tıklattığımız anlamında algılanır diye umuyorum. Dağarcığımızda bulunan daha nice projeyi hayata geçirmekte zorlanıyoruz. Her şeye rağmen kendi yağımızda kavrularak Mersin ve yöremiz için üstlendiğimiz tanıtım misyonunu evrensel çoksesli müzik alanında kararlılıkla ve inatla sürdürmeye çalışıyoruz. Bu sayımızın kapağında MEÜ Devlet Konservatuvarı öğretim görevlisi, flüt sanatçısı Halit Turgay var. Sevgili Demet Şaman Tarlakazan kendisi ile sanatı, ileriye dönük projeleri ile ilgili bir söyleşi yaptı. Kısa bir alıntı: “Popüler deyimle 'anı yaşamak' değil vurgulamak istediğimiz. Bu geleceğini şöyle veya böyle garantiye almış kişilerin uydurduğu bir 'mutluluk reçetesi'... Sanatçı ürettiği ile mutlu olur… Bu demek değildir ki gelecek planları yapılmasın, gelecek için çalışılmasın. İnsan planlı olmalı, disiplinli olmalı ve ileriye dönük düşünmeli.” AKOB’un misyonu ile ne kadar örtüşüyor değil mi Turgay’ın dedikleri… Halit Turgay geçen yıl bir beste yaptı. Adını da yöremizin antik ismine atfen “KİLİKİA” koydu. Eserin Dünya Prömiyeri 23 Kasım 2015 tarihinde Mersin’de yapıldı. İçeriden dışarıdan çok olumlu eleştiriler aldı. Yıllardır kent ve bölge kültürünün tanıtımı için yazan, çizen, kafa yoran birçok dostla defalarca tartıştığımız bir konunun da tekrar gündeme taşınmasına neden oldu böylece. Komşu bölgemiz KAPADOKYA ismi ile anılıyor, tanınıyordu da, bölgemiz niçin KİLİKYA olarak tanıtılmamıştı? Bölgemiz asırlarca bu antik ad ile tanınmakta iken neden bu isim bölgenin kültürel lansmanı için kullanılmamıştı? KİLİKYA (Cilicia, Cilicie, Kilikien) kültür turizmi meraklıları için çekici bir isim olmaz mıydı? Bölgedeki tarihi ve arkeolojik değerlerin böylece daha çok ön plana çıkması sağlanamaz mıydı? Bu konu zihinlerde canlanınca Turgay’ın bestesi ile bölgenin tanıtımının yapılabileceği konusu gündeme geldi. Turgay bu konuda çok umutluydu. Yurtdışında sanatçıları ile ve onların eserleriyle anılan birçok kent ve bölge ve hatta ülke yok muydu? Tarihi ve arkeolojik değerlerinin yanı sıra kentler sanatçılarıyla ve onların eserleriyle dünya vitrinine çıkarılmalıydı. Mersin’de doğmuş veya kentimizi yurt edinmiş kişiler arasında kimler var bir bakalım: Mersinli bestecimiz Nevit Kodallı, besteci Özkan Manav, yurtdışında onlarca sergi açan ressam Ahmet Yeşil, özgün ve benzersiz tarzıyla resim tarihimizde yerini almış olan ressam Nuri Abaç, ressamlar Etem Çalışkan, Cemal Turan, Doğan Akça, Mehmet Ali Meriç, aşkın ve hüznün şairi Ümit Yaşar Oğuzcan, Şair Turhan Oğuzbaş, Şair Ahmet Ada, gençlik romanları yazarı İpek Ongun, yazar Suna Tanaltay, şair yazarlarımız; Özdemir İnce, Celal Soycan, bir başka ülkede olsa ünü sınırları aşacak şair-yazarımız İlyas Halil, akademisyen-heykeltraş Hüseyin Gezer, heykeltıraş Kenan Yontunç, sinema yönetmeni Atıf Yılmaz Batıbeki… Daha ismini buraya sığdıramayacağımız niceleri… Peki aramızdan kaç kişi biliyor acaba Karacaoğlan’ın, Musa Eroğlu’nun Mersinli olduğunu? MAYIS 2016 AKOB - MEÜ DEVLET KONSERVATUVARI EĞİTİMDE ELELE Tarihi isimlere gelince: Felsefeci Aratos Soli - Mersin’de doğmuş; Tarsus Aziz Pavlus’un (St. Paulus) kenti; Antonius ve Kleopatra’nın aşkı birçok yazara ilham olmuş: Olba Kraliçesi Aba’nın Altay Bayram tarafından balesi yapılmış vd… Sanatçı, edebiyatçı, felsefecileriyle Mersin ve bölgemiz ne denli dünyaya tanıtılabilmiş sorgulanmaya muhtaç bir konu. İşte bu nedenle yöre antik ismi KİLİKYA’nın (Kapadokya örneğinde olduğu gibi) ön plana çıkartılarak tekrar bir kent ve bölge lansman projesi yapılması gerektiğine inanıyoruz. Turgay’ın bestesinin de bu aşamada etkin bir şekilde kullanılarak projenin kaldıraçlarından biri olacağına inanıyoruz. İşte bizim düşümüz bu… Gerisi kent önderlerine kalmış! AKOB olarak bizler bu konuda lojistik destek vermek için hazır olduğumuzu belirtiyor ve konuyu ilgililerin değerlendirmelerine sunuyoruz. Bu konuda süregelen başarılı bir uygulamaya da değinmek isterim. Son yıllarda Mersin Uluslararası Müzik Festivali Beste Yarışması’nda seçilen beste temalarında yöremiz antik değerlerine vurgulama yapıldığını görüyoruz: Mersin Üç Güzeller İçin Beste Arıyor! Mersin Korikos’un Tınısını Arıyor! Mersin Yumuktepe İçin Beste Arıyor!... Bu konuda bir konsensus oluşmuşa benziyor. Umarız dilekçemiz ilgili mercilere ulaşır. PORTAKAL ÇİÇEĞİ KOKULARINA KARIŞAN MÜZİK! Bu sayımızdaki ilginç yazılar ise şöyle: Ömer Eğecioğlu, geçen sayımızda tanıtımını yaptığımız Moby Dick operasının bestecisi Jake Heggie ile bir sohbette buluştu "A Chat With Jake Heggie" (EN/TR). Cengiz Kara Türk balesinin tarihi gelişimini gözler önüne seren, Dansa Aşık Bir Kuğu - Meriç Sümen kitabının yazarı Nevsâl Baylas ile bir söyleşi yaptı sizler için. Peykan Demirkaya "Sanatla Tanış, Kendini Unut" başlıklı ilk yazısında, içten gelen bir inançla ve bir "Yaşam Koçu" tavrı ile SANAT'ın vazgeçilmezliğini vurguluyor. Duymayı özlediğimiz bu söylemleri kesinlikle onaylayacağınıza inanıyoruz. Alexandra Ivanoff ve Mark Exley ayrı ayrı sizlere Boston’da sahnelenen, iki kez Grammy ödülüne aday gösterilen Mehmet Ali Sanlıkol’un “Kafe Operası”nı (coffehouse opera) anlatıyorlar: Othello in the Seraglo - Sarayda Opera (EN/TR). Konu tanıdık; Haremağası Sümbül’ün trajedisi. Kurgulama ilginç; bir ortaoyunu havasında ‘meddah’ tarafından sunuluyor. Müzik ise Sanlıkol’a özgü, eski ile yeninin harmanlandığı, konunun geçtiği dönemdeki Osmanlı ve erken Avrupa çalgılarının kullanıldığı, içine kendisinin son bestelediği müziğin katıldığı, İtalyan Barok ve eski Türk tarzlarının kullanıldığı bir orkestrasyon - kendi deyimiyle bir “kahvehane kantatı”. Verilen linklerden örneklemeleri dinleyebilirsiniz. Kendinizi Boston’da oyunu izlerken düşleyeceğinize eminiz… Günlük olumsuzluklardan ve sıkıntılardan bir an için ayrılmak için müzik ısıtsın içinizi! NİSAN 2016 | AKOB 5 Besteci Jake Heggie İle Bir Sohbet Ömer Eğecioğlu Santa Barbara, CA, ABD [email protected] 6 AKOB | NİSAN 2016 Composer Jake Heggie (Photo by Art & Clarity). A Chat with Jake Heggie San Francisco-based American composer Jake Heggie is the author of upwards of 250 art songs. Some of his work in this genre were recorded by most notable artists of our time: Renée Fleming, Frederica von Stade, Carol Vaness, Joyce DiDonato, Sylvia McNair and others. He has also written choral, orchestral and chamber works. But most importantly, Heggie is an opera composer. He is one of the most notable of the younger generation of American opera composers alongside perhaps Tobias Picker and Ricky Ian Gordon. In fact, Heggie is considered by many to be simply the most successful living American composer. Heggie’s recognition as an opera composer came in 2000 with Dead Man Walking, with libretto by Terrence McNally, based on the popular book by Sister Helen Préjean. There followed a string of operas, including Three Decembers (2008), MobyDick (2010), The Radio Hour (2014), and Great Scott (2015). A happy mix of collaboration with first rate librettists, an intuitive feeling for the stage and a gift for melody made him very much in demand. His latest work, which is still in progress and slated to open in December 2016 in Houston, is It’s a Wonderful World. Two audio recordings of Heggie’s Dead Man Walking. Left: San Francisco Opera Chorus and Orchestra, Patrick Summers, conductor (Alliance), World premiere recording, Susan Graham (Sister Helen Prejean), John Packard (Joseph De Rocher), Frederica von Stade (Mrs. Patrick De Rocher); Right: Live Recording from Houston Grand Opera 2011, Patrick Summers, conductor (Virgin Classics), Joyce DiDonato (Sister Helen Prejean), Philip Cutlip (Joseph De Rocher), Frederica von Stade (Mrs. Patrick De Rocher). Heggie’nin Dead Man Walking operasının iki kaydı: Solda: San Francisco Opera Koro ve Orkestrası, Şef Patrick Summers (Alliance, 2000), Dünya prömiyeri kaydı, Susan Graham (Rahibe Helen Prejean), John Packard (Joseph De Rocher), Frederica von Stade (Bayan Patrick De Rocher); Sağda: Houston Grand Opera’dan canlı kayıt, Şef Patrick Summers (Virgin Classics, 2011), Joyce DiDonato (Rahibe Helen Prejean), Philip Cutlip (Joseph De Rocher), Frederica von Stade (Bayan Patrick De Rocher). Heggie was born in Florida, lived in California and Ohio, and went to music school at the University of California Los Angeles. He was classically trained in piano and composition but a problem with his right hand forced him to change course. He started working as a public relations marketing writer for the San Francisco Opera while composing songs on the side. His work was championed by none other than mezzosoprano Frederica von Stade, and the impresario and general director Lotfi Mansouri of San Francisco Opera took a chance on Heggie and gave him a major opera commission. Mansouri also introduced him to Terrence McNally, which resulted in Dead Man Walking. The opera was remarkably well received and has gone on to have the life that it has seen with upwards of 50 productions worldwide to date. Based on the human drama of a death row inmate - that also gave us the powerful movie of the same name - Dead Man Walking is a poignant operatic experience based on an extremely relevant topic structured around a well-written libretto and beautiful, accessible music. Genç Amerikalı besteci Jake Heggie şimdiye kadar 250’den fazla şarkıya imzasını atmış bir müzisyen. Üstelik bu şarkılar günümüzün en ünlü ses sanatçıları tarafından yorumlanıp kaydedilmiş: Renée Fleming, Frederica von Stade, Carol Vaness, Joyce DiDonato, Sylvia McNair bu sanatçıların arasında yer alıyor. Heggie’nin diğer eserleri arasında koro ve orkestra için çalışmalar ve ayrıca oda müziği parçaları var. Ama kendisi en başta bir opera bestecisi olarak tanınıyor. Jake Heggie’nin yanısıra günümüzde beğenilen Amerikalı genç kuşak opera bestecileri arasında belki Tobias Picker ve Ricky Ian Gordon sayılabilir. Ama gerçek şu ki, Heggie yaşayan Amerikalı bestecilerin en başarılısı olarak kabul ediliyor. Heggie’nin opera bestecisi olarak parlamaya başlaması Rahibe Helen Préjean’in popüler kitabından Terrence McNally tarafından uyarlanan libretto üzerine bestelediği ve ilk gösterimi 2000 yılında yapılan Dead Man Walking (Ölüm Yolunda) operasına gidiyor. Bu operanın kazandığı başarıyı aralarında Three Decembers (2008), Moby-Dick (2010), The Radio Hour (2014) ve Great Scott (2015) olmak üzere bir dizi opera izledi. Birinci sınıf libretto yazarları ile çalışma şansını elde etmesi, sahne sanatının inceliklerini içgüdüsel olarak kolayca kavraması ve melodi yazmaktaki yeteneği onu en talep edilen besteciler arasında başa çıkarmakta gecikmedi. Bestecinin şu anda üzerinde çalışmakta olduğu ve 2016 Aralık’ta ilk gösterimi Houston’da yapılması planlanan son eseri ise It’s a Wonderful World (Şahane Hayat) filminin operaya uyarlaması. Heggie, ABD’nin doğu kıyısında, Florida eyaletinde doğdu. Çocukluğunda ailesi ile kısa bir süre Kaliforniya’da, daha sonra da bir süre Ohio’da yaşadı. Müzisyen olmak üzere Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles’ın Jake Heggie with one of the early champions of his music, the eminent mezzo-soprano Frederica von Stade (Photo: Courtesy San Francisco Opera). Jake Heggie ve eserlerinin ilk destekçilerinden ünlü mezo soprano Frederica von Stade (Fotoğraf: Courtesy San Francisco Opera). NİSAN 2016 | AKOB 7 Composer Jake Heggie with soprano Joyce DiDonato (diva Arden Scott in the opera) in the premiere of Heggie’s Great Scott in Dallas (Photo: Courtesy of Dallas Opera). Besteci Jake Heggie ve soprano Joyce DiDonato. DiDonato Great Scott’un Dallas prömiyerinde diva Arden Scott’u seslendirdi. (Fotoğraf: Courtesy Dallas Opera). After the success of Dead Man Walking, Heggie continued his ascent as an operatic composer in most notably the adaptation of Herman Melville’s classic novel Moby-Dick with librettist Gene Scheer. Following its 2010 premiere in Dallas, Moby-Dick was shown in many opera houses in the United States, Canada and Australia and loved by the public. Los Angeles Opera’s 30th Anniversary 2015-16 season also included the company premiere of Moby-Dick and the European premiere is in the works. The Gramophone Magazine praised the opera as “Moby-Dick emerges as an opera that has everything, and takes its place alongside the esteemed oceanic operas Billy Budd and L’amour de loin.” Indeed, the story of the making of the opera was documented as a colorful book by Robert K. Wallace appropriately titled “Heggie and Scheer’s Moby-Dick: A Grand Opera for the 21st Century.” Another cooperation with Gene Scheer was The Radio Hour, a one act opera for chamber choir, silent actress and chamber orchestra (clarinet, alto sax, percussion, piano, violin, cello, bass), which premiered in Costa Mesa, California in 2014. Heggie’s most recent opera Great Scott premiered at Dallas at the end of October, 2015. It is set to open in San Diego in May 2016. Based on an original libretto by Terrence McNally, Great Scott is the story of the diva Arden Scott coming home to save the local opera company, set in the world of contrasting commercial and cultural interests, delineating the struggle and human passions for arts on one hand and professional sports on the other. 8 AKOB | NİSAN 2016 müzik okuluna yazıldı. Hedefi klasik piyano ve kompozisyon eğitimi almaktı ama sağ elinde ortaya çıkan bir sorun onu ister istemez başka bir yöne itti. San Francisco Opera’da Halkla İlişkiler bölümünde pazarlamacı olarak çalışmaya başladı. Bir taraftan da şarkılar besteliyordu. Şansı varmış ki bu şarkıları çok beğenen ünlü mezo soprano Frederica von Stade, Heggie’ye destek oldu. Sonuçta San Francisco Opera’nın genel yönetmeni ve menejeri Lotfi Mansuri, Heggie’den yeni bir opera yazmasını istedi ve onu yazar Terrence McNally ile tanıştırdı. Bu işbirliğinin sonucu Dead Man Walking operası oldu. Çok sevilen bu eser günümüze kadar dünya çapında gerçekleştirilen elliden fazla yapımla bir fenomen oldu denilebilir. Bir idam mahkûmunu konu alan opera bütün insanları ilgilendiren bir çıkmazı ve temel soruyu anlaşılabilir bir müzikle ifade ediyor. 1995’te Susan Sarandon ve Sean Penn’in rol aldığı aynı adlı film de çok beğenilmişti. 2010 yılındaki Dallas dünya prömiyerinden sonra Moby-Dick operası Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Avustralya’da birçok operanın repertuvarında yer aldı ve izleyicilerin büyük beğenisini kazandı. Los Angeles Opera’nın 30. kuruluş yıldönümü olan 201516 sezonunda bu şehirde gösterildi. Yakında eser Avrupa yolcusu olacak. Gramophone dergisi “Moby-Dick her açıdan mükemmel olarak Billy Budd ve L’amour de loin gibi denizciliği konu alan saygıdeğer operaların yanında yerini alacak” diyerek eseri övüyordu. Robert K. Wallace’ın da Moby-Dick’in yaratılış serüvenini belgelediği çok renkli bir kitabı var. Kitabın başlığı operanın karakterine uyar bir şekilde “Heggie ve Scheer’in Moby-Dick’i: 21. Yüzyıl için bir Büyük Opera.” Bestecinin librettist Gene Scheer ile ortak gerçekleştirdiği bir başka yapıt da The Radio Hour. Küçük koro, sahnede sessiz bir oyuncu ve oda müziği topluluğu (klarnet, alto saksofon, vurmalı çalgılar, piyano, keman, viyolonsel, bas) için yazılan bu eserin prömiyeri 2014 yılında Kaliforniya’da Costa Mesa şehrinde yapıldı. Heggie’s current project is titled It’s a Wonderful Life. It is of course is based on the unforgettable 1946 Frank Capra movie starring James Stewart and Donna Reed, in which an angel comforts a despairing businessman on the verge of suicide by magically showing to him what life would have been like without his presence. According to Heggie, the libretto by Gene Scheer is not simply the movie adapted to stage, it is a whole new world invented by him to tell that story. The work was commissioned by the Houston Grand Opera and will open there in December of 2016. Following that there are plans to do it in San Francisco as well. I had the following chat with the friendly, humorous and highly articulate Jake Heggie in December, 2015. Composer Jake Heggie (Photo by Ellen Appel) Hi Maestro. Oh, please call me Jake! Thank you for taking the time to talk with me. I have a few questions for you for the Mediterranean Opera and Ballet Magazine "AKOB" published in Mersin. This interview will appear there in English and in Turkish. That’s wonderful! First of all, congratulations on the Dallas premiere and the success of your latest opera, Great Scott. It must have been very satisfying. What did you think of the final result? I was thrilled. It took four years of work to create it and you are going on the goodwill of everyone involved, because of course creating an opera is so massive and all so abstract - until the opening night. That’s the first time not only the audience hears it but it’s really the first time that everyone involved in creating it hears it too. We don’t get to do preview performances like they do with Broadway plays and musicals where you can change things every day in front of the audience. I believe that the audience is that last character in any piece that you write in the theater. You have to have the audience there to see if it is working or not. It was a very gratifying opening night in Dallas, we got such an amazing audience response: wonderful laughter, lots of tears. The audience seemed very connected to what was going on and we felt very very proud of the entire project. Massive relief! I have not seen Great Scott yet, but I’ll ask this based on what I have read. Do you think the football component, which seems central to it, is going to make it an opera that makes sense in American only? If it is produced in Brazil, are they going to have to substitute soccer for football? No. Actually the football element is not central to it, Heggie’nin en son opera çalışması olan Great Scott’ın ilk gösterimi ise 2015 Ekim ayının sonunda Dallas’ta yapıldı. Bu eser 2016 Mayıs’ında San Diego’da gösterilecek. Terrence McNally’nin özgün librettosunda yerel opera şirketini iflastan kurtarmak amacıyla doğduğu yere geri dönen diva Arden Scott’un öyküsü anlatılıyor. İnsanların sanata olan ihtiyaçları ile çok para getiren profesyonel spora olan tutkularının yarattığı çelişki dile getiriliyor. Heggie’nin şu sıralarda üzerinde çalıştığı proje It’s a Wonderful Life (Şahane Hayat). Başrollerini James Stewart ve Donna Reed‘in oynadığı 1946 tarihli unutulmaz Frank Capra filmi esas alınmış. Filmde bir melek intihar eşiğinde olan umutsuz bir işadamına onsuz geçen hayattan sahneler sergileyerek varlığının değerini gösterir. Heggie’ye göre Gene Scheer’in librettosu sadece filmi sahneye taşıyan bir uyarlama değil, sahne için yaratılan yepyeni bir dünya. Houston Grand Opera için tasarlanan operanın ilk gösterimi 2016’nın sonunda olacak, daha sonra da San Francisco’da gösterilecek. Konuşmayı seven, ifade gücü kuvvetli, esprili ve cana yakın besteci Jake Heggie ile 2015’in son ayında sohbet ettim. Merhaba Maestro. Lütfen bana Jake de! Benimle konuşmaya zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Bu söyleşi Mersin’de çıkan Akdeniz Opera ve Bale dergisi AKOB’da yayımlanacak. Harika birşey. NİSAN 2016 | AKOB 9 Sailors from the Pequod in three whale boats giving chase after the sighting of Moby-Dick. The seascape shows the sophistication of the Leonard Foglia production of Heggie and Sheer’s Moby-Dick in Los Angeles Opera’s 2015-16 season. (Photo: Craig T. Mathew) I don’t know where that rumor started. It is tangential to the piece. What is central to the work is the struggle for the arts to survive and whether it is worthwhile to do old operas, new operas, or any opera at all. Especially in a world that is obsessed with making money – and professional sports is a big money maker – whereas the performing arts is not a big money maker, but it has always been central and essential to our culture as human beings. So it’s really asking the big question of what matters to us. What we do and the choices and the sacrifices we make for our dreams. I think anyone can relate to that: whether you are in the arts, in the sports or in journalism, or you are a teacher or a doctor. How optimistic are you about the future of opera? The music education is slowly disappearing it seems, at least in the USA. Yes it is and that is a big concern. I also feel that in a way politically the arts have been under attack for many years. But what’s been surprising and encouraging to me is the number of smaller opera companies that have popped up all over, and the number of new operas that have been commissioned lately. When I wrote Dead Man Walking in 2000, it was one of maybe three or four premieres that year. I don’t know the exact number but someone told me this year it is about forty world premieres in North America. That’s a huge difference. That tells me something about innovation, connection, and not depending on the way we did things before. So I do feel optimistic about the future of the art form. I know that it won’t be the same that it was a few years ago, but that’s OK. 10 AKOB | NİSAN 2016 Öncelikle daha geçenlerde Dallas’ta prömiyeri yapılan son operanız Great Scott’un başarısını tebrik ederim. Çok tatmin edici olmuş olmalı. Açılış gecesi hakkında kişisel düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Çok heyecan vericiydi. Bu operayı bir araya koymak dört yıl aldı. Bu süreç içinde herkesin iyi niyetle çalıştığı şüphe götürmez ama opera o kadar büyük bir uğraş ki açılış gecesine kadar her şey soyut kalmaya mahkûm. Prömiyerde eseri sadece seyirci değil onu yaratmakta rolü olan herkes ilk defa duyuyor denebilir. Broadway’deki müzikallerin aksine operada açılış öncesi izlemelerle seyirci önünde her gün bir şeyler değiştirip ince ayar yapmanız mümkün değil. Sahne için yazılmış eserlerde izleyici her zaman eserin son karakteridir; eserin çalışıp çalışmadığını anlamak için izleyicinin reaksiyonunu görmek gerekir. Bu açıdan Dallas’ta çok tatmin edici bir açılış gecesi oldu, izleyicinin tepkisi mükemmeldi: kahkahalara ve gözyaşlarına şahit olduk. Seyirciler sahnede olanlarla kendi aralarında bir bağ kurmuş gibiydi. Bu nedenle projenin sonucu beni çok gururlandırdı. Rahat bir nefes aldım! Great Scott’u daha izlemedim ama okuduklarıma dayanarak bir soru sormak istiyorum. Amerikan futbolunun öyküde oynadığı rol acaba bu operayı sadece Amerika için geçerli bir eser mi yapıyor? Yani Brezilya’da sahneye konulsa Amerikan futbolunun yerine futbol mu koymak gerekecek? Hayır! Aslında futbol öğesi o kadar önemli değil, bu söylentinin nerede başladığını bilmiyorum. Konuyla ilgisi yüzeysel. Oyunun temel fikri günümüzde sanatın verdiği yaşam savaşı. Klasik operaları, veya yeni operaları göstermenin anlamı var mı? Kısacası opera sanatının değeri var mı? Para kazanma saplantısı hastalık halinde olan bir dünyada yaşıyoruz – özellikle profesyonel sporda çok para I’ve read that the number of world-wide productions of Dead Man Walking is fifty and climbing. Yes, I am very pleased with that. I saw Moby-Dick a while ago in Los Angeles. Leonard Foglia’s production was incredible. So much so that I thought maybe it would be difficult to come up with a new approach to it. It will have its European premiere and there will be a second production without the projections and other bells and whistles so that smaller companies can do it. That’s the wonderful thing about directors and designers; every now and then you see something like the Leonard Foglia production of Moby-Dick and you think ”My, God. How can it be done any other way? How can it be done any better or any more exciting?” But then there comes along a new designer and director and then it is equally exciting – it’s just that we do not see it yet. Heggie ve Sheer’in Moby-Dick operasından bir sahne (Fotoğraf: Craig T. Mathew, Los Angeles Opera). But you are not redacting the music in any way, are you? No, the score is staying absolutely the same. The chorus had a big part in Moby-Dick. Also your Radio Hour is termed a ‘choral opera.’ Can you tell me about place of choral writing in your work? Well, I’ve always liked choral writing and the chorus in opera is very special because it can represent many different things. It can represent the psychology of a group of people, it can represent a mob mentality, it can represent nature. Choral writing is a very versatile, flexible medium. So I’ve always enjoyed it in my work. In Dead Man Walking, it’s very specific, it’s mostly prisoners on death row in prison or groups of nuns and children. In Moby-Dick it’s the sailors. So writing a choral opera is a wonderful challenge. It was demanding but it was all about what story we were going to tell and how the chorus was going to be used. Gene Scheer and I came up with the idea that we’d split the chorus in two and half of this chorus would be inside this woman’s head, and the other half the chorus would be the world outside her head. We would get the perspective from the inside and the outside of her world as a silent actress moves through the production. I just loved the idea so much and especially as the piece progresses and those two worlds combine, the inside and the outside end up both speaking to her at the same time in a similar voice. At that point she can find peace – when she resolves the inside and the outside and she finds her place. It was a wonderful, challenging way to tell the story of this woman. I loved it, I was really really proud of the production that they did. You have recently written an acapella piece for The King’s Singers, haven’t you? That’s true. Unfortunately there is no recording of it yet. dönüyor – bunun yanı sıra sahne sanatları para getirmiyor, ama insan olarak kültür hayatımızın vazgeçilmez bir yönünü, bir odak noktasını oluşturuyor. Bu opera bu nedenle bizim için gerçekten önemli olan bir soruyu dile getiriyor. Hayallerimiz için hangi fedakârlıkları yapmaya değer? Bu toplum içinde herkesi ilgilendiriyor: sanatçıları, sporcuları, gazetecileri, öğretmenleri, doktorları... Opera sanatının geleceği hakkında iyimser misiniz? En azından ABD’de müzik eğitimi yavaş yavaş ortadan kalkıyor gibi görünüyor. Evet öyle, bu büyük bir sorun. Ben sanatın uzun yıllardır politikacıların saldırısı altında kaldığına da inanıyorum. Beni şaşırtan ve sevindiren şey son zamanlarda ortaya çıkan küçük opera toplulukları ve ısmarlanan yeni operaların sayısı. 2000’de Dead Man Walking’i yazdığım zaman o sene açılışı yapılan üç ya da dört yeni operadan biriydi. Kesin sayısını bilmiyorum ama duyduğuma göre bu sene sadece Kuzey Amerika’da dünya prömiyeri yapılan kırk opera var. Aradaki fark müthiş. Bu bana daha önce yaptıklarımızdan bağımsız bir yaklaşımın, yeniliğe açıklığın ve izleyici ile arada kurulan bir bağın olduğunu söylüyor. Yani bu sanat formunun geleceği hakkında iyimser hissediyorum. Birkaç yıl önceki gibi olmayacak biliyorum ama bu bir sorun değil. Dead Man Walking’in şimdiye kadar dünya sahnelerinde elliden fazla değişik gösterimi olduğunu duydum. Evet, bundan çok memnunum. Bir süre önce Moby-Dick‘i Los Angeles’te izledim. Leonard Foglia’ın sahneye koyuşu inanılmazdı. O kadar ki başka bir yaklaşımla nasıl gösterilebilir düşünmek zor. Avrupa prömiyerini ikinci bir yapımcı gerçekleştirecek. Bu sahnelenmesinde projeksiyonlar ve diğer süslemeler olmayacağı için küçük opera toplulukları için daha uygun olacak. Bu opera yöneticileri ve tasarımcılarının ne harikalar yaratabileceğine işaret; Leonard Foglia’nın Moby-Dick’i gibi bir yapım görme fırsatını yakalayınca insan “Tanrım, bu başka türlü nasıl yapılabilir ki? Nasıl bundan daha iyi ve heyecan verici olabilir ki?” diye düşünmekten kendini NİSAN 2016 | AKOB 11 Soprano Joyce DiDonato, besteci Jake Heggie ve mezo soprano Frederica von Stade (Fotoğraf: Pam Pagels). Can we say that redemption, transformation, hope are the central elements of drama that resonate with you? Yes. Loss, life and death. Now you are working on It’s a Wonderful Life. Would you say this is an exception? Not really. If you recall the story or the movie, it’s a man thinking about killing himself, because he hasn’t realized that his life has any value. A magical thing happens and an angel comes and visits him and shows him very specifically all the lives he has touched and transformed and changed, and how the world is a better place because of him. To me, that is extremely operatic. The fact that this man is thinking of taking his life and leaving everything behind, and it takes other people in his life to make him realize how special his presence on the planet has been. This seems very operatic to me. The James Stewart film always felt like a feel-good movie. That’s why I asked the question. Yes, it does have a sense of redemption. He finds something very special that he did not know about himself with the guidance of this angel, and the fact is we all have angels in our lives that are there to show us how special we are on the planet if we 12 AKOB | NİSAN 2016 alamıyor. Ama sonra başka bir yönetmen ve tasarımcı ortaya çıkıyor ve aynı derecede heyecan yaratabiliyor. Daha görmediğimiz için nasıl olabileceğini tahmin edemiyoruz. Ama müziğin değiştirilmesi söz konusu değil, değil mi? Hayır, partisyon kesinlikle aynı kalıyor. Moby-Dick’te koronun büyük rolü var. Ayrıca Radio Hour adlı eseriniz bir ‘koral opera’ olarak adlandırılıyor. Çalışmalarınızda koronun yeri üzerine bana neler söyleyebilirsiniz? Koro için yazmak her zaman hoşuma giden bir şey olmuştur. Operada koronun özel bir yeri var çünkü çok farklı şeyleri temsil edebiliyor; örneğin bir grup insanın psikolojisini, bir kalabalığın zihniyetini, veya doğrudan doğayı anlatabiliyor. Koral yazım esnek ve çok yönlü bir araçtır, bu yüzden her zaman çalışmalarımda yeri olmuştur. Dead Man Walking‘de koro olarak çok belirli gruplar söz konusuydu; hapishanede idam mahkûmları ya da rahibeler veya çocuklar. Moby-Dick’te ise koro denizcilerden oluşuyordu. Bu nedenle koral bir opera yazmak beni bazı sorunlarla karşı karşıya bıraktı. Gene Scheer’le beraber sonunda verdiğimiz karar koroyu ikiye bölerek kullanmaktı. Bir yarı öyküdeki kadının kafasının içindekileri dile getirecekti, diğer yarı ise onun dışarısındaki dünyayı. Sahnede şarkı söylemeyen bir aktörün hareketini izlerken bu kadının dünyasına hem içeriden hem de dışarıdan bakma olanağı Piyano hep yakınımdadır ama ben UCLA’de öğrenciyken çok değerli bir öğretmenim “Fikirlerini mutlaka piyanodan uzak geliştir” demişti. Ben bir piyanistim, piyano çalarak büyüdüm, ama beste yaparken piyanodan uzak durmak gerekiyor, aksi takdirde fikirleriniz ellerinizin yapabileceği şeylerle sınırlanabilir. Ben fikirlerimi piyanodan uzak geliştiririm, daha sonra gerekirse bazı şeyleri piyanoda denerim. I compose near the piano. A great teacher of mine when I was back at UCLA told me “Make sure you get your ideas away from the piano.” Because I am a pianist, I grew up playing the piano. You need to get your ideas away from the piano so that you don’t get locked into only what your hands can do. I try to get my ideas away from the piano and then work them out near or at the piano afterwards bulunacaktı böylece. Bu fikir benim çok hoşuma gitti, özellikle eser ilerledikçe bu iki dünyanın bir araya gelmesi ve onunla konuşan iki sesin yavaş yavaş birbirine yakınlaşmaya başlaması güzel oldu. Zaten işte bu noktada dış ve iç dünyalar birbiriyle buluştu ve karakter de artık kendisiyle barıştı. Bu kadının hikâyesini anlatmak için harika ama zorlu bir yoldu. Ortaya çıkan yapıma da bayıldım, her yönüyle gurur duydum. Yakınlarda King’s Singers topluluğu için acapella bir parça yazdınız değil mi? Evet. Ne yazık ki daha kaydı yok. Kurtulma, dönüşüm ve ümit sizin için en ağırlık taşıyan dramatik öğelerdir diyebilir miyiz? Evet. Kayıp, yaşam ve ölüm... Şimdi It’s a Wonderful Life üzerine çalışıyorsunuz. Bu açıdan karakteri değişik mi sayılır? Hayır değil. It’s a Wonderful Life’ın hikâyesini veya filmini hatırlarsak, hayatının herhangi bir değeri olmadığını düşüncesiyle aklından kendini öldürmeyi geçiren bir adamın öyküsüdür. Bir mucize olur ve bir melek tarafından ziyaret edilir. Melek ona yaşamı süresince dokunup değiştirdiği hayatları gösterir, dünyanın onun sayesinde daha iyi bir yer olduğuna onu ikna eder. Bana sorarsanız bu son derece operatik bir konu. Bu adam intihar edip her şeyi geride bırakmayı düşünürken aslında diğer insanların yaşamında ne kadar olumlu etkisi olduğu ve varlığının bu dünya için ne kadar özel olduğunu anlıyor. Bana bu çok operatik geliyor. James Stewart’ın o filmi bana hep kendimizi iyi hissetmemiz için yapılmış gibi görünmüştü. Yukarıdaki soruyu onun için sordum. Evet, bir kurtuluş anlamı bulmak mümkün. Bu meleğin rehberliğinde kendisi hakkında bilmediği şeyler keşfediyor. Gerçekte hepimizin hayatında ne kadar özel ve değerli olduğumuzu gösterecek melekler var, yeter ki bunu anlamak için durup düşünelim. Bu tüm zamanlar ve tüm insanlar için geçerli bir kavram; bizi insanoğulları olarak ilgilendiren bir konu. Tek bir insan hayatının bile hepimiz için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu operayı bitirdiniz mi? take the time to recognize it. I think it is a story for all time and all people; it is very human, it is a story anyone can relate to. It is recognizing that one life can make a difference in such a profound way. Is it finished? No, I am still working very hard on it. I wish it were finished! Those are the favorite pieces of mine: the ones that are done! Hayır, hala üzerinde çalışıyorum. Keşke bitmiş olsa! Zaten benim en sevdiğim çalışmalar bunlardır: bitmiş olanlar! Messiah ya da Fındıkkıran gibi Noel’de çalınan bir standart haline gelse harika olmaz mı? Kesinlikle. Bu harika olurdu. Bana uyar! Beste yapma yönteminiz üzerine bir kaç soru sorabilir miyim? Ben her şeyi kalem ve kağıt kullanarak elle yazıyorum. Çalışma odamda önümde boş kağıt, kalem ve silgi bulunur, o kadar. Wouldn’t it be great if it became a standard Holiday staple like the Messiah or the Nutcracker? Absolutely. That would be wonderful. No problem. I’ll take it! Gerçek kağıt mı? If I may ask a few questions on the manner you compose? I write everything by hand with pencil and paper. In my studio, I have blank paper, pencil and eraser, and that’s it. Hayır. Piyano hep yakınımdadır ama ben UCLA’de öğrenciyken çok değerli bir öğretmenim “Fikirlerini mutlaka piyanodan uzak geliştir” demişti. Ben bir piyanistim, piyano çalarak büyüdüm, ama beste yaparken piyanodan uzak durmak gerekiyor, aksi takdirde fikirleriniz ellerinizin yapabileceği şeylerle sınırlanabilir. Ben fikirlerimi piyanodan uzak geliştiririm, daha sonra gerekirse bazı şeyleri piyanoda denerim. Real paper? Yes, I write on real paper. Evet, gerçek kağıt. Bestelerinizi genellikle piyanoda mı yaparsınız? NİSAN 2016 | AKOB 13 Do you compose on the piano? I compose near the piano. A great teacher of mine when I was back at UCLA told me “Make sure you get your ideas away from the piano.” Because I am a pianist, I grew up playing the piano. You need to get your ideas away from the piano so that you don’t get locked into only what your hands can do. I try to get my ideas away from the piano and then work them out near or at the piano afterwards. Do you change the libretto as you go along and how does that work with your librettists? Yes. I need to work with librettists who are very comfortable with language and situations because ultimately when you are writing a big drama like an opera, the music has to lead. You need to get the primary information from the music and so that even if you don’t understand every word, you’ll understand emotionally what’s going on. That means when the music has to lead, sometimes the words that are on the page might not be the right words, or there might be too many words. I need to be able to tell that to my librettist and have discussions about new words, or no words or a new section. Also, when I’m composing, sometimes we’ll find out more information about a character because of the music, more information than we knew before. And that means we need to rewrite the character. That happened in Moby-Dick with the character of Pip, the young cabin boy. We found out more about Pip in the second act, and then we had to go back and change things in the first act to catch up with the character. So I work very closely with the librettist, all the way through. The libretto is done when the music is done. This is all in a healthy, collaborative spirit I assume? JH: Absolutely. Every project is about the people you are in the room with, who you want to spend time with and who you respect creatively. An opera can take two to four years, so you’d better enjoy being with that person and have a very good working relationship. The poster for Frank Capra’s 1946 movie It's a Wonderful Life starring James Stewart and Donna Reed. Composer Jake Heggie and librettist Gene Scheer’s opera of the same name will premiere in Houston, Texas in December 2016. Başrollerini James Stewart ve Donna Reed‘in oynadığı 1946 tarihli unutulmaz Frank Capra filmi It’s a Wonderful Life (Şahane Hayat) afişi. Heggie ve Scheer’in aynı adlı operasının dünya prömiyeri Aralık 2016’da Houston’da yapılacak. 14 AKOB | NİSAN 2016 Beste çalışmalarınız devam ederken librettoyu değiştirdiğiniz oluyor mu? Bunu libretto yazarınız ile nasıl ayarlıyorsunuz? Evet oluyor. Bir opera gibi büyük bir dram yazarken müzik her zaman başı çeker, dolayısıyla libretto yazarınızın dile hâkim ve esnek olması gerekir. Dinleyici ana fikri müzikten alır, söylenen her kelime anlaşılmıyor olsa bile müzik duygusal olarak sahnede ne olup bittiğini ifade eder. Bu anlamda müzik yol gösterir. Sayfa üzerindeki sözcükler bazen uygunsuz veya gerektiğinden çok sayıda olabilir. Bunu libretto yazarıyla tartışıp kelimeleri değiştirmek, azaltmak, veya yeni bir bölüm yaratmak üzere anlaşmak söz konusudur. Ayrıca bazen müzik size bir karakter hakkında daha fazla bilgi verip daha önce bilmediğiniz bazı şeyleri işaret ediyor olabilir. O zaman bu karakterin tekrar kaleme alınması gerekir. Bu Moby-Dick’teki miço Pip karakteri için söz konusu olmuştu. İkinci perdede müziksel olarak Pip hakkında daha fazla bilgiye sahip olduk, karakterin tutarlı olması için geri dönüp birinci perdedeki yazımı değiştirmemiz gerekti. Yani libretto yazarım ile çok yakından ve aralıksız çalışıyorum. Libretto ancak müziğin bestelenmesi bittiği zaman bitiyor. Sanırım bu sağlıklı bir işbirliği ruhu içinde yapılıyor? Kesinlikle. Kendinizi aynı projede bulduğunuz, yaratıcılığına saygı duyduğunuz kişilerle çalışmak güzel bir şey. Bir operanın ortaya çıkışı iki ile dört yıl arasında bir zaman alabilir. Bu uzun süre içinde beraber çalıştığınız kişiden hoşlanmanız, iyi bir çalışma ilişkisi içinde olmanız çok önemlidir. Yakın arkadaşlarım var, eleştirileri okuyup iyi ya da kötü olduğunu bana söylüyorlar. Eğer sürekli olarak problem olarak ortaya çıkan bir şey varsa buna tabii ki dikkat etmem gerekiyor. Eleştirmenlere ve yazarlara son derece saygım var, benim kişisel sorunum ise - eleştiri iyi de olsa kötü de olsa – kullanılan dilin beynimde yer etmesi ve üzerinde çalıştığım parçadan çok kafamın buna takılması. Bunu yapamam. Do you care what the critics think? I actually don’t read reviews. I did through the premiere of Dead Man Walking. I have very good friends who read reviews for me and they tell me whether it is good or bad. If there is something that’s consistently coming up that doesn’t work, then that’s something I need to pay attention to. I respect reviewers and writers enormously, but my personal problem is whether it’s a good review or a bad review - if I read the specific language, that gets in my brain and then I am thinking more about that than the piece I am writing, and I can’t do that. But they matter enormously and I respect them very much. What are your all-time favorite operas? How many can I have? Let’s say three? Peter Grimes was a very important piece for me formatively. I also admire Cosi Fan Tutte and La Traviata. I have very good friends who read reviews For me and they tell me whether it is good or bad. If there is something that’s consistently coming up that doesn’t work, Then that’s something I need to pay attention to. I respect reviewers and writers enormously, but my personal problem is - whether it’s a good review or a bad review - if I read the specific language, that gets in my brain and then I am thinking more about that than the piece I am writing, and I can’t do that. Eleştirmenlerin yazdıklarını önemsiyor musunuz? Ben aslında eleştirileri okumuyorum. Son okuduğum Dead Man Walking’in prömiyeriydi. Yakın arkadaşlarım var, eleştirileri okuyup iyi ya da kötü olduğunu bana söylüyorlar. Eğer sürekli olarak problem olarak ortaya çıkan bir şey varsa buna tabii ki dikkat etmem gerekiyor. Eleştirmenlere ve yazarlara son derece saygım var, benim kişisel sorunum ise - eleştiri iyi de olsa kötü de olsa - kullanılan dilin beynimde yer etmesi ve üzerinde çalıştığım parçadan çok kafamın buna takılması. Bunu yapamam. Ama eleştirmenlerin son derece önemli olduğunu biliyorum ve çok saygı duyuyorum En sevdiğiniz operalar hangileri oluyor? Kaç tane seçebilirim? Üç diyelim? Peter Grimes benim opera anlayışımı şekillendiren eserler arasında en önemlilerinden oluyor. Sonra hayran olduğum operalar arasında Cosi Fan Tutte ve La Traviata var. What do you do in your free time? I love to read, I love movies, I love traveling and seeing the world, I have a dog I love taking to the beach and walking. In fact I get a lot of ideas when I’m walking my dog. I have very close friends and family, I love spending time with them. I’m actually a very private, quiet and shy person. I know how to be in public, I like people and I like meeting people but my innate nature wants me to stay very private. Boş zamanınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Thank you Maestro - I meant Jake. It’s my pleasure. Teşekkürler Maestro - yani Jake demek istedim. Kitap okumayı ve film seyretmeyi severim. Seyahat etmek ve dünyayı görmek, köpeğimle plajda oynamak hoşuma giden şeyledir. Zaten köpeğimle yürürken aklıma bir sürü fikir geliyor. Yakın arkadaşlarımla ve ailemle vakit geçirmeyi severim. Ben aslında içine kapanık, sessiz ve utangaç bir insanım. Toplum içinde nasıl davranmam gerektiğini elbette ki biliyorum, insanları ve yeni insanlarla tanışmayı da severim, ama doğuştan içine kapanık bir kişiliğim var. Benim yapım böyle. Bu benim için bir zevk. NİSAN 2016 | AKOB 15 SANATLA TANIŞ KENDİNİ UNUT! Peykan Demirkaya Ne basit bir başlık diyorsunuz değil mi? Belki de basit olan zordur şu hayatta! Hep sorunlar, hayatın yorgunluğu, gündelik yaşamımızda dayatılan binlerce istemediğimiz ama yapmamız gerekenler, kalp ve akıl savaşları, sabretmeler, sabır çekmeler, çile doldurmalar… Bunlar insana dair ve yaşanılası şeyler. Kurduğumuz düzende doğal hatta… Ama bir de insanın kendisiyle yaşadıkları var. Giderek içselleştirdiğimiz, kanıksayıp kabullendiğimiz, bizi dibe çeken, hayattan koparan, her şeye veya her duruma kendi açımızdan bakmamıza neden olan bir gizli etken var. Kendimiz! Takıntılar, tatminsizlikler, yalanlar, aldatmalar, çekişmeler, nefretler, kıskançlıklar, eksiklikler, utançlar, övünçler, kendini beğenmişlikler, kendine acımalar, dengesizleşmeler, çiğlikler, çığlıklar, yalnızlaşmalar, hayata küsmeler, kafayı toplayamamalar, depresyon ve daha kim bilir neler neler... Neden: Kendimiz! Kendisiyle bu kadar uğraşması tuhaf değil mi insanın? Hiç mi sıkılmaz insan kendisiyle girdiği bu mücadelede? Ya da - çok klişe ama - şu sonsuzlukta çok mu değerliyiz? Yakışıyor mu bu kibir? Bu kadar kendini düşünmek, bu kadar kendini sevmek ya da kendini suçlamak, kendine acımak ya da kendine tapmak… Ya tüm insanlar böyle olsaydı ne olurdu? Kim medeniyetleri kurar, kim bilimi, sanatı yaratır, geliştirirdi? İyi ki bazılarımız kendinden vazgeçmiş de yaşanabilir bir dünya ortaya çıkmış! 16 AKOB | NİSAN 2016 Herhangi bir şeyle yüzleşilir ve biter. Bu yüzleşmeyi bireysel yapabilseydik bu yazıyı yazmamıza da gerek olmazdı. O halde bu kısır döngüyü, nasıl ve neyin yardımıyla kıracağız? Nasıl yüzleşip bitireceğiz kendimizi? Bu hedonizme varan tutsaklığımızı (yani; zevk tutsaklığımızı ya da zevkin esiri olmamızı veya sonsuz yararcılığımızı) nasıl bitireceğiz? Bir şey ya da bir durum zevk vermiyorsa, o bir şeyi ya da o bir durumu anlamaya çalışmayıp bir kalemde silmemizi nasıl yok edeceğiz? Mazoşizme varan özgürlüğümüzü, acıların çocuğu olup kıyasıya kendimizi hırpalayabilme rahatlığımızı, takıntılarımızı, ne zaman, nasıl, neyle ve kimle bırakacağız? Tekrar tekrar sormanızı istiyorum kendinize… Kendimizden nasıl sıyrılacağız, kendimizi nasıl, ne aracılığıyla bırakacağız ya da bulacağız? Bize kendimizi unutturacak ve bulduracak sihirli ayna… Yüzleşmelerin en insancılı, en sancılısı, en anlamlısı, en soyutu… Kendimizi bizden sıyıracak tek karşılaşma…Bize bizi bizsiz anlatacak tek araç... Sonsuz ânı, boşluğu, hiçliği öğretecek tek boyut… SANAT! YAŞAM DÖNEMEÇLERİ VE SON BESTESİ KİLİKİA FLÜT KONÇERTOSU ÜZERİNE FLÜTİST HALİT TURGAY İLE BİR SÖYLEŞİ Demet Şaman Tarlakazan [email protected] 18 AKOB | NİSAN 2016 Sanat bir bütündür. Sanat dalları da gerek kendi aralarında gerekse diğer disiplinlerle bağlantı halindedir. Bir müzisyen için doğa, edebiyat, tarih, arkeoloji, resim gibi sanatın dallarıyla veya diğer disiplinlerle ilgilenmek, bunları araştırmak ve kendi sanatına aktif olarak uygulamak onu sadece nota çalan bir çalgıcı olmaktan çıkarıp yorumculuğa ve yorumculuğun da ötesine taşıması anlamında oldukça önemlidir. Geçtiğimiz Kasım ayında MEÜ Nevit Kodallı Oda Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezi Konser Salonu’nda flütist Halit Turgay’ın bestelediği “Kilikia Flüt Konçertosu”nun Dünya Prömiyeri yapıldı. “Portakal Bahçeleri/Mersin”, “Kleopatra Kapısı/Tarsus” ve “Kaşık Havası/Silifke” adlı üç bölümden oluşan konçertoyu Halit Turgay ve MEÜ Devlet Konservatuvarı Akademik Oda Orkestrası birlikte seslendirdi. Çok katmanlı etkiye sahip ve gittikçe artan bir ilgiyle karşılanan beste, müzikal değeri ve evrensel kültür mirasına katacakları yanında, Bölge’nin tarihsel değerine de dikkatleri çekmesi açısından oldukça önemli. Söz konusu bestenin, tarih boyunca medeniyete çok önemli hizmetler vermiş -Antik adıyla, “Kilikia” bölgesinin tanıtımı için önemli bir etki yaratma potansiyeline sahip olduğunun da altını çizmek lazım. Bir sanat ürünü gerçekleşip de gün yüzüne çıkmışsa dünyada artık bir şeyler değişmiş demektir… Bu değişimin hayatımıza yansımasına, şüphesiz ki o sanat ürününün sahiplenilme süreciyle ilintisi etkili olacaktır. Birlikte göreceğiz. MEÜ Devlet Konservatuvarı Öğretim görevlisi, flüt sanatçısı Halit Turgay ile 6 Ocak 2016 tarihinde bir söyleşi gerçekleştirdik. Son bestesi “Kilikia” Flüt Konçertosu ve hayatındaki önemli dönemeçler hakkında konuştuk, bugünden ileriye kuşlar uçurduk. Sınavsız olarak Londra Kraliyet Müzik Akademisi’ne kabul edilmişsiniz! Bu hayatınızdaki en önemli dönemeçlerden biri olmalı… Kraliyet Müzik Akademisi’ne gitmem tabii ki bir dönüm noktası oldu benim için ama onun öncesi de var. Anlatayım: Tamamen bir tesadüf sonucu -arabada radyo dinlerken, o güne kadar hiç duymadığım bir flüt sesi işittim. Arabayı kenara çekip dinledikten sonra “İngiliz Oda Orkestrası solo flüt William Bennett” anonsu yapıldı… Bizler öğrenciyken öğretmenlerimizin hep “şu kişiyi, bu kişiyi dinleyin, onun gibi çalın” şeklinde yönlendirmeleri olurdu. Benzetme yaparak çalmak gibi bir anlayış vardı. Ben hiçbir zaman o benzetmeleri çalmayı kendime yakıştıramadım. Hep kendime özgü bir şeyler yapmayı hayal ettim. Öyle olduğu için de o flüt sesi ilgimi çekti. Çünkü sıra dışıydı. O dönem - ’88 senesiydi sanırım - hocam Japon Sadoko Özistek’in yanına gittim. “William Bennett kimdir” diye sordum. İngiliz Kraliyet Müzik Akademisi’nde flüt hocası olduğunu ve yüksek kariyeri olan bir öğretmen olduğunu söyledi. Yeri gelmişken hocam Sadoko’dan kısaca bahsetmek isterim; Çok iyi okullarda okumuş, İsviçre’de yüksek lisans, Amerika’da doktora yapmış, iyi hocalarla çalışmış olan Sadoko eşinin Türk olması nedeniyle Türkiye’ye gelmiştir. Hocam Sadoko benim hayatımdaki ilk dönüm noktasıdır. Başta insanlık olarak çok şey borçluyum kendisine… Hocama, mutlaka bu öğretmenle çalışmak istediğimi söyledim. Benim bu kararlı isteğim karşısında ,“Öyleyse tamam. Onun da eşi Japon, bir kayıt yollayalım” dedi. O zaman yurt dışına kaset gönderilmesinin zorlukları vardı. Biraz ironik olacak belki ama, Mc Donalds’ta patates kızartan bir arkadaşımız yurt dışına çıkıyordu. Ondan rica ettik, kaseti elden o götürdü. Arkasından bana Bennett’ten 3 sayfalık bir mektup geldi “Seni kabul ediyorum öğrenci olarak” diye. Gelmeden önce çalışmam için 2 sayfayı bulan yoğun da bir çalışma programı yazmış. Sayfanın altına da parantez içinde, “Eğer bu çalışmaları anlarsan?” diye bir de not eklemişti. O zamana kadarki bildiklerinizden farklı çalışmalar mıydı? Verdiği program bildiğim şeylerdi elbette ama dikkat çeken farklılık, özgür yorumlama vurgusundaydı. Elbette ben de notayı nota olarak görmedim hiçbir zaman. Benim için do, do değil, re de re değil. Benim için hepsi çaldığınız müziğe göre değişen bir su sesi, bir koku veya bir renk. Doğaya baktığım da hiçbir zaman çiçeği çiçek olarak, ağacı ağaç olarak görmemeyi, hepsinin birbirini tamamlayan ve bambaşka şekillere gelebilecek bir ögeler zinciri olarak görmeyi çok küçük yaşlarda öğrendim. Bu annemin bana öğretisidir. Kendinizi tanımlarken William Bennett’in sizin için söylediği “doğal bir müzisyen” yorumunun ipuçlarını vermiş oluyorsunuz. Annenizin ya da aile fertlerinizin müzikle ilgisi var mıydı? Annemin müzikle profesyonel bir ilgisi yoktu. Ama bir Cumhuriyet kadını olarak her şeye ilgiliydi. Öğrenmeye ve öğretmeye açıktı. 4 yaşında iken evimizde 1500 plak vardı, her yerde her zaman müzik dinlenirdi. Herkes kitap okurdu. Ondan çok şey öğrendim. Yüzmeyi ve dikiş dikmeyi de bana o öğretti. 5 yaşında kendimi sinemalarda, tiyatrolarda, resim sergilerinde hatırlıyorum. Walt Disney’in Fantasia’sını izlediğimi hala hatırlarım. Üç ağabeyim vardı, hepsi amatör seviyenin üstünde NİSAN 2016 | AKOB 19 enstrüman çalardı, resim de yaparlardı. Çevremizde çalgı çalmayana, resim yapmayana, tiyatroya gitmeyene, kitap okumayana pek rastlayamazdınız, bir eksiklik gibi görülürdü. Nerede geçti çocukluğunuz? Ben Ataköy’de büyüdüm. Söylediklerim 1969 yıllarında geçiyor. Ama aile 11 kuşak Suriçi’nde yaşamış. Gerçek İstanbulluyuz yani. İngiltere’ye hemen gidemediniz ama bir yaz okulu ve bir yarışma yolunuzu açtı… Londra Kraliyet Müzik Akademisi’ne sınavsız olarak kabul edilmeme rağmen, 2 yıl kadar burs bulamadım. Sonra British Council’da o zaman müdirelik yapan Victoria Field - onun da adını anmak isterim, bir gün beni çağırdı. 10 günlük bir yaz okuluna beni göndermeyi düşündüklerini söyledi. Memnuniyetle gideceğimi söyledim. Yaz okulunun hazırlıklarını sürdürürken Konsolosluktan Aberdeen’deki Uluslararası Genç Müzisyenler Festivali kapsamında düzenlenen bir yarışma için de davet aldım. Hemen kabul ettim. Bu yarışmayı hayatımda ele geçirdiğim bir fırsat olarak düşünüp, 2.5 ay boyunca her şeyi bırakıp sadece o yarışmaya çalıştım. Kaç flütist katılmıştı bu yarışmaya? Bu sadece flüt yarışması değildi. Tüm enstrümanlara açıktı ve dünyanın bütün konservatuvarlarından yarışmacılar vardı. Tüm yarışmacılar içinde sadece 5 flütist vardı. Toplamda 24 ülkeden 88 kişi katılmıştı. Bir çeşit yetenek avcılığı da diyebiliriz… Ön eleme yapıldı ve finale 5 kişi kaldı. Finale kaldıktan sonra derecelerde ismim okunmuş, 21 senelik konservatuvar eğitimim boyunca “yeteneksiz, bundan bir şey olmaz” diye zar zor eğitildiğim için ben nasıl olsa kazanamam diye oralı bile olmamıştım… Fakat Birinci oldum. Bence kendinize haksızlık ediyorsunuz. Alınan sonuç bu alçakgönüllülüğün gerekli olmadığının bir göstergesi oluyor. Yarışmanın bir de öncesi var. Yaz okulunda neler oldu? Yarışma öncesi yaz okulunda 5 gün boyunca birlikte çalıştığım bir flüt hocası vardı. İskoç BBC Orkestrası’nın 1. flütistiydi. Önüme ne koyarsa çaldığımı fark etti. “Sen nereden öğrendin bunları?” 20 AKOB | NİSAN 2016 “Benim için do, do değil, re de, re değil. Benim için hepsi çaldığınız müziğe göre değişen bir su sesi, bir koku veya bir renk. Doğaya baktığımda hiçbir zaman çiçeği çiçek olarak, ağacı ağaç olarak görmemeyi, hepsinin birbirini tamamlayan ve bambaşka şekillere gelebilecek bir ögeler zinciri olarak görmeyi çok küçük yaşlarda öğrendim.” diye sordu bana. “Bilmiyorum, ben notayı görünce çalıyorum” dedim. Sonra müthiş bir referans mektubu yazmış benim için -o mektubu ben görmedim, bana başka bir mektup verildi çünkü. Daha sonra öğrendim ki, benim için, - nasıl diyeyim; “bir an önce burs verilsin, bu adam dahi, normal değil” diye yazmış! Arkasından bir gazete benimle röportaj yaptı. Bu da etkili oldu tabii. Türkiye’ye geldim, İngilizce sınavına bile girmeden, 500 kişi içinden iki kişiye verilen bursu aldım - daha doğrusu bu burs bana hediye edildi. Ben de böylece Londra Kraliyet Müzik Akademisi’ne kaydoldum. Asıl amacım Londra ve okul değildi, o öğretmene gidebilmekti. William Bennett’le çalışabilmekti… Bunu başardım. Nasıl bir öğretmendi William Bennett? Öğretmenim William Bennett’dan çok şey öğrendim… İnsanlık, meslek ahlakı, müzisyenlik, flüt çalma konusunda sayısız şeyler... Kendini bu mesleğe adamış yaşayan en iyi hocalardan biridir. Bugün dünyada 18-20 marka O’nun adına flüt üretiyor. Bunun yanında hiçbir şekilde popülist bir insan olmamıştır. Tam aksine, entelektüel derinliği olan biridir. Kendisiyle çok iyi anlaştık. Ben de küçük yaştan beri kitapların ve plakların içinde büyüdüm, hiçbir zaman popülist kültürle büyütülmedim. Herkesin bir duruşu vardır ya hayatta. Benim de kendime göre bir duruşum var. Bana göre, sanatçı mütevazı olmalı, alçak gönüllü olmalı. Zaten sanatçı kendiyle boğuşmakta, iç dünyasında daha iyi ne yapabilirim diye sorgulamakla meşguldür. Hocam da o sorgulamalara çok daha fazla soru eklemiş oldu. William Bennett’le çalışmaya ne kadar devam ettiniz? Bir geri dönüş hikâyeniz var. Londra Kraliyet Müzik Akademisi’ne “Advanced course - İleri kurs” için 2 yıllık öğrenci olarak gitmiştim. Maalesef vatandaşlıktan atılmamak için, Akademi’deki eğitimimi bırakmak zorunda kaldım. Askerliğim bir türlü tecil edilmeyince Türkiye’ye geri geldim. Okulunuzun Türkiye’de denkliği mi yoktu? Denklik de yok, hiçbir şey yok. Bursum tamamen İngiliz Hükümeti’ndendi. Derdime çare bulmak için başvurduğum Türk Konsolosluğu’dan kapı dışarı ettiler beni. Türkiye’ye geldim, Genelkurmay’da Askere Alma Dairesi’ne çıkıp eğitimimi sürdürebilmem için izin istedim. Bu kadar insan ölürken benim flütümle uğraşamayacaklarını söylediler. Bunları çekinmeden söylüyorum çünkü bu nedenle benim gibi genç yaşta mesleğinden ve kariyerinden vazgeçmek zorunda kalan o kadar çok insan var ki… Bu gençlerin bir kısmı da kendilerini yeni bir hayat planına adapte edemediler… Evet, o girdabın içinden kendisini kurtaramayan insanlar da var maalesef. Başvurularımdan ve çabalarımdan bir sonuç alamayınca eğitimimi bırakıp Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım. Askerliğimi Sarıkamış’ta tamamladım.. Vatandaşlıktan atılmak gibi bir yaptırımın yol ayrımı! Sonra… Yol ayrmıydı, evet. Ailem Türkiye’de. Ben bir Türk çocuğuyum. O zaman eşim de buradaydı. 24 yaşımdayım. Çok erken yaşta evlendim. Kendi kişisel çıkarlarım için başkalarının mutsuzluğuna neden olmak hakkaniyetli değil diye düşündüm ve döndüm. Askerliğim bitince İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyesi olarak göreve başladım. Eğitmenlik projelerinizde var mıydı? Yurtdışı bursunu almadan önce bana 500 soruluk bir anket yollanmıştı. Kendiniz ve ailenizin sağlık durumu dahil, iç dünyanızı psikolojik yapınızı, üretici yanlarınızı ve hayallerinizi kapsayacak şekilde hazırlanmış birçok soru vardı içinde. En sonunda ise ileride ne yapmayı düşündüğümüz soruluyordu. Ben de ülkeme dönüp bu işi öğretmek istediğimi yazmıştım. Ve bunu gerçekleştirdim. Şimdiye kadar yetiştirdiğim öğrenciler 36 yarışma kazandılar. Bunların arasında uluslararası yarışmalar da var. Bu kadar öğrencinin arasında ben de aktif olarak, çalabildiğim kadar çaldım. Hem ulusal, hem de uluslararası platformlarda. Onun dışında, son 3 yılda da müzik yazarak kendimi bulmaya çalışıyorum. Kilikia Konçertom da bu dönemin en son ürünü. Yorumculuktan Besteciliğe Geçiş... Kilikya Konçertonuz ile ilgili detaylara geçmeden önce şunu sormak isterim; Sizin üç şapkanız var: Yorumculuğunuz, eğitmenliğiniz ve besteciliğiniz. Yorumculuktan besteciliğe geçişinizde nasıl bir süreç yaşadınız? Çünkü her yorumcuyu aynı zamanda besteci şapkasıyla görmüyoruz. Aslında bestecilik okumadım ben… Öyle bir formasyonum yok. Benim besteciliğim, kişisel çabalarımla öğrenmiş olduğum armoni, özel dersler veya özel ilgiyle okulun dışında gelişmiştir. Dolayısıyla bir alt yapısı var tabi ki bunun. Ama müzik yazmak bambaşka bir şey. Flüt literatüründe sayılı konçerto ve sayılı sonat var. Yeni yazılan şeyler de var. Onları da çalmaya çalışıyoruz. Fakat ülkemizde avangard müziğin pek fazla sahnelenemediğinin farkındayım. Sahnelendiği zaman da iyi bir etki, olumlu bir dönüşü olmuyor. Günümüzde artık bu her düzey için geçerli; entelektüel düzeyde de, halk düzeyinde de aynı sonuçları görüyoruz. Buradan yola çıkarak bir Caz Kuartet oluşturdum. Yorumculuğumda, bir dönem sonra caz kuartetlerde çalmaya başladım. Günümüzde yaşamış dünyanın en büyük flütistlerinden biri kabul edilen, efsane Jean Pierre Rampal için yazılmış caz kuartetlerini çaldım. Daha sonra iyi de etki alınca, bu tarz çalışmaları sürdürdük ki sadece klasik müzik dinleyicisine değil, başka kitlelere de ulaşalım, Çünkü, flütün bilinirliğini arttırmayı ve çalgının daha yaygın olmasını sağlamayı arzu ediyordum. O repertuvar tükenince aranjman yapmaya niyetlendim. Aranjmanları yapma sürecinde, artık kendi müziğimi çalma zamanımın geldiğini düşündüm. 10 yıldan beridir kendi müziğimi yazıp çalma arzumu dile getirmişimdir. Böylece “Türk Caz Süiti”nin zamanı gelmiş oldu… Kendi müziğimi yazma çalışmam “Türk Çayı Caz Süiti” ile başladı. Bunun için de yerel ezgiler, ulusal ritim ve temalar, evrensel armoni veya evrensel caz ritimlerinin birleşmesiyle bir senteze varıldığını söyleyebilirim. Bu kendi kendine ortaya çıktı. Şu ölçüsünde şöyle yapayım, burada böyle yapayım diye düşünmeden. Bir besteci arkadaşımın dediği gibi - karşı çıkanlar olacaktır ama - “besteci olmak için ille de bestecilik okumak gerekmez, ama çok müzik dinlemek gerekir”. Bende öyle oldu… 4 yaşımdan beri müzik dinliyorum. Benim bestecilik sürecimde bu altyapı var. Arkası çorap söküğü gibi geldi… İkinci albümüm “Benim Adım İstanbul” tınısal olarak daha fazla insana ulaştı. Ardından Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya ithaf ettiğim, flüt, viyola ve arp için klasik anlayışta yazılmış “Halikarnas” Trio geldi. Besteleriniz arasında “Halikarnas”tan diğerleri kadar bahsedilmiyor. Doğrudur. Bodrum Festivali’nde çaldık bir kez. Kaydı elimde fakat miks’i bitmedi. Bitince tekrar çalmayı arzu ediyorum. Festivalde Cevat Şakir’in torunları da konseri dinlediler. Çok memnun oldular. NİSAN 2016 | AKOB 21 Ben, onun ardından küçük bir müzik yazayım istedim. Parçayı çello için yazıp sonra flütle ve piyanoyla birleştirmekti düşüncem. Bir karalamamdan yola çıkıp konçertonun 1.bölümünden değil de 2.bölümünden başlamış oldum. Cevat Şakir benim için çok önemlidir. yıllar sonra “Mavi sürgün”ü tekrar okudum. Yazdığım melodi aynen Mavi sürgün akışıdır. O öyküyü “Halikarnas” ile okumak çok güzel oluyor. Bir ödül de Mersin’de aldınız! “Halikarnas” bestemden sonra Mersin Uluslararası Müzik Festivali’nde düzenlenen “Üç Güzeller”* beste yarışmasına katıldım. Yarışma keman, çello ve piyano formatlı bir yarışmaydı. Orada da İkincilik Ödülü aldım. Sonrasında ise gece gündüz yazıyorum. Örneğin “Türk Çayı Suiti” birbirini tamamlayan 6 parçadan oluşur. Fakat onun dışında 58 tane parça, 58 melodi yazmışım. Hepsi işlenebilir nitelikteki eskizler. Bunlardan 6 tanesi birbiriyle uyumlu oldu. Bu tamamen hayal gücüyle, parmaklarınızın, armoninin, seslerin, melodinin, her şeyin bir andaki uyumuyla ilgili. Yaratıcılık planlı bir şey değil. Hani birdenbire oturup ta bir konçerto yazayım demekle olmuyor. Kilikia Flüt Konçertosu “ Kleopatra Kapısı” İle Açılır Kilikya Flüt Konçertosu süreci nasıl başladı? “Kilikya” adı başlangıçta yoktu. Çok sevdiğim arkadaşım Ayşe Pelin Coşkuner’in vefatından dolayı büyük üzüntü yaşadım. 35 yıla dayalı arkadaşlığımız vardı. Beraber çalıyorduk belli zamanlarda. 22 AKOB | NİSAN 2016 Sevgili Ayşe Pelin’in ardından yazmak isteğiyle yola çıktığınız müzik Antik Çağ’ın en çok ilgi çeken bir figürü olan Kleopatra adı etrafında notalara dönüşerek Konçertonun 2. bölümünü oluşturdu. Bu öykü bir kez daha, müzik yoluyla ölümsüzleşmiş oldu. Sevdiğiniz insanlar ölmüyor. Sadece aranızdan ayrılıyor. Anılarda yaşıyorlar. Benim sevgili arkadaşım için yazdığım ezgi “Kleopatra Kapısı”na dönüşerek bir dostluğu da ölümsüzleştiriyor. Neden “Kleopatra Kapısı”? Mersin’de bulunduğum o sıralarda bazı dostlarımdan Mersin için bir çalışma yapmamız konusunda öneriler geliyordu. Bu bölgede ne bilinir diye sorduğumda bici biciden yoğurda, tantuniden kerebiçe kadar birçok şey söylediler… Kültürlerin Buluşma Noktası olmasına rağmen yiyecek içecek kültürünün bölgenin bilinirliğinde ön plana çıkması tuhaf değil mi? Türkiye için de öyle: Şiş kebap, göbek dansı, lokum… Öyle tabi. İşte bunun değişmesi, kültürel değerlerin ön plana çıkması lazım. Tarsus’u ve Kleopatra ve Antonius’un aşkını biliyordum. Sonrasında Sezar’la olan ilişkisini ve onun ölümünden sonra dahi nasıl bir tutkuyla dünyayı ele geçirmek istediğini biliyordum. Ayşe Pelin’le bir projemiz vardı. Tarsus’ta St. Paul Kilise Müzesi’nde Mozart Kuartetlerini kaydedecektik. Kaymakamlıktan gerekli izin alınmıştı. Tarsus Belediyesi ile görüşecektik. Hastalığı dönemindeydi ve ansızın kendisini kaybettik . Farz edin ki öğrencilerinize öğretiyorsunuz! Portakal Bahçeleri’nden Karatavuğun Seslenişlerine Birinci Bölüm’e dönelim. Neden “Portakal Bahçeleri”? 1. Bölüm “Portakal Bahçeleri” ni yazmaktaki amacım çarpık kentleşmeye dikkat çekmek içindir. Uzun yıllardır ders vermek ve konserler için Mersin’e gelip gidiyorum. Süreç içinde kentin kıyı şeridinde nasıl verimli toprakları, portakal bahçelerini yok ederek geliştiğine (!) şahit oldum. Kuzeye genişlemesi gereken kent sahil şeridinde verimli alüvyon ovasını yok ederek genişledi. Bu tüm Türkiye’nin sorunu. Bugün dahi çok hatalı kentleşme politikaları ile, çevreye zarar veren enerji ve de maden arama politikaları ile doğa mahvediliyor. İleride bestemi dinleyenler 1. bölümü dinlerken belki de “Aaa Mersin’in yerinde bir zamanlar ‘portakal bahçeleri’ varmış” diyecekler. Çok üzücü… 4 vurmalı çalgı, klarnet, fagot, piyano, yaylı çalgılar ve bir “kuş” için yazılan bestenizde sonuncu “enstrümanı” nasıl buldunuz? Portakal Bahçeleri’nin başında işittiğimiz “kuş” seslerinin güzelliği dinleyiciyi mest etti. Narlıkuyu’da Türkmen ailelerin sunduğu kahvaltımı yaparken bir gün bir kuş sesi işittim. Ömrümde duymadığım, eksilmiş beşlileri böylesine pırıl pırıl çıkarabilen bir canlı… Oturdum, bütün seslerini cep telefonuma kaydettim. İzninizle burada araya girmek isterim. Kilikya Flüt Konçertosu - konser programı da dahil - bütünsel olarak oldukça iyi tasarlanmış bir proje. Konser programı tasarımı Şafak Işık imzasını taşıyor ve alıştığımız konser programlarındaki yorumcu-enstrüman görsellerinden farklı bir şekilde kuş ve buna eşlik eden fırça darbeleri dikkat çekiyor. Bunun parçanın içeriğine göndermeleri parça dinlendikten sonra daha iyi anlaşılıyor. Bu kuş bir enstrüman türü olarak hangi cins bir kuş acaba? Bunu öğrenene kadar ben de epey uğraştım. Meğer “Karatavuk”muş bu kuş. Konçertonuzun çok katmanlı etkilerden biri de "Bölge"nin aynı zamanda Türkiye’nin en fazla kuş çeşitliliğinin barındığı bir “kuş cenneti” olduğu gerçeğine bir göndermede bulunuyor olması. Evet, doğrudur. Bölgenin eşsiz doğasına bir hatırlatma… Nasıl bir kuş bu “Karatavuk”? İşittiğim sesleri kaydettikten sonra kuşun ismini bulmak için epeyce tarama yaptık. Sonra internette bülbülden bile güzel öten bir kuş diye görünce başka bir kayıta ulaştım. Karatavuk “Blackbird” diye. Fransız besteci Messian’ın da “Karatavuk” diye bir eseri vardır flüt için. Oraya da bir gönderme yaptım bir anlamda. Messian da Hindistan’da ormanlarda dolaşıp yabani kuşların seslerini kaydeder, yazar, sonra da bir form verip kendi müziğini oluştururmuş. Peki ama flütten o sesler nasıl çıkıyor? Tamamen teknik ve müziksel bir uygulama… Nasıl bir uygulama? İllüzyonistler sırlarını verirlerse nasıl ilgi çekerler? Şimdi ben de bunu açıklarsam ileride parçayı ilk kez dinleyecek olanlar için işin esprisi kaybolacak… Güzel bir öneri. Belki de dinleyiciler bu teknik detayları bilince daha bir kulak kesilecekler ve değişik sesleri algılamak için çaba sarf edeceklerdir. Konçerto solo flüt içindi. Ama dinlerken kuş cennetindeymişçesine, şaşkınlık uyandıran zenginlikte sesler doldu kulaklarımıza. Tam benim istediğim şey oluşmuş. Evet, konçerto solo flüt için ama ben küçük bir mizansen ile anlaşılamayan bir etki yaratsın istedim. Ben yöresel bir ağıt çalıyordum. Ama ağıtın üzerine o kuşları çalan, gizlenmiş iki flüt daha vardı. Biri orkestranın arkasında yani kuliste saklı, bir diğeri de seyircilerin arkasında kayıt odasında saklanmış olarak çalıyordu. Onlar karşılıklı birbirleriyle konuşurken ben de üzerine ağıtı çalıyordum. Bu şekilde 32 ölçülük bir girişti. O girişten sonra naif bir melodiyle takip edip, sonrasında da bizim kendi ritimlerimizle devam eden bir akıştı. Tabi en vurucu kısmı da mehter marşına bir gönderme oldu. Evet, Konçertoda “Ceddin deden” ezgisini kullanıyorsunuz. Bu Kilikya Bölgesi’nin 16.yüzyılda Osmanlı’ya geçmesine bir gönderme oluyor. Müzikal olarak nasıl bir göndermeden bahsedebiliriz? Müzikal olarak; mehter marşının altında saklı Barok müzik var aslında. Net bir şekilde anlaşılmıyor. Ancak ritmik ögeleri Barok müziğin canlı, hızlı bölümlerinde incelediğiniz zaman, ritmik yapı mehterin çaldığı ritimle birebir aynisi diyebilirim. Aslında Osmanlı’nın da burada izleri olduğuna ve bunların etkisine yer vermek istedim. Burada biz de yaşadık. Bizim ağıtımız da var, bizim mehterimiz de var, ama Batı’nın armonisi de var. Armoni kuralları, ilk nota yazımı, müziğin ilk halka yayılması Avrupa’da gelişti ancak bizim de varlığımızın, bizim de müziğimizin var olduğunu söylemek istedim. Çünkü pek bilinmiyor. Belki etnik anlamda biliniyor mehterin varlığı fakat evrensel boyutta yapılan işlerde pek fazla işlenmemiş. Mesela Hintlilerin birçok teması işlenmiştir. Pakistan müziğinin de birçok teması işlenmiştir. Klasik müzik eserleri içerisinde rastlarız bu temalara. Hatta Afrika’nın ve oryantalizmin etkisi de bilinir. Böyle bir süreç yaşanmıştır müzik tarihinde. Buraya nereden ulaştığıma gelirsek, Atatürk “kendi müziğimizi, kendi ezgilerimizi evrensel boyuta taşımalıyız” demiş. Bunun için Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Bartok’u buluşturmuş ve böylelikle Çukurova’da köy köy dolaşıp ezgiler toplamışlar. Oradan yola çıkıp ben de bir Cumhuriyet çocuğu olarak bir katkıda bulunmak istedim. Mehter marşına göndermenin dışında en etki yaratan bölümlerden biri de sizden sadece flüt değil aynı zamanda ney tınılarını da işittiğimiz bölümdü. Flütün ney tınısıyla çalınması konusunda neler söylemek istersiniz? Evet, bir bölümde flütün tınısını değiştirip ney'e benzetiyorum. Bize ait bir enstrümanmış gibi ve aslında flütün o şekilde de çalınabileceğini göstermek için. Çalgı tekniği açısından ustalık gerektiren bir şey bu. Çok esneklik gerektiriyor. Neyin kullandığı koma sesler bizim içimizde mevcut, yani kültürümüzde var. Nasıl bir Avusturyalının içinde genetik olarak Mozart ritmik yapısı varsa, işte bizde de belli şekilde koma sesler genetik olarak taşınıyor. Doğduğumuzdan beri dünyanın zenginliğini de oluşturan zaten bu. Flütün ney olarak kullanılmasının yanında avangard teknikler dediğimiz ileri tekniklerden de bahsetmek isterim. Bunlar konçertonun içerisinde sıklıkla yer alıyor. Mesela flüt tek sesli NİSAN 2016 | AKOB 23 “9000 yıllık Yumuktepe’yi Hititler karakol olarak kullanmış, Antik Çağ’ın önemli limanlarından biri Soli Pompeipolis, Kızkalesi korsanlar yatağı olmuş. Kleopatra bölgedeki sedir ağaçlarının kullanımı için yerel yönetici Kraliçe Aba ile bir antlaşma yaparak yöreye özerklik tanımış, 1800’lerin başından beri gelişen Modern Mersin günümüzde de Akdeniz’in en önemli limanlarından biri. Kilikia Konçertosu da tüm bunların toparlayıcısı bir eser. O kadar çok kültürel iç içelik var ki yörede, bu eserin uluslararası kimlikte bir orkestra tarafından seslendirilmesi bence buna vurguyu artıracaktır.” bir çalgıdır aslında. Fakat flütü ben burada polifonik olarak kullanıyorum. İki ses de çalıyorum. Ve bunu yaparken yalnızca üfleme tekniğinden yardım almayıp, flütün bilinen parmak pozisyonlarının dışında parmak pozisyonları üretip, hatta bedeninizi de bir çalgı gibi kullanıp “dem sesi” dediğimiz bir sesi gırtlağınızda dümdüz tutup, onun üzerine - 3.bölümde var - bir vokal çalgı olarak da kullanabiliyorsunuz. Kaşık Oyunu / Silifke Konçertonun 3. bölümünde bildiğimiz kaşık oyununu flüt ve kastanyetle canlandırıyorsunuz... Yeri gelmişken bu konserde kaşık dansçıları kullanmadık ama bir dahaki konserde kullanmak istiyorum… Konçertonun bu bölümünde flütün sadece nefesli bir çalgı olmadığı, aynı zamanda perküsyon gibi kullanılabileceği de görülüyor. Kaşık havasını kastanyetle canlandırdık. Flütle kastanyeti karşılıklı dans ettirdik ki buna “atışma” diyoruz. Bu karşılıklı bir atışma süreci dönüştürülüp tekrar müziğin içerisinde belli hecelerle bir noktaya, bir geçiş noktasına bağlanıyor. Ona da “kadans” diyoruz -o da ustalık gerektiren bir şey. Mesela birinci bölümün başında portakal bahçelerinin içinde yürürken -dinleyici farkında ya da değil, ben bir rüzgâr sesi çaldım flütle. O öyle bir ses ki -elektronik değil, sadece flütün içinden çıkan fakat orkestrayla o kadar homojen bir beraberlik oluşturuyor ki, sadece bir rüzgâr sesi duyuluyor. 24 AKOB | NİSAN 2016 Orkestranın içine bir de tamamen bize özgü bu folklorik oyunu icra eden dansçılar ve tahta kaşıklar da girerse, eser değişik ülkelerde çalınırken büyük sükse yapacaktır. Tahta kaşıklar; işte Türkiye’nin evrensel müziğe yeni bir perküsyon enstrümanı armağanı… Evet, gerçekten de öyle. Çok güzel olacak. Bildiğimiz gibi dansçılar tarafından oyunda kullanılan kaşıklar kekliğin kanatlarını çırpış, kalkış ve uçuş anını, ürkerek geri geri çalılıklar içine çekilişini ve ıssız yerlerdeki sekişini ve ötüşünü canlandırıyor. Dansçılar da kullanılırsa çok güzel bir mizansen olur diye düşünüyorum. Yabancı ülkelerde çalınırken bu efektin dinleyici tarafından algılanabilmesi için program açıklama notlarında bu izah edilebilir. Bir Sanat Eseri Gün Yüzüne Çıktığında Dünyada Bir Şeyler Değişmiş Demektir Kilikya Flüt Konçertosu’nu çalacak olan yabancı flütistlerin, flütü ney gibi çalabilmeleri için bizim enstrümanımızı kültürel ve mistik anlamda da tanımaları gerekecektir. Böylece bize ait olanı, evrensel kültür mirasına armağan etmiş oluyorsunuz. İşte flütün evrensel olarak değişik bir tarzda çalınmasının getireceği avantaj burada. Bu çalgının bilinmeyen özelliklerini birileri ortaya çıkardıkça enstrümanın solo ve gruplarla çalınmasında müthiş melodik ve parlaklık etkileri gittikçe daha bilinir olacaktır. Çok ilginç ve güçlü bir çalgıdır flüt. Usta sanatçıların keşif ve uygulamalarına açık yapısıyla çok değişik şekillerde kullanılabilir. Benim tarzımın evrensel boyutta yabancı müzisyenler tarafından uygulanması ile - sizin tabirinizle “bize ait olanı” dünya müzik platformuna ihraç edebiliyorsak ne mutlu bana… Bestenizle, Kilikya Bölgesi’nin tanıtımına da önemli bir katkı yapmış oluyorsunuz. Benim için bu bağlamda şu an en önemli olan şeyi söylemek isterim: Bu konçerto yazıldı ve Mersin’de MEÜ Nevit Kodallı Oda Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezi Konser Salonu’nda Dünya Prömiyeri gerçekleştirildi. Bundan 50 sene sonra böyle bir eserin burada çalınmış olması birçok insan için çok önemli olacak ve o insanların hayat görüşlerine yaşam şekillerine şüphesiz etki edecek. Biz Goethe’yi, Shakespeare’yi, Nietszche’yi veya Sartre’ı veya benzer edebiyatçıları okuduğumuz zaman nasıl 18. yüzyıla, 19. yüzyıla inip de oradaki hayatlardan kendimize bir şeyler alıp çıkartıyorsak, benim yaptığım çalışmanın da bölgeyi tekrar dünya gündemine taşıyarak zengin kültürüyle ileriye taşımak için bir misyonu var. Bunu nasıl gerçekleştirmeyi düşünüyorsunuz? İlk çalınış haliyle, ilk çalan müzisyenlerle bir araya gelerek eserin ivedilikle - Dünya Prömiyeri henüz gündemdeyken - bir CD’sinin yapılması öncelikli olarak ele alınmalıdır diye düşünüyorum. Böylelikle eser taşınabilir, dinlenebilir, DVD’si yapılırsa görsel olarak izlenebilir olacak ve daha kolaylıkla dünya müzikseverleri ve müzisyenlerinin değerlendirme ve kullanımına sunulmuş olacak. Sadece notada kalırsa, uluslararası tanınırlığı o kadar kolay olamayabilir. Dünyada binlerce müzisyen, besteci sayısız besteler yapıyorlar ama çoğu nota basılmadan arşivlerde çürüyüp gidiyor. İkinci sırada eserimin bir yabancı orkestra - müzisyen topluluğu tarafından çalınması geliyor. Bir Avrupa, bir Amerikan, bir Japon orkestrası vs. bu eseri çalabilir. Böylelikle Kilikia bölgesi, içinde yaşadığımız Mersin kenti Türkiye, başka ülke insanlarıyla müzik vasıtası ile etkileşime geçecek ve bize kalan tarihi kültür mirası Dünya’ya tanıtılmış ve taşınmış olacaktır. Eser kaydı yapılmadığı takdirde kalıcı bir şey bırakmamış olacağız. Günümüzde sanal etkileşim ile kültürlerin tüm dünyaya tanıtılması artık olmazsa olmaz bir media gerçeğidir. Eserin uluslararası platforma taşınması ancak bu yolla olabilecektir. Umarım bu düşünüz gerçekleşir. Bu konuda yerel yönetimlere, sanata değer veren kurum ve kuruluşlara ve hatta Kültür Bakanlığı’na iş düşüyor sanırım. Bu konuda tanıtım için taslak bir sunum ve destek arama projesini tamamlamak üzereyim. Önerdiğiniz yerlere başvuracağım. Bestemin en önemli misyonu bence budur. Bölge ve ülke tanıtımına evrensel bir müzik bestesi ile katkı… Bu çok denenmemiş ve üzerinde durulmamış bir yöntem. Umarım “Kilikia” ile bir başlangıç yaparız. Konçertonuz - suya atılan bir taş gibi - gittikçe genişleyen, kendi kendini yeniden üretebilen bir doğurganlığa sahip. Kilikya Bölgesi prehistorik devirlerden beri, tarih boyunca onlarca yerleşime yuva olmuş, Hitit, Roma, Bizans, Pers, Arap, Ermeni, Türk Beylikleri, Osmanlı vs. kültürlere ev sahipliği yapmıştır. Sizin bir düşünüz var; Bu dokuyu sembolik olarak canlandıracak çeşitli milliyetlerden oluşacak çok kültürlü bir orkestra ile eserinizi icra edebilmek… Nasıl olacak bu, gerçekleşebilir mi? Neden olmasın? 9000 yıllık Yumuktepe’yi Hititler karakol olarak kullanmış, Antik Çağ’ın önemli limanlarından biri Soli Pompeipolis, Kızkalesi korsanlar yatağı olmuş. Kleopatra bölgedeki sedir ağaçlarının kullanımı için yerel yönetici Kraliçe Aba ile bir antlaşma yaparak yöreye özerklik tanımış, 1800’lerin başından beri gelişen Modern Mersin günümüzde de Akdeniz’in en önemli limanlarından biri. Kilikia Konçertosu da tüm bunların toparlayıcısı bir eser. O kadar çok kültürel iç içelik var ki yörede, bu eserin uluslararası kimlikte bir orkestra tarafından seslendirilmesi bence buna vurguyu artıracaktır. Böyle bir şeyi çok yapmak isterim. Böylelikle sanat kültürlerin bir araya gelmesinde, her zaman olduğu gibi, birleştirici bir öge olacaktır. Örnekleri var bunun dünyada; Daniel Barenboim Doğu-Batı Divanı Orkestrası’nı kurarak 17 ülkeden 110 müzisyenle - yaşanmışlıkları ve bize öğretilen olumsuzlukları bir kenara bırakıp - kültürlerarası beraberliği güçlendirmek için müzik yoluyla bir diyalog kurulmasını sağladı. Bizler çok kültürlü yaşamı geçmişte çok iyi bir şekilde yaşıyorduk. Kendimden örnek vereyim: İstanbul’da kapı komşumuz Ermeni, alt komşumuz Yahudi, bizler Türk olarak uzun yıllar birlikte yaşadık. Kimse kimsenin, diniyle, kültürüyle, örf ve adetleriyle uğraşmazdı. Yumurta gelir, paskalya çöreği gelir, lokum giderdi… Mersin ise bu konuda geçmişin en güzel örneklerini veren, bugün bile çok kültürlü yapısıyla değişik dinden kişilerin bir arada defnedildiği mezarlığıyla en güzel birlikte yaşam dersi veren kentlerimizden biri. Neden bunu bölgeyi tanıtacak Kilikia Konçertosu ile, çok kültürlü bir orkestra yapısı içinde yaşatmayalım. Dünyaya verilecek mesajın güzelliği işte burada… Çalgısının Sınırlarını Genişleten Bir Sanatçı Solisti olduğunuz ODAMER konserlerinde ve diğer kayıtlarınızda “flütünüzü” dinleyenler, çalgınızın ne denli zengin, canlı ve parlak bir sese sahip olabildiğini fark edince şaşkınlığa düşüyorlar. Bize çalgınızı tanıtır mısınız? Müzik benim için bir yaşam biçimi, flüt benim kendimi ifade aracım. Bilinmeyen, pek farkına varılmayan şudur: Flüt bütün enstrümanlar NİSAN 2016 | AKOB 25 içinde en fazla renk çeşitliği üretebilen bir enstrümandır. Bir dezavantajı da var tabii; Üflenen havanın yarısı dışarı gider çalarken; normal nefesli çalgılara göre flütçü üç misli hava tüketir. Peki bu dezavantajı nasıl avantaja dönüştürüyorsunuz? Biz onu renk ve tını anlamında kullanıyoruz. Böylelikle onlarca renk üretebiliyorsunuz. Değişik parmak pozisyonları kullanarak efektler yaratabiliyorsunuz. O efektler insanların hayal güçlerini - her izleyici ve dinleyicinin hayal gücü vardır - bir şekilde tetikler. Sanatçının görevi o hayal gücünü uyandırabilmektir, etkileyebilmektir… Enstrüman çalmak bazı kişilere göre yavan bir iş, bir görev. Herkes enstrüman çalabilir ama “müzik yapmak”, müziği sanat aşamasına getirmek için çok “beslenmek” gerekiyor. Yoksa notaları herkes çalabilir, enstrümanlar zaten notaları çalabilmek için dizayn edilmişler. Mühim olan müziğe hayat verebilmektir. Kilikia Flüt Konçertosu’ndan da örnekleyerek çalgımla ilgili şunların altını çizebilirim: Flüt tek sesli bir enstrüman değildir. 2 sesli, 3 sesli olabilir. Yeri geldiğinde perküsyon enstrümanı gibi kullanılabilir. Birçok efekti üretebilir ve tüm bunların müzik içerisinde yer bulması gerekir. Bu yer bulmalarda flüt, bizim kültürümüzde var olan, neye benzeyen tınılar çıkarmaya, veya kaşık dansı gibi perküsyon enstrümanlarıyla karşılıklı kullanılmasına da imkan vermektedir. “Sanat için, sanatçıyı teşvik etmek ve katkıda bulunmak için herkesin çalışması gerekiyor. Sanatçı böyle bir ortamda kendini güvenli hissederek sadece üretmeyi düşünüyor ve mutlu oluyor, bu mutluluk yeni eserler üretmesi için gereken ortamı hazırlıyor.” Ben tüm bu yukarıda sıraladıklarımı çalgımla ortaya çıkararak özel şeyler üretmeye çalıştım. Diğer ülke çalgılarının kendi yerel ve ulusal müziklerine olduğu kadar uluslararası müzik normlarına taşınan etkileri varsa (Çin, Japon, Hint vs.), neden bizim de etkimiz olmasın, neden başka bir boyuta taşınmasın? Yapmak istediğim budur. Biraz da diğer şapkanızdan, eğitmenlik yönünüzden bahsetsek! Konservatuvar hocalığınız yanında uzun zamandır sürdürdüğünüz yaz okullunuz da var… 2003 yılından beridir de tamamen çocuklara yönelik “Yaz Okulu” yapıyorum. Yaz okullarının amacı iyi birer “meslektaş etiği” sahibi olmaları üzerine odaklanıyor. Örneğin sınıfımdan bir seçmeye veya bir yarışmaya 3-4 öğrencim girip biri ödül alıyorsa diğerleri onu tebrik edip arkadaşlarının yanında durabilecek “etik” anlayışa sahip olmalılar. Başarının ödüllendirildiğini ve bunu başaranın takdir edilmesi gerektiğinin altı çiziliyor böylece. Bunda başarıya ulaştığımızı söyleyebilirim. Bu çok önemlidir. Ödül kazanamayanlara daha fazla çalışmaları için büyük bir motivasyondur ayni zamanda. Çocuk yaz okullarında sponsor kabul etmiyorum. Amacım 5 günlük bir süre içinde çocuklarla, sadece müzik yaparak değil, birlikte müzik dinleyerek, kitap okuyarak, film seyrederek yorum yapmalarını, sosyalleşmelerini, dostluklar kurmalarını ve yaşamı paylaşmayı öğrenmelerini sağlamak. Benim için Master Class öğrenciyi 45 dakika önüne alıp, ders verip, “teşekkür ederim, güzel oldu” demekten ibaret değil. Çocukların yanında yaz kurslarında “amatör” yetişkinler için de bir programım var. Bir tatil döneminde disiplinli bir rahatlama sağlamak ve müziği yaşamlarına kalıcı bir şekilde sokmak için amatör insanlara da kurs veriyorum. 24 - 25 yıldır öğretim üyeliği yapıyorum. Öğretimim içerisinde bir müzisyenin nasıl yaşaması, toplum içinde nasıl davranması, nasıl yönlendirici olması gerektiği konularında önerilerde bulunuyorum. Bir sanatçının idealleri olması gerektiği ve ideallerinden asla ödün vermemesi gerektiği hakkında paylaşımlarda bulunuyorum. 26 AKOB | NİSAN 2016 Karamsarlığa Kapılmamak, Çalışmak ve Üretmeye Devam Etmek Gerekiyor. Genç müzisyen ve adaylarına neler söylemek istersiniz? İçinde bulunduğumuz dönemde gençler oldukça karamsar ve gelecekten beklentileri konusunda oldukça umutsuzlar… Günümüz yaşam gerçeklerine aykırı gelse de, gerçek sanatçının bir kazanç elde etmek için sanat yapmadığını, kendi için ürettiğini savunan biriyim. Popüler kültür, sanatı popülist anlamda “satmak” için yapıyor ama bizim öyle bir derdimiz yok. Biz sadece kendimizi iyi hissetmek için üretiyoruz. İstediği kadar yatı, katı olsun, bir insan ruhunu beslemezse, huzurlu ve mutlu değilse yaşamıyor demektir. Bu bakımdan genç müzisyen adaylarına ideallerinden vazgeçmemelerini, bir sanatçı için yaşamın - diğer birçok meslekte de var olduğu kadar – güçlüklerle dolu olduğunu, bu yüzden karamsarlığa kapılmamalarını öneririm. Örnek vermek gerekirse, ressam Gaugin’in, Van Gogh’un, Lautrec’in, Fikret Mualla’nın yaşamlarını anımsayınız yeter. Müzisyenlerin durumu da çoğunlukla aynidir. Tarihsel süreç içinde tüm besteciler arasında bir tek parası olan Mendelssohn’muş. Çünkü babası zengin bir Halit Turgay'ın öğrencisi Peri Kunt (Doğum tarihi: 15.06.2005 - Mef Ortaokulu, İstanbul) tarafından yapılan "Flüt Şenliği " resmi. işadamı imiş! Besteciler, kralların, prenslerin, zengin asılzadelerin katkılarıyla yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bir dönem Fransa’da yaşayan Amerikalı iş kadınlarının da bestecilere destek verdiğini biliyoruz. Bugün de durum değişik değildir. Kıssadan çıkarılacak hisse şudur: Demek ki sanatçılara belirli kurum, kuruluş ve sektör temsilcilerinden destek gelmesi gerekiyor. Sanatçının hamisi olmayan ülkelerde sanatçı yaşayamaz, sanat yeşermez Bugünü kurtarmak mı sanatçının amacı? Bu müthiş bir belirsizlik. Bugün geleceğini göremeyen insanlar nasıl sanatçı olsunlar? Popüler deyimle “Anı yaşamak” değil vurgulamak istediğimiz. Bu geleceğini şöyle veya böyle garantiye almış kişilerin uydurduğu bir “mutluluk reçetesi”. Yukarıda değindiğimiz ruhu huzurlu olamayan, mutsuz kişilerin uyduruğu. Sanatçı ürettiği ile mutlu olur demiştik yukarıda. Bu demek değildir ki gelecek planları yapılmasın, gelecek için çalışılmasın. İnsan planlı olmalı, disiplinli olmalı ve ileriye dönük düşünmeli. Ancak gelecekte neler olacağını da kimse bilmiyor. Bununla yatıp bununla kalkamayız. Yurt dışında da, Avrupa’da Amerika’da birçok orkestra kapatılıyor. Sponsorlarla çalışmak zorunda kalıyorlar. Aynı şekilde uluslararası festivallerin sayısı düşüyor bütçe bulamıyorlar. Daha bir yıl önce bile değil Dünya’nın en büyük menajerlik şirketlerinden biriyle görüştüm. Onlar dahi bünyelerinde bulunan artistlerin sayısını yarıya indirmeye karar vermişler. Bu demek oluyor ki; artık başka bir şeyler yapmak gerekli... Benim yaptığım da bu “başka bir şey”; Kilikia Konçertosu ile bölgenin, kentin, ülkemin geleceğine yatırım yapmak oluyor. Bunu yaparken de özde kendim için, kendimi iyi hissetmek için, mutlu olabilmek için ürettiğimi biliyorum. Gelecekteki kazanımlar - olursa, bu mutluluğumu daha da artıracaktır. Elbette bunun hemen tınlaması gerekmiyor. Belki 50 sene sonra, belki 100 sene sonra. Ama şu an yapılması gereken şey üretmeye devam etmek. Bu da benim genç müzisyen adaylarına bir mesajımdır. Ben bu konçertoyu yazdığım için kimse bana destek vermedi, ekonomik anlamda. Ama yaşadığım şu ortamda, tanıştığım insanlar, konservatuvar içindeki çaba, Üniversite içindeki çaba beni manevi olarak besliyor ve gelecek için umutlarımı sıcak tutmamı sağlıyor. Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Sanat için, sanatçıyı teşvik etmek ve katkıda bulunmak için herkesin çalışması gerekiyor. Sanatçı böyle bir ortamda kendini güvenli hissederek sadece üretmeyi düşünüyor ve mutlu oluyor, bu mutluluk yeni eserler üretmesi için gereken ortamı hazırlıyor. Sanırım Mersin kentine ve Kilikia Bölgesi’ne ithaf edilen ilk beste sizin “Kilikia Konçertosu” oluyor? Bildiğim kadarıyla başka bir örnek yok! Dünya Prömiyeri sonrasında aldığınız tepkiler nasıl? Çok olumlu tepkiler… Akademik çevrelerden sevindirici yorumlar alıyorum. Cumhuriyet tarihine baktığımızda flüt için sadece bir tek NİSAN 2016 | AKOB 27 konçerto bestelendiğini görüyoruz. Ekrem Zeki Ün tarafından 1975 yılında yazılmış. Oysa keman ve piyano repertuvarı ya da yaylı çalgılar için yazılmış çok sayıda beste var. Avrupa’ya baktığımızda da flütün solo bir enstrüman olarak kabul edilmesi 1940-1950’leri bulmuş. Ama bunun öncesinde 60 senelik müthiş bir yatırım var. Fransa’da başlayan bir yatırım. Flüt öğrencilerine ayni zamanda bestecilik okutulmuş. Hepsi birbirleri için eserler yazmışlar. Yazılırsa çalınır. Bugün olmasa yarın çalınır. Bugün repertuvarda flüt için yazılmış 14 caz kuartet, 3-4 trio var. Ben Kilikia Konçertosu’ndan sonra şu anda flüt ve arp için bir konçerto üzerine çalışıyorum. Müzisyenlerin çalmak için ihtiyacı olan yeni eserlere biz dinleyicilerin de gereksinimi var. Değişik renk, ses ve çeşit zenginliğini arıyor bizim de kulaklarımız. Yani gösterişten çok içsellik arıyor dinleyiciler. Bunları duymak sevindiriyor beni. Heyecanlandırıyor, umutlandırıyor. Şunu belirtmek isterim. Kilikia Konçertosu’nu bir İtalyan flütist dinlemiş ve “İtalyan flütistler kesinlikle bu eseri öğrenmeli” demiş, “Bir zamanlar bizler de 'Cilicia'da bulunduk” demiş. Onlar ve İngilizler “Cilicia” diye yazıyorlar. Fransızlar ise “Cilicie” diye. Almanca’da ise bölgenin ismi, “Kilikien”… Bölgenin asırlardır bilinen ismi bu. Bestemde bilinçli olarak bu ismi kullandım. Destek bulabilir ve eserin kaydını gerçekleştirebilirsem bölgenin dünyaya tanıtılması için kolaylık sağlayacaktır. Bu konuda AKOB olarak sizin yanınızdayız ve elimizden gelen yardımı yapacağız elbette. Teşekkür ederim. Oluşturacağımız halkalardan meydana gelecek zincir ne kadar uzun ve sağlam olursa sonuca ulaşmamız o denli çabuk olacaktır. Herkesten destek bekliyorum. Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim size… Ben de AKOB’lu dostlarıma selam ve sevgilerimi gönderiyorum sizin aracılığınızla… 28 AKOB | NİSAN 2016 Mersin Uluslararası Müzik festivali Yarışması her yıl yörenin özelliklerini, tarihi değerlerini ortaya çıkaran tematik bir başlıkla yapılıyor. “Üç Güzeller” Narlıkuyu’da IV. yüzyıl Roma dönemine tarihlenen bir hamamın tabanında bulunan bir mozaikte betimlenen Zeus’un kızları Kharitler; Aglaia, Euphrosyne ve Thalia’dır. Jüri Başkanı Vladimir MALAKHOV 5. ULUSLARARASI İSTANBUL BALE YARIŞMASI VE FESTİVALİ 8-13 TEMMUZ 2016 İSTANBUL GRAND PRIX: 8.000 € (Büyükler kategorisinde verilecektir.) 1. : 4.000 € 2. : 3.000 € 3. : 2.000 € 1. : 4.000 € 2. : 3.000 € 3. : 2.000 € DVD SON BAŞVURU 1. : 3.000 € 2. : 2.000 € 3. : 1.500 € 1. : 3.000 € 2. : 2.000 € 3. : 1.500 € 30 MAYIS 2016 www.istanbulballetcompetition.gov.tr info@ istanbulballetcompetition.gov.tr KİTAP NOTALARI HARFLERE ÇEVİRMEK Cengiz Kara (*) Dansa Âşık Bir Kuğu: Meriç Sümen Nevsâl Baylas Yapı Kredi Yayınları, 2010 Nevsâl Hanım, aslında bu söyleşiyi çok daha önce yapmalıydık. Sadece derginin “Notaları Harflere Çevirmek” bölümünün yazarı değil, sanatsever bir okur olarak da mahcubum inanınız. Kitabınızı henüz edinmemişken, bu denli kapsamlı olabileceğini tahmin etmediğimi itiraf edeyim. Elime geçtiği an, şöyle bir karıştırdığımda bile yeni bir başucu kitabına sahip olduğumu duyumsadım. Okuduktan sonra da fikrim değişmedi. Eminim değerli okurlarımız merak edeceklerdir; bu eseri yazmaya nasıl karar verdiniz? Dünyaca ünlü İngiltere Kraliyet Balesi’nin kurucusu Dame Ninette de Valois’nın aynı zamanda Türkiye’de Devlet Balesi’nin oluşmasında çok büyük rol oynamış olduğunu gerek Türkiye’de gerek İngiltere’de pek az kişi bilir. Dame Ninette de Valois 2001 yılı Mart ayında öldüğü sırada ben Londra’da BBC World Service, yani Dünya Servisi’nin Türkçe Bölümü’nde muhabir, sunucu ve program yapımcısı olarak çalışıyordum. BBC Türkçe’nin radyo yayınları genelde siyasi içerikliydi ama haftada bir yayınladığımız bir sanat programımız vardı. İşte Dame Ninette’in ölümünden sonraki ilk sanat programını ona ayırdık. Ben eskiden beri baleye meraklıydım. Babamın görevi nedeniyle Ankara’da uzun yıllar oturmuştuk. Annem ve babam, ben on üç, on dört yaşına geldikten sonra çok sık götürürlerdi beni baleye ve operaya. Dame Ninette’in Türk balesiyle ilintisini de daha sonraki yıllarda öğrenmiştim. Londra’da program hazırlığı sırasında görüştüğüm İngilizlerin yanı sıra, Türkiye’de onun sevgili öğrencisi Meriç Sümen’le görüşmemin de şart olduğuna karar verdim. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde çalışmakta olduğunu biliyordum. Telefonla yaptık mülakatı ve program radyoda yayınlandıktan sonra, bir kopyasını kendisine gönderdim. O gün telefon hatları hiç iyi olmadığından, kayıttaki ses kalitesinin bozukluğu nedeniyle kendisinden özür dilemeyi de ihmal etmedim. Program kaseti eline geçtikten sonra hemen beni aradı. “Benim sesimin kalitesi önemli değil. Program çok güzel olmuş. Size Türk Balesi adına teşekkür etmek isterim” dedi. Bir dahaki sefer İstanbul’a gittiğimde bir araya gelmeyi kararlaştırdık. İşte onunla yaptığım bu görüşmeden sonra Meriç Sümen’in yaşamını, aynı zamanda Türkiye’de Devlet Balesi’nin oluşumunu ve gelişimini anlatan bir kitap yazmaya karar verdim. Ama yıllar aldı kitabı hazırlamam. Çünkü önce kendimi eğitmem gerekiyordu. Belli ki Meriç Sümen büyük bir yıldız olduğu kadar, son derece etkileyici ve karizmatik bir insan. Bunu kitabınızın her bölümünde duyumsuyoruz. Dolayısıyla hakkında bir kitap yazmaya karar vermenizin, kendisiyle yüz yüze yaptığınız ilk görüşmeden sonraya rastlamasına şaşırmadım. O yurdumuzun bir şansı ama kendi de şanslı bir insan, daha doğrusu sanatına ilişkin fırsatları göz ardı etmemiş, hayran olunacak ve hayret edilecek denli iyi ve doğru kullanmış. Ayrıca kitabınızı, kendisinin bir başka şansı olarak değerlendirmek istiyorum. Hayatı yazılmaya değer birçok sanat insanımız var. Bir kısmı için hazırlanmış kitapları biliyoruz ama sizinki okuduklarım arasında en kapsamlı olanı. Konuyu ele alış biçiminiz ve yöntemleriniz yönünden benzerine rastlamadığımı belirtmeliyim. Kanımca bu yalnızca bir biyografi kitabı değil, başka boyutları da var ama şimdilik, aynı zamanda Türk bale tarihine ilişkin bir çalışma olduğunu vurgulamakla yetineyim. Kolay değil, 8 yıl emek vermişsiniz ve adeta bir dedektiflik hikâyesi bu, yanılıyor muyum? Çok hoş bir benzetme yaptınız. Okumadığım kitap, peşinden gitmediğim kimse kalmadı diyebilirim. Evet, Meriç Sümen’i anlayabilmek, ondaki 32 AKOB | NİSAN 2016 olmasa, bu kitabın çok eksik kalacağını düşündüğümü de vurgulayayım. Meriç Sümen - Siyah Kuğu'yu oynarken Copyright Ozan Sağdıç Kitabımı yazmaya başlamadan Ankara Devlet Konservatuvarı’nın açıldığı yıllara döndüm. Önce 1948 yılında, İstanbul'da eğitime başlayan okulun iki yıl sonra Ankara’ya taşındığını ve Devlet Konservatuvarı'nda bir bale bölümü oluşturulduğunu görüyoruz. Ama o günlere ait kayıtları bulmak çok zaman aldı. Ankara'da ve Londra'da kütüphanelerde yaptığım araştırmaların yanı sıra Moskova'daki bir Türk meslektaşımın yardımıyla Sovyet arşivlerini de taramaya çalıştım, çünkü Meriç ünlü Bolşoy Balesi’yle birlikte dans etmiş ilk Türk balerin. bale aşkının ne demek olduğunu kavrayabilmek için biraz zaman harcamam gerekti. Kendimi bale konusunda eğitmem, Türkiye’de balenin nasıl geliştiğini öğrenmem lazımdı. Türkiye’de tiyatro konusunda yazılmış birçok araştırma var. Edebiyat deseniz öyle. Ama bale konusunda kitap, belge o kadar az ki. Bu bağlamda Meriç Sümen özel arşivini bana açmasa, aradığım her türlü bilgi ve belgeyi büyük bir titizlikle bana ulaştırmaya çalışan eşi Önaç Kanan'ın yardımları Londra'da oturuyorum ve çalışıyorum ama aklım Türkiye'de. Fırsat buldukça Ankara'ya, İstanbul'a ve araştırmaların gerektirdiği doğrultuda başka kentlere giderek hem Meriç Sümen'le hem de Devlet Balesi çevresinden birçok kişiyle görüştüm. İngiltere'de, Türk Devlet Balesi’nin de kurucusu olan Dame Ninette de Valois ile çalışmış, onu yakından tanıyan kişileri bulup konuştum. Ama bir bale dansçısının nasıl eğitim aldığını, her gün nasıl çalıştığını da görmek gerekiyor. Bu nedenle gerek Ankara'da gerek İstanbul'da günlük egzersiz derslerine katıldım, provaları izledim. Hem artık emekli olmuş hem de yeni yetişen dansçılarla Türkiye’de Devlet Balesi'nin geçmişini ve geleceğini tartıştık. Yalnız dans değil, kostüm, dekor ve sahne düzeni, müzik, koreografi... Saymakla bitmeyecek o kadar farklı disiplini içeriyor ki bale. Her yönüyle araştırmam gerektiğini düşündüm. Geçen yıl yitirdiğimiz Türkiye Devlet Opera ve Balesi›nin baş dekoratörü Osman Şengezer, Dame Ninette'in Türkiye’de kendi ayakları üzerinde durabilecek bir bale kuruluşu oluşturmak için kendisini nasıl Londra’da kostüm ve dekor konusunda eğitime gönderdiğini, bir yandan dansçıları, bir yandan koreografları, koreolojistleri İngiltere'de nasıl eğittiğini anlatmıştı bana. Bir İngiliz balerinin yaşamını veya İngiltere Kraliyet Balesi’nin tarihini yazmaya kalksam çok daha rahat çalışırdım diye düşünüyorum, çünkü İngiltere'de bu konuda yazılmış çizilmiş çok şey var. Türkiye'de eksikliğini en çok duyduğum konulardan biri de bale eleştirmenliği oldu. Gazetelerde, dergilerde Meriç Sümen'in dans ettiği baleler konusunda yazılmış, Batı ülkelerinde görmeye alıştığım türden o kadar az yazı vardı ki. Metin And'ın yazdıkları gibi güzel örnekler hariç... 2002’de başlayan söyleşiler ve araştırmalar 2009 yılına kadar sürdü. NİSAN 2016 | AKOB 33 bir edebiyatçı aslında. Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı aynı zamanda, fakat politikaya atılıp bakan olmuş bir kişi değil. 12 Mart 1971’de Silahlı Kuvvetler muhtırasından sonra kurulan Birinci Nihat Erim Hükümeti’nde ilk kez bir Kültür Bakanlığı oluşturulunca, o göreve davet edilmiş bir kişi. Ama şimdi siyasete dalmadan sizin sorunuzu yanıtlamaya devam edeyim. Sanatın sürdürülebilmesi, halk tarafından erişilebilmesi, toplumun tüm katmanlarına yayılabilmesi için hükümetin tutarlı bir kültür politikası olması gerekir. Ben biyografisini yazmaya karar verdiğim Meriç Sümen'in yaşamını incelerken, onun doğduğu ve sanatının doruğuna çıktığı dönemin siyasi ve kültürel yapısını değerlendirmenin de gerekli olduğu savıyla çıktım yola. Hatta daha da gerilere gidip 1940 yılında Ankara'da Devlet Konservatuarı'nın resmen göreve başladığı yıllara döndüm. Konservatuvarın kuruluşunda büyük katkıları olan Profesör Carl Ebert ve Profesör Paul Hindemith, bu konservatuvarın bünyesi içinde oluşturulması gerekli bir bale bölümünün önemi üzerinde durmuşlardı. O dönemde hazırlanan bir raporda, “milli bir dans kültürünün temeli olarak Türk milli danslarının işlenmesinin, umumi bir sanat estetiği bakımından da sanatkârane dans eğitiminin önemi” vurgulanır. Kültür, sanat ve politika konusuna ilerde yeniden değinmek isterim ama baleden söz ederken Türkiye'den çok çok önce Avrupa'da doğan baleden bir örnek vereyim. Bale sanatının kökeni olarak Fransa'da saray davetlerinde, asil konukların yaptığı danslar gösterilir. Kralın ve kraliçenin önderliğinde yapılır bu danslar. Balenin profesyonel dansçıların çalıştığı bir sanat biçimine dönüşmesi Fransa Kralı XIV. Louis'nin tahtta olduğu döneme rastlar. Kralın onayıyla, 1661'de kurulan Kraliyet Dans Akademisi, sarayda verilecek temsillerde dans edecek kişileri eğitmeye başlar. Tüm dünyada bale dilinin Fransızca olmasının nedeni de işte ilk bale okulunun Fransa'da kurulmasıdır. Fransa Kralı XIV. Louis'den “Le Roi Soleil” yani “Güneş Kral” diye söz edildiğini daha lisedeyken duymuştum ama doğrusu bu adın nereden geldiğini ancak bale tarihini araştırdığım zaman öğrendim. Rivayete göre saray balelerinde başrolde dans etmeye meraklı olan Fransa Kralı, güneş tanrısı rolünde, altın rengi güneş ışınlarını simgeleyen pırıl pırıl parlayan kıyafetlerle dans etmeyi çok sevdiği için verilmiş bu ad ona. Sait Sökmen, Ayten Gökçer, Dame Ninette de Valois ve Meriç Sümen Copyright Ozan Sağdıç Hani mümkün olsa kitap baskıya girerken bile yeni bilgiler eklemek peşindeydim. Ama tabii bir yerde noktayı koymak gerekiyor. Kitabınızdaki bir başka önemli katman da sanat ve politika ilişkileri. Önsözü bile bir siyasetçi (!) tarafından yazılmış. Bu aşamada, yakın diyebileceğimiz bir süre önce yitirdiğimiz Talât Halman’ı saygıyla anıyorum. Sırası gelmişken, kitabınızda ilgiyle izini sürdüğüm Osman Şengezer’i de elbette. Sanırım demin söz ettiğiniz BBC yıllarınızda siyasi içerikli radyo programlarında yer almış bulunmanızın, konuyu bu açıdan kavramanız, işlemeniz ve aktarmanıza yardımı dokunmuş olmalı. Sizin de şaka yollu siyasetçi diye atıfta bulunduğunuz Profesör Halman evet, bizim siyasetçi olarak betimlediğimiz tarife uymayan 34 AKOB | NİSAN 2016 Sanata devletin, dolayısıyla da siyasetçilerin etkisi büyük elbette; her anlamda… Geçmişte yurdumuzun önde gelen siyasi simalarının sanatı ve sanatçıyı nasıl el üstünde tuttuğunun birçok örneği var kitabınızda. Bunlar arasında tahmin edilebilir isimler var, ancak satırlarınızda rastlayınca bizi şaşırtan adlar da. Ve bir de onların hatırı sayılır uluslardan mevkidaşları karşısında ve sanatçılarımız sayesinde başlarını nasıl dik tutabildiklerinin pek çok örneği… Dame Ninette de Valois'nın bir sözüne atıfta bulunmuşsunuz, “Tek bir kişinin yarattığı bale topluluğu olamaz”. Çok basit görünen ama derinlikli bir cümle. Bu bağlamda, devletin hemen arkasından sivil kuruluşların, mesenlerin ve ebeveynlerin önemine işaret ediyor kitabınız. Aslında en çok da taleplerinde ısrarcı sanatseverlerin önemine... Bu aşamada şu sav da doğru olmalı sanırım: “Tek bir kişinin yok ettiği bale topluluğu olamaz”. Meriç Sümen’in hayatını irdelerken tüm Türk bale tarihini gözden geçirdiniz. Kitabınızın yayınlanması üzerinden belli bir süre geçti. Görece hem yakın, hem de uzaktan değerlendiren biri olarak Türkiye’deki sanat eğitimine bakışınız nasıl? sanatçı konusunda bazı siyasetçilerin yaptıkları açıklamalar, seviyesi düşük değerlendirmeler insanı üzüyor. Bırakın olanı geliştirmeyi, geriletmek için elden gelen yapılıyor. İstanbul’daki Atatürk Kültür Merkezi’nin kapıları yıllardır kapalı. AKM kapandığından beri İstanbul Devlet Opera ve Balesi, Kadıköy’deki küçücük, eskiden Süreyya Sineması diye bildiğimiz Süreyya Operası’nda sahneliyor eserlerini. Yeterli bir sahne olmadan opera ve bale eserlerinin hakkı verilmediği gibi, özveriyle çalışan opera ve bale üyelerinin potansiyellerine erişemediği kaygısı içindeyim doğrusu. Sorunuza içime sinecek biçimde yanıt verebilmek için bu söyleşiyi gereğinden fazla uzatacağımı düşünüyorum. Onun için beni bağışlayın. Sanat eğitimi tartışmasına girmeyeceğim burada. Çünkü önce eğitim nedir onu tanımlamak lazım. “Dindar gençlik yetiştirme”nin eğitimin neredeyse birincil hedefi sayıldığı günümüzde, Türkiye’deki eğitim amaçlarının önceliklerinin değiştiğini gözlemliyorum. Dışarıdan bakınca en çok dikkatimi çeken de eleştirel görüşlerin dışlanması. Eleştirel düşüncenin egemen olmadığı bir ülkede uygar eğitimin de köklenemeyeceği inancındayım. Bu arada, Dame Ninette' in “tek bir kişinin yarattığı bir bale topluluğu olamaz” sözünden yola çıkarak, sizin “o zaman tek bir kişinin yok ettiği bale topluluğu olamaz” savının doğru olabileceği şeklindeki değerlendirmenize değineyim. Bu kitap için araştırmalara başladığım yıllarda Talât Halman'la genel olarak sanata bakış konusunu, özellikle balenin geleceğini tartışıyordum. Yıl 2004. O günlerde Türkiye'de sanata karşı tutum, bugün içinde bulunduğumuz duruma bakışla görece daha hoşgörülüydü diyebilirim. Ama herhalde gelecekten kaygılanmış olmalıyım ki kendisine şöyle bir soru yöneltmiştim - daha doğrusu şöyle bir görüş bildirmiştim: “Bence devlet balesini ortadan kaldırmaya, onun gelişmesini engellemeye, ya da repertuvarına müdahale etmeye kalkışılsa, belki halkın tümü olmasa da bir kesimi, sanat çevreleri, aydınlar ayağa kalkar, değil mi?” Bu gözlemime, “Hayır hiç öyle bir şey olmaz. Kimsenin kılı kıpırdamaz” diye karşılık vermişti. İnanmak istememiştim aldığım bu yanıta. Çok haklıymış. Bizim bu sohbetimizin üzerinden on yıldan fazla zaman geçti. Ülkedeki sevgisizlik ortamı gün geçtikçe artıyor. Sanat ve O kadar az söz ettik ki, okuyucularımız kitabınızın Meriç Sümen hakkında olmadığını düşünecek! Onu sahnede izleme şansına erişemedim ne yazık ki. Ama onunla aynı havayı solumuş gibiyim ve bu elbette kitabınız sayesinde. Aile büyüklerinin yaşamlarından doğumuna, ilk anılarından oyunlarına, ilkokuldan konservatuvar yıllarına, balerinliğinden genel müdürlüğüne dek izini sürmüşsünüz kendisinin. Kim bilir kaç kez görüştünüz! Kendimce ben onu büyük bir beyin olarak algıladım. Dans ederken insan her yerini kullanır şarkı söylemek dışında, ama belki de içinden şakıyordur ve aslında dans eden beynin ta kendisidir. Beyni ile ilgili bir değerlendirmesi dikkatimi çekti; “Dans etmeye başladığım zaman sanki iki beynim vardır benim sahnede. Biri arkada devamlı akan bir beyin; o beynimdeki düşünceler hiç durmadan akıyor. Bir de ön beynim var akan. Ön beynimde güzellik, sevgi ve kişiliğine bürüneceğim herhangi bir rol. "Beynini, insan beynini, aslında kendini o kadar güzel özetlemiş ki. Böylesi bir farkındalığa ancak daha önce tanıtmaya çalıştığım "Proust Bir Sinirbilimciydi" adlı kitapta söz edilen büyük sanatçılarda rastlanılabilir. Onu daha iyi tanımak isteyenler kitabınızı okuyacaklar çaresiz ve buna değecek. Ancak yine de - mümkünse kitapta olmayan kabilinden - ağızlarına bir parmak bal çalmak ister misiniz? Nasıl biri Meriç Sümen? Kitabınızı nasıl karşıladı? Hala görüşüyor musunuz? Meriç Sümen'in insan beynini çok güzel özetlediğini belirtiyorsunuz. Evet, çok doğru kullandığı aklı ve disiplinli çalışması bence onun en öne çıkan özellikleri. Sert sırtını yumuşatmak için ne çok uğraşıyor bilseniz. Yaptığımız sohbetlerden birinde, “vücudu çalıştırmak ve vücuda hükmetmek lazım” demişti bana. Don Kişot balesine çalışırken ayağını yere güzel vuruyor ama kan fışkırıyor. Ayağını korumak için daha dikkatli, daha özenli biçimde vuruyor, bu sefer de hareket istediği gibi güzel olmuyor. Onun üzerine ayağına, “Sen patla istersen ama ben zıplayacağım” deyip her türlü acıya rağmen gerekli hareketi mükemmel hale getirmeyi başarıyor. “Olanla yetinmeyip daha iyisini yapmaya çalışmak bence iyi huy ama bazen kendimi aşırı yıprattığım zamanlar da olmuştur” demişti bana. Metin And da Meriç Sümen'i anlatırken, “adamak” sözcüğünü vurgulamış ve “Türkiye’de onun gibi hiç kimse kendini adamamıştır baleye” demişti. Ben de ilk önce kitabımın adını, “Dansa Adanan Yaşam” diye düşünmüştüm ama şimdiki adı bence daha hoş oldu... Biliyor musunuz, kitabın adının bir öyküsü var mı diye sormaya hazırlanıyordum! O kadar yakışmış ki kitabın adı… Kuğu gerçekten Meriç'i betimliyor. Buna örnek olarak ince uzun boynunu, zarafetini ve Meriç Sümen'in adını Türk bale tarihine kazıyan Kuğu Gölü balesindeki performansını göstermek lazım belki de. Bence bir başka ilginç bağlantı da şu; Kuğu deyip NİSAN 2016 | AKOB 35 Nevsâl Hanım, görünen o ki bu sohbet bitmeyecek ama dergiye alabileceğimiz bölümü sınırlı. Nedense söyleşi tarzı yazılara bir şiir eklemeden edemiyorum. Bu kez kitabınızda rastlayıp hayran kaldığım bir tanesini okurlarımızla paylaşmak istiyorum. Editörümüzü çok zorlayabilir belki ama olsun (!). Dame Ninette de Valois’nın şair yönünü de sizden öğreniyoruz. Madam’ın anısına Londra’da 28 Eylül 2001’de Westminster Abbey’de düzenlenen törende okunmuş bir şiirini sunalım; “I Love Pubs”. Gündüz Vassaf kitabınızda karşılaştığım sürpriz eski dostlardan biriydi. Ne güzel çevirmiş; buyurunuz: İhtiyar içeri girer İçkisini ısmarlar “Ben yalnızım” der “Burada ve her yerde” Ama meyhanelerde geçmemek lazım. Çok kuvvetli kuşlar kuğular; tıpkı Meriç gibi. Kitabımda anlattım; Kuğu Gölü'ne hazırlanırken Dame Ninette Meriç'e, Ankara'da Kuğulu Park'a gidip bu kuşları izlemesini, nasıl hareket ettiklerini öğrenmesini söyler. “O kuşlara baka baka daha iyi anladım boyun hareketini. Başını suya daldırmasını, gagasını oynatmasını, kanatlarını çırpmasını” diye anlatmıştı bana. Yalnız bacaklarını değil kollarını da çok güzel, çok bilinçli kullanmasını gerektirir bu rol. Çok güzel anlatıyordunuz ama dayanamayıp böldüm. Peki; sanatçılığı dışında Meriç Sümen’e devam dersem? Çok da güzel bir kadın Meriç. Bir salona girdiği zaman herkesin başını çevirip baktığı, alımlı, gözlerinin içi gülen bir kadın. Eğlenmeyi, gülmeyi seven ama laubalilikten kesinlikle hoşlanmayan bir insan. İyi bir dost, düşünceli bir arkadaş. Boş konuşmayı sevmeyen, dedikodudan hoşlanmayan, ama doğru bildiğini dobra dobra söylemekten de kaçınmayan bir kişi. Kitabı hazırlarken saatlerce, günlerce sorularımı yanıtladı. Hazırlığın yıllarca sürmesini anlayışla karşıladığını sanıyorum çünkü benim de mükemmelin peşinde koştuğumun farkındaydı. O nedenle sabırla bekledi kitap bitsin diye. Ve çok beğendiğini sanıyorum. Araştırmalarım sırasında başlayan dostluğumuz sürüyor. Evet, her yıl Türkiye’ye gittiğimde görüyorum onu. Görmediğim zaman da özlüyorum doğrusu. Karşılaştığınızda, ‘hayranları zincirinin bir halkası’ sıfatımla saygılarımı iletin lütfen. Meriç Sümen’in özel yaşamını öylesine bir nezaketle yerleştirmişsiniz ki kitaba… İşte o kısımları okurken, romancı olsaydım “Bir Roman Kahramanı Olarak Meriç Sümen” üzerinde hemen çalışmaya başlardım, diye düşündüm. Kolay gibi görünen zor bir iş... Çünkü görüyoruz ki hayatı zaten roman; yarı şaka bile değil bence bu dediğim, ne dersiniz? Doğru. Nelerin yazılıp yazılmayacağını, biyografisi yazılan kişinin yaşamının ne kadarının okuru ilgilendirip ilgilendirmeyeceğini ve daha da önemlisi ne kadarının kitap kapsamına alınmasının doğru olduğunu kestirmek kolay değil. Aslında bu kitaba sığmayan kim bilir neler geçti Meriç Sümen'in başından. Belki bir gün bir romancı çıkıp yazar. Ama ona bakarsanız hepimizin hayatı bir roman. Boşuna dememişler, gerçek hayatta olanlar romanlarda okuduğumuz kurgu yaşamlardan daha gariptir diye... 36 AKOB | NİSAN 2016 Ne bir terk edilmişlik var Ne de düşünmeye mecbur insan. Nevsâl Hanım, ellerinize, gönlünüze sağlık. Lütfen okurlarımıza son sözü siz söyleyin: Umarım Dansa Aşık Bir Kuğu bale aşıklarının bildiklerine yenilerini ekler. Belki daha önce baleyle ilgilenmemiş olanlarda bu sanat dalına karşı biraz olsun ilgi yaratır. İsterim bir yandan da kısacık Cumhuriyet tarihimizde başarılan güzel işleri ortaya koymak açısından kültür yaşamımıza bir hizmet oluşturur. Kitabın içeriğiyle ilgili saptamalarınız ve bir yandan bana yönelttiğiniz ama diğer yandan okurlarınızı kitap hakkında bilgilendirdiğiniz ilginç sorularınız için ben de size çok teşekkür ederim Cengiz Bey. *CENGİZ KARA Mersin 1964 doğumlu. Kabataş Erkek Lisesi 1981, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi 1987 mezunu.Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı›nda yazarlık, roman inceleme ve ileri öykü seminerlerine devam etti. Öykülerinden bazıları edebiyat dergilerinde yayınlandı. Kurşun Kalem Öykü Ödülü kapsamında yayınlanan “Zayak” adlı bir öykü kitabı var. Çanakkale’de beyin ve sinir cerrahisi uzmanı olarak çalışmaktadır. [email protected] A Unique Blend of Old and New Mehmet Ali Sanlıkol’s OTHELLO IN THE SERAGLIO Two-time Grammy Award-nominated composer-singer-pianist Mehmet Ali Sanlıkol has the enviable ability to lead parallel lives - and in two different centuries. Without missing a beat, literally, he jumps from the Ottoman Empire’s makam universe to the 21st century’s most avant-garde western idioms. Turkish styles, layered with his own newly-composed music. It was performed by 10 musicians who are specialists in the field of European period instruments and traditional Turkish instruments, four of whom were singers who double on instruments (including Sanlıkol), and a dramatic storyteller. Whether it’s modern keyboard jazz, electronic music, Mehter marches, or intoning the revered tropes from the Lale Devri (Tulip Era), Sanlıkol is busy weaving musical tapestries that not only bridge the gap between civilizations, but illustrate timeless characters and stories that serve his heritage as a Turk and his reputation as a leading East Coast (U.S.) musical innovator. By bridging the musical cultures of the formal opera house and the intimate coffee house, “Othello in the Seraglio,” which had also used “Un Capitano Moro” (A Moorish Captain) (1565) by Giovanbattista Giraldi and “Kizlarağası’nın Piçi” (The Bastard of the Chief Black Eunuch) (1933) by Reşat Ekrem Koçu as its sources, was designed to draw the audiences into a meditation on race, slavery, sexuality and the entwined histories of Europe and the Ottoman Empire. His recent project, “Othello in the Seraglio, the Tragedy of Sümbül the Black Eunuch” was premiered in Boston and Salem, Massachusetts in early March. A re-telling of the Shakespeare story of “Othello, the Moor of Venice” (1603) set in the Ottoman Court in the 17th century, this “coffeehouse cantata,’ as Sanlıkol refers to it, is a score that employs both Italian Baroque and old 38 AKOB | NİSAN 2016 This unorthodox music drama (although one that undoubtedly reaches back into the early years of historical opera development) was a winner of the Eastman School of Music’s Paul R. Judy Center for Applied Research Grant Award. Sanlıkol had arranged the early music scores for his ensemble, to which he added his own music, original poetry written in 17th century Turkish and classical Ottoman poetic forms, and a storyteller script by Robert Labaree. A press review from the Boston Intelligencer said: “[Sanlıkol’s score] brings timeless enchantment to this age-old tragedy … Gorgeous music … beautifully played and sung.” Turkish Music Came After a Jazz Career Oddly enough, Sanlıkol, who hails from Cyprus and Bursa, Turkey, had little interest in Turkish music of any kind when he was growing up. Playing western classical piano as a kid (his mother was his teacher), he was subsequently drawn intensely to progressive rock and jazz, and studied jazz piano with one of Turkey’s foremost jazz composers and keyboardists, Aydın Esen. After winning a scholarship to Boston’s Berklee College of Music, where he studied jazz composition with prominent professors, Sanlıkol went on to forge an impressive career in that genre (with a bit of folkloric crossover), performing with Bob Brookmeyer, Esperanza Spalding, Tiger Okoshi, Horacio “El Negro” Hernandez, Anat Cohen, Okay Temiz, Erkan Oğur, Omar Faruk Tekbilek and Brenna MacCrimmon. Sanlıkol, in a telephone interview, told me that in the first years of the new century he “had a sudden and unexpected interest in classical Ottoman and Turkish music” that happened to have evolved alongside his study of Osmanlica, which he chose as his third language requirement for his ethnomusicology degree from Boston’s New England Conservatory of Music. “Here I was, a full-time jazz composer and pianist, and I had a sudden hunger to explore my Id [part of the unconscious mind]! I composed little for ten years, and instead became an orientalist.” During Eski İle Yeninin Benzersiz Karışımı Mehmet Ali Sanlıkol OTHELLO SARAYDA Çeviri: İhsan Toksöz [email protected] Genel anlamda, tek ritim ıskalamadan Osmanlı “makam” dünyasından 21. yüzyıl yenilikçi batı tarzına atlayıveren, kıskanılası bir paralel yaşam yeteneği olan - hem de iki değişik asırda - besteci, şarkıcı ve piyanist Mehmet Ali Sanlıkol iki kez Grammy Ödülü’ne aday gösterilmiş. Modern klavye caz müziği olsun, elektronik müzik, Mehter marşları veya Lale Devri kutsal tropeleri olsun, Sanlıkol sadece kültürlerarası farklılıklar arasında köprü görevi görmekle kalmıyor, ayni zamanda önde gelen bir Doğu Sahili (ABD) müzik yaratıcısı olarak ölümsüz kişi ve efsaneleri örnekleyen müzikal işlemeler ile kendi Türk kimliği mirasına da katkıda bulunuyor. Sanlıkol’un son projesi “Othello Sarayda, Siyahî Haremağası Sümbül”ün Prömiyeri Mart ayı başında Boston ve Salem, Massachusetts’de yapıldı. Shakespeare’in “Othello, Venedik’in Mağribisi” (1603) öyküsünün 17. yüzyıl Osmanlı Sarayı’na uyarlaması olan - Sanlıkol’un deyişiyle - bu “kafe - kahvehane kantatı”, içine kendisinin son bestelediği müziğin katıldığı İtalyan Barok ve eski Türk tarzlarının kullanıldığı bir orkestrasyon. Eser, her biri dönemsel Avrupa ve geleneksel Türk enstrümanlarında uzman olan - içinde Sanlıkol’un da bulunduğu, çalgı da çalan dört şarkıcı ve bir dramatik anlatıcı ‘meddah’ dahil - 10 müzisyen tarafından icra edildi. Geleneksel opera ve samimi “kafe” müzik kültürünü birleştiren; Giovanbattista Giraldi’nin (1565) “Mağribi Kaptanı” ve Reşat Ekrem Koçu’nun (1933) “Kızlarağası’nın Piçi” eserlerinden de yararlanılan “Sarayda Othello”, seyirciyi ırk, esaret, cinsellik ve Avrupa ve Osmanlı’nın iç içe girmiş tarihi konusunda derin bir düşünceye davet ediyor. Bu alışılmadık müzikli oyun (hiç şüphesiz operanın tarihi gelişim tarihlerine kadar gidiyorsa da), Eastman Müzik Okulu, Paul R. Judy Merkezi, Uygulamalı Araştırma Ödülü’nün de sahibi oldu. Sanlıkol erken müzik notalarını kendi topluluğu için düzenleyerek içine kendi müziğini de katarken 17 yüzyılda yazılmış Türk ve klasik Osmanlı şiirsel formlarını ve Robert Labaree tarafından “meddah” için yazılan metni de kullanmış. Boston Intelligence’te çıkan bir basın eleştirisinde şöyle deniyor: “Sanlıkol’un büyüleyici müziği bu asırlık trajediye sonsuz bir keyif katıyor... Muhteşem müzik… Harika bir şekilde çalınıyor ve söyleniyor.” NİSAN 2016 | AKOB 39 this time, he “questioned everything. I met people with no filters. They helped me. I had unexpected meetings in which I discovered Byzantine music, Greek Orthodox church music, neumatic notation, late Medieval Russian polyphony, mean-tone tuning -- these things changed my world. I started experimenting. I realized I could write makams with polyphony. Out of that period I emerged much stronger; I seem to have a stronger voice too.” Another product of this period of reflection and study was the formation of "Dünya", his production company, recording label, and music collective. Founded twelve years ago with his wife Serap Kantarci and Labaree, Dünya synthesizes all his ethnomusicological and modern mode elements into projects that mix up the myriad interests and skills of his career thus far. Five years ago, Sanlıkol, a Turkish Cypriot, began to reimagine the character Othello, a Muslim Cypriot. “All the facets came together,” he explained. “Everything converged. This ‘Othello’ is the first version of a pluralist, cosmopolitan vision.” The “coffeehouse cantata” sorted itself into a kind of “pasticcio” he says. “It has elements of commedia del’arte, Turkish Karagöz, early European polyphony, Turkish makams, and my new pieces knit the whole thing together. This is the unique thing about it. Everyone’s amazed at the way it works. When we speak of ‘new music’ - edgy and out there - this piece has none of it. Yet it’s harder to classify, it’s so unlike anything else.” The company first performed “Othello” for the Cambridge Society for Early Music last year, ostensibly to iron out the wrinkles and see where it needed revisions. “We didn’t have to do much at all,” he said. “For the next version we were working with a stage director.” “Othello in the Seraglio”’s next performance, touring under the aegis of Dünya, is on April 8 at National Sawdust in Brooklyn NY, then June 12 at the Rockport (Mass.) Festival, two dates in the fall at the College of the Holy Cross in Worcester (Mass.), where Sanlıkol is a faculty member, followed by the University of Massachusetts at Amherst. “By the end of October, we will have performed in 14 times,” he declared. “[“Othello in the Seraglio”] gives a whole new meaning to coming out the past. The way that is achieved is how grounded in the past it is.” “I would love to bring this project to Turkey and to Cypress,” Sanlıkol admits. “There’s actually a castle of Othello in North Cypress. Now, to do it there -that would be an amazing project!” 40 AKOB | NİSAN 2016 Caz Müziği Kariyerinden Türk Müziğine İşin tuhafı şu ki, Kıbrıs ve Bursa’dan gelen Sanlıkol’un yetişim sürecinde herhangi bir Türk müzik türüne karşı hiçbir ilgisi yoktu. Çocukluğunda annesinden batı müziği piyano dersleri alan Sanlıkol zaman içinde Türkiye’nin önde gelen caz besteci ve icracılarından olan Aydın Esen ile çalışarak yoğun olarak yenilikçi rock ve caz müziğine yöneldi. Boston Berklee Müzik Koleji bursunu kazandıktan ve orada seçkin hocalarla caz kompozisyonu üzerine çalıştıktan sonra, Bob Brookmeyer, Esperanza Spalding, Tiger Okoshi, Horacio “El Negro” Hernandez, Anat Cohen, Okay Temiz, Erkan Oğur, Omar Faruk Tekbilek ve Brenna MacCrimmon ile birlikte sahne alarak, caz türünde (biraz da folklorik geçişlerle) hızla etkileyici bir kariyer yaptı. Telefonla yaptığım röportajda Sanlıkol bana Boston New England Konservatuvarı’nda okuduğu etnomüzikoloji derecesi için gerekli olan üçüncü yabancı dil olarak Osmanlıca’yı seçmesinin bir sonucu olarak yeni yüzyılın başlangıcı ile birlikte ani ve beklenmedik bir şekilde klasik Osmanlı ve Türk Müziği ile ilgilenmeye başladığını anlattı. “İşte böyle, bir caz bestecisi ve piyanist oldum ve birdenbire zihnimin derinliklerindeki kimliğimi araştırma isteği oluştu. 10 yılda bir doğu bilimci (oryantalist) oldum ve pek az beste yaptım.” Bu süre içinde” diyor Sanlıkol; “her şeyi sorguladım. Hiçbir ayrım yapmadan insanlar tanıdım. Hepsi bana yardımcı oldular. Hiç umulmadık şekilde tanışmalarımda Bizans müziğini keşfettim, Yunan Ortodoks Kilise müziğini tanıdım. (Ortaçağ ve sonrasında Gregoryan şarkı ve Roma Katolik kilise müziğinde kullanılan) neumatik notasyon,Geç ortaçağ Rus çoksesli müziği, ortaton akortlama – bunlar benim dünyamı değiştirdi. Denemelere başladım. Çok sesli makamlar yazabileceğimin farkına vardım. Bu dönemin içinden çok daha güçlenerek çıktım. Sanırım sesim bile güçlendi sanki.” Bu düşünsel çalışma döneminin bir başka sonucu da üretim şirketi, kayıt markası ve müzik topluluğu “Dünya” oldu. Eşi Serap Kantarcı ve Labaree ile on iki yıl önce kurdukları “Dünya” Sanlıkol’un bu güne kadarki başarılı kariyerinde ilgilendiği pek çok etnomüzikolojik ve modern üslupların sentezlenerek projeye dönüştürülmesini yapmaktadır. 5 yıl önce, Kıbrıslı Türk Sanlıkol, bir Kıbrıslı Müslüman olan Othello karakteri üzerine tekrar düşünmeye başladı. “Bütün safhalar bir araya geldi” diyor, “Herşey birleşti. Bu ‘Othello’ çoğulcu ve kozmopolit bir adaptasyon. İçinde Commedia dell arte ögeleri bulunan, Karagöz, erken Avrupa çoksesli müziği, Türk makamları ve benim parçalarımdan oluşan ‘Kafe Kantatı’ kendiliğinden bir potpuri’ye (pasticcio – pastiche) dönüştü. Bu onu benzersiz kılıyor. Herkes tüm bunların nasıl bir araya geldiğine hayret ediyor. Bu parçanın - kışkırtıcı ve mükemmel - ‘Yeni Müzik’le ilgisi yok. Sınıflandırma yapmak zor, hiçbirine benzemiyor." Görünen o ki Kumpanya “Othello”yu, gerekli revizyonları yapmak için ilk kez geçen yıl Cambridge Erken Müzik Derneği’nde sahneledi. “Pek fazla bir şey yapmamız gerekmedi” dedi Sanlıkol. “Sonraki performans için bir sahne Yönetmeni ile çalıştık.” ‘Dünya’nın desteğinde “Sarayda Othello”nun gelecek temsilleri 8 Nisan’da Brooklyn NY, National Sawdust, 12 Haziran’da ”Rockfort (Mass.) Festivali’nde, Sonbaharda iki gün Sanlıkol’un öğretim üyesi olduğu Holy Cross Koleji Worcester (Mass.)’de ve takiben Amherst Massachusetts Üniversitesi’nde sahnelenecek. Sanlıkol, “Ekim sonunda 14 kez sahnelenmiş olacak” diye belirtiyor. “Sarayda Othello, geçmişi anlamamıza tamamen yeni bir yorum getirecek. Bunun ne şekilde başarıldığı geçmişin temellerinin ne denli sağlam olduğu ile ilintilidir.” “Projemi Türkiye ve Kıbrıs’a götürmek isterim. Aslında Kuzey Kıbrıs’ta bir Othello Kalesi var. Orada sahnelemek - harika olur!” The Tragedy of “Sümbül” the Black Eunuch: Othello Sarayda: Othello in the Seraglio Siyahî Haremağası Sümbül’ün Trajedisi Conceived and composed by Mehmet Ali Sanlikol Storyteller script by Robert Labaree Tenor: Mehmet Ali Sanlikol Sümbül Aga, the former chief black eunuch of the Ottoman court Soprano: Camilla Parias Suzan, an Italian slave girl, who becomes his wife renamed as muslim Layla Baritone: Michael Barrett Frenk Mustafa, Sümbül’s aide and a former European slave, Alto: Burcu Güleç, Suzan’s (Layla) Anatolian servant. Storyteller Meddah Hayali: Max Sklar Instruments: Michael Barrett (lute and recorders), Beth Bahia Cohen (spike fiddle, çiftetelli - octave violin), Burcu Güleç (wooden spoons, finger cymbals, castanets); Robert Labaree (Ottoman harp, ‘lead’ backing vocals along with others of the group); Carol Lewis (gamba); Steven Lundahl (sackbut, trumpet, recorders); Mehmet Ali Sanlikol (short-necked lute, cane flute, and double-reed pipe); Dan Stillman (sackbut, trumpet, dulcian); George Lernis and Bertram Lehmann, percussion (small kettledrums, bass drum, hourglass-shaped drum, frame drum, same with cymbals, bells, talking drum, side drum and kettledrum). ‘Othello in the Seraglio’ is Based on: The Tragedy of Othello, the Moor of Venice, by William Shakespeare Un Capitano Moro (A Moorish Captain), by Giovanbattista Giraldi (Cinzio) Kızlarağası’nın Piçi (The Bastard of the Chief Black Eunuch), by Reşad Ekrem Koçu Musical polyglot, Dr. Mehmet Ali Sanlikol, PhD., is founder of Dunya Musicians Cooperative (“Dunya” is the shared word in Turkish, Arabic, Persian, and Greek for “World") http://www.dunyainc.org sanlikol.com/othello-in-the-seraglio/ 42 AKOB | NİSAN 2016 Kurgu ve Beste: Mehmet Ali Sanlıkol Meddah/ metin yazarı: Robert Labaree Tenor: Mehmet Ali Sanlıkol Sümbül Ağa, Osmanlı Sarayında Siyahi Haremağası Soprano: Camilla Parias Suzan, Bir İtalyan cariye, Sümbül’ün Leyla adını almış karısı Baritone: Michael Barrett Frenk Mustafa, Sümbül’ün Yardımcısı - eski bir Avrupalı esir Alto: Burcu Güleç Suzan, Leyla’nın Anadolulu hizmetçisi Meddah Hayali: Max Sklar Enstrümanlar: Michael Barrett (lavta ve blok flütler) Beth Bahia Cohen (kemane, keman, çiftetelli ) Burcu Güleç (tahta kaşık, parmak zili, kastanyet) Robert Labaree (Çeng, ‘Baş vokalist - diğer vokalistlerle birlikte’) Carol Lewis (gamba) Steven Lundahl (trombon, trompet, blok flütler) Mehmet Ali Sanlıkol (ud, ney ve zurna) Dan Stillman (trombon, trompet, fagot) George Lernis and Bertram Lehmann, perküsyon (nekkare, davul, darbuka, bendir, daire, ziller, trampet, kös) Othello Sarayda’nın konusu aşağıdaki eserlere dayanmaktadır: *W. Shakespeare Othello’nun Trajedisi, Venedik’in Mağribisi “The Tragedy of Othello, the Moor of Venice” *Giovanbattista Giraldi (Cinzio), Mağripli Kaptan “Un Capitano Moro (A Moorish Captain) * Reşad Ekrem Koçu, Kızlarağası’nın Piçi “The Bastard of the Chief Black Eunuch” Çok dilli müzikal yaratı: Dr. Mehmet Ali Sanlıkol Dünya Musicians Cooperative’in kurucusu. (“Dünya” Türkçe, Arapça, Farsça,ve Yunan dilinde ayni anlamda kullanılmaktadır.) http://www.dunyainc.org sanlikol.com/othello-in-the-seraglio/ Oberon Theater, Cambridge, MA. 02138 USA, 02.03.2016 The Tragedy of “Sümbül” the Black Eunuch: Othello in the Seraglio Othello Sarayda: Siyahî Haremağası Sümbül’ün Trajedisi Mark Exley Çeviri: İhsan Toksöz Boston-based composer and Grammy nominee Mehmet Ali teaches a course on "Perspectives in World Music" at Emerson College, Boston. He also teaches at the Greek Orthodox College of the Holy Cross and is a fellow at Harvard University’s Center for Middle Eastern Studies. Mehmet Ali plays Ney, and piano (all but the latter in this performance) as well as sings. Dünya plays a cosmopolitan mix of Turkish and other traditions, usually in collaboration with other musicians, mostly of the formerly Ottoman peoples — Turks, Greeks, Armenians, Arabs, Sephardim, and Kurds. Dünya performs Ottoman Music, Early European Music, Middle Eastern Christian and Jewish Music, jazz, and popular music. Boston’da ikamet eden Grammy adayı Mehmet Ali Sanlıkol, Boston Emerson College’de, “Dünya Müziği Üzerine Perspektifler” dersi vermektedir. Ayni zamanda Yunan Ortodoks Koleji’nde ders vermekte ve Harvard Üniversitesi Orta Doğu Çalışmaları Departmanı’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Ney ve piyano çalan (bu performansta) Mehmet Ali ayni zamanda şarkı da söylemektedir. “Dünya” özellikle eski Osmanlı halklarından Türk, Yunan, Ermeni, Arap, Safarad ve Kürtler ile işbirliği halinde, Türk ve kozmopolit karışımlı diğer geleneksel eserler sunmaktadır. “Dünya” Osmanlı Müziği, Erken Avrupa Müziği, Ortadoğu Hırıstiyan ve Musevi Müziği, caz ve popüler müzik yapmaktadır. NİSAN 2016 | AKOB 43 Othello in the Seraglio is set in the cosmopolitan setting of a European-side Istanbul (Constantinople) Pera (Beyoglu) coffeehouse in the seventeenth century. For all it’s faults, the Ottoman Empire maybe considered the first multicultural society, with clear lines of roles among the various ethnicities that for hundreds of years maintained the whole. The house storyteller tells the Othello story as an historically-based Ottoman love triangle tragedy, involving as Dunya’s notes note: ‘the free and the enslaved, white and black, Muslim and non-Muslim, East and West’. This “coffeehouse opera” tells “an age-old story of passionate love and murderous jealousy, of a Black slave at the 17th century Ottoman Court who rises to power and riches, only to come to a tragic end” (Dunya notes). The score is by Mehmet Ali Sanlikol. The score brings in Italian Baroque and Turkish music with his own composed music, which is performed on European period instruments and classical Turkish instruments by an ensemble of instrumentalists and singers. A Janissary ‘Mehters’ Band March as overture opens the opera. All is held and linked together by the brilliantly-acted storyteller, Meddah Hayali (Max Sklar), who roams the whole theater as chorus throughout. From beginning to ending, he helps evoke the Ottoman World: “Welcome you of all faiths, Turks from Anatolia, Greeks from Fener, Armenians from Samatya, (Sephardic) Jews from Balat, vamos (dropping into Ladino), Serbs and Bozniaks … Let me tell you of Sümbül Aga …” He tells us how Sümbül was born in Darfur, taken as a slave boy to Coptic Monks who made him a eunuch. Then traded on eventually to Istanbul, he rose through the ranks in the Saray (Palace) Court and Harem (acceptable as a eunuch) to become Chief Black Eunuch, an elevated role, including the only one who could wash the body of the Sultan (also Khalif) before burial. 44 AKOB | NİSAN 2016 Othello Sarayda, Onyedinci yüzyılda İstanbul’un Avrupa yakasının (Pera -Beyoglu) kozmopolit atmosferindeki bir kahvehanede geçiyor. Her türlü eksikliğine karşın Osmanlı İmparatorluğu her etnisitenin belirli rolleriyle yüzlerce yıl bir bütün oluşturduğu kültürlerarası toplumların en başta gelen örneği olarak düşünülebilir. “Dünya”nın notlarından öğrendiğimize göre eserdeki Meddah, “özgür ve esir, beyaz ve siyah, Müslüman ve Gayri Müslim, Doğu ve Batı bağlamında” Othello’ nun öyküsünü tarihi bir üçlü aşk trajedisi olarak anlatmaktadır. . Bu “Kafe Operası” (coffeehouse opera) 17. yüzyılda, Osmanlı sarayında eski zamanlarda güç ve servet kazanan bir siyahî esirin tutkulu aşk ve ölümcül kıskançlık hikâyesinin trajik sonunu anlatıyor (Dünya notlarından). Mehmet Ali Sanlıkol’un İtalyan Barok ve Türk müziğini kendi bestesinde bir araya getiren orkestrasyonu Avrupa dönemsel çalgıları, klasik Türk müziği çalgıları eşliğinde bir müzisyen ve şarkıcılar topluluğu ile seslendirildi. Uvertür olarak opera bir Yeniçeri Mehter Takımı Marşı ile açılıyor. Koro eşliğinde muhteşem oyunuyla tüm salonu dolaşan Meddah Hayali (Max Sklar) konuları birbirine bağlıyor. Baştan sona Osmanlı Dünyası’nı canlandırmaya çalışıyor: “Tüm inançlardan olanlar, Anadolu Türkleri, Fener’den Rumlar, Samatya’dan Ermeniler, Balat’tan (Safarad) Museviler, vamos (‘Haydi!’ Yahudi İspanyolcası ‘Ladino’) Sırplar ve Boşnaklar… Hoş geldiniz. Size Sümbül Ağa’yı anlatayım!” Meddah bize, Sümbül’ün Darfur’da (Sudan) doğuşunu, (Mısır’da) koptik rahipler tarafından nasıl esir alınıp hadım edildiğini; sonunda İstanbul’da satılıp nasıl Osmanlı Sarayı’nda kademe kademe yükselerek (hadım olduğu için kabul edildiği) Harem’de Haremağası olduğunu, (öldüğünde, gömülmeden önce Sultan’ı ve ‘Halife’yi yıkayabilecek tek kişi olarak) nasıl en yüksek mevkiye yükseldiğini... anlatıyor. Emekli olduğunda Sultan tarafından özgürlüğü verilen Sümbül, efendisine bir hediye vermek ister ve üst düzey bir Osmanlı’nın tek gittiği kötü şöhretli yer olan Pera esir pazarına giderek bir Avrupalı kız satın alır (Haremağası’na kim karşı çıkabilir ki?). Ancak hamile When Sümbül retires and is freed by the Sultan, he wants to give his master a great gift, so at a discreet senior Ottoman’s only part of the notorious Pera Slave Market, he purchases a European slave girl, Suzan (“Who would dare to bid against the Chief Black Eunuch” !?!), but she turns out to be with child, and therefore can’t be given, so he keeps her and then falls in love with her. His kindness makes her accept his unconsummatable ‘marriage’ to her, despite the age difference. Sümbül also adopts her son as his. But Sümbül’s jealous servant Frenk Mustafa (another European slave) also falls for Suzan. When she prefers her loyal Sümbül, Frenk’s jealousy is turned to destroy them both. He convinces Sümbül that Suzan is having an affair with the (unseen) Rocer / Ruggiero, an Italian beau, also in the service of the Sultan and with the entourage sent to deal (politically or militarily) with the Venetian invasion of Cyprus (Kibris). Sümbül kills Suzan, a so-called ‘honor killing’ all too familiar still in the 21st Century among certain groups. When Suzan’s honest Turkish servant Saadet (who earlier gave us an impressive song and dance) tells Sümbül he is mistaken, he commits suicide. Finally, in Epilogue, Sümbül’s adopted son, known as the Kızlarağası’nın Piçi (‘The Bastard of the Chief Black Eunuch’) survives and prospers back in Istanbul, despite his epithet! The device of Venetian Carnival masks are used to good effect for the cast, as the singers assume the roles and identities of the fatefully joined protagonists. The singing begins with a duet between Sümbül and Suzan, then first Suzan and then Sümbül and again Suzan and Sümbül olduğu ortaya çıkınca ‘Suzan’ Sultan’a verilemez. Kızı alıkoyan Sümbül ona aşık olur. Suzan, iktidarsız ve yaşlı olmasına rağmen, iyi bir kalbi olan Sümbül’le evlenmeye razı olur. (ismi değiştirilerek ‘Leyla’ olur) Sümbül Suzan’ın oğlunu da nüfusuna geçirir. Ancak kıskanç uşağı Frenk Mustafa da (bir diğer Avrupalı esir) Suzan’ı sevmektedir. Suzan’ın Sümbül’ü tercih etmesi üzerine her ikisini de ortadan kaldırmaya karar verir. Suzan’ın Sultan’ın emrinde olan ve Venedik işgali nedeniyle (politik veya askeri amaçla) Kıbrıs’a gönderilen yakışıklı İtalyan Rocer’e (Ruggiero) aşık olduğuna Sümbül’ü inandırır. Sümbül - günümüzde 21. yüzyılda dahi bazı yerlerde örneklerini gördüğümüz - ‘namus temizlemek’ adına Suzan’ı öldürür. Ama Suzan’ın sadık nedimesi (daha önce etkileyici bir dans ve şarkı sunan) Saadet, Sümbül’e hatasını söyleyince Sümbül de intihar eder. Son bölümde “Kızlarağası’nın NİSAN 2016 | AKOB 45 sing solos with a duet to follow as their love of sorts develops, annotated by ‘Chorus’ Meddah. Both sing of love’s joys and pains. Suzan sings (gorgeously) primarily in Italian, Sümbül in Turkish with echoes, for me at least, of the sufi and muezzin’s declarations of love for God. Saadet is introduced to move the story forward with a seductive dance with her very effective use of castenets around the theater, accompanied by a polyphonic percussion and strings, including the always excellent Labaree on Ottoman harp. Snake charmer-like pipes herald the Venetian attack on Cyprus. The Janissary Mehters with brass, drums, and pipe represent the Ottoman delegation’s procession to deal with this threat, as lamented by Meddah. As politician, Meddah reports that Sümbül points out that ‘you fight fire with water’. Now Meddah introduces Frenk Mustafa falling for Suzan: “to the lover, Baghdad is close”! Mustafa’s impressive love song is accompanied by Mehmet Ali on oud (Turkish lute). Layla joins in in Italian, which of course he can understand, being from ‘Beyond the Danube”, but she cannot accept his love. Brokenhearted, Mustafa’s love turns to hate and he plots revenge. Meddah tells us how in Cyprus, Italian Rocer is a hit, bringing a blush to all the ladies of the Ottoman entourage, even Suzan. Mehmet Ali plays ney with the orchestra and the group sings “Viva Ruggiero”! This is followed by a jazz element with Mehmet Ali on solo instrument. Next, Labaree on the harp accompanies Saadet in a lament. Sümbül and Mustafa duet about Suzan, then Sümbül and Suzan duet one last time, then finally these three joined by Saadet conclude the opera together. We are not subjected to the murder-suicide! The audience showed their appreciation with extended applause, cheers for each of the musicians, and a standing ovation. The after-performance discussion, to which many of the audience remained, confirmed the team approach to the development of the work, lead of course by Mehmet Ali, with Robert Labarre’s contribution to encouraging and contributing to the conception. The story is based on the life of historical Sümbül, who was Chief Black Eunuch, merged with the also black Othello, Moor of Venice (Giraldi’s original 1565 story made famous by Shakespeare’s 1603 adaptation), whose love turns to jealous rage and tragedy. Max Sklar was younger than Mehmet Ali and Labaree’s original concept for a storyteller and had to grow a beard, but he was made for the role in every other way. Current plans for the opera are to tour via New York City, Western Massachusetts and other enlightened venues. I recommend exploring the many variations of the Ottomanflavored World (appropriately enough) and beyond into contemporary jazz of Dunya’s eclectic musical explorations, CDs available: http://www.dunyainc.org For another perspective on ‘Othello in the Seraglio’, read: http://www.classical-scene.com/2015/04/09/delights-alla-turca/ 46 AKOB | NİSAN 2016 Piçi” olarak tanınan evlatlığının yaşadığını ve lâkabına rağmen İstanbul’da önemli mevkilere çıktığını öğreniyoruz. Ayni zamanda oyuncu olan şarkıcılar, kaçınılmaz bir şekilde bir araya gelen hikâye kahramanlarının kimliklerini canlardıkları rollerini üstlenince, oyuncuların etkilerini vurgulamak için Venedik karnaval maskeleri kullanıyorlar. Şarkılar Sümbül ile Suzan’ın düeti ile başlar İlk olarak Suzan ve sonra Sümbül’ün ikişer mükerrer solosunu takip eden bir düet ile koro ve “meddah”ın anlatımlarından aralarında bir aşk başladığı anlaşılmaktadır. İkisi de aşkın mutluluk ve acılarını dile getirirler. Karşılıklı olarak önce Suzan (muhteşem bir şekilde) İtalyanca söylerken Sümbül, - bana göre tasavvuf müziği ve müezzinin namaza davetine benzeyen bir şekilde- Türkçe yanıt verir. Çoksesli vurmalılar ve yaylılar ile Labaree’nin her zamanki harika Osmanlı Arpi (Çeng) eşliğinde Saadet, öyküyü ileriye taşımak için salonun içinde etkileyici bir şekilde kullandığı kastanyetleriyle baştan çıkarıcı bir dansla devreye girer. Yılan oynatıcısına benzer çalgı sesleri Venediklilerin Kıbrıs’a saldırısını haber vermektedir. Yeniçeri Mehter takımının mızıka, davul ve nefeslileri - meddahın kederli bir şekilde anlattığı Osmanlı delegasyonunun tehdite karşı koyuşunu betimlemektedir. Meddah, Sümbül’ün “Ateşe karşı su ile savaşın” dediğini anlatır. Şimdi Meddah Frenk Mustafa’nın Suzan’a olan aşkını anlatmaktadır. “Aşıka Bağdat yakındır! (Sorulmaz)”. Mustafa’nın etkileyici aşk şarkısına Mehmet Ali ud ile eşlik etmektedir. Leyla İtalyanca olarak araya girer. Tuna’nın ötesinden gelen Frenk Mustafa tabiî ki anlamaktadır, Leyla aşkını kabul etmez. Kırgın kalpli Mustafa’nın aşkı nefrete dönüşmüştür, intikam planları yapmaya başlar. Meddah’ın anlattıklarından; Kıbrıs’ta maiyetteki tüm Osmanlı kadınlarının - Suzan dahil - yüzünü kızartan İtalyan Rocer'in ününü öğreniyoruz. Orkestra eşliğinde Mehmet Ali ney çalmakta ve koro şarkı söylemektedir: “Viva Ruggiero!”. Takiben, Mehmet Ali solo ney ile caz esintileri taşıyan bir parça çalar. Sonrasında Labaree Saadet’in ağıtına çengi ile eşlik eder. Sümbül ve Mustafa’nın Suzan hakkındaki düeti ve Suzan ve Sümbül’ün soz kez söyledikleri düet ve en sonunda üçüne katılan Saadet ile opera sona erer. Cinayet- intihara bizler şahit olmadık! İzleyiciler beğenilerini uzun alkışlar, ayakta tezahüratla gösterdiler. İzleyicilerin çoğunun katıldığı performans sonrası söyleşide Mehmet Ali’nin rehberliğinde ve Labaree’nin desteği ve katkılarıyla takım olarak esere nasıl karar verildiği ve çalışmanın gelişimi anlatıldı. Hikaye, aşkı öfkeli bir kıskançlığa ve trajediye dönüşen, (Giraldi’nin 1565 yılındaki öyküsünden Shakespeare’nin 1603 yılındaki adaptasyonu ile meşhur olan) kişiliği Venedik’in siyahi Mağriplisi ile iç içe giren, siyahî Haremağası Sümbül’ün yaşamı üzerine kurgulanmış. Sakal bırakmasına rağmen, Mehmet Ali ve Labaree’nin orijinal kurgulamasında yer alan Meddah rolü için çok genç olan Max Sklar, her halükarda rol için biçilmiş kaftandı. Operanın New York, Massachussetts ve diğer kentlerdeki kültür mekânlarında sahneye konması turneye çıkması planlanıyor. Gereğince Osmanlı dünyası tadını veren, ötesinde çağdaş caza varan Dünya’nın müzikal araştırma seçkileri içeren eseri tavsiye ederim. CD’leri aşağıdaki web sitesinden edinilebilir. http://www.dunyainc.org Othello Sarayda’yı bir başka açıdan okumak isterseniz aşağıdaki web sitesini ziyaret edebilirsiniz: http://www.classical-scene.com/2015/04/09/delights-alla-turca/
Benzer belgeler
akob dergisi 33. sayısını görüntülemek için bu satırı tıklayınız.
Web Sitesi
Ziya Aykın
STK İlişkileri
Fatma Kozacıoğlu
Yayın Kurulu
A. Vahap Kokulu
Ziya Aykın
Semihi Vural
Nihat Taner
Berlin Correspondent
Alexandra Ivanoff
London Correspondent
Stephen Jackson
Ne...
serkan gürkan
operası oldu. Çok sevilen bu eser günümüze kadar dünya çapında
gerçekleştirilen elliden fazla yapımla bir fenomen oldu denilebilir.
Bir idam mahkûmunu konu alan opera bütün insanları ilgilendiren
b...