2009 Ağustos-Eylül - Mülkiyeliler Birliği
Transkript
2009 Ağustos-Eylül - Mülkiyeliler Birliği
AĞUSTOS-EYLÜL- 2009 SAYI 2009-6 Mülkiyeliler Birliği, 12 Eylül’le kendisi açısından hesaplaşmanın bir adımı olarak darbe koşulları nedeniyle Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirememiş “Siyasal”lıları şimdi kucaklamaktadır. Fakültelerinden koparılan arkadaşlarımızı dönemin “mağduru” değil, “onur”umuz kabul ediyorz. MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ 1 İÇİNDEKİLER mülkiye’den...................................................................................................................................................... 3 150. YIL AĞRI DAĞI TIRMANIŞI................................................................................................................. 5 MEKTEB-İ MÜLKIYE İÇIN AĞRI DAĞINA TIRMANDIK........................................................................ 11 GÜLE GÜLE AYDIN AĞABEY...................................................................................................................... 14 AYDIN SEFERBAY........................................................................................................................................ 15 12 EYLÜL HUKUSUZLUĞU SANIK SANDALYESİNDE.......................................................................... 16 USANMADAN USLANMADAN FOTOĞRAF SERGİSİ............................................................................. 18 ANKARA EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ BASIN AÇIKLAMASI..................................................... 20 ONURUNUZ.................................................................................................................................................... 22 MÜLKİYE ONUR YÜRÜYÜŞÜ..................................................................................................................... 23 ONUR ÜYELİĞI TÖRENI ............................................................................................................................. 26 12 EYLÜLÜ LANETLEME MİTİNGİ YAPILDI........................................................................................... 31 şubelerden......................................................................................................................................................... 32 İZMİR ŞUBESİI............................................................................................................................................... 32 İSTANBUL ŞUBESİ........................................................................................................................................ 35 üyelerden........................................................................................................................................................... 36 SIRRI SÜREYYA ÖNDER’LE SİNEMANIN DÜNÜ/BUGÜNÜ ÜZERİNE . ............................................. 36 çeviriler............................................................................................................................................................. 39 HONDURAS’TAKİ DARBECİ KATLİAMCILAR........................................................................................ 39 HONDURAS DENEYİMİ............................................................................................................................... 41 ABD SAVAŞ PLANLARINI LATİN AMERİKA’YA ODAKLAŞTIRIYOR! ............................................... 43 konuk yazarlar................................................................................................................................................... 52 LATİN AMERİKA’DA İNŞA HALİNDE BİR DİNAMİK.............................................................................. 52 EMPERYALİZM VE YENİ DÜNYA DÜZENİ!.............................................................................................. 59 mülkiyeli sanatçılar........................................................................................................................................... 60 ZEYNEP KAVLAK.......................................................................................................................................... 60 HÜMEYRA KUTBAY..................................................................................................................................... 60! ankara tarihinden............................................................................................................................................... 61 OSMANLILAR DÖNEMNİNDE ANKARA.................................................................................................. 62 hatırlatma defteri............................................................................................................................................... 64 6-7 EYLÜL OLAYLARI SAVAŞSIZ BİR DÜNYA İÇİN......................................................................................................................... 65 1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ.................................................................................................................. 67 YILMAZ GÜNEY............................................................................................................................................ 68 SALVADOR ALLENDE.................................................................................................................................. 70 VICTOR JARA................................................................................................................................................. 72 mülkiye’den duyurular...................................................................................................................................... 73 MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ E-KİTAPLIK (KÜTÜPHANE) OLUŞTURULDU........................................... 74 kitap tanıtımı..................................................................................................................................................... 75 TÜRKİYE KISA İKTİSAT TARİHİ................................................................................................................. 75 ALPASLAN IŞIKLI’YA ARMAĞAN............................................................................................................. 76 E-Bülten Mülkiyeliler Birliğinin Yayın Organıdır. Mehmet Özer tarafından hazırlanmaktır. mülkiye’den Eylül’de mitinge kadar bir dizi farklı eylem gerçekleştirildi. Fakat bizim için önemli olan ve içinde yer aldığımız eylem, 12 Eylül’de Mülkiyeliler Birliği’nden okulumuza kadar yapılan “Onur Yürüyüşü” oldu. Düzenlenen bu yürüyüş sonrasında, 12 Eylül ile camiamız ve okulumuz açısından hesaplaşmanın bir adımı olarak, darbe koşulları nedeniyle okulumuzu bitirememiş “Siyasal”lıların “Mülkiyeliler Birliği Onur Üyeliği”ne kabul törenleri yapıldı. YENİ BİR SAYIYLA MERHABA İki aylık bir aradan sonra yine oldukça dolu bir sayıyla karşınızdayız. Bültenimize, öncelikle yine, ulaşabildiğimiz ya da bize ulaştırılan camiamızdan haber, duyuru ya da etkinlikleri aldık. Bu aydan itibaren tekrar bir hareketlilik başlayacağı için katkılarınızı daha fazla bekliyoruz. Elbette katkılarınız bu bölümle sınırlı kalmasın; bildiğiniz gibi güncel olan ya da olmayan konularla ilgili yazıların yer aldığı bölümlerimizde, önceliği kendi üyelerimize veriyoruz. Gündemin diğer bir konusu, Dünya Barış Günü idi. Belki de içeriği net olarak binmeyen ve söylenmeyen (belki tam program henüz gelmemiştir) “açılım” mesaileri nedeniyle, bu barış günü ülkemizde başka bir havada kutlandı. İkinci Dünya Savaşı diye adlandırılan “İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı”, 1 Eylül 1939 günü Nazilerin Polonya’yı işgaliyle başlamıştı. Ardında 52 milyon ölü, milyonlarca yaralı, sakat ve yerle bir edilmiş kentler,acı ve gözyaşı bırakarak Mayıs 1945’de son buldu. İnsanlık tarihinin en acımasız, en kanlı ve kirli savaşlarından birinin başladığı gün, yani 1 Eylül, bütün insanlığa ders olması için BM tarafından “Dünya Barış Günü” olarak kabul edildi. Fakat akan kan ve gözyaşı tarihin hiçbir döneminde sona ermediği gibi, bu savaş sonrasında da dinmedi; 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana meydana gelen 250’den fazla savaşta da toplam 23 milyondan fazla kişi öldü. Savaşın en büyük mağdurları her zaman çocuklar oluyor; 1990 yılından bu yana 2 milyondan fazla çocuk savaş ve savaşın yarattığı şiddet nedeniyle öldürüldü, 4 – 5 milyon çocuk yaralandı, 12 milyon çocuk evsiz ya da ailesiz kaldı ve bunların arasında bizim çocuklarımız da var. Yapılan araştırmalar, tarih boyunca erken ölümlerin en önemli nedenlerinin salgın bulaşıcı hastalıklar ve savaş olduğunu ortaya koymuş. Aslında bu ikisini birbirinden ayrı düşünmek de imkansızdır. Çünkü hastalıklar, savaş ve çatışma dönemlerinde inanılmaz artış göstermektedir. Unutmayalım, savaş sadece hedefteki halklara değil, aynı zamanda tüm insanlığa da uygulanmış bir şiddettir. Bugün yine küresel finans sermayesinin kendi yarattığı ve tüm dünyayı içine çektiği krizden çıkabilmek için Hatırlatma Defteri’miz de artık sürekli hale gelen bölümlerimizden birisi oldu. Bu konuda da bizlere destek verirseniz daha eksiksiz hale gelebiliriz. Gündem başlıklarımıza gelince; bu sayımızda ana dosyamız elbette 12 Eylül. ABD’de planlanan ve yerli/yabancı işbirlikçileri vasıtasıyla emir-komuta zinciri içerisinde ve doğrudan ABD’den gelen emirle uygulamaya sokulan, ülkemizi bütün yaşam alanlarıyla yerle bir edip, planlı bir şekilde tamamen sermaye endeksli neoliberal tarzda ve “ABD’ye daha da ılımlı” şekilde yeniden organize eden “12 Eylül Faşist Darbesi”nin üzerinden 29 yıl geçti. Fakat yasa ve kurallarıyla, organ ve örgütlenmeleriyle bugünümüzü belirlemeye devam eden 12 Eylül’le ilgili hesap halen sorul(a)madı. Bu nedenle 12 Eylül, dünün değil bugünün bir sorunudur. Ülkemizin üzerinden silindir gibi geçen ve ülkemizi kana boğan süreci farklı yanlarından ele alan yazıları ve Yönetim Kurulumuzun açıklamasını bültenimiz içerisinde bulacaksınız. 1 hafta sürecek olan ve içinde Mülkiyeliler Birliği’nin de yer aldığı “Ankara Emek ve Demokrasi Güçleri”nin organize ettiği, Faşist Darbenin 29. Yılı Protesto Etkinlikleri programı, 4 Eylülde Birliğimizin bahçesinde düzenlenen bir basın toplantısı ile duyuruldu. Basın toplantısı öncesi bahçede, kaldırılmadan mutlaka görmemiz gereken “Usanmadan, Uslanmadan” fotoğraf sergisinin açılışı yapıldı. Fotoğraf sergisi Mülkiyeli sanatçı Mehmet Özer tarafından hazırlandı.12 3 çıkardığı savaşlarla boğuşuyoruz ve daha büyük savaş tehditleri altında yaşıyoruz. Bu nedenle bugün her zamankinden daha fazla olmak üzere, insanlığın acil problemi, adil ve herkes için eşit şartlarda barıştır. gili temaslarına devam ederken, Atatürk’ün Selanik’teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili yalan haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyoda yayımlandı. “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan DP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi ise, tirajı 20 bin civarında olduğu halde o güne özel 290.000 adet basılarak, yeni kurulmuş olan Kıbrıs Türk’tür Derneği üyelerince bütün İstanbul’da satılmaya/ dağıtılmaya ve halkı bu yalan haber üzerinden azınlıklara karşı galeyana getirmek üzere kullanılmıştı. İki gün süren İstanbul ve İzmir’deki gösteriler, Rumlara yönelik bir tahrip, linç ve yağma hareketine dönüştü. Şişli’de başlayan saldırılar, büyüyen kalabalıklarla Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu’na sıçradı, ardından da gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte Rumların, Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırılarak yağmaya başlandı. Emniyet’in pasif bir tutum sergilediği bu saldırılarda, yönlendirici durumdaki 20-30 kişilik organize birlikler sürekli hareket halindeydi. Saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000’den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı. Farklı etnik grupları barındıran Anadolu’nun homojen hale getirilmesi, siyasi elit tarafından ulus-devletin vazgeçilmez şartı olarak görülüyordu. 1950’li yıllarda uygulanan milli politika ve 6-7 Eylül olayları da bu politikaların devamı olarak değerlendirilmelidir. Bu olaylar sonrasında hedefe uygun bir göç dalgası başlar ve birkaç ay içinde, büyük işyerlerinin önemli bir kısmı yok pahasına ya da bedavaya gayrimüslimlerden Müslümanlara devredilir. Büyük tahribata uğrayan birçok dükkan ise hiç açılmamak üzere kapanır. Türkiye’deki birçok büyük sermaye grubunun ilk sermayelerini nereden ve nasıl edindiklerine iyi bakmak gerekir. İnsanlığın kaybettiği en önemli anlardan birisi, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonlarına doğru 6 ve 9 Ağustos 1945 tarihlerinde HİROŞİMA ve NAGAZAKİ’ye nükleer bombaların atıldığı anlardır. Yaklaşık yüz bin insan, gözleri kör eden parlaklıktaki patlamanın ilk etkisiyle oluşan ve saate 1800 km hızla ilerleyen 300.000 santigrat derece sıcaklığındaki alev fırtınasında anında yok oldu. Fakat ilk anda ölenler daha şanslıydı; çünkü patlamalardan kısa süre sonra başlayan ve şehirlerin üzerine bir hafta boyunca şiddetli yağmurlarla birlikte yağan radyoaktif serpintiler, 2 ay içerisinde yüz binden fazla insanın daha büyük acılarla ölümüne neden olacaktı. Rakamlar tam olarak bilinememekle beraber, ilk beş yıl içinde bombaların yarattığı tahribat ve sonradan ortaya çıkan etkiler nedeniyle 250.000 den fazla insanın hayatını kaybettiği, on binlercesinin de sakat kaldığı tahmin ediliyor. Daha sonraki dönemde değişik şekillerde pişmanlığını ifade eden Albert Einstein başta olmak üzere, birçok ünlü bilim insanı bu bombaların yapımı ve bitirilmesi için nasıl ikna edildi; bombaların atılacağı şehirler nasıl seçildi ve savaş boyunca bu bombalar atılana kadar buralar neden hiç bombalanmadı; canlı insanlar üzerinde yapılan bu korkunç deneye hangi caniler nasıl karar verdiler; Japonya zaten teslim olmaya hazırken, bombalama süreci neden öne alındı ve daha birçok kritik soru ayrı ayrı ya da birlikte düzinelerce kitaba konu oldular. Fakat en önemli nokta, tüm dünya artık dehşet içerisindeydi, çünkü insanoğlu artık “gezegeni imha edebilecek teknolojiye” ulaşmıştı. Birliğimizin Çankaya Belediyesi ile birlikte 1 Eylül Dünya Barış günü nedeniyle Konur Sokak’ta düzenlediği “Yeryüzüne Barış Sözümüz Var” adlı fotoğraf ve şiir sergisi büyük ilgi gördü. Sergi arkadaşımız Mehmet Özer tarafından hazırlandı. Ülkemizde ve tüm dünyada herkesin eşit şartlarda ve insanca koşullarda, adil ve barış içinde yaşadığı, sistemin kar hırsı değil insan ihtiyaçları üzerine kurulduğu bir düzenin gerçeğe dönüşeceği inancıyla hoşçakalın. Diğer bir gündemimiz ise ülkemizde 6-7 Eylül olayları diye anılan, 1955 yılındaki azınlıklara yönelik planlı saldırılardı. Dışişleri yetkilileri Londra’da Kıbrıs Türklerine yapılan baskılarla il- Yeni bir sayıda buluşmak dileğiyle… A.Raif FALCIOĞLU 4 150. Yıl Ağrı Dağı Tırmanışı Biz bunları yaşarken keyif aldık. Umarım okurken aynı keyfi sizler de paylaşırsınız. Mülkiye’nin 150. Yıl Kutlama Etkinlikleri çerçevesinde programa alınan Ağrı Dağı tırmanışı faaliyetini 20-25 Temmuz 2009 tarihleri arasında gerçekleştirdik. Faaliyete İzmir’den Kubilay Saygın Öztürk, Sunay Çatori ve Gönül İlhan, Ankara’dan İsmail Hakkı Karakelle ve Emrah Denizhan katıldılar. Şimdi ise evlerimize döndük ve etkinliğe katılan arkadaşlar adına faaliyet raporunu yazma görevi bana düştü. Nasıl yazmalı diye epeyce düşündüm açıkçası. Dağcıların her etkinliklerinden sonra yazdıkları teknik raporlar gibi resmi ve sade bir dille faaliyet raporu yazmaktansa, bu sporla ilişkisi olmayan Mülkiyelilerin de keyifle okuyabilecekleri bir etkinlik hikayesi, bir günce yazmaya karar verdim. Beşimizin dağ hikayesi aşağıdaki gibi gerçekleşti. Ağrı Dağı tırmanışı için İzmir ekibi olarak üç kişi 20 Temmuz Pazartesi sabahı 07:00’de Ankara’ya uçtuk. Burada hem Van uçağına aktarma aldık hem de Ankara ekibini oluşturan iki arkadaşımızla buluştuk. 09:00’da Ankara’dan kalkan Van uçağında Mülkiye Ağrı Tırmanış Takımı olarak 5 kişi birlikteydik. Heyecanlı ama keyifliydik. Zaten heyecan olmadan dağ faaliyeti de olmaz. Ben, Sunay, Gönül ve İsmail aynı yaşlardayız, 50’yi devirdik özetle. Emrah ise en gencimiz, daha yeni mezun, o hepimizin evladı gibi. Ama heyecan konusunda hepimiz eşitiz. 10:20’de Van F.Melen Havaalanı’na indik. Biraz bekleyip bagajlarımızı aldıktan sonra sırt 5 yiyecekleri satın aldık. Havanın bozmak üzere oluşunu dikkate alarak dağda planladığımızdan daha uzun bir süre kalabileceğimizi hesapladık ve yiyecek alımında biraz eli açık davrandık. Sonra hep birlikte akşam yemeğine gittik. Lokantanın terasından uzaktaki Ağrı Dağı’nı seyrettik. Başına topladığı kapkara bulutlarla sanki bize olumlu bir mesaj vermiyormuş gibiydi. İyimser olmaya çalıştık ama dağ yüzünü asmıştı bir kez. Pek gülümseyecek gibi de görünmüyordu. Yemekten sonra otelimize döndük. Birer el tavla atıp eğlendik. Sonra da odamıza çıkıp çantalarımızı düzenledik ve erkenden yattık. çantalarımızı ve kendimizi, bizi beklemekte olan Yusuf ’un minibüsüne attık ve vakit geçirmeksizin Doğubeyazıt’a doğru yola çıktık. Öğle yemeği molamızı 12:30’da Muradiye Şelaleleri’nde verdik. Muhteşem bir şelale manzarası eşliğinde, acımı acı bir sac kavurma yedik, fotoğraflar çektik köpürüp uçan suya karşı ve tekrar yola çıktık. 13:55’de yol üzerindeki Somkaya köyüne ulaştığımızda uzaktan Ağrı Dağı ilk kez göründü bizlere. Heybetli, yekpare, çok büyük, yalnız, ürkütücü ve bol karlı görüntüsüyle tek kelimeyle büyüleyiciydi dağımız. Dağ gibi dağdı. Havanın durumu ise toplanmakta olan yoğun ve kara bulutlar nedeniyle son derece düşündürücüydü. Gerçi haftalık hava raporunu almıştık ama “gök gürültülü, sağanak yağışlı” diye ifade edilen hava durumu aşağısı için geçerliydi. “Ya yukarısı?” sorusu içimizden geçti ama hiçbirimiz sesli ifade edemedik. Zira izinler alınmış, hazırlıklar yapılmış ve işte dağa gelinmişti. “Sonrasını dağ bilir, izin verirse çıkarız” diye düşündük ve yola devam ettik. 14:40’da İsfahan Otel’e indik. Bu otel çok uzun zamandır dağcıların tercih ettiği mütevazı bir oteldir Doğubeyazıt’ta. Odalarımıza yerleştikten sonra ilk işimiz dağa gidecek minibüs ve dağda malzemelerimizi taşıyacak atları temin etmek oldu. Yoğun telefon görüşmeleri ve pazarlıklardan sonra bunu hallettik ve sonra da alışverişe çıkıp dağda ihtiyaç duyacağımız 21 Temmuz Salı sabahı 07:00’de kalktık. Bizler otelin salonunda kahvaltı ederken minibüsümüz ve şoförü Nuri gelmişti bile. 08:35’de sırt çantalarımızı ve yiyecek torbalarımızı minibüse yükleyip yola çıktık.09:30’da iki atla bekleyen Şükrü, Çevirmeköy’den biraz ilerideki 2300 rakımdaki Meryemtepe’nin hemen altında bizi karşıladı. Büyük sırt çantalarımızı ve yiyecek torbalarımızı atlara yükledik, küçük sırt çantalarımızı ise kendimiz yüklendik ve 09:50’de yola çıktık. Yol çok dik ve yorucu değildi ama kampa ulaşım mesafesi oldukça fazlaydı. Önce toprak yolu takip ederek yükseldik. Sonra yoldan ayrılıp patikaya girdik. Yaylaya çıkmış sürülerin ve yaylacıların arasından geçtik. Yaylacı çocuklara yanımızda getirdiğimiz hediyeleri dağıttık. Bazen durup sohbet ettik. 6 Uzun bir yolculuktan sonra yaklaşık onbeş km. kadar yürüyerek 14:00’de 3200 rakımdaki kampa vardık. Kampta bizleri elinde çay bardaklarıyla Barzani isimli köylü karşıladı. Kamp alpin bir çayır görünümünde hafif meyilli bir yamaçta yer alıyordu. Yakında bir büyük su kaynağı da vardı ama suyu biraz bulanıktı. Biraz dinlendikten sonra çadırlarımızı kurduk ve yerleştik. Kampta bizim ekipten başka bir İspanyol bir de Avusturyalı ekip vardı. İlerde göz mesafesinde iki kamp alanı daha görülüyordu. Kamplarda yerli dağcılardan ziyade yabancı dağcıların bulunduğunu öğrendik.18:00’ de arkadaşlarımızla çorba ve makarnadan oluşan akşam yemeğimizi hazırlayıp yedik. Hepimizin sağlığı iyiydi. Sadece Sunay’da yoğun başağrısı vardı. Ağrıkesici almamasını söyledim. Sebebi öğrenmeliyiz, irtifa mı sebep yoksa başka bir neden mi var? Tam yemek üzeri çay içmeye karar vermiştik ki yağmur başladı. Önce sakin ama sonra sağanak halinde yağdı yağmur ve bizleri çadırlarımıza çekilmeye zorladı. Erkenden çadırlarımızda uyku tulumlarımıza sığınıp dinlenmeye geçtik. Yağmur izin verdiği oranda da uyumaya çalıştık. Komşu ekipler ise ana kamp çadırına doluştular ve geç saatlere kadar epeyce gürültü yaptılar doğrusu. 22 Temmuz Çarşamba sabahı 05:00’de yağmur durdu nihayet. 07:00’de Emrah benim çadıra gelip kahvaltılık malzemeleri aldı. 07:30’da çay, peynir, fındık ezmesi, zeytin, pide ve sahanda sucuktan oluşan mükellef bir kahvaltı ile güne başladık. İştahlarımız genel olarak hiç de fena değildi. Dağda bu sağlıkla ilgili iyi bir belirtidir. Önceki planımıza göre Sunay ve Gönül bu kampta kalıp bizlerin zirveden dönüşünü bekleyeceklerdi. Ancak Sunay’da yoğun başağrısı devam ediyor ve iştahsız. Kampta kalıp beklemek yerine Doğubeyazıt’a dönme eğiliminde. Bu konuda öğlene kadar bekleyip karar vermesini istedim. Zira bu rakımda başağrısının getirdiği tehlike tehdidi kritik seviyede değil. Gönül gayet iyi, mümkün olursa 3200 rakımlı kampta biz dönene kadar beklemek niyetinde. Ancak Sunay dönüş kararı alırsa onu yalnız bırakmayacak tabii ki. İsmail, Emrah ve ben çadırlarımızı toplayıp hazırlandık. Sunay ve Gönül ile durum değerlendirmesi yapıp vedalaştık ve 09:20’de yola çıktık. Bu kez yolumuz dik ve yorucu ama mesafe düne göre daha kısa, sekiz km. kadar. Yol oldukça kalabalıktı. Hem dağdan inenler vardı, hem de bizim gibi çıkanlar. Bazı dostlarla da karşılaştık bu arada. Zirve ya- pamadan dönen epeyce insan vardı. Ya malzeme yetersizliğinden ya da hava koşullarının müsaade etmemesinden çıkamamışlardı ve dönüyorlardı. 13:00’de 4200 rakımlı kampa vardık. 4200 kampı daha kayalık, bir tepe üzerine kurulu ve dağın kar örtüsü buradan başlıyor.. Çadır yerleri sınırlı sayıda. Kampın hemen yanında meşhur Öküzderesi vadisi yer alıyor. Burası tam bir cadı kazanı gibi. Dağ tam bu noktada neredeyse eriyor, ufalanıyor. Kaya yapısı çok farklı, volkanik kayaçlar, kavrulmuş taşlar hakim. Sürekli taş patlaması ve yamaçlardan aşağı akması, düşmesi söz konusu. Dağ sanki tam bu noktadan ikiye ayrılacakmış gibi sürekli ufalanıyor. Eriyen karların oluşturduğu bir su kaynağı da var. Ama bu su hiç mineral ve vitamin içermiyor. Neredeyse saf su. O nedenle acı bir tadı var. İçince kanmak mümkün olmuyor. Kampta bize ayrılan yere çadırlarımızı kurduk. Çadırlar zemine tam oturmuyor. Hiç olmazsa bir yada iki köşeleri açıkta havada kalıyor. Bu noktalara taşlarla alttan destek yapsak da değişen bir şey olmadı. Çadırların sabitlemesini ve gerdirmelerini de iri kayalarla yaptık sadece. Zira çadır kazıklarının zemine çakılması imkansız. Çadırlarımıza yerleştikten sonra 3200 kampındaki arkadaşlarımızla haberleştik. Sunay’ın sağlık sorunu devam ediyor. Demek ki aşağıya inmesi, 3200 rakımdan uzaklaşması lazım. Telefonlarımızı n sadece öğlen 12:00-12:30 ve akşam 20:00-20:30 arası açık kalmasını kararlaştırdık şarj sorunu nedeniyle. 3200’deki arkadaşlarımızla akşama haberleşeceğiz. Kampı dolaştık sonra, diğer dağcılarla tanıştık, sohbet ettik. Dün zirve denemesi yapan ama doluya yakalanınca geri dönenler olmuş. Yerlilerden ziyade yabancılar ağırlıkta ve çoğu tur şirketleriyle gelmişler buraya. Bir tek bizim ekip kendi inisiyatifi ve imkanlarıyla gelmiş. Tur şirketlerinin sabit mutfak çadırları ve aşçıları var. Ayrıca dağcıların kalacağı çadırları bile şirket elemanları kuruyor, hazırlıyorlar. Emrah bunlardan birinde arkadaşıyla karşılaştı ve yemeğe davet edildi. İsmail’le ben de barbunya fasulye konservesi ve helva yedik akşam yemeğinde. Öğünlerimiz dağda günde ikiye indi. Ara öğünlerde kuru üzüm, incir atıştırıyoruz sadece. Akşam yemeğinden sonra hava yine bozdu. 17:20’de yoğun yağmur başladı sonra doluya çevirdi hava. Çadırlarımıza sığınıp uyku tulumlarımıza girdik. Yağış neredeyse bütün gece sürdü. Arada bir mola verdiği de oldu gerçi ama sanırım bu tarz değişimiyle ilgiliydi. Yağmurken durdu, dolu olarak başladı, derken 7 bir mola verip yine yağmura çevirdi. Memlekette her taraf neredeyse yanıyor, hava öylesine sıcak. Burası ve kuzey-doğu kıyılarında ise sel seli götürüyor. Küresel ısınmanın bir sonucu da bu. Sadece ısınma olmuyor, dengesiz ve mevsim anormali yoğun yağış da doğanın dengesinin nasıl bozulduğuna işaret. Gerçi biz zirve şansımızı engellediği, azalttığı için yağışla ilgiliyiz şu anda. Ama aşağıdaki köylüler tam da hasat zamanı ekinlerini ıslatan, sel olup akan yağışları hiç de iyi karşılamıyorlar. Gece saati gelince telefonlarımızı açtık ve aşağıdaki arkadaşlarımızla haberleştik. Şükrü onları köye indirmiş, minibüs de tam zamanında gelmiş ve İsfahan Otel’e inmişler. Sunay’ın sağlığı irtifa azaltınca düzelmiş. Gönül de iyi. İkisinin sağlık haberlerini alınca rahatladık. Artık onlar iyi ve emin yerdeler. Şimdi sadece dağı düşüneceğiz. İzmir’den arkadaşlarla da haberleştim. İnternetten hava durumunu izliyor ve sık sık bana aktarıyorlar. Söyledikleri hep aynı: “gökgürültülü, sağanak yağışlı!” 23 Temmuz Perşembe sabahı 4200 kampı çok hareketlendi. 02:00, 03:00 ve 04:00’de zirve çıkışı için kalkan ekipler oldu. Bunun bir anlamı bizim uyuma şansımızın olmamasıydı. Diğer anlamı ise zirveyi deneyecek tur şirketlerinin rehberlerinin hava durumuyla ilgili daha somut haber alabildikleriydi. Demek ki hava düzelecekti artık. Sevindim açıkçası. Zirve umudum arttı. Keşke biz de aklimatizasyonumuzu tamamlamış olsaydık bu sabah. Ama bir yirmidört saate daha ihtiyacımız var. Erken davranırsak zirve için bu defa başka sorunlarla karşılaşabiliriz. Biz ekip olarak 07:00’de kalktık. Peynir, fındık ezmesi, pide, çay ve sahanda sucukla kahvaltımızı yaptık. Bu sabah hava gerçekten de fena değil, zirve bile görülüyor ara sıra. Hava bulutlu ama ara sıra açıyor. Zirvenin gözle görülebilmesi, psikolojik olarak çıkılabilirliğini de arttırıyor sanki. Daha mümkün görünüyor. Ben merak içinde sabah zirve için giden gruplardan iyi haberler bekliyorum. Zamanı da değerlendirmek gerek bir yandan, 09:00’da İsmail’le krampon eğitimine başladık. 09:20’de de hazırlanıp üçümüz aklimatize tırmanışına geçtik. Kanımızdaki alyuvar-akyuvar dengesini değiştirmek zorundayız zira 4200 rakım ve sonrasında oksijen giderek azalıyor ve vücudumuzun bu ortama hazırlanması lazım. Bu nedenle gidiş-dönüş beş saatlik bir yükselme antrenmanı yapmayı planlamıştık. Fazla zorlanmadan 4600 rakıma kadar yükseldik. Elli dakikada yüz rakım yükselebiliyoruz. On dakika da dinleniyoruz, oluyor bir saat. AKUT’un her yüz rakımda bir diktiği işaret direkleri yol gösterici oldu. Ayrıca patika da oldukça belirgindi. Emrah çok zinde, mümkün olsa daha da yükselmek arzusunda. Ama bizim zirve çıkışı planımız yarına, o nedenle fazla yorulmamamız lazım. İsmail de uyum sağlamış görünüyor. Sorun yaşamayacak gibiyiz yüksek irtifada. 4600 rakımdan geriye kampa döndük. 4500 rakım sanki bir sınır gibi dağda karlı alanın erimekte olduğu kısım. Her adım attığımız yer sanki dere olmuş akıyor gibi. Ben bu dağı bu mevsimde ilk kez böyle sulu, sanki tepeden eteğe erir gibi gördüm. Yarın inişi geciktirmememiz lazım. Yerler donmuş ve sertken zirveye çıkıp, fazla erime olmadan inmemizde fayda var. Yoksa iyice sulu bir zeminde, dere yatağında yürür gibi ineceğiz bazı bölgeleri. 14:30’da 4200 kampına geri döndük. Sabah erkenden zirve çıkışı yapan gruplar da birer ikişer inmeye başladılar. Hemen hepsi zirve yapmışlardı ve hızla kampı boşaltıp 3200 kampına inmeye başladılar. Herkes daha fazla oksijene doğru iniyor, bu da son derece normal. Hava oldukça düzeldi, güneş bize gülümsüyor. Yarının da iyi olacağını umuyoruz. Kampta sadece iki çadırda Rus dağcılar, bir çadırda da Bulgar bir dağcı, at çalıştıran köylülerden beş kişi ve biz kaldık. 18:00’de bir çorba yapıp içtik. Sonra da Emrah mükemmel bir peynirli makarna yaptı bize. Neredeyse parmaklarımızı yiyecektik. Yemekten sonra çay da içtik. Bu arada hava kapamaya başladı ve güney istikametinden hızla gelen bir bulut hem havayı hem de içimizi kararttı. İran yönünden, doğudan gelen bir diğer kapkara bulut da bütün ümitlerimi bozdu attı kenara. Arkadaşlara bir şey demedim yarın için yine de.. Sabaha karşı 03:00’de uyanıp zirve çıkışı için gereken sıcak suları kaynatıp termoslarımızı hazırlamaya ve çantalarımızı uygun bir şekilde yerleştirmeye karar verip 19:00’da çadırlarımıza çekildik. Yarın zirveyi deneyecektik. İçim rahat değildi. Çadırda uyku tulumumum içinde beklerken 20:00’de şiddetli sağanak yağış başladı. Sanki yağmur günlerdir yağamamış da şimdi eksiğini gideriyormuş gibi bardaktan boşalırcasına yağıyordu. 8 24 Temmuz Cuma sabahı 03:00’de yağış doluya ve kara çevirdi. Bu durumda bizim sabah planımızı değiştirmemiz elzem hale geldi. Çadırdan çadıra seslenerek beklemeye karar verdik. 04:00’de gecegündüz dengesinin olduğu anda kalkıp İsmail ile Emrah’ın çadırına gittim. Gerdirmeleri gevşemiş garantisi de yoktu. Son hazırlıklarımızı yapıp sularımızı kaynatıp hazırladık ve 08:45’de kamptan ayrıldık. Bu saat aslında zirve çıkışı için geç bir saattir ve ciddi riskler içermektedir. Ama daha iyi bir hava imkanını yakalama şansımız da kesin olmadığı için bunu denemek zorundaydık. Bizden önce iki Rus bir Bulgar dağcıdan oluşan üç kişilik bir ekip zirveye hareket ettiler. 4600 rakıma kadar dünden bildiğimiz kaya ve kar rotasından yükseldik. 4600 rakımdan sonra zeminde sadece kar vardı. Dün aşağıda yağmur-dolu olarak yağan yağış burada kar olarak inmişti. Bu durum şüphesiz bizler için iyiydi. Yumuşak karda krampon takmadan ve sadece baton kullanarak hızla ilerledik. En gencimiz Emrah 4700 rakıma kadar önümüzde ilerledi. Bu noktadan sonra ben öne geçtim. 4900 rakımda yoğun fırtına ve rüzgar başladı. Bir ara Emrah’ın sıcak su ihtiyacı nedeniyle beklemek zorunda kaldık ve üşüdüğüm için polarımı giymek zorunda kaldım. 13:00’de İnönü tepesini yanlamasına çıkarken bizden önce zirve yapan Bulgar ve Rus ekibiyle karşılaştık. Onları tebrik edip yürüdük ve 5000 rakıma, “Top Sahası” denilen alana ulaştık. Bu noktada Nuh’un gemisini aramak için tekrar Ağrı Dağı’na gelmiş olan Amerikalı araştırmacılardan biri yolumuza çıkıp bizimle birkaç kelime konuştu. Sorduğu aşağıdan yemek ve yakıt getiren köylüleri görüp ve çadırları biraz su almıştı. Birkaç gerdirme yapıp arkadaşlarla konuştum. İçimizde bu durumda morali en çok bozulan Emrah’tı. Hava durumu nedeniyle bekleyeceğimizi söyledim. Bu arada epeyce de ıslandım. Tekrar çadırıma döndüm. 07:30’da yağmur azaldı ve nihayet dindi. Kalkıp kamp alanını gezdim. Güneyden gelen bulutlar iyice yükselmişlerdi, artık yakın tehlike olmaktan çıkmışlardı. İran yönünden gelen bulutlar da dağın zirvesine doğru yükselme eğilimindeydiler. Bu durum ilerleyen saatlerde havanın zirve için olumlu olabileceğine işaret ediyordu. Şüphesiz bu bir varsayımdı ve beklentilerimin tam tersi de olasıydı. Yine de bir gün önce düzelen havanın bugün tüm hesaplarımızı altüst etmesinden sonra belki bir umut ışığının parlama ihtimalinin bulunması bile içimi ısıttı. Hemen karar verip arkadaşlara ilettim. Hava durumu zirve çıkışına izin verebilirdi. Bu nedenle hazırlanıp hemen zirve çıkışına başlamaya, ancak hava durumu elverişsiz olursa ya da birden bozarsa, hangi rakımda dağın neresinde olursak olalım geri dönmeye karar verdim. Bu zor bir karardı. Zira bir gün daha geçirip hava durumunun uygun olmasını beklemek teorik olarak uygun ise de pratikte daha güçsüz, daha zayıf olacağımız için ciddi anlamda başarısızlık ihtimali çağrıştırıyordu. Bir gün daha beklediğimizde havanın daha iyi olmasının 9 görmediğimizdi. Kendisine olumsuz yanıt verip ilerlemeye devam ettik. Zirve için son çıkışa girdik. Burası oldukça diktir. Yer yer donmuş karla kaplı zeminde sadece batonlarımızla ilerledik. 13:56’da 5137 rakımlı zirveye ulaştım. Benden az sonra İsmail ve ondan sonra da Emrah zirveye ulaştılar. Her ikisini de sarılıp kutladım. Sonra Mülkiye flamasını çıkartarak fotoğraflar çektik. Zirve defteri maalesef yoktu, bir şeyler yazmak mümkün olmadı. Hava yoğun bulutlu ve çok sert rüzgarlıydı. Fazla oyalanmadan 14:15’de inişe geçtik. Ben, İsmail ve Emrah olmak üzere yoğun karda topuk vurarak hızla iniş yaptık. Emrah kendisini iyi hissetmediği için ve hızla bu rakımdan kurtulmak istediği için izin alıp öne geçti. İnönü Tepesinden biraz aşağıda Amerikalılara malzeme taşıyan dört köylüyle karşılaştık. Durup biraz sohbet ettik. 4800 rakımda Emrah’ın pek de iyi görünmemesi, olduğu yerde öne arkaya sallanıyor oluşu nedeniyle uzun bir mola vererek sıcak sıvı aldık ve incir, kuru üzüm ile karnımızı doyurduk. İsmail de oldukça yorgun görünüyordu. 4600 rakımda kar bitip kayalık zeminden inmeye başladığımızda ise daha da dikkatli olmaya çalıştık. Dağ bu noktada dere olmuş akıyor gibiydi. Zemindeki taşlar suyla gevşemiş ve tehlikeliydi. Fazla sorun yaşamadan ve son etabında karla karışık yağmur altında 17:15’de 4200 kampına indim. Dağ buluta girdi iyice. Arkadaşları bekledim ve tekrar zirvelerini tebrik ederek çadırlara çekilip dinlenmemizi önerdim. Hiçbirimiz yemek lafı bile etmedik, zira çok yorulmuştuk. 17:50’de çadırlarımızda ve uyku tulumlarımızın içindeydik. Zirveye ulaşmış olmanın keyfi ile ama muazzam bir yorgunlukla dinlenmeye geçtik. Tek keyfimiz arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan gelen tebrik telefonlarıydı. Yıldırım tehlikesi nedeniyle telefonlarımızı sadece kararlaştırdığımız saatlerde kullanıp, hemen hiç kimsenin kalmadığı dağda yağış sesleri içinde uykuya daldık. 25 Temmuz Cumartesi sabahı 07:00’de uyandık. Çadırlarımızın dışı, özellikle etekleri gece yağan kar ve dolunun donması sonucu buz tutmuştu. Hepimiz dünkü yorgunlukla iyice uyumuştuk. Kalktığımızda kampta bizden başka üç köylünün kaldığını gördük. Onlarla selamlaştık. Yükümüzü alacak at ile Şükrü’nün aşağıdan geldiği görülüyordu. Hepimiz iyice dinlenmiş olarak çadırlarımızı sökmeye ve toparlanmaya başladık. Sadece İsmail’in hazırladığı çayı içtik ve incir, kuru üzümle kahvaltımızı yaptık. Çadır ve diğer 10 ağırlıklarımızı ve çöp torbamızı da ata yükledikten sonra 09:30’da küçük sırt çantalarımızı yüklenerek inişe başladık. 3200 kampında mola vermedik. Sadece yaylacıların yanında bir mola verip, göçerlerin köpeklerinin müsaade ettiği kadarıyla çocuklarla ilgilendik. Sonra postumuzu kaptırmadan köpeklerin arasından sıyrılıp inmeye devam ettik. Yolda bir Hollandalı ve bir de İranlı grupla karşılaştık.Onlara başarılar dileyip dağ hakkında merak ettikleri şeyleri cevaplamaya çalıştık. 13:30’da Meryemtepe’nin altında bizi bekleyen minibüsümüze ulaştık. Nuri ve Barzani bizleri karşıladılar. Minibüsümüze sırt çantalarımızı ve diğer ağırlıklarımızı yükledikten sonra Şükrü’yle vedalaşıp hemen hareket ettik. Yolda çok seyrek geçen minibüs için bekleyen köylüleri memnuniyetle aracımıza davet ettik. Onları şehirde uygun yerlerde bıraktıktan sonra 14:30’da tekrar İsfahan Otel’e ulaştık. İlk işimiz lobide demli bir çay içmek oldu. Daha ilk yudumlarımızı almamıştık ki otelde bizi bekleyen Sunay ve Gönül de lobiye geldiler. Ekibimiz tekrar bir araya gelmişti. Üzerimize aldığımız sorumluluk da yerine getirilmişti. Dinlendikten sonra evlerimize dönüş yolculuğuna hazırlanmamıza engel kalmamıştı. Tabii ki takip eden günlerde Doğubeyazıt’ın İshakpaşa Sarayı’nı, Urartu Kalesi’ni, Ahmedi Hani Cami-türbesi’ni, çarşısını da gezdik. Van’a ulaşınca ekip olarak ocakbaşında bir kutlama gecesi de yaptık. Ayrıca Van’da Tuşpa Kalesi’ni, eski Van’ı, müzeyi, Edremit sahilini, Gevaş’ı, Aktamar adasını ve meşhur kilisesini de gezdik. Ama bunlar hikayemizin dışındaki konular. O nedenle sadece anıp geçiyorum. Esas söylemek istediğim ise şu: Herkes 150. yıl için bir şeyler yaptı, yapıyor. Bizim de elimizden gelen buydu, yaptık. Mülkiye bayrağını Ağrı zirvesinde dalgalandırdık 150. yılda. Uzun süredir dağlardan ve zirvelerden uzak kalan Mülkiye camiasına 150. yıl nedeni ile bir hareketlilik kazandırdığımıza inanıyoruz. Bizler 150. yılda Mülkiye için 5137 rakıma Ağrı Dağı’na çıktık, bizden sonraki kardeşlerimizden 6000, 7000, 8000’lik dağlar ve nihayetinde 8848 rakım, yani Everest bekliyoruz. Sevgi ve saygılarımızla, 150. Yıl Mülkiye Ağrı Tırmanış Takımı adına Kubilay Saygın Öztürk Mekteb-i Mülkiye İçin Ağrı Dağına Tırmandık Düşlerimizi gerçekleştirmiş olmanın keyfiyle; İshakpaşa Sarayını, Van kalesini, Edremit’i, Ahtamar Adası ve kilisesini gezip, Van şehrinde sahte palmiyenin olduğu sokakta van kahvaltısı yapmayı da, Saçıbeyaz’ın dövme dondurmasını ve Ahtamar Adasının inci kefalini yemeyi de ihmal etmedik. Mekteb-i Mülkiye’nin 150. Kuruluş yıldönümü nedeniyle 21 Temmuz 2009 tarihinde Ağrı Dağı’na tırmanılacağını duyduğumda, fazla düşünmeden gönüllü oldum. Ömrü hayatında sadece beş kez doğa yürüyüşüne katılmış biri olarak, memleketin en yüksek dağına tırmanmak düşüncesi, baş döndürücü bir düştü benim için. Bu yolculuğa çıkmak istememin tek nedeni ise, Mülkiyeliler Birliğinin, günümüzde sayısı hayli fazla olan bıyıklı oda yönetimlerinden bir farkı olmasını istememdi. Rehberimiz Kubilay Öztürk’ün, dağa çıkmak için kas gücünden önce irade ve istek gerektiğini söylemesi de cahil cesaretimi iyice arttırdı ve sonuçta kendimi; Kubilay Saygın Öztürk, Sunay Çatori, Emrah Denizhan ve İsmail Hakkı Karakelle’den oluşan ekiple birlikte Van’dan Doğubayazıt’ta doğru yol alan araçta buldum. Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı Koynundaki çiçeklerin renklerini gizleyerek yekpare kayalar gibi dimdik yükseliyordu, ovaların bitiminde sıralanan dağlar. endi ebatlarını enine boyuna uzatarak kılıktan kılığa giren kar beyazı bulutlar gölgelerini düşürüyordu dağlara. Yanımız sıra uzanan Van Denizi’nin mavisini anlatmaya yetecek bir sözcük arayıp durdum yol boyu. Muradiye şelalesinde yemek molası verip tekrar yola çıktıktan bir süre sonra, Somkaya Köyü civarında Ağrı Dağı’nı ve sağ tarafında duran küçük Ağrı Dağı’nı gördük. Güneşte ışıldayan karlı zirveleriyle dimdik duruyordu ikisi de. Dedegöl ve Medetsiz Çadır kurup sökmek ve kamp hayatının ayrıntılarını öğrenmek için gittiğimiz ilk dağ olan Dedegöl’ü 11 düşündüm o an. 22 Mayıs akşamı sırt çantalarımızı yüklenip yola çıkmış ve ertesi sabah Eğirdir Gölü’nün kıyısında bulmuştuk kendimizi. Melikler yaylasındaki kamp alanına kurduğumuz çadırlarımızın önünde oturup dağı seyrederken anlamıştık ki, dağ izin verdiği sürece gidebilirdik onun yükseklerine ve o yalnızlığını geri istediği zaman dönmek zorundaydık. Gece yağmurun sesiyle uyumuş, sabah güneş doğmaya hazırlanırken bir bardak sıcak çorba içip, batonlarımızı alıp dağın yolunu tutmuştuk. Serin soluğunu üstümüze salıp, gönül mabedini açar gibi usul usul, kır çiçekleriyle süslü eteklerini açmıştı bize Dedegöl. Biz unuttuklarımızı hatırlamıştık tırmandıkça. Yaşadığımız kentlerden kovduğumuz ağaçları, cıvıltılarını da alıp giden kuşları, küstürdüğümüz çiçeklerin kokularını hatırlamıştık, dağın kollarına sokuldukça. Gün öğlene dönerken zirvesine sisli bir tül sarıp naz etmişti de dağ, giderek yükselen güneşin bile hükmü geçmemişti, zirvesindeki buzları eritmeye. Sonra 03 Temmuz akşamı Ulukışla’ya doğru yola çıkıp, sabah erkenden, adı bizi daha baştan umutsuzluğa sürükleyen Medetsiz Dağı’na yol düşürmüş, Toros Dağlarının eteklerindeki güzellikleri çoğaltmayı kendine iş edinen Karagöl’ün kıyısında kurmuştuk çadırlarımızı. yaptık, sokaklarda dolaştık, bir lokantanın teras katında keyifli bir akşam yemeği yedikten sonra da oteldeki odalarımıza döndük. Ertesi sabah 8.35’de, bir gece konakladığımız İsfahan Otel’den ayrılıp, Ağrı Dağı’nın eteklerindeki Çevirmeköy’e geldik. Kamp eşyalarımızı katırlara verip, saat 10’a on kala dağa tırmanmaya başladık. Yaylacıların, çocuk çobanların otlattığı sürülerin, yörük çadırlarının arasından geçerek yürüyüp, yorgun bir şekilde 3.200 metre yükseklikteki kamp yerine ulaştığımızda saat 15.00 idi. Bize köye kadar olan minibüsü ve katırları sağlayan Barzani’nin gider gitmez elimize tutuşturduğu çayın, akşamüzeri Emrah’ın yaptığı mercimek çorbası ve Sunay’ın pişirdiği makarnanın bedelini ölçebilecek para biriminin mevcut olmadığını düşünüyorum hala. Çadırlarımızı kurup çevreyi keşfe niyetlenmişken aralıksız bir yağmur başladı ve bizi çadırlarımızdan dışarı çıkarmadı bütün gece. Yağmur tanelerinin müziğiyle uykuya daldık. Kekik Çayı Sabah erkenden kalkıp, rengarenk kır çiçekleriyle kaplı kamp yerinde, sucuklu yumurtayla keyifli Gölün sularında eriyordu Medetsiz Dağı’nın dik başlılığı ve gökyüzünün cümle bulutları kendi beyazlığını seyrediyordu suların çoğaltan aynasında. Kır çiçeklerinin her renge boyadığı o güzelim kamp yerinde akşam olup da biz çadırlarımıza çekilirken, yağmurdan fırsat buldukça, ışıltılı suretlerini göle bırakıyordu yıldızlar, kararan gökyüzünden. Sabaha karşı ikide kalkıp, başlarımıza lambalarımızı takarak tek sıra halinde dağın karanlık koynuna doğru tırmanmaya başlamıştık. Gün ağarmıştı biz yürürken ve börtü böceğin, çiçeklerin hayatlarına tanıklık ederek dağın dostluğuna talip olmuştuk. Dağ gibi dağ Ve şimdi işte, ilk kez Ağrı Dağı’yla karşı karşıyaydık. bir kahvaltı yaptık. Tek sorunumuz, Sunay’ın 3.200 metreye çıkınca başlayan baş ağrısının devam ediyor olmasıydı. Sonra Doğubayazıt’a gidip, yiyecek alışverişi Kubilay, İsmail ve Emrah arkadaşlarımız çadırlarını söküp bizimle vedalaştılar ve 4.200 İzin vermezse çıkılamayacak kadar güçlü, isterse dost olacak kadar güvenilir duruyordu karşımızda. Dağ gibi dağ, diye fısıldadı, içimizden biri. 12 Kamp yerinde bizden başka İspanyol ve Avusturyalı ekipler vardı. kampına gitmek üzere yola çıktılar. Diğer yabancı kampçıların da ayrılması ve aşağıdan yeni kampçıların gelmemesi nedeniyle 3.200 kampında sadece biz kaldık. Kır çiçeklerinin, dağın ve çevredeki atların fotoğraflarını çekerken yanıma gelen kamp nöbetçisi Mehmet. bir tay doğduğunu haber verdi. Heyecanla gidip tayın fotoğraflarını çektim. Mehmet’in çevreden topladığı kekik ve papatyaları demleyerek yaptığı çayı yudumlarken koyu bir sohbete daldık. Sunay’ın yüksek irtifadan kaynaklanan baş ağrısı geçmeyince, öğleden sonra gelen katırcı Şükrü ile aşağı inmeye karar verdik. Çadırımızı söküp eşyalarımızı toplayıp yola çıktık. Yol boyu karşımıza çıkan yörük köylerindeki çocuklarla sohbet ederek, onlara küçük hediyeler vererek süren yaklaşık ikibuçuk saatlik iniş sonrası Çevirmeköy’e ulaştık. Minübüsçü Nuri ile Doğubayazıt’a gidip, tekrar İsfahan Otel’e yerleştik. Şimdi dağları özlemekteyiz Zirveden dönecek arkadaşları beklerken şehrin pasajlarını dolaşıp, esnafla sohbet ettik. Kentin belediye başkanının üç dönemdir kadın olduğunu ve artık bölge için güzel şeyler yapıldığını anlattılar bize. 13 Kadın kooperatifinin lokantasında Kent Meclisinden kadınlarla konuşup, kadın kotasından sonra hayatlarının değişmeye başladığını öğrendik. Sokaklarda yanımıza gelen, sakız satışı, ayakkabı boyacılığı gibi işlerde çalışan çocuklarla bol bol sohbet ettik ve geleceğe dönük umutlarını öğrenip sevindik. 24 temmuz Cuma günü saat 13.56’da Ağrı Dağı’nın zirvesine ulaşan arkadaşlarımız, cumartesi günü Doğubayazıt’a döndüler. Düşlerimizi gerçekleştirmiş olmanın keyfiyle; İshakpaşa Sarayını, Van kalesini, Edremit’i, Akdamar Adası ve kilisesini gezip, Van şehrinde sahte palmiyenin olduğu sokakta van kahvaltısı yapmayı da, Saçıbeyaz’ın dövme dondurmasını ve Akdamar Adasının inci kefalini yemeyi de ihmal etmedik. Bu güzelim yolculuğu anılar hanesine kar olarak yazarak, yaşadığımız kentlere geri döndük. Şimdi dağları özlemekteyiz. Gönül İLHAN Ağrı - BİA Haber Merkezi 08 Ağustos 2009, Cumartesi GÜLE GÜLE AYDIN AĞABEY... AYDIN SEFERBAY Geçen ay kaybettiğimiz değerli kardeşim Aydın Seferbay için Mülkiyeliler Birliği yazı yazmamı isteği zaman uzun süre düşündüm. Hayatta en zor şey insanın sevdiklerini kaybettiklerinde arkasından yazmalarıdır. Aydın’la aynı yıllarda Mülkiye’de okumamıza rağmen Aydın’ı tanımam okuldan mezun olduktan birkaç yıl sonra oldu. İçişlerinde göreve başladığımızda önce sevgili eşi Emel’i tanıdık.(Yaşça benden küçük olmasına karşın ben kendisine Emel abla derim) Emel abla bakanlıkta bizim her şeyimizdi. Ne zaman taşra da bir kadro veya ödenek ihtiyacımız olsa Emel ablayı arardık. Emel abla bizim isteklerimizi süratle takip eder sonuçlandırırdı.1973 yıllarıydı. Asker dönüşü bakanlığa uğradığımızda Emel ablamız bir Mülkiyeli ile evlendiğini söyledi. Ve daha sonra Aydın’ı tanıştırdı. Aydın’la o gün başlayan dostluğumuz Aydın’ı kaybettiğimiz güne kadar kardeşçesine sürdü. Görev nedeniyle zaman zaman ayrı düşsek de her an bilirdik ki bir yerlerde çok yakın bir kardeşimiz var. Sevgili Aydın, ismi gibi aydın bir insandı. Dürüstlüğü, sevecenliği yanında çağdaş değerlere sahip Atatürkçü bir kimliği vardı. Bundan hiç ödün vermezdi. Etnik, dinsel, renk ve cinsiyet ayrımı Aydın’ın kitabında yoktu. Aydın 6 sene önce yakalandığı amansız hastalıkla son 2-3 aya kadar cesaretle mücadele etti. Bu zaman zarfında üç kez ameliyat oldu. Her seferinde hayata tutunmanın şerefine kutlama yapardık. Son aylarda hastalıkla savaşta uzun süren tedaviler onu yorgun düşürmüştü. Ancak üçüncü kez ameliyata girdiğinde mücadele gücü kalmamıştı. On gün yattığı yoğun bakımda yaşam şartelini kendisi indirdi. Ölüm Aydın’a hiç yakışmadı. Hayat dolu bir insandı. Aydın’la her cumartesi Mülkiyeliler birliğinde buluşur, güncel konuları ve ülke sorunlarını değerlendirirdik. Bir tek konuda Aydın’la ayrı düşerdik. O koyu bir Fenerbahçeli bense Beşiktaşlıydım. Arada tatlı takılmalarımız olurdu. Aydın’ın her ayın ilk cumartesi gittiği Kuday Genç’in bürosunda yapılan çiğ köfte toplantısı geçen yıl 20. Senesini kutlamıştı. Aydın beni de 6-7 sene önce çiğ köfte gurubuna katmıştı. Bir yıldır Orhan Özcan arkadaşımızın bürosunda devam eden çiğ köfte günlerini dört gözle beklerdik. Çünkü orası bir dostlar meclisi idi. Gurubumuz, Ahmet Molvalı’dan sonra Aydın kardeşi de kaybedince iyice öksüz kaldı. Sevgili Aydın, senin için ne söylesek azdır. Ümit ediyorum ki bir gün bir yerlerde yine buluşacağız. O güne kadar mekanında ışıklar içinde yat. Başta Emel ablamız olmak üzere, sevgili oğulları Mehmet ve Selçuk’un, tüm mülkiyelilerin ve sevenlerinin başı sağolsun. Sudi Kocaimamoğlu 15 12 EYLÜL HUKUSUZLUĞU SANIK SANDALYESİNDE 12 Eylül askeri darbesini gerçekleştirenler hukuksuzlukta sınır tanımadılar. TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu. 7 bin kişi için idam istendi, 517 kişiye ölüm cezasının verildi, 650 bin kişinin gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişinin fişlendi, açılan 210 bin davada 230 bin kişinin yargılandı, 388 bin kişiye pasaport verilmedi, 7 bin 233 devlet görevlisinin bölgelerinin dışına sürüldü, 300 gazetecinin saldırıya uğradı, 49 ton gazete, dergi ve kitabın sakıncalı olduğu gerekçesiyle imha edildi. 12 Eylül 1980 Askeri darbesinden sonra birçok kamu görevlisi resen emekli edilerek mağdur edildi. 29 Ocak 1982 tarihinde resen emekli edilen Mülkiyeliler Birliği eski Genel Başkanı, emekli vali sayın Güngör Aydın’da 12 Eylül mağdurlarından. Güngör Aydın’ın tüm toplum adına sorumlu bir yurttaş ve çağından sorumlu bir aydın olarak verdiği mücadele sonucunda 12 Eylülcülerin hukuksuzluğu Danıştay tarafından mahkum edildi ve davanın Anayasa Mahkemesine taşınmasını yolu açıldı. Güngör Aydın’ın yürüttüğü hukuk savaşımı Güngör Aydın’ın Merkez Valisi olarak görev yaptığı dönemde 5434 sayılı yasaya 2559 sayılı yasayla eklenen Ek Geçici 2. Madde uyarınca 29.01.1982 günlü ve 8/4226 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile re’sen emekliye sevk edilmesiyle başlamış. 8 yıl 3 ay 22 gün süren emeklilik döneminden sonra 25 Mayıs 1990 tarihinde yeniden görevine dönmüş. Görevine dönmesiyle hukuksal mücadeleye girişe Emekli Vali Güngör Aydın devlet geleneğinden gelen bir bürokrat olduğundan iç hukuk yollarını tüketmesine rağmen devletini şikayet anlamına geleceğini düşünerek AHİM’e baş vurmayı uygun görme miş. 16 4. 03.10.2001 tarihinde kabul edilen ve R e s m i Gazete’nin 17.10.2001 tarihli ve 24556 Mükerrer Sayısında yayımlanan 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanunun 34 üncü maddesi ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Geçici 15 inci maddesinin son fıkrası madde metninden çıkarılmış bulunduğundan, Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan kanunlar, kararnameler, alınan karar ve yapılan tasarruflar hakkında hak arama ve yargı yolu açılmıştır. Yeniden mücadeleye başlayan emekli vali Güngör Aydın’ın açtığı dava Danıştay Onbirinci Daire tarafından oybirliği ile reddedildi. Kararın temyiz edilerek Anayasa mahkemesine götüren Güngör Aydın talebi, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, temyiz isteminin kabülü ve Onbirinci Daire karırının oy birliğiyle bozulmasına karar verdi. Danıştay Onbirinci Daire oybirliği ile 23.01.2009 tarihinde “itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine” başvurma kararını verdi. Artık 12 Eylül Sanık sandalyesindeydi ve 12 Eylül darbesini yapanlarla hukuksal olarak hesaplaşmanın yolu açılmış oldu. Güngör Aydın’ın Tüm 12 Eylül mağdurları adına yürüttüğü mücadele için Birliğimize yaptığı açıklama: Bu tarihsel kararla elde edilen sonuç 12 Eylül yönetimi ve güçlerine karşı yürütülen 27 yıllık bir mücadelenin ürünüdür; zaferle noktalanmasıdır. 12 Eylül despotik askersel diktatörlüğüne karşı verilerek kazanılmış ilk büyük kitlesel mücadelenin hukuk alanındaki başarısının sonucudur. Aradan 29 yıl geçmiş olmasına karşın, binlerce insanın öldürülmesinin ya da işkence görüp sakat kalmasının Yüzbinlerc yurttaşın haksız yere tutuklanmasının mağduriyetinin, işten atılmasının, aileleri ile birlikte onarılıp dindirilmemiş acılar yaşamasının sorumlusu diktatörlükle, başta bu günkü iktidar olmak üzere, bu güne değin gelip geçmiş iktidarların, yasama ve yargının bütünüyle bir ülkenin bir hesaplaşmaya gidememiş oluğu düşünülüp dikkate alındığında, elde edilen bu sonuç büyük ve tarihsel bir önem kazanmaktadır. Ülkemiz ilk kez ve 29 yıl sonra, bu kararla 12 Eylül yönetiminin kitlesel bir mağduriyete neden olan hukuksuzluğu, Danıştay’ın bir dairesi ve Dava Daireler Kurulu kararları ile yargılanıp mahkum edilerek dava/konu Anayasa Mahkemesine taşınmıştır. Bu dava ve elde edilen sonuç, ülkemizde 12 Eylül diktatörlüğü ile yapılan ilk kitlesel yargısal hesaplaşmadır ve zaferle sonuçlanmıştır. Bu savaşımın öncülüğünü yapmaktan, bu tarihsel kararın alınmasına ön ayak olduğumdan ve böylece binlerce insanın mağduriyetinin giderilmesi yolunu açılmasına katkılarda bulunmuş olmaktan büyük mutluluk duyduğumu belirtmeme, bütün 12 Eylül mağdurları ile sivil yönetimi ve demokrasiyi savunanların izin vereceklerini umuyorum. 12 Ağustos 2009 Emekli Vali Güngör AYDIN 17 Usanmadan uslanmadan fotoğraf sergisi Birliğimiz, 12 Eylül darbesinin 29. Yılında Ankara Emek ve Demokrasi güçleri ile birlikte temel hak ve özgürlüklerin, demokrasimizin korunması amacıyla, darbelere ve darbeciler karşı birlikte hareket etme kararı almıştır. Bu amaçla, okulumuz ve ülkemizin yakın siyasal tarihini güncellemek, unutulmasını önlemek, kendi değerlerimize sahip çıkmak için “Usanmadan Uslanmadan” adlı bir fotoğraf sergisi düzenlemiştir. Sergimiz 4 Eylül Cuma günü saat 10.30’da Birliğimizin bahçesinde açılmıştır. 70 adet 35x50 fotoğraf ve şiirin yer aldığı sergi, “68 ve 78” gençlik hareketinden görüntüler, Mülkiyeli şairlerden şiirler, Siyasal Bilgiler Fakültesinin 1968-1980 yıllarını anlatan fotoğraflarlardan oluşmaktadır. Birliğimizin bahçesinde sergilenen fotoğrafların yanı sıra SBF-Der pankartı ve Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrenci iken yaşamını yitiren arkadaşlarımızın fotoğrafları yer aldı. 10 gün açık kalan sergi, üyemiz Mehmet Özer tarafından hazırlanmıştır. Sergiyi izleme olanağı bulamayan üyelerimiz Birliğimizin sitesinden sergimizi izleyebilirler. 18 19 ANKARA EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ BASIN AÇIKLAMASI 12 Eylül Askeri Darbesinin 29. Yılında Birliğimizin de katılımcısı olduğu Ankara Emek ve Demokrasi güçlerinin örgütlediği etkinlik, yürüyüş ve miting için yapılan basın açıklaması metnidir; Emperyalizme, faşizme, darbelere, gericiliğe, şovenizme karşı mücadelede; 29. yılını 30. yıla bağlayan 12 Eylül Faşizmine, hala süren karanlığa ve zulme karşı gerçekleşecek etkinliklerimiz 10 haziran 1981’de Gaziantep Kapalı Cezaevi’nde İdam edilen ve hala mezar yeri bilinmeyen Veysel GÜNEY’in şahsında kaybettiğimiz bütün devrimcilerin anısına adanmıştır. Ape Musa ANTER; 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da kontrgerilla tarafından katledildi. Anısı önünde saygıyla eğiliyoruz… 12 Eylül 1980 faşizmini, emperyalizmi, darbeleri, gericiliği, şovenizmi protesto ekseninde Ankara’da gerçekleşecek 29.yıl etkinliklerimiz, bütün darbecilerle, darbe rejiminin siyaseti, hukuku, kültürü, ideolojisiyle her düzeyde hesaplaşılmasına dair bir çaba sergilerken, bu köhnemiş, halklarımıza karşı suçlu, kirli, kanlı rejimin devamı olan siyasal iktidarla hesaplaşmayı da önüne koymaktadır. Bu çaba, darbecilerin ve oluşturdukları suç örgütlerinin; kontrgerillanın, çıkar çetelerinin, her türden kirli savaş yöntemlerini kuşanan eli kanlı tetikçilerin yaptıkları her şey için emekçi halklarımıza hesap vermesini sağlamaya yöneliktir. Bu çaba, demokrasi mücadelesinin önündeki en büyük engellerden biri olan 1982 Darbe Anayasası’nın lağvedilmesini ve toplumun kendi geçmişiyle yüzleşmesini, kendisiyle hesaplaşmasını, 20 hakikatlerin ortaya çıkarılmasını gerçekleştirmeyi amaçlar. Bir yandan da, faşist darbecilerin oluşturdukları suç örgütlerinin yargılanmasını önleyen Anayasanın geçici 15.maddesinin kaldırılmasını, suçluların hesap vermesini sağlamayı amaçlar. Bu anlamda, 29.yıl etkinliklerimiz tarihsel uzlaşma değil, tarihsel hesaplaşmanın ana eksenlerinden biri olmayı hedefler. Geçtiğimiz günlerde egemenlerin değişik iktidar odaklarınca gündeme getirilen Anayasanın Geçici 15.madde tartışmaları göstermiştir ki, mevcut iktidar ve statükocu muhalefet partileri, darbelere, darbelerce oluşturulan siyasal sisteme karşı gizlenemez bir yakınlık içindeler. Hatta darbe düzenini özümseyerek, kanıksayıp kabullenerek, hegemonya araçlarıyla da topluma kabullendirerek, darbeyle oluşturulan statükonun devam etmesini sağlayan en önemli dişliler haline gelmişlerdir. İşte bu yüzden, emperyalizmin yeni sömürü politikalarının ana eksenleri olan 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül Askeri darbesi üzerine kurulan bugünkü darbe düzeninin kökü derinlere uzanan bu yapılanmaları, kendilerinin de varoluş gerekçesi sayılan bu sistemin karşısına dikilemezler. Yer altı yer üstü yapılarıyla, derin devleti, kontrgerillasıyla, cemaatiyle, tarikatıyla; Susurluk, Şemdinli, Ergenekon çeteleriyle, faili meçhuller, suikastlar, yok etmelerle, toplu mezarlar, Botaş’ın ölüm kuyularıyla kendini var eden bu sistem bütün derinliğiyle sürerken, muhaliflerini yutmaya alışmış bu anti demokratik yapıya ve sürdürücülerine, tescilli statükoya zalimi korumaktan ve alkışlamaktan başka rol düşmüyor. ‘Kendine Müslüman ve demokrat’ olan bu yapılanmaların yeri darbe rejiminin koyu karanlığıdır. Onlar daima halkın ve devrimcilerin çıkarlarının karşısındadırlar. Emekçi halklarımızın geleceğini elinden alan ve egemenlerin doğrudan çıkar sözcülüğüne soyunan AKP, bırakalım demokrasi mücadelesi vermesini, siyasi ve dinci gericilik temelinde egemen güçlerin kendi iktidarını perçinleyen planlarını, emperyalizmin gözetiminde ve denetiminde adım adım uyguluyor. Diğer taraftan AKP, emperyalizmin OrtaDoğu’ya yönelik askeri müdahalelerini desteklemenin yanı sıra, içerde de Kürtlere karşı bugüne kadar yürütülmüş inkâr ve imha politikalarını sürdürerek, çözümsüzlük sürecini aşamamıştır. Özellikle son dönemlerde Kürt Sorununun demokratik çözümü için ortaya konulan çabaların gerçekçi bir sonuç alabilmesinin en önemli koşullarından biri 12 Eylül Anayasası’nın değiştirilmesi ve Kürtlerin örgütlü güçlerinin muhatap alınmasıdır. Bu gerçeği göz ardı eden bir ‘Kürt Açılımı’nın, 12 Eylül düzeninin yeniden acımasızca sürdürüleceğini gösteren çok önemli bir işaret olacağı kesindir. Bu anlamıyla, 29. yıl etkinliklerimiz emekten, demokrasiden, eşitlik, özgürlük ve halkların kardeşliğinden, gerçek barıştan, sosyalizmden yana olan kurumların, kişilerin, güçlerin, gerici siyasi iktidarın her kesimine ve her biçimine karşı tavır alanların mesajlarını en doğrudan biçimde ve en yalın haliyle vereceği bir zemine ad olacaktır. Halklarımızı etkinliklerimizi desteklemeye, alanlarda, sokaklarda, salonlarda buluşmaya çağırıyoruz. Bu çaba, emek ve demokrasi güçlerinin alanlarda buluşup kucaklamasına, birleşik ve örgütlü mücadeleye katkı sunmaya çağrıdır. Bu çaba Türkiye’yi geçmişiyle yüzleşmeye, güzel ve aydınlık bir geleceğe, sosyalizme çağrıdır. 29. Yıl Etkinliklerini Gerçekleştiren Emek ve Demokrasi Güçleri: Partiler; DTP Ankara İl Örgütü, EHP Ankara İl Örgütü, EMEP Ankara İl Örgütü, ÖDP Ankara İl Örgütü, TKP Ankara İl Örgütü, SOSYALİST PARTİ Ankara İl Örgütü, SDP Ankara İl Örgütü, Sendikalar - Meslek Odaları: DİSK Ankara Bölge Temsilciliği, KESK Ankara Şubeler Platformu, TMMOB/Ankara İKK, TTB/ Ankara Tabip Odası, Türk – İş/Petrol İş Ankara Şube Kitle Örgütleri: Devrimci 78’liler Federasyonu, 68’liler Dayanışma Derneği, 78’liler Girişimi, Ankara Halkevleri, AKA-DER, Alevi Bektaşi Federasyonu, ÇGD Ankara Şube, ÇHD Ankara Şube, Ekin Sanat Merkezi, Ezilenlerin Sosyalist Platformu, İHD Ankara Şube, Mülkiyeliler Birliği, ODAK, ODTÜ Mezunları Derneği, Özgürlükçü Sol Hareket Ankara Meclisi, Özgür Tiyatro, SDH-Marksist Bakış, TÜM İGD, Divriği Kültür Derneği, Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi, Pir Sulan Abdal Kültür Derneği Kontrgerilla tarafından katledilen gazeteciler: Çetin Emeç / Hürriyet İstanbul 7 Mart 1990, Mehmet Sait Erten /Azadi (Denk Diyarbakır 1992) , Halit Güngen/ İkibine Doğru, Diyarbakır 18 Şubat 1992) , İzzet Kezer/ Sabah Cizre 23 Mart 1992) , Mecit Akgün/ Yeni Ülke (Nusaybin 2 Haziran 1992) , Çetin Ababay/Özgür Halk, (Batman 29 Temmuz 1992), Hatip Kapçak/Serbest (Mazıdağı 18 Kasım 1992), Namık Tarancı/ Gerçek Diyarbakır 20 Kasım 1992) , Uğur Mumcu / Cumhuriyet Ankara 24 Ocak 1993, Mehmet İhsan Karakuş (Silvan 13 Mart 1993) , Seyfettin Tepe/ Yeni politika (28 Ağustos 1995), Metin Göktepe / Evrensel İstanbul 8 Ocak 1996, Mehmet Topaloğlu / Kurtuluş Adana 1998, Ahmet Taner Kışlalı / Cumhuriyet Ankara 21 Ekim 1999 ve diğerleri… Ankara Emek ve Demokrasi Güçleri birliğini ve eylemini canları pahasına onların bıraktığı demokrasi mücadelesinin gücünden alıyor. Anıları önünde saygıyla eğiliyoruz… 21 FAKÜLTE NO ADI VE SOYADI GİRİŞ TARİHİ BÖLÜMÜ 690 Mahir ÇAYAN 1967 Maliye ve İktisat 3413 Hüseyin CEVAHİR 1967 İktisat ve Maliye 3245 Sabahattin KURT 1966 İşletmecilik 1759 Hakan YURDAKULER 1973 Siyaset ve İdare 2639 Hakan ŞENYUVA 1975 Uluslar arası İlişkiler 2344 Tevfik Şevki KOBAL 1974 İktisat ve Maliye 1532 Bahri GÜLPINAR 1972 Siyaset ve İdare 2191 Ali Fuat OKAN 1974 2.sınıf 2930 Mehmet Adil OLCAY 1975 2.sınıf 1354 İsmail Gökhan EDGE 1972 2.sınıf 22 23 mülkiye onur yürüyüşü BASINA VE KAMUOYUNA 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında; • 700 kişinin idamı istendi, 50 kişi idam edildi, • Askeri yönetimde, gözaltında ya da hapishanelerde, işkence vb. yöntemlerle ölüm sayısı 229 oldu, • 650 bin kişi gözaltına alındı,230 bin kişi yargılandı, • 1 milyon 683 kişi fişlendi, • 141, 142 ve 163. maddelerden 71 bin kişi, yasadışı örgüt üyesi olma iddiasıyla da 98.404 kişi yargılandı. Bu kanlı bilançosu ile 12 Eylül faşizmi, ülkemiz açısından iki önemli gelişmenin önünü açmıştır. Bunlardan birincisi, toplumsal muhalefet nedeniyle uygulanamayan neo-liberal dönüşümün Türkiye ayağının darbe iradesiyle gerçekleştirilmesidir. İkincisi ise, yükselen gençlik ve emek hareketine karşı, 12 Mart darbesinin mimarları tarafından geliştirilen ırkçı-milliyetçi ve gerici-dinci nesiller yetiştirme projesinin uygulamaya konmasıdır. Devletin resmi ideolojisi haline getirilen Türk-İslam sentezi doğrultusunda din dersleri zorunlu hale getirilmiş, Kur’an kursları ve imam hatip okulları alabildiğine yaygınlaştırılmış, imam hatip mezunlarının üniversiteye girişi kolaylaştırılmış, imam- hatip olmaları olanaksız olduğu halde kız öğrenciler bu okullara alınmış, tarikat örgütlenmelerinin önü açılarak toplumsal yapı adım adım dinselleştirilmiştir. Neo-liberal ekonomi politikaları ile yoksullaştırlan/yoksunlaştırılan, umutsuzluğa itilen, kimliksizleştirilen bireyler ve toplumsal kesimler cemaatler ve tarikat eliyle kontrol altına alınmıştır. Bu süreç doğru okunduğunda, bugünkü siyasal iktidarın önünün bilinçli ve adım adım açıldığı da ortaya çıkmaktadır. Temelleri 12 Eylül öncesinde atılan, 24 Ocak kararları adıyla IMF/Dünya Bankası programı olarak ilan edilen ve uygulanması ancak 12 Eylül darbesinin askeri baskı yöntemleriyle sağlanabilen neo-liberal ekonomi politikalarının bugünkü iktidar eliyle sürdürülmesi bu açıdan doğaldır ve süreçteki kesintisizliğin kanıtıdır. Özetle, AKP iktidarı, 12 Eylül rejiminin sürekliliğinin bugünkü somut ifadesidir. Ekonomik anlamda neo-liberal, siyasal anlamda otoriter ve toplumsal anlamda da pederşahi ve gerici olarak nitelenebilecek olan siyasal iktidarın, 12 Eylül ile birlikte başlayan dönüşümün sürdürücüsü olarak, 12 Eylül darbesi, onun hukuku ve anayasasıyla hesaplaşma iradesine sahip olması yapısal olarak olanaksızdır. 12 Eylül’ün baş mimarının Çankaya Köşkünde ağırlanması bu anlamda bir tesadüf değil, kefaretin ödenmesidir. 12 Eylül darbesinin yukarıda sadece bir bölümünü sayabildiğimiz suçları birer istatistikten ibaret değildir. Bunlar Türkiye’ye, yurttaşlarımıza ve insanlığa karşı işlenmiş suçlardır. Bu nedenle, bu suçların zaman aşımından yararlandırılması düşünülemez. Gerçekten demokratik bir Türkiye’nin kurulması için Anayasanın geçici 15. maddesi derhal yürürlükten kaldırılmalı, darbenin sorumluları ve uygulayıcıları yargı önüne çıkarılmalıdır. Demokrasi ile yönetilen ülkelerde, diktatörler er ya da geç yargılanmış, yaptıklarının hesabını vermişlerdir. Türkiye, kendi darbecileriyle hesaplaşamayan ülke olma ayıbından kurtarılmalıdır. 12 Eylül darbesinin toplumun üstüne karabasan gibi çöken uygulamaları ve hukuku ile hesaplaşılmadan yürütülen sivil anayasa, darbelere ve derin devlete karşı olma, kürt açılımı, alevi açılımı gibi demokratikleşme tartışma ve iddialarının içi boş ve samimiyetsizdir. Mülkiye Topluluğu, eşit, özgür ve kardeşçe yaşamın mimarlarının, emekten, demokrasiden ve barıştan yana toplumsal güçler olduğunun bilincindedir. Demokratik ve sosyal anayasa, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü, Alevilerin ve diğer inanç sahiplerinin eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşadıkları demokratik-laik Türkiye ancak bu toplumsal güçlerin iş ve güç birliğiyle kurulabilir. Kendisini bu toplumsal güçler içinde tanımlayan Mülkiyeliler Birliği darbelere, gericiliğe ve neo-liberalizme karşı tüm gücüyle mücadeleye devam edecektir. Elbette ki, Faşist darbenin tüm ülkede yarattığı kıyım ve felaketlerden Mülkiye camiası da payına düşeni almıştır. Onlarca mülkiyeli öğrenci okuldan atılmış, sürgünlere gönderilmiş, yüzlercesi işkencelerden geçirilmiş ve cezaevlerine doldurulmuştur. Mülkiyeli öğretim elemanları, kaymakamlar, valiler, memurlar sıkıyönetim komutanlarının emirleri ile okulumuzdan ve devlet memurluğundan atılmıştır. Mülkiyeliler Birliği, 12 Eylül ile kendisi açısından hesaplaşmanın bir adımı olarak darbe koşulları nedeniyle Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirememiş “Siyasal”lıları şimdi kucaklamaktadır. Fakültelerinden koparılmış olan arkadaşlarımızı dönemin “mağdurları” değil, “onur”umuz kabul ediyoruz. 24 MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ 25 ONUR ÜYELIĞI TÖRENI SEVGİLİ ARKADAŞLAR; Eylül ayının ilk haftasından itibaren Mülkiyeliler Birliğince yoğun bir çalışma yürütülerek 12 eylül nedeniyle öğrenimlerini tamamlayamamış arkadaşların listesi hazırlandı ve bu arkadaşlarla tek tek ilişkiye geçildi. Çalışmaları yürütenlerin ve bu çalışmalara katkılarını sunanların heyecanını farketmemek mümkün değildi. Kendilerine ulaşılan ve Ankara da oturan arkadaşlarla 11 Eylül akşamı Mülkiyeliler Birliği’nin çatı katında birlikte olduk. Ümit 38 arkadaşın katıldığını tesbit etmiş. Yemeğin ilerleyen dakikalarında Cevat Geray hocamız aramıza katıldı. Güzel bir buluşma oldu. Yeni yaptırdığımız pankartımızın altında toplanıp fotoğraf çektirdik. Fotoğraflarımız yakında sizlere ulaştırılacak ve sitemize konacak. 12 eylül sabahı Mülkiyeliler Birliği bahçesinde toplanmaya başladık. Ankara ya sabahın ilk saatlerinde İzmir ve İstanbuldan gelen arkadaşlarla kucaklaştık. Yürüyüşün başlayacağı zaman yaklaşınca pankartımızı alıp sokağa çıktık. Önde Mülkiyeliler Birliği’nin pankartı, arkasında SBF-DER sonrasında da SBF-D-DER pankartı yürüyüş kolunu oluşturdu. Mülkiyeliler Birliği pankartının arkasında SBF’nin katledilen öğrencilerinin fotoğrafları " onurumuz" alt yazılarıyla yerlerini aldılar. Kızılay dan okula kadar yaklaşık yüz yirmi kişinin yer aldığı kortej sessizce yürüdü. Kurtuluş meydanını geçince SBF-D-DER li arkadaşlar sloganlarıyla darbeleri, faşizmi lanetlediler. Okul turnikelerinin önünde durduk. Katledilen tüm arkadaşlarında bizlerle birlikte olduğunu haykırdık. Okulun kapısında Mülkiyeliler Birliği adına basın açıklanması yapıldı. Sonrasında 218 nolu sınıfa gittik. Hocalarımızdan Cevat Geray ve Korkut Boratav da aramızdaydı. Mülkiyelile Birliği Başkanı Ali Çolak neden yüründüğünü açıkladıktan sonra 12 Eylül faşizmi nedeniyle öğrenimlerini tamamlayamayanları dönemin mağdurları olarak değil onuru olarak gördükleri için " Onur Üyesi" olarak kabul ettiklerini söyledi. Katledilen arkadaşlarımızda Onur Üyesi oldular. Hocalarımızda konuşmalarını yaptı. Sonrasında arkadaşlar sertifikalarını ve onur üyesi kartlarını alkışlar arasında aldılar. Okuldan sonra 12 Eylül Adaleti belgeselini izlemek için İnşaat Mühendisleri Odasına gittik. Saat 16 da başlayacak mitinge katılmak için etkinliğin tamamında bulunamadık. Sıhhıye meydanında Ankara Emek platformunun düzenlediği mitingde pankartımız altındaydık.. Mitingin sunucusu Mehmet arkadaş gür sesiyle okuduğu “Umutsuzluk Yasak” şiirinin arkasından " 68 den geleceğe yürüyorlar. Mahir’in, Cevahiri’n, Sabahattin Kurt’un okulundan SBFDER liler hoşgeldiniz" anonsunu yaptı. Bizlerle birlikte olamayan çok sayıda arkadaş telefonlarla gün içinde bizleri arayarak ne olup bittiğini öğrenmeye çalıştılar. Gün bizler ve Mülkiyeliler Birliği açısından anlamlıydı. İlk defa bu kadar çok arkadaşla bir eylemde bir araya geldik. Sevgiyle... Hasan Hüseyin Özkan 26 ONUR ÖDÜL TÖRENİNDEN FOTOĞRAFLAR 28 29 30 12 EYLÜLÜ LANETLEME MİTİNGİ YAPILDI 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 29. Yılında Ankara emek ve demokrasi güçlerinin düzenlediği ve yaklaşık olarak beş bin kişinin katıldığı “Emperyalizmi, Faşizmi, Darbeleri, Gericiliği, Şovenizmi” lanetleme mitingi 12 Eylül günü saat 15.00’de Ankara tren garının önünde yürüyüşle başladı. Ankara Radyosu önünde 12 Eylül’de idam edilen ve cenazesi ailesine verilmeyen bugün bile nerede olduğu bilinmeyen Veysel Güney’e armağan edilen bir açıklamadan sonra miting meydanı olan Sıhhiye’de toplandılar. Mitinge 68’den Geleceğe SBF-DER pankartı ile katılan Siyasallılar; “Umutsuzluk yasak / Yılgın türküler söylemekte / Çünkü yürüyor umudun ordusu / Umutsuzluğu kurşuna dizerek” Mahir’lerin, Hakan’ların Cevhair’lerin yoldaşları hoş geldiniz selamıyla anos edildi. 12 Eylül karanlığın bizden aldığı dostlarımızı adlarının okunması saygı duruşu ile başlayan mitinge şair Ahmet TELLİ “Soluk Soluğa” şiiriyle katıldı. Emek ve Demokrasi adına okunan bildiriden sonra sahne alan Grup Günyüzü’nün türküleriyle miting sona erdi. Miting sunuculuğunu Birliğimizin üyesi Mehmet Özer yaptı. 31 şubelerden izmir şubesi Hafta sonu Ece Ayhan’n konuğu olduk memleketi Çanakkale’de… Üstad dedik. Mezarının tozunu toprağını aldık. Güzelledik. Bir de kuş kondurduk başının üzerine… Hani şu zarfsız kuşlardan… Güldü. Dilinizi sivil eşek arıları soksun dedi. Üstat da neymiş… Bir üstat bilirim. O da Çanakkaleli Malahat… Lüzumu yok gerisinin… Tamam dedik “Şiiri Kara Abimiz” kızma bize… Şiirlerini okudu mezarı başında Pazar günü, İzmir’den Çanakkale’den, Zonguldak’tan İstanbul’dan gelen dostları… Süslü yeni evine yürürken hiçiz diye bağırdık. Kocaman birer hiçiz. Ama Ece Ayhan hiçliğin bilgeliğine rağmen bir gün önce Çanakkale’li hemşehrilerinin arasına karıştı bir kez daha… Önce bir salon toplantısında sonra kıyıdaki bir amfi tiyatroda oradan geçerken de olsa tesadüfen de olsa Ece Ayhan’ın o güzelim pankartındaki güzelim fotoğrafına eğilip bakarak adına şiirler okunan adına şiirleri okunan adamla bir kez daha tanıştı sokaktakiler sokağın şairiyle… Masalın Aslı ve Bandista gruplarının enfes konserlerinde yer yerinden oynadı sahilinde Çanakkale’nin… Çoluk çocuk genç yaşlı yüzlerce insan müzikle coşarken Ece Ayhan bize selam veriyordu bir köşeden… “Çocuklar keşke şu resimden çıkabilsem. Aranıza inebilsem. vardı işte… Ve iktidara devlete okula aileye her türlü baskıya karşı durduğu için çektiği çileli hayata rağmen; o hayat ve güzelim şiirleri için onca yol kat edip gelmişti bunca insan mezarının başına işte… Bu etkinlik ve mezar düzenlemesi için emek harcayanlar oradaydı. Anıt mezarın mimarı Fergül Yücel, Eceabat Kaymakamı Özel Kalem Müdürü oradaydı. Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi oradaydı. Çanakkale Ece Ayhan Buluşmaları İnisiyatifi oradaydı. Smirna Şiir Tiyatrosu oradaydı. Okul arkadaşları Mustafa Yuluğ ve İlhan Dönmez oradaydı… İzmir’den Sokak Buluşmaları Topluluğu oradaydı. Ece Ayhan’a bir merhaba demek için gelenler de oradaydı. 12 Temmuz’da bir mezarın başında hiç üzülmedik. Hiç hüzünlenmedik. Zaten hiçtik… Hiçken var varken hiç… Ama zulmün zorbalığın hiç olmadığını biliyordu Ece Ayhan… Tüm zorbalara ve iktidara karşı durdu, durduğu yerde kaldı… Affetmediler onu… Onu affetmeyenlere inat zarfsız kuşun başına üşüştü sevenleri… Bir şairin çileli ömrüne katık ettiği şiirlerinden beslenmek için geldik Yalova Köyündeki mezarlığa… O çileli ömür bizi sürükledi o mezarın başına biraz da… Ece Ayhan! Aldırmamayı bir senden öğrendik bir de Sabahattin Ali’den… Zarfsız kuşlar uçurmaya devam et sen de o güzelim seyirliğinden… O kuşlara binip kaç çocuk havalanacak uzaklara biliyor musun? Şöyle bir dönsem keyifle parmaklarımı şaklatıp…” Saygı duruşunda bulunmadık. Ece Ayhan istemezdi… Hüzünlenmedik mezar başında bir merasim yaptığımız için… Çünkü Ece Ayhan bütün hiçliğine rağmen şiirinde 32 Tabii ki biliyorsun koca şair tabii ki biliyorsun… … Utkucu ECE AYHAN NAM ŞAİR Ece Ayhan’ı okumak zordur. Hadi okuduk diyelim, anlamak ta zorlanabiliriz bu kez. Filozof, bilge, tarihçi, toplumbilimci ve ek olarak şairdir. Ama en güzeli Ece’yi okumak ve şiirinin tadına varmaktır. Ve işte mesele de burada zaten : Tadına varılınca şiiri şiir olmaktan çıkıyor bir içim su oluyor. Bizzat onun deyişiyle çünkü « Gramafon kağıdı gibi açılır » şiiri… Ece Ayhan Türkiye’nin en gizemli ve en önemli şairlerinden biridir. Kendine özgüdür. Bir benzeri henüz yok. Çıkmadı. Ama bu çıkmayacak anlamına hiç gelmez. Hele « Eceistan » nam şiir, felsefe, tarih ve toplumbilim dünyalarında. Ece Ayhan Çağlar layık olduğu ölçüde/derecede tanınıyor mu ? Sanmıyorum. Belki son zamanlarda, 1980 öncesine oranla, biraz daha tanınsa bile. Bu elbette Ece Ayhan’ın meselesi değil. Bizim meselemiz. Ece Ayhan’la bir yaz dinlencesinde tanıştık. 1982 yazında. Haziran mı yoksa temmuz mu ? Bodrum’un, bilirsiniz, o küçük ve şirin, o şirin ve sakin ( o günlerde) Gümüşlük isimli ayaklarını Akdeniz’de, yoksa Ege mi demeli, yıkayan ve güneşinde yüzünü kurulayan küçümen köyünde. Nasıl tanıştık ? Ayrıntısını şimdi anımsayamıyorum. Ama tanıştık işte, iki çay bardağı, iki kadeh, iki dize arasında ve bir şiir içinde. Bir akşam üzeriydi. Bundan eminim. Bu geçikmiş bir tanışıklıktı elbette. Ama tam zamanında da sayılabilirdi icabında. Ne de olsa ikimiz de Mekteb-i Mülkiye-yi Şahane’den değil miydik ? Lafın gelişi işte. Çünkü Mülkiye’nin nemenem bir « mektep » olduğunu bizlerden çokkkk önce Ece Ayhan ve « arkadaşları » ortaya çıkarıvermişlerdi. Çokkkktan beri. Kaymakamlık (Ece bizzat kaymakamlık yaptı, işin püf noktalarını icraattan bilir, ayrıntılar burada önemsizdir. Ama bu işi fazla uzatmadı), valilik (Ece saklasın ! Ece’yi saklasın !!), maliye müfettişliği ve maliye memurlukları ve içişleri bakanlığı teşkilatındaki değişik kademelerdeki küçük ve büyük memurluklar, yani teşkilat içinde polislik, komiserlik, emniyet müdürlüğü veya daha « mektepten » itibaren « devlet ajanlığı » (sıkı ve sahici devrimcileri/ilericileri, kravat takmayanları, saçlarını uzatanları, favorilerini kesmeyenleri, sakal bırakanları ve « kızlarla çıkanları » kim « amirlerine » iletecek ha ? Soru-yorum işte ! Verin bakalım yanıtlarını ! Haydi kolaysa verin yanıtlarını şimdi. Mehmet sen de konuş evladım. Haydi konuş !) ve daha neler de neler memurluklarını, her türlü « mülki amirlikleri » tek tek her birini ve tümünü elleriyle ve kimi kez 33 ayaklarıyla tepip özgürlüklerini seçenler yani : Ece Ayhan, Sezai Karakoç (Erganilidir, hemşerimdir ayrıca), Cemal Süreya. Evet bu üç Mülkiyeli ve üç iyi şair işin « farkındaydılar ». Nitekim Cemal Süreya emekli olduktan ve memurluk havasından artık iyice kurtulduktan sonra kaleme aldığı bir makalesinde Mülkiye’nin bu düzende ne anlama geldiği konusunda « Üç kişi bunun farkındaydı » diye not düşer. Ve her biri « zaten imkan bulur bulmaz » hemen uzaklaştı Mülkiye’den. Mülkiye’deki iyi dostlarını, iyi öğretim üyelerini de unutmadan asla. Onlar, yani biraz önce adlarını andığım « üçlü » çünkü « farkındaydılar ». Yineliyorum. Boşuna Ece Ayhan « Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük » demez. Ve sonra ekler : « Ben haklılığın inadını taşıyorum. » Taşı-yorum ! Evet dostlar, bu taş değildir, sıkı ve sahici bir sözdür. İsterseniz taş ta olabilir : Kaldırım taşı gibi örneğin… Ece Ayhan 1980’lerin başında,darbelere nanik, darbecilere inat, Bodrum ve Gümüşlük arasında mekik dokuyordu. Yollara sözçükler döküyordu. Saçıyordu dört bir yanına şiirlerini. Kolay değil şiir yazmak Ece’de. Sözlerini damıtıyor, güneşe seriyor , kuruluyor ve sonra örüyordu tek tek… Kışları Bodrum. Yazları Gümüşlük. İkisi arasında ne var ?: Birkaç kilometrecik. Ali Rıza’nın dolmuşu nasıl dolardı : Ece ile. Ece’nin sözleriyle, şiiriyle. Hepsi içinde. Yazları Gümüşlük’te evet. Ve Ece’nin sayesinde ayın şavkı denize vurup gümüşe çevirirken ortalığı, biz denizden aya ve yıldızlara doğru yükselen gümüş yoldan ilerleyebiliyorduk. Altından köprüler geçiyor.Lavanta kokularından dağları aşıyor ve bir türlü kendi kendimizi bulamıyorduk. Yoldaşlarımızı, yol arkadaşlarımızı, arkadaşlarımızı arıyorduk, ama onları da bir türlü bulamıyorduk. Biz neredeydik ? Onlar neredeydiler ? Sorularımızı soruyorduk ama cevap veremiyorduk. Zor zamanlarda yolculuklar da zordur. Zaman nerede ? Varlık ne oldu ? Bir « Hiç » mi ? Bir « Bütün » mü ? Bir an veya başka bir an Ali Rıza’nın « mekanına » varıp kızıl çaylar, demli, tavşan kanı (tavşanlar kaçışırdı Tavşan Adası’ndan : Hemen karşımızda !), eşliğinde veya rakılı bir sofrada, artık anına ve durumuna bağlı bunlar, sohbete otururduk. Söz-leşirdik. Koyulaştırırdık. Şair Lale Müldür hep sessiz ama dikkatli ve cana yakın. Vaktini bilir ve açtı mı ağzını susardı herkes. Derya deniz bu kardeşlerim. Ne çok yapmak istediği vardı Lale’nin. Ne çok. Kardeşi Ugur ve arkadaşlarıyla. Ali Nesin de mi oradaydı ? Fizik. Kimya. Aritmetik. Çarpı. Artı. Topla ama asla bölme ve çıkarma ! Bu sohbetlerde kahkahaların en canlısını Akdeniz’de sabah horozları öterken duymak olasıydı. Tavşan Adası’nda tavşanlar yine ve hep kaçışırlardı. Kıçları bembeyaz. Dünyanın en korkak ve en hafızası silinmiş varlıkları da bunlar olmalı. Bir de güvercinler mutlaka. Ama ne iyi ki o saatte güvercinler takla atmıyorlardı henüz (!) Güvercin, barış kuşu. Barışı kanatlarında taşıyan. Çekine çekine bile olsa. Taşıyan evet. Barışa çeyrek var. Geriye kalan ve o saatte hala uyanık olan varlıklar (u)mutluydular. Şiir ve şakalarla. Aniden portakal ve limon kokuları sarardı ortalığı. Güneşin doğuşu Doğu’dandır. Bu kaçınılmaz. Tamam ama, yüzünüz denize çevriliyken, Gümüşlük’te solunuzdaki Tepe’nin arkasından aniden sökün edince yine de şaşırırdınız. Önce sarı, sonra kıpkırmızı renkler kaplar ortalığı. Gözleriniz kamaşmaz. Çünkü bütün ışıklar ve bütün renkler tanıdıktır. Geçmiş yıllardan gelen bir tanışıklıktır bu. Renkler ışıkları severler. Işıklar yaşamı. Ve yaşam kahkahalarımıza katılır kendinden geçerken sabah uykusunda. Ama daha önce pencereden denizin gitgellerini gel-gitlerini seyretmek te şart : İşte tam o anda Tavşan A-d-a-sı tam pencerenize çıkar, tavşanlar adayı alttan ve üstten ama bilhassa alttan paramparça ederken…Korku tünne. Bu minik Ada’ya yürüyerek gidebilirsiniz. Bir-ikiüç adımda. Ama orada yürürken tavşanları ezmemek lazım yine de, korkaklara açımak da mümkün : Tavşan kaynar her kayanın, her bitkinin, her ağaççığın dibinde çünkü… O günlerde Ece Ayhan Yort Savul’u hazırlıyordu. Biz Ece’yi dinliyorduk. Bizimle birlikte güneş, gece ve tavşanlar da… Ece’yi dinleyen tavşanlar bile yürüyüşe hazırlanıyorlardı sabah ezanlarında. Kahvaltıda vazgeçiyorlar, öğlen olmadan « in »lerine in-iyorlardı inim inim inleyerek : Korkaklar çünkü gösteri ve yürüyüşe katıl(a) mazlar…Barışa çağıramazlar. Zaman akıp geçiyordu. Ama bizden habersiz. Biz de ondan habersiz.. Sonra ayrılık saati bizim için çaldı. Ve biz ayrıldık. Her dinlencenin güneş batışı farklı oluyor. Gümüşlük’ten Bodrum’a, oradan Ankara’ya geldim. Sonra oradan da ayrıldım. Paris’e geldim. Ve kaldım. Ece ile mektuplaşmaya başladık. Ve bu bir süre sürdü…. « Kardeşim Şehmus » diye başlayan 6 Ekim 1982 tarihli mektubunda Ece Ayhan şunları yazıyor : « 4 Ekim pazartesinden (Önce « paratesinden » yazıvermiş. Sonra çizmiş ve pazartesi yapmış. MŞG) bu yana biz burada üç-beş kişi kaldık. Herkes gitti, dinlence bitmişti, bayram da. Ama ‘sarı-yaz’ (Böyle yazan Ece’dir. MŞG) sürüyor, hemen hemen her gün denize giriyoruz yine (Yanılmıyorsam Lale Müldür ve birkaç dost daha Ece ile birlikte tatilin tadını bir zaman daha sürdürdüler. MŞG), pek rüzgar da yok. Kısacası iyi bir ortamdayız. Çalışmaya başladım. ‘Yalnız Kardeşçe’ adı altında bir düz yazılar (Önce « düyazlar » yazmış. MŞG) konuşmalar. (Bu yıl beş-altı konuşma çıkmıştı çeşitli yerlerde, bunları derledim, şimdi biraz açıyorum, o 34 da Adam da çıkar.) Yine ( (havada asılı bir nesnellik yoktur ama) nesnel bakışlarlı (Aynen. MŞG) olacaktır olabildiğince. Bir insan toplumunda yaşamıyoruz tüyler ürpetici gerçeği yazık ki gerçektir. Bu toplumu herhangi birkaç açıdan eleştirmek te değildir bu : Karamsarlık, ruhsarlık filan da hiç yok bu işte. Yeni çıkan kitabım ‘Çok Eski Adıyladır »ı sana (yani bana. MŞG) gönderemiyorum, çünkü hepsini burada dağıttım arkadaşlara. ( …) En yalın anlamda kendi kanatlarımla uçmak istiyorum. (…) Sen dış görünüşe bakma, gerçek anlamıyla Gümüşlük’e tutunmak istiyorum., yazmaya tutunmak istiyorum. Dize biçiminde şiirlere de başladım yavaş yavaş. Günlük de tutuyorum, Mart’ta (Aynen. MŞG) bir defter almıştım. İyice de okuyorum. Bir yere de kıpırdamayacağım buradan. (…) Ankara her anlamda karmakarışıkmış. Ünsal Oskay’a, Ümit Hassan’a benim selamlarımı söylersin, Sina Akşin’e ve Mete Tuncay’a da…(Onlardan yayarlanıyorum bugünlerde). Bana sen Ümit Hassan’ın kitabı ile Kazgan’ı gönderecektin, bulabilirsen doğallıkla. Hoşçakal Şehmus, selamlar sevgiler sana. » İşte böyle : Ece Ayhan o günlerde yaptıklarını, okuduklarını ve hemen gelecekteki yayınlarını aktarıyor Kendine has uslubuyla. Ece’nin sözünü ettiği Yalnız Kardeşçe Adam Yayınlarından değil, Eskişehir’de o sırada kitap çıkarmak gibi son derece cesur ve sevimli bir işe girişen Evrin Sanat Galerisi Yayınlarınca okuyuculara sunuldu. 1985’te… Yort Savul ‘a gelince, bu şirin şiir kitabı 1982’de Adam Yayınları tarafından çıkarıldı. İkinci baskısıydı kitabın. Ve Ece Ayhan’ın daha önce yayınlanmış şu dört yapıtını kapsıyor : Kınar Hanımın Denizleri (1959) Bakışsız Bir Kedi Kara (1965) Ortadoksluklar (1968) Devlet ve Tabiat ( 1975). Şehmus GüZEL istanbul şubesi Mülkiyeliler Birliği İstanbul Şubesi olarak, okulumuz Mekteb-i Mülkiye’nin 150. Kuruluş Yılı Kutlama Programı kapsamında gerçekleştirilecek Mülkiyeli sanatçıların eserlerinin sergileneceği “Mülkiyeliler Görsel Sanatlar Sergisi”ne hepinizi bekliyoruz. Program detayları aşağıda gönderilmektedir. Mülkiyeliler Birliği İstanbul Şubesi PROGRAM Yer: İstanbul Yeminli Mali Müşavirler Odası İstiklal Cad. No:146 Beyoğlu Tarih: 25 Eylül – 3 Ekim 2009 Sergi Açılış Kokteyli 25 Eylül 2009 Cuma günü Saat 19.30 da yapılacaktır. 35 üyelerden / söyleşi SIRRI SÜREYYA ÖNDER’LE SİNEMANIN DÜNÜ/BUGÜNÜ ÜZERİNE RESMİ İDEOLOJİNİN HUZUR VE GÜVEN ORTAMI 70’lerde resmi ideoloji ve sivil sözcüleri defalarca terör ortamı yüzünden seyircinin sinemadan uzaklaştığı söylendi. Oysa asıl seyirci düşüşleri resmi ideolojinin ‘huzur ve güven ortamında, yaşanıyor. Çok temiz çözüyorlar, bir yandan halkı sinemaya bile gidemez derecede yoksullaştırıyor, öte yandan seyretmeye değmez filmlere halkı mahkûm ettiriyorlar Ülkemiz, güzel ülkemiz, sorunlarını tartışamayan, halkın kendi sorunlarına dair garip teşhisler yaptığı, teşhislerinin bize özgü nedenlerle garip değişiklikler gösterdiği, her biri birbirinden vahim liderlerin karizmalarına bağrı açık halkımız. Bu ülkede tarihinde iki kez önemli sinema deneyimleri yaşandı; biri 1970’li yılların ikinci yarısında, o filmleri yasakladık, gösterimlerini engelledik, sinemaları bombaladık… Şimdi yeni bir minvalde bir eğilim var, onu da piyasa mekanizmalarıyla, kültüre sanata olan ilgisizliğimizle, tuhaf vurguncularımızla, sinema sektörünün bir türlü rasyonel yapılanmamasıyla riskli ve etkisiz hale getiriyoruz. Eskimiş Unakıtan’ın deyimiyle ‘babalar gibi satarım’ diyerek kültürü ve sanatı pazara çıkarılmış bir ülke. Sinema deyince aklına devasa rakamlarla vergi almak gelen ülke. 36 Bir film yapılana kadar kaç değişik vergi diliminden geçerek üretildiğini, üretildikten sonra bir biletten gelen gelirin nasıl paylaşıldığını bilir misiniz? Bu vergi oranlarıyla film yapılan bir ülkede filmlerin çeşitliliği ve sanatçının derinliği biraz etkileniyor da. Bir de bunlara yaptıkları filmleri tuhaf sarışın medya süslerine sorarak gösterime çıkmadan önce hangisi iyi ambalajlanmış diye soran ve basında Yılmaz Güney’le bu değerli sanatçımızı karşılaştıran eğilimler de var. Ya da bir yoksulun balıkçı teknesinde titrek aşkını ifade ederken kayalara çarpıp parçalanan motoru görmek isteyen sinema yazarları var. Bunların yanında ‘Dabbe’ diye film yapan insanlar var. Testere’nin beşincisine bir milyon bilet alan seyircimiz var. Her gün televizyonda dizi seyrederken, dizilerde çalışan insanların günde 14 saatin üzerinde çalışmak zorunda olduğuyla ilgilenmeyen bir sektörümüz ve televizyon seyircimiz var. Paraya ‘vatan’ deyip ‘önce vatanı görelim’ diyen yöneticilerimiz var; geriye de dertli yönetmenlerimiz ve riskli koşullarda sinema yapan Yeni Türk Sineması’nı yaratmaya çalışan sanatçılarımız var. Ödüllere gelince acı bir ödülümüz de vardır bizim: Tiyatrocu ve sinemacı Yıldırım Önal Antalya’da aldığı ödülü ölmeden önce rehinciye bıraktığı için adına Antalya’da ödül veriliyor. Saygılarımızla… Yeni Türk Sineması’ndan başlayarak geçmişe doğru bir yolculuk yaparsak, darbe sonrasındaki Türkiye’deki sinemayı nasıl görüyorsunuz? İlk önce 12 Eylül darbesinin yalnızca Türkiye’deki asker-sivil bürokrasisinin bir işi olmadığının anlaşılması gerekir. Siyasal mücadelenin yoğunlaştığı ve çok ağır baskı koşullarıyla toplumun genel dengesini yeni bir eksene kaydırmayı hedefleyen bir darbe olduğu, bana açık geliyor. Başta Latin Amerika olmak üzere pek çok ülkede yapılmıştır ve genellikle de NATO bünyesinde planlanıyor. Bizimki de o cinstendi. Darbe öncesinde Türkiye’deki sinema koşullarıyla sonrasındaki koşullar gerek somut tehditlerle, gerekse verilen gözdağlarının etkisiyle tümden değiştirildiği anlaşılabiliyor. Örneğin sinemaya bakarsak, darbe sonrasında Arabesk filmler patlıyor. Arabesk filmlerinin de içeriği değişiyor. Evet, onlarda bayağı bir fakirlik edebiyatıyla bağnaz bir dini söylem bütünleşiyor. Bu filmlerin yanı sıra darbe sonrasında tatil merkezlerinde geçen bir sürü film yapıldı, tatil merkezleri de et reyonuna dönüştürülmüş ve çıplaklık hakikaten gülünç hareketlerle bezenmişti. Bunun yanısıra geçmiştekinden biraz daha farklı polislerin merkezde olduğu filmler, ‘uyuşturucu kullanımının’ mahkûm edildiği veciz eserler vardı. Sanat filmleri olarak lanse edilenler ise genelde ‘kadın filmleri’ ve ‘bunalım filmleri’ olarak anılıyor. Bu tablo içinde yer almayan ve genellikle festivallerden ödüller alan filmler ise yurtiçinde zaten yasaklanıyordu. Sine-Sen’in kapatılması ve sinemacıların bazılarına ise kovuşturma yürütülüp işkence yapılması da bu sürece eşlik ediyordu. Aslında Türkiye’de sinema alanında diğer ülkelere göre çok fazla işkence yapılmadı, ama bir milyon insana yapınca onlara yapılması da gerekmiyordu zaten. Ama örneğin Şerif Gören 1 yıl kadar tutuklu kaldı, neyle yargılandığını bilmeden hapisten işkence görerek çıktı. Dolayısıyla Türkiye’de sinema da o yıllarda çok sayıda filmin gösteriminin yapılması yasaklandığı da göz önüne alındığında istikrarlı bir biçimde seyirci sayısının da azalması buna eklenince aslında sinemanın altın çağının yerinde yeller esmeye başlamıştı. Burası bana ilginç gelir; 1970’li yıllarda terör ortamı olduğu defalarca söylendi resmi ideoloji ve resmi ideolojinin sivil sözcüleri tarafından. Bu nedenle seyircinin sinemadan uzaklaştığı resmi görüşten çıkarsanıyor. Oysa asıl seyirci düşüşleri resmi ideolojinin ‘huzur 37 ve güven ortamında yaşanıyor. Çok temiz çözüyorlar aslında, bir yandan halkı sinemaya bile gidemez derecede yoksullaştırıyorlar, öte yandan seyretmeye değmez filmlere halkı mahkûm ettiriyorlar. 1990 hem Yeni Dünya Düzeninin ilan edildiği, hem de Türkiye’de sinemanın en dip noktada olduğu yıllar. Aynı zamanda majörler ülkemize giriyor ve Hollywood’un dünya Pazar payı patlama yaşıyor. İlginçtir en az iki kuşağın birisi Televizyon kanallarıyla, diğeri ise sinemalarda Hollywood’un filmleriyle hayatı ve dünyayı tanıyor, filmden önce ise McDonalds’ta mola vermeyi adet ediniyor. Her dinlediğimde ya da okuduğumda Baba Bush-Özal konuşması aklıma gelir, sektör ve aydınlar Hollywood’a bir sınır konmasını istiyor, ulusal koşullar bunu gerektiriyor, ama ABD’nin dış ilişkiler kolu olarak çalışan Hollywood ‘başkan’ tarafından korunuyor. Türkiye’ye baktığımızda ise sinema bir vergi kalemi ve sansür edilecek bir ‘sanat dalı’ olarak görülüyor. İnsanın hayıflanmadan duramayacağı bir ikilem bu. İnanılmaz bir müptezel bakış sinemamızın üzerinde kurulduğundan bugüne duruyor. Ama bakıyorsun Türkiye’de sinema bütün olumsuz koşullara rağmen, halkın genelde talep ettiği bir iletişim ve eğlence dalı olarak kalıyor. Bundan çıkıp sanat olmaya başlayınca sansürle-baskıyla karşılaşıyor. ‘Yol’ filmi yasaklanırken ülkemizde Afrodit ve Nuri Alço’nun filmleri gişede zirvede duruyor. İnsanın inanası gelmiyor, zaten biz yıllar boyunca inanılmaz olaylara isyan ettiğimiz için çekmiyor muyuz? 1990’lı yıllarda sinemamız yeni koşullarla yeni bir tarzla ve yeni bir söylemle sinema yapıldığına tanık oluyor. Bu anlamda ticari sinemasıyla sanat sinemasıyla bugünkü koşulları ve bağımsız sinemanın kendisini değerlendirir misiniz? Bağımsız sinema aslında birbirinden bağımsız insanlar tarafından yapılıyor, genel bir ortak tavır ve söylemin olduğunu söyleyemem. Bizzat bu nedenle Türkiye’de bağımsız sinema anlamlı bir düzeye estetiğe sahip iken bir akım olarak değerlendirilemez. Bağımsız sinema diyoruz, ama bunun da iktisadi, sanatsal ve maddi varoluş koşulları tartışmalı bir temele sahip. Ben Türkiye’de bundan sonrası için belirli eğilimlerin izlerini görüyorum, nasıl sonuçlanır bilmiyorum, ama bu eğilimlerin izleri bugün görülüyor. Birincisi ticari sinema aynı zamanda festivallerden nimetlenmek istiyor, yani yaptıkları yer yer milliyetçi, yer yer tuhaf komedi tipleri içinde gericiliği ve absürtlüğü sürdüren kaba saba tipler, yer yer cinselliğe göz kırpan yaklaşımlar, dinsel duyguları sömürmeye çalışan çeşitli akıl-dışı korku vardı, insanlar oralardan kitap alıp okurlardı. Bugün filmleri, ya da duygu pornografisine yaklaşan filmler. neredeyse kültür sanat alanında liberal bakışın imamı Bunlar bir yandan festivallerde gişedeki başarılarına haline gelen Hıncal Uluç’u düşündüğümüzde seviydayanarak taltif edilmek istiyorlar, bunun için çeşitli enin ne olduğu anlaşılır. Her 12 Eylül’ü anlatan film baskı yöntemlerini deniyorlar. Öte yandan ise ben olunca başlar bir terör edebiyatı. bu ticari sinemanın sürekli büyüme eğiliminde olarak giderek büyük bir sektöre dönüşeceğine İktisadi olarak bakıldığında seyircilerin sayısının inanmıyorum. Bağımsız sinemaya geldiğimizde yakın zamanda çok artacağını düşünemeyiz, ekonokendi filmlerimden yola minin yasaları izin verçıkarak belirli kısıtları anmiyor, bu bilet fiyatlarıyla latmak isterim ki, bunları Gösterim ayağı sanat sineması için özel kalındığı takdirde en çok genel sorunlar gördüğüm zorluklar çıkarıyor, yapım süreçlerinde izlenilen filmin seyircisi için anlatıyorum. Birincisi hayat o kadar kolay değil. Eğer yapımcılarla 10-20 bin artar, bir patla‘Beynelmilel’ filmini eğer çalışmak istenildiği takdirde film belirli ma yaşanmaz. Türkiye’de ben kendi koşullarımla açılardan sizin filminiz olmaktan çıkma halktan tartışmak, esteyapsaydım yapıldığı eğiliminde. Bu nedenle aslında ülkemizde tik bir haz almak, seçici gibi pazarlayamazdım. bağımsız sinemanın maddi koşulları pek olmak anlamında yakın Kendim dağıtsam sineparlak değil ve hala çok riski içinde taşıyor. zamanda bir patlamanın malardan aynı oranları yaşanacağını da alamazdım. Bu anlamdüşünmüyorum. Millet da bugün Türkiye’de hazlarını, heyecanlarını, bağımsız sinema kenduygularını yaşamayı futbol maçlarına saklıyor. di filmlerini yapmanın ötesinde istenilen sineBugün pek çok gazetenin kültür sanat eki bile yok. malarda ve kendisi için iyi koşullarda sinemaya Bodrum geceleri her gün gazetelere haber oluyor dağıtamamaktadır. Sinemada dağıtımda Warner da, toplumun sorunları olmuyor. Öyle bir Türkiye’de Bros ve UIP ile birde bunlara eklenebilecek Özen yaşıyoruz. Dolayısıyla da toplumsal sorunlarda sineFilm sinema ayaklarının yaklaşık yüzde 70’ini ma da sınırlı ölçüde anlatılıyor… elinde tutuyor. Öncelikle kendi filmlerini alıyorlar, Öyle sayılır, toplumsal yaşayışımız, kültürel dogerçekten önemli sanat filmleri ise çok daha çetin kumuz, kendi tarihimiz filmlere çok konu olmuyor, koşullarda ve hem kötü sinemalarda hem de kötü hep birlikte Yandım Ali’yi oynuyoruz çünkü. zamanlarda girmek durumunda kalıyorlar. Bu durumda olan pek çok sinemacı var. Yaratım bireysel bir süreç olarak alınırsa, sanatçı toplumun vicdanı değil de bireysel güzelliği ve Geçen dönemin en az beş sanat filmi bu nedenle ilginçliğini dışa vuran bir insan olarak anlaşılırsa, İstanbul Festivali sonrasında gösterime girdiler, çok sanatçı sesini çıkarmaya başladığında ya sektör düşük rakamlarla sezonu kapattılar. Çünkü birkaç aracılığıyla, ya dağıtım sistemiyle, ya da siyasal tane büyük film sezonun en önemli zamanında süreçler aracılığıyla çok kolay susturulur. Bazen neredeyse bütün sinemaları kapatmıştı. bunu yapmak için uygun olmayan sinemada filmGösterim ayağı sanat sineması için özel zorlukini gösterirsiniz, bazen televizyonun düğmesini lar çıkarıyor, yapım süreçlerinde hayat o kadar kolay kapatırsınız, bazen yapımcı şirketin içini boşaltır, değil. Eğer yapımcılarla çalışmak istenildiği takdirde çok konuşursan dava açılır. film belirli açılardan sizin filminiz olmaktan çıkma Bunların dışında teknik yönden gelişen, biçim eğiliminde. Bu nedenle aslında ülkemizde bağımsız olarak derinlik ve güzellik kazanan, giderek daha sinemanın maddi koşulları pek parlak değil ve hala kişisel tonlar taşıyan bir sinemamız da var; yerli ya çok riski içinde taşıyor. Ticari sinema içinden ayrı da uluslar arası festivallerin ödülleri ve açtığı pazar bir sanat damarı çıkacağına ise ben inanmıyorum, ise bir akım üretmiyor. Akım için birleştirici bir çünkü sanatsal olarak tarifi mümkün olmayan rüzgâr ve kültürel iklim lazım, bizim ülkemizde ise sorunları var. Türkiye’de gidişat halkın sanata gideraynı anda dört mevsim yaşanıyor. ek daha fazla ilgi göstereceği bir yönde değil. Bu söyleşi Kültür sanat ortamımız aslında 1970’li yıllara göre çok geri. Bugün büyük oranda büyük kentlere Ahmet ERKAN Tarafından yapılmıştır. sıkışmış durumdayız. Geçmişte her kentin gaze18 Ağustos 2009 tesinin kültürel ekleri olduğu, gibi kendi etkin Bianet’ten alınmıştır. dernekleri de var. Hakkâri’nin de kütüphanesi 38 çeviriler ABD, İLİŞKİSİNİ KESMEDİKÇEVE YARDIMI GERİ ÇEKMEDİKÇE HONDURAS’TAKİ DARBECİ KATLİAMCILAR YERLERİNİ TERK ETMEYECEKLER! James PETRAS özellikle Latin Amerikalı topluluklar, Afro-Amerikalı, ABD’li entelektüel James Petras, YVKE ile yaptığı röportajda ABD devlet başkanına Latin Amerikalı ve halk sınıflarının temsilcisi olduğu “bugüne kadar oynadığı çekimser rolden” biran varsayılan bu başkana çok kızgınlar,” diyen ABD’li önce vazgeçmesi çağrısında bulundu. “Darbeci entelektüel James Petras ile geçtiğimiz 28 Haziran katliamcılar, Washington’un kendilerine ekonomik 2009 pazar günü görüştüler. ve diplomatik destek vermeye devam edeceğini ve Hernan Cano (H.C.): Geçici hükümetin ilişkileri sürdüreceğini düşündükçe, yerlerini terk etmeyeceklerdir,” dedi… bugünkü basın açıklamasında herhangi bir YVKE Dünya Radyosu başkanı Cristina hükümet tarafından tanınma konusundaki Gonzalez ve gazeteci Hernan Cano, Honduras umutsuzlukları açıkça görülüyordu. Buna rağmen, ordusunun yol açtığı katliam karşısında dehşete yasal devlet başkanını havaalanında bekleyen düştüğünü ifade eden ve Beyaz Saray’dan Honduraslı halka karşı gösterdikleri vahşi ve saldırgan darbecilere karşı net tutum takınmasını talep ederek, tutumları tamamen izole edilmiş bir hükümet gibi “Bir katliam ve devlet terörizmi ile karşı karşıyayız. görünmediklerini gösteriyordu. ABD hükümetinin Bugüne kadar darbeciler karşısında çekimser bir rol öfke uyandıran rolünden bahsederken neden ABD izleyen ABD devlet başkanından bir net söz duymayı hükümetinin bu devlet darbesine desteğinin var bekliyoruz. Bu darbenin illegal olduğunu deklare olduğunu düşünüyorsunuz? James Petras (J.P): “Bu konuda en azından etmesi ve darbecileri suçlamasının yanısıra ABD desteğini kesmesini somut ve görüyoruz. Öncelikle, katliamcı göstergeleri ile ABD büyükelçisi ilişkileri bitirmesini orada bulunmaya bekliyoruz. Ancak devam ediyor. İkincisi, şu ana kadar ne Honduras’taki üstte Beyaz Saray’dan ne bulunan ABD’li de Dışişleri Bakanı generaller, albaylar Hillary Clinton’dan ve binbaşılar sanki herhangi bir normal bir durummuş açıklama duymadık. gibi darbeci katillerle Halk kontakt hükümet burada, 39 halinde bulunmaya devam ediyorlar. ABD devlet başkanı başkanlık görevini işgal eden kişi, Negroponte halen ne Honduras’taki gelişmeleri bir devlet darbesi durumunda olmasına, Honduras silahlı olarak tanımladı ne de ilişkileri bitirip yardımları kesti. kuvvetlerini kontrol etmesine ve aynı diktatör gibi Darbeci katliamcılar, Washington’un kendilerine medyayı kontrolü altında tutmasına rağmen, neden ekonomik ve diplomatik destek vermeye devam bunun bir beyin yıkama olduğunu, sonu gelmeyen edeceğini ve ilişkileri sürdüreceğini düşündükçe, istifa bir beyin yıkama olduğunu söyleyemiyoruz? etmeyeceklerdir. Bu açıktır. Obama, katliamcılarla ABD’nin tamamen bir marketing ürünü bir ilişkileri kesmedikçe, onlar OEA ve Birleşmiş başkanı iktidara taşımış olduğunu hatırlıyoruz. Bu Milletler’in kararlarını kabul etmeyeceklerdir, çünkü marketing, ABD’nin kendisini Pasifik Okyanusuna onlar için patronları bu koşullarda hayatta kalabilmek ulaştıracak olan Meksika’dan Panama’ya kadarki koridora olan büyük ilgisinin sebebi Honduras’ta için hayati derecede önemlidir. Bütün dünyanın gözleri şu an Obama’nın yapılanlar için de işe yarayabilir mi? ne yapacağına dikilmiştir: bir terörist hükümeti J.P: “Bu stratejinin büyük olmasından desteklemeye devam mı edecektir; yoksa, en bağımsız olarak, bu momentte Washington çok sonunda, politikasını düzeltecek, mesafe koyacak, izole, son derece itibar kaybetmiş ve dünyanın her tarafından gelen ortak sesin karşısında yeralıyor. Bu katliamcıları kınayacak ve onları yasal devlet başkanı Zelaya’nın yeniden görevi devralması için istifaya mı nedenle, stratejileri her ne olursa olsun, bu süreçte modifiye etmek zorundalar. Eğer etmeyeceklerse, zorlayacaktır.” tekrar ediyorum: kendileri izole edilip, kınanacak ve Cristina Gonzalez (C.G): Eğer biraz derinlemesine bakarsak, ABD’nin suçlanacaklardır. Bu çoktan başarısızlığa uğramış bir Orta Amerika’nın bu noktasıyla fazlasıyla ilgilendiğini stratejiyi sürdürmek için çok pahalı bir bedeldir. görebiliriz. Aslında, ABD’nin orada askeri üsleri Ve bunun da ötesinde, bu katliam ülkede var, bu silahlı güç oluşumu bir çatlamaya uğramadı Honduras’ın da ötesinde gelişebilecek ciddi bir ve oradaki darbeyi koşulsuz destekledi; ki bunu istikrarsızlığı Amerika Kıtaları Okulu’nun oradaki varlığı körüklüyor. Latin Amerka’daki komşu ülkelerde açıkça ortaya koymaktadır. Zelaya’nın aceleyle kitlelerin kayda değer tepkisi, herhangi bir etkiyi ve ülkeden çıkarılması ve Honduras demokrasisini Güney’deki herhangi bir ABD destekli rejimi tartışılır savunmak ABD’yi neden ilgilendirmiş olabilir? hale getirebilir. Bu bedel, bu panoramada oldukça yaratabilecek bir ayaklanmayı J.P: “Şimdi katliamcıları desteklemeye devam yüksektir.” etmenin faturası çok yüksek. Hiçbir hükümet, ne [*] YVKE Web Sayfası, 5 Temmuz 2009, Obama, ne Latin Amerika’nın en liberalleri ne de en İspanyolcadan çeviren: Canan Ateş. ılımlıları, bu hükümet için yakın diplomatik ilişkiler sürdüremezler. Tümden bir izolasyon ve uluslararası kınama ve bütün ülkelerin büyükelçilerini çekmesi durumunda katliamdan sonra darbecileri desteklemeye devam etmenin faturası Washington için hayli yükseldi. Eğer Washington son günlerde sergilediği politikasını izlemeye devam ederse tamamen itibar kaybedecektir.” C.G.: Bu durum, Jean Bertrand Aristide’nin durumuna fazlasıyla benziyor. Honduras’ta 40 HONDURAS DENEYİMİ İLERİCİ HÜKÜMETLERİN SİLAHLI HALK MİLİSLERİNİ ÖRGÜTLEMELERİNİN GEREĞİNİ GÖSTERDİ[*] FRANCISCO JAVIER ANGULO Honduras’ta yaşanan olaylar, Latin Amerika ve dünyanın tüm ilerici devlet başkanları için uyarı sinyali görevini görüyor. Herhangi bir silahlı gerici saldırıyı engellemek ve onu bozguna uğratabilmek için devrimci halk milislerini örgütlemek ve onları silahlandırmak varlığını sürdürebilmek için ertelenemez bir göreve dönüşmüştür. Devrimci halk milisleri her yaş ve sosyal konumdan, ülkesinin politik ve sosyal gelişim sürecini, halk ve devrimci liderlerini koruma noktasında gerekli bedeli ödemeye hazır kadın ve erkek gönüllülerden oluşturulmalıdır. Bu, halkından korkusu olmayan ilerici ve devrimci liderlerin yapması gereken bir görevdir. Halkın devrimci bilinç seviyesinin gelişimine paralel olarak devrimci halk milislerini ideolojik, politik ve savaşçıl açılardan silahlandırmak kaçınılmaz görevlerinden biridir. Bilinçli bir örgüt, örgütlü olduğu topluluk içerisinde, topluluk bileşenlerini dinleyerek ve tanıyarak kimlerin ne tür özelliğinin olduğunu, liderlerinin kalitelerinin ne olduğunu ve onların ilerici-devrimci sürece ne kadar bağlı olduklarını anlayabilir. Halkın kendisi yani komün, kimlerin kendisini devrimci bir şekilde yöneteceğini, kendisine ihanet etmeyeceğini ve onların hizmetinde olacağını bilir. Devrimci halk milislerinin savaşçıl donanımı, kendi kriminal misyonlarını yerine getirmek için çocuk, yaşlı, kadın demeden herkesi öldürmeye hazır bir şekilde özel olarak yetiştirilmiş birliklere ve yüksek 41 teknolojik silahlara sahip sınıf düşmanı karşısında başarılı bir şekilde karşı koyabilecek kapasitede olmalıdır. Devrimci ya da ilerici hükümetler, devrimci halk milislerini son savaş senaryolarına uygun tarzda modern ve denenmiş silahlarla donatmalı, çeşitli hava, deniz ve karadan saldırı kapasitesi yüksek güçlere karşı direnebilme yetisine sahip bir şekilde eğitmelidir. Diğer taraftan ilerici ya da devrimci hükümetler için kitle iletişim araçlarının, BİRİNCİ DERECEDE ÖNEMLİ BİR SAVAŞ SİLAHI olduğu bilinci çok net olmalıdır. Bundan dolayı da düşmanın ve onun ittifaklarının ya da ortaklarının ellerinde tuttukları bu medya kuruluşlarını nötralize etmek bir zorunluluktur ki, bu nötralizasyonun anlamı tek tek ülkelerde darbeci ve gerici yayın yapanların sinyallerinin derhal kesilmesidir. Bunu yapmamak intihar etmekle es anlamlıdır ve düşmana, kendi politik-askeri stratejisini dünya çapında koordine etmesi, dünyayı ve kendi halklarını manipüle etmesi, halkları aklen silahsızlandırması ve herhangi bir enternasyonal dayanışmanın önünü alabilmesi için küresel iletişim ağını emrine sunmak anlamına gelmektedir. Kapitalist rejimin savunusu için kurulmuş SIP (Amerika Kıtası Gazeteciler Topluluğu) ve diğer emperyalist kuruluşların reaksiyonlarından çekinmemek gerekiyor; bu emperyalist uşaklar bugüne kadar, darbeci rejimin Honduras’taki basın özgürlüğü ihlallerini kınayan tek bir laf dahi etmediler. Venezüella’da yapılması gereken, darbe yanlısı tüm gerici medya kuruluşları, silahlı Bolivarcı halk milisleri tarafından ele geçirilmeli ve halkın, devrimin hizmetine sunulmalıdır, aynı şekilde yerli ve yabancı tüm sponsor, işletmeci ve finansörlerin mal varlıklarına da el koyulmalıdır. Ayrıca bu süreç ile ilgili propaganda ve duyuru yapmak önemlidir. Çünkü kapitalistler için en korktuğu şey malını mülkünü kaybetmek olduğu için, herhangi bir darbe girişimini desteklemeden önce bu faktörü göz önünde bulunduracaklardır. Güncel olarak Latin Amerika’daki ilerici hükümetlerin silahlı kuvvetlere sahip olduğu argümanını öne sürmek, Küba hariç, Bolivarcı Venezüella Devriminin üst düzey yöneticileri de dahil (Chávez’in de zaman zaman kabul ettiği gibi) bütün bu ülkelerin yüksek rütbeli askeri yöneticilerinin kapitalist sistemi savunmak için eğitildiklerini gözden kaçırmak olur. ABD bağımlısı askeri yöneticilerin korktukları tek güç, onlara karşı koyabilecek, onları devirecek ve herhangi bir darbeci ya da istikrarsızlaştırıcı girişime kalkıştıklarında onları gerçekten cezalandırabilecek tarzda organize olmuş silahlı devrimci halktan korkarlar. Aynı şekilde, askeri yöneticileri darbe yapmaya teşvik eden ve kışkırtan oligarşik sınıflar ve onların medya araçları da sadece örgütlü halk gücünden korkarlar. Eğer ilerici ya da devrimci hükümetler kendilerine sahip çıkacak halkı örgütlemeye ve silahlandırmaya kalkışmazlarsa, buna cesaret etmezlerse, bu ilerici hükümetler, kendilerinin takipçisi olanların devrimciliğine ve bağlılığına ikna olmamışlar demektir ve bunun anlamı onlar da takipçilerinden korkmaktadırlar. Başkan Chávez, Honduras’ta yaşanan ve diğer yerlerde olabilecekler, sizin hükümetiniz ve Venezüella halkı için emperyalistler ve onların uşakları tarafından hazırlanan tatbikatlardır. James Petras’ın da dediği gibi, Honduras’daki darbenin arkasında ABD ve Pentagon tarafından yönetilen yüksek rütbeli askerler var. Bu noktada Kolombiya isyancı gerilla hareketlerinin (FARC-EP ve ELN) savaşçı statüsünün tanınması ve bu güçlerin, Amerikamız’ın ilerici sürecine ve devrimci hareketlerine yönelik saldırıda emperyalizmin bölge karakolu pozisyonundaki narkoparamiliter Uribe hükümetine karşı koyuşta değerli ittifaklar olacağı unutulmamalıdır. Narko Uribe’nin Obama ile yaptığı görüşmeden sonra Venezüella devrimine karşı bir şeylerin gelişeceğini beklemek yanlış olmaz. Önümüzdeki süreçte, narkoparamiliterlerin, kamuflajı sağlanmış Kolombiya asker ve polislerinin karşı devrimci eylemleri yoğunlaştırmak ve emperyalizmin bu ülkelerdeki askeri planlarını içerden ve komşu ülkelerden hazırlamak için Venezüella ve Ekvator’a yoğun olarak sızacağını varsaymak yanlış olmaz… Venezüella’daki Medya Kuruluşları Derhal Kamulaştırılmalıdır! Tek vücut halinde ve bilinçli bir şekilde örgütlenmiş, ideolojik, politik ve savaşçıl olarak silahlanmış bir halk asla yenilmez! 42 [*] ABP (Bolivar Haber Ajansı), 1 Temmuz 2009., İspanyolcadan çeviren: Canan Ateş ABD SAVAŞ PLANLARINI LATİN AMERİKA’YA ODAKLAŞTIRIYOR! ABD ORDUSU: IRAK’TAN SONRA LATİN AMERİKA’YA…(*) Rick ROZOFF Geçtiğimiz 29 Haziran’da Başkan Obama Beyaz Saray’da Kolombiyalı meslektaşı Alvaro Uribe’yi ağırladı. Bu görüşmeden birkaç hafta sonra, Pentagon’dan yapılan açıklamada, dokuz yıl önce başlatılan Plan Kolombiya’dan bugüne 5 milyar dolardan fazla askeri maddi destekle ABD’den askeri yardım alanlar sıralamasında, Latin Amerika’da birinci ve dünyada üçüncü sırada olan Kolombiya’da 5 askeri hava ve deniz üssünde yeni birliklerle mevzilenme kararı aldığını belirtti. Obama-Uribe buluşmasından 6 ay önce, görevini tamamlamakta olan eski ABD başkanı George W. Bush, Uribe’ye, daha önce İngiliz başbakanı Tony Blair ve Avustralya başbakanı John Howard’a olduğu gibi, en yüksek ABD sivil nişanı olan Özgürlük Madalyasını hediye etmişti. O zamanın bir basın haberi, Uribe’nin Beyaz Saray tarafından onurlandırılmasını şok ve hiddetle karşıladıklarını ifade ederek şöyle demişti: “Yargısız infazlara, paramiliterlere ve sendikacı katliamlarına rağmen Kolombiya başkanı Uribe ABD’nin insan hakları için verdiği en yüksek onur ödülünü aldı.” (1) Aynı kaynak duyduğu kaygıyı şu ekle destekliyordu: “Kolombiya sendikacılar için dünyanın en tehlikeli ülkesi. 2006’da dünyadaki toplam sendikacı ölümünün yarısı Kolombiya’da gerçekleşti. Uribe’nin 2002’de iktidara gelişinden bu yana toplam 500 sendikacı öldürüldü. Bu katliamlarla ilgili duyulan kaygı karşısında Uribe kurbanları küçümseyerek onları ‘sendikacı kıyafeti giymiş bir düzine suç şebekesi’ olarak nitelendirdi.” “Ordu elemanları tarafından gerçekleştirilen 1.000’den fazla illegal infaz olayı şu an araştırılıyor. Askerlerin masum sivilleri alıp öldürdükleri ve sonra onları savaşçı düşman güçleri gibi giydirdikleri düzinelerce olay var. Yüzlerce ordu mensubunun bu olaylarda yeraldıkları düşünülüyor.”(2) KOLOMBİYA: 40 YILLIK SAVAŞ 40 yılı aşkın bir süredir, ABD’nin batıyarıküredeki ‘ölüm mangası demokrasisi’ müşterilerinden son kalanı olan Kolombiya devleti, FARC-EP’ye (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) karşı bitmek tükenmek 43 bilmeyen karşı-devrimci bir savaş ve buna paralel olarak ABD tarafından eğitilen ve donatılan askeri güçler ve paramiliter oluşumlarla birlikte sendikacılara, köylülere, yerlilere ve diğer organizasyonlara karşı aynı şekilde acımasız bir kampanya yürüttü. En az 40.000 kişiyi öldürdü ve savaş sonucu olarak 2 milyon kişiyi de yerlerinden zorla göçettirdi. 1985 yılında FARC silahlarını susturdu ve Belisario Betancur hükümetiyle barış görüşmeleri sürecine girdi. UP (Yurtsever Birlik) yasal oluşumunun kurulmasına seçimlere girebilmek ve diğer barış çalışmalarına katılmak için yardımcı oldu. Ancak birkaç yıl içerisinde, UP’nin seçilmiş yetkilileri, adayları, sendika yöneticileri, yerel kurum organizatörleri ve diğer militanlarından oluşan toplam 5.000 üyesi, Kolombiya Güvenlik Güçleri ve sonraki başkanı Carlos Castano olan ünlü AUC (Kolombiya Öz-savunma Güçleri Birliği) ve diğer hükümet bağlantılı sağcı ölüm mangaları tarafından katledildi. 8 kongre üyesi, 70 yerel konsey üyesi, düzinelerce milletvekili ve belediye başkanı, yüzlerce sendika yöneticisi ve köylü lideri vahşice öldürüldü ve 1989-1990 yıllarında 7 ay içerisinde 2 devlet başkanı adayı katledildi. Bu toptan katliam karşısında FARC silahları tekrar yükseltti ve ülkenin güney-doğu bölgesine çekildi. 1998’de o zamanın Kolombiya devlet başkanı Andres Pastrana, (barış görüşmeleri için çev. notu) FARC-EP’ye Caqueta bölgesinde 16 bin km karelik güvenli bir alan bıraktı. Aynı dönemde ABD bu bölgede gelişen FARC kurumsallaşmasını dağıtmak ve organizasyonu tümden yoketmek için yeni yoğun bir karşıdevrimci kampanyaya hız verdi. Ocak 2000’de STRATFOR isimli savaş-karşıtı olarak tanınmayan bir kaynak şöyle uyarıyordu: “ABD Dışişleri Bakanlığı geçenlerde Kolombiya’daki uyuşturucu karşıtı operasyonlar için 2 yıllık 1.3 milyar değerinde acil yardım paketini açıkladı. Plan aynı zamanda Andres Pastrana’ya FARC ile yapılan barış görüşmelerinde yardımcı olmayı amaçlıyor. Ancak planın ters bir etkisi olacak, hükümet ile gerillalar arasında pazarlığı bitirecek ve savaşın yeniden canlanmasına neden olacak. Sonuç olarak plan ABD katılımının yolunu açmaktan öteye bir sonuç yaratmayacak,” diyor ve şöyle devam ediyordu: “Uyuşturucu ile mücadele için tahsis edilen paranın çoğunluğu gerillalara karşı savaş için orduya gidecek. Bu güç dengesini Bogota hükümetinden, daima barış görüşmelerine karşı olan ordu lehine bozacaktır. Kısacası daha büyük bir ABD müdahalesi için kapı iyice açılmış oluyor.” (3) PLAN KOLOMBİYA: CLINTON’IN “PART ATIŞI”(4) Kolombiya 2000 yılında bile batıyarıkürede ABD’den en çok askeri yardım alan ülkeydi, fakat Clınton yönetimi Plan Kolombiya ile birlikte Pentagon’un bu ülkedeki rolünü iyice artırdı. Ocak 1993’te göreve gelir gelmez Irak’ı bombaladı ve ardından aynı yıl yüzlerce -binlerce değilse bilmiyorum- Somaliliyi öldürdü ve ondan sonra da o ve dış politika ekibi hiç bir zaman askeri güç kullanmaktan çekinmedi. 1995’te Hırvatistan’daki etnik ve vahşi ‘fırtına operasyonu’ için askeri planlamacıları ve danışmanları sundu ve NATO’nun Bosnalı Sırp hedefleri bombalamasına, geri çekilen birlikleri ve mülteci grupları takip etmesine ve bugünkü Boşnak Sırp Cumhuriyetinin her yanına zayıflatılmış uranyum ve salgın kanser vakalarının yayılmasına izin Verdi. Üç yıl sonra Afganistan ve Sudan’a yönelik füze saldırılarını gerçekleştirdi ve 16 Aralık 1998’de de Çöl Tilkisi operasyonunu başlattı, Irak’a yönelik bu 4 günlük operasyonda 250 hava saldırısı ve 400’ün üzerinde Tomahawk füze saldırısı gerçekleşti –bu operasyondan bir gün önce ABD kongresinde Clinton’a yönelik bir suçlama gündeme gelmişti-. Bir sonraki yılda Clinton yönetiminin askeri zor kullanışı, Hitler ve Mussolini’den beri yani 1939’dan beri ilk kez bir Avrupa ulusuna, Yugoslavya’ya yönelik ABD izinli 78 günlük NATO saldırısıyla tepe noktasına çıktı. Clinton yönetiminin ‘part atışı’ 2000 yılındaki Plan Kolombiya idi. Kolombiya Devlet Başkanı Pastrana bundan bir yıl önce1999’da Beyaz Saray’ın kendi çıkarlarına hizmet edecek tarzda yeniden düzenlediği bu projeyi hazırlamıştı. 1981 yılında, Orta Amerika’ya yönelik ölüm mangaları ve kontraların rahat bir şekilde hazırlanabilmesi için Reagen yönetimi tarafından görevinden alınan o zamanın El Salvador’daki ABD büyükelçisi Robert White, 2000 Haziran’ında Plan Kolombiya’nın ABD kongresinden geçmesi üzerine şöyle yazıyordu: ‘Eğer orjinal Plan Kolombiya’yı okursanız-Washington’da yazılanı değil- orjinal olanı, orada FARC gerillalarına karşı yapılacak askeri operasyonlara dair bir ifade bulamazsınız. Tam tersi, Başkan Pastrana, FARC’ın Kolombiya tarihinin bir parçası olduğunu, tarihsel bir olgu olduğunu ve onlara Kolombiyalı olarak davranmak gerektiğini söylüyor. (5) 44 Bir alternatif Amerikan televizyon kanalı şöyle diyordu: “1999 başlarında Başkan Pastrana ülkenin en büyük gerilla grubu FARC ile barış görüşmelerine başladı. Başkan uyuşturucu ticaretine karşı yardım arayışı için Washington’a ilk ziyaretini gerçekleştirdi. Ancak oraya gittiğinde onunla ilgili senaryoyu değiştirdiler diyordu Plan Kolombiyaya alternatif arayan Eylül ayında kurulan 60 sivil örgütten oluşan Kolombiya Barış İnisiyatifi adlı ittifakın sözcüsü Marco Romero.” “Pastrana’nın ABD Kongre liderleri ve Beyaz Saray’ın Ulusal Uyuşturucu Kontrol Bürosu şefi Barry birlikte ABD bu ülkeye yönelik askeri yardımı 1998’den 2000’e 2 yıl içerisinde 20 kat artırarak 50 milyon dolardan 1 milyar dolara çıkardı ve bu rakamlarla Kolombiya ABD’den en çok askeri yardım alanlar sırasında İsrail ve Mısır’dan sonra 3. sıraya yükseldi. 1998’den bu yana 10 yıl içerisinde ABD askeri yardımı 100 katına çıkmış oldu. 2000 yılının başında bir amerikan medya tekeli şöyle diyordu: “Clinton yönetiminin 1.6 milyar dolarlık acil yardım paketi, uyuşturucuyla mücadele paketinden çok, karşı-ayaklanma paketine benziyor” diyor ve “bir McCaffrey ile görüşmeleri sonucu Plan Kolombiya ortaya çıktı, diyor Romero.” McCaffrey rütbelerini 1965’te Dominik Cumhuriyeti’nde, 1966-69 yılları arasında Vietnem’da ve 1991 Çöl Fırtınası operasyonunda yükseltti. Ayrıca, 1994-96 yılları arasında Pentagon’un SOUTHCOM (Güney Komandosu) ordusunun başı ve NATO’da ABD temsilcisiydi. ‘Kolombiya zardım paketini için taleplerini desteklemek için, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ve uyuşturucu çarı McCaffrey ABD kongresine, fonların ‘güneydoğu Kolombiya’da asayişin tekrar sağlanması için’ kullanılacağını söylediler. (6) Plan Kolombiya’nın kongrede onaylanmasıyla kongre üyesi Beyaz Saray’ın bunu normal onaylama sürecinin dışında gerçekleştirmesine karşı çıktı,” diye ekliyordu. (7) Haftalar önce El Salado’da, ordu ile anlaşmalı bir şekilde paramiliterler tarafından işlenen son zamanların en kötü Kolombiyalı sivil katliamlarından birini onaylamıştı. Aslında Plan Kolombiya formüle edilmeden önce bile kana bulaşmıştı. 2000 Ocağında ABD Savunma Bakanı Madeleine Albright inisiyatifi harekete geçirmek için Kolombiya’yı ziyaret etmişti ve onun ülkeye varışının şerefine Bogota’nın dış bölgelerinde düzenlenen katliamda ordu 50 sivili öldürmüştü. ABD Kongresi ve Senatosu aynı yılın Hayiran 45 ayında1 milyar dolarlık ek bir bütçe daha ayırdı, 60 saldırı helikopteri ve birçok askeri danışmanını devreye soktu. 2000 yılı Plan Kolombiya bütçesinin yaklaşık yüzde 70’i daha önce FARC denetimine bırakılan güneydoğu bölgesinde operasyonlar yapan ‘uyuşturucu ile mücadele edecek’ birliklerin finansman, eğitim ve lojistiğine ayrıldı. İlerici olarak adlandırılan Senato üyesi Paul Wellstone ve kongre üyesi Jan Schakowsky ciddi hiçbir kimsenin dikkate alınacağına ihtimal vermediği insan hakları şartı eklettirdiler plana ve Plan Kolombiya’nın Kongrede onaylanmasından iki ay kadar sonra, Clinton bu insan hakları şartını ‘ulusal güvenlik’ gerekçesiyle kaldırmak için başkanlık yetkisini kullandı. Dokuz Yıl Sonra: Uyuşturucuya karşı savaş safsatası yerini ‘saf karşı-ayaklanma’ya bıraktı Karşı-ayaklanma operasyonlarının tırmandırılışı tabiki uyuşturucu-karşıtı savaş etiketi altında paketleniyordu. Dokuz yıl sonra Kolombiya ABD’ ye kokain ve eroin sağlayan en büyük tedarikçi olmaya devam ediyor. 2000 Nisan’ında ortaya atılan bu düzmece planı, ABD ordusunun eski Kolombiya uyuşturucu-karşıtı operasyonları komutanı Col. James C. Hiett’in karısı Laurie’nin ABD’ye eroin ve kokain soktuğuna dair kanıtları mahkemeye sunmamaktan dolayı suçlu bulunduğunu bilen birisi nasıl ciddiye alabilir. Daha sonra komutanın karısı 700.000 dolar değerindeki eroini posta üzerinden ABD’ye sokmaya çalışmaktan suçlu bulundu. Albay Hiett, çok kesin bir şekilde propagandif görevini yerine getirerek, ülkedeki kokain ve eroin ekimi ve dağıtımının aslan payından FARC’ın sorumlu olduğuna dair masalını anlatmaya ve bu sözde aktivite karşısında FARC’a en iyi cevabın ABD ordusu olduğunu vurgulamaya devam etti. Herhangi bir kişinin ABD’nin uyuşturucu ticaretine ve terörizme karşı savaş veriyoruz iddiasının samimiyetine dair en ufak bir şüphesi varsa, Plan Kolombiya’nın onaylanmasından birkaç hafta sonra, o zamanın Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) başkanı Hashim Thaci’ye (arkadaşları ve uyuşturucu karteli ittifakları Avrupa marihuana, haşhaş ve narkotik trafiğinin çoğunluğunu kontrol ediyorlar) eşlik ettiğini ve onu geleceğin devlet başkanlığına hazırladığını hatırlamak yeter. (Gerçekten de geçen yıldan beri O, Sırbistan eski başkanı Vojıslav Kostunıca’nın yerinde tanımlamasıyla dünyanın ilk NATO develetinin başkanı. Aynı zamanda dünyanın en yeni narkodevletinin). 11 Eylül 2001 olaylarından sonra Beyaz Saray, ‘teröre karşı küresel savaşı’nda FARC’ı terör 46 örgütleri listesinin üst sıralarına doğru yükseltti her ne kadar herhangi sağlıklı bir insanın New York ve Washington saldırılarında bu grubun ne gibi bir rolü olacağını düşünebilme kabiliyetine sahip olduğu açık olsa da. 2002’de Bush yönetimi, uyuşturucuya karşı savaşın içeriğindeki birçok noktayı değiştirdi ve “Kongre yeni bir yasa çıkararak Kolombiya’ya yapılan askeri yardımın kapsamını uyuşturucuya ve terörizme karşı ‘birleşik kampanya’ olarak değiştirdi.” Ve 6 yıl ve 5 milyar dolardan sonra 2008’de Kolombiya ordusu Latin Amerika’nın savaş yeteneği en yüksek gücü haline geldi. (8) Amerikan özel operasyon eğitimleriyle birlikte Kolombiya Hükümeti daha önceleri sahip olmadığı ormandaki koordinatlara uzaktan ulaşabilme kaabiliyetini kazandı. “Özel kuvvetler ve elit komando tugaylarından oluşan askeri birimler kuruldu. 8 adet yerel havadanyere ve tersi istihbarat ve iletişim merkezi kuruldu. İstihbarat okulu açıldı ve karşı-istihbarat merkezi kuruldu.”(9) George Bush görevinden ayrılmadan önce, Uribe’ye, Medellin Karteliyle olan ilişkilerinin gündeme geldiği ve kardeşi Santiago’nun uyuşturucu ticaretinden ve ölüm mangalarıyla olan ilişkisinden dolayı suçlandığı günlerde insan hakları madalyası verdi. Belki de bu ödülü öngörerek Alvaro Uribe, Kolombiya içinde ve sınırlarında askeri operasyonlarını artırmış ve Plan Kolombiya’nın birinci dereceden sorumlu kişisine, Bill Clinton’a New York’ta yapılan bir gala etkinliğinde ‘ülkemize inanmak ve başkalarını da bunun aynısını yapmaya teşvik etmek için’ diyerek ‘Kolombiya tutkusu’ ödülünü vermişti. “Öne çıkan demokratlar listesinde eski Clinton stratejistlerinden Dick Morris ve Vernon Jordan, eski Clinton kabine üyeleri Lawrens Summers ve Madeleine Albright ve daha sonra politik olarak ayakta kalma becerisi gösteremeyen birçok demokrat kongre üyesi vardı.”(10) Aynı yılın başlarında “ABD başkanı George W. Bush’un ziyaretinin arifesinde, daha başka uyuşturucuya karşı savaş bahanesine gerek kalmadan ‘ABD ve Kolombiya askerleri helikopterlerle FARC’ın güçlü olduğu, Caratagena del Chaira’nin güneyindeki bir kasabaya geldiler.” (11) Uyuşturucu ile ilgili mesele önemini yitirince, Plan Kolombiya’nın insan hakları bileşeni ‘kısa ömürlü halkla ilişkiler manipülasyonu’ kategorisine inmiş oldu. 2007 Şubat’ında Kolombiya Dışisleri Bakanı Maria Consuelo Araujo’nun kardeşi senatör Alvaro Araujo AUC (Kolombiya öz-savunma güçleri birliği) isimli paramiliter örgütlenmeyle ilişkisinden dolayı tutuklandı. Uribe son derece rahat bir şekilde “bana bakanı neden hala tutuyorum diye sorduklarında cevabım şu oluyor: kendisiyle ilgili araştırılan suçlara bulaşmadı da o yüzden,” diyordu. (12) Plan Kolombiya 10. yılına girdi. Uygulamaya koyulduğu bu yıllarda, açık ve örtülü hükümet ve paramiliter katliamları, ki çoğunluğu tüyler ürpertici, azalmadan devam etti; diğer taraftan uyuşturucu ekimi ve ticareti ufak-tefek birkaç istisnai müdahalenin dışında temel olarak, halen uyuşturucunun kökünü kazıma programının varlığından söz ediliyor olmasına rağmen, değinmeden devam ediyor. Plan Kolombiya’nın faaliyetleri, uyuşturucuyla savaş iddiasına rağmen, ülke içinde ve dışında tamamen başka hedeflerle yürütülüyor. KOLOMBİYA: AND BÖLGESİNDEKİ PENTAGON ÜSSÜ Daha ilk başlarından itibaren projenin hedefi, Kolombiya’da eski karşı-ayaklanma savaş stratejisinde bir yoğunlaşmadan öteye And bölgesinde ABD askeri kampanyasını yoğunlaştırmak için güvenli bir alan açma ihtiyacını karşılamaktı. Beyaz Saray ve Pentagon’un Kolombiya’yı Güney Amerika’yı denetlemek için bölgesel bir askeri güce ve üsse dönüştürme planları, kendi kıtasal politik, ekonomik ve askeri belirleyiciliğinin sonunun habercisi olan Venezüella, Bolivya, Ekvator, Arjantin ve Paraguay’daki politik dönüşümlerin ortaya çıkmasıyla yeni bir aciliyet kazandı. Projenin bütünsel ilk yılı olan 2001’de Peru hava kuvvetlerine ait bir jet, içinde bir amerikan misyoneri olan Veronica Bowers ve küçük kıyının oduğu CIA kontratlı bir ABD uçağını vurdu, misyoner, kızı ve pilot öldü. 2006 yılında ABD Kolombiya’daki askeri eğitmen ve danışmanlarının sayısını iki katına çıkardı ve aynı yıl Kolombiya uçakları komşu Ekvator hava sahasını ihlal etmeye başladılar. İçlerinde ABD’li mürettebatın olduğunun şüphe götürmediği uçaklar, görünürde ilaçlama faaliyetlerinde bulunuyorlardı. Ekvator Hükümeti bu olayları “dostane olmayan ve düşmanca” olarak tanımladı ve Savunma Bakanı Marcelo Delgado, kendilerine ait askeri uçakların Kolombiya uçaklarının Ekvator hava sahasına girip girmediğini kontrol etmek için sınır hattında uçacaklarını söyledi. (13) 2006 Aralığında ise sınırı sadece Kolombiya uçakları geçmekle kalmadı, “bazı 40 Kolombiyalı, Kolombiya askerleri tarafından saldırıya uğradıktan sonra Ekvator topraklarına kaçtılar, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komisyonunun Ekvator bürosunun raporuna göre.” (14) 12 ay önce ülkenin güneydoğusunda, Ekvator sınırındaki Narilo bölgesinde 15 Kolombiyalı sivil öldürülmüş ve 1500 kişide zorla göçettirilmişti. “Yetkililer bu olayın gerillaya karşı yapılan bir operasyon mu yoksa iki paramiliter grup arasında yaşanan bir ihtilaf yüzünden mi gerçekleştiği konusunda sessizliklerini bozmuyorlar.” (15) 2007’nin ilk aylarında ABD Deniz Kuvvetleri Genel Komutanlık Yönetim Şefi General Peter Pace Kolombiya’yı ziyaret etti ve ülkenin politik ve askeri liderleriyle iki gün süren toplantılar yaptı. Kısa süre sonra, ileride üzerine daha fazla bahsedeceğim Kolombiya Savunma Bakanı Juan Manuel Santos iadeyi ziyarette bulundu ve Pentagon’da ABD Savunma Bakanı Robert Gates ile buluştu. Pentagon görevlilerinin verdiği rapora göre: “ABD’nin bu zamana kadar uyuşturucu karşıtı mücadele için verdiği askeri destek, son zamanlarda, Kolombiya ordusunun isyancı gerilla hareketine karşı mücadelesine yardım etme biçiminde genişletildi ve aynı zamanda ABD özel askeri birlikleri Kolombiya güçlerine askeri eğitim sunmaktadır...” (16) Bu ziyaretlerden 5 ay sonra, ABD Kolombiya’nın 2219 kilometrelik Venezüella sınırına üçüncü askeri üssünü kurdu ve oraya ilk etapta 1000 asker yerleştirdi. Böylece Kolombiya, Washington’un, ülkenin güneybatı sınırındaki Ekvator’a ve kuzeydoğu sınırındaki Venezüella’ya saldırabilmesi için ileri bir askeri karakoluna dönüştü. Bu adım bölgesel olmaktan öteye doğası ve kapsamı gereği kıtasal stratejinin bir parçasıydı. GÜNEY AMERİKA: NATO’NUN ALTINCI KITASI 47 2000 yılında Plan Kolombiya’nın uygulanmaya başlanmasıyla birlikte, ABD birçok NATO ittifakını bu ülkedeki karşı-ayaklanmacı savaş ve bölgedeki daha ileri amaçlar için sürece dahil etmişti. İngiliz SAS (özel hava güçleri) personeli Kolombiya askerlerinin eğitimi için görevlendirildi, ayrıca İspanya da personel yolladı. NATO Avrupa ve Kuzey Amerika’daki üyelerinin yanısıra Asya’da (Afganistan, Japonya, Kazakistan, Kırgizistan, Mogolistan, Singapur, Güney Kore, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan), Afrika’da (Cezayir, Mısır, Moritanya, Fas ve Tunus) ve Avustralya’da ortaklıkları var. Yani üzerinde insanların yaşadığı, tek nüfuz etmediği kıta Güney Amerika... 2007 Ocağında Kolombiya Savunma Bakanı Santos Washigton, Londra ve Brüksel’i ziyaret etti ve Brüksel’de Avrupa Birliği ile görüştü. Ardından Almanya’nın Münih şehrinde yapılan ‘NATO Savunma Bakanları Toplantısı’na katıldı.(17) Santos’un bu turunun amacı tabii ki ABD ve NATO ittifak güçlerinden daha fazla askeri yardım almak içindi. Avrupa Birliği o seneden itibaren Kolombiya için yıllık 154 milyon dolarlık bir yardım paketini onayladı. Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez Eylül 2005’te şöyle uyarıyordu: “Aldığımız bir askeri istihbarata göre NATO’nun Venezüella’yı işgal etmek için bir hazırlık içinde olduğunu tespit ettik ve bu işgale karşı kendimizi hazırlamaktayız.’ ve planın iceriğini şöyle detaylandırdı: ‘Plan Balboa isimli askeri hazırlık, ABD ve NATO askeri birliklerinden oluşan, bir İspanya hava üssünden harekete geçecek hava, deniz ve kara güçlerinin ani saldırısı biçiminde olacak. (18) Ayrıca Venezüella’nın kuzeybatı sahillerindeki Hollanda’ya ait Curacao adasında konuşlanan ABD birlikleri de operasyon planına dahil edilmişti. Bir sonraki yılın ilkbaharındaki bir rapora göre; “ABD, NATO üyeleri ve kıtadaki Küba ve Venezüella hariç -ki bu iki ülke bu güç gösterisinin potansiyel hedefleridir- diğer ülkelerin katılımıyla Karayiplerde bazı askeri tatbikatlar gerçekleşiyor,” denildi ve hemen ardından da “Mayıs 23 ile Haziran 15 arasında Curacao ve Guadeloupe’de (Ekvator takımadaları) gerçekleşecek olan Birleşik Karayip Aslanları adlı tatbikatlara ABD, Hollanda, Belçika, Kanada ve Fransa’dan yaklaşık 4000 asker katılacak,” (19) diye eklendi. KOLOMBİYA KARŞI-AYAKLANMA SAVAŞI: GÜNEY ASYA VE ORTA AMERİKA İÇİN MODEL Diğer taraftan, ABD geçtiğimiz birkaç yılda, aynı zamanda Kolombiya ordusunu, Güney Asya’da, Plan Kolombiyanın uyuşturucuya karşı savaş bileşenini sözde taklit etmek için Afganistan’daki savaş için seferber etti. Nisan 2007’de Washington, Afganistan’a, uyuşturucu ekimiyle mücadele görünüşü altındaki karşı-ayaklanmacı Kolombiya modelinin uygulanışını denetlemek üzere Kolombiya büyükelçisi William Wood’u transfer etti. İki yıl sonra Afganistan, dünyadaki illegal afyon üretiminin yüzde 90’ının gerçekleştiği ülke haline geldi. Bangladeşli bir analistçiye göre; 2003 şemasına göre, uyuşturucu trafiği, petrol ve silah ticaretinden sonra nakit anlamında dünyanın en büyük üçüncü küresel ürünü haline gelmiş durumda. Afganistan ve Kolombiya, kârlı kayıtdışı ekonomileri besleyen dünyadaki en büyük uyuşturucu üreten ülkeler, bu ülkeler ağır bir şekilde militarize olmuş durumdalar ve uyuşturucu trafiği koruma altındadır. CIA’in hem Latin Amerika hem de Asya’da bu uyuşturucu ilişkilerinin gelişiminde ana rolü oynadığına dair çok fazla kayıt var. NATO narkotik yayılmanın ve kriminal faaliyetlerin suç ortağı haline dönüşmüş bir kurumdur. Afyon üretimi gerçekten azalmadı: bütün veriler onun yükseldiğini gösteriyor. Bütün bunlar, birçok medya kuruluşunun da onayladığı gibi NATO’nun gözü önünde oluyor.(20) Afganistan ve Kolombiya arasındaki duraklar Kosova (boşuna Balkanların Kolombiyası denmiyor) ve giderek artan bir şekilde Irak’tır. Bu projeyi bilmemezlikten gelmek imkansızdır. İronik bir şekilde yukarıdaki tartışmayı doğrularcasına iki yıl önce BBC Haberleri şöyle bildiriyordu: “ABD Kolombiya’da öğrendiği derslerden bazılarının Afganistan’da uygulanabileceğinden umutlu...” (21) Geçenlerde ABD Birleşik Askeri Güçler şefi Amiral Michael Mullin Kolombiya’yı ziyaret etti ve “iki ülke arasındaki askeri-askeri ilişkiler fevkalade güçlüdür. Onlarla devam etmeye ihtiyacımız var, gerçekten gözle görülür başarılar kazandılar,”(22) dedi. 2009 Mart ayındaysa Kolombiya, Brezilya, Şili, Peru ve Meksika’yı ziyaret etti. Döner dönmez yaptığı açıklamalarda öne çıkan iki nokta olarak “ABD ordusu, Meksika’ya uyuşturucu kartellerine karşı verdiği ölümcül savaşta Irak ve Afganistan’da militan ağlarına karşı kullandığımız bazı karşı-ayaklanma taktikleriyle yardım etmeye hazırdır,”(23) dedi ve “Plan Kolombiya yardım paketi Pakistan ve Afganistan için ‘bütünlüklü’ bir model olabilir” (24) diye ekledi. Irak, Afganistan ve Pakistan’daki savaşlar için ABD Merkez Komandosu şefi David Petraeus’un planları üzerine öne çıkan bir raporda şöyle yazıyordu: “Askeri görevliler aynı zamanda Afganistan ve Pakistan’daki militanlara karşı savaşta Washington’un Plan Kolombiya’sı gibi muhtemel bir model için Kolombiya ile ilişkileri geliştiriyorlar.”(25) Bu son rapordan yapılan başka bir alıntıya göre de: “ABD Afgan savaşı için Kolombiya’daki dersleri gözden geçiriyor. Afgan polisi zaten Kolombiyalı meslektaşlarıyla birlikte eğitim görmekte ve Bogota, uyuşturucu imhası ve mayın temizleme faaliyetlerine yardımcı olmak için Afganistan’a askeri birlikler göndermeyi tartışıyor.”(26) 48 için askeri bir strateji olarak geliştiriliyor. ABD ve Batı Kolombiya rejimini ve onun ürkütücü savaş makinesini komşuları Ekvator, Venezüella ve bütün And bölgesine gözdağı vermek için kullanıyor. Panama’ya olan sınırıyla Kolombiya aynı zamanda Honduras, Nikaragua, El Salvador gibi Orta Amerika uluslarına yönelik olası saldırıların hareket noktası olarak ta önemli konumda. Geçen 1.5 yıllık kronoji, Washington’daki sponsorların Kolombiya için nasıl öne çıkan bir rolü düşündüklerini göstermeye yeter. Ocak 2008’de Venezüella Devlet Başkanı Chavez, ABD ve onun Kolombiyalı işbirlikçilerinin, Kolombiya’da barış istemediklerini, çünkü bunun binlerce askeri, CIA’i, askeri üsleri, casus uçakları ve kim bilir başka neleri orada tutmak ve Venezüella’ya karşı operasyonları geliştirmek için mükemmel bir bahane olduğunu söyledi ve şöyle ekledi: “Kolombiya Hükümetini, komplo kurmaktan, ABD’nin bir piyonu olarak davranmaktan ve Venezüella’ya karşı askeri provakasyon tertiplemekten dolayı suçluyorum.” (31) 1 Mart 2008’de Kolombiya Ekvator topraklarına yönelik bir saldırı düzenledi ve içlerinde FARC’ın ikinci lideri konumunda olan Raul Reyes ile birlikte 24 gerillayı katletti. ‘Kolombiya resmi makamları, ABD istihbaratının gerilla saldırılarına destek olduğunu söylüyor’ başlıklı makalede, Ekvator hava kuvvetlerinin, Kolombiya devleti tarafından ABD’nin Irak’ta kullandığına benzer 500 poundluk (yaklaşık 230 kg) 10 adet bomba kullanıldığını ve bu bombaların Kolombiya uçakları ile taşınamayacağını ortaya çıkardığı ifade ediliyor. “Ekvator yetkili makamları ayrıca Kolombiya’nın bombalı saldırısından birkaç saat önce bir HC-130 tipi askeri savaş uçağının Ekvator’un güneybatısında bulunan Manta’daki ABD hava üssünden havalandığını ekliyorlar.” (32) Venezüella, Ekvator sınırları içerisinde gerçekleşen bu silahlı saldırının çok daha geniş kapsamlı bir saldırı planının parçası olmasından endişe ettiğinden 9000 dolayındaki askeri birliği Kolombiya sınırına doğru harekete geçirdi. Saldırının olduğu gün Venezüella devlet başkanı Chavez, Kolombiyalı meslektaşını ‘sakın aynı şeyi burada yapmayı düşünme, çünkü bunun çok ciddi sonuçları PLANK O L O M B İ Y A : G Ü N E Y olur, bu bir savaş sebebidir’ sözleriyle uyardı.(33) AMERİKA’NIN DİRİLİŞİNİN DİZGİNLENMESİ Ekvator devlet başkanı Rafael Correa, saldırıdan sonra ve daha sonrasında bu bombalamada Plan Kolombiya, bugün ayrıca Güney bir Ekvator vatandaşının öldürüldüğü ortaya çıkınca Amerika, Orta Amerika ve Karayipler bölgesinde Kolombiya ile diplomatik ilişkileri kesti, ileride ortaya soğuk savaş sonrası neo-liberal dönem etkilerinin çıkabilecek sonuçlarla ilgili Kolombiya’yı uyardı. yarattığı hoşnutsuzluk eğiliminin artışını bastırmak 6 Mart tarihinde, Venezüella genel alarm Afganistan’a ihraç edilen şey; geçtiğimiz sonbaharda Bogota’nin fakir gecekondu semtlerinden rastgele seçilen gençlerin toplu olarak katledilmesinden sorumlu 3 general ve farklı rütbelerden 22 askerin görevden alınmasıyla ortaya çıkan tiksindirici olaydır: “Bu gençler Bogota’nın bir gecekondusundan iş vaadiyle tuzağa düşürüldüler, sonra cesetleri, Venezüella sınırındaki bir toplu mezarda bulundu. İnsan hakları gruplarının raporlarına göre, askerler zaman zaman savaşta başarılı oldukları imajını yaratmak ve ödül alabilmek için kimsesiz insanları öldürüyorlar.”(27) İstifası istenen üç generalden birisi ‘gerillalara karşı başarı ölçütü olarak ceset sayısını esas alan(28) ve sözüm ona en çok solcu gerilla öldüren birimlerin üyelerini terfi ettirmeyi teşvik eden(29) politikanın yaratıcısı general Marrio Montoya Uribe idi. Bir sonraki rapor ise iğrenç detaylar sunuyordu: “Ordu tarafından işlenen 1000’den fazla usulsüz öldürme olayı araştırılmakta. Masum insanları yerinden alıp götüren, daha sonra onları öldürüp düşman gücüymüş gibi giydiren düzinelerce olay var. Güvenlik güçlerine mensup yüzlerce kişinin bu olaylarda yer aldığı düşünülüyor.” (30) Bir önceki raporu hatırlarsak, öldürülenlerin Venezüella yakınlarındaki toplu mezarlara gömüldüğünden bahsediyordu. Bu yıl Sri Lanka ordusu tarafından Tamil Kaplanlarının özgür alanlarına yönelik yapılan şiddetli operasyonlarla görünüşte 33 yıllık savaşın bittiği iddia edilirken, Kolombiya Hükümeti ve onun Amerikan ordusu destekçileri dünyada tek onyıllardır süren -ki 5. on yılında şu an- karşı-ayaklanmacı savaşı yeniden geliştiriyorlar. Bu savaş yoksullara, topraksızlara, her şeyden mahrum bırakılanlara ve büyük mülk sahiplerinin, işveren elitin, ABD eğitimli askeri yapılanmanın ve uyuşturucu mafyasının üst kesimlerinin ayrıcalıklarına ve istismarlarına karşı koyan herhangi birine karşı olagelmiştir ve bugün de öyledir. 9 yıl önce Plan Kolombiya bu savaşın bitiş aşaması olarak tanımlanmıştı. Şimdi ise, Kolombiya modeli Afganistan, Pakistan, Meksika ve diğer ülkeler için Washington tarafından açıkça bir prototip olarak tanımlandı. 49 durumu ilan etti ve Kolombiya sınırına 10 adet tabur, çok sayıda tank ve uçak sevkiyatı yaptı. ABD devlet başkanı Bush, gazetecilere “Amerika Kolombiya’nın yanında yer almaya devam edecektir,” şeklinde demeç verdi.(34) Üç hafta sonra Ekvator, Kolombiya ile olan sınır boyunca elektronik takip mekanizması yerleştirilip buradaki askeri gücün arttırılacağını açıkladı. Başkan Correa, ülkesinin toprakları üzerinde bir daha asla yabancı bir saldırıya izin vermeyeceğinin altını çizdi.(35) ABD ORDUSU: IRAK’TAN SONRA, LATİN AMERİKA 2008 Nisan’ında ABD Hava Kuvvetleri Güney operasyonları direktörü Albay Jim Russell, Irak’tan çekilen birliklerin Güney ve Orta Amerika ile Karibik bölgesinde bulunan Pentagon’un Güney Komandosu’nda yeniden konuşlandırılacağını açıkladı. Aynı zamanda ‘biz, ileriye doğru hareket ettikçe bölgeye yönelik ilgideki değişimi daha fazla göreceğimizi düşünüyoruz’ şeklinde sözlerine devam etti. “Biz, problemleri tam olarak Orta Amerika’nın girişinde görüyoruz. Burası bizim güney sınırımızın giriş-çıkış kapısıdır.” (36) ABD deniz kuvvetleri, Pentagon’un Güney Komandosu’nun olduğu Güney ve Orta Amerika ile Karibik bölgesini kuşatan 4. filoyu, 1950 yılında 2. Dünya Savaşı’ndan sonra tasfiye edilmesinin ardından 12 Temmuz 2008’de bu bölgede yeniden konuşlandırdı. 2009 yılının başlarında Güney Komandosu şefi Amiral James Stavridis NATO Müttefik Genel Kurmayı ve Pentagon’un Avrupa Komandosu’nun başı oldu. NATO’nun en üst düzeydeki askeri komutanlarından üçü -Stavridisi, selefleri Bantz John Craddocck ve Wesley Clark- bu pozisyona Güney Komandosu’nun başı olduktan sonra getirilmişlerdi. Mayıs 2008’de, bu hafta neler olduğu açıkça önceden tahmin edileceği üzere, Venezüella Kolombiya’yı Venezüella’nın kuzeybatı sınırına yakın olan La Guajira’da yeni bir ABD askeri üssüne izin vermemesi konusunda uyardı. Venezüella başkan yardımcısı, “Kolombiya hükümetinin La Guajira’yı ABD emperyalizmine teslim etmesine izin vermeyeceğiz. Kolombiya, bize yönelik bir savaş tehdidi yaratıyor,” dedi.(37) Bir haftadan daha kısa bir süre sonra, Hollanda Antilleri’nden havalanan bir ABD savaş uçağı Venezüella hava sahasına girdi. Venezüella hükümeti, ABD’yi Orchila Adası’ndaki askeri üs üzerinde casusluk yapmakla suçladı ve ABD’nin Venezüella’nın bu tür davetsiz misafirleri tespit etmekteki yeterliliğini ve eğer uçak diğer bir Karibik adası olan Curasao’ya dönmeseydi Venezüella hava kuvvetlerinin bu uçağı durdurmak için ne kadar hazırlıklı olduğunu test etmek için organize ettiğini açıkladı.(38) Savunma Bakanı Gustavo Rangel, ‘bu ülkemize müdahale etmek için yaptıkları bir dizi provokasyonun en son adımıdır’ şeklinde açıklamada bulundu.(39) Eylül ayında, Bolivya’daki bir yerleşim yeri olan Pando’da ayrılıkçıların organize ettiği kanlı bir tuzakta sekiz kişi öldürüldü. Bolivya hükümeti, daha önce de Bosna ve Kosova’daki ayrılıkçıların artan şiddetini desteklemiş olan ABD büyükelçisi Philip Goldberg’i ülkeden sınırdışı etti. Silahlı Kuvvetler’in başı General Luis Trigo, Bolivya Silahlı Kuvvetlerinin, radikal grupların hiçbir eylemine ve ülkenin içişlerine yapılacak herhangi bir yabancı müdahaleye izin vermeyeceğinin altını çizdi.(40) 2008 yılının sonuna doğru Bolivya hükümeti, ABD Uyuşturucu ile Mücadele Bürosu (DEA) nun görevlilerini sınırdışı etti ve uyuşturucu operasyonlarında kullanılmak üzere Rus yapımı helikopterler alma planlarını açıkladı. Şu an Bolivya devlet başkanı Evo Morales, ‘ABD emperyalizminin Güney Komandosu dolayımında Honduras’taki darbeyi organize ettiğine dair ilk elden bilgiye sahibim’ demektedir.(41) 2008 Kasım’ında Ekvator, CIA’yi kendi ordusuna sızmakla ve geçen Mart ayındaki ülke topraklarına yapılan Kolombiya saldırısının bilgisine önceden sahip olmakla suçladı. Savunma bakanı Javier Ponce, gazetelere “CIA, Angostura’da neler olduğunun tüm bilgisine sahipti,” dedi.(42) Bu arada Kolombiya Savunma Bakanı Santos, ülkesinin saldırgan tavrını bu sefer Rusya’yı hedef alarak sürdürüyordu. Tamamen Washington’un ve onun ordusunun bir ürünü olan Santos şöyle diyordu: “16.000 adet nükleer bombaya sahip Rusya, dünyanın kilit oyuncusu olmak için büyük bir istek duyuyor. Ancak Rusya’nın bölgedeki varlığı, Soğuk Savaş yıllarına geri dönüşe neden olacaktır.” (43) Santos, özellikle Rusya ve Venezüella’nın Karayipler’de yaptığı deniz tatbikatlarını, Rusya’nın Caracas’a ileri teknikli silahlar, savaş uçakları ve denizaltılar temin ettiği, Latin Amerika ülkeleri arasında- Bolivya, Ekvator, Arjantin ve Nikaragua’yı da kapsayan- kendi silahlı kuvvetleri üzerindeki geleneksel ABD ağırlığını dengelemek için Rusya ile gelişen askeri bağlar konusundaki genel eğilimi ve bu ülkelerin kendilerini ABD’ye ve diğer saldırılara karşı 50 savunmayı başarabilecekleri gerçeğini kastediyordu. Santos ve onun ABD’li sponsorlarının korkusu ise neredeyse 200 yıllık Monroe Doktrini’nin açık bir şekilde sona erişidir. Bu yılın Mart ayında Venezüella devlet başkanı Chavez, Kolombiya Savunma Bakanı Santos’u hem bölgesel istikrar hem de bölgedeki ülkelerin her birinin egemenliği ve istikrarı açısından bir tehdit olarak tanımladı ve Santos’un geçen sene Ekvator’a düzenlenen saldırı konusunda yaptığı savunmaya istinaden uluslararası hukuk karşısında bir kez daha saygısızlık yaptığını belirtti.(44) Santos’un komşu ülkelerde varolduğunu iddia ettiği gerilla kamplarına saldırmaya devam etme niyetini tekrarlaması üzerine Chavez’den birkaç gün sonra şu cevap geldi: “Kolombiya Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılacak bir provokasyon veya Venezüella’nın egemenliğinin ihlali durumunda, Sukhoi savaş uçaklarının ve tanklarının saldırıya geçmeleri emrini vereceğim. Hiç kimsenin Venezüella’ya ve onun egemenliğine karşı saygısızlık yapmasına izin vermeyeceğim.”(45) Geçen sürede, Pentagon Venezüella’nın doğudaki komşusu Guyana’nın silahlı kuvvetlerini hem kendi ülkesinde hem de ABD’de eğitimden geçirdi. Karibiklerdeki Fransız ve Hollanda adalarının askeri amaçlar için kullanımı daha önceden gözden geçirilmişti. Ricardo Martinelli’nin Panama başkanlığına seçilmesi ile birlikte bu ülke yeniden bir ABD kolonisi haline gelmiş ve Venezüella’yı çevreleyen ağ daraltılmış oldu. Ekvator, ABD ile Manta’daki askeri üssün kullanımını öngören anlaşmayı yenilemeyi reddetti ve böylece Washington bu ay itibariyle orada üslenme haklarını kaybetmiş oldu. Kolombiya devlet başkanı Uribe tarafından geçen hafta konuyla ilgili yapılan açıklamada Uribe’nin Pentagon’a beş adet daha askeri üssün -üç adet hava üssü ve iki adet deniz üssü- iznini vermesi, başkan Chavez’in bu gidişi “bize karşı bir tehdit unsuru” diye tanımlamasını ve “Venezüella’yı askeri üslerle kuşatıyorlar” şeklindeki ifadesini haklı çıkarttı.(46) Honduras devlet başkanı Manuel Zelaya’nın 28 Haziran’da Amerikalar Okulu’nda eğitim görmüş komandolar tarafından iktidardan düşürülmesinden bu yana Latin Amerika’da ve dünya çapında, bir anormallik ve çağdışılıktan öte yakın gelecekte başka ülkeler için de bir emsal olma anlamında alarma geçme durumu yaratmıştır. Irak’la karşılaştırıldığında beş yıl boyunca ikincil önem verilen Afganistan’daki askeri operasyonlar, Bush’un başkanlığının son aylarında ve yeni başkanın ilk yedi ayında olduğu gibi dünyadaki en büyük savaş seviyesine tırmandırılmış durumdadır, 1989’daki Panama’nın işgalinden bu yana askıya alınan Latin Amerika’ya yönelik direkt ABD askeri saldırı planlarının yeniden gündeme getirilmesinin kararlaştırılması muhtemeldir. 51 N O T LAR [*] Global Research (23 Temmuz 2009) web sitesindeki İngilizce orijinalinden Canan Ateş tarafından çevrilmiştir. 1) Russia Today, January 18, 2009 2) Ibid 3) STRATFOR, January 14, 2000 4) Part atışı, eski İranlı bir halk olan Partlar tarafından uygulanan ünlü bir savaş taktiğidir. Hafif bir atın üstüne binmiş Partlı okçular, dörtnala giderken kendini takip eden düşmana sahte bir geri çekilme hareketi yaparlardı ve sonra vücudunu geri çevirip yayla oku fırlatırlardı. Elinde yay olduğu için ve o dönemde daha üzengi keşfedilmediği için bu hareketi yapabilmek büyük beceri gerektiriyordu. 5) Ottawa Citizen, September 6, 2000 6) Inter Press Service, December 21, 2000 7) United Press International, April 11, 2000 8) Tampa Bay Times, July 12, 2008 9) Ibid 10) Associated Press, May 24, 2007 11) Associated Press, March 10, 2007 12) Xinhua News Agency, February 18, 2007 13) Xinhua News Agency, December 16, 2006 14) Xinhua News Agency, December 27, 2006 15) Xinhua News Agency, January 20, 2006 16) U.S. Department of Defense, February 1, 2007 17) Reuters, January 29, 2007 18) Australian Associated Press, September 4, 2005 19) Prensa Latina, April 10, 2006 20) The Daily Star, November 24, 2007 21) BBC News, July 8, 2007 22) Agence France-Presse, January 17, 2008 23) Reuters, March 6, 2009 24) Reuters, March 5, 2009 25) Reuters, October 16, 2008 26) Ibid 27) Radio Netherlands, October 30, 2008 28) Russia Today, January 18, 2009 29) Trend News Agency, November 4, 2008 30) Russia Today, January 18, 2009 31) Reuters, January 25, 2008 32) Focus News Agency, March 24, 2008 33) Associated Press, March 1, 2008 34) Reuters, March 4, 2008 35) Associated Press, April 22, 2008 36) Stars and Stripes, April 27, 2008 37) Associated Press, May 15, 2008 38) Bloomberg News, May 21, 2008 39) Reuters, May 19, 2008 40) Xinhua News Agency, September 13, 2008 41) Agence France-Presse, July 22, 2009 42) Reuters, October 30, 2008 43) Russian Information Agency Novosti, October 4, 2008 44) Trend News Agency, March 4, 2009 45) Russian Information Agency Novosti, March 9, 2009 46) Associated Press, July 21, 2009 konuk yazarlar LATİN AMERİKA’DA İNŞA HÂLİNDE BİR DİNAMİK: “YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER”[*] SİBEL ÖZBUDUN “Toplumsal hareketin siyasal hareketi dışladığını söylemeyin. Aynı zamanda toplumsal olmayan siyasal hareket yoktur.”[1] XX. yüzyılın sonları, ezilenlerin mücadeleleri açısından uçsuz bucaksız bir deneyim birikimine sahne olan Latin Amerika’da yeni bir mücadele biçiminin yükselişine tanık oldu. Meksika güneydoğusunda, Chiapas eyaletinde “Ya Basta!” şiarıyla neo-liberalizme karşı ayaklanan Zapatista Mayalar; Bolivya’da su ve doğalgazın özelleştirilmesine karşı patlak veren sokak savaşları; Ekvator’da art arda üç devlet başkanını deviren yerliler; XXI. yüzyılın ilk yıllarında Arjantin’i sarsan iktisadî kriz sırasında bütün büyük kentlerde birden meydana çıkarak toplumsal yaşama el koyan piqueteros hareketi, Brezilya’da 21 eyalette örgütlü, işgal ettikleri çiftlikleri işletmeleriyle, kendi eğitim sistemleriyle, kooperatifleriyle bir çeşit alternatif toplum oluşturan Topraksızlar Hareketi… Araştırmacıları bu tip hareketleri “yeni toplumsal hareketler” olarak adlandırma konusunda genel bir uzlaşı sergiliyorlar. Aslına bakılırsa neyin “yeni” olduğu, ayıklanmaya muhtaç. Hiç kuşku yok ki, söz konusu olan, Alain Touraine’in savladığı üzere, “Sınıf mücadeleleri bitti, sınıflar ortadan kalktı. Artık devir, ‘kimlik mücadeleleri’ devridir,” türünden bir postmodern “son”lar söylemine teslim olmak değildir, olmamalıdır. Neyin “yeni” olduğunu ayıklamak için ise, Latin Amerika tarihindeki toplumsal mücadeleler tarihine bakmak gerek. En azından XX. yüzyıl mücadelelerinin tarihine… 52 KITANIN İŞÇİ HAREKETLERİ İşçi hareketi, XX. yüzyılın büyük bölümünde kıtadaki halk mücadelelerinin lokomotifi olabilmişti. İlk işçi örgütlülükleri, XIX. yüzyıl sonlarındaki madencilere dayanır. İlk sanayileşme dalgası kıtanın pek çok ülkesinde XX. yüzyıl başlarında gerçekleşecekti. Bu gelişme, Avrupa, özellikle de İspanya ve İtalya’dan bol miktarda göçmen işçinin kıtaya akın etmesini sağladı. Bunlar beraberlerinde anarşist ve anarkosendikalist fikirleri de getirmişlerdi. Bu fikirler, Latin Amerika kentlerinin zanaatkâr ve küçük işletmecileri arasında da hızla yayılacaktır. Devrimci genel grev girişimleri, başlangıçta yerel oligarşilerin şiddetli önlemleriyle bastırılır. Ne ki, Rus devrimine ilişkin haberler, ilk işçi örgütlenmelerine damgasını vuran anarşistlerin de komünist enternasyonale dâhil olmasına yol açacak ve bölgede 1920’lerde önemli bir komünist işçi hareketi boy gösterecektir. 1930’lu yıllardan itibaren ise,- Arjantin gibi, başlıca işçi partisinin sosyalist enternasyonale üye olduğu ülkeler dışındaki- işçi hareketindeki komünist hegemonya, yeni sınaî burjuvazi ve kuramcılarının göçmen kırsal nüfusu yeni bir sınaî dalga için kentlere doğru itmesiyle karşı karşıya kaldı. Bu çapı hızla genişleyen yeni işçi sınıfı, 1929 kapitalist buhranından sonra geliştirilen ulusal-kalkınmacı paradigma çerçevesinde, ulusal-demokratik hatlarda biçimlenecekti. “Sınaî burjuvazinin desteklediği bu yöneliş, -komünist ve sosyalistlerin kapasitesi ölçüsünde- ulusal sorunları Kuzey Amerika kapitalizmine karşı ulusal mücadeleleri motive eden antiemperyalizmle eklemleme olanağını da yaratmaktaydı” (Dos Santos 2005: 87). Bu yöneliş, özellikle 1950-60’lı yıllarda BM Latin Amerika Ekonomik Komisyonu (ECLA) uzmanlarınca formüle edilen kalkınma kuramı tarafından da desteklenmekteydi: merkez ile çevre arasındaki eşitsiz mübadelelerden hareket eden kuram, 1929 krizi, özellikle de II. Dünya Savaşı sonrasından Kore Savaşı bitimine dek olan dönemde alt-kıtada olan bitenlere dayanmaktaydı. Hedef, o güne dek ithal edilen mamul malları yerinde üretmek, ithal ikameci sanayileşme modeli ve giderek bu malların ihracına dayalı bir ekonomiyi kurmaktı. Bir başka deyişle, devlet planlaması ve yönetimine dayalı, korumacı önlemleri, tarım ve eğitim reformumu da öngören karma bir modeldi söz konusu olan. Le Bot (1914:17) bu modelin gerisinde bir önceki yüzyılda kazanılan bağımsızlığı iktisadî olarak pekiştirme arzusunun yattığını vurgulamaktadır. Kalkınma “içeri doğru” gerçekleştirilecek, ulusun entegrasyonu sağlanacak ve dış bağımlılıktan kurtulunacaktı. Ulusa biçim verme, onu iç kaostan ve dünya pazarındaki farksızlaşma durumundan kurtarma görevi ise devlete düşüyordu. Latin Amerika’da popülist-korporatist hükümetler devri açılmıştı. Niceliksel olarak büyük bir işçi sınıfını ve güçlü bir sendikacılığı öngören bu ortam içerisinde emek cephesi ve sosyalist hareket göreli rahat serpilebileceği bir ortam bulabilmişti. Anti-emperyalist cephenin oluşması Brezilya’da 1950’lerde zirveye ulaştı. Sadece iki yıl süreyle legalitede kalabilen komünistler -1947’de yeraltına geçeceklerdi- 1960’ların başlarında yeniden, yarı-legal bir statü kazanabilmişlerdi. Bu dönemde ulusal burjuvazi ile işçi-köylü-öğrenci hareketinin birliği tezi temel stratejiyi oluşturuyordu. Ancak bu tasavvurun, ulusal güvenlik adına ABD destekli bir dizi darbeyle berhava edilmesi fazla zaman almadı (Brezilya, Arjantin, Bolivya…) Bu, aynı zamanda Latin Amerika’da yeni bir stratejinin yükselişe geçmesine denk düşmektedir: 1962’de Küba’da kolektivist/sosyalist bir rejime geçiş, sosyalizm tartışmalarında yeni bir boyut katacaktır. Solun geniş kesimlerini derinlemesine etkileyen bu olayın doğrudan etkisini, Şili’de Allende öncülüğündeki Halk Birliği’nin sosyalist programında bulmak mümkündür. Şili’deki 1970-73 yılları arasında sosyalizme demokratik yollardan geçiş deneyiminin ABD destekli vahşi bir darbeyle son bulması, kıtada “geleneksel” olarak nitelenebilecek işçi hareketleri açısından “sonun başlangıcı”na da işaret eder… Arjantin’de Peronizm’in legaliteye dönüşü ve 73 seçimlerindeki zaferi, paniğe kapılan bölge oligarşilerinin askerî rejimlerin arkasına geçmesine yol açan gelişmelerden bir başkası oldu. İşçi hareketinin1970’lerin sonlarında ve 1980’lerde, daha ihtiyatlı mücadele biçimlerini benimseyişi ve insan hakları, genel af, demokrasiye dönüş gibi konular üzerinde yoğunlaşması bölgede adeta bir zincirleme reaksiyon şeklinde birbirini izleyen, birbirinden baskıcı askerî rejimlerle açıklanabilecektir. 53 DİĞER BİÇİMLENDİRİCİ ETKENLER: GERİLLA HAREKETLERİ, KURTULUŞ TEOLOJİSİ Kıtadaki yeni sosyal hareketlerin ideolojik biçimlendirici etkenlerinden bir başkası da, özellikle 1960’lı yıllarda, Küba örneğinin ardından yaygınlaşan gerilla hareketleridir. İthal ikameci modele dayanarak sanayileşmenin sınırlılıklarına yönelik köktenci bir eleştiri olarak “Bağımlılık kuram(lar)ı”nın kuramsal zeminine yerleşen Latin Amerika gerillası, popülist ve liberal örgüt ve güçlerle ittifaka yönelen ve sanayileşmenin güçlü bir işçi sınıfı ortaya çıkartacağı beklentisi ile devrimci dönüşümleri bu sınıfın ortaya çıkmasına erteleme eğilimindeki Komünist partilerle de kopuşa işaret etmektedir. Ama KP’ler ve halkçı hareketlerle anti-oligarşik, anti-liberal, anti-Amerikan ve milliyetçi söylem unsurlarını paylaşırlar. Le Bot’un (1995:29) deyişiyle 1960’lı yıllarda Castro-Guevara hareketinin başlıca özgünlüğü, hem “reel sosyalizm”in soğuk hesapçılığından, hem de ulusal-popülizmden uzak, yenilenmiş bir enternasyonalizmidir. Castro ve Guevara’nın 1960’lı yıllarda Arjantin kuzeyinden Guatemala dağlarına dek tutuşturduğu gerilla ocaklarının hedefi önce kıta, ardından da dünya (trikontinental) devrimi idi. Ancak kırsal gerilla önce Andlarda (Peru, Bolivya, Venezüella, Kolombiya) ardından da Orta Amerika’da (Guatemala ve embryon hâlinde Nikaragua’da) yenilgiye uğrayacaktı. Bugün oldukça sınırlı ölçülere (Kolombiya’da FARC ve ELN, Meksika’da zaman zaman eylemlerde bulunan EPR) gerilemiş olsa da, 1960’lı yıllarda ve 1970’lerin ilk yarısında neredeyse tüm kıtayı kasıp kavuran gerilla hareketlerinden günümüz isyancılarına, yeni bir hümanizm anlayışı, doğrudan eylem biçimleri, tabandan değişim isteği ve radikal eşitlikçilik kalmıştır. Ve nihayet, yeni toplumsal hareketlerin biçimlenişinde sözü edilebilecek son etken, Kurtuluş Teolojisidir. 1968’de Kolombiya’nın Medellín kentinde düzenlenen Latin Amerika Piskoposları II. Konferansı’nın “yoksullardan yana tercih”i vurgulamasından sonra tüm kıtada hızla yaygınlaşan ve özellikle kırsal kesimlerde, yerliler arasında çalışan “taban kiliseleri” kıta madunlarının örgütlenme süreçlerini hızlandıracak, Kurtuluş Teolojisi’ne bağlı rahiplerin sağladığı sığınak, yoksulları askerî diktatörlüklerin en acımasız uygulamaları karşısında güçlendirecektir. Özellikle Kurtuluş Teolojisi’nin örgütlenme temelini oluşturan “taban cemaatleri” yeni “toplumsal hareketler” için elverişli bir model oluşturmuşa benzer… karakterini veren, özellikle Meksika, Guatemala, Peru, Bolivya, Ekvator gibi yerli nüfusun yoğun olduğu ülkelerde, yerlilerdi… Bir kimlik talebi olarak “yerlilik”in yükselişi, denilebilir ki, neo-liberal paradigmanın yükselişine denk düşer. Latin Amerika yerlileri, kısa bir süreliğine de olsa, ulus-devlet karşısında özerklik taleplerini destekleyen (ve bu yolla da yoksullukla mücadelenin masraflarını cemaatlerin sırtına yükleyen) neo-liberal politikalarla ittifaka gireceklerdir. Ama bu “balayı” uzun sürmez… Yerli cemaatlerin kolektif/kültürel hakları ile ülkelerde yürürlüğe sokulan neo-liberal siyasaların yol açtığı toplumsal aşınma ve özellikle yerli kesimleri etkileyen kitlesel yoksullaşma/ yoksunlaşma süreçleri arasında giderek keskinleşen çelişki, kısa sürede kendini duyumsatacak; kuramsal olarak kaynaklarının denetimi hakkına kavuşmuş dahi olsalar, ÇUŞ’ların toprakları üzerindeki ve altındaki doğal kaynaklara yönelik tasarım ve tasarrufları, artan çevresel riskler, yatırım projelerinin devreye soktuğu kitlesel yerinden edilme (dislocation) tehditleri, sosyal harcamalardaki kesintiler, özelleştirme girişimleri… yerli halklar karşısındaki yeni tehdit ve meydan okumaları oluşturacaktır. Latin Amerikalı “Yerli hareketleri”, bu tehdit ve meydan okumalara karşı duruşu gündemlerine eklemekte gecikmezler. Son birkaç yıl içerisinde kıta ülkelerinde yerlilerin yığınsal kalkışmalarına verilebilecek birkaç örnek, durumu açıklığa kavuşturmak için yeterlidir: Bolivya’da su için, hidrokarbonlar ve koka üretimi üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması için, özelleştirmelere, çokuluslu şirketlere karşı; Arjantin’de topraklarının gaz şirketlerince talan edilmesine ve 1999’da inşa edilen boru hattının topraklarına verdiği zarara karşı; Brezilya’da topraklarını işgal eden çiftlik sahipleri ve madencilere karşı; Kolombiya’da yerli toprak ve kaynaklarının yabancı şirketlerce işletilmesine, Ekvador’da ekonominin dolarizasyonuna, Honduras’da kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine, uluslararası malî kurum yasalarının dayatılmasına, VE YERLİ HAREKETİ özelleştirmeci Inter-American Bankası’nın Puebla Panama Planı’na, Peru’da enerji sektörlerini Günümüzde Latin Amerika sokaklarına özelleştirme girişimine karşı mücadeleler son yıllara damgasını vuran toplumsal muhalefet hareketleri damgasını vurmuştur. arasında en önemlilerinden biri de, hiç kuşku yok ki, Evet kıta yerlileri, bugün Latin Amerika “yeni 1990’lardan itibaren yeniden tarih sahnesine çıkan toplumsal hareketleri”nin önemli bir bileşenidir… yerli hareket(ler)idir. Uzun bir direniş tarihinin taşıyıcısı kıta yerlileri, NEO-LİBERALİZM SAHNEDE kıta ülkelerinde cumhuriyet rejimlerinin tesis edildiği XX. yüzyıl başlarından itibaren, yürürlüğe sokulan Neo-liberal proje, askerî diktatörlüklerin asimilasyonist politikalarla, “köylülük” içerisinde biçimlendirdiği sahnede uygun bir zemin buldu. Neomassedilmiş gözüküyordu. Ama bu, mücadeleyi liberal tasavvurun sol partileri kolonize etmesi de aynı bıraktıkları anlamına gelmemektedir; 1940-50’li döneme rastlar; 1990’larda, Avrupa’dan ithal “üçüncü yıllarda kıtayı sarsan köylü ayaklanmalarına yol” söylemleriyle bu durum daha da karmaşık bir 54 hâl alacaktı. “Üçüncü yol” basitçe, iktisatta neoliberal tasavvurun alternatifi olmadığı fikri ile sosyal politikaları bağdaştırma girişimiydi. Bu önerinin kuramsal ve pratik zaafı ortada olmasına ve kısa sürede terk edilmesine karşın, işçi sınıfı bu ideolojik bulanıklığın etkisi altındaydı ve ulusal kalkınmacı hamleler sürecinde kazandığı siyasal yetilerinin büyük bölümünü yitirecekti. (Dos Santos 2005: 88) İşçi hareketinin gerileyişinin bir başka rasyoneli de hiç kuşkusuz, kıta ülkelerinin adeta bir deneme tahtası işlevi gördüğü neo-liberal politikaların emekçi halklara getirdiği yıkımdır. Şöyle ki, 1980’de kıta nüfusunun en zengin yüzde 10’luk dilimi en yoksul yüzde 10’dan 24 kat zengindi; 20 yıllık neo-liberal deneyimin ardından günümüzde bu oran 34 kata çıkmış durumdadır. 2003’te 225 milyon Latin Amerikalı yoksulluk sınırı altında yaşıyordu: bunların 100 milyonunu ise kıta yerlileri oluşturmaktaydı. Kıta çocuklarının yüzde 60’ı UNICEF tarafından “yoksul” olarak sınıflandırılmaktadır. (Duterme 2005: 10) Başka deyişle, askerî diktatörlüklerin geride bırakıldığı, 1990’ların “demokratik” denilen rejimlerinde Latin Amerika modern tarihinin en büyük emek mülksüzleştirilmesi gerçekleştirilmişti. Günümüzde kıta nüfusunun yüzde 60’tan fazlasını oluşturan yoksulların yarıdan fazlası, aşırı yoksulluk koşullarında yaşamaktadır. Servet yoğunlaşması ise son 20 yıldır durmaksızın artış gösteriyor: 1999’da kıtanın en yoksul yüzde 40’lık dilimi toplam gelirin yüzde 15’ini alırken, en zengin yüzde 10’luk dilim, gelirin yüzde 40’ına el koymaktaydı. Salt dış borç ödemesi olarak kıtadan 19922001 arasındaki nakit çıkışı 1 221 milyar doları bulmuştu. Ve bu durum, aynı dönem içerisinde borcun ikiye katlanmasını engellememişti! 2001’de yoksulluğu “azaltmak” için zengin ülkelerden alınan her bir dolar için Latin Amerika ülkelerinin yaptığı geri ödeme miktarı altı dolar olarak hesaplanmaktadır. Ve kıtada zenginler pratikte hemen hiç vergi ödemezler. (Stolowicz 2005: 51-52) Bir başka deyişle, Latin Amerika askerî rejimleri ve onların sonlarına doğru devreye giren neoliberal uygulamalar, XX. yüzyıl boyunca gelişen Latin Amerika proletaryasını apansız marjinalleştirerek yerini Frei Betto’nun deyişiyle pauvretariat’ya (“yoksullar sınıfı”) bırakmasına yol açtı. Öte yandan, kıtanın geleneksel sınıf dinamiklerini aşındıran, salt neo-liberalizmin iktisadî cebrinden ibaret değildi. 1990’larda devreye giren “liberal” (?) siyaseti de sınıf politikalarını dönüşsüz bir erozyona uğratacaktı. Gerçekten de, 1980’lerin sonlarına doğru, Latin Amerika halklarının büyük bölümü nihayet temsilî demokrasiyi yaşamaya başladığında, tarihin en 55 tutucu liberal demokrasi uygulamasıyla karşı karşıya kaldılar (democracia gobernable). Statüko idari politikasının aracı, sınırlı ve seçkinci bir demokrasiydi bu. Pratikte, toplumun bütünü adına kendileri için kendileri karar verecek elitlerin devşirilmesi ve hükümetlerin oluşturulmasından ibaretti ve bu model, toplumda “yapısal bir temel konsensüs” olduğunu varsayıyordu: Piyasanın dayattığı yazgıyı hiç kimsenin değiştiremeyeceği inancı... Piyasa yasalarına karşı çıkılamazdı. Sermaye kararlarıyla çelişen her türlü talep ya da itiraz, demokrasiye bir saldırı sayılıyordu. Siyasal istikrar arayışı olarak yönetilebilirlik fikri, demokrasiyi ikame etmekteydi. Bu siyasal modelde partilerden iki işlev bekleniyordu: 1) Elitlerin seçilmesinde araç görevi görmeleri; 2) Kapitalist hedeflerle çelişen çıkarların ulusal politikalara dönüşmesi karşısında filtre görevi görmeleri. Siyasal partiler, madun çıkarlarının temsilini filtrelemenin yanı sıra, bu çıkarların taşıyıcılarının taleplerini ifade etmek için örgütlenmelerini de engelleme işlevi görmekteydiler. Saygıdeğer ortak statüsüyle oyuna kabul edilebilmek için Latin Amerika solundan beklenen koşullar, bunlardı. Bu boyun eğme, şantaj ve baskıları, kooptasyon ve rüşvetleri, liberaltutucu fikirlerin içselleştirilmesini içermekteydi. Sisteme dâhil olabilmek için siyasetin rekabete dayalı bir tüketiciler (seçmenler) piyasası olduğunu ve her satılacak ürün gibi imajın içerikten önemli olduğunu kabullenmesi bekleniyordu. Bu model, kamusal özgürlüklerin muhafazası adına, eşitlikçi taleplerle demokrasiyi tehlikeye sokmaktan feragat eden bir toplum kesiminin hoşgörüsüyle on yılı aşkın süre geçerliliğini koruyacaktı. Örgütsel dağılma, iktisadın getirdiği bireyselleşme, eğitsel ve kültürel karşı-reformlar, devletin sağladığı kaynaklar hususunda yoksullar arası rekabet de talep düzeyini düşüren etkenler arasındaydı. Ama en önemli etken, hiç kuşku yok ki, yeni “liberal demokrasi”lerin “muhafazakâr” kadrolarının gırtlaklarına kadar yolsuzluğa belenmekten çekinmeyeceklerinin kısa sürede görülmesiydi. Böylelikle örneğin, Arjantin devlet başkanı Carlos Menem iktidardan çekildikten sonra, 2001 Temmuzu’nda Ekvator ve Hırvatistan’a yasadışı silah satışı suçlaması nedeniyle ev hapsine alındı. Ve aynı yıl Kongre soruşturma komitesi, Başkan’ın yasadışı silah satışları, uyuşturucu ve altın kaçakçılığından edinilmiş kara servetini aklama faaliyetlerine ilişkin kapsamlı bir dosyayı ele aldı… Ya da Paraguay’da yurtdışına milyonlarca dolar kaçırırken sınırda yakalanan Merkez Bankası yöneticilerinden Luis Angel Gonzalez Macchi, sonradan devlet başkanı olabildi! Böylelikle, siyasetçilerin, partilerin ve siyasetin itibar yitimi, elitizm ve yolsuzlukların reddi, temsilî kurumlar, özellikle de parlamentonun nüfusun büyük bölümünü etkileyen iktisadî gerçekliği değiştirmede yararsız olduğu fikrinin yaygınlaşmasının zemini hazırlanıyordu: 1990’ların sonlarında temsilî sistemin krizi, yönetilebilirlik oyununun kurallarını kabul eden sol partileri de kapsayacak şekilde genişlemişti. “Bu” siyasetten soğumanın en önemli göstergelerinden biri, oy kullanma oranlarının yüzde 50’nin altına düşmesidir - oysa ülkelerin yarısında oy kullanma zorunludur. Ne ki, bu siyasal apati anlamına gelmez; oy verme tabanı daralırken, çeşitli biçimleriyle toplumsal mücadeleler yükselmektedir. Amerikalararası Kalkınma Bankası’nın 2000 tarihli raporu, yüzyıl sonunda Latin Amerikalılar’ın yüzde 65’inin “bu” demokrasiden mutsuz olduğunu ortaya koymaktaydı. (Stolowicz 2005: 57-59) “YENİ” TOPLUMSAL HAREKETLER: ORTAK YÖNLER oluşturmayı hedefleyen katı bir parti yapısına bürünme konusunda gönülsüz gözükmektedir [Yine de Bolivya’da MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) içerisinde yer alan gruplar, Ekvator’un en önemli yerli örgütü CONAIE’nin siyasal kolu Pachakutik, Venezüella’da V. Cumhuriyet Hareketi içerisindeki toplumsal örgütler gibi, iktidar perspektifini gündemlerinden düşürmemiş olanlar da vardır]. Ne ki, hedefleri çok daha radikaldir - hareket etme ve düşünme tarzında köklü bir dönüşüm için mücadele etmektedirler. “Yaşam paradigmasında değişim” projesi, Zizek’e göre “biçimsel demokrasinin temellerini kemirmektedir”. Bu “çağdaş kapitalizmin bünyesinde ortaya çıkan, değişen toplumsal protesto ilişkileri”nin ortak kökenleri, iktidar ve tahakküm ilişkilerinin maddiyatıyla doğrudan ya da dolaylı çelişkidir. Yeni toplumsal hareketlerin ortak yönlerinden bir başkası da, otoriter ilişki biçimlerinden kaçınmalarıdır. “Geleneksel hareketlere özgü yetke uygulamasının dikey modalitelerinden bilinçli bir kopuş” , diyor Luis Alberto Restrepo. Kapitalist ülkelerdeki yeni sosyal hareketlerle çeperdekiler arasındaki karşılaştırma yapacak olursak, “birinci dünya”dakiler (feminizm, ekolojizm, barışçılık, başka dünyacılık vb.) toplamında merkez kesimlerden kalkınan kolektif hareketleri oluştururken, Latin Amerika’dakiler sosyal bileşimleri açısından “saçaklardan doğru isyan” olarak tanımlanabilir. Günümüz Latin Amerika’sında mevcut mücadelelerin büyük bölümü, eğitim düzeyi son derece düşük olan “dışlanmışlar”, işsizler, yerliler, kırsal emekçiler tarafından veriliyor. İkinci olarak, devlet yapılarıyla kurdukları ilişkilerin çeşitlilik gösterdiğini kaydedelim: Avrupa’da yeni toplumsal hareketlerin büyük çoğunluğu, eylemleri Devlet bünyesinde bir müzakere ve toplumsal dönüşüm mekânı oluşturmayı hedefleyen örgütler hâline gelmiştir (örneğin, Alman Yeşiller Partisi). Oysa Latin Amerika’da Zapatistalar, piqueteros ya da topraksızların iktidar perspektifi yoktur. Aşırı bir vakayı EZLN’nin temsil ettiğini söyleyebiliriz. Örgüte üye olmanın koşulu, adayın her türlü politik görev hevesinden vazgeçmesidir. Yatay dayanışma ve direniş ağlarının ve “sivil toplum”un güçlendirilmesi, EZLN’nin olduğu kadar, Latin Amerika’daki diğer “toplumsal hareketler”in de ana hedefleri arasında yer alır. Piqueteros hareketlerinin çoğunluğu seçim süreçlerini ve parlamentoyu reddetmektedir: hareketin devlet gündemine tabi olmaması önemli öncelikleri arasındadır. Brezilya’da topraksızlar hareketi MST’nin iktidardaki İşçi Partisi ile ilişkisi bu duruma çarpıcı bir örnek oluşturur: bazı eyaletlerde ortak adaylar gösterecek kertede sıkı bağlantılarına Şu hâlde, Latin Amerika’da “yeni” denilen toplumsal hareketler kıtadaki “eski” halk ve muhalefet hareketlerinin, neo-liberalizmin yarattığı yıkıntılar arasında yeniden karılmasından oluşmaktadır. Bu hareketlerin “yeni” olarak tanımlanmasına yol açan kimi ortak özelliklerine gelince… Ouviña (2005: 93104)’dan da yararlanarak, aktaralım: “Toplumsal Hareketler” terimi, bilindiği üzere son 20 yılda artan toplumsal dışlama, temsil krizi ve siyasal katılım mekanizmalarının aşınımı sonucu ortaya çıkan kolektif özneleri tanımlamada kullanılmaktadır. Bu orijinal protesto biçimleri kısmen tedrici sanayisizleşme ve kolektif haklar yitiminin damgasını taşıyan yeni bir sosyo-ekonomik yapıya yanıt verir niteliktedir. Son onyıllarda mücadelelerin çoğu, tutunum ve kimlik ortamı olarak çalışma mekânıyla (özellikle fabrika) bağlantılıydı. Günümüzde toplumsal protesto modaliteleri çalışma sorunsalını aşıp öncelikle teritoryal tipte pratiklere konumlanmaktadır. Konut, beslenme, ekoloji, kamu hizmetleri, insan hakları ya da geleneksel değerlerin geri kazanılması günümüz toplumsal hareketlerini kat eden başlıca eksenleri oluşturuyor. Bir siyasal boşluğa toplumsal yanıt oluştursalar da bu, bu hareketlerin aynı zamanda ‘siyasal’ olmadığı anlamına gelmez. Bunlar - eylem biçimleri toplumsal kurumların kabul ettiği meşruiyet sınırlarına denk düşmese de- toplum tarafından siyasal aktör olarak tanınmayı talep etmektedir. Yanı sıra, elde edilmeleri toplumun tümünü etkileyecek talepleri bulunuyor. Latin Amerika’da siyasal partilerden, özellikle de devletten yabancılaşmaya denk düşen toplumsal muhalefet hareketleri, çoğunlukla iktidar mücadelesine girişme ya da gelecekte hükümet çoğunluğunu 56 karşın, İşçi Partisi’nin hegemonik akımını “kriz yöneticisi” olarak eleştirmekten geri durmamaktadır MST. Ve solun yönetimindeki bölgelerde de hacienda işgallerini durdurmuş değildirler. Ve nihayet, Ekvator’daki yerli örgütü CONAIE ve siyasal kolu Pachakutik, kendi bölgelerindeki maden kaynakları üzerindeki haklarının ve çoğul yurttaşlık temasının yeni anayasada yer almayacağı anlaşıldıktan sonra, ilk dönem sıcak ilişkiler sürdürdüğü solcu devlet başkanı Rafael Corea’yla ilişkilerini geçtiğimiz yıl (2008’de) koparmış, yeniden “ayaklanma”dan söz etmeye başlamıştır. Üçüncü olarak, karşı-iktidar örgütlerinin oluşumunun önkoşulu, gündelik yaşam içerisine gömülü yeni toplumsal ilişkilerin yaratılıp deneyimlenmesi olarak gözükmektedir: Brezilya köylülerinin kırsal kooperatifleri ve ülke çapında faaliyet gösteren, 4 milyona yakın öğrencinin öğrenim gördüğü 1 200 ilköğretim okulu; piqueteros’un istihdam yaratan projeleri; Chiapas’taki özerk cemaatlerde ortaklaşa işletilen topraklar: bunlar, ekonomiyle siyaseti kaynaştıran girişimler, yaşamın bütünsel dönüşümünü “şimdi ve burada” pratiğe geçirme girişimleridir. Buna karşılık Batı dünyasındaki “altermondiste” hareketleri oluşturan grupların çoğunluğu alternatif pratiklerini uluslar arası mali örgütlerin yöneticilerin Avrupa kentlerinden birinde toplandığı momentlerdeki protesto gösterileriyle sınırlandırmakta, medyatik ve sanal protesto biçimlerine öncelik vermektedir. Yine de her iki eğilim arasında buluşmalar ender değildir: Dünya Sosyal Forumu; köylü hareketlerinin dünya ölçeğinde eklemlendiği Via Campesina vb. forumlar bunlara örnek gösterilebilir. Meksika, Brezilya ve Arjantin’deki geniş siyasal ve toplumsal hareketlerin tam bir analizi olanaklı kılan bir dizi karakteristik içerdiğini söyleyebiliriz: Toplumsal bileşim; örgütlenme, söylem ve mücadele biçimleri. Toplumsal bileşim açısından en önemli özellikleri marjinallikleridir. Yerliler, topraksızlar, köylüler, kırsal işçiler, işsizler, Arjantin’in çeper bölgelerinde yoksullaşmış orta sınıflar vb. “Dışlanmışlık karakteri” ortak yönlerinin belki de en önemlisidir. Örgütlenme biçimleri açısından doğrudan demokrasi ve yataylık bu hareketleri eklemleyen iki ana ekseni oluşturmaktadır. Zapatista hareketinin örgütlenişi, bu açıdan tipiktir: “karar alıcı zirvede taban bulunmakta; bunun altında üyeleri cemaatler tarafından atanan Yerli Gizli devrimci Komitesi yer alıyor. Bu, EZLN’nin ‘en üst yetke mercii’dir. 2003 Ağustosu’nda kurulan “iyi yönetim cuntaları” “isyancı özerk belediyeler”i koordine eden bölgesel özyönetim mercilerini oluşturmaktadırlar. Piquetero hareketi ise çeşitli gruplar arasındaki 57 ideolojik farklılıkların ötesinde, “meclisci” pratiğiyle ayırt edilmektedir. En üst karar organını çalışma grupları, üretici girişimler ya da mahalle mutfakları delegeleri oluşturur. Topraksızlar Hareketi ise demokratik biçimde “kolektif” bir siyasal yönetimi görevlendiren komisyonlar temelinde işlemektedir. Her üç oluşumda da liderlerle diğer katılımcılar arasındaki mesafe asgarîdir. Devlet karşısında özerklik talebi ve kendini öncü ilan etmeme de bu tip hareketlerin gündeme getirdiği radikal bir yeniliktir. Yanı sıra, her üç harekette de “saygınlık” önemli bir temadır. Siyasetin, dışlanmanın kaynağı devlet ve ÇUŞ’ların reddi de önemli bir bileşendir. EZLN Ya Basta’sı, piqueteros’un yol kapatmaları, bu durumun açık örnekleridir. Çevre ve doğal kaynakların savunusu, cinsiyet eşitliği de temel talepleri arasında yer alır. Ve nihayet, “toplumsal muhalefet hareketleri” doğrudan eyleme dayanmaktadır. SONUÇ YERİNE: BİRKAÇ SAPTAMA Latin Amerika’nın arka sokaklarından merkezi meydanlarına doğru yönelen ve kıta siyasetindeki sol yönelişte aslî bir rol üstlenen toplumsal hareketler, özetle yineleyecek olursak, şu ortak özelliklerle karakterize olmaktadırlar: 1. Toplumun en yoksul ve marjinal kesimlerini harekete geçirebilme yetisi; 2. İktidar perspektifinden uzak durup, toplumsal yaşamı gündelik hayattan kalkınarak dönüştürmeye ilişkin bir dizi pratik ve deneyimi devreye sokmaları (Bu pratik ve deneyimler, aynı zamanda neo-liberal politika ve uygulamaların yaşamlarında yarattığı tahribatın etkilerinin hafifletilmesi hedefine yöneliktir); 3. Kapitalizmin, özellikle de neoliberal versiyonuna karşı, pratik ve söylem olarak net bir reddiyeyi ifadelendirmeleri; 4. Örgütlenme modeli olarak, hiyerarşik yapıları reddedip, yatay, demokratik bir ilişkilenmeyi öngörmeleri; 5. Doğrudan eylem anlayışına dayalı bir pratiği gündemleştirmeleri; 6. Tahripkâr olmayan insançevre ilişkileri, kadınların kurtuluşu, kültürel farklılıkların tanınması gibi kimlik konularını gündemleştirmeleri; 7. Sol/sosyalist olanlar dâhil siyasal partiler ve iktidarlar karşısında özerkliklerini muhafaza yönündeki kararlı tutumları… Şu hâlde, Latin Amerika’nın “yeni” toplumsal hareketlerinin kıtadaki sınıf ve halk mücadelelerinin birikimi ve 20 yıllık neoliberal tahribatın yarattığı yıkıntılar üzerinden yükselen bir “hayatta kalma” hamlesi olduğunu söyleyebiliriz. “Ya yok olacağız, ya da direneceğiz” ikilemine sıkıştırılmış bir halkın/ halkların direnmeyi seçişidir. Ve bu, her bir ülkede mevcut güçler dengesi içerisinde, kendi biçimini almaktadır… Dolayısıyla (çoğu Batı Avrupalı) “post-” ideologların tanımlamayı sevdikleri gibi bitmiş, tamamlanmış öğretiler değil; pek çok taşın yerinden oynadığı, eski kesinliklerin yitip gittiği neo-liberal yıkım çağında deneme-yanılma yoluyla ilerleyen, iç-gerilimlerden azade olmayan, heterojen arayışlardır. Ve deneyim, “iktidar” kavramı karşısındaki antipatinin eninde sonunda hareketlerin önünü tıkayan bir engel oluşturduğunu göstermektedir; öyle ki, “iktidar-karşıtlığı şampiyonu” EZLN Subcommandante’si Marcos’a, Ocak 2009’da San Cristobal de las Casas’da (Chiapas) düzenlenen “Birinci Dünya Saygın Öfke Festivali”nde yaptığı konuşmalardan birinde, “Şimdi, Lenin’in Devlet ve İhtilali’ni son satırını hatırlamaya her zamankinden çok muhtacız,” dedirtecek kadar… Çünkü iktidarın dışında, ona kayıtsız kalarak yaşamı değiştirebilmenin bir sınırı vardır; üstelik de bu sınır ihlâl edilmediğinde hareket, yoksulları, sistem dışına itilmişleri, marjinalleştirilmişleri kendi başlarının çaresine bakma konumuna iten, dolayısıyla da “masrafları”ndan elini yıkayan neo-liberal rejime eklemlenme riskiyle karşı karşıyadır. Pek çok iyi niyetli “Sivil toplum” sahnesi, iktidarsızlara, yoksullara “güç verme” adına iyi niyetle işe başlayıp sonunda “hayır cemiyetleri”ne, hatta daha da beteri, yolsuzluk aygıtlarına dönüşmüş bir sürü “sivil toplum örgütü” ile doludur… Üstelik, Latin Amerika’daki sol yükselişin, -özellikle de neo-liberal politikalardan kopuşu, giderek bir sosyalist kuruluşu öngören varyantı: Chávez Venezüellası, Morales Bolivyası, Correa Ekvatoru- bu halk hareketleriyle örtüştüğünde, eşsiz bir momentum yaratabileceğini, Bolivya örneği gözler önüne sermektedir. “Yeni toplumsal hareketler”in sol/sosyalist siyaset ve iktidarlarla eleştirel ama eylemli birlikteliği, bir yandan siyaset için “iktidar”ın getireceği yozlaşmalara karşı güvence oluşturacak, bir yandan da hayatı ezilenlerden yana değiştirmenin araçlarını sağlayacaktır. Çünkü 58 uzun süreli pratiği belki bunu unutturmuştur ama sosyalizmin nihaî ve asıl hedefi, yaşamı kimsenin kimseyi sömürmediği, kimsenin kimseye tahakküm etmediği bir dünya kurmak üzere dönüştürmektir… Evet, yıllar sonra Latin Amerika’daki gelişmeler, “başka bir yaşamın, başka bir dünyanın mümkün” olduğunu, sıradan insanların, “tarihin çöp sepetine atmak” üzere iktidarı ellerine almalarının mümkün olduğunu bize gösteriyor. Umalım ve omuz verelim ki, ABD -son dönemlerde kimi alarm verici göstergelerin işaret ettiği üzere- eski “arka bahçesi” üzerine mesaisini yeniden yoğunlaştırmaya karar vermesin… 10 Mayıs 2009, Ankara. YARARLANILAN KAYNAKLAR Dos Santos, Theotonio (2005). “Les mouvements sociaux latino-américains: de la resistance à l’offensive?” (81-92). Mouvements et pouvoirs de gauche en Amérique latine. Points de vue latinoaméricains. Alternatives Sud, vol. 12-2005/2. Duterme, Bernard (2005). “Editorial: Conditions, formes et bilans du retour de la gauche en Amérique latine.” (7-19) Mouvements et pouvoirs de gauche en Amérique latine. Points de vue latinoaméricains. Alternatives Sud, vol. 12-2005/2. Le Bot, Yvon (1994). Violence de la modernité en Amérique latine. Indianité, société et pouvoir. Editions Karthala, Paris 1994. Ouviña, Hernán (2005). “Les nouvelles radicalités politiques en Amérique latine: zapatistes, piqueteros, et sans-terre…” (93-109). Mouvements et pouvoirs de gauche en Amérique latine. Points de vue latino-américains. Alternatives Sud, vol. 12-2005/2. Stolowicz, Beatriz (2005). “La gauche latinoaméricaine: entre épreuve du pouvoir et volonté de changement” (47-71) Mouvements et pouvoirs de gauche en Amérique latine. Points de vue latinoaméricains. Alternatives Sud, vol. 12-2005/2. NOTLAR [*] 14 Mayıs 2009 tarihinde Bilkent Üniversitesi’nde (Ankara), “Enternasyonalist Düşünce Komitesi” tarafından düzenlenen “Latin Amerika İzlenimleri” başlıklı toplantıda yapılan konuşma… Sosyalist Mezopotamya, No:25, Temmuz 2009… [1] Karl Marx. EMPERYALİZM VE YENİ DÜNYA DÜZENİ!.. Haluk Gerger Emperyalizmin Yeni Dünya Düzeni saldırısıyla birlikte “insancıl emperyalizm”in sözde demokratikleşme projesi de çok tartışılır oldu. Irak’tan “kavuniçi-mavi, limon-portakal devrimler”ine şiddetle örülmüş büyük sarsıntılarda demokrasi-emperyalizm ilişkileri de gündeme oturdu. Son İran seçimleri vesilesiyle de bu sorun yine güncelleşti. Global liberal hamlenin bu en önemli ideolojik saldırısı, İran seçimlerinde de işlemeye başladı ve bildik “emperyalizmin demokrasi ihracı” meselesi kafaları karıştırdı. İran’a ilişkin bu konudaki analize elbette temel bir tespitle başlamak gerek. Bu tespit, özünde, İran’daki “dinsel demokrasi”nin büyük zaaflarının, hatta aldatmacacı niteliğinin saptanması olarak özetlenebilir. Özünde zaten bir sınıf diktatörlüğü olan burjuva demokrasisi, İran örneğinde, ülkenin özelliklerini içeren bir molla diktatörlüğü olarak ortaya çıkıyor. Yönetimin “dinsel demokrasi” olarak nitelendirdiği bu “teokratikburjuva diktatörlük” aslında dünyevi otoriteyi reddeden Şii doktrininin de yadsınmasını ifade etmektedir ama işin bu kısmı konumuz dışı. Birinci saptamamızdan ikincisine geçmek kolay: İran’da halkın meşru, gerçek, haklı demokratik özlem ve talepleri vardır. Bu toplumsal dinamik, seçimlerin öncesi ve sonrasında, kendini güçlü bir sosyal hareketlilikle göstermiştir. Bir başka ifadeyle, toplumsal muhalefetin eylemliliğinin kökenleri içerdedir; protestolar rejimin karakterinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Üçüncü tespitimiz ise, şudur: İran’daki denklem içerisinde emperyalizm de mevcuttur. Emperyalizm, ABD’siyle, AB’siyle, toplumsal muhalefetin haklı, meşru, otantik eylemliğini manipüle etmeye, yönlendirmeye, kışkırtmaya girişmiştir, onunla oynamıştır, kısacası,onu kötüye kullanmaya kalkmıştır. Bunda bütünüyle başarısız olduğunu söylemek de güçtür. Bu üç tespit, demokratik halk hareketleriyle emperyalist fırsatçılık ve karışmacılık arasında ilişkiyi değerlendirme ihtiyacını ortaya çıkarıyor. Soru şudur: baskıcı rejimlere karşı başkaldıran yerel demokratik muhalefet güçleri, söz konusu rejimle çelişki içindeki emperyalizmle ilişkilerini nasıl düzenleyecektir? Bir başka ifadeyle, halk güçlerinin demokrasi ve hak mücadelesinde emperyalizm, geçici ve taktiksel de olsa, bir müttefik olabilir mi? Bu sorunun yanıtını İran örneğinden hareketle arayabiliriz. Rejim-demokratik muhalefet-emperyalizm üçgeninde cereyan eden olaylar zincirinde kim kazanmakta, kimler ya da neler kaybetmektedir? İlk olarak, net bir biçimde görülmektedir ki, bu oyunda “demokrasi” kirlenmekte, kaybetmektedir. Emperyalizmle, dış karışmacılıkla, halk düşmanı çıkar odaklarıyla lekelenen demokrasi kavramı, hak mücadelesi ve demokratik direniş, yığınlarca da kuşkuyla karşılanmakta böylece bizzat direnişçiler, halk güçleri, toplumsal muhalefet cephesi kaybeden taraf olmaktadır. Olsa olsa, bu saflar içinde 59 yer alan reformcuların alanı bir nebze genişlemektedir belki ama bu da halkın dostları açısından ters tepmekte ve bu sefer de yığınlar kırıntılarla avutulma tuzağına çekilebilmektedirler. Üstüne üstlük , halk düşmanı dış güçlerle rabıtalaşma aymazlığıyla eldeki meşruiyet de tüketilmektedir. Buna karşılık, rejim bu durumdan yararlanmaktadır. Emperyalizme ve dış karışmacılığa karşı ülkenin bağımsızlığını, onurunu koruma kisvesi sadece oy getirmemekte, aynı zamanda, meşruiyet zeminini de güçlendirmektedir baskıcı İslamcı kapitalizmim egemenlerinin. Ortaya çıkan çatışmacı durum rejime iç disiplini sağlamada büyük imkanlar yaratıyor, dış düşman tehdidi karşısında hak arama talepleri bile ertelenebiliyor, baskılanabiliyor. Bu durumun yarattığı bahanelerle rejimin baskıyı arttırma olanakları da genişliyor kuşkusuz. Bağımsızlıkçı tepkileri arkasına alarak manipüle eden rejim sadece meşruiyet alanını genişletmekle, destek zeminini sağlamlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda, baskı araçlarını da çeşitlendiriyor, ideolojik aygıtlarını tazeleyebiliyor. Bu durumdan emperyalizmin de kendine göre kazançlı çıktığı kuşkusuz. Emperyalizm bir yandan düşman bellediği rejimi istikrarsızlaştırmanın ve ona müdahalenin yeni bahane, alan ve araçlarını oluşturuyor;öte yandan içerde ve dışarıda kimi kesimlere rejimin meşruiyetini sorgulatabiliyor. Ayrıca, yarattığı kargaşa ve güven bunalımıyla rejimin baskıcı niteliğini kaşıyor, böylece iç tepkileri kışkırtıyor. Tabii bütün bunları rejim üstündeki baskılarını arttırmak ve etkin kılmak için koz olarak kullanıyor, onu içerde ve dışarıda yalnızlaştırarak, özgüvenini zedeleyerek zayıflatıyor. İran’daki tablo böyle işte: Demokrat olmayan antikomünist bir yapı ve karşısında demokratik hakları, savunur konumda görünen emperyalizm. Yaman bir seçimdir bu. Soros demokratizmine karşı, burjuva sınıf diktatörlüğünün bir versiyonundan başka seçenek sunulamıyor halka. Tam bir ”kırk katır mı, kırk satır mı” cenderesi. Bu kaçınılmazdır burjuva demokrasisinde; sömürücü tuzu kurular kendi alternatiflerini hep yaratır ve yoksullara dayatırlar. Yoksullarsa sadece seçeneklere göre oy verirler ve sonunda dolandırılırlar. İran’da onlar bakımından bu sefer görece hayırhah olan seçenek Ahmedinejad idi anlaşılan ve onlar da ona göre oy kullandılar. Küçük burjuva demokratların bir bölümüyse, bilerek ya da bilmeyerek, emperyalizmin kuyruğuna takılıp onun kışkırtmalarına kapıldılar. Sonuçta, halk, emek ve demokratik haklar kaybetti, baskıcı rejimle emperyalizm kendi uğursuz kazanç hanelerine yeni avantajlar, kozlar eklediler. Böylece bir kez daha görülüyor ki, ana sorun, kötüler arasında seçim yapma tuzağını aşıp emekçi yığınların kendi öz seçeneklerini yaratabilmesinde yatmaktadır ve İran olayı bu bakımdan derslerle doludur. Bir kez daha, örgütsel ve ideolojik bağımsızlığın yaşamsal önemi kanıtlanıyor. mülkiyeli sanatçılar ZEYNEP KAVLAK Keskin doğumlu olan sanatçı SBF Siyaset ve İdare Bölümü mezunudur. Halen Danıştay Üyesi olarak görev yapmaktadır. HÜMEYRA KUTBAY 1960 yılında doğdum. 1977 yılında girdiğim Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü'nü 1986 yılında bitirdim. Çeşitli özel şirketlerde ve kendi işletmemizde çalıştıktan sonra 1995 yılında Kayıhan Keskinok atölyesinde resim çalışmalarına Resim çalışmalarına Hikmet Çetinkaya ve Erdoğan Seçil ile başlamıştır. 2005 yılından itibaren ise Hızır Teppeev Atelyesi’nde devam etmektedir. Bu sergi sanatçının katıldığı 12. karma resim sergisidir. başladım. Yanı sıra değişik atölyelerde çeşitli hocalardan desen dersleri aldım. 2004 yılında H.Ü.Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde özel öğrenci olarak lisansüstü eğitim aldım. Resim ve desen çalışmalarına Zafer Gençaydın, Hüsnü Dokak ve Hasan Pekmezci ile devam ettim. Resim çalışmaları yanı sıra 2001 yılında hobi olarak başladığım keçeden pano yapma işini daha sonra geliştirerek farklı amaçlara yönelik ürünlerle çeşitlendirdim. Önceleri hazır keçe kullanırken istediğim verimi alamayınca keçeyi kendim üretmeye başladım. Bunun için Konyalı keçe ustası Mehmet Girgiç'ten eğitim aldım. Şu an keçe ile yapılmış tasarımlar üretiyorum. Her biri tek olarak üretilen şapkalar, çantalar, şallar ve daha bir çok ürün değişik mağazalarda ve sipariş şeklinde web sayfam üzerinden satılmaktadır. 60 ankara tarihinden OSMANLILAR DÖNEMİNDE ANKARA Selçuklu Devletinin yıkılmasıyla birlikte Anadolu’da başlayan iç karışıklıklar sonucu oluşan siyasal boşluğu Sögüt’te kurulan ve giderek güçlenen Osmanlı Beyliği dolduracaktır. Bu büyüme sonucunda altı yüz yıl sürecek ve üç kıtayı kapsayan bir imparatorluk haline gelecektir. Ankara, Osmanlı Sultanı Orhan Gazi tarafından Osmanlı yönetimine bağlanmakla birlikte, Ankara’nın Osmanlı yönetimine girmesi Sultan I. Murad’ın Ahilerle anlaşarak Ankara’yı (1362) savaşmadan teslim almasıyla başlar. Yıldırım Beyazıt’ın Timur’un ordularına yenik düşmesi sonucunda, Ankara taht kavgaları nedeniyle şehzadeler arasında el değiştirmiş, Karamanoğulları büyük bir tahribata neden olmuştu. Anadolu’da siyasal birliğin sağlanmasıyla Ankara yeniden önemli bir şehir olma özelliğini kazanır, gelişen sof üretimi Avrupalı tüccarları Ankara’ya çekmeye başlar, on beşinci yüzyılda başlayarak on sekizinci yüzyıla kadar olan dönemde çok sayıda cami, han, medrese yapılır. Kurşunlu Han, Sulu Han, Çengel Han, Pirinç Han ve 15.yy.’da yapılan Cenabı Ahmet Paşa Camii önemli Osmanlı mimarisi örneklerindendir. 16. yy. sonlarında Anadolu’da ortaya çıkan Celali İsyanları Ankara’yı yangın yerine çevirir, ekonomik ve kültürel yaşam ağır yaralar alır ve esnaf batıya göç etmeye başlar. 18. yüzyılda Ankara güçlü oyanlar olan, Müderistzadeler, Mimarzadeler, Zennecizadelerin etkisi ve yönetimleri görülür. 19 yüzyılda II. Mahmud’a karşı ayaklanan Mısır Valisi Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa tarafından kuşatılır. Ankara’nın yönetimini ele geçiren İbrahim Paşa kalelerin surlarını onartır. II. Mahmud dönemindeki yeni düzenlemelerle Kayseri ve Kastamonu Ankara’ya bağlanmış ve Ankara Eyalet Merkezi olmuştur. Osmanlıların tanıdığı ihracat hakkı ayrıcalığı sonucunda dünyaca ünlü sof üretimi azalmaya başlamış, ticaret ermeni ve Rumların eline geçmiştir. Giderek fakirleşen Ankara’da esnaf ve zanaatkarlar yoksullaşmış ve yine yeniden batıya göç başlamıştır. Demiryolunun Ankara’ya bağlanmasıyla bir canlanma görülse de Ankara yeni kimliğine Ulusal Kurtuluş Savaşının direniş merkezi olması ve cumhuriyetin kurulmasıyla kavuşacaktır. 61 EVLİYA ÇELEBİ’NİN SEYAHATNAME’SİNDE ANKARA İlk önce konakçılar tuğralarıyla şehre girip şeriye mahkemesine varınca, vilayetin bütün ileri gelenleri: “Paşanız, Erzurum’a kapanıp Celali olmak istedi. Suçlu olduğu ortaya çıktı. Şimdi 10 bin asker toplayıp Vardar Ali Paşa ile Celali olmak için ittifak etmiştir. Biz sizi padişahın kalesine bırakmayız.” dediler. Ama burada Paşa Efendimizin yanan mumları çok olduğundan, “üç gün misafir olup kalsın” dediler. Bunun üzerine de mahkeme tarafından yazılar yazılıp, Paşayı Çavuşoğlu’nun evinde kondurmaya karar verdiler. Ertesi günü büyük alayla Ankara’ya girdik. Bu alayı şimdiye kadar Ankara görmemişti. Halk karşılamaya çıkıp, kaleden 20 tane “safa geldin” topu atıldı. Paşa konağa indi. Bütün ileri gelenler büyük hediyelerle geldiler. Ben dahil 500 akçalık molla olan, Seyidler’den “Kaderzade”nin evinde misafir oldum. Doğu Hacı Bayram Veli kabrine giderek yüzümü sürüp, ruhu için hatim indirmeye başladım. Tekke dervişlerine 100 kuruş dağıtarak hayır dualarını aldım. Sonra şehri gezmeye koyuldum. Ankara Kalesini ilk yapan, Rum Kayseridir. Sonra nice hükümdarlar geçmiştir. Sonra Kütahya beylerinden ve Germiyan oğullarından Yakub Şah ile veziri Hezar Dinar’ın hizmetiyle islam eline geçmiştir. Sonra, Osmanlıların zuhurunda Yıldırım Bayezıd Han’ın eline düşmüştür. Kalenin kuzeyinde bir konak mesafede olan, Erkeksu adlı köy tarafından bakılsa kuğu gibi görülür. Mamur, şenlik olup, üzümü çok olduğundan “Engürü” demişler. Bazıları angaryayla yapıldığından “Ankara” denilmiştir derler. Tufhe Tarihinde “Rum Kayseri meşhur Heraki bu kaleyi yedi kat ile bağlattığı ve sardırdığı için adına Selasil Kalesi derler” diye yazılıdır. Padişah Defterhanesinde adı “Ankara”dur. Ak gül gibi beyaz sur tabanlarıyla çevrili, zaptı güç bir kaledir. Şimdi Anadolu’da ayrı bir sancak beyi merkezidir. Kaç kere arpalık olarak üç tuğlu vezirlere ihsan olunmuştur. Kanun üzerine paşanın 263400 akçar’dır. Sancağında 14 zeamet, 257 tımar var. Alaybeyi, çeribaşısı, yüzbaşıları vardır. Seferde paşa askeri cebelileriyle 3000 asker olur. Tımarlılar, sancak beyinin sancağı altında bulunmazsa, tımarı başkasına verilir. Paşasının eyaletteki hası subaşılıklardır. Şehir subaşısı, Murat Ova Subaşılığı, Yaban Ova Subaşılığı, Çubuk Ova Subaşılığı, hep paşa hasında olup, yıllık 40000 62 kuruş hası olur. 500 akçalık mollalıktır. Mollasına yıllık 20 kase hasır olur. Şeyhülislamı, 500 akça payesiyle Kederzade Nakibüleşrafı, ilmi mansıblarda bulunmuş 600 kadar kadıları, ileri gelenleri ve büyükleri vardır. Sipah kethüdaları, yeniçeri serdarı yerine kibirli yeniçeri çavuşu vardır. Bütün ahalisi kadı ve asker tayfadır. Şehir naibi, muhtesip ağası, gümrük emini, üzüm ve danga ağası olup, bunlar ayrı bir eminliktir. Yıllık 40 yük akçalık iltizamdır. Kale dizdarı, azap ağaları, cebeci ve topçu başları, silahlı kale neferleri vardır. Kalesi yüksek bir dağın doruğunda, dört kat beyaz taştan yapılmış sağlam bir kaledir. Katları birbirinden yüksektir. Her tabakasının arası üçer yüz adımdır. Her kat duvarının boyu 60 arşın kadar yüksektir. Her duvarın genişliği ve eni, onar Mekke ziraı’dır. Temellerinin altı çepeçevre kemer yapılarla boştur derler ama görmedim. Boş olması da kuşatmada düşmanın kale altına girip lağım atmasını önlemek içinmiş. Batı tarafı dört kat birbirinden geçme demir kapılardır. Her kapı arasında asma demir kafesler hazır olup demir zincirlerle asılıdır. Her kafesin demirleri pazu kalınlığı kadar vardır. Kuşatmada kale duvarı içinden aşağı kapılar önüne bırakıp siper ederler. Bu kaledeki kızıl taştan yapılmış yüksek ve alçak basmaklar başka kalelerde görülmemiştir. Atpazarı’na bakan en dış kapı batıya açılmıştır. Yüksek kubbesinin kemeri üzerindeki eski kahramanların gürzleri, hayretle bakılacak balık kemikleri ve nice acayip şeyler asılıdır. Kalenin kapısının dışında ve içinde gece gündüz neferler bekçilik ederler. Kale dizdarı kaleden çıksa, öldürürler. Yahut azlederler veya sürerler. Çünkü bütün düşanlar bu kalenin bir taşına bir baş verip, yüz bin savaş edip can, baş oynatır. Hatta Erzurum’da Abaza Paşa, Celali olduğu zaman 100 000 askerle bu kaleyi kuşatıp, aşağı varoş hisarı ele geçirmiş, bu iç kaleyi de kuşatma fikride olup sarayında otururken, usta topçu gayet iyi nişan alıp bir gülle atarak, Abaza’nın kıçını yaralamış, yaralı ve perişan halde Erzurum’a gitmesine sebep olmuştur. O günden beri kale dizdarının kapı önünden başka yere gitmesi yasaktır. Yukarı iç kalenin çevresinde hendeği yoktur ama, dört yanı yalçın kanara kayalarıdır. Hiçbir tarafından girmek mümkün değildir. Lağım işlemesi dahi kolay değildir. Zira hepsi kat kat 360 mahalle olup, birbirini görür ve korur. Garip bir mühendislikle yapılmıştır. Surunun dört katında 1 800 dendan vardır. İç hisarın çevresi 4 000 adımdır. Doğu tarafından “hisarlık” adlı tepe üzerinde ziyaretgah vardır. Kaleye doğru biraz havalelidir ama, ondan zarar gelme ihtimali yoktur. Çünkü kale ile Hisarlık’ın arası uzun bir top menzilidir. Aşağısı gayya kuyusundan nişan veren yer olup, oradan kaleye çıkmak çok güç bir iştir. İç kalede büyük, küçük 86 tane top vardır ama, balyemez yoktur. Yetecek kadar cephanesi, alet ve silahı vardır. Kalede bağsız bahçesiz 600 ev vardır. Bir camisi vardır ki, eski zamanda kiliseymiş. Elhası bu iç kale yapı, güzel iş ve mühendislik fennince görülmesi lazım bir yerdir. Aşağı kalesine Celali korkusundan, Cenabı Ahmed Paşa vilayet ahalisiyle bir kat sağlam sur yapmıştır. Dört kapısı vardır. Çepeçevre büyüklüğü 6 000 adımdır. Bir tarafı yukarı iç kaleye bakar. Burada aşağı hisar, yukarı hisar kuşatılmıştır. Bu hisarın doğu tarafından, yukarı hisardan kayalar içinden Hızırlık Deresi’ne inilir. Su yolları vardır. İç kalede sarnıçlar, buğday ambarları vardır ama aşağı hisarın suyu bol olduğundan öyle sarnıçları yok. 170 çeşmesi, 3 000 su kuyusu ve 76 camisi vardır. Cenabi Ahmet Paşa Camii, Hacı Bayram Veli Camii meşhurları olup, Mimar Sinan yapısıdır. Kurşunlu camileri azdır. Camili 18 tekkesi vardır. Hacı Bayram Veli Tekkesi’nde 300 den çok, tanrı aşkıyla sermest, tanrıyı bilir dervişler vardır. Şeyhleri Koca Abdurrahman Efendi, duası kabul olunur bir zattı. Bayrami Tarikatı ayrıca bir Hamidi Tarikatıdır. Çünkü Hacı Bayram Veli, Şeyh Hamid Hazredlerini cıkarlarından olup dervişlik cihazını onlardan kabul etmişlerdi. İlk pirleri Hoca Abdülkadiri Cilani olup, ondan ilerisi peygamber hazretleri’ne ulaşır, has bir tarikattır. Ama Anadolu’da Bayramiler, Şeyh Hamza ve Şeyh İdris’ten beri Hamzevi adını almışlardır. Bunca şeyhleri öldürüp kınanmış oldular. Giyimlerinde hırka, külah gibi aletler yoktu. Tanrı kanununu aykırı bir halleri yokken suçlandırıldılar. Bir alay ciğeri yanık tanrı dervişleridir. Ankara’daki Hazreti Mevlana Tekkesi Cenabı Ahmed Paşa’nın yaptırdığı bir Mevlevi hanedir ki üç çevresi gül bahçesidir. Medreselerinden Mustafa Paşa Medresesi, Taşköprü Medresesi, Seyfettin Medresesi, Kedhüda Medresesi meşhurlarıdır. Talebelerinin belirli aylıkları vardır. Hamamlarından Tahtakale Hamamı, Cenabi Ahmet Paşa Hamamı meşhurlarıdır. 200 kadar da saray hamamı vardır. 70 tane bağlı bahçeli sarayı vardır. Lakin binaları kagir olmayıp kerpiçle yapılmış kat kat evlerdir. Bu şehirde kiremitle örtülüş imaret yoktur. Ankara kerpici taştan kalın olur. Halk dilinde darbımeseldir. “Ankara kerpici gibi bir kalıba dizilmiştir” derler. Ankara’da 6 066 mamur ev vardır. Saraylarından Paşa Sarayı, Molla Sarayı, Kederzade Sarayı, Çavuşoğlı Sarayı, Ahmet Paşa Sarayı meşhurdur. 200 tane sebili varsa da, meşhurları Hacışaravi Sebiri, Hacımansur Sebiridir. 2000 dükkanı, süslü bir bedesteni vardır. Dört tane zincirli kapısı vardır. Çarşılarının çoğu yüksek yerdedir. Uzun çarşısı, Sipahi Pazarı gayet kalabalık ve sık sık pazarlardır. Kahvehaneleri, berber dükkanları halkla doludur. Müzayede Çarşısı, anayolları temiz, beyaz taşla kaldırım döşelidir. İleri gelenleri, bilginleri, takva sahipleri şeyhleri, bilgi sahibi şairleri 63 haddinden fazladır. Anadolu toprağında olup, Türk vilayetlerinden sayılır. Binden çok soylu, olgun, kavrayışlı çocuk hafızları vardır. Nice bin kimse, Yazıcıoğlu’nun eseri olan Muhammeddiye kitabını ezber etmişlerdir. Tarikatı Muhammedıye ezberleyenleri çoktur. İyi ahlakla tanınmış kimseleri çoktur. Hatta Hacı Bayramı Veli evladından Abdurrahman Efendi adlı zat, evliyalardandır. Bu şehir ahalisinin zenginleri samur ferace, orta hallileri serdahi çuha ve kontoş ferace giyerler. Burası sof madenidir. Kadınları renk renk sof ferace giyip, gayet rebiyeli gezerler. Beşinci ilklimde olup, havası mutedil, halkının yüzlerinin rengi kırmızıdır. Güzelleri cihanın süsü, alemin övgüsüdür, yiyeceklerinden Ankara paçası, Kütahya paçasına yan başı gelir. Biber tohumuyla beslenmiş Ankara pastırması, eti misk gibi olan tiftik keçisinin etiyle yapılır. Keçileri dağlarında pınar yaprağı yerler. Tiftik keçisi beyaz süt gibi olup onun gibi beyaz mahluk belki yoktur. Sof ipliği bunların yününden çıkarılır. Bu keçilerin tüyünü makasla kırksalar ipliği sert olur. Ama yolsalar Eyüp Peygamberin ipeği kadar yumuşak olur. Fakat zavallı keçileri yolarken feryatları göğe ulaşır. Kibarlar onların feryat etmemelerini çaresini bulmuşlardır. Kireç ve külle suyu karıştırıp keçileri bu şerbetle yıkarlar. Zahmetsizce tüyleri kopup çırılçıplak kalırlar. Fakir keçiler tüysüz tüssüz olur. İşte sofu bunun ipeğinden dokurlar. Kadın ve erkek, halkının işi sof ve mümeyyizciliktir. Sofu şöyle sıvanç yaparlar: büyük bir kazanı ateşin içine koyup, içine istedikleri renkte boya koyarlar. Kazanın yarısına kadar su koyup sofları deste deste kazanın içine yerleştirirler. Kazanın ağzını kapayıp etrafını hamurla sıvayarak ateşi şiddetlendirirler. Kazanın içinde sıcağın şiddetinden buğu soflara vurup türlü türlü izler olur ki Mani ve Behzad böylesini yapamaz. Bu sof -Ankara’ya mahsustur. Dünya üzerinde başka yerde olasının ihtimali yoktur. Frenkler bu Ankara keçilerinden Frengistan’a götürüp iplik eğirerek sof dokumak isterler. Keçiler bir yıl içinde bayağı bildiğimiz türde keçiler olur. Dokudukları şeyler sof olamaz. Çünkü dalgalandıramazlar. Hatta Ankara’dan eğrilmiş ipliği alıp Frengistan’a götürüp sof yapalım dediler. Fakat yine olmadı. Nihayet rahipler için, sof gibi karaltılı, fakat dalgasız siyah, şal gibi kumaş dokudular. Ankara ahalisi, kendi soflarının bu hassasını, Hacı Bayram Veli’nin kerametine verdiler. Fakat bize kalırsa bu sır, suyunun, havasının ve yerinin güzelliğinden ileri geliyor. Nitekim Ankara kireci dahi meşhurdur. Halkı çoğunlukla kere ve deniz tüccarıdır. İzmir’de, Frengistan’da, Mısır’da, Sırbistan’da hasılı bir yerde sofları makbul olduğu için ahalisi seyahat ve ticaret ederler. Ermeni’si, Yahudi’si gayet çoktur. Sadece Yahudileri 12 mahalledir. Rum ve Çingene azdır. Bahçeleri gayet çoktur. Ovalarındaki köyleri mamur, halkı cömert tabiatlı ve neşeli, iyi ahlak sahibi, yabancılara dostturlar. Köylerde tarla çoktur. Hayratı, nimetleri fazla, pınar ve ırmakları akan, kalesi ve şehri örneksiz bir yerdir. Tanrı bu şehri kıyamete kadar Osmanlıların elinde ebedi ede. hatırlatma defteri 6-7 EYLÜL OLAYLARI 1955 yılında "Atatürk'ün Selanik'te doğduğu eve bomba atıldı" şeklindeki yalan haberle başlayan başta Rumlar olmak üzere İstanbul'da yaşayan azınlıklara yönelik şiddet olaylardır. Bu haber üzerine İstanbul’un çeşitli semtlerinde toplanan kalabalıklar Yunanistan’ı protesto gösterilerine başladılar. Protesto gösterileri kısa zamanda azınlıkların, özellikle Rumların ev ve işyerlerine yönelik saldırı ve yağmalama şekline dönüştü. Gelişen olaylar daha sonra kilise ve mezarlıkları da hedef aldı. Aynı anda İzmir’de ve Ankara’da da olaylar çıktı. Olayların bastırılması için polis müdahalede bulundu. Fakat başarılı olamayınca askeri birlikler duruma müdahale etti. 6 Eylül akşamı başlayan ve yaklaşık 9 saat süren olaylarda (aralarında iki Ortodoks papaz da olmak üzere) 15 Rum ve 1 Ermeni vatandaşı hayatını kaybetmiş, 32 Rum da ağır yaralanmış. 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştı. 6-7 Eylül 1955 olayları, binlerce gayrimüslim büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşmış olsa da aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu komünistler hakkında açıldı. Dava beraatle sonuçlandı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti de kapatıldı. 1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. Yassıada Yargılamalarında olayın DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu olayların kontrolden çıkması olduğu kabullenilmiş ve DP yönetimi, 6-7 Eylül olayları nedeniyle de suçlu bulunmuştur. 64 SAVAŞSIZ BİR DÜNYA İÇİN ABD, 6 Ağustos 1945 tarihinde ilk atom bombasını Japonya'nın Hiroşima kentine 15 bin tonluk TNT'nin patlayıcı gücüne eşdeğer ve 'The Little Boy' adında bir atom bombası attı. 140 bin kişi öldü. Bombanın açığa çıkardığı radyoaktivitenin yol açtığı kanserler de dahil ölü sayısı 237 bini buldu. Üç gün sonrasında ise 'The Fat Man' Nagasaki'yi yerle bir etti. Bu bombanın patlama gücü çok daha yüksekti ve 21 bin tonluk TNT'ye eşitti. İki şehrin bombalanması sonucu yüzbinlerce kişi öldü. Bombaların atılmasıyla Hiroşima ve Nagasaki şehirleri yok oldu. Atom bombalarının yarattığı şok dalgaları çok geniş bir alanda binlerce kişinin o anda ölmesine sebep oldu. Dalgaların doğrudan ulaşamadığı yerlerde ise yayılan radyasyon, sonraki günler, aylar ve yıllar boyunca birçok kişi lösemiden öldü. Hayatta kalanlara Japonya'da 'Hibakusha' dendi. Hibakusha'lar ve çocukları ülkede yıllarca insanlar tarafından dışlandı. Radyasyondan etkilenme korkusu ile hiç kimse onlara yaklaşmak istemedi. Yıllarca bu zor koşullarda yaşayan Hibakusha'lar kendi trajedilerinden yola çıkarak dünyada başka Hiroşima ve Nagasaki olmaması için büyük kampanyalar başlattı. Bu günde sürdürülen kampanyalara rağmen nükleer savaş tehdidi hala güncelliğini koruyor. 65 KIZ ÇOCUĞU Kapıları çalan benim kapıları birer birer. Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. Yedi yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar. Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu. Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok. Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk. Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler. NAZIM HİKMET 66 1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ Dünya Barış Günü, Alman ordularının Polonya'yı işgal ettiği ve II. Dünya Savaşı'nın başlangıcı kabul edilen 1 Eylül 1939 gününe atfen tüm dünyada kutlanan gündür. Birliğimiz, “1 Eylül Dünya Barış Günü”nde Çankaya Belediyesi ile birlikte Konur Sokak’ta saat 11.00’de “Yeryüzüne Barış Sözümüz Var” adlı fotoğraf ve şiir sergisini açtı . Fotoğraf sergisinde Lewıs Heine, Robert Capa, Selahattin Giz, Coşkun Aral, James Nachtwey, Margaret BOURKE-WHİT, Jean Marc Bouju, Spiros Meletzis, Douglas Martin, Mehmet Özer gibi belgesel ve foto jurnalistlerin fotoğrafları yer alıyor. Şiir bölümünde ise Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Ahmet Telli, Şükrü Erbaş, Hicri İzgören, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Arkadaş Özger, Pablo Neruda, Yannis Ritsos, Melih Cevdet Anday, Metin Altıok, Adnan Satcı, Adnan Yücel, Brecht, Edip Cansever, Paul Eduard, Emirhan Oğuz, Adonis, Tasos Lividatis’in şiirleri yer aldı. Sergi büyük ilgi gördü. İlgiyle izlenen serginin açılış törenine Birliğimiz adına İkinci başkan Erdal Eren katıldı. 67 YILMAZ GÜNEY Oyuncuların değil, yönetmenin kitlelerce benimsenmesi Türk sinema tarihinde Yılmaz Güney’le başlar. Sinema yönetmeni, senarist, yazar ve aynı zamanda bir aktör. Günümüz yönetmenlerinin birçoğunun sinema anlayışına yön veren Yılmaz Güney, pek çok kez soruşturma geçirmiş ve hapse düşmüş ancak o, mesleğini parmaklıkların ardında da olsa sürdürmeye devam etmiştir. Gerçek soyadı Pütün olan Yılmaz Güney, 1 Nisan 1937'de Adana'nın Yenice köyünde doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Adana'da tamamladı. Öğrenimi sırasında ailesinin maddi durumu nedeniyle pamuk işçiliğinden, gazoz ve simit satmaya kadar pek çok işte çalışarak hayatını kazandı. Ardından lise yıllarında, Kemal Film ve And Film şirketlerinin bölge temsilciklerinde bisikletiyle sinemadan sinemaya on altı milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını attı. Bu dönemde aynı zamanda öyküler yazmaya da başladı. A n k a r a Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okurken yönetmen Atıf Yılmaz ile tanışması da mesleğinde ilerlemesi açısından önemli bir basamağı oluşturur. Atıf Yılmaz'ın desteğiyle sinema çalışmalarına başlar. Sinemaya daha yakın olabilmek için Ankara Hukuk Fakültesini bırakır ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne yazılır. 1959 yılında Atıf Yılmaz tarafından çekilen “Bu Vatanın Çocukları” ve “Alageyik” filmlerinin senaryolarını yazar ve aynı zamanda oyuncu olarak katkıda bulunur. Karacaoğlan'ın Karasevdası'nda da yönetmen yardımcılığına kadar yükselir. Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere de öyküler yazan Güney, bir öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanır ve 1961 yılında bir buçuk yıl hapis cezasına mahkum olur. 1961 Mayısı'nda cezaeviyle tanışır. 1962 Aralığı'nda cezaevinden çıkar ve Konya şehrine sürgüne gönderilir. İki yıl aradan sonra işine devam eder. “Çirkin Kral” lakabının yapıştırıldığı bu dönemde, daha çok ikinci sınıf serüven filmleriyle karşımıza çıkar. Bu filmlerde canlandırdığı, ezilen, baskı gören ancak suskun kalmayan, baskıcı otoriteye direnen “Anadolu çocuğu” karakteri, büyük bir kesim tarafından sevilir. Bu dönemde, öyküsünü kendisinin yazdığı ve Lütfi Akad'ın yönettiği Hudutların 68 Kanunu adlı filmdeki doğal ve abartısız oyunculuğu Yeşilçam sinemasında da bir farklılaşmanın başladığının göstergesidir. İlk kez 1967'de yönetmen koltuğuna oturan Yılmaz Güney, 1968 yılında önemli sayılabilecek ilk filmi Seyyit Han'ı çeker. Hemen ardından Aç Kurtlar ve Bir Çirkin Adam'ı çeker. 1970'e gelindiğindeyse Türk sinemasında önemli bir yere sahip olan Umut adlı film seyirciyle buluşur. Umut, eski faytonu, gücü dermanı kalmamış atıyla nüfusu kalabalık ailesini geçindirmeye çalışan, ağır yaşam koşullarının zorlamasıyla giderek çıkmaza giren, bir trafik kazasında atını kaybettikten sonra, önce faytonunu, ardından da elinde neyi varsa satan, sonra da define aramaya koyulan Cabbar'ın öyküsünü anlatır. Güney'in kendi yaşamından da izler taşıyan bu film, öykünün durduğu yer ve anlatımının gerçekçiliği bakımından çizgisini hemen belli eder. Adana Altın Koza Film Şenliği'nde en iyi film seçilen, sansür kurulu tarafından yasaklanması ertesinde Danıştay kararınca gösterime g i re n U mu t , yurtdışında da ilgiyle karşılanır. şenliğinde dereceye girer. 1971 yılında üç filminin birden (Ağıt, Acı ve Umutsuzlar) Adana Altın Koza Film 1972 yılında siyasi olaylara karıştığı gerekçesiyle tutuklu kalan Güney, Boynu Bükükler adlı romanını yeniden yazıp Boynu Bükük Öldüler adıyla yayımlar. Kitap, 1972 yılında Orhan Roman Ödülü'nü kazanır. Tutukluk döneminin bitmesi sonrasında, 1974'te Arkadaş'ı çeker. Filmde, birbirinden uzak düşen iki üniversite öğrencisinin, aralarındaki toplumsal uçurumların farkına varmaları ve ilişkilerinin giderek zayıflaması anlatılmıştır. Yılmaz Güney'in Adana'da Endişe adlı filmi çekerken karıştığı bir olay sırasında bir yargıcı vurarak öldürmesi uzun bir hapishane hayatının başlangıcı olacaktır. 1974 Eylülü'nde, Adana'da Endişe adlı filmi çekerken karıştığı bir olay sırasında bir yargıcı vurarak öldürmesi uzun bir hapishane hayatının başlangıcı olacaktır. Bu olay nedeniyle On dokuz yıla mahkum edildi ve Cezaevindeyken GÜNEY adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardı. 13. sayıdan itibaren ülkede ilan edilen sıkıyönetim sonrası dergisi kapatıldı ve hakkında yazdıklarından ötürü on ayrı dava açıldı. İstenen ceza toplamı yüzyıl idi. Yine de o sinemadan kopmaz; senaryolar yazmaya ve hep üretmeye devam eder. Senaryolarından biri Zeki Ökten tarafından Sürü adıyla sinemaya aktarılır ve bu film, yurtiçinde ve yurtdışında birçok ödül alır. Ökten'in çektiği Düşman'ın ardından Şerif Gören'in yönettiği Yol gelir. Yılmaz Güney, 1981 Ekiminde izinli olarak çıktığı Isparta Cezaevi'ne bir daha dönmeyerek yurt dışına çıkar. Burada, Yol'u yeniden çeker ve film bu kez 1982 Cannes Film Şenliği'nde büyük ödülü Costa Gavras'ın “Missing” adlı filmiyle paylaşır. Yılmaz Güney yurda dönme çağrılarına uymaması nedeniyle 1983'te Türk yurttaşlığından çıkarılır. Aynı yıl Fransa'da çektiği Le mur (Duvar) adlı filmi beklenen ilgiyi görmez. Bu filmden 1 yıl sonra 1984 mide kanserinden ölen Yılmaz Güney, son yıllarını, Paris'te, birçok değerli insanımız gibi ülkesinden uzakta geçirdi. 9 Eylül 1984'te Paris'te öldü Yılmaz Güney, senaryosundan kurgusuna kadar sinemada yetkin olmayı beceren ender yönetmenlerden biridir. Yılmaz Güney filmleri, sürekli farklılık arayışı içinde olması, detay zenginliğine sahip, gerçekçi, olanakları en uygun biçimde kullanan ve toplumsal olayları özümseyen filmlerdir. “Yılmaz Güney sineması”, sinemacılar kuşağı olarak bilinen genç kuşak yönetmenleri de yönlendirmiş, onu takip eden genç yönetmenler de yurtdışında kayda değer başarılar elde etmişlerdir. Yapıtlarıyla gerek yurtiçi gerekse yurtdışında birçok ödül kazanan Yılmaz Güney, sanatın diğer dallarında verdiği eserleriyle de pek çok kitlenin gönlünde önemli bir yere sahiptir. - Yarın Son Gündür, 1971 - Umutsuzlar, 1971 - Acı, 1971 Ağıt, 1971 - Baba, 1971 - Arkadaş, 1974 - Zavallılar, 1975 Senaryosunu Yazdığı ve Yönettiği Film: Yol (Le Mur), 1983 Yılmaz Güney'in Eserleri: Rol Aldığı Filmler: Tütün Zamanı, 1959 - Dolandırıcılar Şahı, 1961 - Kara Şahin, 1964 - Mor Defter, 1964 - On Korkusuz Adam, 1964 - Yaralı Kartal, 1965 - Beyaz Atlı Adam, 1965 - Ben Öldükçe Yaşarım, 1965 - Sokakta Kan Vardı, 1965 - Çirkin Kral, 1966 - Hudutların Kanunu, 1966 - Ve Silahlara Veda, 1966 - Yiğit Yaralı Olur, 1966 - Balatlı Arif, 1967 - İnce Cumali, 1967 - Kızılırmak Karakoyun, 1967 - Kozanoğlu, 1967 - Kurbanlık Katil, 1967 - Azrail Benim, 1968 - Kurşunların Kanunu, 1969 - Zeyno, 1970 Namus ve Silah, 1971 - Sahtekar, 1972 Kitapları: Boynu Bükük Öldüler, 1971 - Hücrem, 1975 - Salpa, 1975 - Sanık, 1975 - Selimiye Mektupları, 1975 - Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz, 1977 -� Seçimlerde CHP Neden Desteklenmelidir? 1977 - Faşizm Üzerine, 1979 - Paris Komünü Üzerine, 1979 - Oğluma Hikayeler, 1979. Senaryosunu Yazıp Yönettiği Filmler: Bu Vatanın Çocukları, 1959 - Alageyik, 1959 - Kamalı Zeybek, 1964 - Konyakçı, 1965 - Krallar Kralı, 1965 - At, Avrat, Silah, 1966 - Eşrefpaşalı, 1966 - Çirkin Kral Affetmez, 1967 Belanın Yedi Türlüsü, 1969 - Piyade Osman, 1970 - Sevgili Muhafızım, 1970 - Şeytan Kayalıkları, 1970 - İbret, 1971 Ödülleri : 1.Adana Altın Koza Film Şenliği, 1969, En İyi Erkek Oyuncu Seyyit Han - 2.Adana Altın Koza Film Şenliği, 1970, En İyi Senaryo Umut, En İyi Erkek Oyuncu Umut - 3.Adana Altın Koza Film Şenliği, 1971, En İyi Erkek Oyuncu Acı , En İyi Senaryo Ağıt, En İyi Yönetmen Ağıt - 4.Antalya Film Şenliği, 1967, En İyi Erkek Oyuncu Hudutların Kanunu - 7.Antalya Film Şenliği, 1970, En İyi Erkek Oyuncu Bir Çirkin Adam - 12.Antalya Film Şenliği, 1975, En İyi Senaryo Endişe - Berlin Film Festivali, 1979, En İyi Senaryo Düşman Senaryosunu Yazdığı Filmler: Karacaoğlan'ın Karasevdası, 1959 - Endişe, 1974 - İzin, 1975 - Bir Gün Mutlaka, 1975 - Sürü, 1978 - Düşman, 1979 - Yol, 1982 Senaryosunu Yazdığı, Yönettiği ve Oynadığı Filmler: Benim Adım Kerim, 1967 - Pire Nuri, 1968 Seyit Han, 1968 - Aç Kurtlar, 1969 - Bir Çirkin Adam, 1969 - Umut, 1970 - Kaçaklar, 1971 - Vurguncular, 1971 69 SALVADOR ALLENDE 1973 Şili Darbesi, 11 Eylül 1973'te sosyalist başkan Salvador Allende'nin devrilip General Pinochet'in iktidara geldiği askeri darbedir. ABD'nin onayı ve desteği ile yapılan bu darbeyle dünyanın seçimle başa gelmiş ilk sosyalist hükümeti devrilmiş ve yerine 17 yıl sürecek bir diktatörlük kurulmuştur. Salvador Allende, 1970 başkanlık seçimlerinde oyların %36.3'ünü alarak Şili 'nin başkanı oldu. Başkan olduktan sonra geniş çaplı reformlara girişti. Bu reformlardan en önemlileri endüstrinin (özellikle bakır endüstrilerinin) devletleştirilmesi ve toprakların yeniden dağıtılmasıdır. Allende'nin ekonomik reformları, ilk yılında çok başarılı oldu ve Şili ekonomisi 8.6% büyüdü. Ancak bu başarı ertesi sene devam etmedi ve 1972'deki 140%'lık enflasyon yıkıcı sonuçlar doğurdu. Yiyecek sıkıntısı başgösterdi ve karaborsacılık yaygınlaştı. 1971 ve 1972 yılları boyunca bakır fiyatlarının düşmesi, ihracatının neredeyse tamamı bakır olan Şili ekonomisine ağır bir darbe daha vurdu. 1971'de Küba devlet başkanı Fidel Castro, Şili'yi ziyaret etti. 4 hafta süren bu ziyaret, başta Amerika olmak üzere birçok kapitalist çevrelerde Şili'nin Küba gibi olacağı korkusunu güçlendirdi. Kötüleyen ekonomik göstergelere rağmen 1973 seçimlerinden Allende güçlenerek çıktı ve oyunu % 43'e çıkardı. Fakat rakipleri muhafazakarlar, milliyetçiler ve Hristiyan demokratlar birleşerek Demokratik Koalisyon'u kurdular. 11 Eylül 1973'de General Pinochet önderliğindeki silahlı kuvvetler yönetime el koydu. Önce Şili hava kuvvetleri başkanlık sarayı La Moneda'yı bombaladı, daha sonra ise kara birlikleri saraya girdi. Darbe sırasında başkan Allende öldü. Darbenin ardında Şili kara kuvvetleri komutanı ve darbecilerin başı Augusto Pinochet devlet başkanı ilan edildi. Böylece Şili'de Pinochet'in 1990 yılında iktidardan ayrılmasına kadar sürecek olan diktatörlük dönemi başladı. ABD Hükümeti 17 Eylül 1970 tarihli bu belge ile amacı Salvador Allende'yi devirmek olan FUBELT projesini başlatıyor. Washington'daki Amerikan yönetimi, Salvador Allende yönetiminin iktidara gelmesinden hiçbir zaman memnun olmamıştı. Allende'nin Amerikan şirketlerinin elinde olan bakır endüstrisini devletleştirmesi bu memnunsuzluğu daha da arttırdı. ABD başkanı Nixon'un ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger'in 5 Kasım 1970 tarihinde raporunda Allende'nin iktidara gelmesi "bu yarımkürede karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri" olarak tanımlanıyordu.[1] Bu sebeple Amerika, Allende'yi devirmek için çalışmalar yapmıştır. 1970ler boyunca CIA, Allende'nin rakiplerini mali yardım yapmak suretiyle desteklemiş ve Allende'nin seçilmesini engellemek istemiştir. Bunu başaramayınca da askeri darbe ile Allende'nin yönetiminden kurtulmaya çalışmıştır. 16 Ekim 1970 tarihli CIA raporunda[2] Şili'de darbe yapılması için çalışmalara başlanması emrediliyordu. Amerika Birleşik Devletleri, 1964-1970 yılları arasında Şili'ye yaklaşık 1 milyar $'lık ekonomik yardım yapmıştı. 1970'de Allende'nin başa gelmesiyle bu yardımlar kesilmiştir. 72-73 yıllarında bakır fiyatlarının düşmesiyle bu yardımların kesilmesi birleşince Şili ekonomisinde büyük sorunlar başgöstermişti. 9 Ekim 1973'de Nixon ile danışmanı Kissinger arasında telefon görüşmesinde Nixon, darbenin başarıya ulaşmış olmasındaki mutluluğu dile getiriyor ve "darbenin başarılı olması için gerekli koşulları yarattıklarını" söylüyordu. 70 ALLENDE’İN SON RADYO KONUŞMASI sih, ne de azizim. Halkın bana verdiği görevi yerine getirmek için yola çıkmış bir toplum savaşçısıyım. Ama Şili'yi tarihin karanlığına gömmek isteyenler, halkın büyük çoğunluğunun iradesine ihanet ettiler. Kahraman değilim, ama geriye adım atmayacağım. Bilsinler, duysunlar ve hiç unutmasınlar: La Moneda Sarayı'nı ancak halktan aldığım yetki sürem bitince terk edeceğim, Şili devrimini ve halkın iradesiyle kurulan Şili hükümetini sonuna kadar savunacağım. Başka çarem yok. Beni ancak kurşunlarla delik deşik ederek durdurabilirler. Ben ölürsem, halkım yürür yoluna, daha güç, daha zorlu, acılı olur yol. Çünkü halkın karşısına çıkanların şiddet sınırları yok. Onlara bu olanağı ne sunacak, ne de kolaylaştıracağım. Toplumsal devinim, bir yönetici yok edilince yok olmaz. Yavaşlatılır, uzatılır ama durdurulamaz. Yoldaşlar, sükûnetinizi muhafaza edin. Cumhurbaşkanı yoldaşınız, ne halkını ne de görev yerini terk edecek. Hayatım pahasına La Moneda Sarayı'ndayım ve çıkmayacağım." Santiago'da sabah. Saat 9.03, Radio Magallanes: Saat 07.55. Salvador Allende, Radio Corporacion mikrofonlarından Şili halkına sesleniyor: "La Moneda Sarayı'ndan Cumhurbaşkanı konuşuyor. Deniz Kuvvetleri'ne bağlı bir bölüğün, Valparaiso'yu kuşattığı kesinleşti. Meşru hükümete, yurttaş iradesiyle kurulmuş yasal hükümete karşı bir ayaklanma söz konusudur. Tüm emekçilere sesleniyorum. Fabrikalarınıza, işinizin başına gidin, görevinize sahip çıkın ve sükûnetinizi muhafaza edin. Santiago'da durum normaldir. Ben buradayım ve halkın iradesiyle temsil ettiğim hükümeti savunarak burada kalacağım. Provokasyonlara kapılmayınız. İlk aşamada, isyana karşı tepkinin olumlu ve yurttaş iradesiyle kurulan rejimi korumak yemini eden vatan askerlerinin, silahlı kuvvetlere ve Şili'nin onuruna yaraşır biçimde davranacağını umuyorum. Ordunun üzerine düşen görevi sorumluluk bilinci içinde gerçekleştireceğine eminim. Halk ve emekçiler, işlerinin başında sakin ama dikkatli, cumhurbaşkanı yoldaşları olarak onlara ileriki saatlerde yapabileceğim çağrıyı beklemelidirler." Saat 08.15. Radio Corporacion, Salvador Allende'nin ikinci mesajı: "Orduya bağlı bölüklere, Valparaiso eyaletindeki darbe girişimini bastırmak üzere isyancıların üstüne yürümek emri verdim. Sizler, cumhurbaşkanlığından alacağınız talimatı bekleyin. Cumhurbaşkanı'nın La Moneda Sarayı'nda kalacağına ve emekçilerin hükümetini sonuna kadar savunacağına inanın. Ulusun bana 4 Kasım 1976'ya kadar verdiği görevi bırakmayacağıma ve halkın iradesine saygıyı sağlayacağıma inanınız. Talimatımı bekleyiniz. Devlet otoritesine bağlılık yemini eden meşru askeri güçler, örgütlü emekçilerle omuz omuza, vatanı tehdit eden faşist darbeyi bastıracaklardır." Saat 08.45. Salvador Allende'nin Radio Corporacion'dan üçüncü mesajı: "Beni dinleyen yoldaşlar: Durum vahim. Silahlı kuvvetlerin çoğunluğunun katıldığı bir darbeyle karşı karşıyayız. Size 1971 yılında söylediğim sözleri anımsayın: Ben ne me- 71 "Uçaklar üstümüzden uçuyor. Bizi tarayabilirler. Ama bilsinler ki biz buradayız ve bu ülkede, sorumluluklarına sonuna kadar sahip çıkan insanlar var. Ben bu sorumluluğu özgür ve demokratik seçimle işbaşına gelen bir cumhurbaşkanının bilinciyle üstlendim. Büyük tarih, baskı ve cinayetle yazılmaz. Bizi silebilirler. Ama yarınlar halkın ve emekçilerin olacaktır. Bu vatanı vatan yapan ilkeleri savunmanın bedelini, hayatımla ödüyorum. Halkım sakin olmalı, provokasyon ve katliama yol açacak intikam duygularına kapılmadan, daha iyi bir yaşam kurma hakkını savunmalı." Saat 9.10. Uçaklar sarayı bombalarken, Salvador Allende'nin Radio Magallanes'ten duyulan son sözleri: "Size son kez hitap ediyorum. Uçaklar Magallanes radyosunun vericilerini bombaladı. Bu tarihsel geçiş anında, halkıma sadakatimi hayatımla ödeyeceğim. Ama yüz binlerce Şililinin bilincine düşen tohum ergeç yeşerecek. Onların silahları ve güçleri var. Ama toplumsal ilerleyişi şiddet ve cinayetle durduramazlar. Bu ülkenin geleceğini kuracak gençlere sesleniyorum: Şili'de faşizmin geçmişi uzun. Tüm terörist suikastlar, havaya uçurulan köprüler, yıkılan demiryolları, patlatılan petrol kuyuları onların eseriydi. Hepsi satın alınmıştı. Tarih önünde yargılanacaklar. Az sonra sesimi artık duymayacaksınız. Ama hep sizinle olacağım. Beni vatana sadık bir onurlu insan olarak hatırlayın. Halkım kendini savunmalı, ama feda etmemeli. Vatanın emekçileri, ben Şili'ye ve geleceğine inanıyorum. Başka adamlar, başka insanlar ihanetin bastırdığı bu acı karanlığı aydınlatacaklar. Er geç özgür insanın geçeceği kapıları açacak ve daha adil bir toplum kuracaklar. Yaşasın Şili! Yaşasın halk! Yaşasın emekçiler! Bunlar benim son sözlerim ve fedakârlığım boşuna değil, satılmışlığa, korkaklığa ve ihanete bir ahlak dersi olacağına eminim." 11 Eylül 1973 Victor Jara 11 Eylül 1973; CIA destekli general Augosto Pinochet ve arkadaşları, Salvador Allende'nin temsil ettiği, Komünist Parti, Sosyalist Parti ve Radikal Parti tarafından oluşturulan ve seçimle işbaşına gelen UNITAD POPULAR (Halkın Birliği) hükümetini devirdi ve UNITAD POPULAR yandaşlarını birer birer katletti. Bu kanlı askeri darbeden, dönemin devrimci sanatçıları da nasiplerini almışlardı ve devrimci müsizyen Victor Jara da kolları kesilerek, işkenceyle öldürüldü… 1973 darbesinde Santiago Ulusal Stadyumu'na getirilenlerden biri de Victor Jara’dır. "Victor Jara, dudaklarında bir şarkıyla öldü. Onu stadyuma getirmişlerdi. Her zamanki arkadaşı gitarası da yayındaydı. Şarkı söylemeye başladı. Nöbetçilerin ateş tehdidine rağmen, tutuklular şarkıya katıldılar. O zaman bir subayın emrine uyan erler, Victor'un ellerini ezip kırdılar. Victor gitarasını çalamadı artık, ama giderek zayıflayan bir sesle şarkısını sürdürdü. Bir dipçik darbesiyle kafasını dağıttılar, tutuklulara ibret olsun diye tribünlerin önünde astılar Victor'u"... Victor Jara, Şili Stadyumu'nda katledilmeden önce bestelediği son şarkısında, ölümün yanı başında umudun dizilerini haykırıyordu : "(...) Sessizlik çığlıklarda nice, nice onlar. Hiç görmemiştim bu gördüğümü, hissetmemiştim böylesine yürekten tomurcuğun doğacağı anı..."(**) hambre miseria y dolor. Bolivar le dio el camino y Guevara lo siguio: liberar a nuestro pueblo del dominio explotador. A Cuba le dio la gloria de la nacion liberada. Bolivia tambien le llora su vida sacrificada. San Ernesto de la higuera le llaman los campesinos, selvas, pampas y montañas, patria o muerte su destino. = Bu sambayı söyleyerek geliyorum, kurtuluşçu adımlarla. Gerillayı öldürdüler Che Commandante Guevara’yı Ormanlar, çayırlar ve dağlar, Ya özgür vatan ya ölüm! Buydu kaderi onun. Ormanlar, çayırlar ve dağlar, Ya özgür vatan ya ölüm! Buydu kaderi onun. İnsanın haklarını, Çiğniyorlar sayısız yurtta, Latin Amerika’da ise her gün, Pazar, Pazartesi ve Salı… "Zamba del Che" Bize askerleri dayatıyorlar, Halkı ezmek için. Diktatörler ve katiller, Goriller ve generaller. Vengo cantando esta zamba con redoble libertario, mataron al guerrillero Che comandante Guevara. Köylüyü sömürüyorlar, Madenciyi ve işçiyi, Onun kaderi ne acı, Açlık, sefalet ve acı Selvas, pampas y montañas patria o muerte su destino. Selvas, pampas y montañas patria o muerte su destino. Que los derechos humanos los violan en tantas partes, en America Latina domingo, lunes y martes. Yolu Bolivar gösterdi, Ve Che o yolda yürüdü, Kurtarmak halkımızı, Sömürücülerin iktidarından. Nos imponen militares para sojuzgar los pueblos, dictadores, asesinos, gorilas y generales. Explotan al campesino al minero y al obrero, cuanto dolor su destino, Küba’ya gururunu kazandırdı, Özgür bir ulus olmanın, Bolivya ise, Kurban edilen yaşamı için ağlıyor. Aziz Ernesto Che de la higuera, Köylüler böyle anıyor onu, Ormanlar, çayırlar ve dağlar, Ya özgür vatan, ya ölüm! Buydu kaderi onun. Victor Jara 72 mülkiye’den duyurular 73 MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ E-KİTAPLIK (KÜTÜPHANE) OLUŞTURULDU PAYLAŞTIĞIN ŞEY SENİNDİR, SAKLADIĞIN DEĞİL sözünü kendine eylem kılavuzu edinen Birliğimiz biriktirdiğini üyeleri ile paylaşmayı sürdürüyor. Bilginin paylaşılacak en değerli şey olduğunun bilincinde olan Birliğimiz, bugüne değin gerçekleştirdiği panel, konferans, söyleşilerin bant çözümlerini yaparak e-kitap haline getiriyor. Sitemizde E-kütüphane başlığı altında yer alan e-kitaplarımızın ilk beş tanesi, “Gözleriyle Filistin, Venezuela, Yerel Siyasete Kadın Eli, Yeryüzü Nazım’a Şarkılar Söylüyor, Seçimleri Okumak” konulu panel ve söyleşilerin bant çözümlemelerinden oluşuyor. Bu diziye vakıf yayınlarından çıkan ve baskısı tükenen kitaplarda eklenerek yeniden okuyucuya kazandırılmıştır. Yapılan tüm etkinlikler e-kitap halinde sitemizde üyelerimize sunulacaktır. E-kütüphanemizde üyelerimizin gezi, deneme, öykü çalışmaları ve baskısı tükenmiş olan diğer yayınlarımızda yer alacaktır. Paylaşmanın bilgiyi çoğaltacağı inancıyla E-Kütüphanemize katkılarınızı diliyoruz. Yayınlanan e-kitaplarımıza www.mulkiyedergi.org adresinden ulaşabilirsiniz. 74 kitap tanıtımı TÜRKİYE KISA İKTİSAT TARİHİ Bu kitap “eski” hikayeleri anlatıyor, hiç eskimeyen ‘eski’ hikayeleri ya da oyuncuları değişse de görmekten usanmadığımız bir filmi… İlginç olan o ki, Türkiye’de herkes, bu filmi her görüşünde, hiç görmemiş gibi yapıyor. Siyasiler, muhalefete düşünce filmin vizyondan kaldırılmasını istiyorlar, ama iktidara gelince senaryoya harfiyen uyuyorlar. Aslında bir insan yaşamı kadar ‘uzun’, bu ‘’kısa tarih’, İkinci Dünya Savaşından sonra ABD’nin egemenliğinde kurulan ‘yeni sistem’in ikiz kardeşleri IMF ve Dünya Bankası’yla Türkiye’nin ilişkilerini ve -bir yenisi öncesinde- 20 stand-by andlaşmasını ele alıyor: Truman’dan Menderes’e, 27 Mayıstan 12 Eylül’e, Demirel’den Ecevit’e, Özal’dan Derviş’e, Erdoğan’a… Nazif EKZEN, gizlenen birçok gerçeği gözler önüne seriyor; ‘planlama’ya 27 Mayıs’tan önce karar verildiğini, 24 Ocak 1980 kararlarının arkasındaki ‘gerçek’ ismin Özal değil, Derviş olduğunu; Türkiye, ne zaman kendi programı ile gelişmeye kalksa, her seferinde Batı tarafından ‘ihtiraslı’ bulunup reddedildiğini vb… Bu ‘kısa” tarih, ‘uzuuun’ bir tarihsel dönem içinde, ‘Merkez’ ile bir ‘çevre’ ülkesi arasındaki ilişkinin serüvenini anlatıyor ya da Ekzen’in, kitabını ithaf ettiği Avcıoğlu’nun diliyle söylersek bir ‘koloni’de, ‘cici demokrasi’nin öyküsünü… 75 ALPASLAN IŞIKLI’YA ARMAĞAN Mülkiyeliler Birliği'nin 1986 yılında yapılan Genel Kurulu'nda, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin görevi olan ancak yerine getirilmeyen Fakültemizden ayrılan öğretim üyelerine "Armağan" hazırlanması görevinin Mülkiyeliler Birliği Vakfı'nca üstlenileceği ifade edilmişti. Vakfımız bugüne kadar bu görevini başarıyla yerine getirmiş ve o günden bu yana sırasıyla değerli hocalarımız Bahri Savcı'ya, Sadun Aren'e, Cahit Talas'a, Cevat Geray'a ve Nejat Bengül'e Armağan kitaplar çıkarmıştır. Mülkiyeliler Birliği Vakfı bu gün bu görevin yeni bir halkasını tamamlıyor ve "Armağan Kitap" geleneğini sevgili Hocamız Prof. Dr. Alpaslan Işıklı için çıkardığı Armağanla sürdürüyor. Fakülteye 1984 yılında başladığımdan ve Alpaslan Işıklı 1980 darbecileri tarafından çıkarılan 1402 sayılı yasa ile Siyasal Bilgiler Fakültesinden uzaklaştırılmış olduğundan ondan hiç ders alamadım, yani biçimsel anlamda hiç rahle-i tedrisinden geçmedim. Fakülteye dönüşü de mezuniyetimden sonra olabildi ne yazık ki. Ancak, Fakülteye gelmeden okuduğum "Ücret" ve "Sendikacılık ve Siyaset" kitapları ufkumun açılmasında önemli katkıları olan yapıtlar olmuştur. Daha sonra okuduğum kitapları ve makaleleri de aynı şekilde. 1990 yılında Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanlığına aday olduğu toplantıda vardım. Ancak o yıl yapılan Genel Kurula askerde olduğum için katılamadım. Yani sevgili Hocamla son günlerin popüler deyimiyle hep bir "teğet" geçme halini yaşadık. Bu kez Vakıf Başkam olarak bu teğet geçme halini nihayet aşarak buluşmayı başarıyoruz ve değerli Hocama Armağan kitabı uzun, sancılı bir sürecin ve çabanın sonunda çıkarıyoruz. Bu yapıtı yayına hazırlayan Metin Özuğurlu, Yıldırım Koç, Serdar Şahinkaya ve Hasan Tahsin Benli'ye ve bu Armağan'a yazılarıyla katkıda bulunan değerli öğretim üyelerine ve araştırmacı yazarlara yaptıktan katkı, gösterdikleri özen ve emekleri için Vakfımız adına teşekkür ediyorum. Yayına hazırlayanların da ifade ettiği gibi, beklediğimizden daha geç çıkarabildiğimiz bu yayının Mülkiye'nin 150. yılma denk gelmesi hepimiz açısından önemli bir teselli. Bu yıl emekliye ayrılan Hocamıza bundan sonraki yaşamında sağlık ve mutluluklar diliyoruz. Ali Çolak 76
Benzer belgeler
bu bağlantıdan PDF formatında
başladığı gün, yani 1 Eylül, bütün insanlığa
ders olması için BM tarafından “Dünya Barış
Günü” olarak kabul edildi. Fakat akan kan ve
gözyaşı tarihin hiçbir döneminde sona ermediği
gibi, bu savaş s...