Marmara Medical Journal
Transkript
Marmara Medical Journal
MARMARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ VOLUME • CİLT: 27 ISSUE • SAYI: 1 JANUARY • OCAK 2014 ONLINE ISSN: 1309-9469 • PRINT ISSN: 1019-1941 Marmara Medical Journal DERGİ HAKKINDA Marmara Medical Journal, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından yayınlanan multidisipliner ulusal ve uluslararası tüm tıbbi kurum ve personele ulaşmayı hedefleyen bilimsel bir dergidir. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, tıbbın her alanını içeren klinik ve deneysel çalışmaları, ilginç olgu bildirimlerini, derlemeleri, davet edilmiş derlemeleri, Editöre mektupları, toplantı, haber ve duyuruları, klinik haberleri ve ilginç araştırmaların özetlerini, ayırıcı tanı, tanınız nedir başlıklı olgu sunumlarını, soru-cevaplar, tıp gündemini belirleyen güncel konuları ve özellikle Halk Sağlığı ve Tıp Eğitimi ile ilgili çalışmaları ve tıp öğrencilerinin yaptıkları çalışmaları yayınlar. ABOUT The Marmara Medical Journal is a multidisciplinary, academic publication of Marmara University, School of Medicine. It is an open access, double blind peer-reviewed journal. The journal aims to publish papers of general interest relating to advances in medical practice and novel treatments that will be of interest to general practitioners, medical students, and senior practitioners and specialists. We especially welcome papers on Public Health and Medical Education. MMJ also aims to publish all types of research conducted by medical students. It includes original research papers, case reports, reviews, articles about clinical and practical applications and editorials, short reports, letters to the editor and occcasionally a photo-quiz. Periyodu: Yılda 3 sayı olarak Ocak, Mayıs ve Ekim aylarında yayınlanmaktadır. Frequency: Three times a year ( January, May, October) Yayına başlama tarihi: 1988 e-Yayına başlama tarihi: 2004 (2004 yılından 2011 yılına kadar sadece elektronik ortamda yayınlanmıştır.) Yayın Dili: Türkçe, İngilizce ISSN: 1019-1941 eISSN: 1309-9469 Temel Hedef Kitlesi: Tıp alanında tüm branşlardaki hekimler, uzman ve öğretim üyeleri, tıp öğrencileri İndekslendiği dizinler: EBSCO, SCOPUS, EMBASEExcerpta Medica, DOAJ (Directory of Open Access Journals), Cross Ref, ULRICH’s Database, Google Scholar, British Library, ULAKBİM Tıp Veri Tabanı (Türk Tıp Dizini), Türkiye Atif Dizini, Türk Medline (Ulusal Atif İndeksi), Türkiye Klinikleri Tıp Veri Tabanı, Milli Kütüphane-Türkiye Makaleler Bibliyografyası Makalelerin ortalama değerlendirme süresi: 2 haftadır Year of first print issue : 1988 Year of first online issue : 2004 (Between 2004 and 2011 the Journal was published solely in an electronic format.) : 1019-1941 Print ISSN eISSN : 1309-9469 : English and Turkish Language The articles published in the Marmara Medical Journal are indexed or abstracted in: EBSCO, SCOPUS, EMBASE / Excerpta Medica, DOAJ (Directory of Open Access Journals), Cross Ref, ULRICH’S Database, Google Scholar, The British Library, Turkish Academic Network and Information Center (ULAKBİM)-Turkish Medical Database, TURK MEDLINE - Türk Sağlık Bilimleri İndeksi (Index of Turkish Health Sciences), Türkiye Makaleler Bibliyografyası (Bibliography of Articles in Turkish Periodicals), Türkiye Klinikleri Tıp Dizini (Turkish Citation Index) We aim to reach a decision on all manuscripts within two weeks of submission. Yayın Hakları: Marmara Medical Journal’in basılı ve web ortamında yayınlanan yazı, resim, şekil, tablo ve uygulamalar yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz. Bilimsel amaçlarla kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve alıntı yapılabilir. Permission Request: Manuscripts, tables, graphics, figures and pictures published in the Marmara Medical Journal cannot be reproduced, archieved in a system, used in advertisement materials, without a written permision. Citations can be included only in scientific articles with referral. Makale takibi - İletişim Seza Arbay Marmara Medical Journal (Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi) Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı, Temel Tıp Bilimleri Binası, 3. Kat, Başıbüyük Mahallesi, Başıbüyük, Maltepe, İstanbul, Türkiye Tel: +90 216 4144734 Faks: +90 216 4144731 E-posta: [email protected] Correspondence and communications Seza Arbay Marmara Medical Journal (Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi) Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı, Temel Tıp Bilimleri Binası, 3. Kat, Başıbüyük Mahallesi, Başıbüyük, Maltepe, İstanbul, Turkey Tel: +90 216 4144734 Faks: +90 216 4144731 E-mail: [email protected] Yayınevi Marmara Üniversitesi Yayınevi Göztepe Kampüsü, Kadıköy 34722 İstanbul Tel. +90 216 348 4379, Faks +90 216 348 4379 E-posta: [email protected] Publisher Marmara University Press Göztepe Kampüsü, Kadıköy 34722 İstanbul, Turkey Tel. +90 216 348 4379, Faks +90 216 348 4379 E-mail: [email protected] Baskı Tarihi: Ocak 2014 Printing Date: January 2014 ∞ Dergi asitsiz kağıda basılmaktadır. ∞ The Journal is printed on acid-free paper. Baskı Gezegen Basım San. ve Tic. Ltd. Şti. 100. Yıl Mah. Matbaacılar Sit. 2. Cad. No:202/A Bağcılar, İstanbul Printing Press Gezegen Basım San. & Co. Ltd. 100. Yıl Mah. Matbaacılar Sit. 2. Cad. No: 202/A Bağcılar, İstanbul, Turkey Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi Sahibi Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi adına / Owner, In the name of Deanship of Marmara University, School of Medicine Dekan / Dean Prof. Dr. Hasan Fevzi Batırel Editör / Editor-in-Chief Prof. Dr. Dilek Gogas Yavuz Editör Yardımcıları / Associate Editors Prof. Dr. Işıl Barlan Prof. Dr. Atila Karaalp Doç. Dr. Asım Cingi Doç. Dr. Beste Atasoy Doç. Dr. Evrim Karadağ Saygı Doç. Dr. Arzu Akşit İlki İstatistik Editörü / Statistics Editor Prof. Dr. Nural Bekiroğlu Koordinatörler / Coordinators Seza Arbay, MS Dr. Vera Bulgurlu Uluslararası Editörler Kurulu / International Editorial Board Adnan Dağçınar, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Athanasios Fassas, Arkansas, ABD / Arkansas, USA Ayşegül Atmaca, Samsun, Türkiye / Samsun, Turkey Cem Ergon, İzmir, Türkiye / Izmir, Turkey Christoph Grüber, Frankfurt, Almanya / Frankfurt, Germany Christos Mantzoros, Boston, ABD / Boston, USA Devrim Dündar, Kocaeli, Türkiye / Kocaeli, Turkey Dilek Seçkin, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Emin Kansu, Ankara, Türkiye / Ankara, Turkey Esen Akpek, Baltimore, ABD / Baltimore, USA Evren Yaşar, Ankara, Türkiye / Ankara, Turkey Feray Cinevre Soyupak, İsparta, Türkiye / Isparta, Turkey George Velmahos, Boston, ABD / Boston, USA Hakkı Arıkan, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey İbrahim Şahin, Malatya, Türkiye / Malatya, Turkey İhsan Nuri Akpınar, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Isac I Schnirer, Tel Aviv, İsrail / Tel Aviv, Israel Jan Lotvall, Gothenburg, İsveç / Gothenburg, Sweden Kaan Boztuğ, Viyana, Avusturya / Vienna, Austria Kayıhan Uluç, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Kazunori Okabe, Ube, Japonya / Ube, Japan Lydia Ioannido Mouzaka, Atina, Yunanistan / Athens, Greece Muzaffer Metintaş, Eskişehir, Türkiye / Eskisehir, Turkey Neşe Perdahlı Fiş, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Neşe Tuncer Elmacı, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Nima Rezaei, Tahran, İran / Tehran, Iran Oğuzhan Deyneli, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Olcay Yeğin, Antalya, Türkiye / Antalya, Turkey Önder Ergönül, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Özge Ecmel Onur, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Özlem Yenice, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Rainer W Guillery, Oxford, İngiltere / Oxford, England R Lucian Chirieac, Boston, ABD / Boston, USA Robert W Mahley, San Francisco, ABD / San Francisco, USA Scott J Swanson, Boston, ABD / Boston, USA Seval Güneşer, Adana, Türkiye / Adana, Turkey Todor A Popov, Sofya, Bulgaristan / Sofia, Bulgaria Toni Lerut, Leuven, Belçika / Leuven, Belgium Yoshifumi Naka, New York, ABD / New York, USA Yusuf Yazıcı, New York, ABD / New York, USA Tevfik Yoldemir, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Ziya Salihoğlu, İstanbul, Türkiye / Istanbul, Turkey Marmara Medical Journal Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi Yazarlara Bilgi Marmara Medical Journal - Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisine ilginize teşekkür ederiz. Özgün araştırma makaleleri Derginin elektronik ortamdaki yayınına erişim marmaramedicaljournal.org adresinden serbesttir. (i) Özetler: Amaç (Objectives), Gereç ve Yöntem (Materials and Methods) ya da Hastalar ve Yöntemler (Patients and Methods), Bulgular (Results) ve Sonuç (Conclusion) bölümlerine ayrılmalı ve 200 sözcüğü geçmemelidir. www. Marmara Medical Journal tıbbın klinik ve deneysel alanlarında özgün araştırmalar, olgu sunumları, derlemeler, davet edilmiş derlemeler, mektuplar, ilginç, fotoğraflı soru-cevap yazıları (photo-quiz), editöre mektup, toplantı, haber ve duyuruları, klinik haberleri ve ilginç araştırmaların özetlerini yayınlamaktadır. Türkçe ve İngilizce özetler yazı başlığı ile birlikte verilmelidir. (ii) Anahtar Sözcükler İngilizce anahtar kelimeler Medical Subject Headings (MeSH)’e, Türkçe anahtar kelimeler ise Türkiye Bilim Terimleri (TBT)’ne uygun olarak seçilmelidir. Yılda 3 sayı olarak Ocak, Mayıs ve Ekim aylarında yayınlanan Marmara Medical Journal hakemli ve multidisipliner bir dergidir. Gönderilen yazılar Türkçe veya İngilizce olabilir. Yazının diğer bölümleri, (iii) Giriş, (iv) Gereç ve Yöntem / Hastalar ve Yöntemler, (v) Bulgular, (vi) Tartışma ve (vii) Kaynaklar’dır. Başlık sayfası dışında yazının hiçbir bölümünün ayrı sayfalarda başlatılması zorunluluğu yoktur. Değerlendirme süreci Maddi kaynak, çalışmayı destekleyen burslar, kuruluşlar, fonlar, metnin sonunda teşekkürler kısmında belirtilmelidir. Dergiye gönderilen yazılar, ilk olarak dergi standartları açısından incelenir. Derginin istediği forma uymayan yazılar, daha ileri bir incelemeye gerek görülmeksizin yazarlarına iade edilir. Zaman ve emek kaybına yol açılmaması için, yazarlar dergi kurallarını dikkatli incelemeleri önerilir. Dergi kurallarına uygunluğuna karar verilen yazılar Editörler Kurulu tarafından incelenir ve en az biri başka kurumdan olmak üzere iki ya da daha fazla hakeme gönderilir. Editör, Kurulu yazıyı reddetme ya da yazara(lara) ek değişiklikler için gönderme veya yazarları bilgilendirerek kısaltma yapmak hakkına sahiptir. Yazarlardan istenen değişiklik ve düzeltmeler yapılana kadar, yazılar yayın programına alınmamaktadır. Marmara Medical Journal gönderilen yazıları sadece online olarak http://marmaramedicaljournal.org/submit adresinden kabul etmektedir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlara aittir. Marmara Medical Journal yazıların bilimsel sorumluluğunu kabul etmez. Makale değerlendirmek için gönderildiği sırada Yayın Hakkı Devir Formu ve çıkar çatışması formu imzalanıp dergiye iletilmelidir. Gönderilen yazıların dergide yayınlanabilmesi için daha önce başka bir bilimsel yayın organında yayınlanmamış olması gerekir. Daha önce sözlü ya da poster olarak sunulmuş çalışmalar, yazının başlık sayfasında tarihi ve yeri ile birlikte belirtilmelidir. Yayınlanması için başvuruda bulunulan makalelerin, adı geçen tüm yazarlar tarafından onaylanmış olması ve çalışmanın başka bir yerde yayınlanmamış olması ya da yayınlanmak üzere değerlendirmede olmaması gerekmektedir. Çalışma ile ilgili herhangi bir mali ya da diğer çıkar çatışması var ise çıkar çatışması formunda belirtilmelidir. (1, 2) Yazıların hazırlanması Olgu sunumları İngilizce ve Türkçe özetleri kısa ve tek paragraflık olmalıdır. Olgu sunumu özetleri ağırlıklı olarak mutlaka olgu hakkında bilgileri içermektedir. Anahtar sözcüklerinden sonra giriş, olgu(lar) tartışma ve kaynaklar şeklinde düzenlenmelidir. Derleme yazıları İngilizce ve Türkçe başlık, İngilizce ve Türkçe özet ve İngilizce ve Türkçe anahtar kelimeler yer almalıdır. Kaynak sayısı 50 ile sınırlanması önerilmektedir. Kaynaklar Kaynaklar yazıda kullanılış sırasına göre numaralanmalıdır. Kaynaklarda verilen makale yazarlarının sayısı 6 dan fazla ise ilk 3 yazar belirtilmeli ve İngilizce kaynaklarda ilk 3 yazar isminden sonra “et al.”, Türkçe kaynaklarda ise ilk 3 yazar isminden sonra “ ve ark. “ ibaresi kullanılmalıdır. Noktalamalara birden çok yazarlı bir çalışmayı tek yazar adıyla kısaltmamaya ve kaynak sayfalarının başlangıç ve bitimlerinin belirtilmesine dikkat edilmelidir. Kaynaklarda verilen dergi isimleri Index Medicus’a (http://www.ncbi.nim.nih.gov/sites/ entrez/query.fcgi?db=nlmcatalog) veya Ulakbim/Türk Tıp Dizini’ne uygun olarak kısaltılmalıdır. Makale: 1. Yazici D, Taş S, Emir H, Sunar H. Comparison of premeal mixed insulin three times daily and basalbolus insulin therapy started post-operatively on patients having coronary artery bypass graft surgery. Marmara Med J 2011; 25:16-9. doi: 10.5472/MMJ.2011.02134.1 Derginin yayın dili İngilizce veya Türkçe’dir. Türkçe yazılarda Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü (http://tdk.org.tr) esas alınmalıdır. Anatomik terimlerin ve diğer tıp terimlerinin adları Latince olmalıdır. Gönderilen yazılar, yazım kuralları açısından Uluslararası Tıp Editörleri Komitesi tarafından hazırlanan “Biomedikal Dergilere Gönderilen Makalelerde Bulunması Gereken Standartlar“a (Uniform Requirements For Manuscripts Submittted to Biomedical Journals) uygun olarak hazırlanmalıdır. (http://www. ulakbim.gov.tr /cabim/vt) 2. Walker M, Hull A. Preterm labor and birth. In: Taeusch HW, Ballard RA, eds. Avery’s Diseases of the Newborn. Philadelphia: WB Saunders, 1998: 144,153. Makale içinde kullanılan kısaltmalar Uluslararası kabul edilen şeklide olmalıdır (http://www.journals.tubitak.gov.tr/kitap/ maknasyaz/) kaynağına başvurulabilir. Birimler, Ağırlıklar ve Ölçüler 11. Genel Konferansı’nda kabul edildiği şekilde Uluslararası Sistem (SI) ile uyumlu olmalıdır. Kaynak web sitesi ise: Kaynak makalerdeki gibi istenilen bilgiler verildikten sonra erişim olarak web sitesi adresi ve erişim tarihi bildirilmelidir. Makaleler Word, WordPerfect, EPS, LaTeX, text, Postscript veya RTF formatında, şekil ve fotoğraflar ise ayrı dosyalar halinde TIFF, JPG, BMP, Postscript veya EPS formatında kabul edilmektedir. Yazı kategorileri Yazının gönderildiği metin dosyasının içinde sırasıyla, Türkçe başlık, özet, anahtar sözcükler, İngilizce başlık, özet, İngilizce anahtar sözcükler, makalenin metini, kaynaklar, her sayfaya bir tablo olmak üzere tablolar ve son sayfada şekillerin (varsa) alt yazıları şeklinde olmalıdır. Metin dosyanızın içinde, yazar isimleri ve kurumlara ait bilgi, makalede kullanılan şekil ve resimler olmamalıdır. Kitap: Norman IJ, Redfern SJ, (editors). Mental health care for elderly people. New York: Churchill Livingstone, 1996. Kitaptan Bölüm: Phillips SJ, Whisnant JP Hypertension and stroke. In: Laragh JH, Brenner BM, editors. Hypertension: Pathophysiology, Diagnosis, and Management. 2nd ed. New York: Raven Pres, 1995:465-78. Kaynak internet ortamında basılan bir dergi ise: Kaynak makaledeki gibi istenilen bilgiler verildikten sonra erişim olarak URL adresi ve erişim tarihi verilmelidir. Kongre Bildirileri: Bengtsson S, Solheim BG. Enforcement of data protection, privacy and security in medical informatics. In: Lun KC, Degoulet P, Piemme TE, Rienhoff O, editors. MEDINFO 92. Proceedings of the 7th World Congress on Medical Informatics; 1992 Sep 6-10; Geneva, Switzerland. Amsterdam: North-Holland; 1992:1561-5. Tablo, şekil, grafik ve fotoğraf Tablo, şekil grafik ve fotoğraflar yazının içine yerleştirilmiş halde gönderilmemeli. Tablolar, her sayfaya bir tablo olmak üzere yazının gönderildiği dosya içinde olmalı ancak yazıya ait şekil, rafik ve fotografların her biri ayrı bir imaj dosyası ( jpeg) olarak gönderilmelidir. Tablo başlıkları ve şekil altyazıları eksik bırakılmamalıdır. Şekillere ait açıklamalar yazının gönderildiği dosyanın en sonuna yazılmalıdır. Tablo, şekil ve grafiklerin numaralanarak yazı içinde yerleri belirtilmelidir. Tablolar yazı içindeki bilginin tekrarı olmamalıdır. Makale yazarlarının, makalede eğer daha önce yayınlanmış alıntı yazı, tablo, şekil, grafik, resim vb var ise yayın hakkı sahibi ve yazarlardan yazılı izin almaları ve makale üst yazısına ekleyerek dergiye ulaştırmaları gerekmektedir. Tablolar metin içinde atıfta bulunulan sıraya göre romen rakkamı ile numaralanmalıdır. Her tablo ayrı bir sayfaya ve tablonun üst kısmına kısa ancak anlaşılır bir başlık verilerek hazırlanmalıdır. Başlık ve dipnot açıklayıcı olmalıdır. Sütun başlıkları kısa ve ölçüm değerleri parantez içinde verilmelidir. Bütün kısaltmalar ve semboller dipnotta açıklanmalıdır. Dipnotlarda şu semboller: († ‡ ¶ §) ve P değerleri için ise *, **, *** kullanılmalıdır. SD veya SEM gibi istatistiksel değerler tablo veya şekilin altında not olarak belirtilmelidir. Grafik, fotoğraf ve çizimler ŞEKİL olarak adlandırılmalı, makalede geçtiği sıraya göre numaralanmalı ve açıklamaları şekil altına yazılmalıdır Şekil alt yazıları, ayrıca metinin son sayfasına da eklenmelidir. Büyütmeler, şekilde uzunluk birimi (bar çubuğu içinde) ile belirtilmelidir. Mikroskopik resimlerde büyütme oranı ve boyama tekniği açıklanmalıdır. Etik Marmara Medical Journal’a yayınlanması amacı ile gönderilen yazılar Helsinki Bildirgesi, İyi Klinik Uygulamalar Kılavuzu, İyi Laboratuar Uygulamaları Kılavuzu esaslarına uymalıdır. Gerek insanlar gerekse hayvanlar açısından etik koşullara uygun olmayan yazılar yayınlanmak üzere kabul edilemez. Marmara Medical Journal, insanlar üzerinde yapılan araştırmaların önceden Araştırma Etik Kurulu tarafından onayının alınması şartını arar. Yazarlardan, yazının detaylarını ve tarihini bildirecek şekilde imzalı bir beyan ile başvurmaları istenir. Çalışmalar deney hayvanı kullanımını içeriyorsa, hayvan bakımı ve kullanımında yapılan işlemler yazı içinde kısaca tanımlanmalıdır. Deney hayvanlarında özel derişimlerde ilaç kullanıldıysa, yazar bu derişimin kullanılma mantığını belirtmelidir. İnsanlar üzerinde yapılan deneysel çalışmaların sonuçlarını bildiren yazılarda, Kurumsal Etik Kurul onayı alındığını ve bu çalışmanın yapıldığı gönüllü ya da hastalara uygulanacak prosedürlerin özelliği tümüyle kendilerine anlatıldıktan sonra, onaylarının alındığını gösterir cümleler yer almalıdır. Yazarlar, bu tür bir çalışma söz konusu olduğunda, uluslararası alanda kabul edilen kılavuzlara ve TC. Sağlık Bakanlığı tarafından getirilen ve 28 Aralık 2008 tarih ve 27089 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Klinik araştırmaları Hakkında Yönetmelik” ve daha sonra yayınlanan 11 Mart 2010 tarihli resmi gazete ve 25518 sayılı “Klinik Araştırmalar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapıldığına Dair Yönetmelik” hükümlerine uyulduğunu belirtmeli ve kurumdan aldıkları Etik Komitesi onayını göndermelidir. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar için de gereken izin alınmalı; yazıda deneklere ağrı, acı ve rahatsızlık verilmemesi için neler yapıldığı açık bir şekilde belirtilmelidir. Hasta kimliğini tanıtacak fotoğraf kullanıldığında, hastanın yazılı onayı gönderilmelidir. Yazı takip ve sorularınız için iletişim: Seza Arbay Marmara Universitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı, Temel Tıp Bilimleri Binası, 3. Kat, Başıbüyük Mahallesi, Başıbüyük, Maltepe, İstanbul 34668, İstanbul Tel: +90 216 4144734 Faks: +90 216 4144731 e-posta: [email protected] Marmara Medical Journal Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi Instructions to Authors The Marmara Medical Journal publishes original scientific research, case reports, reviews and letters. Manuscripts submitted under multiple authorship are reviewed on the assumption that all listed authors concur with the submission and that a copy of the final manuscript has been approved by all authors and tacitly or explicitly by the responsible authorities in the laboratories where the work was carried out. (3) Manuscripts are accepted for review with the understanding that no substantial portion of the study has been published or is under consideration for publication elsewhere. Regular articles should be approximately 20-25 pages doublespaced , including references, with margins of 2.5 cm. Review articles should be similar in length to a regular article with approximately 50 references. Manuscript files must be prepared in Word, WordPerfect, EPS, LaTeX, text, Postscript, or RTF format. Figures/Images should be embedded in the Manuscript file or sent as external files in TIFF, JPG, BMP, Postscript, or EPS format. The Marmara Medical Journal is in compliance with the Uniform Requirements for Manuscripts Submitted to Biomedical Journals created by International Committee for Medical Editors. 2) a statement that all participants gave informed consent. d. Results. Duplication between the text of this section and material presented in tables and figures should be avoided. Tabular presentation of masses of negative data must be avoided and replaced with a statement in the text whenever possible. The results must be presented clearly, concisely and without comment. e. Discussion. This section must relate the significance of the work to existing knowledge in the field and indicate the importance of the contribution of this study. Unsupported hypotheses and speculation should be omitted. f. References. The style of references is that of the Index Medicus. List all authors when there are six or fewer, when there are seven or more list the first three, then add “et al.”. Unpublished results or personal communications should be cited as such in the text. Please note the following examples: 1. Yazici D, Taş S, Emir H, Sunar H. Comparison of premeal mixed insulin three times daily and basal-bolus insulin therapy started post-operatively on patients having coronary artery bypass graft surgery. Marmara Med J 2011; 25:16-9. doi: 10.5472/MMJ.2011.02134.1 Preparation of Manuscript 2. Walker M, Hull A. Preterm labor and birth. In: Taeusch HW, Ballard RA, eds. Avery’s Diseases of the Newborn. Philadelphia: WB Saunders, 1998: 144,153. a. The Title page should contain the article title, authors’ names and academic or professional affiliations, and the address for manuscript correspondence (including e-mail address and telephone and fax numbers). Pages should be numbered consecutively and organized as follows: 3. Lawton J, Ahmad N, Hallowell N, Hanna L, Douglas M. Perceptions and experiences of taking oral hypoglycaemic agents among people of Pakistani and Indian origin: qualitative study. BMJ 2005;30:1247-51. doi:10.1136/bmj.38460.642789.EO (1) two structured abstracts (Turkish and English) of not more than 200 words each must be included. The abstracts should be divided into the following sections: Objective, Methods, Results and Conclusion, (2) Keywords (3-6 keywords, in Turkish and English should be taken from Medical Subject Headings (MeSH) from Index Medicus), (3) Introduction, (4) Materials and Methods, (5) Results, (6) Discussion and (7) References. 4. WONCA Ad Hoc Task Force on Tobacco Cessation. http://globalfamilydoctor.com/publications/new/ november/09.htm. b. Introduction. State why the investigation was carried out, note any relevant published work, and delineate the objective of the investigation. c. Methods. New methods or significant improvements of methods or changes in old methods must be described. Details regarding animal housing conditions should be given. All clinical studies must contain : 1) a statement that all experimental protocols have been approved by the Ethical Committee of the Institution prior to the commencement of the studies, g. Figures. Diagrams and illustrations should be given Arabic numerals. All figure legends should be grouped and written on a separate page. Each Figure should be in one of the following preferred formats: Tiff, JPEG, PDF, and EPS. h. Tables. Tables should be numbered consecutively with Roman numerals in order of appearance in the text. Type each table double-spaced on a separate page with a short descriptive title directly above and with essential footnotes below. Units will be in general accordance with the International System (SI) as adopted by the 11th General Conference on Weights and Measures. Compliance with the principles of Declaration of Helsinki is accepted as a policy by Marmara Medical Journal. Manuscripts which do not properly consider ethical issues for humans or animals will not be accepted for publication. a) Marmara Medical Journal requires that investigations performed on human subjects have the prior approval of the institutional Committee on Human Experimentation. Authors are required to submit a signed statement as to the date and details of the appropriate review. b) When studies involve the use of experimental animals, manuscripts should briefly describe the procedures employed for animal care and handling. Where drugs are used at particular concentrations in intact animal systems, the author should indicate some rationale for selection of the particular concentration. Role of the Funding Source. All sources of funding should be declared as an acknowledgment at the end of the text. Conflict of Interest: All authors are required to disclose all potential conflicts of interests, including financial interests and relationships and affiliations (other than those listed in the title page of the manuscript) relevant to the subject of the manuscript. Also editors, all participants in the peer-review and publication process must disclose all relationships that could be viewed as potential conflicts of interests. (4) Authorship: Marmara Medical Journal asks the corresponding author to attest that the authors: a) had access to all the study data b) took responsibility for the accuracy of the analysis c) had the authority over manuscript preparation and the decision to submit the manuscript for publication. All manuscripts are examined by the editorial board and efereed critically by two or more reviewers, at least one from another institution. The editor reserves the right to reject or to return the manuscript to the author(s) for additional changes. A copyright release form will be sent automatically by e-mail once your article is received by the Editor. Correspondence and communications regarding manuscripts and editorial material should be sent to: Seza Arbay Marmara Medical Journal Marmara University School of Medicine Temel Tıp Bilimleri Binası, 3. Kat, Başıbüyük Mahallesi, Başıbüyük, Maltepe, İstanbul, Turkey Phone: +90 216 4144734 Fax: +90 216 4144731 E-mail: [email protected] Marmara Medical Journal Contents / İçindekiler Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi Volume / Cilt 27 • Issue / Sayı 1 • January / Ocak 2014 Reviews / Derlemeler Case Reports / Olgu Sunumları 1 Free radicals, whey proteins and colorectal cancer 47 A. Suha YALÇIN, Wafi ATTAALLAH, Ayşe Mine YILMAZ, A. Özdemir AKTAN 7 Mesleksel nikel dermatiti Aslı AYTEKİN, Hınç YILMAZ Serbest radikaller, süt serumu proteinleri ve kolorektal kanser Occupational nickel dermatitis Original Articles / Özgün Araştırmalar 13 21 27 32 36 42 Nicotine alleviates colitis-induced damage in rats via its anti-oxidative activity Sıçanlarda kolite bağlı hasarı nikotin antioksidatif aktivitesi ile hafifletir Zarife Nigar OZDEMIR, Gokhan TAZEGUL, Pinar KURU, Seyda BILGIN, Semih Tiber MENTESE, Can ERZIK, Serap SIRVANCI,Berrak C YEGEN Comparison of diffusion weighted MRI parameters of mediastinal lymph nodes with PET/CT in lung cancer patients Akciğer kanserli hastalarda mediastinal lenf nodlarının difüzyon ağırlıklı MRG ile değerlendirilmesi ve PET/BT ile karşılaştırılması Onur BUĞDAYCI, Mehmet Nihat KODALLI, Fuat DEDE, İsmet CENGİÇ, Derya TÜRELİ, Hilal Altaş AYDIN, Ahmet ASLAN Çocuk ve ergenlerde okul reddi davranışının nedenlerinin incelenmesi Evaluation of the children and adolescents refusing to attend school Funda GÜMÜŞTAŞ, Yasemin YULAF, Sebla GÖKÇE Obezite cerrahisi uygulanan kadın hastaların solunum fonksiyon değişiklikleri Respiratory function changes in female patients who have undergone obesity surgery Hacer KUZU OKUR, Aziz Bora KARİP, Orhan ARAS, İksan TAŞDELEN, Hasan ALTUN, Kemal MEMİŞOĞLU Çocuklarda fonksiyonel kabızlık tedavisinin yaşam kalitesi üzerine etkisi Impact of treatment on quality of life in children with functional constipation 28 haftalık bir gebede hızlı nörolojik kötüleşmeye neden olan foramen magnum meningiomu Foramen magnum meningioma causing rapid neurological deterioration in a 28-week pregnant woman Özgür ÇELİK, Aşkın ŞEKER, Ali ÖZEN, Süheyla UYAR BOZKURT, Tevfik YOLDEMİR, Mustafa İbrahim ZİYAL 51 Littoral cell angioma: A case report Güliz ÖZKÖK, Funda TAŞLI, Sibel DEMİR KEÇECİ, Hakan POSTACI 54 Niemann-Pick hastalığı tip A ve tip B: İki olgu sunumu Pelin ZORLU, Şit UÇAR, Neşe YARALI, Fulya DEMİRÇEKEN 58 Endovascular embolisation of a hepatic pseudoaneurysm causing massive hemorrhage after a blunt hepatic trauma Littoral hücreli anjiom: Olgu sunumu Niemann-Pick disease type A and type B: A report of two cases Künt karaciğer travması sonrası masif kanamaya neden olan hepatik pseudoanevrizmanın endovasküler embolizasyonu Suha AKPINAR 62 Erişkin bir hastada çift odacıklı sağ ventrikül ve ciddi koroner arter hastalığı: Olgu sunumu Double-chambered right ventricle and severe coronary artery disease in an adult patient: A case report Cüneyt ERİŞ, Hasan ARI, Burak ERDOLU, Şenol YAVUZ, Ahmet ÖZYAZICIOĞLU 66 Diz ekleminde synovial hemanjiom: Olgu sunumu Semra DURAN, Mehtap ÇAVUŞOĞLU, Eda ELVERİCİ Synovial hemangioma of the knee joint: A case report Student’s Corner / Öğrenci Köşesi 69 Beyin ölümü kriterlerinin tarihsel gelişimi ve kadavradan organ nakline etkisi Historical evolution of criteria for brain death and its effect on cadaveric organ transplantation Orçun ÇİL, Şefik GÖRKEY 75 Scientific and educational concerns in medical students’ congresses: The elephant in the room Gokhan TAZEGUL Photo Quiz Hüseyin KILINÇASLAN, Osman ABALI, İbrahim AYDOĞDU, Mustafa BİLİCİ 76 Sepsis oluşturulan sıçanlarda farklı konsantrasyonlarda verilen albuminin böbrek antioksidan ve serbest oksijen radikalleri üzerine etkisi Aslı TANRIVERMIS SAYIT, Ozgur TOSUN, Emrah SAYIT, Filiz ERDİL, Mustafa KARAOGLANOGLU 78 Özlem KARA, Tümay UMUROGLU, Tolga GÜRSOY, Kemal Tolga SARAÇOĞLU, Fevzi Yılmaz GOĞÜS Lenfadenopati ve kilo kaybı ile başvuran yedi yaşında erkek hastanın periferik kan yaymasında mavi sitoplazmalı, nukleoluslu hücreler The effects of different concentrations of albumin on renal antioxidants and free oxygen radicals in rats with sepsis Low back pain and a dumbbell shaped hypodense mass on CT in a middle aged woman Çisem AKSU, Neslihan BARANOĞLU HİM, Taner ADIGÜZEL, Ahmet KOÇ Marmara Medical Journal 2014; 27: 1-6 DOI:10.5472/MMJ.2013.03144.0 REVIEW / DERLEME Free radicals, whey proteins and colorectal cancer Serbest radikaller, süt serumu proteinleri ve kolorektal kanser A. Suha YALÇIN, Wafi ATTAALLAH, Ayşe Mine YILMAZ, A. Özdemir AKTAN ABSTRACT Accumulating evidence suggests that diet is an important environmental factor in the etiology of colorectal cancers. Epidemiological data generally support the association between total energy intake, high fat diets, red meat intake and increased colon cancer risk. The Western-style diet and cooking techniques are risk factors for developing colon cancer. Further, oxidative stress caused by reactive oxygen species plays a significant role in a number of age-specific diseases such as cancer and neurodegenerative disorders. Dietary proteins including whey proteins have been reported to have the ability to scavenge reactive oxygen species. Animal studies have also shown that whey protein protects against the development of carcinogen induced colon tumors in rats. In addition to proteins, protein hydrolyzates have been found to exhibit antioxidant activity. During protein hydrolysis, overall antioxidant activity of protein is enhanced as its tertiary structure is disrupted and the solvent accessibility of released amino acids increases. In this review, we summarize the present knowledge on the etiopathogenesis of colorectal cancers and the potential use of whey proteins in its treatment. ÖZET Kolorektal kanser etiyolojisinde diyetin önemli bir çevresel faktör olduğu yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır. Total enerji alımı, yüksek yağlı diyet ve kırmızı et alımı ile kolon kanseri gelişimi arasında bağlantı olduğu epidemiyolojik verilerle de desteklenmiştir. Batı tarzı diyet ve pişirme teknikleri kolon kanseri için risk faktörü olarak yer almaktadır. Öte yandan, reaktif oksijen türleri tarafından oluşturulan oksidatif stres, kanser ve nörodejeneratif bozukluklar gibi yaşa bağlı hastalıklarda önemli rol oynamaktadır. Süt serumu proteinleri ve diğer diyetsel proteinlerin reaktif oksijen radikallerini temizleme gücüne sahip olduğu bildirilmiştir. Hayvan çalışmalarında karsinojen kullanılarak oluşturulan kolon kanserine karşı süt serumu proteinlerinin koruyucu olduğu gösterilmiştir. Proteinlerin yanında protein hidrolizatlarının da antioksidan aktivite gösterdiği bulunmuştur. Protein hidrolizi sırasında proteinin tersiyer yapısının bozulması ve amino asit salınmasındaki artışa bağlı olarak proteinin antioksidan aktivitesinde artış izlenmektedir. Bu derlemede, kolorektal kanser etiyopatogenezindeki mevcut bilgileri özetlemeye ve tedavide süt serumu proteinlerinin potansiyel kullanımını irdelemeye çalıştık. Key words: Free radicals, Whey proteins, Colorectal cancer Anahtar kelimeler: Serbest radikaller, Süt serumu proteinleri, Kolorektal kanser Introduction A. Suha Yalçın ( ), Ayşe Mine Yılmaz Department of Biochemistry, School of Medicine, Marmara University, Istanbul, Turkey e-mail: [email protected] Wafi Attaallah, A. Özdemir Aktan Department of General Surgery, School of Medicine, Marmara University, Istanbul, Turkey Submitted/Gönderilme: 19.09.2013 Accepted/Kabul: 11.10.2013 Colorectal cancer (CRC) is the second leading cause of cancer deaths in the Western world with a million new cases diagnosed each year. Although a small subset of these cases are well-characterized hereditary syndromes, the vast majority of CRCs are considered non-familial occurring in individuals with genetic susceptibility as a result of the interaction between environmental exposures and multiple genes with low penetrance. Advances in early detection and surgery have been largely responsible for reducing mortality and morbidity of colon cancer and our understanding of prevention is increasing. Diet is an important environmental factor in the etiology of CRC and epidemiological data generally support the association between total energy 1 2 Yalçın et al. Whey proteins and colorectal cancer intake, high fat diets, red meat intake and increased colon cancer risk. Western-style diet and cooking techniques are risk factors for developing colon cancer [1,2]. Oxidative stress caused by reactive oxygen species plays a significant role in a number of age-specific diseases such as cancer and neurodegenerative disorders [3,4]. Dietary proteins including whey proteins have the ability to scavenge reactive oxygen species [5,6]. Animal studies have shown that whey protein protects against carcinogen induced colon tumors in rats [7,8]. In addition to proteins, protein hydrolyzates have also been found to exhibit antioxidant activity. During protein hydrolysis, overall antioxidant activity of protein is enhanced as its tertiary structure is disrupted and the solvent accessibility of released amino acids increases [9]. Free radicals and cancer Free radicals are defined as molecules which contain an unpaired electron in their outermost orbital. To stabilize the unpaired electron, free radicals will tend to donate or receive an electron by interacting with molecules in their environment. Uncontrolled generation of radicals and related reactants are deleterious to cell structure and function because they will react with macromolecules such as unsaturated lipids, proteins and nucleic acids [3,4]. Oxygen derived free radicals are: hydroxyl radicals (OH.), hydrogen peroxide (H2O2), hypochlorous acid (HOCl), singlet oxygen (O 2), peroxynitrite anion (ONOO) and peroxynitrous acid (OHOOH). In most cells enzymes such as superoxide dismutase, glutathione peroxidase, glutathione reductase, glutathione transferase and catalase protect cells against free radicals. In addition, agents such as vitamin E, cysteine, glutathione (GSH) and ceruloplasmin protect cells by inhibiting free radical formation or will inactivate them. The definitive effect of free radicals is related to the balance between their destruction and formation. If formation of free radicals exceeds the antioxidant defense mechanisms then a condition termed oxidative stress arises [10]. Detection of harmful effects caused by free radicals in the ce l l are measured as markers of lipid, protein and DNA oxidation or intermediate products. Hydroxyl radicals primarily interact with unsaturated fatty acids of membrane phospholi p ids, starting oxidative damage. During lipid peroxidat i on biologically active intermediates are formed. The well k nown end product of lipid peroxidation is malondial d ehyde (MDA) which is itself cytotoxic. Measurement of the amount of MDA is a common method of assess i ng oxidative damage. When lipid peroxidation is not bl o cked, increased membrane permeability, cell membrane d amage, decreased fluidity, imbalance of transmemb r ane ions, corruption of secretory functions emerge and lead to cell swelling and death [11]. Marmara Medical Journal 2014; 27: 1-6 GSH is a water-soluble tripeptide made up of glutamine, cysteine a nd glycine [12]. The potency of GSH exists in its cysteine residue (thiol group). It is the most important thiol ant i oxidant in t h e organism and protects the body against electrophilic, halogenated structures and epoxides. GSH is in v olved in man y direct and indirect protective mechanism s [13]. It is an important antioxidant that provides a balance bet w een oxidation and reduction, as well as protecting cells from harmful effects of endogenous and exoge n ous oxidants . This protection is carried out by GSH S- t ransferase a n d GSH peroxidase. In addition to detoxi f ication, red u ction of ribonucleic acids to deoxyribo n ucleotides i n the glyoxalase system as well as gene e x pression of v arious proteins are also involved through the thiol group [12,13]. De novo s y nthesis of G S H requires the presence of cysteine, glutamic acid and glycine. Enzymes involved in the synthesis are g-glutamylcysteine synthetase and GSH synthetas e . GSH is con v erted to glutathione disulfide (oxidized glutathione, GSSG) by a selenium-containing enzyme, G S H peroxidase . This enzyme catalyzes the reduction of hydrogen p eroxide and other peroxides. GSSG, is a lso produced after reaction of GSH with free radicals. Reduction of GSSG back to GSH is catalyzed by GSH re d uctase in th e presence of NADPH. In the extracell u lar space, G S H is converted to GSSG and this reaction requires oxygen causing the formation of hydrogen peroxide [14]. Cancer is one of the leading causes of death worldwide, and understanding the factors that contribute to cancer development may facilitate strategies for cancer prevention and control [15,16]. Cancer development involves genetic and epigenetic alterations. Nutrients can either contribute directly to cancer prevention or support the repair of genomic and epigenomic damage caused by exposure to cancercausing agents such as toxins, free radicals, radiation, and infectious agents. One of the earliest lines of evidence for the involvement of free radicals in carcinogenesis was chromosome fragmentation induced by hydrogen peroxide in the presence of a peroxidation factor [17]. Involvement of free radicals in carcinogenesis was further supported by several in vitro studies describing the role of free radicals in DNA damage as well as in structural and functional modifications of proteins [18-20]. Free radi c al related mutagenesis that can result in cancer initiation and progression is a frequent event in normal human cells. Although free radical mediated tumor pro m otion has not been directly demonstrated in humans, t h ere is convincing experimental evidence that oxidative stress can differentially induce the proliferation of tumor c ells. Thus, oxygen derived free radicals should be recogn i zed as an important class of carcinogens that stimulate cancer development at multiple stages [21]. Marmara Medical Journal 2014; 27: 1-6 Yalçın et al. Whey proteins and colorectal cancer 3 Figure 1: Fearon and Vogelstein’s model for the development of colorectal cancer [27]. Several m o lecules present in the diet, including flavonoid s , can inhibit the growth of cancer cells with their abi l ity to act in chemoprevention. Recent research has revea l ed that these molecules possess antioxidant activitie s which prevent free radical damage to biological molecules like lipids, proteins and DNA, damage which can cause many cardiovascular and neurodegenerative diseases as well as cancer and diabetes [22]. The underlying mechanism s involve metal chelation, a capacity to act as a free ra d ical scavenger and inhibition of enzymes that produce free radicals . Cancer preventive effects have also been attr i buted to the induction of cell-cycle arrest and/ or apopto s is as well as the antioxidant functions. Since antioxida n ts are capable of preventing oxidative damage, the wide u se of natural food derived antioxidants is receiving greater attention as potential anticarcinogens [23]. Development of colorectal cancer Colorectal carcinoma is one of the best-studied tumors in terms of its developmental mechanisms. Various studies have shown that large numbers of consecutive mutations finally create cancer. There is not a single mechanism in the development of colorectal cancer but several stages and multi-factorial mechanisms are effective [24-26]. Specific steps in a sequence are also required for tumor growth. Fearon and Vogelstein [27] proposed a model of colorectal carcinogenesis that correlates specific genetic changes with evolving tissue morphology (Figure 1). Over the past two decades, intense research has focused on elucidating the genetic defects and molecular abnormalities associated with the development and progression of colorectal adenomas and carcinomas. Mutations may cause activation of oncogenes (K-ras) and/or inactivation of tumor-suppressor genes [Adenomatous Plyposis Cli (APC), Deleted in Colorectal Carcinoma (DCC) p53]. Colorectal carcinoma is thought to develop from adenomatous polyps by accumulation of these mutations. Defects in the APC gene were first described in patients with familial adenomatous polyposis (FAP). By investigating these families, characteristic mutations in the APC gene were identified. They are now known to be present in 80% of sporadic colorectal cancers as well. The APC gene is a tumor-suppressor gene. Mutations in both alleles are necessary for the initiation of polyp formation. The majority of mutations are premature stop codons, which result in a truncated APC protein. In FAP, the site of the mutation correlates with the clinical severity of the disease. For example, mutations in either the 3’ or 5’ end of the gene result in attenuated forms of FAP, while mutations in the center of the gene result in more virulent disease. Thus, knowledge of the specific mutation in a family may help guide clinical decisions [28]. APC inactivation alone does not result in carcinoma. Instead, this mutation sets the stage for the accumulation of genetic damage that results in malignancy via mutations accumulated in the loss of heterozygosity pathway [29-31]. Additional mutations involved in this pathway include activation of the K-ras oncogene and loss of the tumor suppressor genes DCC and p53. K-ras is classified as a proto-oncogene because mutation of only one allele will perturb the cell cycle. The K-ras gene product is a G protein involved in intracellular signal transduction. When active, K-ras binds guanosine triphosphate (GTP) and hydrolysis of GTP to guanosine diphosphate, and then inactivates the G protein. Mutation of K-ras results in an inability to hydrolyze GTP, thus leaving the G protein permanently in the active form. It is thought that this activation leads to uncontrolled cell division. A mutation associated with an increased risk of colorectal cancer was found in the MutY human homologue (MYH) gene on chromosome 1p. MYH is a base excision repair gene, and biallelic deletion results in changes in other downstream molecules. Since its discovery, MYH mutations have been associated with an attenuated familial adenomatous polyposis (AFAP) phenotype in addition to sporadic cancers. Unlike APC gene mutations that are expressed in an autosomal dominant pattern, the requirement for a biallelic mutation in MYH results in an autosomal recessive pattern of inheritance. DCC is a tumor-suppressor gene and loss of both alleles is required for malignant degeneration. DCC mutations are present in more than 70 % of colorectal carcinomas and may negatively impact prognosis. Aberrant crypt focus (ACF) is morphologically abnormal crypt in the colonic mucosa and a real intermediate biomarker for colon carcinogenesis [31]. As this lesion is an early preneoplastic event for colorectal cancer, it is used for short-term bioassays to identify carcinogenesis modulators [32-34]. Induction of ACF implies genotoxic events and primary DNA damage in colon cells. Thus it is an important step for colon cancer chemoprevention. An ACF is darker 4 Yalçın et al. Whey proteins and colorectal cancer than the adjacent crypts when stained with methylene blue and is surrounded by thickened epithelium, and also has a long and thin lumen. Crypts are 2-3 times larger than normal and macroscopically protrude from surrounding tissue [35]. Microsatellite instability can be seen. When the first mutation belongs to an oncogene (e.g. K-ras) while genes such as p53 and APC are intact, the cells gradually go to apoptosis to prevent tumor development. Finally, the tumor-suppressor gene p53 has been well characterized in a number of malignancies. The p53 protein appears to be crucial for initiating apoptosis in cells with irreparable genetic damage. Mutations in p53 are present in 75 % of colorectal cancers [36]. The most important step in the transition from adenoma to carcinoma is a p53 gene mutation [37]. This mutation is defined as a “genome keeper” and it is one of the most important regulators of the cell cycle. It recognizes defects in DNA and in case of unrepaired DNA damage it is responsible for activation of genes that take the cell to apoptosis. With deactivation in both alleles of this gene transition of an adenoma to a carcinoma occurs. Genotoxic chemicals and models of colon cancer Chemical carcinogens may be used to create a tumor in various organisms. The most widely used chemical carcinogens used in models of colon cancer are: 3,2 dimethyl4-aminobiphenyl (DMBA), 1,2-dimethyl hydrazine (DMH) with azoxymethane (AOM), methylnitrosourea (MNU), “N-methyl-N-nitro-N-Nitroguanidine (MNNG) and 2-Amino-1-methyl-6-phenylimidazo[4,5-b]pyridine (PhIP). In order to evaluate the effect of any diet or agent for cancer prevention, experimental tumor(s) induced in animals are used [38]. For this purpose a carcinogenic agent is given to rodents since colon cancer cannot develop spontaneously in these rodents. DMH is a commonly used agent and most of the published rat studies on tumor induction were done with DMH or its metabolite AOM [39]. Due to the difference between natural strains and similarity of the disease model to human CRC, this model is used to investigate the genetic and non-genetic predisposing factors of CRC. The risk of developing CRC in inflammatory bowel diseases like ulcerative colitis and Crohn’s is higher than in the normal population [40]. It has been reported that inflammation seen in sporadic CRC and CRC secondary to inflammatory bowel disease is associated with increased expression of nitric oxide synthase and cyclooxygenase-2 [41]. Dextran sulfate sodium (DSS) is a non-genotoxic, colonic carcinogen that is commonly used to produce a form of colitis in rodents that is similar to human ulcerative colitis [42]. Colonic inflammation due to exposure to DSS and to nitrosative stress are thought to play a role in the Marmara Medical Journal 2014; 27: 1-6 development of dysplasia and neoplasm of the cryptic dysplasia. Thus the inflammatory response alone may lead to colon cancer [43]. Initially giving AOM makes the DSSinduction of colon carcinogenesis faster and may increase the incidence of tumors [44]. Anticancer activity of whey proteins Nutritional studies, reports and trials to identify anticancer properties of foods have been extensive. It is generally agreed that diets that are high in grains, green vegetables, fresh fruit and fiber, and low in total and saturated fats are beneficial to health. Relatively less emphasis has been placed on bovine milk. Humans who consume milk are less likely to develop cancer of the colon and rectum than those who do not consume milk. [45,46]. Calcium and vitamin D were identified as protective against colorectal cancer. Bounous et al. [47, 48] were the first to report that whey proteins from bovine milk protect against chemically induced carcinogenesis in several animal models. There is now enough evidence to suggest that bovine milk contains major and minor components with anticancer properties [46]. Dietary influences on cancer risks have become an increasingly important area of research. Prevention of colon cancer by dietary whey proteins has been studied in mice and rats, but the results are contradictory. McIntosh et al. [49] reported that DMH-induced colon tumor incidence was reduced in rats fed diets made with either casein or whey protein compared with diets made with red meat or soy protein. Although there was a tendency toward a lower tumor incidence in whey-fed compared to casein-fed rats, the difference was not significant and data on tumor mass were not consistent. Others showed that whey proteins protect more effectively than red meat, soy bean and casein against carcinogen-induced colon tumor expression in male rats [7, 50]. However, a clear mechanism showing how the risk of colon cancer could be reduced by whey protein has not been deduced. GSH concentrations in a number of tissues have been reported to increase in rats fed whey protein, and this is thought to be attributable to relatively high levels of γ-glutamylcysteine groups, which serve as substrate for glutathione synthetase [48]. The protective role of whey proteins is most probably related to the high content of cystine/cysteine and γ-glutamylcysteine which are efficient substrates for glutathione synthesis [46-48]. Other mechanisms for the protective effect of whey proteins may be suggested. A protein-fatty acid complex consisting of human or bovine whey protein α-lactalbumin and the fatty acid oleic acid was reported to have potent anticancer properties [51]. In a recent study, it was shown that a similar complex may be formed under simulated gastric conditions [52]. Tsuda et al. [53] reported that a Yalçın et al. Whey proteins and colorectal cancer Marmara Medical Journal 2014; 27: 1-6 minor whey protein component, bovine lactoferrin, reduced the incidence and multiplicity of colon carcinomas in male rats. Dietary cysteine-rich proteins had a significant effect on the immunological response and on tumor formation in a mouse model of colon carcinogenesis [54]. In a recent study a whey protein concentrate given to breast cancer patients was suggested to have a protective effect due to elevated antioxidant capacity [55]. Whey protein hydrolyzate is the hydrolyzed form of an 80% whey protein derived from dairy whey processed by a special cross-flow filtration process. We have recently compared the protective effect of dietary whey protein with whey protein hydrolyzate against AOM and DSS induced colon cancer in rats [8]. There was a tendency toward a lower adenoma incidence in whey-fed compared to standard dietfed rats but the difference was not significant. However, in rats fed whey protein hydrolyzate the adenoma incidence was significantly decreased. Whey protein hydrolyzate prevented colorectal carcinogenesis by inhibiting adenoma formation which is the best and most relevant marker of CRC. CRC begins with ACF at the earliest stage and progresses to early adenoma, then to late adenoma, then to intramucosal carcinoma and finally to invasive adenocarcinoma [33]. A small portion of colorectal carcinoma arises de novo starting with epithelial dysplasia, then high-grade dysplasia without creating adenoma and proceeds to carcinoma. This type of carcinoma can be seen in inflammatory diseases such as ulcerative colitis [36]. In our study the ulcerative colitis model was created by giving DSS. Microscopic examination showed active colitis in all rats receiving DSS indicating that whey protein hydrolyzate can also prevent colorectal carcinogenesis associated with ulcerative colitis and is more effective in preventing colon tumor development compared with whey protein [8]. A direct association with lipid peroxidation, protein oxidation and glutathione was not observed. Other mechanisms may also be present. Conclusion Whey protein has been shown to reduce the risk of colon cancer and other cancers. The exact mechanism of action of whey protein against colon cancer is not clear. It was shown that whey protein stimulates the immune system by enhancing hepatic glutathione synthesis and can act like an antioxidant. The anticancer properties of whey proteins may be ascribed to their ability to elevate cellular levels of glutathione. Increased tissue concentrations of glutathione can be predicted to have a protective effect because elevated antioxidant capacity would favor decreased mutagenicity. However, further studies are needed to elucidate the exact mechanism of action of whey protein against colon cancer. 5 References 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. 17. 18. 19. 20. 21. 22. 23. 24. American Cancer Society. Cancer Facts and Figures 2007. Atlanta, GA: American Cancer Society, 2007. http://www.cancer.org/Research/ CancerFactsFigures/CancerFactsFigures/caff2007pwsecured-pdf accessed 20.08.2013 Colorectal cancer: the diagnosis and management of colorectal cancer, Nov. 2011.http://www.nice.org.uk/nicemedia/live/13597/57047/57047. pdf accessed 20.8.2013 Bandyopadhyay U, Das D, Banerjee RK. Reactive oxygen species: oxidative damage and pathogenesis. Curr Sci 1999; 77: 658-66. Halliwell B, Gutteridge JMC. Free Radicals in Biology and Medicine. 3rd edition. New York: Oxford University Press, 1999. Sukkar SG, Derin L, Iorio EL. Whey proteins: from supplementation to physiological modulation. Prog Nutr 2011; 13 (suppl. 1): 7-31. Yalçın AS. Emerging therapeutic potential of whey proteins and peptides. Curr Pharm Des 2006; 12: 1637-43. Hakkak R, Korourian S, Ronis MJJ, Johnston JM, Badger TM. Dietary whey protein protects against azoxymethane-induced colon tumors in male rats. Cancer Epidemiol Biomarkers Prev 2001; 10: 555-8. Attaallah W, Yılmaz AM, Erdoğan N, Yalçın AS, Aktan AÖ. Whey protein versus whey protein hydrolyzate for the protection of azoxymethane and dextran sodium sulfate induced colonic tumors in rats. Pathol Oncol Res 2012; 18: 817-22. doi: 10.1007/s12253-0129509-9 Power O, Jakeman P, Fitzgerald RJ. Antioxidative peptides: enzymatic production, in vitro and in vivo antioxidant activity and potential applications of milk-derived antioxidative peptides. Amino Acids 2013; 44. 797-820. doi: 10.1007/s00726-012-1393-9 Li YR, Free Radical Biomedicine: Principles, Clinical Correlations, and Methodologies, Bentham Science Publishers, 2012. doi: 10.2174/97816080532231120101 Abuja MP, Albertini R. Methods for monitoring oxidative stress, lipid peroxidation and oxidation resistance of lipoproteins. Clin Chim Acta 2001; 306: 1-17. doi: 10.1016/S0009-8981(01)00393-X Meister A, Anderson ME. Glutathione. Annu Rev Biochem 1983; 52: 711-760. Anderson ME. Glutathione: an overview of biosynthesis and modulation. Chem Biol Interact 1998; 111: 1–14. Pastore A, Federici G, Bertini E, Piermonte F. Analysis of glutathione: implication in redox and detoxification Clin Chim Acta 2003; 333: 19-39. doi: 10.1016/S0009-8981(03)00200-6 Kamangar F, Dores GM, Anderson WF. Patterns of cancer incidence, mortality, and prevalence across five continents: defining priorities to reduce cancer disparities in different geographic regions of the world. J Clin Oncol 2006; 24: 2137-50. doi: 10.1200/JCO.2005.05.2308 Parkin DM, Bray F, Ferlay J. Global cancer statistics, 2002. CA Cancer J Clin 2005: 55; 74–108. doi: 10.3322/canjclin.55.2.74 Phillips LL. Effect of free radicals on chromosomes of barley. Science 1956; 124: 889–90. Wiseman H, Halliwell B. Damage to DNA by reactive oxygen and nitrogen species: role in inflammatory disease and progression to cancer. Biochem J 1996; 313: 17-29. Marshall HE, Merchant K, Stamler JS. Nitrosation and oxidation in the regulation of gene expression. FASEB J 2000; 14: 1889-900. doi:10.1096/fj.00.011rev Marnett LJ. Oxyradicals and DNA damage. Carcinogenesis 2000; 21: 361-70. doi: 10.1093/carcin/21.3.361 Dreher D, Junod AF. Role of oxygen free radicals in cancer development. Eur J Cancer 1996; 32A: 30-8. Romagnolo DF, Selmin OI. Flavonoids and cancer prevention: a review of the evidence. J Nutr Gerontol Geriatr 2012; 31: 206–38. Zhou K, Raffoul JJ. Potential anticancer properties of grape antioxidants. J Oncology 2012; Article ID 803294, 8 pages. doi:10.1155/2012/803294 Rodriguez-Bigas MA, Stoler DL, Bertario L, Anderson GR, Baba S. Colorectal cancer: how does it start? How does it metastasize? Surg Oncol Clin N Am 2000; 9: 643-52. 6 Yalçın et al. Whey proteins and colorectal cancer 25. Loeb LA. Mutator phenotype may be required for multistage carcinogenesis. Cancer Res 1991; 51: 3075-79. 26. Lengauer C, Klinzler KW, Vogelstein B. Genetic instabilities in human cancers. Nature 1998; 396: 643-9. 27. Fearon ER, Vogelstein B. A genetic model for colorectal tumorigenesis. Cell 1990; 61: 759-67. 28. Smith KJ, Johnson KA, Bryan TM, et al. The APC gene product in normal and in tumor cells. Proc Natl Acad Sci USA 1993; 90: 284650. doi:10.1073/pnas.90.7.2846 29. Miyoshi Y, Nagase H, Ando H, et al. Somatic mutations of the APC gene in colorectal tumors: mutation cluster region in the APC gene. Hum Mol Genet 1992; 1: 229-33. 30. Powell SM, Zilz N, Beazer-Barclay Y, et al. APC mutations occur early during colorectal carcinogenesis. Nature 1992; 359: 235-7. 31. Bird RP. Role of aberrant crypt foci in understanding the pathogenesis of colon cancer. Cancer Lett 1995; 93: 55–71. doi: 10.1016/03043835(95)03788-X 32. Pretlow TP, Barrow BJ, Ashton WS, O’Riordan MA, Stellato TA. Aberrant crypts: putative preneoplastic foci in human colonic mucosa. Cancer Res 1991; 51: 1564–7. 33. McLellan EA, Bird RR. Aberrant crypts: potential preneoplastic lesions in the murine colon. Cancer Res 1988; 98: 6182–92. 34. Hirose Y, Kuno T, Yamada Y, et al. Azoxymethane-induced betacatenin-accumulated crypts in colonic mucosa of rodents as an intermediate biomarker for colon carcinogenesis, Carcinogenesis 2003; 24: 107–11. doi: 10.1093/carcin/24.1.107 35. Aniele RA, Ana PB, Lucia RR, Daisy MFS. DNA damage and aberrant crypt foci as putative biomarkers to evaluate the chemopreventive effect of annatto (Bixa orellana L.) in rat colon carcinogenesis. Mutat Res Genet Toxicol Environ Mutagen 2005; 582:146-54. 36. Rodrigues NR, Rowan A, Smith MEF, et al. P53 mutations and colorectal cancer. Proc Natl Acad Sci USA 1990; 87: 7555-9. 37. Vousden KH. P53: death star. Cell 2000; 103: 692-4. 38. Corpet DE, Taché S. Most effective colon cancer chemopreventive agents in rats: a systematic review of aberrant crypt foci and tumor data, ranked by potency. Nutr Cancer 2002; 43: 1-21. doi: 10.1207/ S15327914NC431_1 39. Chang WW. Histogenesis of symmetrical 1,2-dimethylhydrazineinduced neoplasms of the colon in the mouse. J Natl Cancer Inst 1978; 60: 1405-18. 40. Brostrom O, Lofberg R, Nordenvall B, Ost A, Hellers G. The risk of colorectal cancer in ulcerative colitis. An epidemiologic study. Scand J Gastroenterol 1987; 22: 1193–9. Marmara Medical Journal 2014; 27: 1-6 41. Ambs S, Merriam WG, Bennett WP, et al. Frequent nitric oxide synthase-2 expression in human colon adenomas: implication for tumor angiogenesis and colon cancer progression. Cancer Res 1998; 58: 334–41. 42. Kitajima S, Morimoto M, Sagara E. A model for dextran sodium sulfate (DSS)-induced mouse colitis: bacterial degradation of DSS does not occur after incubation with mouse cecal contents. Exp Anim 2002; 51: 203–6. doi: 10.1538/expanim.51.203 43. Ekbom A, Helmick C, Zack M, Adami HO. Ulcerative colitis and colorectal cancer. A population-based study. N Engl J Med 1990; 323: 1228–33. doi: 10.1056/NEJM199011013231802 44. Okayasu, I, Yamada M, Mikami T, Yoshida T, Kanno J, Ohkusa T. Dysplasia and carcinoma development in a repeated dextran sulfate sodium induced colitis model. J Gastroenterol Hepatol 2002; 17: 1078–83. doi: 10.1046/j.1440-1746.2002.02853.x 45. Gill HS, Cross ML. Anti-cancer properties of bovine milk. Brit J Nutr 2000; 84: 161-6. 46. Parodi PW. A role for milk proteins and their peptides in cancer prevention. Curr Pharm Des 2007; 13: 813-28. doi: 10.2174/138161207780363059 47. Bounous G, Batis G, Gold P. Whey proteins in cancer prevention. Cancer Lett 1991; 57: 91-4. doi: 10.1016/0304-3835(91)90200-2 48. Bounous G. Whey protein concentrate (WPC) and glutathione modulation in cancer treatment. Anticancer Res 2000; 20: 4785-92. 49. McIntosh GH, Regester GO, Le Leu RK, Royle PJ, Smithers GW. Dairy proteins protect against dimethylhydrazine-induced intestinal cancers in rats. J Nutr 1995; 125: 806-16. 50. Toden S, Bird AR, Topping DL, Conlon MA. Differential effects of dietary whey and casein on colonic DNA damage in rats. Aust J Dairy Tech 2005; 60: 146-8. doi: 0.1017/S0007114507336817 51. Svensson M, Håkansson A, Mossberg A-K, Linse S, Svanborg C. Conversion of α-lactalbumin to a protein inducing apoptosis. Proc Natl Acad Sci USA 2000; 97: 4221-6. doi: 10.1073/pnas.97.8.4221 52. Sullivan LM, Mok KH, Brodkorb A. The formation of an anti-cancer complex under simulated gastric conditions. Food Dig 2013; 4: 7-18. doi: 10.1007/s13228-012-0030-0 53. Tsuda H, Sekine K, Yoshihiko U, et al. Milk and dairy products in cancer prevention: focus on bovine lactoferrin. Mutation Res 2000; 462: 227-33. 54. Dias NFGP, Sgarbieri VC, Jacobucci HB, Rangel HA, Tanikawa C. Dietary protein, immune function and colon carcinogenesis in the mouse. Lait 2006; 86: 213-26. 55. Trivisonne R. Supportive treatments and whey proteins in cancer patients. Progr Nutr 2011; 13(suppl. 1): 47-54. Marmara Medical Journal 2014; 27: 7-12 DOI:10.5472/MMJ.2013.02737.2 DERLEME / REVIEW Mesleksel nikel dermatiti Occupational nickel dermatitis Aslı AYTEKİN, Hınç YILMAZ ÖZET Endüstriyel toplumlarda tüm meslek hastalıklarının %30’unu mesleki deri hastalıkları oluşturur. Epidemiyolojik verilere göre kontakt dermatitler mesleki deri hastalıklarının önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Metaller en yaygın kontakt allerjenler olup, nikel metal allerjilerinin en yaygın nedenidir. Kadınlarda nikel duyarlılığı başta küpe olmak üzere takı ve benzeri aksesuarlarla ilişkilidir. Küpe başta olmak üzere her türlü takı, giysilerin ve çamaşırların metal kopçaları, düğme ve tokaları, madeni paralar, anahtarlar, gözlük çerçeveleri ve daha çok çeşitli ürün nikel içermektedir. Erkeklerde nikel duyarlılığı çoğunlukla mesleksel olarak kazanılmaktadır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki; endüstride pek çok meslek grubunda nikele maruziyet söz konusudur. Bunlar arasında alkali pil yapımı, çinko ve pirinç karartma, elektrolizle kaplama, lehimleme, elektrik kablo işleri sayılabilir. Nikel dermatiti kuaförlerde, müzisyenlerde ve terzilerde de ortaya çıkabilmektedir. Nikel dermatitinin besinlerle alınan nikel ile de ilişkili olduğu ortaya konulmuştur. Sigara içenlerde içmeyenlere oranla daha yüksek nikel duyarlılığı tespit edilmiştir. Nikel duyarlılığının tespitinde esas olarak yama testleri kullanılmaktadır. Nikel dermatitinden korunmada nikel maruziyetinin azaltılması esastır. Bu yazıda, nikel dermatitinin daha sık görüldüğü meslek grupları ile tanı ve korunmada dikkat edilmesi gereken noktalar literatür bilgileri ışığında gözden geçirilmektedir. ABSTRACT Thirty percent of all occupational diseases in industrial societies are occupational skin diseases. An important part of occupational skin diseases is contact dermatitis with respect to epidemiological data. Metals are the most common contact allergens and nickel is the most common among them. Nickel sensitivity in women is particularly related to jewelry, including earrings and other accessories. Especially all kinds of earrings, apparels and their metal clasps, buttons and buckles, coins, keys, frames of glasses and many more different kinds of products contain nickel. Nickel sensitivity in men is primarily occupational. Previous studies have shown that occupational exposure to nickel is seen in many industrial groups including alkaline battery manufacturing, zinc and brass dimming, electroplated coating, welding and electrical wiring. Nickel dermatitis may also occur in hairdressers, musicians and tailors. Nickel dermatitis was found to be associated with dietary nickel. Nickel sensitivity has been determined as higher in smokers than in non-smokers. Patch tests are mainly used for the diagnosis of nickel sensitivity. Reducing nickel exposure is essential for prevention of nickel dermatitis. In this paper, in the light of the literature, occupational groups more prone to nickel dermatitis and diagnosis and prevention of nickel dermatitis are reviewed. Key words: Occupational diseases, Nickel, Dermatitis Anahtar kelimeler: Meslek hastalıkları, Nikel, Dermatit Giriş Aslı Aytekin ( ) Dermatoloji, Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi, Ankara, Türkiye e-mail: [email protected] Hınç Yılmaz Toksikoloji, Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi, Ankara, Türkiye Gönderilme/Submitted: 13.10.2013 Kabul/Accepted: 27.11.2013 Mesleksel hastalıklar, bir mesleğin uygulanması sırasında kimyasal, mekanik, fiziksel ve biyolojik faktörlerin etkisi ile meydana gelen hastalıklardır. Endüstriyel toplumlarda tüm meslek hastalıklarının %30’unu mesleksel deri hastalıkları oluşturur. Sık tekrar etmeleri, iş gücü kayıpları ve iş değişikliklerine neden olmaları yüzünden önemli bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadırlar. Mesleksel kontakt dermatitler tüm mesleki deri hastalıklarının %90-95’ini oluşturur. Mesleksel kontakt dermatitlerin %70-80’ninden irritan kontakt dermatitler, %20-25’inden alerjik kontakt dermatitler sorumludur [1,2]. Metaller en yaygın kontakt allerjenlerdir. Altın, krom, kobalt ve civanın organik tuzlarına karşı reaksiyonlar oldukça sık görülmesine rağmen pek çok seride nikel, metal allerjilerinin en yaygın nedenidir 7 8 Aytekin ve ark. Mesleksel nikel dermatiti [3–6]. Genel popülasyonda nikele bağlı allerjik kontakt dermatit prevalansı %4,5 ile %8,6 arasında değişmektedir [7]. Kuzey Amerika Kontakt Dermatit Grubu’nun 2007 ve 2008 yıllarında yapılmış deri yama testlerinin sonuçlarını değerlendirdikleri çalışmalarında nikel en sık rastlanan allerjen olarak tespit edilmiştir [8]. Nikel çok eski çağlardan beri bilinen, periyodik cetvelde geçiş metalleri arasında bulunan, 28 atom numaralı, kimyada sembolü “Ni” olan bir elementtir. Gümüş beyaz renkli, dövülebilen, ısıtıldığında kırılmadan uzayabilen oldukça sert bir metaldir. Doğada sülfür ve silika yataklarında diğer metallerle, en çok kobalt ile birlikte bulunur. Sülfür cevherlerinin pirometalurjik yöntemlerle zenginleştirilmesi ile saf nikel elde edilir. Saf nikel, sağlam, sert, paslanmaz, hava ve kimyasal değişimlerden etkilenmeyen bir maddedir. Bu özelliği yüzünden birçok alaşım türünün yapımında aranan bir elemandır. Nikel manyetik alana sahiptir ve bu özelliğini 360 dereceye kadar korur. İlave edildiği metalin özelliklerini kuvvetlendirebilir, bu nedenle 3000 kadar alaşımın bünyesine girer. Alaşımlar içinde sanayide en çok kullanılanı paslanmaz çeliktir. Saf nikel özellikle kaplamacılıkta kullanılır. Bu işleme nikelaj denir. Ayrıca nikel oksit halinde iken seramik sanayinde renk verici olarak kullanılır [9]. Nikel Maruziyeti Günlük yaşamda nikel içeren pek çok madde ile karşılaşılmaktadır. Küpe başta olmak üzere her türlü takı, giysilerin ve çamaşırların metal kopçaları, metal düğme ve Tablo I. Nikele sık olarak maruz kalan meslek grupları. Meslek Grubu Nikel Maruziyeti Nedeni Kimyasal maddelerle temas eden işçiler Alkali piller (nikel-kadmiyum), plastikler, seramikler, boya sabitleyicileri, yağ sertleştiriciler, böcek ilaçları, resim ve duvar kağıdı renklendiricileri Paslanmaz çelik fabrikası çalışanları Çinko ve pirinç kaplama malzemeleri, lehimleme maddeleri, boyalar, metal plaka, kesme, boyama, sertleştirme ve kaplama solüsyonları Kuaförler Kalıcı perma solüsyonları, saç boyaları, ruj, far, göz kalemi gibi kozmetikler Elektronik çalışanları Statik elektriği dağıtmak için kullanılan nikel içeren metal bantlar Kasiyerler Madeni paralar Yemek sektörü çalışanları Nikel içeren gıdalar Madenciler, rafineri çalışanları Elektroliz sırasında ortaya çıkan nikel karbonil solüsyonları ve gazları Marmara Medical Journal 2014; 27: 7-12 tokalar, madeni paralar, anahtarlar, gözlük çerçeveleri, saat kayışları, fermuar, bisiklet gidonu, kapı kolları, kontakt lens temizleme solüsyonları, epilasyon iğneleri, göz kalemi ve farlar, ruj, saç tokaları, çeşitli mutfak malzemeleri, pantolon metal askıları, mücevherler ve daha çok çeşitli ürün nikel içermektedir [10]. Nikel ile gündelik hayatta çok sık karşılaşılması ve sık alerjiye neden olması nedeni ile nikel içeren ürünlerin kullanımında bazı standartlar geliştirilmiştir. Avrupa Birliği 2004 yılında takı, mücevher, saat ve giyim eşyası aksesuarları gibi vücutla temas eden nikelden yapılan ürünlerin kullanımına yönelik bir yönetmelik hazırlamıştır (The European Directive Restricting the Use of Nickel Commision Directive 2004/96/EC of 27 September 2004). Bu yönetmeliğe göre nikelle kaplanmış veya nikel içeren objelerin sağlaması gereken kriterler üç maddede özetlenmiştir; 1- Deriyi delici işlemler ile uygulanan nikel içeren objelerde (örneğin; kulağı delerek takılan küpeler ve diğer vücut “piercing”lerinde) nikel salınım oranının 0,2 mikrogram/cm2/haftayı geçmemesi 2- Deriye direk ve/veya uzun süreli temas edecek şekilde kullanılacak nikel içeren objelerde (kulak küpeleri, kolye, zincir, halhal, yüzük, kol saatleri, kasa, kayış, kordon ve vidaları, elbiselerde kullanılacak baskı düğme, kopça, fermuarlar ve metal markalar) nikel salınım oranının 0,5 mikrogram/cm2/haftayı geçmemesi 3- Nikelden yapılmış ancak nikel içermeyen kaplama maddesi ile kaplanmış objelerde en az 2 yıl boyunca nikel salınım oranının 0,5 mikrogram/cm2/haftayı geçmemesi Nikel besinlerde yaygın olarak bulunmaktadır. Nikelin yiyeceklerdeki kaynağı olarak; tuz (5–500 µgr/gr), bitkisel ürünler (0,5–5 µgr/gr), hayvansal ürünler (0,1–5 µgr/gr) ve su (5–100 µgr/l) sayılabilir. Paslanmaz çelik tencerede pişen asitli yiyecekler, istiridye, kakao ve çikolata, fasulye, ıspanak, bezelye, jelatin, fındık, ceviz, yulaf, buğday, çavdar, domates, balık ve konserve gıdalar gibi çeşitli besinler yüksek oranda nikel içermektedir [11]. Çalışma hayatında da en sık karşılaşılan metallerden birisi nikeldir [12,13]. Alkali piller, çinko ve pirinç kaplama malzemeleri, seramikler, elektrolizle kaplama ve lehimleme maddeleri, boyalar, elektrik kabloları, emayeler, yakıt katkı maddeleri, yağ sertleştiriciler, böcek ilaçları, boya sabitleyiciler, nikel alaşımlar, cam boyama malzemeleri, resim ve duvar kağıdı renklendiricileri, plastikler nikel içeren endüstriyel ürünlerdir. Nikel maruziyeti riski yüksek olan meslek grupları Tablo I’de belirtilmiştir. Bu meslek gruplarında duyarlanma daha sık olacağı için nikele bağlı dermatit gelişimi de daha fazla beklenmektedir Ayrıca literatürde diş teknisyenleri, müzisyenler, marangozlar gibi meslek gruplarında da temas ettikleri nikel içeren maddelere Aytekin ve ark. Mesleksel nikel dermatiti Marmara Medical Journal 2014; 27: 7-12 Tablo II. Mesleksel kontakt dermatit ile nikel ilişkisini gösteren çalışmalar Çalışma Meslekler Hasta Mesleksel Yama sayısı kontakt testinde dermatit en sık sıklığı allerjen Wallenhammer ve ark. [15] İsveç (2000) Diş hekimi 3500 Duarte ve ark. [16] Brezilya (2010) %14,9 Nikel 630 Ev temizlikçileri, Kuaförler, İnşaat işçileri, Marangozlar, Aşçı, Kimyager %7,6 Nikel (%23) Shiao ve ark. [18] Tayvan (2004) Elektronik işçileri 3070 % 9,8 Nikel Kreicsz ve ark. [19] Polonya (2011) Kuaförler 139 % 43,9 Nikel (%29,3) Bordel-Gomez ve ark. [20] İspanya (2010) Metal işçileri, 1092 İnşaat işçileri, Kuaförler % 21,3 Nikel (%29,3) bağlı mesleksel nikel dermatiti tespit edildiğini gösteren çalışmalar mevcuttur [14–16]. Nikele duyarlanma ve nikel maruziyetinin tespiti Nikele duyarlanmada kadınlarda en sık neden kulak deldirmedir [17]. Takılar, elbise aksesuarları ve çamaşır kopçalarında bulunan nikele direk temas da bir diğer duyarlanma nedenidir. Erkeklerde ise nikele duyarlanma kadınlardan farklı olarak daha çok mesleksel kökenlidir [15,16,18–20]. Literatürde değişik meslek gruplarında mesleksel kontakt dermatitin etyolojisine yönelik pek çok çalışmada yama testleri sonuçlarında en sık saptanan allerjenin nikel olduğu görülmektedir (Tablo II). Erkeklerde mesleksel olmayan duyarlanma en sık kol saatleri, kot pantolon düğmeleri, kemer tokaları ile oluşmaktadır. Son yıllarda vücut “piercing”i yaptıran erkeklerde artış olması mesleksel olmayan nikel dermatitinde de artışa yol açmaktadır [9]. Ayrıca cep telefonlarının gündelik yaşamda yaygın olarak kullanılmaya başlanmasından sonra, hem kadınlarda hem de erkeklerde, özellikle yanak bölgesine lokalize kontakt dermatit olgularıyla karşılaşılmaktadır [21]. Yaşam biçiminin nikel duyarlılığına etkisini araştıran bir çalışmada, sigara içenlerde içmeyenlere oranla daha yüksek nikel duyarlılığı tespit edilmiştir. Bunun tütün bitkisinin topraktan, gübrelerden veya tarım ilaçlarından absorbe ettiği nikelden kaynaklandığı düşünülmektedir. Aynı çalışmada alkol tüketiminin kontakt duyarlılığı arttırmada herhangi bir etkisinin olmadığı gösterilmiştir [22]. Nikel duyarlanmasının saptanmasında yama testleri 9 önemli bir yere sahiptir. Standart yama test serileri; sayıları 20-25 arasında değişen en önemli kontakt duyarlandırıcıların bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur. Halen birbirinden bağımsız çalışan 3 majör grup tarafından önerilen 3 ayrı standart seri mevcuttur; Avrupa standart serisi, Amerika standart serisi ve Japon standart serisi. Avrupa ülkeleri gibi bizim ülkemizde de Uluslararası Kontakt Dermatit Araştırma Grubu ile Avrupa Çevre ve Kontakt Dermatit Araştırma Grubunun ortak işbirliği ile oluşturulan Avrupa standart yama testi serisi kullanılmaktadır. Avrupa standart serisi 23 alerjen içermektedir ve nikel “%5 nikel sülfat” olarak vazelin içinde test edilmektedir. Bu konsantrasyonda pozitif reaksiyon oranı yüksek, irritasyon oranı düşüktür [23]. Ancak vazelin içinde nikelin çok iyi dağılamadığı durumlarda yalancı negatif sonuçlar görülebilmektedir. Son yıllarda nikel klorit, jel içinde daha iyi dağıldığından, Thin-Layer Rapid Use Epicutaneous (T.R.U.E.) testlerin vazelin-nikel sülfat içeren testlere göre daha doğru sonuçlar verdiği bildirilmektedir [9]. Nikel doğada birçok metalle bir arada bulunduğundan nikel allerjisi ile birlikte kobalt, bakır ve paladium gibi metallerin allerjilerine de rastlanmaktadır. Nikel periferik kanda mononükleer hücrelerde T-yardımcı-1 ve T-yardımcı-2 tipi sitokinlerin in vitro üretimini arttırmaktadır. Hücresel immün cevapta meydana gelen bu değişiklikler başka bir metale karşı allerjik reaksiyonu da arttırmaktadır [24]. Yama testi sonuçlarına göre popülasyonda nikel duyarlılığı % 6–30 arasında değişmektedir. Kadınlarda erkeklere oranla 2–10 kat daha sık görülmektedir [25,26]. Japonya’da yapılan ve son 19 yılın verilerini inceleyen bir çalışmada tekrarlayan kontakt dermatiti olup da metal yama testi uygulanan hastalarda cinsiyet ve yaş farkı gözetmeksizin en sık allerjiye yol açan metalin nikel olduğu tespit edilmiştir [27]. Ülkemizde yapılan çalışmalarda da yama testlerinde en sık tespit edilen allerjenin nikel olduğunu gösteren bulgular mevcuttur (Tablo III) [28-31]. Nikelle Tablo III. Ülkemizde yapılmış çalışmalarda yama testi sonuçları ile nikel alerjisi sıklığı Çalışma Çalışma tarihi Çalışma merkezi Hasta Nikel sülfat Sayısı allerjisi sıklığı Akyol ve ark. [28] (1996) 1992–1995 Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 318 % 13,5 AkasyaHillenbrand ve ark. [29] (2002) 1996–1997 İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 542 % 19,1 Ada [30] (2010) 1997–2009 Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi 775 % 17,3 Gündüz ve ark. [31] (2011) 2009–2010 Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi 231 % 26,6 10 Aytekin ve ark. Mesleksel nikel dermatiti Tablo–IV. Mathias Kriterleri [34] 1-Klinik görünüm kontakt dermatit ile uyumlu mu? 2-Muhtemel irritan veya allerjen maddeler ile iş yerinde temas var mı? 3-Lezyonların anatomik dağılımı mesleksel maruziyet ile uyumlu mu? 4-Kontakt dermatitin başlangıcı ile maruziyet arasında zamansal olarak ilişki var mı? 5-Mesleki olmayan maruziyetler dışlandı mı? 6-Şüpheli irritan ve/veya alerjene maruz kalınan işten uzaklaştırıldığında dermatit düzeliyor mu? 7-Yama veya provakasyon testleri ile olası bir alerjik neden saptanmış mı? teması tespit etmek için kullanılan yöntemlerden biri Shore ve arkadaşları tarafından modifiye edilen dimetilglioksim testidir [32]. Metal objelerde mevcut olan nikeli veya haftada 0,5 µgr/cm2 nikel salıveren maddelerdeki nikeli tespit etmeye yarayan pratik bir testtir. Alkol içinde %1 dimetilglioksim solüsyonu ve %10 amonyum hidroksit içeren kit solüsyonu pamuk uçlu çubuk aplikatörün ucuna bir kaç damla dökülür. Daha sonra aplikatör test objesine sürülür. Aplikatörün ucunda oluşan kırmızı renk test edilen objede serbest nikel bulunduğunu gösterir. Nikele maruziyeti değerlendirmek için kantitatif testler de geliştirilmeye çalışılmıştır. Bunlardan birisi olan “acid wipe sampling” testinden, ilk defa 2010 yılında Jensen ve arkadaşlarının yaptığı pilot bir çalışmada bahsedilmektedir [33]. Bu çalışmada mesleksel nikel maruziyetini kantitatif olarak ölçmek için deride depolanan nikel miktarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Ellerinde nikele bağlı mesleksel ekzeması ve yama testleri ile nikel allerjisi olduğu tespit edilen altı hasta çalışmaya dahil edilmiş, her bir hastanın sağ el işaret parmak ucu ön yüzüne, sağ el avuç içine ve kontrol alanı olarak sağ kol iç yüzüne 0,5 ml %1 nitrik asit emdirilmiş kağıt mendiller uygulanmıştır. Daha sonra bu kağıtlar bir dizi kimyasal teste tabii tutularak içlerindeki nikel konsantrasyonu belirlenmiştir. Bütün hastalarda en yüksek nikel konsantrasyonu işaret parmağında, ikinci sıklıkta avuç içi ve en az sıklıkta kontrol alanında tespit edilmiştir. Bu çalışma mesleği gereği nikele maruz kalan kişilerde derideki nikel birikimini kantitatif olarak belirlemenin diğer tanı testlerinden daha değerli olduğunu iddia etmektedir. Mesleksel nikel dermatiti i.Tanı Türkiye’de meslek hastalığı tanısı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda belirtilen Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği’ne dayanarak yapılabilmektedir. Bu kanunda meslek hastalığı “sigortalının çalıştığı veya Marmara Medical Journal 2014; 27: 7-12 yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel ve ruhsal özürlülük halleri” olarak tanımlanmaktadır. Kanun gereği meslek hastalıkları hastaneleri, eğitim ve araştırma hastaneleri ve devlet üniversite hastanelerince oluşturulan sağlık kurulu raporu ile meslek hastalığı tanısı konulabilmektedir. Diğer meslek hastalıklarında olduğu gibi nikele bağlı mesleksel kontakt dermatit tanısında öncelikle hastalığın mesleksel kaynaklı olup olmadığı ortaya konulmalıdır. Mesleksel kontakt dermatiti mesleksel olmayandan ayırt etmenin en önemli basamağı ayrıntılı bir meslek anamnezinin alınmasıdır. Özellikle lezyonların başlangıç yeri, işten uzaklaştırıldığında iyileşip iyileşmediği, iş yerinde diğer kişilerde görülüp görülmediği, iş yerinde maruz kaldığı malzemeler, atopi öyküsü, geçirilmiş kontakt dermatit öyküsü, bilinen alerjiler ve hobiler irdelenmelidir. Mathias kriterleri tanıya yardımcı olabilmektedir (Tablo IV) [34]. Yedi sorudan oluşan bu ankette dört soruya evet yanıtı mesleksel ilişkiyi doğrulamak için yeterlidir. Toplumda nikel duyarlanmasının kulak deldirme ve benzeri nedenlerle çok yaygın görülmesi nedeniyle mesleksel kontakt dermatitin kesin olarak nikelden kaynaklandığını ortaya koymak her zaman mümkün olamamaktadır. İngiltere’de geniş kapsamlı çok merkezli bir çalışmada değişik meslek grubundan 547 mesleksel kontakt dermatit hastasından yama testi sonucu nikel için pozitif çıkmasına rağmen sadece %36’sında nikelin etken sorumlu allerjen olduğu belirtilmektedir [35]. Bu nedenle mesleksel kontakt dermatit hastalarında bulunan nikel duyarlılığının rastlantısal mı bulunduğu, yoksa dermatitden sorumlu faktör mü olduğunun ayırt edilmesi çok kolay değildir. ii. Klinik bulgular ve seyir Nikel dermatitinde metalin deriye direk kontaktı ile oluşan lezyonlar genellikle ekzematize bazen de papülerdir. Ekzemanın yerleşim yeri nikel ile direk temasın olduğu bölgeye göre değişkenlik gösterir. Nikele bağlı el ekzeması nikelle direk temas veya internal maruziyet ile meydana gelebilmektedir. Erkeklerde ellerdeki nikel dermatiti genellikle endüstriyel maruziyetledir (Şekil 1). İşçilerde prognoz, hijyenik önlemlere dikkat edildiğinde ve iş değişiklikleri yapıldığında daha iyidir. Kadınlarda kalitesiz mücevherler, yüzük, örgü şişleri veya nikel ile kaplanmış objelerin uzun süre teması ile nikel dermatiti gelişmektedir. Küpelere bağlı dermatitlerde kulak memesinde eritem, ödem, sulantı ve ekzematizasyon bulguları gözlenirken, kot pantolon düğmelerine bağlı dermatit göbek çevresine yerleşmeye eğilimli olup orta abdominal bölgenin büyük bir bölümünü de kaplayabilir. Bilezikler ve nikelle kaplı incik boncuk tarzı takıların ekzemaları el bileğinden ön kola ilerleyebilir. Eğer banyoda veya soyunurken çıkarılmazlarsa göğüste ve karında da döküntüye yol açabilirler [9]. Aytekin ve ark. Mesleksel nikel dermatiti Marmara Medical Journal 2014; 27: 7-12 Şekil 1. 45 yaşındaki elektrik teknisyeninde nikel alerjisine bağlı ekzematöz görünüm. Diyetteki nikel ile ilişkili dermatitleri inceleyen çalışmalarda, diyetteki nikelin lezyonların alevlenmesinde rolü olduğunu kanıtlayan bulgular ortaya konulmuştur. Bu kanıtlar; ekzemalarda ve/veya yama test alanlarında oral nikel alımı ile alevlenme, diş teli takan çocuklarda düşük nikel içerikli diyet ile allerjik kontakt dermatit gelişiminde azalma, düşük nikel içeren diyetlerle ve oral disülfiram ile ekzemalarda düzelme (disülfiram nikel ile şelasyon yapar ve atılımını arttırır) olarak belirtilmektedir [11,36]. iii. Tedavi ve korunma Mesleksel nikel dermatitinde en önemli koruyucu tedavi prensibi nikele maruziyetin azaltılmasıdır. Bu sayede nikel duyarlılığı ve mesleksel kontakt dermatit görülme olasılığı azaltılır. Mesleksel nikel dermatitinin sık görüldüğü kuaförler üzerinde yapılan bir çalışmada, konuyla ilgili bilgilendirici eğitim faaliyetleri sonrası koruyucu eldiven kullanma sıklığının arttığı ve bununla ilişkili olarak dermatit sıklığının azaldığı gösterilmiştir [37]. Kuzey Afrika metal rafinerisinde nikel üretim tanklarında çalışan işçiler üzerinde yapılan bir çalışmada ise deri hidrasyonu ve transepidermal su kaybının deriye etkileri araştırılmıştır. [38] Bu çalışmada her bir hastanın işaret parmağı, avuç içi, boyun ve alın bölgesinden özel mendiller ile alınan deri örnekleri plazma atomik emüsyon spektrometresi ile incelenmiştir. Hasarlanmış ve dehidrate deride nikelin permabilitesinin arttığı gösterilmiştir. Koruyucu eldivenlerin yetersizliğinin deride nikel birikimini artırdığı gözlenmiştir. Bu çalışmada tüm mesleksel nikel dermatit hastaları için geçerli olan bir dizi önlem önerilmiştir. Bu önlemler; koruyucu eldivenlerin hem mekanik hem kimyasal 11 koruyucular içermesi, dimetilglioksim testi ile nikele maruz kalan alanların işe başlamadan önce belirlenmesi ve bu bölgelerin temizlenmesi ve uygun nemlendiriciler ile deri bakımının sağlanmasıdır. Nikel duyarlılığı olan kişiler kullandıkları metal örgü şişleri, düğmeler, tokalar ve ofis malzemeleri gibi objeleri plastikleriyle değiştirmelidir. Benzer şekilde plastik tutacağı olan bardakları, plastik çerçeveli gözlükleri, alüminyum ya da teflondan yapılmış mutfak malzemeleri tercih etmelidirler. Devamlı metal obje ile teması olanlar temas yerlerine talk pudrası sürerek birkaç saatliğine cildi koruyabilirler. Talk pudrası hem mekanik bir bariyer oluşturur hem de metal objeden salınan nikelin bir kısmını absorbe eder. Koruyucu eldiven kullanımı durumunda vinil eldiven tercih edilmelidir. Nikel, lastik eldivenlerden geçebilirken, vinil olanlardan geçemez [39]. Nikel, krom ve kobalt ile beraber ortopedik protezlere olan duyarlanmanın en sık nedeni olup, yerleştirilen implantın başarısız olduğu olgularda normal popülasyonun altı katı sıklıkta metal duyarlanması olduğu belirtilmektedir. Bu nedenle, her ne kadar metal duyarlılığı olan hastalarda protez operasyonları sonrası gelişen komplikasyon sıklığı yüksek olmasa da operasyon öncesi yapılacak testlerle hasta için en uygun protezin seçilmesi önerilmektedir [40,41]. Nikel gündelik hayatta olduğu kadar çalışma hayatında sıkça maruz kalınan antijenlerden biridir. Bu nedenle mesleksel kontakt dermatit olgularında nikel maruziyeti mutlaka araştırılmalı ve altta yatan nedenin nikel olduğu olgularda koruyucu önlemlerin (uygun eldiven ile ellerin korunması, sık tekrarlıyorsa iş değişikliği gibi) alınması önemlidir. Kaynaklar 1. Clark SC, Zirwas MJ. Management of occupational dermatitis. Clin Dermatol 2009; 27:365-83. doi: 10.1016/j.det.2009.05.002 2. Nixon R, Frowen K, Moyle M. Occupational dermatoses. Aust Fam Physician 2005; 34:327-33. 3. Johansen JD, Menné T, Christophersen J, Kaaber K, Veien N. Changes in the pattern of sensitization to common contact allergens in Denmark between 1985-86 and 1997-98, with a special view to the effect of preventive strategies. Br J Dermatol 2000; 142:490-5. doi: 10.1046/j.1365-2133.2000.03362.x 4. Marks JG, Belsito DV, DeLeo VA, et al. North American Contact Dermatitis Group patch test results for the detection of delayed-type hypersensitivity to topical allergens. J Am Acad Dermatol 1998; 38:911–8. doi: 10.1016/S0190-9622(98)70587-0 5. Sertoli A, Francalanci S, Acciai MC, Gola M. Epidemiological survey of contact dermatitis in Italy (1984–1993) by GIRDCA. Am J Contact Dermat 1999; 10:18–30. doi: 10.1016/S1046-199X(99)90089-1 6. Uter W, Schnuch A, Geier J, Frosch P. Epidemiology of contact dermatitis. The Information Network of Departments of Dermatology. Eur J Dermatol 1998; 1:36–40. 7. Erdem T, Kılıç B. Dermatolojide nikel alerjisi. Turkiye Klinikleri J Dermatol- Special Topics 2012;5:31–7. 8. Fransway AF, Zug KA, Belsito DV, et al. North American Contact Dermatitis Group patch test results for 2007 – 2008. Dermatitis 2013; 24:10-21. doi: 10.1097/DER0b013e318277ca50. 12 9. 10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. 17. 18. 19. 20. 21. 22. 23. 24. 25. Aytekin ve ark. Mesleksel nikel dermatiti Rietschel RL, Fowler JF. Metals. In: Rietschel RL, Fowler JF Jr, eds. Fisher‘s Contact Dermatitis. 6th ed. Hamilton: BC Decker Inc, 2008: 641-81. Boyvat A, Akyol A. Allerjik kontakt dermatitli olgularda yama testi sonuçları. T Klin Alerji Astım 2000; 2:156-67. Sharma AD. Relationship between nickel allergy and diet. Indian J Dermatol Venereol Leprol 2007; 73:307-12. doi: 10.4103/03786323.35733 Goh CL. Common industrial processes and occupational irritants and allergens-an update. Ann Acad Med Singapore 1994; 23:690-8. Salazar LC, Guimaraens D, Villegas C, Romero A, Gonzalez MA. Occupational allergic contact dermatitis in construction workers. Contact Dermatitis 1995; 33:226-30. Jue MS, Kim YS, Ro YS. Fiddler’s neck accompanied by allergic contact dermatitis to nickel in a viola player. Ann Dermatol 2010; 22:88-90. Wallenhammer LM, Ortengren U, Andreasson H, et al. Contact allergy and hand eczema in Swedish dentists. Contact Dermatitis 2000; 43:192-9. doi: 10.1034/j.1600-0536.2000.043004192.x Duarte I, Rotter A, Lazzarini R. Frequency of occupational contact dermatitis in an ambulatory of dermatologic allergy. An Bras Dermatol 2010; 85:455-9. Brandao MH, Gontijo B, Girundi MA, de Castro MC. Ear piercing as a risk factor for contact allergy to nickel. J Pediatr (Rio J) 2010; 86:149-54. Shiao JS, Sheu HM, Chen CJ, Tsai PJ, Guo YL. Prevalence and risk factors of occupational hand dermatoses in electronics workers. Toxicol Ind Health 2004; 20 :1-7. doi: 10.1191/0748233704th193oa Krecisz B, Kiec-Swierczynska M, Chomiczewska D. Dermatological screening and results of patch testing among Polish apprentice hairdressers. Contact Dermatitis 2011; 64:90-5. doi: 10.1111/j.16000536.2010.01844.x Bordel-Gómez MT, Miranda-Romero A, Castrodeza-Sanz J. Epidemiology of contact dermatitis: prevalence of sensitization to different allergens and associated factors. Actas Dermosifiliogr 2010; 101:59-75. doi: 10.1016/S1578-2190(10)70581-3 Whörl S, Jandl T, Stingl G, Kinaciyan T. Mobile telephone as new source for nickel dermatitis. Contact Dermatitis 2007;56:113. doi: 10.1111/j.1600-0536.2007.00296.x Thyssen JP, Johansen JD, Menné T, Nielsen NH, Linneberg A. Effect of tobacco smoking and alcohol consumption on the prevalence of nickel sensitization and contact sensitization. Acta Derm Venereol 2010; 90:27–33. doi: 10.2340/00015555-0772 Akasya E, Bayazıt EÖ. Avrupa standart yama testi serisi. Turkderm 2001; 35:265-76. Minang JT, Areström I, Troye-Blomberg M, Lundeberg L, Ahlborg N. Nickel, cobalt, chromium, palladium and gold induce a mixed Th1- and Th2-type cytokine response in vitro in subjects with contact allergy to the respective metals. Clin Exp Immunol 2006; 146:417-26. doi: 10.1111/j.1365-2249.2006.03226.x Young E, Honwing RH. Patch test results with standart allergens over a decade. Contact Dermatitis 1987; 17:104-7. doi: 10.1111/j.16000536.1987.tb02670.x Marmara Medical Journal 2014; 27: 7-12 26. Menné T, Dooms-Goossens A, Wahlberg JE, White IR, Shaw S. How large a population of contact sensitivities are diagnosed with the European Standard Series? Contact Dermatitis 1992; 26:201-2. 27. Nonaka H, Nakada T, Ijima M, Howard I. Metal patch test results from 1990–2009. J Dermatol 2011; 38:267–71. doi: 10.1111/j.13468138.2010.00980.x 28. Akyol A, Gürgey E, Erdi H, Taşpınar A. Evaluation of the patch test results with standard antigens in various types of eczema. Contact Dermatitis 1996; 35:303. doi: 10.1111/j.1600-0536.1996.tb02394.x 29. Akasya-Hillenbrand E, Özkaya-Beyazıt E. Patch test results in 542 patients with suspected contact dermatitis in Turkey. Contact Dermatitis 2002; 46:17-23. doi: 10.1034/j.1600-0536.2002.460104.x 30. Ada S. Allerjik kontakt dermatitli 775 olgunun yama testi sonuçları. Turkderm 2010; 44:187-92. 31. Gündüz Ö, Aytekin A, Yılmaz H. Meslek Hastalıkları Hastanesi’nde 231 hastaya uygulanan deri yama testi sonuçlarının değerlendirilmesi. E-Poster bildiri. 1.Ulusal Mesleki Deri Hastalıkları Sempozyumu 23 -27 Mart 2011 Erzurum 32. Shore RN, Binnick S. Dimethylglioxime stick test for easier detection of nickel. Arch Dermatol 1977; 113:1734. doi: 10.1001/ archderm.1977.01640120102043 33. Jensen P, Thyssen JP, Johansen JD, Skare L, Menné T, Lidén C. Occupational hand eczema caused by nickel and evaluated by quantitative exposure assessment. Contact Dermatitis 2011; 64:32–6. doi: 10.1111/j.1600-0536.2010.01819.x 34. Mathias CG. Contact dermatitis and worker’s compensation: criteria for establishing occupational causation aggravation. J Am Acad Dermatol 1989; 20 (5 Pt 1):842-8. 35. Shum K, Meyer J, Chen Y, Cherry N, Gawkrodger D. Occupational contact dermatitis to nickel: experience of British dermatologists (EPIDERM) and occupational physicians (OPRA) surveillance schemes. Occup Environ Med 2003; 60:954-7. doi: 10.1136/ oem.60.12.954 36. Zirwas MJ, Molenda MA. Dietary nickel as a cause of systemic contact dermatitis. J Clin Aesthet Dermatol 2009; 2:39–43. 37. Bregnhoj A, Menne T, Johansen JD, Sosted H. Prevention of hand eczema among Danish hairdressing apprentices: an intervention study. Occup Environ Med 2012; 69:310-6. doi: 10.1136/ oemed-2011-100294. 38. Du Plessis JL, Eloff FC, Badenhorst CJ, et al. Assessment of dermal exposure and skin condition of workers exposed to nickel at a South African base metal refinery. Ann Occupy Hyg 2010; 54:23–30 doi: 10.1093/annhyg/mep080 39. Wall LM. Nickel penetration through rubber gloves. Contact Dermatitis 1980; 6:461-3. doi: 10.1111/j.1600-0536.1980.tb05566.x 40. Frigerio E, Paolo D. Pigatto PD, Guzzi G, Altomare G. Metal sensitivity in patients with orthopaedic implants: a prospective study. Contact Dermatitis 2011; 64:273–9. 41. Hallab N, Merritt K, Jacobs J J. Metal sensitivity in patients with orthopaedic implants. J Bone Joint Surg Am 2001; 83: 428–36. Marmara Medical Journal 2014; 27: 13-20 DOI: 10.5472/MMJ.2013.03125.1 ORIGINAL ARTICLE / ÖZGÜN ARAŞTIRMA Nicotine alleviates colitis-induced damage in rats via its anti-oxidative activity Sıçanlarda kolite bağlı hasarı nikotin antioksidatif aktivitesi ile hafifletir Zarife Nigâr OZDEMIR, Gokhan TAZEGUL, Pınar KURU, Seyda BILGIN, Semih Tiber MENTESE, Can ERZIK, Serap SIRVANCI, Berrak C YEGEN ABSTRACT Objective: Previous studies have demonstrated a higher incidence of ulcerative colitis in non-smokers. We investigated the beneficial effects of nicotine treatment on colitis-induced anxiety and oxidative colonic damage on rats. Materials and Methods: Wistar Albino (250-300 g) rats (n=40) were randomly divided into 5 groups as saline-treated colitis group, nicotine pre-treated colitis group, nicotine post-treated colitis group, continuously nicotine-treated colitis group and control group. Groups received intraperitoneal injections of saline or nicotine (0.1 mg/kg/day) for 15 days prior to and for 3 days following the colitis induction. Malondialdehyde (MDA) and glutathione (GSH) levels, myeloperoxidase (MPO), superoxide dismutase (SOD) and catalase (CAT) activities, histological evaluation and DNA fragmentation were studied in colonic samples. Anxiety levels were evaluated with the hole-board test. Results were evaluated using ANOVA and Mann-Whitney-U tests. Results: The saline-treated colitis group had increased MPO and MDA levels, DNA fragmentation and histological damage scores when compared with the control group. In the nicotinetreated groups MPO and MDA levels and DNA fragmentation were reduced, with lower histologic damage scores. Reduced SOD, CAT and GSH levels were also increased in nicotine-treated groups. Conclusion: This study demonstrates antioxidant effects of nicotine treatment in the acetic acid-induced colitis model including an increased antioxidant capacity, reduced migration of neutrophils to the inflamed colon and a reduction of membrane damage. Key words: Ulcerative colitis, Anxiety, Myeloperoxidase, Superoxide dismutase, Glutathione, Catalase Zarife Nigar Ozdemir, Berrak C Yegen ( ) Department of Physiology, School of Medicine, Marmara University, Istanbul, Turkey [email protected] Gökhan Tazegul, Pınar Kuru, Seyda Bilgin, Semih Tiber Mentese Undergraduate Intern, School of Medicine, Marmara University, Istanbul, Turkey Can Erzik Department of Medical Biology, School of Medicine, Marmara University, Istanbul, Turkey Serap Sirvanci, Department of Histology and Embryology, School of Medicine, Marmara University, Istanbul, Turkey Submitted/Gönderilme: 30.08.2013 Accepted/Kabul: 2.10.2013 ÖZET Amaç: Epidemiyolojik çalışmalar ülseratif kolitin sigara kullanmayanlarda daha sık görüldüğünü bildirmektedir. Bu çalışmada kolitle oluşan oksidan hasar ve anksiyete üzerine nikotin ön tedavisinin ve/veya kolit sonrası tedavinin olası yararlı etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Wistar Albino (250-300 g) sıçanlar (n=40), serum fizyolojik (SF) verilen, ön-tedavili, tedavili ve ön-tedavi+ tedavili kolit grubu ve kontrol grubu olmak üzere beşe ayrıldı. Kolit öncesi 15 gün ve kolit sonrasında 3 gün sıçanlara intraperitoneal SF ya da nikotin (0,1 mg/kg/gün) uygulandı. Kolon örneklerinde oksidan hasarı belirlemek için malondialdehid (MDA), miyeloperoksidaz (MPO) aktivitesi, glutatyon (GSH), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz ve DNA fragmantasyonu ölçümleri ile histolojik skorlama yapıldı. Delikli kutu testi ile anksiyete seviyeleri belirlendi. Sonuçlar ANOVA ve Mann Whitney U testi ile analiz edildi. Bulgular: Kolitte artan anksiyetenin nikotin ile değişmediği gözlendi. SF verilen kolit grubunda kolon MPO ve MDA düzeyleri ile DNA fragmantasyonunun ve hasar skorunun kontrol grubuna kıyasla arttığı, nikotin verilen tüm kolit gruplarında ise bu hasar göstergelerinin anlamlı şekilde düştüğü gözlendi. Histolojik doku hasarı skorunun nikotin uygulanan kolit grubunda daha az olduğu gözlendi. SOD, katalaz ve GSH düzeylerindeki azalmanın nikotin tedavisiyle anlamlı şekilde arttığı gözlendi. Sonuç: Çalışmada asetik asitle oluşturulan kolit modelinde, nikotin tedavisinin doku antioksidan kapasitesini arttırarak, inflamasyon sonucu nötrofil göçünü ve membran hasarını azaltarak antioksidan etki oluşturduğu gösterildi. Anahtar kelimeler: Ulseratif kolit, Anksiyete, Miyeloperoksidaz, Superoksit dismutaz, Glutatyon, Katalaz Introduction Inflammatory bowel disease (IBD) is an idiopathic chronic disease with probable genetic heterogeneity affecting nearly 30 million people worldwide [1]. Although it is welldocumented that smoking is associated with several diseases and with an increased morbidity and mortality of smokers [2], several epidemiological observations have demonstrated that the risk of developing ulcerative colitis (UC) is greater in both ex-smokers and non-smokers [3,4] than in smokers. Published evidence also suggests that as compared to a healthy population, a higher proportion of 13 14 Özdemir et al. Nicotine alleviates colitis IBD patients suffer from anxiety and depression [5], and studies of smokers have shown that nicotine can relieve stress and reduce anxiety [6]. Based on these observations, nicotine, as the primary causative and addictive substance in tobacco, has been used as an alternative therapeutic agent for treating UC in some clinical trials [7-9]. Major pathogenic characteristics of UC include the infiltration of neutrophils into the inflamed colon. When the recruitment of polymorphonuclear cells (PMN) and macrophages into the colon is increased, a marked increase in the production of reactive oxygen metabolites (ROM) and pro-inflammatory cytokines will result as a secondary amplification of the inflammatory responses [10]. It has been shown that in the mucosa of IBD patients chronic and relapsing inflammation is characterized by an increased expression of pro-inflammatory cytokines such as tumor necrosis factor (TNF)-α in immune cells [11, 12]. In contrast to this, nicotine was shown to suppress the synthesis of eicosanoids [13-15] and pro-inflammatory cytokines, interleukin (IL)-1β and TNF-α, and this may explain the beneficial effects of smoking and nicotine in ulcerative colitis [16]. Moreover, it has also been proved that chronic nicotine administration to experimental animals results in a significant decrease in the antibody response [17] and that chronic in vivo nicotine exposure leads to T-cell anergy and may contribute to nicotine/cigarette smoke-induced immunosuppression [18]. Based on these findings, the present study investigated the beneficial effects of nicotine treatment on colitisinduced anxiety and oxidative colonic damage in rats. Materials and Methods Animals Male Wistar albino rats (250-300 g) supplied by the Marmara University (MU) Animal Center (DEHAMER) were housed in an air-conditioned room with 12-h light and dark cycles, where the temperature (22±2oC) and relative humidity (65-70%) were kept constant. All experimental protocols were approved by the MU Animal Care and Use Committee. Induction of colitis and experimental protocol Before the induction of colitis, animals were fasted for 18 h. Colitis (n=32) was induced by a modification of the method of MacPherson and Pfeiffer [19]. Under light ether anesthesia, a polyethylene catheter (PE-60) was inserted into the colon with its tip positioned 8 cm from the anus. To induce colitis, a solution of 1 ml of 5 % (v/v) acetic acid diluted in saline (pH 2.3) was instilled. After a 30 sec period of exposure, excess fluid was withdrawn, and the colon was then flushed with 1.5 ml of phosphate-buffered saline (pH 7.4). The rats in the control group (n=8) were Marmara Medical Journal 2014; 27: 13-20 subjected to the same procedure with the exception that isotonic saline was substituted for acetic acid. The time of acetic acid or saline instillation and decapitation was identical in all experimental groups. The rats were randomly divided into 5 groups. Animals in all groups received intraperitoneal injections of either saline or nicotine (nicotine bitartarate, 0.1 mg/kg/day; Sigma, St. Louis, MO) for 15 days prior to the colitis induction, and injections were continued with saline or nicotine for the 3 consecutive days following the colitis induction. The saline-treated colitis group (n=8) received saline injection before and after the colitis induction. In the nicotine pre-treated colitis group (n=8), nicotine injections were given for 15 days before the colitis induction and were replaced with saline for 3 days following the colitis induction. The nicotine post-treated colitis group (n=8) had saline injections prior to the colitis induction, but received nicotine during the following 3 post-colitis days. Nicotine was continued for 18 days in the continuously nicotinetreated colitis group (n=8). The intracolonic saline instilled control group received saline injections for 18 days (n=8). On the third day of colonic instillation, all rats were decapitated and the last 8 cm of the colon were removed. Samples taken from this distal colon region were stored at -80oC for subsequent measurement of glutathione (GSH), superoxide dismutase (SOD), catalase (CAT) levels and myeloperoxidase (MPO) activity. Additional tissue samples were obtained for histological evaluation and for the determination of DNA fragmentation in the colonic mucosa. Evaluation of anxiety Hole-board tests were performed to evaluate the level of anxiety on the first day of the experiment before any treatments were started. They were repeated on the 15th day before colitis induction and on the 3 rd day of colitis induction. It is well known that an increase in anxiety reduces exploratory behavior in rats, which can be tested by using the hole-board test [20]. The hole-board apparatus, providing a measure of directed exploration in rats [21], consisted of a wooden board (40×40 cm) with 16 equally spaced holes (each 3 cm in diameter). The hole-board test was performed by placing the rat in the center of the wooden board, and the test was recorded by a video camera for 5 min. Then the number of head-dipping into the holes was counted from the videotape [22]. A number of headdippings below normal indicated a reduction in the exploratory behavior and increased anxiety. Assessment of severity of colitis The rats were decapitated 72 h after the colonic instillation of saline or acetic acid and the distal 8 cm of the colons were opened down their mesenteric borders and cleansed of Marmara Medical Journal 2014; 27: 13-20 luminal contents. For light microscopic investigations, the tissues were fixed in 10% formaldehyde and then underwent routine histologic preparation before embedding in paraffin. For each animal, four randomly taken tissue sections (5µm) were cut on a rotary microtome, mounted on slides and stained with hematoxylin and eosin. Sections were examined under an Olympus BX51 photomicroscope for observation of morphological changes. All tissue sections were examined by an experienced histologist, who was unaware of the treatments. At least five microscopic areas were examined to score each specimen. Histological scoring was made as 0, none; 1, mild; 2, moderate; 3, severe for each of the following criteria: epithelial damage, submucosal edema, inflammation and damage in muscularis externa. The maximum score calculated was 12. GSH and MDA assays Colonic samples were homogenized in ice-cold 150mM KCl for determination of MDA and GSH levels. The MDA levels were assayed for products of lipid peroxidation [23]. Results were expressed as nmol/g MDA tissue. GSH was determined by the spectrephotometric method using Ellman’s reagent [24]. Results are expressed as µmol/g GSH tissue. MPO activity Tissue-associated MPO activity was determined in the colonic samples as an indication of accumulation of neutrophils. MPO is a natural constituent of primary granules of neutrophils, and a direct relationship between the MPO activity measured on tissue samples and the number of neutrophils has previously been shown [25]. All reagents for MPO assay were obtained from Sigma. The tissue samples (0.2–0.3 g) were homogenized in 10 volumes of ice-cold potassium phosphate buffer (50mM K2HPO4, pH 6.0) containing hexadecyltrimethylammonium bromide (HETAB; 0.5%, w/v). The homogenate was centrifuged at 30,000 g for 10 min at 4 oC, and the supernatant was discarded. The pellet was then rehomogenized with an equivalent volume of 50mM K2HPO4 containing 0.5% (w/v) hexadecyltrimethylammonium bromide and 10mM ethylenediaminetetraacetic acid (EDTA, Sigma). MPO activity was assessed by measuring the H 2O2-dependent oxidation of o-dianizidine 2HCl. One unit (U) of enzyme activity was defined as the amount of MPO present that caused a change in absorbance measured at 460 nm for 3 min. MPO activity was expressed as U/g tissue. SOD and CAT activities SOD activity in the colonic samples was measured according to a previously described method [26]. Briefly, measurements were performed in cuvettes containing 2.8ml Özdemir et al. Nicotine alleviates colitis 15 of 50mM potassium phosphate (pH 7.8) with 0.1mM EDTA, 0.1mM of 0.39 mM riboflavin in 10 mM potassium phosphate (pH 7.5), 0.1ml of 6 mM of o-dianisidine·2HCl in deionized water, and tissue extract (50, 100 ml). Cuvettes with all their components were illuminated with 20-W Sylvania Grow Lux fluorescent tubes that were placed 5cm above and to one side of cuvettes maintaining a temperature of 37oC. Absorbances were measured at 460 nm with a Shimadzu UV-02 model spectrophotometer. A standard curve was prepared routinely with bovine SOD (Sigma– Aldrich; S-2515-3000 U) as reference. Absorbance readings were taken at 0 and 8min of illumination and the net absorbances were calculated. The method for the measurement of CAT activity was based on the catalytic activity of the enzyme that catalyzes the decomposition reaction of H2O2 to give H2O and O2 [27]. Briefly, the absorbances of the tissue samples containing 0.4 mL homogenate and 0.2 mL H2O2 were read at 240 nm and 20oC against a blank containing 0.2 mL phosphate buffer and 0.4 mL homogenate for about 1 min. Colonic DNA fragmentation assay Mucosal samples (0.10-0.15 mg) from colon were homogenized in 10 volumes of a lysis buffer (5 mM Tris HCL, 20 mM ethylene diamine tetraacetic acid [EDTA], 0.5% (v/v) t-octylphenoxypolyethoxyethanol [Triton-X 100]; pH=8.0). Two separate samples of 1 mL were taken from the mucosal samples and centrifuged at 25,000 g for 30 min to separate the intact chromatin in the pellet from the fragmented DNA in the supernatant. The pellet was resuspended in 1 mL of Tri-EDTA buffer (pH=8.0), 10 mM:1 mM. Both the supernatant and the resuspended pellet were assayed for the DNA content by the diphenylamine reaction described by Burton [28]. Tricarboxylic acid (TCA, 25%) was added to both tubes containing the resuspended pellet and supernatant and the tubes were kept at 4oC overnight. The samples were then centrifuged at 4 o C and 25,000 g for 30 min. The supernatants were discarded and 5% of freshly prepared TCA was added to the pellets in both tubes. The tubes were shaken for 20 min at 95 o C and a freshly prepared diphenylamine (DPA) solution (15 mg DPA dissolved in 1 mL glacial acetic acid with the addition of 1 mL concentrated sulphuric acid) was added in a volume twice that of the samples. After the samples were left at 37oC for 4 h, optical densities were read at 595 nm. Statistics Statistical analysis was carried out using GraphPad Prism 3.0 (GraphPad Software, San Diego, CA). All data were expressed as means ± SEM. Groups of data were compared with an analysis of variance (ANOVA) followed by Tukey’s 16 Özdemir et al. Nicotine alleviates colitis Marmara Medical Journal 2014; 27: 13-20 multiple comparison tests, and the histological data were compared with the non-parametric Mann Whitney U test. Values of p<0.05 were regarded as significant. Results Effect of nicotine treatments on the anxiety levels of rats Head-dipping numbers that were recorded using the holeboard test at the beginning of the experiment were not different among the experimental groups. Numbers of headdippings were significantly reduced in all rats with colitis (p<0.05), indicating reduced exploratory behavior and increased anxiety, but no differences were evident among the treatment regimens (data not shown). Effect of nicotine treatments on colonic MDA levels, MPO activities and DNA fragmentation ratios In the saline-treated colitis group, colonic MDA level, an index of lipid peroxidation, was found to be significantly elevated as compared to the control group (p<0.001; Fig. 1A). Nicotine, given either as a pre- or post-treatment or as a continuous treatment, significantly abolished the elevation in MDA levels (p<0.001). Induction of colitis in salinetreated rats caused a significant increase in colonic levels of MPO activity, a marker of neutrophil infiltration into the tissue, compared with that of the control group (p<0.05), while only continuous nicotine treatment given to the rats with colitis decreased the enzyme activity (p<0.05; Fig. 1B). In accordance with increased MDA levels and MPO activities, DNA fragmentation indicating apoptosis, was significantly increased in the saline-treated colitis group as compared to the control group (p<0.01; Fig. 1C). However, this colitis-induced increase in apoptosis was suppressed by nicotine treatments (p<0.05-0.01), while the reduction by nicotine pre-treatment did not reach statistical significance. Effect of nicotine treatments on the extent of colonic damage Histological analysis by light microscopy revealed that the saline-treated colitis group showed moderate damage in the epithelium and muscularis externa layer with mild submucosal edema and inflammation, as compared to the control group, which demonstrated a regular colonic mucosa and submucosa (Fig. 2). Similarly, in the nicotine pre-treated colitis group, moderate epithelial damage and submucosal edema along with mild damage in the muscularis externa and mild inflammation were observed. In the nicotine post-treated and the continuously-treated colitis groups, mild epithelial and damage of the muscularis externa with submucosal edema and moderate inflammation were evident in the post-treatment group. Histological damage scores in the saline-treated and nicotine-treated colitis groups were not statistically different (Fig. 1D). Figure 1. (A) The malondialdehyde (MDA) levels, (B) myeloperoxidase (MPO) activities, (C) percentage of DNA fragmentation and (D) histological damage scores of the experimental groups. *p < 0.05, **p<0.01, compared to vehicle-treated control group; +p < 0.05, ++p<0.01, +++p<0.001, compared to vehicle-treated colitis group. Özdemir et al. Nicotine alleviates colitis Marmara Medical Journal 2014; 27: 13-20 17 Effect of nicotine treatments on colonic GSH contents Induction of colitis in the saline-treated rats caused a significant reduction in colonic GSH level when compared with that of the control rats (p<0.01). In contrast to this, nicotine treatment in either regimen abolished this reduction in GSH content (p<0.01; Fig. 3A). Similarly, SOD activity in the saline-treated colitis group demonstrated a significant decrease (p<0.05), but the enzyme activity was replenished only in the nicotine post-treated colitis group (p<0.05; Fig. 3B). When compared with the control group, CAT activity Figure 2. (A) Figure 2. (B) Figure 2. (C) Figure 2. (D) Figure 2. (A) Saline-treated colitis group, demonstrating damage in the surface epithelium (arrow), Lieberkühn crypts (*) and muscularis externa (**). (B) Nicotine pre-treated colitis group with mucosal damage (arrow). (C) Nicotine post-treated colitis group, showing mild mucosal damage with normal appearance in most of the areas. (D) Continuously nicotine-treated colitis group with partial damage in Lieberkühn crypts (*) and a normal surface epithelium. Hematoxylen eosin, x100. Figure 3. (A) Glutathione (GSH) levels, (B) superoxide dismutase (SOD) and (C) catalase (CAT) activities of the experimental groups. *p < 0.05, **p<0.01, compared to vehicle-treated control group; +p < 0.05, ++p<0.01, +++p<0.001, compared to vehicle-treated colitis group. 18 Özdemir et al. Nicotine alleviates colitis in the saline-treated colitis group showed a tendency to decrease, but the reduction did not reach statistical significance (Fig. 3C). However, treatment with nicotine with different regimens elevated the CAT activity significantly (p<0.05-0.001). Discussion The results of the present study reveal that nicotine treatment ameliorates colitis-induced oxidative damage as assessed by depressed colonic MDA level, MPO activity and mucosal apoptosis concomitant with increased tissue GSH content, SOD and CAT activities. Application of a 15-day pretreatment was equally effective as the 3-day post-treatment or the continuous nicotine treatment on most of the parameters. However, the effect of nicotine on neutrophil infiltration was only evident when nicotine was given both before and after the colitis induction. However, colitis-induced anxiety demonstrated by reduced headdipping at hole-board test was not altered by nicotine treatment. The amount of nicotine injected into the rats in the current study (0.1 mg/kg/day) was chosen to correlate with the daily intake of nicotine during smoking in humans, which was shown to vary widely among subjects (10.5 to 78.6 mg, i.e. 0.15 to 1.1 mg/kg/day for a 70-kg man) [29]. Ulcerative colitis is a chronic idiopathic IBD with diffuse, recurrent inflammation of the colon and the rectum, which is characterized by cycles of acute inflammation, ulceration, and bleeding of the colonic mucosa [30]. Epidemiological studies have shown that there was a distinct lack of current smokers in a cohort of UC patients when matched with control subjects [3, 31], while UC patients with a smoking history usually acquire their disease within 1 or 2 years after they have quit smoking [32-34]. Based on this observation, numerous studies have been conducted on the relationship between smoking and UC, and these have further demonstrated that smoking not only protects against the development of UC, but also ameliorates the clinical course of the disease [35-41]. Although the specific mechanisms underlying the therapeutic effect of nicotine are not clear yet, several mechanisms were suggested to mediate the beneficial actions of nicotine. In support of the anti-inflammatory potential of nicotine, it was observed that nicotine inhibited the release of the proinflammatory cytokine TNF-α from immune cells and altered the capacity of the cells to respond to TNF-α [42, 43]. Nicotine was shown to have potent effects on gut barrier permeability through an increased expression of tight junction proteins [44]. An immunomodulatory effect of nicotine is mediated via the α7 subunit of the nicotinic ACh receptor (α7 nAChR) on various cells of the immune system including T-cells and B-cells, dendritic cells, and macrophages [45]. Accordingly, Kolgazi et al [46] have Marmara Medical Journal 2014; 27: 13-20 recently shown that modulation of the cholinergic system by nicotine or ACh esterase inhibition acetic acid-induced colonic inflammation and reversed the pro-inflammatory cytokine response. The current study supports the view that nicotine, by modulating the oxidant and antioxidant status of the colonic tissue, ameliorates colonic damage induced by acetic acid. The etiology of UC is not clearly understood, but inflammatory mediators, such as excessive production of ROM and an increased expression of pro-inflammatory cytokines by the inflamed mucosa have been proposed to contribute significantly to the development of tissue injury [47]. In patients with active episodes of ulcerative colitis, it is shown that superoxide and hydrogen peroxide, generated by activated leukocytes, are involved in the amplification of the inflammatory response and subsequent mucosal damage. If the production rate of toxic oxidants exceeds the capacity of the endogenous antioxidant enzymes (e.g. superoxide dismutase, catalase and glutathione peroxidase) exacerbation of the inflammation is inevitable. Thus, enhanced oxidative stress and impaired antioxidant defense systems due to the deleterious effect of ROM contribute to the pathogenesis of colitis. Despite the detrimental effects of nicotine as a result of cigarette consumption, nicotine was shown to exert protective action via its direct antioxidant effect or by stimulating the antioxidant systems. Accordingly, in the current study colitis induction resulted in reduced levels of SOD and GSH, while nicotine treatment not only replenished these antioxidant stores but also increased catalase levels, verifying the supportive role of nicotine on the cellular antioxidant capacity. There are several possible sources of ROM production by the inflamed colon, including the colonic epithelium, the microvascular endothelium and/or the inflammatory cells. During acute attacks of UC, massive infiltration of neutrophils and mononuclear cells into the lamina propria and submucosa occurs [48]. Nicotine was discovered to enhance neutrophil sequestration, possibly by scavenging other oxidants in tobacco smoke [49]. It was previously shown that nicotine treatment depresses colonic neutrophil recruitment in acetic acid-induced colitis [47]. Exposure to tobacco smoke as well as different regimens of nicotine administration have attenuated activated colonic MPO activity in different models of colitis [50,51]. In accordance with these, the present findings also demonstrate that nicotine treatment suppresses colonic MPO activity, suggesting that the actions of nicotine involve the inhibition of the major source of oxidants, neutrophils. There is a long history of observations suggesting that psychological stress and anxiety contribute to the course of IBD [52, 53], whereas chronic stress increases the severity of intestinal inflammation [54]. In parallel with previous studies demonstrating that psychological stress might amplify intestinal inflammation [55], the present data Marmara Medical Journal 2014; 27: 13-20 demonstrate that colitis increased the anxiety of the animals when placed on the hole-board. However, the degree of anxiety was not changed in nicotine-treated rats despite the significant attenuation of colonic inflammation. Studies on smokers have shown that nicotine can reduce anxiety and relieve stress [56], which may be responsible for smoking more cigarettes when under stress. Based on anxiety experiments in rodents, it was reported that nicotine can act as an anxiolytic and an antidepressant, while adaptation that occurs by its chronic use may result in increased anxiety and depression following withdrawal [56]. Thus, in the current study, the beneficial effect of nicotine given in the indicated protocol lacked an anxiolytic action. In conclusion, the results demonstrate that the beneficial effects of nicotine in rat acetic acid-induced colitis include the inhibition of neutrophils infiltrating the injured colon and the maintenance of antioxidant enzymes via the direct antioxidant actions of nicotine. References 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. Lakatos PL. Recent trends in the epidemiology of inflammatory bowel diseases: Up or down? World J Gastroenterol 2006;12:6102–8. Maritz GS, Mutemwa M. Tobacco smoking: patterns, health consequences for adults, and the long-term health of the offspring. Glob J Health Sci 2012; 30;4:62-75. Harries AD, Baird A, and Rhodes J. Non-smoking: A feature of ulcerative colitis. Br Med J (Clin Res Ed). 1982; 284(6317):706. doi: 10.1136/bmj.284.6317.706 Koutroubakis I, Manousos ON, Menuwissen SG, Pena AS. Environmental risk factors in inflammatory bowel disease. Hepatogastroenterology 1996; 43: 381–93. Graff LA, Walker JR, Bernstein CN. It’s not just about the gut: managing depression and anxiety in inflammatory bowel disease. Prac Gastroenterol 2010;34:11–25. GilbertDG, Robinson,JH, Chamberlin CL, Spielberger CD. Effects of smoking/nicotine on anxiety, heart rate, and lateralization of EEG during a stressful movie. Psychophysiology1989;26:311-20. doi: 10.1111/j.1469-8986.1989.tb01924.x Guslandi M, Tittobello A. Outcome of ulcerative colitis after treatment with transdermal nicotine. Eur J Gastroenterol Hepatol 1998;10:5135. doi: 10.1097/00042737-199806000-00014 Sandborn W, Tremaine W, Leighton J, et al. Nicotine tartrate liquid enemas for mildly to moderately active left-sided ulcerative colitis unresponsive to first-line therapy: a pilot study. Aliment Pharmacol Ther 1997;11:663-71. doi: 10.1046/j.1365-2036.1997.00208.x Sandborn WJ, Tremaine WJ, Offord KP, et al.Transdermal nicotine for mildly to moderately active ulcerative colitis. A randomized, double-blind, placebo-controlled trial. Ann Intern Med 1997;126; 364-71. doi: 10.7326/0003-4819-126-5-199703010-00004 Lauritsen K, Laursen LS, Bukhave K, Rask-Madsen J. Inflammatory intermediates in inflammatory bowel disease. Int J Colorectal Dis 1989;4:75–90. Brown SJ, Mayer L. The immune response in inflammatory bowel disease. Am J Gastroenterol 2007;102:2058-69. doi: 10.1111/ j.15720241.2007.01343.x Papadakis KA, Targan SR. Role of cytokines in the pathogenesis of inflammatory bowel disease. Annu Rev Med 2000;51:289-98. doi: 10.1146/annurev.med.51.1.289 Saareks V, Riutta A, Mucha I, Alanko J, Vapaatalo H. Nicotine and cotinine modulate eicosanoid production in human leukocytes and platelet rich plasma. Eur J Pharmacol 1993; 248: 345–9. doi: dx.doi. org/10.1016/0926-6917(93)90012-F Özdemir et al. Nicotine alleviates colitis 19 14. Zijlstra FJ, Scrivastava ED, Rhodes M, et al. Effect of nicotine on rectal mucus and mucosal eicosanoids. Gut 1994; 35: 247–51. doi: 10.1136/gut.35.2.247 15. Zijlstra FJ, Vincent JE, Mol WM, Hoogsteden HC, van Hal PTW, Jongejan RC. Eicosanoid levels in broncho alveolar lavage fluid of young female smokers and non-smokers. Eur J Clin Invest 1992; 22: 301–6. 16. Van Dijk JP, Madretsma GS, Keuskamp ZJ, Zijlstra FJ. Nicotine inhibits cytokine synthesis by mouse colonic mucosa. Eur J Pharmacol 1995 ;278: 11-2. doi: 10.1016/0014-2999(95)00211-3 17. Geng Y, Savage SM, Johnson LJ, Seagrave J, Sopori ML. Effects of nicotine on the immune response. I. Chronic exposure to nicotine impairs antigen receptor-mediated signal transduction in lymphocytes. Toxicol Appl Pharmacol 1995;135:268-278. doi: 10.1006/taap.1995. 1233 18. Geng Y, Savage SM, Razani-Boroujerdi S, Sopori ML. Effects of nicotine on the immune response. II.Chronic nicotine treatment induces T cell anergy. J Immunol 1996; 156:2384-90. 19. MacPherson B, Pfeiffer C. Experimental production of diffuse colitis in rats. Digestion 1978;17:135–50. doi: 10.1159/000198104 20. Marco EM, Llorente R, Pe´rez-A´lvarez L, Moreno E, Guaza C, Viveros MP . The κ-opioid receptor is involved in the stimulating effect of nicotine on adrenocortical activity but not in nicotine induced anxiety. Behav Brain Res 2005;163: 212–8. doi: 10.1016/j. bbr.2005.05.005 21. File SE, Wardill AG. Validity of head-dipping as a measure of exploration in a modified hole-board. Psychopharmacologia 1975;44: 53–9. doi: 10.1007/BF00421184 22. Boissier JR, Simon P. La reaction d’exploration chez la souris. Th´erapie 1962;17: 1225–32. 23. Beuge JA, Aust SD. Microsomal lipid peroxidation. Methods Enzymol 1978;52:302–10. doi: 10.1016/S0076-6879(78)52032-6 24. Beutler E. Glutathione in red blood cell methabolism. In: Beutler E, editor. A manual of biochemical methods. New York: Grune & Stratton, 1975:112–4. 25. Bradley PP, Priebat DA, Christersen RD, Rothstein G. Measurement of cutaneous inflammation: Estimation of neutrophil content with an enzyme marker. J Invest Dermatol 1982;78:206–9. doi: 10.1111/15231747.ep12506462 26. Mylroie AA, Collins H, Umbles C, Kyle J. Erythrocyte superoxide dismutase activity and other parameters of copper status in rats ingesting lead acetate. Toxicol Appl Pharmacol 1986;82: 512–20. doi: 10.1016/0041-008X(86)90286-3. 27. Aebi H. Catalase in vitro. In: Bergmeyer HU, editor. Methods of Enzymatic Analysis. 2 nd edition. New York: Verlag Chemie Weinheim Academic Press, 1974: 121–6. 28. Burton K. A study of the conditions and mechanism of the diphenylamine reaction for the colorimetric estimation of deoxyribonucleic acid. Biochem J 1956;62:315-23. 29. Benowitz NL, Jacob P 3rd. Daily intake of nicotine during cigarette smoking. Clin Pharmacol Ther 1984;354:499-504. doi: 10.1038/ clpt.1984.67 30. Sanahan F. Pathogenesis of ulcerative colitis. Lancet 1993;342: 407– 11.doi: 10.1016/0140-6736(93)92818-E 31. Samuelsson S. Ulceros Colit och Proktit [Dissertation]. Uppsala, Sweden: Department of Social Medicine, University of Uppsala, 1976. 32. Pullan RD, Rhodes J, Ganesh S, et al. Transdermal nicotine for active ulcerative colitis. N Engl J Med 1994;24:811-5. doi: 10.1056/ NEJM199403243301202 33. Ingram JR, Routledge P, Rhodes J, et al. Nicotine enemas for treatment of ulcerative colitis: a study of the pharmacokinetics and adverse events associated with three doses of nicotine. Aliment Pharmacol Ther 2008; 20:859-65. doi: 10.1111/j.13652036.2004.02199.x 34. Thomas GA, Rhodes J, Ingram JR. Mechanism of disease: nicotine- a review of its actions in the context of gastrointestinal disease. Nat Clin Pract Gastroenterol Hepatol 2005;2:536-44. doi: 10.1038/ ncpgasthep0316 20 Özdemir et al. Nicotine alleviates colitis 35. Cosnes J. What is the link between the use of tobacco and IBD? Inflamm Bowel Dis 2008;14:S14–5. doi: 10.1097/00054725200810001-00007 36. McGilligan VE, Wallace JM, Heavey PM, Ridley DL, Rowland IR. Hypothesis about mechanisms through which nicotine might exert its effect on the interdependence of inflammation and gut barrier function in ulcerative colitis. Inflamm Bowel Dis 2007; 13: 108–15. doi: 10.1002/ibd.20020 37. Nikfar S, Ehteshami-Ashar S, Rahimi R, Abdollahi M.. Systematic review and metaanalysis of the efficacy and tolerability of nicotine preparations in active ulcerative colitis. Clin Ther 2010; 32: 2304–15. doi: 10.1016/j.clinthera.2011.01.004. 38. Aldhous MC, Drummond HE, Anderson N, et al. Smoking habit and load influence age at diagnosis and disease extent in ulcerative colitis. Am J Gastroenterol 2007; 102: 589–97. doi: 10.1111/ j.15720241.2007.01065.x 39. Bastida G, Beltrán B. Ulcerative colitis in smokers, non-smokers and exsmokers. World J Gastroenterol 2011; 17: 2740–7. doi: 10.3748/ wjg.v17.i22.2740 40. Birrenbach T, Böcker U. Inflammatory bowel disease and smoking: a review of epidemiology, pathophysiology, and therapeutic implications. Inflamm Bowel Dis 2004;10:848-59. doi: 10.1097/ 00054725-200411000-00019 41. van der Heide F, Dijkstra A, Weersma RK, et al. Effects of active and passive smoking on disease course of Crohn’s disease and ulcerative colitis. Inflamm Bowel Dis 2009; 15: 1199–207. doi: 10.1002/ ibd.20884. 42. Carlson NG, Bacchi A, Rogers SW, Gahring LC. Nicotine blocks TNF-alpha mediated neuroprotection to NMDA by an alphabungarotoxin-sensitive pathway. J Neurobiol 1998, 35:29-36. 43. Metz CN, Tracey KJ. It takes nerve to dampen inflammation. Nat Immunol 2005; 6:756-7. doi: 10.1038/ni0805-756 44. McGilligan VE, Wallace JM, Heavey PM, Ridley DL, Rowland IR. The effect of nicotine in vitro on the integrity of tight junctions in Caco-2 cell monolayers. Food Chem Toxicol 2007; 45:1593-8. doi: 10.1016/j.fct.2007.02.021 45. de Jonge WJ, Ulloa L. The alpha7 nicotinic acetylcholine receptor as a pharmacological target for inflammation. Br J Pharmacol 2007;151:915-29. doi: 10.1038/sj.bjp.0707264 Marmara Medical Journal 2014; 27: 13-20 46. Kolgazi M, Uslu U, Yuksel M, Velioglu-Ogunc A, Ercan F, Alican I. The role of cholinergic anti-inflammatory pathway in acetic acidinduced colonic inflammation in the rat. Chem Biol Interact. 2013 5;205:72-80. doi: 10.1016/j.cbi.2013.06.009. 47. Babbs CF. Oxygen radicals in ulcerative colitis. Free Radic Biol Med1992;13, 169–81. doi: 10.1016/0891-5849(92)90079-V 48. Hanauer S. Inflammatory bowel disease. N Engl J Med 1996; 334: 841-8. doi: 10.1056/NEJM199603283341307 49.Aoshiba K, Nagai A, Konno K. Nicotine prevents a reduction in neutrophil filterability induced by cigarette smoke exposure. Am J Respir Crit Care Med 1994;150:1101-7. doi: 10.1164/ajrccm.150.4. 7921443 50. Ko JK, Cho CH. The diverse actions of nicotine and different extracted fractions from tobacco smoke against hapten-induced colitis in rats. Toxicol Sci.2005;87:285-95. doi: 10.1093/toxsci/ kfi238 51. Eliakim R, Karmeli F, Rachmilewitz D, Cohen P, Fich A. Effect of chronic nicotine administration on trinitrobenzene sulphonic acidinduced colitis. Eur J Gastroenterol Hepatol 1998;10:1013-9. doi: 10.1097/00042737-199812000-00006 52. Maunder RG. Evidence that stress contributes to inflammatory bowel disease: evaluation, synthesis, and future directions. Inflamm Bowel Dis 2005;11:600–8. doi: 10.1097/01.MIB.0000161919.42878.a0 53. Kasimay O, Güzel E, Gemici A, et al. Colitis-induced oxidative damage of the colon and skeletal muscle is ameliorated by regular exercise in rats: the anxiolytic role of exercise. Exp Physiol 2006 Sep;91:897-906. doi: 10.1113/expphysiol.2006.034439 54. Gulpinar MA, Ozbeyli D, Arbak S, Yegen BC. Anti-inflammatory effect of acute stress on experimental colitis is mediated by cholecystokinin-B receptors. Life Sci 2004;75, 77–91. doi: 10.1016/j. lfs.2003.12.009 55. Collins SM. Stress and the gastrointestinal tract IV. Modulation of intestinal inflammation by stress: basic mechanisms and the clinical relevance. Am J Physiol Gastrointest Liver Physiol 2001;280, G315– G318. 56. Picciotto MR, Brunzell DH, Caldarone BJ. Effect of nicotine and nicotinic receptors on anxiety and depression. Neuroreport. 2002;13:1097-106. doi: 10.1097/00001756-200207020-00006 Marmara Medical Journal 2014; 27: 21-6 DOI: 10.5472/MMJ.2013.03242.1 ORIGINAL ARTICLE / ÖZGÜN ARAŞTIRMA Comparison of diffusion weighted MRI parameters of mediastinal lymph nodes with PET/CT in lung cancer patients Akciğer kanserli hastalarda mediastinal lenf nodlarının difüzyon ağırlıklı MRG ile değerlendirilmesi ve PET/BT ile karşılaştırılması Onur BUĞDAYCI, Mehmet Nihat KODALLI, Fuat DEDE, İsmet CENGİÇ, Derya TÜRELİ, Hilal ALTAŞ AYDIN, Ahmet ASLAN ABSTRACT Objective: We have compared diffusion-weighted magnetic resonance imaging (DW-MRI) properties of mediastinal lymph nodes in lung cancer patients with positron emission tomography/ computed tomography (PET/CT) findings. Patients and Methods: Twenty-one consecutive untreated patients with lung cancer were included. DW-MRI was performed on a 1,5T scanner with b values of 50, 500 and 1000. Additional MR imaging was performed for anatomical correlation. Results: A total of 47 lymph nodes were analyzed. While no correlation was found between minimum apparent diffusion coefficient (ADC) values (ADCmin) of lymph nodes and their maximum standardized uptake values (SUVmax) on PET/CT, ADCmin ratios of lymph nodes to main lesion (ADCmin Node/ Lesion) (r = - 0.407; p = 0.005) and lymph node to cerebrospinal fluid (ADCmin Node/CSF) (r = - 0.364; p = 0.012) were correlated with SUVmax. Cutoff values for DW-MRI parameters were determined using ROC analysis. Six lymph nodes were histopathologically examined. Both methods correctly identified one metastatic and two metastasis negative lymph nodes, while staging one lymph node with granulomatous change as metastasis positive. Two metastasis negative lymph nodes, reported as suspicious on PET/CT, were correctly staged on DW-MRI. Conclusion: Our findings indicate that DW-MRI could be at least as valuable as PET/CT in mediastinal staging of patients with lung cancer. Key words: Diffusion magnetic resonance imaging, Positronemission tomography/Computed tomography, Lung neoplasms, Lymph nodes, Mediastinum Onur Buğdaycı ( ), M Nihat Kodallı, İsmet Cengiç, Derya Türeli, H Altaş Aydın Radiology Department, School of Medicine, Marmara University, Istanbul, Turkey e-mail: [email protected] Fuat Dede Nuclear Medicine Department, School of Medicine, Marmara University, Istanbul, Turkey Ahmet Aslan Radiology Department, Şevket Yılmaz Teaching Hospital, Bursa, Turkey Submitted/Gönderilme: 12.11.2013 Accepted/Kabul: 03.12.2013 ÖZET Amaç: Akciğer kanserli hastalarda mediastinal lenf nodu tutulumunun değerlendirmesinde difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DA-MRG) bulguları ile pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi (PET/BT) bulguları arasındaki ilişkiyi incelemek. Hastalar ve Yöntem: Tedavi almamış, ardışık 21 akciğer kanserli hasta çalışmaya dahil edildi. DA-MRG 1,5T alan gücüne sahip cihaz ile b 50, 500 ve 1000 değerlerinde yapıldı. Anatomik korelasyon amaçlı ek incelemeler yapıldı. Bulgular: Toplamda 47 lenf nodu değerlendirildi. Lenf nodlarının minimum göreceli difüzyon katsayı (ADCmin) değerleri ile PET/BT’ de ölçülen maksimum standardize tutulum değerleri (SUVmax) arasında anlamlı ilişki saptanmazken, ADCmin değerlerinin ana kitle ve beyin omurilik sıvısının ADCmin değerlerine oranlandığında elde edilen oranlar ile SUVmax değerleri arasında ilişkili bulundu (sırasıyla r = - 0,407; p = 0,005 ve r = - 0,364 ve p = 0,012). ROC analizi kullanılarak metastaz için eşik değerler belirlendi. Altı lenf nodu histopatolojik olarak değerlendirildi. PET/BT ve DA-MRG bir metastaz pozitif ve iki metastaz negatif lenf nodunu doğru evrelerken, her ikisi de granülomatöz değişiklik barındıran bir lenf nodunda yanlış pozitif sonuç verdi. Histopatolojik olarak metastaz negatif olan iki lenf nodu PET/BT’de şüpheli sonuç verirken, DA-MRG bu lenf nodlarını doğru evreledi. Sonuç: DA/MRG, akciğer kanserli hastalarda mediastinal lenf nodlarının değerlendirilmesinde en az PET/BT kadar başarılı olabilir. Anahtar kelimeler: Difüzyon manyetik rezonans görüntüleme, Pozitron-emisyon tomografi/Bilgisayarlı tomografi, Akciğer tümörleri, Lenf nodları, Mediasten Introduction Lung cancer is the leading cause of cancer related deaths in the world. Treatment is given according to the stage of the disease. Early stage lung cancer, having the possibility of cure, is treated surgically, while advanced stages are not. Lymph node involvement is an important factor affecting the stage of the disease [1]. Positron emission tomography (PET), or more commonly, positron emission tomography/computed tomography (PET/ 21 22 Buğdaycı et al. Mediastinal lymph nodes in lung cancer patients CT) is the method of choice in the assessment of nodal involvement. PET/CT requires the administration of the radioactive substance 18 F-2-flouro-2-deoxy-D-glucose (FDG). The relative unavailability of PET and PET/CT scanners and difficulties in the production, acquisition, and transport of FDG are limiting factors for the method. Diffusion weighted magnetic resonance imaging (DW-MRI) of lymph nodes has been studied in various anatomical regions, especially in the head and neck. Previous studies have yielded promising results in the discrimination between benign and malignant lymph nodes [2, 3]. Mediastinal lymph nodes have also been studied with DW-MRI [4-7]. Authors have used different and sometimes cumbersome methods and parameters in their studies, which are not useful for day-to-day practice. The aim of this study is to search for practical and reproducible parameters in the assessment of mediastinal lymph nodes in patients with lung cancer using DW-MRI and imaging relationship with PET/CT. Patients and Method This prospective study was carried out between September 2009 – June 2010 on 21 consecutive patients with a pathologically confirmed diagnosis of lung cancer, who were submitted to our Nuclear Medicine Department for staging purposes. Patients had not received any treatment before imaging. DW-MRI was carried out before or after the PET/CT scan, but prior to any treatment, with no more than 1 month between both studies. Our study was approved by Marmara University, School of Medicine Ethics Committee and written informed consent was obtained from all patients. All MR imaging studies were performed on a 1,5T scanner (Magnetom Vision, Siemens, Erlangen, Germany) using a surface coil. Patients were scanned from the thoracic inlet superiorly to the cardiac apex inferiorly. Diffusion weighted images were obtained in three orthogonal planes using a non-breathold, single shot echo planar trace method with chemical shift selective fat suppression with b values of 50, 500, and 1000, TR/TE: 4600/88 ms, FOV: 400 mm, Slice Thickness: 5 mm, Interslice Gap: 1mm, NEX: 4. T2 weighted gradient echo (TRUFI; TR/TE: 3,79/1,56 ms, Flip Angle: 60°, FOV: 400mm, Slice Thickness: 5 mm, Interslice Gap: 1mm, NEX: 1), T1 weighted spin echo (TR/TE: 289/4,76 ms, Flip Angle: 70°, FOV: 400mm, Slice Thickness: 5 mm, Interslice Gap: 1mm, NEX: 1) and T2 weighted turbo spin echo images with chemical shift fat suppression (TR/TE: 4300/103 ms, Flip Angle: 170°, FOV: 400mm, Slice Thickness: 5 mm, Interslice Gap: 1mm, NEX: 1) were obtained for anatomical correlation. All scans Marmara Medical Journal 2014; 27: 21-6 were performed in the axial plane. Total imaging time was between 5-6 minutes. Images were evaluated on a Leonardo workstation (Siemens, Erlangen, Germany). ADC maps were automatically generated from b50 and b1000 diffusion weighted images. A freehand region of interest (ROI) was drawn on the the image with the maximum diameter of a lymph node. Minimum and average ADC values (ADCmin and ADCavg) were recorded. PET/CT imaging was performed on a Discovery STE (General Electric, Milwaukee, Wisconsin, US) scanner with 16 channel CT and Bismuth-Germanium oxide (BGO) crystal PET equipment. Every patient fasted for at least 6 hours before the exam. FDG was administered at a dose of 2,5 MBq/kg of body weight. Patients rested for approximately one hour for the metabolic distribution of FDG, after which they were scanned from the skull base to the midthigh. CT scanning was performed with the following parameters: kVp 120, mA/s: 110, slice thickness 3,8 mm, Pitch: 1,5. PET imaging was performed three dimensionally with 3-4 minutes of imaging time per bed position and a total imaging time of 15-20 minutes. Volumetric regions of interest (VOI) were drawn on each lymph node to determine its standardized uptake value (SUVmax). An SUVmax of ≥2,5 was considered positive for malignancy. Lymph nodes without any FDG uptake were given a SUVmax value of 1. To minimize possible artifacts, ratios between ADCmin values of lymph nodes and those of the primary lesion (ADCmin Node/Lesion), of CSF (ADCmin Node/CSF), and spinal cord (ADCmin Node/SC) were calculated. ADCmin values of the primary lesion were measured at the level of its maximum diameter. ADCmin values of the spinal cord were recorded at the level of the given lymph node. ADCmin value of the cerebrospinal fluid was measured at the widest space available, irrespective of its level. Care was taken not to include any surrounding tissue while placing ROIs for measurements. These ratios, as well as the ADC values of lymph nodes, were then compared to the SUVmax values of lymph nodes for any relationship. Patients were followed up for any surgical intervention in order to obtain histopathological results for any given lymph node. Statistical analysis (except ROC analysis) was performed using SPSS v17 software for Windows. Relationships between DW-MRI parameters and SUVmax were evaluated using correlation analysis and the Spearman correlation coefficient was computed. Any significant difference in DW-MRI parameters between the PET/CT positive and negative groups were studied using the Student Marmara Medical Journal 2014; 27: 21-6 t-test, with p values of <0.05 being considered as significant. Threshold values of DW-MRI parameters for PET/CT positivity were calculated using the receiver operating characteristic (ROC) analysis with MedCalc v12 software for Windows. Results Eighteen of the twenty-one patients were male and three were female with an age range of 40-81 (Mean 63.52 ± 10.62). A total of 48 lymph nodes were found in 21 patients, 39 were PET/CT positive (81.2%) and 9 were PET/CT negative (18.8%). One PET/CT positive lymph node was excluded from final analysis because it was outside of our imaging area in DW-MRI. The final analysis group consisted of 47 lymph nodes. Lymph node sizes were between 4.5 – 23 mm (mean 11 mm ±4.9 mm). Minimum ADC values of lymph nodes ranged between 0.14 -1.59x10-3 mm2/s (mean 0.6 ± 0.26 x10-3 mm2/s) and SUVmax values ranged between 1-24.3 (mean 6.23 ±5.05). Mean time between the PET/CT and MRI scans was 5.51 (±6.5) days (Range 0-28 days). The most significant relationship was found between SUVmax and ADCmin Node/Lesion (Spearman’ s Rho r = - 0.407 and p = 0.005). There was also a significant relationship between ADCmin Node/CSF (r = - 0.364 and p=0.012). There was no significant relationship between ADCmin (r = - 0.235 and p = 0.112), ADCavg (r = - 0.122 and p = 0.416), and ADCmin Node/SC values (r = - 0.248 and p = 0.092) and SUVmax of lymph nodes. DW-MRI parameters significantly different between PET/CT positive and negative groups were: ADCmin Node/ SC (PET (+) M=0.6 SD=0.34; PET (-) M=0.954 SD=0.337; p=0.015), ADCmin Node/Lesion (PET (+) M=1.167 SD=0.469; PET (-) M=2.743 SD=1.598; p=0.018), ADCmin (PET (+) M=44.973 SD=16.074; PET (-) M=81.111 SD=42.348; p=0.034), and ADCmin Node/CSF (PET (+) M=0.32 SD=0.16; PET (-) M=0.786 SD=0.549; p=0.035). DW-MRI parameters were significantly lower in the PET/ CT positive group. After the ROC analysis, the Youden Index method revealed a threshold value of ≤1.57 for ADCmin Node/ Lesion ratio (AUC = 0.846; CI(95) = 0.712-0,935; p<0,001). It had 84% sensitivity, 78% specificity for PET/ CT positivity. Values ≤2.149 had 95% sensitivity, while values ≤1.057 had 95% specificity for PET/CT positivity. Five patients underwent surgery and six lymph nodes were histopathologically evaluated. One lymph node harbored a metastatic focus (Figure 1), five were metastasis negative. PET/CT was positive for the metastatic lymph node and the ADCmin Node/Lesion ratio was 1.21. Buğdaycı et al. Mediastinal lymph nodes in lung cancer patients 23 Of the five metastasis negative lymph nodes, one contained granulomatous change which was PET/CT positive (false positive), and the ADCmin Node/Lesion ratio was also found to be 1.21 (Figure 2). Two lymph nodes with SUVmax values of 2.1 and 2.6 were reported as “suspicious” on PET/CT. Their ADCmin Node/Lesion ratios were 2.25 and 5.58 respectively. The remaining two lymph nodes were PET/CT negative and their ADCmin Node/Lesion ratios were 1.62 and 3.38. Discussion Computed tomography (CT) is the most widely used method for the evaluation of lymph nodes, because of its wide availability and repeatability. It is not, however, valuable in the detection of lung cancer metastases with sensitivities of 52-64% and specificities of 62-69% [8, 9]. The superiority of FDG-PET over CT in the evaluation of mediastinal lymph nodes has been proven in metaanalytic studies [10, 11]. In a prospective study with 102 patients, the sensitivity and specificity of FDG-PET in the detection of mediastinal lymph node metastases was found to be 91% and 86% respectively [12]. The main advantages of FDG-PET are its ability to detect metastatic lypmh nodes smaller than 1 cm in size and its high negative predicitive value [13, 14]. In PET/CT, metabolic data of FDG-PET are fused with anatomic images of CT. This method was found to be superior to FDG-PET alone [15]. Antoch et al. compared PET/CT to FDG-PET in their study on non small cell lung cancer patients and found that PET/CT changed tumor stage in 26% and the choice of treatment in 15% of their patients [16]. The main disadvantage of FDG-PET, and thus PET/CT, is its high rate of false positivity [17, 18]. The main factors causing false positivity in FDG-PET are inflammatory and granulomatous diseases [11, 14, 19, 20]. Al-Sarraf et al. have found that, even when not in its active stage, exposure to tuberculosis led to an 8 fold increase in false positivity [20]. On the other hand, the low spatial resolution of the camera (low sensitivity for objects under 7 mm) and diabetes may lead to false negativity [11, 20]. Additionally, PET/CT is still not as widely available as CT or MRI. Patients receive injections of FDG, a radioactive material, and have to rest for approximately one hour after the injection. With the development of fast imaging methods like echo planar imaging (EPI), DW-MRI has also been used on body imaging. Characterization of lymph nodes with DW-MRI has been studied especially in the cervical and pelvic regions, with promising results in the discrimination between benign vs. malignant lymph nodes [21-24]. DW-MRI of mediastinal lymph nodes however, is a less 24 Buğdaycı et al. Mediastinal lymph nodes in lung cancer patients Marmara Medical Journal 2014; 27: 21-6 Figure 1. Histopathologically confirmed metastasis positive lymph node (Arrows). Main lesion and the metastatic lymph node appear bright on DW-MRI. The inverted DW-MRI image is shown because of its similarity to PET. (a) PET, (b) PET/CT, (c) inverted DW-MRI and (d) ADC map images. Figure 2. Metastasis negative lymph node containing granulomatous change (Arrows). It was incorrectly staged as positive on PET/CT. It also had a low ADCmin Node/Lesion ratio, indicating false positive staging on DW-MRI, too. (a) PET, (b) PET/CT, (c) inverted DW-MRI and (d) T2 weighted gradient echo images. studied area probably due to respiratory and cardiac motion artifacts, which interfere with ADC measurements [25]. We used DW-MRI parameters as suggested by previous authors [25, 26]. To increase patient cooperation, a nonbreathold method without cardiac gating was used. ADC figures were calculated using b 50 and b 1000 values. DW-MRI at b 50 values is less prone to signal changes related to capillary perfusion than imaging at b 0 [25]. There are no standardized criteria for the evaluation of lymph nodes on DW-MRI. When evaluating diffusion weighted images, hyperintense lymph nodes should not be assumed to be malignant because lymph nodes have varying signal properties even at high b values [7, 25]. Some investigators have used multiple ROI measurements with minimum pixels and averaged the results (ADCavg) on ADC maps, while others have placed the ROI on hyperintense areas of the b1000 diffusion images and copied this ROI onto the ADC map [25, 27]. deBondt et al. suggest that if ADCavg values are to be used, necrotic areas of lymph nodes on conventional images should be excluded [22]. We based our measurements on minimum ADC values, since using average ADC values would require multiple measurements to exclude necrotic areas and would conflict with our goal: to search for parameters that are easy to use. It was also our opinion that using multiple ROIs could decrease our sensitivity for detecting small metastatic foci. Since none of the lymph nodes we studied showed necrotic changes, we chose to include ADCavg results (using only one ROI) into our analysis. When using ADCmin values however, special care must be taken not to include the surrounding tisse while placing ROIs. There are some inherent pitfalls to be kept in mind in the evaluation of lymph nodes with DW-MRI [25]. Lymph nodes less than 2-4 mm in size may be too small for evaluation. Reactive changes and lymphomas may lead to a decrease in ADC values. Partial volume effects, blood products (after biopsy), image noise, and motion artifacts may interfere with measurements. Micrometastases may not cause detectable diffusion restriction. Another issue is reproducibility of measurements. Kwee et al. studied intra and interobserver reproducibility of ADC measurements of lymph nodes in healthy volunteers and reported that measurements were only moderately repeatable [27]. They noted that differences between ADC measurements often exceeded previously reported threshold values for benign vs malignant lymph nodes. In the same study, Kwee et al. noted that studies for the same pathology and lymph node region resulted in different ADC threshold values and pointed at the aforementioned differences in measurement, hardware, software, and patient artifacts. Threshold ADC values of mediastinal lymph nodes also differ between studies. Usuda et al. based their measurements on average ADC values and reported a threshold value of ADCavg as 1.7x10-3mm2/s [4]. Koşucu et al., on the other hand, also used average ADC values and reported 1.012±0.025x10-3mm2/s as the threshold value with a range between 0.720-1.125x10-3mm2/s [7]. Nomori et al., using imaging parameters similar to those of our study, reported an ADCmin threshold value of 1.6x10- Buğdaycı et al. Mediastinal lymph nodes in lung cancer patients Marmara Medical Journal 2014; 27: 21-6 3mm2/s [5], while the highest ADCmin value in our study was 1.59x10-3mm2/s. One way to minimize these differences may be to use relative ADC values by comparing them to other tissues [25, 28]. The place to start is the primary lesion, which is the source of the metastasis. While there was no significant relationship between ADC values of lymph nodes and SUVmax in our study, a highly significant relationship was found between the ADCmin Node/Lesion ratio and SUVmax. This indicates that patient related imaging artifacts greatly influence DWI measurements. Uto et al. [29] found that the ratio of the signal intensity for the lesion relative to the spinal cord on high b-value DWI was useful in differentiating between malignant and benign lung nodules. In our study, however, there was no significant relationship between ADCmin Node/SC and SUV max. This might be due to variations of ADC values of the spinal cord at different levels and in different age groups [30]. We could not find any study exploring the normal range of ADC values of CSF in normal subjects or its variation with age and sex. The fact that we found a significant relationship between the ADCmin Node/CSF ratio and SUVmax indicates that it does not differ significantly between individuals and can potentially be used as a reference for signal intensity in diffusion weighted imaging. Except for ADCmin Node/Lesion and Node/CSF, the significant differences in DW-MRI parameters between PET/ CT positive and negative groups might be attributed to our small sample size, especially in the PET/CT negative group. ROC analysis revealed a threshold ADCmin Node/ Lesion value of 1.57 for PET/CT positivity. The metastasis positive lymph node (Figure 1), as well as the lymph node with granulomatous change (Figure 2), which was PET/CT positive, had a ratio of 1.21. Nomori et al [5] reported that granulomatous change caused false positive findings in DW-MRI in their study. Two metastasis negative lymph nodes, reported as suspicous on PET/CT, had ADCmin Node/Lesion ratios of 2.25 and 5.58. The limiting factors of our study were small sample size and the low number of lymph nodes with a pathologically confirmed diagnosis. Thus, we could not establish the true value of our parameters. Previous studies have reported DW-MRI to be a useful method with accuracies superior to PET/CT [4-7]. The relationship we found between ADCmin Node/Lesion, ADCmin Node/CSF and SUVmax indicates similar accuracy values to PET/CT. Because of the limitations mentioned above, our study should be regarded as preliminary work. Our measurements were practical enough to be used in a clinical setting and our findings were promising, warranting further studies with larger sample sizes to verify our findings. 25 References 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. 17. 18. Wang S, Chesnutt MS, Murray JA, Prendergast TJ. Bronchogenic carcinoma. In: McPhee SJ, Papadakis MA, editors. Current Medical Diagnosis & Treatment 2010. Forty-Ninth ed. United States: McGraw-Hill Companies Inc, 2010:1452. Sumi M, Sakihama N, Sumi T, et al. Discrimination of metastatic cervical lymph nodes with diffusion-weighted MR imaging in patients with head and neck cancer. Am J Neuroradiol 2003;24:1627–34. Abdel Razek A, Soliman N, Elkhamary S, et al. Role of diffusionweighted MR imaging in cervical lymphadenopathy. Eur Radiol 2006;16:1468-77. doi:10.1007/s00330-005-0133-x. Usuda K, Sagawa M, Motono N, et al. Advantages of diffusionweighted imaging over positron emission tomography-computed tomography in assessment of hilar and mediastinal lymph node in lung cancer. Ann Surg Oncol 2013;20:1676-83. doi:10.1245/s10434012-2799-z. Nomori H, Mori T, Ikeda K, et al. Diffusion-weighted magnetic resonance imaging can be used in place of positron emission tomography for N staging of nonsmall cell lung cancer with fewer false-positive results. J Thorac Cardiovasc Surg 2008;135:816-22. doi:10.1016/j.jtcvs.2007.10.035. Hasegawa I, Boiselle PM, Kuwabara K, et al. Mediastinal lymph nodes in patients with non-small cell lung cancer: Preliminary experience with diffusion-weighted MR Imaging. J Thorac Imaging 2008;23:157-61. doi:10.1097/RTI.0b013e318166d2f5 Koşucu P, Tekinbaş C, Erol M, et al. Mediastinal lymph nodes: Assessment with diffusion-weighted MR imaging. J Magn Reson Imaging 2009;30:292–7. doi:10.1002/jmri.21850. McLoud T, Bourgouin P, Greenberg R, et al. Bronchogenic carcinoma: analysis of staging in the mediastinum with CT by correlative lymph node mapping and sampling. Radiology. 1992;182:319-23. doi:10.1148/radiology.182.2.1732943. Webb W, Gatsonis C, Zerhouni E, et al. CT and MR imaging in staging non-cell bronchogenic carcinoma: Report of the Radiology Diagnostic Oncology group. Radiology 1991;178:705-13. doi:10.1148/radiology.178.3.1847239. Toloza E, Harpole L, McCrory D. Noninvasive staging of non-small cell lung cancer: a review of the current evidence. Chest 2003;123(1 Supplement):137-46. doi:10.1378/chest.123.1_suppl.137S. Wynants J, Stroobants S, Dooms C, et al. Staging of lung cancer. PET Clin 2006;1:301-16. doi:10.1016/j.cpet.2006.10.002. Pieterman RM, van Putten JW, Meuzelaar JJ, et al. Preoperative staging of non-small-cell lung cancer with positron-emission tomography. N Engl J Med 2000;343:254-61. doi:10.1056/ NEJM200007273430404. Gupta N, Graeber G, Bishop H. Comparative efficacy of positron emission tomography with fluorodeoxyglucose in evaluation of small (3 cm) lymph node lesions. Chest 2000;117:773-8. doi:10.1378/ chest.117.3.773. Reed CE, Harpole DH, Posther KE, et al. Results of the American College of Surgeons Oncology Group Z0050 trial: The utility of positron emission tomography in staging potentially operable nonsmall cell lung cancer. J Thorac Cardiovasc Surg 2003;126:1943-51. doi:10.1016/j.jtcvs.2003.07.030. Freudenberg LS, Rosenbaum SJ, Beyer T, et al. PET Versus PET/CT dual-modality imaging in evaluation of lung cancer. PET Clin 2006;1:347-52. doi:10.1016/j.cpet.2006.09.001. Antoch G, Stattaus J, Nemat AT, et al. Non-small cell lung cancer: dual-modality PET/CT in preoperative staging. Radiology 2003;229:526-33. doi:10.1148/radiol.2292021598. Gupta NC, Tamim WJ, Graeber GG, et al. Mediastinal lymph node sampling following Positron Emission Tomography with fluorodeoxyglucose imaging in lung cancer staging. Chest 2001;120:521-7. doi:10.1378/chest.120.2.521. Graeter TP, Hellwig D, Hoffmann K, et al. Mediastinal lymph node staging in suspected lung cancer: Comparison of positron emission tomography with F-18-fluorodeoxyglucose and mediastinoscopy. Ann Thorac Surg 2003;75:231-6. doi:10.1016/S0003-4975(02)04350-3. 26 Buğdaycı et al. Mediastinal lymph nodes in lung cancer patients 19. Roberts PF, Follette DM, von Haag D, et al. Factors associated with false-positive staging of lung cancer by positron emission tomography. Ann Thorac Surg 2000;70:1154-60. doi:10.1016/S00034975(00)01769-0. 20. Al-Sarraf N, Aziz R, Doddakula K, et al. Factors causing inaccurate staging of mediastinal nodal involvement in non-small cell lung cancer patients staged by positron emission tomography. Interact Cardiovasc Thorac Surg 2007;6:350-3. doi:10.1510/icvts.2006. 150664. 21. King AD, Ahuja AT, Yeung DK, et al. Malignant cervical lymphadenopathy: diagnostic accuracy of diffusion-weighted MR imaging. Radiology 2007;245:806–13. doi:10.1148/radiol. 2451061804. 22. de Bondt RB, Hoeberigs MC, Nelemans PJ, et al. Diagnostic accuracy and additional value of diffusion-weighted imaging for discrimination of malignant cervical lymph nodes in head and neck squamous cell carcinoma. Neuroradiology 2009;51:183–92. doi:10.1007/s00234-008-0487-2. 23. Vandecaveye V, De Keyzer F, Hermans R. Diffusion weighted magnetic resonance imaging in neck lymph adenopathy. Cancer Imaging 2008;30:173–80. doi:10.1102/1470-7330.2008.0025. 24. Park SO, Kim JK, Kim KA, et al. Relative apparent diffusion coefficient: determination of reference site and validation of benefit for detecting metastatic lymph nodes in uterine cervical cancer. J Magn Reson Imaging 2009;29:383–90. doi:10.1002/jmri.21635. Marmara Medical Journal 2014; 27: 21-6 25. Froehlich JM, Thoeny HC. Evaluation of lymph nodes using DW-MRI. In: Koh D M, Thoeny HC, editors. Diffusion-Weighted MR Imaging: Applications in the Body. Berlin Heidelberg: SpringerVerlag, 2010: 187-206. doi:10.1007/978-3-540-78576-7. 26. Takahara T, Imai Y, Yamashita T, et al. Diffusion weighted whole body imaging with background body signal suppression (DWIBS): technical improvement using free breathing, STIR and high resolution 3D display. Radiat Med 2004;22:275-82. 27. Kwee TC, Takahara T, Luijten PR, et al. ADC measurements of lymph nodes: Inter- and intra-observer reproducibility study and an overview of the literature. Eur J Radiol 2010;75:215-20. doi:10.1016/j.ejrad.2009.03.026. 28. Whittaker CS, Coady A, Culver L, et al. Diffusion-weighted MR Imaging of female pelvic tumors: A pictorial review. Radiographics 2009;29:759–8. doi:10.1148/rg.293085130. 29. Uto T, Takehara Y, Nakamura Y, et al. Higher sensitivity and specificity for diffusion-weighted Imaging of malignant lung lesions without apparent diffusion coefficient quantification. Radiology 2009;252:247-54. doi:10.1148/radiol.2521081195. 30. Mamata H, Jolesz FA, Maier SE. Apparent diffusion coefficient and fractional anisotropy in spinal cord: Age and cervical spondylosis– related changes. J Magn Reson Imaging 2005;22:38–43. doi:10.1002/ jmri.20357. Marmara Medical Journal 2014; 27: 27-31 DOI: 10.5472/MMJ.2013.03119.1 ÖZGÜN ARAŞTIRMA / ORIGINAL ARTICLE Çocuk ve ergenlerde okul reddi davranışının nedenlerinin incelenmesi Evaluation of the children and adolescents refusing to attend school Funda GÜMÜŞTAŞ, Yasemin YULAF, Sebla GÖKÇE ÖZET Amaç: Bu çalışmada, okul reddi davranışı nedeniyle çocuk ve ergen psikiyatrisi kliniğine getirilen çocuk ve ergenlerde, okul reddi nedenlerinin ve varsa altta yatan psikopatolojilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Tekirdağ Devlet Hastanesi, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği’ne 15.01.2011 – 15.01.2012 tarihleri arasında okul reddi davranışı nedeniyle başvuran çocuk ve ergenlerin dosya bilgileri geriye dönük olarak incelenmiştir. Olguların sosyodemografik özelliklerine ve Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayısal El Kitabı, 4. baskı (DSM IV) kriterlerine göre psikopatolojilerine odaklanılmıştır. Bulgular: Okul reddi davranışı olan çocuk ve ergenlerin (n=22) yaş ortalaması 11,0 ± 4,5 (5,4 – 17,8) olup, cinsiyetler arası istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (%45,5 kız, %54,5 erkek) ( p> 0,05). Okul reddi davranışı gösteren kız çocukların çoğunluğunun (% 60) ilkokul döneminde, erkeklerin ise (%58,3) lise döneminde olduğu görülmüştür. Okul reddi davranışı olan çocukların % 63,7’si (n=14) anksiyete bozukluğu, % 36,3’ü (n=8) yıkıcı davranış bozukluğu, % 13,6’sı (n=3) duygudurum bozukluğu ve % 9’u (n=2) uyum bozukluğu tanılarını almıştır. Sonuç: Okul reddi davranışı, sosyal ve akademik açıdan çocukların hayatını önemli ölçüde etkilemesi, aile ve okul yönetimini oldukça zorlaması nedeniyle önemle ele alınması gereken bir konudur. Bu neden ile, okul reddi davranışının altında yatan etkenlerin detaylı olarak araştırılması ve mevcut psikopatolojinin tedavi edilmesi gerekir. ABSTRACT Objectives: This study investigated the etiology of children and adolescents refusing to attend school and the psychopathologies of patients referred to the child and adolescent psychiatry outpatient clinic. Patients and Methods: Information of patients who had been referred to the Tekirdag State Hospital Child and Adolescent Psychiatry Clinic between 15.01.2011 and 15.01.2012 were reviewed retrospectively. The study was focused on sociodemographic characteristics and psychopathologies of the children and adolescents determined according to the Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fourth Edition (DSMIV) diagnostic criteria. Results: The mean age of the children (n:22) was 11.0 ± 4.5 (5.4 – 17.8). There was no statistically significant difference between the genders (45.5 % of girls, 54.5 % of boys) ( p> 0.05). The majority of girls (60 %) were in primary school and the boys (58.3 %) were in high school. Sixty-three point seven percent of the patients had anxiety disorder (n=14), 36.3 % had disruptive behaviour disorder (n=8), 13.6 % had mood disorder (n=3), 9 % had adjustment disorder (n=2). Conclusion: Refusing to attend school significantly affects the social and academic aspects of the child’s life. Managing of this problem is important for the family and the school staff. The factors underlying this behavior should be investigated in detail and existing psychopathology should be treated. Key words: Adolescent, Child, School refusal behavior Anahtar kelimeler: Çocuk, Ergen, Okul reddi davranışı Giriş Funda Gümüştaş ( ) Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği, Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Adıyaman Üniversitesi, Adıyaman, Türkiye e-mail: [email protected] Yasemin Yulaf Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği, Tekirdağ Devlet Hastanesi, Tekirdağ, Türkiye Sebla Gökçe Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İstanbul, Türkiye Gönderilme/Submitted: 30.09.2013 Kabul/Accepted: 05.12.2013 Okul reddi; öğrencinin okula gitmeyi ya da okulda kalmayı reddetme davranışı olarak tanımlanır [1]. Silverman ve Kearney bu davranışın altında yatan motivasyonları şu şekilde açıklamışlardır: 1- okul kaynaklı uyaranların, negatif duyguların üzerine arttırıcı etkisinden kaçınmak (ör: depresyon, anksiyete); 2- okulun sosyal caydırıcı durumlarından kaçmak (ör: arkadaş edinmede güçlük veya sınıfta başkaları ile konuşmak ya da sınıfın önünde konuşmak); 3- belirli kimselerin dikkatini çekmek (ör: anne-baba); 4- okul dışı pekiştireçlere aşırı yönelmek (ör: alışveriş merkezi, internet kafe) [2]. 27 28 Gümüştaş ve ark. Çocuk ve ergenlerde okul reddi Marmara Medical Journal 2014; 27: 27-31 Kronik okul reddi davranışı nedenleri farklı çalışmalarda farklı şekillerde sınıflandırılmaktadır. Evans bir yazısında bu davranışı 3 ana alt grupta sınıflandırmıştır: 1- Anksiyete ile giden alt tip, 2- Kaçıngan alt tip, 3- Temaruz ile giden alt tip [3]. Literatürde bu konu ile ilgili ulaşılabilen araştırmalar 1932 yılından itibaren başlamaktadır [4]. Ancak, akademik başarıda düşüşe ve okuldan atılma riskinde artışa neden olduğundan son yıllarda giderek daha da önem kazanmıştır [5]. Okul reddi davranışının uzun dönem sonuçlarını inceleyen çalışmalarda, okul reddi davranışı olan çocuk ve ergenlerin bu davranış görülmeyen gruba göre daha yüksek oranda ruhsal bozukluk tanısı aldığı ve ruhsal desteğe ihtiyaç duyduğu gösterilmiştir [6, 7]. Bu çalışmada, okul reddi davranışı nedeniyle çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları kliniğine getirilen çocuk ve ergenlerin okul reddi nedenlerinin ve varsa altta yatan psikiyatrik bozukluklarının araştırılması amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem Bu çalışmada 15.01.2011 – 15.01.2012 tarihleri arasında Tekirdağ Devlet Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği’ne ilk kez başvuran 2918 hastanın dosyaları taranmıştır. Zeka geriliği, epilepsi, aktif psikotik bozukluğu olmayan ve okul reddi davranışı şikayetiyle Tablo I. Olguların ve ailelerinin sosyodemografik özellikleri Kız (n=10) Erkek (n=12) p Toplam (n=22) 0,31 11,0±4,5 Yaş ortalaması 10,2 ± 4.0 11,7±4,3 Eğitim düzeyi Anaokulu-1. Sınıf 2-7. sınıf arası 8-12. sınıf arası 5 (% 50) 2 (% 20) 3 (% 30) Anne yaş ortalaması 36.20±5.7 35.25±5.4 0,59 35.68±5.48 Baba yaş ortalaması 39.60±8.3 38.45±6.1 0,16 39.0±7.0 Annenin eğitim düzeyi Okula gitmemiş İlkokul Ortaokul Lise ve üzeri 0 1 (% 10) 2 (% 20) 7 (% 70) 1 (% 8,3) 7 (% 58,3) 0,04* 2 (% 16,7) 2 (% 16,7) 1 (% 4,5) 8 (% 36,4) 4 (% 18,2) 9 (% 40,9) Babanın eğitim düzeyi Okula gitmemiş İlkokul Ortaokul Lise ve üzeri 0 1 (% 10) 2 (% 20) 7 (% 70) 0 4 (% 33,3) 0,37 1 (% 8,3) 7 (% 58,3) 0 5 (% 22,7) 3 (% 13,6) 14 (% 63,6) Ebeveyn birlikteliği Birlikte Boşanmış Ebeveynlerden biri ölü 8 (% 80) 2 (% 20) 0 9 (% 75) 1 (% 8,3) 0,32 2 (% 16,7) 17 (% 77,3) 3 (% 13,6) 2 (% 9,1) *p<0,05 4 (% 33,3) 1 (% 8,3) 0,39 7 (% 58,3) 9 (% 40,9) 3 (%13,6) 10 (% 45,5) getirilen 22 çocuk ve ergenin dosya bilgileri geriye dönük olarak incelenmiştir. Olguların anne babalarının yaşları, eğitim düzeyleri ve birliktelik durumları bilgilerine yarı yapılandırılmış sosyodemografik bilgi formuyla ulaşılmıştır ve altta yatan psikiyatrik bozukluk tanıları Mental Bouklukların Tanısal ve Sayısal El Kitabı, IV. Baskı (DSM IV) tanı kriterleri temel alınarak konulmuştur [8]. Çalışmada, okul reddi “ çocuğun veya ergenin en az 14 gün boyunca okula gitmemesi veya okula gitmek istememesi ve bu durumun aile ve sosyal hayatında ciddi sorunlara neden olması” şeklinde tanımlanmıştır. Verilerin İstatistiki Analizi Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için İstatistik paket programı kullanılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Frekans, Yüzde, Ortalama, Standart sapma) yanı sıra niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Pearson ki-kare testi kullanılmıştır. Niceliksel verilerin karşılaştırılmasında iki grup durumunda, normal dağılım göstermeyen parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında Mann Whitney U test kullanılmıştır. Sonuçlar % 95 güven aralığında, p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular Okul reddi davranışı nedeni ile getirilen çocukların 10’u (% 45,5) kız, 12’si (%54,5) erkektir. Kız ve erkek çocukların yaş ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamakla birlikte kız çocukların %60’ı 5-9 yaş arasında, % 50’si anasınıfı veya 1. sınıfta iken, erkeklerin %58,3’ü 14 yaş ve üzerinde ve 8-12. sınıfları arasındadır. Okul reddi olan kız çocukların annelerinin % 70’i lise ve üzeri eğitim düzeyinde iken, erkek çocukların annelerinin % 58,3’ü ilkokul mezunudur (p<0,05). Çocukların anne-babalarının yaş ortalamaları, birliktelik durumları, babalarının eğitim düzeyleri açısından cinsiyetler arası anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05, Tablo I). Çocukların, %13,6’sının (n=3) 14 gün ve daha az süredir, % 40,9’unun (n=9) 15-28 gündür, % 31,8’inin (n=7) 1-2 aydır ve % 13,6’sının (n=3) 2 aydan daha uzun süredir okula gitmediği tespit edilmiştir. Okul reddi davranışı olan çocukların % 63,7’si (n=14) anksiyete bozukluğu, % 36,3’ü (n=8) yıkıcı davranış bozukluğu (YDB), % 13,6’sı (n=3) duygudurum bozukluğu ve % 9’u (n=2) uyum bozukluğu tanılarını almıştır. Kız çocukların % 80’inde (n=8) anksiyete bozukluğu ve çoğunlukla ayrılık anksiyetesi bozukluğu (AAB) (n=6, % 60) tespit edilirken, erkek çocukların % 64,7’sine (n=8) YDB tanıları konulmuştur (Tablo II). YDB tanısı alan Gümüştaş ve ark. Çocuk ve ergenlerde okul reddi Marmara Medical Journal 2014; 27: 27-31 Tablo II. Okul reddi davranışı olan çocuk ve ergenlerin tanı dağılımı* Anksiyete Bozuklukları Ayrılık Anksiyete Bozukluğu Yaygın Anksiyete Bozukluğu Obsesif Kompulsif Bozukluk Sosyal Anksiyete Bozukluğu Duygudurum Bozuklukları Bipolar Bozukluk Majör Depresif Bozukluk Yıkıcı Davranış Bozuklukları DEHB DB BTA Uyum Bozuklukları Depresif Duygudurum Karışık Duygu ve DB Kız Sayı (%) Erkek Sayı (%) Toplam Sayı (%) 6 (60,0) 1 (10,0) 0 1 (10,0) 2 (16,7) 1 (8,3) 2 (16,7) 1 (8,3) 8 (36,4) 2 (9,1) 2 (9,1) 2 (9,1) 1 (10,0) 1 (10,0) 0 1 (8,3) 1 (4,5) 2 (9,1) 0 0 0 4 (33,4) 3 (25,0) 1 (8,3) 4 (18,2) 3 (13,6) 1 (4,5) 0 0 1 (8,3) 1 (8,3) 1 (4,5) 1 (4,5) DEHB Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, DB Davranım Bozukluğu, BTA Başka Türlü Adlandırılamayan * Bazı olgularda birden fazla tanı konduğu için, toplam tanı sayısı olgu sayısından fazladır. olguların tümünün 14 yaş ve üzeri erkek çocuklar olduğu bulunmuştur. Tartışma Okul reddi davranışı, belirtilerin şiddeti, çeşitliliği, ortak bir sınıflama ve tedavi şemasının olmayışı nedeniyle çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanlarının ve eğitimcilerin ortak ve sıkıntı veren problemlerindendir [1]. Çocuk ve ergenlerin %5-%28’inin hayatının bir döneminde okul reddi davranışı sergilediği düşünülmektedir [9]. Okulu reddeden çocukların, okula devamsızlık sonucu okul başarısında düşme, okulla ilişkili gelişimsel becerilerin kaybı, sosyal becerilerde zayıflık ve sosyal geriçekilme, stresli durumlarla başetme becerilerinde zayıflık ve ruh sağlığında kötüleşme gibi olumsuz sonuçlarla karşılaşmaları yüksek olasılıkdır [5, 10]. Okul reddi davranışı tüm yaşlarda görülebilmekle birlikte, ilkokula (5-6 yaş) ve ortaokula (10-11 yaş) başlama dönemlerinde sıklığında artış görülmektedir [6]. Bazı çalışmalarda okul reddi, her iki cinste eşit oranlarda bildirilirken, bir araştırmada ise erkeklerde daha yüksek oranlar gösterilmiştir. [11, 12]. Bizim çalışmamızda literatürle uyumlu olarak yaş grupları ve cinsiyetler arasında okul reddi davranışı görülme sıklığı açısından anlamlı farklılık bulunmamakla birlikte, bu davranışın kız çocuklarda çoğunlukla ilkokula başlama dönemlerinde ve erkek çocuklarda lise dönemlerinde görülmesi dikkat çekicidir. 29 Okul reddi, anksiyete ve depresyon gibi içselleştirme bozuklukları ile dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), karşıt olma karşı gelme bozukluğu gibi dışsallaştırma bozukluklarının üst üste binmesiyle oluşan heterojen bir davranış paternidir [13]. Çalışmamızda en sık okul reddi davranışı nedeni anksiyete bozukluğu (% 63,7) olarak bulunmuştur. Anksiyete bozuklukları arasından ise, AAB (% 57, 1), en sık okul reddi davranışı nedeni olarak saptanmıştır. Araştırmalara göre, AAB, okul reddi olan çocuk ve ergenlerde en sık görülen anksiyete bozukluğu olduğu gibi okul reddi de AAB’nin en sık gözlenen belirtisidir [14, 15]. AAB olan çocuk ve ergenlerin %75’inde okul reddi gözlenirken, yapılan çalışmalarda okul reddi olan çocuklarda AAB %22,4-%80 arasında değişiklik göstermektedir [16, 17]. Ülkemizde yapılan bir çalışmada, AAB olan çocukların ailelerinin çocuk ve ergen ruh sağlığı bölümlerine en sık başvuru nedeninin okul reddi (%75) olduğu saptanmıştır [18]. Anksiyöz lise öğrencileri üzerinde yapılan bir çalışmada, okula düzenli giden öğrencilerle, okulu reddeden ve devam etmeyenler arasındaki farklılıkların belirlenmesi amaçlanmıştır. Okul reddi gösteren gruptaki öğrencilerde, anksiyete bozukluğu şiddetinin daha yüksek olduğu, olumsuz kişilik özellikleri ve davranışsal problemlerin daha sık eşlik ettiği bulunmuştur [19]. Özcan ve arkadaşları 2009 yılında yaptıkları bir çalışmada, okul reddi olan çocuk ve ergenlerin %8’inde obsesif kompulsif bozukluk (OKB) saptamışlardır [20]. Bu oran çalışmamızda tespit edilen OKB oranı ile uyumludur. Çalışmamızda, dikkat çeken noktalardan bir diğeri de, tüm DEHB hastalarında bir diğer YDB tanısının eşlik etmesi ve çoğunluğunun da (%75) davranım bozukluğu ile birliktelik göstermesi ve bu olguların tümünün 14 yaş ve üzeri erkek olgular olmasıdır. Çocukluk başlangıçlı davranım problemlerinde çocuğun karakteri ve aile faktörlerinin daha çok etkisi bulunurken, ergenlik başlangıçlı davranım problemlerinde akran çevresi ve kültürel faktörlerin etkisi vurgulanmıştır. Bu gelişim dönemindeki hızlı hormonal değişikliklerin, çocuğun üzerindeki aile izleminin ve kontrolünün azalmasının, akranların etkilerinin artmasının birlikteliği sonucu daha önceden uyumlu olan çocukların, okula devam etmeyerek haz arama davranışlarına ve riskli davranışlara yönelmesi görülebilmektedir [21]. Bir araştırmada, çalışmamızla uyumlu olarak okul reddine % 40 oranında yıkıcı davranış bozukluklarının ve % 29 oranında agresif mizacın eşlik ettiği gösterilmiştir [22]. Değişik çalışmalarda, okul reddi nedenleri araştırılırken anksiyete bozuklukları ve yıkıcı davranış bozuklukları dışında duygudurum bozukluklarından özellikle depresyon tanısı vurgulanmıştır [17]. Ergenlerde yapılan bir araştırmada, depresif belirtilerin okula devam etmeme dahil olmak üzere, 30 Gümüştaş ve ark. Çocuk ve ergenlerde okul reddi okul işlevselliğinin pek çok alanında bozulmalarla önemli oranda ilişkili olduğu gösterilmiştir [23]. Çalışmamızda olguların %9,1’inde depresyon saptanırken, farklı çalışmalar okul reddi belirtisi için (%7,3- 63,6) farklı yüzdelerle depresif duygudurum bozukluğu ya da depresif bir uyum bozukluğu ile ilgili sonuçlar bulmuşlardır [14, 24]. Çalışmamızda bir olguda, bipolar bozukluğun manik epizodu dikkat çekmiştir. Aile işlevselliğinin sorunlu olmasının okul reddi davranışına neden olabileceğini belirten çalışmaların yanı sıra [25, 26], literatürde okul reddi ve AAB olan çocukların ailelerinde işlev bozukluğunun daha sık görüldüğünü bildiren çalışmalar da mevcuttur [14, 27] . Bir çalışma okul reddi olan çocukların ailelerinde, parçalanmış aile oranının toplumun diğer kesimine göre daha yüksek olduğunu belirtmiştir [28]. Çalışmamızda tek ebeveyn ile yaşayan çocukların oranı %22,7 (% 13,6 anne-baba boşanmış, % 9,1’inde ise tek ebeveyn vefat etmiş) olarak saptanmıştır. Literatürde, parçalanmış ailelerde roller ve iletişim alanındaki güçlüklerin, bütünlüğün korunduğu ailelere göre daha sık olduğu belirtilmiştir [14, 28]. Sonuç ve Kısıtlılıklar Çalışmamıza katılan tüm olgularda (n=22, %100) bir psikiyatrik sorun tespit edilmiştir. Çalışmamızda ayrıca okul reddi davranışının kız çocuklarda sıklıkla ilkokula başlama döneminde ortaya çıktığı ve anksiyete bozukluğu tanısı görüldüğü, erkeklerde lise döneminde başladığı ve YDB tanılarının eşlik ettiği sonucu bulunmuştur. Bu sonuçların toplum temelli çalışmalarla desteklenmesi, okul reddi davranışına yaklaşım, müdahaleler ve alınabilecek önlemler konusunda bir protokol oluşturulabilmesine büyük katkı sağlayacaktır. Çalışmamıza sadece okul reddi şikayetiyle polikliniğe getirilen çocuk ve ergenler dahil edilmiştir. Bu nedenle okul reddi olan ancak başka bir şikayet ile polikliniğe başvuran hastalar çalışmaya alınmamıştır. Yine aynı nedenle okul reddi olan ancak zeka geriliği, ders başarısızlığı, ders çalışmama veya heyet hastası olarak polikliniğe başvuran çocuk ve ergenler değerlendirilmemiştir. Ayrıca çalışmaya katılan olgu sayısının 22 ile sınırlı olması bu çalışmanın diğer bir kısıtlılığıdır. Okulla ilişkili problemlerin ortaya çıkmasında katkısı olabilecek ebeveyn psikopatolojisi ve sosyoekonomik düzey gibi faktörler bu çalışmada ayrıntılı ele alınmamıştır [29]. Çalışmamızda, sosyoekonomik düzey belirteçlerinden sayılabilecek anne ve baba eğitim düzeyleri bakımından cinsiyetler arasında farklılık olup olmadığı incelenmiş, erkek çocukların annelerinin eğitim düzeyleri anlamlı oranda daha düşük bulunmuştur. Annelerin eğitim düzeyindeki düşüklük, annenin çocuğuyla farklı yaş dönemlerinde sağlıklı ilişki kuramamasına yol açabilir, böylece çocukluk döneminde uyumlu olan Marmara Medical Journal 2014; 27: 27-31 çocukların ergenlik döneminde başlayan ve okul reddi ile sonuçlanan davranım problemleri açığa çıkabilir. Daha geniş örneklemli çalışmalarla okul reddi davranışı üzerine çocukların annelerinin eğitim düzeylerinin ve diğer sosyoekonomik ve psikososyal faktörlerin etkilerinin araştırılması uygun görülmektedir. Toplumsal beklentiler ve yasaların da zorunlu kıldığı okula devam etme davranışı herhangi bir nedenle sürdürülemediğinde, kısa ve uzun vadede olumsuz etkilere yol açabileceğinden, eğitimcilerin ve ebeveynlerin öğrencinin bu sorunu için en kısa zamanda destek almaları önem arzetmektedir [30]. Okul reddi davranışının tedavisinde ortak tek bir tedavi protokolü bulunmadığından, her olgu detaylı bir biçimde incelenmeli ve iyi bir ayırıcı tanı yapılmalıdır. Ayrıca öğrencinin mevcut psikiyatrik bozukluğu dışında, içinde bulunduğu sosyal çevre, aile ve okul ortamı da araştırılarak her olgu için ayrı bir tedavi protokolü düzenlenmeli ve tedavide amaç en kısa zamanda öğrencinin okula dönmesini sağlamak olmalıdır [28]. Kaynaklar 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. Kearney CA. Forms and functions of school refusal behavior in youth: An empirical analysis of absenteeism severity. J Child Psychol Psychiatry 2007;48:53–61. doi: 10.1111/j.1469-7610.2006.01634.x Kearney CA, Albano AM. The functional profiles of school refusal behavior: Diagnostic aspects. Behav Modif 2004;28:147–61. doi: 10.1177/0145445503259263 Evans LD. Functional school refusal subtypes: Anxiety, avoidence and malingering. Psychol Sch 2000;37:183-91. doi: 10.1002/(SICI)15206807(200003)37:2<183::AID-PITS9>3.0.CO;2-5 Berg I, Nichols K, Pritchard C. School phobia: Its classification and relationship to dependency. J Child Psychol Psychiatry 1969;10:123– 41. doi: 10.1111/j.1469-7610.1969.tb02074.x Alexander KL, Entwisle DR, Kabbani NS. The dropout process in life course perspective: Early risk factors at home and school. Teach Coll Rec 2001;103:760–822. Fremont WP. School refusal in children and adolescents. Am Fam Physician 2003;68:1555-60. Flakierska PN, Lindstrom M, Gillberg C. School phobia with separation anxiety disorder: a comparative 20- to 29-year followup study of 35 school refusers. Compr Psychiatry 1997;38:17-22. doi:10.1016/S0010-440X(97)90048-1 Amerikan Psikiyatri Birliği (1994) Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, Dördüncü Baskı (DSM-IV) . Çev. ed.: E Köroğlu. Ankara: Hekimler Yayın Birliği, 1995. Kearney CA.School refusal behavior in youth: A Functional Approach to Assessment and Treatment. Washington. DC: American Psychological Association, 2001. Pina AA, Zerr AA, Gonzales NA, Ortiz CD. Psychosocial interventions for school refusal behavior in children and adolescents. Child Dev Perspect 2009;3:11–20. doi: 10.1111/j.1750-8606.2008.00070.x Heyne D, King NJ, Tonge BJ, Cooper H. School refusal: Epidemiology and management. Paediatr Drugs 2001;3:719-32. doi:10.2165/00128072-200103100-00002 Nishida A, Sugiyama S, Aoki S, Kuroda S. Characteristics and outcomes of school refusal in Hiroshima, Japan: proposals for network therapy. Acta Med Okayama 2004;58:241-9. Beidas RS, Crawley SA, Mychailyszyn MP. Cognitive-behavioral treatment of anxious youth with comorbid school refusal: Clinical presentation and treatment response. Psychol Topics 2010;19:255-71. Marmara Medical Journal 2014; 27: 27-31 14. Bahalı K, Tahiroğlu AY. Okul reddi: klinik özellikler, tanı ve tedavi. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar 2010;2:362-83. 15. Özcan Ö, Kılınç BG, Aysev A. Okul korkusu yakınması olan çocukların ana babalarında ruhsal bozukluklar. Turk Psikiyatri Derg 2006;17:17380. 16. Masi G, Mucci M, Millepiedi S. Separation anxiety disorder in children and adolescents: Epidemiology, diagnosis and management. CNS Drugs 2001;15:93-104. doi: 10.2165/00023210-200115020-00002 17. Christopher A, Kearney CA, Bensaheb A. School absenteeism and school refusal behavior: A review and suggestions for school-based health professionals. J Sch Health 2006;76:3-7. doi: 10.1111/j.17461561.2006.00060.x 18. Turkbay T, Sohmen T. Psychopathology in parents of children with school phobia. Turk J Child Adolesc Ment Health 2001; 8:77-84. 19. Ingul JM, Nordahl HM. Anxiety as a risk factor for school absenteeism: what differentiates anxious school attenders from non-attenders? Ann Gen Psychiatry 2013;12:25-33. doi:10.1186/1744-859X-12-25 20. Özcan Ö, Aysev A. Okul fobisi olan çocuklarda ruhsal bozuklukların sıklığının araştırılması. Inonu Univ Tip Fak Derg 2009;16:13-7. 21. Wood JJ, Lynne SD, Langer DA, et al. School attendance problems and youth psychopathology: Structural cross-lagged regression models in three longitudinal datasets. Child Dev 2012;83:351–66. doi 10.1111/j.1467-8624.2011.01677.x 22. Fernando SM, Perera H. School refusal: behavioural and diagnostic profiles of a clinical sample. SL J Psychiatry 2012;3:10-3. doi:10.4038/ sljpsyc.v3i1.4453 Gümüştaş ve ark. Çocuk ve ergenlerde okul reddi 31 23. Kashikar-Zuck S, Johnston M, Ting TV, et al. Relationship between achool absenteeism and depressive symptoms among adolescents with juvenile fibromyalgia. J Pediatr Psychol 2010;35:996–1004. doi: 10.1093/jpepsy/jsq020 24. Prabhuswamy M, Srinath S, Girimaji S, Seshadri S. Outcome of children with school refusal. Indian J Pediatr 2007;74:375-9. doi:10.1007/s12098-007-0063-5 25. Egger HL, Costello EJ, Angold A. School refusal and psychiatric disorders: a community study. J Am Acad Child Adolesc Psychiatry 2003;42:797-807. doi:10.1097/01.CHI.0000046865.56865.79 26. Hersov L. School refusal. In: Rutter M, Hersov L, editors. Child and Adolescent Psychiatry: Modern Approaches. 2nd Ed. Oxford: Blackwell, 1985:382-9. 27. Bernstein GA, Garfinkel BD. Pedigrees, functioning and psychopathology in families of school phobic children. Am J Psychiatry 1988;145:70-4. 28. Bernstein GA, Borchardt CM. School refusal: family constellation and family functioning. J Anxiety Disord 1996;10:1-19. doi:10.1016/08876185(95)00031-3 29. Bahali K, Tahiroglu AY, Avci A, Seydaoglu G. Parental psychological symptoms and familial risk factors of children and adolescents who exhibit school refusal. East Asian Arch Psychiatry 2011;21:164-9. 30. İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun. 11 Nisan 2012 Çarşamba, Remi Gazete, sayı 28261. http://www.resmigazete .gov.tr/eskiler /2012/04/20120411-8. htm// adresinden 20.06.2013 tarihinde indirildi. Marmara Medical Journal 2014; 27: 32-5 DOI: 10.5472/MMJ.2013.03256.1 ÖZGÜN ARAŞTIRMA / ORIGINAL ARTICLE Obezite cerrahisi uygulanan kadın hastaların solunum fonksiyon değişiklikleri Respiratory function changes in female patients who have undergone obesity surgery Hacer KUZU OKUR, Aziz Bora KARİP, Orhan ARAS, İksan TAŞDELEN, Hasan ALTUN, Kemal MEMİŞOĞLU ÖZET Amaç: Bu çalışmada, obezite cerrahisi uygulanan hastalarda preoperatif ve postoperatif dönemde kilo değişimleri ile birlikte solunum fonksiyonlarında ortaya çıkabilecek değişikliklerin araştırılması amaçlandı. Hastalar ve Yöntemler: Retrospektif yapılan bu çalışmada 2013 yılı ilk üç ayı içinde obezite cerrahisi geçiren tüm hastalar (n=55) içinde dışlama kriterleri olan kronik obstrüktif akciğer hastalığı, astım, konjestif kalp yetmezliği ve endokrin bozukluklar çalışma dışı bırakıldığında toplam 25 kadın hasta (yaş ortalaması ±SD, 35,7±7,5 yıl) çalışmaya dahil edildi. Preoperatif ve postoperatif 6. aydaki vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi ve solunum fonksiyon test parametreleri karşılaştırıldı. Operasyona bağlı vücut kitle indeksi değişimi ile solunum fonksiyonlarındaki değişim arasında korelasyon araştırıldı. Bulgular: Obezite cerrahisi öncesi ve cerrahiden altı ay sonra vücut ağırlığı ve vücut kitle indeksi sırasıyla 118,6±13,8 kg’dan 90,9±13,3 kg’a ve 43,5±4,3 kg/m2’den 33,4±5,1 kg/m2’ye değişti (her ikisi için p<0,001). Solunum fonksiyon testindeki tüm parametrelerde preoperatif ve postopetarif 6.ay arasındaki değişiklikler istatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Obezite cerrahisi uygulanan hastaların postoperatif dönemde vücut kitle indeksindeki azalma ile birlikte solunum fonksiyon test parametrelerinde iyileşme görüldü. Anahtar kelimeler: Obezite, Pulmoner fonksiyon, Spirometrik test, Obezite cerrahisi, Sleeve gastrektomi, Vücut kitle indeksi ABSTRACT Objectives: This study aims to investigate the changes in respiratory functions, which can occur together with weight changes in the preoperative and postoperative period in patients who have undergone obesity surgery. Patients and Methods: In this retrospective study all patients (n=55) who had undergone obesity surgery during the first three months of 2013 were examined and 25 female patients (mean age ±SD, 35.7±7.5 year) who met the required criteria (lack of chronic obstructive pulmonary disease, asthma, congestive heart failure and endocrine disorders) were included. A comparison was made between the preoperative and postoperative 6th month body weight, body mass index and respiratory function test parameters. Results: Mean weight measured in the preoperative and 6th postoperative months was 118.6±13.8 and 90.9±13.3 respectively while body mass index was 43.5±4.3 and 33.4±5.1 kg/m 2 , respectively (p<0.001 for both). Changes in all the pulmonary function test parameters between the preoperative to the 6th month postoperative period were also significant. Conclusion: Patients who had undergone obesity surgery, had a decrease in body mass index. In addition, they showed improvement in the respiratory function test parameters in the postoperative period. Key words: Obesity, Respiratory functions, Spirometry test, Obesity surgery, Sleeve gastrectomy, Body mass index Giriş Hacer Kuzu Okur ( ) Göğüs Hastalıkları Kliniği, Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İstanbul, Türkiye e-mail: [email protected] Aziz Bora Karip, Orhan Aras, İksan Taşdelen, Hasan Altun, Kemal Memişoğlu Genel Cerrahi Kliniği, Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştıma Hastanesi, İstanbul, Türkiye Gönderilme/Submitted: 24.10.2013 32 Kabul/Accepted: 20.11.2013 Obezite modern dünyada giderek artan önemli halk sağlığı sorunlarından birisidir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), obeziteyi sağlığı bozacak ölçüde vücutta yağ birikmesi olarak tanımlamıştır [1]. Fazla kiloluluk ve obezite prevalansı DSÖ tarafından yapılan MONICA çalışmasında erkeklerde %15, kadınlarda %22 bulunmuştur [2]. DSÖ, 2003 yılında, tüm dünyada, yaklaşık 300 milyon obez olduğunu, 2008 yılı rakamlarına göre ise 1,4 milyar kilolu kişiden erkek obezlerin 200 milyon, kadın obezlerin 300 milyon olduğunu bildirilmiştir. Aradan geçen beş senede görülen artış korkutucudur [3]. Marmara Medical Journal 2014; 27: 32-5 2013 yılı Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması sonuçlarında obezite sıklığı 19 yaş ve üzerinde % 30,3’dür. Bu oran erkeklerde %20,5, kadınlarda ise %41 olarak bulunmuş, ayrıca fazla kilolu olma oranı %34,6 olarak bildirilmiştir [4]. Kilo artışı ile birçok sistemin etkilendiği ve obezite ile mortalite ve morbidite oranının arttığı bilinmektedir. Diabetes mellitus, hipertansiyon, koroner kalp hastalığı, hiperlipidemi, obstrüktif uyku apnesi, obezite hipoventilasyon sendromu, astım ve gastroözofageal reflünün obezite ile ilişkili olduğu bilinmektedir [5]. Obezite akciğer fonksiyonlarını birçok yönden etkilemektedir. Boyun, üst hava yolları, göğüs duvarı ve göbek etrafında yağ depolanması solunum sisteminin mekanik fonsiyonunu bozar. Obezlerdeki havayolu ve solunum sistemi direncindeki artmanın vücut kitle indeksi (VKI) ile negatif korelasyon gösterdiği pek çok çalışmada gösterilmiştir. Obezlerde artmış akciğer ve solunum sistemi direncinin temel nedeni akciğer hacimlerindeki azalma olduğu düşünülmektedir [6]. Akciğer haciminde ortaya çıkan bu azalmanın obezitenin ortadan kaldırılmasıyla değişikliğe uğrayıp uğramadığı, kalıcı bir hacim azalması yaratıp yaratmadığına ait çeşitli çalışmalar bulunmaktadır [7]. Obezite tedavisinde, diyet, egzersiz, davranışsal değişiklikler öncelikli olarak denenmektedir. Obezite hastaları pek çok diyet programını bilmelerine ve uygulamalarına rağmen kilo veremeyen hastalardır. Obezite cerrahisi ülkemizde birçok merkezde farklı cerrahi yöntemler kullanılarak uygulanabilmektedir. Cerrahi yöntemler içinde yer alan sleeve gastrektomi kilo vermede oldukça iyi sonuçların alındığı, morbiditenin %1-2, mortalitenin %1 oranında olduğu bir teknik olarak literatürde yer almaktadır [8]. Bu çalışmada, obezite cerrahisi uygulanan hastaların hem cerrahi öncesi ve hem de cerrrahi sonrası kilo vermelerinin ardından solunum fonsiyon test sonuçları değerlendirilmiş ve solunum fonksiyonlarında değişim olup olmadığı incelenmiştir. Hastalar ve Yöntem Çalışma grubu Bu çalışma retrospektif olarak planlanmıştır. Çalışmaya Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi bölümüne obezite cerrahisi uygulanmak üzere 1 Ocak 2013 ve 31 Mart 2013 arasında başvuran 55 hasta ön değerlendirmeye alınmıştır. Bu hastalar içinden bronşiyal astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, solunum sistemini etkileyecek herhangi bir meslek veya çevresel faktöre maruz kalma öyküsü olması, konjestif kalp yetmezliği, endokrinolojik patoloji, böbrek yetmezliği, psikiyatrik hastalık öyküsü olması, hipoventilasyon sendromu, uyku Okur ve ark. Obesite cerrahisi ve solunum fonksiyonu 33 apne sendromu varlığını düşündürecek horlama, uykuda nefes durması, gündüz aşırı uyku hali olması gibi bulguların bulunması dışlama kriterleri olarak değerlendirilmiş ve toplam 25 kadın hasta (yaş ortalaması ±SD, 35,7±7,5 yıl; aralık, 18-50 yıl; VKİ, ≥35 kg/m2) çalışmaya ve son analize dahil edilmiştir. Hastaların preoperatif ve postoperatif kiloları hassas dijital tartı ile ölçülmüş ve kilo ve boy ölçümleri kaydedilmiş ve VKİ’leri hesaplanmıştır. Obezite değerlendirmesinde en sık kullanılan ve vücut yağ miktarı ile iyi korelasyonu olan ölçü VKİ’dir. VKİ, bireyin ağırlığının boyunun karesine bölünmesiyle hesaplanır ve birimi kg/m2’dir. DSÖ tarafından belirlenen uluslararası sınıflandırmaya göre VKİ ≥ 30 obez olarak tanımlanmıştır [9]. Olguların sigara alışkanlığı (paket/ yıl), solunum semptomları, biyokimyasal kan değerleri, oksijen satürasyonu nabız oksimetre ile ölçüldü, hastalık ve ilaç kullanma öyküleri kaydedildi. Tüm olgulara operasyon öncesi endokrinoloji ve psikiyatri muayenesi yapıldı. Tüm olgulara obezite cerrahisi olarak sleeve gastrektomi operasyonu yapıldı. Operasyon sonrasında, hastalara beslenme programı uygulamaları ve egzersiz yapmaları önerildi. Cerrahi sonrası olguların 1.ay, 3. ay ve 6.ayda kontrolleri yapıldı. Çalışmaya alınan hastalara değerlendirme parametreleri hakkında bilgi verilerek onayları alındı. Preoperatif solunum fonksiyon testi değerleri ve postoperatif 6. ay testleri karşılaştırıldı. Solunum fonksiyon testleri Solunum fonksiyon testleri (SFT) spirometrik yöntemle (Vitalograph spirometer Zan, Messgeraete GmbH Germany) yapıldı. Yapılacak test hastalara anlatıldı ve gösterildi. Ölçüm öncesi hastalar en az 15 dakika oturtuldu dinlendirildi ve test hastalar rahat oturur pozisyonunda iken yapıldı. Buruna klip takılarak burun kapatıldı. Ağızlık, diş ve dudaklar arasına yerleştirildikten sonra ağızlık içinden hava kaçağı olmadan hastalara rahat bir şekilde soluk alıp vermesi söylendi. Sonra derin bir inspiryum yaptırılarak ardından hızla ve olabildiğince güçlü ekspiryum yapılması istendi ve ardından yine derin bir inspiryum yaptırılarak spirometrik test tamamlandı. Bu uygulama 3 kez tekrarlanarak spirometrenin standardizasyonu kılavuzuna göre kabul edilebilirlik ve tekrarlanılabilirlik kriterine uygun olan test kabul edildi. Zorlu vital kapasite (forced vital capacity [FVC]) ve birinci saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (forced expiratory volume in 1-s [FEV1]) değerileri ölçüldü ve kayıt edildi. Hava akım kısıtlaması FEV1/FVC oranı ile belirlendi. Hava akımı kısıtlanması FEV1/FVC oranı %70 den az ise obstrüksiyon, %80 den fazla ise ve FVC oranın normal ya da artmış olması restriksiyon olarak tanımlandı. Maksimum ekspirasyon akım hızı MEF %75, MEF %50 ve MEF %2575 olarak ölçüldü. 34 Okur ve ark. Obesite cerrahisi ve solunum fonksiyonu Marmara Medical Journal 2014; 27: 32-5 İstatistiksel değerlendirme Verilerin istatistiksel değerlendirmesi SPSS 16.00 paket program kullanılarak yapıldı. Değişkenlerin analizi için eşlendirilmiş t-testi kullanıldı. Solunum fonksiyonları ve VKİ arasındaki ilişki Pearson’s korelasyon analizi ile değerlendirildi. Tüm istatistiksel değerlendirmelerde p<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular Preoperatif tüm olguların nabız oksimetre ile oksijen satürasyonu ortalaması %96 olarak bulundu. Sigara içen 10 hastanın sigara maruziyeti ortalama 7 paket/yıl idi. 7 hasta hiç sigara içmemiş, 8 hasta ise sigarayı içip, bırakmıştı. Hipertansiyon sadece 4 olguda vardı. Postoperatif 1 olguda yara yeri enfeksiyonu gelişti. Olguların obezite cerrahisi öncesi ve cerrahinin 6.ayındaki kilo ve VKİ değerleri Tablo I’de verilmiştir. Postoperatif 6. ay kontrollerinde tüm olguların kilolarında azalma saptandı. Kilo kaybının en az 23 kg en fazla 32 kg olduğu bulundu. VKİ’inin tüm olgularda azaldığı, ayrıca, VKİ’de en az 8,3 ve en fazla 11,9’luk değişiklik olduğu tespit edildi. Obez olguların preoperative FVC, FEV1, FEV1/FVC, MEF50, MEF75 ve MEF25-75 değerleri normal sınırlarda olmasına rağmen postoperatif 6. ay ölçümündeki SFT değişikliği mevcuttu (Tablo II). Cerrahi tedavi sonucu VKİ’de meydana gelen değişikliğin solunum fonksiyonlarında bir değişime neden olup olmadığını araştırmak için cerrahi operasyon öncesi ve sonrası VKİ değişimi ile FVC değişimi arasında korelasyon analizi yapıldı. İki parametre arasında anlamlı ilişki saptandı. Tartışma Bu çalışmada, obezite cerrahisi uygulanan hastalarda, preoperatif dönemde normal sınırlar içerisinde olan solunum fonksiyonlarının, postoperatif dönemde VKİ’deki değişimle birlikte belirgin artış gösterdiği saptanmıştır. Biz çalışmamızda obezitede %23 lük azalma saptadık, bu azalma ile birlikte FVC, FEV1, MEF75, MEF50 ve MEF2575 değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu görüldü. Guimares ve ark., 36 morbid obez hastada obezite Tablo I. Obezite cerrahisi geçiren kadınlarda (n=25) cerrahi öncesi ve sonrası kilo ve vücut kitle indeksi değişimleri. Kilo, kg VKİ, kg/m2 Preoperatif Postoperatif 6. Ay P* 118,64±13,85 90,88±13,34 <0,001 43,52±4,35 33,36±5,12 <0,001 Kısaltmalar: VKİ: vücut kitle indeksi. *Eşlendirilmiş t-testi Tablo II. Obezite cerrahisi geçiren kadınlarda (n=25) cerrahi öncesi ve sonrası solunum fonksiyon testi parametrelerindeki değişimler (ortalama ±SD). Preoperatif Postoperatif 6. Ay P* FVC, L 3,28 ±0,54 3,50 ±0,53 <0,001 FEV1, L 2,88 ±0,44 3,05 ±0,42 0,001 FEV1/FVC, % 87,92 ±5,70 87,44 ±5,48 0,004 MEF 75, L/s 5,56 ±1,04 5,98 ±0,69 0,001 MEF 50, L/s 4,41 ±1,21 4,23 ±0,96 <0,001 MEF 25-75, L/s 3,32 ±1,09 3,65 ±0,78 <0,001 Kısaltmalar: VFC: zorlu vital kapasite, FEV1: 1. saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi, MEF: maksimum ekspirasyon akım hızı. *Eşlendirilmiş t-testi cerrahisi sonrası 6. ayda yaptıkları ölçümlerde, total akciğer kapasitesinde, FEV1 ve FVC’de artış bulmuşlardır [7]. Ancak bu çalışmada preoperatif restriksiyonu olan hastalarda çalışılmış olması bizim çalışmamıza göre farklılık yaratmaktadır. Normal sınırlar içerisindeki solunum fonksiyonlarında bile iyileşmenin olmasını göstermemizin, obezitenin solunum fonksiyonları üzerine yaptığı olumsuz etkiler açısından dikkate değer olduğunu düşünmekteyiz. VKİ deki azalma ile birlikte MEF75, MEF50 ve MEF25-75 değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artma olduğunu bulduk. Obezitenin derecesinin artmasıyla periferik hava yollarında ekspiratuar basınç parametrelerinde azalmaların olabileceği bilinmektedir [10]. Sütbeyaz ve ark. obezlerde yaptıkları solunum fonksiyon testlerinde obez olmayanlara gore FVC, FEV1, MEF50, MEF25-75 değerlerinde VKİ ile negatif korelasyon olduğunu bulmuşlardır. Akciğer hastalığı olmaksızın solunum fonksiyonlarında görülen bozulmaların obezitenin şiddeti ile arttığını vurgulamışlardır [11]. Obezlerde kilo kaybı ile birlikte akciğer fonksiyonlarında iyileşmelerin olduğu pek çok çalışmada gösterilmiştir [12,13]. Bu iyileşme, kilo kaybının obezitede kitle etkisini azaltmasıyla açıklanmıştır. Son yıllarda yapılmış prospektif bir çalışmada obezite cerrahisi ile kilo kaybeden obezlerin aerobik kapasitelerindeki iyileşmenin etkisini vurgulamaktadır [14]. Çalışmamızda, preoperatif VKİ ortalaması 43,52 kg/m2 olan olgularda, postoperatif kilo kaybı ile bu oranın 33,36 kg/m2’ye gerilediği görülmüştür. Kilo kaybı, VKİ değerinde %23’lük azalma sağlamasına rağmen, hastalar halen obezite sınırlarındadır. Preoperatif FEV1/FVC oranında kilo kaybına rağmen, postoperatif dönemde değişiklik olmadığı görülmüştür. Silva ve ark.nın yaptığı bir çalışmada da Okur ve ark. Obesite cerrahisi ve solunum fonksiyonu Marmara Medical Journal 2014; 27: 32-5 35 değerlendirilmemiş olması çalışmamızın kısıtlılıklarıdır. Obezitenin cerrahi yöntemlerle tedavi edilmesi birçok organ sistemine getirdiği yararla birlikte solunum fonsiyonları üzerine de olumlu katkı sağlamaktadır. Çıkar Çatışması Yazarlar herhangi bir çıkar çatışması bildirmemişlerdir. Kaynaklar 1. 2. 3. Şekil 1. Obezite cerrahisi öncesi ve sonrası vücut kitle indeksi (VKİ) değişimi ile FVC değişimi arasındaki ilişki (Pearson R= -0,494; p=0,012). hastalar postoperatif 14 ve 30’uncu günlerde değerlendirilmiş FVC, FEV1 ve MEF değerlerinde herhangi bir değişiklik bildirilmemiştir. Çalışmada yeterli kilo vermenin sağlanamadığı, dolayısıyla bu değerlerin de buna bağlı olarak değişmediği düşünülmüştür [15]. Çalışmamızda, solunum fonksiyonlarını değerlendirmek için spirometri tekniğinden yararlanılmış, hastaların uyanıklık oksijen düzeylerinin normal olması nedeniyle kan gazı ölçümüne gerek duyulmamıştır. Spirometri oldukça kullanışlı, rahatsızlık uyandırmayan ve dünyada kullanımı kabul edilmiş bir metotdur. Crapo ve ark’ları morbid obezlerin preoperatif değerlendirmesinde spirometrinin ucuz ve güvenli olmasının yanında postoperatif solunumsal komplikasyon riskini tanımlamada da önemini vurgulamıştır [16]. Dolayısıyla obeziteye komorbid bir hastalık durumu olmayan obezite cerrahisine aday hastalarda, spirometri kullanımı uygun bir tetkik yöntemi olarak düşünmekteyiz. Çalışmadaki hastaların tamamının kadın olması, genel olarak morbid obezitenin kadınlarda daha yüksek oranlarda görülmesiyle ilişkilendirilmiştir [17]. Kolitkin ve ark., çalışmalarında obezite cerrahisine giden hastalarda kadınların daha yüksek oranda olduğunu göstermişlerdir. Bu durum kadınların obeziteden kurtulabilmek için daha fazla cerrahi yöntemlere başvurduklarını ya da kadınlarda morbid obezitenin daha yüksek oranlarda görüldüğünü düşündürmektedir [18]. Obezite nedeniyle sleeve gastrektomi cerrahisi operasyon sonrası Türk popülasyonunda yapılmış solunum fonsiyonlarını değerlendiren çalışma yoktur. Bizim çalışmamız bu anlamda literature katkı sağlamaktadır. Vaka sayımızın az olması, postoperatif uzun dönem etkinliğinin 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. 17. 18. Obesity: preventing and managing the global epidemic: report of aWHO consultation. WHO technical report series; 894. Geneva: WHO,1999. WHO MONICA project: Risk factors. International Epidemiology 1888;18:46-55. Deitel M. Overweight and obesity worldwide now estimated to involve 1.7 billion people. Obes Surg 2003;13:329-30. doi:10.1381/ 096089203765887598 T.C. Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Birinci basamak hekimler için Obezite ile Mücadele El Kitabı. Ankara: Anıl Matbaacılık, 2013:22. Eeg-Olofsson K, Cederholm J, Nilsson PM, et al. Risk of cardiovascular disease and mortality in overweight and obese patients with type 2 diabetes: an observational study in 13,087 patients. Diabetologia 2009;52:65-73. doi: 10.1007/s00125-008-1190-x Kopelman PG. Clinical complications of obesity. Clin Endocrinol Metab 1984;13:613-34. Guimarães C, Martins MV, Moutinho Dos Santos J. Pulmonary function tests in obese people candidate to bariatric surgery. Rev Port Pneumol 2012 ;18:115-9. doi: 10.1016/j.rppneu.2012.01.005 Sarkhosh K, Birch DW, Sharma A, Karmali S. Complications associated with laparoscopic sleeve gastrectomy for morbid obesity: a surgeon’s guide. Can J Surg 2013;56:347-52. doi: 10.1503/cjs.033511 WHO Expert Committee. Physical status: the use and interpretation of anthropometry. WHO Technical Report Series no 854. Geneva: WHO, 1885. Koening SM.Pulmonary complications of obesity. AM J Epidemiol 2001;321:249-79. Sütbeyaz ST, İbrahimoğlu F, Sezer N, et al. Obez bireylerde vücut yağ dağılımının pulmoner fonksiyon ve solunum kasları kuvveti üzerine etkileri. Türk Fiz Tıp Rehab Derg 2006;52:15-8. Mailo C, Mohamed EI, Carbonelli MG. Body composition and respiratory function. Acta Diabetol 2003;40:32-8. Bottai M, Pistelli F, Pede F D, et al. Longitudinal changes of body mass ındex, spirometry and diffusion in a general population. Eur Respir J 2002;20:665-73. doi: 10.1183/09031936.02.01282001 De Souza SA, Faintuch J, Sant’anna AF. Effect of weight loss on aerobic capacity in patients with severe obesity before and after bariatric surgery. Obes Surg 2010;20:871-5. doi: 10.1007/s11695-0100109-z Silva AMO, Boin IFS, Pareja JC, et al. - Análise da função respiratória em pacientes obesos submetidos à operação FobiCapella. Rev Col Bras Cir 2007;34:314-20. Crapo RO, Kelly TM, Elliot CG, et al. Spirometry as a preoperative screening test in morbidly obese patients. Surgery 1986;99:763-7. World Health Organization. Obesity and Overweight FactSheet No: 311. Geneva: WHO. Available at URL: http://who.int/mediacentre/ factsheets/fs3117en/print. Accessed: 10.10.2013. Kolotkin RL, Crosby RD, Willians GR, et al. The relationship between health-related quality of life and weight loss. Obes Res 2001;9:564-71. Marmara Medical Journal 2014; 27: 36-41 DOI:10.5472/.MMJ.2013.03138.1 ÖZGÜN ARAŞTIRMA / ORIGINAL ARTICLE Çocuklarda fonksiyonel kabızlık tedavisinin yaşam kalitesi üzerine etkisi Impact of treatment on quality of life in children with functional constipation Hüseyin KILINÇASLAN, Osman ABALI, İbrahim AYDOĞDU, Mustafa BİLİCİ ÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı okul öncesi dönemde fonksiyonel kabızlığı (FK) olan çocuklarda standart tedavi sonrasında yaşam kalitelerinde değişiklik olup olmadığının değerlendirilmesidir. Hastalar ve Yöntem: İki ve altı yaşlar arasındaki FK tanılı altmış beş hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların anneleri tedavi öncesi ve tedavinin 6. haftasında Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Gözden geçirilmiş Belirti Tarama Listesi-90’ı (BTL90-R) doldurdular. Çocukların yaşam kalitesi ve annelerin BTL90-R puanlarındaki değişim tekrarlayan ölçümlü ANOVA ve Wilcoxon testleri kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Annelerin algıladığı toplam yaşam kalitesi tedavinin 6. haftasının sonunda başlangıca kıyasla anlamlı düzeyde artış gösterdi (82,87 ± 13,91’e karşı 74,24 ± 15,40, p < 0,001) ve tüm alanlardaki artış anlamlı düzeydeydi. Ayrıca annelerin psikolojik zorlanma düzeylerini yansıtan global şiddet indeksi (GŞİ) puanlarında da belirgin azalma (1,09 ± 0,76’e karşı 0,78 ± 0,64, p<0,001) bildirildi. Fiziksel, sosyal ve toplam yaşam kalitesi puanlarındaki fark annelerin GŞİ puanları istatistiksel olarak kontrol edildiğinde de korundu. Sonuç: Hastalarımızda tüm yaşam kalitesi alanlarında ve toplam puanda belirgin artış gözlendi. Kabızlık belirtilerindeki azalma, fiziksel sağlık ve sosyal alandaki iyileşmeyi direkt olarak etkilerken, duygusal işlevsellikteki iyileşme, annelerin psikolojik zorlanmasının azalması ile ilişkili, dolaylı bir etki olduğu görülmektedir. Anahtar kelimeler: Fonksiyonel kabızlık, Yaşam kalitesi, Okul öncesi çocuklar, Tedavi ABSTRACT Objective: The aim of this study was to determine whether there is a change in the quality of life (QOL) in preschool children with functional constipation (FC) after undergoing standard treatment. Patients and Methods: Sixty-five patients, between 2-6 years of age, with FC, were included in the study. The mothers completed the Pediatric Quality of Life (QOL) Inventory and Symptom Checklist-90-Revised (SCL-90-R) before starting the treatment and at the 6th week of the treatment. The change in QOL and SCL-90-R scores were compared using repeated measures ANOVA and Wilcoxon tests. Results: Mother-perceived total QOL was improved at 6th week of treatment compared with baseline (82.87 ± 13.91 vs 74.24 ± 15.40, p < 0.001) and improvement in all domains of QOL was significant. A significant decrease in the global severity index (GSI) of maternal psychological distress (1.09 ± 0.76 vs 0.78 ± 0.64, p<0.001) was also reported. Improvement in physical, social and total QOL was maintained after GSI scores of the mothers were statistically controlled. Conclusion: Significant improvement in all QOL categories was detected. Decrease in symptoms of constipation seemed to effect physical and social aspects of QOL directly, whereas improvement in emotional functioning seemed rather be an indirect effect of treatment via decrease in psychological distress of the mothers. Key words: Functional constipation, Quality of life, Preschool children, Treatment Giriş Hüseyin Kılınçaslan ( ), İbrahim Aydoğdu Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, Tıp Fakültesi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi, İstanbul, Türkiye e-mail: [email protected] Osman Abalı Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıp Fakültesi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul, Türkiye Mustafa Bilici Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıp Fakültesi, Bezmialem Vakıf Üniversitesi, İstanbul, Türkiye Gönderilme/Submitted: 30.09.2013 36 Kabul/Accepted: 10.12.2013 Fonksiyonel kabızlık (FK) sık görülen bir patolojidir ve bu hastalar genel pediatri polikliniklerine başvuruların % 3’ünü, pediatrik gastroenteroloji polikliniğine başvuranların ise % 25’ini oluşturur [1]. Yakın dönemde gerçekleştirilen iki ayrı çalışmada FK’nın genel popülasyondaki çocuklarda % 5-18 oranında görüldüğü bildirilmiştir [2,3]. Hastaların yaklaşık yarısında belirtilerin ilk bir yılda başladığı, ortalama başlangıç yaşının 2 olduğu ve en sık olarak 2 ve 4-5 yaş arasındaki çocuklarda görüldüğü bildirilmektedir [4,5]. FK sıklıkla tekrarlayıcı bir durumdur: beş yıllık izlemde hastaların üçte biri ile yarısında tedaviye rağmen şikayetlerin sürdüğü, dörtte birinde ise erişkinlik dönemine kadar belirtilerin devam ettiği gösterilmiştir [6]. Kılınçaslan ve ark. Çocuklarda fonsiyonel kabızlık ve yaşam kalitesi Marmara Medical Journal 2014; 27: 36-41 Kabızlık şikayetleri ile büyümek çocuğun anne-baba ve kardeşleri ile ilişkisini, arkadaşlarıyla birlikteliklerini, okul başarısını, kendine bakım-hijyen gibi becerilerinin kazanımı gibi alanlarda bağımsızlığını etkileyerek, psikososyal gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir [6-8]. Birçok çalışma bu çocukların daha yüksek düzeyde davranış problemi sergilediğini göstermiştir. Son on yılda, FK’nın çocuk ve ergenlerin yaşam kalitesini ne şekilde etkilediğini standart araçlarla değerlendiren çalışmalar yapılmıştır [9-14] (Tablo 1). Bu çalışmalar kabızlığı olan çocukların sağlıklılara göre duygusal, sosyal ve fiziksel olarak olumsuz biçimde etkilendiğini göstermiştir. Youssef ve ark. [9], FK’li hastaların, kendi ve anne-babalarının ifadeleriyle pek çok alanda inflamatuar barsak hastalığı olan çocuklardan daha düşük işlev gösterdiğini bildirmiştir. Çok yakın tarihli bir çalışmada da klinik başvurusu olmayan kabız çocuklarda bile; fiziksel, sosyal, duygusal ve okul işlevselliğinin olumsuz yönde etkilendiği gösterilmiştir [14]. 37 Sağlıkla ilgili yaşam kalitesi (health-related quality of life) araçları fiziksel, sosyal ve duygusal sağlığın genel yaşam kalitesine etkisini değerlendirmede artan oranda kullanılmaktadır. Kabızlığın tedavisi ile çocuklarda davranış problemlerinin azaldığına yönelik çalışmalar bulunmakla birlikte [15-18] yaşam kalitesinin yükseldiğine dair veriler çok daha sınırlıdır. Yakın tarihli iki çalışma transkutanöz elektrik stimulasyonunun yavaş geçişli konstipasyonda [19] ve malone antegrade continence enema (MACE) prosedürünün ise inatçı tekrarlayan kabızlık veya enkopreziste [20] yaşam kalitesini artırdığını göstermiştir. Ancak bu iki yöntem de ancak seçilmiş hastalarda uygulanabilen ve FK’nın standart tedavisi olarak kabul edilemeyecek yaklaşımlardır. Literatürde FK’nin stardart tedavisinde kullanılan laksatiflerin, eğitsel ve davranışsal yöntemlerin tedavi öncesi ve sonrası dönemde yaşam kalitesine etkilerini araştıran herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Tablo I: Kabızlığı olan çocuklarda standart araçlar kullanılarak yapılan yaşam kalitesi çalışmaları Çalışma Popülasyon Yaş Araç Bilgi kaynağı Bulgular Youssef ve ark. [9] Kabızlığı olan 80, İBH’lı 42, GÖRH’li 52 hasta ve 46 sağlıklı kontrol 5-18 yaş ÇİYKÖ Çocuk ve anne-baba Kabız çocuklar İBH, GÖRH ve kontrol gruplarına göre toplam ve fiziksel alanlarda daha düşük yaşam kalitesi göstermiştir. Kabız hastaların anne-babaları çocuklarının toplam yaşam kalitesini daha düşük olarak bildirirken, çocuklarının duygusal alanda kontrollerden, sosyal alanda da diğer 3 grubun hepsinden daha fazla sorun yaşadığını ifade etmişlerdir. Faleiros ve ark. [10] Fonksiyonel kabızlığı olan 57, fonksiyonel fekal retansiyonu olan 29 hasta ve 314 sağlıklı kontrol 5-12 yaş Çocuk Sağlık Ölçeğiebeveyn formu (CHQ-PF50) Anne-baba Defekasyon bozukluğu olan çocukların kontrollere göre fiziksel ve psikososyal sağlıkla ilgili 15 alanın 14’ünde daha düşük puan almışlardır. Clarke ve ark. [11] Yavaş geçişli kabızlığı olan 51 hasta, 79 sağlıklı kontrol 8-18 yaş ÇİYKÖ Çocuk ve anne-baba Yavaş geçişli kabızlığı olan çocuklar ve anne- babaları toplam yaşam kalitelerini daha düşük olarak bildirmişlerdir. Hasta çocukların anne-babaları çocuklarından daha düşük yaşam kalitesi bildirirken, kontrollerde böyle bir durum gözlenmemiştir. Bongers ve ark. [12] Kabızlık ve fekal inkontinansı olan 114 hasta 8-18 yaş Defekasyon bozukluğu listesi (DDL) Çocuk Fekal inkontinansın daha sık olması duygusal ve sosyal alanlarda yaşam kalitesinde azalma ile ilişkili bulundu. Oostenbrink ve ark. [13] Fonksiyonel karın şikayetleri olan 81 hasta (fonksiyonel konstipasyonu olan 63, diğer (örn: İBS, FKA) 18 hasta) 5-72 ay Bebek ve okul öncesi çocuklar için yaşam kalitesi ölçeği (I/T QOLQ) Ebeveyn Referans değerlerle karşılaştırıldığında fonksiyonel karın yakınmaları olan hastalar yaşamın pek çok alanında (fiziksel işlev, genel gelişim, vücut ağrısı, mizaç ve duygudurum, genel sağlık algısı ve ebeveynin duygusal etkilenmesi) olumsuzluk yaşamaktadır. Fonksiyonel kabızlığı olan hastalarda değerler diğer hastalara göre daha düşük. Rajindrajith ve ark. [14] Okula giden 1792 ergen 13-18 yaş ÇİYKÖ-ergen formu Çocuk Roma III ölçütlerine göre konstipasyon tanısı alan ergenler (%7,7) fiziksel, sosyal, duygusal ve okul işlevselliği bakımından diğerlerinden daha düşük puanlar aldı. ÇİYKÖ: Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği, İBH: İnflamatuar barsak hastalığı, GÖRH: Gastroözofageal reflü hastalığı, İBS: İrritabl barsak sendromu, FKA: Fonksiyonel karın ağrısı, CHQ-PF50: Child Health Questionnaire–Parent Form 50, DDL: Defecation Disorder List, I/TQOLQ: Infant/Toddler Quality of Life Questionnaire 38 Kılınçaslan ve ark. Çocuklarda fonsiyonel kabızlık ve yaşam kalitesi Biz bu çalışmada FK’li okul öncesi dönem çocuklarının yaşam kalitelerinin ne düzeyde olduğunu ve standart tedavinin yaşam kalitesini nasıl etkilediğini araştırdık. Özellikle bu dönem çocuklarda kabızlık, çocuğa bakan kişinin psikiyatrik durumu ile de yakından ilişkili olduğu [21] ve çocukların yaşı gereği yaşam kalitesi değerlendirmesinde sadece annelerden bilgi alındığı için annelerin tedavi öncesi ve sonrası psikiyatrik özellikleri de incelendi. Hastalar ve Yöntem Çalışma için gerekli onay Bezmialem Vakıf Üniversitesi etik kurulundan alındı. Mart 2012- Ağustos 2012 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi polikliniğine başvuran ve FK tanısı konularak tedaviye alınan çocukların annelerine çalışmanın amacı ve protokolü ile ilgili bilgi verildi. Çalışmaya dahil edilme şartları çocuğun 2-6 yaş arasında olması, FK tanısı alması, annesi ile birlikte yaşaması, tedavinin anne ile birlikte ve en az 6 hafta boyunca sürdürülmesi, annenin çalışmaya katılmayı ve gerekli ölçekleri doldurmayı kabul etmesi idi. FK tanısı için en az 2 ay boyunca şu 6 belirtiden en az ikisinin karşılanması gerekiyordu: Defekasyon sıklığı <3/ hafta, fekal inkontinans>1/hafta, tuvaleti tıkayabilecek büyüklükte fekal kitle geçişi, fekal kitlenin karın palpasyonunda veya rektal tuşe ile palpe edilebilmesi, kakasını tutma ve ağrılı kaka yapma [22]. Her hastadan detaylı tıbbi öykü alındı. Burada mekonyum çıkışının zamanı sorgulandı. Rektal incelemeyi de içeren detaylı fizik muayene yapıldı. Şu durumlara sahip çocuklar çalışma dışı bırakıldı: Hirschsprung hastalığı, anorektal malformasyon, spina bifida okülta, hipotiroidi başta olmak üzere kabızlık nedeni olabilecek hormonal durumlar, diğer metabolik ve gelişimsel geriliğe bağlı defekasyon bozuklukları ve laksatif dışında ilaç kullanımı. Çalışmaya katılan çocukların anneleri sosyodemografik özellikler, çocuğun psikomotor gelişimi ve kabızlığın klinik özelliklerini içeren bir formu araştırmacıların yardımıyla doldurdular. Ayrıca tedavi öncesi Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeğini (ÇİYKÖ) ve Gözden geçirilmiş Belirti Tarama Listesi-90’ni (BTL-90-R) doldurarak standart tedaviye alındılar. Tedavi protokolü şunlardan oluşuyordu: Aileye, normal bağırsak hareketleri, kabızlığın sebepleri, çocuklardaki sıklığı gibi bilgilerin verilmesi, tuvalet eğitiminin gözden geçirilmesi ve kazandırılması (beslenme sonrası uygun pozisyon ve sürede tuvalette oturulması gibi), diyetin düzenlenmesi (sıvı ve lif alımını artırılması, aşırı inek sütü alımının kısıtlanması gibi), rektumun lavmanla veya oral laksatiflerle boşaltılması; uygun laksatif tedavisi ile çocuğun uygun kıvamda ve günlük dışkılamasının sağlanması. Tedavinin 6. haftasının sonunda çocukların FK ile ilişkili semptomları tekrar değerlendirildi, ÇİYKÖ ve BTL-90-R tekrar dolduruldu. Marmara Medical Journal 2014; 27: 36-41 Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği Varni ve ark. [23] tarafından 2-18 yaşlar arasındaki çocuk ve ergenelerde yaşam kalitesini ölçmek için geliştirilmiş bir öz bildirim ölçeğidir. 2-4 yaşlar arasında sadece ebeveynlerin doldurduğu form, sonraki dönem için hem çocuk hem de ebeveyn formları vardır. Çalışmamızda Üneri’nin 2-7 yaşlar arası çocuklarda geçerlik ve güvenilirlik çalışmasını yaptığı form kullanılmıştır [24]. Fiziksel (8 madde), duygusal (5 madde), sosyal (5 madde), okul (5 madde) işlevselliğini değerlendiren 23 maddeden oluşan beşli-likert tipi bir ölçektir. Duygusal, sosyal ve okul alanlarındaki puandan psikososyal işlevsellik puanı ve hepsinden toplam yaşam kalitesi puanı hesaplanır. Maddeler 0 ile 100 arasında puan almaktadır; hiçbir zaman 100, nadiren 75, bazen 50, sıklıkla 25 ve hemen her zaman 0 puan olarak kaydedilir. Maddelerden alınan puanlar toplanıp doldurulmuş olan madde sayısına bölünerek ölçeğin toplam puanı elde edilir. Ölçekten alınan toplam puanın yüksekliği yaşam kalitesinin yüksekliğini gösterir. Belirti Tarama Listesi Derogatis ve ark. tarafından geliştirilen, 90 maddeden oluşan, erişkinlerde psikolojik belirti ve zorlanma düzeyini değerlendiren bir öz bildirim ölçeğidir [25]. Yaygın biçimde kullanılan ölçeğin Türkçe geçerlilik ve güvenirlilik çalışması yapılmıştır [26]. Her madde 0 (yok) ile 4 arasında (aşırı derecede) beşli-likert biçiminde değerlendirilir ve 9 klinik değer ortaya çıkar: somatizasyon, obsesif-kompulsif, kişiler arası duyarlılık, depresyon, anksiyete, öfkedüşmanlık, fobik anksiyete, paranoid düşünce and psikotizm. Tüm maddelerin ortalamasını ifade eden global şiddet indeksinin (GŞİ) güncel psikolojik zorlanma (distress) düzeyini en iyi gösteren ölçüt olduğu bildirilmiştir. İstatistiksel Analiz Tanımlayıcı istatistikler sürekli değerler için ortalama ±ss, kategorik değerler içeren değişkenler için ise sıklık (%) verilmiştir. Tedavi öncesi ve sonrası değişimlerin analizinde Kolmogorov Smirnov testine göre normal dağılan parametreler için tekrarlı ölçümlü varyans analizi (Bonferroni düzeltmeli), normal dağılmayan parametreler için Wilcoxon testi kullanıldı. Tedavi öncesi ve sonrası farkın göreceli büyüklüğünü ifade etmesi açısından etki-düzeyleri (ED) partial eta squared (η2) ya da korelasyon katsayısı (r; Wilcoxon testinde hesaplanan Z değeri/√N ) olarak hesaplandı. Cohen [27] η2=0,01 veya r=0,1’ın düşük etki düzeyi, η2=0,06 veya r=0,3’ün orta etki büyüklükleri ve η2=0,14 veya r=0,5’in yüksek etki büyüklüklerine karşılık geldiğini bildirmiştir. İstatistiksel analiz SPSS v.15 ile gerçekleştirildi ve anlamlılık düzeyi sınırı olarak p<0,05 kabul edildi. Kılınçaslan ve ark. Çocuklarda fonsiyonel kabızlık ve yaşam kalitesi Marmara Medical Journal 2014; 27: 36-41 Bulgular Yaş ortalaması 43,6±15,4 ay olan 37’si (57%) kız olmak üzere 65 çocuk çalışmaya alındı. Annelerin ortalama yaşı 30,95±4,98 olup, 56’sı (%87) ev hanımıydı. Annelerin 47’si (72%) ilköğretim, 15’i (%23) lise ve 3’ü (%5) üniversite mezunuydu. Gelir düzeylerini annelerin 3’ü (5%) düşük, 41’i (63%) orta ve 21’i (32%) iyi düzeyde olarak bildirdi. Çocukların 7’si (%11)’i okul öncesi eğitime devam ediyordu. Kabızlık yakınmalarının ortalama 26,5±16,9 ayda (3 hafta- 69 ay) başladığı, hastaların yaklaşık dörtte birinde ilk 1 yaşta, yarısında ilk 24 ayda belirtilerin bulunduğu bildirildi. Ortalama kabızlık süresi 17,12±12,62 ay (3-60 ay) idi. Hastaların 27’sinin (%42) ilk tedavi başvurusu olup, 35’ inde (%54) ailede kabızlık öyküsü mevcuttu. Hastaların kabızlık tedavisi öncesi, tedavinin 3. haftası ve 6. haftası sonu itibariyle belirtilerinin seyri Tablo II’de görülmektedir. Tedavi öncesindeki belirti sayısı ile aynı dönem sosyal işlevsellik puanları arasında anlamlı negatif korelasyon görüldü (r:-0,28, p=0,02). Tedavi öncesi dönemde ağrılı kaka yapan çocukların ağrısı olmayanlara göre sosyal sağlık (p=0,028), psikososyal sağlık (0,024) ve toplam sağlık (0,036) alanlarında daha düşük işlevsellik gösterdiği bulundu. Çocukların yaşları ile tedavi öncesi ve sonrası toplam yaşam kalitesi puanları arasında negatif korelasyon gözlendi (Spearman korelasyon, sırasıyla r=0,25, p=0,048 ve r=0,26, p=0,042). Tablo II: Tedavinin başlangıcı, tedavi sonrası 3. ve 6. haftalar itibariyle hastaların kabızlık belirtilerin seyri Tedavi başlangıcı N (%) 3. haftanın sonu N (%) 6. haftanın sonu N (%) Haftalık defekasyon sıklığı <3 52 (%80) 5 (%8) 1 (%2) Haftalık fekal inkontinans >1 9 (%14) 2 (%3) 0 (%0) Tuvaleti tıkayabilecek büyüklükte fekal kitle 11 (%17) 2 (%3) 0 (%0) Karın/rektumda fekal kitle palpasyonu 7 (%11) 1 (%2) 1 (%2) Kaka tutma 44 (%68) 29 (%45) 4 (%6) Ağrılı kaka yapma 32 (%49) 22 (%34) 10 (%15) FK tanısını karşılama 65 (%100) 11 (%17) 1 (%2) N: Belirtinin görüldüğü hasta sayısı 39 Tedavi öncesi ve tedavinin 6. haftasının sonunda çocukların yaşam kalitesi ve annelerin psikolojik zorlanma puanlarındaki değişiklik Tablo III’de görülmektedir. Tedavi sonrasında çocukların fiziksel, duygusal ve sosyal yaşam kalitelerinde yüksek düzeyde artış saptanmıştır. Okul öncesi eğitim alan hasta sayısının az olmasına rağmen bu dönemde okula giden çocukların okul işlevselliği alanındaki değişim de istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Annelerdeki psikolojik zorlanma ile ilgili hemen her alanda orta düzeyde bir azalma görüldü. Annelerin psikolojik zorlanmalarının azalmasının, çocukların yaşam kalitesi düzeylerindeki artışa etkisini kontrol etmek amacıyla, annelerin tedavi öncesi ve sonrası GŞİ puanları kovaryant olarak varyans analizine dahil edildi. Bu durumda da çocukların tedavi ile fiziksel sağlık (; η2= 0,19, p<0,001), sosyal sağlık (η2= 0,126, p= 0,004), psikososyal sağlık (η2= 0,099, p= 0,01) ve global yaşam kalitesi ( η 2 = 0,18, p= 0,001) puanlarındaki artış anlamlılığını korudu. Ancak duygusal sağlık ve okul işlevselliği alanlarındaki değişim anlamlılığını kaybederken (sırasıyla η 2 = 0,048, p=0,08 ve η 2 = 0,013, p= 0,83), annelerin tedavi sonrası GŞİ puanının duygusal işlevselliğin artışı ile ilişkili olduğu görüldü (η2 = 0,07, p=0,034). Tartışma Çalışmamız okul öncesi dönemde fonksiyonel kabızlığın çocukların fiziksel sağlığının yanı sıra sosyal, duygusal ve okul işlevselliğini de olumsuz biçimde etkilediğini göstermiştir. Ayrıca bu dönemde uygulanan standart tedavinin gayet etkili olduğu bulunmuş, 6 haftalık tedavi sonrasında hastaların büyük bölümünde kabızlıkla ilgili belirtilerinin kontrol altına alındığı ve her alanda yaşam kalitelerinin arttığı gözlenmiştir. Tedavi öncesi ve sonrası annelerin de psikolojik zorlanmalarının anlamlı şekilde azaldığı ve bunun da çocukların özellikle duygusal alanda yaşam kalitesini anlamlı biçimde artırdığı gösterilmiştir. Kabızlık belirtilerinin kontrolü, annelerin psikolojik sıkıntısını azaltma etkisinden bağımsız olarak çocukların fiziksel sağlık, sosyal ve psikososyal işlevselliğini ve toplam yaşam kalitesini artırmaktadır. Okul öncesi FK’li çocukların yaşam kalitesi ile ilgili literatür incelendiğinde sadece Oostenbrink ve ark.´nın [13] çoğunluğu FK tanılı çocuklardan oluşmak üzere (%78) 81 tane fonksiyonel gastrointestinal sistem rahatsızlığı olan çocuğu incelediği çalışma göze çarpmaktadır (Tablo I). Bizim hastalarımıza benzer biçimde yaşamın pek çok alanında akranlarından daha düşük işlevsellik sergileyen bu çocuklarda puanlar, özellikle FK grubunda daha da düşmekteydi. Gerek kullanılan ölçeğin bizim çalışmamızdan farklılığı, gerekse FK’li çocukların diğerleriyle birlikte değerlendirilmesi etkilenme düzeylerini karşılaştırmamızı engellemektedir. 40 Kılınçaslan ve ark. Çocuklarda fonsiyonel kabızlık ve yaşam kalitesi Marmara Medical Journal 2014; 27: 36-41 Tablo III : Kabızlık tedavisi öncesi ve tedavinin 6. haftasındaki yaşam kalitesi ve annelerin psikolojik zorlanma puanlarındaki değişim Tedavi başlangıcı (Ortalama±ss) 6. hafta (Ortalama±ss) p Etki büyüklüğü η2/r Fiziksel sağlık† 73,08 ± 17,46 81,45 ± 17,20 <0,001 η2 = 0,20 Duygusal sağlık† 71,23 ± 20,56 80,92 ± 16,25 <0,001 η2 = 0,22 Sosyal sağlık† 80,86 ± 19,75 87,62 ± 16,08 <0,001 η2 = 0,19 Okul işlevselliği† 79,29 ± 18,13 86,43 ± 19,09 0,035 η2 = 0,55 Psikososyal sağlık† 75,82 ± 17,18 84,27 ± 13,95 <0,001 η2 = 0,25 Toplam yaşam kalitesi† 74,24 ± 15,40 82,87 ± 13,91 <0,001 η2 = 0,27 1,09 ± 0,76 0,78 ± 0,64 <0,001 r = 0,44 BTL-90-R GŞİ‡ BTL-90-R somatizasyon‡ 1,27 ± 0,83 0,81±0,68 <0,001 r = 0,49 BTL-90-R obsesif-kompülsif‡ 1,14 ± 0,83 0,87 ± 0,78 <0,001 r = 0,34 BTL-90-R kişiler arası duyarlılık‡ 1,21 ± 0,95 0,86 ± 0,82 <0,001 r = 0,40 BTL-90-R depresyon‡ 1,23 ± 0,90 0,86 ± 0,82 <0,001 r = 0,42 BTL-90-R anksiyete‡ 1,04 ± 0,87 0,72 ± 0,73 <0,001 r = 0,37 BTL-90-R öfke-düşmanlık‡ 1,18 ± 1,04 0,85 ± 0,76 <0,001 r = 0,36 BTL-90-R fobik anksiyete‡ 0,85 ± 0,91 0,62 ± 0,67 0,007 r = 0,24 BTL-90-R paranoid düşünce‡ 1,05 ± 0,93 0,81 ± 0,83 <0,001 r = 0,31 BTL-90-R psikotizm‡ 0,70 ± 0,73 0,59 ± 0,91 <0,001 r = 0,31 BTL-90-R diğer belirtiler‡ 1,08 ± 0,79 0,76 ± 0,73 <0,001 r = 0,37 † Tekrarlayan ölçümlü varyans analizi, ‡ Wilcoxon test, ss: standart sapma, η2= parsiyel eta squared, r= korelasyon katsayısı, BTL: Belirti tarama listesi, GŞİ: Global şiddet indeksi Ebeveynlere ÇİYKÖ doldurtarak FK’li çocukların yaşam kalitesini değerlendiren iki çalışmaya rastlandı. Youssef ve ark.‘nın [9] değerlendirdiği 5-18 yaş grubundaki hastaların puanlarını bizim hastalarımızın puanları ile karşılaştırdığımızda; fiziksel sağlık ve okul işlevselliği bakımından iki çalışmadaki olgular benzemekle birlikte (ortalamaların karşılaştırılması testi ile p>0,05), duygusal, sosyal ve toplam yaşam kalitesi bakımından hastalarımızdan daha düşük işlevsellik göstermekteydi (her üçü için p<0,0001). Diğer çalışmada ise Clarke ve ark. [11] yavaş geçişli kabızlığı olan 8-18 yaş grubundan 51 hastayı değerlendirmiştir. Bu hastaların anne-baba bildirimi ile fiziksel sağlık puanları çalışmamızdaki olgulara benzemekle (p=0,37) birlikte, psikososyal ve toplam yaşam kalitesi puanları bizim olgularımızdan daha düşüktü (sırasıyla p<0,001 ve p<0,01). Sonuç olarak, FK’lı çocuklar okul öncesi dönemde daha büyük çocuklara göre fiziksel sağlık bakımından benzer düzeyde zorluk yaşamalarına rağmen psikososyal alanda daha az etkilenmiş görünmektedir. Bazı çalışmalar kaka kaçırmanın eşlik ettiği hastalarda yaşam kalitesinin daha da olumsuz etkilendiğini göstermiştir [14,28]. Bizim hastalarımızda kaka kaçırma daha az bildirilmiştir. Kaka kaçıranların bir kısmının tuvalet eğitimi döneminde olması sebebiyle de bu durum fazlaca sorun oluşturmuyor olabilir. Ayrıca yaş arttıkça çocuğun tuvaletini kontrol yeteneği olgunlaşmaktadır. Bu durum hem çocuktan beklentiyi ve hem de çocuğun psikososyal yükünü artırıyor olabilir. Çalışmamızdaki tedaviye yüksek yanıt oranı literatürde bildirilen %60-90’lık remisyon oranıyla uyumludur [28]. Altı haftalık tedavi sonrası hastaların sadece biri hala kabızlık ölçütlerini karşılarken, 14 tanesinde de birer kabızlık belirtisi gözlenmeye devam etti. Rezidüel belirtilerden en sık görülen ağrılı ve zor bağırsak hareketleri (10 hasta), ikinci sıklıkta ise kakasını tutma davranışıdır (4 hasta). Genel olarak kabızlık belirtilerinde belirgin azalma ve 6 haftalık tedavi ile fiziksel sağlıkla ilgili yaşam kalitesinde yükselmeye rağmen hastaların yaklaşık dörtte birinde rezidüel belirtilerin devam etmesi kabızlık tedavisinin sürdürülmesi gerektiğini göstermektedir. Ayrıca hastaların bir kısmındaki düzelmeyi bazı dönemlerde kötüleşmelerin de takip edebilmesi sebebiyle kronik kabızlıkta tedavi süresinin 6-24 ay arası olması gerektiği önerilmektedir (28). FK’nin tedavi edilmesi ile pek çok alanda yaşam kalitesinde yükselme olması çalışmamızın en önemli bulgusudur ve bildiğimiz kadarıyla çocuklarda bu bulguya literatürde daha önce rastlanmamıştır. Wald ve ark.´nın 2011’de yayımladıkları gözden geçirmelerinde [29], kabızlığın başarılı bir şekilde tedavisinin erişkinlerde yaşam kalitesini artırdığını, ancak çocuklarda bu konuyla ilgili herhangi bir çalışmaya rastlanmadığını bildirmişlerdir. Çocuklarda tedavi modaliteleri arasında sadece yavaş geçişli konstipasyonda transkutanöz elektrik stimulasyonun ve standart tedavilere yanıt vermeyen çok dirençli hastalarda MACE protokolünün yaşam kalitesini artırdığına yönelik Kılınçaslan ve ark. Çocuklarda fonsiyonel kabızlık ve yaşam kalitesi Marmara Medical Journal 2014; 27: 36-41 çalışmalar vardır. Ancak bu yöntemlerin çocuklarda uygulanabilirliği sınırlıdır. Diğer hastalıklarda olduğu gibi FK’u olan çocukların tedavisinde de yaşam kalitesi parametrelerinin de değerlendirilmesi giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Çalışmamızda kabızlık tedavisi sonrasında çocukların fiziksel, duygusal ve sosyal yaşam kalitelerinde yüksek düzeyde artış ile beraber annelerinde psikolojik sıkıntılarında azalma olduğu görülmüştür. Annelerin psikolojik rahatlamalarının etkisi ekarte edildiğinde bile çocukların fiziksel sağlık, sosyal işlevsellik ve toplam yaşam kalitesinin artmış olması tedavinin direkt etkisi olarak kabul edilebilir. Duygusal uyumda ise özellikle okul öncesi dönemde anne ile ilişki temel bir öneme sahip olduğu için bu alandaki düzelme anne-çocuk ilişkisinin düzelmesi ile ilgili dolaylı bir etki gibi görünmektedir. Kabızlık tedavisi ne kadar erken dönemde olursa yanıtta o kadar iyi olmaktadır [30]. Bu çalışmada, tuvalet eğitiminin gözden geçirilmesi ve kazandırılması, diyetin düzenlenmesi ve laksatif tedavisi ile çocuğun uygun kıvamda günlük dışkılamasının sağlanması protokolünden oluşan kısa dönemli standart kabızlık tedavisinin hem çocukların yaşam kalitelerinin yükseltilmesinde hem de annelerinin psikolojik zorlanmasının azaltılmasında etkili olduğu gösterilmiştir. FK tedavisiyle ortaya konulan fiziksel ve duygusal iyileşmenin ne oranda sürdüğünün belirlenebilmesi için daha uzun süre takipli çalışmalara ihtiyaç vardır. Kaynaklar 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. Van Dijk M, Benninga MA, Grootenhuis MA, Last BF. Prevalence and associated clinical characteristics of behavior problems in constipated children. Pediatrics 2010;125:e309-17. doi: 10.1542/ peds.2008-3055 Saps M, Sztainberg C, Di Lorenzo C. A prospective communitybased study of gastroenterological symptoms in school-age children. J Pediatr Gastroenterol Nutr 2006;43:477-82. doi: 10.1097/01. mpg.0000235979.41947.f6 Wald E, Di Lorenzo C, Cipriani L, Colborn DK, Burgers R, Wald A. Bowel habits and toilet training in a diverse population of children. J Pediatr Gastroenterol Nutr 2009;48:294-8. doi: 10.1097/ MPG.0b013e31817efbf7 Miele E, Simeone D, Marino A, et al. Functional gastrointestinal disorders in children: An Italian prospective survey. Pediatrics 2004;114:73-8. doi: 10.1254/jphs.FPE04003X Van den Berg MM, Benninga MA, DiLorenzo C. Epidemiology of childhood constipation: A systematic review. Am J Gastroenterol 2006;101:2401-9. doi: 10.1111/j.1572-0241.2006.00771.x Bongers ME, Benninga MA. Long-term follow-up and course of life in children with constipation. J Pediatr Gastroenterol Nutr 2011;53 Suppl2:S55-6. Lisboa VC, Felizola MC, Martins LA, Tahan S, Neto UF, de Morais MB. Aggressiveness and hostility in the family environment and chronic constipation in children. Dig Dis Sci 2008;53:2458-63. doi: 10.1007/s10620-008-0230-1 Kaugars AS, Silverman A, Kinservik M, et al. Families’ perspectives on the effect of constipation and fecal incontinence on quality of life. J Pediatr Gastroenterol Nutr 2010;51:747-52. doi: 10.1097/ MPG.0b013e3181de0651 Youssef NN, Langseder AL, Verga BJ, Mones RL, Rosh JR. Chronic childhood constipation is associated with impaired quality of life: a 10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. 17. 18. 19. 20. 21. 22. 23. 24. 25. 26. 27. 28. 29. 30. 41 case-controlled study. J Pediatr Gastroenterol Nutr 2005;41:56-60. doi: 10.1097/01.mpg.0000167500.34236.6a Faleiros FT, Machado NC. Assessment of health-related quality of life in children with functional defecation disorders. J Pediatr (Rio J) 2006;82:421-5. doi:10.2223/JPED.1530 Clarke MCC, Chow CS, Chase JW, Gibb S, Hutsun JM, Southwell BR. Quality of life in children with slow transit constipation. J Pediatr Surg 2008;43:320-4. doi: 10.1016/j.jpedsurg.2007.10.020 Bongers ME, Van Dijk M, Benninga MA, Grootenhuis MA. Health related quality of life in children with constipation-associated fecal incontinence. J Pediatr 2009;154:749–53. doi: 10.1016/j. jpeds.2008.11.029 Oostenbrink R, Jongman H, Landgraf JM, Raat H, Moll HA. Functional abdominal complaints in pre-school children: parental reports of health-related quality of life. Qual Life Res 2010;19:363-9. doi: 10.1007/s11136-009-9583-y. Rajindrajith S, Devanarayana NM, Weerasooriya L, Hathagoda W, Benninga MA. Quality of life and somatic symptoms in children with constipation: a school-based study. J Pediatr 2013;163:1069-72. doi:10.1016/j.jpeds.2013.05.012 Nolan T, Debelle G, Oberklaid F, Coffey C. Randomised trial of laxatives in treatment of childhood encopresis. Lancet 1991;338:5237. doi: 10.1016/0140-6736(91)91097-E Young MH, Brennen LC, Baker RD, Baker SS. Functional encopresis: symptom reduction and behavioral improvement. J Dev Behav Pediatr 1995;16:226-32. Van der Plas RN, Benninga MA, Redekop WK, Taminiau JA, Buller HA. Randomised trial of biofeedback training for encopresis. Arch Dis Child 1996;75:367-74. Levine MD, Mazonson P, Bakow H. Behavioral symptom substitution in children cured of encopresis. Am J Dis Child 1980;134:663-7. Clarke MCC, Chase JW, Gibb S, Hutson JM, Southwell BR. Improvement of quality of life in children with slow transit constipation after treatment with transcutaneous electrical stimulation. J Pediatr Surg 2009;44:1268-72. doi: 10.1016/j.jpedsurg.2009.02.031 Har IF, Rescorla FJ, Croffie JM. Quality of life in pediatric patients with unremitting constipation pre and post Malone Antegrade Continence Enema (MACE) procedure. J Pediatr Surg 2013;48:17337. doi: 10.1016/j.jpedsurg.2013.01.045 Joinson C, Heron J, von Gontard A, Butler U, Golding J, Emond A. Early childhood risk factors associated with daytime wetting and soiling in school-age children. J Pediatr Psychol 2008;33:739-50. doi: 10.1093/jpepsy/jsn008 Benninga M, Candy DC, Catto-Smith AG, et al. The Paris Consensus on Childhood Constipation Terminology (PACCT) Group. J Pediatr Gastroenterol Nutr 2005;40:273-5. doi: 10.1097/01.MPG.0000158071. 24327.88 Varni JW, Seid M, Rode CA. The PedQL: measurement model for the Pediatric Quality of Life Inventory. Medical Care 1999;37:126-39. doi: 10.1097/00005650-199902000-00003 Üneri ÖŞ. Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeğinin 2-7 yaşlarındaki Türk çocuklarında geçerlik ve güvenirliği. Yayınlanmamış uzmanlık tezi. Kocaeli Üniv.Tıp Fak. Çocuk Psikiyatrisi AD, Kocaeli, 2005. Derogatis LR. SCL-90-R: Administration, scoring and procedure Manual-I for the revised version. Baltimore: MD John Hopkins University School of Medicine, Clinical Psychometrics Unit, 1977. Dag I. Reliability and validity of Symptom Check List-90-Revised among university students. Türk Psikiyatri Derg 1991;2:5-12. Cohen J. Statistical power analysis for the behavioral sciences. 2nd edition. Hillsdale, New Jersey: Lawrence Erlbaum Associates, 1988. Benninga MA, Voskuijl WP, Taminiau JAJM. Childhood constipation: Is there New light in the tunnel? J Pediatr Gastroenterol Nutr 2004;39:448–64. doi: 10.1097/00005176-200411000-00002 Wald A, Sigurdsson L. Quality of life in children and adults with constipation. Best Pract Res Clin Gastroenterol 2011; 25:19-27. doi: 10.1016/j.bpg.2010.12.004 Gallagher B, West D, Puntis JWL, Stringer MD. Characteristics of children under 5 referred to hospital with constipation: A one year prospective study. Int J Clin Pract 1998;52:165–7. Marmara Medical Journal 2014; 27: 42-6 DOI: 10.5472/MMJ.21013.03206.1 ÖZGÜN ARAŞTIRMA / ORIGINAL ARTICLE Sepsis oluşturulan sıçanlarda farklı konsantrasyonlarda verilen albuminin böbrek antioksidan ve serbest oksijen radikalleri üzerine etkisi The effects of different concentrations of albumin on renal antioxidants and free oxygen radicals in rats with sepsis Özlem KARA, Tümay UMUROGLU, Tolga GÜRSOY, Kemal Tolga SARAÇOĞLU, Fevzi Yılmaz GOĞÜS ÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı sepsis oluşturulan sıçanlarda antioksidan özellikler gösteren albuminin farklı konsantrasyonlarının böbrek antioksidan düzeyleri ve böbrek fonksiyonları üzerine etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 28 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan 4 gruba ayrıldı. Birinci gruba (Grup K) herhangi bir ajan uygulanmadı. Diğer gruplarda intraabdominal sepsis oluşturuldu. İkinci gruba (Grup S) 90 dk süreyle 30 ml/kg serum fizyolojik infüzyonu, 3. gruba (Grup A5) 90 dk süreyle 15 ml/kg %5 albumin infüzyonu, 4. gruba (Grup A25) ise 45 dk süreyle 3 ml/kg %25 albumin infüzyonu uygulandı. 18. saatin sonunda tüm sıçanlara anestezi altında bilateral nefrektomi yapıldı. Kan üre nitrojeni, kreatinin ve albumin düzeylerini saptamak için böbrek venlerinden kan örnekleri alındı. Böbrek dokuları elektron mikroskobu altında diseke edilerek serbest oksijen radikalleri ve antioksidan düzeylerinin ölçümü yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda serum fizyolojik uygulanan grupla karşılaştırıldığında her 2 konsantrasyonda albumin uygulanan septik sıçanlarda böbrek fonksiyonlarının daha iyi, glutatyon düzeylerinin daha yüksek, malondialdehit ve myeloperoksidaz düzeylerinin daha düşük olduğu saptandı. Ek olarak A25 grubunda kan üre nitrojeni ve böbrek glutatyon düzeyleri A5 grubuna göre belirgin yüksekti. Sonuç: Böbrek dokusunda antioksidan etkilerini saptadığımız %25 albuminin hızlı infüzyonunun sepsis olgularında kullanımının böbrek disfonksiyonu gelişmesini önleme veya geciktirme açısından yüz güldürücü olabileceği düşüncesine varılmıştır. ABSTRACT Objectives: The aim of this study is to investigate the effects of different concentrations of albumin, which has antioxidant characteristics on renal antioxidant levels and renal functions in rats with sepsis. Materials and Methods: Twenty-eight adult male Sprague-Dawley rats were divided into 4 groups. No agent was implemented to Group K. Group S received 30 ml/kg of saline infusion for 90 min, Group A5 received 15 ml/kg of 5% albumin infusion for 90 min and Group A25 received 3 ml/kg of 25% albumin infusion for 45 min. At the end of the 18th hour, bilateral nephrectomy was performed. Blood samples were taken to determine blood urea nitrogen, creatinine and albumin levels. Kidney tissue samples were dissected to measure the levels of free oxygen radicals and antioxidants. Results: Better renal function, higher levels of glutathione and malondialdehyde with lower myeloperoxidase levels were obtained in septic rats following treatment with 2 different concentrations of albumin. In Group A25, blood urea nitrogen and renal glutathione levels were significantly higher than in Group A5. Conclusion: We are of the opinion that the rapid infusion of 25% albumin may prevent or delay the occurrence of renal dysfunction in patients with sepsis. Key words: Sepsis, Albumin, Oxygen radicals, Antioxidants Anahtar kelimeler: Sepsis, Albumin, Oksijen radikalleri, Antioksidan ajanlar Giriş Özlem Kara, Tümay Umuroğlu, Tolga Gürsoy, Kemal Tolga Saraçoğlu ( ), Fevzi Yılmaz Göğüş Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı, Tıp Fakültesi, Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Pendik, İstanbul, Türkiye e-mail: [email protected] Gönderilme/Submitted: 01.10.2013 42 Kabul/Accepted: 30.11.2013 Günümüzde sepsis insidansı giderek artmakta ve mortalite oranı %30 ila %50 arasında değişmektedir [1]. Konağın infeksiyona karşı gösterdiği kontrolsüz sistemik inflamatuar yanıt olarak adlandırılan sepsis süreğen bir sendromdur. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, sepsis sırasında oksidatif stresin oluştuğu saptanmıştır [2-4]. Sepsisde fazla miktarda üretilen serbest oksijen radikalleri endotel ve doku hasarına neden olmakta, bunun sonucunda membran lipid Kara ve ark. Sepsis ve albuminin etkileri Marmara Medical Journal 2014; 27: 42-6 peroksidasyonu ve DNA hasarı gelişerek birden fazla organ yetmezliği olur ve ölüm gelişebilmektedir [5]. Sepsisde prooksidan ve antioksidan dengesinin antioksidan lehine bozulmuş olması, araştırmacıları sepsis olgularında antioksidan ajanların denenmesi konusunda cesaretlendirmiştir [6,7]. İnsan vücudunda doğal olarak bulunan ve onkotik basıncın önemli bir bölümünü sağlayan albuminin de antioksidan özelliklerinin olduğu bilinmektedir [8,9]. Albumin demir iyonuna bağlanarak lipid peroksidasyonu gibi demir bağımlı oksidasyon olaylarını engeller [10]. In vivo çalışmalarda ve hücre kültürlerinde intraselüler ve doku glutatyon depolarını arttırdığı da gösterilmiştir [11]. Albumin reaktif oksijen türlerini thiol grubu sayesinde yok eder [12]. Sepsis sendromu olan hastalarda %20 albumin infüzyonunun plazma thiol konsantrasyonunu arttırdığı bildirilmiştir [13]. İlginç olarak yüksek konsantrasyonda ancak düşük volümde hızla infüze edilen albuminin akciğer dokusundaki antioksidan etkisinin düşük konsantrasyonda ancak geniş volümde yavaş infüzyonunundan daha etkin olduğu saptanmıştır [14]. Bu durumda, albuminin antioksidan etkisini gösterebilmesi için bir eşik konsantrasyon değerine gereksinim duyduğu düşünülmektedir. Bu düşünceden hareketle çalışmamızda sepsis oluşturulan sıçanlarda farklı konsantrasyonlardaki albumin solüsyonlarının infüzyon hızlarının böbrek fonksiyonları, böbrek antioksidan ve serbest oksijen radikalleri düzeylerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Bu çalışmadaki hipotezimiz albumin konsantrasyonu arttıkça böbrek üzerine olan koruyucu etkilerin artabileceğidir. Gereç ve Yöntem Çalışma, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanı Etik Kurulu (DHEK) onayı alınarak Marmara Üniversitesi, Tıp Fakültesi hayvan labratuvarından temin edilen 200-250 g ağırlığındaki sağlıklı Sprague-Dawley cinsi 28 sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Deney hayvanları çelik kafesler içinde barındırılarak herhangi bir vitamin ve besin kısıtlaması içermeyen yemle beslendi. Çalışmada 21 adet sıçana 100 mg/kg dozda ketamin, 10 mg/kg xylazin ile birlikte intraperitoneal uygulandıktan sonra Wei ve ark. [15] tarafından tarif edilen intraabdominal sepsis modeli ile sepsis oluşturmak için %10 povidin iyodin ile temizliği takiben orta hat kesisi ile batına girildi. Çekum eksplore edildi. 2/0 ipekle çekum bağlandıktan sonra 18 G iğneyle çekum 3 kez delinerek batına yerleştirildi. Orta hat 3/0 ipekle tam kat kapatıldı. Daha sonra sıçanlara intravenöz infüzyon uygulamak amacıyla sağ vena jugularis interna’dan 24 G anjiokateter takıldı. Sıçanlar 4 gruba ayrıldı. 1. Grup: Kontrol grubu. Anestezi altında cerrahi işlem 43 uygulanan ancak sepsis oluşturulmayan grup (n=7) (Grup K). 2. Grup: Anestezi altında sepsis oluşturulan ve 30 ml/ kg/90dk dozda serum fizyolojik infüzyonu alan grup (n=7) (Grup S). 3. Grup: Anestezi altında sepsis oluşturulan ve 15 ml/ kg/90dk dozda %5 albumin infüzyonu alan grup (n=7) (Grup A5). 4. Grup: Anestezi altında sepsis oluşturulan ve 3 ml/ kg/45dk dozda %25 albumin infüzyonu alan grup (n=7) (Grup A25). İşlem sonrasında sıçanlar anesteziden derlenme süresi boyunca gözlendi ve kafeslere konularak 18 saat boyunca gıda ve su alımları kısıtlanmadan gözlemlendi. 18. saatin sonunda kontrol grubu da dahil tüm sıçanlar intraperitoneal ketaminle uyutularak 2 böbrekleri de çıkartıldı ve kan üre nitrojeni, kreatinin ve albumin düzeylerini saptamak için böbrek venlerinden kan örnekleri alındı ve böbrek dokuları mikroskop altında diseke edildi. Sıçanlar işlem tamamlandıktan sonra yüksek doz intraperitoneal sodium tiopentalle öldürüldü. Diseke edilen böbrekler %0,9 luk serum fizyolojikle yıkandı. Biyokimyasal parametreler Malondialdehit ve Glutatyon Lipid peroksidasyonun bir ürünü olan malondialdehit (MDA), ve glutatyon (GSH) düzeylerinin ölçümü için dokular 150 mM’luk soğuk KCl ile hemojenize edildi. GSH düzeyleri spektrofotometrik olarak Ellman’s kimyasal maddesi kullanılarak belirlendi. Myeloperoksidaz Myeloperoksidaz (MPO) düzeyi ölçümü için doku örnekleri (0,2-0,3 g) hekzadesiltrimetil amonyum bromid (HETAB %0,5) içeren 10 cc’lik soğuk potasyum fosfat (K2HPO4) ile homojenize edildi. Bu dokular 12000 rpm 4 santigrad derecede 10 dk santrifüj edildi. Daha sonra %0,5’lik HETAB içeren K2HPO4 ve 10 mMollük eilendiaminotetraasetik asit (EDTA) ile tekrar homojenize edildi. MPO aktivitesi H2O2 bağımlı o-dianizidin 2 HCl oksidayonu ölçülerek elde edildi [16,17]. İstatistiksel yöntemde alınan kan örneklerinden ve böbrek antioksidan düzeylerinden elde edilen verilerin değerlendirilmesinde gruplar arası farkı saptamak amacıyla tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Tukey Kramer çoklu karşılaştırma testi kullanıldı. Sonuçlar ortalama ≠ ss olarak belirlendi. P <0,05 değeri istatistiksel farkı belirledi. Bulgular Vücut ağırlığı açısından gruplar arasında fark yoktu (p>0,05). Çalışmada elde edilen biyokimyasal parametreler 44 Kara ve ark. Sepsis ve albuminin etkileri ve böbrek dokusu GSH düzeyleri Tablo I ve II’de gösterilmiştir. Grup A25’in üre değerleri Grup S’ye göre belirgin düşüktü (p<0,05). Grup S’de üre değerlerinde artış olduğu halde anlamlı fark bulunmamaktaydı (p>0,05). Kreatinin değerleri açısından çalışma grupları arasında fark saptanmadı. Albumin düzeyleri, Grup A5 ve A25’de Grup S ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik saptanmadı (p=0,429). Böbrek GSH düzeyleri, Grup A5 ve Grup A25’de, Grup K ve S’ye göre belirgin yüksekti (p<0,01). Grup A25’de ise Grup A5’e göre böbrek GSH düzeyleri belirgin yüksekti (p<0,01). Böbrek dokusu MDH ve MPO düzeyleri Tablo III’de gösterilmiştir. Böbrek MDH düzeyleri tüm gruplarda Grup K’ya göre belirgin yüksekti (p<0,01), MPO düzeyleri de Grup K, A5 ve A25’de Grup S’ye göre belirgin düşüktü (p<0,01). Grup A5 ve Grup A25’deki MPO düzeyleri ile Grup K’daki düzeyler arasında istatistiksel fark saptanmadı. Tartışma Sepsis sırasında prooksidanlar lehine bozulmuş prooksidanantioksidan etki dengesi sepsisdeki hastalarda antioksidan ajanların kullanımlarını gündeme getirmiştir [18]. Antioksidanlar ekstraselüler olarak toksik serbest oksijen türlerini temizleyerek ve intraselüler olarak da membrandaki lipid peroksidasyonunu engelleyerek koruma sağlarlar. Böylece endotoksinlerin ve inflamatuar sitokinlerin sinyal iletimini modifiye veya bloke ederek inflamatuar cevabın erken döneminde de etkili olabilirler [19]. Etkili bir intravasküler hacim genişletici olan albumin şok veya resüsitasyon sırasında tercih edilen bir ajandır. Son yıllarda albumin solusyonu antioksidan özelliklerinin ön plana çıkmasıyla yeniden popülarite kazanmıştır [20]. Akut akciğer hasarı modeli üzerinde gerçekleştirilen bir çalışmada albuminin antioksidan özelliğini gösterebilmesi için eşik bir konsantrasyon değerinin olduğu öne sürülmüştür [14]. Hipovolemik şok sonrası aynı miktarda ancak farklı sürede farklı konsantrasyonlarda infüze edilen insan albumini akciğer dokusunda farklı miktarlarda antioksidan madde oluşumuna neden olmuştur. Buna göre %25 albumin infüzyonu daha hafif şiddette akciğer hasarı oluşturmuştur. Sözü edilen bu çalışmada akut akciğer varlığında yüksek konsantrasyondaki albuminin akciğer dokusunda antioksidan etkisi olduğu kanıtlanmıştır. Böbrekler hem intravasküler volüm değişiklikleri hem de endotel harabiyetine diğer organlardan daha hassas organlar olmaları nedeniyle sepsis sırasında olumsuz etkilenen organların başında gelirler [21]. Aynı zamanda infeksiyöz ajanlar lokal inflamatuar medyatörler salarak, renal mikrosirkülasyonu değiştirerek ve/veya endothelial yapıyı hasarlayarak böbrek fonksiyonlarını bozarlar [22]. Marmara Medical Journal 2014; 27: 42-6 Tablo I: Serum üre, kreatinin ve albumin değerleri (ort±ss) Üre (mg/dl) Kreatinin (mg/dl) Albumin (g/dl) 37,14±2,61 0,5±0,9 3,52±0,12 Grup S (n=7) 74,0±39,4 1,88±0,5† 2,67±0,25¶ Grup A5 (n=7) 44,0±31,23 0,64±0,4† 3,01±0,12¶ Grup A25 (n=7) 22,0±11,9* 0,6±0,1† 3,08±0,2¶ Grup K (n=7) * p<0,05, Grup S ile karşılaştırıldığında † p<0,05, Grup K ile karşılaştırıldığında ¶ p<0,05, Grup K ile karşılaştırıldığında Tablo II: Böbrek dokusu glutatyon düzeyleri (µmol/g) (ort±ss) Glutatyon Grup K (n=7) 0,17±0,08 Grup S (n=7) 0,47±0,12 Grup A5 (n=7) 2,7±2,2* Grup A25 (n=7) 4,7±0,5*¶ * p<0,01, Grup S ve Grup K ile karşılaştırıldığında ¶ p<0,01, Grup A5 ile karşılaştırıldığında Tablo III: Böbrek dokusu lipid peroksidaz ve myeloperoksidaz düzeyleri (ort±ss) Malondialdehit Myeloperoksidaz Grup K (n=7) 5,4±3,7 0,9±0,5¶ Grup S (n=7) 16,8±3,8* 6,6±3,6 Grup A5 (n=7) 9,8±2,7* 2,3±1,3¶ Grup A25 (n=7) 9,8±4,2* 1,6±2,2¶ * p<0,01, Grup K ile karşılaştırıldığında ¶ p<0,01, Grup S ile karşılaştırıldığında Serbest oksijen radikallerinin ortaya çıkmasının da böbrek hasarını çok hızlı arttırdığı gösterilmiştir [23]. Kritik hastalarda sepsise bağlı olarak gelişen akut böbrek yetmezliğinin mortalitesinin yüksek oluşu nedeniyle de sepsis sürecinde böbrek perfüzyonunu sağlamak ve bu organları hasarlanmaktan korumak gerekmektedir. Aynı miktarda ancak farklı konsantrasyonlardaki albumin solusyonlarının farklı sürelerde infüzyonlarının akciğer hasarını azaltıcı antioksidan etkilerinin farklı olarak saptandığı çalışmalardan hareket ederek çalışmamızda septik sıçanlarda, iki farklı konsantrasyondaki albüminin yavaş ve hızlı infüzyonunun, böbrek fonksiyonları, GSH, MDH ve MPO düzeyleri üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık. Sıçanlarda sepsis tedavisinde denenen bazı antioksidan ajanların sepsisle tetiklenen renal vasküler rezistans artışını Kara ve ark. Sepsis ve albuminin etkileri Marmara Medical Journal 2014; 27: 42-6 baskıladığı ve serbest oksijen radikallerinin ortadan kaldırılması ve araşidonik asit metabolizmasının bozulmasıyla böbrek kan akımını arttırdığı saptanmıştır [24]. Albuminin de antioksidan etkileri olan bir ajan olduğu bildirilmektedir. Ayrıca, böbrek perfüzyonunun düzeltici etkisi plazma onkotik basıncı arttırarak diürez sağlamasından kaynaklanır [25]. Antioksidan etkisi de sepsisde oluşan böbrek hasarının derecesini azaltabilir. Çalışmamız, literatürde albumin infüzyonunun böbrek fonksiyonları, böbrek serbest oksijen radikalleri ve antioksidan seviyeleri üzerindeki etkilerini araştıran tek çalışmadır. MPO, nötrofil infiltrasyonunun MDA membran hasarı ilişkili lipid peroksidasyonun bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Lipid peroksidasyonu hücresel membran hasarı ile son organ hasarına sebep olur ve renal iskeminin bir göstergesidir. GSH indirgenmiş tiyol ajanlarından biridir ve membran lipid peroksitlerini onarabilmektedir [26,27]. Çalışmamızda, serum fizyolojik uygulanan grupla karşılaştırıldığında her iki konsantrasyonda albumin uygulanan septik sıçanlarda böbrek fonksiyonlarının daha iyi, GSH düzeylerinin daha yüksek, MPO ve MDA düzeylerinin daha düşük olduğu saptandı. Ek olarak A25 grubunda kan üre ve böbrek GSH düzeyleri A5 grubuna göre belirgin yüksekti. Bu bulgulara göre aynı miktarlarda %25 albuminin hızlı infüzyonunun %5 albuminin yavaş infüzyonundan daha fazla böbrek koruyucu etkisi olduğu saptanmıştır. %25 albuminin antioksidan özelliğinin %5 albumine göre daha kuvvetli olmasının hiperozmolar yapıda olmasından kaynaklanabileceği düşüncesi akla gelmektedir. Bu konuda yapılan çalışmalarda antioksidan etkinin ajanın toplam dozundan çok konsantrasyonuyla ilişkili olduğu saptanmıştır [14]. Bir maddenin hiperosmolaritesinin antiinflamatuar etki oluşturabilmesi için gerekli serum ozmolaritesinin 350 mOsm olduğu düşünülürse [28,29], aynı düzeyde serum ozmolaritesinin sağlanması, antioksidan etki için de geçerli olabilir. %25 albumin infüzyonuyla sağlanan serum ozmolaritesi 330-340 mOsm’dur [14]. Bu konsantrasyondaki albuminin hızlı infüzyonu serum osmolaritesinin etkili bir şekilde ve kısa bir zamanda artmasını sağlıyor olabilir. Dolayısıyla %25 albuminin antioksidan etkisinin hiperosmolaritesinden ve hızlı infüzyonundan kaynaklandığını ifade etmek akılcı olabilir. Ancak osmolarite dışı faktörlerin de bu konuda etkili olabileceğini düşünmekteyiz. Yayınlanan bazı derlemelerde kritik hastalarda albumin kullanımının mortaliteyi arttırdığı ifade edilse de bu konudaki tartışmalar halen sürmektedir [30]. Son yıllarda gerçekleştirilen randomize kontrollü çalışmalarda albumin infüzyonunun plazma onkotik basıncı arttırarak uzun süre hemodinamik stabilite oluşturduğu ve diürezi sağlayarak kritik hasta grubunda olumlu etkileri olduğu, PaO2/FiO2 45 oranını arttırdığı, mekanik ventilasyon ve yoğun bakımda kalış sürelerini kısalttığı ön plana çıkmıştır [31]. Çalışmamızın kısıtlılıklarından biri sıçanlarda böbrek fonksiyonunu ya da disfonksiyonunu belgeleyebilecek başka parametrelere ihtiyaç olmasıdır. Renal dokunun histopatolojik incelemesini de içeren ileri çalışmalara gereksinim olduğu kanısındayız. Sonuç olarak, böbrek dokusunda antioksidan etkilerini saptadığımız %25 albuminin hızlı infüzyonunun sepsis olgularında kullanımının böbrek disfonksiyonu gelişmesini önleme veya geciktirme açısından yüz güldürücü olabileceği düşüncesine varılmıştır. Ancak, sepsis sürecinde albuminin böbrek fonksiyonları, serbest oksijen radikalleri ve antioksidan düzeyleri üzerindeki etkilerini araştıracak düzgün tasarlanmış, randomize insan çalışmalarına da gereksinim olduğu bir gerçektir. Çıkar çatışması bildirimi Yazarlar arasında herhangi bir çıkar çatışması bulunmamaktadır. Kaynaklar 1. Chen YC, Chang SC, Pu C, Tang GJ. The impact of nationwide education program on clinical practice in sepsis care and mortality of severe sepsis: a population-based study in taiwan. PLoS One 2013;8:e77414. doi: 10.1371/journal.pone.0077414. 2. Trzeciak S, Cinel I, Phillip Dellinger R, et al. Resuscitating the microcirculation in sepsis: the central role of nitric oxide, emerging concepts for novel therapies, and challenges for clinical trials. Acad Emerg Med 2008;15:399-413. doi: 10.1111/j.1553-2712.2008.00109.x. 3. Bozza FA, D’Avila JC, Ritter C, Sonneville R, Sharshar T, Dal-Pizzol F. Bioenergetics, mitochondrial dysfunction, and oxidative stress in the pathophysiology of septic encephalopathy. Shock 2013;39:10-6. doi: 10.1097/SHK.0b013e31828fade1. 4. Wang Z, Holthoff JH, Seely KA, et al. Development of oxidative stress in the peritubular capillary microenvironment mediates sepsisinduced renal microcirculatory failure and acute kidney injury. Am J Pathol 2012;180:505-16. doi: 10.1016/j.ajpath.2011.10.011. 5. Sakaguchi S, Furusawa S. Oxidative stress and septic shock: metabolic aspects of oxygen-derived free radicals generated in the liver during endotoxemia. FEMS Immunol Med Microbiol 2006;47:167-77. 6. Rocha M, Herance R, Rovira S, Hernández-Mijares A, Victor VM. Mitochondrial dysfunction and antioxidant therapy in sepsis. Infect Disord Drug Targets 2012;12:161-78. 7. Lowes DA, Webster NR, Murphy MP, Galley HF. Antioxidants that protect mitochondria reduce interleukin-6 and oxidative stress, improve mitochondrial function, and reduce biochemical markers of organ dysfunction in a rat model of acute sepsis. Br J Anaesth 2013;110:472-80. doi: 10.1093/bja/aes577. 8. Rozga J, Piątek T, Małkowski P. Human albumin: old, new, and emerging applications. Ann Transplant 2013;18:205-17. doi: 10.12659/AOT.889188. 9. Anraku M, Chuang VT, Maruyama T, Otagiri M. Redox properties of serum albumin. Biochim Biophys Acta 2013;1830:5465-72. doi: 10.1016/j.bbagen.2013.04.036. 10. Quinlan GJ, Martin GS, Evans TW. Albumin: biochemical properties and therapeutic potential. Hepatology 2005;41:1211-9. 11. Cantin AM, Paquette B, Richter M, Larivée P. Albumin-mediated regulation of cellular glutathione and nuclear factor kappa B activation. Am J Respir Crit Care Med 2000;162:1539-46. 46 Kara ve ark. Sepsis ve albuminin etkileri 12. Garcovich M, Zocco MA, Gasbarrini A. Clinical use of albumin in hepatology. Blood Transfus 2009;7:268-77. doi: 10.2450/2008.008008. 13. Jacob M, Chappell D, Conzen P, Wilkes MM, Becker BF, Rehm M. Small-volume resuscitation with hyperoncotic albumin: a systematic review of randomized clinical trials. Crit Care 2008;12:R34. doi: 10.1186/cc6812. 14. Powers KA, Kapus A, Khadaroo RG, et al. Twenty-five percent albumin prevents lung injury following shock/resuscitation. Crit Care Med 2003;31:2355-63. 15. Wei CI, Gilliam MC, Cohen MD, Cornell JA, Moazam F. A preliminary study of age-related difference in resistance to sepsis in the rat model. J Surg Res 1987;43:460-7. 16. Saracoglu KT, Saracoglu A, Umuroglu T, Ugurlu MU, Deniz M, Gogus FY. The preventive effect of dopamine infusion in rats with abdominal compartment syndrome. J Invest Surg 2013;26:334-9. 17. Saracoglu A, Saracoglu KT, Deniz M, Ercan F, Yavuz Y, Göğüş FY. Dopamine – a preventive agent for mesenteric ischemia and reperfusion injury in abdominal compartment syndrome. Adv Clin Exp Med 2011;20:613-21. 18. Das UN. n-3 fatty acids, γ-linolenic acid, and antioxidants in sepsis. Crit Care 2013;17:312. [Epub ahead of print]. 19. Victor VM, Rocha M, De la Fuente M. Immune cells: free radicals and antioxidants in sepsis. Int Immunopharmacol 2004;4:327-47. 20. Bae MJ, Ishii T, Minoda K, et al. Albumin stabilizes (-)-epigallocatechin gallate in human serum: binding capacity and antioxidant property. Mol Nutr Food Res 2009;53:709-15. doi: 10.1002/mnfr.200800274. 21. Schnell D, Camous L, Guyomarc’h S, et al. Renal perfusion assessment by renal Doppler during fluid challenge in sepsis. Crit Care Med 2013;41:1214-20. doi: 10.1097/CCM.0b013e31827c0a36. 22. Vanmassenhove J, Glorieux G, Hoste E, Dhondt A, Vanholder R, Van Biesen W. Urinary output and fractional excretion of sodium and urea Marmara Medical Journal 2014; 27: 42-6 23. 24. 25. 26. 27. 28. 29. 30. 31. as indicators of transient versus intrinsic acute kidney injury during early sepsis. Crit Care 2013; 13;17:R234. doi:10.1186/cc13057. [Epub ahead of print]. Wang Z, Holthoff JH, Seely KA, et al. Development of oxidative stress in the peritubular capillary microenvironment mediates sepsisinduced renal microcirculatory failure and acute kidney injury. Am J Pathol 2012;180:505-16. doi: 10.1016/j.ajpath.2011.10.011. Krysztopik RJ, Matheson PJ, Spain DA, Garrison RN, Wilson MA. Lazaroid and pentoxifylline suppress sepsis-induced increases in renal vascular resistance via altered arachidonic acid metabolism. J Surg Res 2000;93:75-81. Phakdeekitcharoen B, Boonyawat K. The added-up albumin enhances the diuretic effect of furosemide in patients with hypoalbuminemic chronic kidney disease: a randomized controlled study. BMC Nephrol 2012;13:92. doi: 10.1186/1471-2369-13-92. Sehirli O, Sener E, Cetinel S, et al. Alpha-lipoic acid protects against renal ischaemia-reperfusion injury in rats. Clin Exp Pharmacol Physiol 2008;35:249–55. Sibilia V, Rindi G, Pagani F, et al. Ghrelin protects against ethanolinduced gastric ulcers in rats: studies on the mech- anisms of action. Endocrinology 2003;144:353–9. Gonzalez RJ, Moore EE, Ciesla DJ, Neto JR, Biffl WL, Silliman CC. Hyperosmolarity abrogates neutrophil cytotoxicity provoked by postshock mesenteric lymph. Shock 2002;18:29-32. Cuschieri J, Gourlay D, Garcia I, Jelacic S, Maier RV. Hypertonic preconditioning inhibits macrophage responsiveness to endotoxin. J Immunol 2002;168:1389-96. Choi P. Review: albumin increases mortality in critically ill patients. ACP J Club 2002;137:51. Martin GS, Moss M, Wheeler AP, Mealer M, Morris JA, Bernard GR. A randomized, controlled trial of furosemide with or without albumin in hypoproteinemic patients with acute lung injury. Crit Care Med 2005;33:1681-7. Marmara Medical Journal 2014; 27: 47-50 DOI: 10.5472/MMJ.2013.03010.0 OLGU SUNUMU / CASE REPORT 28 haftalık bir gebede hızlı nörolojik kötüleşmeye neden olan foramen magnum meningiomu Foramen magnum meningioma causing rapid neurological deterioration in a 28-week pregnant woman Özgür ÇELİK, Aşkın ŞEKER, Ali ÖZEN, Süheyla UYAR BOZKURT, Tevfik YOLDEMİR, Mustafa İbrahim ZİYAL ÖZET Meningiomlar yavaş büyüyen tümörler olarak bilinmelerine rağmen sahip oldukları hormon reseptörleri nedeniyle gebelik sırasında hızlanmış büyüme özelliği sergileyebilirler. Yazarlar tarafından 28 haftalık bir gebede hızla ilerleyerek hayatı tehdit edecek kadar ağır nörolojik defisite neden olan bir foramen magnum meningiomu olgusu sunulmuş ve tedavi ekibinin böyle bir klinik senaryo karşısında izleyebileceği yollar tartışılmıştır. Anahtar kelimeler: Gebelik, Foramen magnum, Meningiom, Progesteron reseptörü ABSTRACT Although meningiomas are known as slow-growing tumors, they can present accelerated growth pattern due to hormonal receptor expression during pregnancy. The authors present a foramen magnum meningioma causing rapid life threatening neurological deterioration in a 28-week pregnant woman. Possible treatment strategies for this rare clinical scenario are also discussed. Key words: Pregnancy, Foramen magnum, Meningioma, Progesterone receptor Giriş Meningiomlar oldukça yavaş büyüyen ekstraaksiyel tümörler olup kitle etkilerine bağlı ani gelişen ya da hızlı ilerleyen nörolojik kötüleşmeye genellikle yol açmazlar. Gebelik sırasında ise sahip olabildikleri hormon reseptörlerine bağlı olarak hızlanmış büyüme özelliği sergileyebildikleri ve hızlı gelişen nörolojik bulgular oluşturabildikleri literatürde bildirilmiştir [1]. Bu olguların çok büyük kısmı hafif boyut artışında bile vizüel semptomlarla manifest hale gelebilen parasellar bölge meningiomlarıdır [2, 3]. Literatürde günümüze kadar gebelik sırasında semptomatik hale gelerek tanı almış bir foramen magnum meningiomu olgusu bildirilmemiştir. Aşağıda 28 haftalık bir gebede, çok hızlı ilerleyerek hayatı tehdit edecek kadar ağır nörolojik defisite neden olan anterolateral yerleşimli bir foramen magnum meningiomu sunulmuş ve tedavi ekibinin böyle bir klinik senaryo karşısında izleyebileceği yollar tartışılmıştır. Olgu Sunumu Özgür Çelik ( ), Aşkın Şeker, Ali Özen, Mustafa İbrahim Ziyal Nöroşirurji Anabilim Dalı, Tıp Fakültesi, Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İstanbul, Türkiye e-mail: [email protected] Süheyla Uyar Bozkurt Patoloji Anabilim Dalı, Tıp Fakültesi, Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İstanbul, Türkiye Tevfik Yoldemir Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Tıp Fakültesi, Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İstanbul, Türkiye Gönderilme/Submitted: 23.09.2013 Kabul/Accepted: 25.10.2013 Gebeliğinin 28. haftasındaki 29 yaşındaki kadın hasta birkaç gün içerisinde gelişen, önce sol ve daha sonra da sağ vücut yarısını etkileyen kuvvetsizlik şikayeti nedeniyle değerlendirildi. Vital bulguları, rutin kan değerleri ve fizik muayenesinde herhangi bir patolojik bulgu saptanmayan hastanın yapılan nörolojik muayenesinde sol üst ve alt ekstremitesinin plejik olduğu, sağ vücut yarısında ise %80 kuvvet kaybı olduğu saptandı. Hastanın yapılan kranial manyetik rezonans (MR) incelemesinde foramen magnumda anterolateral yerleşimli, yoğun ve homojen kontrast tutan, beyin sapına ileri derecede bası oluşturan, meningiom ile uyumlu ekstraaksiyel kitle lezyonu saptandı (Şekil 1,2). Nöroşirürjikal açıdan acil cerrahi endikasyonu bulunan hastanın durumu gebeliğin akıbeti açısından Obstetri Kliniği ekibi ile detaylı bir şekilde tartışıldı. Hastaya mevcut 47 48 Çelik ve ark 28 haftalık gebede foramen magnum meningiomu Şekil 1. Lezyonun preoperatif dönemde çekilmiş kontrastlı T1 ağırlıklı aksiyel MR görüntüsü. Şekil 2. Lezyonun preoperatif dönemde çekilmiş kontrastlı T1 ağırlıklı sagittal MR görüntüsü. bulgularla acil cerrahi tedavi planlandı. Obstetri Kliniği tarafından gebeliğin erken sezaryan ile sonlandırılarak bebeğin alınmasının erken doğum komplikasyonları açısından riskli olabileceği, gebeliğin devamının ise nöroşirürjikal müdahale için bir kontrendikasyon oluşturmadığı, ancak pron pozisyonda uzun süreli bir ameliyatın anne ve bebek sağlığı açısından sakıncalarının olabileceği belirtildi. Söz konusu riskler hastaya ve yakınlarına anlatılarak cerrahi için onam alındı. Cerrahi öncesinde Obstetri Kliniği’nce pron pozisyonda hastanın karın bölgesini koruyacak bir yastık dizayn edilerek aynı gün üretimi sağlandı. Hasta pron pozisyonda ve fetal monitörizasyon eşliğinde opere edilerek total kitle eksizyonu yapıldı (Şekil 3,4). Ameliyat sonrası hızla nörolojik defisiti düzelen ve postoperatif 1. gün yoğun bakım ünitesinden servise alınan hasta postoperatif 6. günde defisitsiz taburcu edildi. Yapılan histopatolojik inceleme sonucunda lezyonun sekretuvar meningiom olduğu (Şekil 4) ve immünhistokimya çalışmalarında yoğun şekilde progesteron reseptörü eksprese ettiği dökümente edildi (Şekil 5). Hasta gebeliğinin 39. haftasında sorunsuz bir doğumla sağlıklı bir kız çocuk dünyaya getirdi. Tartışma Meningiomlar gebelik sırasında, değişik mekanizmalarla normal büyüme hızlarından beklenmeyecek şekilde, ani başlayan ve hızlı ilerleyen semptomlar oluşturabilmektedirler. Bu mekanizmalardan en fazla karşımıza çıkanı hormonal uyarılara bağlı geliştiği kabul edilen hızlanmış büyüme özelliğidir [4-8]. Literatürde gebelik sırasında oluşturdukları kitle etkisi nedeniyle manifest hale gelerek tanı alan, değişik lokalizasyonlarda yerleşmiş meningiom olguları mevcut olmasına rağmen, bu olguların çok büyük kısmını optik sinirlere yakın komşulukları nedeniyle, hafif boyut artışlarında bile vizüel bulgularla semptomatik hale gelebilen tüberkulum sella meningiomları oluşturmaktadır [3]. Bu Marmara Medical Journal 2014; 27: 47-50 Şekil 3. Kitlenin total olarak eksize edildiğini dökümente eden postoperatif kontrastlı T1 ağırlıklı aksiyel MR görüntüsü. Şekil 4. Kitlenin total olarak eksize edildiğini dökümente eden postoperatif kontrastlı T1 ağırlıklı sagittal MR görüntüsü. lokalizasyondaki meningiomların gebelikte manifest hale gelmesinde pitüiter bezde gebelik sırasında görülen ve hormonal uyarıya yanıt olarak geliştiği düşünülen boyut artışının etkisinin olabileceği de düşünülmektedir [2]. Hızlanmış büyüme özelliğine bağlı kitle etkisi dışında, gebelik sırasında, tümöral kanama ve hidrosefali gibi akut komplikasyonların oluşturduğu mekanizmalarla semptomatik hale gelmiş meningiom olguları da mevcuttur [9, 10]. Meningiomların eksprese edebildikleri reseptörler nedeniyle hormonal uyarılara karşı biyolojik yanıt oluşturabildikleri bilinmektedir. Gebelik sırasında tanı alan olgulardan bağımsız olarak tüm meningiomların yaklaşık %30’u östrojen, %55-70’si ise progesteron reseptörü eksprese etmektedir [11, 12]. Özellikle 2. trimestrda görülen progesteron artışının gebelik sırasında görülen hızlanmış büyüme özelliğinde etkili olduğu düşünülmektedir [13-17]. Sunduğumuz olguda da kuvvetli progesteron ekspresyonu klinik tablonun ortaya çıkmasında bu mekanizmanın geçerli olduğunu düşündürmektedir. Gebelik sırasında tanı alan meningomların yönetimi hem anne ve hem de doğacak çocuğun akıbeti açısından multidisipliner titiz bir organizasyonu gerektirir. Eğer intrakranial hadise erken dönem nöroşirürjikal müdahale gerektirir nitelikte değilse, sıklıkla izlenen yol gebeliğin normal seyri ile tamamlanması ve ardından nöroşirürjikal patolojinin tedavisi şeklinde olmaktadır. Ancak bazen, sunduğumuz olguda olduğu gibi, nöroşirürjikal patoloji gebeliğin normal seyirinde ilerlemesine olanak sağlayamayacak şekilde gebeliği ve anne adayının hayatını tehdit eder nitelikte olabilmektedir. Bu gibi durumlarda nöroşirürjikal müdahalenin gebeliğin normal takviminde tamamlanmasını beklemeden uygulanması kaçınılmaz hale gelmektedir. Özellikle gebeliğin 20-34. haftaları arasındaki kritik dönemdeki gebeliklerde nöroşirürjikal müdahalenin gebeliğin sonlandırılarak veya sonlandırılmadan yapılması tartışma konusu olmaktadır. Gebelikte en sık karşılaşılan Çelik ve ark 28 haftalık gebede foramen magnum meningiomu Marmara Medical Journal 2014; 27: 47-50 Şekil 5. Eozinofilik sekretuvar materyalin bulunduğu yapılar ile karakterize meningotelyal hücrelerin izlenmekte olduğu histopatolojik incelemeye ait mikroskobik görüntü (hematoksilen eozin x 400). 49 yakınlarının tercihleri ile birlikte tedaviyi üstlenen medikal merkezdeki nöroşirürji, obstetri, nöroanestezi ve neonataloji doktorlarının oluşturduğu ekibin ortak kararları ile şekillenmelidir. Elbetteki bu aşamada bu ekibin bilgi, deneyim ve uyumu izlenecek yolun belirlenmesinde ön plana çıkmaktadır. Gebeliğin sezaryan yolu ile erken dünyaya getirilmesi ve sonrasında nöroşirürjikal müdahalenin gerçekleştirilmesi anne adayının sağlığı ve tedavi ekibinin hukuki sorumlulukları açısından daha avantajlı gibi görülse de, erken dünyaya gelen bebeğin solunum problemleri ve intrakranial kanamalar başta olmak üzere erken doğuma bağlı birçok komplikasyon riski ile karşı karşıya kalacağı da bir gerçektir. Diğer taraftan gebeliği sonlandırmadan yapılacak riskli bir nöroşirürjikal müdahalenin olası bir komplikasyon halinde gerek anne, gerekse dünyaya gelecek bebeğin akıbeti ve ayrıca tedavi ekibinin karşı karşıya kalabileceği hukuki ve etik sorunlar göz önüne alındığında özellikle defansif tıbbi yaklaşımların ön planda tercih edildiği günümüz koşullarında birçok hekim tarafından benimsenmeyeceği de ortadadır. Sunduğumuz olgu göstermektedir ki anterolateral yerleşimli foramen magnum cerrahisi gibi yüksek riskli nöroşirürjikal girişimler bile gebelik erken sezaryan ile sonlandırılmadan tedavi edilebilmektedir. Ancak bu tarz riskli tedavi yaklaşımlarının sadece yeterli teknik donanımın bulunduğu ve multidisipliner titiz bir ekip çalışmasının sağlanabildiği deneyimli merkezlerde yapılması gerektiği unutulmamalıdır. Kaynaklar 1. Şekil 6. Meningotelyal hücrelerde yaygın ve kuvvetli nükleer immünreaktivitenin izlendiği immünhistokimyasal incelemeye ait görüntü (progesteron x 400). 2. 3. meningiomlardan olan tuberkulum sella meningiomları gibi hastanın supin pozisyonda ameliyat edildiği ve ameliyat süresinin nispeten makul sayılabilecek süreleri aşmadığı durumlarda gebeliği sonlandırmadan yapılacak nöroşirürjikal müdahalenin dünyaya gelecek bebeğin erken doğuma bağlı gelişebilecek komplikasyonlardan korunması açısından daha faydalı bir yaklaşım olacağı açıktır. Ancak sunduğumuz olguda olduğu gibi, perop mortalite riski bulunan, pron pozisyonda uzun süreli bir cerrahi müdahalenin gündeme geldiği, beyin sapına komşu ve/veya beyin sapına bası oluşturan lezyonların gebelik sonlandırılmadan tedavisi hem anne ve hem de bebek sağlığı açısından kolay verilebilecek bir karar değildir. Böyle bir klinik senaryonun yönetimi hasta ve hasta 4. 5. 6. 7. 8. Weynand R, MacCarty C, Wilson R. The effect of pregnancy on intracranial meningiomas occurring about the optic chiasm. Surg Clin North Am 1951; 31: 1225-33. Ebner FH, Bornemann A, Wilhelm H, Ernemann U, Honegger J. Tuberculum sellae meningioma symptomatic during pregnancy: pathophysiological considerations. Acta Neurochir (Wien) 2008; 150: 189-93. doi: 10.1007/s00701-007-1417-5 Kanaan I, Jallu A, Kanaan H. Management strategy for meningioma in pregnancy: A clinical study. Skull Base 2003; 13: 197-203. doi: 10.1055/s-2004-817695 Honegger J, Renner C, Fahlbusch R, Adams EF. Progesterone receptor gene expression in craniopharyngiomas and evidence for biological activity. Neurosurgery 1997; 41: 1359-63. doi: 10.1097/00006123-199712000-00022 Idowu OE, Shokunbi MT, Amanor-Boadu SD, Roberts OA, Eyo C. Surgical management of tuberculum sellae meningioma in a patient with a twin pregnancy: case report. Surg Neurol 2004; 62: 60-3. doi: 10.1016/j.surneu.2003.07.007 Ismail K, Coakham HB, Walters FJ. Intracranial meningioma with progesterone positive receptors presenting in late pregnancy. Eur J Anaesthesiol 1998; 15: 106-9. doi: 10.1046/j.1365-2346.1998.00225.x Shitara S, Nitta N, Fukami T, Nozaki K. Tuberculum sellae meningioma causing progressive visual impairment during pregnancy. Case report. Neurol Med Chir (Tokyo) 2012; 52: 607-11. doi: 10.2176/nmc.52.607 Smith IF, Skelton V. An unusual intracranial tumour presenting in pregnancy. Int J Obstet Anesth 2007; 16: 82-5. doi: 10.1016/j. ijoa.2006.04.016 50 Çelik ve ark 28 haftalık gebede foramen magnum meningiomu 9. Bharti N, Kashyap L, Mohan VK. Anesthetic management of a parturient with cerebellopontine-angle meningioma. Int J Obstet Anesth 2002; 11: 219-21. doi: 10.1054/ijoa.2001.0941 10. Lee KH, Lall RR, Chandler JP, Bigio EH, Mao Q. Pineal chordoid meningioma complicated by repetitive hemorrhage during pregnancy: case report and literature review. Neuropathology 2013; 33: 192-8. doi: 10.1111/j.1440-1789.2012.01337.x 11. Roser F, Nakamura M, Bellinzona M, Rosahl SK, Ostertag H, Samii M. The prognostic value of progesterone receptor status in meningiomas. J Clin Pathol 2004; 57: 1033-7. doi: 10.1136/ jcp.2004.018333 12. Wahab M, Al-Azzawi F. Meningioma and hormonal influences. Climacteric 2003; 6: 285-92. doi: 10.1080/713605429 13. Brenner AV, Linet MS, Shapiro WR, et al. Season of birth and risk of brain tumors in adults. Neurology 2004; 63: 276-81. doi: 10.1212/01. WNL.0000129984. 01327.9D Marmara Medical Journal 2014; 27: 47-50 14. Goldberg M, Rappaport ZH. Neurosurgical, obstetric and endocrine aspects of meningioma during pregnancy. Isr J Med Sci 1987; 23: 825-8. 15. Hatiboglu MA, Cosar M, Iplikcioglu AC, Ozcan D. Sex steroid and epidermal growth factor profile of giant meningiomas associated with pregnancy. Surg Neurol 2008; 69: 356-62. doi: 10.1016/j. surneu.2007.03.013 16. Saitoh Y, Oku Y, Izumoto S, Go J. Rapid growth of a meningioma during pregnancy: relationship with estrogen and progesterone receptors--case report. Neurol Med Chir (Tokyo) 1989; 29: 440-3. doi: 10.2176/nmc.29.440 17. Smith JS, Quinones-Hinojosa A, Harmon-Smith M, Bollen AW, McDermott MW. Sex steroid and growth factor profile of a meningioma associated with pregnancy. Can J Neurol Sci 2005; 32: 122-7. Marmara Medical Journal 2014; 27: 51-3 DOI: 10.5472/MMJ.2013.02833.2 CASE REPORT / OLGU SUNUMU Littoral cell angioma: A case report Littoral hücreli anjiom: Olgu sunumu Güliz ÖZKÖK, Funda TAŞLI, Sibel DEMİR KEÇECİ, Hakan POSTACI ABSTRACT We report the case of a 43-year-old male with a littoral cell angioma. Clinical examination of the spleen revealed multiple cystic masses surrounded by normal splenic tissue. Histopathologic and immunohistochemical findings confirmed the diagnosis of a littoral cell angioma. The rarity in the literature of littoral cell angiomas is striking. Key words: Littoral cell angioma, Spleen, Vascular tumor ÖZET Bu yazıda splenektomi materyelinde littoral hücreli anjiom tanısı olan 43 yaşında bir erkek hasta sunulmuştur. Hastanın klinik incelemesinde dalakta çok sayıda kistik kitleden oluşan lezyon saptanmıştır. Histopatolojik ve immunohistokimyasal bulgular littoral hücreli anjiom tanısını desteklemiştir. Lezyon son derece nadir olması nedeni ile tartışmaya değer bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Littoral hücreli anjiom, Dalak, Vasküler tümör Introduction Vascular tumors are the most common primary tumors of the spleen. Most of these lesions are derived from vascular endothelium and can be classified as benign hemangiomas [1]. Although splenic hemangiomas appear similar to hemangiomas of other anatomical sites, littoral cell angioma (LCA) is unique to this organ. LCA derives from the littoral cells lining the splenic red pulp sinuses [2-5]. Its morphologic and immunologic features are different from the features of the cavernous and capillary hemangiomas [2]. Most of littoral cell angiomas are discovered incidentally in materials from splenectomies removed for other reasons [1,2]. We describe a case of LCA which was discovered incidentally in splenectomy material removed for diagnostical purposes. Case Report Güliz Özkök, Funda Taşlı ( ), Hakan Postacı Pathology Clinic, Izmir Training and Research Hospital, Izmir, Turkey e-mail: [email protected] Sibel Demir Keçeci Pathology Clinic, Izmir Buca Gynecology and Obstetrics Hospital, Izmir, Turkey Submitted/Gönderilme: 20.10.2013 Accepted/Kabul: 25.11.2013 A 43-year-old male presented with fatigue, weight loss and weakness. Physical examination revealed only raised blood urea nitrogen of 67mg/dl. An abdominal ultrasound examination revealed mild splenomegaly with multiple hypo-echogenic lesions. This was confirmed by magnetic resonance imaging which showed multiple cystic masses with hyperintensity surrounded by normal splenic tissue. These lesions were interpreted as leukemic infiltrations or lymphoma spread. Lymphoma was ruled out by computed tomography of the neck and the thorax. Subsequently, the patient underwent splenectomy. The resected specimen was 22 cm and weighed 545 grams. The capsule was intact with minimal nodularity. On sections, splenic tissue was almost completely replaced by nodular spongy dark lesions, ranging in diameter from 0.1 to 4 cm. Histological examination revealed diffuse replacement of splenic red pulp by nodular lesions characterized by anastomosing vascular channels (Figure 1). At the periphery of the lesion, anostomosing vascular channels were continuous with splenic sinuses and had a few papillary 51 52 Özkök et al. Littoral cell angioma Marmara Medical Journal 2014; 27: 51-3 projections (Figure 2). Vascular spaces were lined by endothelial cells with oval-to-round large vesicular nuclei and small nucleoli, some of which had sloughed off into the lumen and these cells had vacuolated cytoplasm with focal erythrophagocytosis (Figure 3). Pleomorphism and mitotic activity were not seen. Histochemically the lining cells were positively stained with periodic acid Schiff. The lining cells were immunoreactive for factor VIII, CD34, CD21, CD68 and in focal areas for S100 (Figure 4). The same cells were negative for CD31 (Figure 5). The staining pattern for type IV collagen in the lesion stroma did not differ from that of the surrounding splenic tissue. These findings were consistent with LCA. Figure 1. Vascular spaces of varying width are located in the red pulp (HE, X40). Figure 2. Histology of LCA reveals communications with normal splenic parenchyma (HE, X40). Figure 3. A higher-power view of the lesion demonstrates the characteristic histologic appearance of LCA. The vascular spaces are lined with plump endothelial cells. Some of these cells are sloughed off into the lumen (HE, X200). Discussion LCA was first described by Falk et al. in 1991 [1, 5, 6] . It is a rare, benign vascular tumor that probably originates from littoral cells of the red pulp, both endothelial and histiocytic differentiation [1]. LCA may occur at any age without any sex-based predilection [7, 8]. Occasional cases in children have also been reported [9, 10]. Clinically, patients present with splenomegaly, abdominal pain and hypersplenism leading to thrombocytopenia and anaemia or, as in the case reported, as an incidental finding [11-13]. The malignant potential of LCA has not yet been firmly established in the literature [11]. Because an association with other malignancies, e.g. colonic and hepatocellular cancer, has been reported, close clinical follow-up of patients with LCA of the spleen is recommended [11, 13]. In our case, following up for 1 year after surgery revealed no specific pathologic finding. Most of the cases reveal multiple lesions. Solitary forms are rare [9, 12]. Microscopically, the lesions are composed of variably anastomosing vascular channels which are lined with flat or tall endothelial cells, and had irregular lumina, often featuring papillary projections and cyst-like spaces [1, 10]. They usually slough off into the vascular lumina and exhibit hemophagocytosis [1, 13]. Typically, few mitotic figures and no cytologic nuclear atypia are seen [13]. In our case, cyst-like areas, lined by tall endothelial cells, were located in the red pulp, but papillary projections were rare. Histochemically, we observed PAS positive endothelial cells, as mentioned in the literature [14]. The typical immunohistochemical pattern of LCA is as follows: CD31, CD68, CD163, CD21, FVIII antigen positive; CD34, CD8 negative (6, 11, 13). Focal S100 positivity has been reported [1]. Our case had these immunohistochemical findings including the focal S100 positivity. Özkök et al. Littoral cell angioma Marmara Medical Journal 2014; 27: 51-3 53 In summary, this case shows histopathologic and immunohistochemical features of an LCA. Even though LCAs of the spleen are rare, they should be taken into consideration in the differential diagnosis of splenic vascular tumors. References 1. Figure 4. A lesion composed of vascular channels was negative for CD34 (IHK, X100). Figure 5. A lesion composed of vascular areas showed CD31 positivity. Normal splenic parenchyma is on the right (IHK, X100). The differential diagnosis of LCA includes other vascular tumors of the spleen, namely splenic hemangioma, cystic lymphangioma, angiosarcoma and vascular hamartoma as well as peliosis [5]. Morphologic and immunophenotypic features allow one to distinguish LCA from other vascular tumors [3, 5]. Falk S, Stutte HJ, Frizzera G. Littoral cell angioma. A novel splenic vascular lesion demonstrating histiocytic differentiation. Am J Surg Pathol 1991;15:1023-33. 2. Arber DA, Strickler JG, Chen, YY, Weiss LM. Splenic vascular tumors: A histologic, immunophenotypic and virologic study. Am J Surg Pathol 1997; 21:827-35. 3.Musgrave NJ, Williamson RM, O’Rourke NA, Searle JW. Test and teach. Incidentally discovered splenic vascular lesion. Littoral cell angioma of the spleen. Pathology 2002;34:579-81. 4. Rosso R, Gianelli U, Chan J K C. Further evidence supporting the sinus lining cell nature of splenic littoral cell angiosarcoma. Am Surg Pathol 1996;20:1531. doi:10.1097/00000478-199612000-00014 5. Antón-Pacheco J, Fernandez Ayuso RM, Cano I, Martinez MA, Cuadros J, Berchi FJ. Splenic littoral cell angioma in an infant: Case report. J Pediatr Surg 2000;35:508-9. 6. Pilz JB, Sperschneider T, Lutz T, Loosli B, Maurer CA. Clinical image: Littoral cell angioma in main and accessory intrapancreatic spleen presenting as splenic rupture. Am J Surg 2011; 201: e15–e17. 7. Gupta P, Peungjesada S, Foshee S, Amirkhan RH. Littoral cell angioma of spleen: an uncommon presentation of a rare neoplasm. J Clin Imaging Sci 2012;2:69. doi: 10.4103/2156-7514.104302 8. Zong-Qiang H, Yong-Jun A, Qiang-Ming S, Wen L, Li L. The splenic littoral cell angioma in China: a case report and review. World J Surg Oncol 2011, 9:168-71. doi: 10.1186/1477-7819-9-168 9. Matuszczak E, Reszec J, Dębek W, Hermanowicz A, Chyczewski L. Is littoral cell angioma of the spleen as rare as previously believed in the pediatric population? Folia Histochemica et. 2012;50: 480–5. doi: 10.5603/FHC.2012.0067 10. Kranzfelder M, Bauer M, Richter T. Littoral cell angioma and angiosarcoma of the spleen: Report of two cases in siblings and review of the literature. J Gastrointest Surg 2012; 16: 863–7. doi: 10.1007/ s11605-011-1773-6 11. Priego P, Rodríguez G, Velasco P, Griffith S, Fresneda V. Littoral cell angioma of the spleen. Clin Transl Oncol 2008; 10: 61-3. doi: 10.1007/s12094-008-0155-3 12. Liang W, Lu J, Qin M, Sang X. Littoral cell angioma mimicking hepatic tumor. Acta Radiol Short Rep 2012;1: 23-26. doi: 10.1258/ arsr.2012.120031 13. Chourmouzi D, Psoma E, Drevelegas A. Littoral cell angioma, a rare cause of long standing anaemia: a case report. Cases J 2009; 2: 9115-18. doi: 10.1186/1757-1626-2-9115 14. Braester A, Manaster J, Cohen I. Coexistence of littoral cell angioma in spleen with Evans syndrome. J Hellenic Soc Haematomy (HAEMA) 2005; 2:203-5. Marmara Medical Journal 2014; 27: 54-7 DOI:10.5472/MMJ.2013.02845.2 OLGU SUNUMU / CASE REPORT Niemann-Pick hastalığı tip A ve tip B: İki olgu sunumu Niemann-Pick disease type A and type B: A report of two cases Pelin ZORLU, Şit UÇAR, Neşe YARALI, Fulya DEMİRÇEKEN ÖZET Niemann-Pick hastalığı, belirli dokularda, özellikle retiküloendotelyel hücrelerde, sfingolipidlerin biriktiği, konjenital lipidoz grubundan otozomal resesif kalıtılan bir hastalıktır. Klinik fenotip olarak akut neonatal formdan geç başlangıçlı erişkin forma kadar aralığı oldukça değişkendir. Karaciğer ve dalak büyüklüğü şikayetiyle kliniğimize başvuran Niemann-Pick hastalığı tip A ve tip B tanıları alan iki hasta sunuldu. Anahtar kelimeler: Lipid depo hastalığı, Niemann-Pick hastalığı, Sfingomyelinaz. ABSTRACT Niemann-Pick disease is an autosomal recessively inherited group of congenital lipidoses in which sphingolipids accumulate in certain tissues, especially reticuloendothelial cells. The clinical phenotype is extremely variable, ranging from an acute neonatal form, to an adult late-onset form. We presented two patients who admitted to our clinic with hepatosplenomegaly and diagnosed as Niemann-Pick disease type A and type B. Key words: Lipid storage disease, Niemann-Pick disease, Sphingomyelinase. Giriş Niemann-Pick hastalığı (NPH), sfingomyelinaz enzim eksikliğine bağlı olarak vücudun çeşitli organlarında, özellikle retiküloendotelyal sistem ve santral sinir sisteminde, intraselüler sfingomyelin ve kolesterol birikimi ile karakterize, otozomal resesif geçişli, nadir görülen bir lizozomal lipid depo hastalığıdır[1]. Genetik, klinik ve biyokimyasal heterojeniteye sahip hastalığın altı tipi tanımlanmıştır: Tip A-Akut nöronopatik form, Tip B-Kronik visseral form, Tip C-Kronik nöronopatik form daha iyi tanımlanmış formlardır. Tip A tüm hastaların %85’ ini oluşturur [1,2]. Niemann-Pick hastalığında sıklıkla nörolojik ve gastrointestinal sistem bulguları, büyüme-gelişme geriliği, göz bulguları, nadiren de solunum sistemi, cilt ve kardiyak bulgular görülür. Tanı, sfingomyelinaz aktivitesinin tespiti ve Niemann-Pick hücrelerinin kemik iliği incelemesinde gösterilmesi ile konur [1,3]. Burada NPH tanısı alan iki farklı tipte (tip A ve B) olgu sunuldu. Olgu Sunumu Pelin Zorlu, Şit Uçar ( ) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Dr. Sami Ulus Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ankara, Türkiye e-mail: [email protected] Neşe Yaralı Çocuk Hematoloji, Dr. Sami Ulus Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ankara, Türkiye Fulya Demirçeken Çocuk Gastroenteroloji, Dr. Sami Ulus Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ankara, Türkiye Gönderme/Submitted: 12.09.2013 54 Kabul/Accepted: 01.10.2013 Olgu 1: 15 aylık erkek hasta, karın şişliği, yürüyememe, konuşamama şikayetleriyle başvurdu. Öyküsünden aralarında üçüncü derece akrabalık olan anne babanın ikinci çocukları olarak, miadında, hastanede, 3800 gr olarak, normal yol ile doğduğu, iki kez pnömoni nedeniyle hastanede yattığı öğrenildi. Kardeş ölümü ve ailede benzer hastalık öyküsü yoktu. Bir aylıkken karın şişliği başlamış, altı aylıkken karaciğer ve dalakta büyüme farkedilmiş ve gittikleri merkez tarafından tetkikleri yapılmış; alfa-1 antitripsin, ter testi, viral serolojiler, immünglobulin M-AG-E, göz muayenesi, kemik iliği aspirasyonu incelemesi, idrar ve kan aminoasitleri ve tandem mass incelemeleri normal bulunmuş. Karaciğer biopsisinde hepatositlerde sekonder lizozomlar çok sayıda, geniş ve birleşmiş olarak izlenmiş ve hepatositlerde yoğun lipid damlacıkları görülmüş. Nöromotor gelişim öyküsünde; dört aylıkken Marmara Medical Journal 2014; 27: 54-7 anneyi tanıdığı, altı aylıkken başını tutmaya başladığı, oturma ve yürümesinin hala olmadığı öğrenildi. Fizik incelemesinde, genel durumu iyi, vücut ağırlığı 8200gr (<3p), boy-baş çevresi ve vital bulguları normal bulundu. Gözde makulada Japon bayrağı görünümü mevcut ve optik disk sınırları silik olarak izlendi. Karaciğer kot kenarını 12 cm, dalak 11 cm geçiyor ve sert olarak palpe ediliyordu. Nörolojik muayenesinde başını tutuyor, oturamıyor, kas tonusu ve derin tendon refleksleri artmış bulunurken diğer sistem muayeneleri normal bulundu. Laboratuvar tetkiklerinde, hemoglobin 12,5gr/dL, MCV 70fL, lökosit sayısı 11,2x10 3 /mm 3 , trombosit sayısı 168x103/mm3, aspartat aminotransferaz (AST) 275 U/L, alanin aminotransferaz (ALT) 120 U/L, total protein 5.9 g/ dL, albümin 3,5 gr/dL, kolesterol 168 mg/dL ve trigliserid 495 mg/dL bulundu. Böbrek fonksiyon testleri, serum elektrolitleri, bilirübinleri, alkalen fosfataz, tam idrar tetkiki, protrombin zamanı (PT), aktive parsiyel tromboplastin zamanı (aPTT) ve arteriyel kan gazları normal bulundu. Periferik kan yayması incelemesinde patoloji yoktu. Uzun kemik grafilerinde yaygın osteopenik görünüm, medullada genişleme ve kortekste incelme izlendi. Transfontanel ultrasonografi ve ekokardiyografisi (EKO) normal bulundu. Elektroensefalografi (EEG)’de yavaşlama ve parsiyel epileptiform bozukluk tespit edildi. Abdominal ultrasonografide karaciğerde grade-I ekojenite artışı ve diffüz hepatosplenomegali izlendi. Kemik iliği aspirasyonunda Niemann-Pick köpük hücreleri görüldü (Şekil 1). Beyin manyetik rezonans (MR) incelemesinde, hemisferik kortikal sulkuslarda hafif genişleme ve serebral beyaz cevherde bilateral dismyelinizasyona ait olabileceği düşünülen anormal hiperintens alanlar tespit edildi. Sfingomyelinaz enzim ativitesi 0 (52-173) nm/s/mgp bulunarak NPH tanısı kondu. Mutasyon analizi yapılamadı. Çocuk Metabolizma ve Gastroenteroloji bölümlerinde takibe alınan hasta, destek tedavisi ile izlenmektedir. Olgu 2: Altı aylık kız hasta, bir ay önce pnömoni nedeniyle yattığı hastanede tespit edilen karaciğer ve dalak büyüklüğü ve karaciğer fonksiyon testlerinde bozukluk nedeniyle hastanemize sevk edildi. Öyküsünden hastanede, miadında, normal yolla, 3400gr doğduğu, hemen ağladığı, siyanozunun olmadığı, altı aylık olana kadar iki kez pnömoni nedeniyle hastanede yattığı, anne sütü ve son iki aydır ek gıda aldığı, nöromotor gelişiminin normal olduğu öğrenildi. Anne ve baba arasında birinci derece akrabalık olan hastanın iki sağlıklı kardeşi olduğu, ölen kardeşinin olmadığı ve ailede amcanın üç çocuğunun karaciğer ve dalakta büyüme ile seyreden bir hastalık nedeniyle bir yaş civarında öldüğü öğrenildi. Fizik muayenesinde genel durumu iyi, bilinç açık, vücut ağırlığı 5800gr (3-10p), boy- baş çevresi ve vital bulguları normal bulundu. Göz muayenesinde makulada Japon Zorlu ve ark. Niemann-Pick hastalığı 55 Şekil 1. Olgu 1’ in kemik iliği aspirasyonunda Niemann-Pick hücresi. Şekil 2. Olgu 2’ nin kemik iliği aspirasyonunda Niemann-Pick hücresi. bayrağı görünümü tespit edildi. Batın muayenesinde karaciğer 8cm ve dalak 7cm sert kenarlı olarak palpe edildi. Diğer sistem muayene bulguları normal bulundu. Laboratuvar tetkiklerinde, hemoglobin 11,7gr/dL, MCV 77fL, lökosit sayısı 20,6x10 3 /mm 3 , trombosit sayısı 400x103/mm3, AST 894 U/L, ALT 324 U/L, kolesterol 212 mg/dL ve trigliserid 362 mg/dL bulundu. Böbrek fonksiyon testleri, serum elektrolitleri, bilirübinleri, alkalen fosfataz, albümin, tam idrar tetkiki, PT, aPTT, arteriyel kan gazları ve uzun kemik grafileri normal bulundu. Abdominal utrasonografide diffüz hepatosplenomegali tespit edildi. Hepatit A, B ve C, sitomegalovirüs, Epstein-Barr virüs, toksoplazma, rubella, HIV ve herpes virüs serolojileri, idrar ve kan aminoasitleri, tandem mass incelemesi, salmonella ve brusella tetkikleri normal bulundu. Transfontanel ultrasonografi, EEG, EKO ve beyin MR incelemeleri normal bulundu. Kemik iliği aspirasyonu incelemesinde Niemann-Pick hücreleri görüldü (Şekil 2). Sfingomyelinaz 56 Zorlu ve ark. Niemann-Pick hastalığı enzim ativitesi 0 (52-173) nm/s/mgp bulunarak NPH tanısı kondu. Mutasyon analizi yapılamadı. Takibe alınan hasta 18 aylıkken değerlendirildiğinde karaciğer 9-10cm, dalak inguinalde sert olarak palpe ediliyordu. Hastanın iki yaşına geldiğinde yapılan nörolojik muayenesi ve gelişimsel testleri normal olarak bulundu. Tartışma Niemann-Pick hastalığı, otozomal resesif geçen, sfingomyelin ve kolesterolün santral sinir sistemi ve diğer organlarda birikmesiyle karakterize bir lizozomal lipid depo hastalığıdır. Hastalık ilk kez Niemann tarafından tanımlanmış ve hastalığın diğer benzer durumlardan ayırımını Pick sağlamıştır. Crocker ve Farber ise sınıflandırmayı yapmışlardır [3]. Hastalıkta sfingomyelini, seramid ve fosforilkoline parçalayan asit sfingomyelinaz (ASM, sfingomyelin fosfodiesteraz) enziminde eksiklik veya gen mutasyonları vardır. ASM eksikliği, retiküloendotelyal sistemde sfingomyelinin ve ikincil olarak da kolesterolün yoğun depolanmasına neden olur. Başlıca tutulan organlar karaciğer, dalak, beyin, kemik iliği ve akciğerdir [1,3,4]. Hastalığın kliniği oldukça değişkendir ve altı ayrı formu tanımlanmıştır. Köpük hücre infiltrasyonu ve organomegali bütün formlarda yaygındır. Ancak, nörolojk bulgular tip A ve C’de belirginken, tip B ve E’de görülmez [4,5]. Kliniğimize hepatosplenomegali nedeniyle başvuran her iki olgunun da aminotransferazları yüksek, sentez fonksiyonları, serum elktrolitleri ve böbrek fonksiyonları n o r m a l b u l u n d u . U l t r a s o n o g r a f i l e r i n d e d i ff ü z hepatosplenomegali tespit edildi. Etyolojiye yönelik viral çalışmaları, metabolik taramaları, immünglobülin değerleri, alfa-1 antitripsin düzeyleri normal bulundu. Anne-baba arasında akrabalık öyküsü olan, karaciğer ve dalağı sert ve büyük tespit edilen ve göz muayenesinde makülada Japon bayrağı görünümü olan olgularda lipid depo hastalığı düşünülerek kemik iliği aspirasyonu incelemesi yapıldı. Her iki olguda da Niemann-Pick köpük hücreleri görüldü. Çalışılan sfingomyelinaz enzim aktivitelerinin tamamen yokluğu nedeniyle NPH tanısı konuldu. NPH, Aşkenazi yahudilerinde sık görülür. Başlangıç yaşı ve mortalite zamanı değişkendir. NPH tip A, en sık görülen formdur ve fatal seyirlidir. Bu formda hayatın ilk beş ayında ilk bulgular başlar. Genellikle ilk bulgu hepatosplenomegalidir. Beslenme güçlüğü, karın şişliği, erken motor fonksiyonlarda ilerleyici gerilik, maküler dejenerasyon ve konvülziyonlar gelişir. Yaşamın ilk iki-üç yılında kaybedilirler. Sfingomyelinaz enzim aktivitesi tama yakın azalmış veya hiç yoktur [4,6]. Olgu 1, erken yaşta başlayan belirgin hepatosplenomegali, gelişme geriliği, nörolojik tutulum ve sfingomyelinaz enzim aktivitesinin tamamen yokluğu nedeniyle NPH tip A tanısı aldı. Marmara Medical Journal 2014; 27: 54-7 NPH tip B, enzim aktivitesinin yokluğu yönüyle tip A’ya benzer ancak klinik farklıdır. Erken çocukluk döneminde karın şişliği şikayetleriyle başlayabilir veya adolesan dönemde de başlangıç olabilir. Tekrarlayan akciğer enfeksiyonu ve organomegali görülürken santral sinir sistemi bulguları görülmez. Akciğer tutulumu nedeniyle oksijen gereksinimi olur. Transaminazlarda artış, hiperlipidemi ve kardiyovasküler sistem tutulumu ve makular bozukluklar eşlik edebilen diğer bulgulardır [7-9]. Erken dönemde hepatosplenomegali tespit edilen, iki kez pnömoni öyküsü olan, nörolojik tutulumun olmadığı, transaminazlarda artışın ve hiperlipideminin eşlik ettiği ve enzim aktivitesinin tamamen kaybolduğu olgu 2, NPH tip B olarak değerlendirildi. Sıklıkla ilk bulgular erken çocukluk döneminde başlamakla birlikte NPH tip B’nin bebeklik döneminde de nadir olarak başlayabildiği bildirilmiştir [7,8]. NPH tip C, daha nadir görülen formudur. Okul çocukluğu döneminde başlangıç sıktır ancak, erken bebeklikten erişkin yaşa kadar herhangi bir dönemde ortaya çıkabilir. Hastalar ilk iki yaşa kadar genellikle normal gelişim gösterirler. NPH tip A kadar belirgin olmayan hepatosplenomegali vardır [1,5,10]. Ekzojen kolesterolün hücre içi metabolizmasındaki bir hata nedeniyle esterleşmeyen kolesterolün lizozomlarda birikmesi ile karakterizedir. Sfingomyelinaz enzim aktivitesi normal veya normale yakın bulunur. Klinik değişken olmakla birlikte klasik fenotip hepatosplenomegali, vertikal supranükleer oftalmopleji, ilerleyici ataksi, distoni ve demans ile karakterizedir. Ölüm yaşı da değişkenlik göstermektedir [5-10]. Büyüme gelişme geriliği NPH’da sık olarak izlenen bir bulgudur ve enzim replasman tedavisi ile düzeleceği ümit edilmektedir [4-11]. Gözde makulada kiraz kırmızısı (Japon bayrağı görünümü), maküler halo ve korneal opasifikasyon görülebilir [4,6,12]. Sfingolipidoz grubu hastalıklardan özellikle NPH ve Tay-Sacs hastalığında görülen kiraz kırmızısı her iki olgumuzun oftalmoskopik muayenesinde de tespit edildi. NPH tip A’da daha sık ve tip B’de nadir görülen kiraz kırmızısı, bazen başlangıçta olmayıp daha sonraki muayenelerde izlenebilmektedir [4,12]. İlk olgunun daha önceki muayenesinde makulanın normal değerlendirilmesi bu durumla ilişkili olabilir. NPH’nın daha nadir görülen bulguları ise ciltte nodüler ksantom, akciğerde intertisiyel pulmoner infiltrasyon ve koroner kalp hastalığıdır [2,6]. Kemik iliği incelemesinde petek şeklinde vakuollü köpük hücreleri (Niemann-Pick hücreleri) deniz mavisi histiyositlerin görülmesi tanıyı destekler. Deniz mavisi histiyositler, stoplazmalarında maviye boyanan oksitlenmiş lipid birikimi olan makrofajlardır ve lösemi, myelodisplastik sendrom ve Gaucher hastalığında da görülebilirler [2,4,13]. Cilt fibroblastları ve periferik kan lökositlerinde sfingomyelinaz aktivitesinin tama yakın yokluğu tip A ve B’de sözkonusuyken, tip C ve D’de normal veya normale Zorlu ve ark. Niemann-Pick hastalığı Marmara Medical Journal 2014; 27: 54-7 yakındır [4,6,10]. Her iki olguda da sfingomyelinaz aktivitesinin hiç olmadığı görüldü. NPH tip A ve B’de hepatosplenomegali ve eşlik eden transaminaz yüksekliğine rağmen karaciğerin sentez fonksiyonlarının normal olduğu bildirilmiştir [6,9]. Her iki olguda da albümin ve protrombin zamanı normalken transaminazlarda yükseklik tespit edildi. NPH tip A ve B’de özellikle Aşkenazi yahudilerinin %90’ dan fazlasında kromozom 11p15’te SMPD1 mutasyonu tanımlanmıştır [6,10]. NPH’nın amniyosentez ve koryon villus biopsisi ile prenatal tanısı mümkündür [4,6,10]. Olgularda mutasyon analizi çalışılamadı. Her olgunun ailesine de genetik danışma önerildi. Beyin MR incelemesinde, periventriküler beyaz cevher değişiklikleri, hiperintens alanlar izlenebilir [2,6]. Nörolojik tutulumun olduğu ilk olguda beyin MR incelemesinde beyaz cevherde hiperintens alanlar izlenirken, nörolojik tutulum olmayan ikinci olguda beyin MR normal bulundu. NPH’de, EEG’ de yaygın yavaşlama ve epileptik aktiviteler izlenebilir [2]. Olgu 1’ in EEG’ sinde yavaşlama ve parsiyel epileptik aktiviteler izlendi. Akciğer tutulumu tip A ve B’de görülebilir ancak, tip B’de daha sıktır. Radyolojik olarak yaygın retikülonodüler infiltrasyon izlenebilir. NPH tip B’de mortalite ile morbiditenin ana sebebi akciğer tutulumudur [6,8]. Mendelson ve arkadaşları NPH olan ve solunum sistemi bulguları izlenen 53 olgunun %90’ında intertisiyel akciğer hastalığı tespit etmişlerdir [14]. Her iki olguda da pnömoni geçirme öyküsü olmasına karşılık direkt radyografide akciğerler normal bulundu. NPH için spesifik bir tedavi yöntemi yoktur. Genel olarak destek tedavisi uygulanan tip A, 2-3 yaşlarında ölümle sonuçlanmaktadır. Tip A ve tip C hastalarında tedavi yaklaşımı ağır nörolojik hasarın önlenmesine yöneliktir [6,10]. NPH tip B hastalarının az bir kısmında allogenik kemik iliği transplantasyonu denenmiş ve umut verici sonuçlar rapor edilmiştir [15]. Shah ve arkadaşları, NPH tip B’de hemopoetik kök hücre naklini başarıyla uyguladıklarını bildirmişlerdir [16]. Tip B hastalarının beklenen yaşam süreleri adölesan ve genç erişkin yaşlardır. Tip B hastalarının tedavisi için gelecekteki beklentiler, enzim replasman ve gen tedavileridir. Enzim replasman tedavisi faz 2 düzeyindedir ve çalışmalar devam etmektedir [1,4,6]. Niemann-Pick tip C hastalığı için substrat reduksiyon tedavisi ülkemizde de uygulanmaktadır. Tip C hastalarında miglustat kullanımının nörolojik hastalığın ilerlemesi üzerinde etkili olduğu gösterilmiştir [17,18]. Olgularımızın her ikisi de destek tedavileri ile izleme alındılar. Sonuç olarak, hepatosplenomegali ile başvuran çocuklarda, karaciğer ve dalak özellikle sert palpe ediliyorsa, ülkemizdeki akraba evliliklerinin fazlalığı da dikkate alınarak, depo hastalıkları mutlaka düşünülmeli ve tanıya yönelik dikkatli bir kemik iliği incelemesi yapılmalıdır. 57 Kaynaklar 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. 17. 18. Schuchman EH. The pathogenesis and treatment of acid sphingomyelinase-deficient Niemann-Pick disease. J Inherit Metab Dis 2007; 30: 654-63. doi: 10.1007/s10545-007-0632-9. Wasserstein MP, Desnick RJ, Schuchman EH, et al. The natural history of type B Niemann-Pick disease: results from a 10-year longitudinal study. Pediatrics 2004; 114: 672-7. doi: 10.1542/ peds.2004.0887. Crocker AC, Farber S. Niemann-Pick disease: a review of eighteen patients. Medicine (Baltimore). 1958; 37:1-5. McGovern MM, Desnick RJ. Defects in metabolism of lipids; Lipidoses (Lyposomal Storage Disorders). In: Kliegman RM, Stanton BF, St.Geme JW, Schor NF, Behrman RE, editors. Nelson Textbook of Pediatrics. 19th ed. Philadelphia: WB Saunders Company, 2011: 488. Chang TY, Reid PC, Sugii S, Ohgami N, Cruz JC, Chang CC. Niemann-Pick type C disease and intracellular cholesterol trafficking. J Biol Chem 2005; 280: 20917-20. doi: 10.1074/jbcR4000040200. Vanier MT. Niemann-Pick diseases. Handb Clin Neurol 2013;113:1717-21. doi: 10.1016/B978-0-444-59565-2.00041-1. Mussig K, Harzer K, Mayrhofer H, Krageloh-Mann I, Haring HU, Machicao F. Clinical findings in Niemann-Pick disease type B. Intern Med J 2006; 36: 135-6. doi: 10.1111/j.1445-5994.2004.01013.x. McGovern MM, Lippa N, Bagiella E, Schuchman EH, Desnick RJ, Wasserstein MP. Morbidity and mortality in type B Niemann-Pick disease. Genet Med 2013;15:618-23. doi: 10.1038/gim.2013.4. McGovern MM, Pohl-Worgall T, Deckelbaum RJ, et al. Lipid abnormalities in children with types A and B Niemann Pick disease. J Pediatr 2004; 145: 77-81. doi: 10.1016/j.jpeds.2004.02.048). Verot L, Chikh K, Freydiere E, Honore R, Vanier MT, Millat G. Niemann-Pick C disease: functional characterization of three NPC2 mutations and clinical and molecular update on patients with NPC2. Clin Genet 2007; 71: 320-30. doi: 10.1111/j.1399. 0004.2007. 00782.x. Wasserstein MP, Larkin AE, Glass RB, Schuchman EH, Desnick RJ, Mc Govern MM. Growth restriction in children with type B Niemann-Pick disease. J Pediatr 2003; 142: 424-8. doi: 10.1067/ mpd.2003.113. McGovern MM, Wasserstein MP, Aron A, Desnick RJ, Schuchman EH, Brodie SE. Ocular manifestations of Niemann-Pick disease type B. Ophtalmotalogy 2004; 111: 1424-7. doi: 10.1016/j. ophtha.2003.10.034. Suzuki O, Abe M. Secondary sea-blue histiocytosis derived from Niemann-Pick disease. J Clin Exp Hematop 2007; 47: 19-21. doi: 10.3960/jslrt.47.19. Mendelson DS, Wasserstein MP, Desnick RJ, et al. Type B NiemannPick disease: findings at chest radiography, thin-section CT, and pulmonary function testing. Radiology 2006; 238: 339-45. doi: 10.1148/radiol. 2381041696. Victor S, Coulter JB, Besley GT, et al. Niemann-Pick disease: sixteen-year follow-up of allogeneic bone marrow transplantation in a type B variant. J Inherit Metab Dis 2003; 26: 775-85. Shah AJ, Kapoor N, Crooks GM, et al. Successful hematopoietic stem cell transplantation for Niemann-Pick disease type B. Pediatrics 2005; 116: 1022-5. doi: 10.1542/peds.2005-0867. Ginocchio VM, D’Amico A, Bertini E, et al. Efficacy of miglustat in Niemann-Pick C disease: A single centre experience. Mol Genet Metab 2013;110:329-35. doi:pii: S1096-7192(13)00267-9. 10.1016/ j.ymgme.2013.07.019. Pineda M, Wraith JE, Mengel E, et al. Miglustat in patients with Niemann-Pick disease Type C (NP-C): a multicenter observational retrospective cohort study. Mol Genet Metab 2009; 98: 243-9. doi: 10.1016/j.ymgme.2009.07.003. Marmara Medical Journal 2014; 27: 58-61 DOI: 10.5472/MMJ.2013.03010.0 CASE REPORT / OLGU SUNUMU Endovascular embolisation of a hepatic pseudoaneurysm causing massive hemorrhage after a blunt hepatic trauma Künt karaciğer travması sonrası masif kanamaya neden olan hepatik pseudoanevrizmanın endovasküler embolizasyonu Suha AKPINAR ABSTRACT Hepatic artery pseudoaneurysm is an uncommon and a late complication after a blunt hepatic trauma. Although hepatic artery pseudoaneurysms may stay silent, it is usually better to treat them due to the high hemorrhage risk they cause. We are presenting a patient with post traumatic hepatic laceration who had serious bleeding with late onset after percutaneous drainage of the old hematoma. On a multidetector computerised tomography (MDCT) scan, a large hematoma surrounding a pseudoaneurysm was diagnosed which was treated with endovascular cyanoacrylate (glue) embolisation. Key words: Hepatic trauma, Hepatic artery pseudoaneurysm, Embolisation, Cyanoacrylate ÖZET Hepatik arter psödoanevrizması künt karaciğer yaralanmasının nadir ve geç oluşan bir komplikasyonudur. Hastalık genellikle a s e m p t o m a t i k o l a r a k s e y r e t m e k t e d i r. H e p a t i k a r t e r psödoanevrizmaları sessiz seyredebileceği gibi yüksek hemoraji riski taşımaları nedeniyle tedavileri tercih edilir. Travma sonrası karaciğer laserasyonu sonrasında, lizise uğramış hematomun boşaltılmasının ardından ortaya çıkan ciddi kanama olgusunu sunuyoruz. Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) incelemesinde hepatik arter psödoanevrizmasını çevreleyen büyük hematom saptanmış olup, endovasküler siyanoakrilat (glue) embolizasyon ile tedavi edilmiştir. Anahtar kelimeler: Karaciğer travması, Hepatik arter psödoanevrizması, Embolizasyon, Siyanoakrilat Suha Akpinar ( ) Radiology Department, School of Medicine, Near East University, Lefkosa, Northern Cyprus. Radiology Clinic, Burhan Nalbantoğlu State Hospital, Lefkosa, Northern Cyprus. e-mail: [email protected] Submitted/Gönderme: 21.08.2013 58 Accepted/Kabul: 22.09.2013 Introduction Hepatic artery pseudoaneurysm is a rare and late complication after blunt abdominal trauma. As such pseudoaneurysms are usually silent, diagnosis is frequently delayed. Hepatic artery pseudoaneurysms can be spotted either by multidetector computerized tomography (MDCT), angiography or by a selective digital substraction angiography (DSA) scan. After the introduction into clinical practice of percutaneous embolization and selective catheterization, the need for surgical intervention has substantially decreased. We report the case of a twenty five year old male with a history of hepatic trauma. A subcapsular hematoma was diagnosed and the patient was followed after the hematoma had been depacked, it was drained by a percutaneous drainage catheter. After this procedure, fresh blood was noticed draining from the catheter. Enhanced multidetector computarized tomography (MDCT) was obtained and this confirmed the presence of a pseudoaneurysm originating from the right hepatic artery. The lesion was selectively catheterized by arteriography and managed with endovascular embolization. Case Report A 25-year-old male patient was brought to the emergency room with a compromised haemodynamic state with blood pressure of 90-50 mm Hg following a traffic accident. MDCT revealed Grade 4 hepatic lacerations at segments 5-8 and the patient underwent immediate surgical laparotomy [1]. Hepatic lacerations extended mainly from the anterior segment of the right lobe to the gall bladder bed (Figure 1). At the operation the gall bladder was resected, hepatic haemostatic sutures were placed and dense packing was applied to the severely bleeding sites. Abdominal drains were inserted. After eight hours, a new packing had to be Marmara Medical Journal 2014; 27: 58-61 Figure 1. Initial MDCT scan of the multifocal hepatic laceration. Akpinar Embolization of a bleeding hepatic pseudoaneurysm 59 right lobe was observed. This finding was suggestive of a pseudoaneurysm with a large hematoma surrounding and compressing the liver parenchyma (Figure 2). As the bleeding was progressive, the patient underwent diagnostic hepatic artery DSA to clarify the cause of the hemorrhage. According to the DSA, the pseudoaneurysm was located in the right liver lobe and some arteries with segmental stenosis were visible. Active bleeding was noted during the DSA and a 30% diluted cyanoacrylate with lipiodol was injected through a microcatheter to occlude the pseudoaneurysm. On the later control runs the pseudoaneurysm was not filling any longer (Figures 3a,b) and the embolization catheter was withdrawn without any complications. At the follow-up the patient’s clinical condition rapidly improved. The patient was sent home after a few days. Monthly ultrasonograpic studies showed no relapse of the pseudoaneurysm and no sign of recurrent hematoma. At the Doppler ultrasonography, arteries showing a high flow pattern were noticed, which were compatible with the segmental stenotic arteries at the traumatized hepatic segments previously noted at the DSA . Discussion Figure 2. MDCT scan which shows the hepatic artery pseudoaneurysm with surrounding hematoma. due to the increasing signs of rebleeding. After three days postoperatively the patient was stable and depacking was applied. The patient was doing quite well for one month on the follow-ups. However, after this follow up, abdominal ultrasonography revealed a loculated hematoma extending from the lacerated segments laterally. Under ultrasonographic guidance, an external 10 Fr pigtail drainage catheter was placed at the lysed hematoma pouch. During the first two days a total of 800 cc of lysed hematoma fluid was drained from the side of the hematoma and the drainage continued at the output rate of 100ml/day for the following 5 days. On the eighth day, abundant bleeding from the catheter had started and caused a 3 point drop of the hemoglobin level. As the patient’s vital conditions were detoriating slowly, he had a control MDCT scan with contrast. At the biphasic MDCT scan ( arterial and portal phase), a hyperdense area in the Conservative treatment is generally the approach preferred in the treatment of hemodynamically stable patients having blunt hepatic trauma from a blunt object since such treatment has a high success rate of 85-94% [2-4]. In these patients, contrast enhanced CT is the preferred imaging modality. It gives detailed information about the extent of the solid organ involvement, the patient’s response to the treatment and about the late onset complications which are the main reasons for morbidity. Hepatic artery pseudoaneurysm is a rare and late onset complication, which is extrahepatic in 80% of the patients, can be best detected at the arterial phase of hepatic MDCT scan, when used as a noninvasive method. Delayed complications can occur from weeks to months after the trauma. These complications can be summarized as bilioma, delayed hemorrhage, post-traumatic pseudoaneurysm, abscesses and hemobilia [5,6]. Post-traumatic hepatic artery pseudoaneurysms are rare and usually asymptomatic. They are generally discovered by CT or ultrasound during the follow-up. As in our case, pseudoaneurysms can be diagnosed after a late onset of new bleeding which may be life threatening. They should be treated as early as possible because they have a high risk of rupture and are associated with high morbidity [5-7]. Treatment methods include surgery, endovascular embolization at DSA or percutaneous thrombin injection under ultrasonographic guidance [5,8]. 60 Akpinar Embolization of a bleeding hepatic pseudoaneurysm Figure 3a Figure 3b Marmara Medical Journal 2014; 27: 58-61 Endovascular approaches or percutaneous thrombin applications are the preferred methods as they can be performed without using general anesthesia. Also avoiding surgical re-operation is an advantage. During endovascular treatment of the pseudoaneurysm, coiling, stenting or glue injection can be used with low recanalisation rates. With the percutaneous method, a puncture is made under sonographic guidance and thrombin is injected to embolize the pseudoaneurysm. Covered stent placement to the neck of the aneurysm can be an option by itself or after coiling the neck of the pseudoaneurysm [9]. It should be remembered that covered stents are stiff and could be difficult to move to the desired location, especially in traumatized stenotic arteries. Also if there is recanalisation after the deployment, it would be almost impossible to do a coil embolization through the covered walls. Diluted glue injection with or without coiling can also be performed after catheterizing the lesion with flow control to the pseudoaneurysm. The size of the coils used are determined according to the diameter of the hepatic artery involved and the orifice of the malformation, keeping in mind that coils might migrate to the lumen without causing occlusion. In our patient, after selective catheterization of the right hepatic artery, we found that the lesion was at the exact location we previously diagnosed at CT scan. Once we reached the orifice of the pseudoaneurysm, after checking the flow dynamics at the actively bleeding vessel, we injected 30% diluted glue (cyanoacrylate) which caused occlusion without any residual filling. On the control runs and on initially weekly then monthly follow-ups, no residual filling or relapse was noted at ultrasonography scans (Figure 3c). It is safe and easy to apply diluted glue to the vascular arteriovenous fistulas and arterial pseudoaneurysms. We can state that glue embolization is cheap and promising in hepatic artery pseudoaneurysms. Its efficacy for occluding vascular malformations in other organs has also been proved previously [10]. References 1. 2. Figure 3c Figure 3. DSA scan showing 3a) Pseudoaneurysm, 3b) Occluded hepatic pseudoaneurysm after endovascular cyanoacrylate embolisation, 3c) MDCT follow up scan 4 months later. 3. Moore EE, Cogbill TH, Jurkovich GJ, Shackford SR, Malangoni MA, Champion HR. Organ injury scaling: spleen and liver (1994 revision). J Trauma 1995 ;38:323-4. doi:http://dx.doi.org/10.1097/00005373199503000-00001 Malhotra AK, Fabian TC, Croce MA et al. Blunt hepatic injury: a paradigm shift from operative to nonoperative management in the 1990s. Ann Surg 2000;231:804–13. doi: dx.doi. org/10.1097/00000658-200006000-00004 Velmahos GC, Toutouzas K, Radin R, et al. High success with nonoperative management of blunt hepatic trauma: the liver is a sturdy organ. Arch Surg 2003;138:475–81. doi: dx.doi.org/10.1001/ archsurg.138.5.475 Akpinar Embolization of a bleeding hepatic pseudoaneurysm Marmara Medical Journal 2014; 27: 58-61 4. 5. 6. 7. David Richardson J, Franklin GA, Lukan JK, et al. Evolution in the management of hepatic trauma: a 25-year perspective. Ann Surg 2000;232:324–30.dx.doi.org/10.1097/00000658-200009000-00004 Croce MA, Fabian TC, Spiers JP, Kudsk KA. Traumatic hepatic artery pseudoaneurysm with hemobilia. Am J Surg 1994;168:235–8. doi:dx. doi.org/10.1016/S0002-9610(05)80193-X Yoon W, Jeong YY, Kim JK, et al. CT in blunt liver trauma. Radiographics 2005;25:87–104. doi: dx.do.org/10.1148/rg.251045079 Pachter HL, Knudson MM, Esrig B, et al. Status of nonoperative management of blunt hepatic injuries in 1995: a multicenter experience with 404 patients. J Trauma 1996;40:31–8. doi: dx.doi. org/10.1097/00005373-199601000-00007. 8. 61 Dambrin C, Marcheix B, Birsan T, et al. Posttraumatic pseudoaneurysm of the hepatic artery: treatment with ultrasound-guided percutaneous transhepatic thrombin injection. J Trauma 2005;59:239–42. doi: http://dx.doi.org/10.1097/01.TA.0000171526.24911.B2 9. Paci E, Antico E, Candelari R, Alborino S, Marmorale C, Landi E. Pseudoaneurysm of the common hepatic artery: treatment with a stent-graft. Cardiovasc Intervent Radiol 2000;23:472–4.http://dx.doi. org/10.1007/s002700010107 10. Kim DJ, Willinsky RA, Krings T, Agid R, Terbrugge K. Intracranial dural arteriovenous shunts: transarterial glue embolization--experience in 115 consecutive patients. Radiology 2011 ;258:554-61. doi: http:// dx.doi.org/10.1148/radiol.10100755 Marmara Medical Journal 2014; 27: 62-5 DOI: 10.5472/MMJ.2013.02812.1 OLGU SUNUMU / CASE REPORT Erişkin bir hastada çift odacıklı sağ ventrikül ve ciddi koroner arter hastalığı: Olgu sunumu Double-chambered right ventricle and severe coronary artery disease in an adult patient: A case report Cüneyt ERİŞ, Hasan ARI, Burak ERDOLU, Şenol YAVUZ, Ahmet ÖZYAZICIOĞLU ÖZET Çift odacıklı sağ ventrikül, anormal gelişmiş kas bantlarının sağ ventrikülü iki parçaya böldüğü konjenital bir kardiyak anomalidir. Kırk altı yaşında erkek hastada çift odacıklı sağ venrtikül, biküspid aort kapak ve ciddi koroner arter hastalığı tespit edilerek cerrahi girişime karar verildi. Operasyonda sağ ventrikülotomi yoluyla obstrüksiyona sebep olan anormal adale bantları rezeke edildi. İnfundibular darlık Gore-tex yama ile genişletildi. İlave olarak sol internal torasik arter ile sol ön inen koroner artere bypass girişimi uygulandı. Erişkin hasta popülasyonunda, çift odacıklı sağ ventrikül ile koroner arter hastalığı birlikteliği son derece nadir olup sunduğumuz olgu literatür taramasından elde ettiğimiz bilgiye göre, bildirilen üçüncü olgudur. Anahtar kelimeler: Erişkin çağ, Çift odacıklı sağ ventrikül, Pulmoner hipertansiyon ABSTRACT Double-chambered right ventricle is a congenital cardiac anomaly in which the right ventricle is divided into two portions by anomalous muscle bundles. We discuss a patient aged 46 who had a double-chambered right ventricle, with coronary artery stenosis and a bicuspid valve. Our patient underwent successful surgical resection of the obstruction by a right ventriculotomy and the infundibular stenosis was expanded with a Gore-tex patch. Also, a left internal mammary artery-left anterior descending coronary artery anostomosis was performed for the left anterior descending stenosis. Although, double-chambered right ventricles are extremely rare in adults, the example of double-chambered right ventricle with coronary artery stenosis which we diagnosed and operated on was the third case reported according to our review of the literature. Key words: Adulthood, Double-chambered right ventricle, Pulmonary hypertension Cüneyt Eriş ( ), Burak Erdolu, Şenol Yavuz, Ahmet Özyazıcıoğlu Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği, Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Bursa, Türkiye e-mail: [email protected] Hasan Arı Kardiyoloji Kliniği, Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Bursa, Türkiye Gönderilme/Submitted: 17.9.2013 62 Kabul/Accepted: 31.10.2013 Giriş Çift odacıklı sağ ventrikül, sağ ventrikülü, proksimal yüksek basınçlı ve distal düşük basınçlı olmak üzere iki bölüme ayıran anormal musküler ya da fibromüsküler bantların sebep olduğu sağ ventrikül çıkım yolu darlığının bir şeklidir [1]. Bu anomaliler en sık çocukluk çağında tespit edilir ve %80-90’ı diğer konjenital anomaliler ile birlikte görülürler [2]. Nadiren, daralma yavaş yavaş ilerlerken hasta asemptomatik kalır ve erişkinliğe kadar bulgu vermeyebilir. Bu koşullar altında doğru tanı konulması zordur [3-4]. Pulmoner/sistemik kan akımı oranının (Qp/Qs)>2, anatomik alt sağ ventrikül odacığı ile ana pulmoner arter arasındaki basınç gradiyentinin >40 mm Hg.’nin üzerinde olması, aort yetmezliği veya semptomatik kalp yetmezliği çift odacıklı sağ ventrikül için cerrahi endikasyonları oluşturur [5]. Bu yazıda, çift odacıklı sağ ventrikül ve ciddi koroner arter hastalığı olan semptomatik erişkin bir hastada başarılı cerrahi girişimimizi sunmaktayız. Olgu Sunumu Kırk altı yaşında erkek hasta, egzersizle gelen göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı şikayetleri ile hastanemiz kardiyoloji polikliniğine başvurmuş ve yapılan ekokardiyografi sonrası sağ ventrikül çıkım yolunda, pulmoner kapak öncesinde ileri derecede darlık tespit edilmiştir. Yapılan sağ ventrikülografisinde moderatör band ve krista supraventrikülaris bölgesinde ileri derecede gelişmiş bantlar tespit edilmiş, ventriküler septal defekt bulgusuna rastlanmamıştır. Yapılan koroner anjiografisinde sol anterior desendan koroner arterinde proksimal %90 darlık saptanmıştır. Başvuruda normal sinüs ritm ve normal kan basıncı tespit edilmiştir. Telegrafide sağ kalp konturunda genişleme, oskültasyonda, özellikle sol 3. interkostal aralıkta şiddetlenen, sol sternal sınır boyunca duyulan Eriş ve ark Bir erişkinde çift odacıklı sağ ventrikül Marmara Medical Journal 2014; 27: 62-5 Şekil 1. Ekokardiyografide sağ ventrikül kavitesi, sağ ventrikül çıkış yolundaki darlık ve sağ ventrikül çıkış yolu kavitesinin görüntüsü. RV: Sağ ventrikül, RVOT: Sağ ventrikül çıkış yolu. Şekil 2. Ekokardiyografide modifiye parasternal kısa aks görüntüde sağ ventrikül kavitesi ile sağ ventrikül çıkış yolu kavitesi arasındaki gradiyent (135 / 80 mmHg). 4-5/6 sistolik ejeksiyon üfürümü dikkat çekmiştir. Elektrokardiyografide sağ ventrikül hipertrofisi ve sağ atriyal genişleme bulguları görülmüştür. Transtorasik ekokardiyografide, sağ ventrikül hipertrofisi, ciddi sağ ventrikül çıkım yolu darlığı ve 2. derece triküspit yetmezliği saptanmıştır (Şekil 1). Ekokardiyografide, modifiye parasternal kısa aks görüntüde sağ ventrikül kavitesi ile sağ ventrikül çıkış yolu kavitesi arasındaki maksimum gradiyent 135 mmHg iken ortalama gradiyent 80 mmHg olarak saptanmıştır (Şekil 2). Pulmoner arter çapı 3,2 cm olup, valvuler darlık bulgusu göstermemekte idi. Kardiak kateterizasyonda varlığını destekleyen sağ ventrikül ile pulmoner arter arasında 80 mm Hg basınç gradiyenti teyit edilmiştir. Sağ ventrikülografisinde, hipertrofiye sağ ventrikül duvarı ve moderatör bant tespit edilmiştir (Şekil 3). Çıkan aort çapı 3,8 cm’idi ve gradiyent mevcut değildi. Bu yüzden biküspit yapıdaki aort kapağa cerrahi müdahale düşünülmemiştir. Cerrahi, standart kardiyopulmoner bypass ile orta derecede hipotermi altında soğuk ve ardından sıcak kan kardiyoplejisi eşliğinde gerçekleştirildi. Pulmoner kapağın altından infundibuler bölge açılarak sağ ventriküle girildi. Krista supraventrikularis bölgesindeki ve moderatör banttaki ileri derecede hipertrofiye olmuş kas dokusu eksize edildi. Gore-tex yama (W.L. Gore &Associates, Inc.; Flagstaff, Ariz) ile infundibuler bölgedeki ventrikülotomi 4/0 prolen ile kontinü dikişlerle kapatıldı. İlaveten hastaya proksimal sol anterior desandan lezyonu nedeniyle sol internal meme arterine tek damar koroner bypass işlemi uygulandı (Şekil 4). Operasyon sorunsuz olarak tamamlandı. Hasta, postoperatif 7. gününde taburcu edildi. Postoperatif transtorasik ekokardiografide sağ ventrikül çıkım yolunda rezidüel 15 mm Hg gradient tespit edildi. 63 Şekil 3. Sağ ventrikülografide ileri derecede hipertrofiye olmuş sağ ventrikül duvarı, moderatör bant, sağ ventrikül çıkış yolu darlığı, sağ ventrikül kavitesi ve sağ ventrikül çıkış yolu kavitesi. RV: sağ ventrikül Tartışma Çift odacıklı sağ ventrikül, sağ ventrikül çıkım yolundaki daralma bebeklik döneminden itibaren ilerleyicidir ve genellikle çocukluk döneminde semptom verir. Nadiren de erişkinlik döneminde semptomlar belirgin hale gelebilir [3-6]. Çift odacıklı sağ ventriküldeki anormal kas demetlerinin kompleks morfolojisi hakkında bir çok mekanizma ileri sürülmüştür. Pongiglione ve arkadaşları ventriküler septal defekti olan hastalardaki artmış kan akımının supraventriküler tepede hipertrofiye neden olarak çıkım yolunda obstrüksiyona sebep olduğunu ileri sürmüşlerdir [7]. Wong ve arkadaşları ise obstrüksiyonun septomarjinal trabekülün (moderatör bant) yukarı yer değiştirmesi ve zamanla hipertrofiye olması sonucu geliştiğini öne sürmektedirler [8]. Alva ve arkadaşları ise yukarıdaki teorilere ters olarak anormal kas demetlerinin septoparyetal trabekülasyonun belirginleşmesinden kaynaklandıklarını öne sürmüşlerdir [1]. Bu hastalarda sağ ventrikülün çıkım yolundaki akım bozuklukları, sağ ventrikülde odacıklaşmaya neden olan septoparyetal trabekülde anormal büyümeye ve yer değiştirmiş moderatör bandın hipertrofiye olmasına yol açar [9]. Daralmanın ilerleyip hastada semptomların ortaya çıkışı 4 ay ile 20 yaş arasında değişmektedir [10,11]. Nadiren erişkinlik çağında değişik semptomlarla ortaya çıkarlar ve daralmanın ilerleme oranı yaşla birlikte artma eğilimindedir [9]. Vakaların %80-90’ında ventriküler septal defekt ile birlikte görülür [5]. Takipte küçük ventriküler septal defekt, çift odacıklı sağ ventriküldeki daralmanın ilerlemesi nedeniyle kapanma eğilimindedir ve erişkinlik döneminde semptomların artmasına neden olur. 64 Eriş ve ark Bir erişkinde çift odacıklı sağ ventrikül Şekil 4. Sağ ventrikül çıkış yolununının patch yama ile genişletilmiş hali ve sol internal meme arteri-sol anterior desandan anastomozunun intraoperatif görüntüsü. Vakaların çoğu asemptomatiktir ve kardiak üfürümün araştırılması için hastaneye başvururlar. Çil ve arkadaşları yaptıkları 52 hastalık çalışmada %40 hastanın asemptomatik olduğunu,%35 oranında halsizlik şikayetleri olduğunu, %17 oranında efor dispnesi ve kalp yetmezliği bildirmişlerdir [10]. Zayıf egzersiz intoleransı muhtemelen azalmış kardiyak outputa veya sağ ventrikül çıkım yolunun ciddi darlığına bağlı olarak gelişmiş sağ kalp yetmezliğine bağlıdır. Ciddi infundibuler darlığı olan hastalarda geçici kan akımı bozulmalarına sekonder senkop ve baş dönmesi de görülebilir. Bizim hastamızda da egzersiz dispnesi ve azalmış egzersiz toleransı mevcuttu fakat hastamızda mevcut koroner arter hastalığı da benzer semptomları göstereceğinden ayırıcı tanının yapılmasını güçleştirmekteydi. Çift odacıklı sağ ventrikül ve koroner arter hastalığı birlikteliği oldukça nadir görülmektedir. Kottayil ve arkadaşları, 2011 yılında yayınladıkları 14 olguluk çift odacıklı sağ ventrikül serilerinde 2 olguda semptomatik koroner arter hastalığı tespit etmişlerdir. Çift odacıklı sağ ventrikül, koroner arter hastalığı ve romatizmal mitral stenozu olan 1. olguda mitral kapak replasmanı, koroner bypass cerrahisi ve çift odacıklı sağ ventrikül onarımı gerçekleştirilmiştir. 51 yaşında stabil anjina semptomları olan 2. olguda ise, çift odacıklı sağ ventrikül onarımı yanında ikili koroner bypass cerrahisi uygulamışlardır [12]. Yaptığımız literatür çalışmasında başka koroner arter hastalığı ile birlikte çift odacıklı sağ ventrikül olgusuna rastlamadık. Bu nedenle koroner arter hastalığı ile çift odacıklı sağ ventrikülün direkt ilişkisini saptamak zordur. Ancak ayırıcı tanıda koroner arter hastalığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Marmara Medical Journal 2014; 27: 62-5 Bu tür olgulardaki çeşitlilik özellikle semptomların ciddiyeti, tıkanıklığı yaratan bandın lokasyonu erişkinlerde tanıyı zorlaştırır. Özellikle transtorasik ekokardiyografi çocuklarda konjenital kalp hastalığının tanısını koymada çok önemli bir araçken erişkinlerde düzensiz yapısı ve retrosternal bölgede olması nedeniyle sağ ventrikülün gösterilmesinde limitlidir ve çift odacıklı sağ ventrikül tanısı koymak zordur [13]. Daha önceki çalışmalar transtorasik ekokardiyografi ile erişkinlerdeki çift odacıklı sağ ventrikül olgularının yalnızca %8-17 oranında doğru tanı koyulabileceğini göstermiştir [6,14,15]. Bu olgularda transezofageal ekokardiografi ve kalp kateterizasyonu yapılması tavsiye edilmektedir. Bütün semptomatik erişkin hastalar daralmayı yaratan kas bandının rezeke edilmesi ve beraberindeki diğer lezyonların onarılması için ameliyat edilmelidir. Ayrıca asemptomatik olup 40 mm Hg’dan fazla gradienti olan hastalar da opere edilmelidir çünkü erişkinlerde daralma hızla progresif olarak ilerlemektedir [3]. Çift odacıklı sağ ventrikülün cerrahi tedavisindeki amaç gradyenti olmayan sağ ventriküler çıkım yolu oluşturmaktır. Bu da darlık yaratan kas bandının yeterli rezeksiyonu ile olur. Anormal kas bandının rezeksiyonu sağ atriyotomiyle, sağ ventrikülotomiyle ya da kombine transatriyal ve transpulmoner insizyon ile yapılabilir [3,5,6,]. Çocukluk çağındaki çift odacıklı sağ ventriküllerde sağ atriyotomi ve kombine transatriyal ve transpulmoner insizyonlar daha sık kullanılırlar. Sağ ventrikülotomi daha nadiren kullanılır çünkü ventriküler aritmilere veya bozulmuş sağ ventrikül fonksiyonuna yol açabilir. Miyokardiyumun fibrotik doku ile değişimi, hipertrofiye kas bantlarındaki düzensiz ve heterojen miyofilamanlar aritmi patogenezinde suçlanmışlardır [16]. Erişkinlerde ise özellikle darlığı sağ atriyotomiden eksize edilemeyecek kadar ciddi ve büyük olanlarda sağ ventrikülotomi daha sık tercih edilir [17]. İnfundibuler odacığı hipoplastik olanlarda vertikal ventrikulotomi ve infundibuler yama rutin olarak kullanılmalıdır. Birçok çift odacıklı sağ ventriküllü hastada pulmoner kapak normaldir ve ventrikülotomi, transpulmoner anüler insizyon yapılmadan sağ ventrikül çıkım yoluyla sınırlı kalabilir böylece pulmoner kaçağa bağlı geç sağ ventrikül disfonsiyonu önlenmiş olur. Biz transventriküler yaklaşımı kullandık çünkü anormal bandlar sağ artriyumdan rezeke edilemeyecek kadar gelişmiş ve üst kısımda yerleşmişti. Erişkinlerde sıra dışı semptomlarla seyreden sağ ventrikül çıkım yolu darlığı mevcudiyetinde çift odacıklı sağ ventrikül düşünülmelidir. Çift odacıklı sağ ventrikül vakaları tespit edildiğinde opere edilmelidir çünkü daralma progresifdir ve kalp yetmezliği ile sonuçlanır. Eriş ve ark Bir erişkinde çift odacıklı sağ ventrikül Marmara Medical Journal 2014; 27: 62-5 Kaynaklar 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. Alva C, Ho SY, Lincoln CR, Rigby ML, Wright A, Anderson RH. The nature of the obstructive muscular bundles in double-chambered right ventricle. J Thorac Cardiovasc Surg 1999;117:1180-9. doi: 10.1016/S0022-5223(99)70258-8 Restivo A, Cameron AH, Anderson RH, Allwork SP. Divided right ventricle: a review of its anatomical varieties. Pediatr Cardiol 1984;5:197-204. doi: 10.1007/BF02427045 McElhinney DB, Chatterjee KM, Reddy VM. Double chambered right ventricle presenting in adulthood. Ann Thorac Surg 2000;70:124-7. doi:10.1016/S0003-4975(00)01320-5 Osborn RC Jr, Taylor J, Soto B, Burnum JF. Double chambered right ventricle in a 70-year-old woman. Ala J Med Sci 1984;21:73-7. Nagashima M, Tomino T, Satoh H, Nakata T, Ohtani T, Saito H. Double-chambered right ventricle in adulthood. Asian Cardiovasc Thorac Ann 2005;3:127–30. Lascano ME, Schaad MS, Moodie DS, Murphy D Jr. Difficulty in diagnosing double-chambered right ventricle in adults. Am J Cardiol 2001;88:816–9. Pongiglione G, Freedom RM, Cook D, Rowe RD. Mechanism of acquired right ventricular out flow tract obstruction in patients with ventricular septal defect: an angiocardiographic study. Am J Cardiol 1982;50:776-80. Wong PC, Sanders SP, Jonas RA, et al. Pulmonary valve-moderator band distance and association with development of double-chambered right ventricle. Am J Cardiol 1991;68:1681-6. Oliver JM, Garrido A, Gonzalez A, et al. Rapid progression of 10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. 17. 65 midventricular obstruction in adults with double-chambered right ventricle. J Thorac Cardiovasc Surg 2003; 126: 711–7. doi: 10.1016/ S0022-5223(03)00044-8 Cil E, Saraclar M, Ozkutlu S, et al. Double-chambered rightventricle: experience with 52 cases. Int J Cardiol 1995; 50: 19–29. Cabrera A, Martinez P, Rumoroso JR, et al. Double-chambered right ventricle. Eur Heart J 1995; 16: 682–6. Kottayil BP, Dharan BS, Pillai VV, Panicker V.T, Gopalakrishnan S.K, Jayakumar K. Surgical repair of double-chambered right ventricle in adulthood. Asian Cardiovasc Thorac Ann 2011; 19 57–60. Chang RY, Kuo CH, Rim RS, Chou YS, Tsai CH. Transesophageal echocardiographic image of double-chambered right ventricle. J Am Soc Echocardiogr 1996;9:347-52. doi: 10.1016/S08947317(96)90151-0 Hoffman P, Wojcik AW, Rozanski J, et al. The role of echocardiography in diagnosing double chambered right ventricle in adults. Heart 2004;90:789-93. doi: 10.1136/hrt.2003.017137 Joseph T, Raccuglia S, Kort S, Oviasu F, Mangion JR. Anomalous right coronary artery from the main pulmonary artery in a patient with double-chambered right ventricle. Echocardiography 2002;19:687-90. doi: 10.1046/j.1540-8175.2002.00687.x Nakata T, Hattori A, Shimamoto K. Double chambered right ventricle. Lancet 2004; 363: 1137. doi: 10.1016/S01406736(04)15898-4 Hachiro Y, Takagi N, Koyanagi T, Morikawa M, Abe T. Repair of double-chambered right ventricle: surgical results and long-term follow-up. Ann Thorac Surg 2001;72:1520-2.doi: 10.1016/S00034975(01)02982-4 Marmara Medical Journal 2014; 27: 66-8 DOI: 10.5472/MMJ.2013.02690.1 OLGU SUNUMU / CASE REPORT Diz ekleminde synovial hemanjiom: Olgu sunumu Synovial hemangioma of the knee joint: A case report Semra DURAN, Mehtap ÇAVUŞOĞLU, Eda ELVERİCİ ÖZET Synovial hemanjiom nadir görülen benign intraartiküler bir tümördür. Genellikle çocuklarda ve genç erişkinlerde ağrı ve tekrarlayıcı eklem şişliklerine neden olur. 25 yaşında sağ diz ekleminde synovial hemanjiom bulunan hastayı sunmayı amaçladık. Magnetik rezonans (MR) görüntülemede yumuşak doku hemanjiomlarının tipik özellikleri saptandı. Tümör lokal olarak eksize edildi. Histopatolojik tanı synovial hemanjiom olarak bildirildi. Anahtar kelimeler: Synovial hemanjiom, Diz, MR ABSTRACT Synovial hemangioma is a rare benign intraarticular tumor. It causes pain and recurrent joint swelling in children and young adults. Here, we present a 25-year-old patient with a synovial hemangioma in the right knee joint. Magnetic resonance (MR) imaging showed the typical features of a soft tissue hemangioma. The tumor was locally excised.The histopathologic evaluation revealed a synovial hemangioma. Key words: Synovial hemangioma, Knee, MR Semra Duran ( ), Mehtap Çavuşoğlu, Eda Elverici Radyoloji Kliniği, Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ankara, Türkiye e-mail: [email protected] Gönderilme/Submitted: 14.10.2013 66 Kabul/Accepted: 05.11.2013 Giriş Synovial hemanjiom genellikle çocuk ve genç erişkinlerde görülen nadir rastlanan vasküler kaynaklı benign bir yumuşak doku tümörüdür [1]. Hemanjiomlar vücudun herhangi bir bölgesinde oluşabilmesine rağmen eklemlerde oldukça az oranda görülür. En sık diz ekleminde görülmekle birlikte dirsek, el bileği, ayak bileği, temporamandibular eklem ve tendon kılıfında da oluştuğu bildirilmiştir [1-3]. Klinik olarak en sık tutulan eklemde ağrı, hassasiyet, eklem hareketlerinde kısıtlılık görülür. Atravmatik ve tekrarlayıcı hemartrozlar sıktır [4]. Biz 25 yaşında sağ diz ağrısı ile başvuran ve synovial hemanjiom tanısı alan hastayı sunmayı ve literatür eşliğinde tartışmayı amaçladık. Olgu Sunumu Yirmi beş yaşında erkek hasta 2 yıldan beri devam eden sağ diz ağrısı şikayeti ile hastanemize başvurdu. Dinlenme ile ağrıda azalma oluyordu. Travma hikayesi ve eklem tutulumu gösteren sistemik hastalık hikayesi yoktu. Diz ekleminde şişme, kilitlenme ve eklem hareketlerinde kısıtlılık tariflemedi. Laboratuvar bulgularında anormallik saptanmadı. Hastanın 2 yönlü diz grafisi normal olarak değerlendirildi. Sağ dize yönelik magnetik rezonans (MR) görüntüleme incelemesi yapıldı. Sağ dizde suprapatellar bursada, patellanın süperiorunda eroziv değişikliklere neden olan T1 ağırlıklı görüntülerde yağa ait hiperintens alanların izlendiği kas ile izointens kitle lezyonu saptandı (Şekil 1a). T2 ağırlıklı görüntülerde hipointens alanların izlendiği hiperintens (Şekil 1b) lezyonda kontrast madde enjeksiyonu sonrası yoğun kontrast tutulumu (Şekil 1c) gözlendi. Eklem içi sıvı artışı izlenmedi. Ligamantlar normal olup meniskal yırtık saptanmadı. Kitle artroskopik olarak eksize edildi. Histopatolojik tanı synovial hemanjiom olarak bildirildi. Hastanın 3 yıllık takiplarinde nüks saptanmadı. Duran ve ark. Diz ekleminde synovial hemanjiom Marmara Medical Journal 2014; 27: 66-8 Tartışma Synovial hemanjiom ilk defa 1856 yılında Bouchut tarafından tanımlanmıştır [3].Tüm hemanjiomların %1’den azını oluşturur [1]. Rehagel ve arkadaşları 3 yıl içinde yapılan 4682 diz artroskopisinde yalnızca bir tane synovial hemanjiom rapor etmişlerdir [4]. Literatürde bildirilmiş olgu sayısı 200’e yakındır [5,6]. Olguların %60’da diz ekleminde görülmekle birlikte diğer eklemlerde de görülebilmektedir [1]. En sık çocuklarda ve genç erişkinlerde rastlanır, kadınlarda erkeklere oranla daha sıktır [1,3,7]. Bu lezyonların gerçek neoplazmdan ziyade, vasküler malformasyon olduğu düşünülmektedir [2,8]. Dalmonte ve arkadaşları diz ekleminde vasküler malformasyon saptanan 14 hasta ile yaptıkları çalışmada lezyonun mikroskopik özelliklerinin lenfatik hamartomatöz kompenenti bulunan vasküler venöz malformasyon için tipik olduğunu belirtmişlerdir [8]. Bu hastaların tipik semptomları tutulan eklemde ağrı, şişme, hassasiyet, ağrısız palpabl kitle, eklem hareketlerinde kısıtlılıktır. Tekrarlayan eklem effüzyonları, spontan nontravmatik hemartroz ve quadriceps kas atrofisi tanıyı akla getirmelidir [1,2,7,9]. Septomlar nonspesifik olduğundan klinik tanı güçtür [2]. Olgumuzda uzun süreli, dinlenme ile azalan ağrı şikayeti mevcuttu. Eklem hareketlerinde kısıtlılık, eklemde şişme hikayesi yoktu. Direkt grafilerde eklem kapsülünde kalınlaşma, effüzyon veya kitleyi öne süren yumuşak doku yoğunluğunda artış görülebilir. Lezyon düzeyinde flebolit veya amorf kalsifikasyonlar tanıda yardımcıdır. Hastaların %5’den daha Şekil 1a Şekil 1b 67 azında periostal reaksiyon, kortikal destrüksiyon, osteoporoz saptanabilir. Ancak direkt grafinin tanısal değeri azdır. Çünkü hastaların yarısından fazlasında hastamızda olduğu gibi grafiler normaldir [ 3,7-10]. Synovial lezyonların tanısını koymada ve tedavisini planlamada MR başvurulacak görüntüleme yöntemidir [810]. Synovial hemanjiomlar genellikle T1 ağırlıklı görüntülerde düşük veya intermediate sinyal özelliğinde olup kas dokusundan ayırtedilmesi zordur. İntratümöral yağ veya kan ürünlerine bağlı olarak yüksek sinyal intensiteli alanlar saptanabilir. T2 ağırlıklı görüntülerde yüksek sinyal özelliğindedir (yağ dokusundan daha yüksek sinyalde). Lezyon içinde düşük sinyalli punktat ve lineer yapılar saptanır. Bunlar vasküler kanallara, tromboze damarlara veya flebolitlere aittir [3,5,7-10]. Eklem içinde effüzyon mevcutsa kontrast madde verilmesi gereklidir. Kitle lezyonunda kontrast madde tutulumunun olması effüzyondan ayırımını sağlar [7]. Dalmonte ve arkadaşları MR uygulanan 14 intraartiküler venöz malformasyonlu olguda benzer sinyal özelliklerini tanımlamışlardır [8]. Olgumuzun sağ diz suprapatellar bursada saptanan lezyonun sinyal özellikleri synovial hemanjiom açısından tipik bulunmuştur. Anatomik bölgelerine bağlı olarak, eklem içi hemanjiomları, synovial, juxtaartiküler ve intermediate olarak sınıflandırılır. Synovial tip, eklem kapsülü içinde yeralır. Juxtaartiküler tip , eklem kapsülünün dışında yeralır ancak kapsül ile bağlantılıdır. İntermediate tip ise intraartiküler ve extraartiküler yerleşim özelliğine sahiptir [1,7,9]. Şekil 1c Şekil 1 (a) T1 ağırlıklı sagittal, (b) yağ baskılı T2 ağırlıklı sagittal, (c) postkontrast yağ baskılı T1 ağırlıklı sagittal görüntülerde suprapatellar bursada içerisinde hiperintens sinyal değişiklikleri alanları bulunan ve yoğun kontrast tutan kitle lezyonu izlenmekte . 68 Duran ve ark. Diz ekleminde synovial hemanjiom Dalmonte ve arkadaşları 2012 yılında yaptıkları çalışmada eklem kapsülü içinde yer alan lezyonları ekstrasynovial-suprapatellar reses, ekstrasynovial-Hoffa yağ yastığı ve intrasynovial olarak gruplamışlardır [8]. Olgumuzda lezyon suprapatellar bursada olup eklem kapsülü dışına uzanımı saptanmadı ve intrakapsüler ekstrasynovial-suprapatellar reses olarak sınıflandırıldı. Diz ekleminde yer alan synovial lezyonların ayırıcı tanısında pigmente villonodüler synovitis, synovial kondromatosis ve synovial sarkom yer alır [8-10]. Pigmente villonodüler synovitis, synoviumun multipl nodüler ve villöz protrüzyonu ile karakterize destrüktif fibrohistiositik proliferasyonudur. Diz eklemi sık tutulur ve etkilenen eklemde hemartoz sık rastlanan bulgudur. MR’da T2 ağırlıklı görüntülerde konjesyone synovium ve hemosiderin depozitlerine bağlı düşük ve yüksek sinyalli alanlar izlenir. Synoviumda hemosiderin depozitlerinin saptanması tanıyı düşündürmelidir. Kemik erozyonları eşlik edebilir [8,9]. Synovial kondromatozis, eklemde subsynovial konnektif dokunun metaplazisinin eşlik ettiği synovial membranın multiple intraartiküler kartilajinöz nodüllere formasyonu ile karakterize nadir rastlanan benign bir hastalıktır. Bu nodüller ayrılarak serbest hale geçer, kalsifikasyon ve ossifikasyon sıklıkla gelişir ve direkt grafi ile tanı konulabilir. Mineralize olmayan kondroid lezyonlar synovial sıvıdan kontrast tutma özelliği ile ayrılır ancak vasküler yapılara ait düşük sinyalli alanlar gözlenmez [11]. Synovial sarkom nadir bir tümördür. Diz ve ayak-ayak bileği tutulumu sıktır. Direkt grafide periostal reaksiyon saptanabilir. MR’de T1 ve T2 ağırlıklı görüntülerde inhomojen sinyal özelliğinde kitle olarak izlenir [8]. Tedavi yöntemleri arasında radyoterapi, açık cerrahi rezeksiyon, artroskopik eksizyon, artroskopik ablasyon, embolizasyon, sklerozan ajanların kullanımı ve dondurma Marmara Medical Journal 2014; 27: 66-8 gibi yöntemler yer alır [7-9]. Synovial hemanjiomda rekürrens oranı yüksektir, bu nedenle tümöral kitlenin komplet eksizyonu önemlidir [7]. Sonuç olarak, hemanjiom nadir rastlanan ve nonspesifik semptomlara neden olan bir lezyondur. Nontravmatik hemartrozu olan ve kan hastalığı olmayan kişilerde mutlaka akla gelmelidir. Tanısı güç olup, MR görüntülemesi tanıda başvurulacak görüntüleme yöntemidir. Kaynaklar 1. Yılmaz E, Karakur L, Özdemir H, Serin E, İncesu M. Dizde yaygın sinovyal hemanjiom:olgu sunumu Acta Orthop Traumatol Turc 2004;38:224-28. 2. Winzenberg T, Ma D, Toplin P, Parker A, Jones G. Synovial hemanjioma of the knee:a case report Clin Rheumatol 2006;25:7535. doi:10.1007/s10067-005-0050z. 3. Llauger J, Manill JM, Pamer J, Clotet M. Synovial hemanjioma of the knee:MRI findings in two cases. Skeletal Radiol 1995;24:579-81. 4. Rehagel HJ, Wache H, Hoer PW. Synovial hemanjioma of the knee joint –a rare cause of recurrent hemarthrosis. Chirurg 1993;149:150-3. 5. Sasho T, Nakagawa K, Matsuki K, et al. Two cases of synovial hemanjioma of he knee joint :Gd-enhanced image features on MRI and arthroscopic excision. Knee 2011;18:509-11. doi:10.1016/j. knee.2010.10.004. 6. Akgün I, Kesmezacar H, Öğüt T, Dervişoğlu S. Intra-artıcular hemanjioma of the knee. Arthroscopy 2003;19:1-8. doi:10.1007/ s00402-008-0690-y. 7. Holzapel BM, Geitner U, Diebold J, Glaser C, Jansson V, Dürr HR. Synovial hemanjioma of the knee joint with cystic invasion of the femur:a case report and review of the literature. Acta Orthop Traumatol Turc 2009;129:143-8. doi:10.1007/s00402-008-0690-y. 8. Dalmonte P, Granada C, Fulcheri E, et al. Intra-articular venous malformations of the knee. J Pediatr Orthop 2012;32:394-8. doi: 10.1097/BPO.0b013e31824b29ef. 9. Sanghi AK, Ly JQ, McDermott J, Sorge DG. Synovial hemanjioma of the knee :a case report Radiol Case Rep 2007;2:33-6. doi:10.2484/rcr.v2i2.65. 10. Vakil-Adli A, Zandieh S, Hochreiter J, Huber M, Ritsch IP. Synovi al hemanjioma of the knee joint in 12-year-old boy :a case report. J Med Case Rep 2010;4:1-4. doi :10.1186/1752-1947-4-105. 11. Murphey MD, Vidal JA, Fanburg-Smith JC, Gajewski DA. Imaging of synovial chondromatosis with radiologic-pathologic correlation. Radiographics 2007;27:1456-88. doi:10.1148/rg.275075116 Marmara Medical Journal 2014; 27: 69-74 DOI:10.5472/MMJ.2013.02947.1 ÖĞRENCİ KÖŞESİ / STUDENT’S CORNER - Derleme/Review Beyin ölümü kriterlerinin tarihsel gelişimi ve kadavradan organ nakline etkisi Historical evolution of criteria for brain death and its effect on cadaveric organ transplantation Orçun ÇİL, Şefik GÖRKEY ÖZET İnsanlar, ölümü ve ölüm sürecini başlangıçtan beri merak etmiş, anlamaya ve tanımlamaya çalışmıştır. Hekimler de, tıptaki gelişmelere paralel olarak ölümün tanımında birçok değişiklik yapmışlardır. Bu değişimlerden, 1959’da yapılan “coma dépassé” tanımı ve 1968 yılında yayınlanan Harvard kriterleri, “beyin ölümü” tanımının yapılmasını sağlamıştır. Kadavradan organ nakilleri de beyin ölümü tanımlamasıyla birlikte daha önemli bir hale gelmiştir. Türkiye’de de, birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi “beyin ölümü” tanımı yasal düzenlemelerle uygulanmaktadır. Bu yazıda, “beyin ölümü” tanımının tarihsel olarak gelişimi, ve kadavradan organ nakline etkileri derlenmiştir. Anahtar kelimeler: Beyin ölümü, Organ bağışı, Organ transplantasyonu, Türkiye, Kadavra, ABSTRACT People have wondered about death and process of death since the begining of time, trying to understand and explain it. Physicians change the definition of death as medical knowledge changes. The term “brain death” was introduced after the term “coma dépassé” had been defined in 1959 and a report about the “definition of irreversible coma” was published by Harvard Medical School in 1968. Cadaveric organ transplantation became more important with the introduction of the term “brain death”. In Turkey, “brain death” is used for legal and medical purposes according to the law as in most European countries. This article reviews the historical evolution of “brain death” and its effects on cadaveric organ transplantation. Key words: Brain death, Organ donation, Organ transplantation, Turkey, Cadaver Giriş Bu makale, Marmara Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Deontoloji Anabilim Dalı’nda yapılan elektif staj ödevinin geliştirilmesiyle oluşturulmuştur. Orçun ÇİL ( ) Tıp Fakültesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, Türkiye e-mail: [email protected] Şefik GÖRKEY Deontoloji Anabilim Dalı, Tıp Fakültesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul, Türkiye Gönderilme/Submitted: 25.08.2013 Kabul/Accepted: 21.11.2013 Ölüm, yaşamın temel gerçekleri arasındadır. İnsanlar ölümü ve ölüm sürecini başlangıçtan beri merak etmiş, anlamaya ve tanımlamaya çalışmıştır. Yüzyıllar boyunca, ölümü anlama ve tanımlama sürecine çoğunlukla inançlar eşlik etmiştir. Son yüzyıllarda ise hekimler, ölüm tanısını koyacak insan konumuna gelmiştir. Hekimler, tıbbi gelişmelere paralel olarak, ölüm tanımında sayısız değişiklik yapmak zorunda kalmışlardır. Bugün gelinen noktada, ölüm tanısı geçmişe göre çok daha detaylı testlerle saptanmaya çalışılmaktadır. “Beyin ölümü” tanımlaması tıp dünyasında kabul görmekte ve beyin ölümü kriterleri de gelişmeye devam etmektedir [1]. Bu gelişmelerin sonucunda da “ölümün tanımı” konusunda hekimler ve hasta yakınları arasında fikir birliği sağlamak giderek güçleşmektedir. Yakın tarihe kadar, “ölüm durumu” kalbin durması ile ifade edilirken; günümüzde “beyin ölümü” durumunda hastanın kalp atımı olsa bile ölü kabul edilebilmesi, yaşanan değişimi açık olarak göstermektedir [2]. Stedman ve Dorland İngilizce tıp sözlüklerinde ölüm kısaca “hayatın durması” olarak tanımlanmıştır [3,4]. 69 70 Çil ve ark. Beyin ölümü Kocatürk’ün Açıklamalı Tıp Terimleri Sözlüğü’nde ölüm “tüm yaşamsal işlevlerin geri dönüşümsüz kaybı, canlılığın kaybı” olarak açıklanmıştır [5]. Türk Dil Kurumu’nun yaptığı tanımlamaya göre ise ölüm; hayatın tam ve kesin olarak sona ermesidir [6]. Tanımlamalarda geçen “geri dönüşümsüz, tam, kesin olarak hayatın sonlanması, canlılık kaybı” ifadelerini tıbbi olarak doğru bir şekilde tanımlamak, özellikle son zamanlarda hekimlerin ortak problemi haline gelmiştir. Bu konuda, Dorland Tıp Sözlüğü’nde “Hukuki ve tıbbi amaçlı kullanım için, ölümün tanımı geri dönüşümsüz olarak şunların kaybıdır: Tüm beyin fonksiyonları, spontan solunum fonksiyonu, spontan dolaşım fonksiyonu” [3]. Ölümün tanımı, sözlüklerde yazan son halini alana kadar sayısız değişikliğe uğramıştır. Çünkü yalnızca tıp bilimi değil; toplumsal algı, teknoloji, inanç durumları da zaman içerisinde toplu bir değişim yaşamıştır. Feifel ölümün tanımının zaman içindeki değişimini şöyle ifade eder: “Ortaçağ döneminde yaşayan insanlar, ölüm hakkında dünya hayatının nihai sonu ve sonsuz kurtuluş olduğu inanışına sahiptiler. Ölüm, kötü yargıları işaret etse de, günahların kefareti ve sonsuz kurtuluş ihtimali olarak görülürdü. Ölüm bir kapıydı. Yakın zamanlarda, geleneksel inanışların zayıflaması ile birlikte, insanların ölümsüzlük beklentileri değişti ve tarihe geçerek ölümsüz olmak, gelecek nesillerin refahını sağlamak şekline dönüştü. Bugün, buna da tenezzül etmemekteyiz. Ölüm, artık bir duvar haline gelmektedir.” [7]. İşte bu büyük değişim ve “ölümün bir duvar haline gelmesi”, ölümün tanımı konusunda ortak bir nokta bulabilmek ihtimalini giderek zorlaştırmaktadır. Tarihsel Süreç Yaklaşık 250 yıl öncesine kadar, ölüm “herhangi bir nedenden ötürü, kalbin ve akciğerlerin birbirlerini durdurması” şeklinde tanımlanmaktaydı [8]. Ancak bu tanımlama, hekimlerin kalp ve akciğerin durduğunu anlaması ve bu durumu açıklaması konusunda yetersiz kalmıştır. Örneğin, otopsilerin halka açık olarak da yapılabildiği 16.yüzyılda yaşamış ünlü anatomist Andreas Vesalius’un yaptığı bir otopside cesedin göğüs kafesini açtığında kalbin hala atmaya devam ettiği insanlar tarafından görülmüş, bedenin hala yaşadığının herkes tarafından anlaşılması üzerine Vesalius çok zor duruma düşmüş, yaşadığı ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır [9]. Vesalius, kalbin hala attığını dönemin teknolojik imkansızlıklarından ötürü otopsiden önce farketmemiş olabilir, ancak 1800’lere doğru stetoskopların gelişmesi, kalp ve akciğer seslerinin daha net duyulmaya başlanması da ölümün tanımında yaşanan sıkıntıları gölgeleyememiştir. Çünkü bir taraftan bu gelişmeler olurken bir taraftan da “Paris Bilimler Akademisi” boğulan insanlara dudak- Marmara Medical Journal 2014; 27: 69-74 dudağa nefes verme tavsiyesinde bulunmuş, günümüz kardiyo pulmoner resusitasyonun temelleri atılmış, solunumun durmasının ölümle eşdeğer olmayabileceğinin düşünülmesini sağlamıştır [10,11]. Kalbi durmuş, solunumu olmayan bir insanın tekrar yaşayabileceği fikri özellikle Avrupa’da büyük bir ilgi uyandırmış, sadece tıbbı etkilemekle kalmamış; edebiyatı da dolaylı bir şekilde etkilemiştir. Bu gelişmeler yaşanırken, 1818 yılında, Mary Shelley’nin çalışmayan organlardan simya ve elektrik gücüyle yaşayan bir bedenin yaratılmasını konu ettiği Frankenstein adlı romanının yazılmış olması, bu etkiler açısından dikkate değerdir. Bilimin hızlı gelişimi ve varolan ölüm tanımlamalarının yetersiz kalmaya başlaması sonucu, 19.yüzyılda ölümün tanımı tekrar tartışmaya açılmıştır. Durmuş bir kalbin tekrar çalışabileceği 1891 yılında, Dr.Friedrich Maass’ın tarihteki ilk göğüs kompresyonunu uygulamasıyla anlaşılırken [12], yine aynı dönemde çalışmalar yapan Jalland, Horsley gibi bilim adamlarının kafa içi basınç artışı durumlarında solunumun aniden durduğunu, ama kalbin çalışmaya devam ettiğini fark etmeleri üzerine kalp-akciğer temelli ölüm görüşü sarsılmaya başlamıştır [2]. Elektroensefalografinin (EEG) keşfi ve nöroloji biliminin hızlı gelişimi, tarihsel süreci “kalp ölümü” tanımından, günümüzdeki “beyin ölümü” tanımına getirmiştir [1] Beyin ölümü, içerik olarak ilk kez 1959 yılında Mollaret ve Goulon tarafından tanımlanmıştır [13]. Ancak onlar “coma dépassé” terimini kullanmayı tercih etmişlerdir. Coma dépassé; beyin ölümü değil, “yaşamla ölüm arasında bir sınır” anlamına gelir[13] Günümüz beyin ölümü kriterlerine çok yakın ifadeler kullanılan bu yayında, “coma dépassé” hastaları; “koma durumunda, hem iç hem dış uyaranlara cevap vermeyen, vucüt sıcaklıklarını ve kan basınçlarını kontrol edemeyen, kardiyak fonksiyonları da birkaç saat ya da gün içerisinde sonlanan” hastalar olarak tarif edilmiştir [13]. “Coma dépassé” olarak tanımlanan sınırdan yaşama geri dönenin olmaması, tüm vakaların ölmesi, bilim insanlarını yapılan bu tanım üzerinde daha çok düşünmeye ve araştırmaya itmiştir. Bu araştırmalar kısa zaman içerisinde 3 önemli sonuç vermiştir. Bunlar Almanya’da yayınlanan “Alman Cerrahi Derneği Önerileri”, Dünya Tıp Birliği’nin (WMA) yayınladığı Sydney Deklerasyonu ve Harvard Kriterleridir [2,14,15]. Üçü de 1968 yılında, yayınlanmıştır ve içerik olarak birbirine çok benzemektedir. Bu bildirilerden, Harvard Tıp Fakültesi’nin özel olarak bu araştırma için toplanmış komitesi (Ad Hoc Committee) tarafından yayınlanan “Ölümün yeni kriteri; geri dönüşümsüz koma” çok popüler olmuştur ve beyin ölümü tanımı için bir dönüm noktasıdır [15] (Tablo-I). Harvard Kriterleri, yayınlanmasının hemen ardından pek çok dile çevrilmiş, tıp dünyasında büyük ölçüde kabul Marmara Medical Journal 2014; 27: 69-74 Tablo I. İrreversibl komanın tanımlanması, Harvard Tıp Fakültesi 1968 1. Hasta derin komadadır (ağrılı uyarana cevapsızdır) 2. Kranial ve spinal refleksler alınmaz. 3. Ventilatorden ayrılınca spontan solunum oluşmaz, apne olur. 4. EEG’de düz çizgi vardır. 5. Yukarıdaki bulguların ilaç veya hipotermiden kaynaklanmadığı kesin olmalıdır. 6. Bu durumdaki hastaya 24 saat sonra tekrar bakıldığında hiçbir değişme yoksa, hastada beyin ölümü gerçekleşmiştir. görmüştür. Ölümün tanımı için bir rehber bulunması, hem yoğun bakım ünitelerinde tedavi standartlarının belirlenmesini sağlamış, hem de ileride üzerinde daha çok konuşulacak olan “kadavradan organ nakli” konusunun önünü açmıştır. Bildirinin başlangıç kısmına bakıldığında, getirilen tanımlamayla tam da bunun amaçlandığını net olarak gösteren şu ifadeler yer alır [15]: “Bu çalışmadaki asıl amacımız, geri dönüşümsüz komayı ölümün yeni kriteri olarak tanımlamaktı. Bu tanımlamaya iki nedenden ötürü ihtiyaç vardır: (1) Resusitasyon ve yaşam desteği sunma konusundaki ilerlemeler, ağır hasarları bulunan bu hastaları kurtarabilmek için yüksek çaba harcanmasına neden olmaktadır. Bazen, hastalarımız üzerinde kısmi başarılar gözlenmektedir ki bunlar, kalbin atmaya devam etmesi ancak beynin geri dönüşümsüz olarak hasarlı kalmasından ibarettir. Bu durum, kalıcı hasarlara sahip hastalar, onların aileleri, hastaneler ve onların yerine bu yataklarda tedavi alabilecek, iyileştirilebilecek hastalar üzerinde büyük bir yük ve yıkıma sebep olmaktadır. (2) Ölüm hakkındaki eski tanımlamalar, organların nakil amacıyla alınması konusunda tartışmalar yaratabilmektedir.” İkinci madde, açık bir şekilde “kadavradan organ nakli”ni işaret etmektedir. Geri dönüşümsüz beyin hasarı olan, yani “beyin ölümü” gerçekleşmiş; ancak organları nakil için kullanılabilecek insanlardan, kısaca “kadavradan organ nakli”, popüler bir konu olarak 1960’lardan günümüze hep gelişme göstermiştir. “Beyin ölümü” konusunda dönüm noktası olan bu kriterler, ölümün tanımı kadar organ nakli konusunda da yeni bir dönem başlatmıştır. O döneme kadar organ nakilleri çoğunlukla yaşayan bireyler arası organ paylaşımı üzerinden yapılmaya çalışılmış; deri, kemik, böbrek gibi organlarla sınırlı kalmış, immunoloji biliminin henüz ilerlememiş olmasından ötürü de genelde başarıya ulaşamamıştı. 1962 yılında Dr.Joseph Murray, “ilk başarılı kadavradan böbrek nakli”ni gerçekleştirdikten sonra önemi daha iyi anlaşılan “kadavradan organ nakli” konusu, Harvard Kriterleri ile çok Çil ve ark. Beyin ölümü 71 daha popüler hale gelmiştir. Hekimler cesaretlenmiş ve zamanla karaciğer, pankreas, kornea, kalp gibi organların kadavradan nakilleri de yapılmaya başlamıştır [2]. 1960’lara kadar iki ayrı yönde ilerleyen “organ nakli” ve “ölüm tanısı” konuları, Harvard Kriterleri’nin yayınlanmasıyla artık ortak bir noktada birleşmiş ve her iki konu birbirine paralel olarak ilerlemiştir [2]. Burada ayrıca belirtmek gerekir ki; Harvard Kriterleri, -etik tartışmaları önlemek amacıyla- “beyin ölümü” tanısı koyacak hekimler arasında organ nakli komitesinden hekimlerin olmaması gerektiğini önemle vurgular. Bu yaklaşım çok değerlidir, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Mayıs 1991’de yayınlanan “Organ Nakil Prensipleri Rehberi”nde de benzer ifadeler yer almıştır [16]. Ancak yine de “organ nakli” ve “beyin ölümü” konularındaki etik tartışmaların önüne geçilememiştir. Atabek; “Dünya’daki ilk kalp naklini gerçekleştiren C.Bernard hakkında kimileri ilahtır, kimileri de canidir dediler.” cümlesiyle hekimlerin bu konudaki görüş farklılıklarını özetlemiştir [17]. Benzer şekilde Veatch; “Artık biliyoruz ki, Hipokrat Yemini 21. yüzyıl tıbbi için uygun değildir. Çünkü hasta özerkliğine zarar verebilen, birçok tıbbi araştırmayı önleyen ve tüm yaşayan donorlerden organ naklini yasaklayan bir yapıya sahip” diyerek tıp bilimindeki anlayış değişikliğini ifade etmiştir [18]. Etik tartışmalar günümüzde devam etmekte olsa da, bugün gelinen noktada Harvard Kriterleri’nin “beyin ölümü” ve “kadavradan organ nakli” konularında çığır açtığını söylemek mümkündür. Beyin ölümü kriterleri zaman içerisinde birçok kez gözden geçirilmiş ve kısa aralıklarla yeni kriterler tanımlanmıştır [1]. 1971’de Amerika’lı iki beyin cerrahı tarafından Minnesota Kriterleri yayınlanmıştır [1]. Bu çalışma Harvard Kriterleri’ne benzemekle birlikte birkaç noktada farklılık göstermektedir. Örneğin; EEG kriterler arasında sayılmaz, muayene tekrarı 24 değil 12 saat sonra önerilir ve apne testi 3 dakika değil 4 dakika kabul edilir. Minnesota Kriterleri’nin en önemli farklılığı “beyin ölümü” tanısının konulabilmesi için, hastada beyin ölümü belirtilerinin yanında “kesin olarak belirlenmiş kafaiçi bir lezyon”un da olması gerektiğini ifade etmesidir [1]. Bu kriterlerden yaklaşık 1 yıl sonra, Jennett ve Plum “bitkisel hayat” tanımını yapmış ve beyin ölümünden kesin olarak ayırmışlardır [13]. Varolan kriterlerde açık olarak ifade edilmese de, aslında bu ayrım daha önce yapılmıştır. Çünkü bitkisel hayattaki hastaların solunum fonksiyonları devam etmektedir ve ağrılı uyarana yanıt verebilirler. Yani beyin ölümü kriterlerine uymazlar. 1976’da İngiltere’de “Medical Royal Colleges” tarafından yayınlanan “beyin ölümü tanısı”, kriterlerde birkaç değişiklik yapmıştır. Örneğin muayene tekrarı listeden çıkmış, apne testi uygulaması ise CO2 değerlerinin takibiyle uygulanmaya 72 Çil ve ark. Beyin ölümü Tablo II. Beyin ölümü tanısı, İngiltere 1976 Beyin Ölümü tanısı için aşağıdakiler bir arada olmalıdır; 1. Hasta derin komada olmalıdır (Ama derin komanın ilaçlardan, primer hipotermiden, metabolik ya da endokrin bozukluklardan kaynaklanmadığı kesinleştirilmelidir) 2. Hasta ventilator desteğiyle yaşıyor olmalıdır. 3. Koma durumunun geri dönüşümsüz bir beyin hasarından kaynaklandığı konusunda şüphe olmamalıdır. 4. Yukarıdaki üç kriter de varolan hastalara beyin ölümü için tanısal testler yapılmalıdır. Bu testler; a. Beyin sapı reflekslerinin muayenesi(hiçbir refleks alınamaz) - Pupiller parlak ışığa yanıtsız, orta hatta ve dilatedir (4-9 mm), - Okülosefalik ve Vestibulo-oküler refleksler yoktur. - Kornea refleksi yoktur. - Faringeal ve trakeal refleksler yoktur (gag refleksi). b. Apne testi başlamıştır [19] (Tablo II). İngiltere’de yayınlanan bildiri, Harvard Kriterleri’yle birlikte bugün hala en geçerli kabul edilen kriterlerden birisidir. Türkiye’de uygulanan Sağlık Bakanlığı Kriterleri’nde Harvard Kriterleri kadar Medical Royal Colleges tarafından yayınlanan bildirinin de etkileri gözlenmektedir. 29 Ocak 1976’da bir öneri olarak Avrupa Konseyi tarafından yayınlanan “hastalık ve ölüm hakları” belgesi, Avrupa’da ölümün tanımlanması konusunda bir kriter oluşturmuştur [20]. Klinik bilgilerinden ziyade, ölüm konusuna etik ve hukuki açıdan yaklaşılan bu belge, hasta hakları konusunda hekimleri aydınlatacak içeriktedir[20-22]. 1987 yılında pediatrik beyin ölümü kriterlerinin konulması ve 1995’te “Amerika Nöroloji Akademisi Kriterleri”nin apne testinde hastaya O2 verilmesi gerektiğini göstermesiyle, “beyin ölümü” tanısının en son halini aldığı söylenebilir [1]. Marmara Medical Journal 2014; 27: 69-74 olan en güncel gelişmelerin ülkemizde de kullanılması fikri yasada belirtilmiştir. Hekimlere büyük sınırlamalar getirmeyen bu yasadan çok kısa süre sonra kadavradan organ nakli başlamıştır. Dünyadaki gelişmelere paralel olarak, ülkemizde de “organ nakli” ve “beyin ölümü” kriterlerinin zaman içinde uygulandığı söylenebilir. 1979 yasasının sınırlarını daha net çizme ihtiyacı ve organ nakli konusundaki hızlı gelişmeler, başka ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de kriterlerimizi yayınlamamız ihtiyacını doğurmuştur. Bunlardan ilki, 20/08/1993 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan “Organ Nakli Merkezleri Yönetmeliği”nin “Geri Dönüşümsüz Komanın Bulguları” yayınıdır [24] (Tablo III). 1993’te yayınlanan Türkiye’nin kriterleri, özellikle 1976’da İngiltere’de yayınlanan bildiriye çok benzerdir. Ayrıca apne testinde O2 verilmesi gerektiğini, 1995’te yayınlanacak olan “Amerikan Nöroloji Akademisi Kriterleri”nden önce yazarak ne kadar yenilikçi olduğunu da göstermektedir. Bilimin gelişimi ve ihtiyaçları doğrultusunda 2000, 2002 ve 2012 yıllarında Türkiye’deki beyin ölümü kriterleri Tablo III. İrreversibl komanın temel bulguları, Türkiye 1993 1. Beyin ölümüne karar vermek için komanın aşağıdaki nedenlere bağlı olmaması a. Primer hipotermi (vücut ısısında aşırı düşmeye bağlı koma), b. Hipovolemik ya da hipotansif şok, c. Geriye dönüşümün sağlanabileceği intoksikasyonlar(barbiturat ve diğer sedatifler, depresan ve narkotik ilaçlar) ile metabolik ve endokrin bozukluklar. 2. Bilincin tam kaybı. 3. Spontan hareketin bulunmaması ve ağrılı uyaranlara yanıt alınmaması. 4. Spontan solunumun bulunmaması. 5. Beyin sapı reflekslerinin tamamen kaybolması. - pupiller dilate ve/veya fiks, ışık reaksiyonu alınmaması Türkiye’de beyin ölümü ve organ nakli Ülkemizde, “beyin ölümü” ve “kadavradan organ nakli” konusundaki ilk resmi belge, 29/05/1979 tarihinde yayınlanan, “Organ ve Doku Alınması, Aşılanması ve Nakli Hakkındaki Kanun”dur [23]. Kanunun 3.bölüm 11.maddesi “ölüm hali saptanması”dır ve şöyle yazar: “Bu kanunun uygulaması ile ilgili olarak tıbbi ölüm hali,bilimin ülkede ulaştığı düzeydeki kuralları ve yöntemleri uygulamak suretiyle, biri kardiolog, biri nörolog, biri nöroşirürjiyen ve biri de anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulunca oy birliği ile saptanır.” Ülkemizdeki ilk yasanın kesin sınırlamaları olmadığı ve geniş kapsamlı olduğu görülmektedir. O dönemde Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı resmi bir kriter olmadığından, var - kornea refleksinin yokluğu - vestibulookuler reflekslerin yokluğu - okulosefalik reflekslerin yokluğu - palatal ve trakeal reflekslerin yokluğu 6. Apne testi (Pasif oksijen verilerek respiratörün birkaç dakika çekilmesi ve spontan solunumun gelmediğinin kontrolü, kan gazı bakılabiliyorsa pCO2 60 mmHg ve üzerinde olmasına rağmen spontan solunumun bulunmaması) * Daha önce tanısı konmuş bir nedenle hasta irreversibl koma tablosuna girmişse en az 12 saat, etiyolojisi bilinmeden gelişen tablolarda ve bebeklerde en az 24 saat bu koşulların değişmeden devamlılığı gözlenmelidir. * Etiyolojisi belirlenmemiş irreversibl komada, hekimler kurulunun uygun göreceği bir yöntemle klinik bulgular teyid edilebilir. * Hasta yakınına beyin ölümü deklare edildikten sonra organ bağışı izni alınamadığında, hastaya uygulanan tıbbi destekler kesilir. Çil ve ark. Beyin ölümü Marmara Medical Journal 2014; 27: 69-74 de güncellenmiştir [24,25]. Özellikle 2012 kriterlerine bakıldığında, tıbbi gelişmelere paralel olarak bilgilerin sistemli bir şekilde uygulanmasını sağlayan bir rehber olduğu görülmektedir [25]. Beyin ölümü tanısının dünya genelindeki uygulamalarını karşılaştıran, Wijdicks’in 2002 yılında yayınladığı çalışma çok değerlidir [26]. 80 farklı ülkenin uygulamalarının karşılaştırıldığı çalışmada Türkiye’deki uygulamalar da incelenmiştir. Çıkan sonuçlara göre; -Ülkelerin %75’inden fazlasında en fazla 2 hekimden oluşan bir kuruldan beyin ölümünü saptaması istenmektedir. Hekimlerin uzman olmalarının gerekli olup olmadığına dair bir bilgi çalışmada yoktur. Türkiye’de ise, yasa gereği beyin ölümü tanısının 4 uzman hekim tarafından konulması istenmektedir [23] - Destekleyici test (EEG, atropin testi vb.) uygulamanın zorunlu olduğu 28 ülkeden birisi de Türkiye’dir. - Türkiye, apne testi zorunlu olan 41 ülke arasındadır. Özetle; bilimsel ve yasal açıdan Türkiye, “organ nakli” ve “beyin ölümü” konularında Avrupa ile benzer standartlara sahiptir. Ancak uygulamalar konusunda belirli sıkıntılar halen yaşanmaktadır. Çünkü ölüm durumu sadece klinik bir sonuç değildir. Psikolojik, hukuki, etik, dini, ekonomik, toplumsal boyutları da vardır. Hekimler ve hasta yakınları arasında ortak bir nokta sağlanamadığında, hem ölüm durumunu anlatmak konusunda güçlükler yaşanmakta, hem de organ bağışı sayıları ihtiyacın çok altında kalmaktadır. Türkiye’de, özellikle dini açıdan çekinmeyi engellemek amacıyla 19.01.1968 ve 03.03.1980 tarihlerinde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından “organ naklinin dinen caiz olduğu” görüşü bildirilmiştir [17,27]. Bunun yanı sıra medyada yer alan kampanyalarla konuya sürekli dikkat çekilmeye çalışılmış, donor sayısının artması hedeflenmiştir. Ancak Avrupa Konseyi’nin 2011 yılı verilerine göre ülkemizdeki bağış oranı, ihtiyacı karşılamamakta, diğer devletlerdeki bağışların da rakamsal olarak çok altında kalmaktadır. İspanya’da 32 olan bir milyon insan başına düşen donor sayısı, Türkiye’de yalnızca 3.6’dır [28]. Medyada yer alan kampanyalarla toplumun, Sağlık Bakanlığı çalışmalarıyla da hekimlerin “beyin ölümü” ve “kadavradan organ bağışı” konularında bilgilerinin artması istenmektedir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2012 yılında tüm Türkiye’de 1478 beyin ölümü tanısı konulmuştur. Bu vakaların 345’inde hasta yakınları organ bağışı yapmış, yani sadece %23’lük bir “kadavradan organ bağışı” oranı yakalanmıştır [29]. Kadavradan bağış bu kadar az iken, Türkiye “canlıdan organ nakli” oranlarında Avrupa’daki en yüksek istatistiklere sahip ülkelerden birisidir [28]. Bu durumdan toplum olarak organ bağışı konusunda Türkiye’de bir bilinçlenmenin oluştuğu sonucu çıkarılabilir. Ancak “beyin ölümü” ve “kadavradan nakil” konularında genel bir çekimserlik yaşanmaktadır. Ölüm konusunda 73 hekimler ve hasta yakınları arasında fikir birliği sağlayabilmenin zorluğu, kadavradan bağış oranlarının düşük olmasının nedenlerinden birisi olabilir. Hekimlerin, kalp atımı devam eden bir insanda beyin ölümünün gerçekleştiğini ve bunun geri dönüşünün olmadığını hasta yakınlarına açık bir şekilde anlatabilmeleri çok önemlidir. Bununla birlikte, basında çıkan olumlu ya da olumsuz haberlerin de toplumun yaklaşımını etkilediği bilinmektedir. Hekim, hasta yakınları ve medya üçgeninde sağlıklı bir iletişim yapısı kurulması her zaman önemli olacaktır. Sonuç Ölümün tanımında geçmişten günümüze önemli bir değişim yaşadığı görülmektedir. Kaynaklarda, yaşanan değişimlerle birlikte ölümün tanımlaması üzerinde fikir birliği sağlanmasının zorlaşmaya devam edeceği, hayatın sonlanması konusunda temel noktalarda anlaşılabilse bile insanın ne zaman ölü kabul edileceği, hasta yakınlarıyla nasıl bir ortak nokta bulunabileceği gibi soruların herkesi memnun edecek şekilde cevaplanmasının mümkün olmayacağı belirtilmiştir [30,31]. Bir kaynakta, hasta bir insanın doktorları tarafından ne zaman ölü ilan edileceğini “hazırlanacak bir menü” içerisinden kendisinin seçebileceği dahi yazılmıştır [31]. Günümüzde bu yaklaşım kabul görmemiştir. Ancak ölüm konusunda mutlak bir fikir birliği sağlanamadığı da net olarak görülmektedir. Tüm bu değerlendirmelere bakarak, ölümün tanımı konusunda gelecekte de tartışmalar olabileceği ve değişimler yaşanabileceğini söyleyebiliriz. İnsanlar, en baştan beri olduğu gibi gelecekte de ölümü merak etmeye, araştırmaya, tanımlamaya çalışacaklardır. Organ nakli konusu da, kök hücre çalışmaları organ naklinin yerini almadığı sürece ölümün tanımlaması süreciyle paralel ilerlemeler gösterecek gibi gözükmektedir. Kaynaklar 1. Daroff RB. The historical evolution of brain death from former definitions of death: Harvard criteria to present. The Signs of Death. Scripta Varia 110, Vatican City: The Pontificial Academy of Sciences, 2007:217-21. 2. Machado C, Ferrer Y, Portela L. The concept of brain death did not evolve benefit organ transplants. J Med Ethics 2007:33:197-200. doi: 10.1136/jme.2006.016931 3. Dorland’s Illusturated Medical Dictionary. 27th edition. London: W.B.Saunders Company, 1988. 4. Stedman’s Medical Dictionary. 26th edition. London: Williams&Wilkins Company, 1995. 5. Kocatürk U.Açıklamalı Tıp Terimleri Sözlüğü. 10.baskı. Ankara:Nobel Tıp Kitabevi, 2005. 6. Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük ve Yazım Kılavuzu. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınevi, 2007. 7. Feifel H. New Meanings of Death. New York:Mc-Graw Hill, 1977:4. 8. Younger SJ, Arnold R.M, Schapiro R. The definition of death, contemporary controversies, Baltimore: The Johns Hopkins University Press, 1999:.3-10. 74 Çil ve ark. Beyin ölümü 9. O’Malley CD. Andreas Vesalius of Brussels. Berkeley, Los Angeles: University of California Press, 1965. 10. Trubuhovic RV. History of mouth to mouth rescue breathing, Crit Care Resusc 2005:7:250-7. 11. Price JL. The evolution of breathing machines. Med His 1962:6:6772. doi: 10.1017/S0025727300026867 12. Baker AB. Artificial respiration, the history of an idea. Med His 1971:15:4:336-50. doi: 10.1017/S0025727300016896 13. Pallis C. Whole brain death reconsidered-physiological facts and philosophy, J Med Ethics 1983:9:32-7. doi: 10.1136/jme.9.1.32 14. Younger S J , Arnold RM , Schapiro R. The definition of death, contemporary controversies. Baltimore: The Johns Hopkins University Press, 1999:258. 15. Report of Ad Hoc Committee of Harvard Medical School to examine the definition of brain death. A definition of irreversible coma. JAMA 1968:205:337-40. 16. World Health Organization, Guiding Principles on human organ transplantation. The Lancet 1991:337:1470-1. 17. Atabek EM. Tıbbi Deontoloji Konuları. İstanbul: Yenilik Basımevi, 1983:177-9. 18. Veatch R. Transplantation ethics. Washington: Georgetown University Press, 2000: 202. 19. Statement issued by Honorary Secretary of the Conference of Medical Royal Colleges and their faculties in the United Kingdom. Diagnosis of brain death. Ann R Coll Surg Engl 1977;59:170-2. 20. Rogers A, Durand de Bousingen D. Bioethics in Europe. Netherlands: Council of Europe Press, 1995:210. 21. Görkey Ş. Hasta hakları. Medikal Etik 2003;4:100-26. Marmara Medical Journal 2014; 27: 69-74 22. Text of Council of Europe on Bioethical Matters, Report on the Rights of Sick and Dying, Strasbourg, Council of Europe Publishing, 26-30 Jan 1976, Vol.6, Doc: 3699. 23. 03/06/1979 tarihli resmi gazetede yayınlanan 29/05/1979 tarihli 2238 sayılı, Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkındaki Kanun (http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/16655.pdf , son erişim tarihi 20/10/13) 24. 20/08/1993 tarihli 21674 sayılı resmi gazetede yayınlanan Organ Nakli Merkezleri Yönetmeliği , Ek-1 Beyin Ölüm Kriterleri, (http:// www.resmigazete.gov.tr/arsiv/21674.pdf, son erişim tarihi 20/10/13) 25. 01/02/2012 tarihli resmi gazetede yayınlanan Organ ve Doku Nakil Hizmetleri” Yönetmeliği, (http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/02/20120201-4.htm, son erişim tarihi 21/10/13) 26. Wijdicks EFM. Brain death worldwide: Accepted fact but no global consensus in diagnostic criteria. Neurology 2002:58:20-5. 27. T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı, 03/03/1980 tarihli “organ nakli” konusundaki bildirisi (http://www2.diyanet.gov.tr/dinisleriyuksekkurulu/Sayfalar/OrganNakli.aspx son erişim 20/10/13) 28. Council of Europe, International Figures on Donation and Transplantation. Newsletter Transplant , 2011:16:34-6. 29. T.C. Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Organ Nakli ve Diyaliz Hizmetleri Daire Başkanlığı internet sitesi, Türkiye 2012 beyin ölümü verileri, (https://organ.saglik.gov.tr/web/Content. aspx?menu=(3)beyin_olumu_istatistikleri son erişim:19/06/2013) 30. Feifel H. New meanings of death. New York: McGraw Hill, 1977:99. 31. Younger SJ , Arnold RM, Schapiro R. The definition of death, contemporary controversies. Baltimore: The Johns Hopkins University Press, 1999:313-6. Marmara Medical Journal 2014; 27: 75 DOI:10.5472/MMJ.2013.03258.0 STUDENT’S CORNER / ÖĞRENCİ KÖŞESİ - Letter to the Editor Scientific and educational concerns in medical students’ congresses: The elephant in the room Gokhan TAZEGUL To the Editor, Medical student congresses (MSCs) have been organized for about 15 years in Turkey. In the last 5 years, the number of organized congresses have increased exponentially - more than 20 congresses took place in the 2012-2013 academic year. These congresses are organized mainly by student clubs and communities. Indeed, the content of a congress is the most important factor for the scientific process; it provides valuable contribution and sharing experiences to the participants. In Turkey, the general practitoners and specialists organize congresses in their respective fields of study regularly. It has been known that these congresses have primary and secondary objectives. Primary objectives consist of sharing and discussing scientific topics that have been updated over time, listening to experienced specialists’ and authors’ presentations, presenting new research data and planning further investigations for the progress of scientific knowledge. Secondary objectives can be summarized as resting and socializing. MSCs should be evaluated thoroughly for their primary and secondary objectives. These objectives can be summarized for the MSC participants as: having updated information about general medicine, conducting and presenting research, having discussions on topics and presentations, learning how scientific information is created and passed on; but not discussions of medical specialty or subspecialty topics. Secondary objectives could be socializing with other students. But even for the active participants, those presenting research, the primary objectives are being replaced by the secondary ones. It may be necessary to discuss primary and secondary aims of the organization committees. The MSCs have been organized mainly by student clubs and communities. A few faculties in Turkey have a programme that includes a facultystudent club partnership. The most important factor for this partnership should be an educational programme that motivates and encourages students to conducting research. Gokhan Tazegul Undergraduate Intern, School of Medicine, Marmara University, Istanbul, Turkey. e-mail: [email protected] An important point to consider is the switch between secondary objectives and primary objectives. A very active social programme may get ahead of the scientific programme. From the organizers view, this approach sometimes may be favored, since the secondary objectives - such as being able to compete with other student clubs and their congresses, making a name for the faculty or the club - may be predominant and replace the primary objectives. The mistakes in MSCs will be better understood if they are categorized. Some of the common mistakes are: • A scientific committee either does not exist or is inadequate. • Calls for abstracts are not organized in a proper way; some presentations are invited while bypassing the scientific committee. • Presenters who present the work of others are accepted. • Reviews with unacceptable methodology, i.e. subjective reviews are accepted. • Reviews from presenters having no expertise or no expert mentor for their subject are accepted. • There is no standard method available for assessing presentations. • Papers with different levels of evidence are assessed together. It is not known how many of the points raised above are discussed by organizers of MSCs until today. Just observing the MSCs would not get evidence based results. Organizers must aim to prevent these mistakes in order for all to benefit more from MSCs. For this reason, my suggestion is that the collaboration of national medical organizations - such as the Turkish Medical Association- be asked to work with organizing committees, planning workshops to identify and offer solutions for mistakes so that MSCs can be more efficient in both scientific and social areas. Acknowledgement: I would like to thank Işıl Barlan, Professor of Pediatrics and Gülseren Akyüz, Professor of Physical Medicine and Rehabilitation for their mentorships. I would also like to thank Orkun Kılıç, National Officer on Medical Education (NOME) of TurkMSIC for his comments which helped me shape this letter. 75 Marmara Medical Journal 2014; 27: 76-7 DOI: 10.5472/MMJ.2013.02611.2 PHOTO QUIZ Low back pain and a dumbbell shaped hypodense mass on CT in a middle aged woman Aslı TANRIVERMIS SAYIT, Ozgur TOSUN, Emrah SAYIT, Filiz ERDIL, Mustafa KARAOGLANOGLU Figure 1. a,b. Axial CT image (a) shows low density mass extending from intervertebral-extradural region to the extravertebral region through the right L1-2 intervertebral foramen (white arrows). Impression of thecal sac is seen (Black arrow). Dumbbell shaped appearance and expansion of neural foramina is well seen on reformatted coronal images (b) generated from axial CT data. Figure 2. a-c. T1 weighted MR images in axial (TR 450, TE 8, Slice thickness 4/0,5) (a) and sagittal (TR 400, TE 9, Slice thickness 4/0,4) (b) plane shows hyperintense dumbbell shaped mass extending from intracanalicular-extradural region to the extracanalicular-extravertebral region through the intervertebral foramen and expanding the neural foramen (black arrows). Also, complete supression of signal from the fatty lesion, confirming the diagnosis of lipoma, is seen on short TI intervention recovery (STIR) image (TR 3500, TE 80, TI 165, Slice thickness 4/0,4) (c) at the sagittal plane (white arrows). A 58-year-old woman who suffered low back and right dominant limb pain predominantly on the right for 15 years was admitted to our hospital. Physical examination revealed mild weakening of flexion strength at the right thigh. All laboratory findings were normal except hypercholesterolemia Aslı Tanrivermis Sayit, Ozgur Tosun, Filiz Erdil, Mustafa Karaosmanoglu Radiology Clinic, Ankara Ataturk Education and Research Hospital, Ankara, Turkey e-mail: [email protected] Emrah Sayit Orthopedics and Traumatology Clinic, Samsun Education and Research Hospital, Samsun, Turkey Submitted/Gönderme: 30.08.2013 76 Accepted/Kabul: 23.09.2013 (233 mg/dl (0-200 mg/dl)). On combuted tomograpy (CT) (Figures 1a and 1b), a dumbbell shaped hypodense mass which had a density of -76 HU was detected at the level of L1-2 intervertebral foramen. The tumour extended through the ipsilateral enlarged foramen. At magnetic resonance imaging (MRI) (Figures 2a, 2b and 2c), the mass was isointense with fat tissue on both T1 and T2 weighted images (WI) and suppressed completely on the fat supressed images. It reached through the psoas muscle anteriorly and spinous process posteriorly and pushed the thecal sac to left. The lesion did not enhance with Gd-based contrast material. What is your diagnosis? Sayit et al. Photo Quiz Marmara Medical Journal 2014; 27: 76-7 ANSWER to PHOTO QUIZ Extradural spinal cord lipoma Spinal cord lipomas are benign lesions and are seen in less than 1% among all spinal tumors. They are commonly seen at the lumbosacral area and usually appear with spinal dysraphism [1]. Forty percent of lipomas are formed at the extradural location, whereas 60% of them are located at the intradural space. Extradural lipomas are usually seen at the mid and low thoracic segments [2]. Spinal dumbbell shaped tumors originate inside or outside of the duramater concurrently or they extend to the extra-vertebral area through one or more neural foramen. The lesion typically causes symptoms of a slow growing mass with pain. It also causes hypotonia, weakness, numbness and failure in walking [3, 4]. On the CT, lipomas are seen as homogenous masses with low density (-90 -115HU). It is characteristic for lipomas to show hyperintense signal intensity on T1WI [5]. Their signal characteristic is variable on T2WI. They may be iso, hypo or hyperintense when compared with neural parenchyma. In fat suppressed images, signals of fats are suppressed and lipomas are seen as hypointense lesions [6]. Lipomas may appear hypointense in T2WI due to the short T1 and T2 value of fat. Because, the signal intensity may change depending on the adipose and connective tissue in the lipoma [7]. Also, the signal may vary depending on sequences which are turbo or fast spin echo and spin echo. Dumbbell shaped spinal tumors which extend into the neural foramen and cause enlargement are seen very rarely [5, 6]. Only a few intradural [6, 4] and extradural [8-11] dumbbell shaped spinal lipomas, without spina bifida and caused enlargement at the intervertebral foramens, were detected in the literature. For asymptomatic lipomas of filum terminale, surgical treatment is recommended, but no surgical treatment is necessary for the conus lipomas. Close observation will be enough, if the diagnosis is correct. The localization of the lipoma, risks of surgery, post operative likelihood of neurological deficiencies must be considered before any intervention [5, 10]. At the differential diagnosis of lipomas which extend to the neural foramen, neurofibroma, neuroblastoma, menengioma, lymphoma, myeloma, hemangioma and disk herniation should be considered. Neurofibromas are usually 77 hypointense on T1WI, and hyperintense on T2WI. Spinal menengiomas are isointense with spinal cord on T1WI and T2WI. Hemangiomas have higher signal intensity than cerebrospinal fluid on T2WI. Most malignant tumors surround the thecal sac and cause abnormal signal intensity at the adjacent vertebraes [12, 13]. So, spinal lipomas can be easily differentiated from the other dumbbell shaped malignant and benign tumors with benign characteristics, the isointense view with fat on T1WI and T2WI and the complete supression of signal on fat supressed images. References 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. Moghaddam AMG, Tanrıover N, Ulu MO, et al. Cervical intradural lipoma with associated hemivertebra formation at C6 level: A case report. Turk Neurosurg 2008; 18:187-90. Marks SM, Miles JB, Shaw MDM. Idiopatic spinal extradural lipomas: Three cases and review of the literature. Surg Neurol 1985; 23:153-6. doi: 10.1016/0090-3019(85)90334-9 Sanlı AM, Turkoglu E, Kahveci R, et al. Intradural lipoma of the cervicothoracic spinal cord with intracranial extension. Childs Nerv Syst 2010; 26:847-52. doi: 10.1007/s00381-009-1077-2 Tsuchiya K, Michikawa M, Furuya A, et al. Intradural spinal lipoma with enlarged intervertebral foramen. J Neurol Neurosurg Psychiatry 1989; 52: 1308-10. doi: 10.1136/jnnp.52.11.1308-a Bekar A, Sahin S, Taskapıloglu O, et al. Intradural spinal lipoma: Report of a thoracic case and a lumbar case. Turk Neurosurg 2004; 14:52-6. Subramaniam P, Behari S, Singh S, et al. Multiple subpial lipomas with dumb-bell extradural extension through the intervertebral foramen without spinal dysraphism. Surg Neurol 2002; 11:338-43. doi: 10.1016/S0090-3019(02)00878-9. Tuncel E. Klinik Radyoloji. 2. baskı. Bursa: Nobel ve Güneş Tıp Yayın Evi, 2008:112. Cheng TJ, Wu TT, Hsu JD. A dumbbell spinal lipoma presenting as a neck mass: CT and MR demostration. Pediatr Radiol 1995; 25:570-1. doi: 10.1007/BF02015800. Maier HC. Extradural and intrathoracic lipoma cousing spinal cord compression. Successful treatment by surgical excision. JAMA 1962; 181:610-2. Park JS, Shirachi I, Sato K, et al. Lipoma with dumbbell extradural extension through the intervertebral foramen into the spinal canal. J Neurosurg Spine 2005; 2:69-71. Quinn SF, Mosson M, Paling M. Spinal lipoma presenting as a mediastinal mass: Diagnosis by CT. J Comput Assist Tomogr 1983; 7:1087-9. Ishoda H, Takahashi M, Mochizuki T, et al. MRI of dumbbell-shaped spinal tumors. J Comput Assist Tomogr 1996; 20:573-82. doi: 10.1097/00004728-199607000-00014. Yamane T, Miyagawa I, Dezawa A, et al. High cervical lipoma: A case report and review with classification. J Orthop Surg 2001; 9:75-81. Marmara Medical Journal 2014; 27: 78-80 DOI: 10.5472/MMJ.2013.02821.1 SORU-CEVAP Lenfadenopati ve kilo kaybı ile başvuran yedi yaşında erkek hastanın periferik kan yaymasında mavi sitoplazmalı, nukleoluslu hücreler Çisem AKSU, Neslihan BARANOĞLU HİM, Taner ADIGÜZEL, Ahmet KOÇ Şekil 1. Sol üstte nükleoluslu, geniş mavi sitoplazmalı mononükleer hücre Şekil 2. Ortada mononükleer atipik hücre Yedi yaşında erkek hasta, iki hafta önce ortaya çıkan sağ kulak altında şişlik, kilo kaybı ve halsizlik şikayeti ile hastanemize başvurdu. Anamnezinden hastanın iştahsız olduğu ve iki hafta içinde toplam dört kilogram ağırlık kaybı olduğu öğrenildi. Özgeçmiş ve soygeçmişinde özellik yoktu. Fizik muayenesinde genel durumu orta, vücut ısısı 38.1ºC, cilt rengi soluk, orofarenksi hiperemik, sağ ön servikal zincirde 2x2 cm boyutunda ağrısız, hareketli, yumuşak kıvamlı lenfadenopati (LAP) tespit edildi. Diğer sistem muayenelerinde patolojik bulgu saptanmadı. Çisem Aksu ( ), Neslihan Baranoğlu Him, Taner Adıgüzel Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı,Tıp Fakültesi, Marmara Üniversitesi İstanbul, Türkiye e-mail: [email protected] Ahmet Koç Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Bilim Dalı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıp Fakültesi, Marmara Ünivesitesi, İstanbul, Türkiye Gönderilme/Submitted: 03.08.2013 78 Kabul/Accepted: 23.10.2013 Şekil 3. Mavi sitoplazmalı, sitoplazmik uzantıları olan mononükleer atipik hücre Dış merkezde yapılan ilk tetkiklerinde kan sayımında Hb 12.1 g/dl, beyaz küre sayısı 11200/mm3, trombosit sayısı 293000/mm 3, periferik kan yaymasında % 58 oranında lenfosit görülmüş olup, LDH: 744 U/L idi. Servikal bölgeye yönelik yüzeyel doku ultrasonografi (USG) incelemesinde sol servikal ve submandibular bölgede en büyüğü 23x15 mm çaplı LAP mevcuttu. Batın USG raporunda karaciğer 109 mm, dalak 85 mm ve mezenterik alanda en büyüğü 13x4 mm boyutlu çok sayıda iyi karakterli lenf nodu izlendiği kaydedilmişti. Hastanemizde yapılan kan sayımında Hb 12.6 g/dl, beyaz küre sayısı 6400/mm 3, trombosit sayısı 350000/mm3, periferik kan yaymasında %58 lenfosit, % 22 polimorfonükleer lökosit, % 8 monosit, %2 bant, % 2 normoblast, % 1 eozinofil ve % 7 oranında mavi sitoplazmalı, çekirdeklerinde 2-3 adet nukleolus olan ve bazılarında sitoplazmik uzantılar bulunan büyük mononükleer hücreler görüldü (Şekil 1, 2, 3). LDH: 701 U/L, ürik asit: 3 mg/dL idi. Hastanın diğer biyokimyasal parametreleri normal aralıklarda idi. Tanınız nedir? Aksu ve ark. Soru-Cevap Marmara Medical Journal 2014; 27: 78-80 1:320 Heterofil antikor Enfeksiyöz mononükleoz 1:160 1:80 Antikor Tanı: Enfeksiyöz monunükleoz (EBV enfeksiyonu) Lenfadenopati, kilo kaybı ve halsizlik şikayeti ile başvuran hastamızın viral seroloji sonucu Epstein-Barr virüsü (EBV) viral kapsid antijen (VCA) IgM ve IgG pozitif bulundu. Hastanın periferik yaymasındaki atipik görünümlü, mavi sitoplazmalı hücrelerin enfeksiyöz mononükleoz (EM) tablosunda rastlanan, Epstein-Barr Virüsü (EBV) için tipik olan Downey hücreleri olduğu görüldü. On gün sonra kontrole çağrılan hastanın sağ ön servikal zincirdeki LAP’ı 0,5x 0,5 cm’e gerilemişti. Ateşi olmayan ve genel durumu düzelmiş olan hastanın oral beslenmesinin arttığı öğrenildi. Kontrol kan sayımı ve periferik yayması yapıldı. Kan sayımı nötrofil ağırlıklı olan hastanın periferik yaymasında % 65 polimorfonükleer lökosit ve % 35 lenfosit görüldü, atipik görünümlü hücre yoktu. İzleme alınan hastanın takip eden süreçte kilo alımı oldu, semptomları tekrarlamadı ve aralıklı bakılan kan sayımlarında patolojik bulgu saptanmadı. EM adolösan ve genç erişkinlerde görülen, ateş, LAP, farenjit ve halsizlik ile karakterize klinik bir tablodur ve sıklıkla EBV ile ilişkilidir [1]. Epstein-Barr Virüsü ( Human Herpes Virüs-4) tükrük ve boğaz salgıları ile bulaşan, gama herpes grubundan çift sarmallı bir DNA virüsüdür. Farinks epiteli ve B lenfositleri enfekte eden virüs, B lenfositlerde yapılan EBV ilişkili antijenler yolu ile T lenfositlerde yanıt oluşmasına neden olur [2,3]. EBV’ye karşı seropozitiflik birçok toplumda %90-95 olarak bildirilmektedir [2,4]. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de EBV serokonversiyonunun toplumda %50 oranında beş yaşından önce oluştuğu; düşük sosyo-ekonomik düzey, kötü hijyen ve kalabalık yaşam koşullarının yaşamın ilk yılında EBV antikor sıklığını arttırdığı belirtilmektedir. Türkiye’de ise erişkinlerin % 80’inin EBV’ye karşı seropozitif olduğu bildirilmektedir [4]. EBV ilişkili enfeksiyonlar çocukluk çağında genellikle asemptomatik seyreder. En sık klinik tablo olan EM’da inkubasyon süresi 10-14 gündür. En sık başvuru şikayetleri ateş, halsizlik ve kas ağrılarıdır [4]. Olguların yarısından fazlasında fizik muayenede LAP, farenjit ve ateş tespit edilir [5]. Ateş 39.5 0C’ye dereceye kadar yükselebilir ve sıklıkla bir hafta içinde kendiliğinden geriler. Lenfadenopati yaklaşık 1-4 cm boyutunda ağrısız, hareketli, yumuşak karakterdedir. Sırasıyla en sık servikal, aksiller, inguinal, epitroklear, popliteal, mediastinal ve mezenterik lenf nodu tutulumu görülür. Tonsillofarenjitte hiperemik, hipertrofik ve eksudatif tonsiller görülür, üzerleri gri-beyaz renkli membran ile kaplıdır. Bu tablo 7-10 gün sürer ve semptomatik tedavi ile iyileşir. Yaklaşık % 50 olguda splenomegali görülebilir. Daha nadir olan bulgular ise hepatomegali, karaciğer enzim yüksekliği, döküntü ve periorbital ödemdir [2]. EM tanısı klinik, hematolojik ve serolojik bulgular ile konulur. Erken dönemde lökopeni veya normal lökosit sayısı saptanabilir ancak yaygın olarak görülen bulgu 1:40 1:10 1:10 0 79 0 IgG – VCA Erken antijen IgM – VCA (≥4 yıl) Nükleer antijen IgM – VCA (<4 yıl) 4 2 4 6 2 Haftalar Aylar Başlangıçtan sonra geçen zaman 1 Yıllar 3 Şekil 4. EBV antikor ve antijenlerinin zamana göre dağılımı [8]. lenfosit hakimiyetinde lökositozdur [2,4]. Periferik yaymada %30’a varan oranda virosit ya da Downey hücresi adı verilen atipik lenfositler görülebilir. Bu hücreler uyarılmış sitotoksik T lenfositlerdir; olgun lenfositlerden daha büyük, sitoplazmaları daha geniş, çekirdekleri lobüle görünümdedir [2]. Tanıda kullanılan serolojik testler EBV antijenlerine karşı oluşan antikorları içerir. Virüsün major antijenleri EBV nükleer antijen (nuclear antigen (EBNA)), erken antijen (early antigen (EA)), viral kapsit antijeni (viral capsid antigen (VCA)), membran antijeni (membrane antigen (MA)). VCA’ya karşı oluşan IgM antikorları akut infeksiyonun göstergesi olup ilk hafta içinde görülürler. Anti VCA IgG ise semptomların başlangıcından 4-7 gün sonra oluşur ve ömür boyu kalır [6,8]. Anti EA antikorları viral replikasyon ile ilişkilidir, akut enfeksiyonda % 70-80 oranında saptanır. EBNA’ya karşı oluşan antikorlar ise erken dönemde ortaya çıkmasına rağmen geç dönemde kanda saptanabilirler (Şekil 4) [8]. EM kendi kendini sınırlar, akut dönemde destek tedavi olarak yatak istirahati, antipiretik ve analjezik kullanımı yeterlidir. Antiviral ilaçların klinik yararı saptanamamıştır [2]. Bizim olgumuzda başvuru şikayetleri ve fizik muayene bulguları dikkate alındığında ayırıcı tanıda enfeksiyonlar, maligniteler ve romatolojik hastalıklar ön planda düşünüldü. Ateş, halsizlik, lenfadenopati, kilo kaybı gibi bulgular her üç grupta da görülebilen özgünlüğü olmayan bulgulardır [7]. Olgumuzda periferik yaymadaki atipik hücrelere viral seroloji sonuçları alınana kadar malignite şüphesi ile yaklaşıldı. EBV VCA IgM pozitifliği saptanıp, semptomatik tedavi ile izlem süresince kliniğin gerilediğinin görülmesi enfeksiyon dışı diğer olası hastalıklardan uzaklaştırdı. Kontrol muayenelerinde LAP ölçümleri, kan sayımı ve periferik yaymaların tekrarlanarak şüpheli atipik hücrelerin kaybolduğunun görülmesi çocuk hasta takibinde yakın izlemin önemini bir kez daha hatırlattı. 80 Aksu ve ark. Soru-Cevap Marmara Medical Journal 2014; 27: 78-80 Kaynaklar 5. 1. 6. 2. 3. 4. Bravender T. Epstein-Barr virus, cytomegalovirus, and infectious mononucleosis. Adolesc Med State Art Rev 2010; 21: 251-64. Vardar F. EBV. Güncel Pediatri 2008; 6: 62-5. Wada T, Muraoka M, Yokoyama T, Toma T, Kanegane H, Yachie A. Cytokine profiles in children with primary Epstein-Barr virus infection. Pediatr Blood Can 2013. doi: 10.1002/pbc.24480. Kılıç A, Yıldız İ, Beka H ve ark. Çocuklarda farklı klinik tablolarda enfeksiyöz mononükleoz: 369 olgunun geriye dönük incelenmesi. Türk Ped Arş 2012; 47: 189-92. 7. 8. Akarsu S, Demirol M, Erensoy A ve ark. Enfeksiyöz mononükleozda klinik ve laboratuvar bulguları. Çocuk Enf Derg 2008; 2: 55-7. Fidan I, Yüksel S, İmir T. Değişik yaş gruplarında Epstein-Barr virus antikorlarının araştırılması. İnfeksiyon Dergisi 2005; 19: 453-6. Türkkan E, Berrak S G, Canpolat C, Ergüven M, Abacıoğlu U, Fedakar A. A Rare Primary Pulmonary Tumor in Children: rhabdomyosarcoma. Marmara Med J 2010; 23: 56-9. Jenson B H. Epstein-Barr Virus. In: Kliegman M R, editor. Nelson Textbook of Pediatrics. 19th ed. Philadelphia: Elsevier, 2011: 111014. Marmara Medical Journal (1) Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi ÖZGÜNLÜK BEYANI VE YAYIN HAKLARI DEVİR FORMU başlıklı makaleyi Marmara Medical Journal’da (Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi’nde) yayınlanması amacı ile değerlendirilmek üzere gönderiyor ve aşağıdaki şartları kabul ediyoruz. • Makaleninhertürlüyayınhakkı,MarmaraMedicalJournal(MarmaraÜniversitesiTıpFakültesiDergisi’ne)aittir. • Makalenin;bilimsel,etikvehukukisorumluluğuyazarlaraaittir. • Makale orijinaldir. Daha önce yurtiçinde/yurtdısında, Türkçe/yabancı dilde yayınlanmamıstır veya yayınlanmak üzere değerlendirme aşamasında değildir. • Makale;değerlendirilmeküzeredergiyegönderildiktensonra,hiçbiraşamada,yayınhaklarıdevirformundabelirtilen yazarisimlerivesıralamasıdısında,makaleyeyazarismieklenemez,silinemezvesıralamadadeğisiklikyapılamaz • Makale;dergininbelirttiğiyazımveyayınkurallarınauygunolarakhazırlanmıstır • Gerekgördüğütakdirdeeditör,makeleiçindedeğişiklikyapılmasınıyazarlardantalepedebilir. Yazarlar Tüm yazarlar, makalede belirtilen sıraya göre formu imzalamalıdır. Ad,Soyad Tarih İmza 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. Makale dergiye gönderildiği sırada Yayın Hakları Devir Formu doldurulup, imzalanmalı ve Marmara Medical Journal sekreterliğine iletilmelidir. Faks:2164144731•E-posta:[email protected] www.marmaramedicaljournal.org e-dergi.marmara.edu.tr Marmara Medical Journal (2) Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi ÇIKAR ÇATIŞMASI BİLDİRİMİ 1. Buçalışmayapılıriken,yapılanaraştırmakonusuileilgilidirektbağlantısıbulunanherhangibirilaçfirmasından,tibbi alet,gereçvemalzemesağlayanve/veyaüretenbirfirmaveyaherhangibirticarifirmadan,çalışmanındeğerlendirme sürecinde,çalışmaileilgiliverilecekkararıolumsuzetkileyebilecekmaddive/veyamaneviherhangibirdestekalınıp/ alınmadığı, 2. Ayrıca, bu çalışma ile ilgili olarak herhangi bir aile bireyinin veya yazarların çıkar çatışması potansiyeli olabilecek, bilimselvetıbbikomiteüyeliğiveyaüyeleriileilişkisi,danışmanlık,bilirkişilik,herhangibirfirmadaçalışmadurumu, hissedarlıkvebunabenzerdurumlarınınolup/olmadığı, 3. Ayrıca,makalehazırlanırken;veritoplanmasında,sonuçlarınyorumlanmasında,makaleninyazılmasındaherhangibir çakışmaalanıbulunup/bulunmadığınınaçıkbirşekildebelirtilipbütünyazarlartarafındanimzalanmasışarttır. Makale başlığı: Yazımızıntarafsızlığıileilgilibilinmesigerekenherhangibirmalikatkıveyadiğerçıkarçatışmaihtimali(potansiyeli)ve ilişkialanıYOKTUR. Ad,Soyad Tarih İmza 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. Yazımızıntarafsızlığıileilgilibilinmesigerekenherhangibirmalikatkıveyadiğerçıkarçatışmaihtimali(potansiyeli)ve ilişkialanıVARDIR Ne tip bir irtibat olduğu, Yapılan mali antlaşma şekli, Kişi ve/veya iş ilişkisinin veya amaçın detaylı açıklması yapılmalıdır. Tarih İsim e-dergi.marmara.edu.tr www.marmaramedicaljournal.org İmza Marmara Medical Journal Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi COPYRIGHT TRANSFER AGREEMENT FORM (3) Statement for Authors Submitting Original Research, Review or Case Report: “Theenclosedmanuscript(Title)hasbeenapprovedbymeaswellasbytheresponsibleauthoritiesattheinstitutewherethework hasbeencarriedout.Icertifythatnoneofthematerialinthismanuscripthasbeenpublishedpreviouslyinanyformandthatnone ofthismaterialiscurrentlyunderconsiderationforpublicationelsewhere.Thisincludessymposiaandproceedingsofmeetingsand preliminarypublicationsofanykind,exceptanabstractof400wordsorless.” Title of the Manuscript: Author’sName Signature Date (4) Statement for Conflict of Interest: Please clearly state below whether or not there are any conflicts of interests regarding the submission and publication of the manuscript and its potential implications. Title of the Manuscript: Author’sName Signature e-dergi.marmara.edu.tr www.marmaramedicaljournal.org Date Case Reports / Olgu Sunumları Contents/İçindekiler Reviews / Derlemeler 1 Free radicals, whey proteins and colorectal cancer / Serbest radikaller, süt serumu proteinleri ve kolorektal kanser A. Suha YALÇIN, Wafi ATTAALLAH, Ayşe Mine YILMAZ, A. Özdemir AKTAN 7 Mesleksel nikel dermatiti / Occupational nickel dermatitis Aslı AYTEKİN, Hınç YILMAZ Original Articles / Özgün Araştırmalar 13 Nicotine alleviates colitis-induced damage in rats via its anti-oxidative activity / Sıçanlarda kolite bağlı hasarı nikotin antioksidatif aktivitesi ile hafifletir Zarife Nigar OZDEMIR, Gokhan TAZEGUL, Pinar KURU, Seyda BILGIN, Semih Tiber MENTESE, Can ERZIK, Serap SIRVANCI,Berrak C YEGEN 21 Comparison of diffusion weighted MRI parameters of mediastinal lymph nodes with PET/CT in lung cancer patients / Akciğer kanserli hastalarda mediastinal lenf nodlarının difüzyon ağırlıklı MRG ile değerlendirilmesi ve PET/BT ile karşılaştırılması Onur BUĞDAYCI, Mehmet Nihat KODALLI, Fuat DEDE, İsmet CENGİÇ, Derya TÜRELİ, Hilal Altaş AYDIN, Ahmet ASLAN 27 Çocuk ve ergenlerde okul reddi davranışının nedenlerinin incelenmesi / Evaluation of the children and adolescents refusing to attend school Funda GÜMÜŞTAŞ, Yasemin YULAF, Sebla GÖKÇE 32 Obezite cerrahisi uygulanan kadın hastaların solunum fonksiyon değişiklikleri / Respiratory function changes in female patients who have undergone obesity surgery Hacer KUZU OKUR, Aziz Bora KARİP, Orhan ARAS, İksan TAŞDELEN, Hasan ALTUN, Kemal MEMİŞOĞLU 36 Çocuklarda fonksiyonel kabızlık tedavisinin yaşam kalitesi üzerine etkisi / Impact of treatment on quality of life in children with functional constipation Hüseyin KILINÇASLAN, Osman ABALI, İbrahim AYDOĞDU, Mustafa BİLİCİ 42 Sepsis oluşturulan sıçanlarda farklı konsantrasyonlarda verilen albuminin böbrek antioksidan ve serbest oksijen radikalleri üzerine etkisi / The effects of different concentrations of albumin on renal antioxidants and free oxygen radicals in rats with sepsis Özlem KARA, Tümay UMUROGLU, Tolga GÜRSOY, Kemal Tolga SARAÇOĞLU, Fevzi Yılmaz GOĞÜS 47 28 haftalık bir gebede hızlı nörolojik kötüleşmeye neden olan foramen magnum meningiomu / Foramen magnum meningioma causing rapid neurological deterioration in a 28-week pregnant woman Özgür ÇELİK, Aşkın ŞEKER, Ali ÖZEN, Süheyla UYAR BOZKURT, Tevfik YOLDEMİR, Mustafa İbrahim ZİYAL 51 Littoral cell angioma: A case report / Littoral hücreli anjiom: Olgu sunumu Güliz ÖZKÖK, Funda TAŞLI, Sibel DEMİR KEÇECİ, Hakan POSTACI 54 Niemann-Pick hastalığı tip A ve tip B: İki olgu sunumu / Niemann-Pick disease type A and type B: A report of two cases Pelin ZORLU, Şit UÇAR, Neşe YARALI, Fulya DEMİRÇEKEN 58 Endovascular embolisation of a hepatic pseudoaneurysm causing massive hemorrhage after a blunt hepatic trauma / Künt karaciğer travması sonrası masif kanamaya neden olan hepatik pseudoanevrizmanın endovasküler embolizasyonu Suha AKPINAR 62 Erişkin bir hastada çift odacıklı sağ ventrikül ve ciddi koroner arter hastalığı: Olgu sunumu / Doublechambered right ventricle and severe coronary artery disease in an adult patient: A case report Cüneyt ERİŞ, Hasan ARI, Burak ERDOLU, Şenol YAVUZ, Ahmet ÖZYAZICIOĞLU 66 Diz ekleminde synovial hemanjiom: Olgu sunumu / Synovial hemangioma of the knee joint: A case report Semra DURAN, Mehtap ÇAVUŞOĞLU, Eda ELVERİCİ Student’s Corner / Öğrenci Köşesi 69 Beyin ölümü kriterlerinin tarihsel gelişimi ve kadavradan organ nakline etkisi / Historical evolution of criteria for brain death and its effect on cadaveric organ transplantation Orçun ÇİL, Şefik GÖRKEY 75 Scientific and educational concerns in medical students’ congresses: The elephant in the room Gokhan TAZEGUL Photo Quiz 76 Low back pain and a dumbbell shaped hypodense mass on CT in a middle aged woman Aslı TANRIVERMIS SAYIT, Ozgur TOSUN, Emrah SAYIT, Filiz ERDİL, Mustafa KARAOGLANOGLU 78 Lenfadenopati ve kilo kaybı ile başvuran yedi yaşında erkek hastanın periferik kan yaymasında mavi sitoplazmalı, nukleoluslu hücreler Çisem AKSU, Neslihan BARANOĞLU HİM, Taner ADIGÜZEL, Ahmet KOÇ MARMARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ DERGİSİ
Benzer belgeler
Tam Metin - Marmara Medical Journal
ortamında yayınlanan yazı, resim, şekil, tablo ve uygulamalar yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz. Bilimsel amaçlarla kaynak
göstermek kaydıyla özetleme ve al...
Prof. Dr. Yase - BAP - Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi
The Marmara Medical Journal publishes original scientific
research, case reports, reviews and letters.
Manuscripts submitted under multiple authorship are
reviewed on the assumption that all listed...