tatil - Katı Dergi
Transkript
tatil - Katı Dergi
3 TATİL YAN GELİP YATMAK DEĞİLDİR BİR ŞEZLONGNİŞİNİN GAFLETİ: TATİL İNSANIN EN UZUN TATİLİ ÇOCUKLUK TEMMUZ2016 KATI 1 ÇALIŞMAK TATİLİN AMENTÜSÜDÜR MUHAMMET ATALAY . SERTAÇ DALGALIDERE . BURÇİN AYDOĞDU . NECMİ GÜRSAKAL . CEM SÖKMEN GÖKMEN DURMUŞ . AYŞEGÜL DALGALIDERE . HALİL KÖKCÜ . AHMET ÇAPKU . GÜLAY ÇAKIR KADİR METİN AKBAŞ . CİHAD MERİÇ . AHMET DAĞ . İSKENDER GÜMÜŞ . FATİH ÜNAL . YASİN ÇAKIREL SAYI: 7 / TEMMUZ 2016 Ayda bir yayınlanır İmtiyaz Sahibi ve Sorumlusu Recep Çakırel Genel Yayın Yönetmeni Kadir Metin Akbaş Yayın Danışmanları Necmi Gürsakal İskender Gümüş Yayın Koordinatörü ve Görsel Yönetmen Sertaç Dalgalıdere Kapak Fotoğrafı Martin Boose / freeimages.com Yayın Kurulu Adalet Canlı Akbaş Mustafa Aslan Muhammet Atalay Hakan Aydın Burçin Aydoğdu Yasin Çakırel Ramazan Çelik Bahtiyar Dursun Ufuk Özer Cem Sökmen Tacettin Turgay Hukuk Danışmanı Av. Ayşegül Dalgalıdere İstanbul Temsilcisi Av. Aybüke Ekici Yönetim Yeri Demirtaş Mahallesi, Koşuyolu Ara Geçidi, No: 17 Kırklareli Merkez Basım Yeri İn. Adına Gazetecilik Mat. Rek. Org. San. ve Tic. Ltd. Şti. Ofset Tesisleri. Yılmaz Mahallesi. İsmail Hakkı Yücel Sk. No 1/B Lüleburgaz / Kırklareli Tel: 0288 412 45 74 - 412 29 57 Fax: 0288 417 44 47 H ayat hızla akıp gidiyor ve bizler geride ne bıraktığımızı fark etmeden yaşıyoruz. Geride güzel işler bırakmak en önemli amaç olmalı diye düşünüyoruz. Zaman hızla akıp giderken, geriye dönüp baktığımızda Katı Dergi olarak 6 ayı devirmişiz. İşte elinizde 7. Sayımız. Bu sayımızın tasarımını yaparken yaşadık İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaki canlı bomba saldırısını. Amacı ne olursa olsun terör bir kez daha o çirkin, gaddar, kalleş, hain yüzünü göstermiş oldu. Maalesef ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu saldırıda hayatını kaybedenlere rahmet, geride kalanlara sabırlar, yaralılara da acil şifalar diliyoruz. *** Yaz geldi, okullar kapandı, yılık izinler kullanılmaya başlandı. Katı Dergi olarak yayımlanmaya devam ediyoruz. Bu sayımızın dosya konusu tatil… Yine her sayıda olduğu gibi yazarlarımız tatile dair harika yazılar kaleme aldılar. Her bir yazıyı okuduğunuzda tatile dair yeni bir bakış açısı geliştireceğinizi düşünüyoruz. Tatil algımızdan, tatil anılarına kadar geniş perspektiften yine güzel yazılar sayfalarımızda sizleri bekliyor. önemli isimlere dair yine harika yazılar bu sayfalarda yer alacak. Ali Ulvi Kurucu’dan Cahit Zarifoğlu’na, Malcolm X’ten Alija İzzetbegoviç’e kadar farklı isimlerin hatıratlarına yer vereceğiz. Eylül sayımızın dosya konusunu da sizlerle paylaşalım; Eylül’de dosya konumuz “okul” olacak. Çoğunluğunu Kırklareli Üniversitesi akademisyenlerinin oluşturduğu yazar kadromuzun okula dair neler yazacaklarını merakla bekliyoruz. *** Dergimizin internet sitesinin aktif hale geldiğini daha önce buradan ilan etmiştik. Yeni bir bilgiyi de paylaşalım; dergimizin tüm sayılarına da PDF dosyası olarak www.katidergi.com adresinden ulaşabilir, sayılarımızı bilgisayarınıza indirebilir, tüm sayılarımızın çıktısını alıp okuyabilirsiniz. Daha güzel sayılarda görüşmek temennisiyle… Hoşça Kalın… Kadir Metin Akbaş Ağustos sayımızın dosya konusu “hatırat” olacak. Farklı alanlarda hatıratı olan İletişim www.katidergi.com [email protected] twitter: @katidergi Dergideki yazılar yazarlarını bağlar KATI DERGİ SATIŞ NOKTALARI KIRKLARELİ: Baykuş Kitap Kafe - Kampüs Kayalı Kitabevi İSTANBUL: Fatih: Ağaç Kitabevi - İnkılab Kitabevi İstiklal Caddesi: Mephisto Kitabevi - Üsküdar: İskele- Kurt Gazete Bayii ANKARA: Kurtuba Kitap Kafe KONYA: Hüner Kitabevi DENİZLİ: Pusula Kitabevi - Halikarnas Kültür - Mirim Kitabevi BANDIRMA: Kuğu Kırtasiye TRABZON: ra Kitabevi KAHRAMANMARAŞ: Öğretmenevi Altı Kıraathane Kitabevi. TATİL YAN GELİP YATMAK DEĞİLDİR Muhammet Atalay [email protected] ünümüzde önümüze konan tatil anlayışından hareketle emek, sermaye ve gelir adaleti bağlamında pek çok şey söylenebilir. Bu işin bir boyutu olmakla birlikte ben başka bir penceresini ön plana çıkarmak istiyorum. Doğrusu tatil kavramının da diğer pek çok kavram gibi “tüketim odaklı” hale getirildiğini ve aslında insanları mutlu etmekten ziyade her geçen zaman daha çok huzursuzluğa ittiğini düşünenlerdenim. Huzuru daha çok maddede daha çok dünyevi hırsta araya araya geldiğimiz noktada kavramlar da asıl fonksiyonlarını icra edemez hale geliyorlar. Tatil de böyle bir şey ve burada bir tuhaflık var: Yıl boyu çalışıyoruz veya öğrenciysek okula gidiyoruz ve yoruluyoruz. Yılın belli bir zamanında da meşgalemiz her ne ise ondan tamamen uzaklaşmak ihtiyacını hissediyoruz. Bu sürede de aradığımız bir yenilenme, bir dinçleşme esasen. Mesela bir iş yerinde çalışıyorsak oradan iş için aranmamalıyız. Yöneticiysek o sürede karar vereceğimiz tek şey tatille ilgili planlamalar olmalı mümkünse. Annelerimiz de doğal olarak yılın o kadarcık bir kısmında yemek yapma telaşesi olmasın isteyecektir elbette. Çünkü bunalıyoruz, daralıyoruz ve nefes almak istiyoruz. Peki, tatil standartları arttıkça daha çok dinlenmiş oluyor muyuz, yüksek imkânlarla yapılan bir tatil insana iç huzuru veriyor mu? Ben pek de öyle olduğunu düşünmüyorum. Mesela denize nazır bir mekânda açık büfe yemekler yedikten sonra gün boyu güneşlenmek, akşamı da eğlencelerle geçirmek şeklinde özetlenebilecek bir deniz tatilini, çok kısıtlı imkânlarla aynı standartlarda olamasa da yapıp gelen pek çok kişi dinlemişimdir. Ve anlatışlarına göre inanılmaz da eğlenmiş ve dinlenmişlerdir. Hepimizin geceleri sahile kurdukları denize sıfır çadırda kalıp arabadaki küçük tüple yaptıkları menemeni yiyen ve cebindeki parası bitinceye kadar tatil yapıp dönen tanıdıkları olmuştur. Bunun aile boyutunda ise çadır yerine pansiyon, menemen yerine de evden getirilen erzakla yapılan yemekleri koyun oldu bitti. Beş yıldızlı otellerden G asık suratlarla dönen kişiler de tanımışımdır bunun yanında. Peki, ortalama yaşama süresinin yetmiş civarında olduğu ülkemizde, hiç de kısa sayılmayacak bu süre zarfında bir tatil beldesine hiç gitmemiş, hiçbir zaman tatil planı dahi yapmamış insanlarımızın sayısının az mı olduğunu zannediyoruz? O zaman bu insanlar hiç mi dinlenemiyorlar, hep mi yorgunlar? Öyle değil işte, çünkü tatil dediğimiz, dinlenme dediğimiz, dinginlik dediğimiz, huzur dediğimiz şeyin bu kadar tek tip bir standartta bize yutturulmaya çalışılmasıdır olan biten. Bizim insanımız aslında şunu çok iyi bilir: Bir gün için bile olsa memleketine gidip büyüklerin elini öpmek, onların hayır duasını almak, dost ve akrabaları ziyaret etmek, koca bir yılın üzerimizde bıraktıklarını siler atar. Memleketinizin havasını ciğerlerinize çeker, aile sohbetlerinin, dost meclislerinin o sizi çocukluğunuza götüren iklimini iliklerinize kadar hissedersiniz. Güncel tabirle tam bir şarj mekanizmasıdır bu, bataryanız tam doludur artık. Memleketinizin yollarında etrafı seyrede seyrede seyahat ederken, şehrin hafızanıza doldurduğu ne kadar gereksiz ve yorucu görüntü varsa hepsi silinir adeta. Sonra çıkın mutlaka mahallenizin pazarına ve tezgâhlar arasında dolaşın. Dolaştıkça ta çocukluğunuzdan gelen kokular süzülecektir burnunuza. Memleketinizin nanesi, kavunu, reyhanı, havucu hala çocukluğunuzdaki gibi tütmektedir emin olun. Baba dostlarına gidin mesela, dükkânında bir çayını için, hele ki babanız vefat etmişse. Eski komşularınızı da unutmayın, sofrasına oturun, çocukluk arkadaşlarınızla misafir olduğunuz sofralardır onlar. Tanıdığınız ve ihtiyarlamış büyüklerinize gidin mutlaka, uzaktan yakından. Öpün ellerini, eskilerden sorun, varsa çocuğunuza da öptürün ellerini, bakın nasıl bir huzur yükleyecek size. İkram edecektir hazırda ne varsa, sakın reddetmeyin, hatta kalkın beraber hazırlayın bir şeyler. O buzdolabından bir dilim peynir bir zeytin olsun yiyin, açık büfe kahvaltılarda bulamazsınız o lezzeti. Sakın kimseyi kır- mayın, akrabalar arasında bazı tatlı çekişmeler olur, her gittiğiniz yerde de otel rahatlığını bulamazsınız. Ama sabredin, çünkü insanın ruhudur dinlenen aslında, bedeni değil. Bu sebeple, tatil planları yaparken önceliğimiz sıla-i rahim yani ailemizi, yakınlarımızı ve dostlarımızı ziyaret olsun. Manevi gücümüzü buralardan alalım. Bu yazdıklarımdan hareketle memleketiniz dışında bir yerlere gidilmesine, oralarda tatil yapılmasına karşı olduğum anlamı çıkmamalıdır elbette. Aksine, bulunduğumuz mekânlara ve şehirlere kendimizi hapsetmememiz gerektiğini düşünüyor, yurdumuzu ve dünyanın farklı yerlerini görmeyi, farklı insanlarla tanışmayı, dertleşmeyi çok da önemsiyorum. Yanlış bulduğum, tatillerin her yılın bir kısmını tamamen atalet yüklü ve içi boş bir zaman dilimi olarak planlamaya zorlayan algıdır. Bunun yerine, tatilin insanın hem bedenini ve zihnini hem de ruhunu yenileyen anlam yüklü faaliyetler içermesi gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda bir inziva halini, dünya meşgalelerinden birkaç gün de olsa kopmayı ve yaşadığımız ömrün sakin bir kafa ile tefekkürünü tavsiye ediyorum. Bunu belki ben bir tarladaki ahlat ağacının altına uzanarak başarabilirim, siz ise bir sahil kenarında. İşte dostlar, ben tatilin bize sunulan haline çok da inanmayanlardanım hülasa. ‘Bir işi bitirip yoruldunsa diğer bir işe koyul’ prensibince hayatın boşluklarla değil aksine değerli ve dolu dolu geçirilen küçük zaman dilimleri ile çekilir hale getirilebileceğini düşünüyorum. Yaşantımızın odağına maddeyi, bedeni, parayı, kazancı, hırs ve çekişmeleri koyarsak, huzuru bir şezlongda arar hale geliriz ve bulamayız da. Ama manayı, ruhu, insanlığa katkı sağlamayı, kanaati ve muaşereti önemsersek, hayatımızın her dilimi ve tatil anlayışımız da o eksende olur ve bence huzur buradadır. TEMMUZ2016 KATI 3 GAZETECİLER NASIL TATİLSİZ KALDI? Sertaç Dalgalıdere [email protected] H TEMMUZ2016 KATI 4 erkese ve her mesleğe göre tatil farklıdır. Zihninizi bir yoklayın ve tatil deyince aklınıza nelerin geldiğini düşünün? Deniz, kumsal, buz gibi meşrubatlar, uzatılmış ayak, uykudan şişen gözler, gezi, tozu vs. Tüm bu ihtimaller bir gazetecinin zihnine çok fazla yaklaşamaz. Bir gazeteci tatilden sadece sessizce bir kenarda oturmayı anlar. Tatil onun için muhtemelen hafta içi ve tek gündür. Yıllık izni her an bölünebilir. Bayram tatili yoktur. Her an gazeteden çağrılabilir. Belki de bunların arasından en kötüsü, gazetecinin cep telefonu hiçbir zaman kapalı olamaz. Tatilde bile olsa! Bayramının ikinci ve üçüncü günleriyle, Kurban Bayramı’nın ikinci, üçüncü ve dördüncü günlerinde gazetelerin çıkmasını yasaklamış ve bu hak her kentte basın kartı taşıyan üyesi en çok olan gazeteci cemiyetlerine verilmiştir.”1 Bu yasa sayesinde gazeteciler bayramda dinlenme olanağı bulmuş hem de gazeteci cemiyetlerinin çıkarttığı bayram gazeteleri sayesinde işsiz gazetecilere yardımcı olunmuştur. Ancak bu güzel günler, gazeteciler için 1992 yılına kadar sürebilmiştir. Bayram sabahlarını düşünün, sıcak ekmeğin yanında ne alıyoruz? Gazete... O halde o gazete bayram da olsa seyran da olsa hazırlanıyor ve hazırlanmaya devam edecek. O halde siz arife tatilindeyken gazeteci çalışmak zorundadır. Bayramın 1. günü siyasilerin bayram tebriklerini kabulü, bayram namazını kim nerede kıldı? Vs. Vs. Hele kurban bayramı ise kim hayvanı yerine kendini kurban etti. Kurban edilmek istemeyen hayvan nasıl kaçtı, nasıl kovalandı? İşte bunların hepsi birer haber ve gazeteci için bir iş niteliğinde. Dinç Bilgin’in sahibi olduğu Sabah gazetesi 1992 yılının Kurban Bayramı’nda (11 Haziran) çıkarttığı gazeteyle bir geleneği ortadan kaldırmıştır. Basın Mesleği Yasası’na göre bayram günleri yasaya aykırı olarak gazete çıkarmanın cezası 10 bin liraydı ancak o dönem için tek sayfa bir reklam ücretine eş değer olan bu ceza, Dinç Bilgin için çok da bir şey ifade etmiyordu. Peki, bu hep böyle mi olmuş? Türk basınında tatil hiç mi yokmuş? Matbuat, basın ve medya derken gazeteciler hep mi çalışmış? Aslında işin gerçeği basından medyaya geçişte olanlar olmuş. Turgut Özal’ın liberalizm anlayışı sayesinde Türk basını yavaş yavaş medyaya dönüşürken, gazetecilerin elindeki önemli haklardan biri “Bayram tatili” de uçup gitmiş. “1952 tarihli Basın Mesleği Yasası Şeker Dinç Bilgin Gazeteciler Seni Nasıl Affetsin! Gazeteciler Cemiyeti tepkiliydi, diğer dokuz gazetenin sahibi ortak bir protokol imzalayarak bir bildiri yayınladılar ve Sabah’ın haksız rekabetine karşı çıktılar, ancak her zaman olduğu gibi patronun kârı karşısında gazetecilerin hakları hiçe sayıldı. Bir sonraki bayramda öteki gazeteler de çıktı ve hem gazetecilerin bayram tatili hem de “Bayram Gazetesi” geleneği ortadan kalktı. Bayram gazeteleri neden bu derece önemliydi? Çünkü onlar hem işsiz gazeteciler için bir ekmek kapısıydı hem de gazetecilerin de bayramı bayram gibi, tatili tatil gibi yaşamaları için izin kullanmalarını sağlıyordu. Önce Hilal-i Ahmer Sonra Kızılay Ve Bayram Gazetesi Bayram gazetesinin sonu aslında ilk son değildir çünkü öncesinde de benzer uygulamalar Türk basın tarihi içerisinde görülmüştür. Örneğin; Şemsi Sılkım, “Meslekte Yetmiş Yıl Bab-ı Âli Anılarım” isimli kitabında Bayram gazetesi tartışmalarını tarihin bir tekerrürü olarak görmekte ve Bayram gazetesinin geçmişini anlatmaktadır, “Cumhuriyetin kuruluşu ile gazete sayılarında da artış olunca, dini bayramı vesile yaparak, eski yazıyı benimsemiş muharrir ile muhabirlerin işsiz kalmaması ve maişetlerinin temini için ilk zamanlar ‘Hilal-i Ahmer’ gazetesi yayımlanmıştı. Sonradan ‘Kızılay’ adıyla yayımlandı.”2 Bayram, Kızılay ve Hilal-i Ahmer’in ardından ağıt yakacak değilim Bayram gazetesinin son bulmasıyla tatil hayali suya düşen gazeteciler için çalışmak ve yine çalışmaktan başka çare kalmamasına üzülüyorum, çünkü yaklaşık 10 yıl boyunca yaptığım gazetecilik mesleğim sırasında en çok zoruma giden de bayramlarda çalışmak olmuştu. Bugün meslek değiştirmiş olabilirim ancak 9 günlük şu güzel bayram tatilinde tek temennim gazetecilerin yeniden bayramlarda çalışmadıkları ve “Bayram Gazeteleri”nin satıldığı günleri yaşamaları. Dipnotlar: 1- Hıfız Topuz, 2 Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul:2003, s. 286-287. 2- Şemsi Sılkım, Meslekte Yetmiş Yıl Bab-ı Âli Anılarım, Togan Yayınları, İstanbul: 2011, s.360. BİR TATİL GÜNÜNÜN PANORAMASI 19 Burçin Aydoğdu [email protected] 88 sonbaharı… İlk McDonalds açılmış daha 2 yıl önce. Taksim’de. Gezi Parkı’nın eteğinde. Borsa falan deniyor. Para kazanma yeri. Yeni açılmış. Hikmetini bilenler az. * * * Görünmez bir sıkı otoritenin elinde nispeten boş meydanlarıyla huzurlu bir Türkiye. Serpil Çakmaklı saçıyla vatkalı kızlar… Kabarık saçlı kot ceketli gençler. Diskolar... Mecidiyeköy’de bir sokak. Beton gri bir kaldırım. Yolda tek tük arabalar. * * Kenan Evren cumhurbaşkanı. * Televizyonda 2 kanal var. Bilemedin 3. Hepsi TRT. * En çok izlenen program Haberler. Toplum ağırbaşlı, vakur, saygılı. * Çizgi film haftada bir defa. Sade hafta sonları. * Renkli giyinen yok o zamanlar. Herkeste siyah, kahverengi, beyaz... * Kısa yoldan zengin olma hikayeleri, bankerler, Kasteli, Yalçın, vurguncular... Geleceğini, meydan okuyarak arayan neslin yerini almışlar; öncülleri yok. * Ne yapacağını değilse de ne yapmayacağını az çok öğrenmiş anne-babalar. * Çocuklarını okutuyorlar. Başka yola saptırmadan. Terbiyeli. Uslu. Şımartmadan. * Bir fırsat varsa onlara vardır. Kendilerinden geçmiş. Biliyorlar. * SSCB var hala haritalarda. Ama temkinli anılıyor adı. Sakıncalı. En büyük hayaller Anadolu lisesi/üniversite kazanmak, iş bulmak, büyük işletmelerde para kazanmak. * * Amerika var bir de. Filmlerde. Dillerde. Düşlerde. Her yerde. Bilgisayar gelmiş. Daktilodan güzel. Geleceğin habercisi. * * * 70’lerden kalma asansörsüz bitişik nizam apartmanlar. Hep yanaşık, tek sıra. * Düz beyaz ferforjeli penceresi yer hizasına gelmiş bir daire. Televizyon açık. * Televizyonda Voltron var. Camın dışında 3 kafa ona bakıyor. Birbirine yaslanmış. * İlkokul 4 çocukları bunlar. Dersaneye gidiyorlar. Hemen bitişik binada. * Başar Dersanesi’nde teneffüs 10 dakika. Ne görseler kâr. * O çocuklardan biri bendim. Tatildi o gün. Günlerden Pazar. TEMMUZ2016 KATI 5 TATİLİ KAZI, ALTINDAN FOSEPTİK ÇIKAR Necmi Gürsakal [email protected] TEMMUZ2016 KATI 6 T atil deyince aklıma, neredeyse yıllar çok yıllar önce polis olan bir akrabamızın yazları eşini ve çocuklarını alıp deniz kıyısında açılan Polis Kampı’na gitmeleri ve orada bir Kızılay çadırında kalmaları gelir. Biz de onlara özenir, ilkokul çocuğunun düşleri içinde kendimize ne zaman böyle bir tatile gidebileceğimizi sorardık. Sonra bir gün babam anneme, “Hazırlanın” dedi. Yataklar, yorganlar, kap kacak hazırlandı. Sonunda galiba biz de tatile gidiyorduk. O gün akşamüstüne kadar zaman geçmek bilmedi, bekleyip durduk. Sonunda babam geldi ve bağırdı, “Ne bakıyorsunuz. Hiçbir yere gitmiyoruz”. Tatil işi bende veya bizde işte böylesine kötü başlamıştı. Babanız size, “Tatile gideceğiz” dediğinde film her zaman mutlu sonla bitmeyebiliyordu. O gün babamın neden karar değiştirdiğini, aklından neler geçtiğini, neden “Gideceğiz” deyip sonra vazgeçtiğini, hep kendime sormuşumdur. Büyüdükçe babamın bizden çok başkalarını sevdiğine ve canı istemediği zaman onları da terk ettiğine tanık olduğum için bu soru da unutulup gitti zamanla. Aradan yıllar geçti. Büyüdük, evlendik, çocuk sahibi olduk. Nasıl olduysa, bundan yaklaşık 26 yıl önce Bodrum`da Gündoğan’ı keşfettik ailecek. O yıllarda orada deniz o kadar temizdi ki, balıklarla birlikte yüzebiliyordunuz. Kazlar, kediler, sokakta dolaşan inekler ve tezek kokusu ile o günlerin Gündoğan’ı tam bir köydü. Deniz kıyısında şimdi rahmetli olan bir Gündoğan köylüsünün işlettiği bir otelde kaldık önceleri. Sonra ev tutmaya başladık ve yavaş yavaş onlar bize, biz onlara alıştık. Kışın köyü ve insanlarını özleyip, “Nereye gidipduru?” diye birbirimize sorduk. Gündoğan’a ilk geldiğimizde bindiğimiz bir minibüste köylüler ve İngilizler vardı. Ne tuhaftır ki, İngilizlerin konuştuğu her şeyi anlıyor; ama çok hızlı konuşan köylülerin “Neptürü”lerini filan hiç anlamıyorduk. Yıllar sonra Gündoğan’a bir ev yapıp iyice oralı olduk. “Köyün postacısı tatile çıktığında köyü gezermiş” cümlesinde olduğu gibi ben yazları da Gündoğan’da çalışmaya, daha doğrusu yazmaya başladım. “Bir İşkoliğin Hatıra Defteri”ni henüz yazmadım ama benden umutlu olan çok arkadaşım olduğunu biliyorum. Yalıkavak, Gündoğan ve Göltürkbükü bugün oldukça pahalı tatil yöreleri. Trilyon sözcüğü buralarda pek sık kullanılıyor nedense. Ancak, hemen bir parantez açıp, “foseptik” ve “vidanjör” sözcüklerinin de buralarda pek popüler olduğunu söylemek zorundayım. Bu sözcükler trilyon lafının yanına hiç yakışmasalar da durum bu. Güzel bir deniz, ferahlatan bir rüzgâr, bir iki kitap ile uğraşmak “tatil” sözcüğünün hep yanında gelir benim için. Güneş Gündoğan’da begonvilleri, palmiyeleri, benjaminleri öyle bir parlatır, öyle bir cilalar ki, oluşan renklere şaşar kalırsınız, soluğunuz kesilir. Hep tatildedir buraları sanki. Hastalıklar, yoksulluklar, kırgınlıklar buralara hiç uğramaz gibi. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Hayat çalışmaktan çok tatile meyilli olanlara her zaman iyi davranmaz. Sermayeyi kediye Marmara’da yükleyip gelenler, İstanbullu aşk kırgınları, işten çıkarılıp “Ferrasi’ni satan işadamı” rolüne soyunanlar, Güney’de de her zaman mutlu olamaz. Ders filan alınsın diye yazmadım bu yazıyı ben. Herkes için her zaman hayatın bayram ve tatil dolu olmasını isterim. Öğrencilerime, “Hepiniz yalılarda oturun inşallah” diyorum. Ancak elimde değil, tatil görüntülerinin ardında bile çokça derdin yattığını görmeden edemiyorum. Belki bu yaşımın gereği. Belki çocukluğumda yaşadıklarım, babama bile güvenmemem gereğini öğretti bana. Parıltılı tatil görüntülerine ise hiç ama hiç… Son 30 yıl içinde Gündoğan köylülerinin bu işten ne kadar kârlı çıktıkları da elbette ayrı konu. Dağı, taşı beton yapıp, koyların canına okuyan bir anlayış neredeyse son 50 yıldan beri sürüyor. Ülkenin kalkınma modeli hep “inşaatla kalkınma” oldu. Bıkmadık, usanmadık bu işten. Herhalde benim aklım yetmiyor bu işlere. En ufak bir umudum da yok yeteceğine… "TATİLCİLER YOLLARA DÜŞTÜ..." 19 50’lerin ikinci yarısını psikiyatri ihtisası için New York’ta geçiren Engin Geçtan, dönemin seyahat anlayışını şu sözlerle anlatır: “Memleketteki insanların çoğu ömürlerini, bulundukları kasaba ya da şehirden hiç ayrılmadan sürdürürlerdi. Memleketin en büyük kentinde yaşayanlar için seyahat, şehrin bir başka semtindeki yakınlarına uzunca süreli yatıya gitmekti. Varlıklı Avrupalılar dışında dünyada seyahat kültürü diye bir olay yoktu.”1 Engin Geçtan’ın ifadelerini bir tarafıyla 2000’li yılların Türkiye’sine bağlayabiliriz; 10-12 yıl önce bir televizyon haberinde “Boğaz Turu” için Eminönü’nde bir araya gelen kadınlarla gerçekleştirilen röportajlara tesadüf etmiştim. Yanlış hatırlamıyorsam Bağcılar Belediyesi’nin düzenlediği bir organizasyondu bu. Muhabirin mikrofon uzattığı kadınlar, kimi 15 yıldır kimi 20 yıldır İstanbul’da yaşadığı hâlde ilk defa deniz gördüklerini söylüyorlardı. Türkiye 1950’lerde başlayan iç göç hareketlenmesine kadar zaten durağan bir toplumsal yapıya sahipti. Bu olgunun istisnası ise askerlik yapanlardı. Haberde kayda geçen sözler özellikle İstanbul ve Ankara’yı büyüten geniş bir toplum kesiminin yeni şehrinde de büyük ölçüde hareketsiz yaşadığını aksettiriyordu. Hal böyleyken bayram ve tatil meselesi televizyon haberciliğinin kolayca ve çabukça tanımlamak/etiketlemek için tek çuvala doldurduğu konulardan biri olmayı sürdürüyor. Cem Sökmen safir etti. Marmara 90’larda çaptan düştü. Ege ve Akdeniz’de başta Bodrum olmak üzere bazı ilçeler bağlı bulundukları şehirlerden daha popüler hâle geldi. Bodrum, bütün bunların arasında tartışılmaz bir üstünlüğe layık görüldü. Bodrum anıları ve yaşantılarını kayda döken kitaplarla bir mini literatür bile oluştu. İstanbul’un kışlık eğlence mekânları yazlık şubelerini Bodrum’da açtı. Türkiye’deki televizyon izleme oranının yüksekliğini düşünürsek, yaz aylarında bu sahillerden gelen görüntüler, tatil fikrinin yerleşme ve dönüşümünde önemli etkiler yaptı, yönlendirici oldu. Hâlihazırda Hürriyet, Sabah ve Sözcü gazeteleri Pazar günleri Tatil ya da Seyahat isimli ekler veriyor. Haziran ayı yaklaşınca Her bayram öncesinde “Tatilciler yollara düştü” merkezli haberler bütün medyayı kaplıyor. Biraz havaalanı biraz otogar ve en çok sahil görüntüsüyle gidenlerin hepsi “tatilci” oluyor. Peki, gerçekler böyle mi? Pratikte izin hakkı olmayan milyonlarca işçinin yaşadığı bir ülkede “bayram tatili” sahillerde mi geçer? Hürriyet, Habertürk, Milliyet, Sabah gibi gazetelerin günlük magazin eklerinde birinci sayfaları beach görüntüleri kaplıyor. Düne kadar Şeker Bayramı mı Ramazan Bayramı mı tartışmalarının yapıldığı Türkiye’de artık tartışılan 9 gün meselesidir. Hatta Ramazan ve Kurban Bayramı tatillerinin 9 gün olup olmayacağı 2 ay öncesinden dillendirilmeye başlıyor. 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim, gibi resmi bayram günleri ve 1 Mayıs, 1 Ocak günleri Pazartesi veya Cuma’ya denk gelirse turizmin ve turizmcinin baskısı hemen hissedilmeye başlıyor. Turizmci, Türkiye’deki iki parçalı orta sınıfın eski ve yeni mensuplarına hitap ediyor. Marmara, Ege ve Akdeniz sahillerini 1980’lerden bu yana mesken tutan eski orta sınıfa 1990’lardan itibaren muhafazakâr yeni bir tabaka eklenmiştir. Bu eklenme için daha önce başka küçük örnekler olsa da dönüm noktası sayılabilecek örnek 1996’da “Alternatif Tatilin Adı: Caprice” sloganıyla tanıtılan Caprice Hotel’dir. Bu iki tabakanın birleştiği 5 yıldızlı hotel/ tatil köyü anlayışı turizmciler tarafından ideal tatil modeli olarak sunulmaktadır. Evet, özellikle 70’lerin sonlarından itibaren Marmara, Ege ve Akdeniz sahilleri Türkiye’nin orta sınıfını yaz aylarında mi- Yukarıda “Pratikte izin hakkı olmayan milyonlarca işçinin yaşadığı bir ülkede “bayram tatili” sahillerde mi geçer?” diye [email protected] sormuştum. Aslında ekranlarda yapılan Türkiye’nin beşte birinin yaşadığı bir durumu Türkiye’nin bütünü yaşıyormuş gibi yansıtmaktır. Geriye kalanların önemli bir kısmı için bayram günleri çalışılmayan nadir günler olarak bilinir ve yaşanır. Bu sayede doğup büyüdüğü şehre/ilçeye/ köye gidebilen insanları otogar görüntüleri üzerinden haberde kullanmak anlamsızdır. Toplumu tek çuvala doldurmak yerine farklı şartların ve farklı özelliklerin üzerinden gitmek hem bayram ve tatil meselesini hem de toplumsal eğilimleri anlamak için yardımcı olabilir. Bu bağ- TEMMUZ2016 lamda son söz Mustafa Kutlu’dan gelsin: KATI “Türkiye’de son otuz-kırk yılda vücut bu7 lan şehirleşme, bu çerçevede gerçekleşen iç göç, yanı sıra pek çok sebeple birlikte büyük aileyi, mahalleyi dağıtmıştır. Artık büyük ailenin her bir ferdi ülkenin ayrı ayrı bölgelerine savrulmuş durumdadır. Köyde veya taşra şehir-kasabalarında kalan belki sadece ihtiyarlar. Bu münasebet ile bir tatil vesilesi sayılan bayramlarda bir bölük insanımız hem memlekette kalan aile büyüklerini görmek, babasının dedesinin mezarını ziyaret etmek için sıla-i rahim maksadı ile yollara düşüyor. Bir kısım insan ise akrabalığı, komşuluğu, aile bağlarını çoktan koparmış, etrafına ferdiyetçi bir koza örmüş, bayramı bir dinlenme, bir seyahat vesilesi saymakta, bu sebeple bir tatil beldesine gitmektedir. Bu iki grup insanın dışında bir de ‘gidemeyenler’ var. Dolayısıyla apartmanda, sitede, oturduğunuz sokakta bayram öncesi bir ayrım yaşanıyor: Gidenler, gidemeyenler. Bu ayrım en fazla çocukları yaralamaktadır. Bisikleti olanla, olmayan farkı gibi; bayramda tatile gidenle, gidemeyen çocuk arasında bir burukluk yaşanmaktadır.” DİPNOT: 1- Engin Geçtan, Rastgele Ben, İstanbul, Metis Yayınları, 2014, s.9 TATİLDE TÜRKİYE'YE DAİR İZLENİMLERİM Leicester Gökmen Durmuş [email protected] T TEMMUZ2016 KATI 8 atil denilince heyecanlanırım. Belki yurtdışında yaşıyor olmaktandır aklıma ilk olarak Türkiye gelir. Ve her ziyaretimde bazı şeylerin değişmiş olduğunu görürüm. İçinde yaşayanlarca fark edilmezdir bu belki, lakin bizim gibi senede bir ayak basanlarca hemen anlaşılır. Bu ayki yazımda son Türkiye seyahatimden hatırda kalanları paylaşacağım. Dili ve mekânı seçtim, çünkü ikisi bizi, biz de ikisini şekillendiririz. Dil Geçmiş yıllarda “Olric”, “Bir Alex değil” ve “söyle Sebastiyan”lı yeni sözler duymuştum. Hadi Olric’i Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından çıkarmıştım, peki bu Sebastian’la Alex neyin nesiydi. Böylesi durumlarda ilk iş Türkçe öğretmeni arkadaşıma danışmak olur. O da sağ olsun Fenerbahçeli Alex’ten, Vlademir Nabokov’lu Sebastian’a bu yeni ifadelerin nereden çıktığını anlatır. “At fava bekle” , “takibe takip” ve “fenomen” gibileri vardı mesela. Bunların da Twitter kullanıcıları tarafından yaygınlaştırıldığını öğrendim. Fenomen sözcüğü olgu anlamından sıyrılıp “şöhret kazanmış Twitter kullanıcısı” manasına kaymıştı. “At fava bekle” ise favoriler kısmında arşivlenen tiwitlerin zamanı gelene değin kenarda bekletilmesi gibi bir anlamı karşılarmış; Nasrettin Hoca’nın kara kaplı deftere yazdım misali. Ancak bundaki eylem karşı tarafın beyanını ileride kendisine karşı kullanmak üzere intikamdan çok rezil etmek, yüzüne vurmak maksatlı. “Başarılı”; duyduğum başka bir moda tabir. Bu sıfat ayakkabıdan, çantaya her şey için kullanılır olmuş. Beğendim, güzel tercih, yakışmış yerine “başarılı’’ denip geçiliyor. Gene işittiğim değişik ifadelerden biri; “Bir tık daha”… Cep telefonu şarj seviyesini gösteren çubukları hatırlatan bu tabir birazcık daha, bir seviye daha, az daha, hafiften anlamlarının yerine geçmiş. Diğer bir popüler kelime “kuzen”. İngilizcedeki cousin kelimesinin Türkçeye uydurulmuş hali. Türkiye’deki elitler arasında yaygındı. Simdi ise ülkenin dört bucağında. Kim Milyoner Olmak İster?’de yarışmacılara yöneltilen “Yarışmaya kiminle geldiniz?’’ sorusuna kulak kesilin lütfen. Kimse teyzeoğluyla, amcakızıyla değil, herkes kuzeniyle gelmiştir. Son olarak en çok duyduğum kelime “aynen’’ oldu. Bütün onaylama sözcüklerinin yerinde olur olmaz her yerde... Mekân Park: Üniversite öğrencilik yıllarımın geçtiği Konya’ya gittim. Alaaddin Tepesi’nden eski Konya tarafına doğru adımladım. İplikçi ve Kapı camileri, asırlara inat hala bütün ihtişamıyla geleni geçeni selamlamaya devam ediyordu. Derken yeşil türbe göründü. Fakat bir tuhaflık vardı. Bu kadar erken görünmemeliydi. Yaklaşınca anladım ki Mevlana Müzesi’nin önündeki park kaldırılmış, geniş bir meydana dönüştürülmüş. Eskiden dallarına güvercinlerin konduğu ağaçlar sökülmüş, sularından içtiğimiz şadırvan kaldırılmış. Meydana nazır bir çayevinin taburelerine bıraktım kendimi. Algida reklamlı şemsiyelerdense çınar ağaçları altında serinleyemediğime eseflendim. Peki, neden beğenmediğimiz Batı, bize çevrecilik dersi veriyordu? “Yaş kesen baş keser” diyen bir millet değil miydik biz. Bina ve AVM’ler konusunda cömertken neden aynı bonkörlüğü parklar konusunda gösteremiyorduk. Niçin bizde de bir Londra’nın Hyde Park’ı, bir New York’un Central Park’ı gibi büyük parklar yoktu? İşte bu düşüncelerle ikinci çayı söylemeden Ankara’nın yolunu tuttum. Kafeler: Ankara’da farklı tarz kafeleri tecrübe etme imkânı buldum. Bunlardan ilki Kızılay Konur sokaktaki Zay- tung Zone. Kafe, kendi adında üç-dört sayfalık bir politik mizah gazetesini ücretsiz olarak okurlarına sunuyor. Ayrıca alt katta canlı müzik yapılıyor. Diğeri Bestekar sokaktaki Leman Kafe. Bu da mizah dergisi Leman’ın karikatürleriyle bezenmiş ayrı bir tarz. Mizahı merkeze olan bu iki kafe de alkollü içeceklerle birlikte zengin bir menü sunuluyor. Tamamen farklı bir konsepte geçeğim. Bunlar daha çok kitabı ve topluluk bilincini merkeze alan muhafazakâr kafeler; Kurtuba ve Siham. Her ikisi de ekseriyetle mütedeyyin kesimin uğrak yeri. Hatırı sayılır bir müşteri kitlesi tutmuşlar. Bir tarafıyla kafe, diğer tarafıyla kitabevi havası veriyor. Yurtdışı gezileri, aylık kitap tartışmaları, Ramazan ayı iftar menüleri ve logolu ürünleriyle belli bir marka değeri yakalamışlar. Denemeye değer. Önceki gelişlerimde her köşe başında bir çiğköfteci ve kokoreççi görürdüm. Simdi onların yerini mantar gibi türeyen kahveevleri almış. Değişik Türkçe isimler altında zincirler kurulmuş. Starbucks’a karşı mücadele verdikleri aşikâr. Starbucks demişken diğerlerinden ayrı bir stilde açılan Starbucks Reserve şubelerinden bahsetmeden olmaz. Nadir – kesin öyledir- kahve çekirdeklerini, farklı usullerle demlediklerini iddia eden bu mağazaların sayısı oldukça az. Ankara’da sadece Bilkent’te denk geldim. Daha fazlasını ödemeye gönüllü müşterilerine hizmet veriyor. Üçüncü nesil kahve pazarını kaptırmamak adına havayolu ve kimya şirketlerinden feyz almışlar. Ekonomi sınıf kahve bir “business class” kahve 2 para. Bir nev’i sınıf içinde sınıf. Herkese afiyet olsun. Satırlarıma İsmet Özel’le son veriyorum; “Fly Pan-Am drink Coca-Cola” İNSANIN EN UZUN TATİLİ: ÇOCUKLUK T Ayşegül Dalgalıdere atil kelimesi eğlenceyi, dinlenmeyi, hoşa giden şeylerle vakit geçirmeyi ifade ettiğinden olsa gerek, çocukluk dönemi, hayatın tatili gibi gelir bana. Hani ekseriyetle önce çalışır, yorulur, sonra tatile çıkar ya insan; işte hayat denilen süreçte, bu teamülün tam tersi işler sanki. rının, dünyanın sonu sandığımız uçsuz bucaksız boş tarlaların, yaz akşamlarında sokak lambasının altında oynadığımız oyunların, ceplerimize doldurduğumuz taze fındığın, Miğrannemin beyaz yemenisinden, dedemin aksakallarından yayılan hacı yağı kokusunun zihnime doluşuvermesi. İnsan, çocukluk denilen bir tatil halinin içine doğar. Yer, içer, gezer, eğlenir, sıkıcı ve yorucu olan işlerle neredeyse hiç ilgilenmez. İstediği, ihtiyaç duyduğu hemen her şey ebeveyni tarafından kendisine sunulur. Hayatın ciddiyet gerektiren sahalarıyla işi yoktur bir çocuğun. Ancak 12-13 yaşına gelmesiyle beraber “hayat mesaisi” tam başlamasa da en azından yarı zamanlı bir mesainin başladığı söylenebilir. Neticede ebeveynler yine her sıkıntısında yanı başındadır. Yine hemen her ihtiyacı karşılanır. Hata yapsa bile yaptığı hatanın neticesi anne baba tarafından ustalıkla üstlenilir. Genellikle kişi bu dönemde, yalnızca geleceğini inşa etme konusunda ciddi denilebilecek sorumluluklar yüklenir. Düşünüyorum da sokaklarda, bağda bahçede, keyifle oynayıp cıvıldaşan son nesil olduk galiba biz. Bizden sonraki nesiller peyderpey evlere hapsoldu. Yazın yapacakları bir şey bulunamayınca kurslar yetişti imdada. Dans kursu, yüzme kursu, dil kursu... Ev hapsinden kurs hapsine... Yine çayır çimen yok, yine bağ bahçe yok, yine gökyüzü yok çocuklara. Eğitim hayatının noktalandığı, insanın artık kendi kanatlarıyla uçmaya başlayacağı yirmili yaşlarda ise hayat denilen gailenin asıl mesaisi başlar. İnsan artık kendi uçacak, kendi düşecek, kendi kalkacak ve yaralarını da yine kendi saracaktır. İşe, güce tatil vardır da; hayatın kendisine, ağır sorumluluklarına, sarsıcı hallerine tatil yoktur. Hayat başlamıştır ve sonuna kadar da bu ciddiyeti ile devam edecektir. Önceden, çoluk çocuğun büyüyüp kendi hallerine çekildiği, hayatın hızının yavaşladığı altmışlı yaşları da konforlu bir hal olarak düşünürken, bir dostumun çok kıymetli babasının şu cümlesi ile fikrim değişti: “Altmışlı yaşlarda olan bir insan için hayat çok zordur.” Demek, mesuliyetler hiç bitmiyor insan ömründe. Ömür bitene kadar… Bu sebepledir tatil deyince çocukluğumun aklıma gelmesi. Ankara’nın Beştepe mahallesinin güneşli, ışıl ışıl sokakla- Hal böyle olunca kendi çocukluğuma bakıp “mutlu çocuklarmışız biz” diyorum. Hem mutlu, hem şanslıymışız. Sokak aralarından çılgın gibi geçen arabalar olmadığından, mahallede herkes birbirini tanıdığından ve herkes komşusunun çocuğunu kendi çocuğu gibi koruyup kolladığından olsa gerek, sokaklarımız güvenliydi bizim. O sebeple de “aman bir şey olur” korkusuyla anneler balkonlara tünemezlerdi. Sabahtan akşama kadar korkusuzca sokakta koşturur, oyun oynardık. Akşama doğru her evin penceresinden, guguklu saatin kuşu gibi anneler çıkar ve saati söyleyip çocuklarını eve çağırırlardı. Sakızını yemenisinin üstüne koyan annelerimiz vardı misal bizim. Bu halleriyle onları hep, üstünde fındık olan şekerparelere benzetmişimdir. Şeker gibi kadınlardı zaten. Benim Miğrannem vardı mesela. Adı Mihriye olan, ama tüm mahallenin genç kadınlarına annelik, ablalık ettiği, herkesin zor anında yanına koştuğu için “Mihriye Anne” denilen ve yıllar içinde asıl adı unutulup kendisine “Miğranne” denilen anneanne vardı. Şimdi ise kendisinden kilometrelerce uzakta oturan anneannesini, babaannesini Facebook’tan dürterek hal hatır sorduğuna inanan bir nesil yetişiyor. [email protected] Şimdi çocuklar ne yaparsa “aman acaba psikolojisi mi bozuldu” diye çocuk terapistlerine koşuyoruz. Ben “psikolojisi bozulur” cümlesini tüm çocukluğum boyunca bir kez duymadım diyebilirim. Çocukluğumda mütemadiyen kaybolduğumu hatırlıyorum mesela. Esasen “kaybolma” diye tanımlamak mübalağa olur, ben gittiğim yeri biliyordum ama annem bilmediği için sıkıntı çıkıyordu. Diyelim ki üst mahallede çember bulabileceğimiz bir tenekeci keşfettim, birkaç TEMMUZ2016 arkadaşımı da alıp oraya giderdim. Eve KATI gecikince de “kayboldular” diye mahal9 le ayağa kalkar, anneler yollara düşerdi. Ve çok enteresandır, bulunduğumuzda da sevinçle bağıra basılmazdık. Dayak yerdik. Çocukluğumun ikilemidir bu benim. Kaybolduğum için kahrolduysan, bulunca niye sevinmiyorsun?! Demek ki o zamanlar annelerin psikolojisi çocukların psikolojisinden daha önemliymiş. Mahalle içerisinde bizleri aramaktan kan ter içinde kalan annelerimiz, başımızın arka kısmına denk gelen ufak ve sevimli tokatlar ile azar cümlelerini birleştirir, bu ritmik hal, eve gidene kadar devam ederdi: “Ben sana, pat! Demedim mi, pat! Evin önünden, pat! Ayrılmayacaksınız diye, pat!” Günümüz çocuklarının sorumlulukları ise neredeyse üç yaşında başlıyor. Kreşte gördüğü eğitimde bile üstün başarı göstermesini bekleyecek ve yapamadığında ise “acaba zihni melekelerinde bir sorun mu var, birden ona kadar sayarken sekizi hep atlıyor, psikoloğa mı götürsem, oyuncağını alan arkadaşının saçını çekmiş, şiddete eğilimi mi var?!” diye diye hem kendimizi, hem çocuğumuzun çocukluğunu tüketecek bir hal aldık. Oysa çocukluk, hayatın en hür, en keyifli, en güzel tatilidir. Çocuk psikolojisi de Çin malı değildir, ağır travmalar yaşanmadıkça bozulmaz, yaşanan pek çok şey gelecekte tatlı hatıralar olarak yâd edilir. Yeter ki yaşanabilen bir “çocukluk” olsun gerçekten... ÇOCUKLUĞUMDAKİ KIŞ HAZIRLIKLARI ve YAZ TATİLİ Halil Kökcü [email protected] avramların ve nesnelerin belirli tanımlarını yapabilsek de onların insanların zihnindeki karşılıklarını kesin bir şekilde ifade etmemiz mümkün değildir. Yürüdüğümüz yollar, yediğimiz yemekler, konuştuğunuz kavramlar aynı olsa da onlara yüklediğimiz anlamlar farklı farklıdır. Yollarda solundan geçtiğimiz ağır ağır yokuş tırmanmakta olan eski bir kamyon, pek çokları için sadece eski bir kamyonken, benim için dedemin kamyon şoförlüğü yaptığı yılları çağrıştıran bir tanıdıktır. K TEMMUZ2016 KATI 10 Tatillerin de böyle farklı farklı karşılıkları mevcut. Yaşınıza, gelir durumunuza, hayat tarzınıza, yetiştiğiniz bölgeye göre farklı farklı tatil anlayışları oluşur. Kimisi için, yazlıkta geçen 2-3 ay, kimisi için otellerde birkaç haftadır. Bazılarına sıla-ı rahim için memlekete gitmekten ibaretken kimisine yurtdışına çıkmak için iyi bir fırsattır. Bazıları içinse tatiller çalışılacak zaman dilimleridir. Tarla, bağ-bahçe işlerinin zamanı olabileceği gibi, tamircide çıraklık, çay bahçesinde garsonluk da olabilir. Benim için tatil demek; kasabada geçen yaz ayları demektir. Denizli merkezde doğdum büyüdüm. Anne ve babam merkeze 60 km uzaklıktaki Yeşilyuva Kasabası’ndan. Artık kasaba değil mahalle ama bu konunun bizim için şu an bir önemi yok. Kendimi bildim bileli yaz ayları, kasabada çoğunlukla anneannemlerin evinde geçmiştir. Nasıl bir ev sorusuna verilecek en güzel cevap bana kalırsa o ev. Müstakil, geniş bir avlusu var. Binaya bitişik bir de bahçe. Avluda elma ağacı, bahçede ceviz, erik ağaçları, asmalar, harım denilen içinde biber, domates, nanenin olduğu ufak bir alan. Bahçede bir nesilden diğerine doya doya toprakla, bitki, böcekle muhatap olan çocuklar. Evin içi çoğu zaman sadece yatmak için kullanılan bir yer sadece. Vaktin çoğu avluda ve bahçede geçer. Yetişkinlerin zaten yapacak işleri vardır. Çocuklar ise kasaba dışı zamanlarda okul-ev arasında binalara hapsolmanın acısını çıkarırcasına avluda-bahçede vakit geçirirler. Bahçede kendi yollarını inşa edip araba oynarlar, bisikletleri, topları ile bulunmaz bir oyun alanı. Hamakta, salıncakta kitaplarını okurlar. Tatil denildiği zaman aklıma gelen mekân imgesi tam olarak bu… Çocuklukta özgürce hareket edilen bir oyun alanı iken, büyüdükçe farklı sorumlulukları ile sizi kendi iş bölümüne dâhil eder. 2-3 aylık yaz mevsimi, kışlık hazırlıklarının yapıldığı bir dönemdir. Özellikle salça, tarhana, konserveler, reçeller, pekmezler, bulgur kaynatmalar, kuru üzümler… Salçalık domateslerin alınıp büyük kazanlarda yıkanması eğlenceli bir oyundu çocukken. İçi dolu kazanda yüzen domateslere hortumla su tutmak. Onların, hem kendi etraflarında hem de hortumu tuttuğunuz yöne göre kazan içinde dönmesini seyretmek eğlenceliydi. Sonra zaman ilerledikçe domatesleri yıkama işi, onları bir yerden ötekine taşıma şeklini aldı. Derken ilk başlarda meraktan başladığımız domatesleri kesme ya da soyma işi bu sefer asli vazifemiz oldu. Ufak ufak biz de kışlık hazırlayıcıların arasına dâhil olduk. Ama elbette, tüm yük annelerimizdeydi. Üniversiteye başlayıncaya kadar her sene kışlık hazırlamaktan rahatsız oldum. Çünkü tatilleri değerlendirmek için kışlık hazırlamak çok iyi bir yöntem değildi. İşin garibi kariyer sahibi olan teyzelerim de iş kıyafetlerini giyip büyük bir şevkle salça, tarhana hazırlıyorlar, bulgur kaynatıyorlar, nişasta eziyorlardı. Ne zamanki üniversiteye gidip kendi yemeğimi kendim hazırlamaya başladım, o zaman kendi hazırladığımız kışlıkların değerini anladım. Annemin memleketten ayrılırken zorla yanıma aldırdığı salça, bulgur, tarhana bittikten sonra yerlerine marketten aldıklarım neticesinde gerçekle yüzleştim. İhtimal teyzelerim de böyle düşünüyorlar ki, şevkle kışlık hazırlıyorlar. Kendi yaptığınız ürünlerin yerine ambalajlı ürünleri tükettiğiniz zaman aradaki farkı anlıyorsunuz. Özellikle ev yapımı salça ve endüstriyel salça arasındaki farkı gördükten sonra oldukça şaşırdım. El yapımı salçanın başlı başına kendisi bir lezzet iken hazır salça renk vermenin ötesinde salça tadını verme konusunda bile yetersiz kalıyordu. Bulgur dahi sizin kaynatıp, savurup, değirmende kırdırdığınız kadar güzel pişmiyordu. Bulgur kaynatmak bu kadar önemli olmasa, türkülere konu olur muydu? Evet, tatiller bana hep kasabayı hatırlatıyor. Dönüp dolaşıp gelinen anneannenin babaannenin evinde, bir tespihin imamesi gibi herkesin toplandığı, bu arada birlikte kadın-erkek, genç-yaşlı ayrımı olmaksızın kışlık hazırlıkların da yapıldığı, bağa bahçeye gidilip hep beraber hem çalışılıp hem yenilip içildiği zaman dilimini ifade ediyor. Bu dönemde özellikle güzel şeyler yaşanmış olacak ki, ailemden binlerce km uzaklıkta, yıllık iznimi alıp anneannemin avlusunda domates kesmeyi, konserve kavanozlarını dizmeyi, bu çalışmanın arasında bir arada yemek yemeyi, semaverde çay içmeyi özlüyorum. Ailem ile bir bağım varsa kasabada beraber geçirdiğimiz tatillerin etkisi bunda çok ama çok büyüktür. Son cümle olarak tatiller bir arada olma ve üretme zamanlarıdır. Hepinize iyi tatiller. İLİM / ÜNİVERSİTE ve TATİL MESELESİ H ikâye: Vaktiyle Türkiye’den Fransa/Paris’e okumak için giden bir kısım talebe, bir ara ülkemizde de hocalık yapmış olan Muhammet Hamidullah’tan (Ö. 2002) hafta sonları kendilerine ders vermesini talep ederler. Talepleri olumlu karşılık bulur. Buna göre her hafta sonu Pazar günleri Paris’te falan mescitte filan saatte ders yapılacaktır. Özellikle kış mevsiminde ders öncesi talebelerden biri gelip sobayı yakacak ve ortamı ders için hazır hale getirecektir. Ancak bir Cumartesi akşamı öyle kar yağar ki, ertesi gün Paris sokakları adeta in cin top oynar hale gelir. Sobayı yakıp ders ortamını hazırlamakla görevli talebe, bugün talebe arkadaşlar gelmez düşüncesi ile yola revan olur. Sobayı harlatır ve derken Hamidullah Hoca tam da vaktinde gelir, rahlenin başına kurulur, kitaplarını çıkarır ve ders vermeye hazırlanır. Bizim talebe şaşkındır! Çünkü ortada kendisinden başka talebe yoktur. Hoca bir ortama bir de bizim talebeye bakar ve “Yerinize oturunuz, derse başlayalım” tembihinde bulunur. Talebe, “Ama hocam, kimse gelmedi ve bu şartlarda gelmez de” gibi sözler söyleyince Hamidullah Hoca şu cevabı verir: “Bugün kar yağdı, der yok! Yarın bu oldu, ders yok! Filan zaman şu oldu, ders yok der isek biz ilimde yol alamayız!” Ve hoca, talebeyi karşısına alır, normal şartlarda ne kadar süre ders veriyor idi ise aynı şekilde dersi verir ve gider. *** Eğlenmek, rahatlamak, gezip ferahlamak elbette ki, insanın ihtiyacıdır. “Tebdil-i mekanda ferahlık vardır” sözü farklı yerlere açılımın insana moral verdiğini salık verir. Bu cümleden olarak tarihimizde gerek çocukluk hayatımıza ve gerekse gençlik hayatımıza dair nice oyunlar, sözlü ve uygulamalı nice eğlence biçimleri vardır. Özellikle sevinç ve tasada dostların, akraba ve ahbapların bir arada bulunması insanın ferahlaması adına ayrı bir yer teşkil eder. Ahmet Çapku “Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası / Dostunun yüz karası, düşmanın maskarası” dizelerini Seyfi Baba şiirinde terennüm eden Mehmet Akif, mezkûr şiirini “Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!” cümlesi ile bitirir. Gayret etmek, çalışmak ve üretmek insanî etkinliklerin başında gelir. Gerek yetişmiş insan vücuda getirmek ve gerekse yetişmiş insanlardan oluşan bir toplum var etmek adına ilim etkinliği olmadan güçlü bir yapılanmaya gidilemez. Bu durum günümüz şartlarında bilginin en üst seviyede işlenip ortaya konulduğu üniversite ile mümkündür. Şu halde üniversite ve ilim etkinliği ciddiyet gerektiren bir iş olacaktır. Özellikle dünyevî imkânlar açısından gelişmiş ülkelere bakılınca mesele daha iyi anlaşılır. Takip ettiği sıkı ders programları, zengin kütüphane ve laboratuarları, toplum/halk ve devlet yapısıyla kurduğu iletişim bağları ile üniversite, özellikle yetişmekte olan genç beyinler açısından göz ardı edilemez bir kurumdur. İnsan bedeni gibi beyni de kendi haline bırakılınca tembelliğe meyil gösterir. İnsanî olan ise her ikisinin terbiye edilmesidir. Eğitim ve spor etkinlikleri bunun için vardır. Ancak vusûl, usûl ile olur. Aynı şekilde kem âlât ile kemâlâtın olmayacağını da biliyoruz. Bundan dolayıdır ki, ilim kurumları bir takım programlar takip ederek amacına ulaşmak ister. Şu kadar var ki, ortaya konulan programı ciddiyetle takip etmek ve mümkünse geliştirmek asıldır. Basit bir örnek: Geçenlerde ilkokul aşamasında olan çocuğum dönem sonu sınavları bitince okula gitmek istemediğini, çünkü son sınavlar yapıldıktan sonra diğer arkadaşlarının artık okula gelmediklerini söyledi! Hâlbuki ders yılının kapanmasına daha iki hafta var idi… Tuhafıma gitmedi değil. Bilgi vermeye dönük ve test amaçlı yürüyen bir ders sisteminin acı neticesi bu olsa gerek dedim kendi kendime. Ancak bunun özellikle üniversite kurumunu alakadar eden tarafı ise, sözünü ettiğim anlayışın en üst seviyede ilim etkinliğinin [email protected] olması gerektiği akademiye de yansımış olmasıdır. Diyelim herhangi bir üniversite, aldığı karar gereği bir yarı dönemde on beş haftalık ders ve ardından sınav/final programı uygulamaktadır. Kimi talebenin şöyle düşünmesi olasıdır: Nasıl olsa ilk hafta yoklama ve ders ciddi olarak işlenmez. Yüzde şu kadar derse girmeme hakkı var. Yarı döneme bir iki defa bayram tatili de dâhil olur/olabilir. Ders yarıyılının ortalarında vize haftasının akabinde ise yine kafa tatili devreye girer. Böylece yarı dönem boyunca sekiz on ders yapılırsa kâfidir(!) Biz, bu anlayışa kimi derslerin sadece teorik olarak işlenmesini ve bunun da yine kimi talebe açısından ders geçmek için öğrenildiğini de ilave edersek meselenin vahameti daha da büyümüş olur. Hâlbuki konuyu dikkate alan üniversiteler sözü edilen ve ilkokuldan itibaren katmerleşerek gelen anlayışı en az olumsuz etki ile (hasarla!) atlatabilmek için ders programlarına çeki düzen verir ve icabında başlı başına vize haftası koymak yerine mezkûr sınavı yarı döneme yayar. Dersleri de mümkün mertebe uygulamalı ve araştırma odaklı olarak yürütür. Tatil kelimesinin Arapça a‘-ta-le (ayn, tı, lam) kökünden türetildiğini ve engelleme, kesintiye ve hasara-felce uğratma, hareket edemez hale getirme (atalet, âtıl kalmak, çürümek) gibi anlamlara geldiğini düşündüğümüzde Hamidullah Hoca’nın ilim-disiplin-terbiye adına niçin bu denli ısrarcı duruş sergilediğini de anlamış oluruz. Hâsılı insanımızın daha da sekülerleştiği bir dünyada, beden ve zihin tembelliğini çağrıştıran tatil kavramına ilim adına özellikle üniversite kurumunda daha da dikkat edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü hiçbir zafer, disiplin ve heyecan olmadan başarılmış değildir. TEMMUZ2016 KATI 11 TÜRKİYE'DE TATİL KAVRAMINA BAKIŞ Gülay Çakır [email protected] az’ın gelmesiyle birlikte hem okullar kapandı hem de tatil için planlar yapılmaya başlandı. Bir sene boyunca yoğun bir tempo ile çalışan aileler, bir sonraki sene için enerji depolamak adına güzel bir tatil yapmanın hayalini kurmaya başladılar bile… Tatil planlaması yapılırken herkesin kendine göre olmazsa olmazları vardır. Kitlelerin büyük çoğunluğu tatili deniz, güneş ve kum ile özdeşleştirmektedir. Bu nedenle çoğu insan deniz olmadan tatili düşünemez. Kimileri ise klasik tatil anlayışının dışına çıkarak alternatif turizm çeşitlerine yönelir. Bunların başında da doğa, tarih ve kültür gelmektedir. Bir diğer alternatif ise Türkiye’ye özgü bir tatil anlayışı olan akrabalarının yanına ya da memleketlerine gitmektir. Kimileri yapacağı tatilin basit ve ucuz olmasını tercih ederken, kimileri için ise illa yurt dışı olması şarttır. Tercih ne olursa olsun, tatil yapmak, diğer bir deyişle tatile gitmek, insan hayatında güzel değişikliklere yol açmaktadır. Yoğun iş temposu içerisinde yapamadığı ya da vakit bulamadığı dinlence ve eğlence aktivitelerini tatil süresince yapma imkânı bulabilmektedir. Kâh yarım bıraktığı kitabını okumak, kâh sevdiği akrabalarıyla ve dostlarıyla güzel vakit geçirmek, kâh merak ettiği ve daha önce hiç gitmediği yerleri keşfetmek… Herkesin tatil algısı yaşam tarzına, hayatı kavrayışına ve içinden geldiği toplumun geleneklerine göre şekillenmektedir. Y TEMMUZ2016 KATI 12 Son yıllarda yapılan araştırmalarda Türkiye’de seyahat alışkanlıklarının hızla değiştiği görülmüştür. Eskiden yılda tek defa tatil yapılırken, günümüzde insanlar izin günlerini bölerek, hafta sonları ve bayramlarla birleştirerek yılda birkaç defa uzun tatil yapar olmuştur. Ayrıca artık Türk insanının sadece yaz aylarında tatil yapmayıp kış aylarında da tatil yapmaya başladığı görülmektedir. Kışın yurt içinde en çok Uludağ, Kapadokya, Erzurum ve Güneydoğu'nun tercih edildiği, yurt dışı turlarda ise en fazla talebin Prag-Budapeşte-Viyana gibi çoklu turlar- da yaşandığı görülmektedir. Bunun haricinde Türkler, yurt dışı seyahatlerinde özellikle vize istemeyen ülkeleri tercih etmektedirler. Bakü, Kiev, Lviv ve Münih, sıklıkla ziyaret edilen şehirler arasındadır. Bakü ve Kiev’e vizesiz gidiliyor olması, bu iki şehrin en çok seyahat edilen destinasyonlar arasında olmasının en önemli sebeplerinden biridir. Türkler tatilde en çok akrabalarını ziyaret ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre, yapılan seyahatlerin yüzde 68,7’sini akraba ziyaretleri oluşturuyor. Gezi, eğlence amaçlı tatil yapanların oranı ise yüzde 10,5. Yüzde 9,6’lık bir kısım ise sağlık için seyahat ediyor.1 Bu oranlara bakıldığında hala Türklerin tatil anlayışının eskiden de olduğu gibi akraba, arkadaş ziyaretleri yaparak gerçekleştiği görülmektedir. Bunun en önemli sebeplerinden biri geleneksel aile yapısı ve yaşam tarzı, bir diğeri ise düşük sosyo- ekonomik duruma sahip ailelerin “aile/tanıdık” ziyaretleri yaparak tatillerini daha ekonomik hale getirmeleridir. İstatistiklerde seyahate çıkanların yaş gruplarına bakıldığında ise, 25-44 yaş aralığının en fazla seyahat eden grup olduğu görülmektedir. Özellikle üçüncü yaş dediğimiz 55 ve üstü kişilerin tatil faaliyetlerine katılmadıkları da ortadadır. Bu yaş grubundaki kişiler, belli bir yaşı geçtikten sonra evine çekilmekte ve -yabancı turistlerin aksine- tatile gitmek gibi bir düşünce içinde olmamaktadırlar. Yapılan başka bir araştırmaya göre tatile çıkanların %50’si tatile kendi otomobili ile çıkmakta, %43’ü de otobüs firmaları ile çıkmaktadır. Sadece %5’i havayolunu tercih etmektedir. Çalışan kişilerin seyahat rahatlığı açısından özel otomobili ve otobüs firmalarını tercih ettiği söylenebilir. Kadın ve erkeklerin tatil alışkanlıkları arasında da farklıklar görülüyor. Kadınlarda yüzde 48 oranı ile yürüyüş ve yüzde 47 oranı ile alışveriş ilk iki sırada yer alırken, erkeklerde ise yüzmek yüzde 57, yürüyüş ise yüzde 45 oranı ile ilk tercihler arasında bulunuyor.2 Yurt içinde gidi- len bölge açısından bakıldığında Ege ve Marmara bölgeleri tatil yapma oranı açısından başı çekiyor. Ege’de tatil yapanların oranı yüzde 61.9 Bunu yüzde 58.7 ile Marmara Bölgesi izliyor. Tatil yapma oranının en düşük olduğu bölge yüzde 17 ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi.3 Bu durum sanayileşmenin olduğu bölgeler ile tatile çıkma olgusu arasında bir bağ olduğunu gösteriyor. Tatil yapmak için sebep ne olursa olsun her bireyin mutlaka bir süre için de olsa dinlenmeye, tekrar çalışmak için enerji depolamaya ihtiyacı vardır. Eskiden lüks bir faaliyet olarak görünen tatil artık insanlar tarafından birer ihtiyaç olarak görülmektedir. Hatta yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda tatil yapan kişilerin yapmayanlardan iş hayatında daha fazla performans gösterdikleri kanıtlanmıştır. Demek ki artık tatil yapmak lüks olmaktan çıktı ve ihtiyaç olarak hayatımıza girdi. Bizler de artık yazın gelmesiyle birlikte tatil yapma planlarına başlamamız gerekiyor. Haydi, o zaman herkes tatile… DİPNOTLAR: 1- Türkiye İstatistik Kurumu, 6 Mayıs 2016. http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21537, 2- Radikal Gazetesi. Egelilerin Tatil Kültürü Var. 7 Eylül 2008. http://www.radikal.com.tr/hayat/egelilerin-tatil-kulturu-var-897531/ 3- Hürriyet Gazetesi, Türklerin Yüzde 40’ı Yaz Tatili Yapmıyor. 8 Eylül 2008. http://www.hurriyet.com.tr/ turklerin-yuzde-40-i-yaz-tatili-yapmiyor-9842379. HEPİMİZ TATİL İÇİN ÇALIŞIYORUZ! Kadir Metin Akbaş E tinden, sütünden, kısacası emeğinin her bir santimetre karesinden yararlanılan modern insan, 7/24 stres altında baş etmek zorunda kaldığı çalışma hayatından kurtuluşun yolu olarak tatili görüyor. Aslında bu tercihini, modern insana çok görmemek lazım… Hayatın bu kadar komplike olmadığı eski zamanlarda tatil kavramı da hayatın dışında, arızi, yapmacık, lüks bir yük olarak yer tutuyordu. İnsanın, sevdiklerinin yanında, en azından ailesinin yanında yaşıyor olması, boş zamanların insani ilişkilerin en muteber olduğu şekilde yaşanıyor olması, insanın tatile çıkmasını gerektirmeyecek bir biçimde işliyordu. “Modernizmin en önemli getirilerinden biri, ev ile iş arasında ayrım koyması ve böylelikle meydana gelen toplumsal dolaşımın ve mübadele ilişkilerinin modernite öncesi dönemle farklılaşmasıdır. Ev ile iş arasında bir ayrımın olmadığı modern öncesi toplumlarda, serbest zaman ile çalışma zamanı arasında bir ayrım bulunmamıştı. Bugün serbest zaman etkinliği olarak adlandırdığımız pek çok oluşum, çalışma yaşamının içine gömülmüştü. Sınıfsal ayrımların keskinleşmediği bu topluluklarda, topluluk üyeleri hep beraber eğlenir ve hep beraber çalışırlardı.”1 Sonra hayat zorlaştı. Rekabet arttı. Ücretler de doğal olarak artış gösterdi, en azından daha öncesinden eve sadece erkeğin maaşı girerken, sonrasında buna kadının maaşı da dâhil oldu. Evde herkes çalışmaya başlayınca, evden kaçma hayalleri de daha çok kurulmaya başlandı. Yıl boyu yoğun tempoda çalışan aileler için dinlenmek en önemli meşgale oldu. Evin dışında, mümkünse şehrin, hatta ülkenin dışında olmak, tatil için uzaklara gitmek, her şeyden uzaklaşmak en büyük amaç oldu. Çalışma hayatı bir anlamda tatille anlam kazanmaya başladı. Bunun en çarpıcı şekilde görünür olduğu yer ise; tatil sitelerinin sloganları olmaya başladı. İnternetin hayatımızın her alanını kuşattığı, mobi- [email protected] lize olmanın revaçta olduğu günümüzde insanlara oturdukları yerden tatillerinin planlamalarını yapmalarını, her türlü seçeneğe bir tıkla ulaşmalarını, dünyanın her yerindeki otelleri karşılaştırmalarını sağlayan bu siteler, bir anlamda modern insana tatile kaçış yolunu gösteren bir pusula işlevi görür oldu. Bu sitelerden birinin kullandığı ve reklamlarında çokça duyduğumuz “hepimiz tatil için çalışıyoruz” sloganı, bu gerçeği çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Özellikle ülkemizde çalışan nüfusun büyük bir çoğunluğu sevmediği, istemediği bir işte sırf hayatını idame ettirebilmek için çalıştığından, yasal hakkı olan iznini de “tatil yaparak” değerlendirmek istiyor. Ve pek çoklarının tatilden beklediği ekmek elden su gölden, hiçbir şeye karışmadan, yan gelip yatmak… İşte bu sebepten dolayı insanlar, her ay maaşlarından bir kısmını yaz tatili bütçesi olarak kenara ayırıyor. Eğer kenara bir para ayrılamıyorsa, bu kez devreye her derde deva krediler, limiti yüksek kredi kartları giriyor ve tatil için harcanan para, yılın diğer kısmında çalışarak kazanılıp ödeniyor. Bu kısır döngüyü biz Avrupa’nın farklı ülkelerinde ikamet eden gurbetçilerin yaz tatillerinden biliyorduk. Yılın 11 ayı gece gündüz, tıka basa, vardiyalı bir şekilde çalışan gurbetçiler, Türkiye’ye tatile geldiklerinde muhteşem bir 30 gün geçiriyorlar; adeta bütün bir yılın, gurbetin, farklı bir dili konuşmanın zorluğunun, farklı bir kültüre adapte olmanın güçlüğünün, vatana hasret kalmanın acısını çıkarıyorlardı. Şimdi bu şablonun aynısını bu ülkenin çalışanları da yaşıyor. Bütün bir senenin çalışması, neredeyse bir haftalık tatil için. Döngü bu şekilde işliyor. İnsanlar buna konsantre olmaya zorlanıyor, buna özendiriliyor, bilinçaltına bu pompalanıyor. Psikolog Özge Çetinkaya’ya göre; “Tatile çıkmak insanın psikolojisini düzeltir, yaşadığımızı hatırlatır, anı birikimini sağlar, görgü ve bilgimizi arttırır, kendimizi iyi hissettirir, stresle başa çıkmayı kolaylaştı- rır, sevdiklerimizle daha fazla vakit geçirmemizi sağlar, duygu paylaşımlarını arttırır, aile bireylerinin birbirine olan sevgi, saygılarını geliştirir, kaliteli zaman geçirmelerine imkân tanır.”2 Aslında buna en güzel örnek; tebdil-i mekânda yani mekân değişiminde ferahlık vardır sözünü verebiliriz. Bunda bir sorun yok ama her şeyi kendine yontmayı başaran, her şeyi kendisi için kullanan kapitalizm, tatili de bu kategoriye sokmayı başardı. Seyahat etmenin, tatil yapmanın insanın ruh sağlığına olumlu etkilerinin olduğunun göz ününde bulundurulması gerektiğinin altını çizen psikolog Çetinkaya; “Tatil için ayrılan zamanın gereksiz gibi düşünülmesi veya tatilin gereksiz para harcama olarak görülmesi insanları bu güzelliklerden alıkoymaktadır. Bu durum kendimize, işimize yapılan bir yatırımdır. Tatil sonucunda artan moral ve motivasyonun daha verimli çalışmaya yol açacağı düşünülmeli, sonucunda kendimiz, çevremiz, yaşamımız için daha kazançlı olacağı bilinmelidir.” Diyor. Kendi adıma bu sözlere katılmaktan başka bir çare göremiyorum. Zaman hızla akıp gidiyor. Dengeyi sağlamak gittikçe zorlaşıyor. Ancak her şeye rağmen, çalışmak ve dinlenmek iki önemli aktivite olarak karşımızda duruyor. Önce yorulana kadar çalışmak, sonra ise yeniden çalışmak için dinlenmek zorundayız. Sanırım o slogan doğru söylüyor: hepimiz tatil için çalışıyoruz… DİPNOTLAR: 1- Bilal Arık, Top Ekranda, İstanbul: Salyangoz Yayınları, 2004, S:15 2- http://www.iha.com.tr/haber-tatil-gerekli-mi-481131/, Erişim Tarihi: 27 Haziran 2016. TEMMUZ2016 KATI 13 ÇALIŞMAK, TATİLİN AMENTÜSÜDÜR İskender Gümüş [email protected] İ nsanlık tarihi aslında emeğin tarihidir. Hz. Âdem’in cennette eşi Havva’yla birlikte, geçimini sağlamak amacıyla çalışmaya ve zahmet çekmeye gerek olmaksızın huzur içinde yaşadığı, ancak işlediği günah sebebiyle cennetten kovulunca hayatını sürdürebilmek için çalışmak ve yorulmak zorunda kalması, emek tarihi ile ilgili ilk bulgulardandır. TEMMUZ2016 KATI 14 Kadim Yunan’da da çalışmak, istenmeyen, can sıkıcı bir iş ve insana ızdırap ve acı veren külfetli bir eylem olarak görülüyordu. Çalışmanın bu anlamı artık evrensel bir hal aldı. Kudret Emiroğlu’nun “Gündelik Hayatımızın Kısa Tarihi” adlı kitabında çalışma kelimesinin etimolojisinin Eski İzlanda dilinde “vinna” (iş, fiil olarak çalışmak, kazanmak), Sanskritçede “van”, Latincede “venari“ (avlanmak), Gotça’da “winno” (acı çekmek) ve İngilizcede ise “win” (kazanmak) sözcüğünün kökü olduğunu belirtiliyor. Ayrıca, Kadim Yunan’da köleler için kullanılan “dulueo” (çalışmak) sözcüğü “dulos” (köle) sözcüğünden türetilmiş. İlginç bir şekilde de Germen ve Slav dillerinde çalışmak anlamına gelen “arbeiten” ve “rabota” yetim anlamına gelen “orfanos”, “orbus” ve “orbho”dan türemiş. İngilizcede yük altında sallanmak anlamına gelen “labare” filinden “labour” türetilmiş ve emek anlamı yanında, doğum sancısı anlamını da taşıyor.1 Arapçada ise daha çok kesb kelimesi kullanıyor ve maddî olsun, manevî olsun bir emek ile elde edileni/kazancı ifade ediyor.2 Türkçede emek sözcüğü ise emgekten geliyor ve zorluk çekmek, göğüs germek anlamlarını taşıyor.3 Çalışmanın ruhu Kadim Yunan’da hür insanlar bedenî çalışmayı sevmiyorlar, zahmetli ve yorucu işlerin kölelere mahsus olduğuna inanıyorlardı. Bu dönemde hür insanlar, sadece büyük çiftlikleri yönetiyor, köleler ise bedenî işleri yapıyordu. Eski Ahit’te de “hayattan nefret ediyorum, çünkü güneş altında çalışmak bana ızdırap veriyor” deniliyor. Her ne kadar insanoğlu çalışmanın zahmetinden kaçmak istese de yeryüzünde yaşadığı müddetçe çalışmak ve geçimini sağlamak zorunda. Çalışma, ilk insanla birlikte ortaya çıkmış olsa da, sanayi devrimiyle birlikte yapısal bir dönüşüme uğradı. Sanayi devrimi öncesinde daha çok güneşin doğuşu ve batışı arasındaki zaman dilimine ve genellikle toprağa ya da küçük bir imalathaneye bağlı olan çalışma, sanayi devrimiyle birlikte güneşin doğuşu ve batışının çok da önemli olmadığı, küçük imalathaneden büyük fabrikalarda yapılan üretime dönüştü. Geçimlik ekonomiden, ihtiyaç fazlası üretime geçildi. Zamanın ve mekânın anlamı sanayiye dayalı yeni üretim biçimiyle şekillenmeye başladı. Sanayi devriminin ekonomiyi etkilediği kadar sosyal hayatı da etkiledi. Bağımlı çalışma ilişkileri yaygınlaştı. Vardiyalı çalışma ile üretim bandı hiç durmaksızın faaliyetine devam etti. Sefalet düzeyine düşen ücretler, uzun çalışma saatleri, üretimde çocuk emeği, iş kazaları, ölümler sanayi kapitalizminin geride bıraktığı miras oldu. Ekonomik ve sosyal hayatta yaşanan tüm bu olumsuzluklar işçi sınıfının örgütlenmesine neden oldu. Burjuvazinin kâr çılgınlığını ve işçi sınıfının öfkesini gören hükümetler kapitalizmin sunduğu ağır koşulları hafifletmek amacıyla çalışma hayatına müdahale etmeye başladı. Ücretlerin artırılması, sosyal güvenlik sistemlerinin geliştirilmesi, çalışma sürelerinin azaltılması, çocuk emeğinde düzenleme yapılması, iş kazası ve meslek hastalıklarına yönelik tedbir alınması devletin temel görevleri arasında sayıldı. Sanayi toplumu döneminde uygulamaya konulan bu müdahaleler, çalışma ve dinlenme sürelerine ilişkin de düzenlemeler içeriyordu. Mesai saatleri içerisinde dinlenmek ve yıl içinde belli bir süre izin kullanmak bu düzenlemelerin arasında yer alıyordu. Zamanın Ruhu Sanayi toplumunun ilk dönemlerinde, “tatile çıkmak” yoğun çalışmadan bir süre uzaklaşmaktan öte bir anlam taşımıyordu. Sanayi toplumu geleneklerinin yerleşikleştiği 1940’lardan sonra bugünkü anlamda “tatil” olgusu gelişti. Zira bu dönem, özellikle Avrupa toplumlarında yaklaşık 30 yıl sürecek olan bir refah döneminin başlangıcıdır. Avrupa’da sosyal harcamaların arttığı, sosyal hakların geliştiği bu dönemde, bir çalışma hakkı olarak yıllık izinlerin “tatil” olarak kullanımı yaygınlaştı. Farklı ülke görme, seyahat etme, deniz turizmi ya da eko-turizm olarak ortaya çıkan tatil algısı hızla yaygınlaştı. Bugün tatil bir kaçış olarak görülüyor. Modernizm, bireyselleşme, tüketim çılgınlığı, geniş ve çekirdek ailenin çözülmesinden kaynaklanan yalnız bireyler, gösteriş merakı, depresif davranışların yaygınlaşması tatil olgusunu cazip hale getiriyor. Tatilden çok eğlenceye, dinlenmekten çok kafa dağıtmaya doğru bir yöneliş var. Üretim tekniklerinin gelişmesi, bağımlı çalışma ilişkilerinin azalması, kısmi süreli çalışmanın yaygınlaşması ve çalışmanın sonunun geldiğine yönelik iddialar tatil algısını da dönüştüreceğe benziyor. Eskiden bir yıllık çalışmanın meyvesi olarak hak edilen tatil (izin ya da çalışmama) çalışmanın sonunun yaklaştığı bu dönemde neyi ifade edecek? Yoksa bize her gün tatil mi diyeceğiz? DİPNOTLAR: 1- Kudret Emiroğlu, Gündelik Hayatımızın Tarihi, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2013. 2- Celâl Yeniçeri, Peygamber ve Sonrasında İslam’ın Emeğe Bakışı ve Emek Hayatını Düzenlemesi, İstanbul: Çamlıca Yayınları, 2009. 3- Sevan Nişanyan, Sözlerin Soyağacı, İstanbul: Everest Yayınları, 2012. İNTERNETİN TATİL KAVRAMINA KATKILARI D okunduğu her şeyi büyük bir hızla dönüştüren, bilgi çağının en büyük armağanı olan internet ve mobilite, tatil kavramına alışılagelmiş anlamı dışında farklı bir boyut ve anlam kazandırmaktadır. İnternet, tatil planı yaparken, tatil esnasında ve sonrasında en fazla kullanılan mecradır. Tatilin tatlı bir hayal olduğunu düşünürsek; internet, harita servisleri, fotoğraflar, videolar, daha önce tatil yapmış kişilerin yorumları ve bunlardan daha da fazlası ile bu hayali en fazla gerçeğe dönüştürebilen araç konumundadır. Kaç kişinin seyahat edeceği, ulaşımda hangi araç veya araçların tercih edileceği, konaklamanın nerede veya nerelerde nasıl yapılacağı, özellikle yurtdışı seyahatlerinde seyahat çantalarının ağırlığı gibi kalemler, tatil planında düşünülmesi ve üzerinde durulması gereken noktalardan sadece birkaçıdır. Ancak tüm bunlar gözünüzü korkutmamalı ve seyahat özgürlüğünüzü engellememelidir. İnternet üzerinde bulunan pek çok ücretli ve ücretsiz servis sayesinde tüm bunlar birer sorun olmaktan çıkmış ve çok farklı şekillerde çözüme kavuşmuştur. İnternet sayesinde tatile çıkmak artık oldukça kolay ve sıradan bir durumdur. Vizesiz ülkeler, görülmesi gereken yerler, ilginç yerler ve tarihi mekânlar hakkında gereken bilgileri bulmak herhangi bir arama motoru üzerinde arama yapmak için gereken birkaç kelime veya kısa bir cümleden fazlası değildir. Oteller, kamp alanları, turlar, araba kiralama servisleri ve müzeler için çevrimiçi rezervasyon yapmak veya bir hizmet satın almak artık sadece birkaç basit fare hareketinden ibaret. İnternet sayesinde sanal bir tur izleyebilir, fotoğraflara, videolara ve seyahat günlüklerine bakabilirsiniz. Hatta bununla da kalmayıp hedefinize ulaştığınızda da zamanınızı optimum bir şekilde kullanmak için çok sayıda imkandan yararlanabilirsiniz. Akıllı telefonunuza sokak haritalarını ve yürüyüş turlarını indirebilir, birçok öğeyi anında inceleyebilirsiniz. Festivaller, konserler ve turistlere özel indirimler hakkında bilgi Fatih Ünal sahibi olmak için çevrimiçi yerel gazete ve etkinlik sitelerine göz atabilirsiniz. Bunun yanı sıra internet üzerinde harita bazlı otel arama yapabilen, lokasyon tabanlı puanlama ve yorum sistemine sahip birçok hizmeti de bulabilirsiniz. Örneğin: Bir iş seyahatine çıkacaksınız, gideceğiniz şehri seçerek tarih belirttikten sonra karşınıza çıkan haritalarda toplantınızın tam olarak nerede olduğunu belirttiğinizde, o noktaya en yakın otelleri gösteren birçok site bulunmaktadır. Seçeceğiniz otel için daha önce orada bulunmuş insanların yorum ve önerilerine anında erişebilirsiniz. Tatilin ilk aşaması nereye gideceğinizi düşünmek ve tespit etmektir. Sonraki aşama ise yolculuğun planlanmasıdır. Hemen hemen hepimiz tatil yolculuğumuzun her saniyesini en ince detayına kadar planlamaya ve yolculuk esnasında meydana gelebilecek sürprizlere fırsat vermemeye çalışırız. İşte tam da bu noktada internet inanılmaz imkânlar sunmaktadır. Dünyanın dört bir yanından birçok insanın seyahat anılarını ve yolculuk deneyimlerini paylaştığı pek çok site mevcuttur. Bu siteler yolculuk planlamasında gizli noktaları keşfetmek için fikirler vermekte ve yolculuklar hakkında birçok paylaşım içermektedir. Bununla beraber gideceğiniz bölgelerdeki etkinlikler konusunda bilgiler içeren, konserlerden, sinema gösterimlerine ve kişilerin düzenlediği etkinliklere kadar nerede, ne zaman, neler olduğuna dair bilgi alabileceğiniz, rezervasyon yaptırabileceğiniz ve etkinliklerin e-posta ile tarafınıza ulaşmasını sağlayabileceğiniz pek çok hizmet de ücretsiz olarak sunulmaktadır. Bunun yanı sıra yolcuğunuzda uçak kullanmak istiyor ve en uygun uçak biletini bulmak istiyorsunuz. Ancak uçuş fiyatları her an değişebildiğinden, değişken fiyat hareketlerini yoğun günlük işleriniz arasında sürekli kontrol etmeniz pek mümkün olmayabilir. İnternet, burada da imdadınıza yetişmekte ve faydalı hizmetler ile çözüm sunmaktadır. En uygun uçak biletlerini bulabileceğiniz web sitelerinin yanı sıra [email protected] değişen uçuş fiyatlarını kolayca yakalayabileceğiniz fiyat alarmı gibi tanımlamalar yapabileceğiniz servisler bulunmaktadır. İstediğiniz yere uçak bileti bulmak için tüm havayolu şirketleri için arama yapabilmenin yanı sıra arama sonuçları içinden belirlediğiniz fiyat veya fiyatlar için alarmlar tanımlanabilmektedir. Tanımlayacağınız bu alarmların e-posta adresinize bildirilmesini de sağlayabilirsiniz. Tatil planlarında en önemli kalemlerden biri de şüphesiz ki masraflardır. Nereye ne kadar harcayacağımızı planlamak ve bunu kontrol etmek oldukça önemli bir unsurdur. İnternet üzerinde tatiliniz boyunca harcama planlamanızı kontrol etmenizi sağlayan birçok servis mevcuttur. Tatil bütçesi hesaplamaya yarayan araçların yanı sıra, seyahat masraflarını kontrol etme imkânı da bulunan ve yurtdışına gidecekseniz, gideceğiniz ülkenin para birimine göre döviz tabanlı hesaplama yapabilen pek çok site ve mobil uygulama bulunmaktadır. Bulut tabanlı dosya servislerini kullanarak tatilinize ait fotoğraf ve video gibi materyalleri saklayabilir, sosyal ağlar aracılığıyla da bu materyalleri anlık olarak paylaşarak tatil keyfinize arkadaşlarınızı da ortak edebilirsiniz. İnternet üzerinde tatil planı yapmak, tatiliniz için gereken kalemlere ait araç ve servisleri kullanmak, zaman ve para tasarrufu etmenizi sağlayarak birçok konuda sizi stresten uzak tutacaktır. Ancak çevrimiçi paylaştığınız birtakım bilgilerin sizi istenmeyen durumlara sürükleyebileceğini aklınızdan çıkarmamalısınız. Tatil planınız hakkında çok fazla ayrıntılı bilgi vermemeniz gerektiğini unutmamalı, çevrimiçi paylaştıklarınızın kim olduğunuz, nerede yaşadığınız ve ne zaman evde olmayacağınız gibi bilgiler hakkında detaylar içermemesine dikkat etmelisiniz. Paylaşacağınız bilgiler konusunda dikkatsiz davranmadığınız sürece internet, tatilinizi planlamak ve yönetmek için harikulade bir ortamdır. TEMMUZ2016 KATI 15 ÖĞRENİLEBİLEN BİR MESLEK: SEYYAHLIK Cihad Meriç [email protected] B ir beldeyi ziyaret edeceksem; yaşayan iyi adamları, sırlanmış büyükleri, tarihi geçmişi, doğal güzellikleri araştırırım. Şehrin tarihi geçmişi ve sırlanmış büyükleri vesilesiyle tefekküre kapı aralar ve yaşanmış hayatlara dokunma fırsatı bulurum. İnsan ve Şehir, bu iki öğreticiye talebe olursak kendimizi daha iyi geliştireceğimizi düşünüyorum. İnsan ve Şehir, denklemi anlamlıdır; insan yoksa şehir virane olur, insan yaşayacak bir şehir bulamazsa avare olur. TEMMUZ2016 KATI 16 Seyahat mesleğini öğrenmenin oluşturacağı farkındalık sonucu şehirleri daha iyi tanımak mümkündür. Bırakın birkaç günlük ziyareti, bazen yıllarca bulunduğumuz şehirden bile bihaber yaşayabiliyoruz. Bu nedenle seyahat kültürü oluşturmak için bazı sorulara cevap aranmalıdır; Bir şehir nasıl tanınır ve gezilir? Seyahat sırasında nelere dikkat edilmelidir? Geziye nereden başlamalı? Bu sorular çoğaltılabilir. Seyahat kültürünü ve mesleğini öğreneceğimiz en güzel kaynaklar seyahatnamelerdir. Turistik gezi ile seyyah usulü ziyaretin farkını da ancak seyahatnameleri inceleyerek anlayabiliriz. Bir şehre girmeden ilk sorularımız şunlar olmalıdır: "Bu şehir için seyyahların piri Evliya Çelebi ne demiş?", "İbn Battuta buradan geçmiş mi?" "Diğer seyyahların bu şehre dair notları var mı?" Farkında olarak ve şehri, hakkını vererek ziyaret edebilmek, belli bir altyapı ile mümkündür. Bu altyapıyla ilgili kaynakları şöyle sıralayabiliriz: Valilik, Kaymakamlık, Belediye, Kültür Müdürlüğü siteleri; Seyahatnameler ve internet ortamındaki özgün gezi yazıları. Şehrin bir iyi adamı nasıl o şehrin tüm iyilerine ulaşmamıza vesile ise kadim şehirden de bir iz bulduğumuzda bütün eserlere ulaşmamız mümkündür. Selçuklu ve Osmanlı şehirlerinde; Kale, Ulu Camii, Külliye, şehrin ortasından geçen nehir... Gibi bir iz bulunduğunda işimiz kolaylaşır. Kısaca bir tarihi cami minaresi, bizi kadim şehre ulaştırır. Farklı şehirlerde yeniden başlamak zorunda olmanın verdiği bir zorunlulukla şehirle kucaklaşmanın pratik yollarını bulmam bir zorunluluk halini aldı. Zaman az ve koca bir şehirle tanışmak zorundasınız, ne yaparsınız? Planlı ve hızlı hareket etmezsek, şehri tanıma fırsatını elimizden kaçırabiliriz. Son şubat tatilinde bir hafta kaldığım Armutlu buna güzel örnektir. Eğer bulun- duğum otelden çıkıp merkeze sabah namazına gitmemiş olsaydım, kendimi Armutlu'ya seyahat etmiş saymazdım. Seyyahlık da zamanla öğreniliyor, bu nedenle kendi yaşantımdan hareketle “seyyahlık öğrenilebilen bir meslektir”, diyorum. Zamanla oluşan bu farkındalık sonucu gittiğim yeni şehirlerde daha hızlı başlangıçlar yapabiliyorum. Çoğu insanın adını duyduğunda orada nasıl yaşanır diyeceği şehirlerde yıllara sığmayacak hatıralar ve güzel insanlar biriktirdim. Bunun birazı planlı olsa da çoğunluğu yine de nasip. Örnek olarak İstanbul öncesi yaşadığım Cizre'nin bir önceki şehrim Konya'dan benim için yaşam ve muhabbet açısından büyük farkı olmadığını ifade edebilirim. Konya’da Sır Hocamız ve Piri Paşa Medresemiz vardı. Cizre’de Kırmızı Medrese, Ahmed-el Cezeri, İsmail Ebul İz Cezeri ile tanıştık. Konya'da tefekkür için bazen Meram bağlarına giderdik. Cizre'de Dicle kenarında yürümek ve bir dost ile muhabbet eşliğinde çay yudumlamak tüm dertlerimize şifa oldu. Şehirlerle ilgili ön yargılardan arınmadan o şehre nüfuz etmemiz zordur. Evet, her şehirde problemler vardır; fakat sessiz çoğunluk iyiliği kendi âleminde yaşar. Bize düşen şehrin ruhuna dokunmamızı sağlayacak ipin ucunu bulmaktır. Seyyah bu iyiler halkasından bir adam bulur ve şehrin muhabbet sofrasına dâhil olur. Seyyahların piri İbn Batuta Alanya'da tanıştığı Ahilik Teşkilatı'nda iyiliğin ipucunu yakalamış ve Anadolu'da gittiği her şehirde önce Ahileri aramıştır. Böylece Ahilik ile ilgili ana kaynağımız da İbn Batuta'nın seyahatnamesi olmuştur. yapıyor, hayırda yarışıyorsa o beldenin yaşam standardı yüksektir. Biz ister istemez şehir içinde veya şehirlerarası ulaşımda hep bildiğimiz ve popüler yolları tercih ediyoruz. Çok kullanılan seyyahlık düsturu: "Sokaklarında/yollarında kaybolmadığın şehri tanıyorum deme!" Yolculuklarımda aynı hedeflere gitsem bile mümkün olduğunca farklı yolları kullanırım, farklı yerlerde mola vermeye çalışırım. Bu tip farklılıkların hepsi yolculuğa ve hayatımıza ayrı bir zenginlik katıyor. Hele bizim gibi her karış toprağı zengin medeniyet birikimine sahip coğrafyalarda güzergâh seçeneği konusunda hiç fakirlik yaşanmaz. Gaza basıp tek noktaya ulaşma derdiniz yoksa her an bir sürprizle karşılaşabilirsiniz. Yolculuk sırasında güzergâhlarda yapacağımız küçük değişikliklerle bir çok yeni güzellik keşfetmemiz mümkündür. Yol üzerindeki dinlenme tesisleri de önemlidir. Bu önem ecdat tarafından anlaşılmış ki o şaheser Kervansaraylar ortaya çıkmıştır. Dinlenme tesisleri çocuklar ve aileler düşünülerek tasarlanmalıdır. Bir mekân tasarlarken; aile, çocuk, yaşlı, engelli, kısaca herkes düşünülmeli. Siz diyeceksiniz şehir tasarlarken de düşünülmeli, doğru söze ne denir. Zaten yitik malımız bu ince düşünce değil mi? Şehri daha iyi tanımak için yapılması gerekenler: 1- Ulu Camii'nde sabah namazı kılmak 2- En kadim sabahçı lokantasında çorba içmek Benim için genelde bir şehirde dostum varsa, o şehrin iyi adamlar defterine kayıtlı kişidir. Ve ona ilk sorum şu olur: “En çok huşu duyduğun cami ve kendini en rahat hissettiğin mekân hangisidir?" Bu soruya birincide tam cevap veremeyenler en azından ikinci ziyaretimize hazırlık yapmış oluyor. Böylece hem dostumuz şehri tanıyor hem de beni kısa yoldan şehrin huzur mekânlarını ulaştırıyor. 3- En kadim sabahçı kahvehanesinde çay içmek Siz bir beldeye girdiğinizde önce neye dikkat edersiniz bilemem; ben meslek erbabına bakarım. Esnafın kalitesi şehir hayatının kalitesi hakkında ipucu verir. Esnaf şehre sahip çıkıyorsa o şehrin çehresi değişir. Bence şehrin en belirleyici unsuru esnafıdır. Ticaret ve meslek erbabı iyiliğe liderlik 8- Garip ve yetimlerini bulup sevindirmek 4- En kadim mezarlığını ziyaret etmek 5- En iyi adamlarından bir kaçı ile tanışmak 6- En iyi esnafını bulup alış-veriş yapmak 7- En güzel mesire yerinde dostlar ile muhabbet etmek 9- Şehrin yüksek yerine çıkarak gün batımı rehberliğinde âlemi seyretmek 10-Tarihi ve kültürel mekânlarını ziyaret etmek. BİR ŞEZLONGNİŞİNİN GAFLETİ: TATİL T atil kavramını ne nazari olarak ne de ameli olarak çok benimseyebilmiş biri olamadım kendi hayatımda. Belli bir yaşa kadar hep yapacak işlerim olduğu söylendi ebeveynlerim tarafından. Belli bir yaştan sonra da hep yapacak bir şeyler bulur oldum kendime. Yani ya hep bir şeylerle meşgul olmak zorunda kaldım ya da meşgul bırakıldım. Zaten kanaatimce özü itibariyle insan meşgul bir insandır. Kulağa hoş bir sesleniş ve tınıya sahipmiş gibi olan tatil kelimesi menşeinin değil sonradan yapılan propagandanın mahkûmu olmuş anlam giydirilmiş bir kelimedir. Nitekim "Ta'tîl" kelimesi Arapça bir kelime olup "atâlet" kökünden türetilmiş bir kelimedir. Atalet kelimesi ise menşei anlamı olarak "işe yaramamak, boş, atıl, muattal, tembellik, işlemezlik, faaliyet dışı kalmak" anlamına gelmektedir. Sanayileşme kendi yorduğu insanının -makine olmadığının bilincinde olarak- kapitalistçe bir armağan olarak ona kutsal gün ya da bayram anlamına gelen “holiday” seküler bir bayram olarak tatil kavramını hediye etmiştir. Sanayileşme mekanizması ve üretici, çalışanına enerji depolaması için tatil vermek zarureti içerisinde olduğunun bilincindeydi. Sanayileşmenin sofistik hale getirdiği ticari kapitalizmin halefleri ve havarileri yıl içinde enerjisinden istifade ettiği kurbanının yılsonunda biriktirdiği parasının cebinde olmasından rahatsız olduğu için hizmet ve tüketim sektörünü harekete geçirmiş ve tatil/ holiday kavramanı bir propaganda unsuru olarak kullanmıştır. Kapitalizmin havarileri tarafından “tatil” modern bir ihtiyaç olarak özendirilmiş ve kutsanmıştır. Nitekim kavram tahrip edilirse tasavvur tahrip edilir tasavvur tahrip edildiğinde önce şahsiyet sonra hayat tahrip edilir. Şahsiyeti ve hayatı tahrip Ahmet Dağ edilmiş adam şenzlongun üzerinde pert hale ge/tiri/lmiştir. Nitekim Gökhan Gökbel’in dediği gibi, "Bugün tatil yapmak, tatile girmek, tatile çıkmak şeklinde kullanılan ifadelerin hepsi yanlıştır. Zira tatile uğrayan şey her daim münfaildir. İradi bir tatil Türkçede yok. Mesela vapur bozulur, seferler tatil edilir. İstanbul İngilizler tarafından işgal edilir, Meclis-i Mebusan tatil edilir; bir gazete kağıtsızlıktan neşriyatını tatil eder, tribünde kavga çıkar hakem maçı tatil eder. Patron lokavt ilan eder fabrika tatil olur. Tatil böyle bir şeydir. Mesela vapur seferleri tatile girdi yahut maç tatile girdi diyebiliyor musunuz?" “Tatil” kavramı her seslendirildiğinde kafada canlanan tasavvur; mavi bir deniz, şezlong, şezlogun üstünde hımbılca yığılmış bir adam ve güneş şemsiyesi üryan kılıkta adamlar ve kadınlar. Modern dünyada -Foucault’un ifade ettiği gibi- iktidarın ihlal alanı “beden”dir. “Beden” kavramı ‘tatil’ kavramını bilinçlerde empoze edenlerin de istismar ve ihlal alanlarından biri olmuştur. “Tatil” denilince -Meriç’in ifadesiyle- bir şezlongnişin silüeti hemen akla gelir. Oysa “tatil” aranan, özlenen ve imrenilen bir kavram olmaktan daha çok kaçınılması gereken bir kavram olması gerekir. Hele ki Müslüman bir şahsiyetten bahsediyorsak tatilden vebadan kaçar gibi kaçmalıdır. “İki günü bir olan ziyandandır” diyen bir Peygamberin ümmetine “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur Ve çalışması da ileride görülecektir. 39/40” diyen Allah’ın kullarına atalet içinde bulunmak yakışmaz. Tembellik pratiğine kavuşan tatili yaşamak ve tatilci moduna girmek hoş olmayan bir haldir. Ömrün her yılının, gününün, saatinin, dakikasının ve saniyesinin bir [email protected] kulluk olduğu bilincine sahip bir kulun ümmetin hazin ve felaket içinde bulunduğu günümüzde tatil hevesi ve heyecanı içerisinde bulunması anlaşılacak bir durum değildir. Aksine daha fazla aksiyoner ve dertli olması gereken mümin için işlevsiz, atıl kalmak ve boş durmak anlaşılmayacak ve izah edilemeyecek kâbus gibi bir şeydir. Kötülüğün, zulmün, zalimin tatile girdiği yani işlevsiz kaldığı, muattal duruma geçtiği zaman tatil yapmanın hakkımız olduğunu düşünüyorum. Aksi durumda bu şartlar içerisinde Müslüman için tatilin hiç de helal olduğunu düşünmüyorum. Atalet içerisinde bulunmanın ötesine geçen aldırmazlığa, lükse, tüketime kaymış İslami usul tatil gibi durumların anlaşılması ya da izah edilmesi mümkün değil. Tatile ve safahata esir olmuş dindar elitler, namaz sırasında uzaktan kumanda ile tavana kadar yükseltilen kanepelere otururken, milyon dolarlarla -Müslüman ülkelerdeki açları doyurabilecek, Filistin'e merhem olacak miktar- Dubai ya da bilumum mekânlarda açtıkları oteller hangi Müslüman bilincinin işidir. Zengin dindar, tatilci Müslüman söylemleri ayyuka çıkmışken yanı başımızda Halep’te, Felluce’de düşüverir bombalar kardeşlerimizin üstüne. Vicdanını yitirmiş dünyanın kapitalist evlatları her türlü duygunun, inancın ve vicdanın bile parayla alınıp satılabileceği fikrinde ve inanışında yaşarlar. Bilincimiz kul bilincinden Hannibal bilincine dönüşmüştür. Kemikleşmemiş masum küçük bedenler, ruhsuz bombaların yıktığı molozlar altında tozla kaplı etli oyuncak bebeklere dönmüş şekilde çıkarken, şezlongda uzanmak ya da açık büfeden beslenmek nasıl bir kul bilincidir… TEMMUZ2016 KATI 17 KATI YAZARLARI TATİLDE NE OKUYOR Muhammet Atalay ? Jacqueline Russ - Avrupa Düşüncesinin Serüveni & Antik Çağlardan Günümüze Batı Düşüncesi Hilmi Ziya Ülken - Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi Ahmet Davutoğlu - Medeniyetler ve Şehirler René Guénon - Doğu Düşüncesi Alev Alatlı - Schrödinger'in Kedisi 1 - Kabus Alev Alatlı - Schrödinger'in Kedisi 2 - Rüya Ramazan Çelik Mevlana - Mesnevi Mukadder Çakır - İnternette Gösteri ve Gözetim Tolga Kara, Ebru Özgen - Ağdaki Şüphe Bir Sosyal Medya Eleştirisi Max Horkheimer - Akıl Tutulması Marshall Berman - Katı Olan Her şey Buharlaşıyor Ufuk Özer Carsten Jensen - Biz Boğulanlar Wieslaw Mysliwski - Taş Taş Üstünde Doğan Gürpınar - Kültür Savaşları İslam, Sekülerizm ve Kimlik Siyasetinin Yükselişi John Krakauer - Yabana Doğru Kemal Sayar - Yavaşla! Cihad Meriç TEMMUZ2016 KATI 18 M. Fuad Köprülü – Anadolu’da İslamiyet M. Fuad Köprülü – Tarih Araştırmaları M. Fuad Köprülü – İslam ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi Sadık Yalsızuçanlar, Mukaddes Mut – Anadolu’yu Mayalayanlar Mehmet Ali Aynî – Hacı Bayram Velî Ahmed Refik – Âlimler ve Sanatkârlar Nurettin Topçu – Kültür ve Medeniyet, Kültür Bakanlığı Yayınlarından İdris Küçükömer kitabı Kadir Metin Akbaş Ünsal Oskay - Yıkanmak istemeyen çocuklar olalım Patrick Fanning, Martha Davis, Kim Paleg - İletişim Becerileri Tamer Korkmaz - Benim Adım Ne? Muhammed Ali'nin Hayat Öyküsü Müge Elden, Füsun Kocabaş - Reklamcılık, Kavramlar, Kararlar, Kurumlar Yasin Çakırel William McNeill - Dünya Tarihi Amatori & Jones - Dünya İşletme Tarihi Aykut Berber - Klasik Yönetim Düşüncesi İlber Ortaylı - Türklerin Tarihi 1-2 Sertaç Dalgalıdere M. Nuri İnuğur - Türk Basın Tarihi Emir Kalkan - Bu Taraf Anadolu Ali Birinci - Tarihin Kara Kitabı Suat Gezgin, Veli Polat, Esra Arcan - Türkiye Sözlü Basın Tarihi Ahmet Dağ Osmanlı Yayınlarından İslam Tarihi (4 Cilt) Kültür Bakanlığı Yayınlarından Beş Şehirli Gazali - Ey Oğul Necip Fazıl Kısakürek – O ve Ben Kemal Tahir – Notlar Hikmet Kıvılcımlı Kitapları Sabahattin Ali Biyografisi İskender Gümüş Ali Ayçil diyor ki! “Ruhu işgal eden bütün imgeler isimsizdir; biz bir imgenin kendisine değil bir işgale ad koyuyoruz yalnızca.” BÜYÜK İSTANBUL TARİHİ ANSİKLOPEDİSİ VİTRİNDEKİLER İBB Kültür A.Ş. ve İSAM işbirliğiyle İstanbul tarihini, İstanbul'un Antik Çağ'daki ilk yerleşimlerden günümüze kadar “şehir" oluşunu merkeze alarak anlatan “Antik Çağ'dan 21. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi" 10 cilt halinde yayımlandı. Ansiklopedinin proje yönetmenliğini Prof. Mehmet Akif Aydın, editörlüğünü ise Coşkun Yılmaz gerçekleştirdi. Toplam 10 cilt ve 4500 sayfadan oluşan ansiklopedi, Türkiye ve dünyadan alanının uzmanı 300 akademisyen kaleme alındı. Aynı zamanda “Büyük İstanbul Tarihi”, Antik Çağ'dan günümüze şehrin tüm tarihi dönemlerini ele almasıyla alanındaki en hacimli ve kapsamlı çalışma olma özelliğini de taşıyor. Rıdvan Şentürk Müzik ve Kimlik M. Ertuğrul Fındık Gâvurca Türkçe Sözlük Avni Çebi Merhametli Şehirler Nazife Şişman Dijital Çağda Müslüman Kalmak SAHAFİYE FİYAKALI DERGİ Gümülcine’de Batı Trakya Türkleri’nin çıkardığı bir edebiyat ve düşünce dergisi Fiyaka. Gümülcine’de Batı Trakya İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği (BİHLİMDER) çatısında toplanan bir grup genç, azınlık olarak Batı Trakya Türkleri’nin edebiyat ve sanata yönelik ihtiyaçlarını karşılamak, beraberliklerini sürdürmek amacıyla çıkarıyorlar Fiyaka’yı. Batı Trakya’da gençlere hitap eden böyle bir derginin olmaması bir anlamda Fiyaka’nın doğmasına neden oluyor ve özellikle Yunanistan’da okuyan gençlere bir imkân olma niyetinde. Kimlik, aidiyet ve dil gibi kültürün önemli taşıyıcılarının sürdürülebilirliğinin sağlanması hususunda süreli yayınlarının payı büyük. Fiyaka, bu anlamda yaşanacak bir kafa karışıklığına deva olacak nitelikte. Burçin Aydoğdu'ya başucu eserlerini sorduk 1-Hayat Tarih Mecmuası - Bana Remzi dedemden kalma bir alışkanlık. Koleksiyonu tamamlamam ise avukatlık stajıma denk geliyor. Hem tek tek okumalık akıcı popüler makaleler hem de bütün olarak mükemmel bir başvuru kaynağı. Hemen hemen tamamını bitirsem de dönüp tekrar okuduğum çok sayısı olmuştur. 2- Bütün Dünya - Şimdi aynı adla çıkan dergiyle pek ilgisi yok. Amerikan Reader’s Digest’in yaptığını yapıyor, dünyada çıkmış en güzel hikaye ve haberleri derliyor. Bunu yaparken 1948-1980 arası NATO propagandasını da eksik etmiyor tabii ki. Henüz tamamlayamadığım ve zaten başucumda kalmasını tercih ettiğim bir birikim. 3- Bilim Teknik - Lise yıllarında tek sayısını kaçırmadığım dergi... Hu- kuka başlayınca Fen’le ilgimi kesmek zorunda kaldım ama neyse ki TÜBİTAK sonraki yıllarda okurlarına, tüm çıkmış sayıları kapsayan bir DVD verdi. Bu alışkanlığın da dede yadigarı olduğunu dedemin vefatından 10 yıl sonra öğrendim. Genetik galiba. 4- Leman - Talebelik yıllarımın bir diğer vazgeçilmezi Leman. Şimdiki adaşıyla ilgisi yok. Şimdiki Uykusuz, Penguen ve Leman’ın bileşimiydi. Zaten Oğuz abinin çocukları hep bölünerek çoğalmazlar mı? 5- Gırgır - Üniversite yıllarımın bir faydası da Beyazıt Sahaflar oldu. Oradan topladığım 1980-1983 yıllarına ait Gırgır’lar. O yıllarda Gırgır dünyanın en çok satan üçüncü dergisiydi. Türkiye’de ise tüm gazetelerden daha çok satıyordu. O yüzden bu sayılar çok değerli. Burçin Aydoğdu kimdir? Sadettin Ökten Hayatımdan Portreler 1978 yılında İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Lisesi’nden mezun olup lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Avukat ve yeminli mütercim olarak çalıştığı süre zarfında yüksek lisansını İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde tamamladı ve Kafa, Holigan gibi kimsenin adını duymadığı çeşitli mizah dergileri ile Arka Kapak ve Mürekkep Balığı dergilerine yazılar yazdı. 2012 ve 2013 yıllarında Heberler adlı eleştirel komedi programının Levent Kazak editörlüğündeki ekibinde profesyonel yazarlık yaptı. Halen İstanbul Üniversitesi’nde kamu hukuku doktora programına devam ediyor ve Kırklareli Üniversitesi’nde hukuk dersleri veriyor. TEMMUZ2016 KATI 19 07 TEMMUZ/ 2016 MILLETÇE SEVERIZ TATILI Yasin Çakırel [email protected] atil kelimesi kulağımıza ne kadar da hoş geliyor değil mi? Ancak etimolojik olarak irdelediğimizde kelimenin Arapça “atl” kökünden türediğini görüyoruz. Yani “boş durmak, atıl olmak, paydos etmek”, daha çok da bizim kullandığımız anlamda, işi paydos etmek. Atalet kelimesi de aynı kökten geliyor ki bu kelimenin kulağa o kadar da hoş gelmediği aşikâr. İşletme terimlerinin içerisine “atıl kapasite” olarak girmiş olan kavram, tahmin edersiniz ki üretkenliğin tam tersi bir anlama sahip. Kültür olarak da aslında boş oturmayı seven bir tarz-ı hayatımız yok. Eski toprak büyüklerimizin gençlere azarlarından biri “boş boş oturma, aylak durma” vs. iken biz yine de severiz tatili ve paydos etmeyi. Gözümüz hep 3-4 günlük dini bayram tatillerindedir. Mesela bu yıl olduğu gibi bayram Salı gününe yani haftanın tam ortasına gelirse değmeyin keyfimize. E hani çalışmak ibadetti? Ne oldu bu dini öğretimize ve kültürümüze? T Zaman zaman Türkiye olarak yaptığımız tatiller veya bazı meslek gruplarının yıllık tatil günü sayıları siyasi ya da toplumsal tartışmalara konu oluyor. Kimimiz çok fazla tatil günümüz olduğunu söylerken, bazı kaynaklarda az tatil yapan ülkeler sıralamasında yer alabiliyoruz. Çok detaylı değil ama kabaca bir hesaplama yapalım. Türkiye’de 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun’a göre çalışan ve öğrencilerin yıllık izinleri veya sömester tatilleri haricinde 4,5 günü ulusal bayramlar, 1 günü yılbaşı, 1 günü 1 Mayıs, 8 günü dini bayramlar olmak üzere 14,5 gün resmi tatili var. Bu yıl Ramazan Bayramı’nda beş gün, Kurban Bayramı’nda da muhtemelen (bayramın ilk günü pazartesi, oh çok şükür) beş gün olmak üzere artı iki gün fazla tatil yapacağız. Dokuz günlük tatil demiyorum, çünkü hafta sonlarını zaten hak etmiştik. Elli iki haftadan tam yüz dört gün tatil hakkımız var, eğer memur ya da öğrenci iseniz. Özel sektörde ise elli iki gün ile idare etmek durumundasınız. Ülkemizde 1-5 yıllık çalışma süresi olanlar on dört gün, 5-15 yıldır çalışanlar yirmi gün, 15 yıldan fazla çalışma süresi olanlar ise yirmi altı gün izin hakkına sahipler. 4 gün de yol izniyle otuz gün tatil hakkı var. Linçe uğramak korkusuyla “öğretmenler” konusuna giremiyorum, zira iki ay mı, üç ay mı tartışmaları toplumsal boyutta hala sürüyor. Kaldı ki bu konuda onlara da kulak verdiğimizde veryansınlar yükseliyor. Herkes ne yaşadığını kendi bilir, ben orasına karışmam. Niyetim sizi sayılara boğmak değil. Ama sanırım yılın yarısına yakınında tatil yapıyoruz. Yani işi paydos, iş anlamında atalet, boş durmak. Yine de pazartesi sendromumuz var. Tabi özel sektörde bu kadar tatil kabul edilemez, çarklar dönmek zorundadır. Bayramlarda bile hız yavaşlatılsa bile baca tütmek durumundadır. Tarihe kısaca göz atarsak, Asr-ı Saadette ve Hulefa-yı Raşidin döneminde resmi tatil günü olduğuna dair bir kayda rastlanmıyor. Emeviler’de mahkemeler için Cuma günleri tatil. Abbasilerde de benzer bir uygulama var. Ancak dönem dönem Perşembe-Cuma, Salı-Cuma ve bazen Yahudilerin ticaretteki etkisiyle sadece Cumartesilerin tatil olduğu da olmuş. Osmanlı’nın ilk dönemlerinde resmi tatil günü yok. Yalnızca Cuma namazından bir süre önce işe ara veriliyor –onun da sebebi belli-, ancak Cuma gününün resmi tatil hüviyeti yok. Medreselerde öğrencilerin kütüphaneye gidebilmeleri için iki günlük izinler verilmiş. Fatih döneminden sonra Cumhuriyet’e kadar Salı günü tatil olarak kabul edilmiş. Meslek erbabına göre bir günlük tatillerin günü değişirken, esnaf genellikle işinin başında olmuş, ticari hayat devam etmiş. Peki, hiç mi tatil yapmayalım. Tabi ki bunu kastetmiyorum. Çalışma ile ilgili mevzuata ve literatüre hâkim olanlar “yorulma” teriminin karşılığında mutlaka dinlenmeye gerek olduğunu bilirler. Sonuçta insan bir makine değildir ve dinlenemezse stresi artar, fiziksel ve ruhsal olarak zarar görür. Önemli olan gün sayısını fazla abartmamak herhalde. Kaldı ki kendi mesleğime baktığımda bu sayılar kadar tatil yapmadığıma eminim. Çünkü akademisyenler eve iş getiren, zihinlerinde sürekli olarak işinin bir parçasını taşıyan kişilerdir. Çoğu zaman piknikte, gezmekte, bağda bahçede ya tezinizi ya makalenizi veya kariyerinizi düşünüyor olursunuz. Bu konu da belki diğer meslek erbabı için ilgi çekici olmadığından uzatmayalım. Rakamları bir kenara bırakırsak “tatillerde ne yapıyoruz” sorusu akla geliyor. Yani içerikte neler var? Memlekete giderek eş dost ziyareti veya sıla-i rahim hala kültürümüzün bir parçası, inşallah da öyle kalır. Tabi bayram tatillerini fırsat bilip uzaklara gitmek artık daha popüler. Benim çocukluğumda, Kırklareli’nin Karadeniz’e kıyısı İğneada’ya gitmek yaz aylarının en baba tatili olarak kabul ediliyordu. Yani “ada”ya gittiysen, az biraz esmerleştiysen, tamamdır. Yaz tatilinin hakkını vermiş oluyordun. Ama yıllar geçti, refah seviyesi yükseldi ve daha uzak memleketlere, ultra tam pansiyon tatillere rağbet arttı. Bu tatillerin eleştirilen yönü, otele yerleştikten sonra her işini otelde görmek, gittiğin memleketin çevresini ziyaret etmemek, esnafla karşılaşmamak hatta otelin ismini bilip, yörenin ismini bilmemek gibi şeylerdi. Daha sonra orta direk yavaş yavaş yurt dışına açılmaya başladı. Turlarla üç günde beş ülke görür olduk. Bu tatiller ise dinlenmekten çok yorulma ile sonuçlanır oldu. Tabi kapitalist dünyanın bu sıkıcı havasından bunalanlar köylerde ekolojik tatil yapmak için günlüğü yüz bilmem kaç Euro’dan domates toplayıp, inek sağdılar. Hülasa-i kelam, tatil günümüz çok ama farklı sebeplerle nasıl ve nerede tatil yapacağımız, ya da tatil günlerini nasıl değerlendireceğimiz tartışılır. Elbette ki herkes zevkine göre bir tatil şekli benimseyecek. Dinlenelim ama atıl olmayalım, verimli tatiller…
Benzer belgeler
seyahat ipuçları
mayın, akrabalar arasında bazı tatlı çekişmeler olur, her gittiğiniz yerde de otel
rahatlığını bulamazsınız. Ama sabredin,
çünkü insanın ruhudur dinlenen aslında,
bedeni değil. Bu sebeple, tatil pl...