2008 Aralık - Mülkiyeliler Birliği
Transkript
2008 Aralık - Mülkiyeliler Birliği
SAYI 2008 -8 ARALIK 2008 MÜLKİYE 149 YAŞINDA panel Türkiye’de Şiddetin İktidarı, İktidarın Şiddeti ! panel Kırkıncı Yılında “Türkiye’nin Düzeni Doğan AVCIOĞLU panel Yerel Siyasette Kadın Eli 1 İÇİNDEKİLER Contents mülkiye’den Kuruluşundan Yakın Tarihimize Mülkiye Tarihi................................................................................................4 Mülkiye 149 Yaşında..........................................................................................................................................19 50. Yıl Mezunları Okullarını Ziyaret Ettiler......................................................................................................20 Mülkiye Büyük Ödülü Gerekçesi........................................................................................................................21 İşsizliğe, Yoksulluğa ve Zamlara Karşı Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi.....................................................22 Mülkiyeli’ler Mülkiye Balosunda Buluştu.........................................................................................................23 66-67-68 Mezunları Mülkiyeliler Birliği Lokalinde Buluşarak Hasret Giderdiler...........................................24 Gitmek – Benim Marlon Ve Brandom................................................................................................................25 paneller Türkiye’de Şiddetin İktidarı, İktidarın Şiddeti...................................................................................................27 Kırkıncı Yılında “Türkiye’nin Düzeni” ............................................................................................................29 Yerel Siyasette Kadın Eli....................................................................................................................................31 konuk yazarlar Ankara Şiirleri...................................................................................................................................................37 Türk Kadınının Çağdaşlaşma, Aydınlanma Yolunda Yeri Ve Önemi / Cemal YILDIZER....................................38 Nilgün Can Doğan Fotoğrafları........................................................................................................................41 Phryg’ler Döneminde Ankara / Mehmet ÖZER.................................................................................................42 Allianoi..............................................................................................................................................................44 Kalkınma Ve Çokeşlilik! “Üç Karımla Yaşıyoruz Kime Ne?” / Emrah Aydın ONAT........................................47 Araf’taki Paraguay[*] / Sibel ÖZBUDUN........................................................................................................51 Derinleşen Kriz = Yükselen Irkçılık[1] / Temel DEMİRER...............................................................................58 çeviri “Kapitalizm Sona Eremez, Çünkü Hiç Başlamamıştı” / Noam CHOMSKİ......................................................62 fotoğrafların dilinden Mülkiye’nin Dünü-Bugünü................................................................................................................................66 E-Bülten Mülkiyeliler Birliği’nin Yayınıdır. Mehmet ÖZER tarafından hazırlanmaktadır. mülkiye’den Yeni bir sayıyla merhaba, 150. yaşımıza girmemize çok az zaman kaldı. Okulumuzun 149. yaşını hep birlikte çeşitli etkinliklerle kutladık / kutluyoruz. Etkinliklerimiz yalnızca Ankara ile de sınırlı değil. Birçok şubede arkadaşlarımız çeşitli toplantılar, paneller, yemekli buluşmalar organize ettiler ve 150. Yıl için bazı faaliyetleri planlıyorlar. Ulaşabildiğimiz, haberdar olduğumuz ya da haberdar edildiğimiz ölçüde şubelerimizle ilgili etkinlik ve bilgileri de bülten sayfalarımızda sizlerle paylaşmaya çalışıyoruz. 149. yıl kutlamaların en önemli ayaklarından birisi, elbette, 4 Aralık 2008 tarihinde Okulumuz Prof. Aziz Köklü Salonu’nda yapılan “149. Kuruluş Yıldönümü Kutlama Programı” idi. Burada dinletinin ardından Sn. Prof. Dr. Celal GÖLE (Dekan), Sn. Ali ÇOLAK (Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı), Sn. Prof. Dr. Cemal TALUĞ (Rektör) ve Sn. Cahit KAYRA (S.B.O. 1938 Yılı Mezunu) birer konuşma yaptılar. Mezuniyetlerinin 50. yılını kutlayan “genç” Mülkiyelilere plaketleri verildi. Törende, değerli hocalarımızdan Korkut BORATAV’a 2008 Mülkiye Büyük Ödülü verildi. Yine önemli bir kutlama, Ankara’da, tüm Türkiye’den gelebilen Mülkiyelilerle birlikte gerçekleştirilen “Geleneksel Mülkiye Balosu” idi. Özellikle 25. Mezuniyet Yıllarını kutlayan 83 mezunlarının yoğun bir katılım gösterdiği Balo’ya Sn. Dekan, Sn.Rektör, bakan, milletvekili, bürokrat ve yönetici düzeyinde çok sayıda mülkiyeli de katıldı. 83 mezunlarının hazırladıkları sunum, plaket töreni öncesi hepimiz tarafından ilgi ve beğeni ile izlendi. Kendilerini hem bu sunum ve katılımları, hem de 25. Yılları dolayısıyla tebrik ediyoruz. Bu yıl aynı zamanda YÖK tarafından çok değerli bazı hocalarımızın, birbirinin kopyası olan ve sadece isimler değiştirilmiş mektuplarla okuldan uzaklaştırılmalarının da 25. Yılı idi. Değerli hocalarımızdan Cem Eroğul, bu konuyu özetleyen ve bellek tazeleyen kısa bir konuşma yaptı. Belki krizden, belki başka nedenlerden baloya katılım beklenen düzeyin altındaydı. Fakat “Akrep” Nalan”ın da şarkılarıyla eşlik ettiği gece, hem tören ve konuşmalarıyla, hem de eğlencesiyle 149. Yıla yakışan şekilde geçti. Bu yıl gerçekleştirilen etkinliklerin önemli bir yanı da, bir anlamda, kısa bir zaman sonra büyük bir coşkuyla gireceğimiz “150.Yılımıza” hazırlık olmasıdır. 150. Yıl için hem Ankara’da hem de diğer şubelerimizde ve okulumuzda ciddi hazırlıklar yapılmakta, iş tarif edilip komisyonlar oluşturulmaktadır. Fakat bu konularda tecrübesi olanlar bilirler ki, her organizasyon ve iş, sonunda, iyi niyetle çalışan ve pes etmeyen belli sayıda arkadaşın üzerinden yürür. Bu nedenle herkese ciddi sorumluluklar düşüyor. İllaki bir komitede yer almak gerekmez. Herkese düşen mutlaka en az bir görev vardır. Basın tanıtımından bazı isimlere 3 ulaşmaya, maddi kaynak yaratmaktan (öncelikle kendi aidat borçlarımızı ödeyerek de başlayabiliriz) yaratıcı fikir üretmeye kadar her duyarlı Mülkiyeli elini uzatmalıdır. Danışma Kurulu üyeleri, Genel Kurul sonrasında Mülkiye Sitesi Merkez Binası ile ilgili yürütülen çalışmaları ve hazırlanan ön proje ile şartnameye ilişkin önerileri değerlendirmek üzere, Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi’nde, 29 Kasım 2008 Cumartesi günü toplandı. Konuyla ilgili bilgileri sayfalarımızda bulabilirsiniz. Ülkemiz, ABD’de yaratılan ve bize “hamdolsun” neremizden “teğet” geçtiğini anlayamadığımız bir kriz sürecini yaşıyor. Fakat bazılarının dediği gibi “şerbetli” olduğumuzdan mıdır, yoksa “bilinçsiz ve duyarsız” olduğumuzdan mıdır nedir, şimdilik doğrudan krizden etkilenmişler dışında toplumda bu psikolojiyi görmek pek mümkün olmuyor. Bizim de katıldığımız ve son dönemde gördüğüm en kalabalık mitinglerden birisi olan “İşsizliğe, Yoksulluğa ve Zamlara Karşı Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi” 29 Kasım 2008 Cumartesi günü Ankara’da yapıldı. Burada konuyla ilgili sadece bir gözlemimi aktaracağım. Bir toplantı nedeniyle bulunduğum Birlikten çıkarak miting alanına gittim. Miting oldukça kalabalık olduğundan kitleler alana sığmamış, Ulus yönüne taşmıştı. Fakat caddelerdeki kalabalık nedeniyle Kızılay’dan miting alanına zorlukla yürüyebildim. İnsanlar hala çılgın gibi cadde ve alışveriş merkezlerini dolaşarak tüketmeye çalışıyor ve hemen yanı başındaki “diğer kalabalığı” bile fark etmiyor. 2008 yılını tüketmemize çok az bir zaman kaldı. Yakında 2009 yılını yaşamaya başlayacağız. “Giden gün ömürdendir” demiş ozan. Ülkemizin içine düşürüldüğü tüketim çılgınlığı ve acımasız çark, çoğumuzun günlerimizi, aylarımızı hatta yıllarımızı da bilinçsiz ve sorumsuzca tüketmemize, çok fazla bireycileşmemize/bencilleşmemize neden oluyor. Artık günümüzde, tarihimizdeki dayanışma ruhu ve yardımlaşmadan söz etmek çok zor. En azından sadece “ruh” olarak yaşıyor, gerçek yaşamda karşılığı fazla kalmadı. Okulumuzun 150. Yılı, daha üretken, toplumsal ve bireysel sorumluluğunun daha farkında kişiler olarak camiamıza bu konuda da büyük görevler yüklüyor diye düşünüyorum. Kuruluşundan bu yana her dönem önemli misyonları yerine getirmiş ve en karanlık dönemlerde bile Mülkiye Marşı’nda da ifadesini bulduğu gibi, yılgınlığa düşmeyi, öncelikle kendini kurtarmayı ya da bazı güçlere hizmet etmeyi değil, “dayanışmayı” ve “toplumu” düşünmüş, üzerine düşen sorumlulukları başarmaya çalışmış bir camianın mirasçılarıyız. Bu bilinçle tüm okuyucularımızın yeni yılını en içten duygularımızla kutluyor, aile ve yakınlarıyla birlikle sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir yıl geçirmelerini diliyoruz. Yeni sayıda buluşmak dileğiyle. A.Raif FALCIOĞLU KURULUŞUNDAN YAKIN TARİHİMİZE MÜLKİYE TARİHİ Kuruluş Yılları III. Selim ile başlayan batılılaşma hareketi II. Mahmut ve Abdülmecit döneminde devam etmiş, 3 Ocak 1839 tarihinde hukuka bağlı devlet sistemine geçişin önemli adımlarından Tanzimat Fermanı, 18 Şubat 1856 tarihinde ise Islahat Fermanı ilan edilmiştir. II. Mahmut döneminde batı tipi eyalet sistemine geçilerek yeni vilayetler oluşturulmuş, 1858’de İçişleri Bakanlığı kurularak, valilerin, mutasarrıfların, kaymakamların ve kaza müdürlerinin görev ve yetkilerini belirleyen bir kanun yürürlüğe konmuştur. Fakat yeni düzen için gereken idare personelini yetiştirecek bir kaynak okula gereksinim vardır. Bu yeni sistemi yürütecek idarecilerin yetişmesi amacıyla da, 12 Şubat 1859 Cumartesi günü, Sadrazam Ali Paşa başkanlığındaki Hükümetin tümüyle katıldığı ve İstanbul’un bütün ileri gelenlerinin yer aldığı bir törenle Mekteb-i Mülkiye açılmıştır. Okulun resmi adı “Mekteb-i Fünun-u Mülkiye” idi. Müdürlüğü’ne atanmayı tercih etmiş ve ilk Mülkiyeli İdare Amiri olarak tarihe geçmiştir. İlk Maarif (Milli Eğitim) Bakanı Abdurrahman Sami Paşa’nın da katılımıyla Meclis-i Ali-i Tanzimat tarafından hazırlanan Mekteb-i Mülkiye’nin tüzüğünde, bu okulun İçişleri teşkilatına yetkin memurlar yetiştirmek için kurulduğu, öğretim süresinin iki yıl olduğu ve okutulacak dersler, öğrenci sayısı gibi hükümler yer almaktaydı. 1882’de, birinci sınıfa başlayacaklar için “İhtiyat Sınıfı” adıyla bir hazırlık sınıfı eklenmiş ve böylece Mülkiye Okulu’nun öğrenim süresi 6 yıla çıkartılmıştır. İki yıllık eğitimin sonunda okul birincisi olarak mezun olan Çeşmeli Mehmet Sırrı Efendi, Preveze Kazası Mekteb-i Mülkiye’nin eğitim süresi 1867 yılında 3 yıla, 1868 yılında ise 4 yıla çıkarılmıştır. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane Dönemi Mekteb-i Mülkiye, II. Abdülhamit’in buyruğuyla, 2 Şubat 1877 tarihinde Mekteb-i Sultani’nin (Galatasaray Lisesi) üstünde ve yeni açılacak yüksek okullara bir başlangıç olmak üzere yüksek okul konumuna getirilerek, eğitim süresi 5 yıla çıkarılmıştır. 18 Şubat 1877’de kabul edilen “Mülkiye Ana Tüzüğü” ile de Franzısca öğreniminin zorunlu olduğu, İçişleri, Dışişleri ve Maliye Bakanlıklarının üst düzey bürokrasi kadrolarına başarılı Mülkiye mezunlarının atanacağı gibi hükümler getirmiş ve Mülkiye II. Abdülhamit’in himayesine alınarak, “Mekteb-i Mülkiye-i Şahane” adını almıştır. Yine bu dönemde Mülkiye Mektebi Müdürlüğüne bağlı olmak ve Mülkiye’nin öğretim görevlilerinden de yararlanmak üzere “Mühendisin-i Mülkiye Şubesi” adıyla bir Yüksek Mühendis Okulu açılmıştır. Birçok kaynakta II. Abdülhamit’in istibdat rejiminin hüküm sürdüğü bir dönemde Mülkiye’nin daha özgür bir ortama sahip olduğundan bahsedilse de Mekteb-i Mülkiye için her şeyin çok olumlu gittiği söylenemez. Mekteb-i Mülkiye-i Şahane de padişahın baskısından payını alır. Nitekim 1886 yılında, bir süre sonra Mekteb-i Mülkiye’nin müdürlüğüne atanacak olan müdür yardımcısı Hacı Recai Efendi’nin öncülüğünde politik ve düşünsel gelişimi engelleyici yönetmelikler çıkarılmış, politik konularla ilgilenmek yasaklanmış ve öğrencilerin dinsel duygularını artırmak için, okulun hem İdadi (ilk üç sınıf ) hem de yüksek (son iki sınıf ) bölümlerinde müfredata dinsel içerikli dersler konmuş ve öğrencilerin namaz kılmaları için sıkı önlemler alınmıştır. Bazı hocalar okuldan uzaklaştırılırken, bazı öğrenciler de çeşitli gerekçelerle tutuklanmıştır. düzenlenmiştir. 1913–1914 öğretim yılından itibaren son iki sınıfta eğitim idari, mali ve siyasi olmak üzere 3 şubeye ayrılmış, okulun yatılı bölümü yeniden açılmıştır. 22 Ocak 1913’te çıkarılan bir Hükümet Kararnamesi ve sonunda kabul edilen yasa ile bu kazanımlar kesinleştirilse de, bu çok kısa süreli bir zafer olacaktır. Mekteb-i Mülkiye 3 Yıl Kapatılıyor 1914 yılı sonlarında ülke I. Dünya Savaşı’na katılmış ve Osmanlı, emperyalist paylaşımın öznesi haline gelerek büyük sıkıntı içine girmiştir. Bu olanaksızlıklara, devam etmekte olan Mülkiye aleyhtarlığı da eklenince okulda sarsıcı gelişmeler yaşanmıştır. Çıkarılan geçici bir yasayla 1915 yılı Genel Bütçesi’ndeki Mülkiye Mektebi ödeneği tamamen kaldırılarak, bu ödenek Darülfünun’a aktarılıyor; okulun tüzel kişiliği safdışı edilerek, Hukuk Mektebi’ne bağlı idari, mali, siyasi şubeleri bulunan bir “Darülfünun Ulum-i Siyasiye Şubesi” durumuna getiriliyordu. Mülkiye ile ilgili güzel bir gelişmeler ise; 1899’da Türkiye’de sivil yüksek okul olarak ilk kez Mülkiye’de beden eğitimi ve spor dersinin okul müfredatına konması ve Galatasaray Sultanisi’nden sonra ikinci kapalı spor salonunun Mekteb-i Mülkiye bünyesinde açılmasıdır. Yaşanan bu gelişmeden, Devletin üst kademelerinde görev almakta olan Mülkiyelilerin karar alma süreçlerinde henüz yeterince etkin olmadığını da anlamaktayız. Maarif (Milli Eğitim) Bakanlığı’nın aldığı bir kararla, istemeleri durumunda Mülkiye mezunlarının ülkedeki idadilerin müdür ve öğretmen kadrolarına atanabilmesinin önü açılmış; böylece Mülkiyelilerin ülkenin dört bir yanını aydınlatma olanağı daha da artmıştır. Fakat 1902’de Mülkiye’nin yatılı bölümünün kapatılması, öğrencileri zor duruma düşürecek bir gelişme olarak kayıtlara geçecektir. Mülkiye’nin 1915’te kapanışına en büyük tepkiyi, okulun 1901 mezunu ve o dönemde İller İdaresi Genel Müdürü olan Lütfi Mostar Bey vermiş; dönemin İçişleri Bakanı Talat Bey’in sevgisi ve takdirini kazanmış olan Lütfi Bey, bu güvenden de yararlanarak, İçişleri Bakanlığı için hazırladığı bir raporda Mülkiye’nin yeniden açılması gerektiğini önemle vurgulamıştır. Kısa bir süre sonra Sadrazam olacak olan Talat Bey, doğu illerine yaptığı inceleme gezisi dönüşünde, “gezdiği iller ve ilçelerde var olan gelişme, kalkınma ve çağdaş yapılanma çabalarının hep Mülkiyeli vali, kaymakam ve mutasarrıfların üstün niteliklerinin eseri olduğunu” dile getirecektir. Ortamın uygun olduğunu düşünen Mülkiyeliler harekete geçerek Mülkiyelilerden oluşan bir komisyon kurup çalışmalara başlamışlardır. Söz konusu çalışmalar Hükümet tasarısı olarak Mebusan Meclisi’ne gönderilmiş ve 9 Mart 1918’de kabul edilmiştir. Bu yasaya göre, 3 yıl kapalı kaldıktan sonra yeniden hizmete girecek olan Mülkiye, İçişleri Bakanlığı’na bağlı olacaktır. Öğretim süresi 3 yıl olarak belirlenmiştir. Öğretim yatılı ve ücretli olacak, fakat yapılacak seçme sınavıyla 30 öğrenci parasız okuyacaktır. Yeni Mülkiye’de, eski Mülkiye’nin usul, adet ve törelerine göre eğitim yapılmıştır. Okulda idari, mali, siyasi şube ayrımına gidilmemişse de ders programı aynen devam ettirilmiştir. II. Meşrutiyet ve Mekteb-i Mülkiye Meşrutiyet rejimine yeniden geçilmesi, siyaset bilimi eğitimi verilen bu okulu da doğal olarak etkilemiş, ilk iş, okulun adının sonuna eklenmiş olan “şahane” sözcüğünün atılarak adının “Mekteb-i Mülkiye” olarak tescil edilmesi olmuştur. İkinci iş ise, istibdat rejiminin yılmaz savunucusu olan okul müdürü Hacı Recai Efendi’nin emekli edilerek, yerine Mülkiye’nin 1883 mezunu ve seçkin bir eğitimci olan Celal Bey’in getirilmesidir. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında yaşanan siyasal karışıklıklar Mekteb-i Mülkiye’yi de etkilemiş, öğretmenler etrafında siyasal kamplaşmalar yaşanmış ve Mülkiyeli öğrenciler boykotlarla bazı hocalarını istifaya zorlamışlardır. Okulda siyasi tarih dersleri veren ve sıkı bir İttihat ve Terakki karşıtı olan Ali Kemal ile Mülkiye mezunu olan ünlü İttihatçı Hüseyin Cahit Yalçın arasında yaşanan siyasal mücadeleler de, bazı öğretmenlerin istifasına neden olmuştur. Bu duruma, 14 Aralık 1908’de resmen çalışmalarına başlayan, Türkiye’nin ilk öğrenci derneği olan “Müdavimin-i Mülkiye Cemiyeti” el koymuş ve son derece aktif olan bu dernek, bu iki ünlü Mülkiyeliyi bir araya getirmiştir. Bu dernek sayesinde Mülkiyeli öğrenciler, daha okul yıllarında “örgütlenme kültürü” edinme olanağına kavuşmuştur. Yüksek öğrenim çağındaki bütün öğrencilerin askere alınması nedeniyle Mülkiye’ye öğrenci bulmakta güçlük çekilmiş; bunun üzerine bizzat Talat Paşa, giriş sınavlarını kazanan öğrencilerin askerliğinin ertelenmesi, asker olanlarının ise terhis edilmesi kararını aldırtmıştır. Mülkiye Marşı 17 yaşında bir Mülkiye öğrencisi olan Cemal Edhem Yeşil, 1918’de Kurtuluş Savaşı başlamadan önce Mülkiye Marşı’nı yazmıştır. Cemal Edhem Bey, II. Meşrutiyet döneminde Mülkiye’de önemli reformlar gerçekleştirilmiş, dersler ve eğitim programı Paris Siyasal Bilgiler Serbest Okulu örnek alınarak yeniden 5 bu şiir için, o zamanki duygu ve düşüncelerini yıllar sonra şöyle anlatmış : “Bunu şimdi ifade edebilmek çok zor. O zamanın havasına girmeyi denemek, yirmi yaşından önce alınmış bir soluğu elli yıl ciğerlerinde tutup yetmişine yakın vermeyi düşünmek gibi birşey olur. Yine de şu kadarını söyleyeyim: Mülkiye’nin 1918’de yeniden açılışı, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Mütareke Yılları’nın ilk günlerine rastlar. Okul’a girdiğimizin altıncı ayına doğru yazdığım bu şiire, o kara günlerin gittikçe artarak yüreklerimizde yer eden acısı ve acılığı ister istemez sinecekti. Güftenin o zaman için aşırı iyimser görünüşünü de delikanlılık çağını yenilgiye karşı direnme gücüne ve aydınlık bir geleceğe özlem duygusuna verebiliriz.” Kuşatılmış, hırpalayıcı, horlayıcı günlerin yarattığı öfkeyle, taş gibi sessizleşmek yerine duyarlılaşan gençliğin başka bir dünya kurmaya hazır olduğunu dile getiren, coşku ve soyluluk ifadesi bu şiir, daha sonra değerli besteci Musa Süreyya Bey tarafından bestelenir. Musa Süreyya Beyin değerli kardeşi Sayın Nihal Erkutun, Mülkiye Marşı’nın bestelendiği geceyi şöyle anlatmakta : “Gayet iyi hatırlıyorum. Mütareke yıllarında bir gece, bir dostumuzun evinde ailece toplandığımız sırada, Marş’ın güftesini getirdiler. Ağabeyim, güfteyi okuyunca, çok duygulandı. Hemen kalktı; orada bulunan piyanonun başına geçip bu Marş’ı o gece besteledi...” (Güftenin bütünü çok fazla bilinmemektedir. Bütünü için (http://www.mulkiye. org.tr/index.php?option=com_content&task=view&id =26&Itemid=98) karar alarak, okulun parasız ve yatılı kontenjanını kaldırmış, bütün öğrencileri para ödemeye zorlamıştı. İlk taksidi ödeyen öğrenciler, İstanbul’un yönetimi TBMM’ye geçince ikinci taksidi ödememekte direndiler. Bu olay, “Mülkiye tarihindeki ilk öğrenci grevi”dir. 1924’te dersler ve yönetmelikler gözden geçirilmiş, 17 Temmuz 1924’te yürürlüğe giren Ana Tüzük ile Mülkiye, öğretim süresi 3’er yıl olan idari şube ve mali şube ile öğretim süresi 4 yıl olan siyasi şube olarak üç şubeye ayrılmıştır. 1924-1925 ders yılı başında yeni kaydedilen öğrencilerin hepsi tam teşekkülü lise mezunlarından alındı. Okulun göçebe durumuna son vermek amacıyla Yıldız Sarayı Yaverler Dairesi Mülkiye’ye tahsis edildi. Mülkiye, Ankara’ya taşınana değin bu binada kalmıştır. 1925-1926 ders yılından itibaren “devrim yasalarını özümsemiş uzman yöneticiler” yetiştirmek amacıyla Mülkiye’ye batılı bir kişilik verilmiş ve okulun ödeneklerinde hiçbir biçimde kısıntıya gidilmemiştir. 1930’da Mülkiye Tüzük’ü yeniden ele alınmışsa da esaslı bir değişiklik yapılmamıştır. Batılı anlamda bir yüksek öğretim kurumu kişiliği kazanan Mülkiye’de Meşrutiyet döneminde kurulan ve Türkiye’nin ilk öğrenci derneği olan Müdavimin-i Mülkiye Cemiyeti, bu dönemde “Mülkiye Talebe Cemiyeti” adıyla başarılı çalışmalara imza atmıştır. Bu dernek bir yandan Mülkiye Dergisini çıkarıyor, bir yandan konferanslar, anma toplantıları, sergiler gibi kültürel etkinliklerde bulunuyor, bir yandan da yurt içi ve yurt dışı inceleme gezileri düzenleyerek yabancı ülkelerdeki Mülkiye benzeri okullarla temasa geçiyordu. Mülkiye’den Siyasal Bilgiler Okulası (Okulu)’na 4 Aralık 1934’te Mülkiye’nin kuruluş yıl dönümü kutlamalarının bir ayağı da Ankara Palas’ta düzenlenen tören olmuştur. Başbakan İsmet İnönü ve birçok bakanın katıldığı kutlamalar sırasında Meclis Başkanı Özalp, Mülkiyeliler adına Atatürk’e bir telgraf çekerek, Mülkiyelilerin kendisine olan saygısını ve bağlılığını iletmiştir. Dil devriminin çok sıcak olduğu bir dönemde Atatürk, yanıt telgrafı göndererek “Siyasal Bilgiler Okulası Çıkışlılarına” teşekkür ve takdirini bildirmiştir. Bu telgraf sonrası Mülkiye’nin adı Siyasal Bilgiler Okulası olarak değiştirilmiştir. Türk fonetiğine uygun olmayan “okula” sözcüğü daha sonra “okul” olarak düzeltilecektir. Böylece TBMM’nin Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadını vermesinden 11 gün sonra Atatürk, Mülkiye’nin adını Siyasal Bilgiler Okulası (Okulu)’na çevirmiştir. Kurtuluş Savaşı’nda Mülkiye Kurtuluş Savaşı sırasında çok güç koşullarda mücadele veren Türk askerleri ve direnişçilerinin kazanmakta olduğu zaferlere kayıtsız kalmayan ve bu duygularını göstermek isteyen Mülkiyeliler, İnönü Savaşlarının ardından Müdür Hüseyin Nazım Bey’in de yönlendirmesiyle, kendi kısıtlı olanaklarıyla bir tören düzenlemişlerdir. İstanbul’un işgal baskısı altında olduğu ve İstanbul Hükümeti’nin işgalci güçlerle iyi geçinme politikasını sürdürdüğü bir ortamda yapılan bu tören dikkat çekmiş; törenden kısa bir süre sonra Müdür Hüseyin Nazım Bey görevden alınmıştır. Cumhuriyet Türkiye’si ve Mülkiye 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması, 4 Kasım 1922’de ise İstanbul’un yönetimine TBMM’nin el koyması sonrası Mülkiye, TBMM Hükümeti Maarif Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu tarihten sonra Cumhuriyet Hükümetleri’nin Cumhuriyetin sivil yöneticilerini yetiştirecek bu okuldan büyük beklentileri olduğunu ve okul için hiçbir özveriden kaçınmadığını görmekteyiz. Mülkiye Ankara’da 1935 yılı bütçe müzakereleri sırasında Hükümet adına TBMM’de yapılan konuşmalarda, Mülkiye’nin Ankara’da onun geçmişine yaraşır biçimde yeniden teşkilatlandırılacağı söyleniyordu. Bu projede Mülkiye 1911 mezunlarından olan dönemin Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen’in rolü büyük olmuştur. Milli Eğitim Bakanlığı’nın da görüşünü alan Maliye Bakanlığı bu konuda bir Kanun Tasarısı hazırlamış, Bakanlar Kurulu’nun da uygun gördüğü tasarı Mülkiye, İstanbul’un TBMM’ce devralınma sürecinde maddi sıkıntılar içindeydi. TBMM, 23 Nisan 1920 tarihinden sonra kabul edilen hiçbir Heyet-i Vükela Kararını meşru saymamaktaydı. 1922’de Heyet-i Vükela bir 6 söyledi: “Takdir buyurursunuz ki, aslolan kurmak değil, yaşatmaktır. Bu Derneği, Mülkiyeliler arasındaki bağlılık ve beraberliği bihakkın temsil edecek bir hale sokmaktır. Asıl vazifemiz şimdi başlıyor; feragatle ve hepimiz için çalışacağımız an gelmiştir. Gerek Derneğimizi İdare etmek ve gayelerine ulaştırmak ödevini yüklenen arkadaşlara, gerekse üyelere önemli vazifeler düşüyor. Mülkiyeliler Birliği asla zümrevi bir teşekkül olmayacaktır. Ocaklıların bir aile samimiyeti içinde toplandıkları ikinci bir Mekteb-i Mülkiye olacaktır.” TBMM’ye sevkedilerek yasalaşmıştır. Kabul edilen bu yasayla Cebeci’de “Mülkiye Mektebi Binası”nın yapımına başlanmıştır. Böylece Cumhuriyet’in ve devrimlerin başkentindeki ilerici atmosferde öğretim yapacak olan Mülkiye, aynı zamanda istikrarlı bir kurumsal kişilik ve yerleşkeye de kavuşacaktır. Ekim 1936’da Milli Eğitim Bakanlığına, dolayısıyla da Okul Müdürlüğüne teslim edilen Siyasal Bilgiler Okulu, yeni binasındaki eğitime 15 Kasım 1936’da başlanmıştır. Mülkiyeliler, öğrencilerin İstanbul’dan trenle ayrılışları sırasında da, Ankara’ya varışlarında da coşkulu törenler düzenlemişlerdir. Atatürk de gönderdiği telgrafla Mülkiyelileri kutlamış ve onlara olan güven ve sevgisini yinelemiştir. Mülkiye’nin öğretim sistemiyle ilgili bu dönemdeki kayda değer gelişmelerden birisi de öğretim süresinin 4 yıla çıkartılması olmuştur. Siyasal Bilgiler Okulu Fakülte Oluyor 5627 sayılı “Siyasal Bilgiler Okulu’nun Siyasal Bilgiler Fakültesi adıyla Ankara Üniversitesine Katılması Hakkında Kanun”un 3 Nisan 1950’de yayımlanarak yürürlüğe girmesi sonrasında Okulda Fakülte örgütü kurulmuş ve eski SBO Müdürü Prof. Fethi Çelikbaş, dekanlığa seçilmiştir. Kısa bir süre sonra milletvekili seçilecek olan Çelikbaş’ın yerine Prof. Fadıl Hakkı Sur dekan olacaktır. Mülkiyeliler Birliği’nin Kuruluşu 1946 yılında, 1943 yılı mezunlarından Ahmet Alpaslan, Asaf Cemal Aydar, Cevdet Özden, Cemal Tekinel, Faruk Aker, Halit Tokullugil, Halit Işıl, Hüsamettin Kılıç, Hayri Öncel, Naci Erten, Naci Tibet, Rahmi Tunçağıl, Sadettin Atay, Süleyman Sırrı Agun, Selahattin Akalın, Turhan Energin, Ziya Eralp ve Zeki Toker tarafından Mülkiyeliler Birliği kurulmuştur. Bu süreç, 1943 mezunlarını bir yandan okulda etkili ve güçlü bir konuma getirirken, bir yandan da kendi aralarındaki dayanışmayı güçlendirmiştir. Mülkiye’nin Ankara Üniversitesi’ne bağlanması o günlerden günümüze kadar süregelen bir tartışmanın da başlamasına neden olmuştur. Mülkiyelilerin bir bölümü, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin üniversite ya da akademi olarak yeniden örgütlenmesinin kaçınılmaz olduğunu; daha geniş bir yerleşkenin, daha işlevsel ve özgün bir öğretim düzeyinin ancak bu biçimde yakalanabileceğini ve ayrıca Mülkiye geleneğinin de ayrı bir okul olmayı gerektirdiğini savunmaktadır. Bazı Mülkiyeliler ise Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin bugünkü yerleşkesinde de mekansal genişlemenin sağlanabileceğini, kent merkezindeki bu yerleşkenin tarihsel ve psikolojik önemi olduğunu, ayrı bir üniversite olarak örgütlenmenin gereksiz, yararsız ve işlevsiz olduğunu savunmaktadırlar. İlk görüşü savunanlar, 1970’lerde Mülkiye’yi ayrı bir okul yapmaya yönelik yasa tasarısı hazırlatmışlar, Gölbaşı’nda geniş bir arazinin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin mülkiyetine geçmesini sağlamışlarsa da 1980 sonrasında fakültelerin tüzel kişiliğinin kaldırılmasıyla birlikte bu proje rafa kaldırılmıştır. Kurucular bu kararın ardından hazırlıklara başladılar ve bir tüzük taslağını bir anket formuna dönüştürerek, bütün mezunların adreslerine gönderdiler. Bu aşama sonuçlandıktan sonra kurucu genel kurulun toplanması ve tüzüğün onaylanmasının yöntemlerini aramaya başladılar. Yaklaşan 4 Aralık kutlamaları bunun için iyi bir fırsat olarak görüldü ve 4 Aralık 1946 gecesi, Ankara Halkevi’nde kurucu genel kurul toplandı. Genel Kurul’da tüzüğün son biçimini alması ile Mülkiyeliler Birliği’nin resmen kurulması için yetkili organlara başvurma yolu açılmış oldu. Gündemin diğer maddesi ise Birlik organlarının seçimiydi. Geçici yönetim kurulu ve kurucular, 7 Aralık günü tekrar Ankara Halkevi’nde toplandılar ve tüzüğe son biçimini verdiler ve Tüzükle birlikte kuruluş belgelerini 24 Aralık 1946 günü Ankara Valiliği’ne götürerek Mülkiyeliler Birliği’ni resmen kurdular. Mülkiye fakülte olarak 1950-1951 öğretim döneminde eğitime başladı. Fakülte öğretim üyelerinden bir kısmı Avrupa ve ABD’ye gönderilirken, öğretim kadrosu da yabancı profesörlerle güçlendirilmiştir. Yurt dışına gönderilen öğretim üyelerinin yurda dönüşü sonrası Mülkiye’de eğitim kalitesinin son derece yükseldiği gözlenmiştir. Kurucu üyeler tarafından davetiye ile yapılan çağrı üzerine 4 Ocak 1947 Cumartesi günü Mülkiyeliler Birliği’nin ilk Genel Kurulu toplandı ve Yönetim Kurulu ile Denetçiler seçildi. Toplantıda söz alan Kurucu Üye Ziya Eralp, arkadaşları adına şunları Bugün özerk olan Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi 7 Enstitüsü (TODAİE) 1 Aralık 1954’te Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bağlı olarak çalışmalarına başlamıştır. değil, olsa olsa demokrasi mücadelesi bakımından şeref” olduğu cevabını vermiştir. Söz konusu olaylar sonrasında Mülkiye, Ankara ve İstanbul Üniversiteleri ile birlikte 30 Nisandan 30 Mayısa kadar bir ay süreyle kapalı kalacaktır. 1962 yılında, bugünkü A.Ü. İletişim Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu adıyla Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bağlı olarak kurulmuştur. Söz konusu yüksek okul, 1982 yılında Fakülte’den ayrılacaktır. 1978’de Fakülteye bağlı olarak enstitü niteliğindeki Gelişme ve Toplum Araştırma Merkezi (GETA) ile İnsan Hakları Merkezi kuruldu. İnek Bayramı Mülkiye Mektebi, bilindiği gibi devlete çağdaş bilgi ve görgü ile donanmış memur yetiştirme amacına uygun olarak yatılı ve klasik mantık içerisinde adeta dışa kapalı bir “seçkin adayları grubu” biçiminde kurulmuştur. İnek Bayramı’nın temelini oluşturan uğraş ve eğlenceler de bu yapıdan dolayı ortaya çıkmıştır. Bahri Savcı, daha İstanbul’dayken oluşturdukları alaturka saz takımı ile düzenledikleri eğlencelerin İnek Bayramı’na başlangıç oluşturduğunu belirtmektedir. 1950 – 1960 Dönemi 1950-1960 döneminde fakülte öğretim üyelerinin ve öğrencilerinin yoğun bir biçimde ülkenin siyasal yaşamında rol aldıklarını ve gelişen muhalefetin merkezlerden birisi haline geldiğini görüyoruz. Fakülte’nin, dönemin iktidarıyla birçok konuda ters düştüğü; hatta Şubat 1960’ta bazı DP milletvekillerinin Mülkiye’yi Konya’ya taşıyarak Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir yüksek okul konumuna getirmeyi amaçlayan yasa teklifini TBMM’ye sunduğu bilinmekteydi. Bu girişim 27 Mayıs 1960’daki askeri müdahale nedeniyle başarısız olacaktır. Fakat asıl nedensellik bağı, Okul’un Ankara’ya taşınması ile ilgilidir. Eğlence hayatı çok sınırlı olan şehirde öğrenciler, bu gereksinimi kendi yarattıkları bu bayramla gidermeye başlamış, 1930’larda başlayan “İnek Bayramı” geleneksel hale gelerek, okul sınırlarını aşmış ve Cebeci halkının da katıldığı bir yapıya kavuşmuştur. Böylece dışa kapalılık da kırılarak, çevresiyle etkileşimli bir yapı oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde Büyük Millet Meclisi’nde bir “Tahkikat Komisyonu” nun kurulması, toplumda ciddi huzursuzluk yaratmıştır. Bu komisyona geniş yetkiler veren kanunun 27 Nisan 1963 tarihinde kabul edilmesi üzerine, İstanbul Üniversitesi’nde başlayan protesto gösterileri sonrası polis okulu basmış, Beyazıt alanında gittikçe büyüyen kalabalığa karşı polisler, öğrencilere ve halka ateş açmışlar, birçok genç açılan ateşle yaralanmış ve genç bir üniversite öğrencisi olan Turan Emeksiz ölmüştür. Bu uğraşılar düzenli hale geldiğinde bir sembol bulma zorunluluğu doğmuş, bilinçli olarak “İnek” sembolü seçilmiştir. Yine Bahri Savcı’ya göre “İnek, çalışkan bir öğrenciyi simgelediği gibi, toplumsal olaylarla, dünya ile hiç ilgisi olmayan bön bir tipi” de anlatıyordu. 1965’lerden sonra bayramlar bir karnavalı andırır biçimde kortejler ve izleyiciler eşliğinde kutlanır olmuştur. 1970’lerde ise hem öğrencilerin önemli bir bölümünün kendilerini İnek Bayramı’nı kutlamaya yakıştıramaması hem de ülkenin içerisinde bulunduğu siyasi ortam nedeniyle, bayramlar, bir süre bir kısım öğrenci tarafından kitleden kopuk olarak kutlansa da, 1982 yılına kadar, uzun yıllar kutlanamayacaktır. Aynı gün, D.P. hükümeti tarafından, Ankara ve İstanbul’da Sıkıyönetim ilân edilmesine rağmen, İstanbul Üniversitesinde öğrencilere ve öğretim üyelerine yapılanları, Üniversite özerkliğine indirilen ağır darbeyi ve antidemokratik gidişi protesto etmek için, 29 Nisan 1960 sabahı, Ankara’da Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültelerinde öğrenciler toplanmış, ateş açılmasına, tutuklamalara ve yaralananların olmasına rağmen gösteriler yapmışlardır. Demokrasi ve Mülkiye tarihine “Kanlı Cuma” olarak geçmiş olan 28–29 Nisan’da meydana gelen olaylar sırasında birçok öğrenci ve öğretim üyesi yaralanmış, fakülte binası atılan kurşunlarla delik deşik olmuştur. Bu kurşun delikleri daha sonra Dekan Fehmi Yavuz ile Adnan Menderes arasında bir sorun haline gelmiş, Menderes bu kurşun deliklerinin, “açanların sorumluluğunda” olduğunu söyleyen dekana “kurşun delikleri SBF’nin yüz karasıdır” demiş, Fehmi Yavuz ise “yüz karası Mülkiyeliler Birliği’nin İlk Binasının Alınışı ve Şubelerin Kurulması 1964 yılında göreve gelen yeni yönetim kurulunun hedefi bina alımını gerçekleştirmekti. Yapılan eşya piyangosu sonucu Birlik’e 250–300 bin lira kaldı. Bu paranın nasıl değerlendirileceği konusunda yapılan çeşitli tartışmalardan sonra Konur Sokak’taki binanın alımı yönünde karar verildi ve bina satın alındı. Bu karar bugünkü Mülkiyeliler Birliği’nin varlığı 8 açısından da son derece önemli oldu. 1967 yılında da Selanik Caddesi’nde bulunan halen “Mülkiyeliler Oteli” olarak kullanılan ikinci bina satın alındı. SBF, 8 Nisan 1976 günü faşist militanlar tarafından basılır. Okul kapısının önünde üçüncü sınıf öğrencisi ve SBF Öğrenci Derneği Başkanı Hakan Yurdakuler ve iki arkadaşı vurulur. Hastaneye kaldırılan Hakan Yurdakuler”in ölümü üzerine faşist saldırıyı protesto eden devrimci gençler, Kurtuluş Meydanı”nda toplanırlar. Polisle devrimciler arasında çatışma çıkar. Üç saat süren çatışmada polisin devrimcilerin üzerine ateş açması sonucu Esari Oran ve Burhan Barın isimli iki devrimci öğrenci öldürülürken, 20’den fazla devrimci de yaralanır. Aynı dönemde devam eden faşist saldırılarda, SBF-DER Başkanı Hakan ŞENYUVA’da, 10 Haziran 1979’da faşistlerce katledildi. Bu dönemde yapılan diğer bir çalışma da yapılan tüzük değişikliği ile Birlik’e bağlı şubelerin açılmasına olanak tanınmasıdır. Bu değişikliği gerekli kılan en önemli neden, Mülkiyelilerin görevleri nedeniyle Ankara dışında, özellikle de İstanbul ve İzmir’de yoğunlaşmalarıdır. Birlik Merkezinde yapılan Olağanüstü Genel Kurul ile tüzüğe 24. madde eklendi ve Şube kuruluşları olanaklı hale geldi. Bu değişiklikle birlikte Yönetim Kurulu’na çok sayıda Şube açma başvurusu yapıldı ve kurulun çeşitli tarihlerde verdiği kararlarla Adana Şubesi, Antalya Şubesi, Bursa Şubesi, Çanakkale Şubesi, Datça Şubesi, Eskişehir, Şubesi, İstanbul Şubesi, İzmir Şubesi, Kayseri Şubesi, Mersin Şubesi, Samsun Şubesi ve çeşitli temsilciliklerimiz açıldı. 1980 öncesinde yaşamını yitiren SBF’li devrimci gençler, Gökhan Edge, Şevki Kobal, Ali Fuat Okan, Adil Olcay ve Hakan Şenyuva anısına ve “o dönem ölenlerle onların arkadaşları arasındaki dayanışmanın bir parçası olarak” 2007 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde derslik açıldı. Dersliğin açılışında, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekan Yardımcısı Yalçın Karatepe ve 1980 öncesi dönemde SBF Dekanlığı yapan Cevat Geray, Mülkiyeliler Birliği Başkanı Ali Çolak, Hakan Şenyuva’nın babası Hakkı Şenyuva, fakültenin eski mezunları ve öğrenciler katıldı. Mülkiyeliler Birliği Vakfı Mülkiyeliler Birliği Vakfı’nın kuruluşu Mülkiyeliler Birliği’nin 1971 yılında yapılan Genel Kurulu’nda benimsendi. 22 Ocak 1972 günü Birlik Merkezi’nde biraraya gelen Mülkiyeliler, noter huzurunda Mülkiyeliler Birliği Vakfını resmen kurdular. Kuruluş töreninde bir konuşma yapan Ayhan Açıkalın şunları söyledi: “Gerek Devletin çalışmalarına yardımcı olmak ve katkıda bulunmak, gerekse bu maksada tahsis olunan taşınır ve taşınmaz malların en iyi bir şekilde kullanılmasını sağlamak, devamlılık göstermeyen Dernek statüsü içinde istenilen şekilde mümkün değildir. Mülkiyeliler Birliği’nin devamında da yarar ve zorunluluk vardır. Bu nedenle de Mülkiyeliler Birliği’nin bir Dernek şeklindeki hukuki varlığı da devam edecektir.” Vakfın kuruluşunda hazırlanan “Vakıf Senedi” Açıkalın’ın belirttiği gerekçelerin tümünü kapsayan bir biçimde düzenledi ve onaylandı. Vakıf, kurulduğu günden bugüne kadar Vakıf Senedinin kendisine verdiği görevleri yerine getirdi. Özellikle misafirhane ve lokal–lokanta hizmetleri Vakıf ’ın ilgi alanına giren konuların başında yer aldı. Mülkiyeliler Birliği Vakfı’nın en önemli işlevlerinden biri de ihtiyacı olan Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerine burs verilmesidir. İlk yıllarda sınırlı sayıda öğrenciye verilen burslar bugün yüzden fazla öğrenciye verilmektedir. 1980’lerde Mülkiye 12 Eylül 1980 askeri darbesini yapanlar, Üniversiteleri, ülkedeki terör dalgasının sorumlularından biri olarak ilan ettiler. Bu yaklaşımın temelinde, “özellikle solcu ve demokrat olarak nitelenen hocaların üniversitelerde yuvalandığı ve bunların öğrencileri kışkırttığı” inancı yatıyordu. Egemen güçler, üniversitelerdeki özgürlükçü ve bilimsel öğretimden memnun değillerdi. Özgür ve demokratik ilkelere göre yapılan eğitimin Türkiye’deki solcu (komünist) fikirleri beslediği inancını taşıyorlar, bilimsel ve demokratik bir eğitim yerine, Soğuk Savaş’ın bir silahı olarak, bilimsellikten ne denli uzak olursa olsun, dinci ve milliyetçi çizgide bir eğitim istiyorlardı. Böylece Eğitim Enstitüleri ve Üniversiteler, Türkiye’de otoriter ve totaliter modeller kurmak için birbirleriyle savaşan grupların hedefleri ve mücadele alanları haline geldi. Körüklenen terör saldırıları ile öğrencilerin yanısıra pek çok üniversite hocası, üniversiteleri denetlemek isteyen terör güçleri tarafından, hem demokrat oldukları için susturulmak amacıyla, hem de üniversite yönetimlerine gözdağı vermek için katledildi. 1970’lerde Mülkiye 1970’lerde Mülkiye, dönemin siyasi iktidarına karşı muhalif saflarda yerini alır ve bu yıllarda okul “Solcu (Komünist) Mülkiye” olarak tanınır. 1976–1980 arası ise, Mülkiye öğretim üyeleri ve öğrencileri açısından çok zor günlerin yaşandığı, Mülkiye’nin beş öğrencisini kaybettiği dönemdir. 9 Bütün üniversiteleri tek bir yapı içinde bütünleştirerek ilkokul düzeyine indiren YÖK yasası, Milli Güvenlik Konseyi tarafından, 1982 Anayasası’ndan önce kabul edildi ve Anayasa’nın içine monte edildi. Böylece, bütün üniversitelerimizin üzerinden buldozerlerle geçildi. Üniversiteler, sorumlu olmadıkları terörden dolayı cezalandırıldılar ve denetim altına alındılar. (http://www.kongar.org/aydinlanma/2004/406_ Unutulan_gercekler_YOK.php) 6 Kasım 1981’de YÖK yürürlüğe girdi, fakat yeni yüksek öğrenim sistemini oluşturmak için yapılan düzenleme ve tavsiyeler daha sonradan gerçekleştirildi. Şubat 1983’te, sevgili hocamız Prof. Cevat Geray Dekanlık görevinden ayrılmış, fakat okuldaki öğretim üyeliğini sürdürüyordu. Kendisine kısa bir süre önce hizmetlerinden dolayı teşekkür eden Ankara Üniversitesi Rektörü Tarık Somer’den bir mektup aldı. Aynı tarihlerde Mülkiye’de ve o tarihlerde Mülkiye’ye bağlı olan BYYO’da görevli olan 25 hocaya da bu mektuplardan gönderiliyordu. Mektup’ta: “Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 7 Şubat 1983 tarihli yazılarına uyularak 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nun 2301 ve 2766 sayılı kanunla değişik 2. Maddesi gereğince görevinize son verilmiştir. Bilgilerinize saygı ile rica ediyorum.” yazılıydı. Kısacası, onca yılın emeği ve deneyimi bir çırpıda yok sayılarak, değerli hocaları kapı önüne koyuyorlardı. Bu uygulamaya sesiz kalmayarak görevlerinden ayrılan hocaların sayısı ise 30’du. Mülkiye, bu şekilde 55 değerli üyesini bir anda yitirmişti. Kaybeden “ önce Mülkiye, sonra Türkiye” oldu. YÖK’ün uygulamaları bunlarla sınırlı kalmadı. Çağdışı bir eğitim sistemi, kışla disiplini ile birlikte okula egemen kılınmaya çalışıldı. Okulda bir kışla disiplininin sağlanması için harekete geçildi. Yürürlüğe konan YÖK Disiplin Yönetmeliğinin ardından, “öğrenciler toplu halde durur” diye bir fotoğraf sergisine izin verilmedi, toplu gidilecek bir sinema gösterimi için bilet satan öğrenciler okuldan uzaklaştırıldı, öğrenci derneği üyeleri ve derneğin çıkardığı dergide yazan öğrenciler soruşturmalara uğradı. Ve nihayet çağdışı bir öğretim düzenini sürdürmek için gerekli düzen sağlandı. Niteliği bir tarafa, okuldaki bilimsel yayın sayısındaki düşüş bile çarpıcı boyuttaydı. Tüm bunlar olurken, Mülkiye’li öğrenciler de boş durmadı. Baskılara ve bilim düşmanlığına boyun eğmeyerek sıkıyönetim tarafından faaliyeti yasaklanan Öğrenci Derneği’ni yeniden kurdular. 1986’da kurulan SBF – ÖD, 1990 yılında, açılan bütün davaları kazanarak tüzel kişiliğine yeniden kavuştu. başlatıldı. YÖK’ün 44. Maddesinin değiştirilmesine yönelik başlatılan ve 1987 yılında İstanbul ve İzmir’den yürüyerek yola çıkan öğrenciler, 6 Kasım’da ODTÜ kampüsü önünde büyük bir kalabalıkla karşılandı. Bu büyük kalabalık içerisinde SBF de yüzlerce öğrencisiyle yerini aldı. Yine 7 Kasım’da “Öğrenci Atılmaları” konulu açıkoturum düzenleyen SBF – ÖD, bu konuda da öncü oldu. Bir sonraki yıl, öğrenci dernekleri üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başladı. “Huzur” ve “sükunu” bozduğu gerekçesiyle yasaklanan İnek Bayramı ise yeniden kutlanmaya başladı. Fakülte Dekanı olarak “yaptığı çalışmalarla dikkat çeken ve takdir gören” Necdet Serin, A. Ü. Rektörlüğü’ne getirildi. Yerine de yardımcısı Güney Devrez atandı. 1990 yılında ise 1402’lik hocalar, açtıkları davaları kazanarak, birer birer Mülkiye’ye dönmeye başladılar. 1980 sonrasında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde eğitim, Kamu Yönetimi, Uluslararası İlişkiler, Maliye, İşletme, İktisat ve Çalışma Ekonomisi bölümleri olmak üzere 6 bölüm olarak düzenlendi. 1981’de Sosyal Politika Enstitüsü kurulan Fakültede, 1989–1990 öğretim döneminden itibaren isteğe bağlı yabancı dil hazırlık sınıfı uygulaması getirilmiş, söz konusu eğitimi de TÖMER vermektedir. Mülkiyeliler Birliği Dergisi Üyelerle haberleşme amacını güden Mülkiyeliler Birliği dergisi, yayına başladığı 1965 yılında, Mülkiyelileri ilgilendiren yazı ve haberler, atama ve ölüm haberleri ile çeşitli sosyal ve kültürel etkinlikleri duyuran bir içerikte hazırlandı. Dergi, ilk başlarda oldukça sınırlı olanaklarla üç ayda bir yayımlanmaya başlandı. Mülkiyeliler Birliği Dergisi, bugün büyük güçlüklerin göğüslenmesi pahasına 40 yıla yakın süredir yayın hayatını sürdürmektedir. Dergiye emek verenler, geçim kaynaklarını oluşturan başka bir işin yanısıra bu yöndeki çabalarını ve emeklerini ortaya koymaktadırlar. A.Raif FALCIOĞLU ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------Yazının hazırlanmasında, bir kısmı birliğimiz internet sitesinde yer alan farklı yazılardan yaralanılmış ve yazanın kendi bilgi dağarcığı ile harmanlanarak, bütünlüklü bir özet çıkarılmaya çalışılmıştır. Aynı yıl M.Ü. Hukuk Fakültesi’nden bir arkadaşımız okuldan atıldığı için yaşamına son verdi. Bu olayın hemen ardından atılmalara son verilmesi için kitlesel bir kampanya 10 MÜLKİYE 149 YAŞINDA SBF Dekanı Prof. Dr. Celal Göle’nin 4 Aralık 2008 tarihinde Mülkiye’nin 149. Kuruluş Yılı Dolayısıyla Yaptığı Konuşma Metni Sayın Bakanım, Sayın Rektörüm, Sayın Rektör hoş geldiniz, onur verdiniz. Katılımlarınız için Yardımcılarım, Sayın Dekanlar, Sayın Konuklar, sizlere ayrı ayrı teşekkürlerimi sunuyorum. Değerli Mülkiyeliler, Basının Değerli Temsilcileri, Fakültemizin, o günkü adıyla Siyasal Bilgiler Sevgili Öğrencilerim, Okulu’nun 1938 yılı mezunu, çok değerli bürokrat, İrfan ocağımız Fakültemizin kuruluş yıldönümleri parlamenter ve bakan Mülkiyeli Ağabeyimiz çağdaş uygarlığı hedefleyen, geçmişten geleceğe Sayın Cahit Kayra’ya da bu törene katılarak bir uzanan onurlu hizmet yıllarının kutlandığı çok konuşma yapmayı kabul etmelerinden dolayı önemli bir gündür. ayrıca şükranlarımı sunuyorum. Bu anlamlı günde, varlığından gurur duyduğumuz Bugün aramız da, Fakültemiz den Fakültemizin 149. Kuruluş Yılı törenine hepiniz mezuniyetlerinin 50. yılını bizlerle kutlayan çok 11 değerli Mülkiyeli ağabeylerimiz ve ablalarımız doçent ve 25 yardımcı doçent, öğrencilerimizin en bulunuyorlar. Kendilerine de, eşleri ile birlikte bu iyi şekilde yetişmeleri için çaba sarf etmektedir. Sayı, törene katıldıkları için teşekkürlerimi iletiyorum. nitelik ve nicelikleri itibariyle ancak bir üniversite Bir teşekkürüm de az önce bizlere nefis bir konser ölçeğinde görülebilecek 89 kişiden oluşan öğretim sunan, Mülkiye Marşı ile eminim bu salondaki üyesi kadromuz yanında, doktorasını yapmış 26 herkesi duygulandıran ve coşturan, Üniversitemiz araştırma görevlisi de yardımcı doçent olmak için Konservatuvar Korosuna ve özellikle Koronun çalışmalarını sürdürmektedir. Görülüyor ki, öğretim kadromuz fevkalade gençleşmiştir; hiç şüphesiz eğitim kurumları için bir beklenti, ideal ve hedef olan olan piramit olgusu, 29 profesöre karşılık, toplam 60 genç akademisyenimizin varlığı ile Fakültemizde bugün için gerçekleşmiştir. Çok sayıdaki genç araştırma Değerli Konuklar, Sevgili Mülkiyeliler, görevlisinin ileride bu kadroya katılacak olması On dokuzuncu yüzyılda kurulan, yirminci da Fakültemizin geleceğine ilişkin çok olumlu bir yüzyılda sosyal bilimler alanında müstesna bir yer işarettir. edinen Fakültemiz, inanıyorum ki, yirmi birinci Öğretim kadrosu ve öğrencilerimiz ile ilgili yüzyılda da bu konumunu en iyi şekilde muhafaza bu olumlu gelişmeler yanında, çağın gerekleri edecektir. doğrultusunda, yarı-yıl sistemine geçilmiş, seçmeli Bir eğitim kurumunun alanında etkin olması, derslere, mesleki yabancı dil derslerine ağırlık etkinliğini sürdürebilmesi, hiç şüphesiz, öğretim verilmiştir. üyeleri, öğrencileri, kütüphanesi, yayınları, Çok daha önemlisi bu Eğitim ve Öğretim teknolojik olanakları, eğitim sistemi, alt yapısı ve siz mezunlarımızın hayattaki başarıları ile yakından yılından itibaren de bütün bölümlerimiz için ilgilidir. Fakültemizde son yıllarda gerçekleştirilen Yabancı Dil Hazırlık Sınıfı zorunlu hale gelmiş; eğitime dönük köklü yatırımlar, işte bu hususlar bunun sonucunda da, yabancı dil muafiyet esas alınarak, planlanan bu hedefler doğrultusunda sınavında başarılı olamayan öğrencilerimiz için Fakültemizin eğitim süresi beş yıl olmuştur. yapılmıştır. Böylece, tarihsel misyonuna uygun olarak Bu çerçevede, birinci sınıfa kayıt olan öğrenci Fakültemiz, Türkçe eğitim yapmayı sürdürmenin sayımızın, 800’lü rakamlardan 390’a indirilmesi yanı sıra öğrencilerimizin bir yabancı dili çok iyi gerçekleştirilmiş; böylece Fakültemizin öğrenci öğrenmelerini sağlamak için gerekli tedbirleri de sayısı 4200’den 2000’e düşmüş; sınıflarımız almıştır. ortalama 65 kişilik olmuştur. Öğrenci sayımızın Eğitim ve öğretimimizin sağlıklı bir şekilde % 55 oranında azalması, Üniversite Giriş Sınavında çok başarılı olan, iyi yetişmiş lise yürütülebilmesi için Kütüphanemize de özel bir mezunlarının Fakültemize öğrenci olmaları önem verilmiş; düzenli olarak yurtdışından çok yanında, eğitimimizin çok daha etkin ve verimli sayıda kitabın ve süreli yayının günü gününe kütüphanemize gelmesi sağlanmış; 4500 adetten olmasına yol açmıştır. daha fazla süreli yayının da internet üzerinden Hemen belirtmek isterim ki; bugün için tüm metninin okunabilmesi mümkün hale Fakültemizde eğitim gören yaklaşık 2000 getirilmiştir. öğrencinin 242’si yabancı uyrukludur. Bu Kütüphanemizdeki yaklaşık 120.000 kitabın öğrenciler, dünyanın 49 değişik ülkesinden gelerek Fakültemize öğrenci olmuşlardır. Bu 242 ve süreli yayının katalog bilgileri de internete öğrencinin Fakültemizden başarılı bir şekilde yüklenerek, sadece Fakültemiz içinden değil, mezun olduktan sonra, iyi birer Mülkiyeli olarak, dünyanın neresinden olursa olsun herhangi bir ülkelerinde en üst görevlere geleceklerine yürekten araştırmacının, Fakültemiz Kütüphanesinin katalog bilgilerini, otomasyon sistemi ile incelemesi inanıyorum. olanağı yaratılmıştır. Bugün itibariyle, Fakültemizde 29 profesör, 35 çok değerli şefi, Sayın Dilruba Amanullayeva’ya olacak. Kendilerine de Fakültemizin 149. Kuruluş Yılında, bizlere sundukları bu nefis konser için bir kez daha teşekkür ediyor; başarılarının devamını diliyorum. 12 üzerinde durulması gereken fevkalade önemli bir husustur. Ayrıca belirtmek isterim ki; bu yaz aylarında başlayan ve halen devam eden inşaatla Kütüphanemizin, özellikle açık raf sistemine de geçebilmesi için, tüm alt yapısı ve iç dekorasyonu yenilenmektedir. Çok kısa bir süre içinde yeniden hizmete açacağımız kütüphanemiz böylece çağdaş bir görüntüye kavuşmuş olacaktır. Sizlerin de Mülkiye’yi seçerek eğitim ve öğretiminizi bu tarihi çatı altında yapmanız, Vatan Sevgisi tercihidir; Vatana sahip çıkma olgusudur. “Ey Vatan Göz Yaşların Dinsin Yetiştik Bu gelişmelerin yanı sıra, içinde bulunduğumuz Çünkü Biz” şeklinde başlayan “Mülkiye Marşı” bu tarihi salonun dış cephesine de Fakültemizin tarihine uygun olarak, bu yıl yazdırdığımız “Siyasal bu felsefeyi ve bu hedefi çok anlamlı bir şekilde Bilgiler Fakültesi - Mülkiye” yazısını beğendiğinizi anlatmaktadır. umuyorum. Mülkiye Marşının sözleri Atatürk’ün Samsun’a çıkışından bir ay önce Mülkiye öğrencisi Cemal Değerli Konuklar, tarafından yazılmış, Fakültemizin müzik öğretmeni Üniversitemizin Avrupa Üniversiteler Birliği’ne Musa Süreyya tarafından da seslendirilmiştir. Bu ve Erasmus programlarına üye olması ile başarılı ne inanç gücüdür ki bir Mülkiye öğrencisi bu en öğrencilerimizin yurtdışında Avrupa Birliği’ne dahil kara günlerde bir marş yazarak ülkesine “Merak ülkelerde bir ya da iki yarıyıl eğitim görebilmeleri, etme yetişip geliyorum gözyaşlarını dindirmeye” bu ülkelerin üniversitelerinde alacakları dersler diyebilmektedir. Mülkiye Marşı ile ilgili olarak ile başarı notlarının Üniversitemizde de geçerli Hocamız Prof. Dr. Cem Eroğul’un da bir yazısında olması olanağı yaratılmıştır. Bu durum, hiç belirttiği gibi, işte bu inanç Mülkiyelilik geleneğini şüphesiz öğrencilerimizin çok iyi yetişmeleri için yaratmıştır. Mülkiye geleneği bu güçlü inançtan fevkalade önemli bir fırsat olmuştur. Nitekim kaynaklanmıştır. sadece bu eğitim ve öğretim yılında 55 öğrencimiz, Sizler de, Atatürk ilke ve devrimleri Avrupa’nın önemli üniversitelerine eğitimleri için doğrultusunda, laik, demokrat, aydın, hukukun gitmişlerdir. üstünlüğüne ve insan haklarına saygılı Değerli Konuklar, yöneticiler olarak ülkemize, hepimizin gönülden Sözlerime son vermeden önce şu hususu bağlı olduğu Atatürk Cumhuriyetine sahip açıklıkla belirtmek isterim ki, Mülkiye, bir çıkmak zorundasınız. Bu çerçevede Ülkemizin öğretim kurumu olmanın yanı sıra, bir irfan bölünmezliği ve bütünlüğünden de asla ama asla ocağı olarak, ülkemize, laik, demokrat, aydın, taviz veremezsiniz. hukukun üstünlüğüne inanan, insan haklarına Geçmişte olduğu gibi bugün de Sizler gibi, saygılı, ülkemizin bölünmezliğine ve bütünlüğüne bu tercihi yapan gençler oldukça inanıyorum ki yürekten bağlı vatansever yöneticiler yetiştirme Atatürk Cumhuriyeti, Mülkiye ve Mülkiyelilik görevini üstlenmiştir. sonsuza kadar yaşayacaktır. Mülkiye, bu tarihi sorumluluğunu gelecekte de Nice 149 yıl dileklerimle, sevgi ve saygılarımı aynı ilke ve hedefler doğrultusunda sürdürmeye sunuyorum. kararlıdır. Mülkiye her zaman Cumhuriyetimiz ile özdeşleşmiş, tarihi boyunca Atatürk Cumhuriyetinin en iyi şekilde yaşaması için çaba göstermiş ve katkılar yapmıştır. Sevgili Öğrencilerim, Köklü kurumlarını yaşatamayan, gelenek ve göreneklerini yeterince koruyamayan ülkemizde, Mülkiyenin 149 yıl çok güçlü bir şekilde yaşaması, Mülkiyeliliğin 149 yıldır tavizsiz devam etmesi, 13 ANKARA ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ CEMAL TALUĞ’UN KONUŞMA METNİ Sayın Bakanlarım, Sayın Milletvekilleri, Sayın Barolar Birliği Genel Başkanım, Anayasa Mahkemesinin Önceki Başkanı, Sayın Valiler, Sayın Mülkiyeliler Birliği Başkanı, çok değerli konuklar, Mülkiyeliler, Mülkiye dostları hepinizi saygıyla selamlıyorum. Efendim izin verirseniz bir büyük selamı sol tarafta oturan genç, güzel hanımefendilere, pırıl pırıl genç beyefendilere iletmek istiyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Batı üniversiteleri ailelerinin büyüklüğünü, üniversitelerinin gücünü anlatırken en çok mezunlarını tanık gösterirler. Gerçekten de öyledir. Mezunların toplumdaki saygınlığı o ülke için ve insanlık için yaptıkları üniversitenin fakültenin büyüklüğünün en büyük göstergesidir. Sizler Mülkiyenin büyüklüğünün en büyük tanıkları ve simgelerisiniz. 14 Efendim 149 yıl dünyanın bu coğrafyasında bir yüksek öğrenim kurumunun kuruluş yılı olarak çok ender görülen bir olgu. Hatta işi Enderun’a kadar götürürseniz Fatih’e, Fatih öncesine, II Murat’a kadar götürürseniz müthiş büyük bir tarih var biliyoruz. Ben Mülkiye tarihine daima ilgi duydum. Öğrenmeye de çalıştım. Niye ilgi duydum, çünkü benim kişisel tarihimde de Mülkiyenin önemli ve değerli bir yeri var. Niye ilgi duydum, çünkü bana dediniz ki benim kuşağıma dediniz ki Mülkiyenin tarihi Türkiyenin tarihidir. Onun için ben de ilgiyle inceledim. Gerçekten öyle. Bıraktım çok eskileri 1859’u anlamak için Tanzimat fermanını ve ıslahat fermanını bilmek gerek. Mülkiyeyi ortaya çıkaran koşulları bilmek gerek. Niye 1877’de Mülkiyenin adının mektebi Mülkiyenin adının Mektebi Mülkiye-i Şahane olduğunu anlamak gerekir. Ankara’da giderek daha fazla Mülkiyeliyi görürüz. Ve o Mülkiyeliler İstanbul’daki yuvalarını da unutmadan her yıl Ankara’da toplanarak bugün burda yaptığımız gibi kuruluş yıldönümlerini kutlar. Ve şu düşüncede yaygınlaşmaya başlar. Devleti yönetenleri yetiştirenlerin kurumu devletin yönetildiği yerde olmalıdır. Nasıl ki Mülkiye1859’da İstanbuldaysa işte 1923’ten sonra Ankara’da olmalıdır düşüncesi yaygınlaşır. Atatürk bunu benimser ve Mülkiye 1935 yılının 6 Kasım sabahı Ankaraya getirilir. Yüksek Ziraat Enstitüsünün binasında tabi bir başka gelenek de Mülkiye’nin Ankaraya gelişle birlikte başlıyor, ne geleneğidir o? İnek Bayramı. Sanıyorum bu da ilk öğrenci bayramıdır. Sanıyorum bu da Türkiye’nin ilk öğrenci bayramıdır. İnek Bayramı işte ilk yıllarda 1937-1938’de başlıyor, bilemiyorum bizim fakültenin inekleri ile mi oldu, yoksa çevreden mi oldu. Celal hoca her sene İnek Bayramında Ziraat Fakültesi’nden de konuk var derdi bana. Ben de dekanıyım. Herhalde benim diyorum, çağıran falan yok. ancak bir şey söyleyeyim, gelecek sene 150. yılı. Yine 38’lerde olduğu gibi lütfen 150. yılın inek bayramında hep beraber en azından cebeci sokaklarında yürüyelim. Ben de geleceğim o zaman. Halkla buluşalım, Ankaraya çıkalım. Tabii ki 1908 meşrutiyetle birlikte doğan özgürlük havasında o şahane kısmının niye atıldığını yine Mektebi Mülkiye dendiğini bilmek gerekir. Bakın 1908 aynı zamanda öğrenim açısından özgürlüklerin genişlediği bir ortamdır ve Türkiyenin ilk talebe cemiyeti 14 Aralık 1908’de kurulmuştur. Nerede tabi ki Mektebi Mülkiyede. Başka yerde olsa idi haksızlık olurdu. Ama ben Uluç Gürkan’ı göremedim, biz beraber talebe cemiyeti başkanlığı yaptık, ben ziraat fakültesi talebe cemiyeti başkanıydım. 10 gün sonra Evet, aslında Yüksek Ziraat Enstitüsü ve Siyasal ilk talebe cemiyetinin 100. yılı. Bunu kutlamak da Bilgiler okulu tabi bunu da unutmayalım, Siyasal Mülkiyeye yakışır. Sayın dekanım, sayın arkadaşlar. Bilgiler Okulu ismini veren büyük Atatürk’tür. Evet, 100. yılı ilk talebe cemiyetinin 100. yılı. Siyasal Bilgiler Okulu Ankara Üniversitesi’nin Efendim, Mülkiye 1908’den sonra da Dar-ül kurucu kurumları arasında yer alıyor Yüksek Ziraat Fünûn da geçen bu Hukuk Fakültesi içinde geçen Enstitüsü 1948 yılında, iki yıl sonra, Siyasal Bilgiler üç yılı var. Diğer kapanış dönemleri var. Tabi Okulu’da 4 yıl sonra Ankara Üniversitesi’nin çatısı Mülkiyenin tarihinde 1900’lü yılların başları çok altına giriyor. Bu gerçekten ilginçtir, bunu incelemek ilginçtir, incelemeye değerdir. Ama gerçekten aynı lazım. Çünkü o dönemin Ankara’daki en önemli yıllarda Türkiye tarihinnde de keskin bir dönemece yüksek öğrenim kurumları bunlar. Neyse tabi ki yaklaştığı, Türkiye için büyük anların yaklaştığı ilk dekan o zaman Siyasal Bilgiler Okulu’nun adı dönemdir. Siyasal Bilgiler Fakültesi oluyor. Fethi Çelikbaş Önce I. Dünya Savaşı sonlanır, arkasından dünyada Mayıs 1950’de dekan oluyor. Siyasalın ilk dekanı emperyalizme karşı ilk kazanılan savaş bu topraklarda ancak pardon, Nisanda dekan oluyor. 14 Mayısta gerçekleştirilir ve iki büyük temel üzerinde, tam seçimlerle birlikte milletvekili olduğu için ayrılıyor. bağımsızlık ve bilimin ve aklın üstünlüğü temelinde Demek ki ilk dekanınız bir ay kadar dekanlık yapmış. kurulan Türkiye Cumhuriyeti en büyük toplumsal 21 dekan gördü bu fakülte. 21. dekan. Nice yıllara dönüşüm projesini hayata geçirmeye hem de diyorum. hızla hayata geçirmeye başlandı. İşte bu dönemde Efendin, tabi Türkiye tarihinin ilk …Mülkiyenin 15 tarihi Türkiye’nin tarihi. İlk askeri darbemizden önce de Mülkiye çok hareketli. Sayın başkan anlattı, Fehmi Yavuz hocanın unutulmaz bir sözü vardır, bu Mülkiye’nin toplumsal tavrını çok güzel açıklayan bir anlatım. Daha sonra 68’li yıllar -benim kuşağım78 kuşağı, zor kuşak, daima Mülkiye’den etkilenmiş, Mülkiye ile biçimlenmiştir. herkes Mülkiye marşını en azından mırıldanmıştır. Bilmeyenimiz yoktur. Söylerken hislenmeyenimiz, duyduğu zaman kendini yakın hissetmeyenimiz yoktur. Mülkiyeli olmayan birisi olarak söylüyorum. Niye böyledir bu. Çünkü bu Mülkiye’nin Türkiye ile kurduğu derin sıcak, güçlü bağların ifadesidir. O marş tabii ki sizlerindir. Ama o marş Türkiye Bizler tabi ki Mülkiyenin tarihi derken aslında sevdasının marşıdır. Hepimizin marşıdır. üniversitelerde tarih insanların tarihidir. Ben Sevgili Mülkiye’liler Ankara Üniversitesi bir Mülkiye’de derse giremedim. Ama Mülkiye’nin büyük çatı. İçinde çok büyük kurumlar var. Mülkiye büyük hocalarını, kitaplarından okudum, var, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi var, Hukuk konferanslarında izledim. Kısmen onlarla tanışma Fakültesi var, Veteriner Fakültesi var 166 yıllık olanağını buldum. Tabi ki bizim hayatımızın, Ziraat Fakültesi var. Birçok tarihi büyük fakültemiz kuşağımızın biçimlenmesinde Mülkiye’li hocaların var. Ankara Üniversitesi’nin gücünü artırmak, bu çok özel, çok ayrı bir yeri vardır. Bunlar benim fakültelerin tarihlerini kimliklerini ve geleneklerini kişisel tarihim içinde son derece değerli anılardır. çok iyi bilip onları korumak ve güçlendirmekle Ben onları hep hatırlıyorum, kimini çok yakından, olur. Ankara Üniversitesi bu fakülteleri tek kimini biraz uzaktan, kimini çok canlı, kimini biraz bir fakülte kalıbına sokmamalıdır. Ankara flu. İzin verirseniz Seha Meray’ı, Yavuz Abadan’ı, Üniversitesi’nin gücünün Mülkiyeden geldiğini, Reşat Aktan’ı, Fehmi Yavuz’u, Bahri Savcı’yı Ziraat Fakültesi’nden geldiğini, fakültelerimizin Muammer Aksoy’u tabi ki, Cemal Mıhçıoğlu’nu, tarihlerinden ve geleneklerinden geldiğini biliyoruz. Oral Sander’i, Yavuz Sabuncu geçiyor aklımdan Onların korunması ve güçlendirilmesini rektörlük ve tabi geçen yıl toprağa verdiğimiz Sadun Aren’i görevimin en önemli parçası olarak hissediyorum. saygıyla anıyorum. Tabii ki bu fakültelerin ortak değerleri ve ortak Onlar anılarıyla bize ışık tutuyorlar. Ankara Üniversitesi’ni ve Siyasal’ı büyütüyorlar ve büyütmeye devam edecekler. Tabi ki bir de gördükçe hep duygulandığım heyecanlandığım, karşılarında kendimi öğrencilik yıllarında hissettiğim büyük hocalarım var. Onlarda bugün yine karşımda duruyorlar. Çok duygulanıyorum. Cevat Geray hocam, Korkut Boratav hocam, Sina Akşin hocam, Ruşen Keleş hocam, bütün hocalarımı saygıyla selamlıyorum, hürmetler ediyorum. hedefleri de olması, büyük Ankara Üniversitesi’ni yaratmaktadır. Ankara Üniversitesi sizlerle, Mülkiye olduğu için büyüktür, Ankara Üniversitesi diğer büyük fakülteleri olduğu için büyüktür. Evet, 50. yıl mezunları, yakışıklı beyefendiler, güzel hanımefendiler sizlerle onur duyuyorum. Mülkiye’de 50 yıl sonra sizin yerinize oturacak insanlar da, böyle güler yüzle görevlerini yapmış insanların rahatlığıyla oturursa, Türkiye çok büyük bir ülke olacaktır, güzel bir ülke olacaktır. Buna yürekten inanıyorum. Size Sevgili Mülkiye’liler, benim kişisel tarihimdeki en derin saygılarımı, nice huzurlu mutlu yıllar Mülkiye, topluma karşı sorumluluğun, erdemli sağlıklı yıllar diliyorum. 149. yıl hayırlı uğurlu olsun. yaşamın, özgürlüğün ve demokrasinin öğretildiği ve Hepinize saygılar sunarım, en derin saygılar. yaşandığı bir büyük kurumdur. Mülkiye, Mülkiye’liler cesurdur, gözü pektir, korkusuzdur. E tabii biraz da dik başlı, biraz da mağrurdur. Kutluyorum sizleri. Her iki konuşmacı da değerli dostlarım da Mülkiye marşından söz ettiler. Ve Mülkiye marşı ile ilgili sözler söylediler. Tabi daha önce de koromuzdan dinledik. Bakın benim yaşımda Türkiyede okumuş 16 MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ GENEL BAŞKANI ALİ ÇOLAK’IN MÜLKİYENİN 149. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ NEDENİYLE YAPTIĞI KONUŞMA Sayın Rektörüm, Sayın Dekanım, Değerli Hocalarım, Değerli 1958 yılı mezunları, Saygıdeğer Mülkiyeliler, Sevgili Konuklar hepinizi Mülkiyeliler Birliği adına saygıyla selamlıyorum. Mülkiye’nin kuruluşunun 149. yıldönümü nedeniyle düzenlenen törene hoş geldiniz. bizzat Atatürk tarafından Cumhuriyetin başkentine taşınması sağlanır Mülkiye’nin ve Cumhuriyet devrimlerinin, aydınlanma ve çağdaşlaşma fikrinin toplumsallaşmasında önemli görevler üstlenir. 1950’lerin ikinci yarısında otoriter eğilimler gösteren Demokrat Parti’ye karşı ön saflardadır Mülkiyeliler. 28 Nisan’da Fakülte’ye sıkılan kurşunların Mülkiye için şeref olduğunu söyleyerek Başbakana karşı duran dekan Fehmi Yavuz’dur Mülkiye.Türkiye’nin çoğulcu ve demokratik anayasasının (1961) hazırlanışındadır Mülkiye. 1960’ların ikinci yarısından 1980’e kadar sürdürülen demokratik toplumsal muhalefete gençliğin dinamizmini taşıyandır Mülkiye. Darbenin yarattığı baskı ortamına rağmen 1982 Anayasasına alternatif Anayasa hazırlayan kurumdur. 1402 sayılı yasayı ve YÖK’ü protesto ederek mesleğinden kopmayı göze alan bilim adamlarının tavrındadır elbette. Mülkiye kuruluşundan bugüne yalnızca başarılı mezunlar yetiştirerek bu ülkeye, bu ülke insanlarına hizmet eden bir kurum değildir. Mülkiye aynı zamanda Türkiye’nin siyasal ve sosyal yaşamında çok önemli işlevler görmüş bir kurumdur. 150 yıllık geçmişine baktığımız pek çok noktada Mülkiye’yi görürüz. Nerede görürüz? Nerededir Mülkiye ve Mülkiyeliler? 1915’te Çanakkale’de. 1915’te ödenek yokluğu bahanesiyle kapatılan Okulun Talat Paşa tarafından “nerede kalkınma, gelişme, çağdaş yapılar gördümse altında Mülkiyelilerin imzası vardı” diyerek 1918 yılında yeniden açılışında görürüz Mülkiye’nin önemini. Kurtuluş 1980 yılı pek çok açıdan bir milat niteliğindedir. Savaşı’nda da Mülkiyeliler vardır. 1936 yılında 1970’lerin ikinci yarısında dünyada başlayan Cumhuriyete ve devrimlerine sahip çıkmak üzere küreselleşme dalgasının Türkiye kıyılarına ilk 17 ulaştığı tarih olarak nitelemek yanlış olmaz sanırım. Dünyada giderek egemen hale gelen küresel kapitalizmin bir devlet, toplum ve hiç kuşkusuz bir üniversite modeli ve dayatması olmuştur. Devletin ulusal nitelikteki dayanışma ağları parçalanmış, sosyal devlet uygulamaları terk edilmiş, devlet önce kamu işletmeciliği alanından daha sonra da kamusal hizmet alanlarından çekilmiş ve bu hizmetler piyasaya terk edilmiştir. Ulusal dayanışma ağlarının tasfiyesi toplumun hem dikey hem yatay bölünmesine yol açmış, yerel kimlikler ön plana çıkmış, toplum kompartımanlara ayrılmış, devletin boşalttığı alanı etnik, mezhepsel, dinsel, vb. cemaatler doldurmuştur. Zorunlu din derslerinin anayasaya girişi, imam hatip okulları ve kuran kurslarının sayısındaki olağandışı artış, Türkiye’nin toplumsal yapısında önemli değişimlere yol açmıştır. Bu sosyolojik değişim dalgasının üzerine oturan ve küresel sermaye ile eklemlenen bir partinin iktidara taşınması bu sürecin adeta doğal bir sonucu olmuştur. 1980 darbesi, 24 Ocak kararları arasındaki nedensellik ilişkisi, 1402 sayılı yasa ile başta Mülkiye olmak üzere üniversitelere saldırarak üniversitelerin yeniden yapılandırılması arasındaki nedensellik ilişkisinin paralelliği bugünden bakıldığında çok net biçimde ortaya çıkmaktadır. Bilimsel bilginin insanoğlunun yüzyıllardır süren çabasıyla ortaya çıkan ve tüm insanlığa ait bir değer olduğu anlayışına dayanan dayanışmacı ve insancıl üniversite modelinin yerini bilginin piyasanın emrinde bir metaya dönüştüğü, sermayenin üniversiteyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirdiği rekabetçi üniversite modeli almıştır. Bu dönüşüm tarihsel olarak bilgi birikimini toplum yararına kullanan Mülkiye anlayışının yanı sıra Mülkiye dayanışmasını da erozyona uğratmıştır. Bugün gelinen noktada, dünya büyük bir krizle karşı karşıyadır. Bu kriz kimin krizidir? Elbette küresel kapitalizmin ya da bir diğer ifadeyle kapitalist emperyalizmin krizi. Bizi sakın ekonomiye müdahale etmeyin diye uyaranlar trilyon dolarlık paketler açıklamaya başladılar. Tükenen küreselleşme modelinin yerine ne ikame edileceğine ilişkin güçlü izler henüz ortaya çıkmamıştır. Bu süreçte iki şey beklenebilir kanımca. Birincisi bir “düzeltme savaşı”. Bu düzeltme savaşının küresel kapitalizmin merkezinde olmayacağı açıktır. Olası savaş alanları Ülkemizi doğrudan ilgilendiren Ortadoğu, Kafkaslar ve Uzak Asya’dır. Umarım Hindistan’daki eylem bunun ön işareti değildir. İkincisi küresel krizin faturasının yoksullara çıkarılması, küreselleşme sürecinin kalıcılaştırdığı yoksulluğun derinleşmesi, yedek işsizler ordusuna yeni neferlerin katılmasıdır. Bu durum toplumdaki dikey bölünmeyi artıracak, gönüllü ve zorunlu gettolara yol açan mekansal bölünmeyi de hızlandıracaktır. Toplumdaki dışlanmışların, yoksulların, hoşnutsuzların sayısındaki olağandışı artış ulusal devletin hiçbir zaman tasfiye edilmemiş olan güvenlik aygıtının göreve çağrılması sonucuna, kısaca bir tür otoriter/ güvenlik devletine yol açabilir. Biraz karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Ancak bu süreçte iyimser olmamızı sağlayacak güçlü siyasal/ toplumsal alternatifler de ufukta görünmemektedir. Bu noktada Mülkiye’nin bize kazandırdığı değerler doğrultusunda başta Okulumuz olmak üzere hepimize sorumluluklar düşmektedir. Mülkiye bilim, yönetim, siyaset, sanat ve kültür dünyasına çok nitelikli insanlar yetiştirmiştir. Bu görevini bugün de başarılı bir şekilde yerine getirmektedir. Ancak bu ortalamanın üzerindeki her fakültenin yerine getirmesi gereken bir görevdir. Mülkiye’yi farklı kılan, gelenek yaratan, değerler üreten, bu değerlerin toplumsallaşmasına katkı sunan bir okul olması ve toplumsal sorunlar karşısındaki tavırlılığıdır. Mülkiye küresel modelin tıkandığı günümüzde onun üniversite modeline alternatif geliştirmeli, dünyada ve ülkemizde yaşanan süreci doğru analiz etmeli, insanlığın ortak malı olan bilimsel bilgiyi üreten bir merkez olarak toplumun aydınlanma, çağdaşlaşma ve daha iyi yaşam mücadelesine bilimsel destek sunmalıdır. 150. kuruluş yıldönümünün Mülkiye’nin yeni misyonunun, Mülkiye Marşında ifadesini bulan şekliyle tanımlanması ve geliştirilmesinde bir başlangıç olmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. 18 MÜLKIYE 149 YAŞINDA... 19 50. YIL MEZUNLARI OKULLARINI ZİYARET ETTİLER 20 2008 Mülkiye Büyük Ödülü Korkut BORATAV’a verildi. Birliğimiz Yönetim Kurulu tarafından konuyla ilgili olarak yapılan açıklamada özetle şöyle denilmiştir: “Her Mülkiyelinin kendisine örnek aldığı kişiliği, güleryüzü, aykırı düşünceye karşı hoşgörüsü, araştırmacı kimliği ve akademik başarısı, ilkeli tavırları, verdiği eserleri, etkinliği ve saygınlığı, bilgi birikimini toplumun yararına kullanan akademisyen ve aydın tavrı, sınıfsal bakış açısının toplumsal ve iktisadi çözümlemede kilit öneminin sosyal bilimler alanında benimsenmesindeki katkısı nedenleriyle, değerli hocamız, Mülkiye’nin emekçilere bakan yüzü, Prof. Dr. Korkut Boratav’a verilmesi Mülkiyeliler Birliği ve Vakfı ortak yönetim kurulları toplantısında oybirliği ile kararlaştırılmıştır.” MÜLKİYE BÜYÜK ÖDÜLÜ GEREKÇESİ 04 Aralık2008 Mülkiyeliler Birliği’nin her yıl 4 Aralık kuruluş gününde verilmek üzere oluşturduğu Mülkiye Büyük Ödülünün 2008 yılında; Her Mülkiyelinin kendisine örnek aldığı kişiliği, güleryüzü, aykırı düşünceye karşı hoşgörüsü, araştırmacı kimliği ve akademik başarısı, 1402 sayılı yasayla Fakülte’deki görevinden uzaklaştırılmasına karşın, ilkeli tavrından ödün vermeyerek akademik yaşamdan kopmayan bilim adamı tavrı, Günümüz akademisyenlerinin en büyük açmazlarından biri olan uzmanlaşmanın esiri olmadan, sosyal bilimlerde farklı alanlarda ortaya koyduğu eserleri, Eleştirel iktisat düşüncesinin ülkemizde yerleşmesine katkıları, Uluslararası iktisat çevrelerindeki etkinliği ve saygınlığı, Neo-liberal ekonomi politikalarının toplumun büyük çoğunluğunun üzerinde yarattığı tahribatı bilimsel verilere dayanarak ortaya koyan ve bilgi birikimini toplumun yararına kullanan akademisyen ve aydın tavrı, Özerk, demokratik, bilimsel üniversite talebinin etkin akademik örgütü olan Öğretim Elemanları Sendikası’nın kurucuları arasında yer alması, Neo-liberal ekonomi politikalarının açmazlarını bilimsel verilerle ortaya koyan ve yoksulluğa karşı mücadelenin bilimsel altyapısının oluşturmaya çalışan Bağımsız Sosyal Bilimciler Topluluğunun kurucularından olması, Sınıfsal bakış açısının toplumsal ve iktisadi çözümlemede kilit öneminin sosyal bilimler alanında benimsenmesindeki katkısı, nedenleriyle, Değerli hocamız, Mülkiye’nin emekçilere bakan yüzü, Prof. Dr. Korkut Boratav’a verilmesi Mülkiyeliler Birliği ve Vakfı ortak yönetim kurulları toplantısında oybirliği ile kararlaştırılmıştır. Mülkiyeliler Birliği Derneği ve Mülkiyeliler Birliği Vakfı olarak Prof. Dr. Korkut Boratav’ı kutluyor, sağlık ve esenlik dilekleriyle saygılarımızı sunuyoruz. 21 İşsizliğe, Yoksulluğa ve Zamlara Karşı Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi KESK ve DİSK’in çağrısıylaTürkiye’nin dört bir yanında sloganları, şarkıları ve pankartlarıyla gelen toplumun tüm kesimlerinden 100 bin emekçi, “İşsizliğe, Yoksulluğa ve Zamlara Karşı Emek, Barış ve Demokrasi ” talebiyle Sıhhiye Meydanı’nda buluştu. 29 Kasım Ankara mitingi, emekçilerin sabahın erken saatlerinde Hipodrom önünde toplanmalarıyla başladı. Daha sonra yürüyüşe geçen işçi sınıfı ve emekçiler, Ankara Garı önünden Sıhhiye’ye akmaya başladılar.1 Mart 2003 tezkereyi engelleme mitinginden sonra en kalabalık miting olan 29 Kasım Emekçi Mitingi’ne 100 binin üzerinde işçi ve emekçi katıldı. Emekçiler miting boyunca, krizin faturasını ödemeyeceklerini haykırdılar. Miting başladıktan sonra biran evvel alana girmek isteyen grupları polisin keyfi biçimde geciktirmesi ve arama noktasında ölçüsüz bir şiddet kullanması nedeniyle bir süre arbede yaşandı. Polisin gaz bombası ve cop kullandığı saldırısı sonucunda miting alanına girebilmek için bekleyenlerden yaralananlar oldu. Her şeye rağmen Miting alanında onbinlerce kişi, coşku ve kararlılıkla krizin bedelini ödemeyeceklerini haykırarak mitingin planlandığı gibi devam etmesini sağladı. Mülkiyeliler Birliği yöneticileri ve çalışanları Mülkiyeliler Birliği Pankartıyla alana girdiler. Alana girerken anons edilen Mülkiyeliler Birliği, alanı dolduran işçiler emekçiler tarafından alkışlarla karşılandı. Çok sayıda siyasi parti ve kurum temsilcisinin de destek verdiği mitinge, destekleyen kurumlar adına, TTB Başkanı Gencay Gürsoy ve TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı birer konuşma yaptılar. Bu konuşmaların ardından Önce DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, ardından da KESK Genel Başkanı Sami Evren mitingin asıl konuşmalarını yaptılar. Büyük bir coşku ve ilgi ile dinlenen konuşmalara sık sık sloganlarla kesildi. Konuşmalarda, AKP Hükümetinin krize karşı biran önce emek ve demokrasi programnı hayata geçirmesi istendi. Mülkiyeli’ler Mülkiye Balosunda Buluştu 23 66-67-68 Mezunları Mülkiyeliler Birliği Lokalinde Buluşarak Hasret Giderdiler 24 GİTMEK – BENİM MARLON VE BRANDOM Gitmek filmin galası 22.11.2008 tarihinde Ankara Kızılırmak Sinemasında gerçekleştirildi. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilciliği tarafından desteklenen filmin galasının ev sahipliğini Mülkiyeliler Birliği ve Dosya Akademi üstlendi. Ankara’lı sinemaseverlerin yoğun ilgi gösterdiği galaya Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın yanı sıra İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere birçok sivil toplum örgütü temsilcileri ve DTP milletvekilleri katıldılar. Saat 19.00’ daki kokteylden sonra saat 20.00’de filmin gala gösterimi başladı. Gitmek; genç yönetmen Hüseyin Karabey’in ilk filmiydi. İzleyiciler gerek kokteyl sırasında gerekse gala sırasında filmin yönetmeniyle sohbet etmek fırsatını buldular. Genel olarak izleyicilerin olumlu izlenimleriyle ayrıldığı gala gösterimi, genç sinemacıların yeterli bir destek bulduğunda kaliteli filmler ortaya çıkartabileceğinin mesajını verdi. 25 DANIŞMA KURULU TOPLANTISI Mülkiyeliler Birliği Derneği ve Vakfı, 30 Mart 2008 tarihinde yapılan Genel Kurul (GK) sonrasında Mülkiye Sitesi Merkez Binası ile ilgili çalışmalarını sürdürmüş ve bir avan (ön) proje elde etmiştir. Bu projenin gerçekleştirilebilmesi için düşünülen ihale ile ilgili olarak da uzman kişilere bir şartname taslağı hazırlatılmıştır. Proje tüm üyelerce çok beğenildi ve söz alan tüm üyeler hem proje için hem de GK’da yapılan eleştirilerin dikkate alınmış olması nedeniyle Yönetim Kurulu’na teşekkür ettiler. Söz alan üyelerce, inşaat projesinin maliyetinin nasıl karşılanacağı, yenileme modelinin ne olacağı, böyle bir projenin öz kaynaklarla yapılıp yapılamayacağı, Mülkiye Sitesi Merkez Binası ile ilgili gelişmeleri sözleşmenin şekli ve içeriği ve projenin sürecine ve hazırlanan ön proje ile şartnameye ilişkin önerileri ilişkin takvimin nasıl işleyeceğine ilişkin sorular ve değerlendirmek üzere değerlendirmeler davet edilen Danışma içeren konuşmalar Ku r u l u ü ye l e r i , yapıldı. Genel Başkan Mülkiyeliler Birliği Ali ÇOLAK da bu soru Genel Merkezi’nde 29 ve değerlendirmelere Kasım 2008 Cumartesi karşılık Yönetim günü toplanmıştır. Kurulunun görüşlerini aktardı. Toplantıda, Genel Başkan Ali ÇOLAK, Y a p ı l a n Yönetim Kurulu, değerlendirmeler Denetim Kurulu ve sonucunda öncelikle, Şube Başkanı, eski bazı eleştir iler genel başkanlar, dergi yayın kurulu başkanı ve olmasına rağmen, projenin yaşama geçmesi noktasında danışma kuruluna üyelerinin büyük çoğunluğu hazır bir mutabakat sağlandı. bulunmuştur. Hemen tüm üyeler bilinen bir gerçeği dile Toplantının başlangıcında Genel Başkan Ali getirerek, öz kaynaklarla böyle bir projenin yaşama ÇOLAK sürece ilişkin bir değerlendirmede bulunarak geçirilemeyeceği noktasında görüş bildirdi. Bu özetle şunları anlattı: “Genel Kurul, binalarımızın nedenle yenileme modelinin ancak yap – işlet – devret yenilenme fikrine evet demekle birlikte, Yönetim olabileceği konusunda mutabakat sağlandı. Kurulu’na bazı uyarılarda da bulundu. Yönetim Sözleşmeye ilişkin bazı eksik noktalara vurgu Kurulumuz yeni projeyi hazırlatırken bu uyarıları yapılarak daha profesyonelce hazırlanacak ve dikkate alarak değerlendirmeler yaptı. Her iki binanın birliğimizin çıkarlarını eksiksiz bir şekilde koruyacak da deprem riskine karşı korumasız olduğunu gösteren bir sözleşme hazırlanması gerektiği ortaya çıktı. Bu raporlar ve Birlik 2.000 üyeye sahipken alınan bir aile nedenle konuya değişik açılardan hakim olduğu bilinen binasının, 10.000 kişiye ulaşmış bir örgütü taşımadığı kişilerden oluşacak bir komisyon önerisi kabul edildi. herkesin malumudur. Tadilatlarla binalarımızın Önerilen isimlerle, sözleşmeyi ele alıp iyileştirecek bir camiamızca istenen ve ihtiyaçlarımızı karşılayacak komisyon kuruldu. hale dönüştürülemeyeceği de raporlarla ortaya çıktı. Sürecin işleyeceği takvime ilişkin olarak da Genel Bu nedenlerle ve GK’da yapılan eleştirileri de dikkate alan, Konur Sk. tarafındaki binanın dış görünüşüne Başkan Ali ÇOLAK “Mayıs ayından itibaren ihale ve büyük ölçüde sadık ve bahçenin korunduğu bu proje, imar süreci bitirilebilirse, sırasıyla yapılmak şartıyla, 2 2 genç mimar arkadaşımıza, projenin hayata geçmesi bina 14 ay içerisinde bitirilebilir” değerlendirmesini halinde sağlayacağı prestije karşılık ücretsiz olarak yaptı. yaptırıldı.” Oluşturulan komisyon tarafından hazırlanacak Daha sonra slaytlar eşliğinde proje görsel olarak sözleşmenin incelenmesi ve değerlendirilmesi için Ocak ayında bir toplantı yapılması kararı alınarak, üyelere tanıtıldı. oturum sona erdirildi. 26 panel TÜRKiYE’DE ŞiDDETiN İKTIDARI, İKTiDARIN ŞiDDETi 29 Kasım 2008 tarihinde saat 16.00’da Mülkiyeliler Birliği’nin teraslı salonunda gerçekleştirilen” Türkiye’de Şiddetin İktidarı, İktidarın Şiddeti” adlı panel açılış konuşmasını Mülkiyeliler Birliği adına Pnar Bedirhanoğlu yaptı. Bedirhanoğlu bu paneli gerçekleştirmelerinin nedeninin “günümüzde şiddetin açık biçimlerinin her ilişki düzeyinde giderek başat hale gelmeye başlamış olmasıdır. Bunun aslında yalnızca Türkiye değil özellikle 11 Eylül sonrası dünyada da genel bir eğilim olduğu düşünülürse bunun nedenleri üzerinde hep birlikte düşünmek sanırım faydalı olur. Türkiye’nin tarihsel özgünlükleri içinde düşünülmesi gereken hem de küresel ölçekte kapitalizmin günümüzde ulaşmış olduğu sömürü düzeyi ile ilişkili olarak düşünülmesi gereken herhalde birçok boyutu var.” Açıklamasından sonra söz alan Ege Üniversitesi felsefe bölümünden Nilgün Toker, konuşmasında” Son zamanlarda Türkiye’de şiddetin birçok bakımdan tartışıldığı bir dönemdeyiz. Bir, terör kavramı altında tartışılıyor. İki, bir kampanya aracılığıyla bu kampanya mı çok emin değilim ama kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet zemini üzerinde tartışılıyor. Bir de gençler ya da, bir tür, “adaletsizliğe uğradığını düşünenlerin adaletin kendisi sağlama edimiyle” düşünülüyor. Bir de, toplumda düşman ilan edilmişlere karşı devletin yanında devlete eşlik eden görüntüde ortaya çıkan linç türü şiddet var. Şiddet, özü gereği zorunlu olarak toplumsal ve politik bir şey. Ya da şiddet özü gereği ve zorunlu olarak doğaya ait olmayan bir şey. Başka bir şekilde şiddet, şiddet olması bakımından zaten doğal olmayan bir şey. Şimdi bunu söylerken bir şey daha söylemek istiyorum. Hani insan doğasında var olan ve işte bir takım, süper ego yöntemleriyle bastırılmış olan şeyin açığa çıkması tezlerini de bertaraf etmek için ya da kendi açıma reddetmek için bir şey söyleyeceğim. İnsan doğası diye bir şey yok. Yani eğer insan doğasında asla değişmeyen bir yapıyı anlıyorsak böyle bir şey yok. İnsan tarihsel ve kültürel bir kurulum, inşadır. İnsan tarihsel ve kültürel bir varlıktır. O halde şiddet dediğimiz şey tarihsel, kültürel, dolayısıyla zorunlu olarak tarih öncesine ait olmayan, 27 yani doğaya ait olmayan bir kavramdır.” İkinci konuşmacı yine Ege Üniversitesinden Melek Görengenli “özellikle 80’den sonra ve 11 Eylülden sonra da daha da artarak sosyal psikologların bütün dünyada yani bizler aslında çok farklı koşullarda gibi görünen ülkelerde daha çok “batı” , diyebileceğim ülkelerde sordukları soru şu: nasıl oluyor da insanlar böylesine adaletsiz bir dünyaya hayır demiyorlar. Aslında şiddetin ne kadar yaygın olduğu, şiddetin neye yaradığı, en azından sosyal psikoloji içinde bunlar çok iyi bilinen şeyler. Ve nasıl oluyor da aslında bir şekilde bu düzeni sürdürmenin bir parçası oluyorlar. Bazen suç ortağı bazen seyircisi olabiliyorlar. Ve çok büyük ölçüde seyircisi olabiliyorlar. Bu soru çok önemli bir soru çünkü kuşkusuz benim de çalıştığım yani Türkiye’de de çalışmalarıma genel teorik çerçeve oluşturan bu yaklaşımların, şöyle bir derdi de var. Bunun bir hakikaten panzehiri olmalı. Yani nasıl oluyor da bu düzene bu kadar sessiz kalınabiliyor. Çünkü psikolojide bildiğimiz her şey aslında, insanların belli bir süre sonra itiraz edeceği, etmesi gerektiği yönünde. Şimdi şiddet neden bu kadar toplumun her düzeyinde yaygın? Çünkü böyle olduğu zaman ancak iktidarların şiddeti çok daha kolay meşrulaştırılabiliyor. Yani yönetmek için, idare etmek için durdurmak için, kontrol etmek için, susturmak için istendik yönde hareket ettirmek için. Boğaziçi Üniversitesi’nden Zeynep Gamberti” Neoliberal İktidarın Bir çehresi Olarak Şiddet” konusunda görüşlerini açıkladı;” Ben de şöyle bir soru sormak istiyorum. Yani hatırlayacak olursanız bu linç furyası 2005’in Mart’ında Mersin’deki nevruz kutlamalarında çocuklar bayrak yaktı diye söylenti çıktı aslında.Yani daha yaktılar mı yakmadılar mı, çocuklar mıydı, ellerine kim verdi filan belli olmadan genel kurmay başkanı bir demeç verdi. Ve bu bayrak yakma olayından sonra, “sözde vatandaş” terimini kullanıyor ve ertesi gün bir bayrak furyası başlıyor ATO’nun da dahil olduğu bir bayrak yarışı başlıyor. Ülke kırmızıya boyandıktan sonra Nisan’da, Trabzon’da TAYAD’lılar linç edilmeye kalkılıyor. Bu kadar kısa bir süreçte linçler başlıyor ve onun ardından yani Nisan 2005’ten işte Ocak 2007’de Hrant Dink’in katline kadar 30 kadar linç girişimi oluyor Türkiye’de. Bu çeşitli yerlerde oluyor. Sadece Karadeniz’de olmuyor ama İzmir Seferihisar’da da oluyor, İstanbul’da, roman vatandaşlarımız diye bir kavram kullanıyor medya Ta r l a b a ş ı ’ n d a , R o m a n l a r satırlarla Kürtleri k o v a l ı yo r l a r. Konya’da oluyor, Antalya’da oluyor, değişik yerlerde oluyor. Bu süreç Hrant Dink cinayetinden sonra bir süre duruluyor, sonra 6 ay sonra tekrar başlıyor. Daha az bir sıklıkta tabi. Fakat tekrar başlamış durumda. Benim sorduğum soru da o dönem, niye şimdi sorusuydu. Yani belki biraz şeye oturtmaya çalışıyorum. Son döneme oturtmaya çalışacağım bu söylediklerinizi de. Hepsine çok katılıyorum. Fakat bu dönemde niye ortaya çıktı bu. Sonuçta 1999’da PKK tek taraflı ateş kes ilan etmişti. Abdullah Öcalan hapse girmiş. Helsinki süreci başlamış. Avrupa birliğine entegrasyon. Niye şu anda? Yani düşük yoğunluklu savaşın devam ettiği dönemde değil toplumsal galeyan. Nispeten sakinleştiği bir dönemde ortaya çıktı sorusunu sormuştum kendime. Çünkü ben bu linç şiddetinin kapitalizmin dönüşümü içerisindeki bir işlevi olduğunu düşünüyorum.” dedi. 28 konferans Doğan AVCIOĞLU ve KIRKINCI YILINDA “TÜRKİYE’NİN DÜZENİ” BİLAY’ın düzenlediği DOĞAN AVCIOĞLU – KIRKINCI YILINDA “TÜRKİYE’NİN DÜZENİ” konulu konferans 18.12. 2008 Perşembe günü Genel Merkezimizde düzenlendi. Sn. İhsan Feyzibeyoğlu yönetiminde Sn. Mümtaz Soysal, Sn. Erol Toy, Sn. Uluç Gürkan ve Sn. Nazif Ekzen’in konuşmacı olduğu konferansta, kendi alanında en değerli çalışma olarak nitelenen ve yazılışının kırkıncı yılında “Türkiye’nin Düzeni” ekseninde, değerli “yurttaş” aydınlarımızdan Doğan Avcıoğlu anıldı. Konuşmacılarımız tarafından Doğan Avcıoğlu’nun görüş ve fikirleri, mücadeleleri ve kendisiyle ilgili anılar değerli konuşmacı ve konferans yöneticisince anlatıldı. Sn.İhsan Feyzibeyoğlu, öncelikle konuya ve konferansın gerekçelerine ilişkin bir bilgilendirme yaparak, konuşmacıları, tanıttı. İlk söz Doğan Avcıoğlu’nun da mesai arkadaşlarından olan değerli hocamız Mümtaz Soysal’a verildi. M.Soysal konuşmasında özetle şunları söyledi: ”D.Avcıoğlu Mülkiyeli değildi. Onunla tanışmamız benim TODAİ’deki asistanlığımın ilk yıllarına rastlar. D.Avcıoğlu’da Fransa’dan yeni dönmüştü ve o da TODAİ’ye asistan olarak geldi. Ben Galatasaray mezunu olduğumdan Fransız kültürüne yakındım. Bu nedenle ilk ortak noktamız bu oldu. Fransa, azgelişmişliğin sorunları ve ekonomisi üzerine entelektüel çaba olan dünya da tek ülkedir. 1961 Anayasa Komisyonu’nda birlikte çalıştık. Komisyonda, bugün de halen savunduğum sosyal adalet ilkelerini savunduk. Daha sonra ben üniversiteye devam ederken, Doğan, doğru politika yapmak amacına uygun olarak politikayı seçti. YÖN çevresinde uzun süre mesaimiz devam etti. YÖN’ün ilk sayısında yayınlanan ve bir anlamda manifestomuz olan bildiriyi birlikte hazırladık. YÖN’le sol düşünceyi yaymaya çalışıyorduk. 6. Sayımızdan itibaren sosyalizm fikrini açıktan yazmaya ve savunmaya başladık. O dönem içerisinde ünlü denebilecek çok sayıda sosyalist yazar da dergide yer alıyordu. Doğan’ın belirgin özelliği 29 birlikte bir anlamda Türkiye’ye bir Avcıoğlu sentezi bırakmıştır. Çoğu aydınımızdan farklı olarak çözüm yollarının lakırdısıyla değil kendisiyle meşgul olmuştur. D.Avcıoğlu Türkiye’de demokrasiyi taşıyacak altyapının çok eksik olduğunu düşünüyor ve bunun ancak bir devrimle gerçekleşebileceğine inanıyordu. Tüm Daha sonra söz alan Sn. Erol Toy özetle şunları söyledi: çabası bunun içindi. Türkiye’yi öncelikle yoksulluktan ” D.Avcıoğlu seçkin bir insandı, yurttaş bir aydındı; kurtarmak gerektiğine inanıyor ve Kemalizm’i yarıda bağımsız düşünce sahibiydi. D.Avcıoğlu ve birlikte bıraktırılan ulusal kurtuluş devriminin yolu olarak olduğu grup taslak anayasayı hem kurucu meclise, hem görüyordu. D.Avcıoğlu’nun amacı geliyorum diyen de MBK’sine kabul ettirdi. Fakat daha sonra yapılan ilk darbenin faşizan bir karaktere bürünmesini önlemekti. seçimde AP birinci parti olunca, yaşanan hayal kırıklığı Askeri diktayı çözüm olarak görmüyor, güçlü bir YÖN sürecini başlattı. Bu dönemde darbe sonrası halk desteği sağlanmadıkça ve devrimci kadrolara hayal kırıklığı yaşayan askerler de Doğan’ın etrafında dayanmadıkça devrimin gerçekleşemeyeceğine toplanmaya başladı. Doğan’ın Cuntacılığı buradan gelir. inanıyordu. Feodalizmi tamamen tasfiye eden toprak İlerici, devrimci olmak kaydıyla her düşünce YÖN’de reformu ve bölgenin etnik yapısını dikkate alan doğuyu yer bulabilmiştir. Bu nedenle D.Avcıoğlu müthiş bir batıya yaklaştıracak adımların Kürt sorununda çözüm bilgi kaynağı ve arşiv yarattı. YÖN’de işlevin sona olabileceğine inanıyordu.” erdiğini düşünen D.Avcıoğlu kitap yazımına girişti. Türkiye’nin Düzeni’nin de içinde yer aldığı çok sayıda En son söz alan Sn. Nazif Ekzen özetle şunları söyledi: değerli kitap bu dönemde çıktı. Bir ideolag ve gerçek “D.Avcıoğlu’nun ordu içerisinde bir örgütlenme aydın olan D.Avcıoğlu, Türkiye’nin gerçek sorunlarına gerçekleştirmek gibi bir düşüncesi yoktu. Fakat parmak basmakla yetinmeyip tedavi yöntemlerini de ordunun 1950’den beri NATO tarafından eğitildiğini göstermiştir. Her düşüncenin uygulanabilmesi için ve kaydığını çok net olarak biliyordu. Avcıoğlu bu mutlaka bir manivelaya ihtiyaç vardır. Bir ideolojinin tehlikeli gidişi engellemeye çalışıyordu. Ulusal ordu, manivela arayışı ve biz manivelayız diyen süngü gücü ona göre ülkenin bağımsız olarak yaşayabilmesinin en bir araya geldi. Fakat biz manivelayız diyenler birbirine önemli güvencesiydi. Doğan beyin ordu ile ilişkisi ele düşünce 12 Mart süreci yaşandı. 1961 Anayasası alınırken bu durum gözden kaçırılmamalıdır. Ulusal düşünce, örgütlenme ve eylem özgürlüğü getirdiği için, ordu talebinin ne kadar kıymetli bir şey olduğunu, 12 Türkiye’nin görebileceği en iyi anayasalardan birisidir. Eylül’ün bize yaşattıklarından sonra daha iyi anlıyoruz. 12 Mart tüm bu hakları budarken, daha sonrasında Türkiye’nin Düzeni, kendi alanında Türkiye’de gelen 12 Eylül Türk tarihi içerisindeki en önemli 3 yazılmış en değerli çalışmadır. Daha sonraki döneme kırılma noktasından birisi oldu. Birincisi, Nizam-ül ilişkin elimizde benzeri bir çalışma yoktur. Sadece Mülk Nizamiye Medreseleri mezun vermeye başlayınca İ.Beşikçi’nin Kürt Sorunu için yaptığı çalışmaları seçilmişlerin yerine atanmışları gönderdi ve devlet yakın değerde kabul edebiliriz. D.Avcıoğlu’nun bütün dağıldı. İkincisi, Kanuni döneminde seçilmişlerin kaygısı, bağımsız ve ekonomik olarak özgür bir ülkenin yerine atanmışlar geldiği için Celali isyanları başladı yaratılmasıydı. Kendisinin tarif ettiği Ulusal Kalkınma ve Anadolu kaybedilmeye başladı. Üçüncüsü de 27 Modeli ile Türkiye’nin 20 yılda kalkınabileceğini Mayıs’taki seçilmişlerden oluşan Kurucu Meclis’in düşündüğünden, bu süreçte iktidarı güçlü tutabilmek yerine 12 Eylül’ün atanmış kurucu Meclis’i geldi ve için ulusal orduya ihtiyaç duymuştur. 1980 darbesi Türkiye bir deli gömleği içine sokuldu. Türkiye’nin öncesi, darbenin çok yakın olduğunu ve Türkiye’nin yeni sömürgeci bir sürecin içine girdiğini öngörmüş bozuk düzeni halen devam ediyor.” ve haklı çıkmıştır. Daha sonra söz alan Sn. Uluç Gürkan özetle şunları söyledi: ”4 Kasım 1983’te Büyükada’da D.Avcıoğlu’nu Daha sonra soru – cevap kısmına geçildi ve konferans doğaya verdik. Bazı kişileri içselleştirebilmek için bitirildi. doğrudan tanımak gerekmez. D.Avcıoğlu bunlardan birisidir. Bize çok geniş bir miras bıraktı. Bu mirasla bağımsızlık savaşı vermiş ve bağımsızlığa öncülük etmiş orduya güvenmesiydi. Düşüncesine göre, güçle desteklenmeyen hak, yenilmeye mahkumdu. Bu nedenle, sosyal hak mücadelesinin arkasında ordunun da olması gerektiğine inanıyordu.” 30 panel YEREL SİYASETTE KADIN ELİ Mülkiyeliler Birliği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonunun düzenlediği “Yerel Siyasete Kadın Eli” konulu panelin açılış konuşmasını yapan Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu üyesi Vadi Doğan Küçük, komisyonu neden kurduklarını ve amaçlarını anlattı. Vadi Doğan Küçük”… Öncelikle konuklarımızı size tanıtmak istiyorum: Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sayın Serpil Sancar Sancar, Şehir Plancısı ve Kadın Hareketi Temsilcisi Sayın Yıldız Tokman ve İzmir Menemen Seyrek Belediye Başkanı Sayın Nurgül Uçar. Bu panel, Mülkiyeliler Birliği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonunun ilk etkinliğidir. Kuruluşundan bugüne yalnızca bir mezunlar birliği olarak kalmayan aynı zamanda Türkiye’de toplumsal hayata ve siyasal gündeme müdahale eden bir D.K.Ö. misyonunu üstlenen Mülkiyeliler Birliği’nin ülkemizde cinsiyet eşitliğinin her alanda sağlanması için aktif çaba göstermesi gerektiğini düşünerek bu komisyonu kurduk. Komisyonumuzun öznesi kadın. Gerek kendi içimizde cinsiyet eşitliğini sağlamaya ve Mülkiyeli kadını görünür kılmaya dönük çalışmalar yapmayı, gerekse ülke gündemine toplumsal cinsiyet perspektifiyle müdahale etmeyi amaçlıyoruz. 31 Toplumsal cinsiyet eşitliğine yapacağımız yolculukta şiddet, istihdam sorunu, siyasal katılım ve temsil yeteneklerinin güçlendirilerek toplumsal, ekonomik ve politik süreçlerde yer alacak yetkinliğe ulaşabilmesi D.K.Ö. ile ortak sivil insiyatifler geliştirilmesi hedeflerimiz arasında yer alacaktır. Çalışmalarımızı daha çok katılımla daha güçlü bir biçimde gerçekleştirebilmek için desteğinizin önemini hatırlatmak isterim. Yaklaşan yerel seçimleri bir müdahale alanı olarak görüyoruz. Komisyonumuzun ilk panelini yerel seçimlerin yaklaştığı bu günlerde gündemi de izlemek anlamında “yerel siyasete kadın eli” olarak belirledik” dedi. Açılış konuşmasından sonra söz alan İzmir Menemen Seyrek Belediye Başkanı Nurgül Uçar,” Çok teşekkür ederim. Bence artık toplumsal cinsiyet eşitliğinde çok ciddi mesafeler alındığına tanık oluyoruz. Bundan da çok keyif aldığımı söylemek istiyorum. Farkında olmak zaman istedi. Emek istedi. Ama bugün geldiğimiz noktada bu kadın hareketine dair insanlar çok emek verdi. Yıllarını verdi. Bazen bir arpa boyu gibi gördü arkasına döndüğünde gidilen yolu. Oysa bugün gelinen nokta çok ciddi, artık işin ciddi olduğunu gösterdi bize. Bunun için komisyonun ilk etkinliğinde yer almak çok onur verici. Çok teşekkür ediyorum. Ben 92 yılında İzmiri1’n menemen ilçesine bağlı kurulan Seyrek beldesinin ilk belediye başkanıyım. Şu anda 3225 belediye. 18 tanesi bayan. Küsurat bile değil. Şu anda yasayla kapatılanlarla birlikte 5 belediye daha kapatıldı. Bu belediyelerde 13 bayan başkan bulunuyor. Yani 2009’a eğer partileri isterse devam ederlerse böyle bir tablo.” Bu durumun komik bile değil traji-komik olduğunu söyledi. İkinci konuşmacı olarak söz alan Dr. Yıldız Tokman ”Ben öncelikle sizi kutluyorum. Çünkü karma örgütlerde toplumsal cinsiyet eşitliği komisyonu kurulması hakikaten çok hoş bir şey. Ama ilk değil bu ikinci oluyor. Çünkü İzmir’de TMMOB’nin il koordinasyon kurulu da benzeri bir oluşum içine girdi. Ankara’da siz ilksiniz ve onlarla da işbirliği yaparsınız diye düşünüyorum. Açıkçası o beni çok heyecanlandırmıştı. Hatta Serpil hocayla da birkaç toplantılarına, çalışmalarına katıldık. Burada da doğrusu aynı heyecanı duyuyorum. Şimdi böyle bir durumda şu anda da yani yerel yönetimlere ilişkin, bu seçimlere yönelik yeni yeni adaylar belirlenirken yani iyi bir televizyon izleyicisi değilim ama yine de izlediğim kadarıyla hiç kadın lafı yok. Yani belki bugünkü tartışma da aynı şey olacak. Hani kimse çıkıp da tamam yolsuzlukların tartışılması çok önemlidir ama bu harcadığım para ne kadarı kadınları gördü ya da ya bir de şu kadınlara soralım bunlar hanımlar lokali dışında ne istiyorlar, ya da bu lokal, adı neyse, ne kadar, nerelerde yeterli mi. Ya da bir belediye başkan aday adayı çıkıp da ben meclisimde şu kadar kadın üye istiyorum demiyor, diyemiyor. Zaten diyemez. Çünkü kendisi belirlemiyor zaten.” Prof. Dr. Serpil Sancar. Hem Nurgül hem Yıldız’ın konuşmalarından sizin de çok yakından anlayacağınız üzere 2002-2003-2004’te başlayan bir yerel siyasetle ilgili bir feminist uyanma var. Yeni bir şeyler yapılmaya başlandı. Yıl 2004. dikkatinizi çekerim. Şu soruyu sormak lazım. Peki,bugüne kadar 2002’ye 2004’e kadar bu kadar yıl, işte kadın hakları, eşitlik falan dendi niye dönülüp yerel siyasete bakılmadı. Ben bu sorunun cevabını bilmiyorum, hakikaten bilmiyorum. Verilen yanıtlar da beni tatmin etmiyor. Hakikaten bizim kafamızın arkasında görmediğimiz bir mesele var. Dolayısıyla iğneyi, çuvaldızı kendimize batırmakla ilgili bir strateji öneriyorum. Bir kere Türkiye’de bu merkezi siyasette yerel siyaset ikilemi ile ilgili bizim bir meselemiz var. Bu konuda bize yapılan açıklamalar sahte çıktı. Neydi bu açıklamalar. Eğer yerel siyaseti güçlendirirsek orda şey vardı, tarikatlar vardı orda, orda sağcılık vardı, muhafazakârlık vardı, orda gelenek vardı, orda modernlik önceki arkaik sosyallik, kültürlülük vardı. O hortlardı. Peki biz şimdiye kadar bu yerel siyaseti desteklemedik hortlamadı mı? Yani orayla mı ilgili bir şeydi bu. Demek ki bu açıklama doğru değil. Başka bir açıklama kurmamız gerekiyor. Dolayısıyla hani modernleşmenin ve cumhuriyet değerlerinin bu merkez üzerinden tanımlanmasıyla ilgili ciddi bir problemimiz var. Ve bu merkezlik ve yerellik ikilemi laiklik ve dindarlık ikilemi değil. Başka bir ikilem. Bu ikilem Türkiye’de sahte bir ikilem” olduğunu söyleyen Serpil Sancar” Bunu yıkmak gerekiyor” dedi. 32 mülkiye’de öğrenci olmak Alper AKTAN Ancak yönetim kurulu odasının kapısı açıldı ve birisi bizi içeri çağırdı. İçeride ilk gördüğüm, büyük toplantı masasının üzerinin öbek öbek taşla dolu olduğu idi. Öğretim üyeleri ve gençler oldukça gergin bir durumdaydılar. Sonradan ismini öğrendiğim ve öğrencisi olmaktan her zaman gurur duyduğum Fehmi Yavuz hocam orada bulunanları rahatlatıcı sözler söylüyor ve bu durumun kısa bir süre sonra sona ereceğini belirtiyordu. 29 Nisan 1960 günü Mithat Paşa ile Meşrutiyet caddelerinin kesiştiği köşede bulunan “Üç As Kıraathanesi”nde arkadaşlarla buluşmuştuk. Gazeteleri okuyor ve bir gün önce İstanbul Üniversitesinde yaşanan olayları tartışıyorduk. Bir süre sonra gelen bir arkadaş, Hukuk Fakültesinde olaylar olduğunu ve polisle öğrencilerin çatıştığını söyledi. Bir süre sonra kapı vuruldu, Fehmi Yavuz hocam kapıyı açtı. Kapıda duran inzibat Arkadaşlarımdan izin isteyip eri dekana bir tokat attı. Fehmi hocam çok oradan ayrıldım. Mithat Paşa sert yumruklarla askeri yere düşürdü. O Caddesinin Ziya Gökalp ile sırada hepimizin ellerinde taşlar kavgaya birleştiği noktadan bir dolmuşa hazırlanıyorduk. Birden sivil giyimli birinin binip Hukuk Fakültesi önünde indim. Ancak gittiğimde, polisler fakülte kapısından “hocam” diyerek Fehmi hocanın eline sarıldığını ve içeri giriyorlardı. Hemen Siyasal Bilgiler Fakültesine öptüğünü gördüm Sonradan adının Niyazi Bicioğlu yöneldim. Orada Ankara Atatürk Lisesinde birlikte olduğunu öğrendiğim Ankara Emniyet 1. şube okuduğum arkadaşlarım vardı. Sadun Aren hocamın Müdürü’ne Fehmi Yavuz Hocam “odada bulunanların kardeşi Bülent Aren bunlardan biriydi. Caddeden serbestçe çıkıp gitmelerini” istediğini söyledi. fakültenin ön kapısına çıkan geniş merdivenlerden Emniyet müdürü söz verdi ve hepimiz iki sıra koşarak fakülteye girdim. O zaman fakülte girişinde polislerin bulunduğu merdivenlerden inerek, fakülte dekanlık katına çıkan iki merdiven bulunuyordu. dışına çıktık. Yaklaşık altı saat süren ve benim ilk kez Sağ tarafta bulunan merdivenlerden çıkıp yönetim içinde bulunduğum bu olay böylece sona erdi. Eve kurulu odasının önüne geldim. Öğretim üyeleri ve döndüğümde Adakale Sokağı dört numarada bulunan öğrenciler oradaki koridoru doldurmuşlar ve Hukuk evimizin penceresinde annemi beni beklerken buldum. Fakültesi’ndeki olayları tartışıyorlardı. Ben fakülteye Silah sesleri Sıhhiye çevresinden duyulmuş ve orada ilk kez gelmiş olmanın tedirginliği ile arkadaşlarımı bulunduğumu düşünen annem, çok endişelenmiş. aramaya başladım. Ancak bu arayış uzun sürmedi. Bir Beni gördüğü sırada yüzünde oluşan ifadeyi hiç öğrenci içeri girdi, asker ve polislerin geldiğini haber unutamıyorum. verdi. Herkes üst katlara ve odalara dağıldı. Ben ve birkaç kişi orada kalakaldık. Askerler, muhtemelen Hukuk’ta olan olayların etkisiyle daha içeri girmeden giriş kapısına ateş açtılar. Bu arada unutmadan söyleyeyim, anlattıklarım sırasında Menderes, hükümet ve DP aleyhinde sloganlar atılıyor ve marşlar söyleniyordu. Fakültenin ön camları kırıldı ve duvarları kurşun delikleri ile doldu. Duvarda bulunan kurşun delikleri kırmızı çizgilerle çevreleri işaretlenerek uzun süre korunmuştu. Ateş açılınca ben ve birkaç öğrenci, birinci kattan giriş kapısına bakan alınlığın arkasına kendimizi attık. 33 29 Nisan 1960 gününü uzun uzun anlatmamım nedeni, ben de öğrenimimi sürdürmek için büyük etki yapmış olmasıdır. Lise son sınıfa kadar hiç sene kaybetmemiş bir öğrenci olmama karşın özel bir nedenle tek dersten lise son sınıfta bekleyen birisi olarak, okulu bitirerek, Siyasal Bilgiler Fakültesine gitmem gerektiği duygusuna 29 Nisan 1960’ı yaşamış olmanın neden olduğuna inanıyorum. 1960yılının Haziran ayı başındaki sınavı verip lise mezunu olmayı başardım. O yıllarda her fakülte giriş sınavlarını kendisi düzenliyordu ve ben de sınavı kazanıp SBF öğrencisi oldum. bunları kesmemiş ve 12 mart ve 12 Eylül’e giden yollar oluşturulmaya başlanmıştır. Okula girdikten sonra ilk ayrımına vardığımız üst sınıflara karşı yerleşmiş bulunan hiyerarşik tavır oldu. Bu sınıflarda arkadaşlarım olmasına rağmen bu durumu benimsedim ve ona göre davranmaya özen gösterdim. Bunun dışında duvarlarda bulunan ve öğrencilerin kurmuş oldukları kuruluşların panoları vardı. Bunlar içinde SBF Fikir Kulübü panosu çok ilgimi çekti ve bir süre sonra bu kulübe üye oldum. Fikir Kulüpleri Fakültede ilk iki yılı yurtta kalarak geçirdim. Ama; yaşamımda oldukça büyük etkisi olan kuruluştur. Sonrasında bir işte çalışma zorunluluğu ve evlilik Sonrasında yönetiminde de yer aldığım fikir kulübü nedeniyle yurttan ayrıldım. benzerlerinin diğer fakültelerde kurulması ve 1965 O yıllarda ve sonrasında da SBF, öğrenciler için yılında Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun kurulmasına hep çekim merkezi olmuştur. Doğal olarak bunda giden yolda SBF Fikir Kulübümüzün önemli anlattığım olayların ağırlıklı bir yeri vardır. Ancak; 27 çalışmaları olmuştur. Mayıs’a giden yolda, Fakültenin DP iktidarına karşı Başından beri anlattığım nedenlerle kendimizi belirginleşen tavrı ve nitelikli öğretim üye kadrosu öğrenci olarak çok SBF ’nin üniversiteye ağırlıklı bir yere koyma gidecek öğrencilerin eğilimimiz oldukça gözünde özel bir konumda ağır basıyordu. Değerli olmasına neden olmuştur. öğretim üyelerimizin SBF’de öğrenci olmanın bunda yadsınamaz ayrıcalıklı yeri böyle etkisi vardır. İbrahim başlar ama okuldaki hava, Yasa, Bahri Savcı, öğrencilerin birbirlerine Sadun Aren, Cahit olan yakınlığı, ülke Talas,Muammer Aksoy, sorunlarına ve günlük Bedri Gürsoy,Nermin politik gelişmelere olan Abadan Unat, Seha duyarlılıkları bu başlangıcı M e r a y, Besim geliştirir ve yeni bir Üstünel . Doçent ve kişiliğin oluşmasını sağlar. asistanlarımızı da unutmamak gerekiyor. Hepsi çok Bu kişiliğin özellikleri, halkını sevmek, emperyalizmin değerli insanlarımızdı. Hepsini saygı ve sevgi ile ve kapitalizmin olumsuzluklarını ortadan kaldırmak anıyorum. gerektiğine inanmak biçiminde ortaya çıkar. Ama Özetle söylemek gerekirse “Mülkiye’de öğrenci bunu söylerken diğer üniversitelerde bulunan büyük olmak”, halkımıza ve yurdumuza yararlı insanlar bir kitlenin de benzer özellikler taşıdığını da belirtmek isterim. Bu duyarlılık o yıllarda çok yaygındı. 27 Mayıs zorunluluğunu en doğru biçimde bize öğreten bir öncesi ve sonrasında ortaya çıkan değerlendirmeler, süreci başlatmış ve bu konuda gerekli donanımı ülkemizde bir çok sorunun çözümlenebileceği kazanmamızı sağlamıştır. umudunu yaratıyordu. Emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini en çok bu durum korkutmuş ve önlem almaya zorlamıştır. 1965 yılında AP’nin başarısı bile 34 şubelerden şubelerden • Mülkiyeliler Birliği İstanbul Şubesince “Mülkiye Konferansları” kapsamında, 17 Aralık Çarşamba akşamı Bahçeşehir Üniversitesi’nde “GLOBAL KRİZ, TÜRKİYE VE AMERİKA” konulu bir konferans düzenlendi. “Ekonomik kriz ve Amerika, Türkiye’nin ABD’den görünüşü, Türk Amerikan ilişkileri, Obama’nın başkanlığı ve beklentiler” konferansın alt başlıklarıydı. Katılımın oldukça yüksek olduğu konferansın konuşmacıları, TÜSİAD Washington Temsilcisi Abdullah Akyüz ve Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi hocamız Dr. Hasan Ersel’di. •Mülkiyeliler Birliği Eskişehir Şubesince 4 Kasım 2008 de ESOGÜ’de düzenlenen toplantıda Dr.Ömer Faruk Günay tarafından “İklim Değişimi Nedeniyle Yaşanması Olası Su Sorunları” konulu sunum gerçekleşti. •Mülkiye Dergisi 260. Sayısı Birliğimizden temin edebilirsiniz... Çıktı... •Mülkiyeliler Birliği Türk Halk Müziği Topluluğu yeni dönem çalışmalarına 20 Aralık’ta Mülkiyeliler Birliği’nde başlıyor. İlgi duyan tüm üyelerimiz çalışmalara katılabilirler. 35 Şair, Kadın ve Muhalif Olmak Gönül İLHAN Politika ile ilişkisinin sorulması üzerine; 1999’da ÖDP İzmir milletvekili adayı olduğunu, 2006’daysa, Birleşik Demokratlar Partisi (EDI)’den aday gösterildiğini ve Kıbrıs’ın bölünmesinden sonra bir Rum partisinin ilk kez bir Türk’e milletvekili olması için öneri götürdüğünü söyleyen Yaşın, bir şair olarak Yurdum/ ikiye bölünmüş ortasından/ hangi yarısını siyasetle ilişkisinin, barışa katkı anlamını taşıdığını belirtti. sevmeli insan İzmir Mülkiyeliler Birliğinin düzenlediği “Şair, Muhalif Ve Kadın Olmak” konulu söyleşinin konuğu Kıbrıslı şair Neşe Yaşın’dı. 26 Aralık Cuma günü saat 19:00’da, Alsancak Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen söyleşi, gitar ve buzuki eşliğinde Türkçe ve Rumca şarkılar söylenen kısa bir müzik dinletisi ile başladı. “Eğer seçilseydim, bir barış bakanlığı kurulmasını isteyecektim.” 17 yaşında yazdığı ve bestelenip, hem Rumca hem de Türkçe olarak söylenen şiirinin yazılış öyküsünü anlatarak söze başlayan Yaşın, 1963’de yaşananlarda bir çocuk olarak insanları iyiler ve kötüler olarak ikiye ayırdığını, 1974’de, daha önce bir Rum ailenin yaşadığı eve ailesiyle birlikte yerleştirilmelerinden ve bir Rum çocuğunun odasının ona verilmesinden sonra düşüncelerinin değişerek, savaş, barış ve milliyetçilik kavramlarını sorgulamaya başladığını anlattı. Şiir söyleyince o büyük sözü Kıbrıs Üniversitesi Türkoloji bölümünde ders veren Yaşın, Ada’nın güney kesiminde yaşama kararı vermesinde, barışa olan inancının belirleyici olduğunu, Rum ve Türklerin geçmişte güzel anıları olduğu kadar, acı hatıralarının da olduğunu, öncelikle bu yaraların sarılması sürecinin yaşanması gerektiğini, söyledi. Üzgün Kızların Gizli Tarihi 2002 yılında yayınlanan “Üzgün Kızların Gizli Tarihi” isimli romanından cinsel içerikli bölümleri alıntılayarak manşetine taşıyan Volkan gazetesinin kendisine karşı olumsuz tavrının sorulması üzerine Yaşın; romanında, birleşemeyen bir adanın hikayesini, bir Rum erkeğiyle bir Türk kızının imkansız aşkıyla sembolize ederek anlattığı kitabının içeriğinden değil, kendisinin barışı savunan bir kadın oluşundan hareketle cinsiyetçi ve milliyetçi saldırılara hedef olduğunu söyledi. Yaşın, şair ve yazar kadınların, kadın oldukları için ayrı bir bedel ödediklerini anlattı. Barış bakanlığı Aktif olarak çalışmalar yapan barış gruplarında Türk ve Rum gençlerinin bir araya gelerek birbirlerini daha yakından tanıdıklarında, milliyetçi bakış açısından sıyrılarak, dostluklar kurduklarını anlatan Yaşın, adada barış içinde bir arada yaşanacağına olan inancını vurguladı. Dinleyicilerin sorularını yanıtladıktan sonra; “Bir söz var ve ben o sözü bulacağıma inanıyorum. Ve o sözü bulduğumda toprağa barış ineceğine de inanıyorum diyen Şair Yaşın, “Büyük Söz” ve “Aşk Sarkacı “ ile başlayarak, kendi şiirlerini seslendirdi. Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi Başkanı Prof. Dr. Hüsnü Erkan’ın Yaşın’a teşekkür plaketi vermesinin ardından, Mülkiye İzmir’in cumbalı evinde şiir ve barış üstüne koyulaşan sohbete devam edildi. 36 Ankara Şiirleri Ahmet Arif Adnan Yücel KARANFİL SOKAĞI ALTINDAĞLI BİR KIZA ŞİİR Tekmil ufuklar kışladı Dört yön, onaltı rüzgar Ve yedi iklim beş kıta Kar altındadır. Kavuşmak ilmindeyiz bütün fasıllar Ray, asfalt şose, makadam Benim sarp yolum, patikam Toros, Anti-tors ve âsi Fırat Tütün pamuk buğday ovaları, çeltikler Vatanım boylu boyunca kar altındadır. Döğüşenler de var bu havalarda El, ayak buz kesmiş yürek cehennem Ümit, öfkeli ve mahzun Ümit, sapına kadar namuslu Dağlara çekilmiş kar altındadır. Şarkılar bilirim çığ tutmuş Resimler, heykeller, destanlar Usta ellerin yapısı Kolsuz, yarı çıplak Venüs Trans-nonain sokağı Garcia Lorca’nın mezarı, Ve gözbebekleri Pierre Curie’nin Kar altındadır. Duvarları katı sabır taşından Kar altındadır varoşlar, Hasretim nazlıdır Ankara. Dumanlı havayı kurt sevsin Asfalttan yürüsün Aralık, Sevmem, netametli aydır. Bir başka ama bilemem Kaçıncı bahara kalmıştır vuslat Kalbim, bu zulümlü sevda, kar altındadır. Gecekondularda hava bulanık, puslu Altındağ gökleri kümülüslü Ekmeğe aşka ve ömre Küfeleriyle hükmeden Ciğerleri küçük, elleri büyük. Nefesleri yetmez avuçlarına – İlkokul çağında hepsiKenar çocukları kar altındadır. Hatip Çay’ın öte yüzü ılıman Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir’de Karanfil Sokağı’nda gün açmış Hikmetinden sual olunmaz değil “Mucip sebebin” bilirim Ve “kâfi delil” ortada... Karanfil Sokağında bir camlı bahçe Camlı bahçe içre bir çini saksı Bir dal süzülür mavide Al al bir yangın şarkısı. Bakmayın saksıda boy verdiğine Kökü Altındağ’da Incesu’dadır. Daha dün bir sevinçtin karşımda Bir ışıklı bekleyiş bir gelecektin Şimdi kirletilmiş bir kentin Çirkefi bulanmış yüzüne Gülemiyorsun Dilin yorulmuş utanmaktan Merhaba bile diyemiyorsun Yenilgiler bağlamış gözlerini Oysa gözlerin En az yaşamak kadar güzel O güzellikleri bilemiyorsun Tamda kudurma vakti gecenin Kim bilir şu Dışkapı’da Ne yalanlar dolanıyor ayaklarına Etin Çankaya’da Kızılay’da kalmış Kemiğin Altındağ’da Bunalımlarla titreyen o konduda Sen ki daha üç yıl önce Direnen bir yaşamı türkülerdin Işıl ışıl bakardın yarınlara Yoksulluğun yanaklarını bile Hep güneşin rengiyle öperdin Nasılda severdin edebiyat dersini İlle de Fikret’in “Promete” şiirini Her dizesin, ezbere bilirdin Bütün yollar bir labirent olsa da Umuda çıkmak zor değil derdin İşte ışıksız direncin yalan umutları Aşılmamış coşkular Sevgisiz öfke Ve kül olan gençlik ormanları Savrulup duruyor şimdi yürüyüşünde Bir yangının çaresiz kurbanları Keşke çıkmasaydın karşıma İçimdeki sevinci vurmasaydın Ne çocukluğun kalmış Ne gençliğin var bakışlarında Gözlerinde uçuşan üniversiteleri Şimdi düşünmek bile istemiyorum Silmek için alnındaki çaresizliği Tırnaklarını geçiriyorsun yüzüne Kan oluyor yüzün silemiyorsun Tamda kudurma vakti gecenin Bir kez daha yıkılıyorum Altındağ’da Çocuklar ah çocuklarım Naylon pazar çantası için oy atan Karın tokluğuna can satan insanlarım 37 üyelerden TÜRK KADINININ ÇAĞDAŞLAŞMA, AYDINLANMA YOLUNDA YERİ VE ÖNEMİ Cemal YILDIZER Bolu Vali Yardımcısı “Bir toplum, bir ulus erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelmiştir. Olabilir mi ki, bir kütlenin bir parçasını geliştirelim, diğerini bırakalım da kütlenin tümü gelişmiş olsun? Olabilir mi ki, bir topluluğun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Kuşkusuz ilerleme adımları, dediğim gibi, iki cins tarafından birlikte, arkadaşça atılacak, ilerleme ve yenileşmede aşamalar birlikte aşılacaktır.” Mustafa Kemal ATATÜRK,1925 * Toplumların ve milletlerin gelişme ve ilerlemesinde en büyük etkenlerden birisi kadınların, iyi ve nitelikli bir eğitim görmeleri yanında, sosyal ve ekonomik hayatın her alanında aktif bir rol alabilmeleri ve katılımlarının sağlanması ile olur. Bu anlamda ülkemizde kadınlara hak ettikleri ve layık oldukları yeri ve önemi vermek, Cumhuriyetimizin ilanıyla birlikte Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün öncülüğünde, onun katkı ve destekleriyle mümkün olabilmiştir. Atatürk milli bütünlüğü düşünerek kadın haklarını öne çıkarmıştır. Türk toplumunda kadının yeri ve önemini değerlendirmek düşüncesiyle, yaptığı çalışmalarla siyasi ve sosyal alanlardaki bütün hakların verilmesini sağlamıştır. getirmiştir. Nüfusunun yarısı kadın olan ülkemizde Türk kadının Atatürk ilke ve devrimleri ışığında yetişmesi ve bu düşünceyi benimsemesi, özümsemesi çok önemlidir. Çünkü kadın toplumun temelidir. Atatürk’ün başlattığı uygarlık projesiyle birçok Türk kadını eğitim, sağlık, ekonomi, bilim, sanat, sosyal yapı ve spor alanlarında ulusal ve uluslararası düzeyde çağdaş görünümleriyle önemli atılımlara imza atmıştır. Yarının Türk kadını, Atatürk’ün çağdaş, aydın, ileriyi görebilen bireyleri/yurttaşları olarak işlevini sürdürmelidir. “Kadın toplumun temeli olduğuna göre, vatanı güneş, yuvayı anneler aydınlatır.” “Türk kadını evde ana, savaşta erdir.” gibi birçok özdeyişindeki övgülerle Türk kadını aydınlanma, özgürleşme ve çağdaşlaşma yolunda seçkin yerini mutlaka almalıdır. Uygarlığa ulaşma yolunda önemli adımlardan biri de eğitimdir. Eğitim ve kültürlerine en büyük değerleri ve önemi veren uluslar, ülkeler yükselebilecekler, en üst uygarlık seviyesine çıkacaklardır. Çünkü insanları ve toplumları karanlık bir dünyadan sıyırarak aklın, düşüncenin ve bilimin en güzel ve en doğru yolda gelişmesine katkıda bulunan önemli bir meşaledir. Bizler için geleceğin görevi “Hayat boyu eğitimdir.” “Dünyada gördüğümüz güzel olan her şey kadının Bunun ana kaynağı da okumak, araştırmak ve planlı eseridir.” özdeyişinde Atatürk, Türk kadınını yücelten, çalışmaktır. İnsanlar okudukça öğrenir, öğrendikçe de okuma onurlandıran görüşüyle ona destek verdi. O, “Türk ulusunun yücelmesinin, bilimle ve fenle olabileceğini” ihtiyacı duyarlar. Edinilen her yeni bilgi, insanları ileri sürerek, çağdaş ve bilimsel olan düşüncelerin yepyeni ufuklara taşır. Okudukça sınırlar kalkar, sadece başka ülkelere gitmekle kalınmaz, geçmişe, yanında yer almıştır. geleceğe, bilim dünyasına, doğaya ve uzaya gider. Atatürk, bu yolda Kişi hem kendisini kadının mu t l a k a hem de başkalarını sürekli eğitilmesini ve tanır. Okuyan insanlar kendisine toplumsal düşünürler. Düşünen rolleri konusunda olanak insan da daima ortaya sağlanmasını istemiştir. yeni projeler, yeni şeyler Ayrıca, “Türk kadını, üretir. Özetle iyi bir yerlerde sürünmeye eğitim görmek, okumayı değil, omuzlar üzerinde sevmek insanlık için bir yükselmeye layıktır.” yükseliştir. sözleriyle de Türk Atatürk Tü r k t o p l u m u n d a kadınının değerini bir kez daha yücelterek dile 38 kadınlarımızın yükselmesini, hak ettikleri yeri almasını, tüm görevleri y a p m a s ı n ı istiyordu. Büyük önder, 1923’lerde bu nedenlerle diyor ki; “Vatandaş olarak oy verme hakkını kazanacağız.” deyişi de önemlidir. Geçmişin bu cesur Türk kadınlarının Cumhuriyetimizin temelinde emekleri vardır. Onlar düşünce ve hak savaşçılarıydı. Bugünün Türk kadını milli bütünlükte onları örnek almalıdır ve ışıklı yollarında yürümelidirler. Kadınlarımız çağdaşlaşma ve aydınlanmanın mihenk taşlarıdır. İnsan; kadınıyla erkeğiyle farklı cinsel kimlikleriyle farklı zevkleri, yetenekleri, kültürleri, “Daha esenlikle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yaratılarıyla, özgür, onurlu ve eşit yaratık… Bu yol vardır. Büyük Türk kadınını çalışmalarımıza anlamda ülkemizde her türlü ayrımcılığın yok edildiği, katmak, yaşamımızı onunla birlikte yürütmek, Türk herkesin özgüven ve karşılıklı güven duygularıyla saygı kadınını bilim, ahlak, toplum ve ekonomi yaşamında ve sevgi içinde yaşayacağı, eşitlikçi, güçlü insanların erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcı ve desteği yapmak olduğu, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu uygar yoludur. Eğer kadınlarımız erdemin gerektirdiği bir Türkiye istemek hepimizin hakkıdır. davranışla içimizde bulunur, ulusun bilim, sanat Kadınlarımıza yakılan ağıtlar yerine, her bir hareketlerine katılırsa, buna inanınız, ulusun en kadının çağdaş eğitim imkânlarına kavuşturulması bağnazı bile beğenmekten kendini alamaz.”* İşte bu anlayış doğrultusunda; Türk kadını dogmalardan ve yararlandırılması önem arz etmektedir. Böyle bir kaçınılan, aydınlanmayı hedefleyen yolda ilerlemek için olanağın Türk kadınına sunulması geleceğin güçlü, çağdaşlaşma, aydınlanma ve yenileşmeye dönüşümün çağdaş, aydınlık dolu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temellerini daha da sağlamlaştıracaktır. Özetle; mücadelesini vermelidir. toplumu kadın, erkek ayrımı yapmadan, bütünleştirici, Atatürk’ün “Ey Yüce Kadını! Dünyada gördüğümüz paylaşımcı ve bilgi donanımlı düzeye taşımalıyız. İçte güzel olan her şey kadının eseridir.” özdeyişindeki size ve dışta görünümümüz parlayan bir yıldız gibi aydınlık seslenişini onurla taşıyınız ve bu yolda ilerleyiniz. ve çağdaş olmalıdır. Büyük önder Atatürk Türk kadınına düşüncede, Yazımı İbrahim Gürşen KAFKAS’ın bir şiiriyle duyguda, söylemde, yükselmede ve yücelmede noktalamak istiyorum. özgürlüğü verdi. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Kararmış gökyüzü yasaları kadın haklarını büyük ölçüde güvence altına almış, fakat bu hakların kadınlarımızın çoğunluğu Sarmış her yanı karabulutlar tarafından içselleştirildiğini, kullanıldığını söylemek Aydınlığa meydan okudular olası değil. Düşlerim ağzıma vurmuş Kaderciliğin egemen olduğu toplumlarda devletin Tutsak beyinlerde kuşkular yasaları değil, inançlar, gelenekler, töreler belirliyor kadınların yazgısını. Ak sayfalar kararmış İşte bu nedenle, Türk kadını aydın, verimli ve bilgili olmalıdır. Bilimde, teknolojide, sanatta, edebiyatta, ekonomide, kültürde ve ulusun yönetiminde kadınlarımız da erkeklerle eşgüdüm ve işbirliği içerisinde olmalıdırlar. Kurtuluş Savaşı yıllarında aydınlık bir Türkiye için el ele yürüdüğümüz 1920’de Halide Edip’in Kadıköy-İskele ve Sultanahmet Meydanındaki “Birleşelim, bütünleşelim, özgür olalım” haykırışları tarihi bir not niteliğindedir. Satı Kadın gibi özgür düşünen, Süreyya Hulusi Hanım’ın çağdaş düşüncedeki haykırışı ile; Siyahlara bulanmış Yüreği güzel kadınlar Düşünceleri tutsak Dilleri kelepçeli Bakışları durgun Biz Atatürk’ün kızlarıyız Biz Atatürk’ün kızlarıyız Diye bağırdılar “Türk kadını tarihte siyasi rol oynamıştır. Kadın benliğini idrak eder. Herkes ondan vatan dersi alır.” (*) Sabiha GÖKÇEN, Atatürk’le Bir Ömür, s. 222deyişi kulaklarımızdır. Ayrıca Türk Kadınlar Birliği 223. Başkanı Nezihe Muhittin’in 1927 yılında dile getirdiği 39 Kadınlarımız Toprak öyle bitip tükenmez, ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle dağlar öyle uzakta, anamız, avradımız, yarimiz sanki gidenler hiçbir zaman ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen hiçbir menzile erişemeyecekti. ve soframızdaki yeri Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle Ve onlar öküzümüzden sonra gelen ve dağlara yattığımız kaçırıp uğrunda hapis ayın altında dönen ilk tekerlekti. ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki Ayın altında öküzler ve kara sabana koşulan ve ağıllarda başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık kısacıktılar ışıltısında yere saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında kadınlar, ve ayakları altından akan bizim kadınlarımız toprak, şimdi ayın altında toprak, kağnıların ve hartuçların peşinde ve topraktı. harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi Gece aydınlık ve sıcak aynı yürek ferahlığı, ve kağnılarda tahta yataklarında aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde Ve kadınlar ince boyunlu çocuklar uyuyordu. birbirlerinden gizleyerek bakıyorlardı ayın altında Ve ayın altında kağnılar bizim kadınlarımız: Nazım Hikmet Ran yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek doğru. ölülerine. . Ve kadınlar korkunç ve mübarek elleri 40 Nilgün Can Doğan Fotoğrafları Birliğimiz üyelerinden Nilgün Can DOĞAN fotoğraf temel eğitimini AFSAD’da tamamladıktan sonra Karadeniz Ereğli Demir Çelik Fabrikalarında, Demir Çelik üretim süreçlerini belgeleyerek fotoğraf çalışmalarını sürdürmüştür. Nilgün Can DOĞAN, bu çalışmada emek ve ateşle buluşan toprağın nasıl demire dönüştüğünü fotoğraflarla anlatmaktadır. 41 PHRYG’LER DÖNEMİNDE ANKARA Mehmet Özer Hitit İmparatorluğu, kuzeyde Kafkaslardan ve batıda boğazlar üzerinden gelen göç dalgasının baskısı altındadır. Batıdan gelenler, Çanakkale Boğazından geçip Orta Anadoluya yerleşmişlerdi. Helenler bu bölgeye “Phrygia” halkına ise “Phrgler” diyordu. Surlarla çevrili şehir M.Ö. 10. Yüzyılda kurulmuştur, kalıntıları günümüzde varlığını korumaktadır. Lider arayışı içinde olan Phryg’lere kahinleri şehre öküz arabasıyla giren ilk adamı kral ilan etmelerini söyler. Öküz arabasıyla şehre ilk giren Gordios’tur. Gordios arabasını Zeus Basileios tapınağına adayarak, tapınak sutununa arabasını karmaşık düğümlerle bağlar. Zamanla bu zor düğümü çözenin Asya’nın hakimi olacağı söylencesi yayılır. Büyük İskender Gordion’a geldiğinde (M.Ö. 334) düğümü bir kılıç darbesiyle çözer. Konuşma dilimizde de zor ve sıkıntılı sorunlar için kullandığımız “Gordion düğümü” efsanesi, Gordion şehrini ve Frig uygarlığını daha da gizemli kılmıştır. Phrygia Sangarios (Sakarya) nehri ve Maiandros (Menderes) nehri arasındaki platodur. Phryg’ler bu bölgede üç yönetim bölgesi oluştururlar. a) Kuzey’de Phrygia Parura (Yanık Phrygia), b) orta bölge Phrygia Salutaris (Şifalı Phrygia) c) Güneyde Phrygia Pekatinal’dir. Phrygia’nın iki önemli merkezi vardır. Birincisi Gordion (Yassı Höyük-Polatlı) siyasal merkezdir. İkincisi Midas Kenti (Yazılıkaya–Eskişehir) dinsel merkezdir. Kral yolunun bu merkezlerden geçmesi Phrygia kent merkezlerini daha da önemli Babasından sonra kral olan Midas, “Eşek kulaklı kılmıştır. Midas”, “Tuttuğu altın olan Midas” olarak ünlenir. Homeros Phryg’leri “savaşa girmek için yanıp Phryg’ler günümüzde de anlatılan birçok efsane tutuşan halk” Heredotos ise “yiğit savaşçılar olarak bıraktılar arkalarında. Midas’ı ünlendiren, kulaklarıyla anlatır. Phrygia Krallığının kurucusu Kral Midas’ın ilgili anlatılan efsanedir. Antik yazar Ovidius Tanrı babası Gordios, krallığın başkenti ise Gordion’dur. Pan ile Tanrı Apollon arasındaki bir müzik yarışması olarak anlatır. Başka kaynaklar ise Apollo ile yarışan Marsyas’tır. Marsya Phryg’’yalıdır. Çobanlık yapar, fülütü ile tanrılara şarkılar söylermiş. Müziği ve şarkıları duyan Apollo Marsyas’la alay etmiş, öfkelenen Marsyas Apollo’na meydan okuyarak yarışma teklif etmiş. Yarışma Dinarda’ki Celene (Kelenai-Apameia)’deki su gözelerinin başında yapılmış, yarışmanın yargıcı dağ tanrısı TMOLOS (Bozdağ) üyeler ise Midas ve Musalar (sanat perileri)’dir. Yarışma sonucunda Midas oyunu Marsyas’a verir üyeler ve Tmolos ise Apollo’ya. Apollo öfkelenir Marsya’ı ağaca bağlıyarak derisini yüzer. Periler ve orman Marsyas için ağlar, gözyaşlarından Marsyas çayı oluşur. Apollon Kral 42 Polatlı’da (Yassıhöyük) doksana yakın Tümülüs vardır. 50 metre yüksekliğinde 30 metre çapındaki büyük Tümülüs Midas’ın anıt mezarıdır (?). Hint – Avrupalı dil kullanan Phryg’yalıların çok tanrılı dinleri vardır. Güneş tanrıları Sabazios, Ay tanrıları Men’dir. Ulus’ta bulunan ve Galat uygarlığına ait olan Augustus tapınağı, Ay tanrısı Men tapınağının üstüne yapılmıştır. Phryg’ler denilince akla ilk gelen Ana Tanrıça Kybele’nin ülkesi olmasıdır. Tanrıça Agdistis, Mater, Kubile (Büyük Ana) ya da KUBİLE denilen KYBELE’dir. Midasın kulaklarını eşek kulakları gibi büyüterek cezalandırır. Kral Midas utancından kulaklarını saklar. Sırrını yalnızca berberi bilmektedir. Bu sırrın ağırlığını taşıyamayan berber ıssız bir yerde bir kuyu kazarak içine bağırır “Midas’ın kulakları eşek kulaklarıdır, Midasın kulakları eşek kulaklarıdır”; Kuyuyu yeniden toprakla doldurmuş ve rahatlamış. Bir süre sonra kuyunun üzerinde büyüyen otlar fısıldamaya başlar, “Midasın kulakları eşek kulaklarıdır” Sır duyulup yayılmaya başlamış. Sarayın önünde toplanan halk kralın kulaklarını göstermesini istemiş, halkının isteğine dayanamayan Midas kulaklarını göstermek için cesaretini toparlayıp kafasındaki külahı çıkardığında, eşek kulaklarının olmadığını görmüş. Tanrı Apollo cesaretinden dolayı Midasın kulaklarını son anda eski haline çevirmiş. Bizi daha çok ilgilendiren Ankara efsanesidir. Bizanslı tarihçi Pausanios’a göre Ankara’nın kurucusu Kral Gordion’un oğlu Kral Midas’tır. Galatlar Ankara’nın kurucusu değil daha sonra bu kenti ele geçirmişlerdir. Kral Midas “düşünde, ilahi bir sesin kendisine bir gemi çapası aramasını ve bulunduğu yerde bir şehir karmasını söyler. Kral Midas çapayı bugünkü Ankara Kalesinin olduğu yerde bulur. Bulduğu yere gemi çapası anlamına gelen ANKER adını vererek şehri burada kurar. Kral Midas Tanrıçanın oğlu, Pessinus (Sivrihisar) tapınağın kurucusu olarak bilindi. Tümüslerde ele geçirilen kalıntılar Phryg’lerin madencilik, marangozluk ve dokumacılıkta usta bir halk olduğunu göstermektedir. Göçebe kökenleri nedeniyle usta süvariler olan Phryg’ler i.ö. 7. yy başlarında Kimmer akınlarıyla zayıfladılar. Lidya egemenliğine giren Phryg’ler 550 yıllarında Pers istilası ile birlikte bağımsızlıklarını tümüyle yitirdilerdir. 43 Allianoi İzmir’in Bergama Sınırları içinde olan ve 1800 yıllık bir tarihsel değeri saklayan antik sağlık merkezidir. Allianoi Yortanlı Barajı içinde kalmakta ve tarihsel bilincimizin önemli bir halkası olan Allianoi sağlık yurdu ilgililerin ilgisizliği nedeniyle ömrü 5060 yıl olan bir baraja feda edilmektedir. Birliğimiz Alianoi’n baraj suları altında kalmasıyla bir daha asla yerine konulamayacak olan bu tarihsel değerin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için yoğun çaba gösteren ALLİANO Gönüllerinin çabalarını destekliyor, çalışmalarını ve basın açıklamalarını bu amaçla yayınlıyoruz. ALLİANOİ Değerli Basın Mensupları Allianoi’deki hasarla ilgili olarak, başvurumuz üzerine, sıcak su havuzlarındaki suyun kanalla İlya çayına akıtılıp akıtılmadığı ve İlya Çayı’nda kepçeyle hafriyat yapılıp yapılmadığı konusunda, Mahkeme Heyeti’yle birlikte 10.09.2008’de yapılan Delil Tespiti’yle ilgili Bilirkişi Raporu geldi. Bu jeolojik Bilirkişi Raporu’ nda, şu ifadeler yer almaktadır: “Keşif günü yapılan incelemelerde, kaplıca içindeki havuzların halen dolu oldukları ancak sıcak olmadıkları gözlenmiştir. Havuz içerisinde sıcak su ve gaz çıkışına rastlanmamıştır. Kaplıca binasının güneydoğu bölümünden geçen İlya Çayı’nda dere yatağı boyunca yaklaşık 50 m. uzunluk, 3-3,5 m. genişlik ve 1,5 m. derinlikte bir kazı yapılmıştır. Bekçi Ruhi Kaya tarafından kazının iş makinası ile yapıldığı belirtilmiştir.” Bilirkişi Raporu’nda, yapılan hafriyat şema ile de belirtilmiştir. Raporda yer alan –aşağıdaki- şema, olay yerindeki tahribatı tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Şemada, kazılan dere yatağı, kuşbakışı olarak ve dikey kesitiyle olmak üzere, iki ayrı açıdan gösterilmektedir. Bilirkişi Raporu’nda, “Yapılan kazı sonucunda, şemada gösterildiği gibi dere yatağının derinleştirilmesi, basınç azalmasından dolayı suyun tamamının dere yatağına doğru hareket etmesine neden olmuştur. Bu durum Kaplıca içindeki kaynağın kurumasına neden olmuştur.” denilmektedir. Bilirkişi Raporu’nun (altını çizerek belirttiğimiz) sonuç bölümü, Allianoi’deki tarih ve doğa cinayetinin bilimsel olarak da saptanmış olduğunu göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir: “ Sonuç : İlya Çayı boyunca iş makinası kullanılarak, dere yatağı yaklaşık 50 m. Uzunlukta, 3-3,5 m. genişlikte kazılarak, 1,5 m. derinleştirilmiştir. Yapılan kazı Paşa ılıcasındaki hidrojeolojik yapıyı etkilemiş ve zaten çok hassas olan dengeyi bozmuştur. Sıcak suların yön değiştirmesine neden olmuş ve Kaplıca içerisinde sıcak su çıkışı durmuştur.” Bilirkişi Raporu da göstermektedir ki, Allianoi’de Koruma Kurulu kararlarına dahi uyulmadan, kepçe ile antik ılıcanın özelliğinin kaybolması için fiziki müdahalede bulunulmuştur. Bu konuyla ilgili olarak her türlü cezai ve hukuksal yola başvurulacaktır Anımsanacağı gibi geçen ay içinde yaptığımız basın açıklamasıyla, Koruma Kurulu’nun Allianoi’yi “mille kaplama ve duvarla koruma kararı” nın da uygun olmadığının gene bir bilirkişi raporu ile ortaya konulduğunu, kamuoyuna duyurmuştuk. Allianoi’nin sulara gömülmesi kararından vazgeçilmesi için daha kaç bilirkişi raporu gerekmektedir?! 2001 yılında 1. derece arkeolojik Sit alanı olduğu yönünde karar verilen bölgede, yasaya aykırı biçimde baraj inşaatının sürdürülmesi, telafisi mümkün olamayacak hasarlara yol açmaktadır ve açacaktır. Ortaya çıkan hukuka aykırılık, Allianoi’nin suya gömülmesi halinde bağışlanamaz bir suç haline gelecektir. Allianoi’nin yok edilmesine izin vermeyeceğiz. 28.10.2008 Alime Mitap Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü 44 Allianoi, İzmir’in Bergama ilçesi sınırları içinde 1800 yıllık bir antik sağlık yurdudur. Bergama’nın kuzeydoğusunda, Bergama-İvrindi Karayolunun 18. km.’sinde olan Allianoi, Yortanlı Barajı göl alanının tam ortasındadır. açılmıştır) gerekse çeşitli etkinlikler yaparak bir tarih ve doğa cinayetini engellemeye çalışmaktadır. İzmir 1 Numaralı Kültürel Varlıkları Koruma Kurulu, 1999’da Allianoi’nin 1. derece arkeolojik sit olduğuna karar vermiş ancak bu karar iki yıl boyunca sümen Allianoi’yi kurtarma kazı çalışmaları 1998’de altı edilmiştir. Bir rastlantı sonucu durumu öğrenen başlamıştır. 2006’da kazı izni verilmekle birlikte ‘kazı Kurul üyesi bir biliminsanı duruma müdahale ederek için gerekli olan ödenek’ verilmemiş; 2007 ve 2008’de kararın dağıtımını (2001’de) sağlamıştır. ise kazı izni de verilmemiştir. Baraj gövdesi ve çevre Koruma Kurulu’nun “1. Derece Arkeolojik Sit” ile bağlantısını sağlayacak yol yapım çalışmaları ise kararına karşın, Yortanlı Barajı projesinde hiçbir aralıksız olarak devam etmiştir. Proje aynen uygulandığı değişiklik yapılmadı. Baraj inşaatı sürdürüldü. takdirde, Baraj’a su toplandığında Allianoi tamamen D.S.İ.’nin yaptığı harcamalar yıldan yıla artarak su altında kalacaktır. Yaklaşık 40-60 yıl arasında devam etti. Ne Sit Kararı ömrü olduğu düşünülen barajın göl dikkate alındı ne de açmış alanında zamanla alüvyon birikecek olduğumuz davaların ve Allianoi yaklaşık 12- 17 m.’lik sonuçlanması beklendi. alüvyon dolgu altında kalacaktır. Yargı sürecinin çok Antik yazarlardan P.Aelius uzun sürmesi; bu arada Aristides’in (M.S. 2. yüzyıl Batı DSİ’nin yasa tanımaz bir Anadolu yazarı) Hieroi Logoi tutumla hareket etmesi, bir (Kutsal Anlatılar) adlı eserinde oldu bittiyle karşı karşıya (III.1 ) Allianoi anılmaktadır. Bu gelebileceğimiz kaygısına eser, eski çağ tıbbının en önemli kapılmamıza neden oldu. kaynaklarından biridir. Allianoi, Kültür Bakanlığı’nın da “Sağlık Tanrısı Asklepion’un yurdu” Allianoi konusunda duyarsız olarak bilinmektedir. kalması, kaygımızı bir kat daha arttırdı. Bunun üzerine, Allianoi’da, Roma İmparatorluk 12.02.2008’de Avrupa İnsan Dönemi’nde (M.S. 2. yüzyıl), Hakları Mahkemesi’ne Anadolu’nun pek çok merkezinde ve başvurduk. Bu yasal süreçler Pergamon’daki Asklepion’da olduğu sona ermeden, baraj yapımına gibi büyük bir bayındırlık faaliyeti yönelik hiçbir faaliyette yaşanmıştır. Kült merkezinde bulunulmaması gerekir. mevcut binaların büyük bir kısmı bu döneme aittir. Ilıcanın yanı sıra, Bu çağda, bu coğrafyada köprüler, caddeler, sokaklar, insulalar yaşayan bizler, insanlık mirası Allianoi’nin sulara (yapı adaları) ve nympheum (çeşme) bu dönemde gömülmesine karşı mücadeleyi sürdürmek; bir hukuk, planlanmıştır. tarih ve doğa cinayetine engel olmak kararındayız. Günümüzde de kullanılabilen, 47o termomineralli Girişim Grubumuza katılacak olan başka kuruluşlar , –şifalı- suları olan Allianoi’nin 9700 m2 taban alanı dernekler ve duyarlı dostlarla daha da güçleneceğimiz var. Buluntular arasında, Asklepios büstü, Nymphe (Su kesindir. Perisi), Hermes başı ve çok sayıda tıbbi alet vardır. Saygılarımla. Allianoi Girişim Grubu, doktor, avukat, arkeolog, 12.12.2008 mimar, mühendis, sanatçı ve diğer meslek gruplarından Alime Mitap çok sayıda duyarlı yurttaş ile Mimarlar Odası, Çevre Mühendisleri Odası, İzmir Turist Rehberleri Odası, Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü Şehir Plancıları Odası, Tarih Vakfı, Arkeologlar Derneği gibi kuruluşlardan oluşmaktadır. 2004 yılında kurulmuştur. Allianoi Girişim Grubu, Antik Ilıca’nın Yortanlı Barajı’nın suları altında kalmaması için mücadele etmekte; gerek hukuksal düzlemde (10 ayrı dava 45 Sevgili Çocuklar Allianoi’yi birçoğunuz işitmişsinizdir. Belki aranızda işitmemiş olanlar da vardır. Bu nedenle, önce Allianoi hakkında kısaca bilgi vermek istiyoruz: 1800 yıllık geçmişi olan Allianoi, Ege Bölgesi’nde, Bergama’ya 18 km. uzaklıkta bir antik sağlık merkezidir. Kaplıcasının yanı sıra, köprüleri, caddeleri ve sokakları ile Allianoi, dünyanın ilk ve hala kullanılabilir durumdaki, bir suyla tedavi merkezidir. Bu özellikleri ile dünyada tek örnektir. Ne var ki, bu önemli eser, bir tehlikeyle karşı karşıya. Eğer sesimizi yeterince duyuramazsak, Allianoi, bir barajın suları altında bırakılacak. Geçmişten kalan kültürel bir miras, göz göre göre yok olacak. Onu korumak için, yıllardır uğraş veriyoruz. Sizlerin de bu önemli varlığımızı korumak için çaba göstereceğinizi biliyoruz. Bu çabalarınız, Allianoi’nin sular altında kalmaması için verilen mücadeleye büyük katkı sağlayacaktır. Sevgili çocuklar, bizim bugüne kadarki çabalarımız sonuç vermedi. Allianoi’yi sular altında bırakmak isteyenleri, yarının büyükleri olan sizlere şikayet ediyoruz. Ona sahip çıkacağınıza inanıyoruz. O zaman yetkililer bir kez daha düşünmek zorunda kalır ve belki de vazgeçerler. Mektubumuzun sol üst köşesinde resmini gördüğünüz Su Perisi Nymphe heykeli, Allianoi’de gün yüzüne çıkarılmış olan tarihsel buluntulardan biridir ve bu kentin simgesi olmuştur. Su Perisi Nymphe’nin üzgün yurdu Allianoi’yi sulara gömülmekten kurtarmalıyız. Gelin hep birlikte mücadele edelim. Binlerce yıl toprak altında kalmış olan; on yıldan bu yana ise arkeologların yaptığı kazılarla gün ışığına çıkarılmaya başlanan Allianoi’yi sulara gömülmekten kurtaralım. Sevgilerimizle. Alime Mitap Allianoi Girişim Grubu adına Dönem Sözcüsü İletişim için: [email protected] Tel: 0533 2662064 Adres: Gediz Cd. No:28 D:4 Bornova- İzmir 46 konuk yazarlar KALKINMA VE ÇOKEŞLİLİK! “ÜÇ KARIMLA YAŞIYORUZ KİME NE?” N.Emrah AYDINONAT Neden gelişmiş ülkelerde genellikle tekeşlilik hâkimken az gelişmiş ülkelerde çokeşlilik görülmektedir? İktisadi kalkınma ile eş sayısındaki azalma arasındaki ilişkinin nedenleri nelerdir? “İlkokulu bitirdiğimde, teyzemin kızıyla sözümüz vardı. Ancak onlar Malatya’ya taşınmışlardı. Babam onu getirmeye gittiğinde, ‘Kızımız nasıl köye gider de, yaşar!’ düşüncesiyle babası kızı bize vermedi!.. Kadınları ulaşılması zor gibi düşündüm!.. Bu, maddi yoksulluğun vermiş olduğu bir düşünce de olabilir. Utangaçtım da!.. “ [2] Ülkemizden bir örnek: Mustafa Karaduman Tekbir Giyim’in sahibi Mustafa Karaduman geçen aylarda “üç karımla yaşıyoruz kime ne?” diyerek infial yaratmıştı. Sabah gazetesinde 2006 yılında yayınlanan röportaja göre Mustafa Bey “’İslam zinaya karşı dört evlilik vermiş” diyor ve bakın soruları nasıl yanıtlıyor: “Kaç eşiniz var? -Yedi çocuğum tek hanımdandır. Tabii Kur’an’ın hükümlerinin karşısına geçmek mümkün değil. Dört eşliliğe karşı olmam da mümkün değil, çünkü helaldir. Ancak Türkiye’nin şartları olduğunu da kabul ediyorum. İkinci eş isteseniz, eşiniz ne der? -Türkiye koşullarında kabul etmez. İslam ülkelerinde, bir adam ikinci, üçüncü kez evlenebiliyor. Düğün hazırlıklarını eşiyle birlikte yapıyor. Oradaki kültür o!.. Türkiye’de ise bunun tersi. Burada gayri meşru hayata sıcak bakılıyor ve kimsenin tepkisi yok. Ancak biri, Allah’ın emriyle evlendiğinde, yer yerinden oynuyor; buna Müslümanlar bile tepki gösteriyor!” [2] Eğer Mustafa Bey’in bugün söyledikleri doğruysa, kendisi 2006’da eşinin ikinci eş isteğini kabul etmeyeceğini söylerken sanırım doğruyu söylemiyordu -- ya da zaten ikinci eşi çoktan almış olduğu için soruyu ciddiye almamıştı. Her neyse, biz konumuza dönelim. Aynı Mustafa Bey, bu röportajda bir de şöyle demiş: Bu sözlerden anladığımız kadarıyla maddi durumu iyileşince Mustafa Bey’in birden fazla eş alması mümkün olmuş. Defileler sayesinde de utangaçlığı azalmıştır sanırım (en azından Tuğba Özay ile el sıkışırken göründüğü fotoğraf öyle diyor[*]). Şimdi “Mustafa Beyin eşlerinden bize ne!” diyor olabilirsiniz. Öyle demeyin. Konumuz kalkınma ve çok eşlilik. Sorumuz ise şu: Neden gelişmiş ülkelerde genellikle tekeşlilik hâkimken az gelişmiş ülkelerde çokeşlilik görülmektedir? İktisadi kalkınma ile eş sayısındaki azalma arasındaki ilişkinin nedenleri nelerdir? Kalkınma ve Çokeşlilik! İlk akla gelen kaba bir açıklama şöyle olabilir. Kadınların kendilerine ve çocuklarına bakabilecek güçlü ve zengin erkekleri tercih ettiğini varsayarsak, güçlü ve zengin erkeklerin, güçsüz ve yoksul erkeklere oranla daha fazla eş sahibi olmasının mümkün olduğunu düşünebiliriz. Dolayısıyla, erkekler arasındaki eşitsizliğin çok eşliliğin nedenlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Çokeşliliğin varlığını açıklamaya çalışan sosyal bilimciler (ve biyologlar) bu cinsiyetçi bakış açısını sık sık kullanıyorlar. Beğenmesek de bu kaba açıklama Mustafa Bey’in hissiyatını bir ölçüde açıklıyor. Az gelişmiş toplumlarda, parası olmayan erkekler tek eşi bile zor bulurken, parası olanlar birden fazla eşle birlikte olabiliyorlar. Mustafa Bey’in para kazanmaya başladıktan 47 sonra eş sayısını arttırması bu duruma örnek teşkil ediyor olabilir. Tekrar edersek, daha fazla para ve güce sahip erkekler, çocuklarına (ve kendilerine) güvenli bir gelecek sağlamak isteyen kadınlar tarafından tercih ediliyorlar ve eğer bir erkek birden çok kadına böyle “mutlu” bir gelecek sağlayabiliyorsa, o da Mustafa Bey gibi birden fazla eş sahibi olma “şans”ını elde ediyor. Evrim teorisi terimleriyle düşünürsek, kadınlar genlerini bir sonraki nesle güvenle aktarmak için Mustafa Bey gibi güçlü ve kuvvetli erkekleri tercih ediyorlar ve böylece Mustafa Bey de genlerini bir sonraki nesle kolayca aktarıyor (en az 7 tane çocuğu var adamın!). Ne var ki, bu kaba ve cinsiyetçi açıklama bizlere gelişmiş toplumlarda çokeşliliğin neden ortadan kalktığını açıklamıyor. Sorun şu: eşitsizlik sadece az gelişmiş toplumlarda olan bir şey değil. Gelişmiş toplumlarda da erkekler arasında büyük gelir (ve güç) farklılıkları var. Eğer çokeşliliğin tek nedeni erkekler arasındaki eşitsizlik olsaydı, gelişmiş toplumlarda da çokeşlilik olması gerekirdi. Gelin buna tekeşliliğin gizemi diyelim! Tekeşliliğin Gizemi Tekeşliliğin gizemini çözmeye çalışan pek çok çalışma var. Bu çalışmalar çokeşlilik ve erkekler arası eşitsizlik (güç ve zenginlik farkları) arasında bir ilişki olduğunu genellikle veri alıyor. Yani, kaba açıklamamızı kabul ediyor ancak bu açıklama çokeşliliği açıklarken, tekeşliliği açıklayamadığı için erkekler arası eşitsizliğe ek olarak başka bir açıklayıcı değişken arıyorlar. Biz de aynı yolu izleyip, örneğin, acaba kadınlar arası eşitsizlik tekeşliliğin ortaya çıkmasına neden olmuş olabilir mi diye sorabiliriz. Çünkü, erkekler eşit olmadığı gibi kadınlar da eşit değil. Soralım: Acaba, kadınlar arası eşitsizlik tek eşliliği açıklamamıza yardımcı olabilir mi, tekeşliliğin gizemini ortadan kaldırabilir mi? The American Economic Review’in Mart 2008 sayısında yayınlanan bir makale tam da bu soruyu soruyor [3]. Makale, erkekler arasındaki eşitsizliğin kaynağının, yani nedeninin, çokeşlilik açısından önemli olduğunu söylüyor. Az gelişmiş toplumlardaki eşitsizliğin genelde sadece mal ve mülk miktarındaki farklardan kaynaklandığını ancak gelişmiş toplumlarda eşitsizliğin çoğu zaman beşeri sermaye (eğitim, deneyim vb.) arasındaki farklardan kaynaklandığını vurguluyor ve kadınlar arası eşitsizliğin bu sebeple önem kazanmış olabileceğini söylüyor. Kabaca şöyle düşünebiliriz. “İlkel” bir toplumda sadece güç ve sağlık önemlidir. Güçlü ve sağlıklı erkekler, sağlıklı kadınları elde etme konusunda sağlıksız erkeklere göre daha çok şanslıdır. Bu toplumlarda, güçlü erkek birden fazla sağlıklı eşe sahip olabilir. Ne var ki, ilkel toplumdan kapitalist topluma doğru ilerlerken, erkekler sahip oldukları arazi, sermaye vb. gibi şeyler açısından da eşit olmamaya başlar. Toplum geliştikçe sağlıklı bir çocuk yetiştirmek sadece güce ve eşlerin sağlık durumuna değil aynı zamanda bunların maddi kaynaklara erişimine de bağlı hale gelir. Daha çok maddi kaynağa erişebilenler çocuklarını daha iyi yetiştirebilirler. Dolayısıyla, daha gelişmiş toplumlarda güç, sağlık ve maddi kaynaklara erişim açısından zengin olan erkeklerin kadınlar tarafından daha çok tercih edileceğini söylemek mümkün olabilir. Bu toplumlarda güçlü ve zengin erkek çokeşli olma şansını elde eder. Ama toplumlar geliştikçe sadece güç, sağlık ve maddi kaynaklara erişim de para etmeyebilir. Toplumlar geliştikçe fiziki sermayenin yanında beşeri sermaye de önem kazanır. Yani kişilerin eğitim düzeyleri ve sosyal çevreleri, en az güçleri, güzellikleri ve maddi kaynaklara erişimleri kadar önemli hale gelir. Dolayısıyla, iyice gelişmiş toplumlarda kadınlar çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlamak için sadece güce, yakışıklılığa ve paraya değil aynı zamanda eğitime ve sosyal ilişkilere de önem verir. Bu kaba cinsiyetçi teorimize göre, iyice gelişmiş toplumlarda kadınlar MIT’de doktora yapan yakışıklı bir zengini, ilkokul mezunu yakışıklı bir zengine tercih edecektir. Ancak, durun bir dakika. Toplumlar bu şekilde geliştikçe kadınların eğitim düzeyleri arasında da farklılıklar görülecektir öyle değil mi? Mesela, ilkokul mezunu bir kadın, MIT’de doktora yapan adamı tercih etmeyebilir. Aynı şekilde, MIT’de evrimci biyoloji doktorası yapan bir kadın, bizim Mustafa Bey’e kuma gitmek istemeyebilir. Demek ki, toplumlar geliştikçe kadınlar arası eşitsizlikler de daha önemli hale gelecektir. İşte yukarıda bahsettiğimiz makale, tekeşliliğin ortaya çıkmasını erkekler arası eşitsizliğin kaynağına (güç?, sağlık?, para?, eğitim?) ve toplumlar geliştikçe artan kadınlar arası eşitsizliğe bakarak açıklayabileceğimizi iddia ediyor. Yazarlar kurdukları modelde, gelişmiş ülkelerde zengin erkeklerin yoksul erkeklere daha “kaliteli” (yani, eğitimli) olduğunu ve sadece çocuk sahibi olmak yerine “kaliteli” çocuk sahibi olmak (yani, çocuklarını iyi yetiştirmek) istediklerini varsayıyor. Modele göre “kaliteli” çocuk yetiştirmek için “kaliteli” (yani, eğitimli) bir kadınla birlikte olmak gerekiyor (davul bile dengi dengine!). Dolayısıyla, “kaliteli” erkekler çocuk sahibi olmak için herhangi bir kadınla değil, “kaliteli” çocuk yetiştirmeye uygun “kaliteli” bir (veya birkaç) kadınla birlikte olmak istiyorlar. Ancak, gelişmiş toplumlarda kadınların “kaliteleri”, yani eğitim düzeyleri de farklı olacağı için, bu toplumlarda “kaliteli” erkeklerce talep edilen “kaliteli” kadınların “kıt” kaynak haline 48 geliyor. Modelde, üç tane ilkokul mezunu kadın, bir tane MIT doktoralı kadın etmiyor, yani farklı “kalite”deki kadınlar birbirini ikame edemiyor. E tabii “kaliteli” kadınlar da “kaliteli” erkeklerle birlikte olmak istiyorlar. Dolayısıyla, toplumlar geliştikçe, piyasa mekanizması “kaliteli” kadınların “değer”inin artmasına neden oluyor. “Kaliteli” kadınları elde etmek maliyetli hale geldiği için erkeklerin birden fazla “kaliteli” kadınla birlikte olması güçleşiyor. Kısaca, makaleye göre az gelişmiş toplumlarda erkekler arasındaki eşitsizlik çokeşliliğe neden olurken, gelişmiş ülkelerde kadınlar arasındaki eşitsizlik önem kazandığı için çokeşlilik azalıyor veya yok oluyor. Şimdi, eğer bu makalenin iddialarına inanacak olursak, Mustafa Bey’in ve eşlerinin beşeri sermayelerinin (eğitim düzeylerinin) düşük olduğunu ve iyi çocuklar yetiştirmek gibi bir dertleri olmadığını söyleyebiliriz. Ancak sizin de fark ettiğiniz gibi makale böyle bir sonuç çıkarmamıza izin vermeyecek ölçüde sorunlu! Evet, bahsi geçen makale ve kullandığı cinsiyetçi modelin pek çok sorunu var. Muhtemelen yazdıklarımı okurken bana veya bu modeli kurgulayan iktisatçılara bayağı bir küfür ettiniz ve modelde pek çok hata buldunuz. Şimdi bu modelin bütün hatalarını saymak yerine, isterseniz gelin, bu modelin aklınıza gelmemiş olabilecek bir eksikliğini gözler önüne serelim. Belki böylece Mustafa Bey’in ve onun gibi diğerlerinin neden yasalar tek eşe izin verdiği halde birden fazla eş sahibi olmaya çalıştıklarını anlarız. Gizli Çokeşlilik? Yukarıda ele aldığımız tartışmalı model, günümüzdeki pek çok gerçeği açıklamıyor. Örneğin, aslına bakarsanız, gelişmiş toplumlarda çok eşliliğin ortadan kalktığını söylemek o kadar da kolay değil. Dikkatlice incelerseniz göreceksiniz ki gelişmiş toplumlarda aslında bir çokeşlilik durumu hâkim. Sadece çokeşlilik gizli bir biçimde sürdürülüyor [4]. Bu yeni iddiamıza göre zengin erkekler (kadınlar), yoksul erkeklere (kadınlara) kıyasala daha çok kadınla (erkekle) birlikte olmaya devam ediyorlar ama sadece biriyle evleniyorlar. Ya da sık sık evlenip boşanarak bir tür seri çokeşlilik sergiliyorlar. Sanırım, magazin dünyası bu iddiayı doğrulamamızı sağlayacak verileri sunuyor. Peki, eğer bu iddia doğruysa, neden gelişmiş ülkelerde bir tekeşlilik durumu kanıksanmış durumda? Yani, eğer bu iddia doğruysa neden birden fazla kişiyle evlenmeye imkân veren yasalar yok da genellikle yasalar sadece tek eşe izin veriyor? York Üniversitesi iktisat bölümünden Nils-Petter Lagerlof “Pacifiying Monogamy: The Mystery Revisited” başlıklı makalesinde bu sorumuzu yanıtlamaya çalışmış [5]. Lagerlof, az sayıda erkeğin çok sayıda kadınla birlikte olduğu bir dünyada (modelde) eş bulamayan erkeklerin ayaklanacağını, bu sebeple de böyle bir düzenin sürdürülebilir olmadığını söylüyor. Yani diyor ki, eğer gelişmiş toplumlarda çokeşlilik yasal olsaydı, bir tarafta hali vakti yerinde olan erkekler ve kadınlar pek çok eşle birlikte olurdu, diğer tarafta ise hali vakti yerinde olmayanlar eş bulmakta güçlük çekerdi. Üstelik, hali vakti yerinde olanlar genellikle toplumun küçük bir kısmını oluşturduğu için, eş sayısının serbest bırakılması büyük bir dengesizliğe yol açardı. Örneğin, böyle bir toplumda hali vakti yerinde olan az sayıda kadın ve erkek kendilerine harem kurarken, toplumun geri kalanını oluşturanlar eş bulmakta güçlük çekerdi ve muhtemelen ayaklanırdı. Yani makalenin yazarı Lagerlof bize diyor ki, böyle bir sistem kendi sonunu getirecek dinamikleri içinde barındırırdı ve maddi olarak sömürülen çoğunluğun devrim yapmak için bir nedeni daha olurdu! Pek tabii ki, böyle bir durum hali vakti yerinde olanların (kapitalistlerin!) işine gelmezdi ve onlar isyana mahal vermeden çok eşliliklerini sürdürebilmek için (yoksulları kandırmak için) eş sayısını yasal olarak sınırlama ve çok eşliliklerini gizli gizli yürütme yoluna giderlerdi. Kısaca, böyle bir toplumda eş sayısını yasal olarak sınırlamak “mutlu azınlığın” işine gelirdi. Örneğin, bu mutlu azınlık, yasal olarak dört eş almaya izin verip, kendileri çaktırmadan dörtten fazla eşi idare etmeyi uygun bulurdu. Veya bir taraftan yasal olarak tek eşe izin verilmesi konusunda “yoksullarla” anlaşıp, diğer taraftan da büyük yatlarda gözden ırakta âlem yapmayı tercih ederlerdi. İşte Lagerlof ’un modeline göre gelişmiş toplumlarda tek eşliliğe izin verilmesi aslında toplumsal uzlaşmayı sağlamak için bulunmuş bir çözüm, bir kandırmaca… Ancak, dikkat ederseniz model illa da her toplumda tek eşlilik ortaya çıkacağını söylemiyor. Eş sayısının makul bir düzeye indirilip bir uzlaşma sağlanacağını söylüyor. Dolayısıyla, bu modele inanacak olursak, dört eş kuralının (izninin) Mustafa Bey’in düşündüğünden çok farklı bir nedeni olabileceğini söyleyebiliriz… (Hatırlatalım, Mustafa Bey, “dört eş sınırsız zinayı önler” diyordu [6].) Özetle, Lagerlof, kalkınma ile birlikte nüfusun artmasının, çok eşli “mutlu” azınlığa karşı ayaklanma çıkması riskini (ve ayaklanmanın maliyetini) arttıracağını, dolayısıyla kalkınmanın yasal eş sayısının azalmasına yol açacağını söylüyor. Ama tabii bütün bu düzenlemeler eş bulamayan erkeklerin ayaklanmasını engellemek için yapıldığı için güçlü ve/veya zengin insanlar yasların izin verdiği kadar eşle evlenip geri kalanıyla evlilik dışı ilişki yaşıyorlar. Sanırım bu modeli de Mustafa Bey’in durumunu açıklamak için uyarlayabiliriz! Kendisi, eşlerinden biriyle evli, diğerleriyle ise birlikte yaşıyor (imam nikahlı?) anladığımız kadarıyla! Dolayısıyla, o da bir taraftan yasal eş sayısına itaat ederken, çaktırmadan eş biriktirerek toplumun geri kalanını rahatsız etmemeye çalışıyor (bir 49 de çenesini tutabilseydi, ruhumuz duymayacaktı). Tabii, Lagerlof ’un modeli doğruysa aranızda bu duruma isyan edenler olmalı! (Örneğin, bir habere göre araştırmacı yazar İsmail Nacar şöyle demiş: ““Her erkek üç tane kadınla evlenirse şimdi nerde eş bulacağız. O zaman erkeklerin birçoğu eşsiz kalır” [7].) Modeller ve Mustafa Bey Buraya kadar bahsettiğimiz makalelerin ve bu makalelerde kurgulanan modellerin oldukça sorunlu olduğunu bir kez daha hatırlatalım. Her iki makalenin de ortak hatası (bana göre) eş sayısı meselesini bir sonraki nesle aktarılacak çocuk sayısı ile ilişkilendirmeleri. Çocuk sayısı az gelişmiş toplumlarda gelişmiş toplumlara kıyasla daha önemli çünkü (1) doğum kontrol yöntemleri az gelişmiş toplumlarda uygulanmıyor, (2) kalkınma çocuk yetiştirmenin maliyetini arttırıyor, (3) doğum kontrolü nedeniyle gelişmiş toplumlarda çocuk sahibi olmadan da çok eşli olmak mümkün. Makaleler, diğer sorunlu varsayımlarına ek olarak, gelişmiş ekonomilerde doğum oranlarının daha düşük olmasını dikkate almıyor. Dolayısıyla, aslında tek eşliliğin gizemini de açıklamıyor. Makalelerin cinsiyetçi bir bakış açısına sahip oldukları da kolayca söylenebilir ki bu yazıyı okurken bir kadının birden çok eşe sahip olduğu toplumları aklınıza getirdiğinizden eminim. (Not edelim, Müjde Ar konu hakkında şöyle demişti: “’O zaman ben de 4 tane istiyorum. Bir gün Ali’ye bir gün Veli’ye gitmek istiyorum.’desem olur mu?” [8]). Tüm eksiklerine rağmen iktisatçılar cephesinden kalkınma ve çokeşlilik arasındaki ilişki konusundaki görüşler bunlardır [9]. Tabii bu iktisatçılar da oldukça garip insanlar, her sözlerine güvenmemek lazım. Ama eksiklerine rağmen bize sundukları modellerin çokeşlilik, tekeşlilik ve kalkınma hakkında düşünmeye başlamak için iyi bir zemin oluşturduğunu düşünebiliriz. Mustafa Bey’e gelince… Mustafa Bey sadece çokeşliliği savunduğu için değil, tesettür defileleri düzenleyerek, kendi değerleri ile çelişiyor göründüğü için de pek çok sosyal bilimciyi sıkıntıya sokacak bir profil çiziyor. Türkiye’nin ne kadar gelişmiş olduğunu anlayabilmek için Mustafa Bey’i iyi incelemek/anlamak lazım! Ben bir “iktisatçı” olarak baştan söyleyeyim, Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın “üç çocuk yapın” dediği bir modelde (dünyada) denge, kişi başına gelirin 10bin dolar(!) olduğu ve (gelir dağılımın iyice bozulması nedeniyle) Mustafa Bey’lerin cirit attığı bir noktada oluşur ve Deniz Baykal ana muhalefet partisi lideri olmaya ısrarla devam eder! alınmıştır (sanırım fotoğraf ilk olarak Milliyet gazetesinde yayınlandı). Referans gazetesinden Murat Sabuncu bu an ile ilgili şunları yazmış: “Tekbir’in sahibi Mustafa Karaduman’ı, Tuğba Özay’ı uğurlarken gördüm. Özay, başına kovboy şapkasını takmış; mini eteğini giymiş, Karaduman’ın başörtülü sunucudan esirgediği eli sıkıyordu. Diğer kapıdan “karikatür kriziyle İslam dünyasının tepkisini çeken Danimarka”nın Ankara Büyükelçisi Christian Hoppe’un manken kızı Liza çıkıyordu. Karışımı-karışıklığı bol bir geceydi. Siz isterseniz karışımı seçin ve ılımlı bir mesaj verin, isterseniz karışık deyin rahatsızlığınızı dile getirin. Karar sizin...” Referans, 03 Mayıs 2006 [1] Milliyet, 25 Nisan 2008; Hürriyet, 25 Nisan 2008. [2] Sabah, 25 Haziran 2006 [3] Gould, Eric D., Omer Moav ve Avi Shimhon (2008) “The Mystery of Monogamy”, The American Economic Review, 98 (1): 333-357. [4] Gelimiş ülkelerde de çokeşlilik örnekleri var. Örneğin, şu haberi hatırlayın: “ABD’nin Teksas eyaletinde, çokeşliliği savunan Mormon mensuplarının kurduğu bir çiftliğe düzenlenen tarikat operasyonunda 534 kadın ve çocuk kurtarıldı.” Hürriyet, 9 Nisan 2008. [5] Nils-Petter Lagerlof “Pacifiying Monogamy: The Mystery Revisited” Online: http://www.arts.yorku.ca/ econ/lagerloef/HP/PacifyingMonogamyMay.pdf [6] Hürriyet, 26 Nisan 2008 [7] http://www.haberler.com/cok-esliligi-savunankonfeksiyoncuya-tepki-haberi/ [8] http://www.pressturk.com/detay.php?d=29128. Bu haberin farklı bir versiyonu şöyle: “Nasıl üç eşliliği savunuyorlar anlamıyorum. Bir kadın da çıkıp üç erkeğimiz var. Recep, Şaban, Ramazan. Bir gün birinde, diğer gün birinde kalıyorum dese ne olur?” Sabah, 3 Mayıs 2008 [9] Aile iktisadı ile ilgili klasik bir çalışma okumak isterseniz, şuna bakın: Becker, G. (1991) A Treatise on the Family, Cambridge: Harvard University Press. Notlar: [*]Mustafa Karaduman’ın Tuğba Özay ile el sıkıştığı anı belgeleyen fotoğraf Kenthaber internet sitesinden 50 ARAF’TAKİ PARAGUAY[*] Sibel ÖZBUDUN “Asıl büyük devrim, yönetilen insanı, kendini yöneten insan hâline getirecek olan devrimdir.”[1] Adı, Guaraní dilinde “denize ait su ya da nehir”, “denizden çıkan su ya da nehir”, ya da “Payaguáların (Paraguay ırmağı kıyılarında yaşayan bir yerli halk-y.n.) nehri” anlamına gelen Paraguay ülkesi, Avrupalıların gelmesinden,yani XVI. yüzyıl başlarından önce, savaşçılıklarıyla nam salmış Guaraní dilinde konuşan yarı-göçer toplulukların yurduydu. Dünya’daki sömürgeleri üzerindeki denetimini büyük ölçüde yitirmesi, kıtada bağımsızlıkçı eğilim ve hareketleri körüklemişti; merkezi Buenos Aires olan Rio de la Plata viskrallığı bu eğilimlerden etkilenmezlik edemeyecekti. İspanya ile bağlarını kopartan Saavedra başkanlığındaki cunta, viskrallığa bağlı diğer eyaletlere hükümranlığını tanımalarını talep eden temsilciler gönderdiğinde, üç eyalet BİRAZ TARİH (Charcas, Potosí ve Cochabamba’dan oluşan Alto Peru, Uruguay ve Paraguay) bu hükümranlığı Ancak tüm savaşçı şöhretlerine karşın, yerlilerin tanımayı reddedecek ve Paraguay Cabildo’su, Buenos Avrupalılarla karşılaşması, Amerika kıtalarının Aires’in gönderdiği askerî birlikleri geri çekilmeye pek çok bölgesinde olduğu üzere kanlı çatışmalara zorlayarak bağımsızlığa doğru kesin adımlarını yol açmadı. Ülkenin batısındaki Chaco bölgesinde atacaktı.[3] yaşayan avcı-toplayıcı topluluklara karşı beyazları Paraguay, 14 Mayıs 1811’de bağımsızlığını ilan güçlü müttefikler olarak gören Guaraníler, etti. İlk devlet başkanı José Gaspar Rodríguez de karşılaşmanın ilk günlerinden itibaren onlarla Francia, 26 yıl süren yönetimi boyunca, Arjantin, hayırhah bir takas ilişkisi kurmayı yeğlediler: Brezilya ve Bolivar’ın Birleşik Latin Amerika beyazların madeni eşyaları, özellikle de silahlarına projesi karşısında ülkenin bağımsızlığını kıskançlıkla karşılık yiyecek ve Guaraní kadınları. Bu korurken, içe-kapanık ve yabancı-düşmanı bir mübadelelerin sonucu, günümüzde yüzde 95’i mestizo politika izleyecek, tarımı ve ulusal sanayiyi geliştirme (Avrupalı-yerli karışımı) olarak nitelenebilecek bir yönünde çaba harcarken, ülke ithalatında büyük nüfus ile, dili ve yemekleriyle İspanyol-Guaraní kısıtlamalara gidecek, sınırları kapatacak, toprak karması bir kültür oldu.[2] sahipleri, tüccarlar hatta Kilise’nin mülklerine el koyacak, ülkedeki İspanyol uyrukluları şiddetle İspanyol Pedro de Mendoza önderliğindeki keşif kovuşturacaktı. Kurduğu gizli polis teşkilâtı ülkeyi kolu, günümüzde Arjantin adı verilen ülkenin yerli halklarından Querandíler tarafından kılcal ağlar hâlinde sarmıştı; muhaliflerinin çoğu, ‘El Supremo’nun kötü şöhretli zindanı “Hakikât püskürtüldüklerinde, aralarından 350 kadarı Odası”nda yaşamını yitirdi. Francia 20 Eylül 1840’da Paraguay’a sığınarak Juan de Salazar y Espinoza öldüğünde, geride tek bir izleyicisi ya da dostu yoktu; önderliğinde Asunción kentini kurdular (1537). ve ardından kimse gözyaşı dökmedi. Kent kısa sürede bölgesel bir sömürge merkezine dönüşecek, XVIII. yüzyılda ise, Güney Amerika’daki Ardılı Carlos Antonio López ise, demiryolları, telgraf sistemi, bir tersane ve güçlü bir ordu inşa Cizvit merkez ve yerleşimlerinin en önemlisi hâline ederek José Gaspar Rodríguez’in ülkeye dayattığı gelecekti. Cizvit reduccione’leri (yerleşimler), 1767’de tecriti kırmak üzere kolları sıvadı; ne ki bu açılımlar İspanyol tahtı tarafından bölgeden kovulana dek, uzun ömürlü olmayacaktı. Yerine geçen “megaloman” Guaraníleri bir yandan Portekizli köle avcılarından oğlu Francisco Solano López, sınır anlaşmazlıkları korurken, bir yandan da onları Avrupa kültürü, yeni ürünler ve yeni üretim teknikleri konusunda eğitmeyi gerekçesiyle, Brezilya, Arjantin ve Uruguay’ın oluşturduğu “Üçlü İttifak”a karşı savaş ilan etti. 1865sürdürdü. 1870 yılları arasında süren, ve sonlarına doğru 12 İspanya’nın Napoleon ordularının istilasıyla Yeni 51 yaşında çocukların dahi silah altına alındığı savaşta, Paraguay nüfusunun yaklaşık yarısını ve ulusal topraklarının yüzde 26’sını yitirdi. Üçlü İttifak Savaşı’nı, creole’lerin (kıtada doğan Avrupa, özellikle de İspanyol kökenliler) Colorado Partisi hükümetlerinin birbirini izlediği bir yeniden inşa dönemi (1870-1904) ve Liberal Parti iktidarı (1904-1932) izler. Paraguay tarihinin (Bağımsızlık ve Üçlü İttifak Savaşı’ndan sonra) üçüncü dönüm noktasını ise, Bolivya ile giriştiği Chaco Savaşı oluşturmaktadır. Chaco Savaşı’nın nedenleri, öyküyü hangi taraftan dinlediğinize bağlı olarak, değişkenlik gösterir. [Aslına bakılırsa Paraguay tarihi, Brezilya İmparatorluk ordusunun Asunción’u yağmalayarak tüm belgeleri Rio de Janeiro’ya taşıdığı ve kilit altına aldığı Saqueo de Asunción’dan (Asunción yağması) beri belirsizlik ve ikircimlerle doludur.] [4] Ancak gerisinde bir yandan Bolivya’nın Paraguay nehri üzerinden denize ulaşma arzusu, bir yandan da bölgede petrol bulunduğuna dair söylentilerin etkili olmuş olması, yaygın kabul gören açıklamadır. Ve doğrusu, Chaco Savaşı, iki ülkeden çok iki petrol şirketinin savaşıdır: Paraguay’ı destekleyen Shell ve Bolivya’yı destekleyen Standard Oil’in savaşı… Paraguay ile Bolivya arasındaki yarı-boş cangıl toprakları Chaco üzerine iki yoksul ülkenin giriştiği kanlı savaş, her iki taraftan 80 bin ölü ve gerilla taktikleri ile üstünlük sağlayan Paraguay ordusunun, Chaco’nun büyük bölümünün ilhakını olanaklı kılan zaferiyle sonuçlandı (1935). Ama bölgede petrol bulunamadı…[5] Chaco savaşını, uzun bir iç karışıklık ve 1949’da Colorado Partisi’nin iktidara geçmesiyle sona eren bir iç savaş dönemi izledi. Ne ki siyasal sahne ancak, 1948 yılında başarısız bir darbe girişiminin ardından bir otomobilin bagajında Brezilya elçiliğine sığınan General Alfredo Stroessner’in demir yumruğuyla dizginleri ele aldığı 1954 darbesinden sonra “pasifize olacaktı”. STROESSNER DİKTATÖRLÜĞÜ Öncelikle şunu belirtelim: Paraguay’da büyük bir beşeri yıkıma yol açan 1954-1989 kesitindeki General Alfredo Strossner başkanlığındaki dikta dönemine ilişkin olarak Devlet başkanı Fernando Lugo, kurbanlardan devlet adına özür diledi.[6] Buradan devamla: ABD destekli[7] Stroessner’in ülkeyi yönettiği 35 yıl, yolsuzluklar ve anti-komünist isterinin iktidarıydı. Gerçek ya da kurmaca tüm muhalifler kovuşturuldu, işkencelere uğradı ve “kaybedildi”. Sürgündeki liberaller ve Febreristalar’ın desteklediği, Arjantin sınırından ülkeye sızan küçük gerilla grupları, bu devasa baskı aygıtının birincil hedefiydi.[8] Ülke geneli 1970’e, başkent Asunción ise 1987’ye dek, üç ayda bir uzatılan bitimsiz bir sıkıyönetim altında yaşamak durumunda kaldı. Stroessner diktatörlüğünün bu denli uzun sürmesi, ABD’nin istihbarî ve kontrgerilla desteğinin yanı sıra, muhalif Liberallerin saflarında yarattığı bölünme,[9] Stroessner’in ihracat ve yatırım patlamasına yol açan demir yumruk politikaları ve 1964 Brezilya ve 1966 Arjantin askerî darbelerinin yarattığı elverişli ortamla açıklanabilecektir. Demokrasiye “geçiş”in ardından, 2003 yılında kurulan Paraguay Hakikât ve Adalet Komisyonu’nun dört yıllık çalışma sonucunda hazırladığı rapor, 1954-1989 yılları arasındaki fiili diktatörlük rejimi ve onu izleyen 14 yıllık “demokrasiye geçiş” döneminde, 2130 işkence, cinayet, insan kaçırma ve zulüm olayı hakkındaki tanıklıklara yer veriyordu. Raporda, doğrudan veya dolaylı olarak kaybedilmiş; yargısız infaza, işkenceye, tecavüze maruz kalmış; gözaltına alınmış veya siyasi sürgün olmak zorunda kalmış kişilerin sayısını 128.076 olarak açıklanıyordu. Bu toplamın 19.682’si yasadışı gözaltı, 59’u yargısız infaz kurbanı ve 337’si ‘kaybedilenler’e aitti. Komisyon, siyasi nedenlerden dolayı sürgün olarak ülkeden kaçmak zorunda kalanların sayısını, her ne kadar ‘bu acı verici insan hakları ihlâlinin gerçek rakamların çok gerisinde kaldığını’ kabul etse de, 3.470 olarak hesaplamıştı.[10] Dahası, Stroessner rejimi seçim sahtecilikleri ve Paraguay “demokrasisi”nin kalıtacağı kesif bir yolsuzluk sistemi ile damgalanmış, ülke Nazi ve diğer savaş suçlularının sığınağı hâline gelmişti. YOLSUZLUKLAR DEMOKRASİSİ Stroessner’in ilerleyen yaşı ile iktidarının dayanağını oluşturan Colorado Partisi saflarındaki bölünmeler, 1980’lerden itibaren yükselişe geçen muhalefetin etkisiyle birleştiğinde, 1988’den itibaren ülke, çekişmeli bir seçimler sürecine girdi. Ne ki her seçim, yolsuzluk ve hile suçlamalarının gölgesi altında gerçekleştiriliyordu. Colorado Partisi’nin ülke üzerindeki siyasal kontrolü, yolsuzluk ve vurgunlarla damgalanmıştı. Öyle ki, 2001’de milyonlarca doları ülkeden kaçırırken suçüstü yakalanan Merkez Bankası yöneticilerinden Luis Angel Gonzalez Macchi dahi, devlet başkanlığı görevinden nasibini alacaktı. Nisan 2003 seçimlerini yine Colorado Partisi’nden Nicanor Duarte Frutos, o güne dek başkanlık 52 PARAGUAY (2005-2006)[12] BAŞKENT Asunción PARA BİRİMİ Guarani 1 EURO = YÜZÖLÇÜMÜ 7.039 guarani İspanyolca ve Guarani (Paraguay’ı çoğul-kültürlü ve iki-dilli ilan eden 1992 Anayasası’nın 140. maddesi uyarınca her ikisi de resmî dil) 406.750 km² DEVLETİN NİTELİĞİ Üniter cumhuriyet SEÇİM SİSTEMİ Başkanlık seçimlerinde genel oy, tek turlu çoğunluk sistemi, uzatılamayan beş yıllık görev süresi. BAŞLICA SİYASAL PARTİLER Cumhuriyetçi Ulusal Birlik (Colorado Partisi), Etik Yurttaşlar Ulusal Birliği, Otantik Radikal Liberal Parti, Dayanışmacı Ülke, Aziz Vatan Partisi, Ulusal Buluşma Partisi DİLLER SİYASAL VERİLER REJİMİN NİTELİĞİ Başkanlık DİĞER GRUPLAR 2003 BAŞKANLIK SEÇİMİNE KATILIM ORANI SİVİL ÖZGÜRLÜKLER (2005) Paraguay Hümanist Partisi BÖLGESEL BAĞINTILAR/ ANLAŞMALAR Mercosur, Aladi, Güney Amerika Uluslar Topluluğu üyesi YÖNETİŞİM (2004) TOPRAK ANLAŞMAZLIKLARI 64.3 (27 Nisan 2003) 3 22 - İKTİSADİ VERİLER 2002 2003 2004 TOPLAM GSH (milyon dolar) 5.594.0 5.813.7 ENFLASYON (yıllık yüzde) 14.6 9.3 2.8 11.2 10.0 BÜYÜME (yıllık yüzde) 0.0 KİŞİ BAŞINA MİLLİ GELİR (yıllık yüzde) -2.5 KENTSEL İŞSİZLİK (aktif nüfusun yüzdesi) 14.7 3.8 1.3 7.127.2 4.0 1.5 2005 Veri yok 3.0 12.3 0.5 Veri yok KİŞİ BAŞINA YILLIK GELİR (2004) 1 170 USD AKTİF NÜFUSUN SEKTÖREL DAĞILIMI (2000) Tarım: 4.4; sanayi: 20.8; hizmetler: 74.8 KİŞİ BAŞINA ULUSAL ZENGİNLİK TOPLAMI (Dünya Bankası İndeksi) (2000) 35 600 USD KİŞİ BAŞINA ULUSAL ZENGİNLİK ARTIŞI (Dünya Bankası İndeksi) (2000) -93 USD İKTİSADİ GÜVEN VE AÇILIMLAR (milyon dolar) ÖDEMELER DENGESİ 2002 2003 2004 2005 73 122 30 -169 -124 CARİ HESAP SERMAYE HESABI -197 İHRACAT 2.426 İTHALAT 2.488 TOPLAM BRÜT DIŞ BORÇ 2.866 231 109 2.766 2.805 3.086 268 238 3.293 3.467 2.994 107 276 3.405 3.778 2.944 Soya tohum ve yağı (48.3), bitkisel yağ (10.4), BAŞLICA İHRAÇ MALLARI (ve toplam ihracat içindeki yüzdesi) (2003) mısır (5.1), sığır eti (pamuk (4.7) BAŞLICA ALICILAR (2004) Uruguay (27.8), Brezilya (19.2), Caiman Adaları (12.5), Arjantin (6.3) Mercosur (53.2), Caricom (12.6), Alena (3.9), CAN (3.7), MCCA (0.1) BAŞLICA SATICILAR (2004) Brezilya (27.8), Arjantin (21.4), Çin (15.7), Japonya (10.7), Mercosur (51.2), Caricom (0.4), Alena (4.3), CAN (0.8), MCCA (-) NÜFUS (2005) DEMOGRAFİK VE TOPLUMSAL YAPILAR NÜFUS YOĞUNLUĞU (2005) EN BÜYÜK KENT (1994) İKİNCİ BÜYÜK KENT (1994) 6 216 000 kişi 15.1 kişi/ km² Asunción (546 637 kişi) Ciudad del Este (133 881 kişi) YAŞAMA SÜRESİ BEKLENTİSİ (2003) 71 yıl DEMOGRAFİK BÜYÜME ORANI (2005-2010 arası 2.2 yıllık ortalama varyasyon) YOKSULLUK SINIRI ALTINDA YAŞAYAN 61.0 (% 33.2’si yerli) HANELERİN YÜZDESİ (kentsel nüfus içinde) (2001) (2005) 5.6 TELEFON HATLARI (bin kişi başına) (2003) 46 KİŞİSEL BİLGİSAYAR (bin kişi başına) (2003) 35 TEMİZ İÇME SUYUNA ERİŞEBİLEN NÜFUS 83 (yüzde) (2002) KENTSEL NÜFUS (yüzde) (2005) 59.6 YERLİ NÜFUSUN TOPLAM NÜFUSA ORANI 1.5 (yüzde) (2003) YAŞ GRUPLARINA GÖRE NÜFUS YAPISI (toplam 0-14: 37.4; 15-34: 34.8; 35-49: 16.0; 50-64: 8.1; 65+: 3.7 nüfus yüzdeleri) İLETİŞİM VERİLERİ CEP TELEFONLARI (bin kişi başına) (2003) BAŞLICA GAZETELER 199 ABC Color, La Nación, Noticias, Ultima Hora seçimlerindeki en düşük oy oranı olan yüzde 37 ile kazandığında, kamuoyunun mevcut siyasal sisteme olan güvensizliğin zirveye doğru tırmandığı, belli olmuştu. Colorado iktidarı içeride ve dışarıda o denli itibar kaybına uğramıştı ki, ABD, ülkedeki Büyükelçiliği aracılığıyla, 2008 seçimlerinde Duarte’nin desteklediği Blanca Olevar karşısında, Donald Rumsfeld’in yakın arkadaşı başkan yardımcısı Luis Castiglioni’yi açıkça desteklemekten ve bu uğurda Colorado senatörleriyle ağız dalaşlarına girmekten çekinmiyordu.[11] Bunların yanında ABD’nin “doğrudan etki” ve ilgisi altındaki Paraguay’ın ekonomik göstergeleri de pek iç açıcı değildi. pek çok suçtan uzun süre hapiste yatmış Lino Oviedo olduğu düşünüldüğünde… “YOKSULLARIN PİSKOPOSU” GÖREV BAŞINDA Ülke, El Salvador’da iken Özgürlük Teolojisi’ne bağlı din adamlarıyla ilişki kurduğu söylenen, “yoksulların rahibi” Fernando Lugo’yu devlet başkanlığına getirecek 2008 seçimleri eğik düzlemine girdiğinde, ülke, kanı çekilmiş cansız bir gövde görünümündeydi. 6,5 milyona varan nüfusun yüzde 32’si yoksulluk sınırı altında yaşarken (nüfusun yüzde 30’unun topraksız olduğu kırsal kesimlerde bu oran, yüzde 41.2’yi buluyor; ekilebilir toprakların yüzde 77’si ise, nüfusun yalnızca yüzde 1’inin elinde yoğunlaşmış durumda…), işsizlik oranı yüzde 16’larda seyrediyordu. Nüfusun yüzde 10’luk kesimi ulusal gelirin yüzde 43.8’ine sahip iken, en düşük gelirli yüzde 10’luk dilim, servetin ancak yüzde 0.5’ini elde etmekteydi.[13] Son model 4x4’ler başkent Asunción sokaklarında homurtularla dolaşırken, eski kongre binasının hemen aşağısındaki teneke mahallesinde “çöp insanları”nın sayısı kabardıkça kabarmaktaydı. Seçimlerden hemen önce patlak veren sarı humma salgını ve Duarte hükümetinin bu krizle baş edebilmede sergilediği beceriksizlik, bardağı taşıran son damla oldu. Binlerce Paraguaylı aşı olabilmek için kamyonlarla Bolivya ya da Brezilya’ya taşınırken, sivrisineklerin üreme alanına dönüşmüş metruk toprakları ıslah etme işi, gönüllü halk kolektiflerine (mingalar) düşecekti. Böylelikle Ordu ve polis gücüne dayanan 60 yıllık iktidarı boyunca kliyentalist ağları tüm ülkeyi köşe-bucak saran Colorado Partisi’nin, devlet başkanlığını, oyların yüzde 41’ini alan, Gerçek Liberal Radikal Parti (PLRA) ve bir dizi küçük sol parti ve örgütten oluşan Alianza Patrótica para el Cambio (Değişim için Yurtsever İttifak) desteğindeki Fernando Lugo’ya kaptırması, aslında bir “sürpriz” değildi. Özellikle de diğer seçeneğin, Unión Nacional de Ciudadanos Éticos (UNACE : Ahlâki Vatandaşların Ulusal Birliği!)’un başkan adayı, başkan yardımcısı Luis María Argaña suikastı (1999) dahil olmak üzere On yıl boyunca ülkenin en yoksul bölgesi San Pedro’da topraksız emekçiler ve yoksul Guaraní köylülerin piskoposu olarak hizmet veren Fernando Lugo, toprak işgallerini desteklemesiyle, “Yoksulların Piskoposu” unvanını kazanmıştı. Lugo’nun devlet başkanlığına seçilmesi, fazla sorgu-sual edilmeden, “Latin Amerika’daki sol yükselişin yeni bir halkası” olarak selamlansa da, bunun karşılıksız bir nikbinlik olacağı kanısındayız. Öncelikle, Latin Amerika’da kimilerince “21. Yüzyıl Sosyalizmi” olarak selamlanan tekil, yekpare, homojen ve ilerleyen bir sol yöneliş olduğu izleniminin bir yanılsama olduğuna ilişkin saptamamız nedeniyle. Kanımızca Latin Amerika solu içerisinde kabaca en az iki eğilim ayırt edilmeli: sınır tanımayan neoliberal talanın kanını-iliğini kuruttuğu, nüfusun geniş kesimlerini marjinalleştirip açlık sınırının altına ittiği toplumları yeniden hayata döndürmeye, kapitalizme yeniden sürdürülebilir bir nitelik kazandırmaya yönelik restorasyoncu “sol” müdahaleler - ki Brezilya’nın Lula’sı, Arjantin’in Kirschner’leri, Şili’nin Bachalet’i,Uruguay’ın Frente Amplio’su bu meyanda sayılmalıdır. İkinci olarak ise, daha radikal bir popülizme dümen kıran ve antikapitalist bir yönelişe daha yatkın gözüken, Venezüella’da Hugo Chávez, Bolivya’da ise Evo Morales ile temsil edilen hat. Lugo’nun iktidarı henüz çok yeni, ve bu hatlardan hangisini tercih edeceğine ilişkin pek az veri var. Ama örneğin Economist dergisi daha şimdiden, 7 Nisan 2008 tarihli nüshasında, Başkan Lugo’nun, Piskopos Lugo’yu Vatikan ile karşı karşıya getiren radikallikten uzak durarak daha “pragmatik” bir tutum sergileyeceğine ilişkin ipuçlarının izini sürmekte. Economist’in dikkati çektiği noktalardan biri, Lugo’nun bakanlarını seçerken gözettiği denge: kabinesinde merkezciler, solcular ve reformcular bulunuyor. “Bay Lugo’nun Latin Amerika’nın solcu bakanları spektrumunda nereye yerleşeceği henüz açık değil,” diyor derginin analizi. “Dışişleri Bakanı Alejandro Hamed Venezüella’nın Hugo Chávez’ine sempatisini dile getirirken, kendisi daha ılımlı bir sosyalist olan Şili’nin Michelle Bachelet’ini takdir ettiğini bildiriyor.”[14] Lugo IMF ile yeni bir anlaşmaya gitmeyeceğini açıkladı; ancak özel sermayeyi ülkeye çekme konusundaki niyetini çeşitli vesilelerle dile getiriyor.[15] Ekilebilir toprakların yüzde 80’e yakınının nüfusun yüzde 1’inin elinde toplandığı bir 54 ülkede “toprak reformu”ndan söz ediyor tabii ki, ama işin ayrıntısına girdiğinde, bu reform hakkında somut olarak söyleyebildiği tek şey, “Toprak reformu ile ilgili bölümün amacı kimin hangi toprağa sahip olduğunu açığa çıkarmak.” Bir başka deyişle, toprak mülkiyetinin kayıt altına alınması. Ve topraksız köylülerden sabır göstermelerini isteyerek ekliyor: “Hükümetin, küçük çiftçi örgütlerinin ve sanayi sektörünün katılımıyla sarsıcı veya zorlu olmayan, aksine kapsayıcı ve uyumlu bir tartışmanın ürünü olan bir toprak reformu süreci tasarlayabiliriz.”[16] “Anayasa özel mülkiyeti güvence altına alıyor; ama her Paraguaylının toprak sahibi olma hakkını da garanti ediyor…”[17] 15 Ağustos 2008’de yemin ederek göreve başlayan Fernando Lugo’nun sergilediği bu “düşük profil”, sanırız birkaç etkenle bağlantılı. Bunlardan ilki, ülkenin Brezilya ile asimetrik ilişkileri. Gerçekten de Pa r a g u a y ’ ı n , Stroessner diktatörlüğü döneminde Arjantin’in nüfuz alanından çıkarak Brezilya’nın nüfuz alanına girdiği vurgulanmaktadır[18] ve bunun en önemli kanıtı, Paraná nehri üzerinde Brezilya’nın sağladığı 19 milyar ABD doları krediyle inşa edilen dev Itaipú hidroelektrik santralıdır. Paraguay santralde üretilen elektriğin yüzde 10’unu kullanırken, Stroessner’in imzaladığı anlaşma gereği, kendi payından geriye kalanını, piyasa fiyatının çok altında bir bedelle barajın finansmanını sağlayan Brezilya’ya satmaktadır. Buna ek olarak, Brezilyalılar Paraguay’da bol miktarda toprak satın alarak bunları soya çiftliklerini dönüştürmüşlerdir. Bu çiftlikler sık sık topraksız köylülerin işgallerine hedef olmakta ve bu işgaller, Brezilyalı toprak sahiplerinin şiddetiyle karşılanmaktadır. Son üç yıl içerisinde, onlarca işgalci, toprak sahiplerinin kiraladığı paramiliter güçlerce öldürülmüştür.[19] Lugo, bir yandan kamu gelirlerini arttırabilmek için Itaipú barajının ürettiği elektriğin paylaşımı ve satış fiyatını yeniden müzakere konusu etmek ve topraksız köylülüğün hayatî gereksinimi olan toprak reformunu gerçekleştirmek, bir yandan da ülkedeki Brezilya çıkarlarını karşısına almak riskiyle karşı karşıyadır. Lugo’nun karşısındaki ikinci sorun, ülkedeki ABD askerî varlığıdır. Paraguay Parlamentosu, 2005 Temmuz-Ağustos’unda, 1 Haziran itibariyle Amerikan birliklerinin 18 ay boyunca ülke topraklarında bulunmasına izin vermiş, Senato ise ABD birliklerinin diplomatik dokunulmazlığını tanımıştı.[20] Bir başka deyişle Paraguay’daki ABD askerleri yalnızca kendi ülkelerinde yargılanabileceklerdi. Bunu FBI’a 2006 sonunda Asunción’daki ABD Elçiliği binasında büro açma izni verildiğinin açıklanması izledi. Gözlemcilerin Paraguay’da ABD’nin askerî üs kurmaya hazırlandığı yolundaki yorumlara sevkeden bu gelişmeler,[21] Lugo’nun elindeki “patlay ıcı ”y ı oluşturuyor: “ABD’nin Güney Komutanlığı bünyesinde faaliyet gösteren üslerde hâlen 2800 deniz piyadesinin bulunduğu tahmin ediliyor. İki hükümet arasındaki anlaşma ise bu sayının 16 bine kadar çıkartılmasına olanak tanıyor. Paraguay ordusunun 14 bin kişiden ibaret olduğu düşünüldüğünde, bu, ABD ordusunun söz konusu ülkedeki en büyük silahlı güç olmasına izin vermek anlamına geliyor. Üstelik daha şimdiden, Paraguay-Bolivya sınırı başta olmak üzere bir dizi kilit noktada Paraguay değil ABD askerleri görev yapıyor. Kağıt üzerinde ‘idari diplomatik görevli’ statüsü taşıyan ABD askerleri tam bir dokunulmazlık zırhıyla donatılırken, emperyalist birliklerin ülkeye soktuğu hiçbir malzeme de gümrükte kayıt altına alınmıyor.”[22] İşin daha da ilginç yanı, “Bolivya’nın gaz bölgesine yalnızca 250 km uzaklıkta bulunan ABD karargâhının esas yoğunlaşma sahası ise Triple Frontera (Üç Sınır) adıyla bilinen bölge” olması. “Paraguay, Brezilya, Uruguay ve Arjantin’in kesiştiği bu bölge dünyanın en büyük içilebilir su rezervine ev sahipliği yapıyor. Iguazu şelalelerinin de içinde yeraldığı bölgenin diğer bir özelliği ise nüfusunun ağırlıklı olarak Filistin ve Lübnan göçmenlerinden oluşması. Milyonlarla ifade edilen Arap kökenli nüfusun yaşadığı Triple Frontera bölgesinde başta Hizbullah 55 olmak üzere bazı İslamcı çevrelerin kamplarının bulunduğu uzun zamandır dile getirilen iddialar arasındaydı. Nitekim geçtiğimiz ay ABD temsilciler meclisi Triple Frontera öncelikli olmak üzere güney yarımküredeki ‘terörist’ hareketlere karşı etkinliklerde bulunmak için Bush hükümetine yetki verdi. Yetkinin kaynağında geçtiğimiz aylarda öldürülen El Kaide (Irak) lideri Zarkavi’nin, Meksika üzerinden ABD’ye geçmeye hazırlanacak eylemcilerini Triple Frontera’da yerleştirdiği iddiaları bulunuyor.”[23] Brezilya ile ABD arasında “sıkışmış” durumdaki bu küçük ve yoksul ülkede Hugo’nun önündeki üçüncü patlayıcıyı ise, devlet kadroları ile Kongre ve Senato’daki Colorado ağırlığı oluşturuyor. Ülkede herhangi bir memuriyete girebilmek, Parti (Colorado) üyeliğini gerektirdiğinden, Lugo, “ana muhalefet partisi” konumunu içine sindiremeyeceğini şimdiden belli eden (nitekim, yakın zaman önce eski devlet başkanı, yeni senatör Nicanor Duarte, Meclis Başkanı Enrique Gonzalez, Adalet Bakanı Juan Manuel Morales ve Başsavcı Ruben Candia’nın adının karıştığı bir darbe girişimi, toplantıya çağrılan General Maximo Diaz’ın da durumdan devlet başkanı Fernando Lugo’yu haberdar etmesi sonucu açığa çıkartıldı[24] - üstelik, ülkede bütün kuvvet komutanlarının görevden alınmasından bir hafta sonra!), Colorado Partili memurlarla çalışmak, parlamenter faaliyetleri de Colorado’lu milletvekili ve senatörlerle yürütmek durumunda. Vekiller Lugo’nun yemin ederek göreve başladığı ilk günden itibaren çalışmaları bloke ediyorlar - öyle ki, göreve başlamasının 15. gününde Lugo, Senato’nun tutumunu düzeltmemesi durumunda referandum kozuna başvuracağını ilan etti.[25] Bu koşullar altında Lugo’nun göreve gelişinin Paraguay için neo-liberalizmin yol açtığı insanî krizi aşarak kapitalizmi restore etme yönelişi mi, yoksa ülkenin kapitalist-olmayan bir doğrultu izlemesinin ilk adımı mı olacağını belirleyecek olan, Paraguay yoksullarının, ezilenlerinin tarih sahnesine çıkarak kendi yazgılarını ellerine alma iradesini gösterip gösteremeyecekleri olacaktır. Lugo’nun Paraguay tarihinde ilk kez bir yerliyi, Ache kabilesinin şefi Margarita Mbywangi’yi, “Yerli İlişkileri Bakanı” olarak ataması kendisinin de bunun bilincinde olduğunu gösteren bir işarettir. [26] ve yasadışılıkla anılmasına son vermek için” siyasete girdiğini söyledi. Bu demokratik tutum, nüfusun sadece yüzde 1’i bütün toprakların yüzde 77’sini elinde tuttuğu yolsuzluğun pençesindeki Paraguay’da[27] önemli, ama “her şey” veya “sonuç”a müteallik değil … Güney Amerika’nın kalbi (Corazon de America) diye anılan Paraguay’da kişibaşına gelir 1900 dolarken, nüfusun yüzde 43’ü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Erkeklerin çoğu çareyi Brezilya, Arjantin, hatta ABD ve Avrupa ülkelerinde çalışmakta arıyor, eşleri ve çocuklarını geride bırakmaları ise derin toplumsal sorunlara yol açıyor. 300 bin topraksız çiftçi var ve okuma yazma bilmeyenlerin oranı yüksek… “Bugün yeni bir ülke hayal edebiliriz. Paraguay artık yolsuzluk ve yoksulluğuyla değil dürüstlüğüyle anılacak. Küçük insanlar da kazanabiliyor. Bu benim düşlediğim, çok renkli, çok yüzlü, herkesin Paraguay’ı. Dünyaya açık bir ülke olmak ve asri zamanların büyük meydan okumalarıyla başa çıkmak istiyoruz,” diyen Lugo bu sorunlarla mücadele ederken “Chávez’den daha orta yolcu olması beklenen” “Lugo’yu işadamları tehlikeli solcu, kilise önde gelenleri ise ‘asi’, ‘İsa’nın bedenine saplanmış hançer’ olarak görse”de,[28] siyasal olarak sadece bir merkezci… Lugo, “Kurtuluş Teorisi”nden etkilendiğini; ne “sağ”a ne de “sol”a yakın olduğunu, ideolojik olarak “ortada” durduğunu söylüyor.[29] Evet, evet Lugo kendisini “merkez” olarak tanımlamayı tercih edip, Chávez’le arasına mesafe koyarak, “Bir kısmımız Latin Amerika’daki ‘sol’ deyimi kullanmaya alışmışız. Ancak 5 kişiyle konuşsanız 5 farklı sol görüş ortaya çıkacaktır. Biz de kendi yolumuzu izleyeceğiz,”[30] diyorken; 8 parti ve 20 kadar sosyal hareketin oluşturduğu ‘Değişim İçin Vatansever Birliği’nin hükümet programının “merkez”ci bir konumda hayata geçirilebilmesi pek de mümkün görünmüyor. Çünkü söz konusu program: 100 bin işsiz için iş olanağı yaratılması, 200 bin kişi için yaşlılık aylığı, her yıl 40 bin ev inşası, yol yapımı, altyapının iyileştirilmesi, eğitimin düzelmesi için 30 bin öğretmenin görevlendirilmesi, her yıl yeni 20 bin kadar dersliğin açılması, bilimsel araştırma ve kültüre destek, koruyucu sağlık hizmetine öncelik ve ücretsiz sağlık hizmeti için gerekli yatırımların yapılması, sadece toprak dağıtımı ile sınırlı olmayıp teknik ve kredi “KISA” LUGO HAKKINDA desteği sağlayan bir tarım reformu, halkın kullandığı elektrik, su ve diğer benzeri hizmetlerin fiyatlarının “Tekrar” pahasına Lugo hakkında birkaç şeyin düşürülmesi gibi taleplerin toplamı...[31] altını bir kez daha çizmekte yarar var: Bu ise, mülkiyet ilişkilerini köklü bir biçimde Örneğin Lugo görevine başlarken “Çalmak değiştirmeden olası gözükmüyor. ya da zengin olmak için gelmediği” vurgusuyla, Oysa, San Pedro meydanındaki binlerce kişiye “Paraguay’ın dünyada uyuşturucu kaçakçılığı, yolsuzluk hitap eden Lugo’nun, ekonomideki devlet kontrolünü 56 azaltacağını söylüyor.[32] Biz de ekleyelim: Onun hakkında bir karara varmak için zamana ihtiyacımız var; bir de, bir de “ihtiyatlı” olmaya… 12 Eylül 2008 14:17:15, Ankara. NOTLAR [*] Çoban Ateşi, Yıl:2, No:64, 18 Eylül 2008; Çoban Ateşi, Yıl:2, No:65, 25 Eylül 2008. [1] Georges Clemenceu. [2] Ne ki, ülkede 5 dil ailesine bağlı dilleri konuşan 17 etnik grubun yaşamakta oluşu ve özellikle de yerli nüfusun karşı karşıya bulunduğu ayırımcılık, baskılar ve yoksulluk, bu “türdeş ve melez (mestizo) Paraguay” imgesini bir hayli zedelemekte. Bkz. Ramon Fogel, Pobreza y Politicas Sociales en el Paraguay, El Lector, Paraguay, 1996, özellikle ss. 46-50. [3] Miguel Rigual, Lo Mejor de la Historia Paraguaya, El Lector, Paraguay, 2002. [4] http://en.wikipedia.org/wiki/Paraguay [5] Bugün Paraguay topraklarının yüzde 60’ını oluşturan Gran Chaco, ülke nüfusunun yalnızca yüzde 2’sini barındırmaktadır. Ve bu nüfus, büyük ölçüde Paraguay hükümetleri tarafından bölgeyi nüfuslandırmak için davet edilen Avrupalı ve Kuzey Amerikalı (özellikle Kanada) Menonite çiftçilerden oluşuyor. [6] “Paraguay’da Halktan Özür Diledi”, Birgün, 30 Ağustos 2008, s.10. [7] ABD Başkan yardımcısı Richard M. Nixon, 1958’de gerçekleştirdiği Latin Amerika turunun Asunción durağında, Stroessne’in Paraguay’ını “komünizme karşı dünyadaki bütün ülkelerden daha kararlı bir tavır izlediği” için kutluyordu. ABD 1947-77 arasında Paraguay’a her yıl 750 000 ABD doları değerinde askerî malzeme sağladı ve 2000’in üzerinde Paraguaylı subayı karşı-istihbarat ve isyan bastırma yöntemleri konusunda eğitti. ABD Kongresi 1977 yılında Paraguay’a askerî yardımı aniden kesecekti. (“International Factors and the Economy”, http://countrystudies. us/paraguay/19.htm) [8] Venezüella ve devrim sonrası Küba hükümetinin desteklediği gerillalar, Colorado Partisi’nin denetimindeki yoksul Guaraní köylüleri py nandí (Guaraní dilinde “çıplak ayaklılar”) arasında da destek bulamayacaktı. Aksine, Stroessner rejiminin en önemli desteklerinden birini oluşturan py nandíler, isyancı tutsakları ormandaki temerküz kamplarında işkencelere uğratarak öldürüyordu. (The Stroessner Regime”, http://countrystudies.us/ paraguay/18.htm) [9] Sürgündeki Liberal Parti 1960’ların başlarında bölünecek, silahlı mücadeleden vazgeçen Yenilenme Hareketi, ülkeye dönerek “resmî” muhalefet kimliğini üstlenip 1963 seçimlerine katılırken, ve Kongre’deki 60 koltuktan 20’sine yerleşirken, partinin Radikal Liberal Parti (PLR) adını alan geri kalan kısmı, sürgünde kalmayı sürdürecektir. Ancak PLR de dört yıl sonra Paraguay’a dönerek seçimlere katılmaya başladı. Bunu, Stroessner için bir tehdit olmaktan çıkan devrimci koalisyon Febrersita’ların yasallaşması izledi (1964). Nihayet, Hıristiyan Demokrat Parti’nin de (PDC) şiddeti reddettiğini açıklaması, Paraguay Komünist Partisi’ni rejimin şiddeti karşısında yalnız bırakacaktı. (The Stroessner Regime”, http:// countrystudies.us/ paraguay/18.htm) [10] “Paraguay’da Devlet Diktatörlük Döneminde Katledilenlerden Özür Diledi”. Kaynak: Bianet , Tarih: 17:10:41 29.08.2008, http://www.porttakal. com/haber-paraguay-da-devlet-diktatorluk-doneminde-katledilenlerdenozur-diledi-97716.html. [11] Raúl Zibechi, “Paraguay: Seçimler, sarıhumma ve müdahaleci bir büyükelçi”, http://www.sendika.org /yazi. php?yazi_no=16107 [12] Kaynak: “L’Amerique latine en 2005”, Les Etudes de la documentation française, P. Zagefka (der.), Institut des Hautes Etudes de l’Amérique Latine, Université Paris III, Sorbonne Nouvelle, 2006. [13] http://en.wikipedia.org/wiki/Paraguay [14] “The next leftist on the block”, 7 Ağustos 2008, http://www. economist.com/world/americas/ displaystory. cfm?story_id=11885681. Öte yandan, “Paraguay kendi ilerici yolunu kendi yapmalı. Yabancı bir modeli uygulayabileceğimizi sanmıyorum. Kolektif ve paylaşımcı bir liderlikten yanayım. Chávez örneğinde olduğu gibi, bazı ülkelerde bireyselliği baskın olan liderler var. Bolivya’da yaşandığına inandığım gibi, liderlik paylaşılmadığı zaman, önderler kutuplaşmaya yol açabiliyor. Kutuplaşmış bir toplum yaratmamak gerektiğine inanıyorum. Fazladan bir tartışma yaratmadan bile yeterli sorunumuz olduğunu düşünüyorum. Diyalogun bir ülkeyi yaratmada sosyal bir araç olduğuna inanıyorum,” (“Fernando Lugo’yla söyleşi: ‘Seçim hilesi engellenirse, muhalefet Paraguay’da zafer kazanacak!’”, 12 Nisan 2008, http://www.latinbilgi. net/index.php?eylem, =yazi_oku&no =1771) benzeri ifadeler de, Chávez ve Morales’e mesafe koyma gayretinin bir dışavurumu olsa gerek… [15] Nitekim, LatinBilgi’de yayınlanan bir söyleşisinde şöyle demekte: “Politik bir plan çizmenin salt devlete veya hükümete ait bir sorumluluk olmadığını düşünüyoruz. Kişisel inisiyatiflere inanıyoruz. Özel ya da kamunun olsun tekellere inanmıyoruz. Karma bir ekonominin taraftarıyız ve bu yüzden finansal olarak güçlü şirketleri ve enstitüleri, uyum içinde bir programa ulaşarak sosyal diyalogda yer almaları için davet ettik. Karma ekonomiyi planlamak ise kaçınılmaz olarak ülkedeki iş derneklerine, endüstri gruplarına ve diğer ekonomik güçlere yer alabilecekleri bir alan açmak demek.” (“Fernando Lugo’yla söyleşi: ‘Seçim hilesi engellenirse, muhalefet Paraguay’da zafer kazanacak!’”, 12 Nisan 2008, http://www. latinbilgi. net/index.php?eylem, =yazi_oku&no =1771) [16] “Fernando Lugo’yla söyleşi: ‘Seçim hilesi engellenirse, muhalefet Paraguay’da zafer kazanacak!’”, 12 Nisan 2008, http://www.latinbilgi. net/ index.php?eylem, =yazi_oku&no =1771. [17] “The next leftist on the block”, 7 Ağustos 2008, http://www.economist. com/world/americas/ displaystory. cfm?story_id=11885681. [18] “International Factors and the Economy”, http://countrystudies.us/ paraguay/19.htm. [19] “The next leftist on the block”, 7 Ağustos 2008, http://www. economist.com/world/americas/ displaystory. cfm?story_id=11885681. Paraguay’da, en güçlüsü Citizens Guard olan çok sayıda para-militer grubun faaliyette olduğu bildiriliyor. Bu konuda araştırmalar sürdüren gazeteci Castillo’ya göre “bu para-militer gruplar cemaatlerin içindeki insanlardan oluşturuluyor. Sokağa çıkma yasakları koyuyor, yönetim kurallarını belirliyor ve cemaatlerin faaliyetlerini izliyorlar. Ayrıca aile içi tartışmalara da karışabiliyor ve bazı insanları cemaat ya da topraklarından kovabiliyorlar… bütün bunlar Kolombiya’daki para-militer faaliyetlere çok benziyor.” (Benjamin Dangl, “Paraguay: Latin Amerika’nın yeni militarizmi için bir laboratuar”, 18 Ağustos 2007, http://www.latinbilgi.net/index. php?eylem=yazi_oku&no=1233) [20] Bu dokunulmazlık, diğer Latin Amerika ülkelerinin baskıları sonucu, Aralık 2006’da kaldırılacaktı. (Benjamin Dangl, “Paraguay: Latin Amerika’nın yeni militarizmi için bir laboratuar”, 18 Ağustos 2007, http:// www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=1233) [21]Alain Durand ve Nicolas Pinet (eds.), L’Amérique Latine en mouvement, L’Harmattan, Paris, 2006, s. 93 [22] “Paraguay, ABD kışlasına dönüşüyor”, 18 Ağustos 2006, http://www. latinbilgi.net/index.php?eylem= yazi_oku&no=683. [23] a.y. [24] “Paraguay’da Lugo, yeni bir komplo açığa çıkardı”, 03 Eylül 2008, http://www.latinbilgi.net/ index.php?eylem=yazi_oku&no=2080 [25] “Paraguay’da Lugo’dan meclise hodri meydan”, 30 Ağustos 2008, http://www.latinbilgi.net/ index. php?eylem=yazi_oku&no=2069 [26] “Paraguay tarihinin ilk yerli bakanını atadı”, 20 Ağustos 2008, http://www.sendika.org/ yazi.php? yazi no=18922. Yerli nüfusun 90 000 dolaylarında olduğu tahmin edilen Paraguay’da, (İspanyolca ile birlikte resmî dil statüsündeki) Guarani dışında 15 yerli dili konuşan [Aché, Ayoreo, Cahmococo, Chiripá, Chorote, Iyo’wujwa, Guana, Lengua, Maca, Mascoy, Nivaclé, Pai Tavytera, Sanapaná, Tapieté, Toba, Toba-Maskoy ve Emok (yok olmuş)] 40 kadar yerli topluluk yaşamaktadır. (bkz. “Languages of Paraguay, http://www.ethnologue.com/show_country.asp?name=py) Ve bu toplulukların çoğu, “Guarani-İspanyol karması mestizo Paraguay” imgesine inat, nüfuz alanlarında yaşadıkları köktendinci misyoner toplulukların ve şirketlerin insafına terk edilmiş durumdadır. Örneğin Alman antropolog Mark Munzel, aralarında bir yıl kadar yaşadığı Ache’lerin uğratıldığı katliamları, bazılarına misyonerlerin de katıldığı “insan avlarını”, köleciliği, Ache kız çocuklarının fuhşa zorlanışını, kültürel kıyımı, Ache’lerin toplandığı “temerküz kampları”ndak açlık ve sefaleti çarpıcı bir biçimde anlatmaktadır. (Bkz. “Genocide in Paraguay”, http://www.totse.com/en/ politics/ foreign_military_intelligence_agencies/parageno.html) [27] “Başkan Lugo Yemin Etti”, Cumhuriyet, 16 Ağustos 2008, s.10. [28] “Latin Sol Kuşağına Piskopos Takdisi”, Radikal, 22 Nisan 2008, s.12. [29] “Paraguay’da 61 Yıl Sonra Sol”, Cumhuriyet Strateji, Yıl:4, No:205, 2 Haziran 2008, s.13. [30] “Solcu Piskoposun Zaferi”, Cumhuriyet, 22 Nisan 2008, s.10. [31] Nidia Diaz, “Paraguay Değişime Oy Verdi”, Telesur haber kanalı, 24 Nisan 2008. [32] “Paraguay’da Tüm Gözler Lugo’da”, Birgün, 24 Ağustos 2008, s.6. 57 DERİNLEŞEN KRİZ = YÜKSELEN IRKÇILIK[1] Temel DEMİRER “İyi bir kuramdan daha pratik bir şey yoktur.”[2] “Küreselleşme, küreselleşme” dediler; methiyeler düzdüler; ama ayakta alkışladıkları şeyin kapitalizmin kontrolünde ve sömürüye mündemiç olduğunu “es” geçtiler... Bu böyle olunca, nihayetinde baskın ataerkil özellikleriyle kapitalist küreselleşmenin[3] ırkçılığı da, baskıları da küreselleştirdiğini[4] göremediler... Çünkü onlar, yani neo-liberal “solcular”, “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”nin “olmazsa olmaz”ının totalitarizm[5] olduğunu; “küreselleşme” dedikleri sömürgeci talanın neo-liberal faşizmin küresel Panopticon’unu yarattığını[6] görmezden geldiler! Çünkü onlar kapitalizmin kriz olduğunu, kapitalizmin krizsiz olamayacağına ilişkin Marksist tezi “dogmatik” bularak, kapitalizmin kendini rehabilite edebileceğine ilişkin “üçüncü yol” yalanına sarılanlardır... Yalana sarılanların “demokrasi” getirecek dediği kapitalist küreselleşme Kuzey’de ırkçılığı, Güney’de ise azgelişmiş ülke milliyetçiliğini besleyerek hortlattı... Bu saptamalarla doğrudan ilintili olarak ırkçılık meselesine geçersek; The New York Times’ın, “Avrupa ve ABD’deki siyasetçilerin, işgücünü buyur ettikleri yabancı işçileri resmi olarak yok sayması büyük bir ikiyüzlülük,”[7] diye haykırdığı verili kesitte dünyada ırkçılık gitgide artıyor, insanların “başka”larına, kendinden olmayanlara tahammülü azalıyor... Örneğin Almanya’nın Ludwigshafen şehrinde, Türklere ait bir bina yandı. Beşi çocuk, dokuz kişi öldü. Olayın kundaklama olduğuna dair net bir kanıt yok. Ancak yan binanın duvarına yazılmış “Hass” (nefret) kelimesi buna işaret ediyor. Bunun “neden”lerini sergilemek için sorunu, asli temellerine oturtmak, yani kapitalizmin mevcut kriz ile başlamak gerek... KÜRESEL KRİZ Ergin Yıldızoğlu’nun ifadesiyle, “Kapitalizmin krizi, ‘uygarlık krizine’ dönüşmüş durumda”yken; tüm dünyanın sermayedarlarını, 1929 ekonomik buhranı korkusu sardı! Korku giderek büyüyor; ve asla boşuna değil. Hatırlanacağı üzere neo-liberal ütopya, 1997’de ilk kez Asya kriziyle sarsıldı. Patlayan borsa köpükleri 58 2001 başında, kapitalizmin krizinin gerçeğini, aşırı üretim/yetersiz talep sorununun aşılamadığını, bir kez daha gösterdi; 1929 buhranının hayaleti dünya piyasalarında dolaşmaya başladı. Restorasyona karşı toplumsal tepkiler de güçlenerek 1999-2001 arasında dünyanın gündemine oturdu. Kitleler dünyanın başkentlerinde sokaklardaydı... 2001 sonrasından bugünlere kapitalizmin biriktirdiği patlayıcı, yıkıcı sonuçlarını yeniden ortaya koymaya başladı... İşte buna ilişkin birkaç veri: i) Amerikan tekelci sermayesi toplam bir trilyon dolara yaklaşan zararla boğazına değin batmış durumda. Bu nedenle, Washington’daki birleşik yönetimden 1929 Ekonomik Bunalımı’ndan bu yana en büyük ölçekte ivedi bir kurtarma eylemi bekliyor! ii) Çünkü ABD finansal pazarından kaynaklanan ve dünyaya yayılmaya başlayan ekonomik bunalımın boyutları yüksektir. Bunalım nedeniyle ortaya çıkacağı tahmin edilen şirket zararları, üç ay önce 200, daha sonra 400, bir ay önce 600 milyar ve en son da 1.3 trilyon dolar olarak sanki açık artırmaya çıkmıştır. Bu boyutları bulan şirket zararlarının, üretim alanında da büyük sarsıntılar yaratması ve üretim azalmalarına neden olması kaçınılmazdır! iii) Dünyayı etkisi altına alan küresel finans krizi, kaçınılmaz olarak ülkeleri ve kurumları endişelendirmeye devam edecektir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Genel Sekreteri Angel Gurria, “küresel mali sistemin felç olduğunu” söylerken George Bush, harekete geçilmesi için talimat verdi... Gurria, Prag’daki konuşmasında, “Küresel mali sistem felç oldu. Sistemin normale dönmesi zaman alacak” dedi. OECD, Nisan 2008 başında küresel mali krizin maliyetinin 350 ila 400 milyon dolar olacağını tahmin etmişti. Uluslararası Para Fonu’na (IMF) göre ise maliyet 1 trilyon doları bulacak! iv) Nihayet ABD’li milyarder yatırımcı Warren Buffett, finans kuruluşlarının İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en zor dönemi yaşadıklarını ifade ederken ünlü spekülatör George Soros, para otoritelerinin kredi krizini yönetemeyeceklerini söyledi! Leukippos’un, “Hiçbir şey nedensiz meydana gelmez fakat herşey bazı nedenlerle ve zorunluluğun gücüyle meydana gelir,” deyişindeki üzere verili durum kapitalist çürüme ve tıkanıklıkta somutlanırken; çürüme devrimci tarzda örgütlenip, kapitalizm aşılamayınca; bu kez karşı-devrimci politikalarla yani ırkçılık/ veya faşizmle örgütleniyor... IRKÇILIK VE FAŞİZM Kapitalist sistem, krizler, savaşlar, devrimler ve karşı-devrimler olasılığını her daim içinde taşıyor. Günümüzde yaşanan derin kriz ve istikrarsızlık koşulları, birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşları dönemlerindeki toplumsal altüstlükleri hatırlatıyor. Tarih sahnesine çıkışından itibaren kapitalizm, gezegenimiz üzerinde sık sık yıkım ve felâketler meydana getirdi. Kapitalizm yaşadığı krizleri yıkımlar örgütleyerek ve bu yıkımları yeniden üreterek aşmaya çalıştı. Ancak bu sarmal yerini kendiliğinden bir başka ekonomik formasyona bırakamayacağından dolayı da, aslında sorun olduğu gibi devam ediyor: ekonomik yükselişler ve çöküşler. Aslında tüm bu yıkım ve felâket süreçlerinin anası kapitalist mülkiyet tarzından başkası değildir. Bugün dünya kapitalizminin içine yuvarlandığı kriz bir kez daha gösteriyor ki, kapitalizm kendi çelişkilerini aşmaya çalışırken, bu çelişkileri daha derin ve daha geniş bir ölçekte yeniden üretmekten ve felâketlerin yolunu döşemekten başka bir şey yapamadı ve yapamaz. O hâlde, “Faşizmi doğuran karın kapitalizmdir,” diyen B. Brecht’in ve François Châtelet’nin, “Faşist Devlet liberal Devlet’in özel bir biçimdir... Faşist Devlet, yalnızca kendi özüne indirgenmiş liberal Devlet’tir,”[8] uyarılarının altını özenle çizerek, bugüne ilişkin olarak hatırlatalım: Görüldüğü, yaşandığı üzere; II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda aldığı yenilgilere karşın, ırkçı düşüncelerin kökü kazınabilmiş değil. Bunun nedeni ırkçılık ile sömürgecilik, emperyalizm ve kapitalizmin organik olarak iç içe geçmesidir. Görüleceği üzere ırkçılık veya faşizm bir yandan eski biçimleriyle (ve açık olarak), öte yandan da, yeni biçimler ve isimlerle, varlığını sürdürmektedir. Öyle ki, her ulusal ya da uluslararası bunalımda, yağmurdan sonra mantar gibi biten potansiyele sahiptir. Irkçılık genel olarak insanlar arasındaki biyolojik farklılıkların kültürel veya bireysel meseleleri de tayin etmesi gerektiğine ve doğal ya da içkin sebeplerle bir ırkın (çoğunlukla kendi ırkının) diğerlerinden üstün olduğuna ve diğerlerine hükmetmeye hakkı olduğuna duyulan inanç veya bu değerleri kabul eden doktrindir. Irkçılık terimi çoğunlukla, kendi etnik kültürel değerlerini tek kriter kabul etmek (etnik merkezcilik), farklılık korkusu (zenofobi), farklı gruplar arasında birleşme ve ilişkilere karşı olmak ve milliyetçilik gibi kavramları da içerecek tarzda kullanılır. Irkçılık, 59 sosyal ayrımcılığı, farklı gruplar arasında ayrımcılık gözetilmesini ve soykırıma kadar varabilen şiddeti haklı göstermektedir. Hayır ırkçılık/ veya faşizm ölmedi, onu yaratan kapitalist karının krizleriyle durmadan, bir zombi ısrarıyla hortluyor, çoğalıyor... Avrupa merkezli Kuzey ırkçılığı da bunun versiyonlarından biridir; işte bunun Avrupa’daki güncel verilerine ilişkin kimi veriler... Yunanistan’daki Teselya Üniversitesi Rektörü’nün yazılı emri ile anlaşıldı. Sonra da ABD; mesela New York’ta 25 Nisan 2008 gecesi bekârlığa veda partisine giden siyahi genci 50’ye yakın kurşunla öldüren üç polis aklandı! VAHİM BİR ÖRNEK: İTALYA! KİMİ VERİLER! Almanya’da yine ve yeniden insan(lar) yakılıyor! Hergün yeni bir Solingen yaşanırken, kimsenin orta yerdeki ırkçı çılgınlığı inkâr etmesi mümkün değildir... Almanya’da Türkiyeliler neo-nazilerin hedefinde... Berlin’in Rudow ilçesinde bir Türkiyeliye ait ev ile yine bir Türke ait dönerci yakıldı. Kundaklamaların Adolf Hitler’in doğum gününde gerçekleşmesi dikkatlerin aşırı sağcılara çevrilmesine neden oldu! Marburg kenti yakınlarındaki Dautphetal kasabasında, bir Türk ailesinin oturduğu ev kundaklandı. Polis, 3 kişilik ailenin, evin dışında bulunan ahşap merdivenlerde çıkan yangını görerek zamanında söndürdüğünü bildirdi. 55 yaşındaki bir Türk kadını, yangından önce evin yakınından kaçan ve “yabancılar dışarı” diye bağıran 2 kişiyi gördüğünü söyledi. Yangından yaklaşık 2 saat önce de evin duvarına “nefret” anlamına gelen “Hass” sözcüğünün yazıldığı kaydedildi! Ya Danimarka? Orada da yabancıların kafasını parçalıyorlar! Tıpkı Kopenhag’da 19 Mart 2008 günü gazete dağıtırken, ikisi kardeş 3 Danimarkalının saldırısına uğrayan, kafasına beyzbol sopasıyla vurulan 17 yaşındaki genç Özgür Deniz Uzun gibi.. Hollanda mı? İnsan Haklarını İzleme örgütü, Hollanda’da göçmenlerin ülkeye gelmeden önce gerekli kültür ve dil testini geçmesini zorunlu kılan yasanın ayrımcı olduğunu belirtti. Örgütten yapılan açıklamada, yasanın ABD, Japonya ve diğer gelişmiş ülke vatandaşlarını test geçme zorunluluğundan muaf tutmasının, azgelişmiş ülke vatandaşlarına karşı ayrımcılık olduğunu kaydetti! Bu ırkçı ayrımcılığa ilişkin başka bir şeyden söz etmeye gerek var mı? Ve Yunanistan; orada da Müslümanların fişlendiği ortaya çıktı. Ta Nea gazetesinde yer alan habere göre, din ayrımı yapılarak insan haklarının çiğnendiğini ortaya çıkartan skandal, Orta İtalya’da vahim şeyler oluyor; faşist Mussolini “mirasçıları”yla “geri dönüyor”! Evet İtalya’da sağın zaferiyle sonuçlanan genel seçimlerin ardından Roma Belediye Başkanlığı, “Mussolini mirasçılarının” eline geçti. Gianni Alemanno’nun “zaferi”, Belediye Başkanlığı Sarayı Campidoglio önünde “Duçe selamları” ve “faşist sloganlarla” karşılandı. BerlusconiBossi-Fini hükümet ittifakını destekleyen Libero gazetesi, haberi “Roma kurtarıldı!” manşetiyle verdi. Komünistlerinin gazetesi Manifesto “Tüm cephelerde yenilgi” başlıklı başyazısında da şu ifadeleri kullandı: “Dünya çapında 1929 tarzı bir ekonomik krizle karşı karşıya olduğumuz unutulmasın!.. Bu tür krizler daima sağ ve otoriter sağı güçlendirir. Bu ayın İtalyan seçimleri, bizi ileride nelerin beklediğinin bir göstergesi...” Parlamento çoğunluğunu ve Roma Belediyesi’ni sağ cephenin kazanmasının üzerinden birkaç hafta geçmişken ırkçı Kuzey Birliği partisinin kalesi Verona’da bir kişi vahşice dövülerek öldürüldü... Özetle İtalya’nın başbakanı Silvio Berlusconi, Kuzey Birliği Partisi lideri Umberto Bossi ile kuracağı hükümetin ilk icraatlarının neler olacağını, 15 Nisan 2008 günü yaptığı basın toplantısında açıkladı. “Yasadışı göçle mücadelenin” bir numaralı öncelik olacağını belirten başbakan: “(Göçe) Sınırlarımızı kapatacağız; (illegal yollardan İtalya’ya girmeye teşebbüs edenlerin gözaltına alındıkları) kampları arttıracağız!” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti: “(Güvenlik güçlerinden oluşan) İyilik ordusu, (kaçak göçmenlerin) şer ordusuyla mücadele edecek. Akdeniz ve Adriyatik’ten (İtalya’ya giren) AB dışı göçmenleri ülkelerine iade edeceğiz!” İtalyan basınında kısaca “BB” lakabıyla anılan Berlusconi-Bossi hükümetinin “tonu” artık böyle olacak! Berlusconi’nin “tonu”; ortağı Bossi’nin yanında gerçekte “hafif ” kalıyor. Yani Berlusconi’nin aşırı sağcı kabinesi “işe” göçmenlerle başladı. Kaçak göçle mücadele için göçmen de artık “suçlu” kategorisine sokulup dört yıla kadar hapisle cezalandırılacağını açıkladı. 60 Bununla bağıntılı olarak İtalya çapında çoğu Roman yüzlerce göçmenin tutuklanıp 100’den fazlasının sınırdışı edilmesinin ardından, kaçak göçle mücadele adına daha sıkı önlemler de açıklandı. Kaçak göç artık yasalara karşı suç kabul edilip altı ay-dört yıl arası hapisle cezalandırılabilecek. En az iki yıl hapis cezası alan otomatik sınırdışı edilecek. Çocukları dilenen ailelere üç yıla dek hapis cezası verilecek. Mahkûm edilen göçmenlerin ailelerine kısıtlama uygulanacak. Göçmenlerin DNA profilleri çıkarılacak. Suçlu göçmenlerin mal varlıklarına el konma süreci hızlandırılacak. İtalya’daki ırkçılığın ulaştığı koordinatlarda sağcı hükümetin göçmenlere karşı sert tedbirler alınmasını içeren yasal düzenlemeyi ilan etmesinin ardından, Roma’da maskeli bir grup, Hindistanlı ve Bangladeşli göçmenlere ait işyerlerine saldırı düzenledi. Yabancı düşmanı söylemiyle bilinen Kuzey Birliği Partisi üyesi İçişleri Bakanı Roberto Maroni, konuya ilişkin olarak, “İtalya ırkçı bir ülke değildir” dediği açıklamasında, yine yabancıları hedef göstermekten geri durmadı: “Yasadışı göçmenlerin işlediği suçlar bazen bu tip olayları tahrik ediyor”! Durum bu ve bugünüyle İtalya sanki yakın gelecekteki kâbusun âlâmeti! “SONUÇ YERİNE”: BİR KAÇ NOT enternasyonalist mücadelesiyle, kendileri için bilincini dikmek gerek... “Kendileri için bilinci” dedik, unutulmasın; “Ezilenler, aynı anda hem kendileridir, hem de bilinçlerini içselleştirmiş oldukları ezenlerdir. Çatışma tamamıyla kendisi olmak ile bölünmüş olmak; içindeki ezeni püskürtmekle püskürtememek, insani dayanışma ile yabancılaşma, belirlenmiş kurala uymakla seçme yapabilmek, seyirci olmak ile oyuncu olmak... arasındaki seçimde yatar,”[9] der P. Freirie... Tarih yanıtını bekliyor... NOTLAR [1] 21 Haziran 2006’de “Wörgl (Avusturya) ve Çevresindeki Demokrat Göçmenler YOL TV ile Dayanışıyor” Gecesinde yapılan konuşma... Sosyalist Mezopotamya, No:22, Ağustos 2008... [2] Kurt Lewin. [3] Sibel Özbudun, “Kapitalist Küreselleşme, Ataerkildir!”, Uzun Yürüyüş Dergisi, No:68, Nisan-Mayıs 2005. [4] Temel Demirer, “Irkçılık ‘Küreselleşirken’!”, Odak, No:2007-06 (SN:06), 18 Haziran 2007; Odak, No:2007-07 (SN:07), 19 Temmuz 2007. Kapitalist küreselleşmenin kriziyle eşzamanlı kesitte yerküreyi ırkçılık/ veya faşizm humması yeniden sarıp, sarmalayarak sarsmaya başladı... Arjantin’deki Neo-Naziler Adolf Hitler’e bağlılık için gizlice rock konseri düzenliyorlarken; Neo-Nazizmin yılda 500’ü bulan saldırılarla hortladığı İsrail’de radikal Yahudiler, 20 Mayıs 2008 günü Hıristiyan misyonerleri protesto etmek için yüzlerce İncil’i ateşe verip yakarlarken; İnsan Hakları İzleme Örgütü, Suudi Arabistan polisinin Yemenli yasadışı göçmenlerin saklandığı yeri ateşe vererek bazı göçmenlerin ağır yaralanmasına yol açtığını açıklarken; Güney Afrika’nın Johannesburg kenti, yabancı düşmanlığı saldırılarıyla savaş alanına dönüp, Zimbabveli göçmenler sokaklarda diri diri yakılırken sözünü ettiğimiz soru(n) sadece Kuzey ile sınırlı değil; Güney’i de içeriyor... Tam da tehlikenin orta yerinde, “Bir kimsenin özgür olarak gelişmesi, herkesin özgür olarak gelişmesinin şartıdır,” diyen Karl Marx’ın uyarısını anımsayarak; bu gidişatın önüne emekçilerin birleşik [5] Temel Demirer, Küresel Kapitalizmi Meşrulaştıran Söylemler, Editör: Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı: 67, Maki Yay., 2008, 218 sayfa içinde yayınlandı... s.121-208. [6] Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Neo-Liberal Faşizmin Küresel Panopticon’u”, Odak, No:200-08(SN:24), 11 Ağustos 2005. [7] “Suçu Göçmene Atmaya Son!”, The New York Times, 2 Mayıs 2008. [8] François Châtelet, “Liberal Denen Devletle Faşist Devlet Arasındaki İlişkiler Üstüne Varsayımlar”, ss.84-89; Maria-A. Macciocchi, Faşizmin Analizi, çev: Cemal Süreyya, Payel Yay., 1997, içinde. 61 [9] P. Freirie, Ezilenlerin Pedagojisi, s.28. çeviri “KAPİTALİZM SONA EREMEZ, ÇÜNKÜ HİÇ BAŞLAMAMIŞTI” NOAM CHOMSKY Güncel kriz üzerine y a p ı l a n tartışmadan yola çıkarak, kendi ülkesi ve dünya üzerine analizler ve eleştiriler yapan Kuzey Amerikalı seçkin seslerden biri olan Noam Chomsky’nin, bu krizle ilgili çıkardığı dersleri kendisinden öğrenmek istedik. İşte bize söyledikleri: S.B.: Sizinle güncel kriz üzerine konuşmak istiyorum. Pek çok kişinin krizin gelişini görmüş olmasına rağmen, hükümetlerin ve ekonomilerin buna hazırlıksız olmasını nasıl açıklıyorsunuz? Chomsky: Krizin dayanak noktaları önceden bilinebilir olgulardır. Mali sistemin liberalizasyonunun ana faktörlerinden biri, periyodik ve derin krizleri körükleyecek olmasıdır. Aslında, mali sistemin liberalleştirilmesine başlandığı yaklaşık 35 yıldan bu yana, her seferinde daha da derinleşen bu krizleri düzenlemeye yönelik eğilim artarak kurumsallaştırıldı. Nedenleri, kendilerine özgü ve anlaşılabilirdir: temel olarak piyasaların iyi bildiğimiz etkisiz kalışlarıyla ilgilidir. Mesela, sizle ikimiz arasında bir anlaşma yapalım, siz bana bir otomobil satın, kendimiz için iyi bir is yapmış olalım, ancak diğerleri üzerine olan etkileri dikkate almayalım. Ben bir otomobil alırsam, benzin kullanımı artar, çevre kirliliği artar, trafiği etkiler vb. Fakat bu etkileri hesaba katmıyoruz. Bu ekonomistlerin “externality” (harici olan) dedikleri şey oluyor ve piyaşanın hesaplarında göz önüne alınmaz. Bu “harici olan”lar dev büyüklükte olabilirler. Finans kurumlarında özellikle büyüktürler. Mali bir kurumun isi risk almaktır. Bir finans kurumu iyi yönetiliyorsa, diyelim ki Goldman Sachs gibi, kendisi için varolan riskleri göz önünde bulunduracaktır ancak buradaki belirleyici ifade “kendisi için” olandır. Sistemin bütünlüğü içindeki riskleri dikkate alamayacaktır. Sonuç olarak o da bu risklerden önemli bir şekilde etkilenecek demektir. Bunun anlamı bu riskler küçümsenmektedir. Bütün müdahaleleri dikkate alan etkili bir sistem içinde alınması gereken risklerden daha fazlasını bu şekilde alıyorlar. Daha ötesi, fiyatların böyle yanlış bir şekilde sabitlenmesi, basitçe piyasa sistematiğinin ve mali liberalizasyonun bir parçası haline geliyor. Risklerin küçümsenmesi sonuçu, bunlar daha sık yaşanmaya başlanıyor ve başarısızlık olunca da fiyatlar sabitlenenenin çok daha üstüne fırlıyor. Krizler daha sık yaşanmaya başlıyor ki bu sıklık zamanla mali anlaşmaların önem ve seviyesini artıran ölçekte bir dereceye yükseliyor. Tabii ki, bütün bunlar düzenleyici mekanizmayı kaldıran, tuhaf ve belirsiz ekonomik araçların yaratılmasına izin veren piyaşanın köktencilerinin fanatizmi tarafından daha fazla yaygınlaştırılıyor. Bu bir tip irrasyonel köktenciliktir çünkü, piyasa sistemindeki düzenleyici mekanizmaların zayıflatılmasının yıkıcı bir kriz riskiyle uyuşmadığı yeterince açıktır. Anlamsız davranışlar sergilenmiş oluyor, şüphesiz bunun ekonominin ve toplumun patronlarının kısa vadeli çıkarlarına hizmet ettiğini hesaba katmazsak. Bu arada yapılacak ekonomik işbirlikleri -bu zamana kadar yaptıkları gibi- kısa vadeli bir zaman diliminde, kendilerine en azından bu sürede değil, ancak genel ekonomiye zarar verecek, özellikle düzenlemeyi ortadan kaldırmayı da kapsayan aşırı maceracı eylemlerini başlatmaya vesile olacak, devasa kârlar elde etmeye hizmet edecektir. Derin bir krizin ne tam zamanı hakkında, ne de seviyesi üzerine kehanette bulunmak doğru olmaz ancak gelmek üzere olduğu tartışılmaz bir açıklıktadır. Gerçekte, bu artan düzensizlik periyodu boyunca ciddi krizler tekrar ederek gerçekleşti. Sadece bu zamana kadar zenginliğin ve güçün merkezine o kadar sert darbeler vurmamıştı, aksine bütünüyle üçüncü dünyayı etkilemişti. ABD’deki yaşananı göreceğiz şimdi. Zengin bir ülke, ancak nüfusun önemli bir çoğunluğunu oluşturan kesim için belki de son 30 yıl, Kuzey Amerika ekonomik tarihinin en kötü dönemiydi diyebiliriz. Kitlesel krizler, büyük savaşlar ve bunalımlar 62 yoktu. Buna rağmen reel ücretler bu 30 yıllık zaman zarfında çoğunluk için pratik olarak durgundu. Uluslararası ekonomi içinse mali liberalizmin etkisi son derece zarar vericiydi. Geçmiş 30 neo-liberal yılın başlangıcı tekrar gözden geçirilirse, dünya tarihinin en yüksek, devasa seviyedeki yoksulluğun bu dönemde yaşandığı rahatlıkla görülebilir ve kesin olan bir nokta var ki, o da bu yoksulluğun arttığı ülkeler neo-liberal kuralların kaygısızca uygulandığı ve bu politikaların izlendiği yerlerdir ki, buradaki halklar yeterince acı çekmektedirler. Doğu Asya’da yoksullukta büyük bir artış vardır, ancak bunun nedeni bu kuralların uygulanmasından değildir. Latin Amerika ise bu kuralları katı bir şekilde uygulamıştır ki sonuç tam bir felaket olmuştur. S:B.: Jose Stiglitz, geçenlerde son krizin, neoliberalizmin sonunun geldiğinin bir işareti olduğunu ifade ettiği bir makale yazdı ve Chavez bir basın toplantısında, bu krizin kapitalizmin sonu olabileceğini söyledi. Sizce hangisi gerçeğe daha yakın? Chomsky: Birincisi, şu noktada kafamızda bir açıklık olması gerekir ki; kapitalizm sona eremez, çünkü hiç başlamamıştı. İçinde yaşadığımız sistemi devlet kapitalizmi olarak adlandırmalıyız. ABD’deki durum da mesela ekonomi çok güçlü bir şekilde devlet sektöründe destekleniyor. Su günlerde, ekonominin sosyalizasyonu üzerine çok hoşnutsuzluk var, ancak bu sadece acı bir şaka. Gelişmiş ekonomi, yüksek teknoloji vb.leri daima geniş bir şekilde devlet ekonomisinin dinamik sektörlerine bağlıdır. Enformasyon, internet, uçaklar, biyoteknoloji, hemen hepsi ortada. Şu anda konuştuğum yer olan MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) mesela, halkın parasının yatırıldığı, kârları yağmalasın diye özel sektöre devredilecek olan “geleceğin teknolojileri”nin geliştirildiği dalavereci bir kurumdur. Yani masrafların ve risklerin sosyalize edildiği, çıkarlarınsa özelleştirildiği bir sisteme sahibiz ve bu sadece finans sisteminde değil, bütün gelişmiş ekonomide böyle. Bu şekilde, finans sistemi için sonuç, aşağı yukarı Stiglitz’in tanımladığı gibi olacaktır. Bu, köktenci bir piyasa tarafından yönetilen mali liberalizasyonun belli olan sonudur. The Wall Street Journal gazetesi, bildiğimiz gibi banka yatırımlarının çöküşüyle Wall Street’in ortadan kayboluşuna hayıflanıyor. Ve düzenlemeye yönelik bazı adımları kabul ediyorlar. Bu kesin. Ciddi ve ayrıntılı bir biçimde formüle edilmiş önerilere rağmen, kurumların temelinde bulunan asıl yapı değişmez. Devlet kapitalizmine yönelik bir tehdit söz konusu değil. Temel kurumları, belki hatta sarsıntı bile geçirmeden aynı şekilde devam edecektir. Birçok şekilde pozisyonunu değiştirebilir, bazı birikimler diğerlerini emebilir, hatta bazıları sakince yarı-kamulaştırma operasyonuna uğrayabilir tabii ki özel sektördeki tekelleşmeyi büyük oranda etkilemeden... Mülkiyet ilişkilerinde, güçün ve zenginliğin paylaşılmasında kayda değer bir değişim yaşanmaz. Buna rağmen, 35 yıldır süren neo-liberalizm, bu duruma ayak uydurmak için farklı yöntemler geliştirecektir. Üstünkörü bir söylemle diyebiliriz ki, bu krizin ne kadar derinleşeceğini kimse kestiremez. Her geçen gün yeni sürprizler yaşanıyor. Bazı ekonomistler gerçek bir yıkımı öngörüyorlar, DİĞERleri de, ABD’den çok Avrupa’nın etkileneceği, daha düşük seviyeli bir kargaşa ve geri çekilmeyle bu krizin atlatılabileceğini söylüyorlar. Ancak kimse tam olarak bilmiyor. S.B.: ABD ve Avrupa’da kişilerin işsiz kaldığı ve yiyecek almak için uzun kuyruklar oluşturduğu “bunalım yılları”na benzer bir durumla karşı karşıya kalınabilir mi? Ve ekonomileri ayağa kaldırmak için büyük bir savaş ya da sok terapisi mahiyetinde bir sonuç görüyor musunuz? Ya da başka ne olabilir? Chomsky: O dönemle bazı benzerlikler olmasına rağmen, su anki durumun büyük bunalım süreciyle karşılaştırılabileceğini düşünmüyorum. 20’li yıllar da vahşi bir spekülasyonun, kredi vermede devasa bir yaygınlaşmanın yaşandığı, bununla birlikte bütün zenginliğin nüfusun çok küçük bir kesiminde toplandığı ve sendikal hareketin bozguna uğratıldığı yıllardı. Bu yanlarıyla güncel durumla benzeşiyor. Ancak başka birçok farklı yan da mevcut. Bir yani New Deal’den dolayı erozyona uğramış, ancak önemli bir yani halen bozulmadan devam eden o döneme göre çok daha durağan bir kontrol ve düzenleme mekanizması mevcut. Ayrıca, New Deal sürecinde içeriği aşırı radikal olarak görülen politika tipleri şu an aşağı yukarı normal görülmeye başlandı. Böyle mesela, son seçim tartışmasında, sağcıların adayı McCain, konut krizine karşı koymak için New Deal’de alınana benzer önlemleri önerdi. Yani, gerçekte ekonominin gelişmiş sektörleri için uygulanan bu 50 yıllık bir tecrübe üzerinden, hükümetin ekonominin idaresinde önemli bir rol oynaması gerektiğine dair bir kavrayış var. Bunun üzerine okunanların çoğu saf bir mitoloji. Mesela, Reagan’ın piyasalarda yarattığı ona Büyük Rahip tarafından tahsis edilen “mucize”ye dair varolan coşkulu inanca saldırıların gerçekleştiğini okuyoruz. Aslına bakılırsa, Reagan savaş sonrası dönemdeki ABD ekonomik tarihinin en “korumacı” başkanıdır. Kendi öncellerinden çok daha fazla olarak korumacı barajları yükseltti. Pentagon’u, geri kalmış 63 Kuzey Amerikalı yöneticileri, gelişmiş Japon üretim metotları konuşunda eğitim yapmaları için projeler geliştirmeye çağırdı. Kuzey Amerika tarihinin en büyük banka kurtarma operasyonlarını gerçekleştirdi ve yarı-iletken endüstrisini yeniden canlandırmak için devlette temel bir birikim oluşturulmasını onayladı. Gerçekten de ekonomiye radikal müdahaleler yapan güçlü bir devlet yarattı. “Reagan” dediğimde, gerçekte ne yarattı bilmiyoruz -eğer bir şey yaratmışsa ve çok da önemli değil- bütün bunların üstünde onun yönetim biçimi aklıma geliyor. Büyük gelişme ve yoksulluğun azalması de dahil olmak üzere çok fazla mitoloji var kafamızdan söküp atmamız gereken. ABD’nin kendisinde, uygulanan neo-liberal kuralların neticesinde, halkın çoğunluğunu oluşturan kesimler ciddi zararlar gördü. Mitolojiden çok öteye bakarak, kavramamız gereken sudur ki; özellikle ikinci dünya savaşından sonra güçlü bir şekilde devlet sektörüne bağlı olarak gelişen devlet kapitalizmi, şimdi bir kez daha finans sistemindeki yıkımı yönetebilmek için devletin ciddi müdahalesine ihtiyaç duyuyor. Kısaca şu an için, 1929 bunalımına benzeyen işaretler yok diyebiliriz. S.B.: O zaman, dünya dengesinde bir değişikliğe doğru gittiğimizi düşünmüyor musunuz? Chomsky: Simdi, dünyanın dengesinde pek çok kayda değer değişiklik söz konuşu ve belki bu kriz bunların gelişimine katkıda bulunacak. Ancak bu değişiklikler, belli bir zamandan beri zaten yürürlükteler. Dünya dengesindeki en büyük değişikliklerden bir tanesi, şu an Latin Amerika’da görmekte olduğumuzdur. ABD’nin arka bahçesi olarak tanımlanıp ABD tarafından yönetildiği söylenegelirdi. Ancak bu durum değişmektedir. Eylül ayının ortalarında buna dair oldukça dramatik bir tablo çizildi. 15 Eylül’de (2008) ABD’nin favorisi Kolombiya dahil bütün Güney Amerika ülkelerinin hükümetlerinin bir araya geldiği UNASUR (Güney Amerika Ülkeleri Birliği) toplantısı gerçekleşti. ABD’nin diğer favori ülkesi Şili’nin başkenti Santiago’da yapıldı. Bu toplantıdan Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales’i oldukça güçlü bir şekilde destekleyen ve bu ülkedeki ABD’nin desteğine güvenen ayrılıkçıları kınayan bir sonuç deklarasyonu çıktı. Bolivya’da bugün, büyük önem taşıyan bir mücadele sürmektedir. Buradaki elitler otonomi, hatta ayrılma talepleriyle harekete geçtiler, ABD tarafından körüklendiği açık olan yüksek dozda şiddet uygulama noktasına kadar geldiler. Ancak Güney Amerikalı Cumhuriyetler oradaki demokratik hükümeti desteklemek anlamında sağlam bir duruş gerçekleştirdiler. Bu deklarasyon, Batılıların gözdesi olan Şili’li devlet Başkanı Bachelet tarafından okundu. Evo Morales, kendisini destekleyen devlet başkanlarına teşekkürlerini sundu ve aynı zamanda, tamamen doğru bir şekilde ifadelendirerek, 500 yıldan bu yana Latin Amerika’nın ilk kez Avrupa’nın, hepsinden de öte ABD’nin müdahalesi olmaksızın kendi kaderini kendi ellerine aldığının altını çizdi. Kimi zaman, pembe dalga (Latin Amerika’daki Chavez, Lula, Bachelet, Morales, Correa, Kircher, Lugo gibi henüz komünizmden uzak, ama ilerlemeci ve sosyal adımlar atan liderlerin yarattığı dalgayı tanımlamak için kullanılan bir ifade) olarak tanımlanan ve yürürlükte olan bu değişim sembolü büyük bir öneme sahiptir. Kuzey Amerika basınının bu toplantıyı haber yapmaması, taşıdığı önemi işaret etmektedir. Basında, birşey olduğuna dair orada burada geçen bir cümle var, ancak olanın içeriğini ve önemini tamamen ortadan kaldıran bir cümledir bu. Bu sözünü ettiklerimiz, Güney Amerika’nın kendi iç ve geniş kapsamlı meselelerini çözmeye ve batinin, özellikle de ABD’nin emri altındaki pozisyonunu değiştirmeye başladığı uzun vadeli bir sürecin bir parçasıdır. Güney Amerika, ayrıca dünyanın diğer ülkeleriyle de ile ilişkilerini değiştirmektedir. Brezilya, Güney Afrika ve Hindistan ile ve özellikle de giderek Latin Amerika ülkeleri ile daha fazla yatırım ve karşılıklı ilişki sürecini derinleştiren Çin ile güçlenen ilişkiler geliştirmektedir. Şu an Orta Amerika’yı da etkisi altına almaya başlayan bu gelişmeler, çok yüksek derecede öneme sahiptir. Örneğin Honduras, klasik anlamda bir muz cumhuriyetidir. Reagan terörünün bölgede başlattığı savaşlar için kullandığı bir üs haline gelmişti ve tamamen ABD kontrolü altındaydı. Ancak Honduras, geçenlerde Venezüella temelli ALBA’ya, Amerika Halklarının Bolivarcı Alternatifi’ne katıldı. Bu küçük bir adim olmasına rağmen sahip olduğu önemin büyüklüğünü gölgelemez. S.B.: Sizin düşüncenize göre, Güney Amerika’daki ALBA, UNASUR gibi eğilimlerin ve Venezüella, Bolivya ve diğer ülkelerdeki büyük çaplı gelişmelerin, su an karşı karşıya geldiğimiz bu seviyedeki bir krizden etkilenmeleri mümkün müdür? Chomsky: Krizden etkileneceklerdir, ancak bu bir süreliğine olan bir etkilenmedir ve Avrupa ve ABD düzeyinde değildir. Eğer Brezilya’daki borsaya bakılacak olursa, çok hızlı bir şekilde düşüşe geçtiği görülecektir, ancak Brezilya bankaları bir kırılma noktasında değillerdir. Aynı şekilde, Asya’da, borsalar çok keskin bir şekilde düştüler, ancak bu hükümetler İngiltere, ABD ve Avrupa’nın önemli bir kısmında olduğu gibi bankaların kontrolünü ellerine almadılar. Bu bölgeler, Güney Amerika ve Asya, bu biçimiyle finansal 64 pazarların bu büyük yıkımının dışında kaldılar. Güncel krizi patlatan olay, arazi üzerine inşa edilmekte olan aktif işletmeler için verilen subprime (yüksek risk grubundakilere yüksek faiz ile verilen krediler) krediler olmuştur, ki bunlar, açık bir şekilde, ABD’lilerin elindedir, ancak böyle görünmesine rağmen, verilen kredilerin yarısı da Avrupalı bankalardan gelmektedir. İpoteklere dayanan bu zehirli aktiflere sahip olmaktan kaynaklı olarak, süreç, Avrupalı bankaları da çok hızlı bir şekilde bu gelişmelerin içine çekmektedir- ve bunun yanında özellikle Büyük Britanya ve İspanya’da olduğu gibi kendi konut krizlerini yasarlar-. Asya ve Latin Amerika ülkeleri, özellikle 1997-8 yıllarındaki neo-liberal politikaların yarattığı çöküşten bu yana çok daha ihtiyatlı bir kredi stratejisi izlediklerinden dolayı çok daha az riskli bir durumdadırlar. Açıkça, büyük bir Japon bankası olan Mitsubishi UFG, Morgan Stanley’in ABD’de bulunan önemli bir kısmını satın almaktan vazgeçti. Bu nedenle, su ana kadar, ne Asya ne Latin Amerika, krizden ABD ve Avrupa ölçüsünde etkilenecek şekilde bir durumda gözükmemektedirler. S.B.: Obama ve McCain arasında Serbest Ticaret Anlaşması ve Plan Kolombiya gibi meselelerde büyük farklılık olur muydu? Çünkü benim ülkem olan Kolombiya’da Başkanın ve sistemin Obama’nın seçilmesi karşısında endişe duydukları hissedilebiliyor. Sizin, Obama’nın beyaz bir sayfa açacağına dair bir düşünceniz olduğunu biliyorum; ancak bir fark olacağını düşünüyor musunuz? Chomsky: Gerçekten de Obama, belli ölçülerde beyaz bir sayfa olarak sunuldu. Ancak Kolombiya’daki rejimin onun seçilmesinden korkması için ortada bir neden yok. Plan Kolombiya, Clinton’ın bir politikasıdır ve Obama’nın diğer bir Clinton olacağını düşünmek için pek çok sebep mevcut. Ayrıca bunun dışında, Obama’nın ne yapacağı oldukça belirsiz. Ancak politikalarını açıkladığında, bunlar aynı Clinton’ınkiler gibi Plan Kolombiya’yı şekillendiren ve çatışmayı daha fazla militarize eden, vb. merkezi politikalar olduğu açıkça görülmektedir. S.B.: Bazen Bush döneminin dünyasal dengesini değiştirmek bağlamında iktidarını devam ettirmek için güç kullanma yöntemini uygulamasına rağmen Obama’nın dünya dengesini yeniden müzakere etmek için iyi bir yüz sergileyeceği fikrini taşıyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Chomsky: ABD’deki politik spektrumun oldukça dar olduğunu hatırlayınız. Şirketler tarafından yönetilen bir toplumdur, temel olarak demokrat ve Cumhuriyetçiler diye iki kanattan oluşan tek parti devletidir. Bu kanatlar bazı farklılıklar taşırlar, ve bunlar bazı dönemler ciddi önem kazanırlar. Ancak genel çerçeve oldukça sınırlıdır. Buna rağmen Bush yönetimi, aşırı radikal milliyetçilerle ve devletin güçüne aşırı derecede inananlarla birlikte ülkesi dışında uyguladığı şiddet ve hükümetin yaptığı yüksek bir harcama ile bu sınırların çok daha ilerisine gitti. Kesinlikle, ilk zamanlarından bu yana mainstream tarafından dahi kabaca da olsa eleştirilen bir şekilde sınırları aştı. Yönetimi devralan herhangi biri, büyük ihtimalle bu tabloyu sınırların merkezine doğru çekerek düzeltmek yönünde ilerleyecek biri olacaktı, Obama belki bunu daha fazla oranda yapacak olanıdır. Bu açıdan diyebilirim ki Obama dönemi, Clinton yıllarının yeniden doğması şeklinde birşey olacaktır, tabi ki değişen koşullara adapte olunarak. Buna rağmen, McCain olasılığında ise bunu önceden ifade etmek oldukça zorluk taşıyor. O daha atılgan biri. Onun ne yapabileceğini kimse bilemez... S.B.: Simdi neo-liberal küreselleşmenin sonuna gelmek üzereyiz, gerçekten yeni bir olgunun, tercih edilir bir küreselleşmenin gerçekleşme olasılığı var mıdır? Chomsky: Bu noktadaki perspektiflerin eskiden varolanlara nazaran çok daha iyi durumda olduğunu düşünüyorum. İktidar, hala olağanüstü bir şekilde merkezi bir durumda, ancak daha çeşitli ve kompleks bir hal alan uluslararası ekonominin belirlediği ölçüde yapılan değişiklikler de mevcut. Güney, daha bağımsız bir hal alıyor. Ancak eğer ABD’ye bakılacak olursa, Bush’un vermiş olduğu bütün zarara rağmen halen, daha büyük bir iç pazarla, daha güçlü ve teknolojik açıdan daha ileri askeri bir güçle, dünyanın geri kalanıyla kıyaslanabilecek yıllık harcama ile ve dünyayı saran askeri üs adacıklarıyla, giderek büyüyen bir homojen ekonomi olmaya devam ediyor. Bu sözünü ettiklerimiz, sistemin devamının kaynağı durumundadırlar,ancak neo-liberal düzen ABD içerisinde Avrupa’da ve uluslararası ölçekte olduğu denli erozyona uğrarken, bu sisteme karşı büyüyen bir muhalefetten bahsedilebilir. Bu açıdan, gerçek bir değişim için fırsatlar mevcuttur, ancak bunlar, halkların ve bizim bu değişimi gerçekleştirmeye hazır olmamıza bağlıdır. (Simone Bruno’nun Noam Chomsky ile Röportajı… www.aporrea.org’dan alınmıştır. İspanyolca’dan çeviren: CANAN ATEŞ, 16 Kasım 2008, Pazar.) 65 fotoğrafların dilinden MÜLKİYE’NİN DÜNÜ 66 67 MÜLKİYE’NİN BUGÜNÜ 68 69
Benzer belgeler
2009 Mart - Mülkiyeliler Birliği
bilirler ki, her organizasyon ve iş, sonunda, iyi niyetle çalışan
ve pes etmeyen belli sayıda arkadaşın üzerinden yürür. Bu
nedenle herkese ciddi sorumluluklar düşüyor. İllaki bir
komitede yer alma...
2012 Mart-Nisan-Mayıs-Haziran-Temmuz
kutluyoruz. Etkinliklerimiz yalnızca Ankara ile de sınırlı
değil. Birçok şubede arkadaşlarımız çeşitli toplantılar,
paneller, yemekli buluşmalar organize ettiler ve 150. Yıl
için bazı faaliyetleri ...