HF121 - Hayatım Futbol
Transkript
1 4MART2 01 4-SAYI 1 2 1 SEL ÇUK’ A NEOL DU? Si s t e mk ur ba nı ma e s t r o nun bi r a zs a l l a nma y aha k k ı y o kmu? PUYOL ’ UNYERi NE Ki MGEL Si N? KURTKOL EKSi YONER TRAPATTONI L I VERPOOL NASI LKURUL DU? Yayın Koordinatörü Selçuk İnan düşüşte İlker Yılmaz Düşmüş, hali harap Galatasaray’ın en büyük umudu olarak geldi. Beklentilerin fazlasını vererek takımı sırtladı 2 sezon üst üste kazanılan şampiyonluğun en temel direği oldu. Avrupa’nın her kulübünde oynayabilir sanıyordu. Gerçekten muazzamdı. Ne zaman Drogba ile Sneijder geldi Selçuk da yavaş yavaş arka plana geriledi, performansı her geçen gün düştü. Bir süre iki şampiyonluğun, muhteşem gollerin, asistlerin hatrına sustu taraftar. Ama artık her zamankinden daha yüksek sesle soruyorlar: Selçuk İnan’a ne oldu? Hayatım Futbol 121. sayınında bu sorunun cevabını arıyor. Editör Cantürk Temelli Yazarlar Ali Ece Egemen Yıldırım Emre Çelik Fırat Topal İsmail Şayan Mustafa Demirtaş Orhan Uluca Salih Demirci Bu sayıda ayrıca; Güney Afrika’nın en ateşli rekabeti Soweto Derbisi, İtalyanların geç parlayan yıldızı Alessio Cerci, İçinde bulunduğumuz haftada kuruluş yıldönümünü kutlayacak olan Liverpool’un nasıl kurulduğunu, futbolu bırakacağını açıklayan Puyol’un yerine Barcelona’nın kimi almasını gerektiğini ve Galatasaray’ın Londra’da oynayacağı kader maçının analizini bulabilirsiniz. Keyifli okumalar, İlker Yılmaz İllüstrasyon Caner Özdurak [email protected] [email protected] #121 BU SAYIDA Sistemin Kurbanı Maestro Sneijder transferinin ardından taktiksel olarak bakış Kaç Sezonluk Adam? Yıllardır verdiği üst düzey performansın aktif dinlenişi Arazi Kavgasından Dünya Devine Liverpool’un pek de bilinmeyen kuruluş hikayesi Yeri Dolar mı? Futbolu bırakacağını açıklayan Puyol’un yerine alternatifler Kurt Koleksiyoner Kazanmadık kupa bırakmayan Trapattoni’nin hikayesi Soweto Derbisi Güney Afrika’nın en büyük derbisi, Kaizer Chiefs ile Orlando Pirates’in rekabetine göz atıyoruz Lentini’nin dönüşü Torino tribünleri “Grande Torino”nun Lentinisi’ni Alessio Cerci ile tekrar izliyor Şampiyonlar Ligi Şampiyonlar Ligi Top 16 #4 RÖVANŞ VAKTİ Devler Ligi’nde son çeyrek finalistler belli oluyor. Temsilcimiz Galatasaray’ın Chelsea karşısında tur arayacağı haftada birbirinden ilginç üç maç bizleri bekliyor 18 Mart Salı 21.45 Real Madrid(6)-Schalke(1) / Smart Spor 21.45 Chelsea-Galatasaray / Star 19 Mart Çarşamba 21.45 B. Dortmund(4)-Zenit(2) / Smart Spor 2 21.45 Manchester United(0)-Olimpiakos(2) / Smart Spor HF121 Manchester’ın başka şansı yok Manchester United için Olimpiakos mücadelesi sezonun dönüm noktası olabilir. Ligde zirve yarışından uzak kalan hatta Şampiyonlar Ligi biletini alabileceği ilk dört şansını da zora sokan Kırmızı Şeytanlar, deplasmanda 2-0 mağlup olduğu Yunan ekibini Old Trafford’da geçemezse, hedefsiz bir sezonla baş başa kalacak. Kısacası rakibini elemekten başka bir şansı yok Manchester United’ın. İşleri ne kadar zor görünse de kendi evlerindeki atmosferde bulunabilecek erken bir gol maçı uzatmaya götürebileceği gibi turu da getirebilir. Ancak tam tersi bir sonuçta menajer David Moyes’un koltuğunun giderek sallanacağı da bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Tabii Olimpiakos da İngiliz devini kupa dışına itmeyi başarırsa 1998/99 sezonundan sonra ilk kez Devler Ligi’nde son sekizi görecek. Kırmızı-beyazlılar tarihi bu başarıyı elde etmek için sahaya çıkacaktır. Atılacak bir gol rakibin arzu ve isteğini kırabilir. Şüphesiz maçın gidişatını da Olimpiakos’un anlayışı belirleyecek. Yunan ekibi direnmeyi tercih ederse, 90 dakika Manchester eksenli bir oyun izleyebiliriz tam tersi durumda ise ilginç şeylerin yaşanabileceği bir mücadele bizleri bekliyor olabilir. En “formalite” maç Eliminasyon sisteminde kendi evinde oynadığın maçı 6-1 gibi farklı bir skorla kaybettiysen rövanş maçları bir çile olabilir. İşte Schalke de şu sıralar bu durumda. Veltens Arena’da Real Madrid’e 6-1’le boyun eğen Almanların tur şansı yok denecek kadar az. Real Madrid’in bu sene rakiplerine gol yağdırdığını da düşünürsek mücadelenin İspanyolların lehine bitmesi kimseyi şaşırtmaz. İki taraf için de formalite niteliğinde bir mücadele bizleri bekliyor. Hatta bu turun “en formalite” 90 dakikası da Çarşamba akşamı oynanacak diyebiliriz. Ayrıca 11 golle krallıkta zirvede oturan Cristiano Ronaldo mutlaka gol sayısını yükseltmek isteyecektir. Özellikle Zlatan Ibrahimovic ve Lionel Messi gibi bu alanda rakipleri olan isimlerin kupaya devam ettiği düşünülürse Çarşamba gecesi Ronaldo’nun bireysel gecesi olabilir. Zenit için hala umut var Rusya’da oynanan eşleşmenin ilk maçı Zenit için kabus gibi başlamıştı. Borussia Dortmund 5 dakikada 2 gol bularak adeta rakibinin terlemesine izin vermeden hevesini kırıyordu. Her ne kadar Zenit mücadelenin ilerleyen dakikalarında toparlansa da 90 dakika sonunda skor tabelasında yazan 2-4 idi ve bu skor Borussia Dortmund için turun da kapısını aralamak demekti. Ancak hafta içinde Zenit 5 yıldır görev yapan teknik direktörü Luciano Spaletti ile yollarını ayırdı yerine Sergei Semak getirildi. Kan değişikliği işe yarayabilir, bir de buna Dortmund’un savunma zaafiyetlerini de eklersek Ruslar için hala umut var diyebiliriz. Salı akşamı televizyon karşısına geçtiğimizde bizi güzel bir 90 dakika bekliyor olacak. Orhan Uluca Chelsea - Galatasaray HF121 STRATEJi ZAMANI Londra’da Chelsea’yi devirmek zor olsa da imkansız değil. Galatasaray’da hedef çeyrek final, sahaya çıkacak kadro, oyuncuların dizilişi ve atılacak bir gol... Sarı-kırmızılıları bu çercevede Salı akşamı büyük bir strateji savaşı bekliyor İlk maç iki tarafın da attığı tek gol sonucu berabere bitti. İkinci maçta gerçek şu ki tur atlamak için Galatasaray’ın en az bir gole ihtiyacı var. Chelsea’nin iç sahadaki gücü de düşünüldüğünde Galatasaray’ın 90 dakika içerisinde kalesinde gol görmemesi zor. Dolayısıyla Roberto Mancini’nin talebeleri en az iki gol atarak bu turu geçen taraf olabilir. İtalyan hocanın çıkaracağı kadronun gole yakın ofansif dozu yüksek olması muhtemel. Öte yandan ilk golü atanın saha içi stratejisinin değişeceğini de söyleyebiliriz. Kontra futbolunu yaşam felsefesi yapan Jose Mourinho’nun atılacak bir gol sonrası hızlı hücumlara bel bağlayacak şekilde geriye yaslanması kaçınılmaz sonuç. Schalke maçında da gördüğümüz gibi Mourinho’nun talebeleri öne geçtiği andan itibaren uzun toplarla bireysel yeteneklerin yaratacağı aksiyonlara güvenirken geride takım bir bütün halinde savunmaya konsantre bir şekilde maçı tamamlıyor. Nihayetinde Chelsea de ofansı öne koyacaktır zira iki gol atamadığı sürece maç boyunca yiyeceği tek bir gol ya turdan edecek ya da maçı uzatmaya götürecek. Maç öncesi skorun belirlediği strateji her iki takımın da önceliğini hücuma vereceğidir. Temkinli oyun ve sıkışan maç zamanla beraber Galatasaray’ın tur ümidini fazlalaştıracağı için Chelsea golü bulana kadar açık bir oyunu tercih edebilir. Bu strateji öngörüsünü doğru kabul edersek Galatasaray adına belirleyici olacak olan işte bu ilk 14 dakikalık süreç içerisinde verilecek olan tepki ya da atılacak olan gol belki de turu getirecektir. Galatasaray’ın kadro stratejisi Kalede Fernando Muslera tartışmasız. Sağ beke Eboue’nin gelecek olması kontra futboluna karşı bu kadar hünerli takım Chelsea karşısında nasıl açık verdiğini ilk maçta değişiklik olana kadar gördük. Öte yandan yapılan taktiksel değişiklik sonrası takım hücuma çıktığında bekler kendisini ileri atarken savunma dörtlüsünün önüne koyduğu oyuncu geriye çekilerek üçlü savunma hattını oluşturuyor ve bu da iki kenarın iki stoperin kenarlara açılarak kapatılmasıyla Eboue ve Telles’in çıkışlarının yaratacağı sorunları gidermeye yetiyordu. Eboue ve Telles’in ileriye çıkışları ancak Melo ve Selçuk’un arkasına Ceyhun-Yekta eklemesiyle savunmada yaratacağı sıkıntılar giderilebilir. Semih-Hakan Balta-Chedjou üçlüsünden Semih-Chedjou ikilisinin oynayacağını söyleyebiliriz. Zira ön stoper(Ceyhun-Yekta) olduğu vakit Semih’ten daha az atik olan Hakan’ın uzun topları ve oyun kurgusunda aldığı rol önemsizleşiyor. Yekta ya da Ceyhun’dan biri şart İlk maçın Mancini adına en büyük yanlışı Chelsea orta sahasındaki üç katı merkez orta sahaya karşılık/üstün gelecek bir kadro çıkartamamasıydı. Hücum presten kaçınsa dahi Chelsea top merkeze geldiği andan itibaren Galatasaray’ın oyun kurucularına nefes aldırmadığı gibi geriye de iyi yaslanarak boşluk bırakmadı. Atak organizasyonu Teknik ve tempolu oyunculardan kurulu Chelsea orta sahasına karşı Mancini kesici olarak orta alanda Yekta Kurtuluş’a şans tanıyabilir. gerçekleştiremeyen Galatasaray yediği hızlı hücum sonucu kalesinde gol görerek geriye düştü. Mancini’nin merkezi daha da stabilize etmek adına yaptığı taktiksel değişiklikler oyun üstünlüğünü Galatasaray’a vermişti. Deplasmanda RamiresLampard-Willian tercihini kullanan Mourinho’dan buraya Oscar hamlesi beklenebilir. Taraftarın da desteğiyle mavilerin daha saldırgan bir tutum içerisinde olacağını da düşünürsek Mancini’nin dörtlü savunmanın önüne Selçuk-Melo ikilisinin arkasına bir oyun kurucu/stoper oyuncu yerleştirmesi şart. Yekta ve Ceyhun arasında yapacağı seçim bu kadronun bilinmez bir iki hamlesinden birisidir. Nihayetinde hücumcu sağ beklerden stoper seçimine kadar kadronun kilit ismi dörtlü savunmanın önüne yerleştirilecek olan oyuncu. İşte bu noktada Yekta mı Ceyhun mu sorusu ile baş başa kalıyoruz. Hücum ön planda olması gerektiği için Mancini’nin tercihinin top tekniği ve isabetli pas oranı yüksek olan Yekta olacağını düşünüyorum. Chelsea kenarlardan akınlarını geliştirse de içeriye biçimsiz ortalar yapmak yerine ön merkez oyuncularını ceza sahasının içerisine kaçırarak pas oyununu tercih ettiğinden dolayı Ceyhun’un stoper özelliklerinin iyi olması burada tercih edilmesine yetmiyor. Kafa hakimiyeti gibi savunma becerisi yüksek oyuncudan ziyade stratejik aklı daha iyi olan oyuncu tercih edilecek olması da yine Yekta’yı öne çıkaran bir diğer unsur. Özellikle yenilecek olan bir gol sonrası saha içerisinde oyuncu değiştirmeden de stratejik değişiklik yapabilmesine izin veren oyuncu yine Yekta. Mancini’nin bu noktada Yekta’yı tercih edeceğini düşünüyorum. Hamit sürprizi gelebilir Muslera’nın önünde Telles-Semih-Chedjou-Eboue dörtlüsünü kurduktan sonra Yekta ile beraber Selçuk-Melo’nun oynayacağını biliyoruz. Öndeki üçlünün ilk etapta Sneijder-Burak-Drogba olacağı düşünülüyor. İtalyan teknik adamın sağ kenarda görevlendirdiği Burak Yılmaz çalışkan ve hırslı olmasına rağmen kenar aksiyonları ve savunması için yetersiz olduğunu biliyoruz. Tam bu noktada Umut Bulut sahip olduğu özellikleriyle bu maç için tercih edilebilir olsa da form durumu sebebiyle Mancini’nin başka bir oyuncuyu da düşünmesi olası. Burak’ın gole yakın duruşu önemli belki ama yanına yaklaşacak olan bekle kurduğu ilişki zayıf. Takım savunmasına kenarda yapacağı pres ile bulunacağı katkı yetersiz. Chelsea’ye karşı iki santrfor ile çıkmak turu vermekle eş anlamlıdır. Dolayısıyla sürpriz bir Hamit hamlesi dahi beklenebilir. Nihayetinde oyun kontrolünü ancak iyi ve disiplinli bir savunma ile alabileceğiniz noktada Sneijder’ın yanı sıra Drogba ile Burak rakibin baskısını keskinleştirir, gole yakın tutar. Kilit oyuncu: Wesley Sneijder Sneijder’in bu maçın pek çok ayrıntı nedeniyle en önemli oyuncusu olacağını dile getirebiliriz. Her şeyden önce iyi bir zeminde farklı bir Sneijder izliyoruz. Öte yandan Şampiyonlar Ligi’nde topla beraber yaptığınız eylemlerin hızı belirleyici olur ve Sneijder bu takımda Melo ile beraber hızlı düşünüp eyleme geçme konusunda en başarılı iki oyuncudan birisi. Daha da önemlisi Chelsea, Mancini iki santrforla çıkma riski almazsa orta sahada Hamit Altıntop’a da şans verebilir. kenarlara inseniz dahi savunma oyuncularının özellikleri nedeniyle tipik kenar ortası aksiyonlarını en iyi karşılayan takımlardan birisi. Hatırlatmak gerekirse 3-1 kazandığı Manchester United maçında rakip Kırmızı Şeytanlar Chelsea’nin iki katından fazla olan 26 orta yapmasına rağmen tehlike üretmekten aciz kalmıştı. Dolayısıyla sonuca gidecek yol çizgiye inmekten ziyade içe doğru kat etmekle mümkündür ve Wesley Sneijder bu açıdan en önemli silahtır. Düşünme ve eyleme geçme hızı ile Galatasaray’ın on numarası rakibin savunmasını da aşabilecek mental ve fiziksel yeterliliğe sahip olmasıyla bu maçın en değerli oyuncusu. Merkezden vurmalı Galatasaray’ın savunmada iyi bir şekilde kurgulaması gereken ayrıntı Telles ve Eboue çıkışlarında açılan boşlukların nasıl doldurulması gerektiği. İki bekin geriye gelme sorunu olduğu kadar Burak Yılmaz’ın ilk 11 çıktığını düşünürsek iki kenar oyuncusunun da aynı şekilde beklere yardım etme sorunu mevcut. Hücumlarda önstoperin geriye çekilerek üçlü savunma ile merkezi kapatma düşüncesi yetmeyebilir. Doğru Kanatlardan gelen akınlarda savunmasında pek sıkıntı yaşamayan Chelsea’ye karşı merkezden delebilecek bir güç olan Sneijder maçın kilidini Galatasaray adına açabilir. strateji dengeli bir kadro çıkartmakla eşanlamlıdır ve sağ kenarda Burak yerine Hamit Altıntop/ Umut Bulut sürprizi burada o dengeyi sağlayabilir. Zamanlaması doğru kaymalarla ileri çıkışlar kendi içerisinde kompanse edilebilir. Öte yandan hücumda ortalarla Chelsea’yi mağlup etmenin ne kadar zor olduğunu TT Arena’da dahi gördük. Beklerinin dahi stoper orijinli olduğu Chelsea’nin fizikli dörtlü savunmasına çizgiye inip havadan yaklaşmaktansa merkezden içeri oyuncu kaçırarak delmek çok daha etkili olacaktır. Elbette ceza sahasında savunma dörtlüsüne yaklaşan rakibin üç merkez oyuncusunu aşmak ve pas opsiyonlarını fazlalaştırmak için oyunu beklerle genişletmek de kaçınılmaz. Maç içerisinde skora göre değiştirilecek olan stratejiler de belirleyici olacaktır. En önemlisi belki de ilk golü bulan taraf olmak. Egemen Yıldırım Selçuk İnan Özel HF121 SiSTEM KURBANI BiR MAESTRO SELÇUK iNAN Türk futbolunun son zamanlardaki en modern orta saha oyuncusu konumundaki Selçuk İnan, Galatasaray’daki 3. Fatih Terim döneminin en kilit oyuncusuyken şimdilerde yaşadığı form düşüklüğü ile sıradan bir futbolcu profili çiziyor. Yaşadığı bu düşüş, haliyle eleştiri dozunun yükselmesini de beraberinde getiriyor Tugay Kerimoğlu’nun sahip olduğu saf yetenek, onun Premier League’de 10 yıl tutunmasını ve formasını giydiği Blackburn’de efsaneleşmesini sağladı. Galatasaray tarihinin en ihtişamlı sezonunun devre arasında hiç düşünmeden Ada’nın yolunu tutan Kerimoğlu’nun yetenek profiline günümüzde en çok uyan isim olan Selçuk İnan, Manisaspor’da başlayan istikrarını önce Trabzonspor’a sonra da Galatasaray’a taşıyarak ‘özel’ bir oyuncu haline geldi. Ancak onun bu kadar özel olmasını sağlayan tek veri istikrarı değil. Oynadığı mevki için mükemmele yakın tekniği, oyun bilgisi, çift yönlü oynayabilme yetisi ve duran top etkinliği onu Türkiye’de modern futbola en uygun orta saha oyuncusu yapan diğer özellikleri… topa sahip olmasını ve direkt kaleye gitmelerini sağlayan bir mantaliteyi takımına aşıladı. Bu sayede Selçuk-Melo ikilisi, kapılan toplarla skora daha fazla etki ettiler. O sezon Selçuk; lig ve Süper Final’de 13, Melo da 12 golle takımın kaydettiği gollerin 3’te 1’ine sahip oldular. Mehmet Demirkol’un tabiriyle “Türk futbol tarihinin kaderini değiştiren adam” olan 29 yaşındaki orta saha oyuncusu, son yıllarda yaşadığı istikrarı bu sezon kaybetmiş görünüyor. Özellikle Galatasaray’a transfer olduğu ilk sezonda harikalar yaratan tecrübeli orta saha oyuncusunun yaşadığı bu performans düşüklüğünü detaylı olarak incelediğimizde, Galatasaray’ın yaşadığı sistemsel değişim ve esnekliğin temel neden olarak karşımıza çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Maestro olmanın gereklilikleri Türk futbolunda ‘maestro’ sıfatı genellikle yabancı 10 numaralar için kullanılır. Çünkü onlar, sahip oldukları yetenek ve yakaladıkları istatistiklerin yanı sıra winner özelliğine de sahiplerdir. Böyle bir yapının içerisinde merkez orta saha olup, oyunu iki yönlü oynayarak ‘maestro’ olabilmek için ise özel bir oyuncu olmak elzemdir. Selçuk İnan da Galatasaray’daki ilk sezonu olan 2011/12 sezonunda istikrarlı ve kaliteli oyununun yanına istatistikle birlikte yeteneklerini de ekleyince ‘maestro’ sıfatını fazlasıyla hak etmiş oldu. Tabi bunda Fatih Terim’in sisteminin de payı var. Terim’in takımına oynattığı 4-4-2 sisteminde Melo ile birlikte adeta omurga görevi gören Selçuk, forvet oyuncularının rakibi bozmasıyla yeteneklerini daha rahat sergileyecek imkanlar sağladı. İmparator’un 4-4-2’sindeki temel noktaları sıralayacak olursak forvet oyuncularının pres özelliğine sahip olması ilk sırada yer alır. Terim, 3. dönemi olan 2011/12 sezonunda tıpkı Arif-Hakan Şükür ikilisinde olduğu gibi önce ElmanderBaros, daha sonra da Elmander-Necati ikilileriyle rakip savunmayı ön alanda bozarak, arkadan ve kenarlardan gelen orta saha oyuncularının 2011/12 sezonunda genel diziliş İkinci temel nokta ise orta 4’lünün kanatlarında bulunan isimlerin kenar çizgi oyuncuları olmayışı ve orta saha ile forvet arasındaki bölgeyi daha çok kullanmaları. Özellikle Emre Çolak ve Engin Baytar’ın oynadığı maçlarda bu durum daha belirgin bir şekilde karşımıza çıktı. Böylece Selçuk İnan oyunu daha rahat yönlendirme imkanı bularak, ön alandaki oyuncuları etkili bir biçimde besledi. O sezon yaptığı 15 asist, bu faktörün en net örneği. Son olarak da bahsi geçen sezonda Galatasaray sadece Spor Toto Süper Lig ve Türkiye Kupası’nda mücadele etti. Kupanın seyrek fikstürü, yapılan rotasyon ve erken eleniş; sarı-kırmızılıların sadece lige odaklanmasını sağladı. Bu durum takımın daha diri bir görüntü sergilemesine neden oldu. Sonucunda da 4 yıllık bir aranın ardından Galatasaray 18. şampiyonluğuna uzandı. Hoş(mu)geldin Sneijder! Selçuk İnan’ın ikinci sezonundaki performansını devre arasının öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmak gerekiyor. Sezonun ilk yarısında bildiğimiz Selçuk İnan etkisini istatistiki olarak bir önceki sezona göre daha az görsek de, saha içi performansından tecrübeli oyuncu hiçbir şey kaybetmemişti. Ancak ne olduysa sezonun ikinci devresi oldu ve Selçuk’un performansında düşüş belirtileri gözlenmeye başladı. Bunun baş nedeni de tahmin edileceği üzere devre arasında yapılan Drogba-Sneijder hamleleriydi. Hatta Sneijder’in gelişinin daha ağır bastığı su götürmez bir gerçek. Galatasaray sezon başında yaptığı transferlerle bir önceki sezon oynadığı sistemin devam edeceğinin sinyallerini verdi. Özellikle Baros ve Necati’nin yerine Umut-Burak ikilisinin takıma monte edilmesi, Selçuk ve Melo’nun önceki sezonki performanslarına yakın performanslar sergileyebileceklerine işaretti. Hamit Altıntop’un da iç kenara yatkın oyunu, bu savı destekliyordu. Tabi yarışılan kulvar sayısının 3’e çıkması ve hedef sayısının artması aynı istatistiklerin yakalanma ihtimalini düşürse de beklentiler bu yöndeydi. Sezonun ilk devresi bu düşünceler gerçekleşse de takıma katılan 2 dünya yıldızı, sistemin ve rollerin tamamen değişmesine neden oldu. İmparator ve kurmayları, transfer döneminin sona ermesiyle takımda Sneijder’e yer açabilmek için sistemsel değişikliğe gitti ve 4-4-2’den 4-31-2’ye döndü. Bu değişim kağıt üstünde sarı kırmızılıların hücumsal etkinliğinin artacağını gösterse de savunma anlamında büyük zafiyetler olabileceğinin sinyalini veriyordu. Bir de Terim’in Sneijder’in gelişine rağmen çift forvetli sistemden 2012/13 sezonunda genel diziliş vazgeçmemesi, zafiyet sinyallerinin artması için yeterliydi. Sezon başında transfer edilen Cris’in devre arasında gönderilmesi ve yerine stoper alınmaması, Galatasaray’ın sezonun geri kalanını 3 stoperle oynayacak olması bir sakatlıkta sorunlarının daha da artacağı anlamına geliyordu. Galatasaray’ın değişen saha içi sisteminde Selçuk orta üçlünün solunda yer aldı. Bu da maestronun kreatif özelliklerini daha az sergilemesi demekti. Fatih Terim bunun yaşanacağını bilip, Sneijder’i 4-4-2’nin orta dörtlüsünün solunda denemesi, Hollandalıdan alınan verimi sıfıra indirince mecburi bir değişiklik yapmak zorunda kaldı. Çünkü Selçuk’tan 3’lü orta sahanın solunda alacağı verim, Sneijder’den 4’lünün solunda alacağı verimden daha fazla olacağı elzemdi. Takım artık hücumda Sneijder’in yönlendirmesine ve Drogba’nın üstün fiziği ile yaratacağı pozisyonlara dayalı bir hücum yapısına büründü. Selçuk daha çok orta sahada kapılan topların hücuma taşınmasını sağlayan bir köprü görevindeydi. Tabi Melo’nun da bu sistemde hücuma verdiği katkı azaldı. Melo takım hücumdayken dönen topları karşılayan, savunmadayken ise ikili stoperin önünde süpürücü oyuncu olarak yer aldı. Bir de olayın Drogba-Burak boyutu mevcut. Bir önceki sezon pres özelliği olan Elmander-Baros ikilisiyle oynayan takım, 2012/13 sezonunda ilk 11’deki pres yapan oyuncu sayısını Burak’ın gelişiyle 1’e düşürmek durumunda kaldı. Devre arasında yapılan Drogba hamlesiyle de Galatasaray forvetlerinin pres özelliği tamamiyle ortadan kalktı. Forvetlerin baskıdan uzak oyun anlayışı, orta sahadaki Selçuk-Melo ikilisinin daha kontrollü bir yapıya bürünmesine neden oldu. Haliyle de önceki sezonun golcü orta saha yapısı özelliğini kaybetti. Yaşanan bu değişim, haliyle en çok Selçuk İnan’ı etkilemiş oldu. İstatistiğe dökecek olursak; Sneijder’in olmadığı ilk yarı boyunca 4 gol 7 asistlik performans sergileyen Selçuk, Sneijder geldikten sonra ise 3 gol 6 asist ile oynadı. Aslında rakamlar arasında çok küçük farklar olsa da asıl fark saha içerisindeki rolde yaşandı. Dünya yıldızları gelmeden önceki geçen 1,5 sezonda takımın maestrosu ve saha içi lideri rolüne sahip olan Selçuk, Sneijder ve Drogba sonrası sahip olduğu saha içi liderliğini paylaşmak zorunda kaldı. Çok basit bir örnekle, ligin ikinci yarısında Sneijder sonrası genel diziliş saha içi toplantılarını bile Drogba yapar konuma geldi. Bu durum, Drogba’nın sahip olduğu kariyerden dolayı taraftarı mest etse de takım içi dengelerin değişmesi ve yaşanan değişimin takıma olan yansımasının nasıl olacağının bilinmemesi, takımda sorun yaşanabileceğinin adeta habercisiydi. Hatta duran toplarda tek yetkili isim olan Selçuk, artık Drogba ve Sneijder’le frikik paylaşımı yapmak zorunda kaldı. Ancak Fatih Terim’in tecrübesi, bir önceki sezondan gelen özgüven ve takım olgusu, takımın üst üste ikinci kez şampiyon olmasını sağladı. Değişmeyen saha içi rolü Bu sezonun başında ise Galatasaray, geçtiğimiz sezonun ikinci yarısında oynadığı formatla saha içinde yer aldı. Selçuk yine orta 3’lünün solunda yer alıp, oyun kurucu rolü iyiden iyiye Sneijder’in inisiyatifine geçmişti. Hazırlık kampından Eylül ayına kadar bu formatta oynayan sarı-kırmızılılar, Eylül ayı sonunda yaşanan teknik direktör değişimiyle bambaşka bir yapıya büründü. İmparator’un yerine göreve gelen İtalyanların ünlü taktik ustası Roberto Mancini, Galatasaray’ın hiç de alışık olmadığı bir düzene geçiş yapmasını sağladı. Galatasaray artık sahada rakibe göre taktik belirleyen bir takım hüviyetine büründü. Bir maç 4-4-2 veya 4-3-1-2 oynayan takım; diğer maç 3-52, başka bir maçta ise 4-3-3 düzeninde oynamaya başladı. Geldiği günden itibaren taktiksel anlamda takıma büyük bir esneklik empoze eden Mancini, ilk zamanlarda bazı sorunlar yaşasa da, ilerleyen zamanlarda bu düzeni takıma benimsetmeyi başardı. Oyuncular her taktikte aynı performansı gösteremeseler de her rakibe karşı farklı bir dizilişle sahaya çıkacaklarını biliyorlardı. Selçuk İnan ise bu değişimden en çok zarar gören isim oldu. Hali hazırda yaklaşık 10 aylık bir form düşüklüğüne sahip olan maestro, Mancini’nin gelişi ile iyice sıradan bir oyuncu haline dönüşmeye başladı. Peki Mancini dönemindeki Selçuk İnan’ın takım içindeki rolü neydi? İtalyan teknik adamın en çok kullanmak istediği sistem olan 3-5-2’deki Selçuk İnan’ın görevini inceleyecek olursak, Fatih Terim döneminde olduğu gibi takımın orta sahadaki pas alışverişinin merkezinde yer aldığını görürüz. Fakat Mancini, Sneijder’e saha içerisinde daha çok serbestlik tanıyıp, oyun kurucu rolünü verince Selçuk bu pas alışverişinde topu Sneijder’e taşıyacak en güvenilir ayak olmaktan öteye gidemedi. Bu sistemin en kilit oyuncusu konumuna gelen Ceyhun Gülselam, 3’lü savunmanın önünde süpürücü olarak görev aldı ve Melo ile Selçuk’un rakibin hücuma çıkışını bozmasını daha rahat yapmalarını sağladı. Böylece kapılan Sneijder’e ya da kanatlara aktarılarak hızlı bir şekilde hücuma çıkış sağlandı. Hatta Mancini, Türkiye Kupası’nda Melo’yu 3’lü savunmanın ortasında da denedi; fakat bu sefer de orta sahadaki direnç düştü ve Selçuk orta sahada ezilmesiyle rakipler hücuma daha rahat çıkma Mancini’nin 4-3-1-2 dizilişi imkanı yakaladı. Galatasaray’ın 3’lü orta saha düzeninde de(4-31-2 ve 4-3-3) Selçuk İnan’ın rolünde bir değişiklik olmadı. Sarı-kırmızılılar artık Sneijder merkezli bir hücum hattına, Melo merkezli bir orta saha kurgusuna ve Semih komutasında bir savunma hattına sahip oldu. Özetle Selçuk, Galatasaray’ın kilit oyuncusu ve maestrosu olmaktan çıktı. Onun yaşadığı bu sıradanlık, hem istatistiklerine, hem de performansına fazlasıyla yansıdı. Eksikliğini hissetmeme lüksü! Türkiye’de bir takım Selçuk İnan gibi bir oyuncuya sahip olup, oynamadığı maçlarda eksikliğini hissetmiyorsa; o takım ya Selçuk’un mevkisinde çok daha iyi ve özel futbolculara sahiptir, ya da onun yeteneklerini sergileyebileceği tüm inisiyatifleri elinden alınmıştır. Selçuk’un ülke sınırları içerisinde yetenek anlamında mevkisinin en iyisi olduğu göz önünde bulundurulduğunda ikinci neden daha olası görünüyor. Mevcut Galatasaray kadrosundaki Sneijder’in varlığı ise bu nedeni destekleyen en önemli unsur. Çünkü Hollandalı’nın savunma özelliğinin olmaması, hücumsal anlamda tüm oyun kurgusunu onun üstüne kurmayı zorunlu kılıyor. Bu düşünceyi somut bir örneğe dökelim. Geçen hafta Arena’da oynanan Akhisar maçında cezalı olan Selçuk’un yerinde görev alan Yekta, orta sahada açık kapatan, top çalan ve topu ileriye taşıyan bir roldeydi. Galatasaray’ın hanesinde yazan 6 golün, gol ve asist dağılımına bakıldığı zaman hücumdaki 3 oyuncu arasında paylaşıldığını görüyoruz. Haliyle de Selçuk’un yeni rolü; standart, sıradan ve nadir olarak hücumda gol arayan bir orta saha oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor. Yani Selçuk’un takım içindeki etkinliğini yitirmesinin başlıca nedeninin Sneijder olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabi Selçuk’un yaşadığı fiziksel yorgunluk da gözden kaçmamalı. Dile kolay; Galatasaray’a geldiği günden bu zamana kadar milli maçlar da dahil tam 131 maça çıkan Selçuk’un, 3 kulvarda ve yüksek tempoyla mücadele eden Galatasaray’da düşüş yaşaması gayet olası. Dünya’nın en iyi orta saha oyuncuları bile bu yorgunluğu fazlasıyla yaşıyor. Özellikle Trabzonspor’da forma giydiği dönemden bu yana belli bir standartın altına düşmeyen Selçuk İnan’ın 1 sezon kötü oynama lüksüne sahip olması gerekir. Çünkü Selçuk; Türk futbolu için çok Mancini’nin 3-5-2 dizilişi önemli bir isim ve 1 sezonluk kötü performansla onu tabir-i caizse harcamak, onun formasını giydiği takımlarda verdiği katkıya ihanettir. Eğer gelecek sezon da bu kötü performansı devam eder ve yeteneklerini kaybetme sinyalini çok kuvvetli bir şekilde verirse, o zaman eleştirmek doğal karşılanabilir. Sabretme yetisi doğuştan olmayan bir millet için bunu beklemek zor olsa da bu toleransı Selçuk fazlasıyla hak ediyor… Selçuk’un gol ve asist istatistikleri Caner Özdurak Selçuk İnan Özel Salih Demirci HF121 KAÇ SEZONLUK ADAM SELÇUK iNAN? Futbol dünyasında bir futbolcu için en iyi olarak anılmaktan zor olanı bunu sürekli taşımak. Galatasaray’ın eleştirilen adamının biraz sallanmaya hakkı var Selçuk İnan’ın Manisa günlerinde saçları epey uzundu. Yeni çıkış yaptığı vakitlerde saç bandını da düzgün takamayınca düşürmüş, ama aynı maçta direğin içine çarparak ağları bulan güzel bir gol atmıştı. Rakip kim hatırlayamasam da o günlerin popüler adamı Uğur İnceman’dı; fakat Manisa’yı bilenler diyordu ki ‘asıl bu çocuk’ gelecek İstanbul’a ve zaten karşımızda Milli Takım’ın tüm alt yaş kategorilerinde oynamış bir futbolcu vardı. Kim biliyordu bunu? Maraton’dan sonra yayınlanan üç dakikalık özetler ve gece yarısına yakın başlayan Videolig’den fazlasını bilemiyorduk. Şimdi ise tüm maçlar naklen yayınlanıyor, fakat Anadolu takımlarının nitelikli futbolcularını fark etme noktasında futbol ortamımızın eskisinden ileride olduğunu söylemek zor. İstanbul’da umursanmaması bir yana, beklenen kapsayıcı etkiyi yaratamadı ve belki de kimi şehir takımlara olumsuz yansıdı. Bu sezon formu düşen Selçuk İnan da tüm bu durumdan payına düşeni aldı. Ligin en iyi orta saha oyuncusu kim, sorusu yakın zamanda çok kez cevabını Selçuk İnan’da buldu. Hele ki 13 gol ve 15 asist ile tamamladığı ilk Galatasaray sezonu var ki, yaptıklarıyla ligin kaderini neredeyse tek başına değiştirmişti. Kuşkusuz, 2011/12 sezonu Selçuk İnan’ın kariyer zirvesini işaret ediyordu ve o günlerde 27 yaşında olan bir orta saha oyuncusu için vakti gelmişti. Fakat öncesi de farklı değildi, ama çok az insan bunun farkındaydı. 2009 yılının Şubat ayında Türkiye Milli Takımı’nın Fildişi Sahili ile oynayacağı hazırlık maçının aday kadrosuna dahi çağrılmayan Selçuk İnan, o günlerde Trabzon’daki ilk sezonunu geçiriyordu. Arkasında Hüseyin Çimşir ve yanında Gustavo Selçuk İnan Trabzonspor’la 3 sezonda 109 maça çıktı ve 36 asist yaptı. Colman ile birlikte oynuyor, sezonun ilk yarısını 5 asistle kapatıyordu ama bu milli takımın geniş aday kadrosu için yeterli sayılmıyordu. Aradan üç buçuk yıl geçtiğinde ise, 2012 yılının Eylül ayındaki Hollanda-Türkiye maçının ilk 11’inde yer almayınca kıyamet kopmuştu. Herkes biraz yıpranır Arada Selçuk İnan bir Türkiye Kupası kazandı ki artık tüm Trabzon takımı ligi sallıyordu. Fenerbahçe’yi Şanlıurfa’da 3-1 yendikleri maç ülke futbolunun mihenk taşlarından biri sayılabilir. Trabzonspor’un o günkü oyunu ve sonraki sezon devam eden çıkış, her şeyi farklı bir noktaya getirse de hala Selçuk İnan’a hak ettiği değer verilmiyordu. 2011’in Mart ayında Kadıköy’de Avusturya’yı 2-0 mağlup ettiğimiz maça Selçuk İnan damga vurmuştu ama pek çok insan, onu Galatasaray’da tanıdı. Oysa belki de Trabzon’daki ilk sezonundan itibaren Süper Lig’in en özel yerli futbolcusu Selçuk’tu. 2009, 2010 ve 2011 kesinlikle onun yıllarıydı. Bir de üzerine Galatasaray’daki muhteşem sezon eklendi. Geçen sezon da değişen takım tertibine uyum sağladı ve kendisi gibi oynamaya devam etti. Ama bu sezon bir şeylerin eksik kaldığı kesin. Çünkü bir futbolcu, kaç sezon üst üste en iyi olarak oynamaya devam edebilirdi ki? Selçuk İnan şimdiden 5 sezonu devirmek üzere. Sürekli ilk 11’de, sürekli yarışmacı, sürekli büyük hedefler için oynadı ve daima zirvede kaldı. Şimdi ise sallanıyor. Sayısız meslektaşının örneklediği gibi belki fiziksel, belki mental yıpranmanın tortusunu taşıyor. Geçmişini bilmeyenler ise onun için iki sezonluk futbolcu yorumunu yapıyor, haksızlık ediyorlar. Hayır, Selçuk İnan tam 5 sezondur Türkiye’nin en iyi orta saha oyuncusuydu ve biraz sallanmak için yeterince kredisi var ya da öyle olmalı. 5 sezondur Türkiye’nin en iyi orta saha oyunculardan kabul edilen Selçuk İnan bugünlerde performansıyla eleştirilerin hedefi oluyor. İsmail Şayan Unutulmaz HF121 ARAZi KAVGASINDAN DÜNYA DEViNE Takvimler 15 Mart 1892’yi gösterdiğinde yani tam 162 yıl önce İngiltere’de futbola damga vuracak bir takımın temelleri atıldı. O takım Liverpool’du. Merseyside’ın kırmızı yakasından yükselen bu takımın kuruluş öyküsü, futbol tarihinin özel sayfalarından biri. Ortaya konan model, hem mevcutlara hem sonrakilere örnek oldu. Onlara da “futbol tarihinin ilk para kulübü” unvanını kazandırdı Liverpool nasıl kuruldu Tedbirli davranmış, önce federasyona telgraf çekip İskoç oyuncuların çokluğunun sorun yaratıp yaratmayacağını sormuştu ‘Dürüst John’… Olumlu yanıtı alınca patronunun verdiği parayı cebine koyup kuzeye doğru yola çıktı. Son bir yıldır olanları yolda tartacaktı John McKenna. Anfield ve arazi kavganın gerçek sebebi miydi? Bu sorunun yanıtını hiç bilemeyecekti belki de… Stadın arazisi başlangıçta Orrel’ındı ve kulüp kira için bir hastaneye küçük bir bağış yapıyordu. Sonra Houlding araziyi satın alıp, kulübe kiraladı. Başkana kira ödemeyi pek dert etmediler. Kira 2,5 katına çıkarılmak istendiğinde huzursuzluk çıksa bile uzlaşma noktası bulundu. Ama tribünün ortasından yol geçeceği ortaya çıkınca fena karıştı işler. Orrel, kendi arazisine ulaşabilmek için yol yapmak zorundaydı. Ama yol, ana tribünün bulunduğu yerden geçecekti. Ve yasaldı. Houlding stad arazisini Orrel’dan alırken yapılan sözleşmede, yolla ilgili madde açıkça yazılmıştı. Çare, Orrel’ın bitişikteki arazisini de kiralamak ya da almaktı. Kira, önceki kiranın yaklaşık 4 katına çıkıyordu. Alma önerisi daha önce gündeme geldiğinde sıcak bakmayan Everton üyeleri, bu kez dayatma olarak önlerine konmasını hiç hoş karşılamadılar. Başkan Houlding, yolun yapılacağını bildiği halde gizlemekle suçlandı. Patron, Orrel’ın arazisi ve stadın içinde olduğu kendi arazisinin alınması için diretmiş, diğerleri kulübün yeterli parasının olmadığını söylemişlerdi. Doğruydu ama Patron bunun da çözümünü sunmuştu: “Şirketleşilsin. Hisse satıp para toplanır, bu parayla da arazinin tamamı alınır” Karşı çıktılar: “Büyük bir sermaye sahibi hisseleri toplayabilir. O zaman toplumun takımı olmaktan çıkıp kişinin takımı oluruz, bu kabul edilemez” Belki de hisseleri Houlding’in toplamasından korkuyorlardı. Haksız olmayabilirlerdi. Houlding 26 Ocak’ta Everton Football Club And Athletic Grounds Ltd adlı bir şirket kurmuş ve Londra Ticaret Odası’na kaydını yaptırmıştı. Cebindeki parayı tekrar yokladı McKenna… John McKenna Sonra tartışma büyümüş, “Maçlarda seninkiler dışındaki biraların satılması neden yasak” sorusuyla kopma noktasına giden hızlı yolculuk başlamıştı. Houlding’e ‘King of Everton’ adını takanlar, barı Sandon’ın kulüp binası gibi kullanılması, oyuncuların maçlardan önce ve sonra Sandon’da toplanma zorunluluğu dahil pek çok şeyi sorgulamaya başladı. Toplantıda 500 üyeden yalnızca 18’inin desteğini alabilmişti Patron. Everton, 8 yıldır oynadığı Anfield’ı sezon sonunda terk etme kararı aldı. Liverpool Echo’nun 19 Mart’taki nüshasında Houlding’in yönetim tarzı ağır bir dille eleştirildi. Fiilen konmuş olan noktayı 30 Mart 1892’de resmileştirdiler. Patron Houlding; Barclay, Nisbett ve Howarth’la beraber istifasını gönderdi. Yeni kulüp 19 kişiydiler. Houlding’in ülkenin en iyi stadyumlarından birine sahipti ama oynayacak takım yoktu. Yeni bir kulüp kurdular. Yalnızca 3 oyuncu vardı. İstedikleri gibi bir takımı İngiltere’den kurmak çok pahalıya patlardı. İrlandalı, Houlding’in verdiği 500 Sterlini alıp yola çıktı… Önceliği Glasgow’daki bağlantılarına verdi ve 13 oyuncuyla döndü. 1 Eylül günü ilk maçına çıkan takımda yalnızca 1 İngiliz vardı: Kaleci Billy McOwen. Bol İskoçlu takıma ‘Team of all Macs’ lakabı takılmıştı. Rotherham’la oynanan hazırlık maçını 7-1 kazanırlarken seyirci sayısı 100 civarındaydı. O gün Stanley Park’ın diğer tarafında Everton’ı izlemeyi yeğleyenlerse 10 bin kişiydi. Takımın adı da Everton Athletic olamamıştı. Patronun planı federasyona takılmış, ellerinde tescilli bir şirket olmasına karşın Everton adının ikinci bir kulüpte geçmesine izin verilmemişti. Houlding uzun süre çabalasa da ismi onaylatmayı başaramadı. İki kulübün de genel sekreterliğini yapan tek kişi olarak tarihe geçen Barclay’in önerisiyle 3 Haziran’da şirket ismini değiştirerek Liverpool FC adını aldılar. Liverpool FC’nin renkleri Everton’la aynı olsa da federasyon isim değişikliğini yeterli bularak kulübü tanıdı. Kurdukları kulüp, ‘futbolun ilk para kulübü’ olarak tarihte ve spor ekonomisi literatüründeki yerini aldı. Neden şirket? Houlding, futbolun “gençler spor yapsın”ın çok ötesine doğru gittiği fikrindedir. İlk kulüpler sosyal amaçlı kurumlar olarak ortaya çıkar ve profesyonelliğin gelişi de bu temayı değiştirmez. Örneğin Everton, St Domingos kilisesi çatısı altında futbol oynanması için kurulmuştur ve metodistler, Houlding’in ‘tüm kötülüklerin anası’ üzerinden yaptığı ticaretten hiç memnun değillerdir. Öte yandan futbola ilginin artışıyla ‘iş’ kısmı çok hızlı büyümektedir. Houlding her maç binlerce bira satar olmuştur. Mevcut yapı, gördüğü geleceğe yetersiz kalmaktadır ancak Everton’lıları buna bir türlü ikna edemez. İlk şirket-kulübü kurar. Şirket-kulüp, dönemine aykırıdır ama zamanla egemen yönteme dönüşür. Tıpkı Houlding gibi bir bira üreticisi olan John Brickwood’un kurduğu Portsmouth ve elindeki stadyumda oynatacak kulüp bulamayınca Chelsea’yi kuran Augustus Mears gibi girişimcilere örnek olur. Bir başka bira üreticisi John Henry Davies ise demiryolu işçilerinin kurduğu Newton Heath’i batmak üzereyken alıp Manchester King of Everton’ın yönetimdeki yenilgisine dair bir karikatür. Liverpool’un isim değişikliği belgesi İlk Liverpool kadrosu United yapacaktır. Yeni kurulanların yanı sıra mevcut kulüpler de birer ikişer şirketleşmeye başlarlar. Sahada tek İngiliz olmasıysa 113 yıl sonra Wenger’le tekrarlanır. Kulüp ilk Lancashire League maçına 3 Eylül’de çıkar. Higher Walton karşısında 8-0 kazanılan mücadelede kaptan McVean’in Anfield Road yönüne doğru oynamayı seçmesiyle hâlâ süren bir gelenek başlar. Seyirci yoktur ama şampiyon olmayı başarırlar. Üstelik Everton’ı 1-0 yenerek bölgesel kupayı da kazanırlar. Henüz bir yılını bile doldurmamış bir kulüp için müthiş bir başarıdır. John McKenna lig için federasyona başvuru yapar ve kabul edilir. İlk sezonda, ikinci ligde yenilgisiz şampiyonluk gelir. Birinci lige çıkabilmek için bir ‘test match’ oynamak zorundadırlar, 2-0 kazanırlar. İkinci lige gönderdikleri Newton Heath Lyr FC, 28 Nisan 1902 günü Manchester United olur. Seyirci sayısının 5000’e ulaştığı sezonda küme düşülür ve ikinci ligde yine şampiyon olup geri dönülür. Bu kez Everton’ın üstünde, beşinci sırada bitirirler ligi. John Houlding belediye başkanlığına soyununca sezon sonunda McKenna kulübeden ofise geçer ve Sunderland’le üç şampiyonluk kazanan menajer Tom Watson’ı transfer eder. Formadan mavi gider ve kırmızı gelir. Watson, 1900/01 sezonunda 18 şampiyonluğun ilkini getirecektir. İki yıl sonra yine küme düşülür ve yine şampiyonlukla geri dönülür. Bu kez, çıktığı sezonda şampiyonluğa ulaşır kulüp. Seyirci ilgisi büyümüştür. Geliri arttırmak isteyen John McKenna yeni bir tribünün inşasına girişir. O tribün, adını kendi bulacaktır: Spion Kop. İlk tescilli şike Manchester United-Liverpool maçları en büyük rekabetlerden birinin sahnesi. Bu sahneden şike de geçmiş. 2 Nisan 1915 günü, ligin son haftası iki takım Manchester’da karşılaşırlar. Anderson’ın golleriyle 2-0 kazanan United, bu galibiyetle ligde kalmayı başarır. Ancak maçın hakeminin ve bazı seyircilerin dikkatini bir de penaltı kaçıran Liverpool’lu oyuncuların boşvermişliği çekmiştir. Federasyon olayın üzerine gider. Soruşturma açılır. Maçta şike yapıldığına karar verilir. Ancak federasyon bunun bir ‘bahis şikesi’ olduğuna karar vermiştir. 27 Aralık 1915 günü 3’ü United’lı 4’ü Liverpool’lu 7 oyuncu ömür boyu men cezası alır. Kulüpler ya da yöneticiler hiç bir ceza almamıştır. Liverpool Başkanı McKenna ve menajer Tom Watson aynı yıl görevlerinden ayrılırlar. United’lı West masum olduğunu iddia ederek federasyonu dava eder. Birinci Dünya Savaşı futbola ara verir. Savaş sonrasında federasyonu dava eden West dışındaki oyuncular, savaştaki hizmetleri gerekçe gösterilerek affedilir. John McKenna ise 1917’de Lig Başkanı olmuştur. Ali Ece Unutulmaz HF121 KURT KOLEKSiYONER İtalya futbolunun tartışmasız en büyük teknik direktörü Giovanni Trapattoni, kazanılmadık, kupa bırakmadı. Gittiği her ülkede, her kulüpte iz bıraktı, onları şaha kaldırdı, zafere koşturdu. Kurt hocanın koleksiyonu kupalarla doldu taştı Trapattoni’nin kazandığı kupalar Juventus Serie A (6): 1976/77, 1977/78, 1980/81, 1981/82, 1983/84, 1985/86 İtalya Kupası (2): 1978/79, 1982/83 Şampiyonlar Ligi (1): 1984/85 UEFA Kupa Galipleri Kupası(1): 1984 UEFA Kupası (2): 1977, 1993 UEFA Süper Kupası (1): 1984 Kıtalararası Kupa (1): 1985 Inter Serie A (1): 1988/89 İtalya Süper Kupası(1): 1989 UEFA Kupası (1): 1991 Bayern Münih Bundesliga (1): 1996/97 Almanya Kupası (1): 1997/98 Almanya Lig Kupası (1): 1996/97 Benfica Portekiz Ligi (1): 2004/05 Red Bull Salzburg Avusturya Bundesliga(1): 2006/07 Bir teknik adam 40 yıl ve 22 kupa Giovanni Trapattoni 40 yıllık teknik adamlık macerasını bir cümleyle özetleyebilecek kadar ketum bir adam: “Shankly, ‘Eğer teknik direktörseniz ne yaparsanız yapın, ölene kadar hep son maçta aldığınız skorla hatırlanırsınız’ dediğinde yerden göğe kadar haklıydı, çünkü insanlar bir kere şekerin tadını alınca bir daha tuz yemek istemezler!” Ancak Trapattoni’nin son yıllarda oynattığı futboldan çok daha renkli, derin futbol düşüncelerine sahip olduğu gerçeğini de atlamamak lazım. Çünkü bizzat Trapattoni 2002’den beri “fazla defansif” oynatmakla eleştirilse de kendi ülkesi İtalya’nın ürünü Catenaccio’nun modern futbolda en geçer akçe olduğu yıllarda 3 forvet Boniek-Rossi-Bettega arkasında bir de serbest adam olarak Platini’yi monte ederek kazanmak için gerektiğinde ofansif futbolun bayrağını da uzun süre göndere çekmiş bir efsane. Çalıştırdığı her takımın malzemesi başarı için nasıl kullanılmayı gerektiriyorsa o gerekliliğe göre teknik adamlık sanatını icra etmiş yarı emekli bir maestro Trapattoni. Tıpkı tüm başarılı teknik adamlar gibi başarı olgusunun bağımlısı olduğu ölçüde kurbanı da: “Sen de bizzat teknik direktör olarak artık o taraftarlar gibisindir: Şampiyonluklar, kupalar, başarı öyle tatlıdır ki sen de farkında olmadan onlar gibi şeker bağımlısı olmuşsundur. 70’ini geçtiğinde bile kendini 35 yaşında işe ilk başladığın günkü gibi hisseder, dünyanın bir ucundan diğer ucuna başarının peşinde sürüklenir durursun; sadece başarılı olamadığın zaman 35 yaşında olmadığını, artık ömrünün sonuna geldiğini ve tüm bir hayatının o başarının peşinde yitip gittiğini fark edersin.” Dile kolay, Trapattoni’nin antrenörlük yaşamı, bu satırların pek de genç olmayan yazarının hayatından daha uzun… 40 yıl, 22 kupa ve 3000 klasik müzik albümü! Milan, Juventus, Platini, Inter, Mattheus, Bayern Münih, yine Mattheus, Vivaldi, Puccini, Verdi… Belki de başta opera olmak üzere klasik müziğe bu kadar delice tutkun olduğu için Trapattoni takımlarına asla Keeganvari “Napolyon futbolu” veya Gullit gibi “illa da seksi futbol” oynatmaz. Çoğu zaman, Trapattoni’nin takımı sahasına hapsolmuş, oyunu geride kabul etmiş gibi gizlenirken belki de o Vivaldi’nin en güzel eserlerinde tüm orkestra düşük tempoda devam ederken aniden ortaya çıkıp yükselen kemanlar gibi bir anda farkı açar; 90 dakikanın en doğru zamanında en doğru yerinde başlayan konçerto, 40 yılın sonunda en görkemli futbol eserlerinden birisine dönüşür. Trapattoni’nin önce savunmayı sağlama alan oyun planlarının hareket noktasının kökeninde, 23 yıllık futbol kariyeri boyunca 284 maç oynamış olmasına rağmen sadece 3 gol atması da belirleyici rol oynamıştır. Trapattoni, futbolculuğunda dönemin rakiplerinin en önemli kozunu marke etmekle nam salmış bir oyuncudur. 1960’larda neredeyse her şeyi kazanan Milan’ın ve son derece başarılı olan İtalya Milli Takımı’nın formasını giyerken Trapattoni o dönemim yıldız rakipleri Pele, Eusebio, Cruyff gibi efsaneleri başarıyla durduran isim olmuştur. Milan’daki savunma ustası hocaları Rocco ve Viani’nin biçimlendirdiği oyun karakterini anlamak için bir maç öncesi anekdot son derece manidardır. Milan’ın oynayacağı kritik bir maçtan önce teknik direktör Rocco, gazetecilerle sohbet etmektedir. Sohbetin sonuna doğru bir gazeteci, Rocco’ya “Dilerim iyi oynayan kazanır” der. Rocco ise “İnşallah dediğiniz gibi olmaz çünkü bizim planımız rakibi onlar iyi oynuyormuş gibi gözükürken yenmek olacak” cevabını verir! Fergie bile ondan etkilendi 1939 yılında Milano’da doğup 20 yaşından itibaren 12 sezon boyunca doğup büyüdüğü şehrin AC Milan’ında orta sahanın defansif kısmını kimselere bırakmayan Trapattoni, futbol oynayanlar eğer İtalyan ise golün ne kadar zor atıldığını herkesten iyi anladığından kendine özgü savunmanın, hücum hattının en ilerisindeki presle başladığı futbol tarzını savunur. Kendisinden sadece iki yaş küçük olan Alex Ferguson, kazandığı onca kupaya ve emekli olana kadar yıllar boyunca Manchester’ın Kırmızı yakasına hep en şekerli futbolu izlettirmesine rağmen Trapattoni’den fazlasıyla etkilendiğini gizlemiyor: “Sacchi’nin dediği gibi iyi bir teknik adam olmadan önce iyi bir futbolcu olmak gibi bir zorunluluk yok, çünkü hiçbir şampiyon jokey, daha önce at olarak yarışlara katılıp şampiyon olmamış. Ama yine de Trapattoni gibi hem futbolculuğunda hem de antrenörlüğünde Avrupa Şampiyonu olmak başlı başına büyük bir ayrıcalık. Futbolculuğu ile teknik adamlığı arasındaki devamlılık da bizzat futbolcuyken oynadığı oyuna teknik direktör olarak bakabilmesinden kaynaklanıyor. 1980’lerde futbolda yaşanan değişimin en büyük mimarlarından birisi olarak İtalya’da ilk hücum prese dayalı oyun tarzını başlatan Trapattoni’dir, Sacchi, Lippi ve Capello onun açtığı yoldan ilerleyerek bu kadar başarılı oldular. Birçok zaman Trapattoni’yi sadece Trapattoni yenebildi.” Bir de tabii Juventus teknik direktörüyken pek de kurbanı olmadığı hakem-futbol düzeni hatalarının Juventus’tan başka takımları çalıştırırken ona yaşattıkları... 2002’de ev sahibi olduğu için Güney Kore kayırılırken, canı yakılan yine Trapattoni’den başkası değildi tıpkı Euro 2004’teki son grup maçlarında İskandinav kumpasına kurban edildiği gibi. Hayatında (Prandelli dönemi hariç) İtalya’yı tutmamış, desteklememiş birisi olarak itiraf ediyorum: 18 Kasım 2009 günü bir pozisyonluğuna da olsa asla büyüklüğüne yakışmayacak kadar küçülen Henry’nin eli benim de suratıma bir tokattır 2002 ve 2004’te İtalya’nın uğradığı haksızlıklara isyan etmediğim için... Asıl aşktan bir süre uzaklaştı Yine de arşivde boğulmayıp tarihe, ölümsüz ustaya dönelim: Milan’da geçen 12 yıllık futbolculuk yaşamından sonra, sadece 10 maçlığına Varese formasını giyen Giovanni Trapattoni, Maldini gibi olmamasının sebebini de Milan’a olan sevgisinin azlığına bağlamaz; aksine onun için asıl aşkından bir süre uzaklaşmak, yeni sulara yelken açmak, aşkı tazeleyen bir dönüm noktasıdır: “Varese’de tabii ki Milan’daki kadar iyi olamayacağımı biliyordum, herkes de bunu söylüyordu zaten ama bunu gidip kendim görmeliydim. Zaten futbolu bırakır bırakmaz soluğu yine Milan’da bu sefer genç takımın teknik direktörü olarak aldım.” Tabii ki Trapattoni’nin gönlünde Milan’ın yeri Rıza Çalımbay için Beşiktaş’ın yeri ya da kendisiyle beraber hem futbolcu hem de teknik adam olarak Avrupa Şampiyonluğu yaşamış beş isimden birisi olan Johan Cruyff’ın gönlünde Barcelona’nın olduğu yerdir. Ama Cruyff’tan çok Rıza Çalımbayvari bir başlangıç yapar Trapattoni. Henüz çok da fazla bir deneyimi yokken alınan istikrarsız sonuçlar üzerine eski takım arkadaşı Cesare Maldini’nin yerine göreve getirilir. İlk önce aldığı iyi sonuçlar üzerine göreve kalıcı olarak getirilirken, 1974/75 sezonunun İtalya Kupası’nda takımını finale kadar taşıyınca kulübün, tarihinin en zor günlerinde biraz olsun nefes almasını sağlamış, danışmanı olan eski hocası Rocco’nun da yardımıyla teknik direktör olarak rüştünü ispatlamıştır. Finalde Fiorentina karşısında alınan yenilgi ise bir kez daha Shankly’i haklı çıkaracak, Trapattoni bir dahaki sezona final maçının yenik adamı olarak başlayacaktır. Trapattoni, 1974 yılında tarafttarı olduğu Milan’da göreve gelse de başarısız olduğu gerekçesiyle 1976’da görevinden alınmıştı. Juve’nin altın çağı onla başladı 1975/76 sezonunda o zamanların en iyi orta saha oyuncularından birisi olan Fabio Capello’yu Juventus’tan transfer etmesine rağmen bir kez daha bekleneni veremeyen takımın faturası Rıza Çalımbay örneğinde olduğu gibi “bizim çocuk” konumundaki Giovanni Trapattoni’ye çıkartılır ve “henüz büyük bir takımı çalıştıracak kalibrede olmadığı” gerekçesiyle görevinden alınır. Trapattoni’den sonra Milan, 1986’da Berlusconi kulübü satın alana kadar iflah olamazken, hatta bir süre ikinci ligde mücadele etmek zorunda kalırken, Milan’ın en büyük rakiplerinden Juventus, Milan’ın kovduğu genç teknik adamı göreve getirerek tarihinin en altın çağını yaşayacaktır. 1976 yılında Juventus’un başına geçen Trapattoni 1986’a kadar görev yaparak sadece İtalya tarihinin bir takımda en uzun süre görev yapan teknik direktörü olmakla kalmayacak hem İtalya’da hem de Avrupa’da tüm kupaları kazanarak, Juventus’un İtalya tarihinin en başarılı takımına dönüşmesi sürecinde tarihi bir rol oynayacaktır. Doğuştan Milan’lı ama… Trapattoni 10 yılda 6 kez İtalya Serie A şampiyonluğu kupasını Juventus’a kazandırırken, o zamanlar 4 adet olan tüm UEFA kulüpler arası kupalarını da kulüp müzesine götürür. Bunlardan ilki olan 1977 UEFA Kupası’nı kazanan Trapattoni takımının tamamı İtalyan futbolculardan kuruludur. Bu kupa Juventus’un Avrupa’da kazandığı ilk kupa olarak ayrı bir öneme sahip. Sonraki yıllarda UEFA Kupası’nı 2 kez daha kazanacak-kazandıracak olan Il Trap, yabancı oyuncuların Serie A’yı kökten değiştirip 15 yıllığına dünyanın en iyi ligine dönüştüreceği dönemin en aranan teknik direktörü olacak ancak doğuştan Milan’lı olmasına rağmen Juventus tarihinin en başarılı teknik direktörü olarak tarihe geçecekti. Damgasını vurdu Henüz ilk sezonunda Juventus’u lig şampiyonluğuna taşıyan Trapattoni, harika libero Scirea (futbolculuğu bıraktıktan sonra Juventus’a oyuncu izlemek için çıktığı yolda trafik kazası sonucu hayata gözlerini yumar) ve sonrasında İrlanda Milli Takımı’nda yardımcısı olacak olan Marco Tardelli üzerine kurduğu hücum prese dayalı futbolla İtalyan futbolunda yeni bir çağı başlatır. Aynı yıl, 1976/77 sezonunda kazanılan UEFA Şampiyonluğu da Avrupa futboluna damgasını vuracak olan İtalya’nın Altın Futbol Çağı’nın miladı niteliğindedir. Finalin kahramanı yine Marco Tardelli olur. Kendisi gibi orta sahada savunmaya dönük oynayan Tardelli’yi yıllar sonra Inter teknik direktörlüğü yaparken Mattheus’u dönüştüreceği gibi çok yönlü bir futbol makinesine dönüştüren Trapattoni, bir sonraki sezon manevi evladı gibi gördüğü o zamanların genç yıldızının performansı ile 1978 yılında üst üste ikinci kez Juventus’u Serie A şampiyonluğuna taşır. Malzemeye göre taktik 1979’da İtalya Kupası’nı kazanan Trapattoni’li Juventus, 1980’de ligi 2. bitirdiğinde kadroda revizyona gider. Henüz futbolcu izleme komitelerinin fazla kök salmadığı Kıta Avrupası’nda o zamanlardan sadece kendi liginin değil, dünyanın dört bir yanındaki oyuncuları avucunun içi gibi bilen Trapattoni, orta sahada Tardelli’nin kaptığı topları değerlendirebilecek hücum prese yatkın bir 10 numara olan ama Juventus’a karşı oynadığı iki maç dışında İtalya’da pek de tanınmayan Liam Brady’yi transfer eder. Kâğıt üzerinde Arsenal’den Brady’nin transferi büyük bir kumar olsa da Trapattoni’nin başta İtalya olmak üzere tüm dünyaya tanıttığı Brady’nin sol ayağı, adeta 1981 ve 1982’de üst üste iki sezon kazanacağı Serie A şampiyonluklarının kapısını açan eşsiz bir futbol anahtarıdır. Sağ iç ve sol iç ayrımlarını kaldıran Trapattoni’nin uzun yıllar Avrupa futboluna egemen olan baklava orta saha modeliyle yeni bir çığır açmış, oyuncularını sisteme göre kullanmak yerine elindeki malzemeye göre yeni bir taktik anlayış geliştirmişti. İnsan yönetimi bir sanattır 1982’de İtalya sürpriz bir şekilde Dünya Kupası’nı kazanırken, sergilediği rakibin oyununu bozmaya dayalı tatlı sert presli oyun anlayışı, tamamen Trapattoni’li Juventus’un iki sezon üst üste şampiyonluğa taşımış olan formülün milli takıma uygulanmış versiyonudur. Juventus’un hücumcu sol beki Cabrini ve harika libero Scirea ile beraber Trapattoni’nin “taktiksel manevi oğlu” gibi olan Tardelli, turnuvanın en iyi oyuncularından birisine dönüşürken, final maçında şampiyonluğu getiren gole de imzasını atacaktır. Ama asıl 1982 Dünya Kupası’ndaki Trapattoni damgası, çok yakın bir zamanda Juventus’ta beraber oynatacağı Platini ve Boniek ikilisi olur. O zamanlar Bosman futbolcuların ayaklarındaki prangaları kırmamış olduğu İtalya’da yabancı oyuncusu sınırlaması hüküm sürdüğü için Brady satılmak zorunda kalınır. İlk sezonunda Juventus’u şampiyon yapan Trapattoni’nin oyun sisteminde libero Scirea önemli bir yer tutuyordu. Yerine transfer edilen Platini, İtalya’daki ilk günlerinde zorlanırken, Trapattoni bir kez daha insan yönetimi sanatının, teknik direktörlüğün en önemli boyutu olduğunu vurgularcasına Platini’yle görüşerek sıkıntılarını masaya yatırır. Platini, takımın oynadığı oyunun Boniek ve kendisine uymadığını, takımdan ayrılmak istediğini söylediğinde Trapattoni ders vermez, ders alır. 1983’te Serie A ikincisi ve Şampiyon Kulüpler finalisti olan Juventus, sadece İtalya Kupası şampiyonluğuyla yetinir. Ama aslında kısa vadede kaybetmiş gibi gözüken Trapattoni, uzun vadede İtalyan futbolunun gerçek imparatoruna dönüşecektir. Platini sorununu çözerken aldığı ders, siyah-beyazlılara oynattığı futbola yansıyan Trapattoni 1984’te Juventus’u Serie A, Kupa Galipleri Kupası ve Avrupa Süper Kupası’nda şampiyon yapar. 1985’te Juventus’u Şampiyon Kulüpler Kupası ve Kıtalararası Kupa şampiyonluklarına taşıyan teknik adam, 1986’da bir kez daha siyah-beyazlıları Serie A şampiyonu yaptıktan sonra İtalya’nın en pahalı teknik direktörü olarak Inter’in yolunu tutar: “Juve’deki 10. yılımın sonunda artık daha fazla kazanabileceğimiz bir şey kalmamıştı. Yine de o 10 sezon boyunca kazandığım para hayatımın sonuna kadar torunlarıma bile yeterdi ve ben Inter’e kesinlikle para için gitmemiştim. Önemli olan İtalya’nın en pahalı teknik direktörü olmak değildi, herkesin ‘çalıştırılması, düzeltilmesi imkânsız bir takım’ olarak andığı Inter’de başarılı olabilmekti” Mattheus’u baştan yarattı En başlarda Trapattoni’nin işi sandığından da zordur. Herkes ilk sezonun sonunda Trapattoni’nin de kendisinden önceki teknik adamlar gibi harcanıp gideceğinden eminken, Trapattoni ilk önce sabırla kendi futbol felsefesini kulüp yönetimine benimsetir. Daha sonra ise Mattheus’u transfer ederek, Avrupa’nın en iyi oyuncularından birisi olarak gösterilen Alman futbol makinesine aslında daha öğrenecek çok şeyi olduğunu anlatarak yoluna devam eder. İlk olarak Alman yıldızın sadece sol ayağını çalıştırır, daha sonra ise onun kalibresinde bir oyuncunun maç boyunca oyunun her iki yönünü de oynamak zorunda olduğunu ve bunun takımın kaderini belirleyecek en önemli nokta olduğunu açıklayarak antrenmanlarda kendisini savunmada oynatır. Almanya Milli Takımı’nın santrforu Klinsmann, Trapattoni’ye neden kendisi gibi bir forvete boş kaleye plase çalıştırdığını sorduğunda “Pavarotti bile her gün şarkı söylemek için çalışıyorsa, sen de çalışacaksın Klinsmann” cevabını verir. Sonuç: Inter ilk önce 1989’da 10 yıl aradan sonra Serie A şampiyonu olurken, Mattheus yılın futbolcusu seçilir. 1990 Dünya Kupası’nda ise Almanya’nın şampiyon olmasında başrolde olan Mattheus bir kez daha Trapattoni’nin kendisini baştan yarattığı kabul edecek ve 38 yaşına kadar futbol oynamasının İtalyan hoca sayesinde olduğunu birçok kez tekrarlayacaktır. Platini, takımın oynadığı oyunun Boniek ve kendisine uymadığını, takımdan ayrılmak istediğini söylediğinde Trapattoni ders vermez, ders alır. Milan, Juventus ve Inter… Tarihte İtalya’nın 3 büyüğünü çalıştıran 2. teknik adam olmayı başaran Trapattoni, Inter’in 10 yıllık makus talihini değiştirirken Serie A’nın 18 takımla oynanıp galibiyete 2 puan verildiği sezonların da en fazla puan rekorunu Inter teknik direktörü olarak kırar. Bu başarının sırrını ise “Oyuncularımın özgürlüğü” olarak açıklar: “Oyuncularım benim söylediğim her şeyi yapmakta özgürdürler!” İkinci Juve dönemi 1991-1994 yılları arasında ikinci kez Juventus’un başına geçen Trapattoni, eski gücünden uzak olan ve Berlusconi’nin Milan’ının gölgesinde kalan siyah-beyazlıları tekrar şampiyonluğa oynayan bir takıma dönüştürse de sadece 1993’teki UEFA Kupası şampiyonluğuyla yetinmek zorunda kalır, 1992 ve 1994’te ligi 2. sırada tamamladığında ise Bill Shankly bir kez daha haklı çıkar: “Birinciysen insanların gözünde her şeysin ama eğer ikinciysen sadece hiçbir şeysin” Bu durumun benzeri 1999’da Fiorentina teknik direktörüyken de tekrarlanacaktır. Fatih Terim’den önce Fiorentina’yı çalıştırdığı dönemde Batistuta uzun süre sakatlanmasa ve Brezilyalı golcü Edmundo Rio Karnivali yerine Fiorentina maçlarını tercih etseydi, durum farklı mı olurdu? Il Trap’ın bu soruya cevabı da çok net: “Ne olduğunun değil ne olmadığının daha çok önemi var. Futbolda olabilecekler değil, olanlar hatırlanır! Bu en çok da İtalyan futbolu için geçerlidir” Almanya’da onun da Sergen’i vardı 1994/95 sezonunda İtalya’dan ayrılıp Bayern Münih’in başına geçen Trapattoni, Almanya’daki ilk deneyiminde daha çok saha dışı etkenler yüzünden başarılı olamazken bir sezonluğuna Cagliari’nin başında İtalya’ya geri döner. Ama Trapattoni’nin asıl muhteşem dönüşü 1996’da yine Bayern Münih’e olacaktır. 1996/97 sezonunda Bayern’i Bundesliga şampiyonluğuna taşıyan Il Trap, 1997/98 sezonunda da Almanya Kupası’nı kulübün müzesine götürürken bir kez daha “fazla İtalyan” birisi olarak saha dışında Alman futbol kültürüyle çatışmasının kurbanı olacaktır. Bir maçtan sonra kendisinin bile bazı futbolculardan daha çok koştuğunu söylemesi, oyuncularını içi boş şişelere benzetmesi Trapattoni ile Alman devinin yollarının ayrılmasına sebep olur. Ama yine de sadece o yılların en yetenekli Alman yıldızlarından Mario Basler’i Lucescu’nun Sergen’i oynatması gibi hiç kimsenin beceremediği kadar iyi oynatması onun Almanya’da da kendine has bir repütasyon oluşturmasını sağlayacak, uzun yıllar Almanya’nın birçok kulübünden teklifler alacaktı. Milli takım hayal kırıklığı Yine de Almanya’ya bir kez daha dönene kadar ilk önce Fiorentina’yı çalıştıran ve elindeki kısıtlı kadroya rağmen Floransa ekibinin İtalya’nın dev ekipleri arasından sıyrılarak Şampiyonlar Ligi’ne katılmasını sağlayan Trapattoni, 2000 yılında hayatı boyunca hayalini kurduğu göreve getirildi. 2000-2004 yılları arasında İtalya Milli Takımı’nı çalıştıran kurt hoca, 2002 Dünya Kupası’nda Güney Kore maçında gördüğüne değil düdüğüyle “çaldığı”na inanan hakemlerin kurbanı olurken, 2004 Avrupa Şampiyonası’nda İskandinav kumpasının ve kendi kendisinin 1996/97 sezonunda Bayern’i Bundesliga şampiyonluğuna taşıyan Il Trap, 1997/98 sezonunda da Almanya Kupası’nı kulübün müzesine götürürken bir kez daha “fazla İtalyan” birisi olarak saha dışında Alman futbol kültürüyle çatışmasının kurbanı olacaktır. kurbanı olacaktı. Daha önceleri kendisini, Almanya ve İtalya gibi Avrupa’nın en zor liglerinde başarıya taşıyan defans ağırlıklı futbol, İtalyanların tarihleri boyunca en iyi oynadıkları oyun tarzı olsa da en iyi savunma oynatan İtalyan teknik direktör olarak milli takımda büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Benfica’da zafer, Stuttgart’ta hüsran 2004/05 sezonunda Portekiz’in Benfica ekibinin başına geçen ve orada geçirdiği tek sezonda takımı 11 yıl aradan sonra lig şampiyonluğuna taşıyan yaşlı kurt, Avrupa’nın 3 ayrı liginde şampiyonluk yaşayarak tarihi bir başarıya imza attı. Bir kez daha Almanya’dan gelen ısrarlı teklifleri reddedemeyen Trapattoni, 2005/06 sezonunda Stuttgart’ın Trapattoni, 2005/06 sezonunda Stuttgart’ın başına geçtiğinde beklentiler büyüktü. Ancak görevde 20 maç kalabildi. başına geçtiğinde beklentiler büyüktü. Ancak bu kez Stuttgart’ın en büyük iki hücum silahı olan Danimarkalı forvet oyuncuları Tomasson ve Gronkjaer’le arasına, oynattığı savunma ağırlıklı futbol yüzünden kara kedi giren kurt hoca, sadece 20 maç sonra görevinden alındı. Tomasson ve Gronkjaer, Trapattoni’yi “hücum yapmaktan korkmak”la suçlarken, Stuttgart yönetimi iki yıldız forveti yedek kulübesine mahkûm eden Trapattoni’yi “Kulübün hedefleri”yle uyuşmadığı için kovdu. 2006 yılında dünyanın en zengin adamlarından birisi olan Salzburg başkanı Dietrich Mateschitz’ın teklifi üzerine futbol direktörü olarak Avusturya takımının başına geçen yaşlı kurt, ilk sezonunda takımın başına eski talebesi Mattheus’u getirdi. İşler istendiği gibi gitmeyince bizzat takımın başına geçen Trap, 2006/07’de Salzburg’u Avusturya Bundesliga’sında 10 yıllık aradan sonra şampiyonluğa taşıyarak dört farklı ligde şampiyonluk yaşamış oldu. Zamanında Arrigo Sacchi, büyük usta bunu başarmadan önce “Söz konusu futbol ise Trapattoni derdini hiç Japonca bilmeden Japonlara bile anlatabilir.” demişti ve fazlasıyla haklı çıktı. Geçmişte Ernst Happel’in şimdilerde ise Jose Mourinho’nun başarmış olduğu 4 ayrı ülke liginde şampiyonluk gündelik dilden çok futbol diliyle ilintili olsa gerek! Henry’nin eline yenildi Ama asıl teknik adamlık dehasını 11 yeteneği kısıtlı ama kimsenin olmadığı kadar mangal yürekli gençle mücadele eden İrlanda Milli Takımı’nda gösterdi. İtalya ve Bulgaristan’ın olduğu en alt torbadan Dejan Saviçeviç’in Yugoslavya mirası Karadağ’ın yer aldığı grupta dünyanın en güzel futbolunu oynamasalar da eldeki malzemeye göre çok büyük iş başararak hiç yenilmeden play-off’a kalan İrlanda Cumhuriyeti, olabilecek en çirkin şekilde Henry’nin eline yenildi. O gün 70 yaşında oyuncularıyla beraber ağlayan Trapattoni, kişiliği ve eserleriyle ki (en büyüğü kazandığı tüm rekor mertebesindeki kupaların üzerinde o geceki takımı 2010 Dünya Kupası play-offlarında Trapattoni’li İrlanda, Henry’nin eliyle düzeltip asistini yaptığı golle turnuva biletini kaçırmıştı. yaratmaktır) oynattığı futbolun çok daha ötesinde futbolun en güzel yüzlerinden birisi. Sonrasında belki İrlanda turnuva şarkısının aksine herkese yenildi ama o kadar zayıf bir kadro ile Euro 2012’ye katılmaları zaten İspanya’nın kupayı kazanmasına eşdeğer bir başarı değil miydi? İspanya Emre Çelik HF121 YERi DOLAR MI? Barcelona, bu sezon sonunda kaptanı Carles Puyol’u kesin olarak kaybediyor. Son 3 senedir ciddi anlamda sakatlıklarla boğuşan Katalan oyuncunun yerine ise artık 2 yıldır ertelenen stoper transferinin yapılacağı neredeyse kesinleşti. Peki Barcelona, böylesine önemli bir bayrak adamının, formda olduğu dönemde dünyanın gelmiş geçmiş en iyi stoperlerinden biri olarak görülen Puyol’un yerini doldurabilecek mi Carles Puyol’un sahip olduğu liderliğin, savaşçılığın ve oyun zekasının yerini bir anda doldurmak mümkün değil. Lâkin Puyol’un yerini bir şekilde doldurabilmek için öncelikle Barcelona’nın son 10 yıldaki stoper şablonuna bakmak doğru olacaktır. Rijkaard döneminde Rafael Marquez-Carles Puyol tandemiyle başlayan ve ardından Carles Puyol-Gerard Pique ikilisine evrilen savunma göbeği, son yıllarda Puyol’un sakatlığından dolayı Gerard Pique-Javier Mascherano ikilisine dönüştü. Burada ilk Marquez-Puyol ikilisinden başlamak gerekirse, takımın frikikçilerinden biri olabilecek kadar ayağına hakim, oyun/saha görüşü top class olmasa da pas yapabilen bir Marquez ve kesici, hamleli ve daha çevik bir Puyol olduğunu görmek mümkün. Puyol, bir sonraki partneriyle rolünü aynen korurken Marquez ile paralel profilde, hatta Meksikalıdan çok daha geniş bir oyun görüşüne sahip olan Pique savunma göbeğinin diğer ismi oldu. Ardından ise sakatlanan Puyol’un yerine yine tecrübeli oyuncu gibi kendini hiçbir pozisyondan sakınmayan, atik, ilk hamlelerinde başarılı ve işi ilk hamlede bitirmeye çalışan Macherano oynadı. Bu açıdan değerlendirildiğinde Puyol’un yerine tıpkı Mascherano-Puyol ikilisine benzer bir profilde tekniğiyle değil top çalma becerisiyle, hızı ve çevikliğiyle, hamle zamanlamalarındaki başarısıyla öne çıkan bir isim ilk hedef olacaktır. İdeal stoper nasıl olmalı? Fakat burada değerlendirmeye alınması gereken birkaç parametre daha mevcut. Altyapıdan böyle bir oyuncu yetişip yetişmediği, oyuncu özelliklerindeki isabete rağmen boyu ve tek bir ismin savunmadaki açığı kapatıp kapatmayacağı gibi sorular da işin içinde değerlendirilmesi gereken noktalar olarak öne çıkıyor. İlk sorudan başlamak gerekirse Barcelona B’de şu an için en fazla öne çıkan stoper Sergi Gomez lâkin 21 yaşındaki oyuncunun bu zamana kadar as takımda denenmemesi Gomez hakkındaki düşünceleri açıkça ortaya koyuyor. Gomez’in arkasından Frank Bagnack ve Edgar Ie geliyor lâkin bu iki isim de henüz 20 yaşına bile gelmemiş, bir anda bu seviyedeki stresi kaldırabilecek isimler değil. Barcelona’nın içinde bulunduğu yönetimsel kriz ortamından dolayı teknik ekibin üzerinde oluşan baskı da düşünülünce Barcelona’nın böyle bir risk alması imkânsıza yakın. Kısacası bu ihtimalin devre dışı kaldığını ve %99,9 transfer gerçekleşeceğini söylemek doğru olacaktır. Muhtemel stoper transferinde dikkate alınacak bir diğer önemli kriter de hiç şüphesiz oyuncunun boyu olacak. Barcelona’nın hiç şüphesiz son yıllarda en zayıf karnı duran top ve yan top savunması. Orta sahada Busquets’ten başlayarak ilerideki 5 oyuncunun kısa isimler olması, savunma dörtlüsünde ise sadece 1,92’lik Pique’nin diğer oyunculardan ayrılması (Alves [1,73]- Alba [1,70], Adriano [1,72], Mascherano [1,74]) bunun en büyük sebeplerinden biri hiç şüphesiz. Bu sorunun son yıllarda artmasının en büyük sebebi ise Puyol’un son 2 yıldaki yokluğu. Tecrübeli stoper her ne kadar 1.78’lik boyuyla uzun sayılamayacak olsa da sıçrama yeteneği ve savunma ortalamasına göre uzunluğu bu konuda avantaj sağlıyordu. Kısacası Puyol varken Barça’da hava toplarında hakim 3 oyuncu, Puyol’un yokluğunda ise 2 oyuncu oluyor ve bu da ciddi bir problem anlamına geliyor. Bu açıdan düşünülünce Barcelona’nın alacağı stoperin 1,80’den kısa olmayacağını tahmin etmek çok da zor değil. Elbette stoperler genel olarak uzun Barcelona B’de şu an için en fazla öne çıkan stoper Sergi Gomez lâkin 21 yaşındaki oyuncunun bu zamana kadar as takımda denenmemesi Gomez hakkında soru işaretleri oluşturuyor. boylu isimler oluyor ama yine de dikkat edilecek bir özellik olacaktır. Diğer bir nokta ise tek bir transferin yetip yetmeyeceği konusu. Bu noktada ise denklemin yanıtını verecek kritik isim hiç şüphesiz Marc Bartra ve geleceği olacak.Genç oyuncu, profil özellikleri bakımından Pique ile paralellik gösteriyor ve sezon başında oynatıldığı zaman da büyük ölçüde Pique’nin yerine tercih edildi. Hatta sezonun ilk bölümünde de son derece başarılı bir grafik çizdi ama kriz anında sorumluluktan kaçan kulübe tarafından kulübeye hapsedildi. Bartra da bu sebeple tıpkı Thiago gibi ciddi bir teklif karşısında gitmek isteyebilir. Genç oyuncu kalsa bile Mascherano’nun da hakkında gideceği yönünde dedikodular var. Barcelona adına en iyi senaryoyu düşünürsek iki isim de önümüzdeki sene devam etse bile Pique de dahil geniş kadroda sadece 3 stoper olduğu bir gerçek. Hatta Masche’nin sakatlandığı dönemlerde zorunluluktan Song bile bir dönem oynadı. Sezonda 70-75 maça çıkan ve hedefi her turnuvada şampiyonluk olan bir takım için bu büyük bir risk. Hatta 4 stoper bile bazı noktalarda yetersiz olabilir ki bu açıdan düşünülünce Barcelona’nın Puyol profilinde 1 ismin yanında bir stoper daha alması sürpriz olmaz. Adaylar, adaylar... Adı geçen isimlere bakacak olursak İspanya’dan Aymeric Laporte ve Mateo Musacchio isimleri öne çıkıyor. Kısa bir betimlemeyle Laporte’nin Pique’ye Musacchio’nun ise daha çok Puyol ile paralel bir tarzı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ayrıca işin içine tecrübe, yaş v.b. konular da girince Musacchio’nun bir adım önde olduğunu, tercih edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat Laporte’yi de tamamen denklem dışına atmamak lazım. Genç oyuncunun yüksek olmayan fiyatı ve gelecek vaad ettiği de düşünülürse alternatif olarak kadroyu genişletmek için transfer edilmesi sürpriz olmaz. İspanya’dan adı geçen bir diğer isim olan Federico Fazio ise açıkçası ülke içinde adı geçen isimlerden en akla yatkını olarak öne çıkıyor. Uzun boyu, savaşçı kişiliği, fiziksel özelliklerine rağmen hızı, tecrübesi ile eski tip bir stoper görüntüsü çizen Fazio da ikinci baharını Barcelona ile yaşayabilir. Yurt dışından ismi Barcelona ile en fazla anılan isim David Luiz. Açıkçası Luiz’in daha çok saf bir stoper özelliklerinden ziyade modern, top yapmaya daha yatkın, savaşçılığıyla değil aklıyla oynayan bir isim olduğunu düşünüyorum ve Barça’nın ihtiyaçları ile Chelsea’nin talep ettiği fiyat dikkate alınırsa yanlış bir transfer olacağını düşünüyorum. David Luiz dışında Mats Hummels’in de bu kategoriye girdiğini düşünüyorum ve Barça için doğru isim olmayacağı görüşündeyim. Tiago Silva’nın imkansızlığı bu transferi olasılık dışı kılıyor. Son günlerde adları geçen Mehdi Benatia ve Eliaquim Mangala isimleri ise Barcelona’nın ihtiyacına uygunluk açısından daha öne çıkıyor. Savaşçı kişilikleri, fiziksel üstünlükleri, top kesme ve hamle zamanlamalarındaki yetenekleri ile sanki Puyol’un yerini doldurabilmek adına doğru isimler olarak öne çıkıyorlar. River Plate’in genç ismi Eder Yan toplarda zaman zaman zaaflar yaşayan Barcelona’nın şüphesiz Pique gibi uzun boylu bir stopere ihtiyacı var. Alvarez Balanta konusunda ise yakından takip etmediğim için çok kesin konuşmak istemiyorum lâkin hakkındaki scouting raporları, yaşı ve isminin geçtiği büyük kulüpler düşünülünce transfer sanki daha bir olası görülüyor. Aymeric Laporte Mateo Musacchio Büyüteç Mustafa Demirtaş HF121 LENTINI’NiN DÖNÜŞÜ ALESSIO CERCi Bazı İtalyan efsanelerin yıldızı geç parlamış ama kolay kolay sönmemiştir. Alessio Cerci’ye de genç yaşında “Henry” demişlerdi ama Henry’nin haberi yoktu… Ancak kariyerindeki adımları kısa olsa da kararlıydı ve bir gün o da yıldızlar arasına girecekti ‘Biraz nostaljiden zarar gelmez’ diyerek, CM 03-04 oyununu bilgisayarınıza kurup, yeni bir kariyer açtınız. Artık hayatınızdan uzunca bir süre çalmaya, sevdiklerinize ‘Yüzünü gören cennetlik’ dedirtmeye, aydınlıkta yatıp, karanlıkta uyanmaya hazırsınız. Her zamanki gibi, yola öncelikle etraftaki wonderkid’leri toplayarak koyulacaksanız. Cavenaghi, Adu, Le Tallec, Mexes, Andy Welsh (bunu herkes bilmez) derken yolunuz 16 yaşındaki bir Romalı için İtalya’ya düşebilir: Alessio Cerci. Ancak gerçek hayatta birçok wonderkid yüzünü gösterirken Cerci, Roma’nın kronik kiralık oyuncusu olmuş, bir türlü gerçek patlamayı yapamamıştı. Yoksa oyunun gereksiz şişirilmiş potansiyellerinden biri miydi? Sahi, İtalya o konuda garip bir ülkeydi. Üç yıl öncesinde amatör kulüpte oynayan Fabio Grosso, hızlıca tırmanıp ülkesine Dünya Kupası’nı kazandıranlardan biri olmuştu. Pekala Cerci’ye de o zamanı tanımak gerekirdi. Roma alt yapısında sergilediği muhteşem futboldan sadece Championsip Manager haberdar değildi. O günlerde takımda Batistuta, Totti, Montella, Delvecchio, Cassano gibi efsane hücumlar vardı ama Romalılar Alessio’yu izlemek için genç takımlarının sahne aldığı kasabaya giderlerdi. O günlerde bir forvet oyuncusu olan Cerci, oyun stiliyle Thierry Henry’e benzetilmiş hatta ‘Valmontone’deki Henry’ lakabına layık görülmüştü. Ancak onun sahadaki kaderi, Henry’nin tam aksi istikametiydi… Onu ilk olarak Capello Roma A Takımı’na çıkardı. Ancak çocukluk aşkı forması altında istediği damgayı vuramadı. Üç yıl farklı kulüplerde kiraladıktan sonra Fiorentina’ya 4 milyon euro karşılığında satıldı. Oradan da iki sezon sonra co-ownership anlaşmasıyla Torino’ya geçti. Ve ondan yıllar önce beklenen patlamayı, nihayet bu forma altında gerçekleştirecekti. Eğer o şehre yaşatacakları bir film olsaydı, adı şüphesiz ki “Lentini’nin Dönüşü” olurdu. Lentini, uçak kazasıyla noktalanan “Grande Torino” zamanından sonraki en parlak Torino takımının başrol oyuncusuydu. Dönemin transfer rekorunu kırarak Milan’a geçmiş, ancak kısa bir süre sonra yaşadığı trafik kazasıyla futbol hayatı alt üstü olmuştu. Alessio Cerci topu sol ayağına her aldığında, saçlarını sallaya sallaya her içeri kat ettiğinde, Torino ahalisine Lentini’yi hatırlatıyordu. Ancak onun bir farkı vardı; Lentini zamanında kanat oyuncularını ters tarafta oynatmak pek moda değildi. Cerci, o bakımdan şanslıydı çünkü sağ kanatta oynatıldığında, çalım yeteneğini kendisine şut açısı bulmak için de kullanabilirdi. Nasıl ki Juventuslu ‘sağ kanat’ Henry’nin Arsenal’de forvet olmasıyla bir efsane doğduysa, Cerci de forvetten sağ kanata evirildiğinde Serie A’nın en ezber bozan oyuncuları arasında yer almaya başlayacaktı. “Sahada olayım da, nerede oynadığım fark etmez” demişti bir keresinde Cerci. Ancak asıl olarak nerede fark yarattığının da farkındaydı: “Roma’da ve Fiorentina’da forvet oynamıştım, yine oynayabilirim. Ancak kanatta oynamaktan daha zevk aldığımı söylemeliyim. Çünkü benim gibi yetenekleri olan oyuncular, oradaki özgürlüğü daha çok isterler.” Aslında onun büyük çıkışında anahtar kelime buydu: Özgürlük! Torino’daki hocası Giampiero Ventura onu elbette belirli bir bölgeye, çoğunlukla sağ tarafa yazıyordu. Ancak ona, maç esnasında köşedeki pizzadan sipariş verecek kadar serbestlik tanınmıştı. Sonuç, şimdiye kadar 11 gol, 10 asist… Aynı zamanda Cerci, istatistiksel olarak Serie A’nın “en çok gol pozisyonu yaratan” oyuncusu. Alessio Cerci’nin en önemli özelliği tekniği ve bunu son iki sezondur direkt skora yansıtmaya başladı. Sol ayağının içini çok iyi kullanıyor, aynı zamanda ters kanattan gelen ataklarda da ‘tilki golcülük’ hislerini harekete geçirebiliyor. Onun bu performansına Prandelli de kayıtsız kalamadı ve onu son İspanya maçında direkt 11’de oynattı. Dünya Kupası’nda da bir terslik çıkmazsa yer alması bekleniyor. Hatta eğer sistem 4-3-3’de kalacaksa, tahtaya ilk yazılan isim yine o olabilir. O günlerde 27 yaşını doldurmuş ve “geç parlayan İtalyanlar” arasına adını yazdırmış olacak. Ancak kalan futbol hayatını çok daha büyük formalar altında geçireceği kesin. “Torino’da kalma ihtimalim yüzde 50” derken bol keseden atıyordu Cerci. Çünkü onu Milan, Inter, Juventus gibi İtalyan devlerinin yanı sıra Premier League’den de bekleyenleri vardı. “Peki ya Roma?” sorusu geldiğinde ise asıl hayalini döküvermişti: “Benim Roma’ya olan tutkum gizli bir şey değil. Eğer tekrar o formayı gitme fırsatım olursa, hiç düşünmem!”
Benzer belgeler
HF135 - Hayatım Futbol
asistlerin hatrına sustu taraftar. Ama artık her zamankinden daha
yüksek sesle soruyorlar: Selçuk İnan’a ne oldu? Hayatım Futbol 121.
sayınında bu sorunun cevabını arıyor.
Bade Birahanesi - Hayatım Futbol
asistlerin hatrına sustu taraftar. Ama artık her zamankinden daha
yüksek sesle soruyorlar: Selçuk İnan’a ne oldu? Hayatım Futbol 121.
sayınında bu sorunun cevabını arıyor.
röportaj - WordPress.com
bulundurarak bir yandan iyi hamleler yapmış gibi
gözükse de, diğer yandan takımın yaş ortalamasını
oldukça yükseltti. Savunma hattında Sedat Ağçay 34
yaşında. 2 sezondur Başakşehir’in stoperinde fo...
Transfer Çalımları Glasgow - Celtic Trabzonspor
profiline günümüzde en çok uyan isim olan Selçuk
İnan, Manisaspor’da başlayan istikrarını önce
Trabzonspor’a sonra da Galatasaray’a taşıyarak
‘özel’ bir oyuncu haline geldi. Ancak onun bu kadar