HF135 - Hayatım Futbol
Transkript
HF135 - Hayatım Futbol
Yayın Koordinatörü Arena’da ikinci italyan İlker Yılmaz Her şey Fatih Terim’in gönderilişiyle başladı. “Kurumsallaşan” bir Galatasaray vardı karşımızda. Teknik direktörlük koltuğuna Roberto Mancini oturmuştu… İtalyan hoca yaklaşık 7 ay kaldığı İstanbul da pek de başarısız sayılmazdı ama hedefler uyuşmayınca o da Galatasaray’dan koptu, hem de bunu yaparken dillere pelesenk olan “9 milyon euroluk” tazminatından da vazgeçti. Gözler Ünal Aysal’daydı. Belçikalı gibi düşünüp konuşan ama genelde manevraları bu coğrafyaya özgü olan Aysal, eski dost Lucescu’dan olumlu yanıt alamayınca,”Önce Alman ve Hollanda ekolü” dedi Löw’le, Klinsman’la görüştü, “Olmaz” yanıtı aldı. Hitzfeld emekli oldu, Tuchel de son zamanların modası “Tükenmişlik sendromu” bahanesi/gerekçesi ile Aysal’ı üzüyordu. İş iyice içinden çıkılamayan bir hal almaya başlamıştı. David Moyes İstanbul’a geldi, Hikmet Karaman’ın adı çıktı, zor zamanların kurtarıcısı Mustafa Denizli yine akıllara geldi ama Galatasaray’ın teknik direktör koltuğu hala boştu. Sonra beklenmedik bir anda KAP’a açıklama düştü. Galatasaray, İtalya Milli Takımı’ndan geçtiğimiz günlerde istifa eden Cesare Prandelli ile görüşmelere başlamıştı. Alman ekolü denirken bu hamle herkesi şaşırtmıştı. Sonra Aysal Prandelli’nin kısa süre içerisinde takımın başında olacağını açıkladı ve “Mutlu son” Editör Cantürk Temelli Yazarlar Güner Çalış Fırat Selçuk Fırat Topal Fırat Yalgın Sercan Ergün Serkan Akkoyun Uğur Karakullukçu Varol Döken Yukarıda kısa sürede Galatasaray’da yaşanan hoca krizinin bir özetini okudunuz, biz de bu sayıda Hayatım Futbol ekibi olarak, Galatasaray’ın müstakbel teknik direktörü Prandelli’yi her yönüyle inceledik. Bununla birlikte, yaşanan bu krizin bir eleştirisini yapmaktan da geri kalmadık. Keyifli okumalar, Cantürk Temelli [email protected] [email protected] #135 BU SAYIDA GALATASARAY Özel Prandelli, Hücumcu İtalyan 5 Yaşındaki Galatasaraylı ve Ünay Aysal Hangi Ekol? Maç Bahane #3 Varol Döken, Dünya Kupası’nı bahane edip sizlere yeni mekanlar tanıtıyor Maç Bahane Gibi Değil Gibi Fırat Topal Amerikan Rüyası için yollara düştü ama Queens sokaklarında “Soccer” maçı kovaladı Filistin Artık Özgür! İsrail terörüyle yaşamaya çalışan Filistin, hayal bile edilmesi güç bir şeyi başararak 2015 Asya Şampiyonası’na katılma hakkı kazandı Şu Bizim Sportif Direktör Meselesi Aykut Kocaman, Tomas Ujfalusi şimdi de Önder Özen… Alışık olmadığımız ve tartışılan Sportif Direktörlük Günü Kurtarmaya Çalışmanın Bedeli Rusya Dünya Kupası’nda dibe vurdu hayal kırıklığı yarattı. Peki, 2018 öncesi Rusya’nın böylesine kötü olmasının nedeni neydi Varol Döken Maç Bahane HF135 DÜNYA KUPASI BAHANE #3 Hayat kısa, Dünya Kupası geçiyor Grup maçları derken ikinci tur maçları da bitti. Şu iki günlük (Çarşamba-Perşembe) ara bile zor gelirken 14 Temmuz sabahına nasıl uyanacağız bilemiyorum. Siz ne yapıyorsunuz bilmem ama ben bu gerçeği hatırlamamak için içiyorum. Bu hafta da Arjantin-İsviçre maçını bahane edip içtim. Yoksa içkiyi bahane edip maçı mı izledim??? Anlayacağınız bu Dünya Kupası benim kafam biraz karışık. Sizinkini de fazla karıştırmadan maçı nerede izledim anlatayım; belki siz de unutmak için değil de hatırlamamak için içenlerdensinizdir… Zeplin Kadıköy’e taşınalı 1,5 sene kadar oluyor. Zeplin de benden birkaç ay kadar önce açmıştır herhalde mekânını. O gün bugün Kadıköy’de bar/pub eksikliğini en iyi dolduran yerlerden biri oldu. Gerek iç ve dış tasarımı, gerek kitlesi gerekse de menüsüyle gerçekten Kadıköy’ün en güzel alternatif mekânlarından biri. Nasıl gidilir? Bu seride iki seferdir yazıyorum, bir daha Kadıköy’e nasıl geleceğinizi anlatmama gerek yok herhalde. Rıhtımdan yukarı Moda Caddesi’ne çıkarsanız Migros’a gelmeden sağda Zeplin’i görürsünüz. Bahariye/Altıyol tarafından geliyorsanız yine Rıhtım’a gider gibi inip Migros’un tam karşısında bulabilirsiniz. Önü her daim kalabalık olan mekânı bulmakta zorluk çekeceğinizi sanmıyorum. Nasıl bir mekan? Zeplin, yukarıda da yazdığım gibi bir bar/ pub. Bardan daha çok pub diye nitelendirmek doğru olur, zira en az 5-6 fıçı bira bulunabiliyor. Kitlesi sebebiyle de yabancıların dediği gibi neighbourhood pub da diyebiliriz. İsimlerinde bir de Delicatessen var ki, bana Jean-Pierre Jeunet’nin filmini hatırlatıyor, sanırım özel şarküteri ürünleri bulundurdukları içindir. Zeplin, çok büyük bir mekân değil, girişte 6-7 masası, içeride 10-12 masası, bar ve köşelerde ayakta takılabileceğiniz yerleriyle 100-150 kişi alır Ortalama bir fiyatlandırması bulunan Zeplin’in içki menüsü Varol Döken’i memnun edecek kadar geniş. diye tahmin ediyorum. Ama hınca hınç dolduğu günler ki bunlar haftada 3 günden fazla, sayı çok daha fazla oluyor. Kapı önü hariç hiçbir yerde sigara içilmiyor. O yüzden önü her daim kalabalık. Caddenin trafiği çok fazla olmadığı için bu kalabalık sorun yaratmıyor. Aynı sırada Belfast ve Ayı ile birlikte bu mekân önü kalabalıkları Kadıköy’ün ne kadar cıvıl cıvıl olduğunu hissettiriyor size. Fiyatları için ortalama diyebilirim. Fıçı biralar 10 TL, yabancı şişe biralar 15-20, viski votka, kokteyl gibi yabancı içkiler de 25-30 lira aralığında. İçki menüsü gayet başarılı. Yemek menüsü de hiç fena değil. Küçük hamburgerleri ve frankfurten sosisini tavsiye ederim. Yemek fiyatları için de ortalama 20-25 TL diyebiliriz. Zeplin açıldığından beri kendi kitlesini yarattı. Çoğunlukla 25-40 yaş aralığında çalışan, iş çıkışı kendine bir ‘‘drink’’ alan insanlar. Genelleme yapmayayım ama güzel insanlar. Güzelden kastım şu, rahatsız olmadan rahatsız etmeden gelir içkinizi içer, sohbetinizi eder dönersiniz. Neighbourhood bar derken en çok anlatmaya çalıştığım da bu. Müzikleri de atlamayalım bu arada, DJ set falan da oluyor çoğunlukla, seçimleri gayet iyi, ses yüksekliği de… Nasıl izlenir? Zeplin bir spor barı değil. Aslına bakarsanız Dünya Kupası olmasa hiçbir şekilde maç izlenecek bir mekân da değil. Ama burada bar önünde bir maç izlemeden Dünya Kupası’nı bitirmeyin bence. Her ne kadar mekânda tek bir TV olsa da, maç Spor bir bar olmasa da içerisi ferah ve barda oturup biranızı yudumlerken Dünya Kupası heyecanını burada yaşamak keyif verici. sırasında sesi açılmasa bile, barda peşpeşe biraları yuvarlarken karşınızdaki tek ekrandan maçı takip etmek insana kendisini küçük bir Avrupa ülkesinde gibi hissettirebilir. Ya arkadaş belki ben kendimi küçük bir Asya ülkesinde gibi hissetmek istiyorum diyenler Tayland yazısı falan okuyun kardeşim, ben ayran budalası gibi Avrupa hayranıyım! Ne yenir ne içilir? serinin ilk sayısında. Zeplin her geçen gün artan bir viski koleksiyonuna sahip. Barmenler gayet başarılı, bunu da kokteyllerden anlıyoruz en çok. Eh fıçıda 5-6 çeşit, şişede de en az 20 çeşit bira sunuyorlarsa bize de helal olsun demek düşer. Özetle, Zeplin alkol bakımından da yemek bakımından da kalitesine yakışır bir yer. Ha hiçbir şey eksik değil mi burada derseniz, söyleyelim. İlk açıldıkları zamanlardaki gibi her bir müşteriyle tek tek eskisi gibi ilgilenemiyorlar. Suç da bulamam Yukarıda biraz ipucu verdim, buradan devam edeyim. Küçük hamburgerleri, frankfurten sosislerinin yanına siz füme tabağını da ekleyin, özellikle somon füme şahane. Toshka diye tortilla ekmeği arasında sundukları bir tür sandviçleri var, ben denemedim, siz deneyin. Bonfile falan da kötü çıkmaz buradan. Tatlıları için bir fikrim var dersem okuyucuyu aldatmış olurum. Mutfak iyi genel olarak, atıştırmalık, karın doyurmalık, göz doyurmalık ne varsa çekinmeden yiyebilirsiniz. İçki menüsü başarılı demiştik zaten. Ben bir barı en çok viski çeşitlerinden tanırım demiştim Zeplin’in hamburgerini denemeden olmaz! çünkü müşterileri sürekli arttı, durmadan arttı, daha artmaz dedik ama yine arttı. Çok hınca hınç olmadığı zamanlarda o ilk açılan aylardaki şahane havayı bulabiliyorsunuz, Özellikle Cuma-Cumartesi akşamları barın içinde dolaşmak samba yapmaya benziyor. Buradan da Dünya Kupası’na bağladım, ben bu köşeyi yazmak için yaratılmışım (kimse okumadı). Please cry Argentina 86’yı hayal meyal, 90 Dünya Kupası’nı ayna gibi hatırlıyorum. Maradona’yı canlı izlemiş kuşaktanım yani. Caniggia, Batistuta ve Aimar dışında çok sevdiğim bir Arjantinli futbolcu olmadı. Milli takımlarını da sevmem pek. Özel bir sebebi yok, kanım ısınmıyor. Messi de aynı şekilde, beni ekrana bağlamıyor. Aaaa uuu etmeyin işte zorla mı, özel bir ilgim yok futbol tarzına. Ama Arjantin’e bu turnuvada özel bir uyuzluğum oldu. Seri başı takımlar arasında en kötü futbol oynayanı. İsviçre maçında da bu geleneği bozmadılar. Olan can sıkıntısından içtiğim içkiler yüzünden benim hesaba oldu. Kısacası, mutfakları da en az içki menüleri kadar tatmin edici uğrarsanız tadını bakmadan çıkmayın. Arjantin işi uzatmada bitirdi. İsviçre’ye yazık oldu edebiyatına da girmeyeceğim ama… Arjantin ne kadar kötü de olsa, denk değiller. Onların dengi şimdi geliyor. Bence Belçika başta Yiğit Yılmaz ve Onur Erdem olmak üzere birçok tangocuyu üzecek. Üzmezse de ortamlarda ben zaten biliyordum da ters atıyordum derim, nolcak… Son sayı finale Dünya Kupası Bahane serisinin son sayısını artık finale yazarım. Kadıköy dışına çıkamadım belki ama elimden geldiğince güzel mekânlar tanıtmaya çalışıyorum. Bir elimizden tutan sponsor olsa sizi Dünya Kupası’na bile götürürüm ya neyse, biz bize yeteriz. Finalde görüşmek üzere… Zeplin: Caferağa Mah. Moda Cad. Ses Apt. No:70 Kadıköy, 0216 700 20 02, www.zeplinpub.com Fırat Topal Maç Bahane HF135 MAÇ BAHANE GiBi DEĞiL GiBi: NEW YORK CHRONICLES Amerikan rüyası demek, Manhattan demek, Broadway demek, Times Square demek. Biz ise Queens sokaklarında “Soccer” maçı kovalıyoruz. Hayatım Futbol’un rüyası da bu kadar olur New York Modern Sanatlar Müzesi’nde (MOMA), Van Gogh’un Starry Night isimli şaheserini izlerken, “Ulen Arda bugün çakar mı acep?” diye düşünen ilk insan evladı ben olabilirim. Van Gogh’un burada suçu yok, Hollandalı usta, maç yerine önünüze koysalar 90 dakika izleyeceğiniz başyapıta imza atmış, bununla birlikte benim derdim New York’a ayak bastığımızın ertesi günü oynanacak olan Şampiyonlar Ligi finali. Ama bu futbol yolculuğundan önce, tek amacı 50 Cent şarkısına meze yapacak genç kadın bulmak olmasına rağmen önce gittiği ülkeyi tanıtan Acun Ilıcalı samimiyetsizliğiyle biraz New York’tan bahsedelim. Biraz yağlayalım Co Önce bir tarih ve dil dersi verelim. 80 kuşağının ağzına takılmış olan “Biraz biberleyelim” lafı, TRT’de yayınlanan Abner the Baseball isimli, bir beyzbol topunun hayatını anlatan çizgi filmden gelmektedir, ama aslında beyzbolcuların topu birbirine atarken kullandıkları ifade “Let’s pep it up” idir ve “Pep up” hızlandırmak, gaza getirmek anlamına gelir. Yani bu laf yanlış bir çeviriden ötürü ağzımıza pelesenk olmuştur. New York için “Kozmopolitliğin dibi” desek herhalde doğru tanımı yapmış oluruz. Bu özellik daha havalimanına ayak bastığınız anda sizi karşılıyor ve bir süre sonra gözle görülür ölçüde bazı tespitler yapmanıza yardımcı oluyor. Pasaport kontrolü, güvenlik, otobüs şöförü, metroda biletçi, garson, kasiyer, temizlikçi, kapıcı, müze görevlisi gibi çok üst düzey olmayan işlerin tümünde ülkedeki azınlıklar çalışıyor. Azınlık dediysem sadece Afro-Amerikalılar değil. Hispanic kökenliler, Hint kökenliler, doğrudan Afrika’dan göç etmiş olanlar, Güneydoğu Avrupa’nın görece daha az gelişmiş ülkelerinden gelenler. Tabii bu anlattığım coğrafya nereden baksanız 100’ün üzerinde ülkeyi kapsıyor. O yüzden de “New York’un yerlisi” gibi bir kavram artık kaybolmuş durumda. New York’un 5 bölgesi var. Manhattan, Bronx, Queens, Brooklyn ve Staten Island. Manhattan’ın müzeler bolgesi, Broadway, Times Square ve Central Park’ı da içine alan Midtown ile Wall Street’in yer aldığı Downtown, New York’un iyi kazanan, pahalı dairelerde yaşayan ve (söylemek zorundayım) ekseriyetle beyaz Birleşik Amerikalıların yaşadığı muhitleri. Diğer yanda Harlem’i de içine alan Uptown ve Manhattan’a köprülerle bağlanan Queens, Bronx, Brooklyn gibi bölgelerde ise yoğun bir orta ve alt sınıf toplanması var. Amerikan halkının popüler kültürle, sağlıksız beslenme alışkanlıklarıyla, sabun köpüğü gündem maddeleriyle ve beyin uyuşturan göstermelik Van Gogh’un Zeytin Ağaçları isimli tablosu televizyon programlarıyla bağı çok sıkı. Tüm sistem bir zincirle birbirine bağlı sanki. Düşük gelirli işlerde çalışan bir nüfus, bu nüfusun satın alabileceği yiyeceklerin büyük oranda sağlıksız, yüksek oranda yağ içeren ve şişmanlatan maddelerden oluşması, sağlıksız beslenmeyi kabullenmiş ve ucuz giyim mağazalarından alışveriş yapan (Old Navy ve Target Store gibi) bir nesil ve hafta sonları Central Park’a koşu yapmak için çıkabilen, yüksek gelire sahip elit beyaz halk. Her iki topluluk arasında istisnai geçişler olabiliyor ama bu yapı çoktan çok derinlere kök salmış durumda. Başlarım Vamosuna Şampiyonlar Ligi finalini izlediğimiz yer MOMA’nın hemen arkasında, 1967’de açılmış olan Connoly’s Irish Pub. Futbola “Soccer” diyen bir ülkede İrlandalı imdadımıza yetişecek tabii. Gaelic Burger’in yanına Brookly Lager’ı patlatıp maçı bekliyoruz ama bizim Koca Kafa’yı takım elbiseyle tribünde görünce hafiften üzülüyoruz. Maç başlar başlamaz bara İspanyol görünümlü bir şahıs oturuyor ki bu şahsın günün ilerleyen saatlerinde bizden torba dolusu küfür yiyeceğinden habersiziz. Derken Diego Costa “Bir arkadaşa bakıp çıkacağım” felsefesiyle sadece 9 dakika oynayıp çıkıyor ama altın kafa Godin, Los Colchoneros’u 1-0 öne geçiriyor. Manhattan’da kahvaltı, üzerine Pollock, Van Gogh, Monnet, Cezanne, Boccioni ile dolu bir günü Atletico zaferi ile devam ettireceğiz ki, o sırada saatler henüz öğlen 4 civarı, o sevinçle bir de üstüne New York Red Bulls maçı çakacağım, ondan sonra ver elini Manhattan geceleri... Derken, Sergio Ramos denen El Clasico zararlısı 90+3’te kafayı çakıyor, o kafayı çakınca bara konuşlandıktan sonra geçen 92 dakikada hırsından 6 pint götüren cengaver “Vamooooooos” diye ekrana bağırıyor. Biz zaten hayal kırıklığı içindeyken bu boru sesli arkadaşa daha bir gıcık oluyoruz. Maç uzuyor, bizim de Red Bulls maçını yakalamamız tehlikeye giriyor. “Bari penaltılara kalsın da şuradan mutlu ayrılalım” diye düşünürken 100 milyonluk Galli, yediğimiz burgeri boğazımıza diziyor. Bizim borazandan bir “Vamoooos” çığlığı daha geliyor... derken Marcelo isimli koca kaseli de bir tane atınca artık Frodo’yu arayan Nazgûl çığlığı duyuyoruz. Hatta bizimki iyice çirkinleşip maç bitmeden “Koyduk artık” edasıyla parayı bara koyup üstünü almadan çıkıp gidiyor. Arkasından bakıp “başlarım empresyonizme de, perspektife de, Renoir’a da, şeytan diyor düş peşine, suratını Picasso tablolarına benzet” ama ya sabır çekiyoruz. Maç, kaslı jölelinin penaltısıyla 4-1’lik Real Madrid üstünlüğü ile bitiyor ve biz de mekandan çıkıyoruz. “Best Irish pub in New York” felsefesiyle yola çıkmış Connolly’s’in yemekleri ve garnitürleri gayet hoş, bira konusuna girmiyorum, Irish Pub standartı… Fiyatlar da Manhattan’ın göbeğinde olduğu düşünüldüğünde ortalama, yolunuz düşerse uğrayın derim… Bu kentin hepsi Cahill Maç sonrası New York Red Bulls maçını yakalamak için koşturuyoruz. Red Bulls Dünya Kupası kampları öncesi Thierry Henry ve Tim Cahill’in yer aldığı son MLS maçında Portland Timbers’ı konuk edecek. Penn İstasyonu’na vardığımda trene 4 dakika var. Hazır tren demişken olaydaki mantıksızlığı da anlatayım. New York yolculuğu sırasında, kaldığımız yer Hudson Nehri’nin hemen karşı tarafındaki, New Jersey eyaletine bağlı Jersey City idi. New York halkı, Ekibimizin Şampiyonlar Ligi finalini izlediği Connoly’s Irish Pub New Jersey halkını sevmez, onlarla hep dalga geçer ve kendisini üstün görür. Peki o New York’un takımı New York Red Bulls maçlarını nerede oynuyor? Harrison, New Jersey’deki Red Bull Arena’da...Birisi gelip bunu bana anlatsın (tabii takımın Red Bull sponsorluğundan önceki ilk adının New York/New Jersey MetroStars olduğunu da not düşelim). Ne diyorduk tren… Biz, “Bu tren Henry’den geçer mi kardaş?” diye öğrenmeye çalışırken tren geçip gidiyor. “Neyse bir sonrakini alırız” diye tabloya baktığımızda görüyoruz. Sonraki tren? 50 dakika sonra, maça 10 dakika kala. Sebep? Hafta sonu tarifesi. Bu mu Big Apple? Bu. Bu mu Empire City? Bu… Maç kaçtı geçmiş olsun… Hepsi senin suçun Sergio Ramos, hocaefendi evine ateşler salsın (evine ateşler salmadı ama 20 gün sonra İspanya defansına Robben’i saldı)… Red Bull yoksa ayran var Süklüm püklüm eve döndüğümde yakalayabileceğim başka maç var mı diye düşünüyorum. Maalesef yok, elim boş döneceğim. Derken aklımdan “Yahu Amerika diye, soccer diye yerin dibine batırma, bunların ligi varsa kupası da vardır, o kadar yıl FM oynadın hatırlamıyo musun Open Cup’ı” diye bir düşünce geçiyor. Hemen dalıyoruz Wikipedia’ya ve 2014 Lamar Hunt Open Cup’ı buluyoruz. Sadece 3 gün sonra kupanın 3. turunda New York Cosmos-Brooklyn Italians ile karşı karşıya gelecek. Tamam diyoruz bunu kaçırmayalım. Red Bull yoksa, Ertegün kardeşlerli, Peleli, Beckenbauerli, Yasin Özdenaklı Cosmos var. Sonuçta nereden baksan New York derbisi. 28 Mayıs günü Queens yollarına düşüyoruz. New York City’nin en doğuda kalan bölgesinde, şehrin kalabalığından kaçan, yüksek gelirli insanları oturduğu bir banliyöden geçip St. John’s Üniversitesi’ne ulaşıyoruz. Aslında Cosmos maçlarını Manhattan’a 50 km uzaklıktaki James M. Shuart Stadyumu’nda oynuyor ancak, şansımıza bu kupa maçı için St. John’s Üniversitesi kampüsündeki SJU Belson Stadyumu seçilmiş. New York Cosmos, 1970 yılında, Amerikan müzik tarihinde büyük rolü olan Türk yapımcılar Ahmet ve Nesuhi Ertegün tarafından kuruldu. Pele, Giorgio Chinaglia, Carlos Alberto, Franz Beckenbauer gibi isimler 70’ler boyunca takımdan geçtiler. Birleşik Amerika’nın o yıllarda en üst düzey futbol turnuvası olan Kuzey Amerika Futbol Ligi’nde 5 şampiyonluk kazandılar ki bugün hala en çok 1.Lig şampiyonluğu olan takım durumundalar. Ancak her profesyonel proje takımının tepesinde dolaşan, misyonunu yerine getirince işlevini kaybetme hastalığı onlara da bulaştı ve takım 1985’te kapandı. 2010’da tekrar kurulduğunda hedef en üst kademeye dönmekti. Bugün artık ikinci kademe ligi olarak oynanan Kuzey Amerika Futbol Ligi’nde mücadele ediyorlar. Hedefleri önümüzdeki birkaç yıl içinde MLS’e dahil olmak. Brooklyn Italians ise 1949’da kurulmuş 65 yıllık bir takım ve Premier Futbol Ligi’nde mücadele ediyor, yani ülkenin 4. Ligi’nde. Kupa maçının oynandığı SJU Belson Stadyumu, St John’s Üniversitesi kampüsünün içinde yer alıyor. Borough Boys Supporters Club. Yalnız bu arkadaşlar Pele üzerinden fena halde ekmek yiyorlar, zira bulundukları tribünde Pele pankartları ve posterlerini sıkça görmek mümkün. Dikkat ederseniz kaç satırdır, Cosmos’un tarihini, Brooklyn’deki İtalyan nüfusunu ve elin Brezilyalısını anlatıyorum ve maça hiç girmedim. Girecek de bir şey yok aslında. Cosmos, Brooklynli rakibinin neredeyse hiç varlık gösteremediği ve 53’te 10, 82’de 9 kişi kaldığı maçta, Jimmy Ockford ve Ermeni asıllı oyuncusu Hagop (bildiğin Agop yani) Chirishian’ın golleriyle maçı 2-0 kazandı. Hatta maçın kendisinden çok devre arasındaki hotdog sırası, sizi stadyumun girişinde karşılayan kızlar ve seyircilerin hemen arkasında maçı izleyen, Tribünlerdeki yerimizi aldığımızda gözümüze ilk çarpan Brooklyn Italians’ın adının laf olsun diye konulmadığı. Takımın kurucusu John DeVivo, New York’a gelen İtalyan bir göçmen. Teknik adamları Lucio Russo bir İtalyan ve evet, taraftarlarının arasında da birçok İtalyan göçmen var ve aralarında İtalyanca konuşuyorlar. New York Cosmos taraftarları arasındaki en eski tribün grubu, kale arkalarında konuşlanan Cosmos, rakibinin etki gösteremediği maçı 2-0 kazanmayı bildi. Cosmos’un Avrupa şampiyonu futbolcusu Marcos Senna daha fazla ilgi çekti diyebilirim. Maç bittiğinde 169. Cadde metro durağına gidip tekrar Manhattan’a doğru yol alıyoruz. Futbol ergenlik çağındaki Amerikalı çocuklar arasında yapılan bir araştırmaya göre beyzbol kadar popüler bir spor olmaya başladı. Ayrıca 2015 yılından itibaren, David Villa’yı kadrosunda bulunduracak olan New York City FC de MLS bünyesine katılacak ve maçlarını Bronx’taki New York Yankees’in stadyumunda oynayacak. Böylece ilk kez New Cosmos taraftarları bir zamanlar takımlarının formasını giyen Pele’nin pankartlarını her maç tribünde açıyor. York City’nin bir takımı MLS’te mücadele etmiş olacak. 1994’te Dünya Kupası düzenledikten sonra geçen 20 yılda, Amerikalılar futbolda büyük aşama kaydettiler ve bu süreceğe benziyor. New York Cosmos, 4. turda, MLS takımı New York Red Bulls’u 3-0 gibi net bir skorla mağlup edip 5. Tura çıktı ama Philadelphia Union’a 2-1 mağlup olarak kupaya veda etti. Ancak Cosmos’un 70’lerde mahallenin yakışıklı çocuğu olduğu zamanlara geri dönmesi çok zun süre almayacak. Fırat Selçuk Galatasaray Özel HF135 CESARE CLAUDIO PRANDELLI HÜCUMCU iTALYAN Almanya-Hollanda ekolü tartışmaları eşliğinde teknik adamını bir türlü bulamayan Galatasaray’ın yolu yine İtalya’ya düştü; klasik İtalyan futbolundan uzak, savunmacı lige hücumu öğreten adam Prandelli artık Türkiye’de Mancini sonrası Alman ekolü, Hollanda ekolü derken, Galatasaray yolunu değiştirmeyip İtalyandan devam etme kararı aldı. Ancak köken aynı olsa da, felsefeler çok farklı; Mancini sabit bir sistemde birbirinden farklı oyuncu denemesi yapan bir teknik adamken Prandelli tam tersini uygulamaktan çekinmeyen bir isim, yani aynı kadroyu birden fazla dizilişte başarıyla kullanabiliyor. Sahaya 4-3-1-2 veya 4-1-3-2 ile çıkmayı çok sever ancak aklında ilk iki sırada her zaman 4-4-2 ve 3-5-2 vardır. Fiorentina döneminde klasik 4-4-2’yi Prandelli kadar güzel kullanan ve uygulayan başka bir teknik adam yoktu ligde. 3-5-2’yi Fiorentina’da pek zorlamadı ama İtalya’nın 2012 ve 2013’teki harika performanslarına bu diziliş damgasını vurdu. Söz konusu Prandelli olunca haftadan haftaya değil maç içerisinde kökten değişen taktiklere alışsanız iyi olur. Farklı taktikleri deneyebilmek ve cezalı/ sakat oyuncuların yerine kimi nasıl kullanacağını görmek için hafta arası sürpriz hazırlık maçları planlayan bir adamla karşı karşıyayız. Prandelli’nin kariyerindeki en büyük sorun başarıyı istikrarlı şekilde sürdürememesi ve çok başarılı olmaya doğru giderken farklı şeyler deneyip elde ettiği başarıyı gölgelemesi. Fiorentina’ya muhteşem dört sezon yaşatıp beşinci sezonda Avrupa uğruna ligi feda etti ve hesapta olmayan hakem hataları yüzünden Avrupa defteri planlamasından erken kapanınca ligi önemsememesi başına dert açtı. Ancak kariyerinde yönettiği takımlarda hep iz bıraktı olumlu anlamda. İlk deneyimi olan Lecce’yi saymazsak tabii... Lecce’de kısa sürede görevine son verildikten sonra Verona’yı Serie A’ya yükseltip oradaki ilk sezonunda dokuzuncu yaptı. Yeni başlayan bir hoca için fazlasıyla dikkat çekici oldu bu. Sonrasında Venedik’teki bir sezonluk başarılı deneyimin ardından ülkede kendisini tanımayanın kalmayacağı Parma macerası başladı. Burada Gilardino’yu ligin elit golcüleri arasına soktu uyguladığı sistemle. Eşine aşık bir adam olan Prandelli, 2001’de iyileşti denilen karısının 2004’te tekrar rahatsızlanması üzerine Roma ile 1 gün önce imzaladığı kontratı feshetti ve karısı Manuela’nın yanında kaldı. 2004’te Roma’nın başına geçti ama önceki yıllarda göğüs kanserine yakalanan eşinin durumu ağırlaşınca bıraktı görevini. Roma’yı bırakmak zorunda kalması Roma için şanssızlık, Fiorentina için de büyük bir şans oldu ilerleyen dönemde. Kanser sadece Prandelli ailesinin değil Roma ve Fiorentina’nın kaderleriyle de oynadı. Fiorentina’da ilk sezonunda Şampiyonlar Ligi bileti aldı ancak meşhur Calciopoli skandalı rüyayı sonlandırdı. Sonraki sezona -15 puanla başladı lige ve daha da kötüsü herhangi bir Avrupa kupası macerasında yer bulamadı. Herkesten geride olan takım ligi 15 puanlık cezaya rağmen altıncı sırada bitirdi ki silinmeyen puanları eklediğimizde 75 puanlı Roma’nın ardında 73 puanla üçüncü sırayı alabiliyordu Fiorentina. Bu muhteşem performans sonraki sezon(2007/2008) UEFA Kupası yarı finali ile taçlandı. Ligden de Şampiyonlar Ligi vizesi alındı. Burada çok büyük bir parantez açmamız lazım Prandelli ve kariyerinden bahsetmeye devam edeceksek. Fiorentina 2007/08 sezonunda 2000’li yılların açık ara en iyi performansını sergiliyordu ancak 26 Kasım 2007 günü Prandelli hayatının en büyük darbesini yedi, göğüs kanserine yakalanan eşi hayata veda etti. Roma’da 2004’te görevi bırakmıştı, bu kez tersini yapıp Fiorentina’da fazlasıyla iyi giden işine tutundu ve zaten yetenekleriyle kazandığı saygıyı daha da yükseğe taşıdı. Takımın o sezon UEFA yarı finali yapıp ligde son haftaya kadar kafa tuttuğu Milan’ı geçip Şampiyonlar Ligi biletini almasında Prandelli’nin acısını hafifletme isteği ilk sıradaydı. Her fırsatta Prandelli’ye olan desteklerini dile getirdi oyuncular. Futbolcularıyla arasında hep iyi bir bağ olan Prandelli bunun meyvelerini 2007/08 sezonunda bol bol topladı, kendisine destek çıkan onlarca oyuncusu vardı o zor dönemde. Prandelli Parma’nın başındayken Ersun Yanal’ın Gençlerbirliği’ne karşı UEFA Kupası’nda, İtalya’da 1-0 Ankara’da 3-0 kaybederek elenmişti. Yetiştirici hoca 2008/09’da gündemde yine Gilardino vardı zira Prandelli bir adamda bir ışık görüp onu başarılı yaptıysa bu inadını sürdürüyor. 2005/06 sezonunda Luca Toni ligde rekor kırıp 31 gol atarken Prandelli, Gilardino’ya Parma’da yaptığının aynısını yaptı. Luca Toni’nin rakip ceza sahasını domine edebileceğini biliyordu ve tek yapması gereken Toni’yi de buna inandırmaktı. Toni Almanya’daki Dünya Kupası’na en etkileyici golcü olarak giderken Prandelli eserini gururla izliyordu. 2008/09’da da Parma’da parlattığı Gilardino’yu, kariyeri Milano’da dibe doğru ilerlerken aldı ve yeniden milli takım seviyesine yükseltti. Kafaya koyduğu adamda birazcık yetenek varsa istediklerini çok kolay gerçekleştiriyor Prandelli. Neden geldi denen Gilardino bir anda Toni’yi unutturan bir yıldıza dönüştü. 2008/09’da Şampiyonlar Ligi gruplarında Lyon ve Bayern’in ardında kalıp UEFA’da Ajax’a hemen elenmesi 2009/10 için hırslandırdı, tüm odağını Avrupa’ya verip ligi bir şekilde idare edeceğini düşündü hep. Her sezon dördüncü giden takımın 11. sırayı alması huzuru kaçırdı. Herkes o eşleşme sonrası arkasında olsa da Fiorentina’da ligi 11. sırada bitirmeyi kabul ettiremeyecek kadar başarılı bir kariyere sahip olunca oradaki macerası bitmek zorunda kaldı. Mart ayında Juventus’a gideceği söylentileri çıktığında ise Fiorentina’ya olan sadakatini dile getirdi. Ne var ki iki ay sonra günümüzün taze istifa edeni, İtalya Futbol Federasyonu başkanı Abete’nin görüşme talebini kabul etti Fiorentina; Prandelli için 2010 Dünya Kupası sonrası görevi bırakacak olan Lippi’nin koltuğuna oturma şansı doğdu ve bu fırsatı kaçırmadı. İtalyan hocalarda bizdekinden çok daha yoğun bir milli takımı yönetme tutkusu var, buna karşı koyamadı o da. Kariyer zirvesi: Euro 2012 Milli takım serüveninde rahat olmak için haklı sebebi vardı, Lippi dünya şampiyonu takımı sonraki kupada gruptan çıkamayacak halde teslim etmişti Prandelli’ye. Prandelli’nin 2012’ye kolayca vize alıp elemelerde bol bol deneme yapıp yeni isimler kazandırması yetecekti, öyle de oldu ve Euro 2012’ye beklentileri karşılayarak gitti. Kariyerinin zirve anı da bu turnuva oldu. Almanya gibi makine düzenini geçti, grupta yenilmez olan İspanya’ya en azından kendisi de yenilmedi ancak finalde direnemedi. O dönem İspanya bir kupayı istiyorsa çaresizdiniz ve fark yemeseniz yeterliydi taraftarlarınız için ancak Prandelli farkı da yedi o finalde kendi hatalarıyla. Grupta 3-5-2 ile İspanya’yı elinden kaçıran, Almanya’yı 3-5-2’yi kusursuz uygulamasıyla eleyen Prandelli finalde aniden dörtlü savunmaya dönüp harika işleyen takımın çehresini değiştirince kaçınılmaz bir son yaşandı turnuvada. 2013’te Konfederasyonlar Kupası’nda bu hataya düşmeyip iyi giden taktiğinde ısrar edip yarı finalde yine İspanya’yı karşısında buldu Prandelli. 2012’deki grup maçında uyguladığı doğrulardan vazgeçmeyip İspanya’ya 120 dakika boyunca karşı koydu, penaltılarda ise hoca olarak elinden gelen bir şey olmayınca üçüncülük maçıyla yetindi. 2014’te elenmesinin temel sebebi ise eleme gruplarındaki doğrularından ve en önemlisi de kendisini milli takım sürecinde sırtlayan Rossi’den vazgeçmesi oldu. Rossi sakatlığı sonrası fiziki açıdan kendini toparladı ve döndü takıma ancak o Insigne-Immobile-Cerci üçlüsünü kadroda tutmayı seçti. Bedelini ağır ödedi. Tek sorumlu Rossi değil elbet ama Balotelli’nin tıkandığı noktalarda imdada koşan bir numaralı adamını bu kadar kolay harcaması çok sorgulandı. Kısacası doğru uyguladığı felsefeden bir anda tersi bir yapıya geçebilen ve bu yanlışta boşu boşuna inat edebilen biri Prandelli. Yazıda bol bol bahsi geçtiği gibi bir futbolcunun bir işi yapabileceğini kıyısından köşesinden gördüğü an o adamı parlatıp ön plana çıkarıyor. 3-5-2 ile geleni geçeni yenerken aniden 4-4-2’ye geçip zorla maç alır, kimseye de hesabını vermez. Böyle bir adamla karşı karşıyasınız. Eşini kaybettiği dönem şunu gösterdi ki, özel hayatı dibe vursa da takıma odaklanıp başarıyı sürdürebiliyor. O dönem takımın başarısında en ufak sapma yaşamadan kariyerine devam eden adam için medyada çıkacak olası özel yaşam haberlerine itibar edilmemeli. Dahası, oyuncularla iletişimde de son derece başarılı bir teknik adam. Galatasaraylı oyuncular Mancini sonrası kendisi hakkında nasıl olumlu konuştuysa Prandelli de aynılarını yaşayacaktır . Bugüne dek Balotelli gibi sıra dışı bir psikoloji dışında ciddi sorun yaşadığı biri yok, Balotelli’nin kendi gölgesiyle bile sorun yaşadığını düşününce bunu görmezden gelebiliriz rahatlıkla. Oyuncu ve teknik ekip yönetimi konusunda kendisine sonuna dek güvenilmesi gereken bir isim, Mancini ile karakterleri ve oyun felsefeleri tutmasa da insanlarla ilişkileri çok benzer seviyede. Sert ve ciddi gözüken bu adamlar yeri geldiğinde arkadaştan öte oluyorlar futbolcularıyla. Mancini’deki güven ve sevgi-saygı ortamının bozulmayacağına emin olabiliriz. Jovetic Fiorentina’da yıldızını parlatmaktayken o dönem Inter’de oynayan Dejan Stankovic, Jovetic’i Inter’e isterken şöyle diyordu: “Bu sezonun yeni yıldızı Jovetic. Kaliteli bir oyuncu, muazzam bir yeteneğe sahip ve Prandelli tarafından eğitilmek gibi bir şansı var. Fiorentina’dan sonra zirvedeki bir kulübe gidecektir buna eminim. Kendisine Inter’e gelmesini tavsiye ediyorum.” Prandelli’nin inandığı oyuncuyu nasıl geliştirdiği konusunda rakip takım oyuncusundan gelen bu ufak yorum fazlasıyla yeterli. Serie A’da bir hücumcu İtalyan futbolunun son yıllarda savunmacı kabuğunu kırıp hücumu öne çıkarmaya başlamasının temellerinde yatan adamlardan biri Prandelli. 2000’li yıllarda Parma ve Fiorentina ile izlettiği o güzel oyun sayesinde gömülüp de savunma yapmaya çabalayan takımlar yerine hücumu gittikçe ön plana alan takımlar izliyoruz İtalya’da. Son zamanlarda Milan-Inter-Juve üçlüsü zirveyi domine edip diğerlerini alta alamıyorlarsa bunda Prandelli ile başlayan akımın rolü çok büyük. Fiorentina ve Parma yedi büyük ekipten ikisi olarak anıldığı için zaten yukarıda olması beklenenlerde ancak Prandelli’nin bu iki ekipte açtığı yol Napoli, Udinese, Sampdoria gibilerine cesaret verdi ki Napoli’nin yaşadığı dönüşüm ortada. Prandelli bir ülkenin futbol yapısına olumlu anlamda kabuk değiştirten bir adam. Kariyerine ve kişiliğine göz gezdirdikten sonra sıra geliyor Galatasaray’a. Türkiye’de yapacağı işlerde ilk sıraya şunu koymak gerekir: Beklenmedik bir ismi takıma oturtup yıldız haline getirir. Bu İsmail Berk gibi henüz kendini gösteremeyen bir genç de olabilir, kariyerinin son demlerini yaşayan Gökhan Zan da olabilir. Eldeklierin dışında kendi referansıyla gelecek toy bir İtalyan gence de hazırlıklı olmalıyız. Melo’yu parlatan adam Ancak bir isim var ki, kariyerinin en özel sezonunu Cesare Prandelli ile yaşadı ve o dönem yarım bıraktığı işi şimdi çok daha güçlü olduğu bir ortamda tamamlama şansı var: Felipe Melo. Almeria’da yaptığı çıkışla İspanya’da adını duyurduğunda devlerin yeteri kadar güvenini kazanamamış bir isimdi Felipe Melo. Daha zengin talipler çıkmayınca Fiorentina’nın 13 milyon Euro tutarındaki teklifi Almeria için tarihi bir fırsattı ve öyle de oldu. 2008 yazında Prandelli’nin orta saha düzeninde tıpkı Selçuk İnan gibi kullandığı Montolivo’nun yanına yapbozun eksik parçası olarak geldiğini kimse bilmiyordu sahaya çıkana dek. Almeria’dakinin üzerine her maç fazlasını koyarak ilerleyen ve daha iki-üç ay geçmeden tribünlerle arasında beklenmedik bir bağ oluşan, tribünle barışık diğer yıldızların pabucunu dama attıran biri oldu Melo. Şüphesiz ki sahadaki bitmeyen enerjisi ve Prandelli’nin kusursuz kullanımının katkısı büyüktü bunda. Sadece bir sezonda Fiorentina orta sahasına sınıf atlattı, Montolivo’yu iyiyken daha iyi hale getirdi, takım düştü denirken Prandelli’nin dediklerine harfiyen uyarak takımı ayaklandırdı. Bu satırlar Melo’nun Galatasaray günlerinden fazlasıyla tanıdık gelecektir. İşte o tanıdığınız bildiğiniz Melo’yu kariyerinin en kritik döneminde ince ince işleyip bu hale getiren adam Prandelli’nin ta kendisi. Galatasaray’da Melo ve Selçuk’un uyumu Prandelli’nin dikkatini çekecek ilk şey olacaktır. Prandelli Muslera’dan bile önce kadroya önce bu isimleri yazar. Montolivo’nun Prandelli döneminde oynadığı oyundan daha iyisini oynayan bir Selçuk İnan’a sahip Galatasaray. Tüm bunların yanında gerçekleşmek üzere olan bir Olcan Adın transferi var ki Prandelli’nin Jovetic gibi kullanacağı isim olarak ön plana çıkacak Olcan. Mancini, Olcan için normal bir fırsattı ama Olcan’ın bir basamak daha atlaması lazımsa bunu Prandelli sağlayacaktır. Stankovic’in sözü burada devreye giriyor tekrar, gelişime açık bir oyuncu için Prandelli ile çalışmak muhteşem bir fırsat. Telles ve Burak kulübeye girebilir! Prandelli’nin Galatasaray tecrübesinde önüne çıkacak birkaç sorun da var şimdiden. Beklemediğimiz oyuncuları yedeğe alabilir ki göze çarpan ilk adaylar Telles ve Burak. Burak gibi biraz kendini düşünen oyuncuları pek sevmez İtalyan. Telles ise beş yıllık Fiorentina tecrübesinde açıkça ortaya çıkan güçlü bek oyuncusu isteği. Pasqual harika bir sol bekti ancak Prandelli her zaman Vargas’ı tercih etti çünkü bek oyuncusunda güç arıyor. De Sciglio tamamen iyileşmeden Brezilya’da şans vermeme sebebi de bu, De Sciglio istediği güçte bir adam değil ve öyle düşündüğü bir oyuncuyu %100’e ulaşmadan oynatmak istemedi. Sırf Fiorentina döneminden kalan inadı yüzünden elemelerde yararlandığı Pasqual’e sırt çevirdi Brezilya’da. Aynı durumdan Telles’in de canının yanmaması için Brezilyalının beklediğinden fazla çalışması gerekecek bu yaz. Bu tezi güçlendirecek örneklerden biri de Fiorentina döneminde Vargas sola hakim olmuşken sağda sürekli değişim yaşaması, De Silvestri, Comotto, Zauri gibi isimleri zorladı ama tutmadı. Sağda doğru düzgün verim alabildiği tek isim, o bölgede kullanmayı denediği zamanlarda Ujfalusi oldu. Peki Burak’ı tercih etmeme ihtimali olan Prandelli nasıl bir golcü ister ve bu taktiğe ve dizilişe nasıl yansır? Burak gibisini çok istemez ama eli mecbur şu an. O yüzden yanına birini koyabilmek için öncelikli tercihi 4-4-2 veya 3-5-2 olacak. 4-4-2’de Sneijder’e yer sıkıntısı doğacak tıpkı Terim ve Mancini’nin bazen yaşadığı gibi. Mancini döneminde taraftarın önemli bir kısmının oynanması için istekte bulunduğu 4-3-1-2 dizilişi de 3-5-2 ve 4-4-2 arası geçiş için sık kullandığı bir diziliş. Burak kendisini buna itecek Sneijder ile birlikte. Bu yüzden de Burak’ın yanına kendi kafasındaki golcü profilini yerleştirecektir. Sneijder için mecburen kendi şablonunun biraz dışına çıkacak ki böyle zorunluluğa can feda diye düşünüyor olsa gerek Prandelli. Gilardino ve Toni’den aldığı verimi benzer tipte birine uygulaması lazım. Yönetimin Almeida düşüncesi söylediklerine göre Prandelli’den önce oluşmuş ancak bilen biri Prandelli planlanırken Almeida ismini ortaya atmış olmalı. Güçlü ve herhangi bir pozisyonda ve vücut şeklinde gol vuruşu çıkarabilen bir adam Almeida. İsabet yüzdesi diğerleri gibi olmasa da tam Prandelli’nin geçmişteki Toni ve Gilardino stratejilerine uyan bir oyuncu. Prandelli bir şeyleri uygun görmemiş olacak ki bonservissiz olmasına rağmen vazgeçti bu isimden. Eskiden bir ara hedeflediği ve resmen Toni’nin izinden giden Caracciolo’nun kariyeri son üç sezonda dibe vurmasa ilk hedefi belliydi. Şimdilik kendi tarzına tam olarak uyan bir forvet adayı yok, ilk etapta hazırlık maçlarında ToniGilardino ikilisine benzer şekilde eğitebilmek için İsmail Berk’i dener. Yine de bir forvet gelecektir, Drogba’nın yerine yenisinin geleceğini o da biliyor, iyi veya kötü dolacak o boşluk. Gelen oyuncuya göre hücum planını şekillendirecektir. Semih’e dikkat Savunma yapısını göz önüne getirince, Mancini’nin oturttuğu kurgu çok değişmeyecektir, sadece bunun üçlü mü dörtlü mü olacağı ileri uçtakilerin performansıyla değişecek. Şanslı ki iki sisteme de uygun kadro yapısı var elinde, Galatasaray henüz transferde sessiz olsa da. Semih kendisinin sevdiği tipte oyuncu, Gamberini’yi nasıl hayran hayran oynattıysa Semih’i de evladı gibi sevip sayıp değişmez isim olarak kullanmaya devam edeceği çok açık. Yanına ise, takımdan ayrılmış olsa da tarz olarak daha bilindik bir örnek olarak Burdisso’yu ilk tercih yapabilirdi. Fiorentina’da başarılı olduğu dönemde Gamberini-Dainelli ikilisinde Dainelli’nin neredeyse bir kopyası gibi Burdisso’nun özellikleri. Yani o tip bir adam isteyecektir tekrar. Keza Gökhan Zan da Dainelli profiline uyabilecek bir oyuncu. Bu bölgede bir sürpriz yaşatması olası İtalyan teknik adamın. Örneğin Chedjou fazla enerjik ve teknik kalıyor Prandelli’nin standart şablonunda. Prandelli’nin milli takımda stoperde kullandığı en teknik adam Chiellini’ydi. Fiorentina’da Gamberini-Dainelli ikilisini yedeklemek için Sivas’ta oynayan Da Costa’yı gözüne kestirdi geçmiş yıllarda ancak birkaç ay tahammül edebildi. Dainelli’yi daha sonra gönderdi, kendi Fiorentina kariyerinin son dört ayında vazgeçebildi ki o son dönem savunmanın da çöktüğü döneme tekabül ediyor. Kaptan Dainelli’yi gönderip prensi olarak gördüğü Per Kroldrup’a kendini teslim etmenin bedelini beklediğinden çok daha ağır ödedi. Alternatif yaratamamıştı o ikiliye bir türlü. Udineseli Felipe’yi denemeye çalıştı ancak hem fazla topla oynayan bir isimdi hem de formsuz dönemde Floransa’ya getirmişti, ondan da hemen vazgeçti. Ayağında top tutan stoperlere ciddi bir takıntısı var, işi öndeki adamın çözmesini istiyor. Bu yüzden Montolivo-Melo ikilisiyle oynadığı tek sezon Fiorentina’nın kendi döneminde en iyi orta saha performansını verdiği sezon. Şimdi elinde Montolivo’nun bir basamak üstü olan Selçuk, eskisinden daha da tehlikeli bir silah haline gelen Melo ve dünyada örneği artık zor bulunacak olan Sneijder var. Bu şartlarda oluşturulan takımın teknik stoper ihtiyacı zaten minimum seviyedeyken Prandelli’nin işi kolaylaşacak bir nebze. Eboue’nın gidişiyle sağa geçecek meçhul oyuncu ve soldaki Telles avunmanın teknik kapasitesini oluşturacak bir bakıma. Savunmanın önünde ise kanatlarda Bruma ve Olcan’ın performansları kendi standartlarını tutsa Prandelli memnun kalıp o ikilye fazla dokunmayacaktır. Zamanında Santana’dan aldığı katkıyı Olcan’dan alacaktır rahatlıkla. Melo ile buluştuğu için zaten yeteri kadar şanslı. Melo’dan yola çıkarak şuna da ulaşmak mümkün: O uyumu ve ilişkiyi gören diğer oyuncular da Prandelli’ye daha kolay ısınacaklardır. Özellikle gençlerin hemen arayı iyi tutup kendisinden forma kapmaları lazım, kesin konuşmaktan çekinilmeyecek bir durum varsa Prandelli’nin gençlere mutlaka yol göstereceği ve bol bol şans vereceği. Jovetic, Melo, Montolivo gibi farklı altyapıya ve oyun görüşüne sahip toprakların adamlarında başarıya ulaşan adam Türk gencinde de ulaşacaktır. Prandelli döneminde Prandelli’nin oyuncularıyla arası hep iyi olmuştur. Balotelli de milli takımdaki üst düzey performansını Prandelli’ye borçlu olanlardan. sportif direktör Pantaleo Corvino sık sık Balkanlar ve orta Avrupa kökenli gençler aldı Fiorentina’ya, Prandelli onlarca farklı kültürden gelen genç oyuncuyla çalışma fırsatı buldu ligdeki diğer teknik adamlardan farklı olarak. Teknik ekibi de gayet iyi bir ekip güç toplama konusunda. Fiorentina, Parma ve İtalya’da fiziksel açıdan sorun yaşatmadı, ya sakatlık belasıyla uğraştı ya da mental eksiklikler takımın formunu bozdu, ayakta duramayan, her darbede yıkılan veya rakibe direnemeyen oyuncusu olmaz Prandelli’nin. Bunu başarabilmek için de fırsatı var. Üst seviye bir İtalyan teknik adamın sezon öncesi kampta takımına ciddi oranda güç depolayamadığı bir dönem yok. Rakiplerinden bir adım avantajlı bu konuda Prandelli ki kanıt isteyenler için Euro 2012’deki takım harika bir örnektir. Kulüpteki sezonlarının temposundan çıkıp hemen milli takıma geçen oyuncuları o kadar iyi çalıştırdı ki şampiyona sanki sezon sonu değil de yeni sezonun başında oynanmış gibiydi. Favorisi 3-5-2 ve 4-4-2 Oluşan tabloya toplu halde bakmak gerekirse: Taktik açıdan iki ana şablonu harika kullanıyor, 3-5-2’den 4-4-2’ye maç içerisinde geçebiliyor ve elindeki takımı bu değişime her an hazır halde tutabiliyor verim kaybı yaşamadan. Zaten bunu yapabilen bir adamın oyuncu ilişkileri yerinde olmalı, o konuda da örnekler mevcut, hiç örneğe sahip olmasak bile elimizde Felipe Melo gerçeği var. Ailevi etkenleri işine yansıtacak bir konumda değil, yaşayabileceği en kötü deneyimi yaşayıp eşini kaybetti, saha dışı etkenlerle mücadeleyi en zor şekilde öğrendi ve bundan sonra başına gelebilecek her şey artık çocuk oyuncağı. Medyanın saha dışı tacizlerde bulunması bile terbiyesizlik olur böyle acı bir tecrübesi olan hocaya karşı. Yöneticilerle her zaman ilişkileri iyiydi, takıma gelirken de ayrılırken de saygı-sevgi ortamını bozmaz. Kavgalı gittiği kulüp yoktur. Fiorentina’dan formsuz ayrılırken stat ayakta alkışladı, İtalya’dan istifa ederken de sadece kupada neden kötü oynattığı sorgulandı, Brezilya dönüşü istifa eden federasyon başkanı Abete “Ben gidiyorum ama yeni federasyon yönetimi öncelikle onu takımda tutmalı” diyerek bıraktı işini. Böyle adamlara oluşan sevgi ufak detaylarda gizli her zaman. İtalya Milli Takımı’nın başına geçtikten sonra İtalya’da oynadığı ilk milli maç için tereddüt etmeden Artemio Franchi’yi istedi, Floransa halkına 5-0’lık Faroe Adaları galibiyetiyle selam verdi. Parma deplasmanlarında Floransa’daymış gibi alkışlandı, oyuncuları ardından hep olumlu konuştu. Tablo kısmen Mancini’ye benziyor değil mi? Karakter ve oyun tarzı olarak benzeşmeyen bu adamlar kalite ve konumları sebebiyle örtüşüyorlar fazlasıyla. İtalya’da da tıpkı bizdeki gibi gömlek değiştirir gibi takım değiştiren teknik adamlar da var, bu isimler gibi saygınlığını yitirmeyen ve yitirmeyecek olanlar da. Galatasaray taraftarı bu açıdan fazlasıyla şanslı, sonuç ne olursa olsun içinde kötü niyet barındırmayan bir adama emanet ediyorlar takımı. Ciddiyetini dozunda kullanıp ekibine ve oyuncularına karşı güler yüzünü asla esirgemeyecektir. Paramı alırım işime bakarım diye yatan kötü örnek yabancılardan da değil, kötü olduğunda kabul eder, suçlu neyse onu söyler, oyuncuysa oyuncu, kendisiyse kendisi, rakipse rakip, lafı dolandırıp türlü hikayelerle konuyu pas geçmez. Ülkeye gelen her yabancıya yaptığımız sindirme politikalarını uygulayıp da bu adamı da erkenden kaçırırsak yıllar sonra üzülerek akla getirdiğimiz bir anıya sahip oluruz. Güner Çalış Galatasaray Özel HF135 HANGi EKOL? Galatasaray, Alman ekolü hülyasıyla açtığı, başka bir belirsizliklerle dolu sezona merhaba diyor. Belirsizliklerin esas nedeniyse elbette ki Cesare Prandelli değil 1 Temmuz 2014 tarihi itibariyle 2014/15 sezonu resmi olarak başlamışken, Galatasaray futbol takımının ne idari yapılanması, ne yeni forma sponsoru, ne yeni hocası, ne de gidecek ve gelecek oyuncuları belirlenmiş durumdaydı. Cesare Prandelli ismi yüreklere biraz olsun su serpmiş olsa da, getiriliş süreci neticesinde, tüm bu meselelerin üzerindeki sis perdesini ortadan kaldırmıyor. Açıklamalarına bakacak olursak, Financial Fair Play nedeniyle eli kolu bağlı olan Ünal Aysal, elindeki imkanlardan fazlasını talep etmeden şampiyonluğa ulaşabilecek yeni bir marka teknik adamla anlaştığını düşünüyor, ve belki gerçekten de öyle. Taraftarın ağzına bir parmak bal çalmak ve bundan önemlisi, olmazsa olmaz Şampiyonlar Ligi geliri ve reklamından mahrum kalmamak açısından dördüncü yıldız mottosuyla servis edilen şampiyonluk hedefi, Galatasaray’ın kısa ve uzun vadedeki tek hedefi hâline gelmiş durumda. Peki Galatasaray’ın planı nedir? Ne zaman bir futbol aklı oluşturmaktan bahsedebileceğiz? Galatasaray’ın tüm sorunlarının temelinde, uzun vadeli plânların yaratılamaması, ve bunun, yani büyük resmin bir türlü görülememesi neticesinde, kısa vadede ortaya çıkan ve ancak işleri daha da içinden çıkılmaz hâle getiren tutarsız kararlar yatıyor, ve gittikçe sona yaklaşıyoruz. Galatasaray saha dışında yakaladığı başarıları; sponsorluk anlaşmalarını, reklam ve marka transferleri, bunların belki de tamamını saha içinde başardıklarına borçluydu, ve saha içindeki tutarsızlık sürdüğü takdirde, bunlardan da mahrum kalmayla karşı karşıya kalacak. Prandelli’yi getirmek, tek başına düşünüldüğünde harikulade bir iş olarak yorumlanabilir; fakat öncesinde yaşananlarla değerlendirildiğinde, Fatih Terim’in gönderilmesinin ardından, boştaki yüksek profilli hocalara Şampiyonlar Ligi kozunu kullanan Galatasaray’ın birbirine uymayan hamlelerinden bir başkasıyla karşılaşıyoruz. Ünal Aysal’ın ortaya attığı hedeflere uygun düşebilecek yegâne yerli hoca takımdan uzaklaştırıldı; belli ki Roberto Mancini’yle yola devam etmeme kararı da öncelikle etrafı kolaçan ederek alınmamıştı ve Lucescu ile Tuchel’den red yanıtı alan Galatasaray, yine ne yaptığını tam olarak bilmez bir şekilde, başka bir yüksek profilli hocanın peşinden gidiyordu. Aşık olduğu ülkede büyük çaplı bir projenin tam ortasında yer alan Klinsmann’ın veya Dünya Kupası’ndan sonra emekli olacağını sayısız kez açıklayan Hitzfeld’in adaylar arasında olduğu haberleriyse ancak bu hedefsizliği daha net gösteren örnekler olabilirdi, ama Alman ekolü hedefinin değil. Geçtiğimiz günlerde çıkan bir habere göre, yeni sezon kamp programını belirlemek zorunda olan Galatasaray, kampa götürülecek oyuncuları Mancini’nin verdiği direktiflere göre belirleyecekti. Galatasaray’ın şu çok konuşulan kadro çıkmazlarını bir de Roberto Mancini’nin kalması ihtimaline göre ve Roberto Mancini’nin ayrılma sebepleri üzerinden konuşmamız gerek. La Gazzetta’dan okuyun Ülkenin futbol ortamının yabancı düşmanlığı ve düşük entelektüel düzeyi hemen her fırsatta kendini belli ediyor. Geldiği günden bu Mancini’nin Galatasaray’dan tek gerçek beklentisinin tutarlı bir çalışma ortamı olduğu da reddettiği tazminatıyla hemen hemen belli olmuştu aslında. yana yorumcularımıza bir türlü kendini kabul ettiremeyen Sneijder’in, Meksika maçında “Koşmuyor!” eleştirisine tanık olduğunu duyuyoruz; Roberto Mancini’nin dolaştırdığı kağıt, sonraki yıllarda da hatırlanacak eğlenceli bir ritüele dönüşebilecekken, bazı taraftarlar için bir utanç kaynağı hâline gelebiliyor. Şu hâlde, Türkiye’de 6 ay geçiren Mancini’nin bir, iki, belki de üç farklı profiliyle karşılaşıyoruz. Bir grup için, belki futboldan anladığı dahi şüpheli olan işe yaramazın teki veya daha aklıselim yargılama yapabilen ama yine Mancini’nin gönderilmesi tarafında olanlar için, Galatasaray’a artı değer katması imkansız biriydi. Roberto Mancini’yle röportaj gerçekleştirmiş gazeteciler ise ağız birliği etmişçesine, mütevaziliğinden, sıcaklığından ve göründüğü gibi biri olmadığından dem vuruyorlardı. Bir de bunların dışında, İtalya’da verdiği röportajlarla ülkemize konu olan Mancini vardı. Roberto Mancini’nin gelecek sezonda Galatasaray’ı çalıştırmayacağını da ilk kez İtalya’dan, La Gazetta dello Sport’tan öğrenmiştik. Türk muhabirlerden, Galatasaray kulübünün kendisinden, KAP’tan önce... Mancini’nin aklından geçen somut birtakım fikirlere La Gazetta aracılığıyla ulaşmamız mümkündü; keza Türkiye’de çıkanlar hiçbir zaman böyle şeylerle ilgilenmez, genelde ülkeyi nasıl bulduğuyla başlayan, kemikleşmiş ve futbol dışı ağırlığı fazla olan bir tür soru dizisini izlerdi. Ayrılmasından henüz birkaç gün önce, ilk geldiği günkü enerjiyi başkandan alamadığını ima eden açıklamalar yaparken, gelecek sezon takımda kalmak istediğini ve transferleri de buna uygun olarak gerçekleştirmek istediğini söylüyordu. Levent Tüzemen’in (Prandelli ismi resmiyet kazandıktan sonra bir yayındaki telefon bağlantısında Prandelli’nin kariyerinin sonuna gelmiş biri olduğunu iddia eden Tüzemen’in) ısrarla önümüze koyduğu meşhur 40-50 milyon euroluk bütçe isteği, hocanın o röportajda bahsettiği Fabio Quaglierella, Seydou Keita gibi isimlerden mi oluşuyordu o hâlde? İşin aslı, takımın eksiklerini en sonunda tartmış ve bütçenin farkında olan Mancini’nin, buna uygun ve fakat belli kalitedeki oyuncuların alınması yönündeki isteğiydi. Galatasaray’ın orta sahada yaşadığı sıkıntı ve alternatifsizlik ortadayken, bugün Roma’yla kontrat yapabilecek kadar hâlâ futbolcu olan ve Drogba’nın aksine kenarda oturduğu vakit ülke çapında krizlere gebe olmayacak Keita, orta saha alternatifi için sahiden kötü bir transfer hedefi miydi örneğin? Her geçen gün bir sonra gelecek hoca için içinden çıkılmaz bir hâl alan Galatasaray kadrosunun, bir transfer dönemliğine, gerçekten takımın başındaki hocanın istekleri doğrultusunda şekillenmesi herkesin yararına olacaktı. Mancini, Manchester City’nin geçen sezonki şampiyon kadrosunun mimarı bendim derken aslında haksız değildi; doğru oyuncuyu getirme hususundaki yargılamalarına güvenilebileceğini biliyorduk. Hocanın ne tip transfer hedeflerinin peşinden koşacağını, ve bunların, bu sezon görülen defoları yüksek ihtimalle örteceğini tahmin edebiliyorduk. Lakin belli kesimler tarafından pohpohlanan ‘kötü’ algısı ve Galatasaray’ın yeni ekonomik realitesinde Mancini’nin doğru adam olarak görülmemesiyle, Mancini’nin de bahsettiği üzere, Aysal’ın ilk vakitlerde koyduğu hedefler değişmeye başladı ve fakat sorunun, Türk medyasının aktarmaya çalıştığı şekliyle maddi yönü, en azından Mancini açısından, muhtemelen çok daha düşüktü. Sneijder’in takımda kalması halinde onu merkeze koyacak yeni bir takım düzenine geçmek, transferleri buna göre yapmak lazım geliyor. Mancini’nin tek gerçek beklentisinin tutarlı bir çalışma ortamı olduğu da reddettiği tazminatıyla hemen hemen belli olmuştu aslında. Ünal Aysal, Cesare Prandelli’nin çok fazla yeni transfer istemediğinden, ya da daha doğru bir ifadeyle, şartları bu şekilde konuştuklarından bahsediyor. Galatasaray’ın son birkaç transfer döneminde düzenli olarak erozyona uğrayan kadrosu, Prandelli’nin küçük dokunuşlarıyla tekrardan bir kazanana dönüşebilir mi? Bazı benzer alışkanlıklar Financial Fair Play ve Türkiye Ligi’nin yabancı sınırlamasından henüz haberi olmuşçasına acil önlem planlarına geçen Galatasaray’da, Sneijder’in transfer olması düşüncesi dahi eskisi kadar uçuk gelmiyor. Lakin eğer kalacaksa, Galatasaray’ın derin kadro mühendisliği sorunlarının miladı kabul edilebilecek Sneijder transferinin, artık radikal bir şekilde kesin olarak çözüme kavuşturulması gerekiyor. Bir önceki sezonun aksine, takım için önemini ve takıma bağlılığını su götürmez bir şekilde kanıtlamış Sneijder’i merkeze koyan yeni bir takım düzenine geçmek, transferleri buna göre yapmak lazım geliyor. Olcan Adın, tüm bunların dışında sadece yerli oluşu ve kalitesiyle, şablonlar ve teknik adamlar üzeri bir transfer; fakat Prandelli’nin de bu meselenin ehemmiyetini ilk fırsatta kavraması fazlasıyla değerli olacak. Tekrardan bir beyin jimnastiği yapacak olursak, Prandelli yönetimindeki Galatasaray’ın ilk yapacağı işlerden birinin bu olacağını büyük bir güvenle söyleyebiliriz. Prandelli ve Mancini’nin iyi giyinmeleri ve İtalyan olmaları haricinde ortak bir noktaları olmadığını söyleyenlerin çıkacağına eminiz. Büyük oranda haklılar da. Fakat yerli medyada yazılacakları şimdiden tahmin etmek o kadar da zor değil. Dünya Kupası öncesi basın toplantılarının birinde, “7 maçın 7’sinde farklı dizilimler kullanarak şampiyon olduğumuzu hayal ediyorum.” şeklinde bir beyanat veren, teknik açıdan ilk akla gelen özgünlüğü ‘esnek’liği olan bir hoca Prandelli. Bu bir yana, elindeki bütün iyi orta saha oyuncularını aynı anda sahada görmekten hoşlanıyor; patlayıcı ‘İtalyan!’, ‘Üçlü savunma!’, ‘Takımın ayarlarıyla oynuyor!’ homurdanmalarını şimdiden duyuyor gibiyiz. kanat oyuncularından ziyade, parlak, yaratıcı oyun kurucuları tercih ediyor. Fiorentina’da Montolivo’yu hatırlayın. Uzunca bir süre hangi pozisyonda en verimli olabileceği tartılmış ve belki bu uzun denemeler tatmin edici bir sonla noktalanmamıştı bile! Ama Montolivo harika bir sanatçıydı ve takımdaki yeri tartışılamazdı. ‘İtalyan!’, ‘Üçlü savunma!’, ‘Takımın ayarlarıyla oynuyor!’ homurdanmalarını şimdiden duyuyor gibiyim. İki hocanın karakter ve futbola bakış açılarının benzerlik gösterdiğini söylemek fazla iyi niyetli bir çıkarım olacak, diğer yandan şaşırtmayacaktır. Ali Ece’nin “Prandelli, Selçuk İnan’dan Pirlo yaratır!” çıkışı bu bağlamda yerini buluyor olsa gerek. Pirlo değil, ama belki Montolivo. Onun da eleştireni çok. Uğur Karakullukçu Galatasaray Özel HF135 5 YAŞINDAKi GALATASARAYLI VE ÜNAL AYSAL Galatasaray’ı çıkmazdan kurtarıp iki sezon üst üste şampiyon yapan ama sonrasındaki gerek yönetimsel gerek de teknik kadrodaki icraatlarıyla tartışma yaratan Ünal Aysal’ı masaya yatırıyoruz Yıllardan 2005’ti. Bir televizyon kanalı Galatasaraylılarla sokak röportajları yapıyor, taraftarın transfer beklentilerini ve nabzını ölçüyordu. Mikrofon 5 yaşındaki bir çocuğa uzatıldı. “Ayağımızı yorganımıza göre uzatmalıyız” diyordu çocuk hayret verici bir olgunlukla, “Harcayacak çok paramız yok” diye de ekliyordu. UEFA şampiyonluğu görmüş bir takımın bu kadar kısa süre içinde bu düzeyde bir maddi buhrana düşmesi ayrıca irdelenecek bir konu… Fakat 5 yaşındaki bir çocuğun dahi zihnine kalın harflerle işlenecek, ona bir yıldız oyuncu hayali dahi kurdurtmayacak düzeyde bir gerçekçilik hediye eden Galatasaray’ın maddi durumu bugünün, yani Aysal’ın Galatasaray’ının da temellerini attı. Galatasaraylılar şu anda güçlü bir ekonomik yapı, iyi bir stadyum, rüştünü Avrupa’da ispat etmiş üst düzey oyuncularla aslında gayet mutlu... “16+kalp > 16+para” pankartına duyulan inanmışlık yerini transferde istediği her oyuncuyu telaffuz edebilecek bir özgüvene bıraktı. İnsanlar rahat olmayı sever. Eğer bu dönüşümün başlangıcı olarak bir yöneticinin gelişini görürlerse o yöneticiye de büyük bir kredi açarlar. Ta ki işler bozulana kadar… Başarı, başarı, başarı… 2011’de Galatasaray Başkanı olmak için adaylığını açıklayan Ünal Aysal, tüm stratejisini üç kelime üzerine kuracağını belirtmişti: “Başarı, başarı, başarı!” Başarmak üzerine kurulu bu yolda para harcamak, karşılığını elde edip bir daha harcamak ve bu yolla büyüyüp sponsorluk ve reklam gelirleri elde etmek vardı. Hakkını verelim, Ünal Aysal bu işi bugüne kadar kendi vurgusuyla söylersek ‘başarıyla’ yerine getirdi. Sponsor gelirleri katlandı, Şampiyonlar Ligi gelir kalemine üçüncü kez üst üste yazılıyor. Ortada iki şampiyonluk, görece de olsa Kupa 1 katılımıyla birlikte şampiyonluk kadar değerli bir ikincilik, Şampiyonlar Ligi’nde biri çeyrek final olmak üzere iki grup terfisi ve Fenerbahçe’ye karşı kazanılmış çokça maç var… Galatasaraylıların kulağına gayet hoş geliyor fakat bunu mevcut yönetim mantalitesiyle devam ettirmek mümkün mü, Aysal aynı çizgisini koruyabilir ve iş adamlığından gelen bu sert kapitalist mantıkla başarıyı sürekli kılıp Galatasaray’ı istediği seviyede tutabilir mi? İşte soru işaretleri burada başlıyor… Galatasaray’ın hegemonya kurarak büyüme planı çerçevesinde Aysal’ın önce başarıyı getirecek teknik adamı bulması gerekiyordu. Ligi son birkaç haftadaki başarılı sonuçlarıyla (!) sekizinci tamamlamış bir Galatasaray takım kadrosunu devralıp onu rehabilite ederek tekrar şampiyonluğa oynatacak belki de tek adam Fatih Terim’dir. Başkanın öngörüsü de tuttu, adeta bir Galatasaray politikacısı olarak ‘taşeron başkan’ rolündeki Terim ilk senesi boyunca Aysal’ın ilk ‘koalisyon hükümeti’ ile mücadele ederken bir yandan da takımı zirveye taşıdı. Şike sürecinde zaten kan kaybetmiş, kadrosundan giden değerli oyuncuları ikame edememiş Fenerbahçe karşısında el üstünlüğünü Aysal’ın hamlesi almıştı fakat bir Galatasaray geleneği olarak sorun başarının paylaşımında çıktı. Tek adam olarak Aysal İş adamlığının da getirisiyle sponsorluklar, gelir kaynağı yaratma gibi daha somut konularda tecrübesinden faydalanan Ünal Aysal’ın belki de en büyük artısı kendini futbol dehası sanıp herkesin işine karışan, teknik adamlığa soyunup 11 yapan ekolden uzak oluşuydu. Fakat bu artısı zamanla törpülendi ve saha içinde olan her şeyin gerçekten kendi eseri olduğuna inandı. Öncelikle kendi inisiyatifiyle hareket edebilen Ali Dürüst, Adnan Öztürk gibi iş yürütücülerin olduğu, çok başlı yönetimi yapılan erken seçimle değiştirip tüm yetkileri elinde topladı. Başarının getirdiği güçle “Tek adam” ekolüne adım atan Aysal, elbette bu kadronun kurgulanmasını sağlayacak maddi yapılanmada bir numaralı pay sahibiydi ama saha içi başarında Terim’in önemini ıskalayıp onsuz da gayet iyi bu işi götürebileceği sanrısına kapılarak ikinci büyük adımını attı. Zaten standart bir teknik adamdan çok daha büyük bir egoya sahip olan Fatih Terim’le doğrudan ego çatışmasına girerek onu sezon başlangıcından bir ay sonra gönderme kararı aldı. Mesele iki tarafı günah, sevap tartısına koymaktan ziyade doğru tespiti yapabilmek… Elbette çift taraflı sorumlulukları, hataları, yanlışları bulunan bu ilişkinin kopuşun en temel sebebi başkan Aysal’ın Fatih Terim’siz de bu işin aynı çizgide yürüyeceğine inanmasıdır. Doğru, yanlış terazisinden ayırdığımızda Galatasaray için bir teknik adamdan fazlası olan Terim’i göndermek altının doldurulması gereken büyüklükte bir hamledir. Terim sonrası verilen sınav da bu sorumluluğun kaldırılamadığını da net şekilde ortaya koyuyor. Florya gerçeği Florya’da bir güç odağı olan Fatih Terim’in ayrılığı sonrası göreve gelen Roberto Mancini, çok da normal bir şekilde Terim’vari bir rolden ziyade saha içine odaklı, kısa vadede takımı tanımaya yönelik bir çalışma metodu benimsedi. Ünal Aysal da ilk kez gerçekten yönetilmesi gereken bir kulüp yapısını karşısında buldu. Daha önce Terim’in yönettiği ayrı bir dünya olan Florya, tüm gerçekliğiyle karşısına dikildi. Bir Türk futbolu geleneği olarak birisi tarafından yönetilmediğinde kafaları farklı şekilde çalışmaya başlayan yerli oyuncuların durumu, Didier Drogba’nın saha dışındaki ağırlığına karşın saha içinde düşen verimi, Türkiye’yi tanıma sürecindeki Mancini’ye verilen uçuk sözlerden kaynaklanan savurgan transfer politikası Aysal’ın bu konudaki deneyimsizliğini açıkça ortaya koydu. Üstelik kendi tercihiyle bu eksikliği giderebilecek tipte yöneticiler de yanında yok. Mancini’nin bir anda gönderilmesiyle başlayan ve uzun süre boşluğa savrulan teknik adam krizi ve belki de ondan bile önemli bir konu olan Hajrovic vakası, kendini adeta takımın sahibi olarak konumlamış Aysal’ın girdiği yolun vehametini gösteriyor. Roberto Mancini’nin getiriliş sebebinin geniş kadronun nimetlerinden faydalanmak isteyen, başta savunmaya önem verip dengeli bir takım oluşturmaya çalışan bir hoca olması olmadığı, onun sadece Fatih Terim’in gidişi sonrası “Eleştirileri kısa sürede kesebilecek, kariyerli ve karizmatik bir kalkan” olarak getirildiği artık açık. Eylül 2013’te Terim’in gidişi sonrası belki de tek gerçek teknik direktör adayı olan Mircea Lucescu’nun Mancini’nin gidişi sonrasında da Shakhtar’da kalma kararı almasının ardından düşülen boşluk da bunu gösteriyor. Advocaat’lardan başlayıp Labbadia’ya kadar uzanan ve hiçbir ortak noktası bulunmayan hocalarından ardından Cesare Prandelli’ye ulaşılması yine arananın bir hoca tiplemesi değil de kariyer ve yönetime sağlayacağı koruma olduğunu ortaya koyuyor. Prandelli’nin hücuma daha yatkın, kadroya göre kurgusunu esnetebilecek, taktiksel açıdan kuvvetli bir teknik adam olması itibariyle fikrimce Galatasaray’a uygun bir teknik adam olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Ortada hala çözülmesi gereken bir yönetilememe krizi, kendini takımın sahibi sanan ancak buna uygun şekilde para akıtmadan, sadece Galatasaray’ın kendi kaynaklarıyla bu defacto sahipliği yürüten Ünal Aysal ve artık kendini saha içinde toparlamış bir rakip olarak Fenerbahçe var. Gidişat kötü olmakla birlikte saha içi başarıyla yine bunlar tolere edilebilir, süre olarak kazanım sağlanabilir ancak Ünal Aysal’a bugüne kadar en büyük kredi sağlayan konu, 5 yaşındaki çocuklara ayağını yorganına göre uzatmayı öğreten para krizlerinden, Franck Ribery gibi bir oyuncu elden bedavaya kaçırtan basiretsizliklerden tam anlamıyla çıkarıp çok uzun süredir ilk defa Fenerbahçe’ye karşı sağlanan saha içi ve dışı üstünlük olmuştu. Arada gelen şampiyonluklar bir başarı hikayesiydi, 2006’da Denizli ve Sami Yen’de yaşananları eşsiz kılan aslında Fenerbahçe’nin ekonomik ve kadro kalitesi gücüydü. 2011, Galatasaray’ın ilk defa gerçek anlamda inisiyatifi ele aldığı tarih olmuştur. Aysal’ı Aysal yapan da buydu. Hajrovic, Ribery olursa… Eğer son bir senede arka arkaya gelen adımlar, futbol yönetimi konusunda ortaya çıkan tecrübesizlik ve başarısızlık sürerse Aysal, elde ettiği bu eşsiz krediyi bir anda kaybetme tehlikesiyle de karşı karşıya. Galatasaray’ın seneye tolere edebileceği bir ikincilik yok. Başarı üzerine kurguladığı bu oyunda kaybedeceği ilk el hem ona hem Galatasaray’a telafisi zor yaralar verebilir. Şampiyonlar Ligi kozu masadan kalktığında ortaya çıkan mali tablo Galatasaray’ı istemediği yerlere götürebileceği gibi bu meseleye tuz biber eken Hajrovic krizi açık seçik bir başarısızlık beyanıdır. 3.5 milyon Euro bonservis bedeli ödediğiniz bir oyuncu sizi 5 ay içinde FIFA’ya şikayet ediyor ve sizden 4.6 milyon Euro tazminat istiyorsa bunun sözlükteki karşılığı iflastır, yönetememektir. Galatasaray’ı kendisi için bir sosyal sorumluluk projesi olarak gördüğünü beyan eden Ünal Aysal’ı oraya getiren sürecin en önemli parçalarından birisi Franck Ribery’nin kaçışıydı. Galatasaray tarihinin dip noktalarından biriydi. Eğer işler bu şekilde devam ederse Hajrovic de Aysal’ın Ribery’si olur. Zeki bir adam olduğundan şüphe duyulmayacak birçok icraata imza atmış bir kişi olarak Aysal artık kendini sorguya çekmeli, geldiği günden bu yana yaptıklarını gerçekçi bir teraziye koymalı ve yeni hamleleri için kendini yeniden konumlamalıdır, konumlamak zorundadır. Aksi halde 5 yaşındaki çocukların transfer analizi olarak yeniden “Ayağımızı yorganımıza göre uzatmalıyız” dediği günler geri döner. Serkan Akkoyun Dünya Futbolu HF135 SON DÜDÜK ÇALDI! FiLiSTiN ARTIK ÖZGÜR... AFC Challenge Kupası finalinde Filipinleri 1-0 yenerek 2015 Asya Şampiyonası’na katılma hakkı kazanan Filistin’de büyük sevinç var. Ancak bu sevinç o kadar da kolay gelmedi “Ne ablukanın ne de gözaltların galip gelemediği Filistin, imkansızı başardı. Milli takım, zafer dışında bütün seçenekleri reddederek savaştı.” Filistinli spor yorumcusu Muhammed Avvad’ın bu sözleri söylemesini sağlayan olay, 23 kişilik futbol ordusunun Filistin adına Maldivlerde düzenlenen AFC Challenge Kupası’nda şampiyon olmasıydı. Asya Futbol Federasyonu tarafından 2006 yılından bu yana iki yılda bir defa olmak üzere düzenlenen ve şampiyon olan takıma Asya Şampiyonası’na katılma hakkı tanıyan organizasyonun 2014 ayağında zafer Filistin’in oldu. Bunun için ülke futbolunun geldiği en yüksek nokta diyebiliriz. Tabii ki arkasında birçok hüzün, mücadele ve ölüm bırakarak... Bayrak gibi yükselen futbol Dört tarafı hüzünlerle çevrili Filistin’in futbolu son yıllarda dikkate değer bir gelişme içerisinde. İsrail ablukası nedeniyle 2007 Asya Şampiyonası Eleme Grubu son maçına çıkamadılar. Yine aynı sebepten dolayı 2010 Dünya Kupası Elemeleri ilk turunda Singapur’la oynamaları gereken maça gidemediler ve hükmen elendiler. 2014’te şampiyon oldukları AFC Challenge Kupası’na 2008’de tahmin etmesi güç olmayan bir nedenden dolayı katılamadılar: İsrail izin vermedi. Ancak tutsaklığın fıtratına uymadığı Filistin halkı mücadelesinden vazgeçmedi. Hem toprak ve vatan savunmasında hem de futbolda zincirlerini kırdı. 1999 Nisan ayında FIFA sıralamasının 191. basamağından dünyaya bakan Filistin, 2014 Haziran’ında 94. sıraya yükseldi. Maldivler’deki turnuvanın final maçında Filipinlere karşı maçın 59. dakikasında Eşref Numan’ın serbest vuruştan attığı golle birlikte Gazze’de bu sefer halkın kalbine sevinç bombaları düştü. Filistinli çocukların gözyaşları ile kardeş olan yanakları, sonuna kadar açılmaya çalışan ağızlarındaki gülümsemelere ev sahipliği yaptı. Hakemin bitiş düdüğü ile de herkes sokaklarda ve sağa sola koşturur haldeydi. İsrail’in insanlık onuruna sığmayan saldırıları nedeniyle değil, Filistin’in durmak üzere olan insanlığın kalbine yaptığı elektro şok ile hayata tutunması sayesinde. Yasak, hapis, ölüm Ülkedeki savaş şartları futbolcular aracılığı ile futbolu da etkiliyor. Birçok futbolcu özellikle Batı Şeria bölgesinde kalanlar, İsrail’in ablukası nedeniyle maçlara gidemiyor. Bunun yanında futbolculara ait evler İsrail saldırısı sırasında yerle bir oluyor, futbolcular öldürülüyor, yasadışı örgüt üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklanıyor. 2014 Challenge Kupası’nda zafere ulaşan Filistin hem tarih yazıyordu hem de gelecek sene düzenlenecek Asya Şampiyonası’na katılmaya hak kazanıyordu. Örneğin 2014 Dünya Kupası elemelerinde Tayland ile maça çıkacak olan Filistin’de iki önemli oyuncu; Muhammed Samara ve Majed Abusidu, Batı Şeria’da oynanacak olan maça İsrail’in izin vermemesi nedeniyle dahil olamadı. Bunun yanı sıra başta Filistin’in Suudi Arabistan’da futbol oynayan ilk futbolcusu olan Ziyad El-Kord olmak üzere birçok ismin evi bombalarla yok edildi. Ne var ki kendisi ve yakınları o sırada evde değildi. İşin boyutu bunlarla kalmadı. Filistinli futbolcular İsrail devleti tarafından öldürüldü. Tarek el-Quto, ülkenin en yetenekli orta sahalarından birisiydi ancak İsrail askerleri tarafından şehit edildi. 2008’de Gazze’de yaşanan büyük çatışmalar sırasında Ayman Alkurd, Shadi ve Woshtahe isimli milli takım kadrosuna davet edilen üç futbolcu Allah tarafından cennete davet aldılar. Bazı Filistinli futbolcular ise ölümden kurtulmalarına karşın hapis cezaları ile karşı karşıya kaldılar. Bunların arasında tüm dünya gündemini meşgul eden isimlerden birisi Mahmud Sarsak oldu. İsrail’in radikal bir örgüt mensubu olduğu suçlaması ile tutukladığı futbolcu 3 aydan fazla açlık grevi yaptı ve ardından aralarında Eric Cantona, Fredric Kanoute ve FIFA’nın da bulunduğu kişi ve kurumların girişimleri neticesinde serbest kaldı. Futbol topunu 3 kale direği arasından geçirmek için sahadaki 90 dakika aslında onların en az mücadele verdiği alandı. Kitap yerine taş Filistin Milli Takımı dikkatleri aslında ilk defa 2006 Dünya Kupası Elemeleri sırasında çekti. Esmer tenli, çoğu kötü tıraşlı, zayıflığa yakın fitlikteki Filistinli bu ‘güya’ futbolcu topluluğu Tayvan’ı 8-0 yendi. Ardından Irak ile berabere kaldı ve Özbekistan’a 3-0 yenildi. O dönemi anlatan kaleci Ramzi Saleh, “İlk maçımda Filistin milli marşını duyduğumda tüm bedenimi bir ürpertinin kapladığını hissettim. Kafamı kaldırıp Filistin bayrağını gördüğümde ise titriyordum. Ve o gün ülkem için harika şeyler yapmam gerektiğine ikna oldum” sözlerini kullanıyor. Zor kelimesinin Filistin sözlüğünde normal kelimesi ile eş anlamlı olduğunu söylemek abartı kaçmaz. Ancak önüne ‘bize göre’yi koyarak kuracağımız cümlelerle anlatabiliriz durumlarını. Çünkü 2000’lerin başından bu yana futbol oynamaya çalışan gençler, abluka ve intifada yetiştiler. Bu isimlerden birisi olan eski kaptanlardan Saeb Jendeya’nın kısa anlatısı durumu netleştiriyor: İlk intifada 1987’de başladı ve hayat durdu. 12 yaşındaydım. Bir futbol kulübüne katılma şansım kalmamıştı. Çünkü İsrail’in işgali her şeyi engelliyordu. İntifadanın ardından eğitimimi tamamlayamadım. Kitaplarımı bırakıp, sokağa çıkıp taş atmak istiyordum. Çünkü insanlarımız ölürken öylece durup izleyemezdik Evinin bombalanmasını izlemek Ülkelerini Asya Şampiyonası’nda temsil edecek olan Filistinli futbolcular, geçmişte yaşanan Aslında tüm takım için Filistin formasının önemini ilk maçında bedenini bir ürperti kapladığını söyleyen kaleci Ramzi Saleh çok iyi anlatıyordu. iki arada bir derede kalmalı sorunları bir nebze de olsun aşan ekipten. Bundan önceki yıllarda, futbolcular ülkelerinin dışında bir yerde kamp yaparken yaşanan saldırıları izliyor ve kimi zaman filmlere konu olacak olaylar yaşanıyordu. Örneğin Cemal, evinin bombalanmasını televizyonda haberlerde gördü. O dönemde milli takımda bulunan ancak futbol hayatını Şili’nin Palestino takımında sürdüren Ricardo Abdullah, “Ne kadar zor bir hayat sürdürdüklerine tanık oldum. Benden çok daha güçlülerdi. Çünkü problemleri ile sürekli yüzleşiyorlardı.” diyordu. Ricardo Abdullah da dönem dönem Filistin adına forma giyen Şilili, tek kelime Arapça bilmeyen ancak yıllar önce Filistin’den Şili’ye göç etmiş atalarının mirasını taşımaktan onur duyan futbolculardan birisi... İntifada yıllarında okulu bırakıp İsrail askerlerine taş atmayı seçen Saeb Jendeya da hayatının en kötü günlerinden birisi olarak, Mısır’da kamp yaptıkları dönemde İsrail’in Jenin mülteci kampına yaptığı saldırıyı televizyondan izledikleri anı örnek veriyor. Jendeya kamp sırasında futbolcuların hemen hemen hepsinin Filistin’e dönmek istediklerini, ülke böyle durumdayken futbol düşünmelerinin ne kadar doğru olacağının tartışmaya açıldığını anlatıyor. Ancak daha sonra şunun farkına varıyorlar: Bizim burada bütün dünyaya bir mesaj verme şansımız var. Burada kalacağız, ayaklarımızın üzerinde duracağımız ve futbolla barış mesajı göndereceğiz Bu sefer... Filistin’de babadan oğula ölüm miras kalıyor. Bir de düşmana atılacak taşlar. Ama görünen o ki futbol topu Filistin’in biraz geç de olsa keşfettiği en güçlü silah olacak. 2015 Asya Kupası’na katılmaları onlar için aslında çok büyük başarı ancak kalbin insan bedeninde durmaya en yakın olduğu toprakların çocukları için sınır yok. Bundan sonra Filistinli çocukların dişlerinin, toprak altından çıkarılan cesetlerinin karalığında değil, Eşref Numan’ınki gibi finalde atılan gollerin sevincinde görülmesi umuduyla... Savaşın ve ölümün eksik olmadığı Filistin topraklarında, futbol halkın yüzünü güldürebilen ender şeylerden. Sercan Ergün Futbol Yönetimi HF135 ŞU BiZiM SPORTiF DiREKTÖR MESELESi Türkiye’nin futbol gündemini birkaç yıldır meşgul eden bir konu var, sportif direktörlük. Hakkında yapılan yorumlardan tutun da görev tanımlamasına kadar oldukça tartışılan bu kavram, bu topraklara da biraz yabancı. Avrupa’da uzun yıllardır büyük kulüplerin başarıyla uyguladığı sistemin, Türkiye’de neden istenilen sonuçları doğurmadığına bir göz attık Klasik anlamda sportif direktörlük, teknik kadro ve yönetim arasında bir köprü görevi gören pozisyondur. Teknik direktör o hafta sahaya çıkacak kadro, oyuncularının form durumlarından, maç öncesi ve maç sırasındaki taktiksel hamleler ve oyuncuların gelişimi gibi konulardan sorumluyken; yapılacak transferler, sezon öncesi ve devre arası kampları, scouting ve altyapı gibi konular da sportif direktörün sorumluluk alanına giren konulardır. Özellikle Önder Özen’in Beşiktaş’ın sportif direktörü (ismi futbol genel direktörü olsa da işlev aynı) olduğu andan itibaren Türk spor kamuoyunda yaşanan tartışmaları da bu verilerin ışığında yapmak gerekiyor. İkili arasında yaşanan anlaşmazlık ve yetki karmaşasının temelinde, sportif direktörün tam olarak ne işe yaradığı tartışması yatıyor. Günümüz futbolunun olmazsa olmazlarından olan bu iki görevden birinin doğuşu, diğerine göre oldukça geç tarihlere rastlıyor. Kimi kaynaklara göre 1969 yılında ‘’Genel Menajer’’ sıfatıyla yola devam kararı olan İngiliz devi Manchester United’da Matt Busby, teknik direktörlük görevine Wilf McGuinness’i getirmiş ancak daha sonra onun görevine son vererek tekrar takımın başına kendisi geçmişti. Leicester City’nin eski sportif direktörü Dave Basset’a göre, sportif direktör kavramının tanımı oldukça açık. “Sportif direktör bir tampondur. Futbol takımıyla ilgili yönetime hesabı veren kişidir. Öte yandan da teknik direktörü asiste etmekle yükümlüdür. Futbolla ilgili deneyimlerini hem teknik direktörle hem de yönetimle paylaşır. Ancak özellikle yönetimle paylaşır çünkü kulüp yöneticilerinin bu tür deneyimleri yoktur.” Son cümle, sportif direktör pozisyonunun, Türkiye’de neden gerekli olduğunun bir kanıtı adeta. Her sezon sil baştan kadro kuran, teknik direktöre sabır göstermeyen ve Sakaryaspor, Kocaelispor ve İstanbulspor gibi asırlık çınarların yok olmasına sebep olan yöneticilerin, sportif direktörlerden öğreneceği çok şey var. Sportif direktör, kulüp başkanı ve yönetim kurulu üyeleri tarafından futbol takımını yönetmek üzere atanmış bir profesyoneldir. Teknik direktörün yetkileri dışında kalan tüm konularda sorumluluğa sahip olan bu pozisyonun belki de en önemli görevi, kurumsallaşmayı sağlamaktır. Uzun vadede başarıyı getirebilecek bir yapıyı, dikkatli bir şekilde inşa edebilecek tek kişi o kulübün sportif direktörüdür. Bu konuda başta Bayern Münih olmak üzere Alman kulüpleri başı çekerken, bu kavram bazen Kuzey Amerika’ya özgü ‘’Genel Menajer’’ kavramı ile de karşılaştırılıyor. Spor organizasyonlarına bakış açısı birbirinden oldukça farklı olan bu iki ekolün, profesyonellik konusunda ise oldukça birbirine benzediğini söyleyebiliriz. Gerektiğinde kriz yönetimi, gerektiğinde futbol takımının bütçesinin belirlenmesi gibi hayati konularda sorumluluk almak her zaman sportif Tarihte bilinen ilk sportif direktör Matt Busby… direktörün inisiyatifinde. Takıma yeni transfer olan bir futbolcunun kente/ülkeye uyum sağlamasına yardımcı olmaktan tutun da, takım içinde kamplaşmalara neden olan veya huzursuzluk çıkaran oyuncuların kadro dışı bırakılması gibi konularda da teknik direktör kadar sportif direktör de sorumludur. Takım ağabeyliği mi, profesyonellik mi? Türkiye’de futbolu yönetenlerin sportif direktör kavramını tam olarak anladığını söylemek ise oldukça güç. Bayern Münih, Barcelona ve Juventus gibi büyük kulüplerin sportif direktörlük pozisyonunda oturanlar, genellikle eski efsane futbolcular. Futbolun içinden gelen Matthias Avrupa’nın birçok kulübü sportif direktörlük için efsane isimlerine görev verirken, İtalyan devi Juventus da bu koltuğu Pavel Nedved’le doldurdu. Sammer (ki Bayern Münih bu konuda başlı başına başka bir yazının konusudur) , Andoni Zubizarreta ve Pavel Nedved gibi emektar yıldızlar bu kulüplerin bünyesinde başarıyla görev yapıyorlar. Kaldı ki bu isimler Türkiye’de olduğu gibi ne sürekli basın toplantılarıyla kamuoyunu meşgul etmekte, ne de teknik adamların işine karışmaktalar. Tabii, son dönemde başarısız olan Joe Kinnear ve Leonardo gibi isimleri de unutmamak gerekiyor. Bu ülkeye özgü bir diğer kavram da kuşkusuz takım abiliği. Önder Özen ile Slaven Bilic’in arasının geçtiğimiz günlerde, Özen’in Beşiktaş’ın eski futbolcularından İlhan Mansız’ın teknik kadroya katılması isteğini Hırvat çalıştırıcıya iletmesi sonrası açıldığı iddia edildi. İddiaye göre, Bilic’in bu teklifi reddederek, kendi ekibi ile yola devam edeceğini iletmesi ikili arasında krize neden olmuştu. İlhan’ın yardımcı antrenör olarak teknik ekibe katılması, geleneksel anlamda takım abiliği anlamına gelmese de kafaları karıştırabilecek bir durum. Futbol hayatını yaşadığı sakatlıklardan dolayı erken noktalamak zorunda kalan Mansız, daha sonra medyatik yönüyle ön plana çıkmış bir isim. Oyuncunun teknik kadroya yapacağı katkı konusu hali hazırda bir soru işaretiyken, bu durumun ne kadar profesyonelce olduğu da ayrıca tartışılan bir nokta olarak göze çarpıyor. Türkiye’de, bu konuda yaşanan kafa karışıklığı yalnızca Beşiktaş’a özgü değil. Terim sonrası dönemde Florya’da düzeni sağlamak için Tomas Ujfalusi’yi göreve getiren Galatasaray, bu sezon da sportif direktörlük görevi için Erdal Keser’le anlaştı. Henüz teknik direktörü bile belli olmayan Galatasaray’da, yeni teknik direktörü belirleyecek ismin ise Başkan Ünal Aysal olması oldukça düşündürücü . Fenerbahçe’de Christoph Daum sonrası teknik direktörlük görevine getirilen Aykut Kocaman da, aslında Sarı lacivertli ekipte sportif direktörlük görevini yürütmekteydi. Bu tarz Beşiktaş’ta futbol direktörü görevinde olan Önder Özen’in son zamanlarda Slaven Bilic’le arasının açıldığı iddia edilmişti ama Özen bu iddiaları yalanladı. örnekler nedeniyle Türkiye’de kulüplerin, takıma abilik yapacak isimlerden çok, profesyonellere yönelmesi gerektiği ise aşikar bir durum. Nerede yanlış yapıyoruz? Önder Özen-Slaven Bilic birlikteliğinin hüsrana uğradığını söylemek için elbette ki henüz erken. Ancak sportif direktörlük aşısının bu ülkede tutması için, öncelikle kulüplerin profesyonelce yönetilmesi gerekiyor. Transferleri kulüp başkanlarının yaptığı, borç batağı içinde yüzen ve uluslararası menajerlerin elinde oyuncak olan kulüplerimiz, kurumsal bir kimlik edinerek gelecek inşasına başlayacaksa ilk adım bir sportif direktör atamak olmalıdır. Kim bilir, Önder Özen ve Beşiktaş’ın açtığı yol ülke futbolunda nihayet bir şeyleri değiştirebilir. Fenerbahçe’de bir dönem Daum teknik direktör koltuğunda otururken, Aykut Kocaman sportif direktördü. Fırat Yalgın Dünya Futbolu HF135 GÜNÜ KURTARMAYA ÇALIŞMANIN BEDELi Rusya için Dünya Kupası heyecanı daha gruplar aşamasında sona erdi. Takım sergilediği performansla hiçbir etki bırakamadan Brezilya’dan ülkesine döndü. Euro 2008 sonrasında başlayan ve yıllardır süren önlenemeyen düşüş takımı dibe vurdurdu ve Rusya’nın yetersizliği artık net bir şekilde görülüyor. 2018 yılında turnuvaya ev sahipliği yapacak olan Rusların acil önlemler alması şart gözüküyor Ne güzeldi herşey aslında… Çok değil, 2006-2008 yılları arasında Zenit’in ve CSKA Moskova’nın sahip oldukları maddi güçle yarattığı kadrolarla yakaladıkları başarıları bütün Avrupa konuşuyordu. Yuriy Semin’in görevi bırakmasının ardından 2006 yılında Rus Milli Takımı’nın başına geçen Guus Hiddink, yıllar arasında yaratılan bu jenerasyondan çok iyi faydalanıyor, Euro 2008’de gösterdiği performans ile kendinden söz ettiren takımı yarı finale kadar çıkartıyordu. Bu uluslararası turnuvalarda Rusya’nın Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ulaşmış olduğu en yüksek dereceydi. Ancak Hiddink ve oyuncular bu başarının ardından kendilerinden beklenen performansı gösteremedi. Takım 2010 Dünya Kupası’na katılma şansını Slovakya’ya eleme maçlarında deplasman golü ile yenilerek kaybetti. Hiddink yerini ülkeyi çok yakından tanıyan Advocaat’a bıraksa da, Hollandalı teknik adamın da günü kurtarma dışında herhangi bir çabası olmadı. Takım 2012 Avrupa Şampiyonası’nda ilk maçta aldığı gösterişli galibiyetin ardından gelen başarısız sonuçlarla turnuvaya grup aşamasında veda etti. Advocaat döneminde bir önceki turnuvaya göre, takımda yaşına bağlı olarak kariyerlerine nokta koyan isimler dışında yeni bir isim göze çarpmıyordu. Genç yetenek olarak fark yaratan ve ilk 11’de kendine yer bulabilen tek yeni isim Alan Dzagoev oluyor, kadro ilerisi için ciddi tehlike sinyalleri veriyordu. Rusya Futbol Federasyonu bu sorunla ilgili olarak, oyuncuların kendilerini geliştiremediği sisteme çözüm bulmak yerine eskiden olduğu gibi antrenör değişikliğine gitmeye karar verdi. Takımın başına milyonlarca euro ödenerek dünya futbolunun tartışılmaz isimlerinden biri olan İtalyan teknik adam Fabio Capello getirildi. Başarıya doymuş Capello Capello, göreve geldikten sonra takım inişli çıkışlı istikrarsız performansına devam etse de, 2014 Dünya Kupası’na sıkıntısız geldi. Turnuva öncesi takımın belki de en önemli ismi Shirokov’un sakatlık yaşayarak Brezilya’da olmayacak olması kupa öncesi takıma ilk şoku yaşattı. Takımın orta sahasında yaşanan yaratıcı oyuncu eksikliği bir türlü giderilemedi. İtalyan hocanın takımın gelecek vadeden sayılı isimlerinden, belki de kadrodaki en yaratıcı oyuncu olan Dzagoev’i, ön yargısından dolayı takımdan kesmesi, tecrübesiz, kulüp performansları dahi soru işareti yaratan yıldız adayları Kokorin, Shatov ve Kanunnikov’a şans vermeye çalışması Rusların sonunu hazırladı. Programsız bir gelişmenin eseri olan bu futbolcular gerçekten şu anda ülkenin en yeteneklileri olsalar da, üzerlerine yıkılan baskıyla birlikte beklenenin altında kalarak takıma kademe atlatamadılar. Kaleci Akinfeev’in yapmış olduğu büyük hataların başarısızlıktaki payı, sistemsizliğin getirdiği sorunlar yanında neredeyse yok sayılabilecek kadar az. Takım yaşadığı güven eksikliğinden dolayı asla tempolu ve bitirici bir oyun oynayamadı ve sonuç olarak gösterdiği performansla hayal kırıklığı yarattı. En başından bu yana Capello ile ilgili soru işaretleri vardı. Kendisinden beklenilen farkı takıma ve ülkenin futboluna yansıtamadı. Günü Capello kendisinden beklenenleri veremezken günü kurtarmaya yönelik uygulamalarıyla da hayal kırıklığı yaşattı. kurtarmaya yönelik kadro seçimleriyle, sadece belirli taktiksel değişikliklerle başarıya ulaşmaya çalıştı. Ülke futbolunun kötü altyapısında onun günahı yoktu ancak aldığı yüksek maaş ile yılların yorgunluğunun ve başarıya doymuşluğunun getirdiği heyecan eksikliği, devrim yapma ve bazı ezberleri bozma çabasından onu alıkoymuşa benziyordu. Gelişim durdu Rus futbolu son dönemde girdiği günlük başarı psikolojisine bağlı olarak kendini bir türlü yenileyemedi. Ani manevralardan kaçınarak ve işin kolayını tercih ederek değişiklik yapma yoluna değil, sorunun parayla çözülebileceği kanısıyla Rus futbolunun son dönemlerde yetiştirdiği yetenklerden Aleksandr Kokorin turnuvayı 1 golle kapattı. hareket edildi ve rakipler hep küçümsendikleri için ilerleme kaydedilemedi. Aynı bizim ligimizde olduğu gibi oyuncular ve teknik adamlar belirli bir başarı ve refah seviyesine ulaştıktan sonra kendilerini geliştirme ve yenileme gibi bir çaba içerisinde olmadı. Yeni gelişmekte olan yetenekler ülkede var olan yabancı sınırlamasından dolayı bulunmaz hint kumaşı muamelesi gördüler ve aldıkları inanılmaz tekliflerle ülkede kalıp, yurt dışında kendilerine vizyon kazandırma gibi bir gereksinim duymadılar. Spartak Moskova, Dinamo Moskova ve Zenit gibi kulüpler genç oyunculara önerdikleri maaşlarla futbolun gelişmesine ciddi şekilde köstek oldular. Önümüzde 2018 yılında Rusya’nın ev sahipliği yapacağı bir turnuva var. Bu kadar ciddi sorunlarla karşı karşıya olan Rus Milli Takımı’nın acil önlem alması gerekiyor. Capello’nun 2018’e kadar buralarda kalma ihtimalinin çok düşük olduğunu hepimiz öngörebiliyoruz. Eğer bu bataktan kurtulmak isteniyorsa, parayla başarı fikrinden vazgeçilmesi ve ülke futbolunun başına lig tarihinde devrimleri ya da ilkleri gerçekleştirmiş olan Konstantin Beskov, Oleg Romantsev, Pavel Sadyrin ya da Valeriy Gazzaev seviyesinde ve hızlı karar verip bir an önce gerekli tespitleri yapabilecek bir teknik adamın atanması gerekiyor. Ev sahibi olunan bir Dünya Kupası’nda şu anki performansla herhangi bir başarı yakalanamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer gerekli kararlar alınmazsa, taraftarlar kendini bugünkü performansın yarattığı psikolojiyle turnuvaya hazırlayabilir ve bu da takımı direkt başarısızlığa götüren diğer bir sebep olarak da listedeki yerini alacaktır. Bu açıdan Rusya Futbol Federasyonu’nun yakın zamanda alacağı devrim niteliğinde bir karar ülkenin belki de 2018’deki kaderini belirleyebilir. Kupa öncesi Rusya’nın en önemli kozu olarak gösterilen Igor Akinfeev, yediği hatalı gollerle takımının direncinin kırılmasında ön ayak oldu.
Benzer belgeler
HF121 - Hayatım Futbol
Yukarıda kısa sürede Galatasaray’da yaşanan hoca krizinin bir özetini
okudunuz, biz de bu sayıda Hayatım Futbol ekibi olarak, Galatasaray’ın
müstakbel teknik direktörü Prandelli’yi her yönüyle ince...