OKU
Transkript
OKU
1, );( - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - - 1 -~~!$!~,~~€>'~:~o&:~~~~~~~$."elO:~ıe:e:~:€>'~~lOK>ıo!O!OlO!elel0l\'ll0~ Galata9..;t~i1Ia~o~~~~ı:!ıhr . 1 . Ii~ i SAYI: 43 - SAHiBi: Muvaffak BENDERLİ - Yazıişleri Müd: Melahat MANSUROGLU - Bu sayıyı Hazırlayanlar: ·, Turhan ILGAZ Niyazi ÖKTEM - Mete GÜRER - Ali ÇINAR - Hamdi BARIŞTIRAN DİZGİ ve BASKI: SİNAN MATBAASI = DÜŞ ~ ~ ~ ~ 21 <J> *ın ()) <t> <!5 93 95. 9~ 91 (j) 9l ~ ~ 92 ~ ~ i (J5 w <ı> $li ffi~ ~ fi~l ...... ........... ...... ............. Ali Teoman SAN AT: q) ?J) Fransızca 3 Qu'est-que le «Nouveau Roman .......................... .. M.Vouzelaud 7 Claude Sımon (Çeviri) .................................. .. B.Pabuççuoğlu 9 Uyumsuz ve Albert Cam us ............................... .. T.İndirkaş ~ (j) Galatasarayda EDE B i YAT: 9t *i ÜN: 2 m 92 9. MAYIS/1964 ş i Yeni Dünyada J az2 T.Emre İ R: 10 Rubai 11 Kentin Karaları ........................................... . 13 Seçmeler ........................................................ . 28 Beyaz yün çoraplı kızlar .............................. .. Tour de Leandre ............................................ . Ömer Hayyam'dan (Çeviri) ............................ .. 29 Balla de a une Parisienne ................................ . R.N .Evrim er T.İndirkaş Z.Ö.Defne A.Onart Doğan Feray N.Öktem A.Karagülle ÖYKÜ: 4 Sarhoş .......................................................... . İ.Hızalan 5 Taşta mı? ........................................................ . K.Serdengeçti 12 Portre ........................................................... . M.Ataberk 23 Yalan .......................................................... .. T.Ilgaz RÖPORTAJ: (j) <J) <!5 ~~ ~~ 9:; 92 <1> ~ g~ ~i m <!> 24 26 Şehir ·Hatları. .................................................. . M.Gürer Feyhaman Duran ............................................ . H.Barıştıran A.Oygar O LA Y L A R - Y A N K 1 L A R: 30 Çay, Kültür ve Edebiyat kolu.............................. 31 Tekaütler maçı ........ .............................. .......... Galatasaray Galatasaray .(} mOIOIOIOilôi&l~OIOlO!O!Q'~re',E>;~~~~ıo:~.eı~:oıo:~OlOlCIO~~Sl~~°"';~.;;:sı<~lO~~~ 2 - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY Galatasaray'da Fransızca öğretimi Lisemize a1I;nan öğrenciler .Fransızca ya ilkkısmımızın birinci sınıfın öğretimine -da yalıut d~a h<'..zırlık sınıfında başlarlar. İlk kısımda_Xransızca öğrenmeğe başlayan ço-: :cuklara -uygulanan metod tamamiyle tabii we pratik bir metodtur. Ancak bu sınıfta ·SOCtlkların yaşları çok küçük olduğundan, :bir de dershane dışında öğrencilerle devam lı olarak kenuşma ekzersizi yaptıracak per:sonel bulunmadığından öğrenciler gereği gibi süratle ilerliyememektedir. Hususiy)e okuma öğrenmekte çok güçlük çekmek. tedirler. Çünkü ilkkısım birinci sınıfımız ·_ da bu küçük öğrencilere aynı zamanda dilimizin alfabesi de gösterilmekte olduğun dan hayatında ilk defa okuma öğrenmeğe başlıyan öğrenciler için bu ikilik büyük zorluklar yaratmaktadır. Hazırlık sınifında Fransızca ne ha başlıyan öğrencilerimizin öğretimi durumu daBunlar Türkçe okuma yazmağı iyice öğrenmiş hayati bilgilerle ilk te. maslarını kurmuş, Matematik, Hayat Bilgisi ve Kültür dersleriyle fikri yapıları ge.lişmiş ve muhakemeleri teşekkül etmiş olduğundan yabancı dili daha çabuk ve daha iyi anlıyarak öğrenmekte, altıncı sı nıfda ekseriya üstün başarı sağlayabilmek tedirler. Okulumuzda altıncı sınıftan itibaren Matematik ve Fen dersleri Fransızca olarak okutulduğu için öğrencilerin bu okulda başarı sağlıyabilmeleri için iyi Fransız ca bilmeleri, gramer kaidelerini gereği gibi öğrenmiş olmaları bu dili kolaylıkla anlı• yabilecek, kolaylıkla konuşabilecek bir hale gelmeleri şarttır. Bu cihet sağlanmadığı takdirde öğren . ci ne kadar zeki ve iyi niyet sahibi olursa olsun derslerden zevk almasına ve kabiliyetinin verdiği imkanlara kavuşmasına imkan yoktur. Orta sınıflarımızda okutulan Frans1z ·dili ve grameri kitaplarının öğrencilerimi zin bilgi seviyesine. uymadığı, yaptığımız incelemeler sonucunda ·ı:tnlaşılniış olduğu başkadır. -----~---------'"- için bu sınıflarda uzun müddet ders okutarak tecrübe sahibi olmuş öğretmenleri miz _tarafından altıncı sınıflar için bir Fran sızca dersi kitabı hazırlanmış ve Milli Eği tim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi tarafından kabul edilerek Devlet Matbaasın da bastırılmıştır. İki yıldanberi teksir edilerek öğrencilerimize ·verilen bu kitaplarla altıncı sınıflarımızdaki Fransızca öğre timi çok verimli olmağa başlamıştır. Şim di yedinci sınıflar için de bir kitap hazır lanmaktadır. Yakında bu kitap da basıla caktır. Bu suretle orta sınıflarımızda öğ renciler daha sağlam ve daha iyi anlaşıl mış ve temel kaideleri öğrenilmiş bir Fransızca bilgisine sahip olacaklar ve bu sağ lam temel sayesinde ileriki sınıflardaki ba şanları muhakkak daha üstün olacaktır. Ancak şurası unutulmamalıdır ki öğ retmen ne kadar kuvvetli olursa olsun, kitap ne kadar başarı ile yazılmış olursa olsun bir yabancı dil öğretiminde ilgili öğ rencinin gayreti ve şahsi çalışmaları başarı sağlamak için birinci şarttır. Müzik notasını öğrenmek, kemanda değişik pozisyonların izahını yapmak, iyi keman çalabilmek için nasıl kafi gelmezse; sadece sınıfda öğretmenin verdiği dersi dinlemek, verilen vazifeyi yapmak da bir yabancı dil öğrenmek için yeterli değildir. Başarılı olmak isteyen öğrenci verilen dersleri, cümle şekillerini, değişik ifade for müllerini kendi kendine bir çok defalar tek rarlamalı; bildiği diğer isim ve filleri aynı formüllere uygulamak suretiyle sözlü ve yazılı çalışmalar yaparak Fransızcayı bir ifade vasitası haline getirmelidir. Her öğrenci bunu kendine iş ve görev \!'.!indiği takdirde yüksek sınıflardaki Fran sızca seviyesi çok yükselecek ve öğrenciler Matematik, Fen ve Felsefe derslerini büyük bir kolaylıkla hazmedecekler ve bu dersleri öğrenmekte büyük başanlar sağ lıyabileceklerdir. Ali TEOMAN ---------------GALATASARAY------------ Qu'est-ce· que le nouveau Le «Nouveau Roman .. , appelation vague mais commode repandue il ya quelques annees par les journalistes et exploitee parla publicite des editeurs, ne represente ·pas a proprement parler une «ecole» litteraire mais un certain nombre de tentatives individuelles pour liberer le genre romanesque de ses formes · et procedes traditionnels et fonder un nouveau «realisme». Les «Nouveaux Romanciers», Alain ROBBE-GRİLLET, Michel BUTOR, Claude SİMON, et Nathalie SARRAUTE (pour ne citer que les plus connus) s'ils ne constituent pas un groupe et si parfois leurs theories s'opposent, se rencontrent tous dans le meme refus: ils ne veulent ni raconter des histoires ( des «anecdotes» disent-ils avec mepris), ni peindre des «personnages», ni analyser des «Caracteres». Ce sont la, a leurs yeux, des elements arbitra irement et artificiellement fabriques et composes par lesquels l'oeuvre ne fait qu' exprimer une realite faussee parce que saisie et organisee par la conscience d'un auteur, vue a travers son temperament et chargee de la signification qu'il lui donne. C'est Alain Robbe-Grillet qui a donne a ce nouveau «realisme» sa forme la plus systematique. İl a cree un monde froid et ~ide, prive de toute interiorite, denue .de toute signification. Les etres et les choses qui le composent se reduisent a leurs formes opaques et ne se sontrien d'.autre q1:1e ce qu'ils offrent a notre regard. 11 est vaın de vouloir chercher un caractere, des pensees ou des sentiments derrieere un visage ou sous une succession de gestes et d'atÜtudes, de meme qu'une justification quelconque a la presence at a la disposition des objets. Non que l'auteur veuille ainsi dernoncer on ne sait quelle absurdite du monde, ce qui serait lui donner un certain degre de signification. Le monde, dit ROB BE-GRİLLET, n'est ni signifiant, ni absurde. İl est, tout simplement... les choses sont la ... leur surface est nette et lisse, intacte mais sans eclat ni transparence. «Tel est bien le monde des «Gommes», du «Voyeur», de «La jalousie» et celui que nous revelent les films «L'annee derniere a Marienbad» et «L'immortelle»: des rues, des chemins, des maisons, des murs, des meub- 3 roriıa.n? Maurice' VOUZELAUD les, et sur. ce fond immobile minutieusement decrit et mesure avec un .souci ~8:n iaque d'exactitude, des silh?uettes d'uı: theatre d'ombres, parlantes, agıssantes, quı se meuvent suivant les lois d'une obscure mecanique. Le propos de Michel Butor est different. Philosophe et poete, l'auteur de «L'emploi du temps» de «La i:nodification» de «Mobile» de «Degres», est ha:r.ı.te par le probleme d~s rapports entre la realite du monde qui nous entoure et la realite decrite, entre l'experience dont il faut rendre compte et l'image que peut en donner le recit. Le probleme, certes, n'est pas nouveau: c'est celui de la relation entre la verite du reel et la verite de l'art quLest au coeur de toute creation artistique. L'Originalite de Michel Butor consiste a le poser et a essayer de la resoudre pour ainsi dire experimentalement en examinant la plume a la main «de quelle façon la realite nous apparait ou peut nous apparaitre», L'oeuvre est le «laboratoire» oiı est mis en evidence le processus par lequel la realite qu'on veut decrire devient fa realite qu'on decrit. C'est ainsi que dans «L'emploi du temps» le personnage principal confondu avec l'ecrivain-narrateur, entreprend de relater les evenements qu'il a vecu au cours des sept mois qu'il vient de passer dans une petite ville anglaise. Tres vite lui apparait le divorce entre l'experience vecue et le recit qu'il peut en faire. Chaque jour a mesure qu'il ecrit, de nouveaux evenements l'assaillent qui modifient l'eclairage des evenements passes. Le Choix qu'il voudrait faire entre ceux-ci et l'importance relative · qu'il croit pouvoir leur accorder sont perpetuellement remis en question. Sa tentative pour reconquerir le temps et faire de son oeuvre un equivalent de la vie est vouee a l'echec. Les romans de Claude Simon («Le vent», «L'herbe», «La roıite des Flanders») ressemblent par beaucoup d'aspects a ceu:x de Michel Butor. On y trouve le meme divorce entre la realite multiple et inepuisable et la consience qui ne parvient pas 4 ----------.--GALATASARAY------------- a l'ordonner, ala discipliner et ala servir a"""""""""""~"'""""""""~ ses lciis. Mais Ge qui n'est chez Michel Butor qu'une experience litteraire lucide et le drame intellectuel du romancier aux prises avec le reel, devient chez l'auteur İbrahim HIZALAN du «Vent» un conflit tragique entre les individus et l'univers qui les entoure. İls Ay bütün soğukluğuyla tepemde doias'y trouvent prisonniers d'un reseau inextricable de relations dans le temps et dans şıyor. Üşümemek için gömleğimin düğmel'espace, secoues et meurtris par la conti- lerini açıyorum, kravatımı gevşetiyorum. nuelle agressiün .des etres, des choses, des Ama nedense bu sefer daha fazla üşüyo evenements et des souvenirs. Impuissant a nım. Şöyle bir bakıyorum da en sıcak hacontenir cet assaut innombrable, ils deme- valardan daha soğuk hava. urent hebetes et stupides, larves inertes Devrik çöp tenekelerinin süslediği kirecrasees sous le poids d'une etrange fatalite. li sokaklar, yeşil, sarı, kırmızı lambalar, · A la difference de ces trois ecrivains benzin kokan çiçekler bile soğuktan bir tuqui' s'attachent a decrire une realite mate- haf olmuş. Durağa doğru ilerliyorum. Ne rielle, un monde d'objets, Nathalie Sarra- geçen bir araç var, ,ne de bir kişi. Birden sa ute, auteur du «Planetarium», s'interesse ate bakmak geliyor aklıma. Meydan saati exlusivement a la realite psychologique. üç defa yirmi dört'ü gösteriyor. Halbuki Sous les gestes, les attitudes, les propos benimki sadece iki defa yirmidört saat. qui figurent objectivement mais imparfaitement les rapports entre les individues Yine ıssız ve kirli sokaklarda yürümeye elle cherche le «sous-monde,, (desvaies) devam ediyorum, sarı, kırmızı, yeşil lam relations humaines. A travers le tis- -baların altında. Parktan geçiyorum bu su trompeur du .langage elle decouvre kez. Benzin kokulu mavi güllerden bir dele courant d'une «Sour-conversation» plus met yapıyorum, bekçiden saklana saklana. authentique forment l'expression des re· gards, la mimique des visages, les infle- Ama ne bekçi var ortalıkta ne de başkası. xions de la voix. Elle traduit en discours Sadece soğuk kol geziyor; ne yalnız buraces effluves et ces ondes qui circulent obs- da, ne de yalnız oralarda, ama her yerde, curement et qui determinent la vie pro-;: belki de sadece benim gittiğim yerlerde. i'fonde et veritable des etres. ~ (Deva.mı 32 nci Sayfada) ~ Toutes ces oeuvres du <<nouveau ro- $ l~~~M man» ont sub ı' lefeu d' une crı•t•ıque pus ou moins severe. On leur reproche gene· par le «nouveau roman» une nouvelle maralement d'etre difficile et souvent ennunifestation de l'illusion realiste si souvent yeuses. La desorganisation systematique denoncee. Dans la mesure ou le langage de l'espace et du temps familiers, l'insigni.romanesque est d'abord le langage d'un rofiance des «sujets», l'absence d'inrigue et mancier c'est a dire l'expression personnade «Caracteres» deconcertent le lectu~ qui lisee d'une conscience, il parait tout a fait ne retrouve pas dans ces oeuvres foısonvain de prentendre atteindre ala pure obnantes et obscures les sources habituelles jectivite d'une «litterature de constant». Si de son plaisir et de son emotion: le recit l'exemple meme de «L'emploi du temps» d'une histoire et l'image d'une humanite et de «Degres» de Michel Butor n'en fourfraternelle. nissaient pas en quelque sorte la demonsPeut-etre les auteurs ont-ils raison tration et l'aveu, la divercite des oeuvres d'objecter que le public doit faire a son du nouveau roman et la variete des «Visitour un effort pour se defaire de ses vieilles ons du monde» qu'elles proposent suffirahabitudes de penser et de sentir, et qu'il irent a prouver l'echec de la tentative. iı saura bien un jour comprendre et gouter est done permis de penser qu'apres ces ces formes insolites. Peut-etre aussi de experiences aventureuses, une generation plus indiscutables chefs-d'oeuvre .reussiplus sage ou plus donuee saura, tout en ront-ils a les faire triompher. ayant fait son profit de l'heritage, revenir il est cependant tres difficile de ne pas a des formes plus proche de la tradition du condamner dans les principes proclames genre. SARHOŞ - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - TASTA , - M 1 ? Kamil SERDENGEÇTİ GİRİŞ - Hayvancıkların ezgisini dinlediniz mi? Tozlu yollarımızdan ki:mbilir kaçıncı defa geçerken acaba bii sefer de, durup, onlara şöyle bir kulak verdiniz mi? Öyle ya, bu topraklardan ne anlarsınız siz; buralı değilsiniz ki ... Buzdan pınarlara gülersiniz, buzdolabınız vardır tabi Güneşin şiirine «Saçmalık» dersiniz; çünkü yalnız pancur kuytuluklarını bilirsiniz. Oysa, gelin gibi akan o nazlı suyun ne öyküleri vardır dilinde; boz toprakların ne tükenmez ÖY· küleri..., size birşey demezler ki. Akşam, gün batımının ardında ışıyan biricik çoban yıldızı ne yanık nefeslerde, ne içli kavallar dillendirir. Durur, durur da, çöl diye bakar, bozkır diye kestirip atarsınız ya; işte. bu topraklar benim vatanımdır; ruhumun ezgileri taşlarına yaslanır, analarımın dilleri ninnilerinde nazlanır; oralarda, dumanların ardında, hala mertlik ruhu yayılır. O yüce dağlarda kekik burcu burcu kokar; sırma saçları salkım salkım, canım çoban kızları, çıngırak sesinde kulakları, ezelin düşlerine dalarlar, dalarlar da o koyun gözlerini gülüşlerle kı sarlar; ne gülüştür bu. Siz, dünyanın hakimleri, bilimin efendileri, sizler bu gülüşü kavrıya:mazsınız; çünkü kafanız bilinç altını kitaplarda yatırır. Oysa kentlerimde ne kitaplar yazılır, illerimde ne deryalar söylenir benim; illerimde deryalar, ezeli şarkıları ... Beni sürüp sürüp götürür yellerimin tozları. Sürer de dağlara doğru, dağlarda ki köylere doğru. Hasan'ımın köyüne; ıs sız, bucaksız Bozköy'e. Otuz üç hanesi var dır btı diyarın; seksen nüfus. Hasan'ımın babası da anası da göçmüş iki kara sevdalı; köy unutmaz dağdan aşağı dilim dilim kayalara yuvarlandıklarını; Hüsmen etti der, böyle bilirler. «Bacısına etth derler. Affet beni yüce Tanrı'm, iller dilimin doğ rusunu bilirler. Melekler varsa göğünde bi- 5 lirler elbet acımayı, Hüsmen'in Hasan'a ettiğini; affet bizi göklerim, onu bile sen ... «Kahpe oğlu; yürüsene!> Her gün.., doğuşu aynı işkence; çoban yıldızına d~k. «Anan elin itine, Gavur'unkine kaçtıydı. Allah verdi cezasını. Ya be kahpe karı, gideceğdin de cezanı bana ne bıraktın? Ne b_ıraktı ha? Seni bana, Gavur'un enciği, ha? Kaçtığında vuracağdım onu, gerekti, emme öküzde o dem akıl nerde? Mapusane dedik oturduk. Vuracağdım da başıma bela seni salmıcağdı. Mapusluhtan beter. Ne bilem gebereceğini namerd avradın? Ha ne bilem, itin enciği? Sen bebeğmişen, domuz sen! «Tekmeler, tokatlar, iyi demlerdeyse yalnız küfürler .. Anlamazdı da go cunmazdı da pek önceleri. Ama küçücük beyni yine de bazı sıcak şeyler aranırdı. Emmisini kendi oğlunu okşarken gördüydü bir kez, bağrında sızı duyduydu; ağla dıydı. «Sus be avrat suratlı, kes» Nedenini bilmezdi, eksiğini koyunların dibinde kuzular gördükte duyardı: Geniş geniş yayı lıp ta gevişliyen sıcak koyuna yapışmış, ak ak, kıvır kıvır, yumuk, körpe kuzular; okşamak isterdi. Bir kez çoban kızmıştı bu na: «Te be, çek git, demişti, emmine söylemeyem.» Çoban. Hüsmen'e ait herşeye kurt diye bakardı; bütün köy de öyle. Hasan'ın anasını babasını bilirlerdi, ama onu Hüsmen'in saymadan edemezlerdi ki. Çobandan korkmuştu Hasan; emmisinden de . Ayağına dikenli çalı battı gibi gelmişti. Şöylece yüreğine birşey batmıştı. Kaçtı. Civcivleri görürdü bazı bazı. Kanat ne de sokulurlardı. İşte birgün o da öylesine özendi. Ne istedi bilinmez, emmisine sarıldı. Hüsmen elinin tersini şaklattı: «Kokulu encik. Büyüttük yetn::ıedi; gayri şimdi kendini Memet sandı, oğlum sandı; get lan geberesi.» Beş yaaltına gıdı gıdı şındaydı, herşeyi anladı. İtilmeğe, vurulmağa öyle alışmıştı ki, Memet'in dört yaşında, herkese gücünü, /. ;6 - - - - - - ' - - - - - - - - ~Al ATA S ARA Y - - - - - - - - - - - - - - - - - - - ilkin ona vurmakla . gösterişine bile dertlenmedi. Gurur kelimesini ne bilmiş, ne duymuştu. Acımaksa, asıl taşların dilim etHğf· çıplak tabahı ·acıyordu. Yalnız, bazı bazı: «Olmasın, .. derdi içinden, bana vurmasınlar; ne diye vururlar?» Ama olmadığını görmemişti, sizin beyinsizliğinizi gö remeyişiniz gibi. Kimi, pınardan su doldururken, onun gibi akmak isterdi; burcu bur cu kekik, çiğdem kokaraktan dağı aşmak, y;:ı.yılmak, .ovada şıril şırıl s.alınmak. .. «Ko:yunlar benden ı:;u içerler» derdi. Kavrı yamazdı gerçi, ama bunda başkasına akmağı d:uyardı, duyardı da mutlu gözleriyle, üzüm üzüm, koyu koyu gülerdi; asano sör memureleriniz gibi ezgin, bezgin, iş olsun diye değil... Bakmayın öyle, pis ka·· dehlerde unutuş arıyanlar ne anlarlar bun dan; ne anlarsınız sizler? · Bir sabah ırgatlığa yine horozlarla kalkmiştı, ekmeğini kemirerek giderken içini bir sıcaklık doldurdu. Bilgili değil di. Onun için dudak bükerekten sizler gibi «Rıh! önsezi?» diye kestirip atamazdı. .. Ama yine de birşey olacağını, yeni birşey belki de aradığını bulacağını seziyordu. Eşeğin ardında, ekin başka kokuyor, başaklar zavallılığına sırt döndürüyorlardı. Yılgın gözü bir umut, bir bulut ararken, takildı, düştü. Kurumuş killi taş, eşegm izinde, öylece, bükük, duruyordu. Sivriydi, ama küçük sayılırdı. Yağmurlar, yağ" murlar ardından hep sert, hep aynı boy çıkmış taş. Sizler gibi erimek nedir bilmemiş, acıyı ruhunla çekmemiŞ, sizler gibi taş ... İçi ısındı. Elceğizi arandı, tarandı, taşın sivrisini yakalayıp sıktı. O anda, eğer varsa, yüzündeki ancak bir melekti, çünkü göklerle gülmekteydi. Hasan, böylece, bilmeden, sizlere sarılan, bakışınızın pırıl tısını dostluk sanan, o gerçek obur gorunfüşe aldananların yaptığını yaptı: YokoIuşunu hazırladı. Artık hep gülüyordu. Emmisi vurdukça da, Memet suratını gübreyle sıva dıkça da. Cebinde o taş vardı, sicak, killi taş. Bazı o taşı öpüyor. sonra kucağına koyup söylüyordu: «Seni Allah bilir mi? De ki ona, ben sa.na kaynıyom de. Senle söyistiyom de. Ama kulağım sözünü almıyo de, he mi canım?» Sonra masallar anlatıyor, sonra da · dinliyordu. Kendine hep o taştan, ne olduğunu kestiremediği, ama mutlak iyi, mutlak güzel, sıcacık bir şey gelecek, onu bilmediği bir yere sürecekmiş gibi, bekliyorÇlu. Olduğundan hoş~ luk duymadığını, başka birşey is~ediğini anlıyordu; yalnız, neydi bu. başka şey, bi~ lemiyordu. Zaman zaman, ansızın damağında buruk bir tad, boğazında bir-kuruluk la içi çekiliyor, taşı görmek, yanında olduğunu, "kendisine bağlı bulunduğunu an~ lamak emeliyle titriyordu. .Birbirini götüren, baştan sona kadar saçma, dıştan bende, iÇten düşman kesildiğiniz o değer li (!) ilkelerle, ayakkabı bağından başka ne için bağlanma deyimini kullandınız ki, onu anlıyasınız? Anlattığıma bön bön -bak leşmek mıyasınız? O sabah da gün yeni ışıyorken yola düzüldü. Gelgelelim, bu kez herşeyde bir baş kalık varmış gibiydi. Yel sanki yalım yalım esiyordu. Gittikçe artan sıcak bağrım deliyor, damarlarında akıyordu. Körpe köpükler .. le coşan kızgın ten. Buzlu ·ayranlar gerekti o tene. Oysa bir damla kızgın su!?» Gavurunki, at gibi de içer, 'canı çı kası «Ve bu sabah Memet tarlada onu itti-~·inde, ilk olarak gülmedi. Neden, bilmiyordu, canı da yanmamıştı. Yalnız taşı elinden düşmüştü. Güneş de ne yakıvordu hani, boz _güneş; iki, üç güneş; pınar gibi sandı kendini; akıyordu, hafifledi. Aradı. kavradı taşı; sıkı sıkı tuttu. Memet görmüştü, seğirtti: «Len it. ver onu da atam!» Dondu, teri dondu, güneş dondu. "Samı 18.f: söylüyom be» Eline atıldı. Hasan elini sı_k tı; damarları mor mor gerildiler. İçinde fırtınayı, ilk sefer duyuyordu. Ac kurtlar gibi uluyan korkunç yelin yanında, ortalığı titreterekten inen dilim dilim ısık ları, ahır kapısından seyretti,ği geceki gi~ biydi içi: Buz gibi. Ama bu kez sığınacak samanı yoktu; bu kez yel dışında değil. d,:ı marındaydı. İGL patlamak üzere f!erilivor~ (Devanh 32 nd Snyf?.rfa} , - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - - - - 7 CLAUDE SIMON «Görünüşlerinin oynıyan yoğunlu ğu ve değişen çıkıntıları içinde sözde objektif dünyanın tasvir edilmesi ile artık «kamera-kalem» çağı gel- miştir», Claude MAURİAC «Flandres Yolundaki Sahtekar:odan itibaren Claude Simon'un sanatı gittikçe yük selen bir yol takip etmiştir. Bazan kontrol edilebilen, bazan ise edilemiyen durumları. içine alan ilk romanları, henüz o zamanlar bile acaip, kaidelere aykırı olan kuruluşla rına rağmen daha ziyade entrikalara dayanıyor ve buradaki kişiler hareketlere daha fazla bağlı kalıyorlardı. Bunun aksine son üç roman yazarın aşırı eğilimlerini şid detlendirmektedir: Kendisi bu romanlarda gittikçe dalgalanan ve genişliyen bir orkestralamaya teslim olmaktadır. Bu arada, sanatının bütün elemanları suret değiştir miş bir arasızlığa evvela dalıp toz haline gelmekte sonra da meydana çıkmaktadır lar. İşte bu yüzdendir ki Claude Siman kendini bugün eleştirmecilere «Nouveau Roman» ın en hakiki temsilcilerinden biri olarak kabul ettirmiştir. Her romanın konusu uzlaşmalı, adeta bayağıdır: Samimi aile sırları, tesadüfün gariplikleri, bir aşk veya ölüm hikayesi, velhasıl «trajedi, tesadüf, görü değil de, eğer tabir caizse, varlığın gizli kuruluşunu meydana getiren şey». Claude Simon «Soyuttan çok somuta» kaymıştır ve o, tasvire ait, sosyolojik. ve psikolojik bir çok değişleriy le zamanımızın gerçekçi yazarları arasına yerleştirilmelidir. ~akat ötesi de vardır. Kendini, en ilkel ve en işlenmemiş halleriyle görülen şeyleri ve varlıkları liflerine varıncaya kadar inceliyen ayrıntı lı, sabırlı bir çalışmaya vermiştir. Ve bu madde çoğalıp yapışkan ve tırmanıcı olarak okuyucunun bilincini kaplamaktadır. Her romanın hakiki konusu bu madde, bu cevherdir. Şekiller, hareketler, gürültüler en küçük ayrmtılarını:ı. . varıncaya kadar / not edilmişler, tükeninceye kadar övülmüşlerdir. Bunda yaza]"ın tek gayesinin sanki maddesini mümkün olduğu kadar az sarfetmek olduğu görülür. Yerden ka~~an dört nalin hareketini tam iki sayfa içinde anlatmaktadır, «aynen damdan düşen, daha doğrusu bir kısmı saçağın kenarına takılı kalıp parçalanan, bir su damlası gibi (olay şu. şekilde cereyan eder: damla kendi ağırlığıyla armut şeklinde uzar1 biçimini kaybeder, sonra büyük kısmı diğer parçadan ayrılır ve yere düşer ... » vesaire, vesaire. Eğer böyle aşırı bir belirlilik yararsız bir hale gelebilirse, toprağın yüzeyindeki bu gerçekçilik, bu sonsuzca küçüğün ve aninin sanatı, ondan beklenilmeyen olağanüstü bir var olma kuvvetiyle ve adeta epik bir büyüklükle gerçeği bezeyebilir de. Ve maddenin daha buğulu veya genel olduğu zaman, tasvir göze batar bir şiir ve hatırlama zenginliğine kavuşur: «Rüzgar, bağların kırmızı yapraklarını koparmasını durdurarak, altında eğilmiş ağaçların kabitirerek, yakında vadiye bir kasırga halinde esecek, hem de zincirden boşanmış, gayesiz, sonsuz tükenmeye mahkum, hiç bir bitme ümidi ohnı yan, geceleyin uzun bir şikayetle ağlayıp sızlıyo:r1rrıuş, uyuyan insanlardan, geçici ve ölümlü yaratıklardan, unutma, rahat imkanlarını, ölüm imtiyazını kıskanıyormuş gibi inliyen bir kuvvetle ... » Gerçek Claude Simon'a göre yeniden elde edilecek bir sahadır, zira «g,erçegın özgüllüğü, gerçek, sağduyuya, mantığa aralıksız bir meydan okuma gibi gözüktüğü için bize de tutarsız, gerçeksiz gorunür». Demek ki her anlatma ortaya bir araştırma, dokunulabilir ve öğrenilebilir fakat aydınlatılması ve doğrulanması gereken bir gerçeğe doğru tersine bir yürüyüş koyar. Kişiler, içinde hareket ettikleri çerçeve, olaylar ne olurlarsa olsunlar, daima sebepsiz, karanlık gözükürler ve yakal~nmaz kalmaları gerekiyormuş gi?i gitgi:buklarını soymasın~ 8 - - - - - - - - - - - - G Al ATASA RAY - - - - - - - - - - - - - - . . , . . - de bozulurlar. Bu «bildirilmemiş» dünyayı sabitleş tirmeyi, ne olduğunu anlamayı geri çevirmenin sebebi belli bir seviyedir ki Claude Simon bu seviyeden itibaren çalışır: şeyle rin ve izlenimlerin içine girdiği, ne fazla uyanık, ne de fazla. uyuşuk bir bilincin ilk defa olarak kaynaşan bir gerçeğe rastladı ğı ve önceden bilinmez, tek bir usulle tesadüfü topladığı bir seviye ... Yazar bir yaşantı parçasının bellekde veya duygulukta bıraktığı izi inceler. Algılar, ortaşımlar karışırlar, çarpışırlar, sırasız ve bağlantısız girbirlerini takip ederler. Herşey «paracık lar», «dalgalar» ve «aralıksız tanınmamış» olan «birçok anlatım şekli» halinde kendini takdim eder. Böylece anlatım, bir yandan yavaş yavaş kıvam kazanırken, diğer taraftan asla belli bir sınırı geçmeyi başa ramaz ve havada kalmaya mecbur olur. Bu da «kıpırdama ve hali değişme» kudretinin sonsuz olduğunu gösterir. Kahramanlar «hiç'ten itibaren» yapılmış şu veya bu kişilerdir: «Sanki bunların geysilerinin altında ne vücut, alınlarının altında da ne düşünce, ne kalb, ne de acı çeken, arzulayan, kızgın, ihtiraslı ve nazik organlar vardır ... » Yazar kayıtsızca onları «O» veya «bU» diye adalndırır, istediği gibi üstüste koyar, onlara, ne bir role, ne de varolmağa hakları yokmuş, tarihte hiç bir şey değillermiş gibi bir hüviyet verir. «Rüzgar»ın kahramanı, onu ta uzaktan ilgilendiren olaylara (bir hırsızlık, bir cinayet) karışmıştır; «Üt» da Louise kendi etrafındaki insanların (kocasının, kaynatalarının, ölüm döşeğinde ihtiyar bir teyzenin) yararsızlığını ölçer; «Flandres Yolu»n da ise Georges, askeri ve hususi hayatından daha ziyade genel savaşın ve Yüzbaşı Reixach ile bütün Reixach'ların hayatlarının yansıdığı döner bir ayna haline gelir. «Unutulmuş veya itelenmiş» olan ve «hiç bir yere» gidemiyen kişiler birbirlerinden ayrılmışlar, bir diyalogla değil de ~acınacak bir. ağız kalabalığı» olan cümle, kelime parçacıklarıyla haberleşebilmekte dirler. «Alışagelmiş duyguların manasız laştığı bir ikinci durum,,da yaşarlar. Tüm yararlanırlıklarına rağmen hür değiller dir, zira «acımasız herhangi bir mekanizma» veya «yanılmaz içgüdüleri» tarafından «yakalanmış», kaderleri maddenin elindedir. Bunlar basit «hayaletler» prizma ve yansıtıcılardır: Sadece, boşu boşuna adlandırmaya çalıştıkları bir gerçeği kaydeden biriktiren ve ileten bilinçleri sayesinde vardırlar: «Bir çeşit,· boşluğun boyutsuz, süresi belirsiz grimtırak formülünde «izlenim ve şeylerin takınaklı kasırgasında mahkum kalmışlardir. Eğer Simon:un romanları «tutarsızlık», «yanyana konuluş», bir seviyeden diğeri ne yönelen görünmez kaymalar üzerine kurulmuşsa, bu onun zamanı yürürlükten kaldırdığını gösterir. Anlatma bir noktada başlar, diğer birinde durur. Bu arada bütün bunlar doğrulanamaz, zira seçilmiş olan kesim istenildiği gibi yayılabilir ve «belli, ölçülebilir, sınırlı bir zaman parçası gibi değil de, belirsiz, kesintili, bir art arda gelişden, karanlık ve aydınlık edliklerin anlaşmasından meydana· gelmiş bir süre» gibi gözükür. Belirtilemeyen bu küre içinde herşey mümkün, çağdaş olur. Hikaye durmadan yazarın ağzından kahramanın ağzına geçer, şimdiki ve geçmiş zaman karışır, çekilen resimler ya enstantane olur, ya da ölçülemiyecek kadar uzatılır, bütün elemanlar çarpışırlar, daimi bir yuvarlanma içinde, unutmanın veya ölümün kapılarında, zamanın sapmasında sallanır dururlar. Claude Simon'un cümlesi, bu el yorarama eylemlerine, olabilecek, fakat sebep bakımından daima geriye bıra kılan bir araştırmaya olduğu gibi uygulanmıştır. Uzun (bazan onbeş sayfa tutan), bir takım ıvır zıvır sıfat ve ortaçlarla, sayı sız, birbiri içine giren parantezleri dolduran «sanki», «belki» lerle &ğırlaşmış, mümkün olduğu kadar az bir noktalamaya sahih olan bu cümle, kurulmuş, yazılmış bir cümle hissini vermemekte fakat, iç sözü, bilincin kaprisli ve taşan dalgalarının sesini belirtmeye çalışmaktadır. (Devamı 32 nci Sayfada) damıy le - - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - - 9 Uyumsuz ve Albert Camus «İnsan her şeyin ölçüsüdür» Tayfun İNDİRKAŞ «Protagoras» mıza: Düşünler, sözcükler, eylemler ve sonuç. Bir ölçü, bir değer ölçüsü ve us. Ve uyumsuzluk yargısı Camus'nün, Şimdiye dek bir sonuçtu uyumsüzluk (absurdite) Camus de ise çıkak noktası olur bu kavram. İki ayrı yönden incelenebilen bir devinim başlangıcı. İlk kez usu alalım ele. Usuri ilk ödevlerinden biri doğruyu yanlıştan ayırmaktır. Oysa ki her hangi bir eylemin doğru olduğu söylenirken yanlış olabileceği de ortaya sürülmüş olur bilinçsiz. Ters açıdan, bir başka olay yanlış niteliğine kavuştuğu an doğru kavramını da getirir bünyesinde. Başlan gıç tümcemizin, ünlü sofist Protagoras'ın sözcüklerinin anlatımına geçelim. Her düşün ancak onu düşünen, eylemleştiren kişiye göre gerçektir. Şu halde yaşadığımız evren sonsuz doğru, yanlış yargılarla kaplıdır. Aykırılıklarla, mantık dışı kavramlarla ve çelişmelerle doludur. Kendi algı mız dışında saydamlaşmıyacak bir bütün Doğaya gelince. O bizimdir deriz. Bu yalnızca ona kendi şekillerimizi, duygularımı zı verdiğimiz içindir. Ona olduğu gibi dokunmak, onu kabullenmek insan bilincinin dışında yepyeni bir acun bulmaktır. O sürez düşünü kurduğumuz bütün şekil ler, tepeler, ağaçlar, nehirler ve tüm varlıklar anlamlarını yitirir. Artık kaybolmuş bir cinnetin tatlı, buruk anısı vardır bizde. Doğa kendisine dönmektedir. Aslına, kendi öz benliğine kavuşmakta, giderek insanlardan uzaklaşmaktadır. Her nen yabancıdır şimdi. Uyumsuz bir yabancılık. «Tersi ve Yüzü,, nün bir yerinde Camus «Ben kimim ve yapraklarla ışığın oyununa katılmaktan başka ne yapabilirim» der. Doğayı anlamıya çalışmak boşunadır. Olanakları yeterli değildir çünkü buna insan oğlunun. Onu yalnızca sevmeli<~lir. Kendimize eğilelim, günlük yaşantı- «Sisyphe Efsanesi»nin şu satırla!~n da gizlidir yaşamamız: «Kalkma, tramvay yolculuğu, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı ahenkle bu yola devam edilir.» «Tersi ve Yüzüıonde ise şu tümceler ansı tır aynı tek-düzeliği: "Ufak adımları sıkla- · şıyor, yarın her şey değişecek, yarın. Birdenbire yarının da böyle olacağını keşfe diyor, öbürgünün de, bütün öteki günlerin de. Bu çaresiz buluş eziyor onu .. » İn san bu sözcükler dizisini okuyunca karamsarlığa kaptırmaktan kurtaramıyor kendisini. Ortak yaşamamızın kaçınılmaz parçacıkları. Herkes şu ya da bu şekilde ayriı doğrunun aynı eylemlerinde. Ortak uyumla kişisel otomat devinimlerimizin uyumu. Devinmeler düzenlidir. Kısaca makineleş miştir. Anlamsızdır. Gerçek jestlerden ve mimiklerden oluşmuştur. Ve perde ölümle kapanır. Ağlatı ya da güldürü olduğu belirsiz, uyumsuz bir oyun. Bu son perdeyi biraz daha yakından seyredelim. Sonuç ilginç, o denli de bunaltıcı ve çaresiz. Ölümdür bu. Gerçi şaşırtıcı bir sonuç değil, çünkü herkes bir gün ölecektir. Hiç bir inandırıcı deneyimiz olmamasına karşın ussal ve matematik gerçeklerin bize kabul ettirdiğ~ bir sonuç. Doğmak, yaşa mak, ölmek. Rastlantılardan doğar, bireysel yazgımızı yaşar ve evrensel yasaya boyun eğeriz. Açıkça görülüyor ki kendi istemimiz dışında zaten var olan üç kavram. Doğmak, yaşamak ve ölmek .. Burada yanıtlandırılması gereken bir sorular dizisiyle karşılaşırız. Kişi bu uyumsuzluğun farkında mıdır? Yoksa habersiz kendi yolunu mu çiziyordur? Bu uyumsuzluğu ne sürez görecektir? Ve bu uyumsuzluğun tepkileri ne olacaktır? Yanıtı yalın sorular bunlar: başkaldırış. Kişi bu uyumsuzluğa baş kaldıracaktır. Buna da iki yoldan, iki ayrı yoldan kavuşa caktır. İntihar ve iyileşme. Kendini öldü- 10 _ _ _ _ _ _ _.........__ _ GALATASARAY...:.....------------ rerek itiraf edecektir uyumsuzluğunu. Za- yıflığından değil mantığından doğacaktır. bu intihar. İyileşme sorununa ilerde deği neceğiz. Şimdilik bu baş kaldırışı Camus'nün kendi öztümcelerinde izlemekle yetinelim. Şöyle diyor Camus: «Hayatın bütün glinlerinde zaman bizi taşır. Ama onu taşımak gereken bir an her zaman gelir .. Geleceğe dayanarak yaşarız: · (yarın), (ilerde) (bir mevkiim olunca), (yaşlan dıkça anlarsın ... ) Gene bir gün gelir, insan otuz yaşında olduğunu görür ya da söyler .. Geçmesi gerektiğini söylediği_ bir eğrinin belirli bir anındadır ... Yarını, bütün benliğinin bundan kaçınması gerekirken yarını biliyordu. Etin bu başkaldırışı uyumsuzdur.» Şu birkaç satırda öyle sanıyorum ki, uyumsuz başkaldırışı tüm açıklığı ile bize tanıttı yazar. Kişi gelecekte yaşamasının anlamsızlaştığı an baş kaldırıyor. Us açısından evrenin uyumsuzluğunu buraya dek açıklamıya çalıştım. Gerçek ve derin anlamda uyumsuza geçmeden önce , bu konuda sık sık karşılaşacağımız bilinci tanımak daha olumlu olur kanısın dayım. İnsanı gerçekleştiren, uyumsuz insan kılan bilinci. Burada uyumsuz insan deyimiyle söylemek istediğimi belirteyim ilk kez. Uyumsuz insan dünyanın bütün anlamsızlığını, usa aykırılığını üstün bir açık görüşlülükle tanımış insandır. Anlaşılmıyan dünyanın, alaycı yaşa mın ve bu düzenli, süresiz pantomimin sonunda bir an bir «neden,, sorusuyla bık kınlık ve şaşkınlıkla bilinç doğar. Başkal dırış bir dürtüdür, gereksinmeden doğan önemli bir dürtü bilincin uyanması için. Başkaldırışı anlamlaştıran, bilinçtir. Artık insan doğrulayansa başkaldırmış ve bi- 1:f7!e:~~~~~:E1Me~:e:e's~~~ 1 ili 1 )I'> ~ 9' Dünyaya zaman hükmediyor zalimce, Kimden kime şekva edeyim halimce Bir mabede girdim_ ki ezelden bomboş Yok sırrını izah edecek a'ı·ımce. Rifat Necdet EVRİMER'in. ~ «Rübailer» adlı eserinden ~ ~ ~l$~-$-ı~~~~~~,$~i m m © lincini harekete geçirmiştir. Gerisi ya eskiye bilinçsiz dönmek ya da kesin uyanış tır. Şaşkınlık son kertesine yükselir. Bilinç olan ben, .nasıl· kendi dışımda kilere benzeyebilirim diye haykırır insan. Bilinç salt gerçekten başka bir nen değil dir. Bu gerçekten diğer bir gerçek, derlnarilamlı ile uyumsuz çıkar .. O da bir bağ dır. İki kavramı birleştiren bir bağ. Uyumsuz ne dünya ne de insandır. Dünya ile insanı birleştiren bir bağdır. Bilincin dünya ile karşı karşıya gelmesidir. Camus «Aslında uyumsuz bir boşanmadır» der. Dünyaya bilincin boşanması. Daha yalın bir şekilde: uyumsuzluk bu iki kavramda da yoktur. Dünya kendi bünyesi içinde uyumsuz değildir, kişi de öyle. Uyumsuzluk dünya ile bilincin çatışmasın dan doğar. Çünkü evren kişiye göre sonsuz usa aykırılıklarla doludur. Uyumsuzluk duygusu bir oluş ve yalınç bir izlenim değildir. O halde. Bir durum ile belirli bir gerçek, bir eylem ile onu aşan evren arasındaki kıyaslamadan fışkırandır. Uyumsuz bir kopuştur. Maskelenmiş dünyanın, maskesini fırlatıp bilinci uyandırarak ondan kopması. Tekrar Camus'ye onun satırlarına dönüyorum. «Bu dünyanın kendini aşan bir anlamı var mıdır bilmiyorum. Durumumun dışında olan bir anlamın benim için anlamı ne? Ben ancak insan terimleriyle anlıyabilirim.» Kierkegaard bu durumun hayat kuralı «Umut»tur der. Camus iter bu kuralı ve kendi kuralı nı sürer öne. İnsanın kendi gerçeğinin, varlığının ona ne getirdiği bellidir. Karanlık ve bilgisiz bir dünya. Bunu söylemiyorlar insana. Karanlığına ışık, bilgisizliğine umut diyorlar. Soruyu yanıtlamı yorlar. Umut diye haykırıyorlar. Oysa ki bu haykırışta uyumsuz insanı durduracak hiç bir nen.yok. Umut etmektense umut suzluğu yeğ tutar uyumsuz insan. Böylece her neni göz önüne alan düşünce sürezle yaşamla uyuşacaktır. Bunun için de sürekli bir bilinç uyanıklığı gerekir. Her sürez bilinçli olmak. Burada gizlidir iyileş me sorunu. Boş düşlerle, umutlarla buna- GALATASARAY - - - - - - - - - - - - l 11 «ak kent'4P I Katranlı, çizik ıslaklıkları vıcık asfaltlarda uslarda kanıyan tanrısal havası çarpıyor us us taş yapıtlara ara yerlerde tüm bir renk kanımsı yel fırıldakları alaycı, haykırıyor insanlıkla ... başka II Geometrik şekiller oynuyor bu bahçelerde akıyor bakışlar, kurallı özlemler, yitik çocuksu parmaklar kenetli, bir yuvarlak, bir erden duygularıyla evrensel tek-düzelik ... dörtköşe Kaydıraklardan kopuyor, sarkıyor düşleri ·törelerle yasalar kurmuş KARA KENTİ... III Ölümsüzlüğe haykırdım kentin· üstündeki tepeden özgür özlemlerle sarıldı her yanım YANKILAR YANKILAR YANKILAR maden seslerden ... Tayfun İNDİRKAŞ 1 ·'"-'INt.~~~'"'VQ.'l~~'"-'""~~~'"'~"""~"""!.Nl.'"-'l~MllN~~~f lıma düşmemek. Her kavramı olduğu gibi kabullenmek. Arkalarında sonsuz imgeler ve duyuşlar aramamak. Uyumsuz insanın ödevleri bunlar. Peki uyumsuz insanın kazancı nedir? Yanıtlıyalım. Şimdiye dek kişi soyut bir gelecekte, umutlarıyla, tasarılarıyla yaşıyordu. Düşlerinin tutsağıy dı. Uyumsuz insansa kendini geleceğin bu olumsuz kavramlarına kaptırmaz. Durumunu bilir. Somut gerçeklerle yaşar. Yaşamını soyuta bağlamaz. Ölümüne dek yeterli sürezi olduğunu kavrar ve bu sürez içinde insanlık deneyini olanakları oranında geniş bir alana yaymıya çalışır. Uyumsuz insan özgürdür. Tasarılara bağ- lı değildir çünkü. bu uyanık bilinç ve ruhu yalnız kılar. Buna karşın insana yeni bir görüş, yeni bir yaşam kaBu bağımsızlık, kayıtsızlık zandırır. İnsanı yaşanılanın dışına değil, onun içine götürür. Ve uyumsuz insan ar'tık mutludur. Çünkü elde edemiyeceğini istemez. Umutlanmaz. Son satırları Ca· mus'ye bırakıyorum «Sonra açık görüşlü lüğe ihtiyacım var. Evet her şey basittir. İnsanlar karıştırıyor işleri. Masal anlatmasınlar bizlere. Ölüm mahkumu hakkın da: topluma borcunu ödiyecek) demesinler bize, (Kafası kesilecek) desinler.» 12 - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - - - - P~O RTR E Büyük şehrin, kenar mahallelerinden birindeki ahşap bir evin en üst katında otururdu. Bu son kat büyük sayılmayan iki odadan ibaretti. Bu odalardan birinde kendi, diğerinde Mme. Boyard isminde 40 yaşlarında, eskiden çok güzel olduğunu tahmin ettiği, fakat hayatın ve içkinin Mehmet ATABERK ---------· otururdu. Merdivenin tam karşısında odaları birbirinden ayıran kısa koridorun sonunda müşterek kullandıkları tuvalet ve lavaboları bulunuyordu. George'un odası çok basitti. Bütün eşya, birinde ayna bulunan iki kapılı bir dolap, eski bir karyola, bir de yuvarlak küçük bir masayla, çok eski bir koltuktan ibaretti. Kendine göre büyük sayılacak dolabın bir kıs mında bir ik,i iç çamaşırı, bir yün kazak, eski fakat itinayla giyilmiş bir pardesü; diğer gözünde ise bir kaç tuvalet eşyası, kendince bir yemek takımı, bir de küçüklüğünde çok kıymet verdiği, içi deniz hayvanları kabuklariyle dolu bir kutu vardı. Yatağının başucunda, uzunca bir tahtadan basit bir şekilde yapılmış olan rafta da kitapları, mecmuaları ve eski gazeteler vardı. Öbür duvarda, yatağının tam karşısına gelen yere, odaya tek canlılık veren, kurşun kalemle ve büyük bir itinayla çizilmiş çok güzel bir kızın portresi raptiyelen- bir arzuyla başını yana çevirdi. Bir kaç metre ilersinde bankta bir kız oturuyordu. Çok gençti. Saçları dümdüz omuzlarına dökülüyordu. Bir melekti sanki. Bir an bakışları birleşti. Yüzünün kızardığını, kalbinin tuhaf bir heyecanla atmağa baş ladığını hissetti. Gözlerini onunkilerden ka çırarak tekrar kitabına çevirdi. Fakat tek bir kelime duyamıyordu. Kitaptaki yazılar silinmiş oraya iki kahverengi göz gelmişti şimdi. Duramıyordu yerinde. Onu görmek, doya doya seyretmek istiyordu. Onda bir şeyler bulmuştu, bütün benliğini kaplamıştı. Şimdiye kadar duymadığı bir histi bu. Ona bütün varlığıyla bağlanmak istiyordu. Kendisine bakmadığına emin olduğu bir an tekrar gözlerini ona çevirdi. bakışlara. Gözlerini tekrar kitabına çevirdi Kalbi nerdeyse çatlıyacaktı, beynine kan hücum etmişti. Yüzünde müthiş bir sıcak lık duyuyordu. Bir şeyler yapması lazım dı. Beyni durmuş, çalışmıyordu sanki... Korkuyordu bir daha bakmaktan. Bu muazzam duygunun yıkılacağından korkuyordu. Bunu ötekilerin seviyesine indirmek istemiyordu. Hayatının belki de .en mesut anıydı şu dakika. Birden şuursuz bir hareketle yerinden fırladı ve parkın mişti. kapısına doğru koşmaya başladı. İnandıra-; aşındırdığı, bir yaşamakta iddiası kalma,mış kadın Gün yeni ağarmıştı, George yatağın da hafifçe kımıldadı ve yavaşça gözlerini açtı. Bakışları akşam çizdiği resme takıl dı ve gayri ihtiyari «günaydın» diye mırıl dandı. Bir anda heyecanlanmış ve kalbi dı şarı taşarcasına atmıya başlamıştı. .. Dün akşam üzeri işinden çıktıktan sonra her zamanki gibi gene parka gitmiş ti.. Ilık bir bahar günüydü. Bir müddet oturdu, ağaçları, çiçekleri seyretti, sonra kitabını açtı ve bir önceki gün kaldığı yerden okumağa başladı. Romanına dalmış, dünyadan uzaklaşmıştı. Bir aralık tuhaf mamıştı kendisini bu şahane duygunun devam edebileceğine. Onun için çok kıy metli bir şeydi bu, azalmasından korkmuştu. Odasına gelinceye kadar koştu. Kendisini yatağına attı, uzun müddet hareketsiz kaldı. Ve işte o akşam bu resmi çizmişti. George bütün gece onunla beraberdi ve onunla kalacaktı. Önce elele sessizce ormanda dolaştılar. Sonra sigara dumanlarıyla dolu bir klüpte, her şeyin içinde her şeyden uzak, yanak yanağa dans ettiler, masalarında birbirlerinin gözlerine bakarak içkilerini içtiler. Daha sonra sı(Devaını 32 nci Sayfada) - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY---------- 13 . Zeki Omer DEFNE'ye " 14 ......___·------....·--------------------- G Al ATA S ARA Y -------'-----------'---__...... MUSTAFA KEMAL AYDINLIGI Ben sadece düpedüz Mustafa Kemal derim, Eğer bana sorarsanız ... Size kalırsa ona: Deniz, derya, güneş, hayat ôersiniz. Mavi gökler, mavi dağlar memleketi Türkiye'm! Yüzyıllardır bu toprağa ay doğar, güneş doğar .. Yüzyıllardır ne zaman ışıdı böyle toprak? Yüzyıllardır ne gün böyle uyandık biz? Yatardık, kalkardık, Tanrının günü, Gece .. gece ... Hep gece .. Yine gece Ve bir türlü sabah olmak bilmezdi Alınlarımız, yüzlerimiz, gözlerimiz. Ateşimiz yanardı, tütmezdi dumanımız! Sanki bir kör kederler içindeydi içimiz. Ama şimdi her birimizin bağrındaki ateşten Doğar hergün bir Feniks. Biliyorum, artık tüm gerçek adınızı, Bir Mustafa Kemal'siniz hepiniz: Biliyorum mutluluklar, biliyorum günler sizi, Siz ne 27 Mayıs, ne de Perşembesiniz. Daha bir gidin Ergenekon'a doğru iradesinden, Daha bir gelin Fezalar Çağı'na gözleriyle; Samsun'dan, Sakarya'dan, Kızılay'dan, Beyazıt'tan Hep O'nu göreceksiniz. Hep O'nu görmekteyiz şimdi Oğuz gibi, o Bozkurt'u hep bir aydınlıkta biz .. Sesleniyor ve diyor: «Yepyeni zaferlerde, Haydi, sizi bekliyor yerleriniz!» Zeki Ömer DEFNE - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - GALATASARAY Galatasaray'ım has bahçem benim! Yarınlar fideliğim, değerler fidanlığını! Sen karanlık topraklar kaderine ilk defa tohum! açan çiçeğim, dolan meyvam, Işıklar adına atılmış Süren dalım, Yetişen mutluluğum. Gören gözüm, duyan kulağım benim, Sağ düşüncem, sağ duyum! * Şu sıralarda, şu karşımda oturanlar bir özlem. bir yoksunluğum Adları değişmiş birer ak umut, Dün yitirip yitirip bugün bir bir bulduğum. Şu kim ama, şu masal mutluluğunu Bozuk paralar gibi harcıyan? tanımıyorum. Ama seni, ey çocuk: ey saygı, ey başarı, Her görüş kendimle karıştırıyorum! Kimse değil, gençliğimden * Galatasaray'ım, has dostum benim! Sen ey, sınıflarımda kah bir kutlu karışım: Sesimde Fikret'leri, Haşim'leri duyduğum! Sen ey, Kars'a git Kars'ta, Paris'e git Paris'te, ;Renk renk sevgi, renk renk hizmet, aydınlık Dünyaları, haritaları haUnde bulduğum! Benden torunlarıma kalacak altın madalyam, Sen ey, göğsümde parlıyan gururum! Zeki Ömer DEFNE 15 ._ 16 - - - - - - - - - - - G Al ATASA R Ay·- - - - - - · - - - - - - - - - Yıkık Tiyatro Siz bu yıkık, harap tiyatroyu yoksa Hep böyle mi kalır sanıyorsunuz ki? Yeniden kurar kendini, ve başlar oynamıya Oynanmış, oynanmamiş bütün oyu.nlarını: En güzellerini, hatta bazan en kötülerini, Ta sabahla perdelet iı:ı'ip kapanıncaya· dek · O her gece etraftan el ayak çekildi mi. Siz bu yıkık, harap tiyatroyu yoksa · Hep böyle mi durur sanıyorsunuz ki? bu oyunlar hiç kimseler için değil, Yıldızlar için, sular için, toprak için bile hatta Artık gecelere bile sığmıyan Kendi için hepsi. Ama artık Zeki Ömer DEFNE Telli Kitap kağıdı vardır Kitab-ı Mukaddes'in has elbet görmüşünüzdür. Hani bu yüzdeki yazı görmez o yüzdekini, Ama «Eski Ahd»inden «YeniAhd»i görünür. Hani bir İncecik, İşte böyle bir k~ğıda bi~ kağıda bir. kitap: bir arada Baudelaire, Haşim, Michaux, Yunus, Fuzuli Bir antoloji yapmışlar ... İyi, güzel, . Ama gel gör ki, telli. · Karacaoğlan, Hangi sayfayı açsanız Yırtılan bir gelir bir yerlerimden sesi. yaprağın acı Zeki Ömer DEFNE - - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY ;...-·--·'-.------·--·--------- Kara Gitar Çalıyor orda, gecede bir zenci gitarını: Od ağacından .. Vura vura göğe suya, yüzünde gözlerinde Geceler içinde yanmış bir orman. Bir kanadlar, bir çığlıklar kokusu Havalardan .. Tüter uzak özlemler üstüne tüy tüy, ses ses Geceler içinde yanmış bir orman. Küsmüş, kararmış bağrımız, Dünyanın bir ucunda bağırır kara topraktan .. Parlar bir gitardan hepimiz adına Geceler içinde yanmış bir orman. Dallar yeşerir, kurur ceylanlar boşluğunda, Bir yalımlar boş parslar oylumundan ... Vurur sağırlığımıza, körlüğümüze vurur, vurur Geceler içinde yanmış bir orman. Zeki Ömer DEFNE Erozyon Yine tam bir sınırı geçti geçecek bir kendi: Uyur-su, uyur-yel.. hep tebdil-kaçak. Beklemek her gün karakol karakol sınırlarda İkide bir sessiz, sinsi bir nokta kendimizi Tam bir çizgiden kopmuş giderken yakalamak. Ve sonra bakmak bir gün ve sonra görmek bir gün Çevremizde bizi tutan ne ağaç, ne ot, ne yaprak! Uymak akan sulara, uymak esen yellere, Koymak gitmek bir denizlere .. bir .. bir.. Bfr yere, bir yerlere toprak toprak. Zeki Ömer DEFNE 17 18 - - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - - - - Plak Dolabı -Kamil Serdengeçti'yeEn güzel, en seçme dairelerdi Bir yaz denizlerinden plakları. Gün, gece Kazancılar çarşısında bile olsa O kendi evreninde dinlerdi dinleyince En sakin, en güneşli, en mutlu uzakları. Bir egzotik mavide açıla açıla zaman Geni§ler giderdi ta dünya çocuklarına dek. Duyardı bir sulardan mavi masal atlarının · İpek halkalarından gümüş çıngırakları. Bazan da bir 33 lük Stereo durnr durur, Başlar allı, mavili çocuk kayıklarından Eserdi cıVJl cıvıl bir süre rüyalarda .. Sonra birden bir yaz: Bir altın Çigan, Ve sonunda muhteşem bir Sonbahar çalardı. Ama şimdi!.. ya şimdi!. .. Hangi çocuklar açmış dolabını? Bu simsiyah, parça parça sesler ne çevresinde? Bu sulara kimler kırmış atmış plaklarını. Zeki Ömer DEFNE El el içinde Bir Bir şey şey var elimizde değil, yok elimizde. Hep bir hırçın anne sesi ruhumuzda Hep bir masum korkular elimizde. «cıss». Uçurduk bir ak, mavi kuşları gitti gider ... Şimdi bir gölgeleri sızlar hep elimizde; Artık hep hasretini çektiğimiz bir humma var: Tepserir durur dudağı elimizde. Büyük eller mi gerek büyük dualar için? İşte her gün bir çocuğun elleri elimizde. Zeki Ömer DEFNE 19 - - - - - - - - - - - - ' - - - - - - GALATASARAY Katakomp Ölüm toprakları serpilmiş gibi, Hangi uykudayız, bu ne sessizlik? Neye bembeyaz, bomboş, Yoksa okurken okurken bir mutlulukta rüzgar, Son yapraklara mı geldik? Nedir bu duvar böyle çevre çevre Susuşlarla terkler le kalınlaşan? Nedir üstündeki bu çapraz kemik? Hangi yıkılmış şehirden geçiyoruz? Yolun neresine geldik? Hangi karlı dağlara bakıyoruz, Yüzümüzde bu çaresiz aklık ne? Hangi Katakomp'ların soluğu bu serinlik? Bu taş yalnızlıkta can hangi böcek? .. Yoksa döndük dolaştık, en sonunda, O, aşktan önceki yere mi geldik? Zeki Ömer DEFNE Arife -1- Bu nasıl arife böyle, Bak bak, bir türlü bayram yok. Bütün cenazeciler açık, memnun Şehirde tek çocuk yok. şehirde; Bilmez bayram yerleri yeldikleri ne düştür, Bilir ki ama salıncaklar, hep yel, başka bir şey yok ,·t'-·r.;..:..~ Birini giyer gezellerin birini çıkartırım ben, Ama hiçbir pazarda bana göre bir güz yok. Zeki Ömer DEFNE 20 - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - - - - Kitapların Soluğu Varısa kitapların okuyup okuyup da bir yerlerine. geldik. Sanki bir bir açılan mahzenlerden Yüzümüze karanlığın üflediği bir serinlik. Yüzümüze· sandukalar içinden geçmiş'lerin Üflediği bir serinlik küflü, ak. . Açılan yaprakların aralığından şimdi Esniyor gibi toprak. Şimdi sanki yüzyıllar sonra bir ruh, Ürperir ehramının altında Totangamen. Düşer mumyasına bir acı gülüş Altın, gümüş destiler, kaselerden. Şimdi o sayfalarda ölmüş sevgililerin Yataklarda donmuş kalmış boşluğu. Yeşil yeşil sinekler uçmakta satırlardan, Yapraklar arasında artık ölüm soluğu. Artık anlıyamadığımız Zeki Ömer DEFNE Ziller Çalacak Zil çalacak. .. Sizler derslere gireceksiniz bir bir. Zil çalacak, ziller çalacak benimçin, Duyacağım evlerden, kırlardan, denizlerden; Ta içimden birisi gidecek uça ese ... Ama ben, ben artık gidemiyeceğim. Zil çalacak. .. Siz geminize, treninize gireceksiniz bir bir. Zil çalacak, ziller çalacak benimçin, Duyacağım iskelelerden, istasyonlardan bütün; Ta içimden birisi koşacak ardınızdan .. Ama ben, ben artık gelemeyeceğim. Sonra bir gün bir zil çalacak yine, Hiç kimseler, kimsecikler duymıyacak.. Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz ... Ta içimden birisi kalacak oralarda ... Ben gideceğim. Zeki Ömer DEFNE - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - - 21 YENi DONY ADA JAZZ Tümümüzün belleklerinde bir türlü yer bulamıyan jazz hakkında hemen hemen hiç bir bilgimiz yoktur. Onu tanıma yız. Karanlık bir kaç etkinin sağduyunun doğurduğu yalan yanlış isimler, dilimizin ucunda kıvranır durur. Radyoda çaldığı sürez hemen düğmeyi çeviririz. Yalnız şu nu unutmıyalım ki klasik müziğin yanın da jazz yavaş yavaş dünyayı tutma yolun dadı.r. Birden meydana çıkışiyle, yeniliği ile, stiliyle, öfkeleri kamçılatır, tutkuları kabartır. Evrende jazz oranında tez yayıl mamış pek az müzik türü vardır. Püristler için jazz, notayla değil de irticalen çalınan bir müziktir. Jazz'ın doğuşu gayet karanlık kalmıştır. Onu nasıl beşiğini, yaratıcı larını, adının etimolojik anlamını belirtememenin imkansızlığı içindeyiz. Şimdilik Amerikada beş kent üzerinde duruluyor. Fakat New-Orleans tümünden üstün durumda çünkü ilk «jazz-band» orada görül dü. Jazz adı bazı etimoluglara göre «exciter» anlamına gelen, Afrika asıllı zencilerin lehçelerinden alınmıştır. J azz N ew Orleans'lı creoller arasında adet olmuştur. Küçük odalarda, kulübelerde «Hardi les gars» anlamına gelen «jazz them boys» sözü çok kullanılır. Jazz sözcüğünün Fransızca da (Jaser) fiiliyle ilgili olması mümkündür (jaser: bir nevi müzikal gevezelik) 1905 yıllarında jazz-band adı altında çı kan bir dörtlü ya da Chas Washington adında harika bir baterist bu esrarlı adın çıkış noktaları olabilirler. Zenci J ess'ide bu adın yaratıcıları arasına sokabiliriz. Kendine özgü stiliyle «Jouer comme Jess» deyimini yaratmış, bu deyim zamanla değişerek «Jouer comme Jazz,, olmuştur. Chicago kenti de jazz adının menşei nin kendinde olduğunu iddia etti, zira 1914 yılında zenci Jasbo Brown elli kadar sanatçı ile Sam Hire'in «Schiller» kahvesinde bir çeşit jazz stili kullandılar. Sarhoş oldukları an taşkınlıkları halka da si- Toktay EMRE rayet etti ve halk· «Encore Jasbo encore jass» deyimini kullandı. · Birçok tartışmalar sonunda bugün artık New-Orleans jazz'ın beşiği olarak onanıyor. Birçok öncüler arasında en ünlüleri: Rot Style'in oluşumunda büyük etkileri olan zenci trompetler: King Oliver ve Louis Armstrong. Ayrıca klarnetist Bechet, pianist J elly Roll Morton. 1912 den bugüne dek küçük bir beyaz topluluk «Original Dixiland - Jazz band» jazz'ın yayıcıları arasında önemli bir yere sahip oldu. Böylelikle ilk kez jazz sözcüğü yerini buldu. Bu grup 1917 de N.-York'a geçerek «Columbus Circle» da bir konser verdi. Afiş manşet halinde «Creators of J azz,, başlığını taşıyordu. O andan itibaren bu tür müzik önce Amerika ve Avrupa'yı sonra tüm Dünyayı sardı. Beş instrument'dan (klarnet, trompet, trombon, piano ve bateri) meydana gelen ve 1912 denberi konserlerinde ünlü Saint Louis Blues'un bestecisi Handy'nin sevilen eserlerini çalan bu orkestra diyebiliriz ki dünyada jazz'ın gerçekten öncüsü oldu. Olaydan hemen sonra J.Morton bu topluluğu tanımadı zira o kendisini 1902 denberi jaz zın yaratıcısı olarak kabul ediyordu. Tezini sağlam noktalara da bağlamıştı. Örneğin Stompt ve Swing'i 1906 da bestelediği «King Parter Story,, ve 1907 de bestelediği «Georgia Swing» adlı parçaların da kullanmış, Fox - trot türüne bağlı ateşli Tiger - Rug stilini jazza sokmuştur. Bununla beraber Armstrong'a göre jazz'ın ilk büyük yaratıcısı Cornet Buddy Balden' dir. King Oliver'in zenci orkestrası 1918 de kuruldu ... Jean - Cocteau'nun «Le Coq et L'Arlequin» adlı eseriyle bize ilettiği vesikalara dayanarak bu orkestranın kurulduğu yıl Atlantiği aşarak Parise git-. tiğini ve «Casino de Paris»de bir konser verdiğini söyliyebiliriz. Yazar aynı eserin- 22 GALATASARAY - - - - - - - - - - . . : . . . - - - - - de jaz'ın gürültüsünden yana yakıla bahsediyor. Baterinin çıkışlarile bozuk gürültülerle ·başında tıkanmış, teshir edici yayı lımlariyle dayanılmaz bir müzik haline ge len jazz, pikap ve teyp endüstrisinin ilerlemesine yardım ederek günümüzde Dancins - Hall'erden çıkmaz olmuştur. J azz ne tek bir sanatçının, ne dı: bir orkestranın eseridir. Jazz, çeşitli kolların sentezleriyle bir şekle doğuş vermiş, stilin sosyal evrimleşmesiyle oluşmuştur. Jaz zın yaratıcıları tamamen zencidir ve bu türün de atası «Blues»dur. Burada zenci umutsuzluğunu tanımlar. Diğer taraftan bildiğimiz gibi 17 ..yüz yılda Amerika'ya bir çok zenci ve misyonerler göç etmişti. Barok stili şarkıları (Coon-Songs), iş şarkıları (Irmak Şarkısı ve diğerleri) jazz'ın temel müziğinin oluşumunda rol oynamıştır. Sırası ile Ragtıme (Ragged yırtılmış) Cake - Walk, ·Turkey-trot, fox-trot jazz'ın evrimleş mesiyle meydana gelmiştir. Jazz müziğini şu kısımlara ayırabiliriz: 1) STYLE STRAİGHT Jazz'ın Avrupaya beyazlardan meydana gelen orkestralar tar'afından yenilikler · kullanılmıya başlandı. Whiteman, Lewis, Jack Hylton gibi jazz hakkında bazı yanlış fikirlere sahip bulunan sanatçılar tarafından «Straight» türü jazz repertuarına alındı. Bu stilde nota ritm, melodi her şe ye hakimdir ve hiç bir şekilde çalınırken değiştirilemez. Straight stili, zenci müziği ni elimine ederek, hoş ve sık işlenmiş bir tür haline getirdi. yayılmasının başında, il) STYLE HOT: Hot'un tam türkçe kar şılığı «çok sıcak, yakıcı» demektir. Bu stil her şeyden önce solistin kudretine ve çalışın şiddetine bağlıdır. Büyük bir çalma serbestliği veren bu jazz stili, Straight'ın zıddı olup, irticalen çalınan jazz'ı ve onun yepyeni bir stilini gösterir. Parçalar arasında yapılan sololar Stra ight stilinde olduğu gibi sınırlandırılmaz, fakat solistin yaratıcılığına bırakılır. IVJainey ve Bessie Smith Hut stilin ünlü şan- tözleri, zenci trompetler King Oliver ve öğ rencisi Louis Armstrong bu türün yaratıcı larıdır. Hot stilin diğer sanatçıları: Trombon Harrison, Klarnet Woone ve Bigard, Alto Saksafon Bennie Carter, Tenor Saksafon Hawkins, Pianist Earl Hines ve Fats Waller. Hot stili adını, daha güneyli ve samimi olan ilkel şekle bcnziyen N ew Orle~ ans stilinden aldı. Buna karşılık, beyaz s_anatçıların taklidinden doğan Chicago stili irticalen yapılan müziğe daha ince bir duygu vererek zencilerin düzensiz fakat yaygın ve sade olan şekliyle sonuçlandı. Zencilerin N ew Orleanstan Chicagoya geç meleri, daha yüksek bir ortam bulan «Style Hot Blanc»ı kışkırttı. Bu meyanda Tenor Sax Mesirow, klarnet Teschemacker ve «Muggsy» Cornet ile birlikte kollektiv improvizasyonun üstadı (Chicago Ryhtm Kings) topluluğunu da zikretmek gerekir. Louis Armstrong ve Duke Ellington ünlü sanatçılarındandır. İkisi de Hot'un babasıdırlar. Adeta bir imprevizasyon dahisidirler. Harika bir trompete sahip Armstrong'un stilinin jazz dünyasına büyük etkileri olmuştur. Çalışında, İtalyan lirizmine kaçan heyecanı, patetik anlamla birleştiren sanatçı, sade ve yalın bir usluba sahiptir. jazz'ın Duke Ellington'a gelince: yüksek karakterini harika bir çalışla orkestrasyona sokmuştur. Eserleri imprevizasyondan yok sun olmasına rağmen stili Hot'tur. İçli bir kompozitör, kudretli bir aranjör, romantik bir sanat içinde daha yüksek düşüncelere yetişme çabaları. İşte Ellington'un ana hat lan. Bu stilde çalan zenci orkestralar içinde King Oliver, Flethcher Henderson, Rus sel, Count Basie, Count Pickers, beyazlardan Red Nicols, Casa-Loma, Tommy Dorsey ünlüdürler. III) STYLE SWİNG: Hiç bir yeni çemeydana getirmemiştir. «Hollywood Ho tel» filminin piyasaya ..sürülmesiyle Benny Goodman orkestrası «Creators of Swing,, ünvanına sahip oldu. Ad zaten eski olup şit - - - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - ' - - - - - - günün melodileri ile ilgilidir. (İnstrüman ların büyük hacmi, basit bir ritm, dans ha kınımdan ilginç, improvizasyonlar artık yok.) Ve sonra Fox-trot'un çok değişmiş stili ile Swing meydana geldi. IV) STYLE BE-BOP: Trompet Dizzy Gillespie, f\lto Sax Charlie Parker, Baterist Kenny Clarke devrim yaratan bu türün öncüleridir. Bop, temel akoru aşma mak şartıyla yabancı notlara eğilim yapmak gibi büyük bir improvizasyon serbestliği verir. Bateri melodi kısmının değiş-. . mez üyesidir. Notalar zenci tesirini hıra·· kıp klasizme yaklaşmak için daha açıktır lar. Bop stili jazz dünyasını ikiye ayırdığı için dikkati çeker: Eski Orleans jazz'ına sadık kalanlar ile modern jazz'ın züppeleri.. V) COOL-JAZZ: Bop stilinden bir çok akımlar doğdu. Bunların içinde Cool en ilgincidir. Az ilkel, daha ılımlı ve yay gın olan bu yeni stil, hafif bir uslup, büyük bir saflık aramaktadır .. Bu akımın ileri gelenleri: Mile Davis, Sax-stan Getz, Zoot Sims ve Jerry Mulgandır. İntellectu el bir stile sahip olan Cool-J azz geleceği hakkında çok şeyler vaadediyor. Bu gün Anglo-Amerikan kliselerinde Cool stili koroya yardım etmektedir. Sonuç olarak jazz tümü ile Latin Ame rika müziğini (samba) etkilemiştir. Bu arada jazz'ın operada ve çağdaş müzikte de yer aldığını görüyoruz. Örneğin Gersshwvin'in «Porggy and Bess» müzikli oyunu blues'ler zemin tutularak hazırlanmış tır. Ayrıca yine aynı bestecinin yazdığı «Rhapsody in Blue» adlı orkestra ve piano için bestelenmiş eserde de jazz'ın etkileri apaçık görülür. Jazz sonraları gitgide evrimleşerek İrving Berlin'in elinde film uvertürlerine, fon müziklerine girmiştir. Sözlerimi bitirmeden önce sizlere son olarak şunları demek istiyorum: - Jazz'ı iyimser bir açıdan değerlen dirin. Onu muhakkak seveceksiniz. 23 YALAN· Anne, «al bebeğim bu son lokmayı da» diye çatalı uzattı. Küçük çocuk inatla başını çekti, dudaklarını büzdü. (Ne hikmetse hiç yenmek istemez o son lokmalar.) An ne israrla ihtar etti: «Ama sonra ağlar arkandan.» Küçüğün inadı biraz çözüH.j.r .gibi oldu. Ağzını açıp, hiç de iştah verici görünmeyen o son lokmayı alması için ufak bir de hikaye anlatması icabetti· annenin .. Şöyle bir hikaye: «Çok çok eskiden iki çon ban varmış. Memleketin padişahının sürülerini geveleyip karınlarını doyurmaya çalışırken biri diğerine sormuş: «Mehmet be acep padişahlar ne yer?» Beriki cevap vermiş: «Ne olacak be Durmuş tabii taze ekmekle sovanın cücüğünü.» Sonra, qaa» dedi Anne «gördün mü; bak sen daha nazlan.» Çocuk durakladı, küçük çenesi buruştu, alt dudağı kıvrıldı, gözleri doldu, sonra hıçkıra hıçkıra ağla mağa başladı. Anne, bütün analar gibi, bu sıcak gözyaşları karşısında paniğe kapıldı: «I<.üçüğüm niye ağlıyorsun? Sil gözlerini bebeğim» diye çırpınmağa, çocuğunu öpücüklerle okşamağa başladı. Neyse hikayeye daha güzel bir son buldu da tombul yanaklardan süzülen damlalar durdu: «Ama sonra ne olmuş biliyor mcsun? O çobanlar zengin olmuşlar ve o büyük caddedeki büyük apartmanı almışlar.» Çocuğun gözleri güldü. Dünyalar onun oldu artık. Bir süre o büyük caddedeki o büyük apartmanın önünden geçerken içi titredi saadetle. Sonra hikayeyi de unuttu, çobanın apartmap.ını da. Epeyi bir zaman geçti. Bir p:ün yine o büyük caddedeydi. Aniden eski hikayeyi hatırladı. Bir de o buyük apartmana baktı ki, k<:tpının önündeki mermer basamaklarda iki hırpani kılıklı köylü kuru ekmek g2veliyorlar. Ağlıya madı eskisi gibi; zaten istese de ağlıya mazdı artık, ama bir kötü oldu içı.. Turhan ILGAZ 24 - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - - - - - • ŞEHIR HATLARI erken saatlerinden. gece yarı sına dek durmadan İstanbulun tüm halkı nı Anadolu"dan Rumeli'ye, Rumeli'den Anadolu'ya, Boğaz'ın ta sonuna, Adalar'a, Yalova'ya, Pend.ik'e taşıyan ufak, büyük, çeşit çeşit vapurlar ... Acaba içimizden kaçımız şu çeşit çeşit dediğim vapurlar, daha doğrusu Şehir Hatları İşletmesi üzerinde kafa yormuşuz dur? İşte şimdi ben size oldukça yabancısı olduğunuz bir konudan, becerebildiğim kadar Şehir Hatlarından bahsedeceğim. Mete GÜRER Sabahın Bugünkü Şehir .Hatları ilk kurulduğu zaman «Şirket-i Hayriye» adını taşıyor du. O zamanki vapurlarda seyahat edenler bugün artık parmakla gösterilecek oranda az. Ben ve benim kuşağımın ise onlar hak- · kındaki bilgisi ancak müzelerdeki maket ve resimlerden ibaret: Günümüzün modernliklerine alışmış gözlerimize, siyah, upuzun bacaları, kıç taraftaki çarkları, harem-selamlık örneği, kadınların ve erkeklerin ayrı ayrı oti.ırdukları kısımları ile o vapurlar ne garip görünüyorlar. O zamanlar günümüzdeki gibi çok iskele de yokmuş. Zaten vapurların hızları da bugünküne oranla pek azmış. Üsküdarlı gazete satıcısı Digo Mustafa'nın hikayesini bilmem bilir misiniz? Bu Üsküdarlı Digo Mustafa, her gün sabahleyin iskelede Boğaz vapurunu beklermiş. Vapur Üsküdar'dan kalkarken o da gazete sata sata Kuzguncuk'a doğru koşmıya başlarmış. Kuzguncukta vapuru yakalar, biner, Beylerbeyi"nde iner, Çengelköyü'ne dek koşar, orada tekrar vapura binermiş. Böylece bir iskelede inip ötekinde binerek Çubuklu'ya kadar varırmış Digo Mustafa. Oradan da Beykoz'a müthiş bir koşu tutturur ve Beykoz'a da vapurdan evvel varırmış. Sonra da, zavallı kaptanın damarına basmak için olacak herhalde, iskeleye çıkıp «Kaptan baba, yazıyor, havadisler..» diye basarmış feryadı. İşte sizlere bir Şirket-i Hayriye vapurunun bir insana oranla hızı. Tabii bu işin mizah yönü. Şirket-i Hayriye'nin o günün ortamında ne büyük faydası olduğu tartışılmaz bir gerçek. ' Şirket-i Hayriye'de görülen ilk uskurlu vapur TARZINEVİN'dir. Tarzınevin ile başlıyan evrim yavaş yavaş genişledi, yandan çarklı vapurlar uskurlularla değiştiril miye başlandı. Benim görmek mutluluğu na eriştiğim tek yandan çarklı·vapur, hala anlıyamadığım bir neden yüzünden, yıl larca önce Haliç sularına gömülen BOSTANCI'dır. Biraz yukarda «evrim» sözcüğünü kulOysa ki, bir kurumda evrim hiç bir süre bitmez. Onun için size biraz da, Şirket-i Hayriye'den değil de Şehir Hatlarındaki evrimlerden bahsedeceğim, denizciliğe ilgi duyduğumdan bu yana görebildiğim evrimlerden. İlk söz edeceğim nokta, çok önemsiz gibi görünüyorsa da, kentimizin dillere destan güzelliği akla getirilirse önemi kavranacaktır sanının. Kadıköy iskelesinin Köprü'ye dik durduğu zamanlar, tüm Şe hir Hattı vapurları mateme girmiş gibi siyaha boyalıydılar. Bugün hepimizin de gördüğümüz gibi, tümü de iç açıcı bir beyaza boyalı. İstanbul kenti günden güne büyümekte ,nüfusca artmakta. Dolayısiyle Şehir Hatları'na olan talep de fazlalaşmakta. Bugün ise, yazımın başında da belirttiğim gibi, Şehir Hatları'nın elinde çok tipte vapur var. Bu vapurların. büyük kısmı buharlı. Çoğunlukla makine dairelerinde bulunan, yapılış yer ve tarihlerini gösteren plakalarda (Marseille 1905) kelimelerini görebildiğimiz gibi, (Glasgow 1961) yazısı nı da okuyabiliriz. Görülüyor ki Şehir Hatları, iki yıllık vapurların yanında altmış yıllık vapurları da kullanıyor ya da kullanmak zorunda kalıyor. landım. - - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - Şehir hatları Son yıllarda tüm vapurları içine alan bir revizyon kampanyasına girişildi. Bu revizyon sırasında, çok olumlu bir düşü nüşle, Deniz Kuvvetleri'nin Gölcük tesislerinden de faydalanıldı; örneğin KADIKÖY, ALTINKUM ... Fakat Şehir Hatları İşletmesini bu revizyonlara bazı zorunlulukların da ittiği bir gerçek. Gene bazı örnekler verelim. Anılarımızdan silinmiyen "Üsküdar faciası»ndan sonra ÜSKÜDAR'ın kardeşi RUMELİKAV AGI'nın; iskelede bağlı iken yanan HEYBELİADA'nın mecburi revizyonları gibi. Sonra işletmenin en küçük vapurlarından olan SARIYER ve KOCATAŞ'ın tadilatları. Fakat itiraf etmek lazımdır ki, vapurları yenilemek kadar yeniden vapur satın almak, ya da inşa ettirmek gerekiyor, çünkü eldeki vapur sayısının gelecekte halkın ihtiyacına ne kadar cevap verebileceği meçhul. Bu vapurlardan bir çoğunun da miadlarını doldurdukları görülüyor. Yeni vapurlar dedik. Acaba bu vapurların muhakkak dışardan alınmaları gerekiyor mu? Kişisel kanıma göre hiç te değil? Tersanelerimiz bugün rahatlıkla şehit hattı vapurları inşa edebilirler. VANİ KÖY, BEYKOZ, ORTAKÖY, ÇENGELKÖY, deniz otobüsleri BOSTANCI ve CADDEBOSTAN bizde inşa edilen mazotlu vapurlardır. Evet, bu vapurlar, hız ve yolcu kapasitesi bakımından dışarıdan 25 MALTEPE vapuru getirilen PAŞABAHÇE, DOLMABAHÇE FENERBAHÇE ve KANLICA ile 8 kardeşine ·yaklaşamıyorlarsa da, herhalde Şehir Hattı vapurları arasında, örneğin bir İN ŞİRAH'tan daha fazla fayda sağlıyorlar. Zaten İstinye'den geçen yıl denize indirilen MALTEPE ile yakında tamamlanacak kardeşi SUADİYE'nin, ben KANLICA tipi vapurlardan pek az farkını buluyorum. Tersanelerimizde, beş altı yıl içinde, görünüş estetiği, hız ve yolcu kapasitesi bakı mından ne büyük ilerlemeler kaydedildiği ni anlamak için MALTEPE ile YENİKÖY' ü ki, 1952 de Hollanda'dan alınmıştır, kı yaslamak yeterlidir kanısındayım. . Biraz da Haliç problemine değinmek istiyorum. Haliç Hattı, Şehir Hatları İşlet mesi'nin onmaz bir yarasıdır. Bu hatta çalışan vapurların hızlarını ve Unkapanı Köprüsünden mütevellit zavallı görünüş lerini (bu vapurlar köprünün altından . geçtikleri için direksiz, mavna gibi acaip şeylerdir) tekrarlamıya lüzum görmüyorum. Bir aralık, o çamurlu sulara sokulan canım deniz otobüsleri BOSTANCI ve CADDEBOSTAN da bu problemi halledemediler. Fakat son günlerde Haliç'te gördüğümüz CAMİALTI «l» ve CAMİALTI «Ih vapurla~ı, bize İşletme'nin bu davaya eğildiği kanısını uyandırdı ve Haliç Hattı" nın geleceği hakkında umut verdi. (Devamı 32 nci Sayfada) 26. GALATASARAY------------- Eski Galatasarayhlar Feyhaman Duran'la Eski Galatasaray'lılar sütununda bu defa da bir sanatçıyla röportaj yapmayı uygun bulduk ve Tevfik Fikret'in de yakın arkadaşı olan ressam _Feyhaman Duran'a,_Beyazıt'taki şirin atölyesinde aşağı daki soruları sorduk. - Tahsilinize önce nerede başladınız, Galatasaray'a ne zaman ve nasıl. girdiniz? - İptidai mektebde, Hıdıkat-i Maarif mektebinde okudum. 9 yaşları~da Galatasaray'a girdim. Hoca oldum, muavin oldum, yazı dersi gösterdim, fransızca kaligrafi gösterdim. Sonra. beş sene kadar resim muavinliği yapmıya başladım, ondan sonra Abbas Paşa beni A vrupa'ya gönderdi. - Duyduğumuza göre Tevfik Fikret'le çok dostmuşsunuz? - Evet çok severdik, hocamızdı. Talebe olarak üç dört ay bulundum, daha sonra hocalığım sırasında o müdürdü. Kendisi çok çalışkandı. Mekteple çok alakadar olurdu. Geceleri ufak sınıf talebelerinin yatakhanelerini gezer, çocukların ,üstlerini örter, onlarla bir baba gibi meş gul olurdu. Fikret giderken «evladım fesini düzelt» demez, kendi eliyle düzeltirdi. Yerde bir çöp görür, alır, kendisi götürür çöplüğe atardı. Resmi çok severdi. Çok güzel bir koleksiyonu vardı. Bir gün «bana gelin de beraber bakalım» dedi. Bir gün gittim, bakıyoruz. Bir ufak çocuk vurdu kapıyı, girdi içeri. Fikret hemen kalktı yerinden, ta yanına kadar gitti, «ne var evladım?» dedi, meşgul oldu. Bu benim tuhafıma gitti ise de sonra ufacık bir çocuğa terbiye öğrettiğini anladım. Bir gün de, Hallık Şehsuvaroğlu, şen Eş~ef; Fikret'le otururlarken RuCenap Konuşma Şahabettin gelmiş galiba. Hemen kalkmış lar tabii. Fikret «Oturun, oturun, ne kalktınız» demiş. «İşte efendim, biz rahatsız etmiyelim» «yok» demiş, «O Cenap Şaha bettin bey, sizin ne olacağınız belli değil ki .. » Her haliyle bir dersti. Aşağıdaki benim kaldığım muallim odasında, Arslanyan efendi, Şevket Dağ bey ve ben toplanıp konuşurduk. O sırada kalorifer tesisatı yapılıyordu ve duvarda bir delik açılmıştı. Duvarın komşu olduğu tarafta da Fikret ders verirdi, tabii sesi de gelirdi. Ben de duvardaki deliğe· huni gibi bir şey yaptım, ses daha iyi çıksın diye. Orada oturup dinlerdik, fevkalade anlatırdı, şiir okurdu. - Resim tahsilinizi nerede yaptınız? - Burada mektebe pek devam edemedim, Avrupa'ya gittim. Orada «Academie Julien» ve «Academie des Beaux Arts» da çalıştım. - Tahsilde arkadaşlarınız kimlerdi? - Çallı İbrahim, Hikmet Onat, Nazmi Ziya, Namık İsmail. - Paris'te bulunduğunuz sırada san'at cereyanları nasıldı? Daha modern şeyler yeni başlamış tı. Çallı ile Cezanne'ın resimlerinin teşhir edildiği bir sergiye gitmiştik. Bize çok tuhaf geldi bu çarpuk Çurpuk şeyler. Güzel renkler vardı ama pek bir şeye benzemiyordu. Hem hoşuma gitti hem bir şey an- lamadım. Paris'te bulunduğunuz sırada çesanat ekollerinin sizde ne. gibi tesiri oldu? - Lucien Simon ve Castelle Lucho"yu pek severÇlim. Arts Decoratifs okulunda akşam kurslarına devam ettim. Gece saat birde otele dönerdim, o kadar yorgun olurdum ki soyunmadan yatağa yatardım. Bir gün de Çallı İbrahim ile birlikte - şitli - - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - - Eski ve yeni Galatasaraylıların Seine köprülerinden birinin altında resim yapıyoruz, yağmur da yağıyor. Yanı mızdan şemsiyeli bir adam geçiyordu. «Ah, Voila le vrai amour de l'art» dedi. Bu sözleri bugün bile unutamam. Paris'te nasıl bir sanat anlayışı olduğunu görüyorsunuz değil mi? - Arkadaşlarınızdan sizde en çok hatıra bırakanı kimdir? - En fazla Çallı ile çalışırdık, o oldu. - Bu günkü çağdaş ressamları hakkında nuz? - Türk resmi ve neler düşünüyorsu sohbeti gindir. - Herhangi bir ekolün etkisinde kaldınız mı? - Hayir, hiç bir ekolün arkasından gitmedim çünkü hepsinde sevdiğim bir şey var. Zaten bir adamın tıpkısını taklit etmek doğru değildir, çünkü insan ne kadar birisini taklit etse ondan o kadar geri kalır. Asıl sanat, insanın kendine nıal ettiği sanattır. Kendine mal ettiği şey onun herşeyidir, istese de onun dışına çıkamaz. Sanatın güzel tarafı insanı daima ara- mıya sevk etmesidir. İnsanı modern'e göŞimdiki resim anlayişı bizim zamanımıza nazaran çok değişti ve ilerledi. Zamanın gençleri bizden çok bahtiyardır. Bizim zamanımızda bize resim yaparken mani olurlardı. Şimdiki ekolleri zamanın yarattığı geçici şeyler olarak görüyorum. Asıl sanatı klasik sanat olarak kabul ediyorum. Şimdikiler zamanın havasına uyuyorlar. Asıl sanat klasiklere bağlanmalı dır. Tabiatı daima nazarı itibara almak 13.zımdır. İnsan tabiattan ayrıldığı zaman çok şey yapamaz, çünkü tabiat çok zen- türen de bu histir. Yalnız, bir yenilik yapmak, bir de güzellik yapmak vardır. San'atta yenilik ile güzellik paralel olmalıdır. Bir şey yapmak için sevmek lazım, sevmeyince olmaz. Oldukça vaktini aldığımız ünlü ressamımız Feyhaman Duran'ı daha fazla rahatsız etmek istemedik ve müsaade alıp güzel atölyesinden ayrıldık. Hamdi BARIŞTIRAN Selçuk GÜRBÜZ Ahmet OYGAR 28 - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - . - - - - - Beyaz Yün Çoraplı Kızlar Beyaz yün çoraplı kızlar vardır düşlerimde Lacivert kazaklı genç . çocuklar Edilmemiş dansları ederiz kol kola Siyah sarı saçları o kızların şehvetten başka duygular çiçekler bana Bacaklarımızı savura savura boğazımızı yırta yırta koşa:rız Kitaplar havada uçuşur Sçmra uyanırım üzerimde kirli pijama vardır Ayağımda hanalık çoraplar Dışarda bir tren geçer Omer Hayyam'dan Rubailer Eğer elimde olsaydı benim gelmezdim dünyaya Ne de ayrılırdım ondan bir kez gelince Hepsinden de iyi olurdu elbet Ne gelseydim ne ayrılsaydım ne de var olsaydım Meyhanede sensiz olmak Camide sensiz dua etmekten iyi Ah, yaradılışın başı ve sonu İstersen yak istersen sev beni Şarap içmek güzel, sevmek iyidir İnananın riyasından Eğer cehennem içenin ve seveninse, Cennetin yüzünü kimler görecek? İngilizceden Çev. N.ÖKTEM - - - - - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - 29 -·~ Ballade A Une Parisienne Pembe bir Faris akşamı tanımıştım seni Champ Elysees'nin ıslak kaldırımına vurmuştu, gözlerinin yeş_~H Yalnızlık dularımın cevabıydın Sarı saçlarını Tanrı benden kıskanmasay<lı Parislim. Benliğimde gezmiştin, Farisi gezdirirken bana beni dudakların Karamsariıkdan kuduran evrende toz pembe'mdin Tebessümünü Mona Lisa'yla mukayese ettiğim gece, Parislim. Sacre coeur'de titretmişti üstüne yemin etmiştik Aşkı aramıyacaktık bir daha Acı yeşil gözlerin kahretmişti beni Sarı saçlarının Seine nehrine değdiği gece Parislim. · Dolu şarap bardaklarının L'amour c'est comme un jour'la vedalaşmıştık Kahpe bir Faris şafağında Eifel'i İstanbula taşırdım kavuşabilseydim sana Boş şarap bardaklarında, boş yere aradım, seni Parislim. il Kar yine sensiz yağdı bugün İstanbul'a Kuzey rüzgarı kadar merhametli Sevmek kadar acı Sen Paristen de güzeldin Parislim. Mektup yazdım yine senden bana Gözlerinin acı yeşilinin ötesinden Parmaklarım saçlarında dolaştı yine Seine nehrinin gölgesinde Parislim. Bugün seni gördüm, Eifelden gülümsedin bana, Yine izin almadan öptüm, cehennem dudaklarından. İçimdeki burukluğu doya doya tattım, Hayat dört defa Faris, Altı defa sensin Parislim. Seni andım bu gece yitik rüyalarda gözlerinde, uyandım şafak saçlarında, Zaman kadar kırıldım sana, Fransa haritasında, boş yere aradım seni Parislim. Yaşadım yeşil Alparslan KARAGÜLLE - - - - - - - - - - GALATASARAY - - - - - - - - - - - - - - - - OLAYLAR YANKILAR ÇAY Çayımız bu yıl da 11 Nisan 1964 Cumartesi günü Hilton'da yapıldı. Uzun zamandanberi dedikoduları dolaşan VEDA çayının hususiyeti bekar sayısının yok denecek kadar az olmasıydı. Sayın hocamız Hikmet Gurtav'ın dansı ile açılan çayda Louis Binder ve orkestrasıyla İtalya"nın müzik dolu meltemi şadırvanı doldurdu ... Parti, çay gibi şeylerle pek fazla uğraşmı yan Ticaretlilerin gelmemesi normal karşılanırken, Fenli k1:rdeşlerimizin kız bulmak için M.Balleret'nin şefkatine sı~ın maları acı alaylara yeslie oldu. Uzun uğraşmalardan sonra Semra'yı getirebilen Kedi Zafer ise Mart ayındaki h.alinden çok daha mesut görünüyordu. Diğer çaylarda olduğu gibi en çok eğ lenenler yine Şanlı Edebiyat öğrencileriy di-:-·çalışmalarının bo-şa gitmediğini ispat eden tiyatrocularımızın masasında Hamra, Nil, Taniz ve Zeynepten kurulu Notre Dame de Sion ekibi neşeli saatler geçirip bol bol dans etti. Mirza'nın Kadıköy'ün bütün kızlarını davet ettiği masada bulunan Aksel ve Yalçın ise Bekar geçirdikleri gün lerin acısını bol bol çıkarttılar .. Çetin, Engin, Nevzat, Ersoy, Mehmet Alinin oturduğu bekarlar masasından dans eden çiftlere ılık espriler yağarken pistin yanındaki bir masada İlhan ve Ramona çifti birbirlerine aşk nağmeleri fısıldıyorlardı. Bütün Edebiyat'ın olması için dua ettiği bu aşk ta böylece başlamış oldu. Ayni masanın girbirine yakışan diğer iki çifti ise yaptıkları en yeni Hully gully ile alkış toplayan Mehmet Fatma ve kalbindeki hislerinin yüzüne vurma sı ile sevilceleri azan Vasıf Semiramis çiftiydi. Üsküdar Kolejinin Sezi ve Birgül gibi _iki ağırbaşlı kızının da burada oturması masaya ayrı bir hususiyet kazandır mıştı: Çayın en sempatik çifti seçilen Baran ve Aysun kardeşlerin dansa kalkması ile epeyce sıkışan pistte artık nişanlılar listesine dahil edebileceğimiz Arap Kemal - Z.Zeynep çifti Sarı ve Siyah renklerin bağdaşabileceklerini ispata çalışıyorlardı. Müdürümüzün gözlerimizi yaşartan veda konuşmasını müteakip uzun yıllardanberi Galatasaray'a hizmeti dokunan Necati beyin son sınıfların kendisine takdim ettiği ufak hatırayı alırken duyduğu heyecan gözden kaçmadı. Okulumuzun daima iftiharla anacağı Galatasaray Vokal grubunun yaptığı yarım saat süren dans müziği çayımızın ha vasını kazanmasına sebep oldu. Timurun ayağımıza kadar getirdiği Faris havasını bol bol teneffüs etmeden evvel de Young Beatles grubu çayımızı renklendirdi: Özellikle geçen yıllardaki çaylardan daha iyi ve neşeli geçen çayımızın hazır lanmasında büyük yardımı dokunan arkadaşlarımıza ve çay tertip komitesine en derin temennilerimizi sunmayı bir borç biliriz. Kol Faaliyetl~ri KÜLTÜR ve EDEBİYAT KOLU Geçen yıl kurulan İstanbul Liseleri Kültür ve Edebiyat Kolları Özel Birliği, bu yıl dokuz liseyi kapsıyan bir Bilgi Yarışması düzenlendi. Soruların American Field Service İstanbul Dalı tarafından hazırlandığı bu yarışmada lisemiz toplam 220 puanla birinci oldu. Lisemizi, genel klasmanda, sırayla Notre Dame de Sion Kız Lisesi, beraberce Alman ve Darüşşafaka liseleri, Haydarpaşa lisesi, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi, Vefa lisesi ve idari sakın calar yüzünden yarışmalara girmiyen Kuleli Askeri lisesi ile diskalifiye edilen İs tanbul Erkek Lisesi takip ettiler. 1 Mart 1964 Pazar günü, N otre Dame de Sion Kız Lisesiyle işbirliği yapan lisemiz, geçen yıl ölen ünlü Franszı yazarı J ean COCTEA U'yu anmak için Fransızca bir gün düzenledi. Okulumuzda yıllardır özlemini çektiğimiz böyle bir gün, büyük bir - - - - - - - - - - - - - - GALA TASA RAY e~sikliği kapadı kanısındayız. l M.Vouzelaud'nun açış konuşmasından sonra, sırasıy la Notre Dame de Sio~'dan Emine Santur' dan Cocteau'nun hayatı ve eserlerini, Taniz Oralbi'den ise bazı şiirlerini dinledik. Bu günde, lisemizden konuşan Mete Gürer ve Semih Abut gerçekten başarılıydı lar. Bu güzel gün, Cocteau'nun «L'Orphee» adlı filminin gösterilmesiyle son buldu. Kültür ve Edebiyat Kolu'nun 21 Mart Cumartesi takdim ettiği «Absurdite - Abs traction» günü ise tek kelime ile nefisti. İlk kez ~debiyatta Absurde üzerine, Mete Gürer'den Zafer Ataylan'ın yazdığı «Kafka'da Uyumsuz,, ve Tayfun İndirkaş'tan «Camus'de Uyumsuz,, adlı iki konuşma dinledik. Sonra Adnan Onart, çağdaş ozan larımızdan Edip Cansever'in sanatından bahsetti ve Picasso'nun «Pikadorlar serisi»nin filmi seyredildi. Kısa bir aradan son ra Bülent Becan, diapositif örneklerle çağ daş soyut ressamları tanıtladı. Son olarak, seyrettiğimiz Andre Masson filmi ile bu güzel gün sona erdi. 4 Nisan Cumartesi ise, Konferans salonumuzda, Özel Birliğin hazırladığı «Cubisme» günü vardı. İlk önce Alman lisesinden Fatma Koray ve Kıvanç Sunman diapositiflerle Cezanne'ı başarılı bir şekil de tanıtladılar. İkinci olarak Darüşşafaka lisesinden Braque'ın sanatı ve hayatını dinledik. Sonra Notre Dame de Sion'dan Gülçin Orhon edebiyatta Cubisme'in önderi Guillaume Apollinaire'den bahset ti. Son olarak ise «Cubisme» konulu bir film seyrettik. --·-----·---·-- ----·- - - - - - - - - - - Tekaütler Maçı geleneksel tekaüt maçı 16 kişilik Fen Sı nıfı tekaütleri ile 46 kişilik edebiyat sınıfı tekaütleri arasında oldu: Yalçın, Arap Ke mal, Katil Mirza ve Ahmet Kamil'in boru ve trampet takımlarıyla sahayı neşe ve şamataya boğmalarından sonra, maçın yıldız kadrolarını hoparlörden işittik. Fen tekaütleri: Kaleci Göbek Mehmet, bekler: Avare Semih, Alyanak Erkut, Poti Alı.met, Forlar Kedi Zafer, Hindi Ertem, Nejat, Edebiyat Tekaütleri: Kaleci Uçan Amerikalı D. Niyazi, bekler: Kont Rodriguez Selçuk, Lord Astor Ahmet, for· ıar Eyfel Nevzat, Arap Turhan, Beygir Doğan, Odun M. Ali, Mouton İlhan. Şak Maç asil, güzel, sevgili hocamız Dilanazik vuruşuyla başladı. Nevzat topu kaptı gidiyor ama nereye? Avuta.. Göbek Mehmet; Avare Semih; kahraman Çanakkale müdafaasını bir daha tekrar ederken hakem A.Ramazan koca vücuduyla koşuyor ve zayıflıyordu. Sahanın yıldızlarından Odun M.Ali'nin uzun bir pasını yakalayan Nevzat şahane bir vuruşla topu gole çevirdi. Bu anda yatakhanelerde Şerif Soysal, Kavun İbrahim, Kılçık Çetin ve Taratorcu Altan dörtlüsü sahayı suya boğdu lar. Altan' a göre insan ne kadar çok su yerse o kadar iyi oynarmış. Niyazi'nin harika kurtarışlarına rağmen Ramo haksız bir penaltı veriyor. Bu anda bütün saha halkı Ramoya hücum. ediyor. Başına örtü g;:::çiriyorlar. Poti Ahmet'in düzgün vuruşu Niyazi'yi mağlCı.p ediyor ve devre 1 - 1 bitiyor. İkinci devre bütün civar evlerinin de seyri altında başlıyor. Yıldız M.Ali dalıyor itiyor, vuruyor, çelme takıyor yıkıyor, yani futbol için gerekeni yapıyor ve Nevzatı hücuma geçiriyor. Neticede bir gol atı yor. Vaziyet 2 - 1. M.Aliyi parçalıyacak lar. Oyuna giren Beygir Doğan harika bir driplingle bir gol atıyor ama fenler Ramo' ya para yedirdiklerinden gol sayılmıyor. Derken fen'in fırsatçı ve golcü elemanların dan I:Cedi Zafer karambol filan derken golü atıyor. Vaziyet 2 2. Avare Semih , Nejat ve Ergut iyi bir müdafaa yapıp başka gol yemiyorlar ve maç 2 - 2 bitiyor. Ama hadiseler bitmiyor. Boru sesleri arasında Ramo'nun etrafı çevriliyor ve birden bir kova su kahkahalar arasında kafasından aşağıya dökülüyor. Edebiyatın gövde gös terileri arasında herkes derslere gırıyor. Esprit de geometrie ile esprit de finesse berabere. ra Hanım'ın ----------GALATASARAY - - - - - - - - · - - - - - 32 s A R (Baştarafı 4 üncü Sayfada) Banklardan birine oturup düşünüyorum. Fakat bankın soğuğu etime kadar geçiyor. Acımaya başlıyorum banklara, çiçeklere, karşımda duran havuza, her şeye. Yazık değil mi onlara? Hem onların gömlekleri de yok benim gibi. O sırada kar yağmıya başlıyor. Ellerimle kar tanelerini yakalamağa uğraşıyorum. Soğuk ' da git gide artıyor. Fakat, hay- Taşt~ mı? (Baştarafı 5 inci Sayfada) du. Güneş, mor mor yanıp sönüyor, tarla dönüyor, başaklar daha, daha hızlı sallanıyorlardı. Kulaklarında, geçen, düğünün davulu döne döne gümbürdüyor, ruhunda büyüyordu. «Eşek gibi diklenme.» Ayağınla, Hasan'ın bileğine vurdu,· taşı düşür dü, eğildi aldı: «Ne bakıyon hala yavşak ağızlı? Get be işine! Hasan ağzını açtı: «Ver taşımı, ver!» Güneş dışını, etini yakıyor, içinin buzunda yansıyor, her yerin geriyordu. Taş parlamaktaydı. Taş gözünü alıyor, gözbebeğini kaplıyordu. (Göz bebeklerinizin tekmelediği sizler, yana çekilin!) o büyüyor, her yerden onu duyuartık taş taş atıyor, her yerden onu duyuyordu. İçi gerildi, gerildi Yel çoğaldı, hız landı, hızlandı; karanlık, taşın çevresinde koyulaştı, koyulaştı.., ve atıldı, taşı kaptı, vurdu vurdu ... Onu görmeli miydiniz? Ondan önce bir sorum var: Bana «Sat!» diye mutluluğu verdiler, isteyeniniz var mı sizin? Claude Simon (Baştarafı 7 nci Sayfada) Bu ifade tarzı bazan okuyanın cesaretini kırar ve hatta onu sinirlendirir, fakat yazara başkaları gibi yazmadığı için sitem etmek boş olur. Claude Simon, erişmiş bulunduğu zenginlik ve kuvvetle artık tecrübe devresini atlatmış olduğunu ve çareleri ile, stilinin tamamen hakimi bulunduğunu ispatlamıştır... Georges Markow - Totevy' ·den, çeviren: Bülent Papuççuoğlu H -0 Ş ret, artık üşümeğe başlıyorum .. Vücudum hafifliyor. Kuvvetli bir uyku bastırıyor. Şöyle rahat bir döşek olsa da yatsam diyorum. Ama ne hacet, şu kanape de bir yatak kadar rahat. Hemen oracığa büzülüveriyorum. Oh! Eminim ki benden rahatı yok tur bu dünyada. Yavaş yavaş derin bir uykuya dalıyorum. Artık benim için ne soğuk var, ne o güzel çiçekler, ne de o kirli sokaklar. Onlar yaşanmış birer hatıra olarak geride kaldı, bütün herşeyimle beraber. Sabah kalkınca cebinde kalan tek yirmi beş kuruşla bir gazete alıyorum. Fakat, başlık beni hayretler içinde bırakıyor: «Parkta geceleyen bir sarhoş soğuktan donmuş bulundu.> ... Demek, ben ... ŞEHİR HATLARI (Baştarafı 24 üncü Sayfada) erken saatlerinden gece yarı sına dek durmadan Anadolu'dan Rumeli'ye, Rumeli'den Anadolu'ya, Boğaz'ın ta sonuna, Adalar'a, Yalova'ya, Pendik'e gidip gelen, ufak - büyük çeşit, çeşit vapurlar .. ŞİHAP, EMİRGAN, SARAYBURNU, ÇENGELKÖY, KALAMIŞ, BÜYÜKADA, TURAN EMEKSİZ, PAŞA BAHÇE... Size aşinası olduğunuz oranda yabancısı olduğunuz bir konudan söz açSabahın tım. PORTRE 12 nci Sayfada) cak bir gecede beraber denize girdiler, ılık kumların üstünde o, George"un kollarında dinlendi. İşte böyle bir gecenin sabahıydı bu .. George yatağından kalktı, kollarını yukarıya kaldırdı ve duvara dayadı. Bakışları tekrar birleşmişti. Yüzünü resme yaklaş tırdı, garip bir çekingenlikle dudaklarını uzattı ve onları resmen yanaklarına değ dirdi. Kalbi titriyordu. Bir müddet öyle kaldı, resmi öptü, öptü. Sonra geri çekildi. Resmin de yanakları ıslanmıştı, sanki o da George'la beraber ağlıyordu. (Baş tarafı ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~- BASILDIGI TARİH: 8/MAYIS/1964 ~.,.~llf"!!Jl '"'~''""'''~ ''""w"~~fllJii~~ .~ "'"'"...,.. ::· ' -·~t.;ı1'"1tluw 1YATAKTAN SABAHLEYİN KALKARKEN HİSSEDİLEN KIRIKLIK VE VÜCUT AGRILARINA KARŞI OPON, BAŞ, DİŞ, ADALE, SİNİR, LUMBAGO, R0MATİZMA AGRILARINI TESKİN EDER. OPON, GÜNDE 6 TABLETE KADAR ALINABİLİR
Benzer belgeler
Oku - Sultani
un contentement qui approche de l'extase, les bienfaits d'un enseignement
exceptionnel. La flatterie
trop evident n'est plus de
mode; c' est pourquoi je
devrais corriger «les bienfaits d'un enseign...
Oku - Sultani
ne retrouve pas dans ces oeuvres foısonvain de prentendre atteindre ala pure obnantes et obscures les sources habituelles
jectivite d'une «litterature de constant». Si
de son plaisir et de son emot...
OKU - Sultani
Toutes ces oeuvres du <