E.Ü. HYO Dergisi Cilt 21 - Sayı 1 - 2005 - Hemşirelik Fakültesi
Transkript
E.Ü. HYO Dergisi Cilt 21 - Sayı 1 - 2005 - Hemşirelik Fakültesi
EGE ÜNİVERSİTESİ HEMŞİRELİK YÜKSEK OKULU DERGİSİ Cilt: 21 Sayı: 1 V 2005 ISSN – 1300 – 3046 Cilt 21, Sayı 1 2005 Yayın Sahibi Prof. Dr. Zeynep CONK Hemşirelik Yüksek Okulu Adına Sorumlu Müdür Prof. Dr. Ahsen ŞİRİN Yayın Alt Komisyonu Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Çiçek FADILOĞLU (Başkan) Gülümser ARGON Alev DIRAMALI Zeynep CONK Ayla BAYIK TEMEL Dergi Yayın Kurulu Prof. Dr. Zeynep CONK (Editör) Prof. Dr. Ahsen ŞİRİN Doç. Dr. Olcay ÇAM (Editör Yrd) Doç. Dr. Zümrüt BAŞBAKKAL Doç. Dr. Leyla KHORSHID Doç. Dr. Süheyla Altuğ ÖZSOY Yrd. Doç. Dr. Şenay ÖZEN KAYMAKÇI Basım Yeri Ege Üniversitesi Basımevi Bornova – İzmir Baskı Tarihi 17.03.2006 Yönetim Yeri Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu (EÜHYO) tarafından yılda iki sayı/bir cilt olarak yayınlanır. VII AÇIKLAMALAR Bu dergi 22 Ekim 1984 gün ve 18553 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan "Üniversitelerde Ders Aracı Olarak Kullanılan Kitaplar, Teksirler ve Yardımcı Ders Kitapları Dışındaki Yayınlarla İlgili Yönetmelik" bağlamında yayınlanmaktadır. Yayın Türleri Adı geçen yönetmeliğin 2. ve 3. maddeleri uyarınca dergide eğitim ve araştırma çalışmalarına paralel olarak orjinal araştırma raporları, bilimsel tarama yazıları, yeni bir yöntem veya teknik tanımlayan kısa bildiri yazıları ve çok önemli bilimsel çeviriler yayınlanabilir. Yayın Hakları Yayınlanacak yazıların bilim dil bakımından sorumluluğu yazarlara aittir. Yayın Kurulu gerekli değişiklik veya kısaltmaları yazardan isteyebilir veya yazarın izni alınarak içeriği bozmayacak değişiklikler yapabilir. Basılmayacak yazılar için bir ay içinde yazara bilgi verilir. HEMŞİRELİK YÜKSEK OKULU DERGİSİ DANIŞMA KURULU ÜYELERİ Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Prof. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Dr. Alev DRAMALI Zeynep CONK Çiçek FADILOĞLU Ayla BAYIK TEMEL Gülümser ARGON Aynur ESEN Ayfer KARADAKOVAN Ahsen ŞİRİN Gülseren KOCAMAN Zuhal BAHAR Gülümser KUBİLAY Semra ERDOĞAN Seçil AKSAYAN Ümit SEVİĞ Nimet KARATAŞ Hatice PEK Sevim SAVAŞER Hicran ÇAVUŞOĞLU Nuran AKDEMİR Zehra DURNA Tülin BEDÜK Nermin OLGUN Sevgi HATİPOĞLU Fethiye ERDİL Deniz ŞELİMEN Nevin KANAN Güler AKSOY Neriman AKYOLCU Nalan Özhan ELBAŞ Hülya OKUMUŞ Hediye ARSLAN Hacer KARANİSOĞLU Ayşe ÖZCAN Prof. Dr. Filiz ULUSOY Prof. Dr. Kamerya BABADAĞ Prof. Dr. Gülsün TAŞOCAK Prof. Dr. Güler ÇİMETE Prof. Dr. Fatma ÖZ Prof. Dr. Nalan AKBAYRAK Prof. Dr. Nuran KÖMÜRCÜ Prof. Dr. Nesrin AŞTI Doç. Dr. Günsel BAŞER Doç. Dr. Zümrüt BAŞBAKKAL Doç. Dr. Leyla KHORSHID Doç. Dr. İsmet EŞER Doç. Dr. Ümran SEVİL Doç. Dr. Süheyla Altuğ ÖZSOY Doç. Dr. Olcay ÇAM Doç. Dr. Lale ALGIER Doç. Dr. Sebahat GÖZÜM Doç. Dr. Nursen NAHÇİVAN Doç. Dr. Oya Nuran EMİROĞLU Doç. Dr. Suzan YILDIZ Doç. Dr. Firdevs ERDEMİR Doç. Dr. Ayşe OCAKÇI Doç. Dr. Nuray ENÇ Doç. Dr. Fatma ETİ ASLAN Doç. Dr. Türkan PASİNLİOĞLU Doç. Dr. Ferda ULUFER ÖZBAŞARAN Doç. Dr. Sevim BUZLU Doç. Dr. Kadriye BULDUKOĞLU Doç. Dr. Selma DOĞAN Doç. Dr. Besti ÜSTÜN Doç. Dr. Şule ECEVİT ALPAR Doç. Dr. Süheyla ABAAN İÇİNDEKİLER Editörden Araştırmalar - Çocuklarda İntravenöz Girişimlerden Önce Lokal Anestetik Etkili Krem Emla Uygulanması İle Eğitim Verilerek Yapılan Hazırlığın Ağrı Üzerine Etkilerinin İncelenmesi Yelda CANDAN, Şenay KAYMAKÇI ..........................................................1-11 - Kemoterapi Tedavisi Alan Hastaların Tedaviye Bağlı Yaşadıkları Semptomlar Ve Yaşam Kalitesine Olan Etkisinin İncelenmesi Öznur USTA YEŞİLBALKAN, Asiye DURMAZ AKYOL, Yurdanur ÇETİNKAYA, Tülay ALTIN, Deniz ÜNLÜ ..................................13-31 - Diyaliz Hastalarında Progresif Gevşeme Yöntemlerinin Kaygı Düzeyi Ve Yaşam Kalitesine Olan Etkisinin İncelenmesi Yasemin KUZEYLİ YILDIRIM, Çiçek FADILOĞLU ...................................33-45 - Hemşirelerin İndirekt Arteriyel Kan Basıncı Ölçümüne İlişkin Teorik Ve Uygulamaya Yönelik Bilgilerinin Değerlendirilmesi Hilal UYSAL, Nuray ENÇ .......................................................................47-61 - Kalp Yetmezliğinde Sağlık Davranışları, Sağlığa Verilen Önem Ve Yaşam Kalitesi İlişkisinin İncelenmesi Serap ÖZER, Gülümser ARGON .............................................................63-77 - Kadın Sağlığı Ve Hastalıkları Hemşireliği Dersini Güz Dönemi Ve Yaz Okulunda Alan Lisans Öğrencilerinin Kendilerini Yeterli Bulma Durumlarının Karşılaştırılması Ümran SEVİL, Aynur SARUHAN, Gül ERTEM, Oya KAVLAK, Ayden ÇOBAN, Şenay ÜNSAL ATAN .....................................................79-90 - İzmir Mesleki Eğitim Merkezinde Eğitim Gören Çocuk İşçilerin Sağlık, Sosyal Ve Kültürel Durumlarının Belirlenmesi Zümrüt BAŞBAKKAL, Nesrin ŞEN, Zeynep CONK .................................91-101 - Koah (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı)’In Pulmoner Rehabilitasyon İle Yönetimi Ayşe ÇİL, Nermin OLGUN ................................................................. 103-113 - Gebelerin Ruhsal Belirti Dağılımlarının İncelenmesi ve Hemşirelik Bakımı Şeyda Dülgerler, Esra Engin, Gül Ertem ............................................ 115-126 - Ogilvie's Sendromu Ve Hemşırelık Bakımı Hafize ÖZTÜRK .................................................................................. 127-134 - Akut Graft Versus Host Hastalığı Olan Çocuklarda Hemşirelik Yaklaşımı Hüsniye ÇALIŞIR, Zeynep GÜNEŞ ..................................................... 135-144 - Hekim Ve Hemşirelerin Hastaların Yaş Ve Cinsiyetine Göre Ağrıya Verdikleri Yanıtlara İlişkin İnanışları Ülkü YAPUCU GÜNEŞ, İsmet EŞER, Leyla KHORSHID....................... 145-156 VII Derleme Yazılar - Halk Sağlığı Hemşireliği’nin Dünü, Bugünü Ve Geleceği Şafak ERGÜL..................................................................................... 157-166 - Yaşlı İstismarı Ve Önlenmesi Yasemin KUZEYLİ YILDIRIM .............................................................. 167-174 - Affektif Bozukluklarda Psikoterapötik Girişimler Ve Psikiyatri Hemşireliği Gülseren ÜNAL, Olcay ÇAM ............................................................... 175-187 - Öfke, Öfke Kontrolü Ve Hemşirelik Yaklaşımı Ayşegül BİLGE, Gülseren ÜNAL ......................................................... 189-196 - Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas Sürecinde Psikiyatri Hemşiresinin Rolü Şeyda DÜLGERLER, Esra ENGİN, Olcay ÇAM.................................... 197-209 EDİTÖRDEN Sevgili Meslekdaşlarım Daha iyi bir gelecek yaratmak için bilim ve teknoloji politikalarına nitelikli yatırımların şart olduğu, araştırma-geliştirmeye ayrılan payın artırılması gerektiği genellikle kabul gören bir hedeftir. Bu hedefe ulaşmanın yolu özgürce düşünen, sorgulayan, tartışan, yaratıcı nesillerin ve bilimsel düşünceyi benimsemiş araştırmacıların yetiştirilmesinden geçer. Bu da ancak laik bir eğitim ortamında gerçekleşebilir. Küreselleşen yeni bir şekil alan Dünya ülkeleri arasında güçlü bir yer edinmek için çabalayan ülkemizde insan, hayvan, bitki sağlığı, çevre sağlığı ve ulusal güvenlik konularında zorunlu standart ve düzenlemelerin sürdürülmesi kaçınılmazdır. İnsan sağlığını merkez alan hemşirelik mesleği son 50 yıl içinde, 1955 yılında Ege Üniversitesinden başlayarak ülkemizin öncü üniversitelerinde giderek sayıları artan, bu gün 9 gelişmiş üniversitede lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde eğitim öğrenimlerini yürüten yüksek öğrenim kurumları olarak, değişen hemşirelik anlayışı doğrultusunda gelişmiş ülkelerin ulaştığı mesleki birikimleriyle etkin ve öncü rollerini sürdürmektedirler. Bu mesleki birikim, Sağlık Bakanlığı ve YÖK arasındaki bir protokolle üniversitelere devredilen 76 sağlık kolejinin, sağlık yüksek Okulları olarak Yüksek Öğrenimde yer almasıyla yayılmaya başlamış, ancak bazı Sağlık Yüksek Okulları dışında pek çoğunda eğitim, meslek dışı eğitimcilerle yürütülmekte ve hızla hemşire olmayan öğretim elemanlarıyla hemşire yetiştirmeye devam edilmektedir. Hemşirelik eğitiminin lisans düzeyine yükseltilmesi açısından işe yarayan bu uygulama, eğitimci hemşirelerin sayısal açığı nedeniyle çıkmaz hale gelmiş, dolayısıyla eğitim dengelerinin bozulmasına yol açmıştır. Yüksek öğretim Kurumunca bu konuya acilen çözüm bulunmalı, yükseköğrenimde kalite ve nitelik, niceliğin önünde tutulmalıdır. Bu yıl 50. kuruluş yılını kutlayan Ege Üniversitesiyle birlikte Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu, hemşirelik eğitimi yanı sıra hemşirelikte araştırma ve yayına da önem vermiştir. Sürekliliğini 1985 yılından itibaren sürdüren dergimizin de bu sayıyla 20. yaşını gururla kutluyoruz. Dergimizin 2005 yılı 1.sayısını sizlerle paylaşmaktan IX mutluluk duyuyorum. Hakemli dergi olarak 1997 yılından itibaren giderek artan bir ilgiyle takip ettiğiniz ve beslediğiniz bu bilimsel yayını daha ileri hedeflere ulaştırmanın ortak beklentimiz olduğu bilinciyle, sizlere farklı hemşirelik alanlarında önemli bulduğumuz araştırma ve derleme makaleleri sunuyoruz. Daha mutlu, umutlu günlere hepberaber, Sevgilerimle Prof. Dr. Zeynep CONK EDİTÖR İletişim Adresi: Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı 35100 Bornova-İZMİR Tel : 0.232.388 11 03/112 Fax : 0.232.388 63 74 E-mail : [email protected]. Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21 (1) : 1-11, 2005 ÇOCUKLARDA İNTRAVENÖZ GİRİŞİMLERDEN ÖNCE LOKAL ANESTETİK ETKİLİ KREM EMLA UYGULANMASI İLE EĞİTİM VERİLEREK YAPILAN HAZIRLIĞIN AĞRI ÜZERİNE ETKİLERİNİN İNCELENMESİ* THE EFFECT OF THE PREPARATION ON PAIN, DONE BY GIVING TRAINING AND BY EMLA CREAM WHICH HAS LOCAL ANAESTHETTICS EFFECT APPLICATION IN CHILDREN BEFORE INTRAVENOUS APPLICATIONS YELDA CANDAN ŞENAY KAYMAKÇI Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Cerrahi Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı. Bornova - İZMİR Anahtar Sözcükler: Çocuk, intravenöz girişim, ağrı Key Words: Children, intravenous application, pain * Bu çalışma Yüksek Lisans tezi (Şubat 2000) olup I. Uluslararası & VIII. Ulusal Hemşirelik Kongresi’nde (29 Ekim-2 Kasım 2000 Antalya) Poster Bildirisi olarak sunulmuştur. ÖZET Bu araştırma 7-12 yaş grubu çocuklarda intravenöz girişim öncesi krem EMLA uygulaması ile eğitim verilerek yapılan hazırlığın ağrı üzerine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Deneysel olarak yapılan araştırma 01 Mart 1999-31 Haziran 1999 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında yürütülmüştür. Araştırma kapsamına, ailelerinden izin alınan toplam 50 çocuk alınmış, 25’şer kişilik 2 grup yapılmıştır. Birinci gruba intravenöz girişim öncesi eğitim verilerek, ikinci gruba ise lokal anestetik etkili krem EMLA kullanılarak intravenöz girişim uygulanmıştır. Verilerin analizi Ege Üniversitesi Bilgisayar Merkezi’nde SPSS programı kullanılarak yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi sonucunda, birinci ve ikinci grupta bulunan çocukların ağrı puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p < 0.05). İntravenöz girişim öncesi hemşirenin yapacağı eğitimin ağrıyı azaltmada etkili olduğu, ancak intravenöz girişim öncesi krem EMLA uygulamasının ağrıyı anlamlı derecede azalttığı saptanmıştır. Ancak krem EMLA uygulamak kadar hemşirenin yapacağı eğitim, enjeksiyon nedeniyle oluşan ağrının azaltılmasında önem taşımaktadır. 1 SUMMARY This research was accomplished in order to study the effect of the preparation on pain, done by giving training and by EMLA cream application on a group of children aged between 7 to 12, prior to intravenous attempt. The study which was done as experimentally, was conducted in Ege University Medical Faculty Hospital Children Healthy and Disease Service, between the dates of 01 March 1999 and 31 June 1999. Totally 50 children involved in the extent of research. Definitive data related to children registered in the data collection form developed by the researcher. As a result of assessment of data, a significant correlation (p < 0.05) was found between the two groups. It was determined that the effective training to be conducted by the nurse prior to intravenous attempt was effective in alleviating the pain whereas application of cream EMLA prior to intravenous attempt considerably reduced the pain. However, the training to be conducted by the nurse as well as cream EMLA application is also important in palliation of pain occurred due to injection.. GİRİŞ Hastaneye yatan hastaların çoğu hastalıkları nedeniyle veya bazı girişimler sonucu ağrı yaşamaktadır. Ağrı, karmaşık bir konudur. Ağrı herkes için farklı bir anlam taşıdığından tanımlamak zordur. Hasta bakım sorumluluğunun temeli hastanın rahatının sağlanmasıdır. Bu amaçla ağrının en iyi şekilde giderilmesi gerekir. Enjeksiyonlar hastanede sık uygulanan ve oldukça ağrı verici uygulamalardır (2,4). Enjeksiyon uygulanmasına karşı hemen hemen her insan ağrı ve huzursuzluk yaşar. Bu konuda yapılan çalışmalarda, özellikle aşı ve enjeksiyon uygulamalarının çocuğa en çok ağrı veren işlemler olduğu belirtilmektedir (6, 9, 10). Çocuklarda ağrının giderilmesi için yapılan uygulamalar, işlem sırasındaki ağrıyı gidermenin yanı sıra işlem öncesi ve sonrası hazırlıkları da içermelidir (4). Ekici’nin (1992) yaptığı bir çalışmada, hemşirenin intramüsküler enjeksiyon uygulaması öncesi çocuğa ve ailesine zaman ayırması, çocukların gelişim düzeylerini dikkate alarak uygulamalar hakkında çocuğa ve ailesine açıklamalar yapması, çocuğa ilgi ve sevgi göstermesi, onunla güvene dayanan ilişki kurmasının, hastanede yatmaya bağlı korku ve endişelerinin azaldığını belirtmiştir(3). Harrison’ın (1991) bir çalışmasında, venöz kan örneği alınan çocuklar için hazırlanan bir öykü kitabı, girişimlerden önce çocuklarla 2 birlikte okunmuştur. Sonuçta çocuklarda ağrının anlamlı olarak azaldığı görülmüştür(8). Thompson (1994), çocuklara işlemle ilgili şekillerin ve açıklamaların bulunduğu renkli bir kitapçık hazırlamanın ve işlem öncesi çocuğa okutulmasının yararlı olduğunu göstermiştir. Ayrıca çocuğun kendisinin bebek üzerinde işlemi yapmasına olanak verildiğinde psikolojik rahatlama sağlandığı da görülmüştür(12). Yapılan çalışmalarda, çocukların dikkati başka yöne çekme, düşleme, gevşeme, kendi kendine telkinde bulunma gibi ağrı ile baş etme tekniklerinden bir kaçını birden kullandıkları gösterilmiştir(2,5). Ağrılı işleme hazırlanmamış çocukların işlemden sonra radial nabızlarında artış olduğu, yüzlerinin kızarmış, ürkmüş, korkmuş ve heyecanlı oldukları gözlenmiştir. Çocuklar ağlayarak, çığlık atarak, gözlerini kapatarak, dudaklarını ısırarak, karşı koyarak tepki göstermişlerdir(8,13). Ağrılı işlemlerden önce çocuklara uygulanabilecek diğer bir yöntemde lokal anestetik etkili kremlerin uygulanmasıdır. Topikal anestetik olan EMLA (Eutectic Mixture Of Local Anaestetics), iki lokal anestetiğin (prilocain ve lidocain) eutectic (maximum erime yeteneğinde olan) karışımından oluşur. Bunlar hem çocuklarda hem de yetişkinlerde etkin topikal dermal anestezi sağlamaktadır. EMLA kremin intravenöz uygulamalarda, sünnet girişimlerinde, lomber ponksiyonlarda, aşı uygulamalarında, dermatolojik işlemlerde ve deri transplantasyonlarında ağrıyı azalttığı yapılan çalışmalarla saptanmıştır. Özellikle birçok çalışma çocuklarda damar yolu açılırken EMLA’nın çok yararlı olduğunu bildirmektedir (1,7, 11,14). Bu araştırma; çocuklarda intravenöz girişim öncesi eğitim verilerek işleme hazırlama ile lokal anestetik etkili krem EMLA kullanılarak yapılan hazırlığın ağrıyı azaltmadaki etkilerini karşılaştırmak amacıyla yapılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM Araştırma 01.03.1999-31.06.1999 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’nda 7-12 yaş grubu, kliniğe ilk kez yatan ve ilk kez intravenöz girişim uygulanacak olan çocuklarla yapılmıştır. Eğitim verilecek grup 25 (I. grup), EMLA uygulanacak grup 25 (II.grup) olmak üzere toplam 50 çocuk araştırma kapsamına alınmıştır. Araştırmada, sınırlamalara uygun olarak alınan ilk 25 çocuk 1. grubu, sonraki 25 çocuk 2. grubu 3 oluşturmuştur. I. ve II. gruplar yaş, cinsiyet, intravenöz enjeksiyonun yapıldığı gün (hastaneye yatıştan sonra ilk 3 günde intravenöz enjeksiyon yapılan çocuklar alınmıştır) yönünden eşleştirilmiştir. I. Grup: 25 çocuktan oluşmaktadır. Çocuklara işlem öncesi eğitim verildikten sonra intravenöz uygulama Kiwanis Bebek üzerinde uygulatılmış ve daha sonra intravenöz girişim işlemi uygulanmıştır. Kiwanis Bebek; enjeksiyon uygulamasından önce çocuğa verilecek olan bu bebek Kiwanis Derneği’nindir. Kiwanis Bebek, bezden yapılmış bir bebektir. Çocuğa yapılacak olan işlemlerin bu bebeğin üzerinde çizilerek anlatılabilmesi için Kiwanis Bebeğin üzerinde kaş, göz, saç vb. hiçbir şey bulunmamaktadır. Çocuğun kendi bebeğine kaş, göz, saç vb. çizmesi amacıyla bu şekilde hazırlanmıştır. II. Grup: 25 çocuktan oluşmaktadır. Çocuklara intravenöz girişim öncesi lokal anestetik etkili krem EMLA uygulandıktan sonra intravenöz girişim uygulanmıştır. 2,5 gramlık krem EMLA bölgeye sürülerek ve deri üzeri plastik bandajla kapatılarak 1 saat bekletilmiştir. Kremin silinmesinden sonra deri dezenfeksiyonu % 70’lik alkol uygulanarak işleme hemen başlanmıştır. Veriler, araştırmacı tarafından ilgili literatür incelemesi sonucu geliştirilen veri toplama formuna kaydedilmiştir. Bu form üç bölümden oluşmaktadır. Birinci, bölümde, araştırma kapsamına alınan çocuklarla ilgili tanıtıcı bilgiler bulunmaktadır. Tanıtıcı bilgiler çocuğun yaşını, cinsiyetini, tanısını, eğitimini, hastaneye yatış tarihini kapsamaktadır. Ayrıca birinci bölümde, intravenöz girişim öncesi çocuğa hangi yöntemin uygulandığı kaydedilmiştir. İkinci bölümde, ağrı şiddetini değerlendirmek için kullanılacak olan vizuel analog skala (VAS) yer almıştır. Bir ucunda ağrısızlık diğer ucunda en şiddetli ağrı yazan 10 cm uzunluğunda dikey bir cetvel üzerinde çocuk kendi ağrısını işaretlemiştir. Bu yöntemde çocuğa iki uç nokta olduğu söylenmiştir. Bu skala 7 yaş ve üzeri çocuklarda kullanılmaktadır (4, 9, 14). Çocukların yatay bir çizgide ağrı şiddetinin artışını kavraması zor olabileceğinden, dikey bir cetvel kullanılmıştır. Üçüncü bölümde çocuğa her üç uygulama sonunda elde edilen ağrı puanları ve ağrı puan ortalamasının kaydedildiği bölüm bulunmaktadır. Verilerin analizi, Ege Üniversitesi Bilgisayar Merkezi’nde SPSS programı kullanılarak yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; sayı, yüzde, ki-kare, student t ve varyans analizi kullanılmıştır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği’ den araştırma izni alınmıştır. Etik Kurul izninin alınmasına Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği’nce gerek görülmemiştir. 4 BULGULAR VE TARTIŞMA Araştırma Kapsamına Alınan Çocuklara İlişkin Tanıtıcı Bilgiler Tablo 1. Grupların Yaşlara Göre Dağılımı Yaş Grubu 7 - 8 Yaş 9 - 10 Yaş 11 - 12 Yaş TOPLAM X² = 0.942 SD = 2 I . GRUP Sayı % 8 32 9 36 8 32 25 100 II .GRUP Sayı % 8 32 8 32 9 36 25 100 TOPLAM Sayı % 16 32 17 34 17 34 50 100 p > 0.05 Tablo 1’ de görüldüğü gibi I . gruptaki çocukların % 32’ si (8 kişi) 7-8 yaş grubunda, % 36 ’ sı (9 kişi) 9-10 yaş grubunda, % 32’ si (8 kişi) 11-12 yaş grubundadır. II . gruptaki çocukların ise % 32’ si (8 kişi) 7-8 yaş grubunda, % 32’ si (8 kişi) 9-10 yaş grubunda, % 36’ sı (9 kişi) 1112 yaş grubundadır. Yapılan Ki-Kare(X²) testi ile gruplar arasında yaş grupları açısından istatistiksel yönden anlamlı bir fark bulunmamıştır (X² = 0.942, SD = 2, p > 0.05 ). Tablo 2. Grupların Cinsiyetlere Göre Dağılımı Cinsiyet Kız Erkek TOPLAM X² = 0.776 SD = 1 I .GRUP Sayı % 12 48 13 52 25 100 II . GRUP Sayı % 11 44 14 56 25 100 TOPLAM Sayı % 23 46 27 54 50 100 p > 0.05 Tablo 2’de araştırma kapsamına alınan I. grup ve II. gruptaki çocukların cinsiyetlerine göre dağılımları görülmektedir. I. gruptaki çocukların % 48’ini (12 kişi) kız, % 52’ sini (13 kişi) erkek çocuklar oluşturmaktadır. II. gruptaki çocukların % 44’ünü (11 kişi) kız, % 56’ sını (14 kişi) erkek çocuklar oluşturmaktadır. Yapılan Ki-Kare (X²) testi ile gruplar arasında cinsiyetlere göre istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır (X²=0.776, SD=1, p>0.05). Tablo 3. Grupların Hastaneye Yatıştan Sonra İlk Uygulamanın Yapılış Günlerine Göre Dağılımı Hastaneye Yatıştan Sonra 1 . Gün 2 . Gün 3 . Gün TOPLAM X² = 0.945 SD = 2 I . GRUP II . GRUP TOPLAM Sayı % Sayı % Sayı % 9 9 7 25 36 36 28 100 8 10 7 25 32 40 28 100 17 19 14 50 34 38 28 100 p > 0.05 5 Tablo 3’de görüldüğü gibi I. gruptaki çocukların hastaneye yatıştan sonra 1. günde % 36’ sı (9 kişi), 2. günde % 36’ sı (9 kişi), 3. günde % 28’ ine (7 kişi) ilk uygulama yapılmıştır. II . grupta çocukların hastaneye yatıştan sonra 1. günde % 32’ sine (8 kişi), 2. günde % 40’ ına (10 kişi), 3. günde % 28’ ine (7 kişi) ilk uygulama yapılmıştır. Yapılan Ki-Kare (X²) testi ile gruplar arasında ilk uygulamanın yapılış günü açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (X² = 0.945, SD= 2, p> 0.05). Araştırma Kapsamına Alınan Çocukların Ağrı Puan Ortalamaları ve Değişkenlere Göre Dağılımları Tablo 4. Grupların Ağrı Puan Ortalamalarına Göre Dağılımı Gruplar I . GRUP N 25 x 3.18 ±Ss 2.23 II . GRUP 25 0.58 1.39 t 0.00 p <0.05 Tablo 4’ de I. ve II. gruptaki çocuklar ağrı puan ortalamalarına göre değerlendirilmiştir. Buna göre; I. gruptaki çocukların ağrı puan ortalaması x=3.18, II. gruptaki çocukların ağrı puan ortalaması x=0.58 olarak saptanmıştır. I. ve II. grubun ağrı puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur ( t=0.00, p < 0.05 ). Koçyiğit (1997) çocuklarda intramüsküler enjeksiyon öncesi lokal anestetik etkili krem EMLA uygulaması ile eğitim verilerek yapılan hazırlığın ağrıyı azaltmadaki etkinliklerini karşılaştırmıştır. Enjeksiyon öncesi krem EMLA uygulaması (Ağrı puan ortalaması x=1) ve eğitim verilmesinin (Ağrı puan ortalaması x=1) ağrıyı azaltmada her ikisinin aynı düzeyde etkili olduğunu ve ağrılı işlemler öncesinde bu yöntemlerin çocuklarda kullanılabileceğini belirtmiştir (10). Bu çalışmada, intravenöz girişim öncesi hemşirenin yapacağı eğitimin ağrıyı azaltmada etkili olduğu, ancak intravenöz girişim öncesi krem EMLA uygulamasının ağrıyı anlamlı derecede azalttığı saptanmıştır. Ancak krem EMLA uygulamak kadar hemşirenin yapacağı eğitim, enjeksiyon nedeniyle oluşan ağrının azaltılmasında önem taşımaktadır. Literatürde, krem EMLA' nın çocuklarda özellikle intravenöz girişimlerde, lomber ponksiyonlarda, subkutan enjeksiyonlarda, deri transplantasyonlarında, sünnet girişimlerinde ve aşı uygulamalarında ağrıyı azaltmada etkili olduğu belirtilmektedir (7,14). 6 Tablo 5. I. ve II. Grubun Ağrı Puan Ortalamalarının Yaş Gruplarına Göre Dağılımı Yaş Grupları 7- 8 Yaş 9- 10 Yaş 11- 12 Yaş 7- 8 Yaş 9- 10 Yaş 11- 12 Yaş N X Ss Varyasyon kaynağı Kareler Toplamı SD Kareler ortalaması 8 9 8 8 8 9 4.06 3.22 2.25 0.62 0.12 0.94 2.19 2.50 1.79 0.95 0.35 2.14 GENEL GRUPLARASI GRUP İÇİ GENEL GRUPLARASI GRUP İÇİ 119.44 13.16 106.27 46.84 2.86 43.97 24 2 22 24 2 22 --6.58 4.83 --1.43 1.99 F 0.27 0.49 p >0.05 >0.05 Tablo 5’ de I. gruptaki çocukların ağrı puan ortalamalarının yaş gruplarına göre dağılımı görülmektedir. I. gruptaki çocukların ağrı puan ortalamaları ile yaş grupları arasında yapılan varyans analizinde istatistiksel yönden anlamlı bir fark saptanmamıştır (F = 0.27, p>0.05). Tablo 5’ de II . gruptaki çocukların ağrı puan ortalamalarının yaş gruplarına göre dağılımı görülmektedir. II. gruptaki çocukların ağrı puan ortalamaları ile yaş grupları arasında yapılan varyans analizinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (F=0.49, p>0.05). Farımaz ve Atalay (1990) 6-12 yaş grubu çocukların intramüsküler ve intravenöz enjeksiyona gösterdikleri tepkileri saptamak amacıyla bir çalışma yapmışlardır. Çalışmanın sonucuna göre, 6-7 yaş grubu çocukların intramüsküler ve intravenöz enjeksiyona gösterdikleri tepkiler ile daha üst yaş gruplarındaki çocukların aynı işlemlere gösterdikleri tepkiler arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Hemşirelerin çocuğun gelişim dönemleri ve bu dönemlerde çocuklardan beklenen davranışların farkında olarak; yapılacak tüm uygulamalarda çocuğun anlayabileceği düzeyde, açıklayıcı, ve tanıtıcı bilgiler vermesinin çocukta ağrı eşiğinin yükselmesine ve korkularının azalmasına neden olacağı saptanmıştır (6). 7-11 yaşları (somut işlemsel dönem), arasındaki çocuklarda mantıksal düşünme başlar. 11 yaş sonrası (Formel işlemsel dönem), mantıksal düşünmenin yetişkinler düzeyine eriştiği dönemdir. Hemşireler bu dönem çocukları ile iyi ve sıcak ilişkiler kurarak güven duygusunu geliştirir. Böylece çocukların tedaviye katılımları kolay olmaktadır(4). Tablo 6’ da araştırma kapsamına alınan I. gruptaki çocukların ağrı puan ortalamalarının cinsiyetlere göre dağılımı verilmiştir. Buna göre; kız çocukların ağrı puan ortalamasının x=4.08, erkek çocukların ağrı puan ortalamasının x=2.34 olduğu saptanmıştır. I. grubun ağrı puan ortalaması ile cinsiyetleri arasında istatistiksel olarak fark anlamlı bulunmuştur (t = 0.04, p < 0.05). 7 Tablo 6. I. ve II. Grubun Ağrı Puan Ortalamalarının Cinsiyetlere Göre Dağılımı Cinsiyet N x ±Ss Kız 12 4.08 1.8 Erkek 13 2.34 2.25 Kız 11 0.31 0.60 Erkek 14 0.78 t p 0.04 < 0.05 0.41 >0.05 1.79 Tablo 6’ da II. gruptaki çocukların ağrı puan ortalamalarının cinsiyetlere göre dağılımı görülmektedir. Kız çocukların ağrı puan ortalaması x = 0.31, erkek çocukların ağrı puan ortalaması x = 0.78 olarak bulunmuştur. Bu fark istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur ( t = 0.41, p > 0.05 ). Çocukların cinsiyetlerine göre en çok korktukları ve endişe ettikleri durumlar araştırıldığında, her iki cinsiyette de ameliyat, acı ve ağrı çekmek, ölmek, vücuda zarar verilebileceği gibi bedensel korkuların en üst düzeyde olduğu görülmüştür. Ayrıca kız çocukların doğa üstü güçlerden, erkek çocukların ise kan görmekten daha çok korktukları saptanmıştır (3). Tablo 7’ de uygulamaların ağrı puan ortalamalarının hastaneye yatıştan sonra ilk uygulamanın yapıldığı güne göre dağılımı görülmektedir. Uygulamaların ağrı puan ortalamaları ile çocukların hastaneye yatıştan sonra ilk uygulamanın yapıldığı gün arasında yapılan varyans analizinde istatistiksel yönden anlamlı bir fark saptanmamıştır (F = 0.47, p > 0.05). Ekici (1992) hastanede yatan 6-12 yaş grubu çocuklarda uygulamaların yaratabileceği korku ve endişenin azaltılmasında hemşirenin yapacağı eğitimin etkinliğini araştırmıştır. Bu çalışmanın sonucuna göre, okul çağı çocuğu hastaneye yatışta çeşitli korku ve endişelere sahiptir. Çocuk hastanede ister uzun kalsın, isterse kısa süre kalsın, hastane ortamı çocuk üzerinde olumsuz etki yapar. Çocuk hastanede yatış süresine bağlı olarak anksiyete, umutsuzluk, içe kapanma ve depresyon gibi değişik tepkiler gösterir. Bu tepkiler çocuğun yaşı, hastalığın ciddiyeti, ailenin çocuğa verdiği destek ve çocuğun daha önceki hastane deneyimine göre değişiklik gösterir (3). 8 Tablo 7. Ağrı Puan Ortalamalarının Uygulamanın Yapıldığı Güne Göre Dağılımı Hastaneye Yatıştan Varyasyon Kareler kaynağı Toplamı 2.43 GENEL 250.78 49 --- 1.50 2.22 GRUPLARARASI 7.78 2 3.89 1.75 2.13 GRUP İÇİ 242.99 47 5.17 N X Ss 1. Gün 17 2.41 2. Gün 19 3. Gün 14 Sonra SD Kareler ortalaması F 0.47 p >0.05 9 SONUÇ VE ÖNERİLER Çocuklarda intravenöz enjeksiyon öncesi Krem EMLA uygulaması ile işlem öncesi eğitim verilerek yapılan hazırlığın ağrıyı azaltmadaki etkinliklerini incelemek amacıyla yapılan bu araştırmanın sonucunda; intravenöz girişim öncesi eğitim verilen I. gruptaki çocukların ağrı puan ortalaması ile krem EMLA uygulanan II. gruptaki çocukların ağrı puan ortalaması arasındaki ilişki incelendiğinde, eğitim verilen I. gruptaki çocukların ağrı puan ortalamalarının krem EMLA uygulanan II. Gruptaki çocukların ağrı puan ortalamasından daha yüksek olduğu görülmüştür. İntravenöz girişim öncesi hemşirenin yapacağı eğitimin ağrıyı azaltmada etkili olduğu ancak krem EMLA uygulamasının ağrıyı anlamlı derecede azalttığı saptanmıştır (p<0.05). Ancak krem EMLA uygulamak kadar hemşirenin yapacağı eğitimde önem taşımaktadır. Çalışmadan elde edilen bu verilere göre; • Çocukların ağrılı işlemlere (intravenöz ve intramüsküler enjeksiyon, lomber ponksiyon gibi) lokal anestetik etkili krem EMLA kullanılarak ve eğitim verilerek hazırlanması, • Hemşirelerin, çocukları ağrılı işlemlere hazırlarken çocuğun yaşını, eğitimini, hastanede yatma ve enjeksiyon deneyimini göz önünde bulundurmaları, • Hemşirelerin, çocukların gelişim dönemlerini, bu dönemlerdeki ağrı algılamalarını ve buna yönelik yapılması gerekenleri bilmeleri önerilebilir. KAYNAKLAR 1. Calamandrei M, Messeri A, Busoni P Et al. (1996). Comparison of two application techniques of EMLA and pain assessment in pediatric oncology patients. Resuscitation Anesthesia, Nov.-Dec., 21(6), 557-560. 2. Cimete G (1992). Adölesanların ağrı ile baş etme durumları. III. Ulusal Hemşirelik Kongresi Kitabı, Sivas, Esnaf Ofset Matbaacılık, 143-149. 3. Ekici B (1992). Hastanede yatan 6-12 yaş grubu çocuklarda uygulamaların yaratabileceği korku ve endişenin azaltılmasında hemşirenin yapacağı eğitimin etkinliğinin araştırılması. III. Ulusal Hemşirelik Kongresi Kitabı, Sivas, Esnaf Ofset Matbaacılık, 375-378. 4. Erdal E (1991). Çocuklarda ağrının değerlendirilmesi. Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi, 7(2), 69-75. 5. Fanurik D, Zeltzer L K, Roberts M C Et al. (1993). The relationship between children’s coping styles and psychological interventions for cold pressor pain. Pain, 53, 213-222. 6. Farımaz F, Atalay M (1990). Cumhuriyet Üniversitesi Hastanesi, Numune, SSK, DDY Hastanesi pediatri servislerinde yatan 6-12 yaş grubu çocukların intramüsküler ve 10 intravenöz enjeksiyona tepkilerinin saptanması. II. Ulusal Hemşirelik Kongresi Kitabı, Atatürk Kültür Merkezi, İzmir, Ege Üniversitesi Basımevi, 560-567. 7. Farrington E (1993). Lidocaine 2.5 %, prilocaine 2.5 % EMLA cream. Pediatric Nursing, 19 (5), Sept.-Oct, 484-486. 8. Harrison A (1995). Preparing children for venous blood sampling. Pain, 45, 299-306. 9. Kocaman G (1990) Ağrı, Saray Kitabevi, İzmir, 119-159. 10. Koçyiğit A (1997). Çocuklarda intramüsküler enjeksiyonlardan önce lokal anestetik etkili krem EMLA uygulaması ile eğitim verilerek yapılan hazırlığın ağrıyı azaltmadaki etkinliklerinin karşılaştırılması. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir, Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 11. Soliman I E Et al. (1998). Comparison of the analgesic effects of EMLA to intradermal lidocaine infiltration prior to venous cannulation in unpremedicated children. Anaesthesiology, 68, May., 804-806. 12. Thompson V (1994). An I.V. therapy tool for children. Pediatric Nursing. 20(4), JulyAugst., 351-357. 13. Tiryaki A R (1996). Çocuklarda enjeksiyon korkusu yerleşmesinde payımız var mı? Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi, 5 (5), Mayıs, 154-155. 14. Uyar M (1997). Pediatrik hastalarda ağrı tedavi yöntemleri. Galenos Aylık Tıp Dergisi, 5(1), Kasım, 38-42. 11 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21 (1) : 13-31, 2005 KEMOTERAPİ TEDAVİSİ ALAN HASTALARIN TEDAVİYE BAĞLI YAŞADIKLARI SEMPTOMLAR VE YAŞAM KALİTESİNE OLAN ETKİSİNİN İNCELENMESİ* STUDYING THE SYMPTOMS THAT ARE BEING EXPERIENCED DUE TO TREATMENT BY THE PATIENTS WHO RECEIVE CHEMOTHERAPHY AND THEIR EFFECTS ON THE QUALITY OF LIFE Öznur USTA YEŞİLBALKAN** Asiye DURMAZ AKYOL** Yurdanur ÇETİNKAYA*** Tülay ALTIN *** Deniz ÜNLÜ*** ** Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu İç Hastalıkları Hemşireliği Ana Bilim Dalı *** Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dahiliye Kliniği Anahtar Sözcükler: yaşam kalitesi, semptomlar, kemoterapi Key Words: quality of life, symptoms, chemotheraphy * Bu çalışma 9 Nisan 2004 I. Sağlıkta Yaşam Kalitesi Sempozyum’unda poster bildiri olarak sunulmuş ve daha önce herhangi bir yerde yayınlanmamıştır. ÖZET Bu araştırma kemoterapi tedavisine bağlı olarak ortaya çıkan semptomları ve bu semptomların yaşam kalitesine olan etkisini belirlemek amacıyla planlanan betimsel bir çalışmadır. Araştırmaya 1 Ocak–29 Ağustos 2003 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ayaktan kemoterapi ünitesinde tedavi gören 103 hasta alınmıştır. Veri toplama aracı olarak; anket formu, Rotterdam Semptom Checklisti (RSC) ve WHOQOL BREF 27 yaşam kalitesi ölçeği (WBYKÖ) kullanılmıştır. Veriler; t testi, tek yönlü varyans analizi , Tuckey Post Hoc testi ile değerlendirilmiştir. Araştırmada yer alan 103 hastanın sosyo-demografik özellikleri incelendiğinde; % 54.4’ünü kadın, % 74.8’ini evli hastalar oluşturmaktadır. Hastaların % 31.1’i 60 yaş ve üzeri, % 27.2’si 40-49 yaş grubunda yer alıp, hastaların yaş ortalaması 50.02 ± 14.60 olarak belirlenmiştir. Hastaların eğitim durumu incelendiğinde ise % 28.2’inin ilkokul mezunu olduğu görülmektedir. Araştırma kapsamına alınan hastaların tedavi süre ortalamasının 19.67 ± 25.11 (2-70) ay, % 86.4’ünün kemoterapi , % 3 6.9’unun ise 6 kür ve üzeri tedavi aldıkları saptanmıştır. Hastaların % 34’ünün meme, %18.5’nin hematolojik malignansi hastalığı olduğu, %51.5’nin hastalığının primer, % 24.3’ünün sekonder odaklı olduğu saptanmıştır. Tedavi süresince hastaların % 39.8’i “biraz” düzeyinde iştahsızlık, % 45.6’sı “biraz” düzeyinde kızgınlık yaşadığını bildirmişlerdir.Hastaların genel yaşam kalitesi ile tedavi boyunca karşılaştıkları fiziksel (r=-.2292) ve psikolojik (r=-.2379) semptomlar arasında zayıf ve negatif yönde bir ilişki olduğu saptanmıştır. Hastaların 13 tedaviye bağlı yaşadıkları hem fiziksel hem de psikolojik semptomların yaşam kaliteleri üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için hemşire; kanserli bireylerin tedaviye bağlı yaşadıkları semptomları değerlendirmeli ve kayıt etmeli, semptom yönetiminde bireye uygun hemşirelik girişimlerini planlamalı, uygulamalı, sonuçlarını değerlendirmeli, hasta ve ailesine eğitim yapmalıdır. SUMMARY This research was a descriptive study which was planned to determine those symptoms that emerge due to chemotheraphy treatment and their effects on the quality of life. Total 103 patients who were treated in out- patient chemotheraphy unit of the Ege University Medical Faculty Hospital between the dates of 1 January- 29 August 2003 were enrolled in research.As data collection tools; a survey form, Rotterdam Symptom Checlist (RSC) and WHOQOL BREF-27 quality of life scale (WBOLS) were used. Data were evaluated through t test, oneway variance analysis and Tuckey post hoc test.When the socio-demographic characteristics of 103 patients who participated in the research were studied it was discovered that 54.4% were women and 74.8% were married. Of these patients 31.1% were 60 years of age or older, 27.2% were in 40-49 age group, mean age of patients was found as 50.02 ± 14.60.When the education levels of patients were studied it was observed that 28.2% of them were elemantary school graduates. Mean length of treatment of the patients included in the scope of research was 19.67±25.11 (2-70)months, 36.9% received 6 or more cures. It was also detected that 34% of the patients had breast, 18.5 % had hematological malignancy diseases and 51.5 % of them were primarily and 24.3%were secondarily focused. During course of the treatment “a little” anorexia in 39.8 % of the patients and “a little” anger in 45.6% of them were observed. A weak and negative relationship was found between patients’ overall quality of life and physical (r=-.2292) and psychological (r=-.2379) symptoms that they encountered throughout the course of treatment. In order to reduce the adverse affects of both physical and psychological symptoms that patients experienced associated with treatment, on the quality of life, a nurse should evaluate and document the symptoms that cancer patients experienced due to treatment, should plan, implement and assess the results of the nursing attempts appropriate to each individual within the symptom management and should provide training to the patient and the family. GİRİŞ Kanser günümüzde tüm dünyada ve ülkemizde önemli bir sağlık sorunudur. DSÖ’nün 2001 kayıtlarına göre dünyada her yıl 10 milyon kişi kanser tanısı almakta ve 6 milyon kişide kanserden ölmektedir (Pınar 2003). Gelecek 20 yıl içinde kanserden ölümlerin 6 milyondan 10 milyona çıkacağı tahmin edilmektedir. Kanser kalp hastalıklarından sonra ölüme yol açan ikinci hastalık grubudur. Ülkemiz’de yeterli kayıt sistemi olmaması nedeniyle, kanserin insidansı konusunda kesin bilgi 14 bulunmamaktadır. Kanser kayıtları incelendiğinde; 1995 yılında ilk sırada; erkeklerde akciğer kanseri, kadınlarda ise meme kanseri olduğu saptanmıştır (Fadıloğlu 2003 b). “Kanser” sözcüğü; genellikle yaşamı tehdit eden tedavisindeki önemli gelişmelere rağmen tüm hastalıklar arasında en korkulan hastalık anlamını ifade etmektedir (Oflaz 2002). Kanserli hastalar hastalık sürecinden kaynaklanan semptomlar kadar kemoterapi ve radyoterapinin yan etkileri nedeni ile ağrı, anoreksiya, kaşeksi, tat değişiklikleri alopesia, bulantı, kusma, dehidratasyon, mukozit, yorgunluk, dispne, kemik iliği supresyonu, depresyon, anksiyete gibi fiziksel ve emosyonel semptomları yoğun bir şekilde yaşamaktadırlar (Stein et al 2003, Fadıloğlu 2003 b, Fillion et al 2003, Graydon et al 1995, Akdemir 2003). Bu gibi semptomlarla ilişkili rahatsızlıkların kanserli hastaların yaşam kalitesi üzerinde olumsuz bir etki yarattığı, ve tedavi önerilerine uyumu azaltabildiği saptanmıştır (Stein et al 2003). Kanser tedavisinde primer amaç hastalığın kontrol altına alınması olmasına rağmen, günümüzde sağlık bakım profesyonelleri hastaların yaşam kalitelerini arttırmanın tedavinin önemli bir bölümü olduğunun farkındadırlar. Ancak kanser tedavisinin bazı yan etkileri, sağlık bakım ekibinin zamanının kısıtlı olması, hastanın bu konuyu konuşmada yaşadığı rahatsızlıklar, bu yan etkileri ifade etmedeki yetersizlikleri nedeni ile gözden kaçırılabilmekte ya da yeterli değerlendirilememektedir (Youngblood et al 1994). Oysa ki hastalarda görülen bu önemli semptomlar ve yan etkiler sürekli değerlendirme ve tedavi yolu ile azaltılabilmektedir (Fortner et al 2003) . Kanserin ilerlemesine ve uygulanan tedavi yöntemlerine bağlı olarak ortaya çıkan semptomlar morbiditeyi, tedaviyi etkin bir şekilde sürdürmeyi ve yaşam kalitesini etkileyebileceği için kanserli hastaya bakım veren sağlık bakım profesyonellerinin ve özellikle hemşirenin bu semptomları erken dönemde saptama, önleme ve kontrol etme sorumluluğu bulunmaktadır. Bunun yanında hemşire hem hasta ve ailenin kanser tanısı hem de tedaviye bağlı gelişen yan etkiler ile baş etmelerinde önemli rol oynamaktadır. Bu yüzden hemşirenin kanser tedavisine devam eden hastalarda semptomları tam ve zamanında sistematik olarak değerlendirmesi; uygun tedavinin yapılabilmesini, hemşirelik girişimlerinin uygulanabilmesini ve hastaların kaliteli bir yaşam sürdürebilmesini sağlamaktadır (Youngblood et al 1994, Fadıloğlu 2003). Kanser tanısının konması ve tedaviye başlanması; birey ve ailenin fiziksel, emosyonel, sosyal ve ekonomik dengelerini alt üst etmekte 15 yaşamdan doyum azaltmaktadır. almalarını engellemekte ve yaşam kalitesini Yaşam kalitesi kavramı ilk kez Thorndike (1939) tarafından tanımlanmış olup, bireyin kendisini nasıl hissettiği, günlük yaşam aktivitelerini nasıl ve ne yeterlilikte yapabildiğini ifade eden bir kavramdır. Hastaların mevcut fonksiyonel düzeyine karşın, algılarının değerlendirilmesi ve bunlardan aldığı “doyum” şeklinde de yorumlanan yaşam kalitesi çok boyutlu kavram olup bireyin fiziksel, hastalık yada tedavi ile ilgili hastalık semptomları, psikolojik ve sosyal yönlerine ilişkin yorumlar, değerlendirmeler gerektirmektedir (Akyol 1993a, 1993 b). Kanser tedavisinde amaç; bireyin ve ailenin yaşamı tehdit eden hastalıkla ve tedaviye bağlı olarak ortaya çıkan semptomları kontrol etmek, en aza indirmek ve yaşam kalitesini arttırmaktır. Tüm bu görüşlerden yola çıkılarak planlanan araştırmada; kemoterapiye bağlı olarak ortaya çıkan semptomları ve bu semptomların yaşam kalitesine olan etkisini belirlemek, kanserli hastaya bakım veren sağlık profesyonellerine klinik alanda bir rehber oluşturmak amacıyla planlanmıştır. GEREÇ- YÖNTEM Araştırmanın Yeri Ve Süresi: Araştırma 1 Ocak-29 Ağustos 2003 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ayaktan kemoterapi ünitesinde yürütülmüştür. Araştırmanın yapılabilmesi için yukarıda adı geçen kurumdan gerekli yazılı izin alınmıştır. Araştırmanın Örneklemi: Araştırmanın örneklemini belirtilen tarihler arasında adı geçen kuruma başvuran, araştırmaya katılmayı kabul eden, olasılıksız rastgele örneklem tekniği ile seçilen gönüllü 103 hasta oluşturmuştur. Araştırmanın Sınırlılıkları: Araştırmaya kanser tanısını almasının üzerinden en az 6 ay geçen, iletişim kurmada güçlüğü olmayan, araştırmaya katılmaya istekli 18 yaş ve üzeri tüm hastalar alınmıştır. Veri Toplama Tekniği Ve Veri Toplama Araçları: Araştırmanın verileri; sosyo-demografik ve hastalığa ilişkin değişkenlerin yer aldığı anket formu, Rotterdam Semptom Checklisti (RSC) ve WHOQOL BREF 27 yaşam kalitesi ölçeği (WBYKÖ) olmak üzere toplam üç form ile toplanmıştır. Anket Formu: Araştırmacılar tarafından geliştirilen anket formu bireye ilişkin sosyo-demografik (17 soru) ve hastalığa ilişkin değişkenleri (10 soru) içeren toplam 27 sorudan oluşmaktadır. 16 Rotterdam Semptom Checklisti (RSC): Rotterdam Semptom Checklisti; kanserli hastaların yaşadıkları semptomlara bağlı gelişen sıkıntıyı değerlendirmek için kullanılmaktadır. Psikolojik ve fiziksel rahatsızlık olmak üzere iki alt boyuttan oluşmaktadır. Ölçek maddeleri 1’den 4’e kadar değişen likert tipi puanlanmaktadır. Ölçek psikolojik semptom rahatsızlık alt boyutu 8 madde , fiziksel rahatsızlık alt boyutu 19 madde olmak üzere toplam 27 maddeden oluşmaktadır. Psikolojik sıkıntı alt ölçeği en düşük 8 puan, en yüksek 32 puan, fiziksel sıkıntı alt ölçeği en düşük 19 puan en yüksek 76 puandır. Ölçekten alınan puan arttıkça yaşanan sıkıntı daha büyük olmaktadır. Orijinal çalışma-da Rotterdam semptom checklist’inin geçerlik ve güvenirliği 0.88 olarak belirlenmiştir (Stein et al 2003). Can tarafından (2001) Türkiye’de meme kanserli hastalarda Rotterdam semptom checklist’inin geçerlik ve güvenirliği yapılmıştır. Fiziksel rahatsızlık alt boyutunun alfa değeri 0.75, psikolojik semptom alt boyutu alfa değeri 0.79 olarak belirlenmiştir (Can 2001). Araştırmada Rotterdam Semptom Checklist’inin fiziksel rahatsızlık alt boyutunun alfa değeri 0.86, psikolojik rahatsızlık alt boyutunun alfa değeri ise 0.81 olarak hesaplanmıştır. WHOQOL BREF 27 Yaşam Kalitesi Ölçeği (WBYKÖ): Türkçe yaşam kalitesi ölçeği kısa formu (WHOQOL BREF-TR) Dünya Sağlık Örgütü tarafından geliştirilmiş ve ülkemizde Eser ve arkadaşları (1999) tarafından geçerlik ve güvenirliği yapılmıştır. WHOQOL 100 içinden seçilen 27 soru dört alandan oluşmaktadır. Bu dört alan bedensel, ruhsal,sosyal ilişkiler ve çevre alanlarıdır (Eser ve ark 1999). WHOQOL BREF-TR pearson katsayıları bedensel alan için 0.62, ruhsal alan için 0.40, sosyal alan için 0.30, çevre alanı için 0.25 olarak bulunmuştur. Ölçek maddeleri 1’den 5’e kadar değişen likert tipi puanlama ile puanlanmaktadır. Ölçekten elde edilen puan arttıkça yaşam kalitesi de artmaktadır. Araştırmada alfa değeri bedensel alan için 0.53, ruhsal alan için 0.63, sosyal alan için 0.56, çevre alanı için 0.77 olarak bulunmuştur. Verilerin Değerlendirilmesi: Anket formundaki sosyo-demografik ve hastalığa ilişkin değişkenlerin sayı ve yüzde dağılımları ve WBYKÖ ve RSC’nin güvenirliğini değerlendirmek için cronbach alfa katsayısına bakılmıştır. RSC’nin ve WBYKÖ’nin alt boyutlarının toplam puan ortalamaları ile sosyo-demografik ve hastalığa ilişkin bağımsız değişkenlerde gruplararası farklılığı hesaplamak için iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi (t testi) ve varyans analizi, ileri analiz için de Tuckey Post Hoc testi kullanılmıştır. WBYKÖ ve RSC toplam puan 17 ortalamaları arasındaki ilişki Pearson Korelasyon katsayısı ile değerlendirilmiştir. Bağımlı-Bağımsız Değişkenler Bağımlı Değişkenler: WHOQOL BREF-TR yaşam kalitesi ölçeğinin alt boyut puan ortalamaları ve Rotterdam Semptom Checklistinin alt boyutlarının puan ortalamasıdır. Bağımsız Değişkenler: Yaş, cinsiyet, medeni durumu, eğitim durumu, mesleği, oturduğu yer, yaşam şekli, (yalnız, eşi ile birlikte, eş ve çocuklarla birlikte), gelir durumu, çalışma durumu, hastalık tanısı, hastalığın odağı, metastaz durumu, var olan diğer kronik hastalıklar, hastanede yatma durumu, tedavi türü, tedavi kür sayısı, ve tedavi süresidir. BULGULAR Sosyo–Demografik Değerlendirilmesi ve Hastalıkla İlişkili Özelliklerin Araştırmada yer alan 103 hastanın sosyo-demografik özellikleri incelendiğinde; % 54.4’ünü kadın, % 74.8’ini evli olanlar oluşturmaktadır. Hastaların % 31.1’i 60 yaş ve üzeri, % 27.2’si 40-49 yaş grubunda yer alıp, hastaların yaş ortalaması 50.02 ± 14.60 olarak belirlenmiştir. Hastaların eğitim durumu incelendiğinde ise; %28.2’ini ilkokul mezunu olanlar oluşturmuştur. Ayrıca hastaların % 79.6’sı herhangi bir işte çalışmadığını ifade etmişlerdir. Araştırma kapsamına alınan hastaların tedavi süre ortalamasının 19.67 ± 25.11 (2-70) ay, % 86.4’ünün kemoterapi, % 36.9’unun ise 6 kür ve üzeri tedavi aldıkları saptanmıştır. Hastaların % 34’ünün meme, % 18.5’nin hematolojik malignansi hastalığı olduğu, % 51.5’nin hastalığının primer, % 24.3’ünün sekonder odaklı olduğu saptanmıştır. Hastaların var olan hastalıkları dışında metastaz durumlarını belirlemek için hastaların dosyaları incelendiğinde; % 36.9’unun vücudun değişik bölgelerinde metastaz olduğu görülmüştür. Araştırma kapsamında yer alan hastaların % 79.6’sında kanser dışında kronik bir hastalık yok iken, % 20.4’ünde kronik bir hastalık olduğu belirlenmiştir. Tablo 2 incelendiğinde; kronik hastalığı olan hastaların % 42.9’unun hipertansiyonu, % 21.7’sinin endokrin sistem hastalığı olduğu görülmektedir. 18 Tablo 1. Kanserin Yer Aldığı Organa Göre Dağılımı HASTALIK Meme kanseri Hematolojik sistem Gastrointestinal sistem Solunum sistemi Primeri belli olmayan Lenf kanseri Genitoüriner sistem kanseri Kemik kanseri Yumuşak doku kanseri Toplam N 35 19 13 10 8 6 6 3 2 103 % 34.0 18.5 12.6 9.7 7.8 5.8 5.8 2.9 1.9 100 Tablo 2. Hastaların Var Olan Diğer Kronik Hastalıklarının Dağılımı HASTALIK Hipertansiyon Endokrin sistem Solunum sistemi GIS Kas iskelet sistemi Nörolojik sistem Dermatolojik Toplam Hastaların Tedavi Değerlendirilmesi N 12 6 4 2 2 1 1 28 Süresince Yaşadıkları % 42.9 21.7 14.2 7.1 7.1 3.5 3.5 100 Semptomların Araştırmada hastaların RSC puan ortalaması 54.73± 14.24, fiziksel semptom puan ortalaması (36.50±9.55), psikolojik semptom puan ortalaması 18.23±5.46 olarak belirlenmiştir. Fiziksel Semptomlar Tedavi süresince hastaların yaşadıkları fiziksel semptomların dağılımı Tablo’3 te yer almaktadır. Tablo 3 incelendiğinde hastaların; iştahsızlık (% 39.8) yorgunluk (% 39.8), enerjide azalma (% 38.8) semptomlarını “biraz” düzeyinde yaşadıkları görülmektedir. Hastaların gözde yanma (% 100), ağız kuruluğu (% 62.1), baş dönmesi (% 50.5), ellerde ve ayaklarda karıncalanma (% 44.7) semptomlarını ise tedavi süresince “hiç” yaşamadıkları belirlenmiştir. Hastaların % 50.5 oranı ile saç dökülmesi semptomunu “çok fazla” yaşadıkları saptanmıştır. Psikolojik Semptomlar Hastaların tedavi süresince yaşadıkları psikolojik semptomlar değerlendirildiğinde; tedavi süresince % 45.6’sı “biraz” düzeyinde kızgınlık yaşadığını, % 35.9’u “biraz” düzeyinde sinirli olduğunu, %22.3’ü “hiç” anksiyete yaşamadıklarını bildirmişlerdir. 19 Tablo 3. Hastaların Tedavi Süresince Yaşadıkları Semptomlara Göre Dağılımı SEMPTOM İştahsızlık Kızgınlık Yorgunluk Endişeli/üzgün olma Kas ağrısı İçe dönük olma Enerjide azalma Sırt ağrısı Sinirlilik Bulantı Gelecek hakkında ümitsiz olma Uyku uyumada güçlük Baş ağrısı Baş dönmesi Seksüel ilgide azalma Gergin olma Karın ağrısı Anksiyete Mide ekşimesi/geğirme Titreme/üşüme Ellerde ve ayaklarda karıncalanma Konsantre olmada güçlük Ağızda ağrılı yara Saç dökülmesi Gözde yanma kaşıntı Nefes darlığı Ağız kuruluğu HİÇ N 27 25 15 25 30 28 20 36 27 33 30 39 35 52 28 29 39 23 30 44 46 41 64 103 20 64 Psikolojik semptom alt boyutu 20 % 26.2 24.3 14.6 24.3 29.1 27.2 19.4 35.0 26.2 32.0 29.1 37.9 34.0 50.5 27.2 28.2 37.9 22.3 29.1 42.7 44.7 39.8 62.1 100 19.4 62.1 BİRAZ N 41 47 41 37 34 33 40 30 37 29 31 24 25 24 31 34 27 27 28 18 24 25 18 40 18 % 39.8 45.6 39.8 35.9 33.0 32.0 38.8 29.1 35.9 28.2 30.1 23.3 24.3 23.3 30.1 33.0 26.2 26.2 27.2 17,5 23,3 24.3 17.5 38.817.5 NADİREN N % 19 18.5 17 16.5 22 21.4 27 26.2 25 24.3 31 30.1 25 24.3 26 25.2 21 20.4 22 21.4 26 25.1 23 22.3 26 25.3 18 17.5 31 30.1 17 16.5 25 24.3 33 34 29 28.2 25 24.2 19 18,4 17 16.5 11 10.7 51 49.5 25 24.3 11 10.7 Fiziksel semptom alt boyutu ÇOK FAZLA N % 16 15.5 14 13.6 25 24.3 14 13.6 14 13.6 11 10.7 18 17.5 11 10.7 18 17.5 19 18.4 16 15.5 17 16.5 17 16.5 9 8.7 13 12.6 23 22.3 12 11.7 19 18.4 16 15.5 16 15.5 14 13.6 20 19.4 10 9.7 52 50.518 17.5 10 9.7 TOPLAM N 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 103 % 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 Hastaların ROTTERDAM SEMPTOM CHECKLİSTİ Alan Puan Ortalamaları İle Sosyo-Demografik Özelliklerinin Değerlendirilmesi Araştırma kapsamına alınan hastaların Rotterdam Semptom Checklisti puan ortalamaları ile cinsiyet (p>0.05), çalışma durumu (p>0.05), medeni durum (p>0.05), öğrenim durumu (p>0.05), sosyal güvence (p>0.05), birlikte yaşadığı kişi (p>0.05), ekonomik durum (p>0.05) ve meslek arasında (p>0.05) anlamlı bir farklılık olmadığı saptanmıştır. Tablo 4 incelendiğinde; hastaların Rotterdam Semptom checklisti alt boyut puan ortalamaları ile yaş grupları arasında anlamlı farklılık olduğu ve yapılan ileri analizde 50-59 yaş grubundaki hastaların 60 yaş ve üzeri hastalara göre psikolojik semptom puan ortalamalarının (20.60±6.1) daha yüksek olduğu belirlenmiştir (F= 2.7237, p<0.05) (Tablo 4). Tablo 4. Hastaların Rotterdam Semptom Checklisti Alan Puan Ortalamalarının Yaş Gruplarına Göre Dağılımı BAĞIMSIZ DEĞİŞKEN Yaş Grupları 39 yaş ve altı 40-49 yaş 50-59 yaş 60 yaş ve üzeri Toplam * p< 0.05 BAĞIMLI DEĞİŞKEN ROTTERDAM SEMPTOM CHECKLİSTİ Fiziksel Psikolojik Rahatsızlık Rahatsızlık N Sd N Sd Χ Χ 23 34.26 88 23 17.95 53 28 38.32 98 28 18.85 50 20 40.00 97 20 20.60 61 32 34.25 90 32 16.40 50 N 23 28 20 32 Χ 52.21 57.17 60.70 50.65 Sd 13.25 14.00 15.15 13.42 103 36.49 F= 2.3945 p=.0729 103 54.72 F=2.6878 p=.0505 14.23 95 103 18.23 F= 2.7237 p=.0483* 54 Toplam Puan Hastaların ROTTERDAM SEMPTOM CHECKLİSTİ Alan Puan Ortalamaları İle Hastalığa İlişkin Özelliklerinin Değerlendirilmesi Araştırma kapsamına alınan hastaların Rotterdam Semptom Checklisti puan ortalamaları ile başka kronik hastalığı olma (p>0.05), hastanede yatma (p>0.05), hastalık tanısı (p>0.05) ve hastalık odağı (p>0.05) arasında anlamlı farklılık olmadığı saptanmıştır. Hastaların Rotterdam Semptom Checklisti alt boyut puan ortalamaları ile tedavi süresi karşılaştırıldığında; 13 ay ve üzeri tedavi gören hastaların (19.5±6.2) 1 ay tedavi gören hastalara (14.7±3.5) göre psikolojik semptom puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ve bu 21 farklılığın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (F= 2.3936, p< 0.05) (Tablo 5). Tablo 5. Hastaların Rotterdam Semptom Checklisti Alt Boyut Puan Ortalamalarının Tedavi Süresine Göre Dağılımı BAĞIMSIZ DEĞİŞKEN Tedavi Süresi 1 ay 2 ay 3 ay 4-12 ay 13 ay ve üzeri TOPLAM * p< 0.05 BAĞIMLI DEĞİŞKEN ROTTERDAM SEMPTOM CHECKLİSTİ Fiziksel Rahatsızlık Psikolojik Rahatsızlık N Χ Sd N Χ Sd 16 31.0 8.4 16 14.7 3.5 7 33.85 7.3 7 17.1 4.3 10 34.40 8.3 10 18.4 5.4 38 37.81 9.4 38 18.7 5.1 32 38.9 10.0 32 19.5 6.2 103 36.4 9.5 103 18.23 5.4 F=2.3651 F= 2.3936 p=.0557 p=.0481* Toplam Puan N Χ 16 45.75 7 51.00 10 52.8 38 56.5 32 58.4 103 54.7 F= 2.6164 p=.0397* Sd 11.2 10.9 12.9 13.8 15.5 14.2 Tablo 6’da hastaların Rotterdam Semptom Checklisti puan ortalamaları ile tedavi kürleri arasındaki dağılım görülmektedir. 5. kür tedavisini gören hastaların fiziksel puan ortalamalarının (44.7±8.1) 2. kür tedavisini gören hastalara (34.0±9.8) göre daha yüksek olduğu ve bu farklılığın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (F=1.3518, p< 0.05) (Tablo 6). Tablo 6. Hastaların Rotterdam Semptom Checklisti Alan Puan Ortalamalarının Tedavi Kürüne Göre Dağılımı BAĞIMSIZ DEĞİŞKEN Tedavi Kürü 1. kür 2.kür 3. kür 4. kür 5. kür 6. kür ve üzeri Toplam * p< 0.05 22 BAĞIMLI DEĞİŞKEN ROTTERDAM Fiziksel Rahatsızlık N Χ 10 34.7 19 34.0 21 36.6 12 36.1 12 44.7 29 35.3 103 36.4 F=1.3518 p=.0469* SEMPTOM CHECKLİSTİ Psikolojik Rahatsızlık Sd N Χ Sd 10.2 10 17.7 4.9 9.8 19 16.9 5.3 9.2 21 18.4 6.6 9.0 12 18.5 6.6 8.1 12 21.7 5.3 8.9 29 17.5 3.8 9.5 103 18.23 5.4 F= 2.3449 p=.2493 Toplam Puan N Χ 10 52.4 19 51.0 21 55.0 12 54.6 12 66.5 29 52.8 103 54.8 F= 2.1711 p=.0623 Sd 14.3 14.7 15.4 14.9 12.2 11.9 14.2 Hastaların WHOQOL BREF-TR Yaşam Kalitesi Ölçeği Alan Puan Ortalamaları İle Sosyo-Demografik Özelliklerinin Değerlendirilmesi Araştırmaya katılan hastaların toplam yaşam kalitesi puan ortalamaları ile yaş (p>0.05), cinsiyet (p>0.05) ve öğrenim durumları (p >0.05) arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı belirlenmiştir. Araştırmadaki hastaların yaşam kalitesi alt boyut puan ortalamaları ile medeni durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu belirlenmiş (p<0.05) olup evli olan hastaların (21.6 ± 3.6) dul olan hastalara (18.4± 3.2) göre bedensel alanda yaşam kalitesi puan ortalamalarının yüksek olduğu ve bu farklılığın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. (F= 2.9485, p < 0.05) (Tablo 7). Hastaların ruhsal, sosyal ve çevresel alandaki yaşam kalitesi puan ortalamaları ile medeni durumları arasında anlamlı bir farklılık olmadığı belirlenmiştir (p > 0.05) (Tablo 7) . Araştırmada eşi ile birlikte yaşayan hastaların bedensel alan (22.0±3.3), ruhsal alan (20.0 ± 3.1), sosyal alan (10.8±2.0), ve çevresel alan (34.3±4.8) yaşam kalitesi puanlarının bekar veya dul olan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p< 0.05) (Tablo 8). Araştırma kapsamında yer alan hastaların büyük bir çoğunluğunun (% 70.8) ekonomik durumunun orta düzeyde olduğu saptanmıştır. Araştırmadaki hastaların toplam yaşam kalitesi puan ortalamaları ile ekonomik durumları arasında anlamlı bir farklılık olduğu belirlenmiştir. (p<0.05). Ekonomik durumu iyi düzeyde olan hastaların toplam yaşam kalitesi puan (94.0±10.2) ortalamalarının diğer ekonomik düzeyde olan hastalara göre anlamlı olarak yüksek olduğu belirlenmiştir (F= 6.5446, p < 0.05) (Tablo 9). Hastaların yaşam kalitesi alt boyutlarından çevresel alan ile ekonomik durum arasında anlamlı bir farklılık olduğu ve ekonomik düzeyi iyi olan hastaların çevresel alandaki yaşam kalitesi puan ortalamalarının (37.0 ± 3.7) yüksek olduğu belirlenmiştir. (F=9.2153, p<0.05) (Tablo 9). 23 Tablo 7. Hastaların Yaşam Kalitesi Puan Ortalamalarının Medeni Durumlarına Göre Dağılımı BAĞIMSIZ DEĞİŞKEN Medeni durum Evli Bekar Dul Toplam * p< 0.05 BAĞIMLI DEĞİŞKEN WHOQOL BREF YAŞAM KALİTESİ ÖLÇEĞİ Bedensel Alan Ruhsal Alan N Χ Sd N Χ Sd 77 21.6 3.6 77 19.7 3.1 17 21.4 4.0 17 19.1 3.4 9 18.4 3.2 9 18.3 4.9 103 21.3 3.7 103 19.5 3.3 Sosyal N 77 17 9 103 F= 2.9485 p=0.041* F=6884 p= .5047 F= 93791.37 p=.3949 Alan Χ 10.6 10.0 10.3 10.5 Sd 3.1 3.4 4.9 3.3 Çevresel Alan N Χ 77 33.8 17 31.9 9 32.0 103 33.0 Sd 4.9 7.1 3.5 5.3 F=1.2094 p= .3072 Toplam N 77 17 9 103 Puan Χ 88.4 85.23 82.00 87.34 Sd 11.3 14.5 9.9 11.9 F= 1.5170 p=.2244 Tablo 8. Hastaların Yaşam Kalitesi Puan Ortalamalarının Birlikte Yaşadığı Kişilere Göre Dağılımı BAĞIMSIZ DEĞİŞKEN Birlikte yaşadığı kişiler Yalnız Eş Çocuk Bakıcı BAĞIMLI DEĞİŞKEN WHOQOL BREF YAŞAM KALİTESİ ÖLÇEĞİ Bedensel Alan Ruhsal Alan N Χ Sd N Χ Sd 5 16.2 4.4 5 15.6 4.2 38 22.0 3.3 38 20.0 3.1 8 21.0 4.1 8 21.0 3.6 1 26.0 1 22.0 - Sosyal N 5 38 8 1 Alan Χ 8 10.8 11.7 13.0 Sd 1.5 2.0 7 - Çevresel Alan N Χ 5 26.4 38 34.3 8 35.7 1 39.0 Sd 5.8 4.8 4.1 - Toplam N 5 38 8 1 Diğer Toplam 51 103 51 103 10.3 10.5 2.0 2.0 51 103 5.2 5.3 51 103 * p< 0.05 F=3.3152 p=. 0136* 24 21.2 21.3 3.6 3.7 51 103 19.2 19.5 F= 2.7538 p=.0332* 3.1 3.2 F=3. 6615 p= .0080* 32.8 33.3 F=3.6266 p= .0084* Puan Χ 69.4 89.8 91.3 102.0 Sd 14.5 10.6 8.4 11.5 86.9 87.3 11.9 11.2 F=4.5396 p=.0021* Tablo 9. Hastaların Yaşam Kalitesi Puan Ortalamalarının Ekonomik Durumuna Göre Dağılımı BAĞIMSIZ DEĞİŞKEN BAĞIMLI DEĞİŞKEN WHOQOL BREF YAŞAM KALİTESİ ÖLÇEĞİ Ekonomik Durum Bedensel Alan N Χ Sd N Χ Sd N Χ Sd N Χ Sd N Χ Sd İyi Orta Kötü Toplam 17 73 13 103 22.7 21.3 19.3 21.3 3.8 3.4 4.7 3.720.7 17 73 13 103 20.7 19.5 17.9 19.5 2.9 3.1 4.2 3.3 17 73 13 103 11.1 10.5 9.9 10.5 2.0 2.0 2.3 2.0 17 73 13 103 37 33.2 29.2 33.2 3.7 5.0 5.5 5.3 17 73 13 103 94.0 87.2 79.0 87.3 10.2 11.0 13.7 11.9 * p< 0.05 F= 3.0454 p=.520 Ruhsal Alan F= 2.362 p=.0766 Sosyal Alan F= 1.2306 p= 0.2965 Çevresel Alan F=9.2153 p=.0002* Toplam Puan F= 6.5446 p=.0021* 25 Tablo 10. Hastaların Yaşam Kalitesi Puan Ortalamalarının Başka Kronik Hastalığın Olma Durumuna Göre Dağılımı BAĞIMSIZ DEĞİŞKEN Başka kronik hast.olma durumu Var Yok * p< 0.05 BAĞIMLI DEĞİŞKEN WHOQOL BRIEF YAŞAM KALİTESİ ÖLÇEĞİ Bedensel Alan Ruhsal Alan N Sd N Sd Χ Χ Sosyal Alan N Χ 20.5 28 75 21.6 t: 1.17 p=0.045* 28 10.4 75 10.5 t : .26 p= .252 4.5 3.4 19.25 28 75 19.66 t : .48 p=.038* 4.2 2.9 Sd 2.4 1.9 Çevresel Alan N Sd Χ Toplam Puan N Χ 28 33.5 75 33.2 t : .21 p= .807 28 58.4 75 53.3 t=1.82 p=.043* 6.1 5.0 Sd 11.6 14.9 Tablo 11. Hastaların Yaşadıkları Semptomlar İle Yaşam Kalitesi Arasındaki İlişki WHOQOL Ruhsal Alan WHOQOL Sosyal Alan WHOQOL Çevresel Alan WHOQOL Toplam Puan ROTTERDAM Psikolojik Alan ROTTERDAM Fiziksel Alan ROTTERDAM Toplam Puan **p< 0.01 26 WHOQOL Bedensel Alan .5359** WHOQOL Ruhsal Alan .5784** .6022** .5290** .6078** .6481** .8081** .8065** .7948** .8737** -.1002 -.2548** -.2378* -.2763** -.2379* -.1600 -.2299* -.2720** -.2051* -.2292* .7838** -.1457 -.2519* -.2736** -.2435* -.2449* .9091** *p< 0.05 WHOQOL Sosyal Alan WHOQOL Çevresel Alan WHOQOL Toplam Puan ROTTERDAM Psikolojik Alan ROTTERDAM Fiziksel Alan .9713** Hastaların WHOQOL BREF Yaşam Kalitesi Ölçeği Alan Puan Ortalamaları İle Hastalığa İlişkin Özelliklerinin Değerlendirilmesi Araştırmadaki hastaların toplam yaşam kalitesi puan ortalamaları ile kanser tipi, hastalık odağı, metastaz durumu, hastanede yatma durumu, tedavi biçimi, tedavi kür sayısı ve tedavi süresi arasında anlamlı farklılık olmadığı saptanmıştır (p>0.05) (Tablo 10). Tablo 10 incelendiğinde; kronik hastalığı olanların olmayanlara göre toplam yaşam kalitesi puan ortalamalarının (58.4±11.6) anlamlı olarak yüksek olduğu belirlenmiştir (t=1.82, p<0.05). Hastaların yaşam kalitesi alt boyut puan ortalamaları ile kronik hastalık olma durumu arasında farklılıklar değerlendirildiğinde ise kronik hastalığı olanların bedensel (20.5± 4.5)(t:1.17, p<0.05) ve ruhsal alandaki (19.2± 4.2) (t:.48, p<0.05) yaşam kalitesi puanlarının düşük ve bu farklılığın anlamlı olduğu saptanmıştır. Tablo 11’de görüldüğü gibi hastaların yaşam kalitesi ile yaşadıkları semptomlar arasında zayıf ve negatif yönde bir ilişki olduğu belirlenmiştir. TARTIŞMA Araştırmanın amacı kanserli bireylerin tedaviye bağlı yaşadıkları semptomları belirlemek ve bu semptomların yaşam kalitesi üzerine olan etkisini incelemekti. Hastaların sosyo-demografik durumları değerlendirildiğinde; çoğunun kadın hasta olduğu ve eğitim düzeylerinin Türk toplumunun genel eğitim düzeyini yansıtan rakamlarla uyumlu olduğu görülmektedir (TNSA 1998). Araştırma kapsamındaki hastaların % 34 oranında meme kanseri olduğu belirlenmiştir. Yıldırım tarafından (2003) yapılan çalışmada hastaların büyük bir çoğunluğunun (% 47.6) meme kanseri tanısı aldıkları belirlenmiştir 1995-1999 yılları GATA kayıtlarına göre Türkiye’de en fazla oranla kadınlarda meme kanseri (% 23.5) olduğu bildirilmektedir (Fadıloğlu 2003 b). Araştırmadan elde edilen çalışma sonuçları Türkiye’de yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlarla paralellik göstermektedir. Kemoterapi tedavisi alan bireyler tedavileri süresince ağrı, yorgunluk, kas ağrısı, bulantı, baş ağrısı, alopesi, ağız kuruluğunun yer aldığı gibi fiziksel semptomlar; ve kızgınlık, sinirlilik, gelecek hakkında ümitsiz olma, konsantre olmada güçlük gibi psikolojik semptomlar yaşayabilirler (Fadıloğlu 2003 b, Akdemir 2003,Ferrell et al 1997, Stein 2003). 27 Araştırmada hastaların tedavileri süresince; % 39.8’inin biraz yorgunluk ve iştahsızlık, % 38.8’inin enerjide azalma ve % 30.1’i seksüel ilgide azalma gibi fiziksel semptomları yaşadıkları saptanmıştır. Moeney ve arkadaşları tarafından (2002) yapılan çalışmada ise hastaların % 85’inin yorgunluk yaşadığı bildirilmektedir. Fadıloğlu’nun çalışmasında (1992) hastaların % 67.9 oranında ağrı, % 56.2 oranında iştahsızlık, % 56.7 oranında ise yorgunluk yaşadıklarını saptanmıştır. Can (2001) meme kanserli hastalarla yaptığı çalışmasında hastaların en çok ağrı semptomunu yaşadıklarını saptamıştır. Hastaların yaşadıkları psikolojik rahatsızlıklar incelendiğinde; hastaların yarıya yakının (% 45.6) biraz kızgınlık yaşadığı, % 30.1’nin gelecek hakkında ümitsiz oldukları belirlenmiştir. Araştırmada bireylerin tedavi süresince yaşadıkları semptomların düzeyi genel olarak değerlendirildiğinde; büyük bir çoğunluğunun semptomları “biraz” ↓ düzeyinde yaşadıkları belirlenmiştir. Hemşire; kanserli bireylerin yaşam kaliteleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olan bu semptomların subjektif ve objektif bulgularını, bu semptomları etkileyen faktörleri sürekli olarak değerlendirmeli ve semptom yönetiminde uygun hemşirelik girişimlerini planlayarak hasta ve ailesine bu konuda eğitim yapmalıdır. Araştırmada hastaların tedavileri sürecince yaşadıkları semptomlar ile sosyo-demografik ve hastalığa ilişkin özellikleri değerlendirilmiştir. İleri yaştaki hastaların genç hastalara göre daha fazla psikolojik semptom yaşadıkları belirlenmiştir. İlerleyen yaş ile birlikte bireylerin hem psikososyal hem de sosyal destek gereksinimleri artmaktadır. Yaşlı hastaların beklentilerinin yüksek düzeyde olması ve bu gereksinimlerin karşılanamamasının daha fazla psikolojik semptom yaşamasında etken olduğu düşünülmüştür. Hemşire bu tür sorunları olan bireyleri belirlemeli, yaşlı bireylerin psikolojik gereksinimlerini saptamalı, gerekli girişimleri planlayarak bireyleri destek alabileceği uzman kişilere yönlendirmelidir. Bireylere sağlanacak uzman desteği daha az psikolojik semptom yaşamasına ve dolayısı ile tedaviye olan uyumu kolaylaştıracaktır. Bunun dışında araştırmadan elde edilen bu sonuç; yaşlı bireylerin fiziksel gereksinimden çok psikolojik desteğe ve danışmanlığa gereksinimleri olduğunu da vurgulamaktadır. Araştırmada hastaların tedavi sürelerine göre yaşadıkları semptomların farklı ve uzun süredir tedavi gören hastaların psikolojik semptom puanlarının yüksek olduğu belirlenmiştir. Uzun süreli tedaviye bağlı gelişen vücut görüntüsündeki değişiklik, başkalarına bağımlı olma, benlik imajında ve benlik saygısında değişiklik bireylerin psikolojik durumunu olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun dışında 28 hastaların büyük çoğunluğunun (% 34) meme kanseri tanısı almış olması ve tedaviye bağlı yukarıda belirtilen sorunların psikolojik semptom yaşamalarına yol açtığı düşünülmüştür. Araştırmada kür sayısı arttıkça bireylerin yaşadıkları fiziksel semptomların da arttığı belirlenmiştir. Uzun süreli tedavilerde bunun beklenen bir sonuç olduğu düşünülmektedir. Araştırmada hastaların bedensel alan puan ortalaması 21.31 ± 3.79, ruhsal alan puan ortalaması 19.55±3.35, sosyal alan puan ortalaması 10.55±2.08, çevresel alan puan ortalaması 33.36 ± 5.31 olarak belirlenmiştir. Araştırmaya katılan hastaların yaşam kaliteleri ile sosyodemografik özellikleri değerlendirildiğinde; hastaların yaş, cinsiyet ve öğrenim durumları ile yaşam kaliteleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı belirlenmiştir (p > 0.05). Araştırmada 40-49 yaş grubundaki hastaların toplam yaşam kalite puan ortalamasının diğer yaş gruplarına göre daha yüksek olduğu ancak bu farklılığın anlamlı olmadığı saptanmıştır (p> 0.05). Pınar tarafından (2003) yapılan çalışmada yaş ile yaşam kalitesi arasında negatif yönde bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Cimprick, Ranis ve Ramos çalışmalarında (2002) yaşlı bireylerin orta yaş grubundaki bireylere göre fiziksel iyilik alan puanlarının daha düşük, genç bireylerin ise; yaşlı bireylere oranla sosyal alan puanlarının düşük olduğunu belirlemişlerdir.Bu araştırma sonuçlarına göre hastaların yaşları ve yaşam kaliteleri arasındaki ilişki değişiklik göstermektedir. Bu sonuç; yaş ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesinde daha büyük gruplar ile çalışmaların yapılması gerekliliğini düşündürmüştür. Hastaların medeni durumunun bedensel alandaki yaşam kalitelerini olumlu yönde etkilediği ve evli olan hastaların bu alandaki yaşam kalitesi puanlarının yüksek olduğu belirlenmiştir. Konu ile benzer çalışmalarda ise evli olan bireylerin fiziksel alandaki yaşam kalitesi puanlarının daha yüksek olduğu belirtilmektedir (Cimprich, Ronis, Ramos 2002, Schultz, Winstead 2001). Ekonomik durum ile toplam yaşam kalitesi puanı arasında pozitif yönde bir ilişki olduğu belirlenmiştir (Tablo 9). Ekonomik durumu iyi olan hastaların çevresel ve toplam yaşam kalitesi puanlarının yüksek olduğu saptanmıştır. Schultz ve Winstead (2001) tarafından yapılan çalışmada; araştırma sonuçlarımıza benzer sonuçlar elde edilmiştir. Araştırmada kanser dışında kronik hastalığı olan hastaların toplam yaşam kalitesi puan ortalamasının yüksek olduğu belirlenmiştir. Yaşam kalitesi alt boyutları ile kronik hastalık olma durumu 29 değerlendirildiğinde ise kronik hastalığı olan bireylerin hem bedensel hem de ruhsal alandaki yaşam kalitesi puan ortalamalarının anlamlı olarak düşük olduğu belirlenmiştir. Kronik hastalığı olan bireylerin yaşam kalitelerinin düşük olması beklenen bir sonuçtur. Kronik hastalıklar bireylerin yaşamını doğrudan etkilemesinin yanı sıra, yol açtığı iş gücü kaybı, getirdiği fiziksel, emosyonel, psikososyal ve ekonomik sorunlar nedeni ile bireyin yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etki yaratmaktadır (Fadıloğlu 2003). Hastaların genel yaşam kalitesi ile tedavi boyunca karşılaştıkları fiziksel (r=-.2292) ve psikolojik (r =-.2379) semptomlar arasında zayıf ve negatif yönde bir ilişki olduğu saptanmıştır.Bu sonucun hastaların büyük çoğunluğunun tedavi süresince semptomları “hiç” yaşamamalarından ve “biraz” yaşamalarından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu sonuç doğrultusunda hastaların yaşadıkları semptomlar ne kadar az olursa yaşam kalitelerinin de o kadar daha iyi olabileceği düşünülmüştür. SONUÇ VE ÖNERİLER Araştırma kapsamına alınan hastaların tedavi süresince yaşadıkları semptomlar genel olarak değerlendirildiğinde; büyük çoğunluğunun semptomları “biraz” yaşadıkları ve yaşanan bu semptomlar ile yaşam kalitesi arasında negatif bir ilişki olduğu saptanmıştır. Hastaların tedaviye bağlı yaşadıkları hem fiziksel hem de psikolojik semptomların yaşam kaliteleri üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için hemşire; • Kanserli bireylerin tedaviye bağlı yaşayabileceği semptomları mümkünse önlemeli, yaşadıkları semptomları değerlendirmeli ve kayıt etmeli, • Semptom yönteminde bireye uygun hemşirelik girişimlerini planlamalı,uygulamalı ve sonuçlarını değerlendirmeli, hasta ve ailesine eğitim yapmalıdır. KAYNAKLAR 1. Akdemir N (2003). Kanser Tedavileri ve Hemşirelik Bakımı, İç Hastalıkları ve Hemşirelik Bakımı, I Baskı, İstanbul, 265. 2. Akyol A (1993a). Yaşam Kalitesinin Hemşirelik Yönünden Önemi, EÜHYO Dergisi, 9(3): 71-76. 3. Akyol A (1993b). Yaşam Kalitesi Ve Yaklaşımlar, EÜHYO Dergisi, 9(2): 75-80. 30 4. Can G (2001). Meme Kanserli Hastalarda Yorgunluğun Ve Bakım Gereksinimlerinin Değerlendirilmesi, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi. 5. Cimprich B, Ronis D L, Ramos G M (2002). Age At Diagnosis And Quality Of Life Breast Cancer Survivors, Cancer Practice,10(2): 85-93. 6. Eser Ve Ark (1999). WHOQOL–100 Ve WHOQOL BREF’in Psikometrik Özellikleri, 3p Dergisi, 7: 23-40. 7. Fadıloğlu Ç (2003). Kronik Hastalıklar, II Ege Dahili Tıp Günleri, Kronik Hastalıklarda Bakım II, 26-29 Mart, Atatürk Kültür Merkezi, Meta Basım Matbaacılık, İzmir, 2-21. 8. Fadıloğlu Ç (1992). Kanserli Hastada Yaşam Kalitesi, Bornova/İzmir. 9. Fadıloğlu Ç (2003b). Kanser Ve Bakım, II Ege Dahiliye Günleri, 26-29 Mart, Atatürk Kültür Merkezi, Meta Basım Matbaacılık, İzmir,123. 10. Ferrell B R, Grant M, Funk B, Green S O, Garcia N (1997). Quality Of Life In Breast Cancer, Cancer Nursing, 20(6): 398-408. 11. Fillion L, Gelinas C, Sımard S, Sowerd J, Gagn P (2003). Validation Evidence For The French Canadian Adaptation Of The Multidimensional Fatigue Inventory As A Measure Cancer Related Fatigue, Cancer Nursing, 26(2): 143-154. 12. Fortner B, Okon T, Schwartzberg L, Taver K, Houts A C (2003). The Cancer Care Monitor: Psychometric Content Evaluation And Pilot Testing Of Computer Administered System For Symptom Screening And Quality Of Life In Adult Cancer Patients, Journal Of Pain And Symptom Management, 26(6): 1077-1091. 13. Graydon J E, Bubela N, Irvine D, Vincent L (1995). Fatigue Reducing Strategies Used By Patients Receiving Treatment For Cancer, Cancer Nursing, 18(1): 23-28. 14. Mooney K H, Beck S L, Friedman R H, Farzanfar K (2002). Telephone Linked Care For Cancer Symptom Monitoring, Cancer Practice, May-Jun, 10(3):147-154. 15. Oflaz F (2002). Onkoloji Kliniğinde Yatan Kanser Hastalarının Psikiyatrik Semptom Düzeyleri Ve Destek Gereksinimlerinin Saptanması, Hemşirelikte Araştırma Dergisi, 65-72. 16. Pınar R (2003). Assessment Of Quality Of Life In Turkish Patients With Cancer, Turkish Journal Of Cancer, 33(2): 96-101. 17. Schultz A A, Winstead P (2001). Predictors Of Quality Of Life In Rural Patients With Cancer, Cancer Nursing, 24(1): 12-19. 18. Stein K D et al (2003). Validation Of Modified Rotterdam Symptom Checklist For Use With Cancer Patients In The United States, Journal Of Pain And Symptom Management, 26(5): 975-989. 19. Türkiye Sağlık ve Nüfus Araştırması 1998, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, Ankara, Türkiye, 1999, p: 17. 20. Yıldırım S (2003). Kanser Hastalarına Dinletilen Müziğin Kemoterapi Yan Etkilerine ve Durumluluk Sürekli Kaygı Düzeylerine Etkisinin İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, İzmir. 21. Youngblood M, Williams P D, Eyles M, Warning J, Runyon S (1994). A Comparision Of Two Methods Of Assessing Cancer Theraphy- Related Symptoms, Cancer Nursing, 17(1): 37-44. 31 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 33-45, 2005 DİYALİZ HASTALARINDA PROGRESİF GEVŞEME YÖNTEMLERİNİN KAYGI DÜZEYİ VE YAŞAM KALİTESİNE OLAN ETKİSİNİN İNCELENMESİ* TO EXAMINE THE IMPACT OF THE PROGRESSIVE RELAXATION METHODS ON ANXIETY LEVELS AND QUALITY OF LIFE IN DIALYSIS PATIENTS. Yasemin KUZEYLİ YILDIRIM Çiçek FADILOĞLU Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu İç Hastalıkları Hemşireliği Anabilimdalı Anahtar Sözcükler: Diyaliz, Gevşeme, Progresif Gevşeme Egzersizleri, DurumlukSürekli Kaygı, Yaşam Kalitesi. Key Words: Dialysis, Relaxation, Progressive Relaxation Training, State-Trait Anxiety, Quality of Life. *Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Bilim Uzmanlığı Tezi, 2002 (Danışman: Fadıloğlu, Ç) **13. Ulusal Böbrek Hastalıkları Diyaliz Ve Transplantasyon Hemşireliği Kongresi (Sözel Sunu Birincilik Ödülü Almıştır) ***34th EDTNA/ERCA International Conference, 10-13 September 2005-Vienna (Sözel Sunu) ÖZET Bu çalışma, diyaliz hastalarında progresif gevşeme yöntemlerinin kaygı düzeyi ve yaşam kalitesine olan etkisini incelemek amacıyla deneysel olarak yapılmıştır. 05 Şubat-05 Ağustos 2001 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Diyaliz Ünitesi’ nde kronik diyaliz tedavisi gören 46 hasta araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında; “Hasta Tanıtım Formu”, “Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri”, “Yaşam Kalitesi İndeksi” kullanılmıştır. Birinci aşamada; anketler tüm hastalara uygulanmıştır. Daha sonra tüm hastalara progresif gevşeme egzersizleri eğitimi uygulanmıştır. Eğitim materyali olarak Gevşeme Egzersizleri El Kitapçığı ve Türk Psikologlar Derneği tarafından hazırlanmış olan Gevşeme Egzersizleri Kaseti kullanılmıştır. İkinci aşamada; eğitimin bitiminden altı hafta sonra “Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri” ve “Yaşam Kalitesi İndeksi” hastalara tekrar uygulanmıştır. Çalışma sonucunda; Hastaların durumluk kaygı puanı ortalaması progresif gevşeme egzersizleri öncesi, 43.41; progresif gevşeme egzersizleri 33 sonrası ise 28.98 olarak saptanmıştır (P< 0.001). Hastaların sürekli kaygı puanı ortalaması progresif gevşeme egzersizleri öncesi 43.63, progresif gevşeme egzersizleri sonrası 31.09 olarak saptanmıştır (P< 0.001). Progresif gevşeme egzersizleri öncesi yaşam kalitesi toplam puan ortalaması 28, 65, progresif gevşeme egzersizleri sonrasındaki toplam puan ortalaması 29.61 olarak saptanmıştır (P<0.01). Araştırmadan elde edilen bulgular sonucunda; progresif gevşeme egzersizlerini uygulamanın diyaliz hastalarının kaygı düzeyini azalttığı ve yaşam kalitesini olumlu yönde etkilediği ortaya konmuştur. SUMMARY This study has been planned as an experimental research in order to determine the impact of a progressive relaxation training on anxiety levels and quality of life in dialysis patients. Fourty six patients who had been treated with dialysis in the Dialysis Unit Ege University Faculty of Medicine between 05 February-05 August 2001 composed the sampling of study. The data was collected by means of a questionnaire. Patients Recognition Form, State-Trait Anxiety Inventory, Quality of Life Index for dialysis patients were used to collect the necessary data. All of forms were applied to all patients prior to progressive relaxation training. Then, progressive relaxation training were given to the all patients by investigator. As training materials; a Relaxation Training Hand Book which written by investigetors and Cassette were used. Six weeks after, progressive relaxation training, State-Trait Anxiety Inventory and Quality of Life Index were reapplied to all patients. As a result of this research; before progressive relaxation training, the mean score for State Anxiety was found as 43.41; mean score after progressive relaxation training State Anxiety was found as 28.98. Before progressive relaxation training, trait anxiety mean score was found as 43.63 mean score after progressive relaxation training trait anxiety was found as 31.09. When the total quality of life score was examined; it was found as 28.65 before progressive relaxation training, and it was found as 29.61 after progressive relaxation training. The result of the study imposed that; progressive relaxation training for dialysis patients decreased State-Trait Anxiety levels and has a positive impact on the quality of life. GİRİŞ Kronik böbrek yetmezliği (KBY) renal fonksiyonun geri dönüşsüz kaybı ile karakterize bir hastalıktır. Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) geliştiğinde hastaya hemodiyaliz, periton diyalizi veya böbrek transplantasyonu gibi renal replasman tedavilerinden birisi uygulanmaktadır (Kaya, 1998). KBY sağaltımı, hastalar için her zaman stres verici bir yaşam deneyimi olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle, bu hastalar diğer kronik hastalıkları olan bireyler gibi, bir takım ruhsal sorunlarla karşı karşıya kalırlar (Kumbasar, 1997). Hemodiyalize giren hastalarda görülen ruhsal sorunlarla ilgili yapılan çalışmalarda en fazla ortaya çıkan sorunun depresyon ve kaygı olduğu bildirilmiştir (Akıncı, 34 2000; Özkan, 1993). Bunlar fiziksel hastalıkların en yaygın görülen psikolojik sonuçlarıdır (Kumbasar, 1997). Günümüzde diyaliz tedavisi gören kronik böbrek hastalarının tedavisi ile ilgili yaklaşımlarda artık hastaları sadece sağaltmak değil, aynı zamanda kaliteli bir yaşam sürmelerini sağlamak da amaçlanmaktadır (Kumbasar, 1997). Hemodiyaliz ve sürekli ayaktan periton diyalizi hastalarının yaşam kalitelerini karşılaştıran çalışmalarda bu iki grup arasında yaşam kalitesi bakımından bir fark saptanamamıştır (Wang ve ark, 1993; Waiser ve ark, 1998; Monns ve ark, 2003). Yaşam kalitesi fiziksel sağlığı, fonksiyonel durumu, ruhsal iyilikhalini ve sosyal fonksiyonu kapsayan çok boyutlu ve dinamik bir kavramdır (Merkus ve ark 1997). Evans ve arkadaşları (1990), yaşam kalitesinin objektif ve subjektif göstergeler olarak iki bölümde incelenmesini önermişlerdir. Yaşam kalitesinin objektif göstergeleri temel olarak fiziksel iyilik hali ile açıklanmakta olup, fiziksel aktiviteleri yapabilme yetisi, fonksiyonel yeterlik, çalışma durumu, hastalık semptomları, sağlık durumu ile ilgili konuları kapsamaktadır. Subjektif göstergeler ise, temelde psikolojik iyilik halini yansıtmaktadır ve duygusal iyilik hali, yaşam doyumu, psikolojik etki ile ilgili konuları içermektedir (Akyol 1992). Son dönem böbrek yetmezliği gibi kronik bir hastalığa sahip olma ve düzenli diyaliz tedavisine devam etme, hastanın yaşamını fiziksel ve psikososyal boyutta etkilemektedir (Lindquist ve Sjoden 1998). Yaşanan sorunlar incelendiğinde; 1. Haftada üç gün ve ortalama 4-6 saat süren diyaliz uygulamaları ile yaşamın diyaliz makinesine, sağlık ekibine ve aileye bağımlı hale gelmesi, 2. Üreminin artmasıyla bulantı, yorgunluk, uyku hali ve dikkat azalması, diyaliz uygulamasının hemen ardından sıvı elektrolit dengesindeki ani değişime bağlı baş ağrısı, bulantı, kas krampları gibi fiziksel değişikliklerin olması, 3. Sıvı ve gıda alımında büyük kısıtlamalar getiren diyet tedavisini uygulama güçlüğü, 4. Uzun süreli diyaliz uygulamalarına bağlı olarak bilişsel işlevlerin giderek bozulabilmesi, 5. Başka bedensel hastalıkların da eklenebilmesi (anemi, hipertansiyon gibi), beden imajında ve cinsel fonksiyonda bozulma, 6. Diyalizde geçirilen zamana, diyaliz dışındaki zamanlarda da fiziksel yakınmalara ve ruhsal sorunlara bağlı olarak iş veriminin düşmesi, sosyal yaşamın yoksullaşması, aile düzeninde bozulmalar, 35 7. Diyaliz personeli, ailenin başaçıkamama korkusudur. beklentileri ve diyalizin stresi ile Bu ağır fiziksel ve psikolojik stres etkenlerinin altında kalan hastalar, çoğu zaman kaygı yaşayabilmektedir. Ayrıca, kronik bir hastalığın ve düzenli diyaliz tedavisinin ortaya çıkardığı bu zorluklar hastanın yaşam kalitesini fizyolojk, psikolojik ve sosyal alanlarda olumsuz olarak etkilemekte ve yaşam doyumunu azaltmaktadır (Bekki 1998, Hastaoğlu 1995, Kaya 1998; Sağduyu; LukSuet-Ching 2001). Stresin etkilerini ve kaygıyı azaltmayı, ilgiyi ağrıdan başka yöne çekmeyi, iskelet kası gerginliğini ve kasılmalarını hafifletmeyi ve uykuyu kolaylaştırmayı içerdiği için son yıllarda gevşeme yöntemlerinin kullanımı kronik hastalığı olan bireylerin bakımının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir (Lark, 2001; Taylor, Lillis, Lemone, 1989). Amerika Birleşik Devletleri’ nde 1970 yıllarından beri bulantı/kusma, kaygı veya kemoterapinin yan etkilerini azaltmada gevşeme egzersizlerinin kullanılmakta olduğu ve olumlu etkilerinin saptandığı bildirilmektedir (Arakowa, 1997). Progresif gevşeme egzersizleri (PGE) Jacobson tarafından 1920’li yıllarda geliştirilmiştir (Arakowa, 1997; Baltaş, Baltaş, 1986). PGE insan vücudundaki elden ayaklara kadar büyük kas gruplarının istemli olarak gerilmesini ve gevşetilmesini içeren bir egzersiz türüdür (Arakowa, 1997). Gevşeme egzersizlerinin; farklı hasta gruplarında kaygı düzeyini azalttığını saptayan bir çok çalışma bulunmaktadır (Knox, 1980; Spoth, 1981; Alarcon ve ark, 1982; Warner ve ark, 1992; Weber, 1996; Rasid, 1998; Lang, 2000; Lark, 2001; Cheung, Molassiotis, Chang, 2003). Benzer şekilde; gevşeme egzersizlerinin yaşam kalitesinin öğeleri olan fiziksel, psikolojik iyilik hali ve yaşam doyumu üzerine olumlu etkileri olduğu da değişik hasta grupları üzerinde gösterilmiştir (Kim&Lee, 1989; Lerman ve ark, 1990; Trzcieniecka-Green, Steptoe, 1994; Cheung, Molassiotis, Chang, 2001; Sloman 2002; Molassiotis ve ark, 2002; Cheung, Molassiotis, Chang, 2003). Ancak, diyaliz tedavisi gören hastalarda gevşeme tekniğinin yaşam kalitesi üzerine olan etkisini araştıran çalışmalara literatürde rastlanmamıştır. Kaygısı olan ve yaşam kalitesinin tüm yönleri etkilenmiş olan bireylerde; öğrenme, sorun çözme, sağlıklı gelişimi sürdürme ve tedaviye olan uyum yanıtı olumsuz olarak etkilenmektedir. Sağlık bakım profesyonelleri arasında özellikle hemşirelerin hastada var olan kaygının olası belirtilerini saptayarak ortaya çıkmasını önlemede, uygun davranışsal yöntemleri uygulayarak, gevşeme egzersizlerini ele almada ve hemşirelik bakımını uygulayarak sorunların giderilmesinde sorumlulukları bulunmaktadır. Hemşirelerin, gevşeme egzersizlerini bakım pla36 nının bir parçası haline getirerek hastalara uygulamaları ve hastalara stres düzeyleri arttığı zaman bu egzersizleri uygulamaları konusunda eğitim vermeleri gerekmektedir. Bu araştırma, diyaliz tedavisi gören son dönem böbrek yetmezliği hastalarında, progresif gevşeme tekniklerinin durumluluk-sürekli kaygı ve yaşam kalitesi düzeyleri üzerine olan etkisini incelemek amacı ile deneysel olarak planlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM Araştırmanın örneklemini; Şubat 2001-Ağustos 2001 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Diyaliz Ünitesi’nde kronik olarak tedaviye devam eden, altı aydan daha uzun süre diyaliz tedavisi gören, 18 yaş ve üzeri olan, en az okur yazar olan, iletişim kurmada güçlüğü ve zihinsel problemi bulunmayan, araştırmaya katılmayı ve gevşeme egzersizlerini uygulamayı kabul eden 19 hemodiyaliz ve 27 sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) hastası olmak üzere toplam 46 hasta oluşturmuştur. 18 (7 HD, 11 SAPD) hasta araştırma sınırlılıklarına uymadığı, 14 (8 HD, 6 SAPD) hasta da araştırmaya katılmayı istemediği için araştırma kapsamına alınmamıştır. Araştırmanın yürütülebilmesi için Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği’nden ve Diyaliz Ünitesi’nden izin alınmıştır. Anket formu uygulanmadan önce hastalara araştırmanın amacı ve formların içeriği hakkında açıklamalarda bulunulup, katılımları için onamları alınmıştır. Araştırmada kullanılan veri araçları; Hasta Tanıtım Formu: Bu form sosyo-demografik özelliklerle birlikte hastalığa ve tedavi yöntemine ilişkin özelliklerinin yer aldığı 36 sorudan oluşmaktadır. Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri: Bu ölçek Spielberger ve arkadaşları tarafından 1970 yılında geliştirilmiş, Öner ve Le Compte tarafından 1977 yılında Türkçe’ye uyarlanmış ve Türk toplumu için geçerlik ve güvenirliği belirlenmiş olan bir öz değerlendirme anketidir. Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri toplam 40 maddeden oluşan iki ayrı ölçeği içerir. Her bir ölçekten elde edilen toplam puan değeri 20 ile 80 arasında değişmektedir. Puanın yüksek olması kaygı düzeyinin yüksek olduğunu göstermektedir (Öner, Le Compte, 1985). Yaşam Kalitesi İndeksi: Araştırmada kullanılan Padilla ve ark’larının 1983 yılında diyaliz hastaları için geliştirdiği Yaşam Kalitesi İndeksi; fiziksel ve sosyal aktiviteyi ve yaşam memnuniyetini içeren toplam 14 madde ve üç bölümden oluşmaktadır. İndeksin toplam puan 37 değeri 14-42 arasında değişmektedir. Toplam puanın yüksek olması yaşam kalitesinin iyi olduğunu göstermektedir (Lok, 1996). Yaşam Kalitesi İndeksi geçerlik ve güvenirliği saptandıktan sonra çalışmada kullanılmıştır. Yaşam Kalitesi İndeksi’nin geçerlik incelemesine yönelik olarak; dil geçerliği, içerik geçerliği, iç tutarlık hesaplanmıştır. İndeksin güvenirliğini belirlemek için; ayrıca belirlenen örneklem grubu (Sosyal Sigortalar Kurumu İzmir Eğitim Hastanesi Diyaliz Ünitesi’ndeki kronik böbrek yetmezliği tanısı konmuş, araştırma örneklemine benzeyen diyaliz tedavisi gören 30 hasta)’na 15 gün ara ile test-tekrar test yöntemi uygulanmıştır. İndeks güvenirliğini test etmek için kullanılan bu örneklem grubunun verileri araştırma kapsamına alınmamıştır. Yaşam Kalitesi İndeksinin test-tekrar test güvenirlik katsayısı 0. 92 olarak; birinci uygulama için cronbach alfa değeri 0.78 ve ikinci uygulama için cronbach alfa değeri 0.75 olarak bulunmuştur . Gevşeme Egzersizleri Eğitim Kitapçığı ve Kaseti: Diyaliz hastasına yönelik Gevşeme Egzersizleri ile ilgili hazırlanan el kitapçığı araştırmacı tarafından toplanan literatür bilgileri ışığında geliştirilmiştir (Baltaş, Baltaş, 1986; Boyacıoğlu, Kabakçı; KottLee, Filehmann, 1990; Kumbasar, 1997). Hastalara Gevşeme Tekniklerinin öğretilmesi için Türk Psikologlar Derneğinin hazırladığı kaset doğrultusunda eğitim verilmiştir. Kaset Psikolog Elif Kabakçı’nın sesinden gevşeme egzersizleri talimatlarını içermektedir ve fonda hastayı rahatlatacak müzik bulunmaktadır. Anket Formunun Uygulanması: Örnekleme alınan hastaların tümüne Hasta Tanıtım Formu, Durumluluk-Sürekli Kaygı Envanteri ve Yaşam Kalitesi İndeksi uygulanmıştır. Bu anketlerin uygulanışı bittikten sonra, araştırmacı tarafından hastalara 30-40 dakikalık Progresif Gevşeme Egzersizleri ile ilgili bir eğitim programı uygulanmıştır. Bu çalışmada Progresif Gevşeme Egzersizleri Tekniği olarak hasta uyumunun daha iyi olması nedeniyle teyple olan gevşeme egzersizleri tercih edilmiştir. Gevşeme egzersizlerine yönelik olarak verilen eğitim hasta eğitim kuralları ve bu konudaki literatür dikkate alınarak hazırlanmıştır (Arakowa, 1997; Lerman et al, 1990). Hastalar diyaliz ünitesinde sessiz bir odaya alınıp, araştırmacı tarafından sağlanan mini teyp ile Gevşeme Egzersizleri Kaseti dinlettirilmiş ve gerekli açıklamalar yapılmıştır. Önce araştırmacı tarafından bu kasetteki egzersizler yapılmış ve sonra hastalardan bunları uygulamaları istenmiştir. Hastalar arasındaki bireysel farklılıklar göz önüne alınarak gerektiğinde tekrarlar yapılmış, soru ve endişelerini sormaları için fırsat verilmiştir. Hastalara, eğitim sonrası kaset ve kitapçık verilmiştir ve Gevşeme Egzersizlerini evde altı hafta boyunca günde iki kez veya en az bir kez teypteki komutlar doğrultusunda dinlemeleri ve uygulamaları istenmiştir 38 (Lerman et al, 1990). Gevşeme egzersizleri uygulaması bittikten altı hafta sonra hastalara Durumluluk-Sürekli Kaygı Envanteri ve Yaşam Kalitesi İndeksi tekrar uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesi için istatistiksel analizler SPSS 10.00 paket programında yapılmıştır. Hastaların gevşeme egzersizleri öncesi ve sonrası durumluk-sürekli kaygı düzeyi puan ortalamaları ve yaşam kalitesi puan ortalaması arasındaki farkı değerlendirmede Student t testi kullanılmıştır. Gevşeme egzersizleri öncesi ve sonrası durumluk kaygı düzeyi, sürekli kaygı düzeyi ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için Pearson’s Moment Product Correlation Analizi kullanılmıştır (Sümbüloğlu, Sümbüloğlu, 1993). BULGULAR VE TARTIŞMA Araştırmaya katılan hastaların % 52.17’si 25-44 yaş grubundan olup, yaş ortalaması 38.74 olarak bulunmuştur. Araştırma kapsamındaki hastaların % 58.70’i erkek, % 60.87’si evli, %36.96’sı lise mezunu, % 21.74’ü emeklidir. Hastaların % 67.39’nun para getiren bir işinin olmadığı, % 35.48’nin hastalık nedeni ile çalışmadıkları saptanmıştır. Hastaların hastalığa ilişkin verileri incelendiğinde; %86.96’sının ailesinde başka böbrek hastası bulunmadığı, % 50’sinin 73 ay ve üzeri hastalık yaşına sahip olduğu saptanmıştır. Hasta dosyalarından alınan verilere göre; hastaların % 30.42’sinin kronik böbrek yetmezliğine neden olan hastalığın belli olmadığı, % 21.73’ünün ise kronik glomerulonefrit tanısı aldığı saptanmıştır. Diyaliz yeterliliğini gösteren Kt/V değerleri incelendiğinde, hastaların % 67.39’unda yeterli düzeyde (HD hastaları için > 1.6, SAPD hastaları için >2.1) olduğu; sıvı yüklenmesi durumunu gösteren kardiyotorasik indeks (KTI) değerinin ise % 67.4’ünde kötü (KTI> 0.46) olduğu saptanmıştır. Progresif Gevşeme Egzersizlerinin Durumluk-Sürekli Kaygı Düzeyi ve Yaşam Kalitesine Olan Etkisinin İncelenmesi: Tablo 1. Hastaların Progresif Gevşeme Egzersizleri Öncesi ve Sonrası Durumluk-Sürekli Kaygı ve Yaşam Kalitesi Puan Ortalamalarının Dağılımı DURUMLUK KAYGI PUAN ORT SÜREKLİ KAYGI PUAN ORT –– Gevşeme Egzersizleri Öncesi Gevşeme Egzersizleri Sonrası YAŞAM KALİTESİ PUAN ORT –– –– n 46 X 43,41 SD 4,33 n 46 X 43,63 SD 9,48 n 46 X 28,65 SD 3,247 46 28,98 2,78 46 31,09 6,48 46 29,61 2,285 t=11.96 P<0.001 t=11.60 P<0.001 t= -3.28 P< 0.01 39 Durumluk-Sürekli Kaygı: Tablo 1‘de hastaların progresif gevşeme egzersizleri öncesi ve sonrası durumluk kaygı puanları gösterilmektedir. Gevşeme egzersizleri öncesi durumluk kaygı puanı ortalamasının 43.41, progresif gevşeme egzersizleri sonrasında ortalamanın 28.98 olduğu saptanmıştır (p<0,001). Durumluk kaygı puanında 14.43’ lük bir azalma saptanmıştır. Progresif gevşeme egzersizlerinin hastaların durumluk kaygı düzeyini azalttığı görülmektedir; bu sonuçlar beklenen sonuçlardır ve araştırmanın progresif gevşeme yöntemlerinin durumluk kaygı düzeyini azaltacağı hipotezini desteklemektedir. Kronik hastalıkların bir çoğunda olduğu gibi, diyaliz tedavisi gören hastalarda da kaygı en yaygın yakınmadır. Progresif gevşeme egzersizlerinin kaygı düzeyini azalttığı çeşitli araştırmalarla saptanmıştır. Kim & Lee (1992) progresif gevşeme egzersizlerinin kaygı düzeyine olan etkisini saptamak amacıyla yaptığı çalışmada; hastaların gevşeme egzersizleri öncesi durumluk kaygı düzeyini 54.2 egzersiz sonrası ise 41.8 olarak saptamıştır. Çalışmamızda da bu değerlere yakın oranda bir azalma saptanmıştır. Alarcon ve ark. (1982) da hemodiyaliz tedavisi gören hastalarda yaptıkları çalışmada deney grubundaki hastalara diyaliz öncesi 30 dakikalık progresif gevşeme egzersizleri uygulamışlar ve deney grubunda durumluk kaygı puanın kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde azaldığını saptamışlardır. Progresif gevşeme egzersizleri öncesi sürekli kaygı puanı ortalaması 43.63, progresif gevşeme egzersizleri sonrası puan ortalaması 31.09 olarak saptanmıştır (P<0.001) (Tablo 1). Sürekli kaygı puanında 12.54’ lük bir azalma saptanmıştır. Progresif gevşeme egzersizleri sonrası sürekli kaygı puanının, gevşeme egzersizlerinden önceki puana göre daha düşük bulunması beklenen bir sonuçtur ve hastalara verilen progresif gevşeme egzersizlerinin olumlu etkisini göstermektedir. Progresif gevşeme egzersizlerinin hastaların sürekli kaygı puanını azalttığı saptanmıştır. Çalışmamıza karşıt olarak; Stoudenmire (1975) progresif gevşeme egzersizlerinin sürekli kaygı düzeyini etkilemediğini saptamıştır. Gevşeme yanıtı, gerginlik veya stresten mental ve fiziksel olarak kurtulmayı sağlamaktadır. Gevşemenin olumlu etkileri stresin etkilerini azaltmayı, kaygıyı azaltmayı, ilgiyi ağrıdan başka yöne çekmeyi, iskelet kası gerginliği ve kasılmalarını hafifletmeyi ve uykuyu kolaylaştırmayı içerir (Lark, 2001; Taylor, Lillis, Lemone, 1989). Yaşam Kalitesi: Tablo 1’de hastaların progresif gevşeme egzersizleri öncesi ve sonrası yaşam kalitesi puan ortalamaları görülmektedir. Gevşeme 40 egzersizleri öncesi yaşam kalitesi puan ortalamasının 28.65; gevşeme egzersizleri sonrasında ise 29.61 olduğu saptanmıştır (P<0.01). Progresif gevşeme egzersizleri sonrası yaşam kalitesi puan ortalamasının gevşeme egzersizlerinden önceki puana göre yüksek bulunması beklenen bir sonuçtur ve uygulanan gevşeme egzersizlerinin hastaların yaşam kalitesini arttırdığı görülmektedir. Yaşam kalitesinin arttırılması sağlık bakımında ve kronik hastalıkların tedavisinde önemli ve istenilen bir sonuçtur. Cheung, Molassiotis, Chang (2001) stomalı hastalarda progresif gevşeme egzesizlerinin yaşam kalitesi üzerine etkisini saptamak üzere yaptıkları çalışmada; progresif gevşeme egzersizlerinin yaşam kalitesini yükselttiğini saptamışlardır. Sipirito, Russo, Masek’in (1984) sonuçları da bu çalışma ile uyumludur. Çeşitli çalışmalarda progresif gevşeme egzersizlerinin yaşam kalitesini yükselttiği, baş etme yöntemlerini değiştirdiği bildirilmektedir (Cheung, Molassiotis, Chang, 2001). Bu elde edilen sonuçlarla mevcut çalışma sonuçları paralel niteliktedir. Gevşeme Egzersizleri Öncesi ve Sonrası Durumluk Kaygı Puanı, Sürekli Kaygı puanı ve Yaşam Kalitesi Puanının Karşılaştırılması Gevşeme egzersizleri öncesi ve sonrası durumluk kaygı puanı, sürekli kaygı puanı ve yaşam kalitesi puanının karşılaştırılması Tablo 2’ de gösterilmektedir. Gevşeme egzersizleri öncesi; sürekli kaygı puanı ile durumluk kaygı puanı arasında önemli bir ilişki saptanamamıştır (p>0.05). Bu sonuca karşıt olarak; Öner (1977) durumluk ve sürekli kaygı puanları arasında önemli ve korelatif bir ilişkinin bulunduğunu saptamıştır (Kaya 1998). Progresif gevşeme egzersizleri öncesi; yaşam kalitesi puanı ile durumluk kaygı puanı arasında istatistiksel olarak önemli bir ilişki saptanamamıştır (p>0.05). Diyaliz tedavisi gören hastaların yaşam kalitelerinin hastaların durumluk kaygılarından etkilenmediği görülmektedir. Durumluk kaygı bireyin içinde bulunduğu ve bilmediği stresli durumdan dolayı hissettiği subjektij korkudur (Öner&Le Compte, 1985). Bu nedenle diyaliz tedavisi gören hastaların diyaliz tedavisine ilişkin aldıkları eğitim ile bu duruma daha kolay uyum sağladıkları ve bireyin yaşam kalitesini etkilemediği düşünülmektedir. Gevşeme egzersizleri öncesi; sürekli kaygı puanı ile yaşam kalitesi puanı arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p< 0.05). Araştırma kapsamındaki hastaların sürekli kaygıları arttıkça yaşam kalitelerinin azaldığı görülmektedir. Bu beklenen bir sonuçtur, bireyle41 rin sürekli olarak kaygı yaşamalarının yaşam kalitesini azaltacağı düşünülmektedir. Gevşeme egzersizleri sonrası; sürekli kaygı puanı ile yaşam kalitesi puanı arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır (p> 0.05). Gevşeme egzersizleri öncesi sürekli kaygı puanı ile yaşam kalitesi arasında bir ilişki saptanırken; gevşeme egzersizileri sonrası böyle bir ilişki görülmemektedir. Gevşeme egzersizleri sonrası yaşam kalitesi sürekli kaygı puanından etkilenmemektedir. Hastaların gevşeme egzersizlerine başlamadan önce diyaliz seansı öncesi kaygı düzeylerinin yüksek olması ve eğitim sonrası hastaların artık daha az kaygı hissetmelerinin nedeni gevşeme egzersizleri ile kendilerini rahatlatmalarına bağlanabilir. Gevşeme egzersizleri sonrası; durumluk kaygı puanı ile sürekli kaygı puanı arasında pozitif anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.01). Gevşeme egzersizleri sonrası durumluk kaygı puanı azaldıkça sürekli kaygı puanı da azalmıştır. Böylece, gevşeme egzersizlerinin hem durumluk hem de sürekli kaygı düzeyini azalttığı saptanmıştır. Kaya (1998) da yaptığı çalışmada SAPD hastalarında durumluk kaygı puanı ile sürekli kaygı puanı arasında anlamlı bir ilişki saptamıştır (p<0.05). Gevşeme egzersizleri öncesi sürekli kaygı puanı ile gevşeme egzersizleri sonrası yaşam kalitesi toplam puanı arasında negatif anlamlı bir ilişki saptanmıştır (r=-0.3707, p<0.05). Böylece, sürekli kaygı puanı arttıkça yaşam kalitesinin düştüğü söylenebilir. Tablo 2. Progresif Gevşeme Egzersizleri Öncesi ve Sonrası Durumluk Kaygı Puanı, Sürekli Kaygı Puanı ve Yaşam Kalitesi Puanının Karşılaştırılması Gevş Eg. Önce Durumluk Kaygı Gevş Eg. Sonra Durumluk Kaygı Gevş Eg. Öncesi Sürekli Kaygı Gevş Eg. Sonra Sürekli Kaygı Gevş Eg. Öncesi Yaşam Kalitesi Gevş Eg. Sonra Yaşam Kalitesi Gevş Eg. Sonra Durumluk Kaygı Gevş Eg. Önce Sürekli Kaygı Gevş Eg. Sonra Sürekli Kaygı Gevş Eg. Önce Yaşam Kalitesi ,1844 ,0702 ,3921** -,0526 ,6458** ,6364** ,2328 -,2253 -,4652** -,2686 ,2206 -,1541 -,3707* -,1146 ,7989** * p < 0.05, ** p < 0.01 SONUÇ VE ÖNERİLER Gevşeme egzersizlerini uygulamanın, diyaliz hastalarının kaygı düzeyi ve yaşam kalitesine olan etkisini saptamak amacıyla yürütülen 42 bu çalışmadan elde edilen bulgular ve sonuçlar doğrultusunda, uygulanan progresif gevşeme egzersizleri eğitiminin durumluk-sürekli kaygı düzeyini azalttığı ve yaşam kalitesini yükselttiği saptanmıştır. Araştırmadan elde edilen bu sonuçlara göre, şu önerilerde bulunulmaktadır: 1. Hastanın “Gevşeme Egzersizlerini” rahatça uygulayabilmesi için diyaliz ünitelerinde uygun bir ortam ve zaman ayarlanması, ayrıca hastaların motivasyonlarını arttırmak amacı ile bu egzersizleri toplu olarak uygulamalarının sağlanması, 2. Gevşeme Egzersizlerinin, çalışan hemşire ekibine de öğretilerek hasta bakım planının bir parçası haline getirilmesi ve hemşirenin bağımsız bir fonksiyonu olarak hastalara bu egzersizlerin uygulanmasının sağlanması, 3. Diyaliz tedavisi uygulanan hastaların kaygı düzeylerini ve yaşam kalitelerini etkileyen durumları ortaya çıkaracak kapsamlı bilgi için, daha geniş sayıdaki hasta grubu ve değişik Diyaliz Merkezleri ile araştırmanın tekrarlanması önerilebilir. KAYNAKLAR 1. Akıncı F (2000). Hemodiyalize Giren Hastaların Psikososyal Sorunları ve Hemşirelerin Sorumlulukları. Hemşirelik Forumu, Diyaliz ve Transplantasyon Özel Sayısı, 3(2), 1-5. 2. Akyol (Durmaz) A (1992). Hemodiyalize Giren Hastaların Yaşam Kalitesinin Saptanması ve Bilgilendirici Hemşirelik Yaklaşımlarının Yaşam Kalitesine Olan Etkisinin İncelenmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir, Ege Üniversitesi. 3. Alarcon RD, Jenkins CS, Heestand DE, et al (1982 ). The Effectiveness of Progressive Relaxation in Chronic Hemodialysis Patients. Journal of Chronic Disease, 35(10), 797-802. 4. Arakowa S (1997). Relaxation To Reduce Side Effects of Chemotherapy. Cancer Nursing, 20(5), 342-348. 5. Baltaş A, Baltaş Z (1986). Bedenle İlgili Teknikler. Stres ve Başa Çıkma Yolları, 162176. Cenkler Matbaacılık. 6. Bekki Z (1998). Kronik Böbrek Hastalığı ve Dializde Psikolojisinin Yeri ve Önemi. Çınar Dergisi, 4(4), 96-100. 7. Boyacıoğlu G, Kabakçı E, Gevşeme Egzersizleri Kaseti. 3. Baskı, Türk Psikologlar Derneği, Ankara. 8. Cheung YL, Molassiotis A, Chang AM (2001). A Pilot Study On The Effect Of Progressive Muscle Relaxation Training Of Patients After Stoma Surgery. European Journal Of Cancer Care, 10, 107-14. Konsültasyon-Liyezon 43 9. Cheung YL, Molassiotis A, Chang AM (2003). The effect of progressive muscle relaxation training on anxiety and quality of life after stoma surgery in colorectal cancer patients. Psychooncology, Apr-May; 12(3): 254-66. 10. Hastaoğlu Ş (1995). Diyaliz Hastalarının Psikolojik Sorunları. Çınar Dergisi, 1(3), 2123. 11. Kaya B (1998). Sürekli Ayaktan Periton Dializi uygulayan Hastaların Kaygı Düzeylerini Etkileyen Faktörlerin İncelenmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir, Ege Üniversitesi. 12. Kim DS, Lee GJ (1992). The Effect Of Muscle Relaxation Training On Patients With İnsomnia Complaints. Kanho Hakhoe Chi, Aug 19(2), 191-202. 13. Knox WJ (1980). An Exploratory Study of State-Trait Anxiety As a Function of Automoted Relaxation Training, Desired Changes And Drinking Behavior. J Clin Psychol, Jan 36(1), 332-7. 14. KottLee FJ, Filehmann, J (1990). Therapeutic Exercise to Develop Neuromuscular Coordination. Krusen’s Handbook of Physical Medicine and Rehabilitation, 4. Edition, W.B. Sounders. 15. Kumbasar H (1997). Kronik Böbrek Yetmezliği, Diyaliz ve Psikososyal Sorunlar. Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, 2(1), 69-74. 16. Lang V E (2000). Relaxation Technique Reduces Patient Anxiety Before Surgery. http//www.findarticles.com/cf_dls/m325/1061/62829128/p1/article.jhtml, Erişim Tarihi: Şubat 2002. 17. Lark M S (2001). Relaxation Techniques for Relief of Anxiety & Stress. http//www.findarticles.com/cf_ dls/m3225/10_61/62829128/p1/article.jhtml, Erişim Tarihi: Şubat 2002. 18. Lerman C, River B, et all(1990). Effects of Coping Style And Relaxation on Cancer Chemotherapy Side effects And Emotional Responses. Cancer Nursing, 13(5), 308315. 19. Lindquist R, Sjoden PO (1998). Coping Strategies And Quality Of Life Among Patients On Continuous Ambulatory Peritoneal Dialysis (CAPD). Adv. Nurs., Feb 27(2), 312-9. 20. Lok P (1996). Stressors, Coping Mechanisms and Quality of Life Among Dialysis Patient in Australia. Journal of Advanced Nursing, 23, 873-881. 21. LukSuet-Ching W (2001). The Quality of Life For Hong Kong Dialysis Patients, Journal Of Advanced Nursing, July, 35(2): 218-27. 22. Monns B, Johnson JA, Taub K, Mortis G, Ghali WA, Donaldson C (2003). Quality of Life in Patients Treated With Hemodialysis or Peritoneal Dialysis: What Are The Important Determinants? Clin Nephrol, Nov; 60(5): 341-51. 23. Merkus MP, et al (1997). Quality of Life in Patients On Chronic Dialysis: Self Assesment Three Months After The Start Of Treatment. The NECOSAD Study Group. Am J Kidney Dis, Apr; 29(4): 584-92. 24. Molassiotis A, Yung HP, Yam BM, Chan FY, Mok TS (2002). The effectiveness of progressive muscle relaxation training in managing chemotherapy-induced nause and vomiting in Chinese breast cancer patients: A randomised controlled trail”, Support Care Cancer, Apr ,10(3): 237-46. 44 25. Öner N, Le Compte A (1985). Durumluk ve Sürekli Kaygı El Kitabı, 2. Baskı, İstanbul, Boğaziçi Matbaası. 26. Özkan S (1993). Kronik Böbrek Hastalığı ve Dializde Psikiyatrik Morbidite 1. Psikiyatrik Tıp:Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi, 187-190. 27. Rasid M Z (1998). The Effects of Two Types of Relaxation Training on Students Levels of Anxiety. http://www.findarticles.com/cf_dls/m2248/n129_v33/20740161/p2/ article.htm, Erişim Tarihi: Mart 2002. 28. Sağduyu A, Ertan Y (1988). Hemodiyalize Giren Kronik Böbrek Hastalarında Ruhsal Bozukluklar. Türk Psikiyatri Dergisi, 9; 11: 13-22. 29. Sloman R (2002). Relaxation and imagery for anxiety and depression control in community patients with advanced cancer. Cancer Nurs, Dec; 25(6): 432-5. 30. Spirito A, Russo DC, Masek BJ (1984). Behaviorl Interventions And Stress Management Training For Hospitalized Adolescents And Young Adults With Cystic Fibrosis. Gen Hosp Psychiatry, July 6(3), 211-8. 31. Spoth R, Meade C (1981). Differantial Application of Cue-Controlled Relaxation in The Reduction of General Anxiety. J Behav Ther Exp Psyhiatry, Mar 12(1), 57-61. 32. Stoudenmire J (1975). A Comparision Of Muscle Relaxation Training And Music In The Reduction Of State And Trait Anxiety. J Clin Psychol, Jul 31(3), 490-2. 33. Sümbüloğlu K, Sümbüloğlu V (1993). Bioistatistik, Ankara, 3. Baskı, Hatipoğlu Yayınevi. 34. Taylor C, Lillis C, Lemone, P (1989). Stress and Adaptation. Fundamentals of Nursing The Art and Science of Nursing Care, Philadelphia, J.B. Lippincott Company. 35. Trzcieniecka-Green A, Steptoe A (1994). Stress Management In Cardiac Patients: A Preliminary Study Of The Predictors Of Improvement In Quality Of Life. J Psychosom Res, May 38(4), 267-80. 36. Waiser J, Budde K, Schreiber M, Peibst O, Koch U, Bohler T, Hoffken B, Hauser I, Neumayer HH. (1998) The Quality Of Life End Stage Renal Disease Care. Transpl Int, 11(1), 42-5. 37. Wang T, Liu B, Ye RG (1993). Comparision Of Quality Of Life In Continıous Peritoneal Dialysis And Hemodialysis Patients. Chung Hua Nei Ko Tsa Chih, Nov 32(11), 7546. 38. Warner CD, et al (1992). The Effectiveness of Teaching a Relaxation Technique to Patients Undergoing Elective Cardiac Catheterization. Cardiovasc Nurs, Jan 6(2), 6675. 39. Weber S (1996). The Effects of Relaxation Exercises on Anxiety Levels in Psyhiatric Inpatients. J Holist Nurs, Sep 14(3), 196-205. 45 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 47-61, 2005 HEMŞİRELERİN İNDİREKT ARTERİYEL KAN BASINCI ÖLÇÜMÜNE İLİŞKİN TEORİK VE UYGULAMAYA YÖNELİK BİLGİLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ EVALUATION OF NURSES ABOUT ORIENTED TOWARDS; THEORETICAL AND APPLICATION KNOWLEDGES Hilal UYSAL Nuray ENÇ İ.Ü. Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulu İç Hastalıkları Hemşireliği ABD Anahtar Sözcükler: Kan Basıncı, Kan Basıncı Ölçümü, Öğrenci Hemşire Key Words: Blood Pressure, Blood Pressure Measurement, Nursing Student ÖZET Kan basıncı ölçümü fiziksel muayenenin gerekli bir parçasıdır ve klinik uygulamada yaygın olarak kullanılır. Kan basıncının doğru ölçülmesi önemlidir (Bolander 1994, Brunner 1989, McAlister 2001). WHO, AHA, BHS, The İnternational Society of Hypertension ve The US Joint National Committee, Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) Ulusal Hipertansiyon Tedavi ve Takibi gibi çeşitli mesleki kuruluşların yüksek kan basıncının tespiti, değerlendirilmesi ve tedavisi hakkındaki yayınlarına rağmen, hala hekimler, hemşireler ve diğer hastane çalışanları arasında kan basıncı ölçümü tekniği konusunda çok fazla karışıklık ve kararsızlıklar vardır (El Bagir ve Ahmet 1997). Araştırma, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, İstanbul Tıp Fakültesi ve Kardiyoloji Enstitüsündeki diplomalı hemşireler ile Florence Nightingale HYO 2. ve 4. sınıf öğrenci hemşirelerinin, indirekt arteriyel kan basıncı ölçümüne ilişkin teorik ve uygulamaya yönelik bilgilerinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı olarak planlandı. Araştırmanın verileri, çalışma kapsamına alınanların tanıtıcı özelliklerini değerlendirmek için bilgi formu ve kan basıncı ölçümü ile ilgili teorik ve uygulamaya yönelik bilgi ve uygulama becerilerini değerlendirmek için araştırmacı tarafından literatür doğrultusunda geliştirilen görüşme formu kullanılarak toplandı. Verilerin analizi SPSS paket programında, frekans dökümleri, yüzdelik değerleri ve iki yönlü anlamlılık (Ki-kare) testi ile yapıldı. Araştırmamızda, hemşireler görevine, deneyim sürelerine göre incelendiğinde kan basıncı ölçümü konusunda teorik ve uygulama bilgisi seviyeleri, ölçümde hata yapılmasını önlemek açısından yetersiz bulundu. Eğitim durumuna göre ise, üniversite mezunlarının (%53.3), SML’si 47 mezunlarına göre (%26.7) daha iyi teorik ve uygulama bilgisine sahip oldukları görüldü (p=0.05). Araştırma verilerinin ışığında, 2. ve 4. sınıf öğrencilerin kan basıncı ölçümü konusundaki teorik ve uygulamaya yönelik bilgilerinin hemşirelere göre daha iyi olduğu ve kan basıncı ölçümünün doğru uygulanması konusunda 4. sınıf öğrenci hemşirelerin diplomalı hemşirelere ve 2. sınıflara göre daha iyi oldukları görüldü. Sonuç olarak, hemşirelerin kan basıncı ölçümü konusundaki bilgilerinin uygulamada hata yapılmasını önlemek açısından yetersiz olduğu söylenebilir. SUMMARY Blood pressure measurement is a required part of the physical examination and has widespread use in clinical practice. The correct measurement of blood pressure is important (Bolander 1994, Brunner 1989, McAlister 2001). In spite of various guidelines published by medical organizations such as WHO, AHA, BHS, the International Society of Hypertension and the US Joint National Committee, Turkish Cardiology Society (TCS), there is confusion and indetermination among physicians, nurses and other hospital staff about blood pressure measurement (El Bagir ve Ahmet 1997). Research, Istanbul University, Istanbul and Cerrahpaşa Medical Faculties, Institute of Cardiology, second-fourth grade students of Istanbul University Florence Nightingale Advanced Nursing School which has been planned to provide the main aim about measure method of indirect arteries blood pressure to evaluate oriented towards; theoretical and application knowledges as a defined by nurses. The data of the study was based on the characteristics of participants and their knowledge and skill evaluated by on interview form prepared by the researcher in accordance to the literature. The data was analyzed at the SPSS packet programme with statistic frequency additions, percentage values and ambiguous meaningful (Ki-kare) test. Theoretical and application knowledge of nurses on indirect arterial blood pressure measurement was found to be insufficient. When educational status was taken into consideration it was found that advanced nursing school graduates (53,3%) were more informed then nursing school graduates (26,7%) (p=0,05). The study showed that both second and fourth-grade nursing students were more informed then licensed nurses and fourth-grade students had better oriented towards; theoretical and application knowledges and second-grade students. So to sum up, knowledge of nurses about measure of blood pressure may be told insufficient to prevent the fault at the side of the application of the procedures. 48 GİRİŞ Kan basıncı ölçümü, yaygın olarak kullanılan bir işlemdir. Ölçüm işleminin doğru ve güvenilir yapılması uygulamada yaşamsal önem taşır (Little 2002, Matta 2002, Netea ve ark. 1999, Ulusoy ve Görgülü 1995). Kan basıncı ölçümü, sağlık çalışanları arasında genellikle hemşireler tarafından uygulanan bir işlemdir (Karaöz 1995). Kan basıncı ölçümünün, kılavuzlar tarafından belirlenen ölçütler doğrultusunda uygulanması önemlidir. Aksi taktirde ölçümde yapılan hatalar, kan basıncının yetersiz kontrolüne, yanlış tanı konulmasına ve uygunsuz tedaviler yapılmasına neden olur (NHBPEP ve AHA 2002, Potter ve Pery 1997, WHO 1993, Taylor ve ark. 2001). Sistolik ve diyastolik kan basıncının beklenenin üstünde olması, hastanın hastanede yatma veya iş kaybından dolayı maddi durumunda, yaşam kalitesinde, o anki sağlığında sorunlara neden olabilir. Hatalı kan basıncı ölçümü kardiyak, serebral ve vasküler komplikasyonlara yol açabilir (Armstrong 2002). Kan basıncı ölçümü için uygun kol seçimi, uygun manşon seçimi, kol pozisyonu, istirahat periyodu, steteskopun pozisyonu, manşonu şişirme seviyesinin ve indirme hızının belirlenmesi gibi ölçütler, ölçümden doğru sonuç elde edilmesini etkileyen ölçütlerdir (NHBPEP ve AHA 2002, Potter ve Pery 1997, WHO 1993). Kan basıncı ölçümünü uygulayacak olan hemşire, doğru sonuç elde etmeyi engelleyen durumların neler olduğunu bilmeli ve büyük bir dikkatle bütün doğru adımları yerine getirmelidir. Bunun yanında doğru kan basıncı ölçümünün sürekliliğinin sağlanması için de, uygulamayı yapan kişinin hemşirelik eğitimi süresince ve mezuniyet sonrası belirli aralıklarla ölçüm tekniği ile ilgili eğitim programlarına tabi tutulması yerinde olacaktır (Karaöz 1995). Bu nedenle, araştırmada hemşirelerin indirekt arteriyel kan basıncı ölçümüne ilişkin teorik ve uygulamaya yönelik bilgilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. MATERYAL VE METOD Araştırma, hemşirelerin indirekt arteriyel kan basıncı ölçümüne ilişkin teorik ve uygulamaya yönelik bilgilerinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı olarak planlandı ve gerçekleştirildi. 49 Araştırmanın evreni ve örneklemini, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, İstanbul Tıp Fakültesi ve Kardiyoloji Enstitüsünde; Kardiyoloji ve Cerrahi Servislerinde ve Koroner Yoğun Bakım Ünitelerinde çalışan 120 hemşire ve Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulu 2. ve 4. sınıf öğrenci hemşirelerinden 120 kişi olmak üzere toplam 240 kişi oluşturdu. Örneklem sayısına, araştırma kapsamına alınan ünitelerde bulunan tüm çalışanlar dahil edilmiştir. Örneklem sayısının belirlenmesinde bir sınır belirlenmedi. 2. ve 4. sınıf öğrenci hemşirelerinin hepsi örnekleme dahil edildi. Örnekleme alınan klinik hemşireleri, sağlık meslek lisesi ve üniversite mezunu, yatak başı hemşiresi ve sorumlu hemşirelerden seçildi ve örnekleme alınan gruplara görüşme formu uygulandı. Görüşme formu uygulanan öğrencilerden, 60 kişi 2. sınıfta, 60 kişi de 4. sınıfta eğitimini sürdürmekteydi. Araştırma öncesi seçilmiş olan kliniklerden gerekli kurum izni alınarak, bilgi formu ve görüşme formu, çalışmaya katılmayı kabul eden bireylere araştırmacı tarafından yüz yüze görüşülerek uygulandı. Araştırmacı tarafından 2 tip bilgi formu hazırlandı. Birincisinde, çalışmaya katılan diplomalı hemşirelerin yaşı, cinsiyeti, çalıştığı bölümü, eğitim durumu, çalışma yılı, görevi ve kan basıncı ölçüm yöntemi konusunda mezuniyet sonrası eğitim alma durumu, öğrenciler için ise mezun olduğu okul, şu anda okuduğu sınıf ve klinik uygulamaya çıktığı servisler sorgulandı. Görüşme formu, araştırmacı tarafından literatür bilgisine dayanılarak teorik içerikli (doğru kan basıncı için gerekli olan ölçütler, korotkof seslerinin fazlarına göre diyastolik kan basıncının değerlendirilmesi) ve uygulamaya yönelik (kan basıncı ölçümü yapılırken hatalı sonuç veren durumlar) sorulardan oluşturuldu. Araştırmadan elde edilen veriler, istatiksel olarak frekans dökümleri, yüzdelik değerleri ve iki yönlü anlamlılık (Ki-kare) testi ile değerlendirildi. BULGULAR VE TARTIŞMA Bulgular ve tartışma bölümünde, hemşirelerin tanıtıcı özellikleri ve diplomalı hemşireler ile 2. ve 4. sınıf öğrenci hemşirelerin kan basıncı ölçümü ile ilgili teorik ve uygulamaya yönelik hazırlanan sorulara verdiği cevapların değerlendirilmesi tablolar halinde verildi ve tartışıldı. 50 Tablo 1. Diplomalı Hemşirelerin Tanıtıcı Özelliklerine Göre Dağılımları (N= 120) TANITICI ÖZELLİKLER EĞİTİM SML** DURUMU ÜNİVERSİTE MEZUNU *** KARDİYOLOJİ SERVİSİ ve BÖLÜMÜ KORONER YOĞUN BAKIM ÜNİTESİ CERRAHİ SERVİSİ ve KALP DAMAR CERRAHİSİ SERVİSİ YATAK BAŞI HEMŞİRESİ GÖREVİ SORUMLU HEMŞİRE 2 YILDAN AZ ÇALIŞMA YILI 2 YIL VE DAHA FAZLA MEZUNİYET EĞİTİM ALAN SONRASI EĞİTİM ALMA EĞİTİM ALMAYAN DURUMU Sayı (n) 15 105 %* 12.5 87.5 61 50.9 59 49.1 101 19 18 102 84.2 15.8 15 85 18 15 102 85 *Yüzdeler sütun toplamlarına göre alınmaktadır **Sağlık Meslek Lisesi ***Ön Lisans + Lisans + Yüksek Lisans Tablo 2. 2. Sınıf ve 4. Sınıf Öğrenci Hemşirelerin Mezun Olduğu Okula Göre Dağılımı TANITICI ÖZELLİKLERİ MEZUN OLDUĞU OKUL Lise Sağlık Meslek Lisesi 2. SINIFLAR (N=60) Sayı (n) %* 59 98.3 1 1.7 4. SINIFLAR (N=60) Sayı (n) %* 28 46.7 32 53.3 * Yüzdeler sütun toplamlarına göre alınmaktadır. Tablo 1 ve 2, diplomalı hemşireler ile 2. ve 4. sınıf öğrenci hemşirelerin tanıtıcı özelliklerinden oluşmaktadır. Tablo 1’de diplomalı hemşirelerin eğitim durumu, bölümü, görevi, çalışma yılı ve mezuniyet sonrası eğitim alma durumuna göre dağılımları, tablo 2’de ise, 2. ve 4. sınıf öğrenci hemşirelerin mezun olduğu okula göre dağılımları verildi. Tablo 3’ten 8’e kadar diplomalı hemşirelerin eğitim durumu, görevi, çalışma yılının teorik ve uygulamaya yönelik bilgilerinin karşılaştırılması; tablo 8 ve 9’da ise, diplomalı hemşireler ile 2. ve 4. sınıf öğrenci hemşirelerin teorik ve uygulamaya yönelik sorulara verdiği doğru cevaplarının karşılaştırılması ve korotkoff seslerinin fazlarına göre diyastolik kan basıncı değerlendirmesi yer almaktadır. Kan basıncı ölçümünde kullanılacak araçların güvenilir olması, onu kullanacak kişinin bilgi ve uygulaması ile birleştiğinde bir anlam taşır. Bu nedenle, ölçüm tekniğe uygun yapılmalıdır. Tekniğin anahtar noktalarından biri olan manşon seçiminde hatalar yapılması doğru 51 olmayan kan basıncı ölçümüne neden olur. Uygun ölçüde kol manşonu seçimi önemlidir (Clark ve ark. 2002). AHA ve BHS (British Hypertension Society) manşon genişliğinin, kol çevresinin % 40’ı ve uzunluğunun kolun en az % 80’ini çevreleyecek şekilde olması gerektiğini vurgulamıştır (Bakx ve ark. 1997, Clark ve ark. 2002, Junqueira ve ark. 2002, NHBPEP ve AHA 2002, Potter ve Pery 1997, Potter ve Pery 1985 ). Türk Kardiyoloji Derneğinin Ulusal Hipertansiyon Tedavi ve Takip Kılavuzu (2000)’nun önerisine göre, normal bir yetişkin için sfigmomanometrenin şişme kesesinin doğru ölçüsü; 12-13 cm genişliğinde ve 23 cm uzunluğunda, kol çevresi ise 35 cm olmalıdır (Armstrong 2002, El Bagir ve Ahmet 1997, Tımby 2003). Tablo 3. Diplomalı Hemşirelerin Eğitim Durumuna Göre Doğru Kan Basıncı Ölçümü İçin Gerekli Olan Ölçütlerin Karşılaştırılması (N=120) ÖZELLİKLER 2-Palpasyon vasıtasıyla şişme seviyesinin önceden tespit edilmesi DURUMU SML** MEZUNU Sayı %* (n) ÖLÇÜTLER 1-Uygun manşon seçimi EĞİTİM ÜNİVERSİTE MEZUNU *** Sayı %* (n) İKİ YÖNLÜ ANLAMLILIK Doğru 4 Yanlış 11 26.7 73.3 56 49 53.3 46.7 X2= 3.73 sd= 1 p= 0.05 Doğru 2 Yanlış 13 13.3 86.7 13 92 12.4 87.6 sd= 1 p=1.000**** *Yüzdeler sütun toplamlarına göre alınmaktadır sd serbestlik derecesi **Sağlık Meslek Lisesi ***Ön Lisans + Lisans + Yüksek Lisans ****Fisher’s kikare Armstrong (2002)’un hemşirelerin kan basıncı ölçümünde hataya neden olan konular hakkındaki bilgisini ortaya koymak için yaptığı çalışmaya katılan 78 hemşirenin sadece % 27’si doğru kan basıncı ölçümü için kola uygun manşon ölçüsünün gerekli olduğunu söylemiştir. Çalışmada, SML ’si mezunu hemşirelerin %26.7’ sinin, üniversite mezunu hemşirelerin de % 53.3’ünün uygun manşon ölçüsünün önemini kavradıkları anlaşılmaktadır (Tablo 3). Ancak bu sayı doğru kan basıncı ölçümü yapabilmek için yeterli bir sayı değildir. Drevenhorn ve ark. (2001), kan basıncı ölçümü konusunda 21 toplum sağlığı hemşiresi ile yaptığı çalışmasında, bütün hemşirelerin kan basıncı ölçümü için uygun manşonu seçtiği sonucuna varmış. 52 Ancak, bununla birlikte Drevenhorn ve ark. (2001) doğru manşon ölçüsü seçiminin nasıl yapılacağı konusunda hemşirelerin ilk ve öncelikli bilgi almaya ihtiyaçları olduğu üzerinde durmuştur. Araştırmada, hemşireler eğitim durumlarına göre değerlendirildiğinde her iki grubun bilgi düzeyleri arasında belirgin farklılıkların olmadığı görüldü. Kan basıncı ölçümü için uygun manşon seçimi konusunda üniversite mezunu hemşirelerin bilgi düzeylerinin SML’si mezunlarına göre biraz daha iyi olduğu saptandı (Tablo 3). Manşonun şişme seviyesi işleme başlamadan önce palpasyon vasıtasıyla belirlenir. Palpasyon yöntemi, oskültatuar gapı olan hastalarda yetersiz şişirmeyi; düşük kan basıncı olan hastalarda da aşırı miktarda şişirerek kişinin ağrı çekmesini önlemek için özellikle yararlıdır (Bolander 1994, Manley ve ark. 2000, Potter ve Pery 1997, Taylor ve ark. 2001). Bunun yanında, Drevenhorn ve ark. (2001)’nın çalışmasında, sadece 2 toplum sağlığı hemşiresinin kan basıncı ölçümü öncesinde palpasyonla manşonun şişme seviyesini tespit ettiği görülmüştür. Araştırmada, SML’si mezunu hemşirelerden 2 kişi (%13.3’ü) üniversite mezunu hemşirelerden ise 13 kişi (%12.4’ü) kan basıncı ölçümünden önce palpasyonla manşonun şişme seviyesinin belirlenmesi gerektiğini belirtmişlerdir (Tablo 3). Drevenhorn ve ark. (2001)’nın çalışmasına benzer olarak bizim çalışmamızda da manşonun şişme seviyesinin nasıl tespit edileceği konusunda hemşirelerin bilgiye ihtiyaçları olduğu saptanmıştır. Çalışmada, kan basıncı ölçümü yapılırken hatalı sonuç veren durumlarla ilgili olarak sorumlu hemşirelerin yatak başı hemşirelerine göre doğru cevap yüzde oranlarının daha fazla olduğunu görmekteyiz. Yani, sorumlu hemşirelerin bu konudaki bilgi düzeyleri yatak başı hemşirelerine göre daha iyidir (Tablo 4). Buradan yatak başı hemşirelerinin hastadan birinci derecede sorumlu olan kişiler olmasına rağmen kan basıncının doğruluğunu etkileyen konulara karşı daha az duyarlı ve dikkatsiz oldukları sonucunu çıkarabiliriz. Literatürde ve DSÖ / Ulusal Hipertansiyon Topluluğunun (1983) önerilerine göre hasta ölçümden önce en az 5 dk istirahat ettirilmelidir. Çünkü istirahat ettirme periyoduna uyulmadığı taktirde hatalı bir şekilde yüksek kan basıncı elde edilebilir (Drevenhorn ve ark. 2001). Tablo 5’te doğru kan basıncı ölçümü için istirahat periyodunun gerekliliği konusunda, yatak başı hemşirelerinin (% 48.5) sorumlu hemşirelere (% 73.7) göre teorik ve uygulamaya yönelik bilgilerini geliştirmeye ihtiyaçları olduğu görüldü. 53 Tablo 5’te görüldüğü gibi, doğru kan basıncı ölçümü için gerekli olan kol pozisyonunu (kalp seviyesinde 450), sorumlu hemşirelerin doğru cevaplama oranı %63.2 iken, yatak başı hemşirelerinin % 57.4’ tür. Yine aynı şekilde tablo 5’ te, kan basıncı ölçümünde hatalı sonuç veren durumlardan biri olan kolun kalp seviyesinin üzerinde olması ölçütünü sorumlu hemşirelerin doğru cevaplama oranı (% 47.4) yatak başı hemşirelerine göre (% 26.7) daha iyidir. Kan basıncı ölçümünün doğru şekilde elde edilmesi için kolun kalp seviyesinde tutulması ve istirahat periyotları, temel ve doğru işlemlerdir (Veiga ve ark. 2003). Tablo 4. Diplomalı Hemşirelerin Görevlerine Göre Kan Basıncı Ölçümü Yapılırken Hatalı Sonuç Veren Durumların Karşılaştırılması (N=120) ÖZELLİKLER ÖLÇÜTLER YATAK BAŞI HEMŞİRESİ Sayı %* (n) GÖREVİ SORUMLU HEMŞİRE Sayı %* (n) 1. Yemekten hemen sonra ölçülmesi Doğru Yanlış 29 72 28.7 71.3 5 14 26.3 73.7 2. Aktiviteden hemen sonra ölçülmesi Doğru Yanlış 61 40 60.4 39.6 12 7 63.2 36.8 Doğru Yanlış 4 77 23.8 76.2 6 13 31.6 68.4 Doğru Yanlış 27 74 26.7 73.3 9 10 47.4 52.6 5. Arızalı ekipman kullanılması Doğru Yanlış 53 48 52.5 47.5 10 9 52.6 47.4 6. Ölçümün çok hızlı yapılması Doğru Yanlış 18 83 17.8 82.2 6 13 31.6 68.4 7. Hastanın anksiyeteli, stresli olması Doğru Yanlış 19 82 18.8 81.2 5 17 26.3 73.7 Doğru Yanlış 25 76 24.8 75.2 9 10 47.4 52.6 Doğru Yanlış Doğru Yanlış 13 88 7 94 12.9 87.1 6.9 93.1 2 17 2 17 10.5 89.5 10.5 89.5 3. Manşonun tam inmeden şişik durumda kola takılması 4. Kolun kalp seviyesinin üzerinde olması 8. Antihipertansif ilaçları verildikten sonra ölçülmesi 9. Manşonun sıkı veya gevşek olması 10. Ölçen kişiden kaynaklanması *Yüzdeler sütun toplamlarına göre alınmaktadır sd 54 serbestlik derecesi **** Fisher’s kikare İKİ YÖNLÜ ANLAMLILIK X2=0.05 sd= 1 p= 0.832 X2=0.05 sd= 1 p= 0.82 X2=0.19 sd= 1 p= 0.67 X2=3.24 sd=1 p= 0.07 X2=0.000 sd= 1 p= 0.990 X2=1.13 sd= 1 p= 0.29 X2=0.19 sd= 1 p= 0.66 X2=4.03 sd= 1 p= 0.05 sd=1 p=1.000 **** sd= 1 p=0.633 **** Tablo 5. Diplomalı Hemşirelerin Görevlerine Göre Doğru Kan Basıncı Ölçümü İçin Gerekli Olan Ölçütlerin Karşılaştırılması (N=120) GÖREVİ ÖZELLİKLER YATAK BAŞI SORUMLU HEMŞİRESİ HEMŞİRE Sayı (n) ÖLÇÜTLER 1. Kol pozisyonu (Kalp seviyesinde 450) 2. İstirahat periyodu %* Sayı (n) İKİ YÖNLÜ ANLAMLILIK %* Doğru Yanlış 58 43 57.4 42.6 12 7 63.2 36.8 Doğru Yanlış 49 52 48.5 51.5 14 5 73.7 26.3 X2=0.22 sd=1 p= 0.64 X2=4.06 sd=1 p= 0.04 Tablo 6. Diplomalı Hemşirelerin, Deneyim Sürelerine Göre Kan Basıncı Ölçümü Yapılırken Hatalı Sonuç Veren Durumların Karşılaştırılması (N=120) ÖZELLİKLER ÇALIŞMA YILI 2 YILDAN AZ 2 YIL VE DAHA FAZLA Sayı (n) %* Sayı (n) ÖLÇÜTLER İKİ YÖNLÜ ANLAMLILIK %* 27 73.5 1-Yemekten hemen sonra ölçülmesi Doğru Yanlış 7 11 38.1 61.1 27 75 2-Kolun kalp seviyesinin üzerinde olması Doğru Yanlış 7 11 38.9 61.1 29 73 28.4 71.6 3-Ölçümün çok hızlı Yapılması Doğru Yanlış 5 13 27.8 72.2 19 83 18.6 81.4 4-Manşonun sıkı veya gevşek olması 5-Ölçen kişiden kaynaklanması Doğru Yanlış Doğru Yanlış 5 13 3 15 27.8 72.2 16.7 3.3 10 92 6 96 9.8 90.2 5.9 94.1 X2= 1.2 sd=1 p= 0.28 X2= 0.8 sd=1 p= 0.4 X2= 0.33 sd=1 p= 0.6 sd=1 p=0.04 **** sd=1 p=0.13 Literatürde, hemşirelerin belirli düzeye ulaşabilmeleri, gerekli uygulama becerisini kazanabilmeleri için en az 2 yıl deneyimli olması gerektiğini vurgulanmaktadır (NHBPEP ve AHA 2002). Bu verinin aksine araştırma sonuçlarına göre (Tablo 6), deneyim süresi arttıkça hatalı ölçüm oranının arttığı söylenebilir. Tablo 6’ da, hatalı sonuç veren durumlar konusunda deneyim süresi 2 yıldan az olan hemşirelerin doğru cevap oranları, 2 yıl ve daha fazla çalışma yılı olanlara göre daha fazladır. 55 Tablo 7. Diplomalı Hemşirelerin Deneyim Sürelerine Göre Doğru Kan Basıncı Ölçümü İçin Gerekli Olan Ölçütlerin Karşılaştırılması (N=120) ÇALIŞMA YILI 2 YIL VE 2 YILDAN AZ DAHA FAZLA Sayı Sayı %* %* (n) (n) ÖZELLİKLER ÖLÇÜTLER 1- Kol pozisyonu (Kalp seviyesinde 450) Doğru Yanlış 13 5 72.2 27.8 57 45 55.9 44.1 2- Brakiyal arter alanının palpe edilmesi Doğru Yanlış 12 6 66.7 33.3 61 41 59.8 40.2 3- Brakiyal arter üzerinde steteskopun pozisyonu Doğru Yanlış 11 7 61.1 38.9 57 45 55.9 44.1 4-Manşonun havasının 2-3 mm Hg/sn hızda boşaltılması Doğru Yanlış 13 5 72.2 27.8 64 38 62.7 37.3 5-İkinci ölçüm için 30- 60 sn bekleme aralığı Doğru Yanlış 6 12 33.3 66.7 18 84 17.6 82.4 6-İkinci ölçüm için manşonun havasının tam olarak boşaltılması Doğru Yanlış 12 6 66.7 33.3 40 62 39.2 60 *Yüzdeler sütun toplamlarına göre alınmaktadır sd İKİ YÖNLÜ ANLAMLILIK X2= 1.7 sd=1 p= 0.2 X2= 0.3 sd=1 p= 0.58 X2= 0.2 sd=1 p= 0.68 X2= 0.6 sd=1 p= 0.4 X2= 1.5 sd=1 p= 0.23 X2= 4.7 sd=1 p=0.30 serbestlik derecesi Tablo 7’de doğru kan basıncı ölçümü için gerekli olan ölçütlerden, kol pozisyonu, brakiyal arter alanının palpe edilmesi, steteskopun pozisyonu, manşonun havasını indirme hızı ve ikinci ölçüm için bekleme aralığı gibi noktalarda 2 yıldan az çalışma yılı olan hemşirelerin diğer gruba göre daha başarılı oldukları görüldü. Bu veriler ışığında deneyim süresi arttıkça kan basıncının doğru ölçülmesine yönelik bilgilerin güncellenmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Veiga ve ark. (2003)‘nın 105 hemşirenin çalışma kapsamına alındığı kan basıncı ölçüm tekniğinin değerlendirilmesi konulu çalışmasında, ölçümler arasında 30-60 sn’lik bekleme aralığı konusunda hemşirelerin % 25.7’sinin teorik ve uygulama bilgisine sahip olduğu görülmüş. Çalışmamızda 120 mezun hemşireden 2 yıldan az çalışma yılı olanların % 33.3’ünün ölçümler arasında 30-60 sn’lik bekleme aralığı konusunda teorik ve uygulama bilgisine sahip olduğu görüldü. Bu değer 2 ve daha fazla çalışma yılı olan hemşirelere göre daha yüksek bir değer olmasına rağmen beklenen bir sonuç değildir (Tablo 7). 56 Tablo 8. Diplomalı Hemşireler, 2. ve 4. Sınıf Öğrenci Hemşireler İle, Doğru Kan Basıncı Ölçümü İçin Gerekli Olan Ölçütlerin Karşılaştırılması ÖZELLİKLER ÖLÇÜTLER 1. Doğru çalışan manometre 2. Uygun manşon seçimi 3. Kol pozisyonu (Kalp seviyesinde 450) 4. İstirahat periyodu 5. Manşonun çıplak kol üzerine yerleştirilmesi 6. Brakiyal arter alanının palpe edilmesi 7. Brakiyal arter üzerine steteskopun pozisyonu 8. Steteskop manşonun altına yerleştirilmemeli 9. Palpasyon vasıtasıyla şişme seviyesinin önceden tespit edilmesi 10. Manşonun havasının 2-3 mm Hg/sn hızla boşaltılması 11. İkinci ölçüm için 30- 60sn bekleme aralığı 12. İkinci ölçüm için manşonun havasının tam olarak boşaltılması Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış Doğru Yanlış * Yüzdeler sütun toplamlarına göre alınmaktadır Hemşireler (N=120) Sayı %* (n) 18 15 102 5 50 50 60 50 70 58.3 50 41.7 63 52.5 57 47.5 54 45 66 55 73 60.8 47 39.2 68 56.7 52 43.3 86 71.7 34 20.3 15 12.5 105 87.5 77 64.2 43 35.8 24 20 96 80 52 43.3 68 56.7 2. Sınıflar (N=60) Sayı %* (n) 15 25 45 75 28 46.7 32 53.3 50 83.3 10 16.7 39 65 21 35 14 23.3 46 76.7 45 75 15 25 35 58.3 25 41.7 29 48.3 31 51.7 5 8.3 55 91.7 40 66.7 20 33.3 9 15 51 5 24 40 36 60 4. Sınıflar (N=60) Sayı %* (n) 9 15 51 5 36 60 24 40 43 71.7 17 28.3 49 81.7 11 18.3 16 26.7 44 73.3 45 75 15 25 41 68.3 19 31.7 52 86.7 8 13.3 8 13.3 52 86.7 35 58.3 25 41.7 10 16.7 50 3.3 23 38.3 37 61.7 İKİ YÖNLÜ ANLAMLILIK X2=3.12, sd=2 p= 0.21 X2= 2.40, sd=2 p= 0.30 X2= 11.99, sd=2 p= 0.002 X2= 14.7, sd=2 p= 0.001 X2= 10.7, sd=2 p= 0.005 X2= 5.53, sd=2 p= 0.063 X2= 2.36, sd=2 p= 0.307 X2=21.32, sd=2 p= 0.000 X2= 0.89, sd=2 p= 0.64 X2= 0.97, sd=2 p=0.62 X2=0.77 , sd=2 p= 0.68 X2= 0.46, sd=2 p= 0.79 sd serbestlik derecesi 57 Tablo 8’de, 2. sınıf öğrencilerin % 83.3’ ünün kol pozisyonu ölçütünü doğru cevapladığı görülmektedir. Burada 2. sınıf öğrencilerin temel eğitimlerini yeni almış olmaları avantajını kullandıklarını söyleyebiliriz. Hemşirelerin (% 58.3) ise öğrencilere göre bu konuda yetersiz bilgiye sahip oldukları söylenebilir. Araştırma sonucuna göre, genel olarak öğrencilerin hemşirelere göre teorik ve uygulama bilgisi açısından daha başarılı oldukları saptandı. Çalışmada, doğru kan basıncı ölçümü için önemli olan kol pozisyonu (kalp seviyesinde 450) ölçütü, hemşireler ve öğrenciler arasındaki değerlendirmede anlamlı bulundu (p=0.002) (Tablo 9). Kan basıncı ölçümü sırasında kol pozisyonunun önemi konusunda 2. ve 4. sınıf öğrenci hemşirelerin mezun hemşirelere göre daha iyi düzeyde bilgiye sahip oldukları görüldü. DSÖ’ nün önerisine göre kan basıncı ölçümü sırasında, hasta oturuyorsa kola sandalyenin kenarından destek alınarak pozisyon verilmeli, yatıyorsa kol desteklenerek yaklaşık 4. İnterkostal alan hizasında kalp seviyesinde tutulmalıdır. Bu öneriler dikkate alınmazsa, kolun kalp seviyesinin altında durduğu her 5 cm için kan basıncı 3-4 mmHg artış gösterebilir (Armstrong 2002, Netea ve ark. 2002, Netea ve ark. 1999, O’Brien ve ark. 2002). Armstrong (2002)’un hemşirelerin kan basıncı ölçümünde hataya neden olan konular hakkındaki bilgisini ortaya koymak için yaptığı çalışmasında olduğu gibi bizim çalışmamızda da, olguların tümünün palpasyonla şişme seviyesinin tespiti konusunda bilgi düzeylerinin düşük olduğu saptandı (Tablo 8). Tablo 9. Diplomalı Hemşirelerin, 2. Ve 4. Sınıf Öğrenci Hemşirelerin, Korotkoff Seslerinin Fazlarına Göre Diyastolik Kan Basıncı Değerlendirmesi HEMŞİRELER (N=120) Korotkoff Sesleri Sayı (n) % Sayı (n) % FAZ V 87 72.5 42 70 FAZ I 17 14.2 - - YANIT YOK 15 12.5 16 26.7 sd serbestlik derecesi 58 GRUP 2. SINIFLAR (N=60) 4. SINIFLAR (N=60) İKİ YÖNLÜ ANLAMLILI Sayı (n) % K X2=0.67 46 76.7 sd=2 p=0.706 X2=9.332 8 13.3 sd=2 p=0.009 X2=7.96 6 10 sd=2 p=0.02 Çalışmada, toplam 120 hemşirenin (n=87) % 72.5’inin, diyastolik basınç için Faz V’i seçtiği görüldü (Tablo 9). Armstrong (2002)’un hemşirelerin kan basıncı ölçümünde hataya neden olan konular hakkındaki bilgisini ortaya koymak için yaptığı çalışmasında, diyastolik kan basıncının tespiti konusunda sorulan soruya bizim çalışmamıza yakın bir değer olarak, 78 hemşirenin % 71’inin doğru cevapladığı saptandı. Bu değer tatmin edici düzeyde bulunmuştur. Çalışmada, diplomalı hemşirelerin % 72.5’inin, 2. sınıfların % 70’inin, 4. sınıfların da % 76.7’sinin diyastolik basıncı Faz V olarak kayıt ettikleri saptandı. İstatiksel açıdan anlamlılık olmamasına rağmen, bu bulgular ışığında mezun hemşireler, 2. ve 4. sınıf öğrenci hemşireler arasında korotkoff seslerini ve diyastolik basıncı tanıma konusunda önemli bir fark olmadığı görüldü (Tablo 9). SONUÇ VE ÖNERİLER Bu çalışmadaki amacımız, hemşirelerin indirekt arteriyel kan basıncı ölçümüne ilişkin teorik ve uygulamaya yönelik bilgilerinin değerlendirilmesiydi. Sonuç olarak, hemşirelerin kan basıncı ölçümü konusundaki bilgilerinin uygulamada hata yapılmasını önlemek açısından yetersiz olduğu söylenebilir. Kan basıncı ölçümünün doğru uygulanması, birey hakkında verilecek klinik kararlara temel oluşturarak tedavi ve bakımın doğru yönlendirilmesini sağlar. Kan basıncı ölçüm tekniğine uygun olmayan ölçüm yapmanın temelinde, bilgi-deneyim eksikliği ve yanlış alışkanlıkların gelişmesi yer almaktadır. Hemşirelerin öğrencilik yıllarında bu konuda iyi eğitilmeleri ve mezuniyet sonrası belirli aralıklarla kan basıncı ölçümlerinin gözden geçirilmesi ve eğitimin tekrarlanması yararlı olabilir. Bu nedenle; • Hemşire eğitimcilerin, klinik uygulamalar sırasında öğrencilerin kan basıncı ölçüm uygulamalarını gözleyerek, hataların düzeltilmesini sağlamaları, • Diplomalı hemşirelerin, kan basıncı ölçüm uygulamalarının gözden geçirilerek hatalı uygulamaların saptanması ve belirli sürelerde kan basıncı ölçüm tekniği konusunda eğitimden geçirilmeleri, • Sorumlu hemşirelerin, teorik ve uygulamaya yönelik bilgi ve becerisini paylaşımcı ve lider özelliği olan kişilerden seçilmesi önerilebilir. 59 KAYNAKLAR 1. Armstrong R S (2002). Nurses’ knowledge of error in blood pressure measurement technique. İnternational Journal of Nursing Practice, 8: 118-126. 2. Bakx C, Oerlemans G, Vanden Hoogen H ve ark. (1997). The influence of cuff size on blood pressure measurement. Journal of Human Hypertension, 11, 439-445. 3. Bolander V R (1994). Sorensen and Luckmam’s Basic Nursing. Third Edition, Philadelphia: WB. Saunders Company, 616-620. 4. Brunner L S, Suddarth D S (1989). Medical Surgical Nursing. Second Edition, Philadelphia: The Lippincott Manual, 356-7. 5. Clark A J, Lieh-Lai M W, Sarnaile A ve ark (2002). Discrepancies between direct and indirect blood pressure measurement using various recommendations for arm cuff selection. Pediatrics, 110: 5, 920-23. 6. Craven R F, Hırnle C J (2000). Fundamentals of Nursing Human Health and Function. Third Edition, Philadelphia: By Lippincott Williams & Wilkins, 432-45. 7. Drevenhorn E, Hakansson A, Petersson K (2001). Blood pressure measurement- an observational study of 21 public health nurses. Journal of Clinical Nursing, 10: 2, 189-194. 8. El Bagir M, Ahmet K (1997). Knowledge of blood pressure measurement among a teaching hospital staff in adeveloping nation. Journal of Human Hypertansion, 11, 495-499. 9. Junqueira SM, Oliveira V, Arcuri AMA ve ark (2002). Cuff width influence on blood pressure measurement during the pregnant-puerperal cycle. Juornal of Adveanced Nursing, 38: 2,180-189. 10. Karaöz S (1995). Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Hemşirelik Bölümü Öğrencilerinin Kan Basıncı Ölçümü Sırasında Yaptıkları Tekniğe Uygun Olmayan Uygulamalar. 4. Ulusal Hemşirelik Kongresi Bildiri Özet Kitapçığı, Ankara: 88-90. 11. Little P, Barnet J, Barnsley L ve ark (2002). Comparison of acceptabilitiy of and preferences for different methods of measuring blood pressure in primary care. BMJ, 325, 7358. 12. Manley K, Bellman L, Lumby J (2000). Surgical nursing, advancing practice. Edinburg: Churchill Livingstone. 13. Mattoo T K (2002). Arm Cuff in the Measurement of Blood Pressure. AJH, 15, 675685. 14. McAlister F, Straus SE (2001). Measurement of blood pressure=An evidence basced review. BMJ, 322, 908-11. 15. National High Blood Pressure Education Program (NHBPEP)/National Heart, Lung And Blood Instıtute (NHLBI) and American Heart Association (AHA) (2002). Working Meeting on Blood Pressure Measurement, Bethesda, 9-19. 16. Netea R T, Elving L D, Lutterman J A & Thien TH (2002). Body position and blood pressure measurement in petients with diabetes mellitus. Journal of İnternal Medicine, 251, 393-399. 17. Netea RT, Lenders JWM, Smits P ve ark (1999). Arm position is important for blood pressure measurement. Journal of Human Hypertension, 13, 105-109. 60 18. O’Brien T, Picking G F, Asmar R ve ark (2002). Working group on blood pressure monitoring of the european society of hypertansion international protocol for validation of blood pressure measuring devices in adults. Blood Pressure Monitoring, 7, 3-17. 19. Petrie J C, O’Brien E T, Littler WA ve ark (1986). Recommendations on blood pressure measurement. British Medical Journal., 293. 20. Potter P A, Pery A G (1997). Canadian Fundamentals of Nursing. St Louise: MosbyYear Book, 629-35. 21. Potter P A, Pery A G (1985). Fundamentals of Nursing Concepts, Process and Practice. St Louis: Mosby Company. 22. Summary of 1993 WHO-international society of hypertansion guidelines for the management of mild hypertansion (1993). BMJ, 307, 1541-6. 23. Saydanlı Ş (1999). Arter Kan basıncı Ölçümü. Yoğun Bakım Hemşireleri Dergisi, 3: 1, 27-30. 24. Taylor C, Lillis C, LeMone P (2001). Fundamental of Nursing the art & Science of Nursing Care. Fourth Edition, Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins, 432-50. 25. Tımby B K (2003). Fundamental skills and consepts in patient care. Seventh Edition, Philadelphia: A Wolters Kluwer Company, 152-8. 26. Türk Kardiyoloji Derneği (2000). Türk Kardiyoloji Derneği Ulusal Hipertansiyon Tedavi ve Takip Kılavuzu, 1-5. 27. Ulusoy M F, Görgülü R S (1995). Hemşirelik Esasları, Temel, Kuram, Kavram, İlke ve Yöntemler. Ankara: Çağın ofset, 1: 154-162. 28. Veiga E V, Noqueira M S, Carnio E C (2003). Assessment of the techniques of blood pressure measurement by health professonals. Sao Paulo: Arq. Bras. Cardiol, 80: 1, 1-9. 61 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 63-77, 2005 KALP YETMEZLİĞİNDE SAĞLIK DAVRANIŞLARI, SAĞLIĞA VERİLEN ÖNEM VE YAŞAM KALİTESİ İLİŞKİSİNİN İNCELENMESİ EXAMINING RELATIONSHIP AMONG HEALTH BEHAVIOURS, IMPORTANCE OF HEALTH AND QUALITY OF LIFE IN HEART FAILURE Serap ÖZER Gülümser ARGON Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu İç Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı Anahtar Sözcükler: Kalp Yetmezliği, Sağlık Davranışları, Sağlığa Verilen Önem, Yaşam Kalitesi Key Words: Heart Failure, Health Behaviours, Importance of Health, Quality of Life. *Bu çalışma 5. Ulusal İç Hastalıkları Kongresinde sözel bildiri olarak sunulmuş ve en iyi birinci bildiri ödülü kazanmıştır *Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Bilim Uzmanlığı Tezi, 2002 (Danışman: Gülümser ARGON) ÖZET Bu araştırma, kalp yetmezlikli hastalarda sağlık davranışları, sağlığa veri-len önem ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla analitik bir çalışma olarak planlanmıştır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji Servisine ve Kalp Yetmezliği Polikliniğine Mayıs 2001-Kasım 2001 tarihleri arasında başvuran ve kalp yetmezliği tanısı alan 102 hasta araştırma kapsamına alınmıştır. Araştırmadan veriler, Hasta Bilgi Formu, Sağlık Davranışları Ölçeği, Sağlığın Önemi Ölçeği ve Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Elde edilen verilerin değerlendirilmesinde, yüzdelik, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Pearson’un Moment Çarpımı Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre; hastaların % 73.5’inin erkek olduğu, % 37.3’ünün 60 yaş ve altı grupta yer aldığı ve % 57.8’inin 25 aydan fazla süredir kalp yetmezliği ile yaşadığı belirlenmiştir. Hastaların sağlık davranışlarının (puan ortalaması 59.2549) ve yaşam kalitelerinin (puan ortalaması 50.3431) orta düzeyde olduğu, cinsiyet ve eğitim durumundan etkilendiği saptanmıştır. Sağlığa verilen önem (puan ortalaması 8.75) ise ortalama değerin üzerinde bulunmuştur. Hastaların yaşam kalitesi ile sağlık davranışları arasında da pozitif bir ilişki saptanmıştır. 63 SUMMARY This research was planned to examine the relationship between health behaviours and importance given to health and quality of life in patients with heart failure, as an analytic study. 102 patients who referred to Cardiology Service and Heart Failure Polyclinic of Ege University Medical Faculty Hospital between the dates of May 2001-November 2001 and had diagnosis of heart failure were enrolled in this research. In the research, researcher collected the data by using following tools; Patient Information Form, Health Behaviours Scale, Importance of Health Scale, Quality of Life Scale. In the assessment of data obtained, percĞntage, One-Way Variance Analysis (ANOVA) and Pearson’s Moment Product Correlation Analysis were used. According to the results of the research the followings were determined; 73.5 % were male, 37.3 % were sixty years and lower, 57.8 % living with heart failure over twenty five month of the patients. It was determined quality of life (mean score= 50.3431) and health behaviours (mean score=59.2549) of the patients were in intermediate level, was affected from gender and education. The importance given to health (mean score= 8.75) was found above the mean value. It was established that there was a positive relationship between quality of life and health behaviours of patients. GİRİŞ Hemşireliğin kuramsal ve kavramsal çatısı “sağlık” üzerine odaklanmıştır. Bu nedenle son yıllarda hemşire kuramcılar ve araştırıcılar, sağlık davranışları, sağlığa verilen önem ve insan sağlığını etkileyen faktörler ile ilgili çalışmalara yönelmişlerdir. Bu çalışmaların amacı, bireyin yaşamı boyunca kendi yaşam davranışları ile sağlıklı kalmasını sağlamaktır (Esin, 1997). Sağlığın tanımı gerçekten karmaşık olup farklı açılardan incelenebilir ve farklı tanımlara rastlanabilir (Akça, 1998). Literatürde sağlığın kelime anlamını açıklayan yaklaşık bin tanım bulunabileceği bildirilmektedir (Esin, 1997). Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre sağlık, “sadece hastalığın veya sakatlığın olmaması değil, kişinin fiziksel, sosyal ve psikolojik açıdan tam bir iyilik hali içinde olması” şeklinde tanımlanmaktadır (Akça, 1998; Birol, Akdemir, Bedük, 1995; Potter, Perry, 1985). Özetle bireyin günlük yaşamındaki kişisel ihtiyaçlarını ve tutkularını da gerçekleştirmesine olanak tanıyan bir kaynaktır (Enç, 1998). Sağlık davranışı ise bireyin sağlıklı olmak için inandığı ve yaptığı herhangi bir faaliyeti; sağlıklı olduğu zaman hastalığı önleyici davranışı olarak tanımlanmaktadır (Walker, Sechrist, Pender, 1987). 64 İnsanların sağlıklarında herhangi bir sapma olduğunda, yaşamdan aldıkları doyum azalabilir. Bu noktada hemşireliğin rolü ve amacı; bireye kendi bakımını yapar hale gelinceye dek yardımcı olmak; en kısa zamanda bireyin kendi bakımını üstlenmesini, gereksinimlerini karşılayabilmesini sağlamak ve tüm bu süreçlerde yaşam doyumunu en üst düzeye çıkarmaktır (Pınar, 1995). Kronik hastalıklar arasında, insidans ve prevelans oranları açısından önemli bir yere sahip olan konjestif kalp yetmezliği (KKY), sık acil yardım ve hastane tedavisi gerektiren bir hastalıktır. Neden olduğu fiziksel ve psikososyal sorunların özelliği ve yoğunluğundan dolayı, KKY’nin tedavisi karmaşık ve zor olmaktadır (Durademir, 1999). KKY’li bir hastada fonksiyonel kapasite sınırlandığı ve çok sayıda semptom bulunduğu için yaşam kalitesi bozulmaktadır (House-Fancher, Griego, 1996). Yapılan bir çalışma KKY nedeniyle hastaların cinsel aktiviteleri de dahil olmak üzere birçok aktivitesinin kısıtlandığını göstermiştir (Jaarsma, Dracup, Walden, et all, 1996). KKY prognozu kötü olabilen bir hastalık olduğu için günümüzde önemli bir klinik ve sağlık bakım sorunu olarak düşünülmektedir (House-Fancher, Griego, 1996). Kalp yetmezliğinin başarılı bir şekilde yönetimi, hastaların ve ailelerinin büyük ölçüde yaşam şekli değişikliklerine uyumunu gerektirmektedir. İlaç tedavisi hastaların günde birçok kez kullanmaları gereken ilaçları içerebilir. Diyet ve günlük yaşam aktiviteleri hastaların arzu ettikleri, gelenekleri ve kültürel yapıları ile çatışmalar yaratabilecek değişiklikler gerektirebilir. Hastalar yeni kısıtlamalarla, sınırlılıklarla yaşama fikrine ve sorumluluğuna psikolojik olarak uyum sağlamalıdır. Bu önlem ve gerekliliklerden herhangi birini başarmada yetersizlik yaşam kalitesinde düşmeye, gereksiz hastane yatışlarına ve erken ölümlere yol açmaktadır. Bu nedenle hastalarda yaşam kalitesini yükselten ve semptomları düzelten farmakolojik olmayan girişimlerin geliştirilmesi gerekmektedir (Enç, 1998). KKY’li hastalarda yaşam kalitesinin arttırılması; hastanın hastalık hakkında bilgilendirilmesini, davranış değişikliği başlatılmasını, hastaların değerlerinin, inançlarının, amaçlarının, sağlıklarına verdikleri önemin ve bunları etkileyen faktörlerin değerlendirilmesini, hastaların hastalığa uyum sağlamasını ve yaşam şeklinde değişiklikler yapmasını, planlanan bakıma aktif olarak katılımını ve işbirliğini gerektirmektedir. Hem hastalığın ortaya çıkardığı sorunların belirlenmesi ve izlenmesinde hem de karmaşık tedavi protokollerinin uygulanmasında hasta ve ailesinin aktif katılımı ve uyumu önem taşımaktadır (Durademir, 1999). 65 Bu bilgilerin ışığı altında planlanan bu araştırmanın amacı; kalp yetmezlikli hastaların, sosyo-demografik ve hastalıkla ilgili özelliklerini, sağlık davranışlarını, sağlığa verdikleri önemi, yaşam kalitelerini ve bunları etkileyen etmenleri belirlemek, sağlık davranışları, sağlığa verilen önem ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi incelemektir. GEREÇ VE YÖNTEM Tanımlayıcı ve analitik türde olan araştırma kapsamına; Mayıs 2001–Kasım 2001 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji Servisi ve Yoğun Bakım Ünitesinde yatan ve Kalp Yetmezliği Polikliniği’ne kontrole gelen, durumu stabil, kalp yetmezliği tanısı en az altı ay önce konmuş, son altı ay içinde çekilen ekokardiyogramda ejeksiyon fraksiyonu (EF) % 40 ve altında olan, son bir yıl içinde myokard infarktüsü geçirmeyen, iletişim kurmada güçlüğü olmayan ve araştırmaya katılmayı kabul eden, rastgele örnekleme tekniği kullanılarak seçilen 102 kalp yetmezlikli hasta alınmıştır. Dolayısıyla araştırma sonuçları Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji Kliniği’ne kalp yetmezliği nedeniyle başvuran hastalarla sınırlıdır. Araştırmada veri toplama aracı olarak; birey ve hastalığa ilişkin bilgileri içeren Soru Formu, Kalp Yetersizliği Sağlık Davranışları Ölçeği, Sağlığın Önemi Ölçeği ve Yaşam Kalitesi Ölçeği olmak üzere dört formdan yararlanılmıştır. I. Soru Formu Kalp yetmezliği ile ilgili benzer çalışmalar göz önüne alınarak hazırlanan soru formu, birey ve hastalığa ilişkin hastadan ve dosyadan alınan tanımlayıcı bilgileri, aile ve arkadaş ilişkileri gibi kişiler arası etkileşimi gösteren iki soruyu, sağlık durumunun nasıl algılandığını belirleyen bir soruyu içermek üzere dört bölümden oluşmaktadır. II. Kalp Yetersizliği Sağlık Davranışları Ölçeği Ölçek; 1998 yılında Nuray Enç tarafından konu ile ilgili literatür taramaları yapılarak hazırlanmış olup; kalp yetmezliği olan bireylerin sağlık davranışlarını saptamaya yönelik olarak toplam 24 madde içermektedir (Enç, 1998). Ölçeğin tüm maddeleri olumludur. Puanlama 1’den 4’e kadardır. “Hiçbir zaman” yanıtı için 1, “Bazen” yanıtı için 2, “Sık sık” yanıtı için 3, “Düzenli olarak” yanıtı için 4 puan verilerek sayısal değerler elde edilmektedir. Böylece ölçekten en düşük 24, en yüksek 96 puan alınmaktadır. Değerlendirmede düşük puanlarda kalp yetmezliği sağlık davranışlarının yetersiz olduğu, yüksek puanlarda ise 66 kalp yetmezliği sağlık davranışlarının yeterli olduğu şeklinde yorum yapılmaktadır. III. Sağlığın Önemi Ölçeği Wallston ve arkadaşları tarafından geliştirilen ölçek Esin (1997) tarafından İngilizce’den Türkçe’ye uyarlanarak geçerlilik ve güvenilirlik çalışmaları yapılmıştır; Enç (1998) tarafından da kalp yetmezlikli hastalara uygulanmıştır. Ölçekte 10 madde bulunmaktadır (Esin, 1997). Bireyden 10 maddeyi önem derecesine göre; her bir maddenin sol başına 1’den 10’a kadar sayılar yazarak sıralandırması istenmektedir. Sağlık maddesinin başına yazılan sayı 11’den çıkarılarak ölçeğin puanı elde edilmektedir. Ölçekten en düşük 1, en yüksek 10 puan alınmaktadır. Yüksek puan yüksek sağlık değerine sahip şeklinde yorumlanmaktadır. IV. Yaşam Kalitesi Ölçeği Araştırmada kullanılan Yaşam Kalitesi Ölçeği (Sol Ventrikül Disfonksiyonu Anketi-LVD-36), kalp yetmezlikli hastalarda sol ventrikül disfonksiyonunun günlük yaşam ve iyilik hali üzerine etkisini ölçmek amacıyla Leary ve Jones tarafından (2000) yılında geliştirilmiştir. Bu ölçek aynı zamanda hastalığın etkisini, tedavinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır ve 36 soru içermektedir. Sorular iki seçenekli (Doğru/Yanlış) bir dizide hastalara sunulmaktadır. Doğru cevaplar toplanıp, toplam yüzde olarak ifade edilmektedir. Ölçekten 0-100 arası puan alınmaktadır. Ölçekten elde edilen puan arttıkça yaşam kalitesi azalmaktadır. Bu ölçeğin, Türk hastalara uygulanabilirliğini belirlemek üzere geçerlilik ve güvenilirlik çalışmaları yapılmıştır. Geçerlilik çalışmasına yönelik olarak; dil geçerliliği ve içerik geçerliliği (Kendall İyi Uyuşum Katsayısı: W(35)=0.2356, p<0.05) çalışmaları yapılmış, güvenilirlik çalışmasına yönelik olarak ise; zamana karşı değişmezlik için Pearson’un Moment Çarpımı Korelasyon Katsayısı (r= 0.8759), İki Yarım Test Güvenilirliği, Cronbach Alfa Katsayısı (0.90-0.75), iç tutarlılık için Pearson’un Moment Çarpımı Korelasyon Katsayısı hesaplanmıştır. Araştırmanın yürütülebilmesi için Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği’nden, Kardiyoloji Anabilim Dalı’dan ve ölçekleri kullanmak için de geliştiren kişilerden yazılı izin alınmıştır. Soru formu kalp yetmezliği polikliniğine haftanın bir günü randevu ile gelen hastalara (yaklaşık 3-5 hasta), hekim kontrolünden ve poliklinik dosya kayıtlarının incelenmesinden sonra araştırmacı tarafından soru cevap yöntemi ile uygulanmıştır. Uygulamadan önce, hastalara araştırmanın amacı ve formların içeriği hakkında açıklamalarda bulunulmuş, katılımları için onayları alınmıştır. Hastaların soruları yanıtlaması yaklaşık 67 30-40 dakika sürmüştür. Hasta ile ilgili bazı bilgiler hasta dosyasından ve hekiminden alınmıştır. Araştırmanın amacına uygun olarak toplanan verilerin değerlendirilmesinde SPSS paket programı versiyon 10.0 kullanılmıştır. Hastalarla ilgili verilerin sayı ve yüzde dağılımları elde edilmiş, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), Pearson’un Moment Çarpımı Korelasyon Analizi ve Tukey testinden yararlanılmıştır. BULGULAR Hastalara ve Hastalığa İlişkin Bulgular Araştırma kapsamına alınan hastaların % 73.5’i erkektir, % 37.3’ü 60 yaş ve altı grupta yer almaktadır. Tüm hastalar için belirlenen yaş ortalaması 63.78±11.45’dir. Hastaların % 83.3’ü evli, % 31.4’ü ilkokul mezunu ve % 92.2’si çalışmamaktadır. Sosyal güvence açısından dağılımlar incelendiğinde; % 69.6’sının emekli sandığı, % 11.8’inin de SSK’dan yararlandığı saptanmıştır. Hastaların hastalık süreleri incelendiğinde; % 28.4’ünün 6-12 ay, % 13.7’sinin 13-24 ay, % 57.8’inin ise 25 aydan fazla süredir kalp yetmezliği tanısı ile yaşadıkları belirlenmiştir. Hastaların % 30.5’inde kalp yetmezliği dışında hipertansiyon, % 25.8’inde diabetes mellitus, % 8.6’sında solunum sistemi hastalığı, % 3.9’unda gastrointestinal sistem sorunları saptanırken, % 28.1’inde kalp yetmezliği dışında başka bir hastalığın olmadığı belirlenmiştir. Hastaların hastanede yatma durumları incelendiğinde; % 70.6’sının kalp yetmezliği nedeniyle daha önceden hastanede yattığı ve % 34.7’sinin tanı aldıktan sonra hastaneye yatış sayısının dörtten fazla olduğu saptanmıştır. Araştırma kapsamına alınan 102 hastanın rahatsızlık duyduğu semptomlar incelendiğinde; % 50.7’sinin solunum sıkıntısından, % 14.0’ının fiziksel aktivitelerdeki zorluktan, % 9.9’unun yorgunluk/ güçsüzlükten, % 7.0’ının sıkıntılı uykudan, % 9.2’sinin ödemden, % 5.6’sının ise göğüs ağrısından rahatsızlık duyduğu saptanmıştır. Araştırmaya katılan hastaların % 94.1’ine doktor tarafından bir diyet önerildiği; hastaların % 39.2’sinin önerilen bu diyete aynen uyduğu, % 37.3’ünün kısmen uyduğu, % 23.5’inin ise önerilen diyete uymadığı saptanmıştır. Hastaların % 50.0’ına egzersiz önerildiği; egzersiz önerilen hastaların % 46.1’inin bu egzersizi yaptığı, % 53.9’unun ise yapmadığı belirlenmiştir. Hastaların kalp yetmezliği ciddiyetlerini belirlemek için New York Kalp Derneği (NYHA) sınıflaması kullanılmıştır. Bu sınıflamaya göre % 68 50.0’ının II. grupta, % 34.3’ünün III. grupta yer aldığı saptanmıştır. Hastaların EF değerleri incelendiğinde; % 4.9’unda EF’nin % 19 ve altında, % 64.4’ünde % 20-30 arasında, % 31.7’sinde ise % 31-40 arasında olduğu belirlenmiştir. Hastalar aile ilişkileri açısından incelendiğinde; çoğunluk (% 57.8) aile ilişkilerinin iyi olduğunu belirtmiştir. Hastaların % 31.4’ü arkadaş ilişkilerini çok iyi, % 63.7’si ise iyi olarak değerlendirmiştir. “Şu anki sağlık durumunuzu nasıl değerlendiriyor sunuz?” sorusuna, hastaların çoğunluğu (% 58.8) iyi yanıtını vermiştir. Sağlık Davranışlarına İlişkin Bulgular Araştırmaya katılan kalp yetmezlikli hastaların sağlık davranışları puan ortalaması 59.25 olarak bulunmuştur. Cinsiyet ve sağlık davranışları arasındaki ilişki incelendiğinde; sağlık davranışları erkeklerde kadınlara oranla daha yeterli düzeyde bulunmuştur (F=11.394; p< 0.05) (Tablo 1). Araştırmaya katılan hastaların yaş grupları ile sağlık davranışları toplam puan ortalamaları arasındaki ilişki incelendiğinde; yaş grupları ile sağlık davranışları puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (F=0.197; p> 0.05) (Tablo 1). Sağlık davranışları puan ortalamasının okur yazar ve ilkokul mezunu olan hastalarda okur yazar olmayanlara göre, yüksekokul mezunu olanlarda ortaokul ve lise mezunlarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (F=12.097; p< 0.05) (Tablo 1). Hastaların kalp yetmezliği tanısının belirlenme zamanı ile sağlık davranışları puan ortalaması arasındaki ilişki incelendiğinde; aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (F=2.404; p> 0.05) (Tablo 1). Hastaların hastanede yatma durumu ile sağlık davranışları puan ortalaması arasındaki ilişkiye bakıldığında; hastanede yatan ve yatmayan hastaların ortalama puanları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (F=1.240; p> 0.05) (Tablo 1). Araştırma kapsamına alınan hastaların kalp yetmezliği sınıfı ile sağlık davranışları toplam puanı arasındaki ilişki incelendiğinde; istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (F=1.781; p> 0.05) (Tablo 1). Hastaların EF değerleri ile sağlık davranışları toplam puanı arasındaki ilişki incelendiğinde; EF ile sağlık davranışları puanı 69 arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (F=1.160; p> 0.05) (Tablo 1). Sağlığa Verilen Öneme İlişkin Bulgular Sağlığa verilen önem (puan ortalaması 8.75) ortalama değerin üzerinde bulunmuştur ve sağlığa verilen önem ile sosyo-demografik ve hastalıkla ilgili özellikler arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Yaşam Kalitesine İlişkin Bulgular Araştırmanın örneklemini oluşturan kalp yetmezlikli 102 hastanın ortalama yaşam kalitesi puanı 50.34 olarak saptanmıştır. Hastaların yaşam kalitesi puanları ile bağımsız değişkenler arasındaki ilişki Tablo 1’de gösterilmiştir. Hastaların cinsiyetlerine göre yaşam kalitesi toplam puan ortalamalarının dağılımı incelendiğinde; erkek hastaların puan ortalamasının kadın hastaların puan ortalamasından daha yüksek olduğu ve aradaki farkın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu saptanmıştır (F=10.148; p<0.05). Hasta yaşının yaşam kalitesi toplam puanı üzerine etkisi incelendiğinde; hastaların yaşı ile yaşam kalitesi puan ortalaması arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (F=1.039; p> 0.05). Eğitim durumu ile yaşam kalitesi arasındaki ilişki incelediğinde ise; eğitim durumu ile yaşam kalitesi puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu ve bu farklılığın okur yazar olmayanlar ile lise-fakülte mezunları arasında ve okur yazar olanlar ile fakülte mezunları arasında olduğu saptanmıştır (F=3.853; p< 0.05) Kalp yetmezliği tanısının belirlenme zamanı ile yaşam kalitesi puan ortalaması arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (F=3.447; p> 0.05). Araştırmaya katılan hastaların hastanede yatma durumu ile yaşam kalitesi puan ortalamaları arasındaki ilişki incelendiğinde; hastanede yatan hastaların yaşam kalitelerinin yatmayanlara göre daha iyi olduğu ve aradaki farkın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu saptanmıştır (F=8.982; p< 0.05). Hastaların kalp yetmezliği sınıfı ile yaşam kalitesi arasındaki ilişki incelendiğinde; kalp yetmezliği sınıfı ile yaşam kalitesi toplam puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu saptanmıştır. Bu farklılığın NYHA VI. grup hastaları ile NYHA II. ve I. grup hastaları, NYHA III. grup hastaları ile NYHA II. ve I. grup hastaları arasında olduğu bulunmuştur (F=15.799; p< 0.05). 70 Tablo 1. Hastaların Sağlık Davranışları, Sağlığa Verdikleri Önem ve Yaşam Kalitesi Puan Ortalamaları İle Bağımsız Değişkenler Arasındaki İlişki Bağımsız Değişkenler Cinsiyet Kadın Erkek Yaş Grubu 60 yaş ve altı 61-70 yaş 71 yaş ve üstü Eğitim Durumu Okur-yazar değil Okur-yazar İlkokul mezunu Ortaokul mezunu Lise mezunu Fakülte/yüksekokul mezunu Tanının Belirlenme Zamanı 6-12 ay 13-24 ay 25 ay ve üstü Hastanede Yatma Durumu Yatan Yatmayan Kalp Yetmezliği Sınıfı (NYHA) NYHA I NYHA II NYHA III NYHA IV Ejeksiyon Fraksiyonu % 19 ve altı % 20-30 % 31-40 Sağlığa Verilen Önem Puan ortalaması F=10.148 ; p< 0.05 46.2593 51.8133 F=1.039 ; p> 0.05 51.4474 48.6333 50.6176 F=3.853; p< 0.05 42.8750 44.8571 50.3438 49.0667 52.2593 55.3846 Sağlık Davranışları Puan ortalaması F=11.394; p< 0.05 53.5185 61.3200 F=0,197; p> 0.05 60.0526 58.4000 59.1176 F=12.097; p< 0.05 46.8750 51.2857 56.0313 56.9333 64.5556 70.7692 F=3.447; p> 0.05 51.7586 54.2857 48.7119 F=2.404; p> 0.05 60.7586 63.7857 57.4407 F=1.138; p> 0.05 8.76 9.00 8.69 F=8.982; p< 0.05 48.8472 53.9333 F=1.240; p> 0.05 58.4861 61.1000 F=0.711; p> 0.05 8.79 8.67 F=15.799; p< 0.05 66.5000 53.8235 47.0857 43.5000 F=1.781; p> 0.05 71.0000 60.6078 56.6286 59.2143 F=0.720; p> 0.05 9.00 8.67 8.80 8.93 F=1.094; p> 0.05 49.7500 51.0462 48.5000 F=1.160; p> 0.05 65.7500 58.2462 60.3437 F=0.288; p> 0.05 8.50 8.77 8.75 Yaşam Kalitesi Puan ortalaması F=0.742; p> 0.05 8.85 8.72 F=1.482; p> 0.05 8.61 8.83 8.85 F=0.345; p> 0.05 8.88 9.00 8.78 8.73 8.67 8.69 Araştırmaya katılan hastaların EF değerleri ile yaşam kalitesi toplam puan ortalamaları karşılaştırıldığında; gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır (F=1.094; p> 0.05). Sağlık Davranışları, Sağlığa Verilen Önem ve Yaşam Kalitesi Arasındaki İlişki Sağlık davranışları, sağlığa verilen önem ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki Tablo 2’de gösterilmiştir. Tabloda görüldüğü gibi, hastaların sağlık davranışları ve yaşam kalitesi arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur (r= 0.31, p< 0.05). 71 Sağlığa verilen önem ile yaşam kalitesi (r= -0,028, p> 0,05) ve sağlık davranışları (r=-0.122, p> 0.05) arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Tablo-2. Sağlık Davranışları, Sağlığa Verilen Önem ve Yaşam Kalitesi Arasındaki İlişki Sağlık Davranışları Sağlığa Verilen Önem Yaşam Kalitesi 0.310 * (p<0.05) -0.028 (p>0.05) Sağlık Davranışları -0.122 (p>0.05) * Pozitif ilişki TARTIŞMA Hastalara ve Hastalığa İlişkin Bulguların İncelenmesi Hastaların çoğunluğunun (% 70.6) hastaneye yatmış olmasının nedeni olarak, kalp yetmezliği semptomlarının diğer bütün kronik hastalıkların semptomlarında olduğu gibi değişik zaman periyotları içerisinde tekrar ortaya çıkışı gösterilebilir. Bu araştırmada hastaların en fazla rahatsızlık duyduğu semptomun Bennet, Cordes, Westmoreland ve arkadaşlarının (2000) çalışma sonuçlarına paralel olarak solunum sıkıntısı olduğu bulunmuştur. Bu araştırmadan elde edilen sonuçlara göre, hastaların % 39.2’sinin diyetine uyması sevindirici bir sonuç olarak kabul edilebilir. Hastaların diyet rejimlerine uymamalarının kalp yetmezliğini kontrolden çıkaran etkenler arasında yer aldığı literatürde belirtilmektedir (Andreoli, Bennet, Carpenter ve ark. 1993). Evangelista, Berg ve Dracup (2001) çalışmalarında hastaların % 71.0’ının diyetine zayıf uyum gösterdiklerini belirlemişlerdir. Hastaların çoğunluğunun 20-30 arasında EF değerine sahip olması Dayi, Akbulut, Akköz ve arkadaşlarının (2001) çalışma sonuçları ile benzerlik göstermektedir. Hastaların büyük bir kısmının aile ilişkilerinin iyi olmasına ilişkin sonuç Enç’in (1998) çalışma sonuçlarına paralellik göstermektedir. Sağlık durumunu “iyi” olarak algılayanların olumlu davranış kazanma düzeyinin “çok iyi”, “kötü” ve “çok kötü” algılayanlara göre daha yüksek bulunduğu Esin’in (1997) çalışmasında belirtilmektedir. Bu araştırmada hastaların çoğunluğunun (% 58.8) sağlık durumlarını “iyi” olarak algıladıklarını belirtmeleri literatüre uygunluk gösteren sevindirici bir sonuçtur. 72 Sağlık Davranışlarına İlişkin Bulguların İncelenmesi Hastaların sağlık davranışlarının (puan ortalaması 59.25) orta düzeyde olduğu ve sağlık davranışlarının cinsiyet ve eğitim durumundan etkilendiği, buna karşılık yaş grubu, tanının belirlenme zamanı, hastanede yatma durumu, kalp yetmezliği sınıfı ve EF değerinden etkilenmediği belirlenmiştir. Araştırmanın cinsiyet ve sağlık davranışları arasındaki ilişkiyi gösteren bu bulguları Enç’in (1998) sonuçları ile paralellik göstermektedir. Hastaların yaş grupları ile sağlık davranışları puan ortalaması arasında anlamlı bir farklılık olmamasına karşın 60 yaş ve altı grupta yer alan hastaların sağlık davranışlarının (puan ortalaması 60.05) daha yeterli düzeyde olduğu söylenebilir. Bu sonuç 60 yaş ve altı grupta yer alan hastaların sağlıklarına daha fazla dikkat ettiklerini düşündürmektedir. Enç’in (1998) çalışma sonuçlarına paralel olarak elde edilen diğer bir sonuca göre de; eğitim düzeyi hastaların sağlık davranışlarını etkilemekte ve eğitim düzeyi arttıkça sağlık davranışlarının yeterlilik düzeyi de artmaktadır. Araştırma sonuçları; kalp yetmezliği tanısının belirlenme zamanı ile sağlık davranışları arasındaki ilişki açısından da Enç’in (1998) sonuçları ile aynı paraleldedir. Araştırmada kalp yetmezliği sınıfının sağlık davranışları üzerinde istatistiksel olarak etkili olmadığı sonucu elde edilmesine karşın, sağlık davranışları puan ortalamalarına bakıldığında NYHA I. grupta yer alan hastaların sağlık davranışlarının diğer gruplara oranla daha yeterli düzeyde olduğu söylenebilir. Bu doğrultuda kalp yetmezliği daha az ciddi olan hastaların olumlu sağlık davranışı geliştirme düzeyi daha iyidir yorumu getirilebilir. EF değeri düşük olan hastaların aktivitelerinin kısıtlanması yaşam kalitesinde düşmeye neden olacağından özellikle bu gruptaki hastaların olumlu sağlık davranışları geliştireceği düşünülmektedir. Nitekim bu çalışmada EF değeri ile sağlık davranışları arasında anlamlı bir ilişki bulunamamasına karşın, düşük EF’ye sahip hastaların sağlık davranışları daha yeterli düzeyde bulunmuştur. Yaşam Kalitesine İlişkin Bulguların İncelenmesi Araştırmada hastaların yaşam kalitesinin orta düzeyde olduğu (puan ortalaması 50.34) ve yaşam kalitesinin cinsiyet, eğitim durumu, hastaneye yatma durumu, kalp yetmezliğinin sınıfından etkilendiği, buna karşılık yaş grubu, tanının belirlenme zamanı ve EF değerinden etkilenmediği saptanmıştır. 73 Araştırmadan elde edilen sonuçlara göre; erkek hastaların kadın hastalara oranla yaşam kalitelerini daha düşük olarak algıladıkları söylenebilir. Yapılan birçok çalışmada ise erkeklerin yaşam kalitesinin kadınlara oranla daha iyi düzeyde olduğu saptanmıştır (Chin, Goldman, 1998; Cline, Willenheimer, Erhardt ve ark. 1999; Petrie, Dawson, Murdoch ve ark. 1999; Rector, Francis, Cohn, 1987). Bu araştırmada erkek hastaların yaşam kalitelerinin daha düşük olması; hastalığa iyi uyum sağlayamadıklarını ve baş etme düzeylerinin yeterli olmadığını düşündürmektedir. Araştırma sonuçları doğrultusunda; eğitim durumu yükseldikçe hastaların yaşam kalitelerinin azaldığı söylenebilir. Durna’nın (1994) farklı bir kronik hastalık grubunda yaptığı çalışmasında da bu sonuçlara paralel sonuçlar elde edilmiştir. Araştırmaya katılan hastaların hastanede yatma durumu ile yaşam kalitesi puan ortalaması karşılaştırıldığında; hastanede yatma deneyimi yaşayan kalp yetmezlikli hastaların yaşam kalitelerini (puan ortalaması 48.84) daha iyi algıladıkları söylenebilir. Bu sonuç hastanede yatma deneyiminin hastaların optimal sağlık seviyesine ulaşma çabalarını olumlu yönde etkilediği şeklinde yorumlanabilir. NYHA IV. grupta yer alan hastaların yaşam kalitelerinin daha düşük olması beklenirken, bunun tersi bir sonuç elde edilmiştir. Bu sonuç, ciddi kalp yetmezliğine sahip hastaların hastalığa iyi uyum sağladıklarını bunun da kabullenmenin bir göstergesi olduğunu düşündürmektedir. Rector, Kubo ve Cohn (1987), Riedinger, Dracup ve Brecht (2000) çalışmalarında NYHA sınıfı arttıkça yaşam kalitesinin azaldığını saptamışlardır. Hastaların yaşlarının yaşam kalitesi puanlarını etkilememesi, kalp yetmezliğinin ve semptomlarının tüm hastalarda aynı etkiyi yaptığı şeklinde yorumlanabilir. Durademir (1999) de çalışmasında bu araştırma bulgularına benzer şekilde kalp yetmezliği tanısının belirlenme zamanı ile yaşam kalitesi puan ortalaması arasında anlamlı bir ilişki olmadığını belirtmektedir. Bu araştırmanın sonuçlarına paralel olarak Dracup, Walden, Stevenson ve ark., (1992), Rector, Kubo ve Cohn (1987) da yaptıkları çalışmalarda hastaların EF’si ile yaşam kalitesi arasında bir ilişki olmadığını saptamışlardır. 74 Sağlık Davranışları, Sağlığa Verilen Önem ve Yaşam Kalitesi Arasındaki İlişkinin İncelenmesi Araştırmada hastaların yaşam kalitesi ile sağlık davranışları arasında pozitif bir ilişki olduğu, hastaların yaşam kalitesi puanı arttıkça sağlık davranışları puanının da arttığı saptanmıştır. Hastalığa ilişkin sağlık davranışlarının yeterlilik düzeyi arttıkça yaşam kalitesi düşmektedir. Bireylerin hastalıkları nedeniyle normalde belki de yapmadıkları beslenme ile ilgili önlemler, ilaç kullanma, tansiyon ve nabız kontrolü, laboratuvar tetkikleri gibi bazı sağlık davranışlarını düzenli olarak yapmak durumunda olmaları nedeniyle, yaşam kalitelerinin azaldığı şeklinde bir algılamaları olduğu söylenebilir. Yaşam kalitesi ve sağlık davranışları üzerine cinsiyet, eğitim durumu, hastanede yatma durumu ve hastalık sınıfı değişkenleri de benzer etkiye sahip değişkenler olarak saptanmıştır. Bu bulgulardan sağlığa verilen önemin yaşam kalitesini ve sağlık davranışlarını etkilemediği sonucu çıkarılabilir. SONUÇ VE ÖNERİLER Kalp yetmezliği olan hastalarda sağlık davranışları, sağlığa verilen önem ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin incelendiği bu araştırmada; hastaların yaşam kalitesinin orta düzeyde olduğu (puan ortalaması 50.34) ve yaşam kalitesinin cinsiyet, eğitim durumu, hastanede yatma durumu ve kalp yetmezliği sınıfından etkilendiği, sağlık davranışlarının (puan ortalaması 59.25) orta düzeyde olduğu, cinsiyet ve eğitim durumunun sağlık davranışları üzerinde etkili olduğu belirlenmiştir. Sağlığa verilen önem (puan ortalaması 8.75) ise ortalama değerin üzerinde bulunmuş olup ve sağlığa verilen önem ile sosyo-demografik ve hastalıkla ilgili özellikler arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Diğer yandan yaşam kalitesi ve sağlık davranışları arasında pozitif bir ilişki olduğu bulunmuştur. Elde edilen bu sonuçlar doğrultusunda; • Hastalara hastalık, hastalığa bağlı oluşabilecek şikayetler, ilaçların etki ve yan etkileri, düzenli aralıklarla nabız sayma, tansiyon, kan kolesterol düzeyini ölçtürme, düzenli kilo kontrolünün önemi ve aşılanma gibi konularda eğitim yapılması, • Hastalarda, sağlık davranışlarının amacının yaşam kalitesini azaltmak değil, yaşamlarına daha kaliteli yaşam yılları katmakla ilgili olduğu konusunda inanç geliştirilmesi, • Hasta eğitiminin hastanın hastaneye yatması ile birlikte başlatılması ve taburculuk eğitiminin planlanıp uygulanması, 75 • Yapılan eğitimin etkililiğinin değerlendirilmesi, • Farklı uzmanlık alanlarındaki bilgilerin aktarımı için disiplinler arası işbirliği ve ekip yaklaşımının sağlanması, • Kalp yetmezlikli hastaların araştırmalarının arttırılması, • Kalp yetmezlikli hastalara bakım veren hemşirelerin, yaşam kalitesi ve yaşam kalitesini etkileyen faktörler konusunda bilgilendirilmesi ve bu bilgileri hemşirelik uygulamalarına yansıtması için desteklenmesi, • Hemşireler tarafından hastaların yaşam kalitelerinin düzenli olarak değerlendirilmesi önerilebilir. yaşam kalitesi ile ilgili hemşirelik KAYNAKLAR 1. Akça A Ş (1998). Üniversite Öğretim Elemanlarının Sağlığı Geliştirme Davranışları ve Bunu Etkileyen Etmenlerin İncelenmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir, E.Ü. Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 2. Andreoli T E, Bennet J C, Carpenter C J ve ark/Türkçe Çeviri: Çalangu S. Gündoğdu S, Paker T ve ark (1993) Dolaşım Yetersizliği, Cecil Essentials of Medicine Türkçesi, 34-43. 3. Bennet S J, Cordes D K, Westmoreland G ve ark (2000). Self-Care Strategies for Symptom Management in Patients with Chronic Heart Failure, Nursing Research, 49: 3, 139-145. 4. Birol L, Akdemir N, Bedük T (1995). Temel Kavram ve Konular, İç Hastalıkları Hemşireliği, Vehbi Koç Vakfı Yayınları, No.6, Ankara, 1-7. 5. Chin M H, Goldman L (1998). Gender Differences in 1-year Survival and Quality of Life Among Patients Admitted with Congestive Heart Failure, Med. Care, Jul; 36: 7, 1033-46. 6. Cline C M, Willenheimer R B, Erhardt L R ve ark (1999). Health-Related Quality of Life in Elderly Patients with Heart Failure, Scand, Cardiovasc J, 33: 5, 278-285. 7. Dayi Ş Ü, Akbulut T, Akköz H ve ark (2001). Sol Ventrikül Sistolik Fonksiyon Bozukluğu Olan Olgulara Uygulanan LVD-36 Testinin Yanıtlarının Kardiyopulmoner Egzersiz Testi ile Karşılaştırılması, Türk Kardiyoloji Derneği Arşivi, XVII. Ulusal Kardiyoloji Kongresi Bildiri Özetleri, 13-16 Ekim, İzmir. 8. Dracup K, Walden J A, Stevenson L W Ve ark (1992). Quality of Life in Patients with Advanced Heart Failure, Heart Lung Transplantation, Mar-Apr; 1 (2 pt 1), 273-9. 9. Durademir A (1999). Kronik Kalp Yetmezlikli Hastaların Yaşam Kaliteleri ve Öz Bakım Davranışları, Yoğun Bakım Hemşireleri Dergisi, 3: 1, 16-20. 10. Durna Z (1994). Kanserli Hastada Yaşam Kalitesinin ve Bakım Gereksinimlerinin Saptanmasına İlişkin Bir Çalışma, İ.Ü. Florence Nightingale Hemşirelik Yüksekokulu, Doçentlik Çalışması, İstanbul. 11. Enç N (1998). Kalp Yetersizliği Olan Bireylerin Sağlığı Geliştiren Davranışlarının Değerlendirilmesi, Doçentlik Çalışması, İstanbul Üniversitesi Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulu, İstanbul. 76 12. Esin M N Ö (1997). Endüstriyel Alanda Çalışan İşçilerin Sağlık Davranışlarının Saptanması ve Geliştirilmesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, İ.Ü. Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 13. Evangelista L S, Berg J, Dracup K (2001). Relationship Between Psychosocial Variables and Compliance in Patients with Heart Failure, Heart Lung, 30: 6, 476-8. 14. House-Fancher M A, Griego L (1996). Congestive Heart Failure and Cardiac Surgery, Medical Surgical Nursing Assessment and Management of Clinical Problems, Fourth Edition, 932-948. 15. Jaarsma T, Dracup K, Walden J ve ark (1996). Sexual Function in Patients with Advanced Heart Failure, Heart Lung, 25: 4, 262-270. 16. Leary C J O, Jones P W (2000). The Left Ventricular Dysfunction Questionnaire (LVD 36): Reliability, Validity and Responsiveness, Heart, 83: 6, 634-639. 17. Petrie M C, Dawson N. F, Murdoch D R ve ark (1999). Failure of Women’s Hearts, Circulation, 99, 2334-2341. 18. Pınar R (1995). Diabetes Mellituslu Hastaların Yaşam Kalitesi ve Yaşam Kalitesini Etkileyen Faktörlerin İncelenmesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, İ.Ü. Sağlık Bilimleri Enstitüsü . 19. Potter A P, Perry G A (1985). Health and Illness, Fundamentals of Nursing Concepts, Process and Practice, 37-51. 20. Rector T S, Francis G S, Cohn J N (1987). Patients’ Self-Assessment of Their Congestive Heart Failure: Part 1: Patient Perceived Dysfunction and Its Poor Corelation with Maximal Exercise Tests, Heart Failure, October/November, 192-195. 21. Rector T S, Kubo S H, Cohn J N (1987). Patients’ Self-Assessment of Their Congestive Heart Failure: Part 2: Content, Reliability and Validity of a New Measure The Minnesota Living with Heart Failure Questionnaire, Heart Failure, October/November, 198-209. 22. Riedinger M S, Dracup K A, Brecht M L (2000). Predictors of Quality of Life in Women with Heart Failure. SOLVD Investigators. Studies of Left Ventricular Dysfunction, Heart Lung Transplantation, Jun; 19 (6), 598-608. 23. Walker S N, Sechrist K R, Pender N J (1987). The Health Promoting Lifestyle Profile Development and Psychometric Characteristics, Nursing Research, 36: 2, 76-80. 77 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 79-90, 2005 KADIN SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI HEMŞİRELİĞİ DERSİNİ GÜZ DÖNEMİ VE YAZ OKULUNDA ALAN LİSANS ÖĞRENCİLERİNİN KENDİLERİNİ YETERLİ BULMA DURUMLARININ KARŞILAŞTIRILMASI COMPARING THE STATUSES OF FINDING THEMSELVES ADEQUATE OF GRADUATE STUDENTS WHO RECEIVED THE COURSE OF WOMAN HEALTH AND DISEASES NURSING IN AUTUMN SEMESTER AND IN SUMMER SCHOOL Ümran SEVİL* Aynur SARUHAN* Gül ERTEM** Oya KAVLAK* Ayden ÇOBAN**** Şenay ÜNSAL ATAN*** *E.Ü. Hemşirelik Yüksekokulu Öğretim Üyesi **E.Ü. Ödemiş Sağlık Yüksekokulu Öğretim Üyesi ***E.Ü. Hemşirelik Yüksekokulu Araştırma Görevlisi ****Celal Bayar Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Araştırma Görevlisi Anahtar Sözcükler: Yaz okulu, Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği Dersi, öğrenci hemşire. Key Words: Summer school, Women Health and Diseases Nursing Course, Nursing student. ÖZET Amaç: Bu araştırma, yaz okulu programının hemşirelik eğitiminde de uygulanıp uygulanamayacağı konusunda, Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersini güz dönemi ve yaz okulunda alan lisans öğrencilerinin, bu dersle ilgili kendilerini yeterli bulma durumlarını karşılaştırmak amacı ile tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evrenini 2001-2002 öğretim döneminde, yaz okulunda okuyan 52 ve güz döneminde okuyan 88 öğrenci oluşturmuştur. Örneklemin seçiminde, örnekleme seçim tekniği kullanılmamış ve toplam 140 öğrencinin tamamı örnekleme alınmıştır. Veriler her iki grupta da teorik dersler ve pratik uygulamalar bittikten hemen sonra toplanmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde dağılımları ve Ki-Kare analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma kapsamına alınan yaz okulu öğrencilerinin %57.7’si, güz dönemi öğrencilerinin %95.5’inin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersini ilk kez aldıkları saptanmıştır. Her iki grup arasında, öğrencilerin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersini almadan önce korku ve heyecan hissetme durumlarına göre dağılımları incelendiğinde, istatistiksel olarak 79 anlamlı bir fark saptanmıştır (X²=4.795 SD=1 P=0.029<0.05). Yaz okulu öğrencilerinin %86.5’i, güz dönemi öğrencilerinin ise %89.6’sı dersin müfredat programını yeterli buldukları belirlenmiş, fakat yapılan istatistiksel analiz sonucunda bu iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (X²=0.338, SD=1, P=0.561>0.05). Yaz okulu öğrencileri güz dönemi öğrencilerine göre Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinde kendilerini daha yeterli buldukları saptanmıştır (P<0.05). Sonuç: Hemşirelik öğretiminde teorik ve uygulamalı eğitim, birbirine paralel olarak yaz okulunda da verilebilir. SUMMARY Objective: This research was descriptively carried out to determine whether summer school program can be applied to nursing education and to compare the statuses of finding themselves adequate of graduate students who received the Woman Health And Diseases Nursing course of Ege University Higher School of Nursing in autumn semester and in summer school. Materials and Methods: The scope of research comprised of 52 students attending to summer school and 88 students attending to autumn semester during 2001-2002 academic year. In sample selection the random selection technique was not utilized and total 140 students included in the sample. In both groups data were collected immediately after the theoretical courses and practical applications are completed. In analyses of data the number, percentage distributions and Chi-Square analyses were used. Findings: It was identified that of the students includede in the scope of research 57.7% of summer school and 62.9% of autumn semester students received the Women Health and Diseases Nursing course for the first time. When the distribution of statutes of students to feel fear and agitation prior to receive Woman Health and Diseases Nursing course is investigated a statistically significant difference was found between groups (X2 = 4.795, SD=1, P=0.029, <0.05). 86.5 % of summer school students and 89.6 % of autumn semester students found curriculum program of the course efficient whereas as a result of statistical analysis performed a significant difference was not found between two groups (X2 = 0.338, SD=1, P=0.561,> 0.05). It was observed that summer school students found Woman Health and Diseases Nursing course more efficient compared to autumn semester student (P<0.05). Conclusion: In nursing education the theoretical and hands-on training can be provided in summer school in line with each other. GİRİŞ Hemşirelik mesleğinin seçimini pek çok faktör etkiler. Bunlar hizmet motivasyonu, kişisel ilgi ve alanla ilgili bilgiye sahip olma ve geleceğe hazırlık olmak üzere üç ana başlık altında toplanabilir. Hizmet motivasyonu başkalarına hizmet etmek, hastaya bakmak, hastaların 80 iyileşmesine yardımcı olmaktır. Kişisel ilgi ve alan hakkında bilgi ise, insanları tanıma ve tanışma fırsatı, başkaları üzerinde etkili olma, çok erken yaşlarda hemşire olmaya karar verme gibi nedenlerle özetlenebilir. Gelecek için hazırlanma ise, güvenlik, evliliğe ve anneliğe hazırlık, mezunlara çeşitli olanakların bulunmasıdır (Yıldız 1995). Hemşireliğin rolü, son 20 yıl içinde sağlık sistemindeki gelişmelere paralel olarak gelişmiş ve kapsamı genişlemiştir. Sağlık bakımındaki köklü ve hızlı değişiklikler sağlık kuruluşları ve teknolojideki gelişmeler hemşirenin çağdaş bilgiler ve uygulama ile ilgili esasları kavramasını, yaşam boyunca öğrenim ilkesini benimsemesini ve yeni bilgi ve becerilerini birey, aile, toplumun sağlık bakımında kullanabilmesini gerektirmektedir. Şüphesiz bu değişiklikler müfredat ders programının içeriği, klinik öğretim alanının çeşidi, yeni uzmanlık alanları hakkındaki bilgi ve sorumlulukların niteliğini etkileyerek onlara yansımaktadır (Ok 1995). Hemşirelik hizmetlerinin etkin şekilde yürütülmesinde eğitimin önemli bir yeri vardır (Bilen 1990, Ertürk 1991, Kuzu 2003). Hemşirelik eğitimi teorik ve uygulamadan oluşan bir sağlık disiplinidir. Hemşirelik eğitiminin yapısı öğrencilerin sınıfta, hastanede ya da toplumda gerekli bilgi, beceri ve tutumlar edinmesini gerektirmektedir. Uygulamaya dayalı tüm disiplinlerin eğitim programlarında olduğu gibi, hemşirelik programının iki temel öğesi olan teorik bilgi ve uygulama birbirini tamamlamalıdır (Fındık 2003, Kuzu 2003, Uyer 1992). Eğitimin kalitesini artırmak için ders programlarının toplumun bilinçsel, teknolojik, sosyal, kültürel ve ekonomik gereksinimleri doğrultusunda sürekli gözden geçirilerek düzenlenmesi, öğrenci yapısının araştırılması, öğrencinin eğitimi ile ilgili görüş ve beklentilere değinilmesi, onunla bütünleşmesi gelecek dönemlerin daha iyi olmasını sağlayacaktır (Bahçecik 1999). Yaz okulu, üniversitenin eğitim öğretim olanaklarını yaz aylarında da kullanarak öğrencilerin akademik programlarında meydana gelen düzensizlikleri gidermeyi, çok sayıda öğrenci tarafından alınan derslerde yığılmayı önlemeyi, diğer üniversite öğrencilerine de üniversitedeki dersleri izleme fırsatı vermeyi, kendilerinden ancak yaz aylarında yararlanılabilecek üniversite dışındaki akademik elemanların üniversiteye katkısını sağlamayı, tekrarı mümkün olan derslerde düşük not ortalaması ile geçen öğrencilere notlarını yükseltme imkanını tanımayı, herhangi bir dersten sınıfta kalan öğrencilerin başarısız oldukları dersleri yaz döneminde tekrardan alabilmelerini, gelecek öğretim döneminde alınması gereken temel ve yardımcı derslerden bazılarının yaz döneminde alınarak eğitim-öğretim süresini kısaltmayı ve öğrencilerin daha kısa 81 sürede mezun olmalarını sağlamayı amaçlayan bir eğitim programıdır (Ege Üniversitesi 2004). AMAÇ Hemşirelik mesleği diğer mesleklerle kıyaslandığında çok yönlü ve çok ayrıcalıklı bir özellik taşıması, bu mesleğin adaylarının çok büyük bir özenle yetiştirilmesini zorunlu kılmaktadır (Uyer 1992). Çalışma hemşirelik eğitiminde kazandırılması gereken bilgi, beceri ve davranış beklentileri göz önüne alınarak, yaz okulu programının hemşirelik eğitiminde de uygulanıp uygulanamayacağı konusunda, Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersini güz dönemi ve yaz okulunda alan lisans öğrencilerinin, bu dersle ilgili, kendilerini yeterli bulma durumlarını karşılaştırmak amacı ile tanımlayıcı olarak yapılmıştır. GEREÇ YÖNTEM Araştırmanın evrenini 2001-2002 öğretim döneminde, yaz okulunda okuyan 52 ve güz döneminde okuyan 88 lisans öğrencisi oluşturmuştur. Örneklemin seçiminde örnekleme seçim tekniği kullanılmamış ve toplam 140 öğrencinin tamamı örnekleme alınmıştır. Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinin güz dönemi teorik uygulama saati haftada 5 saat, pratik uygulama saati haftada 14 saat olmak üzere toplam 14 haftadır. Yaz okulunda teorik uygulama saati haftada 10 saat, pratik uygulama saati haftada 28 saat olmak üzere toplam 7 haftadır (Ege Üniversitesi 2004). Veriler her iki grupta da teorik dersler ve uygulamalar bittikten hemen sonra toplanmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde dağılımları ve χ² analizleri kullanılmıştır. Araştırmanın uygulanabilmesi ve verilerin toplanabilmesi için Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu’ndan yazılı izin alınmıştır. Veri toplamaya başlamadan önce öğrencilere, araştırmanın amacı ve veri toplama araçlarının içeriği hakkında açıklamalarda bulunulmuş ve katılım için sözlü onayları alınmıştır. BULGULAR VE TARTIŞMA Araştırma kapsamına alınan öğrencilerin yaş gruplarına göre dağılımlarına bakıldığında, yaz okulu öğrencilerinin %88.5’inin, güz dönemi öğrencilerinin % 79.5’inin 21-23 yaş grubunda olduğu belirlenmiştir. Araştırma kapsamına alınan yaz okulu öğrencilerinin %82.7’sinin düz lise mezunu, % 5.8’inin Sağlık Meslek Lisesi mezunu olduğu, güz dönemi öğrencilerinin % 55.7’sinin ise düz lise, % 34.1’inin 82 sağlık meslek lisesi mezunu olduğu saptanmıştır. Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin hastanede çalışma durumuna göre dağılımları incelendiğinde; yaz okulu öğrencilerinin % 7.7’sinin, güz dönemi öğrencilerinin ise % 19.3’ünün hastanede çalıştığı saptanmıştır. Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersini alma sayılarına göre dağılımları incelendiğinde, yaz okulu öğrencilerinin % 57.7’sinin bu dersi ilk kez, % 42.3’ü nün ise ikinci ve üçüncü kez aldıkları saptanmıştır. Güz dönemi öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersini alma sayılarına göre dağılımlarına bakıldığında, öğrencilerin % 95.5’inin bu dersi ilk kez, % 4.5’inin ise ikinci ve üçüncü kez aldıkları saptanmıştır. Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin hemşirelik mesleğini isteyerek seçme durumlarına göre dağılımları incelendiğinde; yaz okulu öğrencilerinin %50.0’sinin, güz dönemi öğrencilerinin %59.1’inin hemşirelik mesleğini isteyerek seçtiği saptanmıştır. Her iki grup arasında öğrencilerin hemşirelik mesleğini isteyerek seçme durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (X²=1.095 SD=1 p=0.295>0.05). Araştırma kapsamına alınan hem yaz okulu hem de güz dönemi öğrencilerinin yaklaşık olarak yarısı bu mesleği isteyerek seçmiştir. Erdemir’in, hemşirelik yüksekokulu birinci sınıf öğrencileri ile yaptığı çalışmada, öğrencilerin % 86.4’ünün hemşirelik mesleğini istemeden seçmelerine karşın, öğrenciler hemşirelik yüksekokulunu kazandıklarını öğrendiklerinde % 45.5’i olumsuz duygular, % 36.8’i olumlu duygular, % 18.7’si ise karmaşık duygular yaşadıklarını belirtmişlerdir (Erdemir 1997). Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin mesleklerini sevme durumlarına göre dağılımları incelendiğinde; yaz okulu öğrencilerinin % 76.9’unun, güz dönemi öğrencilerinin ise % 87.5’inin şu anda mesleklerini sevdikleri saptanmıştır. Her iki grup arasında öğrencilerin mesleklerini sevme durumlarına göre dağılımlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanamamıştır (X²=2.663 SD=1 p=0.103>0.05). Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersi almadan önce korku ve heyecan hissetme durumlarına göre dağılımları incelendiğinde, yaz okulu öğrencilerinin %63.5’inin, güz dönemi öğrencilerinin % 44.3’ünün korku ve heyecan hissettiği saptanmıştır. Her iki grup arasında, öğrencilerin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersi almadan önce korku ve heyecan hissetme durumlarına göre dağılımları incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (X²=4.795 SD=1 p=0.029<0.05). Dersi almadan önce korku ve heyecan hisseden yaz okulu öğrencilerinin oranı güz dönemi öğrencilerinden daha yüksektir. Bu durum yaz okulu 83 öğrencilerinin daha önce bu dersten başarısız olması sonucunda dersi ikinci ve üçüncü kez alma oranları güz dönemi öğrencilerinden daha fazla olmasından kaynaklanabilir. Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersi almadan önce hissettikleri endişenin çeşidine göre dağılımları incelendiğinde, yaz okulu öğrencilerinin % 39.4’ünün başaramama kaygısı yaşadıkları, % 33.3’ünün Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersini zor bir ders olarak düşündükleri, % 15.2’sinin uygulamadan, doğum olayından, öğretim elemanlarından korktukları, %12.1’inin zamanın kısıtlı olduğunu düşündükleri saptanmıştır. Güz dönemi öğrencilerinin hissettikleri endişenin çeşidine göre dağılımlarına bakıldığında % 18.0’inin başaramama kaygısı yaşadıkları, % 53.8’inin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersini zor bir ders olarak düşündükleri, % 25.6’sının uygulamadan, doğum olayından, öğretim elemanlarından korktukları saptanmıştır. Her iki grup arasında, öğrencilerin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersi almadan önce hissettikleri endişenin şekline göre dağılımları incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır(X²=7.947 SD=1 p=0.047 <0.05). Araştırma sonucunda başaramama kaygısı yaşayan yaz okulu öğrenci oranının güz dönemi öğrenci oranından daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bu sonuç, yaz okulu öğrencilerinin bu dersi ikinci kez almaları, kayıt ücretinin daha yüksek olması ve ailevi yükümlülükten dolayı başarısız olma kaygısı yaşadıklarını düşündürebilir. Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinden sonra, yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin hemşirelik mesleği hakkında düşüncelerinin etkilenme durumlarına göre dağılımları incelendiğinde, yaz okulu öğrencilerinin % 40.4’ünün, güz dönemi öğrencilerinin ise %37.5’inin düşüncelerinin etkilendiği saptanmıştır. Her iki grup arasında, Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinden sonra, hemşirelik mesleği hakkında düşüncelerinin etkilenme durumlarına göre dağılımlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (X²=0.184, SD=1, p=0.668>0.05). Bu ders sonunda her iki grupta da öğrencilerin meslek hakkındaki düşüncelerinin etkilenme ve etkilenmeme oranı aynıdır. Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinden sonra, hemşirelik mesleği hakkında düşünceleri değişen yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin etkilenme yönüne göre dağılımlarına bakıldığında, yaz okulu öğrencilerinin % 23.8’inin olumsuz yönde, %76.2’sinin ise olumlu yönde düşüncelerinin değiştiği saptanmıştır. Güz dönemi öğrencilerinin etkilenme yönüne göre dağılımları incelendiğinde %9.1’inin olumsuz yönde, % 90.9’unun ise olumlu yönde düşüncelerinin değiştiği belirlenmiştir. Hemşirelik eğitimi insan sağlığı ile doğrudan ilgili olduğundan 84 öğrencinin fiziksel, zihinsel ve ahlaksal varlığında bir değişikliği ve gelişmeyi gerektirecek eylemleri ortaya koyan, mesleğe bakış açısında olumlu ve ileriyi gören meslek üyelerini yetiştirecek biçimde olmalıdır (Bahçecik 1999). Genel olarak bu ders hem güz dönemi hemde yaz okulu öğrencilerini, hemşirelik mesleği açısından olumlu yönde etkilemesine karşın, güz dönemi öğrencilerinin ders sonunda hemşirelik mesleği hakkındaki olumlu düşüncelerinin gelişme oranı yaz okulu öğrencilerinden daha fazladır. Bu sonuç yaz okulu öğrencilerinin bu dersi güz dönemi öğrencilerinden daha kısa sürede almasından kaynaklanabilir. Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin ileride kadın-doğum kliniklerinde çalışmayı isteme durumlarına göre dağılımları incelendiğinde, yaz okulu öğrencilerinin % 46.2’sinin, güz dönemi öğrencilerinin ise % 53.4’ünün çalışmayı istedikleri saptanmıştır. Her iki grubun, kadın-doğum kliniklerinde çalışmayı isteme durumlarına göre dağılımları karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (X²=0.688, SD=1, p=0.407>0.05). Dersin sonunda her iki grupta da kadın doğum hemşiresi olma isteği eşit orandadır. Müfredat, her bir derste öğretilecek içeriği, dersin hedeflerini, öğretim stratejilerini, dersin değerlendirme metotlarını ve dersin hedeflerini, öğretim stratejilerini, dersin değerlendirilme metotlarını ve mesleki dersler dışındaki derslerin, mesleki gelişime etkisini içerir (Cimete 1995). Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinin müfredat programını yeterli bulma durumlarına göre dağılımları incelendiğinde, yaz okulu öğrencilerinin % 86.5’ inin, güz dönemi öğrencilerinin ise % 89.6’sının müfredat programını yeterli bulduğu saptanmıştır. Her iki grubun, Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinin müfredat programını yeterli bulma durumuna göre dağılımları karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (X²=0.338, SD=1, p=0.561> 0.05). Her iki gruba da aynı müfredat programı aynı saat süresince uygulanmasına karşın müfredat programının uygulanma süresi haftalık ders saati olarak farklıdır. Demirkıran ve arkadaşlarının (1998) hemşirelik ve ebelik öğrencileri aldıkları eğitimi değerlendiriyor isimli çalışmasında, hemşirelik öğrencileri Doğum ve Kadın Hastalıkları Hemşireliği dersinin içeriğindeki bilgi yeterliliğinin % 41.7’sinin “iyi”, % 27.8’inin “orta” ve %30.6’sı “kötü” olduğunu belirtmişlerdir (Demirkıran ve ark 1998). 85 Tablo 1. Yaz Okulu ve Güz Dönemi Öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği Dersinin İşleniş Şeklini Yeterli Bulma Durumlarına Göre Dağılımları İşleniş Şeklini Yeterli Bulma Durumları Evet Hayır TOPLAM Yaz Okulu Sayı % 39 75.0 13 25.0 52 100.0 X²=1.269 Güz Dönemi Sayı % 58 65.9 30 34.1 88 100.0 SD=1 Genel Sayı 97 43 140 p=1.269 % 69.3 30.7 100.0 Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinin işleniş şeklini yeterli bulma durumlarına göre dağılımları incelendiğinde, yaz okulu öğrencilerinin % 75.0’inin, güz dönemi öğrencilerinin ise %65.9’unun işleniş şeklini yeterli bulduğu saptanmıştır. Her iki grubun, Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinin işleniş şeklini yeterli bulma durumuna göre dağılımları karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (X²=1.269, SD=1, p=1.269>0.05) (Tablo 1). Demirkıran ve ark. (1998) çalışmasında, hemşirelik öğrencileri Doğum ve Kadın Hastalıkları Hemşireliği dersinin işleniş şeklinin değerlendirmesinde % 36.1’inin “iyi”, % 27.8’inin “orta” ve % 36.1’inin “kötü” olduğunu belirtmişlerdir (Demirkıran ve ark 1998 ). Eğitim kalitesinin yükseltilmesi öğretim yöntemlerinin doğru seçimi ve kusursuz uygulanması ile mümkün olabilir. Yöntemin seçimindeki esas unsur ise öğrencilerin arzu ve istekleri doğrultusunda olmalıdır (Bilgin 1995). Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersi işlenirken kullanılan araç gereci yeterli bulma durumuna göre dağılımları incelendiğinde, yaz okulu öğrencilerinin % 90.4’ünün, güz dönemi öğrencilerinin ise % 81.8’inin kullanılan araç gereci yeterli bulduğu saptanmıştır. Her iki grubun, Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersi işlenirken kullanılan araç gereci yeterli bulma durumuna göre dağılımları karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (X²=1.881, SD=1, p=0.170>0.05). Demirkıran ve arkadaşlarının (1998) çalışmasında, hemşirelik öğrencilerinin, Doğum ve Kadın Hastalıkları Hemşireliği dersinde kullanılan araç gereci yeterli bulma durumları incelendiğinde; %36.1’inin “iyi”, %22.2’sinin “orta” ve %41.7’sinin “kötü” olarak değerlendirdiği belirlenmiştir (Demirkıran ve ark 1998). Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinin pratik uygulamalarını yeterli bulma durumuna göre dağılımları incelendiğinde, yaz okulu öğrencilerinin % 88.5’ inin, güz dönemi öğrencilerinin ise % 88.6’sının dersin pratik uygulama- 86 larını yeterli bulduğu saptanmıştır. Her iki grubun, Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinin pratik uygulamalarını yeterli bulma durumuna göre dağılımları karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (X²=0.001, SD=1, p=0.975>0.05) (Tablo 2). Bu sonuç yaz okulu öğrencilerinin ve güz dönemi öğrencilerinin pratik uygulama saatlerinin eşit olmasından kaynaklanmaktadır. Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinin değerlendirilmesinde kullanılmasını istedikleri yöntemlere göre dağılımları incelendiğinde, yaz okulu öğrencilerinin % 26.9’unun teorik sınav, % 19.2’sinin Checklist, % 34.6’sının ise iki ve daha fazla yöntem kullanılmasını istedikleri saptanmıştır. Güz dönemi öğrencilerinin verdikleri yanıtlar incelendiğinde, öğrencilerin % 36.4’ ünün teorik sınav, %17.0’sinin Checklist, ve %28.4’ünün ise iki ve daha fazla yöntem kullanılmasını istedikleri belirlenmiştir. Her iki grubun, Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinin değerlendirilmesinde kullanılmasını istedikleri yöntemlere göre dağılımları karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (X²=1.803, SD=5, p=0.87>0.05) (Tablo 3). Tablo 2. Yaz Okulu ve Güz Dönemi Öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği Dersinin Pratik Uygulamalarını Yeterli Bulma Durumuna Göre Dağılımları Pratik Uygulamalarını Yeterli Bulma Durumu Evet Hayır TOPLAM Yaz Okulu Sayı % 46 88.5 6 11.5 52 100.0 X²=0.001 Güz Dönemi Sayı % 78 88.6 10 11.4 88 100.0 SD=1 Genel Sayı 124 16 140 p=0.975 % 88.6 11.4 100.0 Tablo 3. Yaz Okulu ve Güz Dönemi Öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği Dersinin Değerlendirilmesinde Kullanılmasını İstedikleri Yöntemlere Göre Dağılımları Değerlendirmede Kullanılmasını İstedikleri Yöntem Teorik sınav Checklist Seminer/Rapor/Rol play Diğer* TOPLAM Yaz Okulu Sayı % Güz Dönemi Sayı % Genel Sayı 14 10 10 18 52 X²=1.803 32 15 16 25 88 SD=5 46 25 26 43 140 p=0.87 26.9 19.2 19.2 34.6 100.0 36.4 17.0 18.1 28.4 100.0 % 32.9 17.9 18.6 30.7 100.0 *2 veya daha fazla yöntem isteyenler 87 Tablo 4. Yaz Okulu ve Güz Dönemi Öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği Dersi İçin Kendilerini Yeterli Bulma Durumuna Göre Dağılımları Öğrencilerin Kendilerini Yeterli Bulma Durumu Evet Hayır TOPLAM Yaz Okulu Sayı % 46 88.5 6 11.5 52 100.0 X²=7.311 Güz Dönemi Sayı % 60 68.2 28 31.8 88 100.0 SD=1 Genel Sayı 106 34 140 p=0.007 % 75.7 24.3 100.0 Yaz okulu ve güz dönemi öğrencilerinin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersi için kendilerini yeterli bulma durumuna göre dağılımlarına bakıldığında, yaz okulu öğrencilerinin % 88.5’inin, güz dönemi öğrencilerinin ise % 68.2’sinin kendilerini yeterli buldukları saptanmıştır. Her iki grubun, Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersi için kendilerini yeterli bulma durumuna göre dağılımları karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (X²=7.311, SD=1, p=0.007<0.05) (Tablo 4). Yaz okulu öğrencilerinin güz dönemi öğrencilerine göre Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinde kendilerini daha yeterli bulmalarının nedeni, yaz okulu öğrencilerinin hemen hemen yarısının dersi ikinci kez alması; yaz okulu öğrenci sayısının azlığı nedeniyle öğretim elemanına düşen öğrenci sayısının az olması, yaz okulunda uygulamanın tüm gün olması, yaz okulu öğrencilerinin yalnızca bu dersi almaları nedeni ile bir tek bu derse odaklanmaları ile açıklanabilir. SONUÇ VE ÖNERİLER Bugün dünyada ve ülkemizde hemşireliğin sağlık bakımı sistemi için önemli bir unsur olduğu tartışmasız kabul edilen bir gerçektir. Bu nedenle, hemşirelik eğitiminde standardizasyon ve kaliteye gereken önem verilmelidir. Sonuçlar; • Araştırma kapsamına alınan yaz okulu öğrencilerinin % 57.7’si, güz dönemi öğrencilerinin % 95.5’inin Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersini ilk kez aldıkları saptanmıştır. • Araştırmada, yaz okulu öğrencilerinin %50.0’sinin, güz dönemi öğrencilerinin % 59.1’inin hemşirelik mesleğini isteyerek seçtiği belirlenmiştir. • Araştırmada, yaz okulu öğrencilerinin % 76.9’unun, güz dönemi öğrencilerinin ise % 87.5’inin şu anda mesleklerini sevdikleri bulunmuştur. 88 • Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersi almadan önce, yaz okulu öğrencilerinin % 63.5’inin, güz dönemi öğrencilerinin % 44.3’ ünün korku ve heyecan hissettiği saptanmıştır. • Araştırmada, yaz okulu öğrencileri ve güz dönemi öğrencileri arasında, müfredat programını yeterli bulma, dersinin işleniş şeklini yeterli bulma, kullanılan araç gereci yeterli bulma, dersin pratik uygulamalarını yeterli bulma durumları karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. • Yaz okulu öğrencilerin, güz dönemi öğrencilerine göre Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği dersinde kendilerini daha yeterli buldukları saptanmıştır. Sonuç olarak hemşirelik öğretiminde, teorik ve uygulamalı eğitim birbirine paralel olarak yaz okulunda da yürütülebilir. KAYNAKLAR 1. Bahçecik N ve ark. (1997). Marmara Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Öğrencilerinin Eğitimle İlgili Görüş ve Beklentileri. IV. Ulusal Hemşirelik Eğitimi Sempozyumu Kitabı, Kıbrıs: Çelik Matbaacılık, 24-29. 2. Bilen M (1990). Plandan Uygulamaya Öğretim. 2. Baskı, Ankara: Sistem Ofset. 3. Bilgin N D (1995). Sağlık Meslek Lisesindeki Dördüncü Sınıf Öğrencilerinin Okullarındaki Öğretim Yöntemleri Hakkındaki Düşüncelerinin Belirlenmesi. Türk Hemşireliğinde Yüksek öğrenimin 40. Yılı Sempozyumu Kitabı, İzmir: Ege Üniversitesi Basımevi, 113-116. 4. Cimete G (1995). Hemşirelik Müfredatına İlişkin Öneriler. Türk Hemşireliğinde Yüksek Öğrenimin 40. Yılı Sempozyumu Kitabı, İzmir: Ege Üniversitesi Basımevi, 123126. 5. Demirkıran F, Ok Ş, Genç M (1998). Hemşirelik ve Ebelik Öğrencileri Aldıkları Eğitimi Değerlendiriyor. Uluslararası Katılımlı VI. Ulusal Hemşirelik Kongresi Kitabı, Ankara: Damla Matbaacılık, 206-214. 6. Ege Üniversitesi Yaz Dönemi Eğitim-Öğretim Yönetmeliği, http:///www.ege.edu.tr/ kayit/docs/yaz_donemi.doc, 23.07.2004. 7. Erdemir F (1997). H.Y.O. 1. Sınıf Öğrencilerinin Hemşirelik Yüksekokulu’nu Tercih Etme, Okula Başlamaya Karar Verme Özellikleri ve Okulu Devam Etmede Etkili Faktörler. IV. Ulusal Hemşirelik Eğitimi Sempozyum Kitabı, Kıbrıs: Çelik Matbaacılık, 322-328. 8. Ertürk S (1991). Eğitimde Program Geliştirme. Ankara: Meteksan Yayınları. 9. Fındık Yıldız Ü, Ünsar S, Süt N (2003). İç Hastalıkları ve Cerrahi Hastalıkları Hemşireliği Dersi Yaz Uygulaması Etkinliğini Belirlemeye İlişkin Bir Çalışma. Hemşirelik Forumu Dergisi, 6:2, 62-70. 10. Kuzu N ve ark. (2003). Sağlık Yüksekokulu Hemşirelik ve Sağlık Memurluğu Öğrencilerinin Eğitimlerine ve Geleceklerine İlişkin Düşünceleri. Hemşirelik Forumu Dergisi, 6:5, 40-44. 89 11. Ok Ş, Babacan S (1995). Gelecekte Hemşirelik Eğitiminden Beklentilerimiz.. Türk Hemşireliğinde Yüksek öğrenimin 40. Yılı Sempozyumu Kitabı, İzmir: Ege Üniversitesi Basımevi, 71-75. 12. Uyer G (1992). Hemşirelikte Klinik Öğretim. Ankara: Hatip Oğlu Yayınları. 13. Yıldız D ve ark. (1996). Lise Son Sınıf Öğrencilerinin Hemşireliği Bir Meslek Olarak Algılanmalarının İncelenmesi. Türk Hemşireliğinde Yüksek öğrenimin 40. Yılı Sempozyumu Kitabı, İzmir: Ege Üniversitesi Basımevi, 65-67. 90 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 91-101, 2005 İZMİR MESLEKİ EĞİTİM MERKEZİNDE EĞİTİM GÖREN ÇOCUK İŞÇİLERİN SAĞLIK, SOSYAL VE KÜLTÜREL DURUMLARININ BELİRLENMESİ* TO DETERMINE OF HEALTH, SOCIAL AND CULTURAL ISSUES THE CHILD LABOURS WHO HAVE BEEN EDUCATED IN IZMIR OCCUPATIONAL EDUCATION CENTER Zümrüt BAŞBAKKAL** **Ege Üniversitesi Hemşirelik Nesrin ŞEN*** Zeynep CONK** Yüksekokulu, Sağlığı Çocuk ve Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı ***Celal Bayar Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı Anahtar Sözcükler: Çocuk işçi, Sağlık durumu, Hemşirelik Key Words: Child labour, Health status, Nursing *II.Ulusal İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Günleri 22-24 Mart 2002, İZMİR-(Sözel Bildiri Olarak Sunulmuştur) ÖZET Çocukluk yaşlarında çalışma, çocuk ve gençlerin büyüme ve gelişmesinin normalden sapmasına neden olan bir sosyal sorundur. Erken yaşta çeşitli sağlık sorunlarının da ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Tanımlayıcı ve analitik olarak düzenlenen alan araştırması 11-15 Şubat 2002 tarihleri arasında İzmir Merkezi Eğitim Merkezinde (İMEM) yapılmıştır. Bu merkezde eğitim gören 14-18 yaş grubundaki çocukların sağlık, sosyal ve kültürel durumlarının belirlenmesi amacıyla araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu uygulanmıştır. Araştırmanın evrenini 3849 çocuk işçi oluşturmuştur. Örneklemi, “Tabakalaştırılmış Rastgele Örnekleme” yöntemi ile evrendeki birey sayısı dikkate alınarak örneklem seçim formülü uygulanarak saptanmış, 349 çocuk işçi araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Araştırma bulgularının analizinde, çalışan çocuklara ilişkin tanıtıcı bulguların sayı ve yüzde dağılımları ile sağlık ve sosyo-kültürel sorunlara ilişkin verileri X²(Ki-kare) Önemlilik Testi, Fisher Kesin Ki-kare Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), Dunkan Testi ve Student t-testi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, çocuk işçilerin %93.1’nin haftada 45 saatten fazla, % 52.5’nin günde 12 saatten fazla ve % 47.9’nun sigortasız çalıştıkları, çocukların çalışma nedenleri arasında babanın işsiz ve ailenin kalabalık olmasının 91 etkili bir faktör olduğu, bir kısmının işe bağlı sağlık sorunları olduğu, en sıklıkla ağrıdan yakındıkları, bir kısmının sigara gibi kötü alışkanlıklarının olduğu ve iş ortamlarında işveren tarafından rahatsız edildikleri, zorunlu ücretsiz fazla mesai yaptıkları bulunmuştur. SUMMARY Child labour has become a social problem by effecting the young population development. In addition it creates health problems in early ages. This study has been conducted in Izmir Occupational Education Center in 11-15 February 2002. A questionnaire has been given to children between the ages of 14-18 in this center for the purpose of determinate of health, social and cultural issues. Within all children 3849, sampling has been done by Stratified Random Sampling technique, resulting the selection of 349 children for this study. The results of this study has been analysed by several statistical metods such as Khi-square, Fisher, ANOVA and Student-t tests, to establish corelation between health and social, cultural issues. The study revealed that of children working percentage of 93.1 more than 45 hours a week, percentage of 52.5 more than 12 hours a day and percentage of 47.9 without social security. These children working under difficult conditions and the reasons for the children to work found to be father out of job and /or large family needs. Some of the children have health problems related to work, complain about frequent pain, addiction to cigarette smoking. Most of them experience unfair treatment by their employeer and over time working without payment. GİRİŞ Son yıllarda yaşanan ekonomik kriz, işsizlik, büyük kentlere göç, kentteki yaşam koşullarının zorluğu ve pahalılığı çocuk işçiliğini günden güne arttırmaktadır. Anne- babaları ekonomik kriz nedeniyle işten ayrılan çocuklar daha fazla çalışmak zorunda kalmaktadırlar. Yoksulluk, çocuk işçiliğinin en büyük nedenidir. İlkokula giden bir çocuğun masrafları yoksul bir ailenin gelirinin üçte birini oluşturmaktadır. Bu durum çalışmayı tek seçenek haline getirmektedir (Emlek 1998, Güneş 2001, http://yunus.hacettepe.edu.tr/hergen/ edusos/cocuk_isgucu.htm, http://wwwchp.org.tr/trrapor/emek7.htm, Warshaw 2001). Günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde milyonlarca çocuğun tehlikeli koşullarda ve yasalara uygun olmayan bir şekilde çalıştığı bilindiği halde, ne çalışan çocukların profili ne de çocuk işçiliğinin yapısı çözümlenebilmiş değildir (Baybuğa 2000, Emlek 1998, Warshaw 2001). 92 Ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde çocukluk yaşlarında çalışma, çocuk ve gençlerin büyüme ve gelişmesinin normal yoldan sapmasına neden olan bir sosyal sorundur. Erken yaşta çeşitli sağlık sorunlarının da ortaya çıkmasına neden olmaktadır (Baybuğa 2000, Emlek 1998, Ekonomi Gazetesi 2001, Güneş 2001, http://yunus.hacettepe. edu.tr/hergen/edusos/cocuk_isgucu.htm, Ocakçı 2000, Sonmaz ve ark. 2000). Devlet İstatistikleri Enstitüsü (DİE) 1998 Nisan ayı Hanehalkı İşgücü Anketine göre 15-19 yaş grubunda işgücüne katılma oranı %34,8’dir (Okuyan 1999). DİE 1999 Çocuk İşgücü Anketine göre ise 617 yaş grubunda bulunan 16 milyon 88 bin çocuğun % 10,2’si (1milyon 635 kişi) ekonomik bir faaliyette bulunduğu saptanmıştır (Devlet İstatistik Enstitüsü Başkanlığı 1999). Çocuklar nadiren asgari ücret düzeyine yakın bir gelir elde edebilirler, ve daima aynı işte çalışan erişkinlerden az kazanç sağlarlar. Çoğunlukla sosyal yardım ve sigorta ödentisi almazlar. Bu nedenle işverenler için çocuk işçi çalıştırma bir maliyet unsurudur (Kutluay 1993, Ocakçı 2000, Warshaw 2001). Çalışma Yaşantısının Çocukların Sağlık, Sosyal ve Kültürel Durumları Üzerindeki Etkisi: Çocuk işçiler, fiziksel ve zihinsel olarak henüz gelişimini tamamlamamış bir popülasyon olmaları nedeniyle, kendilerine uygun olmayan sağlıksız ve ağır iş koşullarına erişkinlerden daha duyarlıdır. Uygunsuz çalışma koşulları, çocuklarda kalıcı bedensel ve ruhsal rahatsızlıklara neden olmaktadır (ÇSGB 1995, Güneş 2001, Fırat 1998 Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı (1999) bedensel ve ruhsal gelişimlerini tamamlamadan çalışma yaşamına giren çocukların her bakımdan “risk” altında olduğunu belirterek riskli iş kollarını şöyle sıralamıştır: metal iş kolunda sıcak ve soğuk metal işleri, oto kaporta tamir ve bakım işleri, polisaj işleri, ağaç iş kolunda mobilya ve üst yüzey işleri, deri iş kolunda ayakkabıcılık–saya işleri, dokuma iş kolunda konfeksiyon işleri (ÇSGB 1995, Ekonomi Gazetesi 2001, Ocakçı 2000, Warshaw 2001). Yapılan çalışmalar, çocuklarda ağır yük taşımanın, şekil bozukluğu ve deformitelere yol açtığını ve büyüme-gelişmelerini durdurduğunu göstermektedir. Aşırı yorgunluk ve sağlıksız ortam koşulları, kötü beslenme sonucu yetersiz protein alımı ve iş gereği uzun saatler fazla enerji kullanımı vücut direncinin düşmesine neden olmaktadır. Direncin düşmesi, hijyen eksikliği, aşırı ısı, kötü hava koşulları, tozlar ve kimyasal ajanlarla uzun süre temasta bulunma çocuklarda enfeksiyon ve bulaşıcı hastalıkların görülme riskini arttırmaktadır. Uzun süreli, 93 gürültülü ve ağır işlerde çalışan çocuk işçilerin %36’sında fiziksel rahatsızlıklar oluştuğu saptanmıştır (Emlek 1998). Bunun dışında; çocuklarda, en sık görülen sağlık sorunları tüberküloz, bronşit, anemi, hepatit, cilt ve paraziter hastalıklar olduğu bildirilmiştir (Ekonomi Gazetesi 2001, Fırat 1998, Güneş 2001, Yeşilleten 1998, http://yunus. hacettepe.edu.tr/hergen/edusos/cocuk_isgucu.htm). Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları alanında deneyimli hemşireler, koruyucu sağlık hizmetleri kapsamında Mesleki Eğitim Merkezlerinde çocukların yılda bir kez yapılması gereken periyodik sağlık muayenelerinin izleminde önemli bir role sahip olabilecek iken, yapılan çalışmalar bu periyodik muayenelerin yapılmadığını ve bu kurumlarda hemşire istihdam edilmediğini ortaya koymuştur (ÇSGB 1995). Türkiye’de sekiz yıllık zorunlu eğitimin 1998 yılında kabulünden sonra, okullaşma oranını arttıracağı ve çocuk işçiliğini azaltacağı düşünülürken, ekonomik kriz nedeniyle okuyan çocukların okuldan geri kalan zamanda çalışması çocukların kendi akranları gibi oyun ve eğlenceye zaman ayıramamalarına neden olmaktadır. Uzun saatler ve hafta sonlarında çalışmanın çocuğun psiko-sosyal yönden gelişimini ve sosyal faaliyetlere katılımını engeller. Bazı çocuklar işi, okulu, eğlenceyi birleştirmeyi becerirken, ağır iş yükü altında çalışan çocukların okul için bile çok az enerjileri kalır. Gelişmekte olan ülkelerde çalışan çocukların oynamaya zaman bulamadıkları ve yapabildikleri etkinliklerde ise kişiliklerine ve gelişimlerine katkıda bulunabilecek yaratıcılık ve hayallere yer olmadığı görülmüştür (Ocakçı 2000, http://yunus. hacettepe.edu.tr/hergen/edusos/cocuk_isgucu.htm). AMAÇ Bu araştırma, İzmir Mesleki Eğitim Merkezinde eğitim gören 1418 yaş grubundaki çocukların sağlık, sosyal ve kültürel durumlarının belirlenmesi amacıyla planlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM Bu çalışma, tanımlayıcı ve analitik olarak düzenlenmiş bir alan araştırmasıdır. Araştırma, 3308 sayılı Çıraklık ve Mesleki Eğitim Kanuna uygun olarak Mesleki Eğitim ve faaliyet gösteren İzmir Mesleki Eğitim Merkezinde (İMEM) yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini, İMEM’de eğitim gören 14-18 yaş grubundaki 3849 çocuk işçi oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemi, amaca yönelik “Tabakalaştırılmış Rastgele Örnekleme” yöntemi ile evrendeki 94 birey sayısı dikkate alınarak örneklem seçim formülü uygulanarak saptanmıştır (Sümbüloğlu ve Sümbüloğlu 1988). Örneklem grubuna, 14 yaş grubundan 3 çocuk, 15 yaş grubundan 31 çocuk, 16-18 yaş grubundan 315 çocuk alınmıştır, toplam 349 çocuk işçi araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü’nden gerekli izinler alındıktan sonra, araştırmanın verileri araştırmacılar tarafından geliştirilen bir anket formu ve görüşme yöntemi ile toplanmıştır. 11-15 Şubat 2002 tarihleri arasında İMEM’e devam eden öğrencilerin meslek ve yaş gruplarına göre sınıf listelerinden seçilen ve araştırmaya katılmaya istekli olan öğrencilere anketler dağıtılarak doldurulmuştur. Veri toplamada “İMEM’de Eğitim Gören Çocukların Sağlık, Sosyal ve Kültürel Durumlarının Belirlenmesi Anket Formu” kullanılmıştır. Konu ile ilgili uzmanların görüşüne dayanarak anket formu hazırlanmıştır. Anket formu, öğrencilerin sosyo-demografik, sağlık, sosyal ve kültürel durumlarını inceleyen 56 sorudan oluşmaktadır. Literatür bilgilerine dayanarak hazırlanan anket formunun 10 işçi çocukta ön uygulaması yapılarak uygulanabilirliği sınanmıştır. Araştırma bulgularının analizinde, çalışan çocuklara ilişkin tanıtıcı bulguların sayı ve yüzde dağılımları ile sağlık ve sosyo-kültürel sorunlara ilişkin verileri Ki-kare (X²) Önemlilik Testi, Fisher Kesin Kikare Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) Duncan Testi ve Student t-testi ile analiz edilmiştir (Akgül 1997). BULGULAR Araştırma kapsamına alınan çocukların; %83.0’ü erkek, %16.6’ sı kızdır. Çocukların, %68.8’nin aile şeklinin çekirdek aile yapısında, annelerinin %59.6’sının ilkokul mezunu, %73.4’nün ev hanımı; babalarının %61.3’nün ilkokul mezunu, %67.3’nün çalıştığı, %43.6’sının işçi olarak çalıştığı, %65.9’nun sosyal güvencesi olduğu saptanmıştır. Çalışmaya katılan çocukların, %67.1’nin en son ortaokul bitirdiği ve sadece %3.7’sinin eğitime devam edebildiği bulunmuştur. Çocukların %46.1’nin okula ilgi duymama, %37.5’şinin okul masraflarının yüksek olması, %8.3’nün uygun okul bulunmaması ve %4.3’nün ailesinin izin vermemesi nedeniyle okulu bıraktıkları saptanmıştır. Araştırmaya alınan çocuk işçilerin %93.1’nin haftada 45 saatten fazla, %52.5’nin günde 12 saatten fazla ve %47.9’nun sigortasız çalıştıkları bulunmuştur. 95 Tablo 1. Evde Yaşayan Kişi Sayısı Ortalamasına Göre Çocuğun Çalışma Nedenlerinin Dağılımı Evde Yaşayan Kişi Sayısı Ortalaması N X Ss p 77 5.08 1.80 6 5.83 2.56 0.059 4 5.75 0.96 252 4.70 1.33 3 4.67 0.58 7 4.00 1.29 Çocuğun Çalışma Nedenleri Aile gelirine katkı yapmak için Aile istediği için Para biriktirmek için İş ve meslek edinmek için Ailenin borcunu ödemek için Kendi gereksinimini karşılamak için Tablo 2. Babanın Çalışma Durumuna Göre Çocukların Çalışma Nedenlerinin Karşılaştırılması Çocuğun Çalışma Nedenleri Aile gelirine katkı yapmak için Aile istediği için Para biriktirmek için İş ve meslek edinmek için Ailenin borcunu ödemek için Kendi gereksinimini karşılamak için TOPLAM Babanın Çalışma Durumu Çalışıyor Çalışmıyor Sayı % Sayı % 42 54.5 35 45.5 TOPLAM Sayı % 77 100.0 2 4 181 1 33.3 100.0 71.8 33.3 4 71 2 66.7 28.2 66.7 6 4 252 3 100.0 100.0 100.0 100.0 5 71.4 2 28.6 7 100.0 235 100.0 111 31.8 349 Fisher Kesin Testi, 100.0 p=0.011 Tablo 1’de Evde yaşayan kişi sayısına göre çocuğun çalışma nedenleri incelendiğinde, kalabalık ailelerde, “Kendi gereksinimini karşılamak” ve “Aile istediği için” çalışan çocukların oranları anlamlı olarak arttığı saptanmıştır (Duncan, p<0.05). Tablo 2’de Çocukların çalışma nedenleri incelendiğinde, babası çalışmayan çocukların yüksek oranda “Aileleri istediği” ve “Ailenin borcunu ödemek için“ çalıştıkları saptanmıştır. Yapılan incelemede, çocukların çalışma nedenleri ile babanın çalışma durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (Fisher, p<0.05). Çocuklarda İş kollarına göre, çalışmaya başladıktan sonra görülen sağlık sorunları incelendiğinde (Tablo 3), en fazla sağlık sorunu görülen çocukların "Bayan berber” ve “Kaynak” iş kollarında çalıştıkları bulunmuştur. Ancak, yapılan analizde, çocukların değişik İş kollarında çalışmalarının sağlık problemi görülmesini etkilemediği saptanmıştır (Ki-kare, p>0.05). 96 Tablo 3. Çocukların İş Kollarına Göre Çalışmaya Başladıktan Sonra Sağlık Sorunu Ortaya Çıkma Durumlarının Karşılaştırılması Sağlık Var Sayı 1 1 3 9 3 2 2 2 1 1 25 İş Kolu Otomotor Tamiri Dış Giyim Diş Protez Bayan Berber Elektrik Tesisatı Erkek Berber Kaynak Radyo,TV Tamirciliği Torna Soğuk Demir Aşçı, Pasta, Fırıncı Mobilya TOPLAM Sorunu % 4.0 5.0 9.4 13.4 6.8 13.3 8.7 5.0 8.3 7.7 7.8 Yok Sayı 24 19 29 58 16 41 13 21 38 11 12 12 294 % 96.0 95.0 90.6 86.6 100.0 93.2 86.7 91.3 95.0 91.7 100.0 92.3 92.2 TOPLAM Sayı % 25 100.0 20 100.0 32 100.0 67 100.0 16 100.0 44 100.0 15 100.0 23 100.0 40 100.0 12 100.0 12 100.0 13 100.0 319 100.0 X²=7.28 SD=11 p=0.775 Tablo 4. Haftalık Çalışma Süresine Göre Çocuklarda Sağlık Sorunu Olma Durumunun Karşılaştırılması Haftalık Çalışma Süresi 45 saatten az 45 saat 45 saatten fazla TOPLAM Sağlık Sorunu Var Sayı % 1 11.1 2 13.3 60 18.5 63 18.1 Yok Sayı 8 13 264 285 % 88.9 86.7 81.5 81.9 X²=0.565 TOPLAM Sayı % 9 100.0 15 100.0 324 100.0 348 100.0 SD=2 p=0.754 Tablo 5. Çocukların Hafta Sonu Tatili Kullanma İle Sosyal Aktiviteye Katılma Durumunun Karşılaştırılması Sosyal Aktivite Sinema Tiyatro Müzik Spor Katılmayanlar TOPLAM Hafta Sonu Tatili Kullanıyor Sayı % 48 88.9 4 66.7 51 83.6 121 85.8 72 82.8 296 84.8 Kullanmıyor Say % 6 11.1 2 33.3 10 16.4 20 14.2 15 17.2 53 15.2 X²=2.695 TOPLAM Sayı % 54 100.0 6 100.0 61 100.0 141 100.0 87 100.0 349 100.0 SD=4 p=0.610 Çalışan çocuklardan haftasonu tatili kullanabilenlerin çok yüksek oranlarda sosyal aktivitelere katıldıkları Tablo 5’de görülmektedir. Ancak yapılan analizde, çocukların haftasonu tatili kullanabilme durumları ile sosyal aktivitelere katılmaları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (Ki-kare, p>0.05). 97 Çocukların çalıştıkları iş sektörlerinde iş saatleri içerisinde rahatsızlık duydukları durumlar incelendiğinde, Sanayi ve Hizmet sektörlerinde çalışan çocukların %24.4’ünün çalıştıkları iş yerlerinde kendilerini rahatsız edecek durumlarla karşılaştıkları saptanmıştır (n=85). Çocukların en yüksek oranda, işveren tarafından “Yalan söyleme, güvensizlik” biçiminde rahatsız edildiği belirlenmiştir. TARTIŞMA İMEM’e devam eden 14-18 yaş grubu çocuklar üzerinde yapılan araştırma sonucunda çocukların en son bitirdikleri okul (%67.1) ortaokuldur. Çocukların okulu bırakma nedenleri arasında %46.1 ile “Okula ilgi duymama” ve %37.5 ile “Okul masraflarının yüksek olması” en sıklıkla görülmektedir. Emlek (1998) yaptığı bir çalışmada, çalışma ortamının olumsuz etkileri nedeni ile çocukların %56.5’nin fırsat verilirse okula geri dönmek istediklerini saptamıştır. Özşahin ve ark. (1998) yaptıkları bir araştırmada ise çalışan çocukların %66.8’nin kendileri okumak istemediklerini, ancak %51.6’sı aynı nedenlerle tekrar öğrenimlerine devam etmek istediklerini belirttikleri saptanmıştır. Çalışmamızda, İMEM’e devam eden çocukların %58.2’si kendi istekleri ile bu kuruma başvurduklarını belirtmişlerdir. Bu sonuç, yaşam koşullarının zorluğunun çocuk işçiliğini günden güne arttırdığını göstermektedir. Çocukların çalışma nedenleri incelendiğinde, çocukların çoğu (%72.2) “İş ve meslek edinmek için” çalıştıklarını belirtmişlerdir, Türkiye genelinde ise bu oran %18’dir (Devlet İstatistik Enstitüsü Başkanlığı 1999). Araştırmada, çalışan çocukların genellikle kalabalık ailelerde yaşadığı, babalarının çalışma durumları ile çocukların çalışma nedenleri karşılaştırıldığında da babası işsiz olan çocukların, “Ailenin isteği” ve “Ailenin borcunun ödenmesi için” çalıştırıldıkları saptanmıştır. Emlek’in yaptığı araştırmada, çocukların %37.6’sı ailesine katkı için çalışmakta iken sadece %14.1’nin iş ve meslek edinmek için çalıştığı ortaya çıkmıştır. Baybuğa (2000) ise, çocukların %41.1’nin ekonomik nedenlerle, %13.3’nün ise ailesi istediği için çalıştığını belirtmiştir. Burada 8 yıllık zorunlu eğitimin çocuk işçiliğini geciktirmede önemli bir katkısı olduğu söylenilebilir. Araştırma sonucunda tüm çocuklar arasında sağlık sorunu görülme oranı %18.1 olarak bulunmuştur. Çocukların %7.4’de çeşitli beden bölgelerinde ağrı, %6’sında solunum sistemi hastalıkları, %1.7’sinde cilt sorunu, %1.4’ünde travma, %0.9’unda psikolojik sorunlar ve %0.3 gibi aynı oranda dolaşım, gastrointestinal ve ürogenital sistem hastalıkları saptanmıştır. Emlek (1998) ise çalışmasında çocuk işçilerde genel sağlık 98 sorunlarını %41.2 olarak bulmuştur. Çocukların İş kollarına göre çalışmaya başladıktan sonra görülen sağlık sorunları incelendiğinde, en fazla sağlık sorunu görülen çocukların "Bayan berber” ve “Kaynak” iş kollarında çalıştıkları bulunmuştur. Fırat’ın (1998) okuyan ve çalışan çocukları karşılaştırdığı araştırmada, çalışan çocuklarda deri, kulak, diş ve boğaz hastalıkları ve kardiyolojik problemlere daha çok rastlanmıştır. Yeşilleten ve ark. (1998)’nın yaptığı çalışmada 18 yaş altında ve ağır ve tehlikeli işlerde çalışan çocuklarda polinöröpati, kurşun intoksikasyonu ve solvent etkilenmesi saptanmıştır. Özşahin ve ark. (1998)’nın yaptığı çalışmada, mobilya ve metal eşya imal eden atölyelerde çalışan çocukların %33.9’nun en az bir kaza sonucu travma geçirdiği saptanmıştır. Araştırmada çocukların kötü alışkanlığı olma durumu incelenmiş ve %22.6’sının sigara, %6.9’nun sigara ve alkol ve %0.09’nun sigara+ alkol+uyuşturucu kullandığı saptanmıştır. Emlek (1998) aynı oranda sigara içmeyi %10.6, alkol kullanmayı da %10.6 olarak bulmuştur. Bahçecik ve ark. (2000)’nın yaptıkları çalışmada ise işçi çocukların %24.4’nün sigara, %4.2’nin alkol alışkanlığı olduğu belirlenmiştir. Araştırmada sağlık sorunu olduğu saptanan çocukların çoğunluğunun haftada 45 saat ve üzerinde çalıştığı saptanmıştır. Özşahin ve ark. (1998) yaptıkları araştırmada %83.3’nün haftada 6-7 gün çalıştıklarını belirlemiştir. Emlek (1998) çocukların %62.4’nün haftada 6 gün ve %38.9’nun günde 12 saat üzerinde çalıştığını ve haftalık çalışma günleri ile sağlık bakım davranışları arasında anlamlı bir ilişki bulunduğunu belirtmiştir. Fırat (1998) ise haftalık ortalama çalışma sürelerinin ortalama 50-60 saat olduğunu ve uzun süre, kötü koşullarda çalışmanın çocuk sağlığı açısından olumsuz olduğunu belirtmiştir. Bahçecik ve ark. (2000) tarafından işçi çocukların %86.1’nin haftada 6 gün ve %41.4’nün günde 8 saat ve üzerinde çalıştığı saptanmıştır. Çalışmamızda, çocukların günlük çalışma süre ortalaması 11.38±2.08 saat olarak bulunmuştur. Araştırma sonucunda çalışma saatleri az olan ve haftasonu tatili kullanabilen çocukların yaşlarına uygun sosyal aktivitelerde bulunduğu saptanmıştır. Çalışan çocukların çoğunlukla spor aktivitelerini tercih ettikleri görülmüştür. Fırat (1998) da benzer şekilde çalışan çocukların boş zamanlarını daha çok açık alanlarda ve kendini daha özgür hissettiği ortamlarda değerlendirdiğini belirtmiştir. Bahçecik ve ark. (2000)’nın yaptıkları çalışmada da işçi çocukların %50.1’nin spor yapma, %34’nün sinema, %10.6’nın kitap okuma, %6.3’nün tiyatro, %1’nin kütüphaneye gitme alışkanlığı olduğu, %21.2’nin ise sosyal alışkanlığı olmadığı belirlenmiştir. 99 Araştırmada çalışan çocukların %24.4’nün çalıştıkları ortam koşullarında “Yalan söyleme, güvensizlik”, “Kavga, uyum problemi” ve “Zoraki fazla mesai” gibi çeşitli rahatsızlıklar hissettikleri saptanmıştır. Çocuklar kendilerine rahatsızlık verenlerin %11.7 ile işveren, %9.7 ile iş arkadaşı ve %3.4 ile usta ve kalfalar olduğunu belirtmişlerdir. Bahçecik ve ark. (2000)’nın yaptıkları çalışmada da çalışan çocukların %24.4’nün dayak yediği, %12.7’nin dayağı iş yerinde ve iş sahibinden, %7.4’nün evde ailesinden dayak yediği saptanmıştır. Araştırmada çocukların %90’nın fazla mesai yaptığı, ancak %24.4’ nün fazla mesai ücreti alabildiği ve %52.1’nin sosyal güvencesi olduğu saptanmıştır. Fırat’ın (1998) çalışmasında ise çocukların %41’nin işveren ve iş yerindeki diğer kişilerle anlaşamama ve kötü davranışlarla karşılaşma nedeni ile işlerini değiştirdikleri belirlenmiştir. SONUÇ VE ÖNERİLER Sonuç olarak, çocuk işçilerin çoğunun çalışma saatlerinin günlük yaklaşık 12 saat ve haftalık 45 saatten fazla olduğu, sigortasız ve ağır şartlarda çalıştıkları, çocukların çalışma nedenleri arasında babanın işsiz ve ailenin kalabalık olmasının etkili bir faktör olduğu, bir kısmının işe bağlı sağlık sorunları olduğu, en sıklıkla ağrıdan yakındıkları, bir kısmının sigara gibi kötü alışkanlıklarının olduğu ve iş ortamlarında işveren tarafından rahatsız edildikleri, zorunlu ücretsiz fazla mesai yaptıkları bulunmuştur. Bu sonuçlar doğrultusunda Mesleki Eğitim verilen okullarda İşçi sağlığı ve Okul sağlığı alanlarında uzmanlaşmış hekim ve hemşirelerin çalıştıkları sağlık bakım merkezlerinin kurulması, okula devam eden çocuk ve gençlerin sağlık kontrolleri ve eğitimlerinin bu merkezde yapılması, aynı zamanda bu kurumlarda bir psikoloğun da görevlendirilerek çocuklara rehberlik ve danışmanlık yapması, okul yöneticileri tarafından koruyucu sağlık taramalarının teşvik edilmesi önerilmektedir. KAYNAKLAR 1. Akgül A (1997). Tıbbi Araştırmalarda Uygulamaları. Ankara: YÖK Matbaası, 77. İstatistiksel Analiz Teknikleri, SPSS 2. Bahçecik N, Polat O, Pek H, (2000). İstanbul İlinde Bir Bölgede Çalışan Çocukların Durumlarının Saptanması. Birinci Çocuk Kurultayı Araştırma Kitabı. İstanbul Çocukları Vakfı Yayınları, 4. İstanbul Çocukları Kurultayı Yayınları Dizisi:4. İstanbul: Umut Matbaası, 389-399. 100 3. Baybuğa SM (2000). Sokakta Çalışan Çocukların Psiko-Sosyal ve Sağlık Durumlarına Bir Bakış. Çocuk Forumu Dergisi, Temmuz-Ağustos-Eylül 3: 3, 36-40. 4. Birleşmiş Milletler (1999). Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme Ulusal İlk Rapor–Türkiye”, Ankara. 5. …… (2001). Çocuk İşgücü. http://yunus.hacettepe.edu.tr/hergen/edusos/cocuk_ isgucu.htm. 6. ÇSGB (1995). Çalışan Çocukların Korunması İçin Politika ve Eylem Programı Yöntem Önerisi. Çalışma ve Güvenlik Bakanlığı Yayını, Ankara. 7. Devlet İstatistik Enstitüsü Başkanlığı (1999). Ekim 1999 Çocuk İşgücü Anketi Sonuçları. http://www.die.gov.tr/TURKISH/SONIST/ISGUCU/060900.htm. 8. Emlek Z (1998). Çalışan Çocukların (12-18 yaş) Kendi Sağlıklarını Yükseltmedeki Sağlıkla İlgili Davranış Biçimlerinin Saptanması. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir: Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü. 9. Fırat M (1998). Çalışan Çocukların Durumu ve Bulgular, Öneriler. III.Ulusal İşçi Sağlığı Kongresi Kitabı 2.Cilt, 357-369. 10. Güneş T (2001). Çalışan Çocuklar. Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Nisan, 6-8. 11. ……(2001). Çocuk Çalıştırılmasının Önlenmesi ve Genç İşgücünün Korunması. http://www.chp.org.tr/trrapor/emek7.htm. 12. Kutluay B (1993). Çocuk Emeğinin Sona Erdirilmesi Programı (IPEC). Çalışma Ortamı, 8-41. 13. …… (2001). Küçük Çocuklar Ağır İşçi. Ekonomi Gazetesi, 31 Mart . 14. Ocakçı A (2000). Türkiye’de Çalışan Çocukların Durumu. Hacettepe Üniversitesi HYO Dergisi. 15. Okuyan Y (1999). Dünyada ve Türkiye’de Çocuk İşgücü. http://www.byegm.gov.tr/ yayinlarimiz/TURKHABER/1999/01Ekim/T6.htm 16. Özşahin A, Bostacı M, Zencir M (1998). Denizli Vali Necati Bilican ÇEM’de Okuyan Çırakların Çalışma Yaşamlarına İlişkin Özellikler. III.Ulusal İşçi Sağlığı Kongresi Kitabı 2.Cilt, 648. 17. Sonmaz S, Varol N, Karabayır E (2000). Çalışan Çocuklara Yönelik Rehberlik Hizmetleri. Çocuk Forumu Dergisi, Ekim-Kasım-Aralık, 3: 4, 29-34. 18. Sümbüloğlu K, Sümbüloğlu V (1988) Sağlık Bilimlerinde Araştırma Yöntemleri. 1.Basım, Ankara: Hatiboğlu Yayınevi, 46-70. 19. Warshaw LJ, Çev. Gelegen DG (2001). Çocuk Emeği. Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Nisan, 42-46. 20. Yeşilleten N, Hamşioğlu F, Uyar F (1998). Çocuk İşçilerin Sağlık Sorunları ve Meslek Hastalıkları. III.Ulusal İşçi Sağlığı Kongresi Kitabı 2.Cilt, 670. 101 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 103-113, 2005 KOAH (KRONİK OBSTRÜKTİF AKCİĞER HASTALIĞI)’IN PULMONER REHABİLİTASYON İLE YÖNETİMİ COPD (CHRONIC OBSTRUCTIVE PULMONARY DISEASE) MANAGEMENT WITH PULMONARY REHABILITATION Ayşe ÇİL Nermin OLGUN Marmara Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu İç Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı Üsküdar/İSTANBUL Anahtar Sözcükler: Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), Pulmoner (COPD), Pulmoner Rehabilitasyon, Kendi Kendine Yönetim Key Words: Chronic Obstructive Pulmonary Disease Rehabilitation, Self Management ÖZET KOAH prevelansı artmakta olan kronik, progressif ve irreversibl bir hastalıktır. Hastalık nedeniyle yaşamın ilerleyen dönemlerinde çeşitli semptomlar ortaya çıkmakta ve bu semptomlar nedeniyle yetersizlikler oluşmaktadır. Sonuçta ise hastaların yaşam kalitesi olumsuz yönde etkilenmektedir. Kronik hastalıklarda uygulanan rehabilitasyon programları hastaların hastalıklarına uyumunu arttırarak yaşam kalitesini yükseltir. Rehabilitasyon uygulamalarının en önemli amacı hastaların hastalıkları üzerinde kontrol sahibi olmaları ve fonksiyonel bir yaşam sürmeleridir. SUMMARY COPD is a chronic, progressive and irreversible disease which prevalence is getting increase. This disease causes variety symptoms at proceeding period of life and this symptoms causes limitations. In consequence patient’s quality of life effected negatively. Rehabilitation programs which are used in chronic diseases increase patient’s quality of life by increasing patient adaptation to the disease. The most important aim of a rehabilitation program which used in patients with COPD is to ensure control on disease and maintanence a functional life. GİRİŞ Günümüzde teknoloji ve tıp alanındaki gelişmeler, kronik hastalıkların artması, yaşam süresinin uzaması, fiziksel yetersizliği olanlarda 103 yaşam süresinin uzaması, yaralanma ve kazaların artması rehabilitasyon gereksinimini arttırmıştır (Akdemir 2003). Rehabilitasyon; bireyin sakatlık veya hastalıkları nedeniyle gelişen sınırlılıklarına rağmen, yeteneklerini en üst düzeyde kullanmasına olanak sağlayan aktif bir süreçtir. Rehabilitasyon hizmetleri pulmoner hastalıklarda, kardiyak sorunlarda, ortopedik olgularda, amputasyonlarda, serebrovasküler olaylarda, ağrı yönetiminde, yanıklarda, travmatik beyin yaralanmalarında, kanserlerde, yaşlılarda kullanılmaktadır (Akdemir 2003). Son yıllarda pulmoner hastalıkların özellikle de KOAH’ın insidans ve prevalansı gittikçe artmaktadır. Bu da pulmoner rehabilitasyon programlarına yönelik ihtiyacı arttırmaktadır. PULMONER REHABİLİTASYONUN TARİHSEL GELİŞİMİ Pulmoner rehabilitasyonun tarihsel gelişimi yaklaşık 40 yıl öncesine dayanmaktadır. Başlangıçta uygulanması zor bir program olarak görülen pulmoner rehabilitasyon programı bu gün solunum sıkıntısı nedeniyle fonksiyonlarını yeterli derecede sürdüremeyen kronik ve ilerleyici hastalığı olan bireylere etkin bir şekilde sunulmaktadır (Tiep 1997). Başlangıçta pulmoner rehabilitasyonun kapsamında solunum sıkıntısı olan hastalara dinlenme ve inaktiviteyle solunum rahatsızlıklarını önlemek için tavsiyelerde bulunan, sezgiye dayalı bir anlayış vardı. İlerleyen dönemlerde pulmoner rehabilitasyon programı sayesinde hastalar dispneleriyle baş edebildikleri aktif bir yaşam sürdürmeye başladılar (Tiep 1997). PULMONER REHABİLİTASYON a- Tanım Fiziksel aktivite, eğitim, beslenme, psikososyal destek ve tıbbi girişimi içeren; Yetersizlikleri azaltmayı ve hasta katılımını arttırmayı amaçlayan; Oldukça geniş bir ekip tarafından yürütülen multidisipliner bir yaklaşımdır (Clini ve ark 2003, Meek ve ark 2003). b- Pulmoner Rehabilitasyon Ekibi; Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı, Göğüs Hastalıkları Uzmanı, Solunum Terapisti, Fizyoterapist, Rehabilitasyon Hemşiresi, İş-Uğraş Terapisti, Egzersiz Fizyoloğu, 104 Psikiyatrist, Psikolog, Sosyal Hizmet Uzmanı, Danışman ve Diyetisyen’den oluşur (Köseoğlu ve ark 1996, Sindel 2000). Sağlık ekibinin bir üyesi olan hemşire holistik bir yaklaşım doğrultusunda hasta ve ailelerinin sosyal, emosyonel ve ruhsal iyilik hallerinin geliştirilmesinde sorumluluk üstlenir (Jeanne ve ark 1995). c- Rehabilitasyon Hemşiresinin Görevleri • Hastanın gereksinimleri doğrultusunda açıklamalar yapmak, • Tedavi ve bakıma hastanın maksimum katılımını sağlamak, • Hastanın sınırlılıkları nedeniyle gelişebilecek deformite ve komplikasyonları önlemeye yönelik uygulamalarda bulunmak, • Günlük yaşam aktiviteleri (GYA)’inde maksimum bağımsızlığa yönelik bakım uygulamalarını yapmak, • Hastanın pozitif baş etme yeteneklerini geliştirmek, • Hasta ve ailesinin sağlık eğitimini yapmak, • Hastanın gelecek yaşantısına ve olası sorunlarına yönelik danışmanlık yapmak, • Hastalara toplumsal kaynaklar, sağlık hizmetleri ve destek hizmetler konusunda danışmanlık yapmak olarak özetlenebilir (Akdemir 2003). Ülkemizde rehabilitasyon hemşireliği adı altında bir uzmanlık alanı bulunmamaktadır. Hemşire ekip içerisinde hasta/aile ve sağlık ekibinin gereksinimleri doğrultusunda görevler üstlenmektedir. Rehabilitasyonun ülkemizde yeni bir kavram olması nedeniyle rehabilitasyon ekibi içerisindeki hemşirenin görev, yetki ve sorumlulukları henüz net olarak belli değildir. d- Pulmoner Rehabilitasyon Programının Yararları • Semptomlar azalır. • Anksiyete ve depresyon azalır. • (GYA) ‘ni yapma yeteneği artar. • Egzersiz toleransı artar. • Hastanede kalma süresi azalır, bakımın maliyeti azalır. • Yaşam kalitesi artar (Kunter ve ark 1999, Tucker ve ark 2000, Uzaslan 2000). KOAH’DA REHABİLİTASYON Bir çok ülkede ve ülkemizde önemli bir sağlık sorunu olan KOAH sigara içme ve hava kirliliğine maruz kalma sonucu oluşan, amfizem ve kronik bronşiti kapsayan, erkeklerin % 6’sını kadınların % 3’ünü 105 etkileyen kronik bir hastalıktır. KOAH’lı hastalarda hastalık nedeniyle yaşamın ilerleyen dönemlerinde havayollarında oluşan değişiklikler nedeniyle solunum fonksiyonları düşer; dispne, öksürük ve balgam üç önemli belirti olarak ortaya çıkar. Solunum fonksiyonlarındaki düşme ve hastalığın neden olduğu belirtiler hastalarda periferik kas zayıflığı, egzersiz intoleransı, yaşam kalitesinde azalma, depresyon ve anksiyete gibi fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklara neden olur (Borak 1989, Erk 2001, Ferrari ve ark 2004, Spruit ve ark 2004). KOAH’da tedavi ve bakımın amacı; progresyonu önlemek, semptomları azaltmak, tekrarlayan akut atakları önlemek ve/veya tedavi etmek, uzun süreli olarak solunum fonksiyonlarını korumak ve fonksiyonlardaki düşüşü engellemek, egzersiz kapasitesini arttırmak, komplikasyonları azaltmak ve yaşam kalitesini koruyup yükseltmektir (Erk 2001, Kunter 1999). Bu amaçlara ulaşmada ilaç tedavisi tek başına yetersiz kaldığından ilaç tedavisi yanında rehabilitasyon hizmetlerinin de sunulması gerekmektedir. KOAH’da Rehabilitasyon Programı Kapsamındaki Konular Pulmoner rehabilitasyona aday olan hasta egzersiz programı, eğitim ve öğrenme için bilişsel olarak uygun nitelikte olmalı ve programa katılma konusunda istekli olmalıdır. Hastanın egzersiz kapasitesi ve bilişsel değerlendirme yanında uzun dönemde ailenin hastaya destek olma kapasitesi değerlendirilmelidir (Tiep 1997). KOAH’da rehabilitasyon programında ele alınan konular: A-Önleme Sigarayı bırakma, immunizasyonu sağlama, önlemeyi kapsar (Barnes 1998, Tiep 1997, Worth 1997). alevlenmeleri B-Hastalık Yönetimini Geliştirme İlaç eğitimi (oral, nebulizer, inhaler), bronşiyal hijyen, nefes alma eğitimi, oksijen tedavisi, uygun beslenme, aile eğitimi, hekim ve sağlık ekibi ile işbirliği hastalık yönetiminde ele alınan konulardır. Alevlenme durumlarında ise kendi kendine değerlendirme, kendi kendine uygulama ve hekime başvuru önemlidir (Barnes 1998, Tiep 1997, Worth 1997). C-Dispneyi Rahatlatma Dispne; farklı disiplinlerin bir arada çalışması, eğitim ve ilaçların kullanılmasıyla etkin bir şekilde yönetilir (Meek ve ark 2003, Tiep 1997). Dispneyi kontrol altına almak amacıyla hastalara pursed lips solunum ve diyafragmatik solumun gibi nefes alıp verme yöntemlerinin öğretilmesi gerekmektedir. 106 1) Pursed Lips Solunum Pursed lips solunum; kollaps nedeniyle soluk verme sırasında küçük havayollarında hava birikmesini önler ve alveollerdeki gaz değişimini arttırır. Pursed lips solunum diyafragmatik solunum ile birlikte günlük yaşam aktiviteleri sırasında etkin bir şekilde birlikte kullanılır (Kozakçıoğlu 1995). Şu şekilde uygulanır: Ağız kapalı olacak şekilde burundan hava alınır, dudaklar ıslık çalar-öper gibi büzülerek hava ağız yolu ile verilir. Hava dışarı verilirken kullanılan süre havayı inhale ederken kullanılan zamanın iki katı olacak şekilde ayarlanır. Hava 2 saniyede alınır, 4 saniyede verilir (Tucker ve ark. 2000). 2) Diyafragmatik Solunum Diyafragma inspiryumun en önemli kasıdır. Eğer diyafragma dışındaki kaslar solunumda daha fazla rol alıyorlarsa tedavinin amacı diyafragmatik solunumu arttırmak olmalıdır. Diyafragmatik solunumda amaç inspirasyon sırasında diyafragmanın aşağı inmesi, ekspirasyon sırasında yukarı çıkmasıdır (Sindel 2000). Teknik olarak: Bir el göğsün üzerine bir el de abdomene yerleştirilir. Yavaşça burundan nefes alınır. İnhalasyon sırasında hava akciğerlere doldukça abdomendeki elin yukarı doğru yükselmesi gerekir. Göğüsteki elin altında fazla hareket olmaması gerekir. Pursed lips olacak şekilde hava dışarı doğru verilir ve abdominal bölgedeki elin içeri doğru hareketi sağlanır. İnhalasyon yaparken abdominal bölgeye uygulanan basınç azaltılır. Göğüsteki elin olduğu gibi kalması önerilir. Egzersiz doğru ve yardımsız bir şekilde yapılıncaya kadar tekrarlanır (Sindel 2000, Tucker ve ark. 2000, Kozakçıoğlu 1995). Egzersiz yapma, havayolu obstrüksiyonunu azaltan ilaçları kullanma, bronşiyal hijyeni sağlama, anksiyete ve depresyonu azaltma da dispneyi rahatlatmada etkilidir (Tiep 1997). D-Oksijen Sağlama Hastanın ihtiyaç duyduğu oksijen; bronşiyal hijyenin eksik olduğu durumlarda bronşiyal hijyenin sağlanması ile, hipoksemik durumlarda oksijen tedavisiyle karşılanır. 1) Oksijen Tedavisi KOAH’lı olgularda uzun süreli oksijen tedavisi ile egzersiz performansı, günlük yaşam aktiviteleri artmakta; polisitemi, kardiyak ve nöropsikolojik problemler düzelmekte, olguların vücut ağırlığı artmakta ve yaşam süreleri uzamaktadır (Uzaslan 2000). Hipoksemik KOAH 107 hastalarında yaşamı uzattığı kanıtlanmış tek tedavi yöntemi oksijen tedavisidir. Parsiyel arteryel basıncının 55 mmHg altında olan tüm hastalarda sürekli oksijen tedavisi endikedir. Parsiyel oksijen basıncı 55-59 mmHg arasında, ancak polisitemi, pulmoner hipertansiyon, kor pulmonale bulguları varsa yine oksijen tedavisi verilir (Blovis ve ark. 2002, Selçuk 1998). Hastaların oksijen tedavisinden yarar görmeleri için günde en az 18 saat, mümkünse sürekli oksijen almaları gerekir. Oksijen tedavisinin amacı PaO2’yi 50-60 mmHg’de sürdürmektir. Genellikle başlangıçta litre akımı 1-3 l/dk’dır (Uzaslan 2000, Weg ve ark. 1999). 2) Bronşiyal Hijyenin Sağlanması Bronşiyal hijyeni sağlamak amacıyla postural drenaj ve kontrollü öksürme tekniği kullanılmaktadır. a- Postural Drenaj Postural drenaj hastaya çeşitli pozisyonlar vererek yerçekimi etkisiyle tıkanmış olan havayollarındaki sekresyonların uzaklaştırılması anlamına gelir. Pozisyonlar trakeobronşial yolların anatomisine uygun olarak seçilir ve akciğerlerin spesifik alanlarındaki sekresyonların uzaklaştırılması sağlanır. Sekresyonların bronşiollerden bronşlara ve trakeaya doğru ilerlemesi sağlanır. Postural drenaj sırasında sekresyonların atılmasını kolaylaştıran bazı özel teknikler bulunmaktadır. Bu teknikler; derin solunum, kontrollü öksürme, perküsyon ve vibrasyondur (Kozakçıoğlu 1995). b- Kontrollü Öksürme Tekniği Havayollarını temizleyen en etkili mekanizma öksürüktür. Bu nedenle sekresyonları çıkarmak amacıyla kullanılır. Kontrollü öksürme tekniği şu şekilde uygulanır: 1. Maksimal inhalasyon yapmak: Etkili bir öksürükle mukusu hareket ettirmek distal havayolları ve akciğerlerin hava ile doldurulmasına bağlıdır. Böylelikle havanın güçlü bir şekilde dışarı verilmesi sırasında mukus havayollarından yukarı doğru ilerleyecektir. 2. Nefesi 2 saniye tutmak: Bu basamak hastayı exhalasyon için hazırlamaya yardım eder ve inhale edilen havanın akciğerlerin uç kısımlarına dağılmasına olanak sağlar. 3. İki kere öksürmek: İlk öksürük mukusu çözecektir, ikinci öksürük mukusu ileri doğru hareket ettirecektir. Daha fazla öksürük aşırı oksijen ve enerji kullanımına neden olur. 4. Durmak: Yeniden kontrolü kazanmak için bir süre durulur. 108 5. Havayı burundan inhale etmek: Ağız yolu ile alınan derin bir inhalasyon çözünmüş olan mukusu tekrar havayollarından aşağı doğru hareket ettirecektir. Bu nedenle hastanın burundan soluk alması sağlanır. 6. Dinlenmek (Tucker 2000). c- Perküsyon: Parmaklar birleşik ve avuç içleri hafif çukur olacak şekilde sırta ritmik vurularak uygulanır. Bu sırada el ve göğüs duvarı arasındaki havanın oluşturduğu kaba titreşimler gevşeyen sekresyonların hareketlenmesine yardımcı olur (Akdemir 2003). d- Vibrasyon: İki el üst üste konularak göğse hafif ve orta derecede basınç uygulanması ve daha sonra ellerin vücuttan hızlı bir şekilde çekilmesidir. Bu sırada oluşan çok ince titreşimler ile sekresyonlar hareket kazanır (Akdemir 2003). E- Egzersiz Programı Nefes alma eğitimi ile birleştirilmiş egzersiz programı hastanın hareket etme konusunda öz-güveni sağlar, anksiyete, depresyon ve korkuyu azaltır. Hastanın günlük yaşam aktivitelerini daha fazla tolere etmesini sağlayarak yaşam kalitesini arttırır. Alt ve üst ekstremite kas gruplarının her ikisinin de eğitimi günlük yaşam aktiviteleri sırasında oluşan dispneyi azaltır. Egzersiz hastanın dispne hissini tolere etmesi için olanak sağlar ve hastanın dispneye bağlı ölüm korkusunu ortadan kaldırır. Egzersiz; aynı zamanda daha aktif olmayı engelleyen dispne korkusunu ortadan kaldırır. Egzersiz programı fizyoterapistin yapacağı egzersiz testi sonuçlarına göre fizyoterapist tarafından planlanır (Tiep 1997). Egzersiz testi, yaygın olarak egzersiz programının güvenliğini değerlendirmek amacıyla yapılır. Özellikle farklı egzersiz seviyelerinde ortaya çıkabilecek kardiyak aritmileri tanımlamada yararlıdır. Test aynı zamanda hastanın bir iş yaparken ortaya çıkan oksijen gereksinimini araştırmak açısından önemlidir. Yapılan öneriler normalde hastalara tolerans gelişinceye kadar yürümeyi öğretmek olmasına rağmen egzersiz testi önerilerin temelini oluşturabilir. Test şekli; artan bir bisiklet ergometrisi, treadmill testi, 6-12 dakikalık yürüme uzaklığı testinden düz alanda yürümeye kadar değişik formatları içerebilir. Genellikle kalp atım hızı, EKG, kan basıncı ve pulseoksimetri ile ölçülen arteriyal oksijen saturasyonu izlenir. Egzersizle artan aritmiler, anormal vital bulgular, oksijen desaturasyonu, kardiyopulmoner durumun daha ayrıntılı bir şekilde izlenmesi gerektiğini gösteren bulgulardır.Egzersiz programı haftada 3-5 gün, en az 20 dakika (tercihen 30-60 dakikalık 109 devamlı egzersiz olmalı) ve 6-10 hafta süreyi kapsayacak şekilde olmalıdır (Köseoğlu 1996, Tiep 1997) Egzersiz Çeşitleri 1. Hareket Kasları Egzersizleri: Yüzme, yürüme, koşma, merdiven çıkma, bisiklet binme gibi aktiviteler önerilir. 2. Solunum Kasları Egzersizleri: Solunum kaslarının kuvvet, dayanıklılık ve egzersiz kapasitesini artırmak için yapılan egzersizlerdir. 3. Üst Ekstremite ve Omuz Kuşağı Egzersizleri: Yüzme, kano gibi aktivitelerle üst ekstremite kaslarının eğitimini kapsar. Bu egzersiz ile dispne ve dakika ventilasyonu azalır. 4. Gevşeme Egzersizleri: Çeşitli tekniklerle rahat pozisyonda uzanan veya oturan bir hastaya önce çeşitli kas gruplarında kasılma hissi, daha sonra gevşeme hissi öğretilir. Böylelikle kas gerginliği, anksiyete ve enerji harcaması azalır (Köseoğlu 1996). F- Fonksiyonel Eğitim Fonksiyonel eğitim kapsamında ele alınan konular; öz bakım, evin bakımı, boş zaman uğraşıları, çalışma (uygunsa), aktif yaşam şekli, alışveriş, seksüel danışmanlığı kapsar (Tiep 1997). KOAH’lı hastanın aktif katılımını gerektiren kendi kendine yönetim ile hastalığa bağlı rahatsızlıklar azaltılır (Worth1997). Eğitim programının amacı KOAH’ı etkin bir şekilde yönetmektir. KOAH’lı bireyler için hazırlanan eğitim ve tedavi programı hastalık hakkında bilgi, alevlenmelerin önlenmesi ve tedavisi, bronşiyal infeksiyonlar, fizyoterapi, hastalığın kendi kendine yönetimi ve hasta eğitimini içermelidir (Worth 1997). Eğitim sayesinde hastaların kendi kendine yönetim davranışları gelişir ve böylelikle hastalığın neden olduğu rahatsızlıklar azaltılabilir (Worth ve ark 2004). Watson ve arkadaşları, KOAH’lı bireyler için bir eylem planı hazırlayıp bu eylem planına göre bireyleri eğitmiş ve bu eğitim sonrasında hastaların kendi kendine yönetim yeteneklerinin arttığını saptamışlardır (Watson ve ark 1997). Yapılan bir başka çalışmada ise sağlık profesyonelleri tarafından sağlanan kendi kendine yönetim ile, KOAH’lı bireylerde sağlık bakım servislerini kullanma sıklığının azaldığı ve bireylerin sağlık düzeylerinin artığı saptanmıştır (Bourbeau ve ark. 2003). Sağlık eğitimi sonrası KOAH’lı bireylerin bilgi düzeylerinin arttığı ülkemizde yapılan bir çalışmada ortaya konmuştur (Güner ve ark. 2002). Kendi kendine yönetimin başarılı olması için hastalara hastalıkları ile ilgili bilgileri öğretmenin yanında davranış değişikliği oluşturmak gerekmektedir (Bourbeau ve ark 2004). 110 Davranış değişiklikleri öncelikle şu konularda olmalıdır. a) Hastaların üst ekstremite hareketi, kuvveti ve dayanıklılığı değerlendirilmeli, evde kendi kendine izlem ve uygulamaları geliştirmek amacıyla egzersiz programı oluşturulmalı, hastaların öz bakım aktiviteleri değerlendirilmeli; giyinme, hijyen, banyo yapma, yemek hazırlama ve diğer öz bakım aktivitelerini karşılamada bağımsızlıkları arttırılmalı, b) Hastalara enerji koruma teknikleri ve işi kolaylaştırma teknikleri öğretilmeli, c) Hastanın ev ortamı değerlendirilmeli ve çalışma alanı düzenlenmesi ile ilgili önerilerde bulunulmalı, Hastalara gevşeme egzersiz eğitimi verilmelidir. Fonksiyonel eğitim alan hastalar; yeni yeteneklerini günlük yaşam aktiviteleriyle birleştirir ve böylelikle taburculuk sonrası hastalık üzerinde kontrollerini geliştirmiş olurlar (Kozakçıoğlu 1995, Tiep 1997). G- Ekip Desteği Ekip desteği kapsamında ele alınan konular; hastalığın kabul edilmesi, başa çıkma yetenekleri, cesaretlendirme, pozitif düşünce, öz saygı ve yaşam kalitesine odaklanma şeklinde sıralanabilir. Hasta hastalığını ve hastalığın ilerleyişini kontrol altında tutmada sorumludur. Tıbbi bakım ekibi hastayı bu rolü başarılı bir şekilde üstlenmesi için desteklemelidir. Bu destekleme alevlenme dönemlerini de içine alacak şekilde planlanmalıdır. Yapılan tavsiyeler hastaların gereksinimlerini karşılayacak şekilde planlanmalıdır (Tiep 1997). KAYNAKLAR 1. Akdemir N (2003). Rehabilitasyon. (içinde) Akdemir N, Birol L. İç Hastalıkları ve Hemşirelik Bakımı, 1. Baskı, İstanbul: Vehbi Koç Vakfı SANERC Yayın No: 2. 71-84. 2. Barnes P, Godfey S, Yılmaz GK (1998). Kronik obstrüktif akciğer hastalığı. Boehringer Ilgelheim, Martiın Dunitz Ltd, 30-38. 3. Blovis B, Brigham K (2002). Obstrüktif akciğer hastalığı. (içinde) Andreoli T, Carpenter C, Griggs R, Loscalzo J (ed). Cecil Essentials of Medicine. Beşinci Edisyon, Philadelphia: W.B Saunders Company, 187-189. 4. Borak J (1989). Psychological state of patient with chronic obstructive pulmonary disease. Pneumol Pol, 57: 6 (Abst), 346. 5. Bourbeau J, Julien M, Maltais F ve ark (2003). Reduction of hospital utilization in patients with chronic obstructive pulmonary disease. Archives of Internal Medicine 163: March 10, 585-591. 6. Bourbeau J, Nault D, Dang-Tan T (2004). Self management and behaviour modification in COPD. Patient Education and Counseling, S.52, 271-277. 111 7. Clini E, Costi S, Lodi S, Rossi G (2003). Non-pharmacological treatment for chronic obstructive pulmonary disease. Med Sci Monit, 9:12, 300-305. 8. Çelikoğlu S (1988). Dispnenin tanısı. (içinde) Göğüs Hastalıkları Klinik Muayene ve Tanı. İstanbul, İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yayınları, 83-88. 9. Demir G, Akkoca Ö, Doğan R, Saryal S, Karabıyıkoğlu G (2003). KOAH’da dispne ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi. Tüberküloz ve Toraks, 51: 4, 365-372. 10. Erk M (2001). Kronik obstrüktif akciğer hastalığı. Göğüs Hastalıkları. 2.Cilt, İstanbul: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yayın No: 237, 663-689. 11. Ferrari M, Vangelista A, Vedovi E, Falsom SC, Brotto E, Brigo B, Locascio V (2004). Minimally supervised home rehabilitation improves exercise capacity and health status in patient with COPD. Am J Phys Med Rehabil, 83: 5, 337-43. 12. Güner A, Atak N (2002). KOAH’lı hastalarda sağlık değerlendirilmesi. Tüberküloz ve Toraks, 50: 4, 451-461. eğitiminin etkisinin 13. Jeanne CS, Barbara KT (1995). Current trends in nursing and health care. Introductory Medical Surgical Nursing. Sixth Edition, Philadelphia: JB Lippincott Company, 3-8. 14. Kozakçıoğlu M (1995). Rehabilitation of the patient with pulmonary disease. (içinde) Kayhan Ö (ed). Lectures and Seminars in Physical Medicine and Rehabilitation. İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayın No: 571, 539-559. 15. Köseoğlu F, Saryal S, Ertürk Ç, Karabıyıkoğlu G, Yorgancıoğlu R (1996). Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) rehabilitasyonu. Tüberküloz ve Toraks, 44: 4, 223-229. 16. Kunter E, Piran G (Mart 1999). Kronik obstrüktif akciğer hastalığı, bronşiyolitler ve kistik fibrozis. Aktüel Tıp Dergisi Solunum Hastalıkları Sayısı, 4: 3, 124-137. 17. Meek P, Lareau SC (2003). Critical outcomes in pulmonary rehabilitation: assessment and evaluation of dyspnea and fatigue. Journal of Rehabilitation Research and Development, 40: 5 (Supp 2), 13-24. 18. Selçuk T (1998). Bronş astması, kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve bronşektazi. (içinde) Kadayıfçı A, Karaaslan Y (ed). İç Hastalıkları El Kitabı. Ankara: Hekimler Yayın Birliği, 128-145. 19. Sindel D (2000). Akciğer hastalıklarında rehabilitasyon. (içinde) Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon. İsatanbul: Nobel Tıp Kitabevleri, s: 491-507. 20. Spruit MA, Troosters T, Trappenburg JCA, Decramer M, Gosselink R (2004). Exercise training during rehabilitation of patient with COPD: a current perspective. Patient Education and Counseling, S. 52, 243-248. 21. Tiep BL (December 1997). Disease management of COPD rehabilitation. Chest, 112:6, 1630-1656. with pulmonary 22. Tucker S, Canobbio M, Paquette E, Wells M (2000). Chronic obstructive pulmonary disease, chronic obstructive lung disease. (içinde) Patients Care Standarts. Seven Edition, St Louis: Mosby, 241-250. 23. Uzaslan E (Haziran 2000). Kronik obstrüktif akciğer hastalığında genel tedavi ilkeleri. Akciğer Arşivi. 1: 2, 105-117. 112 24. Watson PB, Town GI, Holbrook N, Dwan C, Toop LJ, Drennan CJ (1997). Evaluation of a self management plan for chronic obstructive pulmonary disease. Europian Respiratory Journal, S. 10, 1267-1271. 25. Weg J. Haas C (Ocak 1999). KOAH’da uzun süreli oksijen tedavisi,Sendrom, 11: 1,4347. 26. Worth H, Dhein Y (2004). Does patient education modify behaviour in the management of COPD?, Patient Education and Counseling, S.52, 267-270. 27. Worth H (1997). Self Management in COPD: One Step Beyond. Patient Education and Counseling, S.32, 105-109. 113 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 115-126, 2005 GEBELERİN RUHSAL BELİRTİ DAĞILIMLARININ İNCELENMESİ INVESTIGATION OF PREGNANTS’ PSYCHIATRIC SYMPTOMS Şeyda Dülgerler Esra Engin Gül Ertem *Ege Üniversitesi Hemşirelik Y.O., Psikiyatri Hemşireliği Anabilim Dalı. **Ege Üniversitesi Ödemiş Sağlık Y.O., Doğum Kadın Sağlığı Ve Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı Anahtar Sözcükler: Gebelik, Ruhsal belirti, Kısa Semptom Envanteri (KSE) Key Words: Pregnancy, Psychiatric symptoms, Brief Symptom Inventory (BRI) *Çalışma VI. Ulusal- Uluslararası katılımlı Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi Kongresi’ nde (14- 16 Kasım 2002 İstanbul) sözel bildiri olarak sunulmuştur. ÖZET Bu çalışmada gebelerde ruhsal belirtiler ve bu belirtileri etkileyebilecek faktörler araştırılmıştır.Tanımlayıcı tipte olan bu çalışma gerekli izinler alındıktan sonra, Kasım 2001- Ocak 2002 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Hastanesi Obstetri Polikliniği ve Prof. Dr. Hayri Üstündağ Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi Obstetri Polikliniğine başvuran 94 gebede yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak gebelerin tanıtıcı özelliklerini içeren “Bireysel Bilgi Formu” ile ruhsal belirtileri değerlendirmek amacıyla Hisli ve Durak tarafından (1994) geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılan Kısa Semptom Envanteri (KSE) kullanılmıştır. Araştırma kapsamındaki gebelerin yaş ortalaması 26,36 ± 5,93, gebelik sayısı ortalaması 2,26 ± 1, 70’dir. Gebelerin %51’ i okuryazar yada ilk okul mezunu, %90,4’ ü resmi nikahlı ve %54,3’ ünün büyük şehre göç ettiği belirlenmiştir. Gebelerin %11,7’ sinin fiziksel, %7,4’ ünün ruhsal bir hastalığı olduğu saptanmıştır. Gebelerin %69,1’ i gebelik sırasında en fazla desteği eşlerinden aldıklarını, %22,3 ünün gebelik sırasında eşiyle olan ilişkinin iletişim yönünden etkilendiğini düşündüklerini belirtmişlerdir. Gebelerin, KSE Puan ortalamaları 44,78 ±27,26dir. Bu çalışmada gebelerde KSE toplam puan ortalamalarını etkilemeyen faktörler göç etme durumu, ruhsal bir hastalığın bulunuşu, eş ile ilişkinin etkilendiğinin düşünülmesi, eğitim, medeni durum, gelir, fiziksel hastalık hikayeleri olarak belirlenmiştir. SUMMARY This study investigated psychiatric symptoms and effective factors of this symptoms in pregnancy. Between november 2001 and january 2002, 94 pregnant 115 women which were admitted Ege University Hospital obstetry polyclinic and Professor doctor Hayri Üstündağ obstetry and gynecology hospital obstetry polyclinic investigated as a descriptive study under their permission. Data was collected by “Individual Knowledge Form” that was included pregnancy women’s descriptive characteristics which was developed by researchers and “Brief Symptom Inventory “(BRI) for evaluating of psychiatric symptoms which validity and reliability tests was made by Hisli and Durak (1994). Mean age of pregnant women was 26,36 ± 5,93 and mean pregnancy rate was 2,26 ± 1,70. More than half of pregnant (51%) graduated primary school or only literate, the most of the pregnant married and more than half immigrated small to big city. Eleven point seven percent of pregnant had physical, 7,4% of pregnant women had psychological disorders. The most of pregnant women (69,1%) taken mainly psychological support from their husbands, 22,3% of pregnant women considered to change of relation with their husbands. BRI mean score of pregnant women was 44,78 ± 27,26. This result was considered to decreasing of distribution rate of psychological symptoms. BRI mean sore was not affected by immigration, had psychological disorders, communication with her husband, income, marital status, history of physical disorders in this study. GİRİŞ Çocuk doğurma ve anne olma kadınların en önemli özelliğidir. Doğurganlıkları ile neslin devamını sağlayan kadınların yaşamında gebelik önemli bir yer tutar. Her gebelik sağlıklı kadınlar için bile risk yaratır. Döllenme ile başlayan ve doğumla sona eren gebelik periyodu, gebe ve fetüste fizyolojik, psikolojik değişikliklerin meydana geldiği doğal bir süreçtir. Gebelik, kadın rolünün ötesinde anne rolüne ilişkin tüm duygusal, yaşamsal, ruhsal, davranışsal beklenti, çatışma, umut ve arzuları ön plana çıkaran bir dönemdir. Kadının ruhsal durum ve yaşantısı, gebeliğin gidişini etkilediği gibi; gebeliğin kendisi de ruhsalduygusal yaşantılar üzerinde önemli yansımalar yaratır. Bazı gebelerde daha önceki yaşamlarına ilişkin nörotik belirti ve kaygılar azalır. Gebelik kadınlara bir kendine güven, varlığını ortaya koyma, seçkinlik ve değer duygusu verir. Bu dönem bazı gebeler için bağımlılık gereksinimlerini, çevreden ilgi, destek ve yardım beklentilerini daha kolay ortaya koyabilecekleri bir zamandır. Bir kısım gebe ise panik ve korku yaşar. Doğumda sakat kalacakları veya ölecekleri endişesine kapılırlar. Gebenin bu ruhsal reaksiyonları çocuğuna ilişkin endişeleri, sakat kalma gibi korkuları gebelik komplikasyonlarının seyrini etkiler. Kişilik ve duygu yaşantısı bozuk, yetersiz kadınlar, bedensel ve ruhsal açıdan çocuksu kadınlar ya da mazoistik eğilimli kadınlarda bu dönemler daha güç yaşanmaktadır (Özkan 1993). Gebeliği kadın yaşamında değişik ve yeni rollere uyum gerektiren bir kriz dönemi olarak da görmek mümkündür. Yeni içsel ve kişilerarası 116 yapılanmalara götüren ve nihayet yetişkin ebeveyne uyumu gerekli kılan bir fizyolojik, psikofizyolojik, psikososyal bir süreçtir (Appleby 1989). Temel gelişimsel ve psikolojik zorluklar gebeliğin evrelerine göre değişiklik gösterebilir. Gebe kadın özellikle ilk trimestrde bir dizi ruhsal ve duygusal süreçleri yaşar. Bu dönemde yorgunluk, bulantı ve kusma gibi fizyolojik belirti ve bulgulara paralel olarak oral döneme gerileme özellikleri ortaya çıkar. Sıklıkla hafif düzeyde de depresif ruh hali ortaya çıkar. ancak bu durum ikinci ve üçüncü trimestrlere kadar devam etmez. Gebenin kendi vücudunda taşıdığı bebekle olan ilişkisi, geçmişte kendi annesi ile ve ailesiyle yaşadığı duyguları ortaya çıkarır. Kendisi anne rolüne uyum sağlarken kendi annesiyle yaşadığı özdeşleşmeye ilişkin duygular ön plana çıkar. Bazı kadınlar bu dönemde destek bulacakları yada özdeşleşecekleri anne modeli ararlar. Vücut imajı değiştikçe yakın çevrede eşin ve aile bireylerinin ve sosyal çevrede diğer insanların tutumlarıyla karşılaşırlar. Hamile bir kadın bir çok kişide kendi anıları ve özlemleri ile bağlı güçlü duygular ortaya çıkarır. İnsan hayatında cinselliğin ve yaşam planlanmasının en yoğun konuşulduğu dönem kuşkusuz gebeliktir (Özkan 1993). Gebelik ilerledikçe doğum, bebeğin sağlığı ve anneliğe ilişkin kaygılar ortaya çıkar. Bebeğin zedelenmesi ve ölümüne ilişkin ya da kendi sağlığına ilişkin korkular yaşanan fiziksel huzursuzluğu da ha arttırır. Huzursuzluk, uykusuzluk, sabırsızlık, kaygılı bekleyiş, doğumla bebekten ayrılmayı daha da güçleştirir. Gebe kadın genel olarak biraz çocuklaşır, duyarlı hale gelir ve derinliklerdeki ruhsal yaşantılar ve çatışmalar su yüzüne çıkar. Tüm bunlar daha sonraki anneliğe uyumu etkiler. Hamilelikte diğer önemli faktör, kadının içsel duygu durumunu doğrudan etkileyen eşin tutumu ve içinde yaşadığı psikososyal çevredir (Santiago et al 2001, Szigethy Ruiz. 2001, Hendrick 2002). Kadının hamileliği evlilik ilişkisinde yeni değişiklikleri gündeme getirir ve müstakbel babaya belirli görevler yükler. Erkek bir taraftan eşindeki fiziksel ve ruhsal değişikliklerden etkilenir. Diğer taraftan kendisinin ilk çocukluk yıllarından bu yana annesi babası ve kardeşleri ile yaşadıkları ilişki biçimi ve eşlik eden duygu durumları su yüzüne çıkar. Kadının duygusal olarak kendi içine kapanması erkekte ihmal edildiği düşüncesini ortaya çıkarabilir. Diğer yandan kadının çalışıyor olması ile işinden ayrılmak zorunda kalması hem doğrudan hamile kadın üzerinde hem de eşinde sosyal ve ekonomik endişeler yaratır. Erkeğin destek ve güven ve yakın ilgisi ikisinin de yaşadığı ruhsal karmaşayı azaltır. Erkek çeşitli zorlanmalarla ne kadar başarılı biçimde baş edebilirse kadının uyum sağlamasını o kadar cesaretlendirebilir. Öte yandan daha önceki kişisel ve eşler arasındaki çatışmalar çözümlenmemiş ise veya erkeğin yapısı ve olgunluğu, yardımcı olmaya, paylaşmaya, destek olmaya 117 uygun değilse kadının baş edebilmesi ve yükü ağır olacaktır. Bu kapsamda erkeğin de müstakbel baba olarak baştan itibaren kadının hamileliğinin takibinde ve doğumda birlikte olması, hamilelik ve doğumun ilişkilerini derinleştirmesi ve birlikte ebeveyn rolüne hazırlanmaları yönünde çok önemli katkı sağlar. Bunun yanında ailedeki diğer çocukların kadın ve erkeğin anne, babasının, aileyi etkileyen diğer kişilerin tutum, yaklaşım ve arzuları kadının uyumunu destekleyici olabileceği gibi güçleştirici de olabilir. Fakat hamile kadın ve eşi bilmelidir ki tüm bu insanların davranış ve yönelimlerini belirleyen faktörler çoğunlukla kendi geçmişleri ve görüşlerine ilişkindir (Kumar 1984, Rosenthal 1994, Karanisoğlu 1991). Gebelik süresince ve doğumda gebe ile sağlık ekibi arasındaki ilişki çok önemlidir. Genellikle gebe kadın hekimine, hemşiresine, ebesine olumlu duygularla bağlanır ve transferans yaşar. Sağlık ekibinin ilgisi, yaklaşımı ve açıklamalarıyla gebe kadının bir çok kaygı ve endişesi giderilebilir (Özkan 1993). Ekip üyeleri arasında bu anlamda etkin bir yeri olan hemşirelerin anneye duygusal destek verebilmesi için , gebeliğin kadının ve ailenin yaşamındaki yerini araştırması,olumlu ve olumsuz duyguların açıklanması için anneyi desteklemesi, ambivalan duyguları arttıran olguları belirlemesi, kadının, gebeliğin sorunlarını ve sorumluluklarını paylaşmak istediği kişiyi belirlemesi, yaşanan anksiyetenin derecesini belirlemesi gerekir. Bu bilgiler doğrultusunda planlanan bu araştırma, gebelerde ruhsal belirtileri ve ruhsal belirtileri etkileyebilecek faktörleri saptamak amacıyla yapılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM Bu çalışma, gebelerin ruhsal belirti dağılımları ve bu belirtileri etkileyebilecek faktörleri saptamak amacıyla planlanmış tanımlayıcı ve kesitsel türde bir araştırmadır. Araştırma, E.Ü.T.F. Hastanesi Obstetri Polikliniği ve Prof. Dr. Hayri Üstündağ Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi Obstetri Polikliniği’nde Kasım 2001 -Ocak 2002 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, her iki hastanenin obstetri polikliniğine başvuran gebeler oluşturmuştur. Araştırmada ayrıca bir örneklem seçimi yöntemine başvurulmamış olup, 6 Kasım 2001-31 Ocak 2002 tarihleri arasında rutin kontrolleri için bu polikliniklere başvuran ve araştırmaya katılmayı kabul eden gebeler araştırmanın örneklemini oluşturmuştur (n=94). 118 Araştırmada gerekli verileri toplayabilmek için 2 tür soru formu kullanılmıştır. Bunlardan ilki araştırmacılar tarafından geliştirilen ve gebelerin tanıtıcı özelliklerini içeren “Bireysel Bilgi Formu” dur. Bu form gebelerin yaş, eğitim durumu, medeni durum, ailelerinin kaç kişiden oluştuğu, göç etme durumu, gelir durumu, fiziksel ve ruhsal hastalık bulunma durumu, gebelik sayısı, gebelik sırasında geçirilen önemli bir rahatsızlık olma durumu, gebelik sırasında en fazla destek aldığı yakın/yakınları, gebeliğin eşiyle ilişkisini etkilemesini düşünme durumu, eş ile ilişkinin ne yönden etkilendiğini düşünme olmak üzere toplam 14 sorudan oluşan bir soru formudur. Araştırmada kullanılan ikinci form ise Kısa Semptom Envanteri (KSE)’dir. KSE, Ruhsal belirtileri değerlendirmek amacıyla Hisli ve Durak tarafından (1994) geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılan 53 madde ve 10 alt ölçekten oluşan bir formdur. Ölçeğin puan aralığı “0-212” arasında değişmektedir. Puan yükseldikçe ruhsal semptomların sıklığının arttığı şeklinde değerlendirme yapılmaktadır. Alt ölçek puanları, her alt ölçeği oluşturan maddelere verilen puanların toplamının madde sayısına bölünmesiyle elde edilir. Alt ölçek puanları 0,00 ile 4,00 arasındaki değerlerde olabilmektedir. Bu değerlendirmenin yanı sıra, KSE’ nin asıl işlevselliğini gösteren değerlendirmeler Rahatsızlık Ciddiyeti İndeksi (RCİ)dir. Rahatsızlık ciddiyet indeksi puanının 1.00’ın altında olması, belirtilerdeki psikopatolojik bir durumun varlığını göstermektedir. Araştırmadan elde edilen verilerin değerlendirmesi SPSS 10.00 for Windows paket programında yapılmıştır. Veriler kodlanıp min –max tutarlık kontrolü yapıldıktan sonra, gebelerin tanıtıcı özelliklerine ilişkin bulguların sayı ve yüzde dağılımları, KSE ve alt ölçek puan ortalamaları ve standart sapmaları hesaplanmıştır. Gebelerin KSE ve alt ölçek puan ortalamalarının gebelerin tanıtıcı özelliklerine göre dağılımları arasında fark olup olmadığını test etmek için ise t test ve ANOVA yapılmıştır. İleri analizler için ise Scheffe testi kullanılmıştır. BULGULAR ve TARTIŞMA Gebelerin tanıtıcı özellikleri incelendiğinde; Çalışma kapsamındaki gebelerin yaş ortalamalarının 26,36 ± 5,93 olduğu saptanmıştır. Öztürk ve Şirin (2000) tarafından yapılan doğum yapan annelerde algılanan sosyal destek faktörlerinin ve bunlara etki eden faktörlerin incelenmesi konulu çalışmada da annelerin yaş ortalamalarının 26.22 ± 4,32 olarak bulunduğu belirtilmiştir. Bu bulgu, şimdiki çalışma bulgusuyla benzerlik göstermekte olup, anne olma yaşının genç yetişkinlik dönemi olduğu söylenebilir. 119 Gebelerin yarısının (% 51,1) okur yazar/ilk okul mezunu olduğu saptanmıştır (Tablo1). Bu bulgu, Öztürk ve Şirin’ in (2000) çalışmasındaki kadınların eğitim durumlarıyla paralellik göstermektedir. Gebelerin büyük çoğunluğunun (% 90,4) resmi nikahlı olduğu, gebelerin yarısının İzmir iline başka bir yerleşim yerinden göç ettikleri saptanmıştır (Tablo 1). Tablo 1. Gebelere Ait Tanıtıcı Özelliklerin Dağılımı (n=94) Tanıtıcı özellikler Eğitim Okur yazar değil Okur yazar/ilkokul mezunu Orta ve lise mezunu Yüksekokul /Fakülte mezunu Medeni durum Bekar /Ayrı yaşıyor/Dul/ Boşanmış Resmi nikah İmam nikahlı Göç etme durumu Göç eden Göç etmeyen Gelir durumu Gelir gidere göre yüksek Gelir ve gider dengeli Gelir giderden az Fiziksel hastalık olma durumu Fiziksel hastalığı olan Fiziksel hastalığı olmayan Ruhsal hastalık olma durumu Ruhsal hastalığı olan Ruhsal hastalığı olmayan Gebelikte önemli rahatsızlık geçirme durumu Hastalık geçiren Hastalık geçirmeyen Gebelik sırasında en fazla destek olan/ yakınlık gösteren Eş Kendi ailem (anne, baba, kardeş) Arkadaş Diğer (komşu, sağlık per. , vs.) Gebeliğin eşle ilişkisini etkilediğini düşünme Gebeliğin ilişkisini etkilediğini düşünen Gebeliğin ilişkisini etkilediğini düşünmeyen Eş ile olan İlişkinin etkilenme yönü Etkilenmeyen Cinsel yönden İletişim yönünden Sayı % 7 48 23 16 7.4 51.1 24.5 17.0 4 85 5 4.3 90.3 5.3 51 43 54.3 45.7 2 49 43 2.1 52.2 45.7 11 83 11.7 88.3 7 87 7.4 92.6 12 82 12.8 87.2 65 12 4 13 69.1 12.8 4.3 13.8 31 63 33.0 67.0 63 10 21 67.0 10.6 22.3 Gebelerin yarısı (% 52,2) gelirlerinin gidere göre dengeli olduğunu belirtmişlerdir. Gebelerin % 88,3’ ünün fiziksel bir hastalığı olmadığı, tamamına yakınının (% 92,6) ruhsal bir hastalığı olmadığı saptanmıştır 120 (Tablo 1). Araştırma kapsamına alınan gebelerin bir fiziksel ya da ruhsal hastalık açısından risk taşımadıkları söylenebilir. Gebelerin yarısından fazlası (% 69,1) gebelikleri sırasında en fazla yakınlık ve desteği eşlerinden aldıklarını belirtirken, yine yarısından fazlası (% 67) gebelik sürecinin eşi ile olan ilişkisini etkilemediğini ifade etmiştir (Tablo 1). Gebelerin % 10,6’ sı gebelikleri sırasında eşleriyle ilişkilerinin cinsel yönden etkilendiğini belirtirken, % 22,3’ ü eşleriyle ilişkilerinin iletişim yönünden etkilendiğini belirtmiştir (Tablo 1). Gebelerin ruhsal belirti dağılımları incelendiğinde; Puan ranjları göz önüne alındığında (0-13) gebelerin anksiyete ve paranoid düşünce alt ölçekleri puan ortalamalarının orta düzeye yakın oldukları görülmektedir. Araştırma kapsamındaki gebelerin son trimestrda olmaları, doğum, bebek bakımı ve doğumdan sonra değişecek yaşam düzenleri ile ilişkili endişe taşımaları, anksiyete ve paranoid düşünce belirtilerinin diğer belirtilerden fazla olma nedeni olabilir. Gebelerin diğer ruhsal belirti dağılımları sırasıyla somatizasyon, OKB, depresyon, hostilite, kişilerarası duyarlık, fobik anksiyete, psikitozisizm olarak belirlenmiştir (Tablo 2). Gebelerin KSE Ölçeği toplam puan ortalamalarına bakıldığında, puan aralığı ile değerlendirildiğinde bu puanın oldukça düşük bir değer olduğu söylenebilir. Ancak gebelerin rahatsızlık ciddiyet indeki puan ortalamaları 1.00’ in altında bir değerdedir. Dolayısıyla gebelerin var olan psikiyatrik semptomlarının psikopatolojisinin ciddi olduğu söylenebilir. Tablo 2. Gebelerin Kısa Semptom Envanteri Puan Ortalamaları (n=94) KSE ölçek ve alt ölçekleri Kısa semptom toplam Rahatsızlık ciddiyet indeksi Somatizasyon alt ölçeği OKB alt ölçeği Kişilerarası duyarlık alt ölçeği Depresyon alt ölçeği Anksiyete bozukluğu alt ölçeği Hostilite alt ölçeği Fobik anksiyete alt ölçeği Paranoid düşünceler alt ölçeği Psikotisizm alt ölçeği Ek maddeler X S.s. 44.78 0.77 5.84 5.72 3.80 5.09 5.36 4.25 2.75 5.01 2,.4 3.60 27.66 0.46 4.08 4.31 3.15 4.21 3.62 3.41 2.59 3.53 3.03 3.03 Ölçek Min-max 0-212 0-3,62 0-28 0-24 0-16 0-24 0-24 0-20 0-20 0-20 0-20 0-16 İşaretlene Min- max 27.26-44.78 0.08- 1.93 0-15 0-17 0-15 0-18 0-13 0-16 0-13 0-13 0-13 0-12 Gebelerin Kısa Semptom Ölçeği toplam puan ortalamalarının bazı değişkenlere göre dağılımları incelendiğinde, gebelerin yaş, gebelik sayısı, medeni durumları, tedavi gerektiren fiziksel bir hastalığı olma durumu, tedavi gerektiren ruhsal hastalık olma durumu, göç etme, eğitim 121 durumları, gelir durumları, eş ile olan ilişki durumu ve bu ilişkinin gebelik nedeniyle etkilenme durumuna göre dağılımları istatistiksel olarak farklı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Gebelerin Kısa Semptom Alt Ölçekleri puan ortalamalarının bazı değişkenlere göre dağılımları incelendiğinde; gebelerin eğitim durumlarına göre paranoid düşünceler alt ölçeği puan ortalamaları dağılımlarında anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır (F=3,272 p=0,025). Okur yazar olmayan gebelerin paranoid düşünce puan ortalamalarının diğerlerine göre daha düşük olduğu saptanmıştır (scheffe). Bu bulgu, okur yazar ya da daha eğitimli gebelerin gebelik ve doğum süreci ile ilgili bilgileri okuma yoluyla öğrendiklerini ve bu öğrenmenin paranoid düşünceleri arttırdığını, buna karşılık okur yazar olmayan gebelerde böyle bir öğrenme olmadığı için paranoid düşüncelerin olmadığını düşündürmüştür. Gebelerin medeni durumlarına göre fobik anksiyete puan ortalamaları (F=4,592 p=0,013) ve psikotisizm puan ortalamaları (F=5,561 p=0,005) dağılımlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır. Resmi nikahı olan gebelerin fobik anksiyete puan ortalamaları diğerlerine göre daha düşük iken, imam nikahlı olan gebelerin psikotisizm puan ortalamalarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır. Gelir durumuna göre gebelerin kişilerarası duyarlık (F=4,080 p=0,020), depresyon (F=5,096 p=0,008), anksiyete (F=3,178 p=0,046), paranoid düşünce (F=3,479 p=0,035), psikotisizm (F=4,467 p=0,014) puan ortalamaları dağılımlarının anlamlı düzeyde farklı olduğu saptanmıştır. Gelirlerinin giderlerinden az olduğunu ifade eden gebelerin kişilerarası duyarlık, anksiyete, paranoid düşünce puan ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanırken, depresyon ve psikotisizm puan ortalamaları dağılımlarının farkının hangi gruptan kaynaklandığı istatistiksel olarak saptanamamıştır. Tedavi gerektiren bir fiziksel hastalığa sahip olma durumuna göre KSE alt ölçek puan ortalamalarına bakıldığında; fiziksel bir rahatsızlığı bulunduğunu ifade eden gebelerin somatizasyon (t=3,560 p=0,001), kişilerarası duyarlık (t=2,632 p=0,010), rahatsızlık ciddiyet indeksi puan ortalamalarının (t=2,795 p=0,006) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır. Gebelik sırasında geçirilen önemli bir rahatsızlık olma durumuna göre KSE puan ortalamaları incelendiğinde; gebelik sırasında rahatsızlık yaşayan gebelerin somatizasyon(t=2,314 p=0,023), OKB (t=2,141 p=0,035), paranoid düşünce (t=2,795 p=0,006) alt ölçeği puan ortalamalarının dağılımlarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır. 122 Gebelikleri sırasında eşleriyle ilişkilerinin etkilendiğini ifade eden gebelerin somatizasyon (t=2,478 p=0,015) ve anksiyete bozukluğu (t=2,274 p=0,025) alt ölçekleri puan ortalamalarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu istatistiksel olarak saptanmıştır. Gebelerin gebelikleri sırasında en fazla destek aldıkları kişi/ kişilere göre KSE alt ölçek puan ortalamaları dağılımları incelendiğinde ise; gebelikleri sırasında en fazla desteği kendi ailelerinden aldıklarını ifade eden gebelerin rahatsızlık ciddiyet indekslerinin anlamlı düzeyde yüksek olduğu (F=3,103 p=0,031), arkadaşlarından ve kendi ailelerinden destek aldıklarını ifade eden gebelerin depresyon (F=4,561 p=0,005) ve paranoid düşünce (F=3,156 p=0,029) puan ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır. Gebelik her kadın için kriz durumu oluşturması ile birlikte bu durumun üstesinden gelmesi kadının yaşı, sosyal statüsü, algıladığı sosyal destekle yakından ilişkilidir. Kendi arkadaşlarından ve ailesinden destek aldığını ifade eden gebelerin evlilik ve eşleriyle olan ilişkileri sorgulanmamıştır. Ancak bu gebelerin eşlerinden destek alamamaları, yaşamlarıyla ilgili daha endişeli olmaları nedeniyle depresif semptomlarının daha fazla olduğu şeklinde yorumlanabilir. Tortumluoğlu ve ark (2003) çalışmalarında gebelerin içinde yaşadıkları aile tipinin aile ortamının denetim ve birlikberaberlik içinde algılamaları arasında anlamlı fark oluşturduğunu saptamışlardır. Bu bulguyla birlikte düşünüldüğünde eşleriyle birlikberaberlik yada sağlıkları konusunda eşlerinin denetimini hissedemeyen gebelerin paranoid düşünceleri de artmakta, dolayısıyla güven duygusundan yoksun anne adayları olmalarına nedeni olduğu şeklinde yorumlanabilir. Gebelerin göç etme durumlarına göre kısa semptom alt ölçek puan ortalamaları dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark olmadığı saptanmıştır. SONUÇ VE ÖNERİLER Çalışma kapsamındaki gebelerin yaş ortalamalarının 26,36 ± 5,93 olduğu, yarısının (%51,1) okur yazar/ ilk okul mezunu olduğu, büyük çoğunluğunun (%90,4) resmi nikahlı olduğu, gebelerin yarısının İzmir iline başka bir yerleşim yerinden göç ettikleri, yarısının (%52,2) gelirlerinin gidere göre dengeli olduğu, %88,3’ ünün fiziksel bir hastalığı olmadığı, tamamına yakınının (%92,6) ruhsal bir hastalığı olmadığı saptanmıştır. Gebelerin yarısından fazlası (%69,1) gebelikleri sırasında en fazla yakınlık ve desteği eşlerinden aldıklarını belirtirken, yine yarısından fazlası (%67) gebeliğin eşi ile olan ilişkisini etkilemediğini ifade etmiştir. Gebelerin %10,6’ sı gebelikleri sırasında eşleriyle ilişkilerinin 123 cinsel yönden etkilendiğini belirtirken, %22,3’ ü eşleriyle ilişkilerinin iletişim yönünden etkilendiğini belirtmiştir. Gebelerin anksiyete ve paranoid düşünce alt ölçekleri puan ortalamalarının orta düzeye yakın oldukları görülmektedir. Araştırma kapsamındaki gebelerin son trimestrda olmaları, doğum, bebek bakımı ve doğumdan sonra değişecek yaşam düzenleri ile ilişkili endişe taşımaları, anksiyete ve paranoid düşünce belirtilerinin diğer belirtilerden fazla olma nedeni olabileceği şeklinde yorumlanmıştır. Gebelerin diğer ruhsal belirti dağılım sıklıkları sırasıyla somatizasyon, OKB, depresyon, hostilite, kişilerarası duyarlık, fobik anksiyete, psikitozisizm olarak belirlenmiştir (Tablo 2). Gebelerin KSE Ölçeği toplam puan ortalamalarının ise oldukça düşük bir değer olduğu söylenebilir. Gebelerin kısa semptom ölçeği toplam puan ortalamalarının, gebelerin yaş, gebelik sayısı, medeni durumları, tedavi gerektiren fiziksel bir hastalığı olma durumu, tedavi gerektiren ruhsal hastalık olma durumu, göç etme, eğitim durumları, gelir durumları, eş ile olan ilişki durumu ve bu ilişkinin gebelik nedeniyle etkilenme durumuna göre dağılımlarının istatistiksel olarak farklı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Gebelerin Kısa Semptom Alt Ölçekleri puan ortalamalarının bazı değişkenlere göre dağılımları incelendiğinde; Okur yazar olmayan gebelerin paranoid düşünce puan ortalamalarının diğerlerine göre daha düşük olduğu, resmi nikahı olan gebelerin fobik anksiyete puan ortalamaları diğerlerine göre daha düşük iken, imam nikahlı olan gebelerin psikotisizm puan ortalamalarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu, gelirlerinin giderlerinden az olduğunu ifade eden gebelerin kişilerarası duyarlık, anksiyete, paranoid düşünce puan ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanırken, depresyon ve psikotisizm puan ortalamaları dağılımlarının farkının hangi gruptan kaynaklandığı istatistiksel olarak saptanamamıştır. Fiziksel bir rahatsızlığı bulunduğunu ifade eden gebelerin somatizasyon, kişilerarası duyarlık, rahatsızlık ciddiyet indeksi puan ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu, gebelikleri sırasında rahatsızlık yaşayanların somatizasyon, OKB, paranoid düşünce alt ölçeği puan ortalamalarının dağılımlarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu, gebelikleri sırasında eşleriyle ilişkilerinin etkilendiğini ifade eden gebelerin somatizasyon ve anksiyete bozukluğu alt ölçekleri puan ortalamalarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu, gebelikleri sırasında en fazla desteği kendi ailelerinden aldıklarını ifade eden gebelerin rahatsızlık ciddiyet indekslerinin anlamlı düzeyde yüksek olduğu, arkadaşlarından ve kendi ailelerinden destek aldıklarını ifade eden gebelerin depresyon ve paranoid düşünce ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır.Gebelerin göç etme durumlarına göre kısa 124 semptom alt ölçek puan ortalamaları dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark olmadığı saptanmıştır. Tüm bu bulgular doğrultusunda gebeliğin hem kadın hem bebek hem de aile için kriz dönemi olduğu, bu dönemde kadının olabildiğince profesyonel destek ve sosyal destek alabilmesinin sağlıklı bir gebelik süreci geçirmesinde etkili olabileceği söylenebilir. Dolayısıyla sağlık profesyonellerinin gebelik sürecinde anne adaylarının, hem fiziksel sağlık hem de ruhsal sağlıklarının tam bir iyilik halinde olabilmesi için gerekli değerlendirmeleri yapmaları, bu değerlendirmelerin sadece riskli gebeliklerde değil tüm anne adayları ile yapılması, yeni bir yaşamın vereceği kaygı nedeniyle kadınların gebelikleri sırasında ruhsal bir takım problemler yaşayabilmeleri ve bu problemlerin erken tanınmaması nedeniyle psikiyatrik semptomların artarak ciddi boyutlara ulaşmasını önleyebilmek ve lohusalık döneminde görülebilecek ruhsal sıkıntıları engelleyebilmek için anne adaylarının gebelik süreciyle beraber ruhsal yönden de izlenmesi, bu izlemin ve değerlendirmenin rutin bir uygulama olması, gebelerin ruhsal yönden değerlendirilebilmesi için disiplinler arası liyezon oluşturulması, bu alanda çalışabilecek uzman konsültasyon liyezon psikiyatri hemşirelerinin doğum ve kadın sağlığı ve hastalıkları alanında görev yapmaları, ülkemizde benzer çalışmaların daha büyük popülasyonlarda yapılması önerilebilir. KAYNAKLAR 1. Appleby L, Fox H, Shaw M, Kumar R (1989). The Psychiatrist In The Obstetric Unit Estabilishing, A Liasın Service: Br. J. Psychiatry, 154: 510-515. 2. Kumar R, Robson K M (1984). A Prospective Study Of Emotional Disorders In Child Besring Women. Br. J. Psychiatry 144: 35- 47. 3. Rosenthal M B, Benson R C (Çev: Selahattin Kükner) (1994)” Obstetrik Ve Jinekolojide Psikolojik Problemler”. Çağdaş Obstetrik Ve Jinekolojik Teşhis Ve Tedavi, Cilt 2. Barış Kitabevi, İst., 1403-1428. 4. Öztürk H, Şirin A (2000). “Doğum Yapan Annelerde Algılanan Sosyal Destek Faktörlerinin Ve Bunlara Etki Eden Faktörlerin İncelenmesi”. Ege Üni. Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi, Cilt: 16, Sayı: 2-3.31- 40. 5. Tortumluoğlu G, Okanlı A, Erci B (2003). “Gebelerin Aile Ortamını Algılamaları İle Öz Bakım Gücü Arasındaki İlişki”. Atatürk Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi, Cilt: 6 Sayı: 1,24- 36. 6. Karanisoğlu H (1991). “Riskli Gebeliklerde Ruhsal Durum Ve Hemşirelik Yaklaşımı”. Hemşirelik Bülteni. Cilt V, Sayı: 19.47-51. 7. Szigethy E.M, Ruiz P (2001). “Depression Among Pregnant Adolescents: An Integrated Treatment Approach”. Am J Psychiatry 158: 1 January. 22- 27. 125 8. Santiago J R, Nolledo S M, Kınzler W, Santiago T V (2001). “Sleep And Sleep Disorders İn Pregnancy”. American College Of Psysicians-American Society Of Internal Medicine. 396- 408. 9. Hendirick V, Altshuler L (2002). “Management Of Major Depression During Pregnancy”. Am J Psychiatry 159: 10, October 2002. 1667-1673. 10. Özkan S (1993). Kadın Hastalıkları Ve Doğumun Psikiyatrik Yönleri. Psikiyatrik Tıp: Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi. Roche Müstahzarları Sanayi A.Ş. Yayını, İst. 201220. 11. Savaşır I Şahin N H (1997). Bilişsel Davranışsal Terapierde Değerlendirme. Sık Kullanılan Ölçekler. Türk Psikologlar Derneği Yayınları No: 9, Ankara. 115-123. 126 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 127-134, 2005 OGİLVİE'S SENDROMU VE HEMŞIRELIK BAKIMI OGILVIE’S SYNDROME AND NURSING CARE Hafize ÖZTÜRK Ege Üniversitesi İzmir Atatürk Sağlık Yüksekokulu Bornova/İzmir Anahtar Sözcükler: Ogilvie's Sendromu-Hemşirelik Bakımı Key Words: Ogilvie’s syndrome-Nursing care ÖZET Ogilvie's Sendromu, mekanik olmayan tıkanma ile meydana gelen, ağır şekilde kolonun genişlemesiyle karakterize bir durumdur. Sendromun gelişimi 1-2 günden daha çabuk oluşabilir, fakat ilerleme genellikle daha yavaştır. Hemşirelik yaklaşımlarının planlanması ve uygulanmasında, gastrointestinal sistem problemleri için risk faktörlerinin gözden geçirilmesi, abdominal distansiyon ve duyarlılığın belirlenmesi, erken mobilizasyonun sağlanması önemlidir. SUMMARY Acute colonic pseudo-obstruction (Ogilvie’s syndrome) is characterized by abdominal distention and massive colonic dilatation without any mechanical cause obstruction. The development of Ogilvie’s Syndrome can be rapid over 1-2 days, but more commonly progresses slowly. Nursing assessment and practice is reviewed history for risk factors for gastrointestinal system problems and assessment abdominal distention and tenderness and encourage ambulation in patients. I. OGİLVİE’S SENDROMU (O.S) Bu sendrom ilk kez, 1948'de Sir Heneage Ogilvie tarafından; mekanik tıkanma olmaksızın; akut, kolon dilatasyonu ile karakterize olarak tanımlamıştır. O.S, akut kolonik yalancı tıkanma (acut colonic pseudo-obstruction) olarak isimlendirilir. Kadınlarda ve gençlerde de görülmekle birlikte daha sıklıkla erişkinlerde ve erkeklerde görülen bir durumdur. Tablo 1’de O.S. yol açan hastalıklar ve durumlar görülmektedir (Carol 2000; Carpenter 2002; Çakır et all 2001; De Giorgio et all 2001; Patty et all 2000; Tsoutsos et all 1999). 127 Tablo 1. Ogilvie’s Sendromu’nun Oluşmasına Neden Olan Durumlar Sistemik Hastalıklar • Metabolik hastalıklar • Elektrolit dengesizlikler • Alkolizm, ilaçlar • Enfeksiyon, sepsis • Gebelik ve doğum • Yaşlılık • Kanser • Hipotroidzm • Üremi Yanıklar Nörolojik Hastalıklar • Parkinson Hastalığı, Demans • Multiple skleroz • Spinal kord hastalıkları • Beyin tümörleri • Meninjit Kardiyovasküler Hastalıklar • Myokard enfarktüsü • Kalp yetmezliği • Pulmoner embolizm Retroperitoneal • • • • Post-Operative Durumlar • • • Travmatik Durumlar • İntra veya extra abdominal • Otonom sinir fonksiyon bozuklukları yaratan, operatif olmayan travma Abdominal Enfeksiyonlar • • Hemoraji Piyelonefrit Sezeryan operasyonu Spinal kord operasyonları Ortopedik operasyonlar İntraabdominal operasyonları Kalça ve pelvis operasyonları Pankreatit Safra kesesi enfeksiyonları 1. Patogenezi: O.S.'nun patogenezi açık değildir. Çoğunlukla kolonu inerve eden parasempatik sinirler ile sempatik sinirler arasındaki bir dengesizlik vardır. O.S.'da, sempatik sinir fonksiyonunun artması veya parasempatik sinir fonksiyonlarında aksama ile oluşan otonomik dengesizlik olabilir. Buna, rektum ve sol kolonu inerve eden (2-2 ve 4-4) sakral parasempatik sinir fonksiyon bozukluklarına yol açan cerrahi girişimler de neden olabilir (Carol 2000; Carpenter 2002; Çakır et all 2001; De Giorgio et all 2001; Patty et all 2000; Tsoutsos et all 1999). 2. Semptomlar: O.S. belirtileri, abdominal distansiyon, barsak seslerinin fazla olması ve hiperaktivitedir. Distansiyondan daha az kusma, bulantı ve abdominal duyarlılık olabilir. Abdominal duyarlılık artışı ve ağrıdaki artma, kolonun perfore olmasına yakın artar. Lokositlerde artma ve ateş görülebilir, fakat perforasyon oluşur ise hipertermi ve lokositoz 128 görülebilir (Carol 2000; Carpenter 2002; Patty et all 2000; Tsoutsos et all 1999). 3. Tanılama: • Tanılamada en etkili yöntem, abdominal X-Ray dir. Çekumda, kolonun distansiyonunu göstermektedir. Tedavi alanının dikkate alınmasında; barsak genişliğinin çapının ölçümünün önemli olduğunu birçok uzman desteklemektedir (Çekal genişleme, 9-12 cm. ve daha fazla veya konservatif tedaviden 48 saat sonraki başarısızlıkta invasive tedaviye gereksinim duyulmaktadır) (Carol 2000; Çakır et all 2001). • Tanılama, kolonoskopi veya lavman solüsyonuyla da yapılabilmektedir. Ancak, kolonoskopinin, O.S. belirtilerini daha da arttırmada riskli olabileceği ve X-Ray kullanımından daha az yararlı olduğu belirtilmektedir (Carol 2000; Carpenter 2002; Schermer et all 1999). O.S. gelişimi 1-2 günden daha çabuk oluşabilir, fakat ilerleme genellikle daha yavaştır. Bazı vaka çalışmalarında, kolon perfore olmadan da, peritonitin geliştiği belirtilmiştir. İskemik kolondan ortaya çıkan transuda, bu bulgunun mekanik sorumlusu olabilmektedir. Sendrom, genellikle yeterli tedavi ile 3-6 günde tamamıyla tedavi edilebilmektedir (Carol 2000). 4. Tedavi: 4.1. Konservatif tedavi; Konservatif tedavinin yararları ile ilgili az bilgi vardır. Buna karşın, sendromun tedavisi genellikle hastalığın altında yatan nedeni düzeltme ve basit destekleyici bakımdan oluşmaktadır. Konservatif tedavi ve bakım şu basamakları içermelidir; • • • • • • • • Nazogastrik sakşın kullanılmalı ve ağızdan bir şey verilmemeli, Elektrolit ve sıvı kaybı yerine konulmalı, Barsak fonksiyonlarını bozan diğer ilaçlar ve narkotikler kesilmeli, Gazın barsaklardan geçişini kolaylaştırmak için, aralıklı rektal muayene dikkatli yapılmalı veya rektal tüp yerleştirilmeli. Ancak, kolonun dilate olmasına karşı dikkatli olunmalı, Gazın barsaktan geçişini kolaylaştırmak için, hasta düz pozisyonda yatırılmamalı, Pelvisin altına yastık konularak rektum yükseltilmeli, Lavman ile tedavi edilebilir ve lavman dikkatli yapılmalı, Hava yutması nedeniyle artan distansiyonun hastadaki riski sebebiyle dikkatli değerlendirilmeli ve sonra aralıklı pozitif basınçla tedavi veya spirometre kullanımına motive edilmeli (Carol 2000; Carpenter 2002; De Giorgio et all 2001; Kammen et all 2000; Patty et all 2000, Schermer et all 1999; Tsoutsos et all 1999). 129 4.2. Tıbbi Tedavi: a) İlaç tedavisi: O.S. için çeşitli ilaç tedavileri bulunmaktadır. Bunlar; • • • • • • Cisapride; Gastrointestinal sistem motilitesini arttıran prokinetik bir ajandır. Bu ilacın I.V. kullanımını rapor eden vakalar, sonuçlarının karışık olduğunu göstermektedir (Carol 2000). Eritromicin kullanımının, O.S.'li hastada yararı olduğu belirtilmiştir. Barsak motilitesinde uyarıcı etkisi olabilmektedir (Carol 2000). Guanethidine; I.V. ile kullanımında, değişik derecelerde etkililik rapor edilmiştir (Carol 2000). Parasemptomomimetik ilaç olan Neostigmine ile tedavi de başarılı olunmuştur (Carol 2000; Çakır et all, 2001; De Giorgio et all 2001; Patty et all 2000; TureganoFuentes et all 1997). I.V. Guanethidine ile, sempatik blok etkili neostigminenin kombine kullanıldığı bir çalışmada, 11 hastanın sekizinde çok kısa sürede kesin sonuçlar bildirilmiştir (Carol 2000). Akut psöde-obstriksiyonlu bir vaka çalışmasında, prostoglandin seviyesinde artma olduğu ve Prostoglandin inhibitörü olan İndomethacin kullanımının başarılı olduğu ileri sürülmüştür (Carol 2000). Konservatif tedavinin etkisi, sadece peritonial bulgu olmaksızın hafif abdominal rahatsızlığı olan hastaya bağlıdır. Ve ilaç kullanımı ile önleyici faktörler tersine çevrilebilir. b) Eğer, konservatif tedavi etkili değilse, dekompresyon için kolonoskopi, genellikle ilk invasive terapidir. Tanı amaçlı kolonun dilate kısmına, kolonoskopi işlemi için girildiğinde, kısmen havanın indirildiği fakat bu prosedürün, %15-20 gibi yüksek oranda etkisiz olduğu veya kolonoskopiyi takiben semptomların tekrar ettiği rapor edilmiştir (Carol 2000; Carpenter 2002; De Giorgio et all 2001; Patty et all 2000; Tsoutsos et all 1999). 4.3. Cerrahi Tedavi: Çekostomi ve muayene için cerrahi laparaskopi desteklenmektedir. Genellikle, laparotomi, perforasyon varsa barsakları tamir etmek için gerekli olmaktadır (Carol 2000; Carpenter 2002). 5. Komplikasyonları: O.S’nin ciddi komplikasyonları; perforasyon, peritonit ve • şokdur (Carol 2000; Carpenter 2002; Kammen et all 2000). • • 130 Cerrahi tedavi gerektiren O.S. vakaları için mortalite oranı, perforasyon olmayan vakalarda % 12-30 kadar yüksek olabilir ve perforasyonlu vakalarda % 43-50 dir. Şiddetli ve birdenbire gelişen abdominal ağrı sebebiyle olan perforasyon; şok ve peritonit belirtilerini takiben oluşur. Cerrahi müdahale bu noktada gerekebilir (Carol 2000). Gebelikte ortaya çıktığında anne ölüm oranı %6-20 arasında değişmektedir. Perinatal ölüm gerçekleşme nedeni prematüre doğum ve fetal hipoksidir. Fetal ölüm oranı %26-50 dir (Walker et all 1997). O.S., barsak torsiyonu, barsak tıkanması, paralitik ileus, akut gastrik distansiyon, akut abdomen ve iskemik barsak ile sıklıkla karıştırılmaktadır. Tanılama da bu durumlardan ayırt edilmesi gerekmektedir (Carol 2000; Tsoutsos et all 1999). Tablo 2’de O.S. En sıklıkla karıştırıldığı paralitik ileus ile karşılaştırılması görülmektedir. Tablo 2. Paralitik İleus ve O.S. Karşılaştırılması Başlama: İlişki (Karışma): Belirti ve Bulgular: • Barsak sesleri • Distansiyon • Abdominal Duyarlılık • Bulantı-Kusma • Barsak Aktivitesi Tedavi: Paralitik İleus • Hızlıdır, 1-2 gün • Özefagus dışında barsak parçaları. • • • • • Yok, Var Var. Var. Yok. • Ağızdan bir şey verilmez, • Tıbbi tedavi (yararı açık değil) • Nazogastrik tüp, • Mobilizasyon. Sınırlı Tutum: • Abdominal cerrahi, • Künt travma, • Abdominal olmayan hastalıklar, • Enfeksiyon. * Genellikle evet Morbitite: Mortalite: • Düşük • Düşük Neden Durumlar: Olan Ogilvie's Sendromu • Yavaş, 3-5 gün • Sadece kolonda. • Hiperaktif veya yüksek düzeyde, • Var • Var, perforasyona yakın artar. • Sıklıkla az • Konstipasyon veya diyare • Ağızdan bir şey verilmez. • Tıbbi tedavi (yararı açık değil) • Nazogastrik tüp, • Pozisyon, • Rektal tüp, lavman, • Kolonoskopi, tüp ile • Cerrahi girişim. • Cerrahi, pelvis-kalça operasyonları, sezeryan, • Yanık gibi çeşitli operatif olmayan travma • Erkekler • Yaşlı popülasyonda • Sık değil, * Yüksek. (Carol AR (2000) Ogilvie's Syndrome after cesarean delıvery: JOGNN, 29(39, May/June: 239-245). 131 II- HEMŞİRELİK BAKIMI Sempatik sinir fonksiyonlarının artması veya parasempatik sinir fonksiyonlarında aksama ile oluşan otonomik dengesizlik, sakral parasempatik sinir fonksiyonlarında bozukluklara neden olan cerrahi işlemler sonucu oluşan O.Sendromu’nda, etyolojik faktörlere bağlı hemşirelik tanıları konulabilir. Hemşirelik tanıları North American Nursing Diagnosis Association (NANDA)/ Kuzey Amerikan Hemşirelik Tanıları Derneği tarafından geliştirilen tanılar doğrultusunda aşağıda verilmiştir. Tablo 3. Hemşirelik Tanıları ve Tanılarla İlişkili Faktörler HEMŞİRELİK TANISI Fiziksel mobilitede bozulma: TANIM: İmmobil olmayan ancak, fiziksel olarak hareket etmekte bir sınırlılığı olan ya da bu riski taşıyan bir bireydeki durumdur. Kolonik konstipasyon: Kuru,sert gaitaya yol açacak şekilde, barsaktaki besinlerin geçişinde bir gecikme olan ya da bu riski taşıyan bireydeki durumdur. Rahatta Değişim: İstenmedik bir uyarana tepki olarak bir rahatsızlık yaşayan bir bireydeki durumdur. Akut ağrı: Bir saniyeden uzun, 6 aydan kısa bir süre, bir rahatsızlık duygusu ya da şiddetli rahatsızlığı olduğunu bildiren ve bunu yaşayan bireydeki durumdur 132 İLİŞKİLİ FAKTÖRLER Aşağıdaki durumlara sekonder, dayanıklılık ve gücün azalmasına bağlı; • Otoimmün değişimler (Örn:Multiple Sklerozis), • Sinir sistemi hastalıkları (Örn:Parkinsonizm, Myasteniagravis) • Musküler distrofi Aşağıdaki durumlara sekonder olarak; immobilite, pelvik kaslarda zayıflık ve sinir inverasyonunda eksikliğe bağlı fizyopatolojik olarak; • Spinal kord lezyonları, • Spinal kord travması, • Nörolojik hastalıklar Durumsal olarak; • Gebelikte sekonder, barsak boşaltım zamanında uzama ve demir preparatlarına bağlı, • Labor ve doğuma sekonder sıvı/besin kısıtllaması, barsak hareketlerinde azalma ve abdominal tonüste gevşemeye bağlı Aşağıdaki durumlara sekonder, doku travması ve refleks şeklindeki kas spazmlarına bağlı biyopatofizyolojik olarak; • Spinal kord travmaları • Doğum eylemi süresince uterus kontraksiyonlarına bağlı gelişir. Tedavi ile ilgili olarak; • Cerrahi, • Kazalar, • Yanıklar neden olabilir. Ogilvie’s Sendromu’nda; • Fiziksel mobilitede bozulma • Kolonik konstipasyon • Rahatta değişim, • Akut ağrı,v.b tanılar yer almaktadır (Birol 2002; Carpenito 1999). Tanılara ilişkin faktörlerin patofizyolojisi ve tanımları (Birol 2002; Carpenito1999) tablo 3’de verilmiştir. Hastaların bakımında, GIS antroin durumun dikkatli değerlendirilmesi esastır. GIS. durumunun tanılaması; problemin erken belirlenmesinde hastalar için en iyi sonuçları desteklemede ve problemlerin erken tanılanmasında önemlidir. Postoperatif GIS hemşirelik değerlendirilmesi; Postoperatif hastaların GIS fonksiyon bakımı şunları içermelidir; 1. GIS problemleri için risk faktörlerinin gözden geçirilmesi, 2. Normal barsak sesleri duyulana kadar ilk 24-48 saat için her 4 saatte ve sonra her 8-12 saatte barsak seslerini dinlenmesi, 3. Dışkının geçişini ve/veya gaz geçişinde ferahlama olup olmadığının ve miktarının belirlenmesi, 4. Bulantı-kusmanın belirlenmesi, 5. Abdominal distansiyon ve duyarlılığın belirlenmesi, 6. Erken mobilizasyon için cesaretlendirilmesi ve sıklıkla pozisyon değiştirilmesi, 7. Ağrı kesicilerin, narkotiklerin kullanımının monitörize edilmesi ve ağrı kesicilerin miktarının dikkatlice gözlenmesi, 8. Diyetle ilgili durumun belirlenmesi, 9. Uzayan bulantı-kusma, anormal barsak sesleri, artmış distansiyon gibi anormal bulguların dikkatle değerlendirilmesi, 10. Hastanın gereksinimlerinin ve durumunun kayıt edilmesi (Carol 2000; Carpenter 2002). KAYNAKLAR 1. Birol L (2002). Hemşirelik Süreci, Hemşirelik Bakımında Sistematik Yaklaşım, Genişletilmiş 5. Baskı, Bozyaka Matbaacılık, İzmir, sy: 183-305. 2. Carol AR (2000). Ogilvie's Syndrome after cesarean delıvery: JOGNN, 29(39). May/June: 239-245. 133 3. Carpenito LJ (1999). Hemşirelik Tanıları El Kitabı, Çev: Erdemir F., 7. Baskı, Nobel Tıp Kitabevler, İstanbul, sy:182-186,225-226,259-267. 4. Carpenter S (2002). Ogilvie Syndrome, http://www.emedicine.com/med./topic2699. htm, Ulaşma tarihi:17.04.2005. 5. Çakır E, Baykal S, Usul H et all (2001). Ogilvie’s Syndrome after cervical discectomy: Clinical Neurology and Neurosurgey, 103: 232-233. 6. De Giorgio R, Barbara G, Stanghellini V et all (2001). The pharmacological treatment of acute colonic pseudo-obstruction, Review article: Alimentary Pharmacology& Therapeutics, 15(11), November: 1717. 7. Kammen BF, Levine MS, Rubesın SE et all (2000). Adynamic ileus after caesarean section mimicking intestinal obstruction: findings on abdominal radiographs, The British Journal Of Radiology, 73, 951-955. 8. Patty l, Tenofsky PL, Beamer L et all (2000). Ogilvie Syndrome as a postoperative complication: Archives of Surgery; Jun., 135,6; ProQuest Medical Library: 682-687. 9. Schermer CR, Hanosh JJ, Davis M et all (1999). Ogilvie’s syndrome in the surgical patient: A new therapeutic modality: Journal Of Gastrointestinal Surgery, 3(2): MarApr, 173-177 . 10. Tsoutsos D, Tsakou EG, Lykoudis E et all (1999). Acute colonic pseudo.obstruction (ogilvie’s syndrome)-a rare complication of severe thermal injury. Report on two cases: Annals of Burns and Fire Disasters-vol.XII-June; 175(3): 679-82. 11. TureganoFuentes F, MunozJimenez F, DelValleHernandez E et all (1997). Early resolution of Ogilvie’s syndrome with intravenous neostigmine-A simple, effective treatment. Diseases Of The Colon&Rectum, Nov; 40(11): 1353-1357. 12. Walker M, Sylvain J, Stern H (1997). Bowel obstruction in a pregnant patient with Ileal Pouch-Anal Anastomosis, Canadizn Journal of Surgery; Dec; 40(6), 471-473. 134 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 135-144, 2005 AKUT GRAFT VERSUS HOST HASTALIĞI OLAN ÇOCUKLARDA HEMŞİRELİK YAKLAŞIMI NURSING APPROACH IN CHILDREN WITH ACUTE GRAFT-VERSUS-HOST DISEASE Hüsniye ÇALIŞIR* *Adnan Menderes Zeynep GÜNEŞ** Üniversitesi Aydın Sağlık Yüksekokulu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı/AYDIN **Adnan Menderes Üniversitesi Aydın Sağlık Yüksekokulu İç Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı/AYDIN Anahtar Sözcükler: Akut graft versus host hastalığı, Hemşirelik bakımı, Hemopoetik kök hücre transplantasyonu Key Words: Acute graft-versus-host disease, Nursing care, Hemopoietic stem cell transplantation ÖZET Graft versus host hastalığı (GVHH), allojenik hemopoetik kök hücre transplantasyonu uygulanan hastaların öncelikle hızlı hücre çoğalması gösteren organlarında hasar meydana getiren bir komplikasyondur. GVHH’nın yaptığı hasarlar hafiften, hastanın ölümüne yol açabilen şiddetli dereceye kadar farklılık göstermektedir. Akut graft versus host hastalığı olan hastanın nitelikli hemşirelik bakımının planlanması ve uygulanması hastanın yaşam kalitesini ve prognozunu olumlu yönde etkilemektedir. Bu makalede hemopoetik kök hücre transplantasyonu ekibi içerisinde önemli role sahip olan hemşirenin, akut graft versus host hastalığı gelişmesi sonrası bakım verme rolünden söz edilmektedir. SUMMARY Graft-Versus-Host Disease (GVHD) is a complication that firstly damages organs with rapid cellular reproduction. It is seen on patients who are treated by allogenic hemopoietic stem cell transplantation. Damages that are caused by GVHD vary from light to severe damages that can cause death of the patient. 135 Planning high quality nursing care after acute graft-versus-host disease has developed and practicing this plan improves the life quality and prognosis of the patient. This paper mentions nurses’ role, which is important in hemopoietic stem cell transplantation team, in taking care of the patient after the development of acute graft versus host disease. GİRİŞ Graft Versus Host Hastalığı (GVHH) allojenik hemopoetik kök hücre transplantasyonu uygulaması sonrası gelişen yaygın bir komplikasyondur. GVHH allojenik hemopoetik kök hücre transplantasyonu uygulanan hastalarda değişik derecelerde ortaya çıkmakta, mortalite ve mobiditeyi olumsuz yönde etkilemektedir (Daly 1999, Nortlander ve ark. 2004). GVHH, vericinin kemik iliği ya da kan kök hücresinde bulunan T lenfositlerle, alıcının doku grubu antijenleri arasındaki etkileşim sonucu oluşmaktadır. GVHH’nda immünolojik olarak yeterli olan vericinin (donör) T lenfositleri, alıcıyı (host) yabancı olarak algılamakta ve immün hücrelerinde hasar meydana getirmektedir (Maningo 2002, Maurice ve Senner 2001, Edwards 1989, Parker ve Cohen 1983, Uysal 1989, Gulanick ve ark. 1992). GVHH akut yada kronik olarak sınıflandırılmaktadır. GVHH allojenik hemopoetik kök hücre transplantasyonundan sonraki ilk 100 günde gelişirse Akut Graft Versus Host Hastalığı (AGVHH), 100. günden sonra meydana gelirse Kronik GVHH olarak adlandırılmaktadır (Daly 1999, Edwards 1989, Parker ve Cohen 1983, Uysal 1989, Barret 1992, Blair ve ark. 1991, Pinkerton ve ark. 1994). Akut GVHH’nın görülme insidansı %19-66, kronik GVHH’nın görülme insidansı % 33-64 arasındadır. Alıcı ile verici arasında doku grubu antijen uygunluğu azaldıkça GVHH görülme insidansı artmaktadır (Mandanas 2002). AGVHH allojenik hemopoetik kök hücre transplantasyonundan sonra genellikle 10.-100. günler arasında ortaya çıkmaktadır (Daly 1999, Barret 1992). GVHH gelişen hastaların %15-40’ında primer yada sekonder ölüm nedenini akut GVHH oluşturmaktadır. Mortalite oranı akut GVHH’nın şiddetine bağlı olarak değişiklik gösterir, hastalığın şiddeti ve yayılımı arttıkça mortalite oranı artar. Akut GVHH’ında primer ölüm nedeni sepsistir (Kuechle 2005). AGVHH vücuttaki her organa zarar vermesine rağmen, daha çok hücre çoğalmasının hızlı olduğu cilt, 136 gastroinestinal yol ve karaciğeri tutmakta ve bu organlarda hasara yola açmaktadır (Daly 1999, Maurice ve Senner 2001, Edwards 1989, Parker ve Cohen 1983, Blair ve ark. 1991, Pinkerton ve ark. 1994). Örneğin; ciltte döküntü, ülserasyon; gastrointestinal yolda diyare, malabsorbsiyon ve karaciğerde fonksiyon bozukluğu görülebilir. AGVHH’nın yaptığı hasarlar hafiften, hastanın ölümüne yol açabilen şiddetli dereceye kadar farklılık göstermektedir (Nortlander ve ark. 2004, Maurice ve Senner 2001, Pinkerton ve ark. 1994). AGVHH tanısı klinik semptomlarla ve ciltten, oral mukozadan, karaciğer ve barsaktan alınan kültür örnekleri incelenerek konur (Nortlander ve ark. 2004). AGVHH’nın tedavisinde çoğunlukla prednisolon, metilprednisolon, antitimosit globülin veya azathioprine kullanılır (Nortlander ve ark. 2004, Pinkerton ve ark. 1994). Nitelikli hemşirelik bakımı GVHH’nın tanılanması, şiddetinin azaltılması ve tedavisinin zamanında başlatılmasına katkı sağlar. Ayrıca, hasta çocuk ve ailesinin hastalığa ve tedaviye uyumunu ve katılımını kolaylaştırır. Hemşirelerin, GVHH’ını önleme ve hastalık geliştiğinde çocuğun bakımını en iyi şekilde yürütebilmeleri için bu alanda yeterli bilgi ve beceriye sahip olmaları gerekmektedir (Pinkerton ve ark. 1994). Transplantasyon uygulanan çocuğun bakım sorumluluğunu yürüten hemşire GVHH’nın erken belirti, bulguları ve immünsüpresif ilaçların yan etkilerini gözlemler. Hemşire GVHH’nın organ ve sistemlerde meydana getirdiği hasarlar sonucu oluşan rahatsızlıkları azaltmak amacıyla hemşirelik girişimlerini planlar ve destekleyici bakım sağlar. Planlı hemşirelik girişimlerinin uygulanması, hastanın prognozunu olumlu yönde etkiler ve yaşam kalitesini arttırır. Ayrıca hemşire, GVHH gelişmeden önceki ve sonraki süreçte düzenlenen tedavinin uygulanmasından sorumludur (Edwards 1989). Hemşire hastalığın gidişi, oluşabilecek komplikasyonlar ve ilaç yan etkileri konusunda çocuk ve/veya ailesini bilgilendirir. GVHH’ında oluşan hızlı değişiklikler çocuk ve ailesinde endişe ve umutsuzluk yaratabilir. Bu konuda hemşire çocuk ve ailesine psikolojik destek sağlar (Edwards 1989, Parker ve Cohen 1983). Bu makalede Akut Graft Versus Host hastalığının cilt, gastrointestinal yol ve karaciğerde yaptığı hasarlar sonucu gelişen sorunlara yönelik hemşirelik bakımından söz edilmektedir. 137 AKUT GRAFT VERSUS HOST HASTALIĞI (AGVHH)’NIN CİLT, GASTROİNTESTİNAL YOL VE KARACİĞER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ Cilt GVHH AGVHH genellikle ciltte kızarıklık ve makulopopüler döküntü ile başlar. Döküntü; yüz, boyun, kulaklar, el içi, ayak tabanı ve parmaklarda eritem tarzında görülür (Daly 1999, Maurice ve Senner 2001, Edwards 1989, Barret 1992, Pinkerton ve ark. 1994, Randolph ve ark. 1995, Hofmeister ve ark. 2004). Ciltteki döküntülerin nedeninin ilaç reaksiyonu, viral enfeksiyon veya GVHH'na bağlı olup olmadığının tespiti için cilt biyopsisi yapılır. İleri evrelerde tüm vücutta kırmızı papüler liken planus şeklinde döküntü, yaygın eritem, yaş deskuamasyon ve büller oluşabilir. Cildin süperfisial tabakası soyulup dökülebilir. Hiper veya hipopigmantasyon oluşur. Bu aşamada hastalık tedavi edilmezse veya tedaviye cevap vermezse, cilt elastikiyetini kaybeder. Ciltte ülserasyon ve yırtık oluşur (Pinkerton ve ark. 1994, Randolph ve ark. 1995, Hofmeister ve ark. 2004). Gastrointestinal Yol GVHH Gastrointestinal yol tutulumu genellikle cilt tutulumundan birkaç hafta sonra başlar. Başlangıçtaki belirti ve bulgular; bulantı, kusma, iştahsızlık ve hafif derecede diyaredir (Daly 1999, Edwards 1989, Barret 1992, Pinkerton ve ark. 1994, Randolph ve ark. 1995). Diyare yeşil, sulu karakterdedir ve miktarı mukozal hasarın derecesine paralel olarak artış gösterir. Dışkıda mukus, protein, doku artıkları ve sıklıkla kanama bulunur. Protein içeriği fazla olduğu için plazma protein düzeyi hızla düşer. Abdominal kramp, ağrı, ileus diyareye eşlik edebilir ve dışkı miktarı 500 ml ile birkaç litre arasında değişebilir(Edwards 1989, Barret 1992). Gastrointrestinal yol GVHH’nın tanısı rektal biyopsi ile konur (Maurice ve Senner 2001). Ciddi diyareli çocukta dehidratasyon gelişebilir ve çocuğun genel durumu hızla kötüleşebilir. Barsak mukozasında deskuamasyon olduğu için kanama riski yüksektir ve melena görülebilir (Edwards 1989, Barret 1992). Karaciğer GVHH Karaciğer tutulumunun başlangıçtaki belirti ve bulguları, sağ üst kadranda ağrı, karaciğer enzimleri ve bilirubinde hafif yükselmedir (Daly 1999). Normal karaciğer fonksiyonlarında bozulma sonucu koagulasyon etkilenir ve kanama riski artar. Karaciğerdeki hasarın 138 artması sonucu hepatomegali gelişir. Enzimlerdeki ve bilirübindeki artışla hastalığın şiddeti artar ve sarılık gelişir. Karaciğer GVHH’nın tanısı karaciğer biyopsisi ile konur. Ciddi karaciğer GVHH’nda karında sıvı toplanması ve sonunda ensefalopati gelişmesi ile hastalığın fatal dönemi başlar (Parker ve Cohen 1983, Pinkerton ve ark. 1994). SONUÇ Kök hücre transplantasyonu çocuklarda çoğunlukla kanser tedavisinde kullanılan bir yöntemdir. Kök hücre transplantasyonu öncesi ve sonrası dönemde çocuğun hastanede kalma süresi yaklaşık 30-90 gün arasında değişmekte; bu süre komplikasyonların gelişimine ve tedavi yan etkilerine bağlı olarak uzayabilmektedir. Bu süreci uzatan komplikasyonların başında GVHH gelmektedir. GVHH nedeniyle uzayan tedavi süreci aile bütünlüğünü olumsuz yönde etkilemekte; ailede strese, krize ve ekonomik kayba neden olmaktadır. Kök hücre transplantasyonu sonrası gelişen komplikasyonlar çocuğun yaş ve gelişimsel düzeyine bağlı olarak büyüme-gelişmesini, yaşam kalitesini, sağaltımını ve psikososyal durumunu olumsuz etkilemektedir. Çocuk ve ailenin hastalığa tepkisi ve hastalıkla baş etme becerileri, çocuğun gelişimsel düzeyine, kişiliğine, mevcut baş etme mekanizmalarına, aile ilişkilerine, hastalığın şiddeti ve süresine bağlı olarak değişmektedir. Kök hücre transplantasyonu ekibinin önemli bir üyesi olan hemşire, transplantasyonun her aşamasında yüksek düzeyde beceri ve bireysel bakım sunar. GVHH tanısı konduktan sonra çocuğa ve ailesine hastalığın önemi, uygulanacak tedavi ve yan etkilerine ilişkin gerekli bilgileri verir. Çocuk ve aile ilişkisinin önemi nedeniyle hemşire, sıklıkla hastaya karşı sorumluluğunu yerine getirebilmesi için ebeveynlerle işbirliği yapar. Hemşirelik bakımının öncelikli amaçları; komplikasyonların ve yan etkilerin gelişmesini önlemek, şiddetini azaltmak, çocuğun hastalığa uyumunu kolaylaştırmak ve yaşam kalitesini arttırmaktır. Ayrıca çocuğun büyüme-gelişmesine, aile ve çocuğun stresle baş etmesine yardım edecek profesyonel desteği sağlamaktır. Aşağıda en fazla etkilenen organlardaki sorunlara ve hasta çocuğun öncelikli gereksinimlerine yönelik hemşirelik bakımından söz edilmektedir (Edwards 1989, Parker ve Cohen 1983, Gulanick ve ark. 1992, Pinkerton ve ark. 1994) (Tablo 1). 139 Tablo 1. Akut Graft Versus Host Hastalığı Olan Çocuğun Hemşirelik Bakımı Sorun /Hemşirelik Tanısı - Cilt tutulumuna bağlı cilt bütünlüğünde bozulma/riski -Enfeksiyon riski 140 Amaçlar /Beklenen sonuçlar Amaçlar: -Hastanın rahatının artması -Cildin elastikiyetinin sürmesi -Cilt bütünlüğünün sürmesi -Enfeksiyon oluşmaması Beklenen sonuçlar: -Ciltte enfeksiyon belirtileri görülmeyecek -Çocuk cildinde kaşıntı hissinin azaldığını ifade edecek -Ciltte kuruma ve çatlaklar oluşmayacak -Çocuk rahatladığını ifade edecek Hemşirelik Girişimleri Çocuk ve/veya ailesine ciltteki değişiklikler, tedavisi ve bakımı ile ilgili açıklama yapmak Ilık su ile günlük banyo yaptırmak Cilde günde en az iki kez nemlendirici krem uygulamak Kuruma devam ederse nemlendirici krem uygulama sıklığını arttırmak Isı değişikliklerine hassasiyet fazla olduğu için oda ısısını 18-22°C arasında ayarlamak İrritan olmayan ve parfüm içermeyen sabunlar kullanmak (bebe sabunlarının kullanılması daha uygundur) Pamuklu iç çamaşırı ve giysi giymesini sağlamak Kaşıntı olduğunda istemlenen antihistaminik ilaçları uygulamak Cilt biyopsisi sırasında lokal anestetik ilaç uygulamak ve hekime yardım etmek Lezyonlar oluşmuşsa yanık tedavisinde kullanılan kremleri kullanmak (örn; Silverdine, Flamazine vb.) Ciltteki bulguların özelliğini ve yaygınlığını takip etmek ve değişiklikleri kaydetmek Ciltte herhangi bir anormal lezyon gelişmişse, bakteriyolojik inceleme için kültür örneği almak Yaşam bulgularını düzenli aralıklarla takip etmek ve anormal sonuçları hemen bildirmek Hipertermi geliştiğinde tüm vücut çıkartılarından ve boğaz, burun, anüs ve santral venöz kataterden kültür örneği almak Koruyucu izolasyon kurallarına uymak (tek kişilik odada ve odaya her girişte maske, bone, önlük, eldiven kullanmak ve el yıkamak) Aile ve çocuğa enfeksiyon belirtileri, önlenmesi ve izolasyon kuralları konusunda bilgi vermek Ziyaretleri kısıtlamak Taburculuktan sonra çocuğun cildinin güneş ışığından korunması hakkında (aile ve çocuğa) bilgi vermek En az bir yıl süreyle güneş ışığından korunmak için, yüksek koruma faktörlü cilt losyonları kullanmasını sağlamak Cilt bütünlüğünde bozulmaya ve diyareyle ilişkili abdominal krampa bağlı ağrı Amaçlar: -Ağrının hafiflemesi -Hastanın rahatlaması Beklenen sonuçlar: -Ağrıyla baş edebildiğini sözlü/sözsüz ifade edecek -Günlük yaşam aktivitelerini yerine getirebilecek -Rahatladığını ifade edecek -Hasta ağrısının azaldığını ifade edecek Ciltteki bül ve veziküllerdeki eksuda/akıntı, kusma ve diyareye bağlı sıvı volüm azlığı / riski Amaçlar: -Sıvı-elektrolit dengesinin sürmesi -Dehidratasyonun gelişmemesi Beklenen sonuçlar: -Kilo kaybı olmayacak -Dehidratasyon bulguları görülmeyecek Gastrointestinal inflamasyon ve ülserasyona bağlı diyare Amaçlar: -Diyarenin hafiflemesi -Dehidratasyon gelişmemesi Ağrının yeri ve ne zaman başladığını saptamak Ağrının şiddetini belirlemek için çocuğun yaşı ve gelişim düzeyine uygun ağrı skalası kullanmak Ağrıyı azaltan ve arttıran faktörleri değerlendirmek ve izlemek Çocuğun ağrıya karşı duygusal tepkilerini ve baş etme şeklini değerlendirmek ve izlemek Havalı yatak kullanmak Ağrıyı azaltacak gevşeme tekniklerini kullanmak ve pozisyon değişikliklerini yapmak Hekim istemine uygun analjezikleri (örn: diamorfin hidroclorid) uygulamak Ağrıyı azaltmak için kullanılan non-farmakolojik yöntemlerin ve verilen ilaçların hastadaki etkilerini değerlendirmek. Çocuğun yaşını ve gelişimsel düzeyini değerlendirmek Laboratuar bulgularını değerlendirmek 2-4 saat aralarla yaşam bulgularını takip etmek ve anormal sonuçları hemen hekime bildirmek Saatlik, dört saatlik veya günlük olarak aldığı-çıkardığı sıvı takibini yapmak Günlük veya gerektiğinde daha sık aralarla kilo takibi yapmak Çocuğun hidrasyon durumunu ( örn:cilt turgoru ve mukoz membranlar) değerlendirmek Ünite protokolüne uygun insensibl kayıpların yerine sıvı replasmanı yapmak Ciltteki bulguların özelliğini ve yaygınlığını sıkı takip etmek ve değişiklikleri kaydetmek, Lezyonlara yanık tedavisinde kullanılan ve istemlenen kremleri (örn; Silverdine, Flamazine vb.) sürmek Bül veya veziküllerden akan eksudayı emmesi için köpük tabakası kullanmak Hekim istemine uygun antiemetik tedavi uygulamak Dışkı miktarı, sıklığı ve özelliğini takip etmek Dehidratasyon bulgularını izlemek Kan biyokimyasını izlemek Hekim istemine uygun antidiyareik ilaçları uygulamak 141 Diyare ve kusmaya bağlı vücut gereksiniminden az beslenme Beklenen sonuçlar: -Dışkı miktarı ve sıklığı azalacak -Dehidratasyon bulguları görülmeyecek -Kilo kaybı olmayacak Amaçlar: -Vücut gereksinimine uygun beslenmenin devam etmesi -Vücut için gerekli besin öğelerini dengeli alabilmesi Beklenen Sonuçlar: - Kilo kaybı olmayacak - Malnütrisyon bulguları görülmeyecek Hastalığın gidişindeki hızlı değişiklikler, yapılan işlemler ve ağrı nedeniyle anksiyete/endişe Amaçlar: - Etkili baş etme yöntemlerini geliştirebilmesi Beklenen Sonuçlar: - Anksiyete ile baş edebildiğini sözlü/sözsüz ifade edecek - Tedavi ve bakım uygulamalarına katılabilecek Ortak sorun: Barsak mukoza hasarı, karaciğer fonksiyonlarında Amaçlar: -Kanamanın olmaması -Ağır anemi gelişmemesi 142 Günde en az iki kez ağırlık kontrolü yapmak. Dışkıdan haftada en az iki kez kültür örneği almak Yaşam bulgularını en az dört saat ara ile kontrol etmek Aldığı-çıkardığı sıvı takibi yapmak Günlük ağırlık takibi yapmak Günlük besin alımını gözlemek ve kaydetmek İstemlenen antiemetikleri uygulamak Hastanın oral sıvı ve gıda alımını durdurmak Aldığı-çıkardığı sıvı izlemini yapmak Günlük sıvı ve kalori gereksinimini değerlendirmek İsteme uygun şekilde parenteral beslemeye geçmek Parenteral beslenmeye bağlı gelişebilecek yan etkiler açısından hastayı izlemek Parenteral beslenmenin düzenli ve aynı hızda infüzyonunu sağlamak Hastada parenteral beslenmenin komplikasyonlarını değerlendirmek için rutin kan örneklerini almak Hastalığın gidişi, oluşabilecek komplikasyonlar ve ilaç yan etkileri konusunda çocuk ve/veya ailesini bilgilendirmek Çocuk ve ailenin baş etme mekanizmalarını belirlemek Anksiyete ile ilgili sözel ve davranışsal ifadeleri kaydetmek Çocuk ve aileyi bakıma katılması konusunda cesaretlendirmek Ailenin kendi anksiyetelerinin ve bu anksiyetenin çocuğun anksiyetesini arttıracağının farkına varmalarına yardım etmek Çocuğun anksiyetesini arttırabilecek çevresel uyaranları azaltmak (ses, ısı, ışık ve eşyalar vb.) Hasta ve ailesine psikolojik destek sağlamak sorunların çözümünde psikolog ile işbirliği yapmak. Her defekasyonda dışkının içeriğini müküs, yağ ve kanama açısından kontrol etmek ve anormal değişiklikleri hemen hekime bildirmek Cilt ve mukozaları kanama belirtileri açısından kontrol etmek bozulma ve trombositopeniye bağlı kanama riski/şiddetli gastrointestinal sistem kanaması -Hipovolemik şok gelişmemesi Beklenen sonuçlar: -Trombosit sayısı 50x109/L üzerinde olacak -Ciltte, burunda, ağız içinde ve/veya gastrointestinal sistemde kanama görülmeyecek -Şok belirti ve bulguları görülmeyecek -Anemi belirti ve bulguları görülmeyecek İdrar ve varsa kusmuğu kanama açısından kontrol etmek Günlük veya daha sık aralarla kan trombosit düzeylerini takip etmek Çocuk büyükse traş bıçağı yerine elektrikli traş makinası kullanmasını sağlamak İM enjeksiyon yapmamak Rektal termometre ve süpposituar kullanmamak İnvazif girişimlerden kaçınmak İstemlenen trombosit süspansiyonunu uygulamak Gerektiğinde taze donmuş plazma ve pıhtılaşma faktörleri transfüzyonu yapmak (Geliştiyse) melena miktarına göre kaybedilen kanı yerine koymak Hastada şok belirti ve bulgularını izlemek 143 KAYNAKLAR 1.Barrett J (1992). Graft-versus-host disease. Edited by: Jennifer Treleaven, John Barrett, Bone Marrow Transplantation in Practice, Churchill Livingstone, London. 2.Blair S, Stuart J, Minto L ve ark. (1991). A patient's guide to bone marrow transplantation. London. 3.Daly L (1999). Haemopoietic cell transplantation. Australian Nursing Journal, 6(6),14. 4.Edwards J (1989). Nursing patients having bone marrow transplantation. Edited by: Robert Tiffany and Derryn Borley, Oncology for Nurses and Health Care Professionals, Harper & Row Publishers, 2nd ed., London,, 543-553. 5.Gulanick M, Puzas MK, Wilson CR (1992). Nursing care plans for newborns and children. Mosby Year Book Inc. 36-40. 6.Hofmeister CC, Quinn A, Cooke KR ve ark. (2004). Graft-versus-host disease of skin: Life and death on the epidermal edge. Biology of Blood and Marrow Transplantation 10,366-372. 7.Kuechle MK (updated: 2005). Graft versus host disease. http://emedicine.com/ DERM/ topic478.htm (eriş. tarih: 18.04.2005) 8.Mandanas RA (2002). Graft versus host disease. http://www.emedicine.com/MED/ topic926.htm (eriş.tarihi:16.04.2005) 9.Maningo J (2002). Peripheral blood stem cell transplantation: easier than getting blood from a bone. Nursing, 32(12), 52-55. 10. Maurice L, Senner A (2001). Stem cell transplantation in children. Australian Nursing Journal 8(11), 1-4. 11. Nortlander A, Mattsson J, Ringden O ve ark. (2004). Graft-versus host disease is associated with a lower relapse incidence after hematopoietic stem cell transplantation in patients with acute lymhoblastic leukemia. Biology of Blood and Marrow Transplantation, 10,195-203. 12. Parker N, Cohen T (1983). Acute graft-versus-host disease in allogeneic marrow transplantation. Nıırsing Clinics of North America, 18(3), 569-577. 13. Pinkerton CR, Cushing P, Sepion B (1994). Childhood cancer management. Chapman & Hall Medical, 1st ed., London, 106-125. 14. Randolph S, Leum E, Buchsel P (1995). Long-term complications of BMT. Edited by: Patricia Corcoran Buchsel, Maria Balcitas Whedon, Bone Marrow Transplantation Administrative and Clinical Strategies, Jones and Bartlett Publishers, 1st ed., London, 323-347. 15. Uysal VA (1989). Graft-versus-host hastalığı. Türkiye Klinikleri, 9(4), 313-318. 144 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 145-156, 2005 HEKİM VE HEMŞİRELERİN HASTALARIN YAŞ VE CİNSİYETİNE GÖRE AĞRIYA VERDİKLERİ YANITLARA İLİŞKİN İNANIŞLARI THE BELIEFS OF NURSES AND PHYSICIANS’ ABOUT PATIENTS’ RESPONSES TO PAIN RELATED TO THEIR AGE AND GENDER Ülkü YAPUCU GÜNEŞ İsmet EŞER Leyla KHORSHID Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu, 35100, Bornova/İZMİR Anahtar Sözcükler: ağrı, yaş, cinsiyet, hemşirelerin inanışları, hekimlerin inanışları Key Words: pain, age, gender, nurses’ beliefs, physicians’ beliefs ÖZET Ağrı, hastayı sağlık çalışanlarından yardım almaya yönlendiren en sık başvuru nedenlerinden biridir. Hekim ve hemşirelerin hastanın ağrıya ilişkin yanıtları konusundaki inanışları onların ağrı kontrolündeki kararlarını etkileyebilir. Bu tanımlayıcı çalışma, hekim ve hemşirelerin hastaların yaş ve cinsiyetine göre ağrıya verdikleri yanıtlara ilişkin inanışlarını incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini Ege Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi’nin Ortopedi ve Travmatoloji, Üroloji, Genel Cerrahi kliniklerinde ve Tülay Aktaş Onkoloji ve Transplantasyon Hastanesinde çalışan 62 asistan/ uzman hekim ile 135 hemşire oluşturmuştur. Hastaların yaş ve cinsiyetinin, hekim ve hemşirelerin hastaların ağrıya yanıtları konusundaki inanışlarını etkilediği ancak bu inanışlar konusunda hekim ve hemşireler arasında fark olmadığı saptanmıştır. Hastaların yaş ve cinsiyetinin, hekim ve hemşirelerin hastaların ağrıya yanıtlarına ilişkin inanışları konusunda ileri araştırmaların yapılmasına gereksinim vardır. SUMMARY Pain is one of the most frequent reason that patients seek help from health care professionals. The nurses’ and physicians’ beliefs about the patients’ responses to pain may effects their decisions regarding pain control. The aim of this descriptive study was to explore the effect of the patients’ age and gender on nurses’ and physicians’ beliefs about the patients’ responses to pain. The sample of the study consisted of 62 physicians and 135 nurses working in Urology, Orthopedics and Traumatology, Internal Medicine, and General Surgery Clinics at Ege University Research and Practice Hospital and Tülay Aktaş Oncology and Transplantation Hospital. 145 It was determine that patients’ age and gender affect of nurses’ and physicians’ beliefs about the patients’ responses to pain, but there was no significant difference between nurses’ and physicians’ beliefs. Further studies are needed to evaluate the impact of age and gender of the patients on nurses’ and physicians’ beliefs about the patients’ responses to pain. GİRİŞ Ağrı duyusal, duygusal, bilişsel, fizyolojik ve davranışsal unsurlara sahiptir (Elbi 1993, Gelinas ve ark. 2004). Ağrısı olan hastalarda fizyolojik ve davranışsal belirtiler görülür. Akut ağrısı olan hasta ağrısını sözel olarak ifade edebileceği gibi, ağlar, yüzünü buruşturur, iskelet kasları gerilir veya ağrılı bölgeyi ovalar. Bazı hastalar ise “iyi hasta” olma kaygısıyla ağrılarını olabildiğince ifade etmemeye çalışırlar. Bu nedenle ağrının değerlendirilmesinde hastanın sözsüz ifade belirti-leri de dikkate alınmalıdır (Kocaman 1994). Hastayı hekime getiren nedenlerin başında gelen ve insan yaşamında çok önemli olumsuz etkileri olabilen ağrının ortak bir dil ile ölçülebilmesi, ağrı ve ağrı tedavi yöntemlerinin değerlendirilmesi açısından önemlidir (Türkoğlu 1993). Ağrının ağrı ölçekleri ile ölçülmesi ağrının sadece şiddetinin değerlendirilmesini sağlar. Oysa ağrının duyusal emosyonel, motivasyonel, bilişsel ve davranışsal boyutları vardır. Bu nedenle ağrı çok boyutlu olarak değerlendirilmelidir. Ağrının değerlendirilmesinde kullanılan temel ögeler: hastanın sözel ifadesi, hasta yakınları ve diğer yakınlarının ifadesi, hastanın davranışları (yüz ifadesi, vücut hareketleri, ağlama vb.), fizyolojik ölçümler (nabız hızı, kan basıncı)dir (Gelinas ve ark. 2004). Ağrı çok boyutlu bir sendrom olduğu için birçok disiplini ilgilendirir. Ancak hemşire ve hekimler ağrısı olan hastalara daha fazla zaman ayırırlar. Bu nedenle ağrı kontrolünde üç önemli hasta, hemşire ve hekimdir. Bu ekip içinde ağrıyı hisseden sadece hastadır. İdeal koşullarda hasta ağrısı için bu iki görevli ile iletişim kurar. Önce hekim ağrıyı değerlendirir ve analjezik yazar. Daha sonra ilacı uygulayan hemşirenin tedavinin etkisini doğru değerlendirmesi koşuluyla ağrı tedavisi güvenli ve etkili olabilir(Olgun ve Eti Aslan 1998). İyi bir ağrı kontrolü, hastayı rahatlatma ve yaşam kalitesini yükseltmenin yanı sıra, komplikasyon insidansını ve hastanede yatma süresini azaltmada önemli bir etkiye sahiptir (Kocaman 1994). Literatürde belirtildiğine göre, sağlık bakım ekibinin hastaların ağrılarını onlardan daha düşük olarak tahmin ettikleri, hatta hemşirelerin %54’ünün hastaların ağrılarını onlardan daha düşük tahmin ettikleri belirlenmiştir (Olgun ve Eti Aslan 1998). 146 Ağrı aynı zamanda, sosyal sistemler içinde deneyimlenen psikofizyolojik bir fenomendir (Kocaman 1994, Elbi 1993). Sosyal ve kültürel tutumlar hasta, yakınları ile hekim ve hemşirelerin ağrıya tepkilerini ve ağrı yaşantılarını etkiler. Kişiler, kendi öğrendikleri ağrı tepkileri dışında kalanları mantıksız, anormal olarak nitelemeye eğilimlidirler (Elbi 1993). Hastanın, hekimin ve hemşirenin inanışları, ağrı yönetimi ile ilgili klinik karar vermeyi etkileyen önemli etmenlerdir (Ferrell ve ark. 1991). Hemşire ve hekimlerin inanışları hastanın ağrı yoğunluğunu algılamalarını ve hastaya verilecek olan analjeziğin dozunu etkilemektedir (McCaffery ve Ferrell 1992). Ferrell ve arkadaşlarının(1991), yaptığı çalışmada hemşirelerin % 91’inin ağrı şiddetini hastaya ağrısı olup olmadığını sorarak, %87’sinin hastanın hareketlerini/hareketliliğini gözlemleyerek, %81’inin hastanın davranışlarını gözlemleyerek değerlendirdikleri, ancak yalnızca %20’sinin ağrı yoğunluğunu tanılamada en etkili yöntemin hastanın aktivitelerini gözlemek, %24’ünün ise davranışlarını gözlemek olduğunu belirttikleri saptanmıştır (Ferrell et all. 1991). McCaffery ve Ferrell’in (1992) belirttiğine göre; 1980 yılında ameliyat ağrısı veya terminal dönemde kanser ağrısı çeken kadın ve erkek hastaların öyküleri kullanılarak yapılan bir araştırmada hemşirelerin kadın hastaların ağrısını daha az tedavi etme eğiliminde oldukları saptanmıştır. Literatürde hemşirelerin kadın ve erkek hastaların ağrıları arasında fark olmadığını belirttikleri, kanserli erkek hastaların ağrılarını daha düşük tedavi etme eğiliminde oldukları saptanmıştır (McCaffery ve Ferrell 1992). McCaffery ve Ferrell (1991) yaptıkları bir çalışmada hastaların yaşının hemşirelerin ağrı kontrolü ile ilgili kararlarını etkilediğini saptamışlardır. Hastaların yaş ve cinsiyetinin hemşirelerin ağrı değerlendirilmesinde ve kararlarında önemli olduğu görülmektedir. Olgun ve Eti Aslan, hemşirelerin genellikle hastanın davranışsal tepkilerine göre ağrılarını değerlendirdikleri ve hastanın gözle görülür ağrı şikayeti yoksa “gerekirse” verilmesi gereken analjezikleri daha az verdiklerini saptamışlardır (Olgun ve Eti Aslan 1998) Bu konuda hekimlerle yapılan çalışma bulunmamaktadır. Ağrılı hastalara ait bireysel özelliklerin, hekim ve hemşirelerin ağrı kontrolü ile ilgili kararlarını etkilediği bilinmektedir. Bu konuda yapılmış çok az sayıda çalışma bulunması nedeniyle bu çalışmanın yapılmasına gerek duyulmuştur. Çalışma hemşire ve hekimlerin hastaların yaş ve cinsiyetine göre ağrıya verdikleri yanıtlara ilişkin inançlarını incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır. 147 GEREÇ VE YÖNTEM Araştırmanın evrenini, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne her iki cinsiyette hastaların yattığı ve hastaların yaygın olarak ağrı deneyimledikleri Ortopedi ve Travmatoloji, İç Hastalıkları, Üroloji, Genel Cerrahi Kliniklerinde ve Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi’nde çalışan 126 uzman ve asistan hekim ve 140 hemşire oluşturmuştur. Araştırmaya katılmayı kabul eden 62 asistan/uzman hekim ve 135 hemşire araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Araştırma verilerinin toplanmasında araştırmacılar tarafından McCafferry ve Ferrell’in (1991, 1992) çalışmalarından yararlanılarak geliştirilen anket formu kullanılmıştır. Anket formunda hekim ve hemşirelere ilişkin tanıtıcı bilgilerin yer aldığı yedi soru ve araştırmacılar tarafından geliştirilen “hekim ve hemşirelerin ağrılı hastanın yanıtlarına ilişkin inançları” ile ilgili 12 soru yer almaktadır. BULGULAR VE TARTIŞMA Tablo 1. Hekim ve Hemşirelerin Sosyo-demografik Özelliklerine Göre Dağılımı Sosyo-demografik özellikler YAŞ GRUBU 20-25 26-30 31-35 36 ve üzeri CİNSİYET Kadın Erkek EĞİTİM DÜZEYİ Sağlık Meslek Lisesi Ön lisans Lisans Yüksek lisans/doktora ÇALIŞMA SÜRESİ 1 yıldan az 1-5 yıl 6-10 yıl 11 yıl ve üzeri ÇALIŞTIĞI KLİNİK Genel Cerrahi Ortopedi ve Travmatoloji Üroloji Dahiliye Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi KURSA KATILMA DURUMU Katılan Katılmayan TOPLAM 148 HEKİM S % HEMŞİRE S % 7 44 11 - 11.3 71.0 17.7 - 40 42 30 23 29.6 31.1 22.2 17.1 12 50 19.4 80.6 135 - 100.0 - 62 100.0 17 5 111 2 12.6 3.7 82.2 1.5 56 4 2 90.3 6.5 3.2 2 44 43 46 1.5 32.6 31.8 34.1 13 12 9 23 5 21.0 19.4 14.5 37.1 8.1 40 13 17 53 12 20.3 6.6 8.6 26.9 6.1 53 9 62 85.5 14.5 100.0 48 87 135 35.5 64.5 100.0 Araştırma bulgularının sayısal ve yüzdelik dağılımları verilmiş, verilerin analizinde ki-kare önemlilik testi kullanılmıştır. Araştırmanın yapıldığı kurumlardan ve Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Bilimsel Etik Kurulu’ndan yazılı izin alınmıştır. Araştırmaya katılan hekim ve hemşirelerden sözlü onay alınmıştır. Araştırmanın örneklemini oluşturan hemşirelerin %31.1’i 26-30, %29.6’sı 20-25 yaş grubunda yer alırken, hekimlerin ise %71’i 26-30 yaş grubunda yer almaktadır. Hekimlerin %80.6’sı erkek, %19.4’ü ise kadınlardan oluşmaktadır. Hemşirelerin %82.2’si lisans, %12.6’sı ise sağlık meslek lisesi mezunudur. Hemşirelerin %34.1’i 11 yıl ve daha uzun süre çalışırken, hekimlerin ise %90.3’ü 1-5 yıldır çalışmaktadır. Hemşirelerin %29.6’sı, hekimlerin ise %37.1’i İç Hastalıkları Kliniğinde çalışmaktadır. Hemşirelerin %64.5’i ağrı ile ilgili kurs ve panele katılmazken, hekimlerin %85.5’i katılmıştır (Tablo 1). Hastaların ağrıya ilişkin yanıtları altı başlık altında toplanarak sonuçlar bu doğrultuda sunulmuştur. Ağrıya duyarlılık: Araştırmaya katılan hemşirelerin %37’si, hekimlerin ise %41.9’u “Kadınlar erkeklerden daha fazla ağrı hisseder” görüşüne sahiptir. Yine hemşirelerin %53.3’ü, hekimlerin ise %51.6’sı “Yaşlılar gençlerden daha fazla ağrı hisseder” görüşündedir. Hemşire ve hekimlerin çoğunluğu hastanın cinsiyetinin ve yaşının ağrıya karşı duyarlılığını etkilediğine inanmaktadır. Bu sonuç fiziksel özelliklerinden dolayı kadınların erkeklerden, yaşlıların gençlerden daha hassas oldukları düşüncesinden kaynaklanabilir. McCaffery ve Ferrell (1992) hemşirelerin %63’ünün kadın ve erkeklerin ağrıya duyarlılıkları arasında fark olmadığını düşündüklerini saptamışlardır (McCaffery ve Ferrell 1992). Bu sonuç aynı zamanda hastaların cinsiyet ve yaşlarından dolayı fazla veya eksik dozda analjezik alma olasılığını düşündürmektedir. Middleton’un (2004) belirttiği üzere; araştırma sonuçları, erkek ve kadınların ağrı deneyimlerinde çok az farklılık olduğunu, geçmiş deneyimin ve ağrı süresinin cinsiyetten daha etkili olduğunu öne sürmektedir. Aydın (2002) ve Kocaman ile Karayurt (2001)’da benzer şekilde hastaların yaş ve cinsiyetlerinin ağrı algısını etkilemediğini, kadın ve erkeklerin ağrıya tepkileri arasında fark olmadığını saptamışlardır. Literatürde yaşla birlikte ağrı eşiğinin yükseldiği. kasiskelet sistemi hastalıklarından kaynaklanan ağrının yaşlı olgularda daha kolay tolere edildiği belirtilmektedir ( Doğanavşargil 1993). 149 Tablo 2. Hastaların Yaş ve Cinsiyetine Göre Hekim ve Hemşirelerin Ağrıya Verdikleri Yanıtlara İlişkin İnanışları HEKİM VE HEMŞİRELERİN HASTALARIN AĞRIYA VERDİKLERİ YANITLARA İLİŞKİN İNANIŞLARI Ağrıya karşı Erkekler kadınlardan daha fazla ağrı hisseder duyarlılık Kadınlar erkeklerden daha fazla ağrı hisseder Kadın ve erkeklerin ağrıya karşı olan duyarlılıklarında fark yoktur. Yaşlılar gençlerden daha fazla ağrı hisseder Gençler yaşlılardan daha fazla ağrı hisseder Yaşlıların ve gençlerin ağrıya karşı olan duyarlılıklarında fark yoktur. Ağrı Erkekler kadınlara göre daha şiddetli ağrıyı tolere eder. toleransı Kadınlar erkeklere göre daha şiddetli ağrıyı tolere eder. Kadın ve erkeklerin ağrı toleransları arasında fark yoktur. Yaşlılar gençlere göre daha şiddetli ağrıyı tolere eder. Gençler yaşlılara göre daha şiddetli ağrıyı tolere eder. Ağrıdan duyulan ızdırap Ağrıyı ifade etme eğilimi 150 Hemşireler n % 45 33.3 50 37.0 Hekimler n % 19 30.6 26 41.9 Toplam n % 64 32.5 76 38.6 x² SD p 40 29.6 17 27.4 57 28.9 72 31 53.3 23.0 32 18 51.6 29.0 104 49 52.8 24.9 32 23.7 12 19.4 44 22.3 X²=1.01, SD=2, p=0.60 50 47 38 43 62 37.0 34.8 28.1 31.9 45.9 18 28 16 22 29 29.0 45.2 25.8 35.5 46.8 68 75 54 65 91 34.5 38.1 27.4 33.0 46.2 X²=2.06, SD=2, p=0.35 Yaşlıların ve gençlerin ağrı toleransları arasında fark yoktur. 30 22.2 11 17.7 41 20.8 Erkekler ağrıdan kadınlara göre daha fazla ızdırap duyarlar. Kadınlar erkeklere göre daha fazla ızdırap duyar. Kadın ve erkeklerin ağrıdan duydukları ızdırap arasında fark yoktur Yaşlılar gençlere göre ağrıdan daha fazla ızdırap duyar. Gençler yaşlılara göre ağrıdan daha fazla ızdırap duyar. Yaşlıların ve gençlerin ağrıdan duydukları ızdırap arasında fark yoktur Erkekler kadınlara göre ağrıya daha çok katlanma ve ağrılarını daha az ifade etme eğilimindedir. Kadınlar erkeklere göre ağrıya daha çok katlanma ve ağrılarını daha az ifade etme eğilimindedir. 40 50 29.6 37.0 15 29 24.2 46.8 55 79 27.9 40.1 45 33.3 18 29.0 63 32.0 63 34 46.7 25.2 25 23 40.3 37.1 88 57 44.7 28.9 38 28.1 14 22.6 52 26.4 39 28.9 19 30.6 58 29.4 55 40.7 27 43.5 82 41.6 X²=0.43, SD=2, p=0.80 X²=0.58, SD=2, p=0.74 X²=1.70, SD=2, p=0.42 X²=2.96, SD=2, p=0.22 X²=0.43, SD=2, p=0.81 Kadın ve erkeklerin ağrıya katlanma ve ağrılarını ifade etme eğilimleri arasında fark yoktur. Ağrıyı abartma Ağrının sözsüz ifadesi TOPLAM Yaşlılar gençlere göre ağrıya daha çok katlanma ve ağrılarını daha az ifade etme eğilimindedir. Gençler yaşlılara göre ağrıya daha çok katlanma ve ağrılarını daha az ifade etme eğilimindedir. Yaşlıların ve gençlerin ağrıya katlanma ve ağrılarını ifade etme eğilimleri arasında fark yoktur. Erkekler ağrılarını abartma eğilimindedir. Kadınlar ağrılarını abartma eğilimindedir. Kadın ve erkeklerin ağrıyı abartma eğilimleri arasında fark yoktur Yaşlılar ağrılarını abartma eğilimindedir. Gençler ağrılarını abartma eğilimindedirler Yaşlıların ve gençlerin ağrıyı abartma eğilimleri arasında fark yoktur Erkeklerin ağrılarını sözel olmayan ifadelerle anlatma eğilimleri kadınlardan fazladır. Kadınların ağrılarını sözel olmayan ifadelerle anlatma eğilimleri erkeklerden fazladır. Kadınların ve erkeklerin ağrılarını sözel olmayan ifadelerle anlatma eğilimleri arasında fark yoktur. Yaşlıların ağrılarını sözel olmayan ifadelerle anlatma eğilimleri gençlerden fazladır. Gençlerin ağrılarını sözel olmayan ifadelerle anlatma eğilimleri yaşlılardan fazladır. Yaşlıların ve gençlerin ağrılarını sözel olmayan ifadelerle anlatma eğilimleri arasında fark yoktur. 41 30.4 16 25.8 57 28.9 45 33.3 15 24.2 60 30.5 55 40.7 29 46.8 84 42.6. 35 25.9 18 29.0 53 26.9 40 52 29.6 38.5 18 25 29.0 40.3 58 77 29.4 39.1 43 31.9 19 30.6 62 31.5 73 29 54.1 21.5 27 22 43.5 35.5 100 51 50.8 25.9 33 24.4 13 21.0 46 23.4 45 33.3 19 30.6 64 32.5 45 33.3 25 40.3 70 35.5 45 33.3 18 29.0 63 32.0 66 48.9 24 38.7 90 45.7 23 17.0 19 30.6 42 21.3 46 34.1 19 30.6 65 33.0 135 68.5 62 31.5 197 100.0 X²=1.68, SD=2, p=0.43 X²=0.06, SD=2, p=0.97 X²=4.36, SD=2, p=0.11 X²=0.92, SD=2, p=0.63 X²=4.80, SD=2, p=0.09 151 Kadın ve erkeklerin ağrı algılamaları arasında fark olmadığını gösteren çalışmaların aksini belirten araştırma sonuçları da bulunmaktadır. Ağrının algılanmasının ve analjeziklere karşı alınan cevabın hastanın cinsiyetine ve yaşına göre farklılıklar gösterdiği saptanmıştır (Sun 1998). Kadın ve erkek popülasyonun ağrı algılanmasındaki farklılığın en önemli nedeni ağrının oluşum mekanizmasında önemli yeri olan nöroaktif maddelerin cinsiyete ve hormonlara bağımlı olarak her iki cinste farklı üretilmesidir (Gökoğlu ve ark. 2001). Yapılan bazı çalışmalarda ise kadınların ağrılı işlemlere karşı daha duyarlı oldukları saptanmıştır (Edwards ve ark. 1999, Eli ve ark. 2000). Özer ve Bölükbaş (2001) hastaların yaşı ile postoperatif ağrı puan ortalaması arasında ilişki olmadığını belirtmektedirler (Özer ve Bölükbaş 2001). Cinsiyet ağrının subjektif olarak değerlendirilmesinde önemli bir etkiye sahiptir (Eli ve ark. 2000). Kadınların ağrı eşiği daha düşüktür ve erkeklere göre ağrıya karşı toleransları daha azdır, cerrahi bir işlemden sonra ağrı yoğunluğunu daha üst düzeyde yaşarlar. Kadınların erkeklere göre ağrı prevalansları daha yüksektir (Vallerand ve Polomano 1995). Ağrı toleransı: Hemşirelerin %37’si erkeklerin, hekimlerin ise %45.2’si kadınların daha şiddetli ağrıyı tolere ettiklerine inanmaktadırlar.Yine hemşirelerin %45.9’u, hekimlerin ise %46.8’i “Gençlerin ağrı toleransı yaşlılardan daha yüksektir” görüşüne sahiptirler. McCaffery ve Ferrell (1992) ise hemşirelerin %47’sinin kadınların daha şiddetli ağrıyı tolere ettiklerini düşündüklerini saptamışlardır (McCaffery ve Ferrell 1992). Hekimlerin inanışı ile McCaffery ve Ferrell’in araştırma bulguları arasında paralellik bulunmaktadır. Dao & LeResche’nin (2000) yapmış oldukları çalışmalarda da benzer sonuçlar bulunmuştur. Bireyin dayanabileceği ağrının süresini ve şiddetini gösteren ağrı toleransı bireysel bir yanıttır. Genellikle yüksek ağrı toleransı takdir edilir. Ağrıyı erkeklerin kadınlardan erişkinlerin de çocuklardan daha iyi tolere etmeleri beklenir (Kocaman 1994). Bu bulgular doğum ağrısını yaşamış olan ve günlük yaşamda birçok güçlüğe göğüs geren kadınların ağrı konusunda da benzer davranışı göstereceği ve fiziksel olarak daha güçlü olan gençlerin fiziksel ve psikolojik olarak daha çok yıpranmış olan yaşlılara göre ağrıyı daha iyi tolere edeceği düşüncesinden kaynaklanıyor olabilir. Araştırmada tümü kadın olan hemşirelerin erkeklerin, çoğu erkek olan hekimlerin ise kadınların daha şiddetli ağrıyı tolere ettiklerine inanmaları ilginç bir bulgudur. Ağrıdan ızdırap duyma: Araştırmaya katılan hemşirelerin %37’si, hekimlerin ise %46.8’i “Kadınlar, ağrıdan erkeklere göre daha fazla ızdırap duyarlar” görüşüne sahiptirler. Yine hemşirelerin %46.7’si, hekimlerin ise %40.3’ü “Yaşlılar gençlere göre ağrıdan daha fazla ızdırap 152 duyarlar” görüşündedir. Izdırap yaşam kalitesindeki global bozulmayı yansıtır. Ağrı, bu bozulmayla birliktedir veya değildir. Kişinin bütünlüğünü tehdit eden olaylarla birlikte ciddi sıkıntıların toplamı olarak ızdırap ağrıdan farklıdır (Türkoğlu 1993). Bu bulgunun kadınların ve yaşlıların fiziksel ve psikososyal özelliklerinden dolayı ağrının yaşam kalitelerini daha fazla düşürdüğü düşüncesinden kaynaklandığı düşünülebilir. Bu sonuç hekim ve hemşirelerin ağrıya karşı kadınların erkeklerden ve yaşlıların gençlerden daha duyarlı oldukları inancı ile paralellik göstermektedir. Literatürde kadınların ağrı eşiklerinin daha düşük olduğu bildirilmektedir (Dao ve LeResche, Vallerand 1995, Vallerand ve Polomano 2000). Ağrı eşiklerinin daha düşük olması ağrıdan erkeklere göre daha fazla ızdırap duyabileceklerini düşündürmektedir. Ağrıyı ifade etme eğilimi: Hemşirelerin %40.7’si, hekimlerin ise %43.5’i kadınların, erkeklere göre ağrıya daha çok katlanma ve ağrılarını daha az ifade etme eğiliminde olduklarına, yine hemşirelerin %40.7’si, hekimlerin ise %46.8’i gençlerin yaşlılara göre ağrıya daha çok katlanma ve ağrılarını daha az ifade etme eğiliminde olduklarına inanmaktadırlar. Hastaların ağrıyı ifade etme eğilimi ile ilgili sonuçların ağrı toleransı ile paralel olduğu görülmektedir. McCaffery ve Ferrell (1992) erkeklerin %53’ünün erkeklerin ağrıyı daha az ifade etme eğiliminde olduklarına inandıklarını saptamışlardır. Ferrell ve arkadaşları (1991), hemşirelerin %45’inin hastanın ağrısını sözel olarak ifade etmesinin ağrı değerlendirmesindeki kararlarını etkilediğini saptamışlardır (Ferrell ve ark. 1991). Bazı bireyler kültürel değerlere bağlı olarak ağrıya katlanırlar (Acello 2001). Yaş, ağrı deneyimi ve ağrının ifade edilmesini güçlü bir şekilde etkileyebilir. Yaşlılar ağrı ile ilgili duygularını sözel olarak ifade etmeyebilirler (Middleton 2004). Sözel iletişim kuramayan hastalarda ağrıyı saptamak ve girişimleri değerlendirmek için bu yol izlenebilir. Ancak, iletişim kurulabilen hastaların yüz ifadesi ya da postürü sadece ağrının varlığının göstergesi olarak kullanılmalıdır, genel bir gösterge değildir (Kocaman 1994). Ağrıyı abartma: Araştırmaya katılan hemşirelerin %38.5’i, hekimlerin ise %40.3’ü “kadınlar ağrılarını abartma eğilimindedir” görüşüne sahiptir. Yine hemşirelerin %54.1’i, hekimlerin ise %43.5’i “yaşlılar ağrılarını abartma eğilimindedir” görüşündedir. Bu sonuçlar kadınların ve yaşlıların ağrı tedavilerinin ihmal edilebileceğini düşündürmektedir. McCaffery ve Ferrell’in (1992) yapmış oldukları çalışmada da hemşirelerin %25’inin kadınların ağrılarını abarttıklarını, %52’sinin ise kadın ve erkekler arasında fark olmadığını düşündüklerini saptamıştır. Bu durumun ülkeler arasındaki kültürel farklılıklardan kaynaklandığı düşünülmektedir. (McCaffery ve Ferrell 1992). Ağrı yaşlılarda da sık karşılaşılan karmaşık bir sorundur. Yaşlanma süreci ile ağrının algılanması da değişebilmektedir (Gökoğlu ve ark. 2001). Ağrının bir 153 yardım arayışı olduğu unutulmamalıdır. McCaffery’nin yaptığı tanıma göre; ‘Ağrı hastanın söylediği şeydir, eğer söylüyorsa vardır’. Bu tanım sözlü veya sözsüz ağrı ifadesini yeterince kapsamakta ve ağrı yönetiminde çok önemli olan güven duygusunu geliştirmek için hastaya inanılması gerektiğini göstermektedir (Kocaman 1994). Ağrının subjektif ve bireye özgü olması nedeniyle ağrı değerlendirmesinin hastanın kendisinden alınan bilgilere göre yapılması gerekir. Hastanın belirttiği ağrı şiddetine inanmak ve ağrı değerlendirilmesini sık aralıklarla yapmak tedavinin başarısı için önemlidir. Ağrı değerlendirilmesinde en güvenilir gösterge bireyin ağrısını ifade etmesidir (Gelinas ve ark. 2004). Ağrının sözsüz ifadesi: Hemşirelerin %33.3’ü, “Kadınların ve erkeklerin ağrılarını sözel olmayan ifadelerle anlatma eğilimleri arasında fark yoktur” görüşüne katılırken, yarısından çoğu ise kadınların ve erkeklerin ağrılarını sözel olmayan ifadelerle anlatma eğilimleri arasında fark olduğuna inanmaktadır. Hekimlerin ise %40.3’ü “Kadınların ağrılarını sözel olmayan ifadelerle anlatma eğilimleri erkeklerden fazladır” görüşüne sahiptirler. Hekim ve hemşirelerin çoğu yaş ve cinsiyetin hastaların ağrı davranışlarını etkilediğine inanmaktadır. McCaffery ve Ferrell (1992) hemşirelerin %48’inin kadınların ağrılarını sözel ifadelerle anlatma eğiliminde olduklarına inandıklarını saptamıştır (McCaffery ve Ferrell 1992). Olgun ve Eti Aslan (1998) Donovan ve arkadaşlarının dahiliye ve cerrahi kliniklerinde yaptıkları bir çalışmada son 72 saatte hastaların %78’inin şiddetli ağrısının olduğu ve bu hastaların %55’inin ağrısını hemşireye haber vermediklerini belirtmektedir (Olgun ve Eti Aslan 1998). Yine hemşirelerin %48.9’u, hekimlerin ise %38.7’si “Yaşlıların ağrılarını sözel olmayan ifadelerle anlatma eğilimleri gençlerden fazladır” görüşündedirler. Ferrell ve arkadaşları (1991) hastanın aktivite/ mobilitesini gözlemenin, hastanın davranışlarını gözlemenin ve diğer etmenlerin hemşirelerin yarısından çoğunun ağrı değerlendirmesindeki kararlarını etkilediğini saptamışlardır (Ferrell ve ark. 1991). Bazı hastalar ağrının yaşlılığın doğal bir sonucu olduğunu düşünebilir (Kocaman 1994). Yaşlılar ağrı ile ilgili duygularını sözel olarak ifade etmeyebilirler (Middleton 2004). Bu nedenle yaşlılarda ağrının değerlendirilmesinde sözel olmayan ifadelerin dikkate alınması önemlidir. Araştırmada, hekim ve hemşirelerin yaklaşık yarısının bu konudaki inançları literatür bilgileri ile paralellik göstermektedir. Ağrıyı ifade etmeme eğilimi kültürel özelliklerle de ilgili olabilir. Yaşlanma süreci ile ağrının algılanması da değişebilmektedir (Gökoğlu ve ark. 2001). Yapılan analizde, hekim ve hemşirelerin, hastaların cinsiyetlerine ve genç ve yaşlı olmalarına göre hastaların ağrıya karşı duyarlılıkla154 rının, ağrı toleransının, ağrıdan duydukları ızdırabın, ağrıyı ifade etme eğiliminin, ağrıyı abartma eğiliminin ve ağrıyı sözsüz ifade etme eğilimlerinin farklılık gösterdiğine ilişkin inançlarının, hekim ve hemşireler arasında farklılık göstermediği saptanmıştır (p>0.05) (Tablo 2). Hekim ve hemşirelerin çoğunluğunun hastaların yaş ve cinsiyetinin ağrıya yanıtlarını etkilediğine inandıkları ve inanışlarının birbirine benzer olduğu bulunmuştur (Tablo 2). Hastaların olduğu kadar, hekim ve hemşirelerin kültürel özellikleri, ağrı deneyimleri de hizmet verdikleri hastaların ağrıya ilişkin yanıtları konusundaki inançlarını etkileyebilir. Bu durumun hekim ve hemşirelerin aynı çalışma ortamında benzer ağrı deneyimleri yaşamaları ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışma ile McCaffery ve Ferrell’in (1992) araştırma sonuçları arasında farklılık olduğu görülmektedir. Bu durumun hemşirelerin kültürel, eğitim ve ağrı deneyimleri arasındaki farklılıktan kaynaklandığı düşünül-mektedir. Hekim ve hemşirelerin bu konudaki inanışları ağrılı hasta ile iletişimlerini, ağrı ile ilgili kararlarını (analjezik türü, dozu ,veriliş yolu vb.) etkiler. Bu nedenle inanışların özellikle hemşirenin “gerekirse” şeklinde verilen analjezik istemlerini uygulamasında kararı etkileyeceği düşünülmektedir. Hemşire ve hekim ağrılı hastaya karşı tutumunu değerlendirmelidir. Hekim ve hemşirenin ağrıya karşı tutumu, tedavinin başarısında çok önemlidir. Hekim ve hemşire, yaşamın ve ağrı gibi yaşam deneyimlerinin kendisi için taşıdığı anlamları düşünmelidir. Ağrının kaçınılmaz, tolere edilmez olduğu inancı, ağrısı olan hastanın bakımında yardımcı olabilir (Kocaman 1994). SONUÇ VE ÖNERİLER Cinsiyetin ağrı toleransına etkisi dışında hekim ve hemşirelerin çoğunluğunun hastaların yaş ve cinsiyetinin ağrıya yanıtlarını etkilediğine inandıkları ve inanışlarının birbirine paralel olduğu bulunmuştur. Araştırma sonuçları doğrultusunda şu önerilerde bulunulabilir: • Terapötik bir tutum oluşturmak için hekimlerin ve hemşirelerin ağrı konusunda kendi duygularının ve inançlarının farkında olmaları sağlanmalıdır. • Araştırma farklı örneklemlerle tekrarlanmalıdır. • Ağrı bireysel bir deneyimdir ve birçok etmen ağrıyı etkiler. Bu nedenle ağrı çok boyutlu olarak değerlendirilmeli, hasta davranışlarının yanı sıra ağrının objektif değerlendirilmesi için ağrı ölçekleri kullanılmalıdır. 155 KAYNAKLAR 1. Acello B (2001). Controlling Pain, Breaking down cultural barriers. Nursing, 31(2): 26. 2. Aydın H (2002). Hemşirelerin ve kanserli hastaların ağrı değerlendirmesinin karşılaştırması, Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Hemşirelik Programı, İzmir. 3. Dao TT, LeResche L (2000). Gender differences in pain. J Orofac Pain, 14(3): 165 4. Doğanavşargil E (1993). Romatolojik hastalıklarda ağrı” Ağrı ve tedavisi Ed: İbrahim Yegül, Yapım Matbaacılık, 84-94. 5. Elbi H (1993). “Kronik ağrının psikiyatrik özellikleri” Romatolojik hastalıklarda ağrı” Ağrı ve tedavisi Ed: İbrahim Yegül, Yapım Matbaacılık, 135-152 6. Eli I, Baht R, Kozlovsky A et al. (2000). Effect of gender on acute pain prediction and memory in peridontal surgery. Eur J Oral Sci 108:99-103. 7. Ferrell BR, McCaffery M, Grant M (1991). Clinical decision making and pain. Cancer Nursing, 14(6): 289-297. 8. Gelinas C, Fortier M, Vievs C et al (2004). Pain assesment and management in critically ill intubated patients:A retrospective study-Pain Management .Am J Crit Care, March. http:www.findarticles.com/p/articles/mimONUB/is213/a:11 448 7375. erişim tarihi 17.7.2004. 9. Gökoğlu F, Erdem R, Ceceli E ve ark. (2001). Yaşlı populasyondaki basınç ağrı eşiğinin analizi. Geriatri 4(3): 113-115. 10. Kocaman G (1994). Ağrı, Hemşirelik Yaklaşımları. Kanyılmaz Matbaası, İzmir, 38-39. 11. Kocaman G, Karayurt Ö (2001). Ağrının hasta ve hemşireler tarafından değerlendirilmesi.3. Ulusal Cerrahi Kongresi, İstanbul. 12. McCaffery M, Ferrell BR (1991). How would you respond to these patients in pain? Nursing 91, 21(6):34-37. 13. McCaffery M, Ferrell BR (1991). Patient age: Does it effect your pain-control decisions. Nursing 91, 21(9):44-48. 14. McCaffery M, Ferrell BR (1992). Patient gender: Does it effect your pain-control decisions. Nursing 92, 22(8):49-51. 15. Middleton C (2004). The assesment and treatment of patients with chronic pain. Nursing Times 100(18):40-41. 16. Özer N, Bölükbaş N (2001). Postoperatif dönemdeki hastaların ağrıyı tanımlamaları hemşire ve hemşirelerin ağrılı hastalara yönelik girişimlerinin incelenmesi .Atatürk Üniversitesi Hemş.Yük .Okulu Dergisi,4:1, 7-16. 17. Sun LS (1998). Gender differences in pain sensitivity and responses to analgesia. J Gens Specif Med. 1(1):28-30. 18. Türkoğlu M (1993). Ağrının tanımlanması ve ölçümü. Ağrı ve tedavisi Ed: İbrahim Yegül, Yapım Matbaacılık, 19-20. 19. Vallerand AH (1995). Gender differences in pain. Image J Nurs Sch, 27(3):235-7. 20. Vallerand AH, Polomano RC (2000). The relationship of gender to pain. Pain Manag Nurs. 1(3 suppl 1):8-15. 156 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 157-166, 2005 HALK SAĞLIĞI HEMŞİRELİĞİ’NİN DÜNÜ, BUGÜNÜ VE GELECEĞİ YESTERDAY, TODAY AND FUTURE OF PUBLIC HEALTH NURSING Şafak ERGÜL Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Halk Sağlığı Hemşireliği Anabilim Dalı Anahtar Sözcükler: halk sağlığı hemşireliği, değişim Key Words: public health nursing, change ÖZET Sağlık hizmetlerinin sunumunda halk sağlığı hemşiresi anahtar kişidir. Halk sağlığı hemşireliği, ailelerin ve toplumun ihtiyaçları etrafında yoğunlaşmıştır ve bu ihtiyaçların karşılanmasına yönelik bir uygulamadır. Tarihsel süreçte halk sağlığı hemşiresinin rolleri toplumun yaygın sağlık sorunlarına etkili bir şekilde yanıt verebilmek için değişim göstermiştir. Bu değişim günümüzde de, özellikle gelişmiş ülkelerde halk sağlığı hemşirelerinin dinamik, çok yönlü ve bütüncül sağlık bakımı sunma çabalarıyla devam etmektedir SUMMARY The public health nurse is the key person in delivering health services. Public health nursing is intensified around the requirements of families and community and is a practice toward fulfillment of those requirements. Throughout history the roles of the public health nurse have changed to respond effectively to prevailing public health problems. Today’s the change continues with by public health nurses’ effort, which is dynamic, multiface and holistic delivering health care, especially in developed countries HALK SAĞLIĞI HEMŞİRELİĞİ’NİN DÜNÜ, BUGÜNÜ VE GELECEĞİ Günümüzde, sağlıklı toplumların yaratılması; birey, aile ve toplum gruplarına, birçok alanda bütüncül bir sağlık bakımının sunulması ile mümkün olmaktadır. Ekip yaklaşımıyla sunulan sağlık bakımında, halk sağlığı hemşiresinin etkin olarak görev alması gerektiği görüşü, 1978 yılında Kazakistan’ın Alma-Ata kentinde yapılan Temel Sağlık Hizmetleri konferansında vurgulanırken, son yıllarda gelişmiş ülkelerde yapılan maliyet etkinlik çalışmaları ile de açıkça ortaya konmaktadır (Saltmon ve Figueras 1998, Thomas 2003). Bu makalede amaç; birinci 157 basamak sağlık hizmetleri içinde önemli bir ekip üyesi olan halk sağlığı hemşirelerinin tarihsel süreçteki mesleki gelişimlerini ve yirmibirinci yüzyıldaki vizyonunu ortaya koymaktır. Halk sağlığı hemşireliğinin hizmet hedefi “sağlıklı nüfus”, hizmet alanı “bu nüfusun yaşadığı her yer”, hizmet biçimi ise “bu nüfusa sunulan her türlü çağdaş hizmet” yaklaşımıdır. Amerikan Halk Sağlığı Derneği’nin (APHA) tanımına göre halk sağlığı hemşireliği, halk sağlığı bilimi ve profesyonel hemşirelik teorilerinden oluşan bir sentezdir (Smith ve Maurer 1995, Stanhope ve Lancester 2000). Uluslar arası Hemşireler Birliği’ne (ICN) göre halk sağlığı hemşireliği, hem profesyonel hemşirelik hem de kurumsallaşmış belli başlı halk sağlığı uygulama alanları içinde bir uzmanlık alanıdır. Profesyonel hemşireliğin bilgi ve becerilerini, halk sağlığının yöntemlerini içerik ve felsefesini kullanır. Sağlık ocağı, sağlık evi, sosyal hizmet üniteleri ile evde, iş yerinde, okulda, birey ve gruplara verilecek hemşirelik hizmetlerinden sorumludur (Aksayan ve ark. 1998, Tuncel ve ark. 1996). İngiltere’de halk sağlığı hemşireliği Tarihsel süreçte, dinlerin ortaya çıkması ve yayılması halk sağlığı hemşireliği için yararlı atılımları başlatmıştır. Kilisenin rehberliği altında sosyal yardım örgütleri ve bu örgütlerin önderliğinde evde hasta bakımı gelişmiştir. Ancak modern anlamda halk sağlığı hemşireliğinin kuruluşu 19. yüzyılda olmuştur. Bu gelişmenin sağlanmasında en önemli etkiyi hemşireliğin temellerinin atıldığı ülke olan İngiltere yapmıştır. 1859’da William Rathbone ve Florence Nightingale’nin ortaklaşa çabaları ile Liverpool kenti 8 bölgeye ayrılarak her birine bir bölge hemşiresi atanmış, böylece bölge hemşirelik sisteminin temeli atılmıştır (Öztek ve Kubilay 1994). Aynı zamanda W. Rathbone’nin girişimi ve F. Nightingale’in önderliğinde evlerde hasta bakacak ziyaretçi hemşireleri yetiştiren ve bir buçuk yıllık eğitim veren ilk okul 1862 yılında Liverpool’da açılmıştır. Bu okuldan mezun olanlara “Halk Sağlığı Hemşiresi” ünvanı verilmiştir. Bu hemşireler örgün eğitimlerinde hem hasta bakımına ilişkin bilgileri ve becerileri hem de koruyucu sağlık hizmetlerine yönelik bilgi ve becerileri kazanmışlardır. Bu girişimin sonuçları başarılı olmuş ülkenin farklı bölgelerinde ziyaretçi hemşirelik servisleri ve okulları açılmıştır (Uyar ve Eren 1989, Portnay ve Dumas 1994). İngiltere’de I. Dünya savaşı sonrasında pek çok diplomalı hemşire halk sağlığı çalışmalarında görev almış, 1919 yılında halk sağlığı hemşirelerinin eğitimleri ile ilgili ilk yönetmelik yapılmıştır. Bu gün İngiltere’de “bölge hemşiresi”, “okul sağlığı hemşiresi”, “pratisyen hemşire”, “toplum sağlığı hemşiresi”, “hasta çocuk hemşiresi”, “iş sağlığı hemşiresi”, “ziyaretçi hemşire” ve “öğrenme güçlüğü olan kişilere yardımcı olan hemşire” 158 olmak üzere 8 farklı alanda halk sağlığı hemşiresi görev yapmaktadır (Billingham 2000). Amerika’da halk sağlığı hemşireliği Nightingale’in vizyonu ve hemşirelik modeli Amerika’da da halk sağlığı hemşireliğinin gelişmesinde rehber olmuştur. Amerika’da ilk bölge hemşireliği dernekleri 1885 yılında Boston ve Filadelfiya’da açılmıştır. Bu derneklerde çalışan hemşireler evlerde hastalara bakım verirken, aynı zamanda sağlığın korunmasına yönelik eğitim de veriyorlardı. Daha sonra 1893 yılında eğitimli bir hemşire olan Lilian Wald ve arkadaşı Mary Brewster NewYork’da hasta ve yoksullar için ilk bölge hemşireliği hizmetini kendi olanakları ile kurmuşlardır. Ayrıca L.Wald ilk kez “halk sağlığı hemşiresi” terimini kullanarak, Amerika’da modern halk sağlığı hemşireliğinin önderi olmuş ve aile merkezli çalışma, hastalıkları önlemede sağlık eğitiminin önemi ve sağlığı geliştirmeye yönelik düşüncelerin liderliğini yapmıştır (Wilkerson 1993, Stanhope ve Lancester 2000). Yine 1902 yılında L. Wald’ın fikriyle Henry Street’te (NewYork) Lina Rogers tarafından okul hemşireliği uygulaması gerçekleştirilmiştir. 1911 yılında Amerikan Hemşireler Derneği ve Amerikan Hemşirelik Okulları Derneği birleşerek hastane dışında sağlık hizmetlerini organize edecek bir komite oluşturmuşlardır. Bu komitenin çalışmaları sonucu halk sağlığı hemşireliği için toplumun sağlık gereksinimlerini karşılayacak kendine özgü bir organizasyon kurulması kararlaştırılmış ve bunun sonucunda L. Wald başkanlığında Ulusal Halk Sağlığı Hemşireliği Organizasyonu kurulmuştur (Thomas 2003, Abrams 2004). Tarihsel süreçte Halk sağlığı hemşireliği kavramı, halk sağlığı kavramının, “toplum sağlığı”na dönüşümüne paralel olarak değişim göstermiştir. Halk sağlığı hemşiresi, halk sağlığı felsefesi ile “nüfusa odaklı” hemşirelik uygulamaları kapsamında sağlığı geliştirme, hastalık ve sakatlığı önlemede, bireyler, aileler ve toplumla çalışırken, bu amaçlara ulaşmada toplumla işbirliğinin yanısıra nüfus politikalarını da kullanmaktaydı. II. Dünya Savaşı sonrasında başlayan ekonomik ve politik değişimler sonucu halk sağlığı kavramı giderek toplum sağlığı yönünde değişim gösterdi (Abrams 2004). Bu kavramsal değişim içerik olarak, nüfusa odaklı hizmetin, birey ve grup düzeyinde daha dar kapsamlı bir alana indirgenmesi ve aynı zamanda sorunların çözümünde benimsenen nedensel düşünce ve buna bağlı sosyal, politik çok boyutlu çözüm yaklaşımının yerine birey, aile, grup düzeyinde çözümlere yönelinmesi anlamına gelmekteydi (Thomas 2003). Amerika’da özellikle 1960-1970’li yıllarda sağlık bakım sistemindeki devrim niteliğindeki değişimler Halk sağlığı hemşireliği’ni de etkiledi. 1970’li yıllar süresince hemşireler özellikle ana çocuk sağlığı hizmetleri başta olmak üzere hospis bakımı, yaşlı bakımı gibi alanlarda hizmeti taşıyan itici güç 159 olarak görüldüler. Bu alanlara ayrılan finansal kaynaklar arttı ve başlangıçta bu hizmetlerde halk sağlığı hemşireleri görev alırken, sonrasında daha esnek biçimde klinik alanlardan da hemşireler görev almaya başladılar. 1980’li yıllarda ise artan sağlık bakım harcamaları nedeniyle halk sağlığı hemşirelerine hem politik hem de finansal destek azaldı. 1990’larda tüm dünyadaki değişim süreciyle beraber Amerika’da da sağlık bakım sistemi içinde, maliyet etkinlik, kalite gibi kavramlar öncelik kazandı ve ekonomik kazançlar doğrultusunda evde bakım hizmetleri, ambulatuar hizmetler gibi daha spesifik alanlarda çalışan hemşirelerin sayısı artış gösterdi. Özetle; Halk sağlığı hemşireliği başlangıçta, tüm nüfusu hedef alan ve epidemiyolojik bir bakış açısıyla hizmet yaklaşımlarını planlarken, özellikle 1970’li yıllar ve sonrasında değişen sağlık politikaları ve ekonomik yaklaşımların bir sonucu olarak müşteri/hizmet alıcısına odaklı toplum sağlığı hemşireliği olarak varlığını sürdürmüştür. Bazı ülkelerde hem halk sağlığı hem de toplum sağlığı hemşireliği eş anlamda düşünülse de temelde bu bakış açısı göz önüne alınmalıdır (Stanhope ve Lancester 2000, Abrams 2004). Bu gün Amerika’da 250.000’den fazla halk sağlığı/toplum sağlığı hemşiresi okul sağlığı, iş sağlığı, evde bakım hizmetleri ve diğer alanlarda hizmet vermektedir. 1988 ve 1992 yılları arasında hastanede çalışan hemşire sayısı %11 artarken halk sağlığı alanında bu oran %30, 1992-2000 yılları arasında ise %36 olmuştur. Halk sağlığı hemşirelerinin büyük bir bölümü (%37) artan evde bakım hizmet gereksinimlerine yanıt vermek için bu alanda çalışırken, yaklaşık olarak her 4 halk sağlığı hemşiresinden birisi de bölgesel sağlık merkezlerinde veya toplum sağlık merkezlerinde, sağlığın geliştirilmesi, hastalıkların önlenmesi amacına yönelik koruyucu sağlık hizmetlerinde görev almaktadır. Diğer halk sağlığı hemşireleri ise; çalışan çocuklar, üniversiteli gençler, yaşlılar gibi riskli yaş grupları ile çalışmaktadır (Smith ve Maurer 1995, McEwen 2002). Türkiye’de ve Avrupa’da halk sağlığı hemşireliği Ülkemizde halk sağlığı hemşireliği ile ilgili ilk çalışmalar 1934 yılında başlamıştır. Dr. Refik Saydam, sosyal hekimlik konusunda girişimlerde bulunarak, çeşitli konularda ihtisas yapmak üzere bir grup hekim ve iki hemşireyi Amerikan Rockfeller Vakfı tarafından sağlanan bursla Amerika’ya göndermiştir. İlk halk sağlığı hemşiresi Fatma Acar’dır. Türkiye’de ziyaretçi hemşire kavramı ilk kez 1943 yılında yayınlanmış olan Trahom Savaş Talimatnamesi’nde geniş şekilde yer almıştır. Bu yönetmeliğin pek çok maddesinde trahom bölgelerinde ziyaretçi hemşirelerin nasıl görev yapacakları ayrıntı ile tanımlanmaktadır. 1943 yılında Verem Savaş Dispanserine bağlı olarak açılmış olan Erenköy Sosyal Hemşire Okulu da, halk sağlığı alanında çalışacak 160 hemşireler yetiştirmeyi amaçlayan bir okuldur. Nitekim buradan mezun olanlar “sosyal hemşire” diploması alarak, Verem Savaş Dispanserleri, Ruh ve Akıl Sağlığı Dispanserleri, Ana Çocuk Sağlığı (AÇS) Merkezleri ve diğer sosyal hemşirelik alanlarında görevlendirilmişlerdir (Öztek ve Kubilay 1994, Tuncel ve ark.1994). “Halk Sağlığı Hemşiresi” görev ünvanı, ilk defa 1963 yılında yürürlüğe giren 224 sayılı yasaya dayalı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirildiği Bölgelerde Hizmetin Yürütülmesi Hakkında Yönerge” de yer almıştır (Seviğ 2002). Bu yönergede halk sağlığı hemşiresinin görev yetki ve sorumlulukları şu şekilde açıklanmıştır; • Halk sağlığı hemşiresi köy ebelerinin yardımı ile ana çocuk sağlığı ve aile planlaması hizmetlerini yürütür. Halk sağlığı hemşiresi köy ebelerini denetler ve onları hizmette eğitir, • Halk sağlığı hemşiresi köy ebelerinin yaptıramadığı doğumlara gerekli müdahaleyi yapar, • Topluma ve bireylere halk sağlığı ve toplum kalkınması konularında eğitim yapar, • Halk sağlığı hemşiresi gezi programları içinde gittiği köylerde evde hasta izleme ve bakımında köy ebelerinin yapamadığı hizmetleri sağlar, • Halk sağlığı hemşiresi özel programlar gereği yapılan gıda yardımlarının dağıtımını hekimin direktifine göre düzenler, ebenin yardımı ile dağıtır, • Kronik ve bulaşıcı hastalıkların bakımını sağlar, • Gereken durumlarda ilk ve acil yardım yapar Yönergede “halk sağlığı hemşiresi; ocak hekimine karşı sorumlu olarak ve köy ebelerinin yardımı ile ana ve çocuk sağlığı hemşirelik ve ebelik hizmetlerini yürütür” şeklinde belirtilmiştir. Bu yönergede belirtilen Halk Sağlığı Hemşiresi ünvanı çalıştığı sağlık örgütünün özelliği nedeniyle verilmiş bir ünvandır. Yasanın yürürlüğe girdiği tarihlerden bu yana, bu ünvanın gerektirdiği eğitime sahip hemşire yetiştirilmemiştir. Bir çok ülkede olduğu gibi, “Halk Sağlığı Hemşiresi” ünvanının, hemşirelikte lisans üstü eğitimle ya da sertifika programları ile kazandırılan bir unvan olması gerekmektedir (Tuncel ve ark.1996, Aksayan ve ark.1998). Ülkemizde mezun hemşirelerin 27.000’i Sağlık Bakan-lığına bağlı kurumlarda tedavi edici hizmetlerde görev alırken, koruyu-cu sağlık hizmeti sunmakta olan sağlık ocaklarında sadece 10.712 hemşire görev yapmaktadır ve bunların da çok azı lisans mezunudur. (http://www.saglik.gov.tr/extras/istatistikler 2003). Uygulanan sağlık sistemi içinde halk sağlığı hemşiresinin görevini, ya sağlık ocakları ve sağlık evlerinde bakmakla yükümlü olduğu nüfusa doğrudan sağlık 161 hizmeti götüren ebeler ya da sağlık ocakları ve sağlık grup başkanlıklarında görev alan hemşireler yerine getirmektedir (Kocaman 1985, Hanoğlu 1999). Oysa ülkemizde 1955 yılından bu yana üniversitelerin Hemşirelik Yüksekokullarında halk sağlığı hemşireliği alanında lisans dersleri, yüksek lisans ve doktora programları yürütülmektedir. Bu gün, ülkemizde 1980’li yıllarda başlayan Sağlık Reformu adı altındaki düzenlemeler ve son olarak Sağlıkta Dönüşüm Programı adı altındaki uygulamalar birinci basamak sağlık hizmetlerini Aile hekimliği modeli çerçevesinde ele almaktadır. Oysa bu uygulama, halk sağlığı felsefesine ters düşecek şekilde salt tedaviye yönelik olup, topluma yönelik koruyucu hizmetleri gözardı etmektedir. Bu model; hizmet sunumunun nüfus tabanlı olmaması nedeniyle, düzenli sağlık kayıtlarının tutulması, bölgede sağlık hizmetlerinin planlanması, önceliklerin belirlenmesi gibi hizmet gerekliliklerini de karşılayamamaktadır. Halk sağlığı hemşireliği açısından bakıldığında, aile hekimliği modeli ekip anlayışına aykırı, bireysel çalışan bir hekim olarak karşımıza çıkmaktadır. Aile hekimi genellikle muayenehanesinde ya da evinde bireysel olarak çalışır. Bu modelde belirtildiği şekliyle, aile hekimi yanında “yardımcı” olarak bir hemşire çalıştırabilmektedir. Bu noktada, hemşirenin sadece hekime bağımlı olarak, sınırlı işlevleri yerine getirecek bir yardımcı eleman olarak görülmesi düşündürücüdür (Sağlıkta Dönüşüm Programı 2004). Genel olarak Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa bölgesinde Halk sağlığı hemşireliğinin bu günkü durumuna baktığımızda; hemşirelerin sağlığı koruma alanındaki rollerinin, 1950’lerde hasta bakımında oynadıkları rol kadar önemli kabul edildiğini görmekteyiz. Bu anlamda halk sağlığı hemşiresi fikri de artan bir şekilde kabul görmektedir. Ancak Avrupa ülkelerinden bazı örneklere baktığımızda felsefe ve yaklaşımlardaki geniş çeşitlilik dikkati çekmektedir. Orta Avrupa, Doğu Avrupa ve Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerinde genellikle birinci basamak sağlık hizmetlerinde çalışan sağlık uzmanlarının sayısı azdır. Hemşirelik rolünün anlaşılamaması veya geliştirilememesine bağlı olarak, özellikle kırsal alanlarda halk sağlığı hemşirelerinin sayıları yetersizdir. Bu alanda çalışan hemşireler için, uygun bir eğitimin olmaması, düşük statü, kötü çalışma şartları, düşük maaşlar söz konusudur. Topluma hizmet veren hemşirelerin çoğu, tıbbi tedavi ve prosedürleri uygulayarak, hekim yardımcılığı görevini yerine getirmektedirler. Hemşirelik hizmetlerine yenilik getiren örnekler çok azdır. Macaristan’da, ilçe hemşireleri bazı bölgelerde ev hemşireliği hizmeti sunmakta ve ana-çocuk sağlığı hemşireleri, aile planlaması ve sağlık eğitimini içeren toplum ebeliği görevini üstlenmektedirler (Saltmon ve Figueras 1998). 162 Batı Avrupa’da Yunanistan, Malta, Türkiye gibi ülkelerde hemşirelerin rolü hala hekim yardımcılığı şeklinde düşünülse de Danimarka Finlandiya, İzlanda, Hollanda gibi ülkelerde toplum hemşireliği bir çok değişik rolü üstlenmektedir. İlçe hemşireliği, sağlık ziyaretçiliği, okul hemşireliği, iş sağlığı hemşireliği, sağlık eğitimi, toplum ruh sağlığı hemşireliği gibi roller bunlara örnektir. Ev ziyaretini de içeren halk sağlığı hemşireliği bir çok ülkede öncelikli olarak kabul görmektedir (Saltmon ve Figueras 1998). Halk sağlığı hemşireliği Kuzey Avrupa ülkelerinde gelişmiştir. Örneğin Norveç’te yataklı kurumlar hemşirelik hizmetleri dışında ayrı yasa ve örgütlenmeleri bulunan “halk sağlığı hemşireliği”, “bölge ebelik hizmetleri” ve “ev hemşireliği”nden oluşan üç ana hemşirelik hizmeti vardır. Bunlardan bölge ebeleri, üst düzeyde antenatal bakım ve doğum hizmeti verirler, en üst eğitim düzeyinde uzmanlaşmış kişilerdir. Ev hemşireleri yerel yönetim görevlileridir. Daha çok yaşlıların evde bakımında görev alırlar. Halk sağlığı hemşireliği bölge düzeyinde, hemen hemen bağımsız çalışan bir gruptur. Halk sağlığı hemşireleri sağlık ocaklarında hekimlerle birlikte görev alırlar, ancak görev alanları oldukça farklıdır. Hekim iyileştirici hizmetleri yürütürken, hemşire koruyucu hizmetlerde yer alır. Bu işlev hemşireye sağlık ocağının yönetimi sorumluluğunu da getirir. Halk sağlığı hemşirelerinin en önemli görevleri ana ve çocuk sağlığı hizmetleridir. Kırsal alanda çevre sağlığı hizmetlerini (kamplarda sağlık koşulları denetimi, kuaförlerin denetimi ve gıda kontrolleri gibi..) de üstlenirler. Kentlerde bu konuda kendilerine yardımcı olmak üzere çevre sağlığı teknisyenleri bulunur. Okul sağlığı hizmetleri de hemşirelerin yönetimi ve denetiminde yapılır (Aksakoğlu 1995, Saltmon ve Figueras 1998). Tüm bunlar gösteriyor ki; Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa bölgesinde ve tüm dünyada sağlık hizmetlerindeki değişen yapı, halk sağlığı hemşirelerinin rollerinde de değişikliklere neden olmakta, mesleki rol ve fonksiyonlarda yeni kavramlara ve yeni yaklaşımlara olanak sağlamaktadır. Halk sağlığı hemşireliğinin geleceği 21. yüzyılın henüz başlangıcında olduğumuz şu günlerde, toplumları etkileyen ekonomik, çevresel, teknolojik ve sosyal değişiklikler sağlık alanında da etkili olmaktadır (Anderson 2002). Toplumların değişen yaşam biçimleri, aile yapıları, kadınların iş gücüne daha etkili katılımı, kırsal alandan kentlere göçler, gelir dağılımındaki eşitsizlikler gibi pek çok ekonomik ve sosyal faktörler belirlenmiş sağlık ihtiyaçlarının dışında yeni sağlık sorunlarını ve ihtiyaçlarını da ortaya çıkarmaktadır. (Thomas 2003). Toplumsal alandaki yeni sağlık ihtiyaçlarına, 163 hizmet alanında yanıt verilebilmesi beraberinde sağlık hizmetlerinde değişimi getirirken, bu değişim sağlık ekibi içinde önemli bir yere sahip halk sağlığı hemşirelerini de doğrudan etkilemektedir. Günümüzde genel olarak kabul gören sağlık hizmet anlayışı, öncelikle toplumun sağlık düzeyinin yükseltilmesi bu kapsamda koruyucu sağlık, erken tanı ve tedavi hizmetlerine ağırlık verilmesi olarak ifade edilmektedir (http://www.nih.gov). Bunun yanısıra toplum sağlığının geliştirilmesinde benimsenecek yaklaşımlar, Dünya Sağlık Örgütü’nün herkese sağlık eyleminin bir parçası olarak 1986 yılında Kanada’nın Ottawa şehrinde düzenlediği I.Uluslararası Sağlığın Geliştirilmesi Konferansın’da kısaca özetlenmiştir. Buna göre; sağlık hizmetlerinin sunumunda, toplumla işbirliğinin güçlendirilmesi, destekleyici bir çevrenin yaratılması, kişisel becerilerin geliştirilmesi temel yaklaşımlar olarak ele alınırken, sağlık çalışanlarının özellikle de hemşirelerin toplum sağlığının savunucusu ve değişimin aracısı olmaları gerektiği önemle vurgulanmıştır (Lemon Projesi Bölüm I 1998). Tüm bu yaklaşımlar doğrultusunda, 21. yüzyılda halk sağlığı hemşirelerinin rol ve fonksiyonlarında da değişimin yaşanması gerektiği kaçınılmaz olmaktadır. Toplumla çalışan hemşireler, değişen sağlık bakım ihtiyaçları karşısında, eğitim, danışmanlık, savunuculuk, liderlik ve araştırma fonksiyonlarını daha etkili ve geniş kapsamlı olarak yerine getirmek zorundadır (http://jan.ucc.nau.edu). Sağlıklı beslenme, egzersiz, günlük yaşamın dengeli ve stressiz hale getirilmesi, alışkanlık yapan maddelerden kaçınma gibi konuları içeren sağlığın geliştirilmesi çalışmalarında eğitim ve danışmanlık yapan hemşireler bu yolla bireylerde sağlık bilinci gelişmesinde rehberlik etmektedir. Kişilerde sağlık bilinci gelişmesi sonucu daha sağlıklı davranışlar ve daha sağlıklı yaşam koşullarını arama isteğinin ortaya çıkacağı da kaçınılmaz bir gerçektir. Kişilerin kendi bakım sorumluluklarını üstlenmeleri sağlık hizmetlerinde yeni bir aşamaya geçilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu da sağlık hizmetlerine ulaşılabilirliği arttırmanın ötesinde, sağlık hizmetlerinde kaliteyi ön plana çıkarmaktadır. 21 yüzyılda toplum daha kaliteli ve daha etkili bir sağlık hizmeti istemektedir (Bertan 1995, Anderson 2002). Halk sağlığı hemşireleri toplum sağlığını etkileyen her türlü konu ile yakından ilgilenirken, bu konuların çözümünde kendi rol ve fonksiyonlarını geniş bir bakış açısı ile değerlendirmelidir. Örneğin, günümüzde öncelikli sorunlar içerisinde yer alan, çevre sorunlarına yönelik yaklaşımlar çerçevesinde, halk sağlığı hemşireleri bireysel olarak, kitle iletişim araçlarını kullanarak, halk eğitimleri düzenleyerek çevre ve sağlık arasındaki ilişkiyi dile getirip, toplumu çevrenin korunması konusunda bilinçlendirebilir, duyarlı hale getirebilirler. Ayrıca yerel gazetelere yazılar yazarak, politikacılarla iletişim kurarak çevre ile ilgili konuların toplumda gündeme getirilmesine, tartışılmasına olanak sağlayabilirler. 164 Halk sağlığı hemşireleri sosyokültürel ve epidemiyolojik değişimler sonucunda oluşan sağlık önceliklerinin saptanması ve toplum ihtiyaçlarının belirlenmesi konusunda toplumdaki bireylerle en sık karşılaşan ekip üyesidir ve bu konuda önemli bir veri kaynağıdır. Bu özelliğinden dolayı mevcut sağlık ihtiyaçlarına yönelik oluşturulacak hizmet yaklaşımlarının belirlenmesinde ve yapılacak toplumsal ve politik değişikliklerde etkin rol almalıdırlar. Yaşlı sağlığı, adölesan sağlığı, kadın sağlığı gibi öncelikli konular başta olmak üzere her yaş grubunda sağlığı koruma, geliştirme ve sağlık sorunlarının çözümüne yönelik toplum destekli, multidisipliner yaklaşımlı proje ve programlar oluşturmalıdırlar (Drennan 1990, Thomas 2003). Sağlık hizmetlerinin finansmanındaki yetersizlikler ve değişikliklere paralel olarak gelişen yeni sağlık bakım hizmetlerinde, bireyin haklarının korunması ve ihtiyacı olanların sağlık hizmetine uygun şekilde ulaşması için etik yaklaşım içinde bireye rehberlik etmeli, bireylerin kültürel farklılıklarını, inançlarını dikkate alarak bakım vermelidirler (Thomas 2003, Anderson ve ark 2002 ). Sonuç olarak; Bu yüzyılın başından beri varolan halk sağlığı hemşireliği’nin gelecekteki çizgisini dünyadaki demografik değişiklikler, sosyal ve politik eğilimler belirleyecektir. Şüphesiz, dünya nüfusunun hızla arttığı, artan nüfusun sosyal ve ekonomik kalkınmayı tehdit ettiği, işsizlik, iç ve dış göçler, alt yapı hizmetlerinden yoksun çarpık kentleşme, beslenme yetersizliği, ana ve çocuk ölümlerinin çoğunlukla önlenebilir hastalıklardan olduğu, çevre sorunlarının artan bir biçimde sağlığı tehdit eder boyutlara ulaştığı, kronik sağlık sorunları nedeniyle tıbbi bakımın maliyetinin arttığı çağımızda, halk sağlığı hemşirelik hizmetlerinin önemi tartışılmaz. O halde; 21. yüzyılda halk sağlığı hemşireleri, geçmişteki ve şimdiki bilgilerini kullanarak, değişimleri göz önüne alarak gelecek için gerçekçi bir plan yapmalı, kendi statülerini ve uygulamadaki etkinliklerini arttırmanın anahtarını ellerinde tutarak, yeni bir yaklaşımla düşündüklerini gerçekleştirmelidirler. KAYNAKLAR 1. Abrams S E (2004). From function to compotency in public health nursing 1931 to 2003, Public Health Nursing, 21(5), 507-510. 2. Aksakoğlu G (1995). Norveç sağlık sistemi, Toplum ve Hekim, 9(64-65): 113-121 3. Aksayan S (1998). Toplum sağlığını koruma ve geliştirmede halk sağlığı hemşiresinin temel işlevleri, (içinde) Halk Sağlığı Hemşireliği El Kitabı.Erefe İ (Ed), Vehbi Koç Yayınları, No:14, 12-18. 4. Anderson D, Guthrie T, Schirle R (2002). A Nursing model of community organization for change, Public Health Nursing, 19(1), 40-46. 5. Bertan M, Güler Ç (1995). Halk sağlığında temel bilgiler, Güneş Kitapevi, Ankara, 323-325. 165 6. Billingham K (2000). Nursing and midwifery a force for health 21, International Public Health Congress Working Groups, Tuesday 10, October, İstanbul. 7. Community Based Health Care, http://www.nih.gov/ninr/indew.html, erişim: 10 Haziran 2004 8. Drennan V (1990). Gathering ınformation from the field, Nursing Times, 86(39), 4648. erişim:26 Temmuz 2004. 9. Hanoğlu Z.U (1999). Koruyucu sağlık hizmetlerinde çalışan hemşirelerin görevlerini algılamaları ve gerçekleştirebilme durumlarını etkileyen etmenlerin incelenmesi, Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, İzmir. 10. Kocaman G (1985). Hemşireliğin konumunun temel sağlık hizmetleri açısından incelenmesi, I. Ulusal Hemşirelik Kongresi Bildiriler Kitabı, İzmir, 20-22. 11. McEwen M (2002). Community Based Nursing, Second edition, W. B. Saunders Company, 7-8. 12. Öztek Z, Kubilay G (1994). Toplum Sağlığı ve Hemşireliği, Somgür Yayıncılık, Ankara 13. Portnay F, Dumas L (1994). Nursing for the public good, Nursing Clinics of North America, 29(3), 371-457. 14. Sağlık Bakanlığı İstatistik Yıllıkları (2003). Yataklı Tedavi Kurumları İstatistik Yıllığı ve Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Çalışma Yıllığı, 15. http://www.saglik.gov.tr/extras/istatistikler/ytkiy2003/GR7.htm, erişim; 21.02.2005. 16. Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü (1998) Lemon Projesi Bölüm I: Yaşam, Sağlık ve Çevre, Seviğ Ü (Ed), I.Basım, Ankara, 31-33. 17. Sağlıkta Dönüşüm Programı (2004). 2003 Türkiye’sinde halka, hekimlere, sağlık personeline ne getiriyor?, TTB Kocaeli Tabip Odası, II.Baskı, Kocaeli, 47-54. 18. Saltmon RB, Figueras J (1998). Avrupa sağlık reformu mevcut stratejilerin analizi, Sağlık Projesi Genel Koordinatörlüğü, Ankara, 65-245. Seviğ Ü (2002). Sağlık hizmetleri ve hemşirelik, Toplum ve Hekim, Mayıs-Haziran, 5(13), 162-165. 19. Smith C, Maurer F (1995). Community Health Nursing Theory and Practice, WB Saunders Company, London, 4-15. 20. Stanhope M, Lancester J (2000). Community & Public Health Nursing, The C.V Mosby Company, 20-39. 21. Thomas SA (2003). Chapter 2:Historical Development of Community Health Nursing, (in) Hitchcock J and et al. (ed) Community Health Nursing Caring ın Action, Second Edition, 19-40. 22. Tuncel N, Şanlı T, Müeyyet P (1996). Halk sağlığı hemşireliği, Anadolu Üniversitesi Yayınları, No:568, Açık Öğretim Fakültesi Yayınları, No:266, Eskişehir, 8-73. 23. Uyer G, Eren N (1989). Sağlık meslek tarihi ve ahlakı, Hatipoğlu Yayınevi, Ankara, 52-56. 24. Vision Towards the 21st Century, http://jan.ucc.nau.edu/~pgl/nur400/class/ nurses/. 25. Wilkerson K.B (1993) Public Health then and now: Bringing care to people: Lilian Wald’s Legacy to Public Health Nursing, American Journal of Public Health, 83(12);Health Module, 1778-1786. 166 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 167-174, 2005 YAŞLI İSTİSMARI VE ÖNLENMESİ ELDER ABUSE AND PREVENTION Yasemin KUZEYLİ YILDIRIM Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu İç Hastalıkları Hemşireliği Anabilim Dalı Anahtar Sözcükler: Yaşlı istismarı, yaşlı ihmali, yaşlı istismarı tipleri, yaşlı istismarını önleme Key Words: Elder abuse, elder neglect, types of elder abuse, elder abuse prevention ÖZET Yaşlılar dünya popülasyonunun en hızlı artan bölümüdür. 2020 yılına kadar tüm popülasyonun % 22’sinin 65 yaş üzerinde olacağı tahmin edilmektedir. Yaşlı istismarı her yıl yaşlıların büyük çoğunluğunu etkileyen ciddi ve kompleks bir sağlık konusu olarak tanınmaktadır. Eş ve çocuk istismarı yıllardır tanınmasına rağmen, yaşlı istismarı son 25 yıldır dikkati çeken bir fenomendir. Yaşlıların yaklaşık olarak %3-4’ü, yaşlı istismarı ve ihmalinin kurbanıdır. Sağlık bakım profesyonelleri-özellikle hemşireler-yaşlı istismarını ortaya çıkarma, yönetme ve önlemede anahtar bir role sahiptir. Bu makalenin amacı; yaşlı istismarı risk faktörleri ve istismarının önlenmesi konusunda bilgi vermektir. SUMMARY The elderly are the fastest growing segment of the population in the world. It’s estimated that by the year 2020, a full 22% of the population will be aged 65 or older. Elder abuse has been recognized as a serious an complex health issue affecting large numbers of elders each year. Although sposual and child abuse have been recognized for many years, abuse of elderly people is a phenomenon that has attracted interest for the last 25 years. Approximately %3 to %4 of the elder are victims of elder abuse and neglect. Health care professionalsparticularly nurses-have a key role to recognize, manage and prevent elder abuse. The purpose of this articles, provides information about the risk factors for elder abuse and gives information about the prevention for abuse. GİRİŞ Dünyada yaşlı nüfus giderek artmakta olup 2020 yılına kadar toplam popülasyonun %22’sinin 65 yaş ve üzerinde olacağı tahmin edilmektedir (Bird et al 1998). Günümüzde, yaşlı bireylerin sayısının 167 toplum içinde artmasına paralel olarak yaşadıkları sorunlar da farklı boyutlarda kendini göstermektedir (Çiçek ve Biçer 2002). Yaşlı istismarı ve ihmali her yıl bir çok yaşlıyı etkileyen ciddi ve kompleks bir konudur (Cowen&Cowen 2002). Sağlık çalışanlarının çoğunluğu çocuk istismarına karşı uzun zamandan beri duyarlı olurken, yaşlıların istismarı ancak 1970'li yıllarda toplumun dikkatini çekmiştir (Saveman& Sandvide 2001). Devlet düzenleyicilerinin bu konu ile ilgilenmesi ise ilk kez 1979 yılında Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nde özel yaşlı istismarı yasasının oluşturulmasıyla gündeme gelmiştir (Uysal 2002, Ayres &Woodtli 2001). Sağlık personelinin yaşlı istismarını tanımlamada, yönetmede ve önlemede ideal bir pozisyona sahip olduğu bildirilmektedir (Carney et al 2003). Hemşireler çalışma ortamı gereği, risk altındaki yaşlılar ile sık olarak karşılaşmaktadırlar. Olayın tıbbi, psikolojik, yasal ve etik yönü olduğu düşünüldüğünde hemşirenin diğer meslek grupları ile ekip anlayışı içinde çalışması gerekir. Ekip içerisindeki hemşirenin sorumlulukları; şiddet ve istismar konusunda risk altındaki aileleri gözlemlemek, şüpheli travmaları değerlendirmek, ailenin sağlık bakımı ile birlikte sosyal açıdan desteklenmesi için uğraş vermek, sağlıklı aile bütünlüğünün sağlanması için çaba göstermek, hukuk sistemlerijnin işbirliğini sağlayacak kilit kişilerle etkileşimde bulunmaktır (Sevil&Ünsal 2003). YAŞLI İSTİSMARI İstismar genel anlamda “bir diğer kişiyi kötüye kullanma veya zarar verme niyeti, girişimidir”. Yaşlı istismarının en kısa tanımı “yaşlı bireye zararla sonuçlanan herhangi bir görev ve eksiklik davranışıdır (Canadian Medical Association 1994). “Yaşlı bireyin sağlık veya iyilik halini tehdit eden veya zarar veren herhangi bir davranış” olarak da tanımlanabilmektedir (Uysal 2002). Yaşlı istismarı dört şekilde incelenmektedir (Uysal 2002, Pillemer&Finkelher 1988, Carney et al 2003, Kahan &Paris 2003, Hirsch&Loewy 2001). Bunlar: Fiziksel İstismar: Yaşlı bireye bakan veya yaşlının güvendiği bir konumda olan birisi tarafından yaşlıya kasıtlı olarak ağrı, acı verici her tür bedensel uygulama fiziksel istismar olarak kabul edilir. Kısaca, diğer bir kişiye karşı güç kullanmadır. Psikolojik/Duygusal İstismar: Yaşlının güvendiği konumda olan birisi tarafından kasıtlı olarak ruhsal açıdan acı verme psikolojik/ duygusal istismar olarak kabul edilir. 168 Mali (Ekonomik) İstismar: Güvendiği bir konumda olan birisi tarafından yaşlı bireyin para veya malının kötüye kullanılması veya çalınması ekonomik istismar olarak kabul edilir. İhmal: Hastanın temel bakımını karşılamada bakım vericinin sorumluluğunu yerine getirmede yetersizliktir. Yaşlı bireylerin bir kısmı istismar için çeşitli risk faktörlerinden bir veya birkaçını taşıyor olabilirler. Yaşlı istismarı için ileri sürülen risk faktörleri Tablo 1’de gösterilmiştir (Carney et al 2003, Paris et al 1995, Kobbe 2002, Abrams et al 1995, Swagerty et al 1999, Cammer Paris 1996). ABD Ulusal Yaşlı İstismarı Merkezi tarafından, yaşlı istismarına ait ilk istatistiklerin toplandığı 1986 yılında ev içi istismar ve ihmal vakalarının sayısının 117.000 iken bu sayının giderek arttığı ve 1994 yılında 818000’e ulaştığı bildirilmiştir (Thobaben 1996). Yakın zamanda yapılan çalışmalarda ise ABD’de her yıl 1.5-2 milyon yaşlı bireyin istismara maruz kaldığı bildirilmektedir (Bird et al 1998, Carney et al 2003). Tablo 1. Yaşlı İstismarı Risk Faktörleri • • • • • • • • • • • • • Genellikle kadınlar 75 yaş veya üzerindekiler Dul/boşanmış olanlar Sağlığının kötü olması ve fonksiyonel yetersizliği olanlar Bilişsel yetersizliği olanlar İstismar eden bireyin madde istismarı veya mental hastalığının olması İstismara uğrayan kişinin istismarcıya bağımlılığı İstismarcı genellikle kurbanın akrabasıdır (çoğunlukla oğlu veya kızı) İstismarcı kişi ile birlikte yaşama Strese neden olan dış faktörler Sosyal izolasyon Ailesinde/İlişkilerinde şiddet öyküsü Sosyal destek eksikliği Kaynak: Carney et al 2003,Paris et al 1995, Kobbe 2002, Abrams et al 1995, Swagerty et al 1999, Commer Paris 1996 Yaşlı istismarı ve ihmali vakalarının artmasının belki de en önemli olası nedeninin yaşlıların yaşam sürelerinin uzamasına bağlı olarak yaşlı sayısının artması olduğu bildirilmektedir (Abrams et al 1995). Endüstrileşme de yaşlı istismarı için bir risk faktörü olarak bildirilmektedir. Hem kurban hem de istismar eden kişinin olayı ihmal etmesi, sağlık bakım profesyonelleri tarafından şikayetlerin azaltılması ve bu olayı bildirmede isteksiz olmaları, istismara uğrayan bireylere inanmama ve klinisyenlerin yaşlı istismarı belirtileri konusunda bilgi sahibi olmaması gibi nedenler yaşlı istismarı insidansı ve prevalansının tam olarak elde edilmesini engellemektedir (Levine 2003). Toplumda yaşayan 169 yaşlı bireylerde, yaşlı istismarının prevalansını saptamak amacıyla çeşitli çalışmalar yapılmıştır. New Jersey’de yaşayan 65 yaş üzeri 342 bireyde yapılan çalışmada yaşlıların % 1’inin istismarın herhangi bir türünü yaşadığı kabul edilmiştir (Canadian Medical Association 1994, Abrams et al 1995). Boston’da yaşayan 65 yaş üzerindeki 2020 yaşlının bulunduğu örneklemde, tüm istismar tiplerinin prevalansı %3.2 olarak saptanmıştır. Görüşülen bireylerin %2’sinin fiziksel şiddete, %1.1’inin uzun dönem sözel saldırganlığa, % 0.4’ünün ihmale maruz kaldığı, düşük sayıda bireyin ise istismarın çeşitli tiplerini yaşadığı bildirilmiştir (Pillemer&Finkelher 1988). Podnieks (1992), kendi özel evlerinde yaşayan 2000 yaşlıyı incelediği çalışmasında; katılımcıların yaklaşık %4’ünün kötü davranmanın bazı türlerine (mali istismar, madde istismarı, uzun dönem sözel istismar, aile şiddeti ve ihmal) maruz kaldıklarını saptamıştır (Podnieks 1992). Hollanda’da; Comijs ve ark (1998) tarafından yapılan Amsterdam Yaşlı çalışmasında, 1797 yaşlı birey araştırma kapsamına alınmış ve çalışma sonucunda 1 yıllık yaşlı istismarı prevalansı %5.6 olarak saptanmıştır (Comijs et al 1998). Ueda ve ark (1998) evlerinde yaşayan ve yetersizliği olan 42 yaşlı birey üzerinde yaptıkları çalışmada; yaşlıların maruz kaldığı en yaygın istismar tipinin %69’la sözel istismar olduğu, bu istismar tipini %61.9’la fiziksel istismarın, %57.1’le pasif ihmalin, %50 ile aktif ihmalin izlediğini bildirmişlerdir (Uede et al 1998). YAŞLI İSTİSMARININ ÖNLENMESİ Yaşlı istismarı önlenebilir bir durumdur. Sıklıkla, yaşlı ile temasta bulunma ve yaşlıların sağlık durumunu, bakım kalitesini ve duygusal olarak iyi olmalarını değerlendirmede aile üyelerine yardım edilebilmektedir. Bazı durumlarda günlük olarak telefon etme veya personel ziyaretleri gerekli olabilir (Kobbe 2002). Yaşlılar, yaşlı istismarının ne olduğunu anlamaya gereksinim duyarlar ve temel hakları konusunda bilgilendirilmelidirler (İstismar riskine karşı korunma bilgisi gibi). Sağlık personelinin yaşlı istismarı konusunda eğitilmesi, özellikle zararlı olduğu pek bilinmeyen gizli istismar konusunda yararlı olabilir. Personelin yaşlı istismarının bir suç olduğunu ve suçluların cezalandırılabileceğini bilmesi gerekir (Uysal 2002). Avustralya’da yapılan bir çalışmada; sağlık bakımı veren bireylere yaşlı istismarının tanımı, tipleri, nedenleri ve yapılabilecek girişimler hakkında bazı sorular sorulmuştur. Çalışmaya katılan sağlık personelinin büyük çoğunluğunun, yaşlı istismarının farkında olmadığı görülmüştür (Saveman&Sandvide 2001). Aslında, sağlık personelinin yaşlı istismarını tanımlamada, yönetmede ve önlemede ideal bir pozisyona 170 sahip olduğu bildirilmektedir (Carney et al 2003). Sağlık bakım personeli tarafından, yaşlı istismarına yol açabilecek risk durumlarının tanımlanması gerekmektedir. Çünkü risk kategorisinde olan yaşlılara yardım edilmesi gerekli olacaktır. Bu doğrultuda sağlık bakım personelinin de yaşlı istismarının erken tanınması ve gerekli girişimlerin uygulanması konusunda yeterli düzeyde bilgiye sahip olması gerekmektedir (Saveman&Sandvide 2001). Bunun yanı sıra, çalışanlar yaşlı bakımı konusunda karşılaşabilecekleri güçlüklerle nasıl başedebilecekleri konusunda eğitilmeli ve esnek olmaları öğretilmelidir. Böylece zor durumlara yanıt verme azaltılabilir. Örneğin; kurumda kalan yaşlılar kurumun işlemlerine itiraz ettiği zaman (duş almaya zorlama gibi) personel, değişik seçenekler (duş için başka zaman belirleme) araştırmalıdır (Uysal 2002). Birçok yaşlının incindiği bir durum olan yaşlı istismarının bildirimi zorunlu olmalıdır. Genellikle yaşlılar, istismara uğradıklarını bildirmezler. Çünkü bunu söylerlerse; tekrar şiddete maruz kalacaklarını, aile üyeleriyle bağlarının kopacağını ve yakınmanın verdiği suçluluk duygusuyla baş edemeyeceklerini düşünürler. Ayrıca, bu durumu bildirmeleri halinde aileden ayrılıp sosyal bir kuruma gideceklerinden ve polisin bu durumu yeterince önemli bulamayacağından korkarlar. Oysa yaşlı istismarı çok önemli bir sosyal, psikolojik ve tıbbi konudur ve bildirimi yapılmalı ve istismar durdurulmalıdır (Uysal 2002). Yaşlı bireylerin veya yetersizliği olan yetişkin bireylerin istismar edildiği veya uygun bakım almadığı anlaşıldığında veya bu durumdan kuşkulanıldığında gerekli kurumlara bildirilmelidir (Kobbe 2002). Yaşlı istismarı durumlarında, bu olaya ilgili kurumların ne zaman ve nasıl karışacakları hakkındaki kararlar bu kurumları güç durumda bırakmaktadır. İstismarın nedenleri karmaşıktır ve her vakada nedenler ve risk faktörleri hakkında çok az şey bilinmektedir. Yasal ve etik konular bu karmaşıklığı daha da arttırmaktadır. Bir yandan yaşlı birey zarardan korunurken diğer yandan da karar verme otonomisine saygı duyulmalıdır. Yaşlı istismarını önlemede girişimlerin amacı; istismar edilen bireyi korumak ve daha ileri istismarı önlemektir. Bu konu ile ilgili literatürde genellikle üç model benimsenmiştir. Bunlar; eş-istismarı modeli, destekleyici model ve yetişkin koruma modelidir (Canadian Medical Association 1994). • Eş-istismarı modelinde; istismara uğrayan birey çatışma çözülene kadar istismar edilen ortamdan uzaklaştırılmaktadır. Buna rağmen bu model, özellikle istismara uğrayan yaşlı birey kendi evinde yaşıyorsa, yaşlı bireyin ihtiyacını karşılayamaz. 171 • Destekleyici modelde; istismar eden ve istismara uğrayan yaşlı birey ile ilişkisi olmayan bir kişi yaşlı bireye yardım etmektedir. İstismara uğrayan yaşlı birey, destekleme yoluyla hakları ve seçenekleri konusunda bilgilendirilir. Bu modelde, istismara uğrayan bireylerin hakları daha az ihlal edilir. • Yetişkin-koruma modeli; istismar zorunlu olarak bildirilir. Bu modelde, istismara uğrayan yaşlı bireylerin hakları daha fazla ihlal edilmektedir. Her model problemin tanımlanması, bilgi sağlanması, yaşlı bireyin karar verme kapasitesinin ve seçim yapma amacının değerlendirilmesini içermektedir (Tablo 2). Buna rağmen, destekleme modeli genellikle en uygun seçimdir. Yaşlı istismarı konusunda girişimlerin sonucu henüz çalışmalarla değerlendirilmemiştir (Canadian Medical Association 1994). Ülkemizdeki sağlık sisteminin işleyişi içerisinde bu modellerin kullanımı mümkün olmamaktadır. Yaşlı istismarının bildirileceği kurumların oluşturulması ile bu modeller de uygulama alanına geçirilebilir. Yaşlı istismarı bildirimlerinin yanı sıra, yaşlı istismarı önlenebilir bir durumdur ve yaşlılar incitilmeden önce bu durumu hazırlayan koşullar düzeltilebilir. Örneğin, yaşlı istismarı daha çok aşırı gerilim altındaki ailelerde olmaktadır, bu gerilimli durumun giderilmesiyle yaşlının istismar edilmesi önlenecektir (Uysal 2002). Yaşlı istismarı hakkındaki toplumsal gerçekler öğrenilmelidir. Tablo 2. Yaşlı İstismarını Yönetme Tanılama ve Risk Değerlendirmesi • İstismarın tipi, istismarın ciddiyeti ve sıklığı; istismara uğrayan bireyin tehlike durumu, suçu işleyenin niyeti ve stresinin düzeyi saptanır, • Diğer profesyonellerin (sosyal hizmet uzmanı, ziyaretçi hemşire ve geriatrik değerlendirme ekibi) katılımını gerektirir, • Yaralanmalar belgelenir (fotoğraf çekerek), • İstismara uğrayan bireyin sağlığı, fonksiyonel durumu, sosyal ve mali durumu değerlendirilir. İstismara Uğrayan Bireyin Karar-Verme Kapasitesini Değerlendirme • Bilişsel durumu ve duygusal sağlığı değerlendirilir. İstismara Uğrayan Birey Yetkili Olduğunda Önlemler • İstismara uğrayan bireye bilgi sağlanır, • Ana hatlarıyla seçimler açıklanır (ör: geçici yerleştirme, ev desteği, toplum kuruluşları, ceza değişiklikleri) • İstismara uğrayan bireyin kararı desteklenir. İstismara Uğrayan Birey Yetkili Olmadığında Önlemler • İstismara uğrayan birey ve suçu işleyen ayrılır. • İstismara uğrayan birey bir kuruma yerleştirilir. • İstismara uğrayan birey için destekleme hizmetleri düzenlenir. Kaynak: Canadian Medical Association 1994 172 Sonuç olarak; sosyal destek ağını geliştirmede yaşlı bireyler cesaretlendirilmeli, aileleri, arkadaşları veya komşuları ile günlük temasları ve yakınlaşmaları sağlanmalıdır. Ayrıca, yaşlı bireyler benimsenmeli, onlarla temas korunmalı, ziyaret edilmeli ve yaşlıların toplum ile ilişki içinde olmasına yardım edilmelidir (Kobbe 2002). Bunlara ilave olarak, hemşirelerin yaşlı bireyleri, aileleri ve toplumu eğitim yoluyla bilgilendirip, bilinçlendirmeleri gereklidir (http://www.20.uludag.edu. tr/nazan/ders5.html). İstismarın belirti ve bulgularının bilinmesi, istismarın tanınmasını ve önlenmesini sağlayacaktır (Çiçek ve Biçer 2002, http://www.20.uludag.edu.tr/nazan/ders5.html). KAYNAKLAR 1. ............... Yaşlılara yönelik şiddet. http://www.20.uludag.edu.tr/nazan/ders5.html, Erşim tarihi: Ekim 2004. 2. Abrams WB, Beers MH, Berkow R (Eds). Elder abuse and neglect. The Merck Manual of Geriatrics. Second Edition. Merck Research Laboratories. NY, USA, 1995; pp 14081416. 3. Ayres MM, Woodtli A Concept analysis: Abuse of ageing caregivers by elderly care recipients. Journal of Advanced Nursing 2001; 35(3): 326-333. 4. Bird PE, Harrington DT, Barillo DJ, McSweeney A, Shirani KZ, Goodwin CW. Elder abuse: a call to action. J Burn Care Rehabil 1998 Nov-Dec;19(6): 522-7. 5. Cammer Paris BE. Violence againts elderly people. Mt Sinai J Med 1996 Mar;63(2): 97-100. 6. Canadian Medical Association. Periodic health examination, 1994 update: 4. Secondary prevention of elder abuse and mistreatment. Canadian Medical Association Journal 1994; 151: 1413-1420. 7. Carney MT, Kahan FS, Paris BEC. Elder abuse: Is every bruise a sign of abuse? The Mount Sinai Journal of Medicine 2003 March;70(2): 69-74. 8. Comijs HC, Pot AM, Smit JH, Bouter LM, Jonker C Elder abuse in the community: prevalence and consequences. J Am Geriatr Soc 1998 Jul; 46(7): 885-8. 9. Cowen HJ, Cowen PS Elder mistreatment: Dental assesment and intervention. Spec Care Dentist 2002 Jan-Feb; 22(1): 23-32. 10. Çiçek HS, Biçer T Yaşlı istismarının farkında mıyız? I. Ulusal Geriatri Kongresi 30 Ekim-3 Kasım 2002; Limak Atlantis, Belek Antalya: 178. 11. Hirsch CH, Loewy R. The management of elder mistreatment: The physician’s role. Wien Klin Wochenschr. 2001 May;113(10): 384-92. 12. Kahan FS, Paris BEC Why elder abuse continues to elude the health care system. The Mount Sinai Journal of Medicine 2003 Jan;70(1): 62-68. 13. Kobbe AM. Preventing abuse and neglect of the elderly. http://www.utextension.utk. edu/pbfiles/pb1414.pdf, Aralık, 2002. 173 14. Levine JM, Elder neglect and abuse. A primer for primary care physicians. Geriatrics 2003 Oct; 58(10): 42-4. 15. Paris BE, Meier DE, Goldstein T, Weiss M, Fein ED Elder abuse and neglect: how recognize warning sings and intervene. Geriatrics 1995 Apr; 50(4): 47-51. 16. Pillemer K, Finkelhor D The Prevalence of elder abuse: A random sample survey. Gerontologist 1988; 28: 51-57. 17. Podnieks E National survey on abuse of elderly in Canada. J Elder Abuse Neglect 1992; 4: 5-58. 18. Saveman BI, Sandvide A Swedish general practitioners’ awareness of elderly patients at risk of or actually suffering from elder abuse. Scand J Caring Sci 2001: 244-249. 19. Sevil Ü, Ünsal Ş Yaşlılık, yaşlı istismarı ve ihmali. Adli Bilimler Dergisi Aralık 2003: 2(4);17-22. 20. Swagerty DL Jr, Takahashi PY, Evans JM Elder mistreatment. Am Fam Physician 1999 May: 15; 59(10): 2804-8. 21. Thobaben M Elder abuse and neglect. Home Care Provid 1996 Sep-Oct; 1(5): 267-9. 22. Ueda T, Minase F, Ohshio M, Hashimoto M, Kosaka M, Fukuma K et al. Study on abuse and neglect of the disabled elderly living at home. Nippon Koshu Eisei Zasshi 1998 May; 45(5): 437-48. 23. Uysal A Dünyada yaygın bir sorun: Yaşlı istismarı ve ihmali. Aile ve Toplum Dergisi Nisan-Haziran 2002: 43-49. 174 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 175-187, 2005 AFFEKTİF BOZUKLUKLARDA PSİKOTERAPÖTİK GİRİŞİMLER VE PSİKİYATRİ HEMŞİRELİĞİ PSYCHOTHERAPEUTICS INTERVENTION AND PSYCHIATRIC NURSING IN AFFECTIVE DISORDER Gülseren ÜNAL* Olcay ÇAM** *Ege Üniversitesi Atatürk Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu **Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Anahtar Sözcükler: affektif bozukluk, psikoterapötik yaklaşım, psikiyatri hemşireliği Key Words: affective disorder, psychotherapeutics approach, psychiatric nursing ÖZET Mental bozuklukta psikolojik tedavilerden yararlanımın artması ile bipolar affektif bozuklukla ilgili uygulamalarda psikoterapilerin rolüne ilgi artmıştır. Bipolar affektif bozuklukta semptomlarla başetme, yaşamını idame ettirmede pek çok farklı terapötik metod vardır. Bu makale, affektif bozuklukta psikoterapi ve psikiyatri hemşiresinin psikoterapötik bakım girişimlerini irdeler. Psikiyatri hemşireleri affektif bozuklukta, hastalıkla ilgili eğitim, bireylere destek, aile terapisi, kognitif davranışsal terapi, kişiler arası ilişkiler terapisi, grup ve psikodinamik terapi yaklaşımlarından yararlanırlar. Affektif bozukluğu olan hastalara uygulanacak psikoterapi ile semptomların önlenmesi, sosyal uyum ve girişimlerin arttırılması, relapsların ve hospitalizasyonun önlenmesi sağlanabilir. Psikoterapötik yaklaşımları iyi kullanabilen psikiyatri hemşireleri hastalığın tedavisinde önemli katkılar sağlayabilirler. SUMMARY The increased acceptance of brief evidence-based psychological treatments in mental disorders treatment has finally led to increased interest in the role of psychotherapies in affective disorders practice. There are different many psychoterapy methods to help have affective disorder patients cope with their symptoms and manage their lives.This article provides a review of commonly encountered affective disorders in psychoterapy and primary psychiatric nursing psychotherapeutics care interventions. Psychiatric nurses are skilled to run common intervention strategies for the treatment of affective disorders that include education about affective disorder, and supportive individual and family therapy, cognitive behavioural therapy, interpersonal relationship therapy, group and psychodinamic therapy. The evidence suggests that the addition of a 175 psychoterapy may significantly reduce symptoms, enhance social adjustment and functioning, and reduce relapses and hospitalizations in patients with affective disorders. Psychiatric nurse who use well psychotherapeutics approach, may be important help on affective disorders treatment. GİRİŞ Terapötik girişim, sağaltım işini yürütmek üzere, hasta ve klinisyen arasında kurulan bir ortak çalışma ilişkisidir. Klinisyenin terapötik işbirliği kurma becerisi ise, sorunları/bulguları ayırt etme, tanıma ve en yararlı sağaltımı düşünme sürecine hastayı etkin olarak katabilme becerisi olarak basitçe tanımlanabilir. Psikiyatride terapötik girişim olarak iki farklı yöntem kullanılır. Farmakoterapi ve psikoterapi. Sıklıkla bu iki tedavi yöntemi birbirine yardımcı olurlar ve birlikte uygulanırlar (Öztürk 1997). Ancak klinik olarak psikiyatrik bir rahatsızlığı olan hastaların hepsinin psikoterapiye ihtiyaçlarının olup olmadığı sorusu sık sık gündeme gelir. Eğer bu soru hastalık hakkında bilgilendirmenin gerekip gerekmediği anlamında soruluyorsa, cevabı evettir. Eğer bazı gizli psikolojik nedenlerin ortaya çıkarılması ve çözümlenmesi için yapılandırılmış bir danışmanlık anlamında soruluyorsa, cevabı hayırdır. Kısaca psikoterapi gereksinimi her hastaya göre değişir. Bazen yalnızca ilaçla tedavi yeterli olurken bazı hastalarda hem psikoterapi hem de ilaç kullanılabilir. Bazen de tek başına psikoterapötik yöntemler kullanılır (Tangör 1997, Güleç , Köroğlu 1997) Psikoterapi geniş anlamda, ruhsal yollarla yardım ve iyileştirme demektir. Bu tanım her türlü yardım yollarını kapsamaktaysa da psikiyatride psikoterapi, belli bir kurama dayalı, belirlenmiş bir yönteme uygun olarak yapılan tedaviler anlamındadır (Güleç , Köroğlu 1997). Benzer bir diğer tanımda ise; psikoterapi, hastanın varolan semptomlarını gidermek, değiştirmek ve geriletmek, davranışın bozuk yönlerini değiştirmek, kişiliğin olumlu yönde büyümesi ve gelişmesini sağlamak amacıyla, eğitimli bir kişiyle, psikolojik anlamda ve de özellikle duygusal alanda yürütülen profesyonel bir tedavidir (Öztürk 1997). Psikoterapiye ihtiyaç duyan kişi, psikoterapiste daha olgun bir kişilik örgütlenmesine ulaşmak ve kendi kendisini daha iyi anlayabilmek için gelmiştir. Terapistten beklediği iki unsur vardır. Birincisi, kişiliğinin dinamik örgütlenmesi ve yapısını iyi değerlendirilebilmesidir. İkinci unsur ise, bu bilgi ve değerlendirmeyi, anlayabileceği ve yararlanabileceği bir tarzda ona aktarabilmesidir. Davranış örüntülerinin hastaya entelektüel bir biçimde aktarılması ve açıklanması, o kişide 176 herhangi bir değişiklik yaratmamaktadır. Kalıcı bir değişikliğin oluşabilmesi için bu bilgilerin hasta tarafından duygusal düzeyde de anlaşılıp yaşanması gerekir (Tangör 1997, Öztürk 1998). Psikoterapötik yaklaşım tüm tıp alanı için hasta ile ilişkinin başlangıcında olması gereken ilişkidir. Bundan farklı olarak psikoterapi uygulama alanlarının ve şeklinin tanımlandığı düzenli bir ilişkidir. Anksiyete bozukluklarında, somatoform bozukluklarda, duygudurum bozukluklarında, cinsel fonksiyon bozukluklarında, kişilik bozukluklarında, uyum bozukluğunda mevcut rahatsızlığın derecesiyle orantılı farklı türden psikoterapiler tek veya birlikte uygulanabilir (Öztürk 1997, Güleç , Köroğlu 1997). Psikoterapide hasta seçimi oldukça önemlidir.Hastanın ancak tanısı konulduktan sonra ne tür ve ne yoğunlukta psikoterapiye devam edeceği kararlaştırılmalıdır. Hastanın tedaviye kendisinin geliyor olması önemlidir. Çünkü ailesinin zoruyla ya da başka nedenlerle tedaviye devam etmek zorunda olan bir hastanın psikoterapiden faydalanması güçtür. Hastanın en azından normal zekalı ve sorunlarını anlatabilecek bir konuşma yetisinin bulunması gerekir. Hastanın kendisini tanımaya, incelemeye ve değiştirmeye içten ilgisinin bulunuşu önemli bir seçim ölçütüdür. Psikoterapi uzun zaman alan ve büyük emek isteyen bir sağaltım türüdür. Bunun için hastanın ekonomik yönden psikoterapiye devam edecek gücü olmalıdır. Hastanın yaşam koşuları psikoterapiye devam etme bakımından uygun olmalıdır. Terapi süresince alkol ya da uyuşturucu madde almaya devam edenlerin psikoterapiden faydalanmaları güçtür. Psikoterapiye devam edebilmek için hastanın bir miktar sıkıntısı olması ve sıkıntıya katlanabilmesi gerekir (Court, Nelson 1996, Öztürk 1998) Psikoterapötik (Öztürk O 1998). Profesyonelin hastaya yanaşma biçimi ve tutumuna göre a.Bastırıcı B.Destekleyici C.Derinliğine araştırıcı girişimler aşağıdaki gibi Ruhsal bozukluk anlayışı ve kuramsal çıkış noktasına göre ise; a. Psikodinamik temellere dayananlar b. Öğrenme ilkelerine dayanan davranışçı psikoterapi türleri c. Bilişsel psikopatoloji, bilgi işlemleme, sosyal psikoloji ilkelerine dayananlar d. Varoluşçu ve olgu bilimsel (phenomenologic) temellere dayananlar sınıflandırılabilirler Sağaltım durumunun biçimi ve yapısına göre: a. Bireysel b. Grup c. Psikodrama d.Oyun e. Aile Hemşirenin terapi yapabilmesi için psikiyatri hemşireliği dalında master ya da doktora derecesine sahip olması gerekmektedir. Psikoterapi konusunda doğrudan hastalarla birebir geçirilmiş 800 terapi saatinin deneyimlenmiş olması gerekmektedir. Bu 800 saatin 100 saati 177 supervizyon alınarak sağlanmalıdır. Yurt dışında bu sertifika, Amerikan Hemşireler Birliğinin onayı ile alınabilmektedir. (Harrison 1998, Stevens, Manglass 2004). Türkiyede psikoterapist hemşire yüksek hemşirelikten mezun olduktan sonra, master veya klinik doktora yapmakta ve üzerine hangi kuramı seçmiş ise (Örneğin varoluşçu, Cognitif, aile ve çift terapisi, çocuk terapisi gibi) o alanda eğitim almaktadırlar. Daha sonra süpervizyon çalışmalarına katılarak coterapist daha sonra da terapist olabilmektedirler. Duygulanım bozukluğu olan hastalarla çalışırken sıklıkla karşılaşılan sorunlar şöyle sıralanabilir; öfke, yadsıma, gerek hastalık gerek tedavi ile ilgili ambivalan duygular, toplum tarafından etiketlenme, sağaltımın başarısının beklenilenin altında olması nedeniyle düş kırıklığı ve engellenme duyguları, duygu durum düzenleyicilerine bağlı yitimler, yineleme korkuları, normal ve anormal duygu durumu birbirinden ayırmayı öğrenme çabaları gelişimsel sorunlar (ergenlik, karşı cinsle ilişkiler, mesleki kimlik, mesleki başarı sorunları, evlilik, çocuk sahibi olma, emeklilik, akraba ve yakınların ölümleri, eş ölümleri vb.) aile ve ilişkilerle ilgili kaygılar, hastalığın genetik yönüyle ilgili kaygılar (Feinman et all 2000, Schärer et all 2002 ). Hastalığın akut epizot ve koruma tedavilerinde farmakoterapi temel araçtır. Ancak, özellikle belli olgularda psikoterapötik girişimlerin önemli etkileri olabilir. Bu hastalar geçirilmiş epizotların psiko sosyal sonuçlarıyla karşılaşır, bu hastalığın tekrarlaması eğilimini arttırabilir.Üstelik süresi bilinmeyen uzun bir tedavide üstesinden gelmek için ekiple işbirliğinin sürdürülmesi gerekir. Yıllardır hastalanmayan bir olguda iyileşmesine karşın neden tedaviye devam etmesi gerektiği bir sorun iken, bazı hastalarda epizotlar arasında süren duygudurum dalgalanmaları da bir başka sorundur (Güleç, Köroğlu 1997, Hirschfeld et all 2002). Duygulanım bozukluğu olan hastalar psikoterapiden fayda görürler. Psikoterapide hedeflenen hastadaki huzursuzluğu azaltmak, işbirliğini artırmak ve gelecekteki epizotların frekansını düşürmeye çalışmaktır. Duygulanım bozukluklarında başlıca sorun kaynakları şöyle sıralanabilir: (l) Bir majör duygu durum bozukluğu geçirmiş ve kronik bir akıl hastalığı tanısı almış olmanın duygusal tepkileri, (2) geçirilmiş epizotların yarattığı gelişimdeki aksamalar, (3) etiketlenmeye bağlı sorunlar, (4) benlik değeri duygusunun etkilenmesine bağlı sorunlar, (5) nüks korkusu ve buna bağlı olarak normal işlevselliğin kısıtlanması, (6) kişiler arası ilişki sorunları, (7) evlilik, aile, çocuk sahibi olma, ana babalık rolüne ilişkin sorunlar, (8) akademik ve iş yaşamına ilişkin sorunlar, (9) epizotlar sırasında sergilenen davranışlarla ilgili diğer yasal, sosyal ve duygusal sorunlar. Bu sorunları çözme amacıyla 178 bireysel terapiler olarak psikodinamik, kişiler arası, davranışsal ve bilişsel terapiler uygulanabilir. Ayrıca evlilik, aile ve grup terapileri de gereksinime göre seçilebilir (Arıkan 1999, Can Saka 2001, Güleç, Köroğlu 1997, Stephen 2002) Emosyonel ve davranışsal disfonksiyonları olan hastalara psikoterapi uygulanabilir. Ancak hastanın psikoterapiye gelirken kendisi ile ilgili farkındalığı olması gerekir.Psikoterapi pek çok ruh sağlığı çalışanı tarafından değişik yöntemler seçilerek uygulanabilir.Ancak psikoterapi yapabilecek kişinin öncelikle bu konu ile ilgili yetkinliği olması gerekir. Ardından teorik oryantasyon, kişisel özellikler açısından yeterliliğe sahip olmalıdır. Ruh sağlığı alanında çalışan uzmanlaşmış hemşire psikoeğitim ile hastanın hastalığa ve çevreye uyumunda ve psikoterapi ile hastada pozitif yönde kalıcı davranım değişikliğinde önemli bir yere sahip olabilir (Sharma et all 1997, Holmes et all 1994) Psikoterapi yapabilmek için uzun süreli uygulamalı eğitim görmek, analizden geçmek, psikoanalitik kuramı iyi bilmek, sağaltım yöntem ve kuramlarını iyi kullanabilmek gereklidir. Ülkemizde henüz etkin olarak hemşireler tarafından psikoterapi yapılamıyor olmasına karşın, yurtdışında hemşirelik tedavi hizmetleri içerinde psikoterapi yer almaktadır. Gelecekte ülkemizdeki psikiyatri hemşirelerine ışık tutması amacı ile bu gözden geçirme yazısı yazılmıştır. PSİKİYATRİ HEMŞİRESİNİN PSİKOTERAPİDE YER ALABİLECEĞİ TERAPİ ALANLARI A. PSİKODİNAMİK TERAPİ Psikodinamik terapi Freud’ un psikoanalitik modelinden ortaya çıkmıştır.Psikodinamik teoriye göre depresyon erken dönem çocukluk çağındaki sevilen objenin kaybı, objelerle ilgili ambivalan duygular, libidoda yaşanan azalma nedeniyle egoya yönelen öfke, oral-anal psikoseksüel gelişimde çözümlenmemiş intrapsişik çatışmalar nedeni ile ortaya çıkmaktadır (Berry 2002). Berry (2002) ve Manning ve arkadaşları (1997) tarafından belirtildiği üzere, Melanie Klein, manik-depresif durumları, bebeklik döneminde olumlu nitelikli içleştirilmiş objeler geliştirememiş olmanın bir yansıması olarak kabul eder. Bir başka deyişle, depresif kişiler bebeklik döneminde olağan ve geçici olarak yaşanan depresif konumlarını aşamamış insanlardır. Bu nedenle, bebeklik döneminde kendi yıkıcılıkları ve hırsları sonucu yok ettiklerine inanmış oldukları olumlu ve sevilen objelerin yasını sürdürürler. Bu yıkıcılıkları sonucu, bir yandan yitirdikleri objenin özlemini yaşarken, diğer yandan geriye kalan içleştiril179 miş olumsuz objeler tarafından kovuşturulmakta olduklarına inanırlar. Bir başka deyişle, depresif kişiler, içleştirilmiş olumlu ebeveyn imgelerini kendi yıkıcı dürtüleri ve düşlemleri sonucu kovuşturucuya dönüştürmüş olmaktan ötürü kendilerini değersiz hissederler. Klein'a göre, manide görülen omnipotans, yadsıma, küçümseme ve idealize etme gibi savunmalar, yitirilmiş olan sevilen objelere duyulan özlemin acısına karşı geliştirilmiş tepkilerdir. Bu tepkiler üç yönden kişiye rahatlık sağlayabilir: (l) Yitirilen sevgi objelerinin kurtarılması ve onarılması, (2) Olumsuz objelerle bağların reddedilmesi, (3) Sevgi objelerine yönelik aşırı bağımlılığın yadsınması. Manik savunmalar yoluyla diğer insanlara yönelik saldırgan ve yıkıcı eğilimlerini yadsımaya çalışan kişinin, bu çabaları sonucu yarattığı neşeli ve mutlu görüntü, aslında yaşamındaki gerçeklerin karşıtıdır. Birilerini idealize etme ya da başkalarına karşı küçümseyici ve aşağılayıcı tutumlar gösterme ise ilişkiye olan ihtiyacın reddedilmesini sağlar. Klein'a göre manik savunmalar, ebeveyne karşı zafer kazanma ve ebeveyn-çocuk ilişkisini tersine çevirme isteğini simgeler. Bu zafer kazanma isteği ise suçluluk duygularına ve depresyona yol açar. Başarı ve terfilerden sonra bazen yaşanan depresyonun nedeni de budur (Berry 2002, Beech 2000, Manning et all 1997). Forchuk ve arkadaşları(2000) tarafından belirtildiği üzere; Bibring, her biri çok yoğun yaşanan üç ayrı tür narsisistik beklentinin depresif kişinin davranışlarında ölçüt olarak kullanıldığından söz eder Değerli ve sevilen biri olmak, güçlü ve üstün biri olmak, iyi ve seven biri olmak. Ancak egonun bu ölçütlere ulaşamayacağının da farkında olması, kişinin kendisini güçsüz ve çaresiz hissetmesine ve depresif durumun egemenliğine girmesine neden olur. Bibring, bazı durumlarda çaresizliğin kendine dönük bir saldırganlığa neden olabileceğini, ancak bunun yalnızca ikincil bir durum olarak ortaya çıkabileceğini açıklamıştır. Ona göre kişinin kendine olan saygısını sarsan herhangi bir narsistik engellenme ya da zedelenme klinik depresyonun ortaya çıkmasına neden olabilir. Bibring, depresyonun psikodinamiği üzerinde çalışmış olanlar arasında süperegonun rolünden söz etmeyen tek kişidir. Ona göre gerilim egoyla bir başka ruhsal bölüm arasında değil, egonun kendi yapısı içinde yaşanır. Depresyon, egonun kendine olan saygısının, kendi beklentilerini karşılayamaması sonucu kısmen ya da tümden çökmesine rağmen, beklentilerin aynı yoğunlukta sürmekte olmasının sonucu yaşanır. Bibring'e göre mani, depresyona karşı ödünleyici ikincil bir tepki ya da narsistik beklentilerin düş gücüyle karşılanma çabalarının bir anlatımıdır (Forchuk et all 2000). Manning ve arkadaşları (1997) ile Mohit (2000) tarafından aktarıldığına göre; Gabbard'a göre, depresif kişi, ulaşılması mümkün 180 olmayan bir amaç karşısında çaresizlik yaşayan biri olarak değerlendirilir. Bu insanlar öylesi katıdırlar ki egemen amaçlarının dışında bir başka seçeneği düşünemez ya da kabul edemezler. Bir başkası için yaşamanın kendileri için iyi olmadığını görseler bile bu tutumlarından vazgeçemezler. Egemen kişiden umdukları tepkiyi alamadıkça ya da imkansız amaçları gerçekleşmedikçe yaşamlarının değeri olamayacağına inanırlar yıkım yaşam boyunca yaşanan kayıplarla ilişkilendirilmiştir (Mohit 2000, Manning et all 1997). Terapi sırasında, hastanın bastırılmış, henüz ortaya çıkarılmamış yaşam deneyimleri irdelenir. Duygularda katarsis yaşanması hedeflenir. Ancak çok ciddi durumlarda (aktif dönem mani ve major depresyon) hastalar böyle bir uygulamaya aktif olarak katılamayabilirler (Manning et all 1998,Beech 2000, McMahon 2002). B. AİLE TERAPİSİ Duygulanım bozukluğu epizotları sırasında aile üyeleri birbirlerine yabancı gibidirler.Aile ilişkilerinde dezorganizasyon ve korku hakim olur.Bazı durumlarda aile üyeleri hostil duygular taşıyor olabilirler. Kendilerinden utanç duyarlar. Aile terapisi mani ve depresyon epizotları sonrasında sağlıklı ilişkiler geliştirmeye odaklıdır.Akut epizotları tetikleyebilecek stresli durumların bilinerek dikkatli olunmaya çalışılır.Hasta ve ailesi şiddetli bir atak sonrasında uzun dönem kişisel sorunlar yaşarlar.Bazen hastalığın biyolojik sürecini öğrendikten sonra, aile üyeleri hastalığı inkar etmeye başlarlar.Bazen de aşırı derecede tetikte davranabilirler (Goldstein, Miklowitz 1994). Miklowitz ve Goldstein tarafından geliştirilen bu sağaltım programı, duygulanım bozukluğunun gidişinin, aile ortamındaki sorunlardan etkilendiği bulgusu üzerine temellenmiştir.Milkowitz ve Goldstein, bipolar hastalar ve aileleri ile yaptıkları iki çalışmadan hareketle, bu tedavi programını geliştirmişlerdir (Miklowitz, Goldstein 1990). Bu çalışmalarda, ailede eleştiri (beğenmeme, kızgınlık gibi) ve/veya fazla üzerine düşme (aşırı koruma, aşırı ilgi, aşırı fedakarlık ve abartılmış duygusal tepkiler) içeren duyguların ifade edilme düzeylerinin (expressed emotion-EE-), alevlenme oranı ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Alevlenme, özellikle epizot ardından hastaya eleştiri yönelten ve hastayla duygusal ve zihinsel olarak sürekli meşgul olduğunu bildiren ailelerde, olumlu duygular ifade eden ailelere göre daha yüksek oranda görülmüştür. Bu bulgu araştırmacılara, alevlenmeyi önlemek için hastaları olumsuz psikososyal etmenlere karşı korumak gerektiğini düşündürmüştür (Miklowitz, Frank 1999). Aile terapisi, davranışçı aile modeli tekniklerini kullanarak, hastayı ve aileyi duygulanım bozukluğu hakkında bilgilendirmeyi, iletişim ve 181 sorun çözme becerilerini geliştirmeyi amaçlar. Davranışçı Aile Modelinde davranışlar üzerinde yoğunlaşmaktadır (Pektaş ve ark 2004). Pozitif davranışlar güçlendirilmeye, negatif davranışlar ortadan kaldırılmaya çalışılır. Toplam dokuz ay süren program, akut epizot (manik, depresifya da karma) sırasında başlatılır, stabilizasyon ve sürdürüm sağaltımı sırasında yoğunlaşarak devam eder. Sağaltıma ailenin derinlemesine değerlendirilmesiyle başlanır. Bu aşamada, öncelikle hasta ve aile ile iyi bir ilişki kurulur. Aile işlevleriyle ilgili bilgi toplanır. Terapist, son hastalık epizoduna ilişkin, aile bireylerinin hastaya ne kadar eleştiri yönelttiğini veya ne kadar üzerine düştüğünü, yani aile içinde duyguların ifade edilme düzeyini değerlendirir. Aile içinde bu duyguların ifadesi, hastalığın alevlenme riski ve aile tedavisinde ele alınması gereken temel konular hakkında terapisti aydınlatır. Terapist ayrıca, aile bireylerinden bir sorunu kendi aralarında konuşarak çözümlemeye çalışmalarını ister. Bu süreç boyunca ailenin iletişim ve sorun çözme biçimleri hakkında bilgi toplar ve ailenin gereksinimlerini belirler.Hasta stabilizasyon dönemindeyken programın bilgilendirme aşaması başlatılır, hasta ve aile bireylerine duygu durum bozukluğu hakkında bilgi verilir. Mani ve depresyonun belirtileri, hastalığın etyolojisiyle ilgili kuramlar, epizotları tetikleyebilecek psikososyal etkenler, ilaç sağaltımları, prognozu etkileyebilecek etkenler (sağaltıma uyumsuzluk, aile çatışması, madde kullanımı vb.), psikiyatrik hasta olarak etiketlenme ile baş etmenin yolları, aile bireylerinin hasta için neler yapabilecekleri gibi konular açıklanır. Bu aşamada, hastanın ya da aile bireylerinin hastalığın başlaması ile ilgili olarak, kendilerini suçlanmış hissetmemelerine dikkat etmek gerekir. Bunu sağlamak için bu bozukluğun diyabet ya da hipertansiyon gibi biyolojik temelli ve uzun süreli sürdürüm sağaltımı gerektiren bir bozukluk gibi olduğu vurgulanabilir (Rea et all 2003). Bilgilendirme aşamasında, hastalık alevlendiği takdirde her aile bireyinin ne yapacağının işlendiği "alevlenme çalışması" da yaptırılır. Bunlar arasında hekime haber vermek, hastanın uykusunu düzenlemeye çalışmak, gerekirse hastaneye yatışı sağlamak gibi işler yer alır. İletişimi zenginleştirme ve sorun çözme eğitimleri, stabilizasyon ve sürdürüm dönemleri boyunca uygulanır. Aile bireylerinin iletişim becerilerini geliştirmek için, etkin dinleme, geribildirim verme, istenmeyen davranışların değiştirilmesini isteme gibi alıştırmalar uygulanır. Bu aşamada yapılandırılmış rol oynama teknikleri uygulanır. İletişim becerileri güçlendirildikten sonra, ele alınacak sorunlar belirlenir ve "beyin fırtınası" yöntemiyle çözüm yolları aranır. Ardından aile bireyleri buldukları çözüm yollarını değerlendirir, seçer ve uygulamaya geçer. Sorun çözme aşamasında terapist, aile için çözüm üreten kişi olmaktan kaçınarak bir yönlendirici gibi çalışır (Kim , Miklowitz 2004, Miller et all 2004). 182 C. BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ Duygulanım bozukluğu olan hastalarla yapılan çalışmalar, gerginlik veren yaşam olaylarının hastalığın gidişinde önemli bir rol oynadığını göstermiştir ve alevlenmelerin ya da depresyon/maninin yinelenmesinin stres kontrolü ile önlenebileceği ileri sürülmüştür. Bu terapi programında, duygulanım bozukluğundaki bilişler, duygu durumdaki değişiklikler ve sorun yaratan davranışlar arasındaki döngüye müdahale edilerek hastanın yaşamında olumlu değişiklikler yaratılması amaçlanır (Beech 2000, Richards et all 2003, Hovey, McEnany 1996). Bilişsel terapi unipolar,ılımlı depresyonda oldukça etkilidir.Terapi uygulanan hastalarda semptomların daha az şiddetli yaşandığı gözlenmektedir.Terapinin hedefinde bilişsel bozukluğun düzeltilmesi yer alır. Hastanın otomatik düşünce yapısı,negatif düşünceleri, sessiz kaldığında gösterdiği davranışlar incelenir. Duygulanım bozukluğu olan hastalar için Bilişsel-Davranışçı Terapi programı da diğer psikososyal girişimlerle benzer bir şekilde, hastayı bilgilendirmeyi, sağaltıma uyumu arttırmayı, gerginliklerle baş etmeyi öğretmeyi amaçlar.Davranışçı terapist kişinin yaşamını yönlendiren ve pekiştirilen davranışlar üzerine çalışır. Hastalık sırasında ortaya çıkan maladaptif davranışlar ve bunların negatif sonuçlarından kaçınma davranışı gözlenir.Rol model, rol playing, durumsal analiz teknikleri kullanılır. Bilişsel davranışçı terapi depresyonda ve manide tekrarlayan negatif düşüncelerin değerlendirilmesi ve ciddi semptomların önlenmesine yönelik stratejilerin geliştirilmesini hedefler (Calvert, Palmer 2003, Perry, Anderson 1992). D. GRUP TERAPİSİ Grup terapisi aynı ya da benzer problemleri yaşayan kişilerin bir arada olduğu, profesyonel terapist rehberliğinde yapılan terapi şeklidir. Grup terapisi içerinde hastalar birbirlerine ve kendilerine yardım ederler. Son yıllarda grup terapisi yolu ile hastaların affektif bozukluğun komplikasyonları hakkında eğitildikleri ve böylece relapsların %15 oranında azaldığı ortaya çıkmıştır.Hastalardan grup terapisi alanların, almayanlara oranla hastalık sürecinde hastalığın olumsuz etkilerinden daha az etkilendikleri ve aile ve evlilik ilişkilerinde olumlu gelişmeler olduğu görülmüştür (Abraham et all, 1992). Grup terapisinde hastalığın sosyal uyuma olan etkileri, kişisel baş etme mekanizmaları irdelenir.Hastanın kişisel hedefleri belirlenir. Hastanın sosyal izolasyonu ve ümitsizliği üzerine odaklanılır (Pollack, Cramer 1999).Grup terapisi güvenli ve kontrollü bir atmosfer içerisinde gerçekleşir ve terapi sırasında stresli dönemlerdeki davranışlar tartışılır, hastanın inkar mekanizması üzerinde yoğunlaşılır. Grup terapisi içerinde hastalığın doğal süreci ile ilgili hastaya eğitim verilir.Hastanın kişisel 183 özellikleri ve baş etme mekanizmaları ve çatışmalarının psikodinamiği üzerine konuşmaya hastalar cesaretlendirilir. Terapi sırasında grup yaklaşımı belirlenir (Feinman et all 2000).Dikkat edilmesi gereken konu manik hastalar hiperaktif ve ajite oldukları durumlarda grup ortamında sürekli tartışma ve gerginlik yaratabilirler, major depresyonu olan hastalar ise psikomotor retardasyonları ve kognitif yıkımları nedeni ile grup içerisinde yeterince etkinlik gösteremeyebilirler.Bu gruplar etkinliği sınırlı gruplar olarak adlandırılır (Hovey, McEnany 1996). E. KİŞİLERARASI VE TOPLUMSAL RİTM TERAPİSİ (KTRT) Frank ve arkadaşlarının geliştirdiği KTRT'nde, duygulanım bozukluğu olan hastayla bireysel olarak çalışılır ve hastanın toplumsal ilişkilerine odaklanılır. KTRT, evlenmek gibi olumlu, iş kaybı gibi olumsuz yaşam olaylarının hastanın günlük ve sirkadiyen ritimlerini bozarak hastalığın gidişini etkilediğini savunur. İki yıl süren KTRT, dört aşamadan oluşur ve haftada birle başlayan görüşme sıklığı giderek seyrekleşir. KTRT, hasta akut epizottan çıkarken ya da remisyonda iken başlar. Terapist öncelikle, hastanın duygu durum epizotlarını tetikleyen yaşam olaylarını, toplumsal ritmindeki (örneğin, düzenli çalışma saatleri, aile bireylerinin sürekliliği) değişiklikleri ve ilaca uyumsuzluğunu araştırarak derinlemesine bir psikiyatrik öykü alır. Ayrıca, hastanın aile ve sosyal ilişkilerine yönelik bir "kişiler arası envanter" uygulanır ve ilişkilerindeki sorunlar belirlenir (Stephen 2002). KTRT'nin amaçlarından biri, hastaya toplumsal ritmini ve uyku-uyanıklık döngüsünü düzenlemeyi öğretmektir. Bu amaçla, terapi programında, hastadan genel duygu durumunu günlük olarak "Toplumsal Ritm Ölçeği"ne kaydetmesi istenir. Hasta bu ölçeğe uyanma, yatma, gezme gibi işleri kiminle, ne zaman yaptığını kaydeder. Hasta bu ölçeği uygulamayı sürdürdükçe, günlük düzeni, toplumsal etkileşimleri ve duygu durumundaki dalgalanmalar arasındaki ilişkiyi kavramaya başlar. Ayrıca, hastanın günlük düzenini bozabilecek çevresel etkenler (örneğin, vardiyalı çalışma saatleri) ve riskler ele alınır. Duygulanım bozukluğu olan hastalar, çeşitliliği ve spontanlığı özledikleri için günlük düzenlerinin stabilize edilmesine ya da duygu durumlarının ilaçla kontrol altına alınmasına itiraz edebilirler. Bu özellik dikkate alınarak, hastanın günlük düzeni, etkinlikleri ve duygu-durumu arasında sağlıklı bir denge sağlanmaya çalışılır. KTRT, hastaların kişiler arası ilişkilerindeki sorunların, toplumsal ritmi bozabileceğini ve semptomları tetikleyebileceğini savunur. Bu nedenle terapinin ikinci amacı, hastanın ilişkilerindeki sorunları belirleyerek çözümlemeye çalışmaktır. Duygulanım bozukluğu olan hastalar, hastalık öncesindeki sağlıklı durumlarını, yaşam biçimlerini, becerilerini, ilişkilerini kaybettikleri için yas tutarlar. Bazı hastalar da hastalıklarını inkar ederek ilaçlarını almayıp, hastalık 184 öncesi yaşam biçimine dönmeye çalışırlar (Hummelvoll, Severinsson 2002). Bu nedenle KTRT'nin bir diğer amacı, hastaların kayıpları, ilişkilerindeki çatışmaları ve hastalık sonrası rollerindeki değişikliklerle baş etmelerinde yardımcı olmaktır. Terapist, hastanın yeni yaşam biçimine, rollerine ve günlük düzenine uyum sağlamasına yardımcı olur ve ilişkilerindeki çatışmaları çözmesi için yeni yollar öğretir. Sürdürüm aşamasında, KTRT seansları ayda bire indirilir. Bu aşamada, hastanın toplumsal ritmini ve ilişkilerini korumaya yönelik çalışılır. Terapist hemşire ve hasta, yakın gelecekte hastaya zarar verebilecek olaylar (örn. yaklaşan bir tatil) karşısında günlük ritmini nasıl sürdüre-bileceğini tartışır. Ayrıca hastanın ilişkilerini düzenlemeye yönelik çalışmalar sürdürülür (Zaretsky 2003). Sonuç olarak psikoterapi, özünde hasta ile ilişki kurarak etkileme sanatıdır. Bilimsel ve teorik bir donanım gerektirdiği yadsınamaz sanatsal bir yanı da olan etkinliktir. Psikoterapi sürecinde hastayı ya da ailesini dinleyebilmek, eş duyum yapabilmek, yargılamamak, esnek olabilmek oldukça önemlidir. Psikiyatri hemşiresinin de bu konuda yetkinliğinin olması gerekmektedir. Psikiyatri hemşiresi tarafından bilinçli olarak uygulanabilecek süreç sonrasında, affektif bozukluğu olan hasta ile verimli bir psikoterapi sürecine girilebilecek ve hasta bundan fayda görecektir.Yukarıda belirtilen terapi çeşitleri ve genel olarak psikoterapi konusunda iyi eğitilmiş olan, bilgi ve becerisini hastalarla ilişkilerinde profesyonel bir biçimde kullanabilen psikiyatri hemşirelerinin tüm ruhsal hastalıklarda olduğu gibi, affektif bozukluğu olan hastalarla da çalışırken, hastanın iyileşme sürecinde olumlu ve hızlandırıcı süreci olacaktır. Ayrıca verilen ruh sağlığı hizmetinin kalitesi de artacaktır. KAYNAKLAR 1. Arıkan K (1999). Konsülatasyon Liyezon Psikiyatrisinde Depresyon Tanısı Ve Ayırıcı Tanısı. İ.Ü.Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sürekli Tıp Eğitimi Etkinlikleri Depresyon Somatizasyon Ve Psikiyatrik Aciller Sempozyumu. 2-3 Aralık. S: 35-45. 2. Abraham Il, Neundorfer Mm, Currie L (1992). Effects Of Group Interventions On Cognition And Depression In Nursing Home Residents. Nurs Res. Jul-Aug;41(4): 196202. 3. Beech BF (2000). The Strengths And Weaknesses Of Cognitive Behavioural Approaches To Treating Depression And Their Potential For Wider Utilization By Mental Health Nurses. J Psychiatr Ment Health Nurs. 2000 Aug; 7(4): 343-54. 4. Berry D (2002). Does Religious Psychotherapy Improve Anxiety And Depression In Religious Adults? A Review Of Randomized Controlled Studies. Int J Psychiatr Nurs Res. Oct; 8(1): 875-90. 5. Calvert P, Palmer C (2003). Application Of The Cognitive Therapy Model To Initial Crisis Assessment. Int J Ment Health Nurs. Mar; 12(1): 30-8. 185 6. Can Saka M, Özer S, Uluşahin A (2001). Bipolar Bozukluk Bir Yıllık İzlem Çalışması. Türk Psikiyatri Dergisi. 12(4): 283-292. 7. Court BL, Nelson GE (1996). Bipolar Puzzle Solution: A Mental Health Client's Perspective. Taylor & Francis.: 10-67. 8. Feinman JA, Cardillo D, Palmer J, Mitchel M (2000). Development Of A Model For The Detection And Treatment Of Depression In Primary Care. Psychiatr Q. Spring; 71(1): 59-78. 9. Forchuk C, Westwell J, Martin Ml Et All (2000). The Developing Nurse-Client Relationship: Nurses’ Perspectives. Journal Of The American Psychiatric Nurses Association, 6, 3-11. 10. Goldstein MJ, Miklowitz DJ (1994). Family Intervention For Persons With Bipolar Disorder.New Dir Ment Health Serv. Summer; (62): 23-35. 11. Güleç C, Köroğlu E (1997). Psikiyatrinin Temel Kitabı.Hekimler Yayın Birliği. Ankara. Ss: 442-448. 12. Harrison KA (1998). Sibling rivalry in nursing and the role of nurse psychotherapist. Perspect Psychiatr Care. Oct-Dec; 34(4): 32-9. 13. Hirschfeld RMA, Bowden CL, Perlis RH, Et All. (2002). Practice Guideline For The Treatment Of Patients With Bipolar Disorder (Revision). American Journal Of Psychiatry, 159, 1-50. 14. Holmes H, Ziemba J, Evans T (1994). Nursing Model Of Psychoeducation For The Seriously Mentally Ill Patient.Issues Ment Health Nurs. Jan-Feb; 15(1): 85-104 15. Hovey J, Mcenany G (1996). Psychobiologic Knowledge And Prescriptive Authority: Rx For Change in Nursing Practice. Journal Of The American Psychiatric Nurses Association, 2, 164-166. 16. Hummelvoll JK, Severinsson E (2002). Nursing Staffs' Perceptions Of Persons Suffering From Mania in Acute Psychiatric Care.J Adv Nurs. 2002 May; 38(4): 416-24 17. Kim EY, Miklowitz DJ (2004). Expressed Emotion As A Predictor Of Outcome Among Bipolar Patients Undergoing Family Therapy.J Affect Disord. Nov 1; 82(3): 343-52 18. Manning, J S, Connor Pd, Sahai A (1998). The Bipolar Spectrum: A Review Of Current Concepts And İmplications For The Management Of Depression İn Primary Care. Archives Of Family Medicine, 7, 63-71. 19. Manning JS, Haykal RF, Connor PD, Et All. (1997). On The Nature Of Depressive And Anxious States in A Family Practice Setting: The High Prevalence Of Bipolar And Related Disorders in A Cohort Followed Longitudinally. Comprehensive Psychiatry, 38, 102-108. 20. Mcmahon B (2002).Time-Limited Psychotherapy in The Community Mental Health Team. Prof Nurse. 2 Aug;17(12):722-4. 21. Miklowitz DJ, Goldstein MJ (1990). Behavioral Family Treatment For Patients With Bipolar Affective Disorder.Behav Modif. Oct; 14(4): 457-89. 22. Miklowitz DJ, Frank E (1999). New Psychotherapies For Bipolar Disorder: In J. F. Goldberg, M. Harrow (Eds.), Bipolar Disorders: Clinical Course And Outcome Pp. 5784. Washington, Dc: American Psychiatric Press. 186 23. Miller IW, Solomon DA, Ryan CE Et All (2004). Does Adjunctive Family Therapy Enhance Recovery From Bipolar Mood Episodes?J Affect Disord. Nov 1; 82(3): 431-6. 24. Mohit D (2000). Psychiatric Home Care And Family Therapy: A Window Of Opportunity For The Psychiatric Clinical Nurse Specialist. Arch Psychiatr Nurs. Jun; 14(3): 127-33. 25. Öztürk O(1997).Ruh Sağlığı Ve Bozuklukları. Hekimler Yayın Birliği. Ankara.Ss.517540. 26. Öztürk O (1998). Psikanaliz Ve Psikoterapi. Bilimsel Tıp Yayınevi. 3 Baskı. Ankara. 27. Pektaş Ö, Mırsal H, Kalyoncu A vee ark (2004). Alkol Bağımlılığında Nüks Ve Eş Tutumları. Bağımlılık Dergisi. 5(1): 9-12. 28. Perry MV, Anderson Gl (1992). Assessment And Treatment Strategies For Depressive Disorders Commonly Encountered in Primary Care Settings. Nurse Pract. Jun; 17(6): 25, 29-30, 33-6. 29. Pollack LE, Cramer RD (1999). Patient Satisfaction With Two Models Of Group Therapy For People Hospitalized With Bipolar Disorder.Appl Nurs Res. Aug; 12(3): 143-52. 30. Rea MM, Tompson MC, Miklowitz DJ Et All (2003). Family-Focused Treatment Versus Individual Treatment For Bipolar Disorder: Results Of A Randomized Clinical Trial.J Consult Clin Psychol. Jun; 71(3): 482-92. 31. Richards A, Barkham M, Cahill J (2003). A Randomised, Controlled Trial Of Supervised Self-Help Cognitive Behavioural Therapy in Primary Care. Br J Gen Pract. Oct; 53(495): 764-70. 32. Schärer S, Walser DM, Hörn L.(2002). Comparison Of Long-Term Monitoring Methods For Bipolar Affective Disorder. Waldenbipolar Disorders 45,1: 70-74. 33. Sharma V, Parikh S, Kusumalar V, Et All (1997). Psychosocial Interventions As An Adjunct To Pharmacotherapy in Bipolar Disorder.Can J.Psychiatry 42, 2,: 74-78. 34. Stephen L (2002). Bipolar Disorder. Tempering The Mania Of Manic Depression. Erişim Adresi Www.Have-A-Heart.Com/Bipolar-Depression.Html-23k Erişim Tarihi: 16.5.2004. 35. Stevens S, Manglass L(2004). Nurse-Psychotherapist Council American Psychiatric Nurses Assocıation. Erişim Adresi. http://66.102.9.104/search?q=cache:lTTCAO3A _lsJ:www.apna.org/membership/NursePsycho.html psychotherapist+nurse+&hl=tr Erişim tarihi:10.1.2005 36. Tangör A (1997). Psikoterapiler El Kitabı. Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları. 37. Zaretsky A (2003). Targeted Psychosocial İnterventions For Bipolar Disorder: Bipolar Disorders. December 5(2):80. 187 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 189-196, 2005 ÖFKE, ÖFKE KONTROLÜ VE HEMŞİRELİK YAKLAŞIMI ANGER, ANGER CONTROL AND NURSING APPROACH Ayşegül BİLGE* Gülseren ÜNAL** *E.Ü. İzmir Atatürk Sağlık Yüksekokulu (Öğr.Gör) Bornova/İZMİR **E Ü. Atatürk Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu (Öğr.Gör.) Bornova/İZMİR Anahtar Sözcükler: Öfke, kontrol, hemşirelik yaklaşımı Key Words: Anger, control, nursing approach ÖZET Öfke diğer duygular gibi duygusal, bilişsel ve fizyolojik olarak çoğu sistemi etkileyen bir duygudur. Olumsuz bir duygu olarak bilinir ancak olumsuz değildir ve evrenseldir. Bazı insanlar öfke kontrol problemi yaşarlar. Her zaman sıkıntılı görünürler. Bu nedenle sağlık ekibi halka; bilişsel, iletişim, davranışsal ve duygusal metodları olan öfke kontrolü hakkında bilgi vermelidir. Bu rol, toplum ruh sağlığı açısından önemlidir. Bu makale öfke, öfke kontrolü ve hemşirelik yaklaşımını açıklamaktadır. SUMMARY Anger is an emotion, which like another emotion, affects many systems (emotional, cognitive and physiological). Anger is known as a negative emotion, but it is not dysfunctional. In the other word, it is universal. Some people, however, have ‘’anger control problems". In addition, they just seem to be always angry. Because of this, health team must teach puplic about anger control which is the method of cognitive, communication, behavioural, emotional. This role is important as far as community mental health. In this article, explaing anger, anger control and nursing approach GİRİŞ Öfke, insanın mutluluk, üzüntü, korku ve nefretten oluşan beş temel duygusundan biridir. Ayrıca, günlük yaşamda bir çok kişinin çoğu zaman yaşadığı bir duygudur. Öfke, bu alanda çalışmalar yapan 189 psikolog Dr. Charles Spielberg’e göre “hafif bir rahatsızlıktan, şiddetli kızgınlık ve hiddete kadar değişebilen bir duygudur”. Diğer duygular gibi bu duyguda fizyolojik ve biyolojik değişimlerle karakterize bir durumdur (Bilgin 2000, Morgan 1999). Ayrıca, öfke sadece insanlarda varolan bir duygu değil, her canlı organizmanın tehdit karşısında olaylara gösterdiği doğal bir tepkidir (Türk Psikologlar Derneği 2004 ). Bugüne kadar algılandığı biçimin aksine, öfke saldırganlık ve düşmanlık gibi olumsuz bir duygu değil, bizzat olumlu, sağlıklı ve enerji veren bir duygudur. Öfke hem içsel hem de dışsal nedenlerden kaynaklanarak gelişir. Belirli bir insana veya bir olaya yönelik olduğu gibi, genel kişisel sorunlardan da kaynaklanıyor olabilir. Anılar, travma yaratan ya da travmayı canlandıran olaylar da öfke duygularını harekete geçirebilir. Bir çok insanın öfkeleri yüzünden başları derde girmekte ve bir dizi problemlerle karşı karşıya kalmaktadırlar. Bunun sonucu olarak ve sahip olunan kültürel yapının etkisiyle de, bireyler öfkelenmekten korkar veya öfkelerini gösteremez hale gelirler. Oysa öfkenin bastırılması, varolan enerjinin içe döndürülmesidir ve bu da bireyin kendisine ve çevresine zarar vermesine neden olmaktadır (Bilgin 2000, Morgan 1999). Bazı kimseler başkalarına göre daha öfkeli olabilmektedirler. Bu durumun bir nedeni, genetik veya fizyolojik olabilir. Çocukların huysuz, alıngan ve çabuk kızan özelliklerle doğduğuna ve bu işaretlerin çok erken yaşlardan beri mevcut olduğuna dair bulgular vardır (Kökdemir 2004). Öfkeye yol açan faktörlerden biri de sosyokültürel olabilir. Öfke çoğunlukla olumsuz olarak algılanır; bireylere kaygı, depresyon ve diğer duyguları ifade etmenin normal olduğu, öfkeyi ifade etmenin ise doğru olmadığı öğretilir. Bu yüzden de öfkeyle nasıl başa çıkabileceği ya da onu ne şekilde yapıcı yollara kanalize edebileceği öğretilmemiştir. Araştırmalar aile yaşantısının da rolü olduğunu göstermiştir. Buna göre çabuk öfkelenen insanların, tipik olarak yıkıcı, kaotik ve duygusal iletişimi iyi olmayan ailelerden geldiği bildirilmiştir (Türk Psikoloji Bülteni 1999). Buna göre; öfke, kişilerarası iletişimi etkileyebilen bir duygudur, bu nedenle bireylerin kendi öfke durumlarını tanıyabilmeleri ve öfkelerini kontrol edebilmeleri önemlidir. Öfkenin Belirtileri ve Birey Sağlığına Etkisi Öfke bir davranış değil, bir duygudur. Ancak toplumda ifade ediliş biçimine bağlı olarak bireyler tarafından farklı yaşanmaktadır. Öfke yaşamda evrensel bir duygu olduğu için, toplumun öfke ile baş edebilmeyi öğrenmesi önemlidir. Birey öfkelendiğinde enerji dolar ve 4 boyut birbiriyle ilişkili ve eşzamanlı olarak aktif olur. Bu boyutlar; 190 Biliş-O andaki düşüncelerdir. Duygu-Öfkenin yol açtığı bedensel ve ruhsal uyarılmadır. İletişim-Öfkeyi çevredekilere yansıtma biçimidir. Davranış-Öfkeli olduğunda sergilenen davranışlardır (Kökdemir 2004, Türk Psikoloji Bülteni 1999, Türk Psikologlar Derneği 2004). Öfke durumunda bedensel tepkiler; diğer duygular gibi fizyolojik ve biyolojik değişimlerle birlikte hissedilir. Öfkenin fiziksel işaretlerinde: Uyaran duyguyu harekete geçirir, stres ve gerginlik başlar, enerjiyi arttıran adrenalin salgısı artar, nefes alıp verme sıklaşır, kalp atışları hızlanır, kan basıncı artar, böylece vücut ve zihin, savaş ya da kaç tepkisi için hazırdır (Morgan 1999). Öfke ve Hastalık İlişkisi Öfke bireyin ruh halini gösteren duygulardan biridir. Bireyde içe dönük öfke ve dışa dönük öfke şeklinde yaşanabilir. Bireyin ruh sağlığı, sağlıklı olsun yada olmasın öfkenin yaşamına yansıması bu şekilde olabilmektedir (Gabbard 1994, Gabbard 1995). Klasik psikanalitik görüşe göre; içe dönük öfke, depresyonun ruhsal etiyolojisinde rol oynayan bir etkendir. Freud; yas ve melankoliyi gerçek veya simgesel kayıpların tetiklediğini öne sürerek, depresif hastalardaki suçlanma ve intihar düşüncelerini kaybedilen nesneye karşı duyulan öfkenin, kendine zarar verme isteği şeklinde kişinin kendisine yöneltmesiyle açıklamıştır (Gabbard 1994, Gabbard 1995). Depresyonu olan hastaların yaklaşık %30-40’ında öfke atakları görüldüğü, bu oranın anksiyete bozukluğu olan hastalara göre iki kat fazla olduğu ve öfke atakları olan anksiyete bozukluğu hastalarının daha çökkün olduğu bildirilmektedir (Fava M, Rosenbaum JF 1999). Moreno JK, Fuhriman A, Selgy MJ (1993) araştırmalarında, öfkenin depresyon için olduğu kadar intihar için de belirgin bir tanısal işaret olduğunu saptamışlardır. Tschannen ve arkadaşları (1992) yaptıkları çalışmada, başağrısı yakınmasıyla başvuran hastalarda özellikle içe yönelmiş öfke ile depresyon arasında güçlü bir ilişki bildirmişlerdir. Tedlow ve arkadaşları (1999), depresif hasta grubunda gerçekleştirdikleri bir çalışmada, depresyon şiddetli öfke atakları olan grupta, olmayanlara göre küçük ama anlamlı düzeyde yüksek bulmuşlardır. Ayrıca öfke atakları olan hastalarda bağımlı, kaçıngan, narsistik, borderline ve antisosyal kişilik bozukluğu ek tanısı anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Öfke Kontrolü nir. Öfkeyi doğru ifade etme becerisini kazanmaya öfke kontrolü deÖfke kontrolünde temel amaç; saldırganlıktan uzak, şiddet 191 içermeyen, kişinin kendisine ve çevresindekilere zarar vermeyecek şekilde öfke duygusunu ifade etme becerisini kazanmasıdır (Türk Psikoloji Bülteni 1999). Öfke kontrolünü öğreten pek çok yöntem olduğu gibi doğru yöntem kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Doğru yöntemi belirlerken; kişinin kendi kişiliğine, yaşam tarzına uygun olanı seçmesi ve seçtiği yöntemi uygularken günlük yaşamında fazladan sıkıntı hissetmemesi göz önüne alınması gereken temel faktörlerdir ( Kökdemir 2004). Genel olarak öfke kontrol yöntemleri; bilişsel, duygusal, iletişim ve davranışsal boyutları içerir (Kökdemir 2004, Mırsal ve ark. 2004, Türk Psikoloji Bülteni 1999). Bilişsel Boyuttaki Yöntemler Öfkenin kontrol edilmesinde bilişsel yöntemlerde ilk adım olarak öfkenin bedensel, ruhsal, davranışsal belirtilerinin fark edilmesi gerekmektedir. Diğer adımda ise öfkeye neden olan etmenleri ve bireyin öfke nedeniyle kendisine ve çevresine sergilediği davranışları farketmesi gerekmektedir (Mırsal ve ark. 2004). Öfkeye neden olan durumlarla yüzleşme, bunlardan kaçınma, olaya değişik açıklamalar getirme ve farklı bakış açıları düşünme, bireyi bu durumlarda daha doğru tepkiler vermeye yönlendirebilir. Ayrıca birey “Öfkenin seni ele geçirmesine izin verme”,“derin bir nefes al”gibi kendi yönerge cümleleriyle öfkeyi kontrol etmeye çalışmalıdır. (Türk Psikoloji Bülteni 1999, Türk Psikologlar Derneği 2004 ) . Öfke durumunda genellikle düşünceler gerçeği yansıtmaktan çok, olay birey tarafından abartılmış ve çarpıtılmış bir şekilde algılanır. Bu tür düşünceleri fark edip, yerine daha mantıklı olanları yerleştirmek gerekmektedir. Örneğin; “Eyvah! Şimdi her şey mahvoldu!” gibi bir cümle kullanmak yerine, “Evet, çok can sıkıcı! Neden kızdığımı çok iyi anlıyorum. Ama dünyanın sonu değil ve buna kızmam, bu olayı olmamış hale getirmeyecek.” Şeklindeki bir hazırlık daha uygun olacaktır. Öfke yaşandığında tepki vermeden önce 5 kere nefes alıp vermek ya da 10’a kadar saymak, bu arada olaya olumlu bakma konusunda bireyin kendisini uyarması uygun olacaktır. Tepki vermeden önce, 15 saniyede hızlı bir değerlendirme yapılmalıdır. Değerlendirme sürecinde birey kendisine bilişsel anlamda öfkeyi tanımlayacağı sorular yöneltebilir. Bunlar: Nerdeyim?, Kimlerleyim?, Neler oluyor?, Zihnimden neler geçiyor?, Olaya nasıl bir anlam verdim?, Beklentilerim neler?, Neler yapıyorum?. Böylece birey bilişsel farkındalık kazanacak kendisini böyle durumlara hazırlayacaktır (Türk Psikologlar Derneği 2004). 192 Duygusal Boyuttaki Yöntemler Öfkenin kontrol edilmesinde duygusal uyarılma üç adımda olmaktadır (Kökdemir 2004). • Biofeedback uygulayarak öfke durumunda vücudun nasıl tepkiler verdiğini keşfedip, fiziksel uyarılmayı azaltmak, düşünce ve davranışları değiştirmek için öfkeyi bir ipucu olarak kullanmak yararlı olmaktadır. • Alternatif uyarılma oluşturarak, öfke ya da fiziksel uyarılmaya muhalif başka bir uyarılma (örneğin, gevşeme ve espri) oluşturmak için öfkeyi bir ipucu olarak kullanmak gerekmektedir. • Uyarılmanın yönünü değiştirerek, öfke yaşandığında, gelişen fiziksel uyarılmanın yarattığı enerjiyi, üretime dönüşebilecek önemli bir kaynak olarak kullanmak önemlidir. İletişim Öfkeyi kontrol etmek için yaşama geçirilmesi gereken bazı iletişim teknikleri vardır. Bunlar; (Kökdemir 2004, Türk Psikoloji Bülteni 1999) • Atılganlık (kendini uygun ifade etme) • Dinleme • Tartışma (İki insan arasındaki çatışmayı fikir birliğine vararak çözme) • Eleştirme (Yapıcı eleştiri yapabilme ve alabilme becerisi) • Yansıtma (Kişinin, davranışının kabul edilemez olduğunu algılama sorumluluğunu alma becerisi) Davranışsal Boyuttaki Yöntemler Öfkenin kontrol edilmesinde davranışsal boyutta saldırgan davranışları önlemek için bazı adımlar önerilmektedir. Bunlar; kendi öfke davranışını öğrenme, uygun öfke ifade etme biçimi oluşturma, uygun olmayan davranışı uygun olanla değiştirme, öfkelenmeye yol açan sebepleri, davranışları ve davranışların sonuçlarını gözden geçirme ve yeniden değerlendirme şeklindedir (Kökdemir 2004). Öfkeyi Minimumda Tutma Stratejileri Rahatlama Egzersizi Derin nefes alma veya rahatlatan hayaller kurma gibi basit rahatlama araçları öfke duygusunu yatıştırmaya yardımcı olabilir. Bu teknikler ihtiyaç duyulduğu taktirde gün içinde uygulanmalıdır (Ködemir2004, Türk Psikologlar Derneği 2004). 193 Rahatlama Egzersizi Adımları; • Diyaframdan derin nefes alınır, • Derin nefes alırken “rahatla”, “umursama” gibi sakinleştirici yavaşça söylenir, • Hayal gücünü kullanarak ve hayal ya da gerçek olan rahatlatıcı bir sahne düşlenir. sözler Böylece yavaşça rahatlamaya başlanır Mizah kullanımı Mizah, çeşitli yollarla öfkenin yoğunluğunun azalmasına yardımcı olabilir. Herşeyden önce daha dengeli bir bakış açısı sağlar. Birine öfkelenip de belli sıfatlarla etiketler takmaya başlanıldığında, bir an durup ve o insanın gerçekten o “şey” ya da “öyle” olduğunu düşünmek mizahsal düşünmeyi getirir. Örneğin birine, “muşmula” ya da “odun kafalı” gibi sıfatlarla saldırıldığında, o kişiyi gerçekten bir muşmulaymış ya da odundan bir kafası varmış gibi hayal edip ve gündelik işlerini o şekilde yaptığını düşünmek rahatlatıcı bir etki yapabilir. Çünkü mizah sırasında yaşanılan duygularla, öfkenin birarada bulunması mümkün değildir (Kökdemir 2004). Öfkesi çok yoğun olan kişinin davranışlarının altındaki temel mesaj “Her şey benim istediğim gibi olmalı!” dır. Öfkeli insanlar kendilerinin ahlaken haklı ve doğru olduklarına inanırlar. Planlarını değiştirmelerine ya da engellenmelerine yol açan her türlü olay/durum, onlar için dayanılmaz bir aşağılanma gibi algılanır (Sezer 2004). Mizah kullanırken iki noktada çok dikkatli olmak gerekir: • Öncelikle mizah kullanmanın, sorunların gülerek geçiştirmek demek olmadığını, tersine onlarla yapıcı bir şekilde yüzleşebilmek olduğunu bilmek, • Mizah kullanayım derken, alaycı ve aşağılayıcı mizaha başvurmaktan kaçınılmalıdır. Çünkü bu da sağlıksız öfke ifadesinin bir başka yoludur. Öfke Kontrolü ve Hemşirelik Yaklaşımı Öfke kontrolünün öğretilmesi ve sağlanması bir toplum ruh sağlığı hizmetidir. Hemşireler insanlarla sürekli, kesintisiz ve doğrudan hizmet veren bir sağlık ekip üyesidir. Bu durumlarını avantaj olarak görerek bireylere öfke ve kontrolü ile ilgili eğitim verebilirler. Bu bağlamda yayımlanan hemşirelik girişimleri sınıflandırması (Nursing İnterventions 194 Classification: NİC) kitabında öfke kontrolü için önerilen hemşirelik girişimleri aşağıda belirtilmiştir (McClosky, Bulechek 2000). Bunlar; • Bireyin öfkelenmesine neden olan durumları tanımlamasına yardım edilmesi, • Uygun olan öfke ifade biçimi oluşturulana kadar bireyin kontrolsüz olan davranışlarına sınır konması, • Geriliminin arttığı durumlarda, hemşire ya da ekibin diğer üyelerinden yardım alma konusunda bireyin cesaretlendirilmesi, • Öfke kendine ya da diğerlerine fiziksel zarar verme şeklinde kendini gösterdiğinde gerekli olan önlemlerin alınması (Tehlikeli araçların ortamdan uzaklaştırılması), • Sinirlilik ya da öfkenin görüldüğü durumlarda uygun olan fiziksel davranışların uygulanmasınınn sağlanması (spor yapma, gazete okuma, çamur oynama, boş çuvalı tekmeleme), • Kontrolün kaybedilmesinden önce bireyin davranışlarına yönelik uygun hemşirelik girişimlerinin yapılacağı konusunda hastaya teminat verilmesi, • Gerektiğinde bireye fiziksel ortamdan uzaklaştırma, izolasyon gibi kontrollerin kullanılması, • Öfke oluşumundaki etmenlerin tanımlanması konusunda bireye yardımcı olunması, • Uygun olmayan öfke şeklinin sonuçlarının tanımlanması, • Şiddet içermeyen uygun olan öfke şeklinin gösterilmesinin yararlarının birey ile birlikte tanımlanması, • Bireyin kontrol edilebilecek davranışlarının oluşturulması, • Sakinleştirme yöntemlerinin oluşturulması (zaman kullanımı, derin soluk alma egzersizleri), • Uygun öfke modellerinin oluşturulması, • Uygun öfke ifade şeklinin pekiştirilmesinin sağlanmasıdır. SONUÇ VE ÖNERİLER Öfke birey tarafından kontrolsüz yaşandığında, bireyin kendisine ve çevresine zarar verici bir boyuta gelen önemli bir duygudur. Bireylerin bu duygusunun kontrol edilmesi kişilerarası ilişkilerinin sağlıklı sürmesine yardımcı olur. Bu nedenle; öfkenin kontrol edilmesi için, • Birinci basamak sağlık hizmetlerinde çalışan sağlık personellerinin bu konuda eğitilip bilginin ailelere aktarımının sağlanması, 195 • Her bireyin öfke ve kontrolü takiplerinin yapılması, • Ulaşılamayan bireylere, dernekler vasıtasıyla ulaşılması, öfke ve kontrolü ile ilgili seminerler düzenlenmesi, • Toplumun yaşam olaylarını olumlu taraftan görebilmesi için bedensel ve zihinsel egzersizleri yaşamlarına geçirmeleri için bu merkezler tarafından uygulamalı eğitim verilmesi önerilmektedir. KAYNAKLAR 1.Bilgin N (2000). Sosyal Psikolojiye Giriş .Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 48. 2.Fava M Rosenbaum JF (1999). Anger attacks in patients with depression. J Clin Psychiatry, 60, 21-24. 3.Gabbard GO (1994). Psychodynamic Psychiatry in Clinical Practice. 2. baskı, American Psychiatric Press, Washington DC, 224. 4.Gabbard GO (1995). Mood disorders: Psychodynamic etiology Comprehensive. Textbook of Psychiatry/VI Editors: HI Kaplan, BJ Sadock Williams & Wilkins. New York, 116-1123. 5.Kökdemir H (2004). Öfke ve öfke kontrolü. Pivalko, 3(12), 7-10. 6.McClosky J, Bulechek G (2000). Nursing Interventions Classification (NIC),3th edi.,Mosby Companny. 7.Mırsal H, Kalyoncu A, Pektaş T. Alkol bağımlılığında nüks Erişim adresi: www. bagimlilik. net/sayi1/alkol_bagimliliginda_nuks.pdf erişim tarihi:28.07.2004. 8.Moreno JK, Fuhriman A, Selby MJ (1993). Measurement of hostility, anger and depression in depressed and nondepressed subjects. J Pers Asses, 61: 511-523. 9.Morgan CT (1999). Psikolojiye Giriş (Çeviri yayın Sorumlusu: Karakaş S) Hacettepe Psikoloji Bölümü Yayınları Yayın No:1. 10. Sezer TD.Şiddet ve Hukuk . Erişim adresi: http://www.metu.edu.tr/~psi/opanel.htm Erişim tarihi: 19.7. 2004. 11. Tedlow J, Leslie V, Keefe BR ve ark (1999). Axis I and Axis IIdisorder comorbidity in unipolar depression with anger attacks. JAffect Dis, 52: 217-223. 12. Tschannen TA, Duckrao PN, Margolis RB ve ark (1992). Therelationship of anger, depression, and perceived disability among headache patients. Headache, 32: 501503. 13. Türk Psikoloji Bülteni. Öfke: O sizi kontrol edeceğine siz onu kontrol edin 3 (7), 79-85. 14. Türk Psikologlar Derneği. Erişim adresi:http://medline.superonline.com/kategori. php?sayfa=5&yazi=646 Erişim tarihi:19.7. 2004. 196 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi 21(1) : 197-209, 2005 ÇOCUKLARDA ÖLÜM KAVRAMI VE YAS SÜRECİNDE PSİKİYATRİ HEMŞİRESİNİN ROLÜ ROLE OF PSYCHIATRIC NURSING IN DEATH CONCEPT AND GRIEF PROCESS OF CHILDREN Şeyda DÜLGERLER Esra ENGİN Olcay ÇAM Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Bornova/İZMİR Anahtar Sözcükler: Çocuk, Ölüm, Yas, Psikiyatri Hemşiresi Key Words: Child, Death, Grief, Psychiatric Nursing ÖZET Çocukların ölümü anlama yetilerinin gelişimi, genel bilişsel gelişimlerine bağlı olmakla birlikte aynı zamanda çocuğun ölüm olayıyla ilgili yaşantılarını da yansıtır. Kayıp ve yas sürecini yaşayan çocuğa yönelik hemşirelik bakım hizmetleri ise çocuğun temel gereksinimleri, günlük yaşam aktiviteleri ve çocuk ruh sağlığı ve hastalıklarına yönelik hemşirelik uygulama standartlarına uygun olarak bağımsızlığı arttırıcı, işlevselliği sürdürücü, güvenliği sağlayıcı, tedavi edici ve komplikasyonları önleyici girişimleri içermektedir. Bu yazıda çocukların ölüm karşısında tepkileri ve yas süreciyle ilgili psikiyatri hemşireSinin rolü tartışılmıştır. SUMMARY The development of the death concept’s appreciate depends on progress of the cognitive ability in children, it also reflects experiences of the death. Nursing care of the child who exposed a death event were included increasing of independence, maintaining of functionality, obtaining of safety, therapy and preventing of complications according to basic requirements and daily activity of the child and nursing care standards of the child mental health and disorders. In this paper, the role of psychiatric nursing in death concept and grief process of children were discussed. GİRİŞ Yaşam içinde bir çok stresli durumla karşılaşılmasına rağmen bunların çoğu, birey tarafından travma gibi algılanmayabilir. Bir olayı travma olarak tanımlayabilmenin bazı ölçütleri vardır. Birey kendisinin ya da başkalarının bütünlüğünü tehdit eden, ölüm ya da olaylar dizisi 197 yaşamış veya başkalarının (Dyregrov 2000). bu tür yaşantılarına tanık olmuştur Travmatik olaylar insanların yaşamlarını alt üst edebilir. Travmalar bireylerin kendileri, başkaları ve yaşadıkları dünya ile ilgili düşünce ve duygularını olumsuz bir biçimde etkiler. Ani bir travmanın ardından bireyler olağanüstü bir şaşkınlık ve korku hissetmeleri yanı sıra, kendi duygu ve davranışlarını anlayabilmekte güçlük çekerler. Bireyler tarafından yaşanan bu güçlüğün şiddeti olayın ya da durumun travmatik etkisini belirler (Dalkanat 2004, Dyregrov 2000). Yakın arkadaş ya da akrabanın ölümü yaşamdaki “en zor ve stres dolu” olaylardan biridir. Ana-baba kaybı nedeniyle yas yaşayan bir çocuk söz konusu olduğunda, bu deneyim daha da güçleşebilir. Çocuk anne ve babasına sadece duygusal olarak değil, maddi olarak da bağımlıdır. Bu nedenle ana-babasının kaybında yaşanan duygusal ve maddi güçlükler çocuğun gelişimini etkiler (Dyregrov 2000, http://www.okak.essortmant.com/childrengrie.rdfk.htm 2004). Ani ölümler daha fazla kaygı yaratır ve üstesinden gelinmesi güç tepkilere yol açar. İnsanların ve doğanın yol açtığı afetler genellikle bir çok kişinin yaşamını tehdit eder ve çok sayıda insanın ölümüne neden olabilir. Böyle olaylar hemen her zaman çocuklarda iz bırakır. Ölen kişi bir çocuk olduğunda, ölüm olayının akran grubunu,okulu veya oyun arkadaşlarını etkileme olasılığı yüksektir (http://www.aacap.org/ publications/factsfam/grief.htm 2004). Çocuklar farklı ölüm olaylarından farklı biçimde etkilenirler. Ölen kişi her kim olursa olsun, çocukları anlamak ve korumak için çocukların tepkileri hakkında bilgi sahibi olmak ve durumu gerektiği gibi ele almanın yollarını bilmek gerekir. Çevredeki yetişkinler, çocuğun başına gelen olayları kavrayıp, anlamasına yardımcı olabilirlerse, çocuklar bu zor dönemleri daha kolay atlatırlar (Dalkanat 2004, Dyregrov 2000). Psikiyatri hemşireleri böyle bir kayıp yaşayan çocuğa yardımcı olabilmek için farklı gelişim düzeylerindeki çocukların ölümü nasıl kavradıklarını, nasıl tepkiler gösterdiklerini ve ortaya çıkabilecek bazı belirtileri çok iyi bilmeli ve çocuğa doğru yaklaşımların gösterilmesi konusunda duyarlı olmalıdırlar. Farklı Yaşlardaki Çocukların Ölüm Hakkındaki Değerlendirmeleri Farklı gelişimsel dönemdeki çocukların ölümün anlamına ilişkin kavramsal anlayışları değişiklik gösterir. Yasın görünümü ve sonuçları, çocuğun ölüm anında ölümle ilgili kavramlarının gelişimine bağlıdır. 198 Bebekler ve okula gitme yaşı gelmiş çocuklar arasında ölüm kavramını anlamaları bakımından büyük farklılıklar vardır. Çocuğun ölüm olayını kavrayabilmesi için öncelikle ölüm olayına ilişkin açıklama yapmada kullanılan kavramları bilmesi gerekmektedir. Tam olarak anlaşılması çocuktan çocuğa değişmekle birlikte ölüm kavramının gelişiminde izlenen sıra aynıdır (Dyregrov 2000, http://www.hospicenet.org/html/ factsfam/children.htm 2004). Beş yaşından küçük olanlarda; İki-iki buçuk yaşındaki çocukların ölümle ilgili düşünceleri çok belirsizdir. Buna karşılık iki yaşından küçük bebekler ise ölümle ilgili herhangi bir kavramı anlayamazlar. Çok küçük çocuklar için ölüm gündelik hayatta var olan birinin artık orada olmaması kadar basit bir anlama gelmektedir. Beş yaşından küçük çocuklar ölümün bir son olduğunu anlamazlar ve bunu ölüm hakkındaki konuşmalarında açıkça ortaya koyarlar. “Mezarından kalkması için ona yardım edemez miyiz?”, “Kardeşim ne zaman dönecek?” gibi ifadelerle ölümün geri dönüşü olan bir olay olduğunu düşündüklerini gösterirler. Ölüm olayı ile yaşamın tüm işlevlerinin durduğunu kavrayamazlar. Küçük çocuklar ölüm sözcüğünün, anlamını tam olarak bilmeden kullanabilmektedirler. Bu dönemde çocuk ölüme ilişkin soyut açıklamaları anlamakta güçlük çeker. Bu yaşlarda çocuklar çok somut düzeyde düşünürler. Soyut açıklamalar yapmaktan ya da olayı söylendiği gibi algılayacağı için, ölü kişinin uyuduğu ya da bir yolculuğa çıktığı şeklinde mistik ve üstü örtük sözler söylemekten kaçınmak daha iyi olur. Ölüm, bu şekilde açıklandığında çocuklar, anababaları uyuduğunda, korkuya kapılabilir veya ayrılmalara son derece duyarlı olduklarından, bu duyarlık üstü örtük açıklamalar yapıldığı zaman daha da artacağından, biri yolculuğa çıkarken buna şiddetle karşı koyabilirler (Dalkanat 2004, Dyregrov 2000, http://www.aacap.org/ publications/factsfam/grief.htm 2004). Küçük çocuklarda ölüm kavramı tam olarak gelişmiş olmasa da bu yaşta sevdikleri birini kaybetmeye aşırı tepki göstermelerini beklemek doğaldır. İki yaşından küçük çocuklar bile sevdikleri kişinin artık var olmadığını anladıklarını ifade edebilirler (http://www.aacap. org/publications/factsfam/grief.htm 2004). Günlük yaşantıları düzenli olarak tekrar eden faaliyetlerden oluştuğu için okul öncesi yıllarda çocuklar zamanı döngüsel olarak algılarlar. Onlara göre, ölümde böyledir; yaşarız, söyleriz, ölürüz ve sonra tekrar yaşarız. Çocuklar kendilerini her şeyin merkezinde olarak algılarlar. Kendi duygu ve düşüncelerinde olağan üstü sihirli bir güç olduğuna inanırlar. Bu nedenle kendilerinin ve başkalarının başına gelen olaylara kendi düşüncelerinin, duygularının, isteklerinin ve eylemlerinin yol açtığına inanabilirler. Gerçek yaşamda böyle olmasa da 199 çocuktaki bu düşünce biçiminin ölüm olayından kendisini sorumlu görmesine yol açabileceğini unutmamak gerekir (http://www. hospicenet.org/html/factsfam/children.htm 2004). Beş Yaşından On Yaşına Kadar; 5-10 yaş arasındaki dönemde yer alan çocuklar zamanla ölümün geri dönülmez oluşunu ve tüm yaşam işlevlerinin durduğunu anlamaya başlarlar. Çocukların “Ölünce ölünür” ifadesi buna örnek olarak gösterilebilir. Yedi yaş civarında ölümün engellenemez ve evrensel bir olgu olduğu artık kavranmaya başlanır, ancak bunun kendileri içinde geçerli olabileceğini düşünmeye karşı hala direnç gösterirler. Küçük çocuklarda olduğu gibi bu yaş çocuklarının da düşünceleri somut düzeydedir ve yas olgusunu anlamaları için somut ifadelere gereksinim duyarlar. Ölüm nedenlerine ilişkin düşünceleri somut düzeydedir. Ölümün hem kazalar ve şiddet gibi dışsal nedenlerden kaynaklandığını hem de hastalık ya da yaşlılık gibi içsel süreçlerin bir sonucu olduğunu anlayabilirler. İlgileri; ölüm süreci, bedenin çürümesi ve ölüm nedeni üzerinde toplanmaya başlar. Sihirli öğeler hala düşlerinin bir parçası olmaya devam eder. Ölülerin yaşayanları gördüğünü ya da işittiğini var sayarlar ve bunun bir sonucu olarak öleni memnun etmek için çabalarlar (Dyregrov 2003, http://www.okak.essortmant.com/childrengrie.rdfk.htm 2004). Bu yaş dönemindeki çocuklar kendilerini evrenin merkezine daha az yerleştirirler ve başkalarının bakış açısını anlayabilme yetileri artar. Bu nedenle ana-babalarını veya kardeşlerini kaybeden arkadaşlarına daha fazla merhamet duyarlar. Son araştırmalar, çocukların erken yaşlardan itibaren kendilerini başkalarının yerine koyabildiklerini göstermiştir(http://www.hospicenet.org/html/factsfam/children.htm 2004). Çocuklar yaşları ilerledikçe, olayların neden ve sonuçları arasındaki ilişkiyi daha fazla anlamaya başlar. Onlara ilişkin haklılık ve haksızlık konularıyla daha fazla ilgilenerek düşüncelerini “Kötü şeyler iyi kişilerin başına gelir”, “Bu olayın onun başına gelmesi haksızlık, her zaman öyle iyiydi ki” ifadesiyle yansıtırlar. Çocukların çoğu, olayın farklı yönleri hakkında ayrıntılı bilgi verildiğinde olayla daha iyi başa çıkarlar (http://www.okak.essortmant.com/childrengrie. rdfk.htm 2004). Okul çağına yeni girmiş çocuklar duygularını ifade etmede isteksizleşebilirler. Özellikle erkek çocuklar, diğer erkek çocuklarının ve yetişkinlerin davranışlarına bakarak veya doğrudan kendi deneyimlerine bağlı olarak, duygularını bastırmaya başlarlar. On Yaşından Ergenliğin Sonuna Kadar; On yaşından sonra çocuğun ölüm kavramı giderek daha soyut hale gelir ve bir kayıp olgusunun uzun vadedeki sonuçlarını daha iyi görebilirler. Bu yaşta 200 haklılık ve haksızlık, kader ve mistik olaylar üzerine daha çok eğilirler. Bu yaşlarda ortaya çıkan hızlı ve yoğun biyolojik, psikolojik ve sosyal değişmelerin yanı sıra ölümlerde şiddetli tepkilere yol açar. Ölümü soyut bir düşünce olarak kavrayabildikleri gibi, bunu evrensel ve kaçınılmaz olarak algıladıkları için kendilerinin başına da gelebileceğini kavrarlar. Bu nedenle ölüm düşüncesini kendilerinden uzak tutmaya gereksinim duyarlar (http://www.hospicenet.org/html/factsfam/ children.htm 2004). Ergenlik sırasında bir olayın çeşitli yönlerini dikkate almayı mümkün kılan soyut düşünme yeteneği gelişir. Ergenler olaylar arasında paralellik kurabilirler ve bir olaya ilişkin bilgideki tutarsızlıkları daha iyi görebilirler (Dyregrov 20003). Çocuk ölüm olayı ile karşılaşmadan gelişim düzeyine uygun olarak ölüm kavramlarının gelişmesi ve normal yaşam döngüsünün bir parçası olarak algılanmasına çalışılmalıdır. Günümüzde çocukların TV dizilerinde ve çizgi filmlerde gördükleriyle ölümü geçici bir durum olarak algılamakta oldukları görülmektedir. Ölümlerin daha çok hasta-nelerde olmaya başlamasıyla da ölümü normal bir yaşamın bir parçası olarak algılamakta güçlükleri olduğu düşünülmektedir. Ölüme, travma-nın neden olabileceğini çağrıştıran filmler ve haber programlarının yanı sıra yayınlarda ölüm sonrası, ailelerin hatta çocukların üzüntü ve isyan dolu yaşantılarının ve ayrıntılı bir şekilde gömülme törenlerinin, cenazelerin gösterilmesi çocuklarının zihninde karmaşaya yol açmakta ve ölüm ile ilgili endişeleri artmaktadır. Çocukların ölümü anlama yetilerinin gelişimi genel bilişsel gelişimlerine bağlı olmakla birlikte aynı zamanda çocuğun ölüm olayıyla ilgili yaşantılarını da yansıtır. Eğer ölümü yakından yaşamışsa ve kendisine olayla ilgili uygun ve yeterli açıklamalar yapılmışsa, yaşamın bu gerçeğini diğer çocuklara kıyasla daha kolay kavrayabilir (Dalkanat 2004). Çocukların Kayıplar Karşısındaki Yas Tepkileri Bir ölüm olayı beklendiğinde, çocukların gösterdikleri tepkiler, yaklaşmakta olan ölüm hakkında nasıl bilgilendiklerine bağlı olarak değişir. Zihinsel olarak hazırlıklı olma ve vedalaşma fırsatı, onları yas yaşantısına hazırlar ve böylece ani bir ölümden sonra ortaya çıkabilecek şok tepkisi yerini daha hafif bir tepkiye bırakır. Ancak çoğu ölüm olayı, “zihinsel hazırlık” için zaman ayrılmış olsa bile, çocukta yas tepkilerinin açığa çıkmasına neden olacaktır (Cimete 2002, Dalkanat 2004). 201 Çocuklarda yetişkinler gibi tek tip tepki göstermez. Birinin öldüğüne ilişkin bir habere gösterdikleri tepkiler arasında pek çok farklılıklar vardır. İlk anda gösterilen en yaygın tepkiler; şok ve inanama, korku ve itiraz, hissizlik ve dona kalma ve her zamanki etkinliklere devam etme gibi tepkilerdir (http://www.aacap.org/ publications/factsfam/grief.htm2004) Çocuklar, “Bu doğru olamaz”, “Yanılıyorsun, sana inanmıyorum” gibi sözel ifadelerle yaşadıkları şok ve inanamama durumunu gösterirler. Yaşça daha büyük çocuklar özellikle bu şekilde tepki gösterirler ve olaydan sonra donup kalırlar. Ölümü kabullenmeyi reddedebilirler ve acı veren gerçeği kendilerinden uzak tutabilmek için bu davranışı ısrarla sürdürebilirler. Çocukların ilk anda güçlü tepki göstermemeleri, ana-babaların ve diğer yetişkinlerin akıllarını karıştırır. Çocuklarının ağlamamasından endişe duyarlar, ancak bu, yetişkinler içinde tipik olan doğal bir şok davranışıdır. Olay, adım adım kabul edilecek ve böylece bu mekanizma çocuğun duygusal olarak aşırı etkilenmesini önlemede yararlı olacaktır. Bu süreç, aşırı durumlarla başa çıkmamızı kolaylaştırmada yararlı ve gerekli bir koruyucu mekanizmadır (Dyregrov 2003, http://www.okak. essortmant.com/childrengrie.rdfk.htm 2004). Bazı çocuklar hemen korku ve itirazda bulunarak tepki gösterirler ve yatıştırılmaları pek kolay olmaz. Bazı çocuklar ise, sanki duyguları donmuş gibi hissizleşebilirler. Sayıca çok az olan kimi çocuklar ise sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki devreye otomatik pilot girmiş gibi yaşantılarına devam ederler. Örneğin, “Artık dışarı çıkıp oynayabilir miyim?” diye sorarlar. Gece olunca da, “Babam neden evde değil?” sorusunu sorabilirler. Bu durum çocuklar için, dünya karmakarışık ve güvensiz bir hal aldığında, farklı tepki bekleyen yetişkinleri kızdırsa bile alıştığı ve iyi bildiği etkinlikleri sürdürmelerine olanak sağladığı için daha güven vericidir (http://www.aacap.org/publications/factsfam/ grief.htm2004, http://www.hospicenet.org/html/factsfam/children. htm 2004). Çocuklarda en sık görülen diğer yas tepkileri ise kaygı, canlı anılar, uykuya dalmada güçlük, üzüntü ve özlem, öfke ve dışa vurma davranışları, suçluluk, kendini kınama ve utanç, okul sorunları ve fiziksel şikayetlerdir (http://www.okak. essortmant.com /childrengrie. rdfk .htm 2004). Çocuklarda kaygı, sevilen birinin ölümünden sonra sık gözlenen bir tepkidir. Onlara yakın biri öldüğünde, çocukların temel güven duyguları çok sarsılır. Çocukların duyduğu kaygı büyük ölçüde, sağ kalan ana-babanın veya kendilerine bakım veren kişinin de başına bir 202 şey gelebileceğidir. Korku ve kaygı tepkileri çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir. Küçük çocuklar daha ısrarcı ve sürekli birtakım şeyler isteyen bir hale gelirler. Ana-babalarının sürekli yanlarında olmasını isterler ve ayrılmalarına karşı aşırı tepki gösterirler. Söyledikleri sözler ve sordukları sorularla ana-babalarının veya sağ kalan ebeveynin başına bir şey gelebileceği konusunda endişe duyduklarını gösterirler (Dalkanat 2004, Dyregrov 2000, Cimete 2002). Kriz durumlarında alışılmış bellekten farklı bir “üst bellek” oluşur. Duyu organlarına gelen bilgilerin alışılmış olandan farklı biçim-de kaydedildiği, işlendiği ve tutulduğu bir tür başkalaşmış bilinç hali söz konusudur. Ölümle ilgili tüm görüntüler güçlü anılar oluşturur. Bu canlı anılar bazen hayal gücüyle üretilir ve zihinde canlandırılırlar. Çocuk bu tür istenmeyen tekrarlayıcı düşünce ve görüntülerden kaçınmak için genellikle farklı etkinliklere başvurur. Huzursuzluk ve tedirginlik, istenmeyen bu canlı anıları kontrol etmeye çalışmanın doğrudan bir sonucu olarak değerlendirilmelidir (http://www. aacap. org /publications /factsfam / grief.htm 2004). Hem uykuya dalma hem de uykunun kesintiye uğraması şeklinde gözlenen uyku sorunları yas tutan çocuklarda yaygındır. Eğer “uyku” sözcüğü ölümü anlatmada kullanıldıysa, çocuklar uyumaktan korkabilir ve ana-babaları uyurken tetikte olurlar. Uyuma güçlüğü artan kaygıyla ve yatağa yatınca olup biteni düşünmek için daha çok zaman olmasıyla ilişkilidir. Eğer ölüme ilişkin güçlü anıları varsa, bunlar, çocuğun başka şeyleri düşünmediği akşam saatlerinde daha çok aklına gelme eğilimindedir. Kötü rüyalar ya da kabuslardan uyanma durumuna sık olarak rastlanabilir. Çocuklar tekrarlayan rüyalardan korkmaya başlayabilir ve bu nedenle uyumaya direnç gösterebilirler (Dyregrov 20003, http://www. aacap.org/publications/factsfam/grief.htm 2004). Öfke ve dışa vurma yas tutan çocuklarda yaygın olan başka bir tepkidir. Küçük çocuklar duydukları derin üzüntüyü doğrudan ve açık biçimde gösterirler. İtip kakarlar, tekme atarlar ve kötü sözler söylerler. Çocuklar ölümü kişileştirerek sevdiklerini aldığı için ölüme, bu olayın olmasına izin verdiği için Tanrı’ya, yaslarına katılmadıkları, üzüntülerini paylaşmadıkları için yetişkinlere, bu olayı engelleyemedikleri için diğer yetişkinlere, kendilerine ve ölen kişiye kızarlar (http://www. hospicenet.org/html/factsfam/children.htm 2004). Suçluluk, kendini kınama ve utanç çocukların ölüm olayının ardından yaşadıkları yas duygusunun bir parçası olabilir. Çocuklar ben merkezci ve kendilerinin olağanüstü güçlere sahip olduklarına ilişkin inançları nedeniyle, olan bitenden kendi davranışlarını sorumlu tutma eğilimindedirler. Çocukların suçluluk tepkileri genellikle ölüm olayından 203 önce yaptıkları veya düşündükleri şeylerle ilişkilidir (http://www.hospicenet.org/html/factsfam/children.htm 2004). Çocukların Kayıplar Karşısındaki Olası Yas Tepkileri Genel yas tepkilerini daha seyrek rastlananlardan ayırmak güçtür. Çocuklarda bir kaybın ardından daha az sıklıkla ortaya çıkabilecek olan bu tepkiler “Olası yas tepkisi” ifadesi ile açıklanabilir. Bu ifade, çocuklarda görülen genel yas tepkilerinden farklı olarak daha seyrek görülen yada görülmesi beklenen tepkilerdir. Olası yas tepkileri arasında şunlar yer alır; yaşça daha küçükmüş gibi davranma, sosyal açıdan yalnızlaşma, hayaller, kişilik değişikliği, gelecek hakkında kötümserlik, nedensellik ve anlam hakkındaki düşüncelerle aşırı uğraşma, yaşça daha küçükmüş gibi davranma, olgunlaşma ve büyümedir (http://www.okak.essortmant.com/childrengrie.rdfk.htm 2004). Her yaştaki çocuk farklı gerileme davranışları gösterebilir. Küçük çocuklar yataklarını ıslatmaya başlayabilir, daha bağımlı hale gelebilirler. Daha büyük olanlar yetişkinlere yakın olmak isterler ve kendi tarzlarında bağımlı hale gelebilir ve bir süre çocukça davranarak “bebek” diliyle konuşabilirler (Dalkanat 2004). Bazı çocuklar bir kayıp olayından sonra kendilerini yaşıtlarından ve diğer kişilerden ayrı tutarlar. Bu sosyal yalnızlık, bazen akrabalarının ve arkadaşlarının, çocuğun durumunu anlamamasından kaynaklanabilir. Kimi ailelerde çocuklar, bir ölüm olayı yaşandığında, arkadaşlarının veya başka akrabalarının yanına gönderilir. Hatta bazen başka yere taşınılır. Bu, çocuğun arkadaş çevresinin bozulmasına yol açar ki, sözü edilen durumların tümü, bazı çocukların neden ailedeki ölüm olayından sonra sosyal anlamda daha da yalnız hale geldiklerini açıklar (http://www.okak.essortmant.com/childrengrie.rdfk.htm2004, http://www.aacap.org/publications/factsfam/grief.htm 2004). Çocuklar ölüm veya ölen kişi hakkında çeşitli hayaller kurarlar. Bunlar genellikle yetişkinlerin verdiği yetersiz bilgiye dayalı yanlış algılardan kaynaklanır. Bu tür hayaller kolaylıkla korkutucu hale gelebilir. Bu hayaller, ölümün nedeni, ölen kişinin nasıl gözüktüğü ile ilgilidir.Çocuklar o ana kadar bildikleri şeylerle, ölüme ait bilgi parçacıklarını bir araya getirirler ve bu şekilde ölümü kavramaya ve anlamlandırmaya çalışırlar (http://www.hospicenet.org/html/factsfam/ children.htm 2004). Yakın birinin ölümünden sonra çocuğun karakteri değişebilir. Bu tür kişilik değişiminin dikkat çekici olması gerekmez; çocuk daha sessiz ve yalnız veya daha kaygılı ve korkulu hale gelebilir. Travmatik 204 ölümlerden, özellikle ana-babadan birinin ölümünden sonra çocuklara bu travmayla başa çıkmada yeterli yardım sağlanmazsa kalıcı bir kişilik değişimi olasıdır (Dalkanat 2004). Aşırı stres yaşayan çocuklar gelecekten ümitlerini keserler. Büyüme, evlenme ve çocuk sahibi olma konularında plan yapma ve hayal kurmaları çok güç hale gelir. Bu tür kişilik değişimi ve gelecek hakkında böyle bir karamsarlık, çocuklarda sevilen birinin ölümünden sonra sık rastlanan bir tepki değildir. Bu tepki şiddet gibi travmatik koşullar sonucu olan ölüm olayının ardından ortaya çıkar. Karamsarlık, bir çocuğun ölüm sonrasında yaşadığı yıpratıcı belirsizlik durumunun veya aşırı duyarlılığın sonucu olabilir. Travma yaşamış çocuk her yeni ve belirsiz olayın geleceğe gölge düşüreceğini varsaydığından gelecekle ilişkili olarak karamsardır (Dyregrov 2003, http://www.aacap.org/ publications/factsfam/grief.htm 2004). Çocuklar ailedeki bir ölümden sonra büyüyebilir ve giderek olgunlaşabilirler. Başkalarına merhamet duyabilir, onları gözetebilir, ana-babalarını daha iyi anlayabilir ve yardım etmekten gurur duyabilirler (Cimete 2002, Dalkanat 2004). Yas tutan çocuklarda baş ağrılarının, karın ağrılarının veya kaslardaki gerginliğin artması türünden bedensel yakınmalar görülür. Bu tür yakınmalar yetişkinlerin ilgisini çeker ve çocukların ulaşmak istedikleri amaçlara yönelik belirtileri pekiştirirler (http://www.aacap. org/publications/factsfam/grief.htm 2004). Çocuğun yaşadığı yas tepkilerini ve yas sürecinin çözümlenmesini daha zor hale getiren çeşitli etkenler de vardır. Bunlar arasında yetişkinlerin ölüm olayına yaklaşımları, ölüm biçimi, ölen kişiyle ilişkinin niteliği,ebeveynin yerine geçebilecek başka bir kişinin varlığı,hayaller ve nedensellik düşünceleri, kişilik özellikleri ve önceki yaşantılar bulunmaktadır (http://www.okak.essortmant. com /childrengrie. rdfk.htm2004, http://www.hospicenet.org/html/factsfam/children.htm 2004). Yas Sürecinde Psikiyatri Hemşirelerinin Yeri Çocuğun mutlu, üretken ve uyumlu olabilme yetilerini bozan yas sürecinin tanınması ve sağaltımı çocuğun sağlıklı gelişimi ve sağlıklı bir yetişkin olabilmesi için oldukça önemlidir. Çocuğun fizik ve ruh sağlığı, işlevselliği ve sağlıklı gelişimi üzerinde duran, çocuğun sağlığının korunması, sürdürülmesi ve çocuğun önemli bir kayıp yaşaması ile ortaya çıkan hastalıkların tanı, tedavi, bakım ve rehabilitasyonu ile ilgilenen psikiyatri hemşirelerinin bu alanda yapacakları hizmetin 205 kalitesi önemlidir. Kayıp ve yas sürecini yaşayan çocuğa yönelik hemşirelik bakım hizmetleri çocuğun temel gereksinimleri, günlük yaşam aktiviteleri ve çocuk ruh sağlığı ve hastalıklarına yönelik hemşirelik uygulama standartlarına uygun olarak bağımsızlığı arttırıcı, işlevselliği sürdürücü, güvenliği sağlayıcı, tedavi edici ve komplikasyonları önleyici girişimleri içermektedir (Beck 1984, Taylor 1990, Varcolis 1990). 1987 yılında Amerikan Hemşireler Birliği, çocuk ruh sağlığı ve hastalıklarına yönelik hemşirelik bakımının kalitesini belirleyici standartlar geliştirmiştir. Her profesyonel hemşire gibi psikiyatri hemşireleri de kayıp ve yas sürecini yaşayan çocuğa bu standartlar doğrultusunda bilgi ve becerilerini kullanarak gereken bakım ve hizmeti vermektedir (Taylor 1990, Varcolis 1990). Kuzey Amerika Hemşirelik Tanı Birliği- North American Nursing Diagnosis Association (NANDA) (2002)’ nin geliştirdiği tanı sınıflamaları arasında çocuklarda görülen yas tepkilerine ilişkin hemşirelik tanıları yer almaktadır. Psikiyatri hemşireleri, çocukların yas ve ölüme olan tepkileri ile çalışırken bu tepkileri nedene yönelik yaklaşımlarla değerlendirip, sistematik bir problem çözme yöntemi olan hemşirelik süreci doğrultusunda hemşirelik tanılarını kullanarak, uygulamalarını yaparlar. Yas süreci yaşayan bir çocuk için en sık kullanılan hemşirelik tanılarıdır şunlardır(Johnson 2000, Mc Closky 2000, Erdemir 1999); • “Çocuğun geleceğe yönelik olumsuz ifadeleri ve kötümserliğine bağlı umutsuzluk duygusu”, • “Nedensellik ve anlam hakkında aşırı uğraşmaya bağlı düşünce sürecinde değişiklik” ya da “bireysel başetmede yetersizlik”, • “Öfke ve öfke dışavurumuna bağlı kendine ya da başkalarına zarar verme potansiyeli”, • “Kendini kınama ve utanca bağlı benlik saygısında azalma” • “Kayba bağlı öfkeyi kendisine yöneltmeyle ilişkili suçluluk duygusu” Psikiyatri hemşirelerinin yas süreci yaşayan çocuğa yönelik oluşturdukları bu hemşirelik tanılarına uygun hemşirelik girişimlerini planlayıp, uygulama sürecinde doğru yaklaşımları göstermeleri çok önemlidir. Bu girişimler, çocuğun yaşına ve gelişim dönemine uygun olarak, hemşirelik girişimleri sınıflandırma sistemi(Nursing İntervention Classification-NIC)’ nde belirtilen girişimler listesi kullanarak seçilir. 0-3 yaşları arasındaki çocuklarda yas geçici bile olsa yakın izleme ve kapsamlı bir değerlendirme gerektirir. Çocukla ölüm hakkında genelde psikiyatri hemşiresi konuşur. Beklenmedik ölümlerde çocuğa alıştırarak haber verilmesi, yanında yaşayan ebeveynin bulunması oldukça önemlidir. Çocuğa soru sorabileceği, duygularını ve düşüncelerini 206 paylaşabileceği sıcak bir konuşma ortamının yaratılması çok önemlidir (Beck 1984, Mc Closky 2000). İlk zamanlarda yadsımayı çok sık kullanan çocuk üzgün görülmediği için suçlanmamalı ya da eğlendirilmeye çalışılmamalıdır. Özellikle küçük çocuklarla konuşurken ölümü uykuya benzetmemek çok önemlidir, çünkü çocuk uyursa kendisinin de öleceğinden endişelenmeye başlar. Dolaylı yoldan ölümü anlatmaya çalışmak çocuğun kafasını daha da çok karıştırabilir ve hemşireye olan güvenini zedeleyebilir. Örneğin, ölümü uzun bir yolculuğa benzetmek ya da hastaydı, yaşlıydı gibi açıklamalarda da bulunmak çocuğun yolculuklardan, hastalıktan ve doktor randevularından korkmasına yol açabilir (Beck 1984, Taylor 1990). Altı yaşından önce yapılan dini açıklamaları, çocuk genellikle yorumlamakta güçlük çeker ve daha da korkabilir. Dini kavramlar, çocuğun günlük yaşantısının bir parçası ise, hemşire bunları uygun bir şekilde kullanabilir. Ölümü bedensel aktivitelerin son bulması şeklinde anlatmak iyi bir açıklama sayılabilir. Ölümü normal yaşamın bir parçası gibi göstermek önemlidir ve eğer çocuk yaşayan ebeveyninde ölüp ölmeyeceğini sorarsa, bunun çok uzun zaman sonra olacağı, uzun zaman çocuğun yanında olacağı söylenebilir (Varcolis 1990). Ölümün yaşamın sonu olduğu ve ölen birinin hiçbir şekilde geri dönemeyeceği çocuğa uygun basit bir dille anlatılmalıdır. Çocuğa ölen birinin bütün vücut fonksiyonlarının durduğunu, yani ölen birinin nefes alamayacağı, yemek yiyemeyeceği, bir şey içemeyeceği, oyun oynayamayacağı, düşünüp hissedemeyeceği hemşire tarafından söylenebilir. Çocuk aynı zamanda ölümün gerçek nedenini de öğrenmelidir. Haber çocuğa açık olarak iletilmelidir. Çocukların habere ilk tepkileri çok farklı olabilir. Yüksek sesle inkar etme, açıkça reddetme, ağlama, ümitsizliğe kapılma gibi çeşitli tepkiler olabilir. Ortam, çocukla birlikte rahatsız edilmeden bir süre daha oturabilmeye uygun olmalıdır. Çocuk çok fazla ağladığında buna izin verilmeli, hiç kimse çocuğun kendisini toparlamasını ve susmasını söylememelidir. Çocuk tepkisini yaşarken onu yatıştıracak şekilde hemşirenin sarılması da iyi olabilir (Beck 1984,Varcolis 1990). Çocuklar, ölüme kendilerinin neden olduklarını da düşünebilirler. Aynı şeyin kendilerine ve yaşayan ebeveynlerine de olacağından endişelenirler ve “bana kim bakacak” kaygısı yaşayabilirler. Hemşirenin çocuğun bu duygularını sözcüklere dökmesi için cesaretlendirmesi ve kendisinin ona yardımcı olacağı güvencesini vermesi kaygılarla baş etmesinde yardımcı olur (Beck 1984). Bir ebeveynini kaybeden çocuk birden fazla ebeveynini kaybetmiş gibidir, çünkü yaşayan ebeveyn kendi matemine düşmüştür ve bu 207 nedenle çocuğun gereksinimlerini karşılayacak durumda değildir. Ebeveyn sorumluluklarına dönebilecek hale gelene kadar hemşire diğer aile üyelerinden çocuğa duygusal ve fiziksel bakım verebilecek bir erişkin belirlenmesi sürecinde aileye yardımcı olmalıdır. Çocuğun önceden tanıdığı bir ebeveyn olması tercih edilirken, başka bir şehre gönderilmemesi konusunda duyarlı davranılmalıdır. Yas sürecinde çocuk sıklıkla kendini suçlar ve “eğer kendisi daha iyi olabilseydi O (annesi/babası) ölmeyecekti” diye düşünür. Çocuğa bu konu hakkında bilgi verilmesi ve kaybı konusunda hissettiklerini açıkça ifade etmesi için cesaretlendirilmesi yas sürecini daha sağlıklı geçirmesine olanak verir (Beck 1984, Varcolis 1990). Hemşirenin girişimlerini değerlendirebilmesi ve çocuğun yas sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlayabilmesi için çocuğun durumuna ve gelişimine uygun, ulaşılabilir, zaman sınırı konulmuş hedefler belirlenmelidir. Bu standardize edilmiş bakım modelinde psikiyatri hemşireleri, çocuğun yaşadığı yas tepkilerine ve gereksinimlerine ilişkin belirledikleri hemşirelik tanılarına yönelik hemşirelik girişimlerinin hangi düzeyde etkili olduğunu saptamak amacıyla da hemşirelik sonuç kriterlerini (Nursing Out-Come Criteria- NOC) kullanırlar. Sonuç olarak, yaşamın kabullenilmesi güç, kaçınılmaz bir sonu olan ölümle karşılaşmak yetişkinlerin bile baş etmekte güçlük çektikleri bir gerçektir. Bu sıkıntıları anlamakta daha fazla güçlük çekecek olan çocuklar açısından ise bu gerçeğin daha karmaşık, ruhsal yönden zorlayıcı ve kalıcı izler bırakmayacak şekilde atlatılması önemlidir. Psikiyatri hemşireliğinin profesyonel yaklaşım alanlarından biri olan ölüm ve yas sürecindeki yetişkin ve çocuklara yönelik yaklaşımları, esas olarak yaşam kadar gerçek olan ölümün öncelikle yetişkinler tarafından kabul edilmesini, daha sonrada yetişkinlerin aktarımı ve çocukların gelişim düzeyine göre çocuklar tarafından da en az zararla kabul edilmesini sağlamayı içerir. Ölüm ve yas sürecindeki yetişkinlere ve çocuklara profesyonel ve insani bir bakım veren psikiyatri hemşireliğinin emekleri, yaşamın en zor gerçeği olan ölümle birlikte, insanların kayıpları ile ilgili duygularını bağırlarına basarak, bu acı yaşantılardan yaşama dair anlamlar çıkararak, kendileriyle barışık bir şekilde yaşamı daha fazla yaşanası bir halde görmelerine hizmet etmektedir. Taşıdığı bu anlamıyla psikiyatri hemşireleri tarafından sarf edilen emekler, ayrı bir değer taşıyarak çocuğa verilen bakımın kalitesini de arttırır. 208 KAYNAKLAR 1. Beck C M, Rawlins R P, Williams S R (1984). Mental Health Psychiatric Nursing A Holistic Life Cycle Apporach. The C.Y. Mosby Comp., Toronto. Ss. 955-978. 2. Cimete G (2002). Yaşam Sonu Bakım- Ölümcül Hastalarda Bütüncül Bakım. Marmara Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği Anabilim dalı, Nobel Tıb Kitabevleri, İstanbul. 3. Dalkanat N (2004). “Çocuklarda Ölüm Kavramı Ve Yas” http://www.gata.edu.tr/ dahilibilimler/çocukruh/yas.htm. 4. Dyregrov, A (2000). Çocuk, Kayıplar Ve Yas Yetişkinler İçin El Kitabi. Çev: Güvenç G, Türk Psikologlar Derneği Yayınları, No:20, 1. Basım, Ankara, ss. 1-27. 5. Erdemir F (1999). Hemşireik Tanıları El Kitabı, Abant İzzet Baysal Üniversitei, Boluı Sağlık Yüksekokulu, Nobel Tıb Kitabevi, İstanbul. 6. ………..(2004). “How To Talk To Your Child About Lost And Grief”. 7. http://okok.essortmant.com/childrengrie_rdfk.htm. 8. …..(2004).“Children And Grief”http://www.aacap.org/publications/factsfam/grief.htm. 9. …..(2004) “Children And Grief”http://www.hospicenet.org/html/children.html. 10. Johnson M, Maas M, Moorhead S (2000). Nursing Outcomes Classification (NOC), 2nd Edit. Mosby. Comp, Toronto. Ss. 198-200. 11. Kubler-Ross E (1995). Sorular ve Cevaplarla Yaşamın Son Günleri. Çev: Terakye G., II. Baski, Hacettepe Yayınları, Ankara. Ss. 31-41. 12. Mc Closky J, Buleck G (2000). Nursing Interventions Classification (NIC), 3rd Edit. Mosby Comp., Toronto. Ss. 289/359. 13. Taylor C M, (1990). Essentials Of Psychiatric Nursing” 13th Edit. The C.V. Mosby Comp., Philedelphia. Ss. 231/408-410. 14. Varcorolis E M (1990). Foundations Of Psychiatric Mental Health Nursing Philedelphia Ss. 173-178. 209 2004 YILI İKİNCİ SAYIDA YAYINLANAN MAKALELER Araştırmalar - Korozif Madde İçen Çocukların Değerlendirilmesi Ve Ailelerinin Hastaneye Başvurana Kadar Uyguladıkları Yöntemlerin Saptanması Zeynep CONK, Hatice BAL YILMAZ. Dilek ŞEN, Meltem ERDOĞDU ........... 1-9 - Tip 2 Diabetli Hastaların Kendi Kendine Bakımlarındaki Öz Yeterlilikleri, Öz Bakım Güçleri Ve Bunları Etkileyen Faktörlerin İncelenmesi Öznür Usta YEŞİLBALKAN ....................................................................11-29 - İlköğretim Okulu Öğretmenlerinde Somatizasyon Ölçeğinin Geçerlik Ve Güvenirliği Şeyda DÜLGERLER, Gönül ÖZGÜR.......................................................31-44 - Yoğun Bakım Hemşirelerinin Uyku Düzen Özelliklerinin İş Doyumu İle İlişkisi Esra ENGİN, Gönül ÖZGÜR...................................................................45-55 - Çocuk Sağlığı Hemşireliğinde Entegre Bakım Ayşe OCAKCI, Tülay KUZLU AYYILDIZ ...................................................57-64 - Obezitenin Psikososyal Yönü Leyla KHORSHID ...................................................................................65-77 - Cerrahi El Yıkama Uygulamaları Şenay KAYMAKÇI, Fatma DEMİR .....................................................79-86 - Resüsitasyon Esnasında Aile Hastanın Yanında Olmalı Mı? Ülkü YAPUCU GÜNEŞ ........................................................................... 87-92 - Postnatal Depresyon Tanılamada Kullanılan Ölçekler Ve Hemşirelik Bakımı Sibel KARACA SİVRİKAYA, Seher ERGÜNEY ........................................ 93-104 Derleme Yazılar - İlköğretim Okulu Öğretmenlerinde Ruhsal Belirtilerin Değerlendirilmesi Şeyda DÜLGERLER ...........................................................................105-116 - Sünnet Ve Sünnet Sonrası Bakımın Çocuk Sağlığı Açısından Önemi Hatice BAL YILMAZ ........................................................................... 117-125 - Ölüm Sürecindeki Hastaya Ve Yakınına Psikiyatri Hemşiresinin Terapötik Yaklaşımı Ayşegül BİLGE, Olcay ÇAM ................................................................ 127-136 XIII DERGİ YAZIM KURALLARI Yayının Kabulü: Basılması istenen yazılar, aşağıda belirtildiği şekilde, 3 kopya halinde hazırlanıp dergi editörlüğüne gönderilecektir. Adres: Ege Üniverstesi Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi Editörlüğü, Ege Üni. Hemşirelik Yüksekokulu, 35100 Bornova/İZMİR. Makaleler üç bağımsız hakem tarafından incelenip, onayları alındıktan sonra yayınlanabilir. Hakemler, gerekli gördükleri yazılara değişiklik önerebilirler. Makalenin yayınlanmasında son karar, editör görüşü ile Yayın Alt Kuruluna aittir. Dergiye gönderilen yazılar geri gönderilmez. Dergide yayınlanan yazılar için, herhangi bir ücret yada karşılık ödenmez. Gönderilen yazıların kabul edilip edilmeyeceği yazarlara bildirilir. Makalenin kabulü halinde, başlıkların altına yazar ad(lar) ı eklenip diskete kaydedilerek gönderilmelidir. Makalenin Hazırlanışı: Makale A4 boyutlarında beyaz kağıda yazılmalıdır. Macintosh bilgisayarda Design Studio programında, satır aralığı 13, paragraf aralığı 7'e ayarlanmalı, üstten 4, soldan 4, en az 12.5, boy 20 olacak şekilde formatlanarak; başlık 10 punto Bookman, Özet 9 punto Bookman, ana metin 10 punto, tablo ve kaynaklar 8 punto olacak şekilde yazılmalıdır. IBM formatlı bilgisayarda yazılması halinde; Ms Office Version 5.0'da üst-alt boşluklar 2.54 cm, sağ-sol boşluklar 3.17 cm, en az 19 cm, boy 26.5 olacak şekilde formatlanarak; başlık 10 punto bold, özetler 9 punto bold, ana metin 10 punto, tablo ve kaynaklar 8 punto olacak şekilde hazırlanmalıdır. Araştırma raporları 16, derleme ve olgu sunumları 10 sayfayı (kaynakça dahil) geçmemelidir. Makalenin yazılışı şu sırayı izlemelidir: 1. Başlık Sayfası * Türkçe başlık (Büyük harf ile), * İngilizce başlık (Büyük harf ile), * Yazar (lar) ın ad ve soyad (lar) ı, (Soyadı büyük harf ile), * Yazar(lar) ın yazışma adres (ler) i; * Makale bir kongrede bildiri olarak sunulmuş ise, sunulduğu toplantı ve yılı belirtilmelidir. 2. Özet Sayfası * Türkçe başlık (Büyük harf ile), * İngilizce başlık (Büyük harf ile), * Anahtar söcükler (2-5 sözcük), XV * Keywords (2-5 words) * Özet (50-200 sözcük) * Summary (50-200 words) Araştırma türü makale özetlerinde, amaç, yöntem, ana bulgular ve sonuç kısaca belirtimiş olmalıdır. 3. Metin Dil ve biçem (üslup): Yayınlarda; * Açık, güncel ve rahat anlaşılır Türkçe kullanılmış, * Gramer ve yazım kurallarına uyulmuş, * Yeni, alışılmadık ve yabancı terimler kullanılmışsa yanlarında Türkçe eşanlamlarına yer verilmiş, * Kısaltmalar kullanılmışsa, ilk kullanımda terimin parantez içinde kısaltması belirtilmiş olmalıdır. yanında Derlemeler: Konuyu yeterince irdeleyen kapsamlı literatür taramasına dayandırılmış olmalı; giriş anlatımını izleyen alt başlıklarda toplanmış ve uygun bir sonuç anlatımıyla bağlanmış olmalıdır. Kaynakça kullanım kurallarına uyulmalıdır. Araştırma Raporları: Giriş, gereç ve yöntem, bulgular, tartışma, sonuç ve öneriler, kaynakça başlıklarını taşıyan bölümlerden oluşmalıdır. Araştırmaya katılmamış, ancak destek sağlamış olan kişi ve kuruluşlara teşekkür başlığı altında teşekkür edilebilir. Verilerin toplanmasında, örneklem gruplarının haklarının korunması açısından etik kurallara uyulduğu açıkça belirtilmeli, kritik gruplarla yürütülen çalışmalarda etik kurul veya kurum izin belgelerinin fotokopileri eklenmelidir. Tablo ve şekiller: (Grafik, fotoğraf ve çizimler) ‘e sıra numarası verilmelidir. Her tablonun üstünde ve şekillerin altında sıra numarası ve şekilleri kısaca açıklayan bir anlatım bulunmalıdır. Araştırma raporları, derleme ve olgu sunumları için en çok 4 şekil kabul edilmektedir. Tablo, şekil ve grafikler, bilgisayarda çizilip metin içinde olması gereken yere yerleştirilmelidir. Başka bir kaynaktan alınan tablo ve şekillerin altına, alındığı kaynak şu şekilde belirtilmelidir. Güvenç B (1970) Kültür kuramında bütüncülük sorunu üzerine bir deneme. Ankara, s. 51'den alındı. Fotoğrafların eni 11 cm. boyu 15 cm.’i aşmamalı, metin içinde fotoğrafın yerleştirileceği yer boş bırakılıp fotoğraf altına gerekli açıklama yapılmalıdır. Fotoğrafın dergide basım ücreti, yazara aittir. 4. Kaynak Kullanımı Metin içinde: Yazarın soyadı ve yazının yayın tarihi ile birlikte belirtilmeli, yazar ve tarih arasına virgül konmamalıdır. İki yazarlı kaynaklarda, yazarların her ikisinin soyadı, ikiden fazla yazarlılarda ise, birinci yazarın soyadı ve “ve ark.” şeklinde belirtilmelidir. Örnekler Graydon (1988), depresyonun... Sarna ve Mc Corkle (1996), araştırmalarında... Lasry ve ark. (1987), yaptıkları çalışmada... ... saptanmıştır (Graydon 1988). ... ortaya çıkarmışlardır (Bard ve Sutherland 1955). Aynı yazarın, aynı yıldaki değişik yayınları (Bayık 1996 a, Bayık 1996 b) şeklinde belirtilmelidir. Birden çok yazar aynı anda gösterileceği zaman, aynı parantez içinde virgülle ayrılarak gösterilmelidir. Örnek: (Argon 1992, Karadakovan 1992). Kaynakçada: Kaynaklar, alfabetik sıra ile dizilmelidir. Yazar ad (lar) ının baş harfleri arasına noktalama işaretleri konulmamalıdır. Üç yazara kadar çoğul yazarlı kaynaklarda, yazar soyadı ve adının baş harfini izleyerek aralarına virgül konulmalıdır. Üçten fazla yazarlı kaynaklar, ilk üç isimden sonra “ve ark.” şeklinde belirtilmelidir. Dergi isimleri, Index Medicus’a uygun olarak kısaltılmalıdır. Dergi makalesi, kitap isimleri yazılırken, ilk kelimenin baş harfi büyük, diğerleri küçük harfle yazılmalıdır. Kaynakların Yazılışı ile İlgili Örnekler Dergi Makalesi Lorig K, Gonzales VM, Ritter P ve ark. (1997). Comparison of three methods of data collection in an urban Spanish-speaking population. Nurs Res, 46: 4, 230-234. Dergi Eki (Supplement) Weiss ME (1991) Tympanic infrared thermometry for fullterm and preterm neonates. Clin. Pediatr, 30 (Suppl. 4), 42-45. XVII Kitap Karasar N (1995) Araştırmalarda rapor hazırlama. 8. Basım, Ankara: 3A Araştırma Eğitim Danışmanlık Ltd., 101-112. Kitap Bölümü Kaufman CA, Wyatt RJ, (1987). Neuroleptic malignant Syndrome. (içinde) Melszer HY (ed). Psychopharmacology. New York: Raven Press, 1421-31. Kitap Çevirisi: Bauer M, Bosh G, Freyberger H ve ark. (1985). Psikiyatri. Koptagel G (çev)., 3. Baskı, Kırklareli: Sermet Matbaası, 75-83. Yazar Adı Olmayan Yayınlar American Heart Association (198). Recomendations for human blood pressure determination by sphygomomanometers: Report of a special task force appointed by the steering committee. American Heart Assosciation, Circulation, 77, 501, 514. Kongre Bildirileri Kayır A (1986). Tek ve kardeşli ergenlerde şahsiyet yapısı. XXI. Ulusal Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi Kitabı, İstanbul: Mimeray Ofset, 546-52. Kongre bildirileri kitap haline getirilmemişse, sunulduğu kongrenin adı, yeri, yılı ve sözel ya da poster bildiri olduğu belirtilmelidir. Yayınlanmamış Tez Yavaş Ö (1993). Bir üniversite hastanesinde çalışan hemşirelerin iş doyumu ve örgütsel gereksinimlerine ilişkin bir inceleme. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir: Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 53-55. Yazarı Editör Olan Yayınlar Uyer G (Ed) (1986). Yeni bir birimin planlanması ve organizasyonu. (içinde) Hemşirelik hizmetleri yönetimi el kitabı. 1. Baskı, İstanbul: Birlik Ofset Ltd. şti., 52-61. Basılmamış Yayınlar: Gordes G, Cole JO, Haskell D ve ark. The naturel history of tardive dyskinesia. J. Clin Psychophormacol, (Baskıda). Gazete Makalesi Akbal O (1992). Bilimin özgürlük savaşı. Milliyet Gazetesi, 7 Temmuz, 12.
Benzer belgeler
E.Ü. HYO Dergisi Cilt 22 - Sayı 2 - 2006 - Hemşirelik Fakültesi
sayılı Resmi Gazetede yayınlanan "Üniversitelerde Ders Aracı Olarak Kullanılan Kitaplar, Teksirler ve Yardımcı Ders
Kitapları Dışındaki Yayınlarla İlgili
Yönetmelik" bağlamında yayınlanmaktadır.
Ya...
Bu PDF dosyasını indir
Bu dergi 22 Ekim 1984 gün ve 18553
sayılı Resmi Gazetede yayınlanan "Üniversitelerde Ders Aracı Olarak Kullanılan Kitaplar, Teksirler ve Yardımcı Ders
Kitapları Dışındaki Yayınlarla İlgili
Yönetmel...
Hemşirelerde Problem Çözme Becerileri: Öz Değerlendirme
intravenöz girişim uygulanmıştır.
Verilerin analizi Ege Üniversitesi Bilgisayar Merkezi’nde SPSS programı
kullanılarak yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi sonucunda, birinci ve ikinci
grupta b...