Ortak Roman Bölüm 9 Profesör Moretti arabasını park edip elinde
Transkript
Ortak Roman Bölüm 9 Profesör Moretti arabasını park edip elinde
Ortak Roman Bölüm 9 Profesör Moretti arabasını park edip elinde Erol’un ufak valiziyle eve girdi. Andreana masanın başında oturmuş soyduğu elmayı dilimliyordu. “Merhaba Andreana, nerede bizimki?” “Sen gittiğinden beri çalışma odasında. Işıkları da söndürmüş, belki koltukta uyuyordur. Ya senden ne haber? Gittiğine değdi mi bari?” “Ben gitmeseydim otelden arayacaklarmış zaten. Anladığım kadarıyla İtalyanca konuşan sinirli bir kadın Erol’un peşinde. ” “Kim acaba?” “Bilmiyorum. İstanbul’dan arıyormuş.” Andreana soran gözlerle bakıyordu. Profesör, ‘hepsi bu kadar’ der gibi ellerini iki yana açıp çalışma odasına doğru yürüdü. Girişteki apliğin düğmesine basıp aralık kapıdan usulca içeri süzüldü. Erol, sorununun çözümü tavanda yazılıymış gibi kafasını arkaya atmış, gözlerini yukarı dikmiş oturuyordu. İçeri birinin girdiğini fark edince koltuğunda doğruldu. Profesör de ilk söyleşide yaptığı gibi karşısına oturdu. Bir süre kimse konuşmadı. “Şimdi nasılsın dostum?” Moretti’nin sesi yumuşak ve sevecendi. “Bıraktığın gibi, belki daha da kötü Bruno. Bir boşlukta düşer gibiyim.” Sesi bezgin çıkıyordu. Kısa bir duraksamadan sonra devam etti: “Ne yapacağım şimdi ben?” Profesör bakışlarını karşısında oturan bitkin adamın gözlerine dikmişti. “Bu biraz da senin ne yapmak istediğine bağlı Erol. Bir gece öncesine dönmek istiyor musun? Neler olduğunu merak ediyor musun?” “Aslına bakarsan etmiyorum. Nasıl desem, sinirleri alınmış bir azı dişi gibiyim. Kalıp yerinde, içi bomboş.” “Yine de, müsaade edersen sana bir şey göstermek istiyorum.” Yanında getirdiği kitabı uzattı. “Bunu hatırlıyor musun?” “Elbette. Bu sabah başucumda bulduğum roman bu. Umberto Eco’nun romanı.” “Doğru hatırlıyorsun. Hatta henüz okumaya başlamadığını söylemiştin bana. Oysa içinde sana ait olduğunu sandığım bir not buldum. Hem de dün akşam yazılmış bir not. Bu senin el yazın olabilir mi?” Erol kapağın içindeki yazıya dikkatlice baktı. Yüzündeki ifade değişmemişti. “Bu sabah bilgisayarın başında çalışırken notlar almıştım. Bu da o yazıya benziyor, ben yazmış olabilirim.” “Sanırım Türkçe yazmışsın, bana tercüme edebilir misin?” Erol, dudaklarında belli belirsiz bir titreyişle, kendisinden istenileni yerine getirdi. “Şöyle yazmışım, ‘Kızıl saçlı prensesim, bugün tam yirmi yıl doldu. Ayrı yürüdüğümüz yolun sonuna geldik. Elveda…’ Sonra da altına tarih ve saati not etmişim.” Demek yirmi yıl diye mırıldandı Profesör. “Peki, sence bu kızıl saçlı prenses kim olabilir?” Erol oturduğu yerden acı acı gülümsedi. “En ufak bir fikrim yok.” Profesör kitabın sayfalarını karıştırmaya başlamıştı. Birden ilk bölümdeki giriş cümlelerinin altının iki kere çizildiğini fark etti. “Bana kalırsa bu kitabı okumaya başlamışsın sen, dinle bak, altını çizdiğin bölümde ne yazıyor: ‘Adınız ne peki?’ ‘Bir dakika, dilimin ucunda.’ Umberto bu romanda Milano’da yaşayan bir sahafın hikâyesini anlatıyor. Kaza geçiren Giambattista Bodoni’nin kendi yaşadıkları dışında her şeyi hatırladığı roman bu.” “Tıpkı benim gibi” diye atıldı Erol. Erol’un bu son refleksi profesörü keyiflendirmişti. Umutla gülümsedi karanlıkta. “Sana birkaç soru daha sorsam, ne dersin?” “Yapacak başka şey yoksa zaten, neden olmasın?” “Çok iyi” dedi Profesör. Erol’un moralini yükseltip, onun güvenini kazanması gerektiğini biliyordu. “Oteldeki odanda kırılmış halde yerde duran bir cep telefonu buldum. Senin olabilir mi acaba?” “Evet olabilir, ben de sabah duvarın dibinde gördüm onu. Çalışmaz haldeydi.” “Duvarda da izi kalmış, o telefonu kim öyle fırlatmıştır dersin?” “Söyledim ya kafam bomboş, ama benden başka kim olabilir ki!” “Peki, neden?” “Dedim ya Bruno, zerrece fikrim yok. Ama illaki bir tahmin istiyorsan, bir şeye sinirlenmiş olabilirim, öyle değil mi?” “Haklısın Erol, büyük ihtimalle öyle olmalı. Bak, o notu gece saat 10’a 20 kala yazmışsın. El yazında bir anormallik yok, demek seni sinirlendiren olay daha sonra meydana gelmiş.” Erol İçini çekti. “Bütün bunlar tahmin, Bruno, ne yazık ki hiçbiri derdime deva değil.” Profesör kontrolü kaybetmek istemiyordu. Konuyu değiştirmeye karar verdi. “Peki dostum, sence Selin kim olabilir?” “Kim dedin?” “Selin, ancak yanlış telaffuz etmiş olabilirim, şuraya yazayım.” Erol kâğıda yazılan isme baktı. “Telaffuzun iyi sayılır Bruno, evet Selin yazıyor burada. Bir kadın adıdır Türkçede.” “Sana bir şey ifade ediyor mu?” Erol umutsuzca başını salladı. “Hayır, kesinlikle hayır.” Bir kere daha tıkanmışlardı. Ailesinden bir daha bahsederse Erol’un nasıl tepki vereceğini kestiremiyor, şu aşamada Selin’le telefonda konuşmasının da travmayı derinleştirmesinden korkuyordu Moretto. Son kozunu oynamaktan başka çaresi kalmamıştı. Koltuğunu Erol’a yaklaştırıp, daha da yumuşak bir sesle konuştu: “Sana anlatmak istediğim bir şey var. Beni dinlemek ister misin?” “Tabii Bruno, dinliyorum” “Senin de az önce söylediğin gibi bir hafıza kaybı yaşıyorsun. Büyük olasılıkla dün gece ağır bir travma geçirmişsin. Biliyorsun, bazen büyük bir fiziki acı insanları bayıltır. Sistemin kendini koruma amacıyla geçici bir süre kapanması diyebiliriz. Ancak söz konusu travma fiziki değil de duygusal ise, verilen tepkiler değişebilir. Dün gece, hafızasını kısmen yitiren bir roman kahramanının hikâyesini okurken aynı durum senin de başına geliyor. Burada birbirini tetikleyen bir süreç var. Bu süreci başlatan ise aldığın sürpriz bir haber olmalı. Seni derinden yaralayan, kızdıran, üzen bir haber.” Profesör bir an için susup karşısında oturan gizemli ziyaretçinin tepkisini ölçmeye çalıştı. Loş ışıkta yüz hatlarını iyi seçilemiyordu ama nefes alışı düzgün sayılırdı. Sözlerini tamamlamaya karar verdi. “Bak dostum, senin bir ailen var. Bu arada, Selin adında bir kadın İstanbul’dan seni arıyor. Cep telefonundan sana ulaşamadığını, seninle bir an evvel görüşmek istediğini söylemiş oteldeki kıza. Hatta benim evi bile aramak istemiş. Demek ki randevumuz olduğunu bilen bir kadın.” Yine sustu, sonra fısıldar gibi devam etti: “Sim kartın cebimde. Selin’in telefon numarası da yanımda. En önemli soru şu: Gerçeklerle yüzleşmeye hazır mısın?” Birkaç dakika ikisi de konuşmadı. Erol’un derin nefes alışları duyuluyordu. En sonunda boğuk bir sesle konuştu: “Peki, sen düşünüyorsun Bruno? Aramalı mıyım o numarayı? Ya sonra ne olacak? Delirecek miyim ben? Yoksa çoktan delirdim mi?” Profesör teskin edici bir tonda yanıtladı. “Hayır Erol, kesinlikle deli değilsin, zihnin en az benimki kadar net, yalnızca yaralı bir insan olarak tanımlayabilirim seni. Derin bir yaranın acısını bilinçaltına gömmüş bir insan. Bu yaranın sebebini bilmeden ikinci bir risk almasak daha iyi.” Rüzgârla iki yana savrulan dalların hışırtısından başka hiçbir şey duyulmaz olmuştu. En sonunda o sessizliği yine Profesör bozdu. “Sana bambaşka bir şey soracağım dostum. Hipnoz hakkında ne biliyorsun acaba? Bir fikrin var mı?” Erol’un sesi yine normale dönmüştü. Sözlü sınava kalkan çalışkan bir öğrenci gibi konuşmaya başladı: “Hipnoz, uyku ile uyanıklık arasında bir trans hali. Zaten ‘hypnos’ Yunancada uyku demekmiş. Telkinlerle yönlendirmeye imkân verdiği için her zaman ilgi odağı olmuş bir konu. Ancak terapi seanslarında ilk bilimsel denemeler 19. yüzyılda, Pierre Janet ve Sigmund Freud ile başlar…” Bir nefes molası verip devam etti. “Hatta, Harvard’da rüya ve hipnoz üzerine araştırmalar yapan Dr. Deidre Barrett’in Tales from a Hynotherapist’s Couch (Bir hipnoterapistin koltuğundan hikâyeler) adlı bir eserini de okumuştum.” Profesör, karşısındaki yabancının bilgisinden etkilenmişti. Demek bizim konulara hiç de yabancı biri değil diye düşündü. Bu iyi haber. “Öyleyse geçici hafız kayıplarına hipnozla çözüm arandığını da biliyor olmalısın.” “Evet Bruno, biliyorum” diye yanıtladı Erol. “Hatta çocukluğunda tacize uğramış ergenlerin sorunlarını çözmede kullanılan, kimi zaman da eleştirilen bir yöntem bu.” “Bravo dostum. Bu konuda hayli bilgili olman bizim için bir şans. Şimdi sana dosdoğru soracağım… ” Birden boğazına bir şey kaçmış gibi yutkundu, senelerdir kullanmadığı bu tekniğe başvurması doğru muydu acaba? Kalbi hızla atıyordu. Tüm cesaretini toplayıp sordu: “Karar senin dostum, Selin’i mi arayalım, yoksa bilinçaltına bir yolculuk için bir hipnoz seansına var mısın?” Kısa bir sessizlik. Kuru bir öksürük. Kısık ama kararlı bir ses. “Sana güveniyorum Bruno, hadi başlayalım…” * * * * * Dokuzuncu bölümün sonu… Ortak Roman hakkındaki düşüncelerinizi, önerilerinizi yorum bölümünde Hasan Saraç’la ve diğer okurlarla paylaşabilirsiniz. Sekizinci bölüme katkı sağlayan okurlar: Hale Nur Durmuş, Başak Kırmacı, Doğancan Bedir, Rosetta, Gülin Demirok, Ece Korkmaz, Derya Çiftkaplan, Hatice Kılıç, Güven Demir, Gamze Gökoğlu, Semin Özkan, Erte Oyar, Gizem Sakallı, Aysun Aksel, Hülya Yarıcı, Lale Bollukçu Özer Tüm katılımcılarımıza değerli yorumları, eleştirileri ve önerileri için teşekkür ediyoruz.
Benzer belgeler
Önceki bölümleri okumak için buraya
Kasada duran katlanmış kâğıdı eline alıp yine o mahut koltuğa doğru
yöneldi. Bir hışımla terk etmişti onu yarım saat kadar önce, şimdi tıpış tıpış
dönecekti yine o davetkâr kucağına. Sanki bir Sand...
buraya - Edebiyathaber.Net
kıza zoraki gülümsedi:
“İyi ki hemen geldiniz, sanırım başım belada.”
“Ama Signor Adoni” dedi kız, muzip bir gülümsemeyle