Sayı 49 Kasım 2012 - ATAUM
Transkript
Sayı 49 Kasım 2012 - ATAUM
ATAUM e-bülten Yıl 4 - Sayı 49 Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi Avrupa Gündemi... EKİM 2012 Kriz Göçmenine Önlem! İsviçre'de Ordu Göreve İsviçre, AB başkentlerinde kemer sıkma politikalarına yönelik protestoların artmasını takiben, ülkesine gelen göçmenlerin çıkarabileceği kargaşadan gitgide daha fazla endişe duymaya başlamışa benziyor. Öyle ki, Ekim'de bir askeri tatbikat gerçekleştirildi ve ordunun olası bir sivil kargaşaya müdahale edebilme kapasitesini test edildi Bilindiği gibi, İsviçre kendi iradesiyle tarafsız olmuş ve AB Antlaşması’nı da tarafsızlık gereği reddetmiş bir ülke. Ne var ki, buna zıt olarak 200 bin askeri kapasiteye sahip. Yani, nüfusa oranladığımızda Avrupa’nın aslında en kalabalık ordularından biri. Fakat ordunun en son silahlı mücadelesi Napolyon döneminde gerçekleştirilmiş. İsviçre ordusu çok uzun zamandır sadece uluslararası örgütlerin barış operasyonlarına asker gönderiyor. ORDUNUN KRİZ SENARYOSU Ezgi ÖZEN Ekonomik krizin etkisiyle Yunanistan, Fransa, Portekiz ve İspanya’dan İsviçre’ye göçenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. İsviçre, kendisine göçenlerin kargaşayı ve sivil itaatsizliği de beraberinde getireceğinden korkuyor. Bu nedenle olsa gerek, yapılan açıklamalarda “polisin müdahale edemeyeceği noktada ordunun tamamlayıcı olarak devreye girebileceği” belirtiliyor. Malum, Euro bölgesindeki ülkelerde protestolar şiddetli biçimde devam ediyor. Eylül’de yine binlerce insan Madrid’te sokaklara döküldü. Angela Merkel, Yunanistan’a gerçekleştirdiği ziyaretinde yaklaşık 7 bin polis tarafından korunmak zorunda kaldı. Olayın hemen ardından Coca Cola, Yunanistan’ı terk ederek fabrikalarını İsviçre’ye taşıyacağını ilan etti. (devamı 3.sayfada) Özür Yolunda Fransa Esra DERE sayfa 4 'Uyan Polonya!' Recep Ersel ERGE sayfa 14-15 Hollanda'nın Shell Davası Avrupalılar ve Kalkınma Yardımları Üçüncü Sanayi Devrim? Onur HAZNEDAR sayfa 5 Vural YAVAŞ sayfa 8-9 Esra AKGEMCİ sayfa 12-13 Sırbistan'dan Önemli Bir Adım Portre: Alfred Nobel Oğuz TEKİNDAŞ sayfa 17 Recep Ersel ERGE sayfa 22-23 üyelik ve diğer talepleriniz için [email protected] Tenten Tartışması, Yeniden Gökçe ÖZSU sayfa 24 10 2 Avrupa'nın İnsan Hakları Karnesi İhlal mi İhmal mi? Ezgi KÖSE EKİM 2012 ATAUM e-bülten Avrupa’nın İnsan Hakları Karnesi İhlal mi İhmal mi? Ezgi KÖSE Bugüne dek uluslararası alanda insan hakları, demokrasi gibi kavramları kendisinden fazlasıyla duyduğumuz AB, kendi prensiplerini zaaflarına teslim ediyor. Genişleme sürecinde dahi içine dahil edeceği devletlere uyum kriterleri çerçevesinde insan hakları, eşitlik, demokrasi dersleri veriyorken son birkaç yıldır yaşananlar gözleri Avrupa Birliği üyesi ülkelerinin üzerine çevirdi. Amerika merkezli İnsan Hakları Örgütü (HRW), Avrupa’da insan hakları ihlali yaşandığını tespit ederken Avrupa’nın buna sessiz kalmasına da dikkat çekiyor. Bu ihlallerin en fazla yaşandığı 9 Avrupa ülkesinin ismi zikrediliyor ve listenin başında da Fransa yer alıyor. Örgütün sorunlu bulduğu Almanya, Yunanistan, Macaristan, İtalya, Hollanda, Polonya, İspanya ve İngiltere de insan hakları ihlalinde ilk ona girmiş durumda. Yunanistan ve Macaristan'daki ırkçı çetelerle Arap göçmenler, Çingeneler ve “terör zanlısı Müslümanlar”a yönelik kötü muameleler gözler önüne seriliyor. Fransa ve İtalya’da Çingenelerin sınırdışı edilmesi aşamasında insanlıkdışı yöntemler kullanılması ve özellikle Arap Baharı sonrası Kuzey Afrika’dan gelen sığınmacılara yapılan muameleler de içler acısı. Rapora göre sığınmacılar hem avukatlarıyla görüştürülmüyor hem de uluslararası hukuka aykırı olarak işkence görecekleri aşikar olan ülkelerine geri gönderiliyor. Aynı zamanda başörtüsü ve burkayı da yasaklayan Fransa' nın artan hoşgörüsüzlük karşısında tedbir almadığı, Hollanda'da ise İslam karşıtı Geert Wilders'ın görüşlerinin mahkemelerce hoş görüldüğü vurgulanıyor. 22 Temmuz' da Norveç'te 77 kişiyi öldüren Anders Breivik'i hatırlatan HRW, Norveçli katilin İslam karşıtı görüşlerinin Avrupa'da merkeze taşındığına ve hoş görüldüğüne işaret ediyor. Belki bu yaşananlar Avrupa dışındaki ülkelerde de hem de misliyle yaşanıyor ancak her fırsatta insan haklarını siyasetin temel unsuru haline getiren AB’nin bu tür durumlara karşı sessiz kalması tepkiyle karşılanıyor. Üstelik HRW, a raş tır ma sonuçlarını AB merkezine bildirmiş olmasına karşın, Brüksel'in üye ülkeleri suçlamaktan imtina ettiğini vurguluyor. AB Komisyonu'nun basın kanunuyla ilgili Macaristan’a, Çingenelerin sınır dışı edilmesiyle ilgili Fransa’ ya, göçmenlere yönelik kötü muamele dolayısıyla Yunanistan'a karşı açtığı soruşturmaları bir neticeye varmadan kapattığı iddialar arasında yer alıyor. Bağımsız olarak yapılan diğer analizler de gösteriyor ki, 2007’de Avrupa’da sayısı 37 olan insan hakları ihlali kapsamındaki suçların oranı yüzde 100’den fazla bir artışla 2011’de 75’i buldu. Yapılan incelemelerin sonuçlarına baktığımızda, son beş yıl içindeki bu artışın AB üyesi ülkelerin içinde bulundukları ekonomik kriz sonucu halkların sağa görüşe ve milliyetçiliğe kaymasıyla ilgisi var. İnsanların ve hükümetlerin tahammül sınırlarının azalmasının da ihlal suçlarının artmasına neden olduğunu söyleyebiliriz. Avrupa ülkelerinde yaşanan ekonomik buhranın, bu ülkelerde değişen sosyal durum, fakirliğin yayılması, ekonomik çatlak ve insan hakları ihlal girişimleri gibi konulara gölge düşürdüğünü görebiliyoruz. Nitekim Uluslararası Af Örgütü İcra Müdürü Nataşa Kazachin El-alem bir haber kanalına verdiği demeçte, Avrupa'da insan hakları meselesinin ciddi ve zor meselelerden biri olduğunu kaydediyor: “Avrupa ülkelerinde insan hakları ihlaline, azınlık ve göçmen hakları ihlaline ve cinsiyetler arasında ayrıma şahit oluyoruz.” Irk ve din ayrımcılığıyla birlikte aile içi şiddetin ve kadınlar üzerindeki baskının da arttığı Avrupa ülkelerinde intihar vakalarının sayısı da yükselişte. Ciddi bir gerileme işareti verdiği düşünülen Avrupa ülkelerinin iç meseleleri artık uluslararası bir sorun halini bile aldı. Avrupa’nın temel hak ve hürriyetlerle insan hakları konularındaki retoriğine yakışır bir biçimde önleyici tedbirler alması, suçu tespit edilenlerin görmezden gelinmeyip cezalandırılması ve kötü hadiselere engel olması bekleniyor. 2 ATAUM e-bülten İsviçre bir AB üyesi olmamasına rağmen, serbest dolaşım anlaşmasını imzalayarak AB üyesi 15 ülke vatandaşlarının İsviçre’ye seyahati ve yerleşmesine olanak tanıdı. 2009’da krizin ilk dalgaları Avrupa’yı vurduğunda, AB’ yle İsviçre’nin yaptığı ikili antlaşmalar gereği artan hareketlilikle İsviçre’deki işsizlik oranları da belli bir ölçüde artı. Aslında İsviçre serbest dolaşım antlaşmasını askıya alabilme yetkisine sahip. Ama krizin ardından işsizlik oranı İsviçre’de yalnızca yüzde 3.5’e yükseldi ve bu antlaşmanın askıya alma yetkisini tanıdığı oranın çok çok altında. Kaldı ki, böyle bir işsizlik oranını şu an pek çok Euro ülkesi hayal bile edemez halde. Dolayısıyla İsviçre, şu anda ekonomik krizle sarsılan AB ülkelerinin arasında bir vaha durumunda. Yatırımcıların yanı sıra, AB vatandaşları ve AB’de bulunan göçmenler de gözünü İsviçre’ye dikti. Bu durum İsviçre’ nin gözünü oldukça korkutmuş görünüyor. İsviçre AB üyesi ülkelerden gelecek göçmenlere kapılarını açmakta pek de istekli değil. Nitekim geçtiğimiz aylarda ikili antlaşmaya konulan bir “güvence maddesiyle” İsviçre’ye Doğu Avrupa’dan gelen göçmenlere tekrardan kotalar getirilmesi çok tartışılmıştı. Alınan önlemlere şimdi de ordu gücünün olası durumlara hazırlanması ekleniyor. Nitekim İsviçre Savunma Bakanı Uli Maurer, “ilerleyen yıllarda orduya ihtiyaç duyabileceğimizi göz ardı etmemeliyiz” diyor. İsviçre ordusunun modernizasyonu da gündemde. Hatta orduya yeni jetlerin alınması planlanıyor. Öte yandan, İsviçre’nin korkularını bir askeri tatbikatla dile getirmesi tepki doğurdu. Dış ticaretinde AB’ye göbekten bağlı bir ülke olarak eko- İsviçre'de Ordu Göreve Ezgi ÖZEN EKİM 2012 nomisini ve sanayisini krizden korumak amacıyla pek çok önlemi alan İsviçre, Euro bölgesindeki karışıklıkların ülkeye göçü arttıracağının da uzun zamandır farkına varmışa benziyor. Fakat göçmenlerin çıkaracağı olası bir kargaşa senaryolarını da içeren bir askeri tatbikatın gerçekleştirilmesi akıllarda soru işaretleri yaratıyor. Po- listen bile önce askerin akılla ra gel me si, Sa vun ma Bakanlığı’nın politik bir hamlesi olarak görülüyor. Ordunun kendini meşrulaştırma çabası mı? Sivil toplum örgütleri ordunun meşruiyet krizi yaşadığını ve ekonomik krizin bu varoluş sorununu çözebilecek bir sebep olarak öne sürüldüğünü söylüyor. Malum, İsviçre kendi iradesiyle tarafsız olmuş ve AB Antlaşması’nı da tarafsızlık gereği reddetmiş bir ülke. Ne var ki, buna zıt olarak 200 bin askeri kapasiteye sahip. Yani, nüfusa oranladığımızda Avrupa’nın aslında en kalabalık ordularından biri. Fakat ordunun en son silahlı mücadelesi Napolyon dönemin de ger çek leş ti ril miş. İsviçre ordusu çok uzun zamandır sadece uluslararası örgütlerin barış operasyonlarına asker gönderiyor. Dolayısıyla İsviçre ordusu de- nince akla “Swiss Army” markalı saatlerin devletin silahlı gücünden daha önce gelmesi doğal. Ne var ki, önümüzdeki sene ordunun tamamen tasfiye edilip edilmemesinin halkoyuna sunulacağı hatırlanırsa, yapılan tatbikatın bir mevzi koruma ve meşrulaştırma çabası olarak anlamlandırılması da ihtimal dahilinde oluyor. İsviçre’de çıkacak bir kargaşada ordunun müdahale etmesi durumunda, İsviçre’nin önemli bir demokrasi krizi yaşayacağı aşikâr. En büyük kargaşanın meydana geldiği ve Starbucks’ın yakıldığı Yunanistan’da bile hiçbir zaman sivil kargaşaya ordunun müdahalesi söz konusu olmadı. Yunan hükümeti, halk ile çevik kuvvet arasında yaşananların ardından, yoğun olarak biber gazı ve polisin aşırı şiddet uygulamasına yönelik soruşturmalar başlatmayı kabul etti. Üstelik gösterilerden bir tanesinde polisler de çıkarılan yangında yaralanmıştı. İsviçre’de yapılan tatbikatlarda kullanılan senaryoların gerçek olması ve ordunun işin içine girmesi, aşırı güç kullanımının kayda değer örneklerinden biri olarak tarihe geçecek gibi duruyor. Krizin İsviçre’ye sıçraması olasılığının yok denecek kadar az olmasıysa ordunun varlığını meşru kılma çabasının boşa çıkacağını gösteriyor. İsviçre frangı, Euro-dolar piyasasında kaybeden yatırımcıların gözbebeği durumunda. İsviçre’nin yoğun göç alması durumunda bile, yaşayacağı en büyük sıkıntının emlak piyasasında bir anda yükselen fiyatlar olacağı düşünülüyor. Bunun düzenlenmesi için de bir orduya ihtiyaç yok. İsviçre’de askerliğin hala zorunlu olması da bir diğer ilginç nokta. Zorunlu askerliğin kaldırılmasını savunanlar, ayrıca hükümetin olası kargaşaya karşı aldığı önlemlerin aşırılığını da vurguluyor. İsviçre’de artık orduya dur demenin zamanı geldiğini söyleyen sivil toplum örgütleriyse gün geçtikçe çoğalmakta. 3 11 10 4 Özür Yolunda Fransa Esra DERE EKİM 2012 ATAUM e-bülten 11 Özür Yolunda Fransa Esra DERE “17 Ekim 1961 tarihinde, ülkelerinin bağımsızlığı için gösteri yapan Cezayirliler kanlı bir şekilde bastırıldı ve öldürüldü. Cumhuriyet açıklıkla bu gerçeği tanır. Ardından 51 yıl geçen bu dramda hayatını kaybeden kurbanları saygıyla anıyorum.” Bu tarihi ifade, 1961’de Paris’te yaşananlardan tam 51 yıl sonra aynı gün Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’nin ağzından döküldü, Fransa için Cezayir konusunda çok önemli bir ta- bunun yıkımı ve özrün ilk adımı olarak. Hollande, geçen yıl bu trajediyi kabul edeceği vaadinde bulunmuştu. Trajedinin resmen tanınması için alternatif internet gazetesi Mediapart tarafından başlatılan kampanyaya da imzasını atmıştı. Mediapart, sloganında “ne intikam ne pişmanlık, ama gerçeğin adaletiyle halkların uzlaşısı: Ancak bu şekilde yeni bir Fransız-Cezayir kardeşliğini inşa edebiliriz” diyordu. Böylece Fransa’nın onlarca yıl sü- ren suskunluğu son buldu. Bu açıklamadan bir hafta sonra 23 Ekim’de bu defa Fransız Senatosu’na geçti söz sırası. Senato, Komünist Grup Senatörü Nicolo Borvo Cohen-Seat’in muhalefet gruplarına gündeme yasa önerisi getirme olanağı veren “nich parlamentaire” uygulamasına Ocak’ta başvurmasıyla önüne gelen teklifi görüştü. Teklifin konusu, “Fransız devletinin sorumluluğunun Meclis kararıyla tanınması”ydı. Parlamento’ daysa Sol Cephe (Front de Gauche) milletvekili François Asensi, olayların tüm boyutlarıyla aydınlatılması için 17 Ekim’de bir yasa önerisi sundu. Asensi, 1997’den beri İçişleri Bakanlığı arşivlerinin açılmasını istiyordu. Çünkü “ismine layık bir demokrasi bu korkunç olaylar üzerindeki sırrı devam ettiremezdi” ve “yasa önerisinin kabulü iki halkın yakınlaşmasına katkı sağlayacaktı”. rafından organize edilmiştir. Polisin bu eyleme müdahalesi sonucu onlarca kişi kaybolur, öldüresiye dövülür, Seine nehrine atılır veya kurşunlara hedef olur. Tarihçilere bakılırsa, olaylar sırasında 300 dolayında kişi hayatını kaybetti, 13 bin kişi de gözaltına alındı. Saint Michelle Köprüsü’nün duvarları- na da iri harflerle “Ici on noie les Algeriens” yani “Cezayirlileri burada boğduk” yazıldı. Fransız resmi tarihinin sözcüleri olarak görülen kimilerine göreyse, Cezayirli göstericilerin polise karşı koyması sonucu meşru müdafaa amacıyla sadece 3 kişi öldürülmüştür. mı da anıyorum” diyerek, iktidar grubu olarak teklifi desteklediklerini dile getirdi. Konuşmaların ardından yapılan oylamada, teklif 168’e karşı 172 oyla kabul edildi. Böylece Fransız Senatosu, olaylarda devletin rolünü tanımış oldu. Fakat kararın hem henüz hukuksal bir etkisi yok hem de Ulusal Meclis tarafından da onaylanması gerekiyor. Kararın şu anki anlamı, olayların yaşanmasında emniyet birimlerinin suçlu olduğunun kabulüyle sınırlı aslında. Nitekim muhafazakâr UMP partisi de bu imaya cevabında, 17 Ekim 1961’de olanları ve kurbanları unutmanın söz konusu bile ola- mayacağını, ancak devletin polisini ve onunla birlikte tüm Cumhuriyet’i suçlamanın da kabul edilemeyeceğini ifade ediyor. Aşırı sağ parti lideri Marine Le Pen ise Fransa’da bulunan Cezayir asıllı yeni neslin bundan sonra Fransa’ya düşmanlık besleyeceği iddiasında. Cezayir asıllı yeni nesil adına bir şey söylemek için belki çok erken ama Fransızların yüzde 70’i Le Figaro’nun yaptığı ankette olayın kanlı bir müdahale olarak tanınmasına karşı çıkarak tutumlarını ortaya koyuyor. Neydi bu korkunç olaylar? Kimilerine göre söz konusu olaylar, 1954 ile 1962 arasın da ya şa nan FransaCezayir savaşının sonlarına doğru gelinmişken Paris’te Fransız polisince gerçekleştirilen ve toplu ölümleri beraberinde getiren kitlesel bir yıkımdı. Hikâyesi şöyleydi: “Cezayirli bağımsızlıkçılara karşı mücadele” adı altında bir karar alınır. Cezayirlilerin saat 20.30 ile 5.30 arasında sokağa çıkmasını yasaklayan bir karardır bu. Kararı protesto etmek isteyen ve aralarında kadınlarla çocukların da olduğu 30 bin kişi, 17 Ekim akşamı Paris sokaklarına iner. Eylem, Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) Fransa federasyonu ta- Toplumun tepkisi Fransız Senatosu’nda görüşülen ve oylanan karar teklifinde tartışma her zamankinden farklı değildi: Mesele, tarihçilerin işi mi, değil mi? Nitekim teklife, “bu bizim değil, tarihçilerin yapması gereken bir çalışmadır” diyen ana muhalefet UMP destek vermedi. Komünist grup, UMP’ye “tarihi bir gerçeği tanıyoruz, tarihçilerin işini elinden almıyoruz” diye cevap verdi. Amaç artık gerçeklerle yüzleşmekti. Aynı yönde teklif veren Yeşiller Senatörü Esther Benbassa da olayın tarihsel geçmişini hatırlatarak, “hala ölenlerin ve yaralıların sayısını bile bilmiyoruz. Nehirlerden cesetler toplandı, Paris’in göbeğinde insanlar boğularak, vurularak öldürüldü. Yeşiller Grubu olarak Nanterre Hastanesi’yle polis arşivlerinin açılmasını, olayın bütün gerçekleriyle ortaya çıkarılmasını istiyoruz” şeklinde konuştu. Sosyalist Grup adına söz alan Cezayir asıllı Senatör Bariza Khiari ise, “bu olayın aydınlatılmasını isteyenler Fransızların değil, bu olaydan sorumlu olanların bulunmasını istiyor. Cezayir ve Fransızların barış içinde birlikte yaşayabilmesi için bu kara dönemin aydınlatılması gerekir. Politik pozisyonu nedeniyle tutuklanan annemi, Paris’te tutuklanan ve işkence gören baba- 2 ATAUM e-bülten EKİM 2012 Hollanda'nın Shell Davası Onur HAZNEDAR 5 Hollanda'nın Shell Davası Onur HAZNEDAR Bugünlerde Hollanda tarihi eşine az rastlanır bir davaya tanıklık ediyor. Hollanda ve İngiltere ortaklı çokuluslu bir şirket olan Shell, Nijerya’da çevre kirliliğine yol açtığı gerekçesiyle geçtiğimiz ay Hollanda’da hâkim karşısına çıktı. Nijeryalı dört çiftçiyle Hollandalı bir sivil toplum örgütü çalışanının açtığı bu davanın örneklerine her ne kadar ABD ve İngiltere’de daha çok rastlansa da Hollanda’ da ilk kez bu tip bir davanın görülüyor olması, davayı önemli bir hale getiriyor. Bir Avrupa mahkemesinin Avrupa dışındaki bir konuyla ilgili bir davaya bakıp bakamayacağıysa ayrı bir tartışma konusunu oluşturuyor. Bir zamanlar tarım ve balıkçılığın yapılabildiği Nijer deltasında bugünlerde tek görülebilen şey yoğun bir petrol tabakası. Özellikle son 50 yıldır bölgede devam eden petrol arama çalışmaları çevreye telafisi zor zararlar veriyor. Birleşmiş Milletlerin 2011’de yapmış olduğu bir araştırmaya göre, bölgedeki hasarın giderilmesi 30 yılı alacak ve bir milyar Amerikan dolarına mal olacak. İşte Shell de Nijerya’da elli yılı aşkın bir süredir faaliyet gösteren ve ülkedeki en önemli petrol üreticisi konumuna sahip olan şirket olarak bu bağlamda dikkatleri üzerine çekiyor. Nijer deltasındaki kirliliğin sorumlusu Shell olarak gösteriliyor. Ancak bu noktada gündeme Shell’in gerçek anlamda ne kadar sorumlu olduğu soru- su getiriliyor. Buna göre, Nijer deltasında sabotajlara, petrol hırsızlıklarına sıklıkla rastlanıyor. Yani Shell güvenlik sorunları sebebiyle arıtma faaliyetlerini olması gerektiği gibi yürütemiyor. Bu nedenle bütün sorumluluğun Shell’e ait olduğunu söylemek biraz kolaya kaçmak gibi görünüyor. Tabii iyi niyetle elinden geleni yaptığı ve mevcut ortamı maliyetlerini kısma gerekçesi yapmadığı varsaymıyla. deniyle balıklar öldü. Bu da hayatımı sürdürmemi ve çocuklarımı okula göndermemi imkânsız hale getirdi.” Buna karşılık Shell’in avukatlarıysa, petrol akıntılarının büyük bölümünün saldırılardan kaynaklandığını ileri sürerek firmanın herhangi bir suçunun bulunmadığını ileri sürüyor. Yani, ortada bir çevre kirliliğinin var olduğunu kabul etmekle birlikte sorumlunun orada çeşitli saldırılarda bulunan kişilerde olduğunu dile getiriyorlar. Ayrıca boruların tamirinin bu güvenlik sıkıntısı nedeniyle gerçekleşemediğini söylemeyi de unutmuyorlar. rumda. Böylece Hollanda’ daki bir mahkemenin sadece çokuluslu şirketlerin ana holdinglerini değil, bunların dış ülkelerdeki kardeş şirketlerini de yargılamasının önü açılmış oldu. Sonuç olarak Hollanda’da görülen bu dava eşine az rastlanır bir örnek olarak uluslararası hukuk açısından büyük önem taşıyor. Daha önceleri bu davalar genellikle ABD’de görülür ve genellikle de çok uluslu şirketler lehine sonuçlanırdı. Ancak Hollanda’da durumun nasıl bir seyir izleyeceğini şimdiden kestirmek zor gözüküyor. Mahkemenin en erken yıl sonunda ya da yeni yılın başlarında karara varması bekleniyor. Yine de karar ne olursa olsun bu tip davaların Avrupa kıtasında yoğunlaşmaya başlaması, büyük şirketlerin az gelişmiş ülkelerde dilediklerini yapmalarının önüne geçilmesi açısından büyük önem arz ediyor. Zira herkesin bildiği gibi Shell gibi şirketler Nijerya gibi ülkelerde Avrupa’dakinden tamamen farklı bir tavır sergiliyor. Yani ortada ciddi bir çifte standart anlayışı var. Ayrıca unutmamak gerekir ki, eğer bu davada mahkeme davacı tarafı haklı bulur ve tazminat taleplerini kabul ederse, benzer sorunlardan etkilenen binlerce kişinin de tazminat davası açması gündeme gelebilir. Davacıların talepleri Davacılar, öncelikle Shell’in yeni petrol boru hatları kurarak ham petrolün dışarı sızmasını önlemesini ve ayrıca toprağın ve zemin suyunun arındırılmasını talep ediyor. Dahası geçim kaynaklarını bu faaliyetler nedeniyle yitirdiklerini belirten davacılar, bunun karşılığı olarak yüklü bir tazminat da talep ediyor. Davacılardan biri olan Friday Alfred Akpan, BBC’ye yaptığı açıklamada, sızıntılar nedeniyle 47 balık çiftliğinin büyük zarar gördüğünü, bu nedenle zarara karşılık tazminat ve Shell’in sızıntıyı temizlemesini istediğini belirtiyor ve ekliyor: “Petrol sızıntısı ne- Davanın hukuksal boyutu Avrupa dışındaki bir olayla ilgili bir Avrupa mahkemesinin yetkili olması, tartışmaları da beraberinde getiriyor. Shell şirketinin merkez binasının Hollanda’nın Lahey şehrinde bulunması nedeniyle davanın Hollanda’da görülmesine ilişkin herhangi bir hukuksal engel bulunmuyor. Ancak Utrecht Üniversitesi’ nde hukuk uzmanı olan Liesbeth Enneking, davada mahkeme masraflarının yüksek olması başta olmak üzere çeşitli engellerin var olduğunu belirtiyor: “Delillerin çoğunluğu, durumdan zarar görenin değil, şikâyet edilen firmaların elinde bulunuyor. Örneğin ham petrolün neden sızdığı, bu konuda ne gibi gelişmeler olduğu, sabo- tajın mı yoksa yanlış bakımın mı bu duruma yol açtığını ortaya koyacak deliller… Boru hatları hangi sürelerde bakımdan geçiriliyor? Ham petrolün sızmaya başlamasından sonra Shell holdingi ne gibi önlemlere başvurdu? Royal Dutch Shell’in Nijerya’ daki petrol boru hatlarının nasıl kullanılması gerektiğine ilişkin ne ölçüde söz hakkı ve etkisi bulunuyor?” Aslında Shell, tüm sorumluluğun Nijerya’daki kardeş firmada olduğu gerekçesini ileri sürerek davanın Nijerya mahkemesinde görüşülmesini istiyor. Ancak Lahey’deki mahkeme yargıçları bu gerekçeyi kabul etmeyerek Hollanda’da bu tip bir davanın görülmesini sağlamış du- 6 Yunanistan'da Kriz Darbesi Christos TEAZIS ATAUM EKİM 2012 e-bülten Yunanistan'da Kriz Darbesi Christos TEAZIS Geçen ay To Vima gazetesi bir haber yayınladı. Haberin başlığı şuydu: “Gerçekleştirilmeyen darbe”. Gazeteye göre, Yunanistan Kasım 2011’de bir siyasi istikrasızlık döneme girmişti ve bu istikrasız dönem ordunun müdahalesiyle son bulacaktı. Malum, Yunanistan, dönemin başbakanı Yorgo Papandreu tarafından Yunan ekonomisinin iflasın eşiğine gelmesi gerekçesiyle 2010’ da IMF’ye başvurdu. Ondan sonra IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Komisyonu’ndan birer temsilciden oluşan Troyka, Yunan ekonomisini iflastan kurtarmak üzere bir ekonomi program uygulamaya başladı. Süreç ilerledikçe ve kriz de derinleştikçe halkın hoşnutsuzluğu da artmaya başladı ve halk bu hoşnutsuzluğu çok sert bir şekilde siyasetçilere yansıttı. Sadece halkta değil, gazeteye göre, ordu içerisinde de bir hareketlilik söz konusuydu. 26 Ekim 2011’de Selanik’te Aziz Dimitrios kutlamalarına katılan o dönemin savunma bakanı Panos Beglitis yuhalandı. Beglitis’in yakın çevresine göre, bu olaylar, emekli veya faal subaylarla doğrudan temas içinde olan aşırı sağ ve bazı dini cemaatler tarafından örgütleniyordu. 27 Ekim’de Papandreu yurtdışındaydı ve o gün ikinci memorandum anlaşması imzalandı. 28 Ekim’de Selanik’te gerçekleştirilecek askeri geçit töreni iptal edildi. Nedeni? Onbinlerce insan askeri geçit töreni yapılacak caddeyi kapatmıştı. Cumhurbaşkanı Karolos Papulias yuhalandı ve gitmek zorunda kaldı. Aynı gün Yunanistan’ın çeşitli kentlerinde siyasetçiler halk tarafından yuhalanıyordu. Papandreu o gün Arap baharı konulu bir konferansa katılmak üzere Girit’teydi. Bu konferansta Arap baharının Yunanistan’a sıçrayabileceği ihtimalinin bile konuşulmuş olması çarpıcıydı. Papandreu bunları görünce, Yunanistan’ı siyasi istikrasızlığa sürüklemek isteyen bazı çevrelerin başarılı olması halinde AB’den ve Euro Bölgesi’nden çıkma ihtimalinin çok yüksek olduğunu anladı. Böylece Papandreu iki hamle yaptı bunu önleyebilmek için: Birincisi, 31 Ekim’de parti grup toplantısında referanduma gidilmesine niyetini ifade etti ve ikinci olarak da 1 Kasım’da Genelkurmay Başkanı’yla birlikte kara, hava ve deniz kuvvet komutanlarının emekliliklerine karar verdi. İşte bazı gazetelere göre, o dönemde Yunanistan bir askeri müdahaleyle karşı karşıya kalabilirdi. Bağımsız devlet olduğu 1830’dan 1974 yılına kadar Yunanistan’da askeri müda- haleler hiç eksik olmadı. İlk askeri müdahale 3 Eylül 1843’te Albay Kalergis tarafından gerçekleştirildi. O dönemde Yunanistan Baveryalı Othoas tarafından yönetiliyordu ve kendisi monarşik bir rejim kurmuştu. Kalergis yeni bir anayasa talebinde bulunuyordu. Othonas halkın taleblerini pek önemsemedi ve rejimini daha da pekiştirdi. Böylece halkın tepkileri kartopu gibi büyümeye başladı ve 10 Ekim 1862’de asker, halkla birlikte, parlamenterizm isteyerek Othonas’ı devirdi. 1909’da Goudi isyanı başladı. Bu isyanın amacı, Kralın ordu üzerindeki etkisini ortadan kaldırmaktı. 1920’de Venizelos iktidarı kaybetti ve Kralcılar geldi. Bu Kralın hâkimiyeti 1922’de sona erdi. Asker Nikolaos Plastiras Kralı istifaya zorladı. O dönemde Venizelos yeniden başbakan oldu. Görevini 1932’ye kadar da sürdürdü. 4 Ağustos 1936’da Metaksa diktatörlük dönemi başlamış oldu. Ondan sonraki tüm askeri müdahaleler, 1967 Albaylar cuntası dâhil olmak ü- zere, esasen “Yunanistan’ı komünist tehlikeden korumak için” yapıldı. Tabii ki kısa ve kabaca anlatılan Yunanistan’daki askeri müdahalelerin serüveni hakkında sosyo-ekonomik, sosyo-politik ve sosyo-kültürel unsurları göz ardı etmemek lazım. Her durumda, Yunanistan’da 1974’ten sonra bu darbe zihniyeti artık sona erdi. Neden? Dünya konjonktürü dönüştü ve artık bir askeri müdahale için iklim elverişli değildir. Bir müdahale veya darbe, nasıl adlandıracaksak adlandıralım, olacaksa bile ancak ve ancak sivil yoldan olurdu. Nitekim son ekonomik kriz patlak verdiğinde de herkes şunu konuşuyordu: Artık sabrımız taştı bu durum böyle devam edemez. Siyasetçileri artık evlerine gönderelim, yeter ki yeni bir “şey” ortaya çıksın. Birkaç gün içerisinde yeni ve umuluyor ki son ekonomik paket meclisin onayına sunulacak. Asıl soru, paket uygulamaya başladığında halkın tepkisi ne olacak? Zaman gösterecek... ATAUM e-bülten İletişim Adres: Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM) Cemal Gürsel Caddesi, 06590 Cebeci, Ankara Telefon: 0 (312) 362 07 62 Faks: 0 (312) 320 50 61 Web: www.ataum.ankara.edu.tr/ebulten E-posta: [email protected] Editör: Erdem DENK Tasarım: Turan BACI-Erdem DENK * Yazılarınızla katkıda bulunmak için [email protected] adresine email atabilirsiniz. * ATAUM E-Bülten’de yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. ATAUM'un resmi görüşü değildir. * Bu e-bülten içinde yer alan özel kullanım lisanslı tüm yazı ve görsellerin bütün hakları ATAUM`a aittir. * Bu e-bülten, kaynak gösterilerek kopyalanabilir, dağıtılabilir, basılabilir. Sahibi: ATAUM adına Çağrı ERHAN · Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Erdem DENK · Yayının Türü: Süreli (Aylık) · Basım Yeri: Hermes Ofset Ltd. Şti., Kazım Karabekir Cad. Murat Çarşısı 39/16 İskitler/ANKARA Tel: 0(312) 341 01 97 · Basım Tarihi: 10.11.2012 2 ATAUM e-bülten EKİM 2012 Yunanistan 4. Reich'a Karşı! Mühdan SAĞLAM 7 Yunanistan 4. Reich’a Karşı! Mühdan SAĞLAM İki yılı aşkın bir süredir ciddi bir ekonomik krizle boğuşan Yunanistan, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Ekim' deki Atina ziyaretini protesto eden gösterilerle uluslararası gündeme oturdu. Yunanis- tan, artık AB için, Euro bölgesinin mercek altına alınmasıyla eş anlama geliyor. Yunanistan’da başlayan ekonomik krizin bölgesel bir nitelik kazanarak tüm Euro Bölgesi’ni sarması, AB’nin en güncel kâbusu. Yunanistan’ ın içinde bulunduğu açmazı sert ekonomik tedbirlerle bertaraf etmeye çalışan AB açısından krizle mücadelede ortaya konan tutum, aynı zamanda Euro Bölgesi’nin evri- leceği istikametin de işareti. Merkel’in Atina ziyareti, bu bağlamda ekonomik olmasa da sembolik olarak birliğin dayanışma ve krizi ortada kaldırma konusundaki fikir birliğini ifade ediyor. Durmak yok, kemer sıkmaya devam Yunanistan’a ekonomik krizin ortaya çıkmasından buna ilk defa gelen Angela Merkel, ilk olarak Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas ile görüştü. Bu ziyaretin ardından Başbakanlık konutuna geçen Şansölye, burada Başbakan Andonis Samaras ile ekonomik krize ilişkin gerçekleştirilen reformlar ve önlemleri masaya yatırdı. Merkel, görüşme sonrasında ya- pılan ortak basın toplantısında, Yunanistan’ın kriz karşında yaptığı reformları desteklediklerini ifade etmenin yanı sıra krizin bir anda ortadan kalkmayacağını ve kat edilmesi gereken yolun uzunluğunu vurguladı. Şu ana kadar gerçekleştirilen reformlar ve kamu harcamalarındaki kısıtlamaların halkı zor bir sürece sürüklediğini belirten Merkel, gelecek ne- sillerin refahı için kamu harcamalarının daha fazla azaltılmasını salık verdi. Merkel, 31.5 milyar Euro’luk son yardım paketinin serbest bırakılıp bırakılmayacağı sorusunaysa net bir yanıt vermedi. Yunanistan Başbakanı Samaras ise, Yunanistan’ın kararlı bir biçimde reformlar yaptığını ama önlerinde ciddi kamusal engeller bulunduğunu vurguladı ve ekledi: Başbakan toplantıda halk sokakta Merkel’in Başbakanlık Konutu’nda Samaras’la görüştüğü sırada Yunan hükümetinin AB ve IMF direktifiyle hayata geçirdiği kemer sıkma politikalarına tepkili yaklaşık 50 bin kişi, Merkel'in ziyaretini protesto ediyordu. Miting çağrısıysa Yunanistan İşçi Sendikaları Konfederasyonu (GSEE) ve Yunanistan Kamu Çalışanları Fe de ras yo nu (ADEDY) ile Yunanistan Komünist Partisi KKE'ye bağlı Mü ca de le ci İşçi Kolları (PAME) tarafından yapılmıştı. Ekonomi otoriterlerinin her krizde devletlere “kamu har- camalarını kısın” nasihati halktan olumsuz cevap alıyor. Kamu harcamalarının azaltılmasının gündelik yaşamdaki karşılığı, ücretlerde sıfır artış, işsizlik, ağır vergi yükü ve yükselen enflasyonla paralel olarak hayatın giderek pahalılaşması. Bunun ayırdında olan on binler, Merkel’in ziyaretinin yeni bir kısıtlamanın habercisi olduğunun da farkında. Tıpkı AB gibi göstericiler için de bu ziyaret sembolik bir anlam taşıyor: Demir Şansölye, kemer sıkma politikalarıyla kamu harcamalarındaki kesin- tilerinin öznesi olarak kabul ediliyor. Göstericilerin Atina sokaklarında attığı “4. Reich olmaya HAYIR”, “Merkel Defol”, “Sömürüye Hayır” vb. sloganlar, Euro Bölgesi’ndeki yangını ne pahasına olursa olsun söndürmeye çalışan ekonomi otoritelerine Merkel’in şahsında verilen bir tepki. Öte yandan yaklaşık altı saat süren ziyaretten akıllarda kalan diğer bir husus, alınan yoğun güvenlik tedbirleri. Atina genelinde yedi bin polis, göstericilere karşı teyakkuz halindeydi. Bunun yanı sıra Protestolara uluslararası destek Merkel’in ziyareti sadece Yu- reti öncesinde Kamu Güvennanistan’da değil, internet or- liği Bakanlığı, Adalet Bakantamında da yankı buldu. Son lığı ve Yunan polisine ait indönemlere damgasını vuran ternet sitelerine siber saldırıuluslararası hacker grubu lar düzenledi. Grup, Youtube Anynoumus, Merkel’in ziya- ve Twitter’a yüklediği video- AB’den daha fazla para değil, destek istiyoruz. Her iki liderden de gelen bu açıklamalar “yola devam” şeklinde yorumlanırken, hükümetin Almanya karşındaki tutumu bazı yorumcular tarafından teslimiyet olarak değerlendirildi. Merkel’in Atina ziyaretine geniş biçimde yer veren Yunan basınıysa, "Şansölye’den para yok, nasihat çok" görüşünde. yaklaşık 40 tim çevik kuvvet polisi de hazır bekletildi. Kolluk kuvvetleri, Merkel’in havaalanından oteline kadar gideceği tüm güzergâhta adeta kuş uçurmadı. Yer yer kolluk kuvvetleri ve göstericiler arasında çıkan çatışmalarda polis, biber gazı, ses bombası ve coplarını da göstericilerden esirgemedi. Parlamento civarında oluşturulan güvenlik kordonuyla da göstericilerin parlamentoya olası bir yürüyüşü önlendi. larda da alınan yoğun gü- sıkma politikalarını protesto venlik önlemlerini eleştirdi. eden Atina halkına destek olGösterilerde dikkat çeken bir mak için geldiğini açıkladı. diğer isimse, Almanya Sol Parti lideri Bernd Riexinger’ di. Riexinger, AB’nin kemer 8 Avrupalılar ve Kalkınma Yardımları Vural YAVAŞ EKİM 2012 ATAUM e-bülten Avrupalılar ve Kalkınma Yardımları Vural YAVAŞ AB, dünya çapında gelişmekte olan ülkelere kalkınma yardımları yapmakta. Kullanılan araçlarsa bölgesel ve temasal olarak farklılaşıyor. Örneğin, bölgesel anlamda Afrika ve Pasifik ülkeleri için Avrupa Kalkınma Fonu kullanılırken, insan hakları ve demokrasi alanına özel Demokrasi ve İnsan Hakları Enstrümanı’ndan yararlanılmakta. Yine Latin Amerika, Asya ve Güney Afrika’ya yönelik Kalkınma ve İşbirliği Enstrümanı işletilmekte. Avrupa komşuluk ilişkileri (Avrupa Komşuluk ve Ortaklık Enstrümanı) bağlamında Kuzey Afrika’dan Ukrayna ve Ermenistan’a kadar pek çok ülkenin kalkınmasına katkıda bulunuluyor. Keza AB, kendi üyeleri ve aday ülkeler için de yapısal fonlardan, katılım öncesi işbirliklerine kadar değişik araçlarla kalkınmaya yönelik faaliyetler yürütüyor. Fakat bu son sayılanlar farklı AB Komiserleri tarafından yönetilmekte ve birbirleriyle karıştırılsa da, özünde “Europeaid” olarak adlandırılan Avrupa Kalkınma ve İşbirliği vasıtasından farklılaşmakta. 3 Ocak 2011’de tek Genel Direktörlük altında birleştirilen kalkınma politikasıyla yardımların daha etkin şekilde uygulanması planlanıyor. Programın başında Kalkınmadan Sorumlu Komisyon Üyesi Andris Piebalgs yer alıyor. Mevcut süreçte yardımların yüzde 70’i AB bütçesinden karşılanırken, bunlar için ülkelerin gönüllü katkısı esas alınıyor. Komisyon’un önerisiyle 2015 yılına kadar ülke GSMH’lerinin yüzde 0.7’si kadar yardım yapılması hedefleniyor. Yardımların iyi yönetim, insan hakları, de- mokrasi, cinsiyet eşitliği, eğitim, açlıkla mücadele, çevre, tarımsal ve kırsal kalkınma, istihdam ve sosyal koruma gibi daha sayılabilecek pek çok odak noktası bulunuyor. VII. Avrupa Kalkınma Günleri’nin gerçekleştirildiği Ekim ayında birbirinden çetrefilli konular ele alındı. Sürdürü- lebilir tarım ve gıda güvenliğinden özel sektörün kalkınma politikalarındaki konumu ve büyüme için halkların desteklenmesine kadar pek çok alanda paneller düzenlendi. Durum global boyutta oldukça ciddi ve karamsar gözükse de Piebalgs’ın son günlerde övünçle bahsettiği bir koz var elinde. Ekim ayında yayımlanan, “Dayanışma Dünyaya yayılıyor: Avrupalılar ve Kalkınma Yardımları” başlıklı özel Eurobarometer (No. 392) anketinin sonucuna göre, Avrupalıların yüzde 85’i kalkınma yardımlarının sürdürülmesinden yana. rını gösteriyor. Ankete göre, yapılan yardımların önemli (“çok önemli” ve “önemli” düzeyinde) olduğunu düşünenlerin oranı bir hayli yüksek. Ekonomik kötü gidişata rağmen her 10 Avrupalıdan 6’sı hala yardımların artırılmasından yana, hatta bunlardan bir kısmı söz verilen oranlardan da yukarı çıkılması gerektiği görüşünde. Tablo, bu ilk yorumuyla gayet ümitvar gözüküyor. Bununla birlikte, “söz vermemize rağmen bu artırımı yapmayalım” diyenler ile “AB artık bu yardımları karşılayabilecek güçte değil, düşürelim” diyenlerin ora- nıysa yüzde 35’lere, yani 2009’dakinin neredeyse iki katına ulaşıyor. Bu bağlamda destek algısı kadar yükselen tepkinin de ortaya konulması gerekiyor: İtalya, Hollanda, Çek Cumhuriyeti, İspanya, Finlandiya, Slovakya ve Lüksemburg’da negatif yönde bir tablo mevcut, yani yardımların düşürülmesi fikri ağır basıyor. Bu ülkelerde kemer sıkma politikaları ile baş etmeye çalışan Avrupalıların ve Avrupa şüpheciliğini başarıyla kullanan siyasi partilerin etkinliği göze çarpıyor. Diğer yandan Avrupalıların yarısı, hızlı ekonomik büyümeye sahip ülkelere deste- Eurobarometer anketi Ekonomik ve mali krizin derinleştiği, yoğun sokak protestolarının yaşandığı Avrupa ülkelerindeki bu iyimser tablo, “demokrasi ve insan hakları projesi” olan Birlik adına önemli bir sinyal gibi. Hatta Avrupa kalkınma politikasının geleceğinin tartışıldığı Avrupa Parlamentosu oturumu için de ümide yol açtığı düşünülebilir. Günümüzde, ESM gibi sabit bir finansal destek mekanizması oluşturma konusunda tartışmalar yaşanırken, açıkçası, üye ülkelerin cebinden bir “cent” fazla çıkacak olmasına olumlu bakılacağı pek düşünülmüyordu. Son Euroba- rometer anketi, Avrupa halklarının aksi yönde bir eğilimde olduğunu göstermesi bakımından daha da önem kazanıyor. Peki Avrupalılar açısından durum gerçekten bu şekilde mi? Gerçekten de Piebalgs’ın basın brifinglerinde belirttiği gibi, fakir ülkelerle dayanışma fikrine Avrupalılardan topyekün bir “evet” mi geldi; dünya çapında demokrasi, insan hakları ve açlıkla mücadele gibi alanlarda “AB’nin öncülüğü” ne aidiyet bu kadar yüksek mi? Anketin detaylarına bakmakta fayda var çünkü bazı işaretler, yanıtlayanların çok net fikirlere sahip olmadıkla- 2 ATAUM e-bülten ğin devamını gereksiz görüyor. Buradaki ilginç ayrıntı anket sorusunda ortaya çıkıyor. “Yükselen ekonomiler (Çin, Hindistan ve Brezilya) hızlı büyümelerine rağmen nüfuslarının büyük bölümü yoksulluk sınırındadır, buna rağmen bu ülkelere yardım sürdürülmelidir” ifadesine katılmama eğilimi baskın çıkıyor. Yani anketi yanıtlayanlar, yoksulluk vurgusuna rağmen, kalkınmanın bu çok önemli ayağını görmemeyi tercih ediyor, daha çok ihracat/ithalat dengeleri, büyüme oranı gibi ekonomik göstergeleri öne çıkarıyor. Açık- EKİM 2012 çası bu konuda Avrupalılar arasında, son bölümde değinileceği gibi, Komisyon’un yaklaşımına paralel bir görüş mevcut. Anketin önemli ayrıntılarından birisi de AB-15 ile 2004 ve sonrasında katılan görece yeni üyeler arasındaki farkta yatıyor. AB-15 ülkeleri, kalkınma yardımlarının Birlik idealleri çerçevesinde kurgulanmasına daha çok sahip çıkarken, yeni-12 için pragmatik hedefler ya da dönemsel gelişmeler belirleyici olabiliyor. Bu husus, yardımların hangi alanlara yöneleceği konusunda kendisini göste- Avrupalılar ve Kalkınma Yardımları Vural YAVAŞ riyor. AB-15 için ilk üç sırayı insan hakları (yüzde 36), eğitim (yüzde 35) ve sağlık (yüzde 32) alırken; yeni-12 için tarım ve gıda güvenliği (yüzde 37), ekonomik büyüme (yüzde 37) ve insan hakları (yüzde 28) öncelikli durumda. Ülkeler bazında analiz zorlaşsa da şu örnek yukarıdaki görüntünün özeti için yeterli: Finlandiya ve İsveç’te eğitime öncelik yüzde 50’ lerde iken Romanya’da yüzde 50 oranını ancak tarım ve gıda güvenliği alabiliyor. İnsan hakları ve eğitim alanlarına en az destek Macaristan’da. Krizdeki Yunanistan’ 9 daysa ekonomik büyüme yüzde 46 ile en önemli kalem olarak karşımıza çıkıyor. Avrupalılara göre etkin bir kalkınmanın önündeki en büyük engel, ilgili ülkede yaşanan yolsuzluk (yüzde 53) ve kötü yönetim (yüzde 41). Burada da Birliğin yeni üyeleri farklı yaklaşımlar sergiliyorlar. Örneğin, yolsuzluğun yoğun olduğu söylenen Doğu Avrupa ülkelerinde ankete katılanların, bu konuyu ciddi bir engel olarak algılama oranı düşüyor. İsveç ve Danimarka gibi ülkelerdeyse bu oran aksine yüzde 70’lerde seyrediyor. “Daha fazla katkıda bulunmaya hazırım” Kalkınma yardımlarına bakışta kırılmanın yaşandığı noktalardan biri de Avrupalıların ceplerine doğrudan müdahalenin yapıldığı alanlar. Ankete göre, Avrupa pazarında satılmak üzere gelişmekte olan ülkelerden gelecek mallar için, ilgili halkların kalkınmasına yardımcı olmak adına “daha fazla ödeme yapmaya hazır olanların” oranı yarıdan az. Yeni-12’de bu destek dörtte bire kadar düşüyor. Yani insanların fikirleri, ceplerinden para çıkacağı somut durumları algıladığı anda, ciddi biçimde değişiyor. Kalkınmaya yönelik idealler aynı hızla rafa kalkıyor. Veriler haritalandırıldığında, Kuzey/Batı Avrupa ülkelerinde olumlu, Güney ülkelerinde ortalarda ama genel kanı olumsuz, Doğu Avrupa ülkelerindeyse ciddi bir olumsuz tablo ortaya çıkıyor. Piebalgs’ın övünçle bahsettiği yaklaşım -bu açıdan bakıldığında- çıkmaza sürükleniyor gibi. Anketin bir diğer önemli, hatta belki de tüm yorumlamayı baştan ele almaya yol açan sonucuysa, Avrupalıların, ne kendi ülkesinin ne de AB’nin yaptığı kalkınma yardımlarına dair tatmin edici bilgiye sahip olduğu. Ankete cevap verenler arasında AB kalkınma yardımlarının nasıl ve nereye gittiği hakkında az da olsa bilgisi olanların oranı sadece yüzde 42, hiç bilgisi olmayanların oranıysa yüzde 53. Fransa gibi AB’nin öncü ülkesindeyse 10 kişiden 7’sinin nereye yardım yapıldığı hakkında hiçbir bilgisi yok. Durum böyle olunca insanların kalkınma yardımlarını kendi ölçüleri doğrultusunda değerlendirdiğini söylemek pek de yanlış olmaz. Demografik özelliklere bakıldığında da algıların kendi yaşam koşullarına göre şekillendiği görülmekte, yani bir nevi herkes kendisine yapılmasını istediği yardımları öne çıkarma eğiliminde. Örneğin, kadınlar sağlık, öğrenciler eğitim, yaşlılarsa emeklilik koşullarını iyileştirmeye yönelik kalkınma yardımlarına destek verme görüşünde. Yanıtlayanların politik eği- limleri de önemli veriler sunuyor. Politik yelpazede sola yakın olanlar yardımları daha hararetli desteklemekte. Bu kişiler, ülkelerin büyüme oranları dikkate alınmaksızın desteğe devam edilmesinden yana ve özel şirketlerin kalkınmakta olan ülkelerdeki yatırımlarının istihdam yaratmaktan çok yolsuzluk sarmalını desteklediğini düşünüyorlar. Buna karşı sağ eğilimli Avrupalılar için kalkın ma yar dım la rı da ha olumsuz algılanmakta. Desteğin bir an evvel kısılmasını savunanlar da sağ kesimde daha yoğun. Son zamanlarda Komisyon’ un kalkınma politikalarında değişikliğe gitmeye çabaladığı görülüyor. Yoksullukta bir “farklılaşma stratejisi” izlemekte. Bu bağlamda hızlı büyümekte olan ülkelere yapılacak yardımların azaltılması, sonlandırılması ve yoğunluğun daha kırılgan ekonomilere sahip ülkelere yöneltilmesi isteniyor. Eurobarometer anketindeki sorulara aldığı yanıtları bu bağlamda değerlendiren Ko- misyon, sonuçtan memnun. Kendi politikası hakkında halkın desteğini kazandığını düşündüğü için bundan övgüyle bahsedebiliyor. Neticede, ankete katılan Avrupalıların bu zor zamanlarda Birlik ideallerine uygun fikirler öne sürmeleri elbette önemli. Fakat görüldüğü gibi, ankete biraz daha derinlemesine bakıldığında farklı açılımlar da ortaya çıkıyor. Ekimdeki Avrupa Parlamentosu kararına (Future of EU development policy, 23 October 2012) göre de, Komisyon’un öne sürdüğü yeni İnsani Kalkınmada Sürdürülebilir ve Kapsayıcı Büyüme perspektifi ciddi be lir siz lik ler i çer mek te. Özellikle AP içindeki sol eğilimli gruplar tarafından, destekten mahrum bırakılması düşünülen ülkelerde de çok ciddi yoksulluk problemlerinin bulunduğu gündeme getiriliyor. Ayrıca özel sektörün kalkınma konusundaki faaliyetlerinin de, yoksulluğu azaltmayan dengesiz bir büyümeye yol açabileceği endişesiyle yeniden gözden geçirilmesi talep ediliyor. Davası ve 'Hukuk' 10 El-Kadı Uzay AYSEV EKİM 2012 ATAUM e-bülten El-Kadı Davası ve 'Hukuk' Uzay AYSEV Uzay AYSEV Geçtiğimiz Ekim’de uluslararası hukuk tarihi açısından son derece önemli bir gelişme yaşandı. Yasin El-Kadı’nın ismi, 5 Ekim itibariyle Güvenlik Konseyi tarafından oluşturulan El-Kaide Yaptırım Komitesi listesinden silindi. El-Kadı’nın ismi listeye, BM Güvenlik Konseyi’nin Taliban ve El-Kaide’ye doğrudan veya dolaylı yollardan finansal destek sağlayan kişilerin malvarlıklarının dondurulmasını öngören süreci başlatan 15 Ekim 1999 tarihli çözüm önerisi sonucunda eklenmişti. El-Kaide Yaptırım Komitesi’nin bu kararı, AB İlk Derece Mahkemesi ve Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın (ABAD) da içinde bulunduğu uzun bir hukuki mücadelenin sonucunda alındı. Güvenlik Konseyi’nin BM Şartı’na uygun olarak uluslararası barış ve güvenlikle ilgili konularda aldığı kararlar ve çerçevedeki yaptırımlar, üye ülkeler üzerinde bağlayıcı niteliğe sahip. Bu bağlamda bahsi geçen çözüm önerisinin AB iç hukukuna uygun hale getirilmesi için, aynı yılın Kasım ayında Avrupa Toplulukları Konseyi konuyla ilgili bir ortak pozisyon (common position) kabul etti. Bu gelişmeleri takiben 2000 yılında kabul edilen bir diğer çözüm önerisiyle birlikte, Güvenlik Konseyi, Yaptırım Komitesi’ne, içerisinde El-Kaide ve Usame Bin Ladin ile ilişkisi olduğu belirlenen kişilerin adlarının yer alacağı bir yaptırım listesi oluşturma yetkisi verdi. AB daha önce de yaptığı gibi bu çözüm önerisini de, bağlayıcı niteliğinden ötürü, kendi iç hukukuna aktardı ve söz konusu listeye dâhil kişilerin mal varlıklarının dondurulmasını öngören bir takım uygulamaları yürürlüğe koydu. Adı listeye 2001’ de eklenen Suudi iş adamı Yasin El-Kadı’nın AB sınırları içerisindeki malvarlığı, bu uygulamalara uygun olarak, donduruldu. 18 Aralık 2001’de İlk Derece Mahkemesi’ne yaptığı başvuruyla El-Kadı, kendisine yönelik yaptırım öngören AB regülasyonlarının yürürlükten kaldırılmasını talebiyle, AB Konseyi ve Komisyonu’na karşı yasal işlem başlattı. ElKadı’nın iddialarını, söz konusu regülasyonların AB hukuku altında sahip olduğu temel haklardan, hukuki süreç hakkı (right to be heard), malvarlığı hakkı (right to respect for property), uygulamaların hukuki olarak gözden geçirilebilmesi hakkı (right to judicial review) ve orantılılık ilkelerinin ihlal edildiği yönündeydi. İlk Derece Mahkemesi, 2005’te verdiği kararla, söz konusu regülasyonların AB üyesi ülkelerinin bağlayıcı BM Güvenlik Konseyi kararlarını uygulamakla yükümlü olduğu ve AB hukuk sisteminin BM hukuk sisteminden bağımsız değerlendirilemeyeceği yö- nündeydi. Bu hükümle birlikte, AB hukuk sistemine bağlı mahkemelerin BM Güvenlik Konseyi kararlarına bağlı olarak yürürlüğe giren regülasyonları gözden geçiremeyeceğini karara bağladı. 2008’de ABAD’a yaptığı temyiz başvurusuyla, Yasin ElKadı bir kez daha AB gündemine geldi. ABAD’ın aynı yıl içerisinde verdiği karar uluslararası hukuk ve AB hukuku açısından devrim niteliğindeydi. ABAD’ın verdiği karar, AB tarafından uygulamaya konan herhangi bir kuralın hukuki olarak gözden geçirilmesinin önünün kesilemeyeceği ve özerk bir hukuk sistemi olarak değerlendirilmesi gereken AB sisteminin BM Şartı dâhil herhangi bir anlaşmayla sınırlandırılamayacağı yönündeydi. Regülasyonların AB’nin kurucu anlaşmalarının temel prensiplerine ve Avrupa vatandaşlarına sağladığı savunma hakkı gibi temel haklara aykırı olamayacağını ifade eden mahkeme, söz konusu regülasyonların iptali yönünde hüküm verdi. Yasin El-Kadı’nın başarıyla sonuçlanan hukuki macerası, uluslararası insan haklarının AB çerçevesi içerisinde korunması açısından çok büyük öneme sahip. Bu kararla, uluslararası hukuk sistemi hiyerarşisinin en tepesinde bulun Güvenlik Konseyi kararlarının dahi AB çerçevesinde garanti altına alınan te- mel insan haklarına aykırı uygulamalara önayak olamayacağı çok net bir biçimde ortaya konmuş oldu. Karara ilişkin kimi yorumcular tarafından yöneltilen uluslararası hukuk sisteminin bütünlüğünün sarsıldığı yönündeki eleştirilere rağmen, karar uluslararası hukuk açısından olumlu bir gelişme olarak kabul edilmeli. En temel insan haklarından biri olan savunma hakkının, Güvenlik Konseyi gibi İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan güç dengelerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir yapı tarafından sınırlandırılması, ABAD tarafından da karara bağlandığı üzere, kabul edilemez bir durum. Bu açıdan bakıldığı zaman, mahkemenin kararı, uluslararası hukukun, uluslararası düzlemdeki güç dengelerine bağlı olarak şekillenen uluslararası politikaya karşı aldığı bir galibiyet olarak görülmeli. El-Kadı’nın Yaptırım Komitesi listesinden adının silinmesi, doğrudan ABAD’ın kararının bir sonucu olmasa da, kararın dolaylı yoldan büyük bir etki yaptığı aşikâr. Söz konusu hukuki sürecin, Güvenlik Konseyi kararlarının üye ülkeler tarafından ulusal düzlemde uygulanmalarının yerel mahkemeler tarafından denetlenebileceğine yönelik önemli bir içtihat oluşturduğu da su götürmez bir gerçek. 2 ATAUM e-bülten EKİM 2012 İngiliz Askerlerine Cinayet Suçlaması Onur GÖKÇER 11 İngiliz Askerlerine Cinayet Suçlaması Onur GÖKÇER Beş İngiliz deniz piyadesi, Afganistan’ın Helmand eyaletinde geçen sene Taliban üyesi olduğu söylenen bir kişinin öldürülmesinin gün yüzüne çıkması sonucunda yakalandı. Olayla ilgili görüntülerin yakın zamanda ortaya çıkmasından sonra konuyla ilgisi olduğu düşünülen dokuz deniz piyadesi tutuklanmış ancak yapılan araştırmalar sonucunda tutuklananların dördü suçsuz bulunarak serbest bırakılmıştı. Fakat geri kalan beş İngiliz askeri için yasal işlemler başlatılmıştı. Suçlu bulunan askerlerin isimleri henüz açıklanmasa da bu piyadelerin İngiliz askerlerinin görev aldığı Herrick 14 Operasyonunun parçası oldukları biliniyor. Olayla ilgili görüntüler, olaya karışmış piyadelerden birinin İngiltere’de konuyla alakasız bir mesele yüzünden tutuklanması sonucu bilgisayarına el konulmasıyla ortaya çıkmış ve olaya karışan diğer askerler de İngiltere’de tutuklanmıştı. Bahsedilen görüntülerde vurularak yaralanmış bir kişinin yanı sıra bu kişinin etrafında toplanan İngiliz askerleri göze çarpıyor ve piyadeler yaralıya acil tıbbi yardım çağırıp çağırmamayı tartışırken görüntüler kesiliyor. Daha sonra yerel kaynaklardan alınan haberde yaralı kişinin öldüğü belirtiliyor. Bununla birlikte İngiliz kaynakları ölen kişinin bir asi Taliban üyesi olduğunu ve olaya hiçbir sivilin karışmadığını belirtiyorlar. Belirtilen bir diğer noktaysa, yaralanan kişinin piyadeleri pusuya düşürmek isterken vurulmuş olması. Nitekim tam da bu noktada tartışmaların başladığını söylemek yanlış olmayabilir. Öyle ki, İngiliz askerlerinin Afganistan’daki görevleri sırasında savaş hukukuna ya da Cenevre Sözleşmesi’nden türetilen çatışma kurallarına uygun davranmaları gerekiyor. Ne var ki, yaralı kişinin durumu ve kimliği, durumun anlaşılmasını ve bu duruma uygun hangi kuralların uygulanacağının tespitini zorlaştırıyor. Ancak bu karışıklıklara rağmen İngiliz Savunma Bakanlığı kuralların ihlal edildiği görüşünde. Çatışma kurallarında, genel olarak düşman saldırısını önlemek amacıyla ya da çok yakın tehlike altında olunması durumunda ateş açılabileceği öngörülüyor. Ayrıca, bir kişiye ateş açılabilmesi için kişinin gerçekten tehdit olarak görülmesi veya düşmanca davranışlarda (örneğin, bomba patlatmak) bulunması ve bunu gören askerlerin de anında çatışma kurallarını yerine getirmesi gerekiyor. Nitekim bu kuralların çok karışık olduğu da biliniyor. Zaten olayın tartışmalı tarafını da bu nokta oluşturuyor. Öyle ki, kimilerine göre Afganistan gibi istikrarsız ve sürekli tehlike arz eden bir bölgede askerlerin kendilerini tehdit altında hissetmesi çok normal. Bu görüşe göre, piyadeler de kendilerini tehdit altında hissetmiş ve böyle bir durumda çatışma kurallarını saniyesinde yerine getirememiş olabilirler. Öte yandan, yerde yaralı olarak yatan bir adamın hiçbir şekilde bir tehdit unsuru olmadığını düşünenler çoğunlukta. Nitekim Afganistan Savunma Bakanlığı Sözcüsü Zahir Azimi de bu görüşte ve "büyük bir adım" olarak nitelediği 7 İngiliz deniz piyadesinin gözaltına alınmasından duyduğu memnuniyeti saklamıyor. Bütün bu kural ihlalleri ve ihlallerin yaptırımlarının ne olacağı önemli bir soru işareti oladursun, İngiliz Savunma Bakanı için en önemli konuyu bu soruşturmaların yararları oluşturuyor. Bu soruşturmalar Philip Hammond’a göre İngiliz personelinin çatışma kurallarına ve İngiliz standartlarına bağlılığının önemli bir göstergesi. Zaten Savunma Bakanlığı da bu konunun neden savaş suçu kapsamında değil de adam öldürme suçu kapsamında ele alındığını açıkla(ya)mıyor. Sonuç olarak, bu da bize standartlarla skandallar arasındaki ilişkiyi açıklıyor. Konuyla ilgili soruşturmayı yürüten Savcılık Yetkili Servisi, 9 denizciden 5'inin cinayetten suçlandığını ve yargılanması gerektiğini açıkladı. Bunun bir ilk olduğunu da be lirtmek gerekiyor. Zira İngiliz askerleri Afganistan' da 2001’de operasyonların başlamasından bu yana ilk kez adam öldürmekten suçlanarak yargılanacaklar. Bu 5 kişinin ismiyse dava tarihi kesinleştikten sonra açıklanacak. Piyadeler askeri mahkemede yine askerler tarafından yargılanacak. Dava bir sivil askeri savcı tarafından denetlenecek ve bu askeri savcı mahkemeye, jüriye denk ve jüri gibi hareket edecek sekiz subay atayacak. Piyadeler mahkeme sonucunda iki yıldan fazla hapis cezası alırlarsa sivil hapishaneye, iki yıldan az hapis cezası alırlarsa askeri ıslah merkezine gönderilecek. Skandal bir başka tartışmayı da gündeme getirdi. Bu olay s o nr a sın d a kamuoyunda İngiliz askerlerinin Afganistan’dan çekilmesi tartışılmaya başladı. Bu tartışmaya Savunma Bakanlığı da katılmış ve bu yılın sonuna kadar 500 kadar askerin Afganistan’ dan çekileceği açıklanmıştı. Buna göre, ilerleyen aylarda çekilmenin boyutları hızla artacak ve 2013’te 4 bin 500 personel, nihayet 2014’te de bütün İngiliz birlikleri Afganistan’dan çekilecek. Bu çekilmenin önemli bir nedenini de Afganistan’daki askerlere yönlendirilen vergi tutarları oluşturuyor. Zira kriz zamanında askeri giderlerin yüksek seviyede olması kamuoyu baskısının önemli bir nedeni. İngiliz birliklerinin Afganistan’da görev yapmalarının temeli Herrick Operasyonu’na dayanıyor. Operasyonda “Afganistan’daki teröristlerin hareket alanlarının daraltılması ve bölgedeki istikrarın sağlanması” için güvenlik birimlerinin ve idari birimlerin kurulması hedefleniyor. Bir diğer temel amaç olarak Afganistan’ın demokratikleşmesi konuluyor. Doğal olarak bu amaçlar için kullanılacak araç da İngiliz askeri birlikleri oluyor ve birliklerin yüzde altmışını Royal Navy ve Royal Marine oluşturuyor. Herrick operasyonunun gerçekleşebilmesi için de bu birliklerin Taliban güçlerini çatışmalarda alt edip yerli halkın güvenini kazanması gerekiyor. Nitekim tam da böyle bir çatışma sonucunda bu skandal ortaya çıkıyor ve ironik olarak da İngiliz askerlerinin Afganistan’dan çekilmesi için bir gerekçeyi oluşturuyor. Zaten 2001'den bu yana Afganistan'da 430 İngiliz askeri ve personeli hayatını kaybetmişti. Bu da İngiliz birliklerinin Afganistan’dan neden çekilmeleri gerektiğini anlatmak isteyenlere somut gerekçe oluyor. Sanayi Devrim? 12 Üçüncü Esra AKGEMCİ EKİM 2012 ATAUM e-bülten Üçüncü Sanayi Devrim? Esra AKGEMCİ Avrupa Komisyonu, geçtiğimiz ay yayınladığı bir belgeyle büyüme ve istihdamın sağlanması için Avrupa’nın yeniden sanayileştirilmesi yönünde bir çağrıda bulundu. Bu çağrı, kemer sıkmanın ötesine bir türlü geçemeyen krizle mücadele politikalarının, son yıllarda üretimin dijitalleşmesiyle gündeme gelen “üçüncü sanayi devrimi” tartışmalarından nasıl etkilendiğini açıkça gösteriyor. ABD’li ekonomist ve Avrupa Komisyonu danışmanı Je- remy Rifkin tarafından geliştirilen ve “yeni bir sanayi devrimi” hedefleyen tasarı, Haziran 2007’de Avrupa Parlamentosu’nda onaylanmış ve Komisyon’a sunulmuştu. “Görevimiz Büyüme: Yeni Sanayi Devrimi’nin Li- derliğinde Avrupa” adlı son Komisyon raporu da, bu tasarıya dayanarak endüstriyel bir hamle için gerekli koşulları hazırlamayı amaçlıyor. İnternet ve enerji devrimi elele 21. yüzyılda dijital iletişim teknolojileriyle yenilenebilir enerjiler arasındaki buluşmanın üçüncü sanayi devrimini başlatacağını ileri süren Jeremy Rifkin, bunun için beş aşama belirliyor. Her şeyden önce ekonomiler, yenilenebilir enerjiler üzerine kurulmalı, ardından merkezi enerji politikasından tamamen dağıtılan ve çok çeşitli elektrik üretimi stratejisine geçilmeli ve ayrıca hidrojen teknolojisi ve konutlarda enerji stoklaması teknikleri yayılmalı. Dördüncü olarak internet teknolojisi kullanılarak tüm kıtaların elektrik şebekeleri, birer enerji paylaşımı şebekesine dönüşmeli. Son aşamadaysa tüm ulaşım araçları elektirikli sisteme geçmeli. Böylelikle üçüncü sanayi devrimi tamamlandığında insanlar, evlerinde kendi yeşil enerjilerini üretecek ve üstelik bunu akıllı elektrik ağlarından paylaşabilecek. Bu, çoğu uzmana göre 21. yüzyılda gerçekleşmesi çok da mümkün görünmeyen bir tasarı. Zira üçüncü sanayi devriminin altyapısını oluşturmak o kadar da kolay değil. Avrupa gibi daha önce de sanayi devrimlerine ev sahipliği yapmış bir bölge için bile bu altyapıyı hazırlamanın bu kadar zor olması gerçekten düşündürücü. Yine de bu aşamaların belli projelerle somutlaşması, yeni bir sanayi devrimi hedefine anlam kazandırıyor. Söz gelimi Rifkin, AB için bu aşamaları şöyle belirlemiş: Öncelikle AB ülkeleri, 2020’ ye kadar ihtiyaçlarının yüzde 20’sini yenilenebilir enerjiden karşılamalı. Bunun için de rüzgâr, gel-git ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarında uzmanlaşılmalı ve biyolojik yakıtlara yönelinmeli. Ayrıca atmosferde sera etkisi yaratan gazların üretimi, yine aynı dönemde en az yüzde 20 azaltılmalı ve bu kesinti enerji tasarrufu yoluyla sağlanmalı. Bir sonraki aşamada AB ge- Görevimiz büyüme Sanayi politikasının yeni temellerini belirleyen “Görevimiz Büyüme” adlı belgeye göre, Komisyon’un yeni sanayileşme stratejisi şöyle: Öncelikle daha fazla büyüme ve istihdam potansiyeli sunan kilit sektörlere kısa vadeli yatırımların çekilmesi için girişimler başlatılacak. Buna göre, temiz üretim için gelişmiş imalat teknolojileri, sürdürülebilir hammadde, sanayi ve inşaat politikaları, çevreci araçlar, biyolojik bazlı ürünler, jenerik teknolojiler ve akıllı enerji şebekeleri, öncelikli olarak yatırım bekleyen alanlar olarak öne çıkıyor. Üye ülkelerin üstlerine düşeni yaparak bu altı alandaki yatırımlara öncelik ver- nelindeki toplam 191 milyon ev, ofis ve fabrika, yenilenebilir enerji üreten santrallere dönüştürülmeli. Bu aşamada ekonominin yeniden canlanması gerekecek ve enerjinin depolanması ve dağıtılmasıyla ilgili diğer aşamalar da bunu takip edecek. Komisyon’un planıysa şimdilik ilk aşamayı tamamlamak ve böylelikle Avrupa’yı, petrol ve doğalgaza olan bağımlılığından kurtararak yeniden endüstriyel üretimde cazip bir bölge haline getirmek. Uzun zamandır gündemden düşmeyen mali disiplin tartışmaları, büyüme ve sanayileşme politikalarını şekillendirme girişimlerine engel oluyor, kemer sıkma politikalarının çok tepki çekmesine rağmen, bütçe disiplini büyümeye tercih ediliyordu. Nihayet Komisyon, tüm Avrupa’yı kapsayan bir belgeyle, “büyüme gündemi”ni masaya yatırdı ve mevcut eğilimin değişmesi için bir adım attı. Avrupa Komisyonu’nun ekonomik ve parasal işlerden sorumlu üyesi Olli Rehn, “büyümeye karşı bütçe disiplini tartışması doğru değil. Düşük büyüme ve yüksek borcun söz konusu olduğu bu durumda, ikisini birden hedeflemekten başka çaremiz yok” sözleriyle bu adımı desteklerken, Komisyon’un sanayi ve girişimcilikten sorumlu Başkan Yardımcısı Antonio Tajani, kemer sıkmanın yeterli olmadığını, Avrupa’yı “üçüncü bir sanayi devrimine” hazırlamak gerektiğini söylüyor. “Sanayimizin Avrupa’yı terk etmesine izin veremeyiz. Sanayi, Avrupa’da büyüme ve istihdamı sağlayabilir” diyen Tajani, yeni teknolojilere yatırımı geliştirerek ve girişimcilik için güven ortamını yeniden tesis ederek, sanayinin Avrupa’da sürdürülebilirliğini sağlamayı ve böylece “sanayiyi Avrupa’ya geri çekmeyi” hedefliyor. meleri bekleniyor. Ayrıca ortak pazarın da bu yöndeki girişimciliği teşvik edecek şekilde geliştirilmesi gerekiyor. 2016’ya kadar yüzde 10 büyümesi beklenen ortak dijital pazar, bu hedeflerden bir tanesi. Komisyon’un bu çerçevede kamu kaynaklarını daha iyi harekete geçirerek, reel sek- töre verilen kredileri iyileştirmesi ve bu hedeflere yönlendirmesi gerekiyor. Bu sebeple Avrupa Yatırım Bankası başta olmak üzere çeşitli mekanizmalarla küçük işletmelere daha fazla kredi sağlamak için 10-15 milyar Euro ayrılması öngörülüyor. Son olarak, işverenler, işçiler ve ilgili yetkililer arasında daha 11 2 ATAUM e-bülten fazla işbirliğini teşvik etmek için bir Avrupa Sektör Vasıfları Konseyi ve Bilgi ve Sektör Vasıfları Birliği kurulması planlanıyor. Bütün bunlar umut verici gelişmeler. Peki, Avrupa gerçekten üçüncü bir sanayi devrimine ne kadar hazır? Birinci sanayi devrimi, 18. yüzyılın sonralarına doğru İngiltere’de buhar makinasının kol gücünü ikame etmesiyle başlamış, demiryollarına uygulanan buhar teknolojisi 19. yüzyılda dünya pazarının oluşmasını sağlamıştı. İkinci sanayi devrimiyse 20. yüzılın ilk yıllarında içten patlamalı motorun icadıyla başlamış ve Henry Ford’un hareketli montaj hattıyla ha- EKİM 2012 yat bulmuştu. Birinci sanayi devrimi 19. yüzyılda bu devrimi yaşayan ekonomilere yılda ortalama yüzde 1’lik büyüme oranı sağlarken, 20. yüzyıl boyunca İkinci sanayi devrimiyle bu oran yüzde 2’lere çıkmıştı. Elbette bugün üçüncü sanayi devrimi olarak anılan sürecin de serbest piyasa ekonomisi, dış ticaret ve sermaye hareketleri üzerinde ciddi etkileri olacak. Ne var ki, zengin ülkelerle kalkınmakta olan ülkelerin bu süreçten nasıl etkilenebileceğini ve yeni dünya ekonomisinin nasıl şekilleneceğini şimdiden kestirmek çok zor. Özellikle de üçüncü sanayi devriminin temelini oluşturan dijitalleşme süreci- nin, üretimle beraber işgücünün de formasyonunu değiştireceği göz önünde bulundurulursa, zaten krizle alt üst olan makro ekonomik dengelerin ne hale geleceğini tartışmak gerekli. Zira ilk sanayi devriminin el tezgâhlarından oluşan yerli üretimi dağıttığını, ikincisinin de yeni bir işçi sınıfı ortaya çıkararak onu hangi koşullar içine soktuğunu hatırlarsak, dijitalleşen üretimin de birçok sektörü kapatarak milyonlarca kişiyi işsiz bırakacağını şimdiden tahmin edebiliriz. Nasıl birinci sanayi devrimi sonunda artan hammadde ve pazar ihtiyacı iki büyük dünya savaşına yol açacak kadar büyük bir ekonomik rekabet Üçüncü Sanayi Devrim? Esra AKGEMCİ ve sömürge elde etme yarışı başlattıysa, ikinci sanayi devriminin ürünü olan fordist üretim tarzı, verimliliği artırmaya çalışırken sermayenin doğasından kaynaklanan krizleri nasıl beraberinde getirdiyse, üçüncü sanayi devrimi de dünyayı karbon sonrası bir döneme sokmaya çalışırken başka çıkmazlara sürükleyebilir. Kısacası, bugünkü mali krizler, iklim değişiklikleri, sera etkisi ve fosil yakıtların hızla tükenmesi, iki yüzyıllık bir sanayi devriminin ürünü. Bu yüzden üçüncü bir devrimin ne getireceği kadar ne götüreceğini de iyice düşünmek gerekiyor. 11 13 Polonya!' 14 'Uyan Recep Ersel ERGE EKİM 2012 ATAUM e-bülten 11 ‘Uyan Polonya!’ Recep Ersel ERGE Varşova’da 29 Eylül Cumartesi günü cumhuriyet tarihinin en büyük protesto gösterilerinden biri gerçekleştirildi. Öyle ki, başkent sokaklarında siyasi iktidara karşı bu kadar büyük bir kalabalığın 1989’dan beri toplanmadığı söylenmekte… Gerçi göstericilerin sayısı tartışmalı, ama “o kadar da büyük değildi” diye küçümseyenler yi- ne de haklı sayılmaz. Çünkü bu gösterinin asıl “büyüklüğü”, yani önemi, kalabalığın sayısından değil, gündeme getirdiği tartışmalardan kaynaklanmakta. 1980’lerin sonundaki gösterilerden tek farkı da bu sefer hedef tahtasında komünistlerin değil, liberallerin yer alması. Polonya’da muhalefet bir süredir oldukça aktif çalışıyor. Varşova’da öfkeli kalabalık Onbinlerce kişinin katıldığı protesto gösterisi (iddia edilen rakamlar 45-50 binle 200 bin arasında değişmekte) ana muhalefet konumundaki Hukuk ve Adalet’in (PiS) öncülüğünde Dayanışma İşçi Sendikası’nın (NSZZ Solidarnosc) desteğiyle organize edildi. Genel olarak bütün iktidar politikalarının eleştirildiği gösteride, hükümete şu veya bu sebepten kızgın olan herkes kendini ifade etme imkânı buldu. Gündemin iki ana maddesiyse emeklilik yaşının yükseltilmesi ve basın özgürlüğüydü. Tarihî meydanda toplanan göstericiler “hükümetin halkı uyuttuğunu” söyleyerek “Uyan Polonya!” (Obudz sie Polsko!) diye slogan attılar. Genel olarak ekonomi politikalarını tartışan Dayanışma Sendikası, özelliklede emeklilik sistemindeki değişikliğe muhalefet etti. Polonya’da şu an erkekler 65, kadınlarsa 60 yaşında emekli olmakta. Kısa süre önce yürürlüğe giren yasaya göreyse emeklilik yaşı hem kadın hem de erkekler için gelecek seneden itibaren aşamalı olarak 67’ ye çıkarılacak. “Ölene kadar çalışmak istemiyoruz” diyen Dayanışma lideri Piort Duda, yasanın referanduma sunulması istemiyle iki milyondan fazla imza toplandığını, ancak hükümetin bu talebi görmezden geldiğini hatırlattı. Başbakan Donald Tusk ise yaşlı nüfustaki artışa dikkat çekerek bu reformun orta ve uzun vadede emekli maaşı ödenebilmesi için kaçınılmaz olduğunu belirtiyor. Basın özgürlüğüne ilişkin şikâyetlerse aşırı muhafazakâr medya grupları tarafından dile getirildi. Dinî yayınlar yapan Trwam televizyonunun ülke çapındaki yeni bir dijital yayın platformuna dâhil edilme talebi, Ulusal Yayıncılık Kurulu tarafından reddedilmişti. Kurul, gerekçe olarak televizyon bütçesinin şeffaf İktidar karşıtı söylemleri gündemin en başına yerleştiren bu gösteri de Ekim boyunca gerçekleştirilecek faaliyetlerin habercisi gibiydi. Nitekim aynı sokaklarda bir hafta sonra hemşireler ayrıca bir kez daha toplandı. Hemen arkasından kamu sağlık sisteminin masaya yatırıldığı bir forum düzenlendi. Muhafazakâr ana muhalefet partisi, mevcut koalisyon iktidarından o kadar hoşnutsuz ki, hükümeti devirmek için seçimleri beklemeye dahi sabrı yok. Ekim ayına, bütün muhalefet faaliyetlerinin yanında, “hükümetin çekilip işi uzmanlarına bırakması gerektiği” iddiaları damga vurdu. olmamasından kaynaklanan sorunlara işaret ediyor. Trwam TV’nin takipçileriyse reddin “siyasi gerekçelerle” yapıldığı düşüncesinde. Hükümetin dindar medyayı susturmaya çalıştığını iddia eden göstericiler, ifade özgürlüğünün haksız yere sınırlandığını belirtip Katolik dünya görüşüne karşı yürütülen kampanyanın durdurulmasını istiyor. Olaysız gerçekleşen protesto gösterisinde milliyetçi şarkılar ve ilahiler söylendi. Kırmızı-beyaz Polonya bayraklarıyla Meryem Ana posterleri arasından özgürlük pankartları açıldı. Katolik ayiniyle başlayan gösteri, Piotr Duda ve ana muhalefet lideri Jaroslaw Kaczynski’nin konuşmalarıyla sona erdi. Sendika başkanı “Polonyalıların artık kemer sıkmaktan bıktığını” vurgularken, Kaczynski de iktidarı kastederek “halkın hukuka saygısı olmayanlar tarafından sömürüldüğü” yo- rumunu yaptı. “Demokrasi, hayali bir şey olmaya başladı” diyen ana muhalefet lideri, buna karşılık iyimserliğini de gizlemedi: “Galip gele ce ğiz, çün kü Po lon ya uyandı.” Merkez-sağdaki Yurttaş Platformu (PO), 2007 seçimlerinde Polonya Halk Partisi’ nin (PSL) desteğiyle iktidara gelmiş, PO Genel Başkanı Donald Tusk da başbakanlığı Kaczynski’den devralmıştı. PO-PSL koalisyonunun 2011 seçimleriyle de aynen devam etmesi sayesinde başbakanlık koltuğuna aralıksız ikinci kez oturan Tusk, böylece komünizm sonrası Polonya’da bir ilke imza atmış durumda. Ancak özelleştirmeye önem veren liberal politikaları, özellikle de sağlık ve emeklilik sisteminde yaptığı sevimsiz yenilikler, çeşitli ulusal ve uluslararası krizlerin de tuz biber olmasıyla halk desteğinin epeyce zayıflamasına sebep oldu. 11 2 ATAUM e-bülten EKİM 2012 'Uyan Polonya!' Recep Ersel ERGE 11 15 Sağlıkta reform tartışması “Uyan Polonya!” protestosunun yankıları henüz devam ederken 5 Ekim’de başkentte bir gösteri daha düzenlendi. Beş binden fazla hemşire ve hastabakıcı, sağlık hizmetlerindeki özelleştirmeleri protesto etmek için toplandı. Şehir merkezinden Başbakanlığa yürüyerek “sağlıksız” reform planlarını eleştiren bir dilekçe teslim ettiler. Yine olaysız gerçekleşen gösteri, Ulusal Hemşire ve Hastabakıcılar Birliği tarafından “kamu sağlık sektörünün ortadan kaldırılmasına karşı Avrupa direniş hareketi” kap- samında organize edilmişti. Aslında sağlık sisteminde mevcut durumu savunmak da çok samimi bir tavır değil. Avrupa Sağlık Tüketici İndeksi’ne (EHCI) göre Polonya, hastanelerin durumu bakımından 34 ülke içinde 27. sırada yer alıyor. İşte hükümet de bu tabloyu değiştirme niyetiyle harekete geçmiş, hastaneleri ihya edecek yatırımları çekebilmek amacıyla bir tür özel-kamu ortaklık planı hazırlamıştı. Plan işlerse hastanelerin hem hizmet kalitesinde hem de ekonomik getirisinde artış bekleniyor. Buna Hükümet değişikliği? Polonya’da seçimlere daha üç yıl bulunmakta, ama Kaczynski’ye kalırsa Hükümet derhal düşürülmeli: “Vaatlerini yerine getirmediği için değil, asgari düzeyin bile altında çalıştığı için.” Kaczynski’nin sözleriyle POPSL koalisyonu döneminde “sosyal sorunların hiçbiri çözülmüş değil, işsizlik yükselişte, Polonyalılar ülkeyi terk ediyor ve kamu finansmanları krizde.” Bu şartlar al- tında, ana muhalefet liderine göre ülkenin kurtuluşu, bakanlar kurulunun alanında uzman kişilerden oluşmasına bağlı. Yani bir teknokrat hükümeti kurulmalı… Kaczynski bu konuda o kadar ciddiydi ki, “yapıcı güvensizlik oyu”nu düzenleyen Anayasa hükmü gereğince başbakan adayını bile açıkladı:Sosyoloji profesörü olan 58 yaşındaki Piotr Glinski. Evet, partili değildi, ama ta- Muhalefetin önü açık Küresel ekonomik krizin teğet geçtiği çok az ülkeden biri olarak gösteriliyordu Polonya. Hatta bir dönem, ekonomisi büyüyen tek AB ülkesiydi! Ancak içeride ne kadar güçlü ve istikrarlı olsa da ortak pazarın sıkıntıları artık Polonya’da da hissedilmeye başlamış durumda. Krize karşı alınan önlemler de, genellikle sıradan vatandaşa yük olduğundan, çok normal bir şekilde hükümet aleyhindeki görüşleri beslemekte. İşte PiS, bu durumu lehine çevirecek işleri son zamanlarda başarıyla kıvırıyor gibi. “Uyan Polonya!” gösterisiyle örneğin, içine kapanık salt siyasi bir oluşum değil de yabana atılmaması gereken geniş bir sosyal hareket olduğu mesajını çok net ortaya koymuş durumda. Son dönemde artan muhale- göre, sağlık çalışanlarının “kalitenin düşeceği” iddiası gerçekçi sayılmaz, ancak “işten çıkarılma” korkusu son derece haklı bir endişe kaynağı. Plan kapsamında sağlık iş gücünden tasarruf edilip edilmeyeceğine ilişkin bilgiyse yok. Ana muhalefet partisi Hukuk ve Adalet (PiS) ise, sağlık sistemindeki sorunların çözümü için çok daha radikal adımlar atılması gerektiği görüşünde. Bu kapsamda, Ulusal Sağlık Sigorta Fonu’nun (NFZ) kaldırılması ve sigortanın bütçeden finanse edildiği sisteme dönülmesi tavsiye ediliyor. Ayrıca kaynakların doğrudan valilerin emrine verilerek sağlık finansmanında merkeziyetçiliğin terk edilmesi gerektiği, Anayasa’daki sağlık hakkının ancak bütün bunlar gerçekleştikten sonra tam güvenceye alınabileceği belirtiliyor. PiS önerilerinin zayıf noktasıysa, sağlık bütçesinin artırılması ihtiyacını kabul etmekle beraber paranın nereden bulunacağına açıklık getirmemiş olması. nınmış biri de değildi. Kim olduğunu merak edenler ilk önce Google’a danıştı! Bu “komediye” daha fazla seyirci kalamayan Başbakan Tusk, muhalefetin güvensizlik önergesini beklemeden parlamentodan kendisi güvenoyu istedi ve bu kapsamda, altyapı ve enerjiden iş ve aile hayatına kadar her alanda planladığı yatırımları ve reformları anlatan uzun bir konuşma yaptı. Hükümet, 12 Ekim’de gerçekleştirilen oylamada 219 ret karşılığında 233 kabul oyuyla güven tazeledi. Bu sonuç daha en başından belliydi aslında. Piotr Glinski başkanlığındaki hükümete karşı olduğunu açıklayan sağ veya sol görüşlü bütün muhalefet partileri bir mucize olup da fikrini değiştirseydi bile PiS ret için yeterli oy sayısına ulaşamayacaktı, çünkü en az 4 iktidar vekilinin de oyuna ihtiyacı vardı. fet faaliyetleri bu açıdan bir tür kapsamlı imaj düzeltme çabası olarak da yorumlanıyor. Buna göre örneğin, sonuçsuz kalacağı baştan belli olan “teknokrat hükümeti“ önerisi bile aslında planlı bir amaca hizmet etmekte: PiS, böylece partiler arası müzakere ve uzlaşmaya açık olduğu mesajını veriyor. Nihai amaç, siyaset oyununda ciddiye alınmak ve iktidara ger- çek bir rakip olduğunu göstermek. İş yarıyor mu? Evet, yarıyor gibi. Ekim boyunca gerçekleştirilen farklı anketlerin hepsinde PiS, yıllardır ilk kez PO’dan yüzde 2 ila 6 önde görünüyor. Ana muhalefetin gerçekten ne kadar seçmeni “uykudan uyandırabildiği” ise 2015 seçimlerinde belli olacak. 'Avrupa Karadağı'nın 16 Zafer Emre YÜKSEL EKİM 2012 ATAUM e-bülten Zafer ‘Avrupa Karadağı’nın Emre YÜKSEL Balkanlar’ın en küçük ülkesi Karadağ, başbakanını seçmek için sandık başına gitti. 2006 yılında Sırbistan’dan bağımsız olan ülkede 3. kez düzenlenen genel seçimlerden Milo Cukanoviç galip çıktı. Karadağ Devlet Seçim Komisyonu’nun açıklamasına göre ülkedeki 514 bin 55 kayıtlı seçmenden yalnızca yüzde 70.3’ü sandık başına gidip oylarını kullandı. Ayrıca Nikşiç, Budva ve Kotor kentlerinde halk aynı zamanda belediye başkanları- nı da seçti. Seçimleri Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), AGİT ve yerel kuruluşları temsil eden bin kadar gözlemci takip etti. Hali hazırda başbakan olan Cukanoviç’in liderliğindeki Sosyalistlerin Demokrat Partisi (DPS) ve Sosyal Demokrat Parti (SDP )165 bin 380 oyla, yani oyların yüzde 46’sını alarak tekrar iktidara sahip oldu. 1998’ den beri seçimlere beraber katılan bu iki partiye bu seçimlerde Liberal Parti de Seçimlerde AB esintisi Özellikle, Yugoslavya’dan kopan Balkan devletleri yüzlerini AB’ye dönmüş durumda. Buysa genel seçimlerdeki dengeleri büyük bir biçimde değiştiriyor. Öte yandan, Balkanlarda yapılan parlamento seçimlerine aynı zamanda AB’nin de oylanması olarak bakılıyor. Nitekim Mayıs’ta yapılan Sırbistan seçimlerine de bu gözle bakılmıştı. Çünkü cumhurbaşkanı seçilen milliyetçi Nikoliç daha önce yaptığı açıklamalarda AB’ye karşı olduğunu belirtmişti. Rakibi Tadiç ise Sırbistan’a “adaylık” statüsü kazandıran kişiydi. Ancak Nikoliç AB’yle ilgili söylemlerini yumuşatarak üyelik yolundan çıkmayacaklarını belirtince, gerekli halk desteğini sağlayabilmişti. Hemen Sırbistan seçimleri akabindeki Karadağ seçimleri de bu havada gerçekleşti. Milliyetçilerle AB yanlılarının karşı karşıya geldiği seçimi ikinci grup kazandı. Bunda seçimden hemen önce açıklanan ve Karadağ’la ilgili övgüler bulunan “İlerleme Raporu” katıldı. Bu üç parti seçimlere “Avrupa Karadağı” adıyla katıldı ve 81 sandalyeli parlamentoda 39 sandalye elde etti. Muhalefet cephesinde de beklenen sonuç yaşandı. Seçimlerde Cukanoviç’i zorlayacak en güçlü aday olarak gösterilen Srcan Miliç liderliğindeki Sosyalist Halk Partisi (SNP) ve Demokratik Cephe (DF) toplam 29 sandalye alarak Cukanoviç koalisyonu karşında muhalefet oldu. Toplam 13 partinin katıldığı seçimlerde Pozitif Karadağ da 7 sandalye kazandı. Bunun sonucu olarak da Cukanoviç koalisyonu 11 yıl sonra ilk defa mutlak çoğunluğu kaybetmiş oldu. Bu nedenle olsa gerek, Cukanoviç de 3 milletvekili çıkaran Boşnak Parti (BS), 2 milletvekili olan Arnavut Partileri ve 1 milletvekili çıkaran Hırvat Vatandaş İnisiyatifi gibi azınlık partilerine yöneldi. nun etkisi de hissedildi. Ayrıca Cukanoviç seçim kampanyası boyunca Karadağ’ı 4 yıl içinde NATO üyesi yapacağını ve AB yolundaki son fasılları da geçeceğini vaat etti. İktidardaki koalisyon ortakları ve muhalefetteki partiler seçim öncesi birbirlerini organize suç işlemek ve ulusal çıkarları tehlikeye atmakla itham etti. SNP ve DF seçim kampanyaları boyunca seçimden galip çıkmaları halinde organize suça ve yolsuzluğa son verecekleri vaadinde bulundu. Avrupa Karadağı koalisyonunun başında olan Cukanoviç de seçimleri bu iki partiden birinin kazanması halinde bağımsızlığın tehlikeye gireceğini belirtti. Hatta Cukanoviç hem SNP’yi hem de DF’yi Büyük Sırbistan arzusunda oldukları yönünde itham etti ve seçimi onların kazanması halinde referanduma gidip bağımsızlığı tehlikeye düşüreceklerini iddia etti. Karadağ seçimleri ve Balkanlar Karadağ son dönemlerde Bosna-Hersek’le olan ilişkilerini de geliştirmeye başladı. Karadağ, Bosna Savaşı’ nda Sırbistan’la birlikte savaştığı için suçlanıyordu. Ancak Uluslararası Adalet Divanı Karadağ’ı bu konuda suçsuz buldu. Bununla birlikte iki ülke arasında hala sınır problemleri ve Drina Nehri üzerine yapılması planlanan hidroelektrik santrali sorunu da devam etmekte. Karadağ’ın sorunlu olduğu bir diğer ülke de bağımsızlığını kazandığı Sırbistan. Belgrad yönetimi Karadağ’a Kosova’yı tanıması yüzünden sıcak davranmıyor. Ayrıca bu iki ülke arasında da Lima Nehri üzerine yapılacak hidroelektrik santrali sorunu var. Bu sebeple Sırbistan’ın Karadağ’da Sırp siyasi oluşum- lara destek olduğu düşünülüyor. Ayrıca Karadağ’ın Hırvatistan’la da sınır sorunu ve Yugoslavya İç Savaşı sorunu devam etmekte. AB yanlısı bir kişinin başbakan seçildiği Karadağ, hem tam üyeliğe giden yolda hem de bölgenin istikrarı sebebiyle komşularıyla olan sorunları çözmek için uğraşacak gibi görünüyor. Nitekim diğer Balkan ülkeleri de AB yolunda ilerlemekte. Hırvatistan 2013’te resmen AB’ye girmiş olacak; Sırbistan ise AB yolunda sorunlarını büyük ölçüde çözmüş görünüyor. Durum böyle olunca, Karadağ’ın da, eğer AB üyesi olmak istiyorsa, komşularıyla yaşadığı sorunları çözmesi gerektiği açık. 11 2 ATAUM e-bülten EKİM 2012 Sırbistan'dan Önemli Bir Adım Oğuz TEKİNDAŞ 11 17 Sırbistan’dan Önemli Bir Adım Oğuz TEKİNDAŞ Sırbistan hükümeti, Kosova’ yla aralarındaki sorunların çözümü konusunda yürütülen görüşmelerde Sırp heyetinin baş müzakerecisi olarak Başbakan Ivitsa Daciç’i görevlendirdiğini açıkladı. Daha önceleri bakan düzeyinde yürütülen görüşmelerin başbakan seviyesine çıkarılması, Sırbistan’ın konuya verdiği önemi artırması bakımından manidar bir gelişme oldu. Bu kararın alınmasında Sırbistan Cumhurbaşkanı’nın hükümete yönelik tavsiyesinin etkili olduğu savunuluyor. Cumhurbaşkanı, yaptığı açıklamada, Kosova’yla sorunların çözümünde müzakerelerin başbakanlar seviyesinde yürütülmesinin hem daha hızlı hem de daha etkili olabileceğini belirtmişti. Sırbistan, uzun dönemde en önemli ve en temel hedefi olarak belirlediği AB’ye üyelik konusunda kendisine karşı öne sürülen Kosova’yla ilişkilerin geliştirmesi şartını bir yandan en ciddi sorun olarak görürken, diğer taraftan da AB’nin bu durumu kendisine karşı bir şart olarak diretmesini sürekli olarak eleştiriyor. Öte yandan, bu durumu eleştirse de Sırbistan sorunları çözmek için bazı adımlar da atıyor. Tabii bunun da bir sınırı var. Zira Sırbistan, attığı bu adımların hiçbir zaman doğrudan ya da dolaylı olarak Kosova’yı tanıma aşamasına gelmeyeceğini belirtiyor. 17 Şubat 2008’de tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Kosova’nın bağımsızlığını uluslararası hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle tanımadığını açıklayan Sırbistan, Kosova’ nın halen kendisine bağlı özerk bir bölge olduğunu iddia ediyor. AB cephesinden bakıldığındaysa Kosova’yla Sırbistan arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine bölgeye ekonomik ve siyasal açıdan barış, güven ve istikrar getireceği gerekçesiyle önem veriliyor. Sırbistan’la Kosova arasındaki sorunlara yönelik olarak AB cephesinden yapılan açıklamalarda, Sırbistan’ın AB üyeliği için sorunların çözümü ve ilişkilerin geliştirilmesi konularında daha fazla inisiyatif alması ve çözüm için barışçıl ve diplomatik yolların kullanılması salık veriliyor. Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton ve AB Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso tarafından yapılan bu türden açıklamalarda, Sırbistan’a müzakereleri yürütürken Kosova’yı tanımak gibi bir şart koşulmadığını, tanımanın tamamıyla Sırbistan’ın ulusal iradesine bırakıldığı da savunuluyor. AB, bir taraftan birliğe üye olmak için resmi başvurusunu 2009’da yapmış Sırbistan’a belirlediği kriterleri yerine getirmesi konusunda ısrar ederken, diğer taraftan Kosova’dan da buna benzer yükümlülükleri yerine getirmesini istemekte. Nitekim Kosova’dan Sırbistan’la iyi komşuluk ilişkileri kurması, Kosova’nın Avrupa’ya entegre olabilmesi için kurulmuş bir komisyon olan EULEX’le ilişkilerini daha da sıkılaştırması ve daha fazla işbirliği yapması beklenmekte. AB’nin bu iki ülkeden yerine getirmelerini istediği sorum- luluklar, Soğuk Savaş’ın bit- da, henüz tanımayan ülkeler mesinin ardından Doğu Av- için önemli bir referans olarupa ülkelerini kendi sistemi- rak kabul görmekte. Bu dune entegre etme politikası- rum da Kosova için bir başka nın bir parçası olarak değer- avantaj sağlamakta. lendiriliyor. Ancak iki ülkeyi Sırbistan’a gelirsek, Kosova’ ortak bir noktada buluştur- nın bağımsızlık kararına ve mak, iki ülke arasındaki mev- Kosova’nın bağımsızlığını tacut sorunları çözmek hiç de nıyan ülkelere büyük bir tepkolay olacağa benzemiyor. ki gösterse de zamanla Ko1991’de Doğu Bloğu ülkele- sova’yı tanıyan ülkelerle ilişrinin dağılma sürecine gir- kilerini düzeltti. Tabii, Kosomesiyle Yugoslavya’da da va’yı daha fazla ülkenin tanımilliyetçi ve dini akımlar arttı masını engellemek için faalive ülke dağılma sürecine gir- yetlerini de yürütmekte. Sırdi. Dini ve etnik iç savaşa sü- bistan’ın bu konudaki hiç şüprüklenen ülkede yaşananlar hesiz en büyük destekçisiyse ve sonuçları da malum. Yu- BM Güvenlik Konseyi’nde vegoslavya’ya bağlı özerk bir to yetkisine sahip Rusya. Rusbölge olan Kosova’da artan ya da benzer şekilde Kososorunlar 1999’da NATO’nun va’nın bağımsızlık kararını müdahalesiyle sonuçlandı. sert şekilde eleştirmekte. SırNATO güçleri çatışmayı dur- bistan, Rusya’nın desteğine durdu ve özerkliğine saygı güvenip Kosova’nın bağımgösterilmesi koşuluyla Koso- sızlığını asla tanımayacağını va’nın Sırbistan’a bağlılığı de- her fırsatta savunsa da, en vam ettirildi. Bu özerk yapı önemli hedefi olan AB üyeli2008’deki tek taraflı bağım- ği fırsatını kaçırmak da istesızlık ilanına kadar da sürdü. miyor. AB’nin Sırbistan’dan Kosova’nın bağımsızlık ilanı- beklediği yükümlülükler ve nı bugüne dek başını AB üye- AB’ye üyelik fikri Sırbistan’ı leri ve ABD’nin çektiği yakla- ikileme düşürmüşe benziyor. şık 90 devlet de tanımış du- Sırbistan bu durumu aşmak rumda. Kosova kendisini ta- için orta bir yol bulmaya çalınıyan ülke sayısını artırmak şıyor. Koalisyon hükümetiniçin uluslararası alanda dip- de milliyetçi cephe ağırlıkta lomatik girişimlerini devam olsa da, AB’ye üye olunması ettiriyor. Hatta Sırbistan’ın gi- halinde üyeliğin ülkeye ekorişimiyle konu Uluslararası nomik açıdan getirisinin büAdalet Divanı’na götürüldü. yük olması, Sırbistan’ı KosoUAD, bağımsızlık kararının va’yla yakınlaşmaya zorlu“uluslararası hukuka aykırı yor. Bu açıdan AB’nin kendiolmadığı” yönündeki tavsiye sinden beklediği şekilde Kokararıyla Kosova’nın elini sova’yla ilişkilerini geliştirSırbistan’a karşı güçlendir- mesi için Sırbistan’ın yeni miş oldu. Nitekim bu kararı adımlar atması bekleniyor. izleyen dönemde Kosova’yı Nitekim görüşmelerin buntanıyan ülkelerin sayısı da art- dan böyle başbakan seviyetı. Öte yandan Kosova’yı AB sinde yürütülecek olması da ve NATO üyelerinin büyük ço- bu iddiayı teyit ediyor. ğunluğunun tanımış olması Nobel de AB'ye 18 Bir Elâ BİLGEN EKİM 2012 ATAUM e-bülten Bir Nobel de AB'ye Elâ BİLGEN Norveç Nobel Komitesi, Nobel Barış Ödülü’ne 43’ ünü kurumların oluşturduğu 231 aday arasından Avrupa Birliği’ni layık gördüğünü açıkladı. Kararın hem kendisi, hem de gerekçeleri hararetli tartışmalara neden oldu. Komite’nin yaptığı açıklamadan anlaşıldığı kadarıyla, ödülün AB’ye verilmesi beş temel gerekçe dayanıyor. Komite öncelikle AB’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası Neden şimdi? Karara verilen ilk tepkiler, ödülün zamanlamasıyla ilgiliydi. AB’yle ilgili çalışmaların pek çoğunda ortak Avrupa düşüncesi ve ebedi barış fikri 18. yüzyıl düşünürleri Voltaire ve Kant’a kadar dayandırılır ve 1951’de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’ nun kurulması da bu fikirlerin somutlaştırılması olarak görülür. Bu nedenle AB’nin Barış Ödülü’nü sonuna kadar hak ettiğini düşünen bazı Almanya ve Fransa arasındaki uzlaşmaya öncülük ettiğini belirtiyor. Komite'ye göre AB, demokrasinin inşasını üyelik koşullarından biri olarak kabul etmesi ve 1980’ lerde Yunanistan, İspanya ve Portekiz’e, 1990’larda da pek çok Orta ve Doğu Avrupa ülkesine üyelik tanımak suretiyle bu devletlerde demokratikleşme, diktatörlüklerden özgürleşme ve istikrarın sağlanmasına kat- kıda bulundu. Komite'nin göz önünde bulundurduğu gerekçelerden biri de Türkiye’yle yapılan üyelik görüşmelerinin burada insan haklarının yaygınlaştırılmasını ve demokratikleşmeyi hızlandırmış olması. Ayrıca gelecek yıl Hırvatistan’ın üyeliğe kabul edilecek olması, Karadağ’la üyelik müzakerelerinin başlaması ve Sırbistan’a adaylık statüsünün verilmesi de Komiteye göre Balkanlar’da barış sürecini güçlendirmekte. Kısacası Nobel Komitesi temelini 1951’de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun oluşturduğu AB’ yi 60 sene boyunca Avrupa’ da barış, demokrasi ve insan haklarının yaygınlaştırılmasına katkıları ve kıtayı birleştirmekteki rolü nedeniyle Barış Ödülü’ne layık gördü. yazarlar ödülün AKÇT’nin kuruluşundan 60 yıl sonra gelmiş olmasına itiraz ederek bunun Jean Monnet ve Robert Schuman gibi isimlere haksızlık olduğunu dile getiriyor. Bu iyimser bir bakış açısı. Zira diğer tarafta da AB’nin geleceğinden umutsuz olanlar yer alıyor. Bu görüşteki pek çok yazar, Birliğin Avrupa’yı bir savaş kıtasından barış kıtasına dönüştürmüş olduğu, faşist ve komünist diktatörlüklerden demokrasiye geçişi kolaylaştırdığı, yine Ekim ayında 20. yılını kutlayan Ortak Pazar sayesinde gümrük duvarlarının yıkıldığı, ticaretin genişlediği, istihdamın arttırıldığı daha uyumlu bir Avrupa yaratıldığı düşüncesinde hemfikir. Ancak kıtanın çoğunun ekonomik sıkıntı içinde olduğu, Atina ve Madrid sokaklarında isyan seslerinin yükseldiği, Kuzey Avrupa ülkelerinin yardım eli uzatmakta duraksadığı, neo-Nazizmin ve aşırı milliyetçiliğin arttığı bir dönemde ödül verilmiş olması tuhaf karşılanıyor. Euro Bölgesi'ndeki kriz yüzünden AB neredeyse ilk defa bu denli bölünmüş ve kırılgan bir yapıdayken Avrupa’da barış ve istikrarı sağladığı iddiasıyla ödül kazanılmış olması, Avrupalıların kendileri tarafından da gülünç bulunuyor. Silahların azaltılması ve demokratikleşme Zamanlamanın yanı sıra bir de ortada Norveç Nobel Komitesi’nin “barış”tan ne anladığı sorunu var. Komite bu aşamada Alfred Nobel’in vasiyetini kriter kabul ediyor. Buna göre Nobel Barış Ödülü’nün “ulusların ve halkların kardeşliği, silah ve orduların azaltılması ve barış kongreleri düzenlemek için en çok çaba sarf eden kişi, kişiler veya kuruluşlara” verilmesi gerekiyor. Nitekim AB Konsey Başkanı Herman Van Rompuy da buna dayanarak ödülün, Birliğin tarihteki en büyük barış sağlayıcı kurum olarak tescili anlamına geldiğini ifade etmiş durumda. Fakat AB’nin öncelikle ekonomik ve politik bir kuruluş olduğu, barışı sağlamanınsa ancak tali bir rol olabileceği düşüncesiyle ilk olarak Fransa ve Almanya arasındaki barışa katkılarıyla ilgili itirazlar var. Balkan barışını sağlama noktasındaysa İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’daki en büyük çaplı katliamlardan biri kabul edilen Srebrenica olayların- da ve genel olarak da Balkanlarda yaşanan onca sorunda etkisiz kalmış olmasının affedilmez olduğunu vurgulanıyor. Üstelik bir AB ordusu oluşturma fikrinin yıllardır gündemde oluşu barışın içeriğiyle ilgili tartışmaları alevlendiriyor. Nitekim 2004’te AB Savaş Grupları ve 2006’da da 2 ATAUM e-bülten Avrupa Jandarması kurulmuştu. Bunlar dünyanın herhangi bir yerindeki bir krize anında müdahale edebilecek durumda olan askeri kuvvetler. Bunlara ilaveten henüz oluşturulmamış olsa da AB Silahlı Kuvvetleri fikrinden de sıkça söz ediliyor. AB’deki silahlanma çabalarının yanında bir diğer problem de demokrasi konusunda. Yunanistan, İspanya, Portekiz’in yanı sıra pek çok Doğu Avrupa ülkesinde demokrasiye geçişi kolaylaş- EKİM 2012 tırmış olduğu kabul edilse bile, bugün birçok Euro devletinin başında halk tarafından seçilenler yerine Avrokratlar diye adlandırılan uzmanların bulunuyor olması, demokrasinin yaygınlaştırılması noktasında şüpheye neden oluyor. Malum, Barış Ödülü’nün AB’ ye verilmesine oybirliğiyle karar veren kurum, Oslo’da bulunan beş üyeli Norveç Nobel Komitesi. Bu noktada ironik olansa, ev sahibi ülke Norveç’in 1972 ve 1994’te Bir Nobel de AB'ye Elâ BİLGEN iki kez AB üyeliğine hayır demiş olması. Başta Komite Başkanı Jagland olmak üzere diğer üyelerin de AB yanlısı tutumları biliniyor ve karar özellikle Norveç’te kamuoyunu AB üyeliğine hazırlama çabalarından biri olarak görülüyor. ABD’den gelen eleştirilerse bambaşka bir yönde. ABD’li köşe yazarlarından bazıları Avrupalı devletlerin savunma harcamalarında kısıntıya gittiğini, dolayısıyla hem Ortadoğu’da etkili bir muha- tap olamadığını, hem de İran’ın nükleer tehditlere cevap veremediğini ifade ediyor. Bu görüşe göre, bu bağlamdaki bütün yükü üstlenmek zorunda kalan ABD, on binlerce insanın insanlık dışı yasalardan özgürleşmesini sağlayan Amerikan Donanması ya da en azından AİDS’le mücadele ederek milyonlarca Afrikalının hayatını kurtaran George Bush ödülü AB’den daha çok hak ediyor! geçmişe değil geleceğe yaptığı vurgu. Nitekim Komite Başkanı Thorbjoern Jagland da ödülün AB’nin geçmişi ya da tarihi için değil geleceği için verildiğini açıkladı. Ona göre ödül, barış adına yapılacak çalışmaları teşvik edecek. Bazı yorumcularsa, müstehzi bir ifadeyle Nobel Barış Ödülü’nün NATO’ya da verilip verilmeyeceğini soruyor. Zira Komite’nin benimsediği barış anlayışı esas alınırsa, bu da ciddi şekilde mümkün. Ne de olsa NATO kendini uluslararası terörle mücadelenin en önemli neferlerinden biri olarak görmekte. Dolayısıyla o da Nobel teşvikine mazhar olabilir. Ödül yönteminin teşvik edici yönü herkesçe kabul edilir. Ama ödüllendirmenin aynı zamanda davranışı tüm yönleriyle olumlamak anlamına geldiği de yine bilinen bir şey. Nitekim bu ödül, azınlıklara uygulanan ayrımcılık, yabancı düşmanlığı, aşırı milliyetçilik, artan işsizlik ve ekonomik sıkıntıların yarattığı kaos ortamına rağmen dünyanın en prestijli ödüllerinden birine sahip olunabileceğini yalnız AB’ye değil tüm dünyaya göstermiş oldu. Jagland’ın ihmal ettiği husus da bu olsa gerek. Bardağın dolu tarafı 1901’deki ilk Nobel’den bu yana ödül verilenlerin yanı sıra ödül verilmeyenler de tartışma konusu olageldi. Örneğin Mahatma Gandi’ nin hiç ödül almamış olması Nobel eleştirilerinde sıkça dile getirilen bir durum. 1973’te Henry Kissenger’la birlikte ödül almayı reddeden Vietnamlı politikacı Le Duc Tho da Nobel karşıtlarının çokça andığı isimlerden. Ayrıca pek çok kişi bu yılın diğer adayları arasından yer alan WikiLeaks’ın kurucusu Julian Asange, şiddet karşıtı çalışmalarıyla tanınan Gene Sharp ya da Rus muhalif Lyudmila Alekseyeva’nın ödülü hak ettiği görüşünü paylaşıyor. Bu isimler karşısındaysa Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’da işlenen savaş suçlarından sorumlu tutulan Henry Kissenger ve başkanlığının daha ikinci haftasında “uluslararası diplomasi ve işbirliğine katkıları”ndan ötürü ödüle layık bulunan Barack Obama bulunuyor. En iyimser yorumlara göre, Norveç Nobel Komitesi bu isimlerde olduğu gibi AB’de de bardağın dolu tarafına bakmayı tercih etti. Komite’nin AB kararını haklı bulanlara da, eleştirenlere de katılmak mümkün. Belki de üzerinde durulması gereken asıl konu, Komite’nin 11 19 içtimaiyat Nobel Ödülleri "Ardımdan bıraktığım gayrimenkulümün ve servetimin tamamı, aşağıdaki şekilde dağıtılacaktır. Kapital, emniyetli bir şekilde Fon'da toplanmalıdır. Bu Fon'un geliri her yıl insanlığa en büyük hizmeti yapan kişilere dağıtılmalıdır. Bu gelir beş ana bölüme ayrılmalı ve aşağıdaki şekilde dağıtılmalıdır. Bir kısım fizik sahasında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısım kimya sahasında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısım fizyoloji ya da tıp alanında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısım edebiyat sahasında en büyük eseri yazan kişiye verilmelidir. Bir kısım milletlerarası barış ve kardeşlik için en büyük çalışmayı yapan kişiye verilmelidir. Fizik ve kimya konusundaki keşifler, İsveç İlim Konseyi’nce değerlendirilmelidir. Tıp konusundaki çalışmalar Stockholm'deki Ca- roline Enstitüsü tarafından değerlendirilmelidir. Edebiyat ve barış konusundaki mükâfatlar İsveç Parlamentosu tarafından seçilen beş kişilik bir heyet tarafından değerlendirilmelidir. En büyük ve kesin arzum, mükâfatlar adaylara dağıtılırken kesinlikle milliyet tefrika yapılmam a s ı d ı r. E n m ü h i m i , mükâfatı alacak şahıs bir İskandinavyalı da olabilir, olmayabilir de " Evet, bu vasiyet, tarihe “dinamitin mucidi” adıyla geçen İsveçli bilim adamı Alfred Bernard Nobel’e ait. Kasım 1896’da dünyaya veda eden Nobel, ardında bıraktığı bu vasiyetnameyle 111 yıllık bir geleneği de başlattı. Tabii bu gelenek beraberinde pek çok tartışmayı da getirdi. Diğer taraftan ödüller 1901 tarihinden itibaren “insanlığa hizmet etmiş kişileri onurlandırma görevini” her yıl yerine getirmeye devam etti. Aylin AYDI Nobel ödülleri, kişilere veya kuruluşlara fizik, kimya, edebiyat, fizyoloji veya tıp ve barış alanlarındaki olağanüstü başarılarından dolayı veriliyor. Nobel, vasiyetinde bu bilim dallarına ödül verilebilmesi için bir para fonu ayırmıştı. Bu para fonunu idare etmek için Nobel Vakfı kuruldu. Bu ödüllere çok sonraları, 1968’de ekonomi ödülü de eklendi. Bu ödülse Sveriges Bankası tarafından veriliyor ancak süreç Nobel’in vasiyetinin anısına kurulması ve finanse edilmesi nedeniyle Nobel Vakfı tarafından yürütülüyor. Vasiyete uygun olarak her ödülün ayrı bir komite tarafından verilmesi söz konusu. Nitekim barış ödülü Norveç’in başkenti Oslo’da, diğer ödüllerse İsveç’in başkenti Stockholm’de sahipleriyle buluşuyor. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi fizik ve kimya ödüllerini, Karolinska Ensti- tüsü fizyoloji veya tıp ödüllerini, Norveç Nobel Komitesi’ yse edebiyat ödüllerini veriyor. Ekonomi ödülleri İsveç Kraliyet Bilimler Komitesi’nin kararına bağlıyken barış ödüllerinin sahipleri Norveç parlamentosunca İsveç akademisinden seçilen bir kurul tarafından belirleniyor. Ödüller bir madalya, bir diploma ve yıldan yıla değişen para ödülünden oluşmakta. Ödüller vasiyete uygun olarak milliyet gözetmeden veriliyor. Ödülün sahibi tek bir kişi olabileceği gibi bir kurum, kuruluş ya da bir organizasyon da olabiliyor. Öte yandan, bazı yıllarda ödüller sahipsiz de kalabiliyor ki bu duruma en çok barış ödüllerinde rastlanıyor. Bazense dış etkenler devreye giriyor ve ödüller verilemiyor. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 19401942 arasında olduğu gibi. 2 ATAUM e-bülten EKİM 2012 Nobel’in 'en'leri Geçmişten günümüze ödüller pek çok kimseye dağıtıldı. Gerçekten insanlığa faydası dokunduğu için bu ödülleri alanlar da oldu, politik kaygılarla taltif edilenler de. Fakat bazı isimler var ki Nobel Ödülleri denildiğinde akla ilk gelenler onlar oluyor. Nobel’in en genç sahibi, babasıyla birlikte 25 yaşında fizik ödülünün sahibi olan William Lawrence Bragg. Ayrıca baba-oğulun aynı anda ödülü alması da bir ilk. En yaşlı Nobelli ise İtalyan Rita Levi- Montalcini. 1986’da tıp ödülünü kazanan Levi-Montalcini hala hayatta ve 103 yaşında. Aile boyu Nobel kazanan isimlerse Pierre Curie ve eşi Marie Curie. 1903’te fizik ödülünü kazandılar. Yine kızları Irene Joliot-Curie ve eşi Frederic Joliot kimya ödülünün sahibi oldu. Ancak Curie’lerin başka bir ünü daha var. 1911’de kimya ödülünü de alan Marie Curie, iki ayrı dalda Nobel kazanan ilk ve tek kadın unvanına sahip. Hapiste olan bilim adamı, ya- İçtimaiyat: Nobel Ödülleri Aylin AYDI 11 21 zar ve aktivistler de unutulmadı. Bugüne kadar yalnızca üç isimle sınırlı olmasına rağmen hapistekiler de ödülü almaya hak kazandılar. İlk olarak 1935’te Alman gazeteci Carl von Ossietzky barış ödülüne layık görüldü. Fakat ödülünü alamadan hapishanede yaşamını yitirdi. 1991’ de Myanmar’da demokrasi yanlısı parti lideri olan Aung San Suu Kyi ev hapsindeyken Nobel ödülünü aldı. Üçüncü ve son isimse Çinli yazar, akademisyen ve insan hak- ları savunucusu Liu Xiaobo. 2010’da ödüle layık görülmesine rağmen on bir yıl hapse mahkûm edilmesi nedeniyle o da ödülünü alamadı. Nobel edebiyat ödüllerindeyse en popüler dil İngilizce. Bunu Fransızca, Almanca ve İspanyolca izliyor. Ödüllerin en çok kazanıldığı üniGörkem ÖZİZMİRLİ versiteyse Cambridge Üniversitesi. Pek çok ünlü isim üniversitenin en’ler listesine girmesini sağladı. dağıtabildiği de ayrı bir tartışma konusu. Bütün bunların yanında ödüllerin dağıtılmasında bazı politik kaygıların da öne çıkması prestij kaybına yol açan bir diğer neden. Örneğin verilmeye başladığı 1901’de itibaren 50 yıl bo yun ca ödüllere layık görülenler hep Avrupalı bilim insanları olmuş. Aslında bu kadar uzağa gitmeye de gerek yok. Geçtiğimiz yıllarda Barack Obama’ya verilen barış ödülünün bu yıl da Avrupa Birliği’ ne verilmesi yine büyük tartışma yarattı. En başında söylenmesi gere- ken sözü en sonda söylemek gerekirse, bir bilimsel çalışmanın ya da bilim insanının, yazarın, düşünürün ve insan hakları savunucusunun aldığı ödüle göre değerlendirilemeyeceği açık. Zira nice deha bu ödülü almaya hak kazanamamışken her Nobel kazanan isim ya da çalışma insanlığa sonsuz fayda sağlayamaz. Fakat şu bir gerçek ki, hiçbir şey için değilse de sağladığı nakit fon nedeniyle Nobel daha uzun süre prestij ve övünç unsuru olmaya devam edecek. Nobel al(a)mayanlar İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazi despotizmi tüm Almanya’da kol geziyordu. Bu süreçte Richard Kuhn (Kimya), Adolf Butenandt (Kimya) ve Gerhard Domagk (Fizyoloji veya Tıp) ödülleri almaya hak kazandı. Başta olan Hitler hükümeti, bu üç alman bilim adamına ödülleri kabul etmelerini yasakladı. Daha sonra kendilerine madalyon ve sertifikaları verildi ancak para ödülünü kabul etmediler. Siyasi baskılar sonucu ödülünü alamayan bir diğer isimse yazar Boris Pasternak’ tı. Yazdığı kitap Sovyet yönetimi tarafından komünizm karşıtlığıyla suçlandı. Ödülü aldığı takdirde vatandaşlıktan çıkarılmakla tehdit edildi. Bunun sonucunda bir ödül daha siyasi baskılarla reddedildi. Nobel ödülleri yıllar boyunca insanların zihinlerindeki o prestijli yerini korumaya devam etti. Tüm tartışmalara ve önyargılara rağmen ödüller saygınlığını sürdürüyordu. Ta ki 1964’e kadar. Fransa’dan yükselen bir ses tüm dikkatleri bir anda üzerine çekmeyi başardı. İlk kez bireysel olarak, tamamen bir insanoğlunun kendi isteğiyle ödül geri çevrilmişti. O ses Jean Paul Sartre’a aitti. O güne kadar hiçbir ödülü kabul etmeyen düşünür, aktivist ve yazar yine entelektüel özgürlüğüne aykırı olduğu gerekçesiyle ödülü kendi isteğiyle geri çevirdi. Bu reddedişin üzerinden uzun yıllar geçmeden 1973’te yeni bir ses bu sefer Vietnam’dan geldi. Devrimci Le Duc Tho, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger’la birlikte ödüllendirilmek istedi. Tho’nun buna yanıtı Vietnam’da gerçek bir barışın henüz inşa edilemediği oldu. Tahmin edileceği üzere ödülü reddetti. Tabii Nobel’e karşı gösterilen bu tavırlar ödüllerin saygınlığına gölge düşürmedi de değil. Son kertede kazananları kadar kabul etmeyen ya da ettirilmeyenleriyle ünlü olan Nobel ödülleri, pek çok tartışmaya pencere açıyor. Öncelikle dinamiti bulmuş ve pek çok insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuş bir insanın sağladığı fonla ödül verilmesini kabul etmeyen pek çok kesim söz konusu. Onlara göre bu ödüller Nobel’in kendisini aklaması ve ruhunu huzura kavuşturmasının bir yolu olarak görülüyor. Söz konusu vakfa bazı silah üreticilerinin finansman olduğu da söyleniyor. Hal böyle olunca insanları öldürenlerin nasıl barış ödülü Portre Portre Recep Ersel ERGE Alfred Nobel Patlayıcılara olan merakı başlangıçta bilimseldi, ama zamanla ticari kazanç yönü ağır bastı, cephedeki gelişmelerden rahatsız olmuşa benzemiyordu. “Aslında barışçıl biri olduğunu” iddiasındaydı ve “icat ettiği patlayıcılar sayesinde bir gün savaşların biteceğini” savunuyordu. Belli ki kendini teselli etmekteydi ve “barış ödülünü” vasiyet ederek de vicdanını rahatlatmak istiyordu. Dinamit başta olmak üzere pek çok güçlü patlayıcıyı icat eden İsveçli kimyager Alfred Nobel, farklı sektörlere ilişkin toplam 355 patentin de sahibiydi. Dünyayı değiştiren bilim adamı, aynı zamanda yetenekli bir iş adamıydı. Telefonun bile olmadığı bir dünyada 20’den fazla ülkeye dağılmış 90 fabrikayı yönetti. Beş dil bilen Nobel, bütün hukuksal ve ticari işleri kendi başına hallediyordu… Alfred Bernhard Nobel, 21 Ekim 1833’te İsveç’in başkenti Stockholm’de dünyaya geldi. Mühendis olan babası Immanuel savunma sanayinde girişimci olarak çalışmaktaydı. Alfred 4 yaşındayken işini St. Petersburg’a taşıyan Immanuel Nobel, beş yıl sonra bütün aileyi de yanına aldı. Böylece Alfred de çocukluğunu ve ilk gençliğini Rusya’da geçirmiş oldu. Okula gitmedi. Varlıklı her ailede olduğu gibi özel öğretmenlerden fen bilimleri, yabancı dil ve edebiyat dersleri aldı. On yedi yaşındayken ana dili İsveççenin dışında İngilizce, Almanca, Fransızca ve Rusça konuşabiliyordu. Ki- tap kurduydu. Üstelik okumakla yetinmeyip ileride romanlar, oyunlar ve şiirler yazacak kadar düşkündü edebiyata. Ne var ki, oğullarının kendi yanında aile fabrikasında çalışmasını isteyen baba Immanuel, genç Alfred’in entelektüel yönünden pek haz etmiyordu. Sessiz sakin karakterinin biraz açılmasını umarak oğlunu yurtdışına gönderdi. Alfred böylece Fransa, Almanya, İsveç ve ABD’de hem çalışma hem de kimya bilgisini geliştirme imkânı buldu… 1855’de Rusya’ya dönüp babasının silah fabrikasında çalışmaya başladı. Kırım’da Osmanlı’yla çarpışan Çarlık ordusuna malzeme üretiliyordu bu fabrikada. Aynı dönemde Britanya donanmasını St. Petersburg kara sularından uzak tutan deniz mayınları da burada üretilmişti. Neden sonra savaş bitince, en büyük müşterisini kaybeden fabrika da iflas etti. Alfred, anne ve babasıyla İsveç’e geri döndü. Yeni bir fabrika kurdular. Pazarlanabilecek bir teknik yenilik peşinde olan Nobel bu- rada patlayıcılarla deneyler yapmaya başladı. Özellikle sıvı nitrogliserini kontrollü olarak patlatmanın yolunu arıyordu. Nihayet 1863’te, nitrogliserini bir metal kap içine koyan Alfred, içi barut dolu ahşap bir fünye de icat etti. Ancak niteliği itibarıyla patlamaya çok meyilli olan bu madde üretim ve nakil sırasında ölümcül kazalara yol açıyordu. 1864’te yaşanan patlama, 4 işçiyle birlikte Nobel’in kardeşi Emil’in de hayatına mal oldu. Nobel çok üzülmüştü elbette, ama pes etmek yerine icadını “daha güvenli” hale getirmek için çalışmaya devam etti. Bu arada Hamburg, New York ve California’da fabrikalar kurarak nitrogliserin üretimini artırdı. 1866’da, nitrogliserini Almanya’da keşfettiği kil benzeri bir toprak karışımına emdirerek hassasiyetini azaltmayı başardı. Bu şekilde patlayıcı gücü saf haline göre oldukça düşüktü, ama düşme veya çarpma durumlarında kazara patlamaya karşı daha dayanıklı olmuştu. Yeni icadına, Yunanca “güç” an- lamına gelen “dynamis” sözcüğünden esinle “dinamit” adını verdi. Ayrıca dinamiti ateşlemek için özel bir fitil de geliştirdi yine. 1867’de İsveç, İngiltere ve ABD’de patent alarak hemen seri üretime geçti. Sondaj deliklerine kolayca yerleştirilebilmesi için silindir çubuklar halinde imal edilen dinamit, kısa sürede çok büyük bir pazarlama başarısı elde etti. Tünel, kanal, demiryolu ve karayolu inşaatlarında kullanılmak üzere dünyanın her yerinden sipariş alıyordu. Alfred Nobel’in ünü de böylece yayılmaya başladı. Hep daha iyisini yapmak için çalışmaya devam eden Nobel, peş peşe daha pek çok yeni tür patlayıcının patentini aldı. Bu arada, dinamitin icadından bir yıl sonra, İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından “insanlığa pratik faydalar sağlayan önemli buluşları için” ödüllendirilmişti. Nobel, ölümünden yaklaşık bir yıl önce yazdığı vasiyetnamesinde kendi mirasından verilecek ödüllerin kriterini de hemen hemen aynı sözcüklerle ifade edecekti! ATAUM e-bülten Bilim adamı olarak asıl ilgisi patlayıcılar üzerineydi, ama iş adamı olarak başka pek çok alanda faaliyet gösterdi. Örneğin yapay ipek ve deri de üreten Nobel, bugünkü Azerbaycan’da petrol çıkaran ağabeyleri aracılığıyla petrol ithalatı da yaptı. Çok seyahat etti. Öyle ki, tam olarak hangi ülkede ikamet ettiği bile belli değildi. Ancak çok az insan onu şahsen tanıyordu. Çekingen karakterli olduğundan fazla ortalıkta görünmezdi. Birkaç yakın arkadaşı vardı, o kadar. Kısa süreli iki ilişki dışında hayatını bekâr ve yalnız bir adam olarak geçirdi. Bu içedönüklük, biraz gizem de yaratmıştı. Liberal mi yoksa sosyalist mi olduğu hep tartışmalı kaldı örneğin. Her durumda kesin olansa, bugün savunduğumuz anlamda demokrasiye inanmadığıydı. Kadınların oy hakkına karşıydı. İş hayatının yoğunluğunu son günlerine kadar yaşayan Alfred Nobel, 10 Aralık 1896’da San Remo’daki (İtalya) evinde dönemin en zengin insanlarından biri olarak öldü. Bugünün parasıyla yaklaşık 250 milyon dolar değerinde bir miras bırakmıştı. 27 Kasım 1895 tarihli meşhur vasiyetnamesi ölümünden üç hafta sonra okundu. Eşe dosta bıraktığı birkaç yüz bin İsveç kronu mirasının küçük bir kısmıydı sadece. “Geriye kalan bütün varlığım” diye tabir ettiği kısım mirasının en az yüzde 90’ına tekabül ediyordu. Bu paranın her yıl fizik, kimya, tıp/psikoloji, edebiyat ve barış alanlarındaki çalışmalarıyla insanlık yararına üstün başarılar gösteren insanların ödüllendirilmesi için harcanmasını vasiyet etmişti. Yarışma bütün dünyaya açıktı ve kazananları hayli yüksek bir meblağ bekliyordu. Bütün dünyada şaşkınlık yaratan vasiyeti İsveç’te daha çok öfke yarattı. “Ülkede sanki hiç fakir fukara yokmuş gibi” bu kadar paranın yabancılara verilecek olmasının ahlaksızlık olduğu iddia edildi. En çok üzülen de ailesiydi. Vasiyetnamenin iptali için mahkemeye gittiler. Zaten hangi devletin mevzuatına tabi olduğu da tartışmalıydı. Bütün davaların sonuçlanması, Nobel Vakfı’nın kurulması ve ödül verme mekanizmasına ilişkin prosedürlerin belirlenmesi zaman aldı. Nobel, hangi ödülü hangi kurumun vereceğini tek tek saymış, ancak kazananların nasıl belirleneceğine ilişkin açıklama yapmamıştı. İlk Nobel ödülleri ölümünün beşinci yıl dönümünde, 1901’de ancak verilebildi. Peki, neden böyle bir vasiyet EKİM 2012 yapmıştı? Ağabeyi Ludwig 1888’de öldüğünde, bir Fransız gazetesi Nobel’leri karıştırıp Alfred’in öldüğünü yazmış ve haberde kendisinden “ölüm taciri” diye bah- setmişti. Bu nitelemenin etkisiyle Nobel’in öldükten sonra nasıl hatırlanacağı konusunda düşüncelere kapılmış olabileceği muhakkak. Tabii vasiyetinin tek sebebin bu ol- Portre: Alfred Nobel Recep Ersel ERGE duğunu söylemek fazla iddialı olabilir, ancak diğer ödüllerin yanında “barış” ödülünün de varlığı oldukça manidar olsa gerek. 11 15 23 Tenten Tartışması, Yeniden 24 Gökçe ÖZSU EYLÜL 2012 ATAUM e-bülten Tenten Tartışması, Yeniden Gökçe ÖZSU Malum, popüler çizgi karakter Tenten’in ırkçı olduğuna dair tartışmalar Avrupa’da bitmek bilmiyor. Bir çok defa “ırksal ayrımcılıktan” dolayı dava konusu olup basımının durdurulması veya satışının durdurulması, hiç olmazsa kısıtlanması istenen Tenten’in Maceraları, şimdi de “Afrofobik” öğeler taşıdığı gerekçesiyle modern İsveç’in kültür merkezi Kulturhuset’in çocuk ve gençlik kütüphanesinde yasaklandı. Karar gayri-resmi bir yöntemle kamuoyuna açıklandığı için, yasağın ne şekilde ve hangi boyutta getirildiğiyse belli değil. Her ne kadar daha sonra geri çekilse de, bu tarz bir yasaklama kurumsal bazda olması bakımından da bir ilk. Bu vesileyle başlayan tartışmalarsa Tenten’in İsveç’teki akıbeti üzerine yoğunlaşmış durumda. Sorun, ilk olarak, ırkçı öğeler taşıyıp çocuklar ve gençler arasında, özellikle Afrikalı insanlara karşı asılsız fobiaya ve nefrete sebep olan bir edebi eserin yasaklanıp yasaklanamayacağı bakımından önemli. Örneğin, hükümet kanadı bu karara karşı olumsuz bir tavır aldı. Kararı destekleyenlerse daha çok gazeteciler ve yazarlar. Bu bakımdan kararın geri çekilmesine karşı öfkelenen taraf da yine aynı kesim. Bilgilendirme ve şeffaflık açısından muğlak kalan yasaklama kararı, ırkçılık tartışmaları bakımından daha hassas dengeleri gündeme getirmiş durumda. Bir taraftan kolonyal dönemde çizilip yayınlanmış ve elliden fazla dile çevrilmiş popüler bir edebi eser, diğer taraftansa o eserin yaratıldığı dönemin hakim ideolojisine karşı tutum sergileme meselesi. Avrupa’da ırkçılık karşıtlığının dayandığı hassas dengeler bakımından bu iki karşı tutumu anlamak önemli. İkinci sorunsa, yasaklama, sansürleme ve bunların ölçüsü. Kulturhuset’ten gelen haber ilk duyulduğunda Tenten’in Maceraları serisinin tümüyle mi yasaklandığı, yoksa sadece ırkçı öğelerin mi sansürlendiği ya da serinin en tartışmalı kitabı olan “Tenten Kongo’da”nın mı yasaklandığı belli değildi. Zaten tartışmalar da ilk etapta bu noktada alevlendi. Haberi kamuoyuna duyuran Dagens Nyheter gazetesi de haberini resmi bir açıklamaya değil, Kulturhuset’in bir yöneticisinin verdiği bir mülakata dayandırmıştı. Kararın geri çekildiği haberi de aynı gazetede yer aldı. Ama işin can alıcı noktası, kitabevlerinin Kulturhuset’ten önce davranıp kataloglarını güncellemesi. Aftonbladet gazetesine göre haber ortaya atıldığında kitabevlerinin yüzde onu Tenten çizgiromanlarının satışını ya kaldırmış, ya da kısıtlamıştı. Hükümet yetkililerinin yaşadığı şaşkınlık da kitabevlerinin tutumuyla ortaya çıktı. Kitap toplatma, yasaklama ya da kısıtlama kararlarına alışkın olmayan İsveç gibi bir ülkenin hükümet yetkililerinin şaşkınlığı da bu bakımdan “haklı” bir şaşkınlık. Yaşananların üçüncü boyutuysa, Tenten adlı karakterin kendisiyle ilgili. Karakterin bu kadar tartışmalı olup da hayranları dışında kimseye yaranamamasının sebebi de bu. Tartışmaların odağında serinin Belçika Kongosu’nda geçen hikayenin anlatıldığı “Tenten Kongo’da” adlı kitap var. Her ne kadar ırk ayrımcılığının en baskın bir biçimde hissedildiği bu kitabın Tenten’in diğer maceralarını ko- nu edinen kitaplardan ayrılması gerektiği ve çocuklara kesinlikle okutulmaması gerektiği üzerinde uzlaşmaya varılmış olsa da, bunun sansürleme ve yasaklama boyutuna vardırılıp vardırılmaması gerektiği hakkında herhangi bir uzlaşma yok. Bu bakımdan kitabevlerinin kendi kararlarını uyguladıkları görülüyor. Sadece İsveç’te değil, uzun yıllardır birçok kitabevi Tenten kitaplarını -özellikle de “Tenten Kongo’da” yı- ya “adult” kısmında birtakım uyarı ibareleriyle satıyor, ya da bunları kataloglarından tamamen çıkarıyor. Çocukluklarını Tenten’in Maceraları’yla geçirmiş olan günümüzün Avrupalı yetişkinlerinin şiddet ve ayrımcılık algıları elbetteki iki dünya savaşı ve Soğuk Savaş sonrası büyük değişikliklere uğradı. Bu bakımdan 30’ların çocuklarının bilinçaltılarına alacağı ırk imgelemiyle 2000’lerin çocuklarının alacağı ırk imgelemi arasında ciddi fark var. Bu, toplumların şiddet algısıyla da paralel. Bu yüzden Tenten hayranı bir yetişkinin ırkçılığa meyilli olabileceğini düşünmenin anlamsız olduğunu söyleyenler var. Ancak söz konusu olan çocuklar olunca, Avrupa toplumunun bu konuda fazla hassas olması da çok doğal. 2000’ler Avrupasının ırkçılığı, cinsiyet ve hayvan ayrımcılığını geride bırakmış olduğunu ve geçmişte yaşanan bu tarz meselelerin çocuklara yansıtılmaması gerektiğini düşünenler açısından Avrupa medeniyetinin kendi sancılı tarihiyle de yüzleşmesinde önemli bir nokta Tenten tartışmaları. Yaratıldığı kolonyal dönem Avrupasının her türlü ipuçlarını barındırması bakımından içeriğinde bol miktarda ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, oryantalizm vb. unsurlar barındıran Tenten’in Maceraları, dünyanın her türlü ülkesinde farklı noktalardan tartışılmaya devam ediyor. Zira dünyanın hemen her ülkesinde kitapları on milyonlarca satmaya devam ediyor. 7 Avrupanın Marşları İrlanda Yiğit KÖSEOĞLU Askeriz bizler, Adanmış hayatlarımız İrlanda'ya, Bazılarımız gelmiştir dalganın ötesindeki bir yerden. Yemin! Özgür olmak için, Bundan gayrı eski soylu toprağımız Ne bir despotun ne de bir kölenin evi olacak. Bu gece bizler tehlikenin eşiğindeyiz Erin'in* davasında, hüzün ya da mutluluk gelecek Toplar gürlemekte, tüfekler çınlamakta Biz askerin şarkısını söyleyeceğiz. *Erin: İrlanda'nın şairsel anlatımlarda kullanılan ismi “Askerlerin Şarkısı” ya da asıl ismiyle “Amhrán na bhFiann” yani İrlanda marşı, aslen bir asker marşının nakarat kısmından oluşmakta. Üç kıtadan oluşmaktaysa da marşın sadece nakarat kısmı İrlanda milli marşı olarak kabul görmüş durumunda. 1907'de Peader Kearney (1883-1942) tarafından kaleme alınan bu dizeler, Kearney’le Patrick Heeney'in (1881-1911) işbirliğiyle bestelendi. Marşın sözleri ilk kez 1912'de İrlanda Özgürlüğü dergisinde yayımlandı, daha sonrasında da İrlanda Gönüllüleri tarafından benimsedi ve bir marş olarak seslendirildi. Bu marş daha sonraları özellikle İrlanda Bağımsızlık Savaşı (1919-1921) esnasında ününe ün kattı ve geniş kitleler tarafından benimsendi 1922'de Bağımsız İrlanda Devleti'nin kurulmasının ardından devletin marşının ne olacağı konusunda görüş ayrılıkları baş gösterdi. Birlikçiler Birleşik Krallık marşının (Tanrı Kralı Korusun) İrlanda'nın marşı olması yönünde ısrarcıyken, milliyetçi kanat tahmin edilebileceği gibi bu fikre soğuk yaklaştı. “Askerlerin Şarkısı”nın marş olarak kabul edilmesini istemekteydiler. Bu siyasal çekişme 12 Temmuz 1926'da Yürütme Kurulu'nun “Askerlerin Şarkısı”nı devlet marşı olarak belirlemek üzere toplanmasıyla ilginç bir şekilde sonlandı. Şöyle ki, kurul konu hakkındaki kararını vermiş olmasına rağmen kararını açıklamadı ve bu durumun üzerine vekillerden Osmond Esmonde milli marşın “ne” olduğu yönünde bir soru yöneltti. Sorusuna cevap alamamasının yanı sıra kendilerine bu şekilde bir soru yöneltemeyeceği konusunda da kurul tarafından uyarıldı. Fakat konu hakkında ısrarcı olan Esmonde bu kez askeri durumlar söz konusu olduğunda marşın ne olacağı konusunda bir soru daha yöneltti. Savunma Bakanı bu soruya “Askerlerin Şarkısı” şeklinde cevap verdi ve böylece kurul tam olarak kararını açıklamamış olsa da marş 1926'da -bir şekilde- resmen kabul edilmiş oldu. BASINDA TÜRKİYE - AB İLİŞKİLERİNİN 50 YILI 10 Ekim 2002'de Hürriyet gazetesinde yayınlanan bu haber, ATAUM bünyesinde hazırlanan “Basında Türkiye-AB İlişkilerinin 50 Yılı“ (ed. Erdem Denk) başlıklı kitaptan alınmıştır. Türkiye-AB ilişkileri, çeşitli iniş-çıkışlara rağmen tarafların bir şekilde sürdürmekte kararlı göründükleri ve somut gelişmelerin çok ötesinde anlam yükledikleri bir süreç. Bu 50 yıllık sürecin kimisi unutulan kimisi de belleklerde yer eden halkalarının basının farklı kanatları tarafından nasıl haberleştirildiği de önemli. Zira yazılı basın, sadece tarihsel gelişmeleri bir bütünlük içinde değerlendirmek ve siyasal süreçlerin izini sürmek açısından değil, ilgili gelişmelerin yaşandıkları andaki algılanış ve yansıtılış şekillerini tespit etmek açısından da ziyadesiyle “öğretici” olabilir. Farklı dönemlerde farklı gelişmeler konusunda Türkiye’de oluşan farklı algıları çarpıcı bir şekilde tespit etme olanağı yaratacağı için... Avrupa Gündemi... ATAUM e-bülten bulmak isteyene not: sadece elektronik posta kutusunda bulunur...
Benzer belgeler
Sayı 36 Ekim 2011 - ATAUM
Bu nedenle olsa gerek, yapılan açıklamalarda “polisin müdahale edemeyeceği noktada ordunun tamamlayıcı olarak devreye girebileceği” belirtiliyor. Malum, Euro bölgesindeki ülkelerde protestolar şidd...
e-bülten - ATAUM - Ankara Üniversitesi
durumlara karşı sessiz kalması tepkiyle karşılanıyor.
Üstelik HRW, a raş tır ma