Sayı 84 Ekim 2015 - ATAUM
Transkript
ATAUM e-bülten Avrupa Gündemi... Yıl 8 - Sayı 84 Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi EKİM 2015 Bilimle Hayatın Kesiştiği Nokta Yapay Embriyonun Statüsü Kocasıyla tüp bebek yapmaya karar veren İtalyan kadın, kendisinden alınan embriyolar gerekli işlemlere tâbi tutulamadan partnerinin ölmesi üzerine embriyolarını tedavisi zor hastalıkları araştıran bir bilim kurumuna bağışlamaya karar verir. İtalyan iç hukuku buna izin vermediği için de konu AİHM’in önüne kadar gider. AİHM Büyük Dairesi, davaya konu yasağın Sözleşme’de düzenlenen özel hayata saygı maddesini ihlal etmediğine karar verse de, özellikle Yargıç Sajó’nun karşı görüşü oldukça dikkat çekici. Zira Sajó’yo göre, konu kişinin sahip olduğu selfdeterminasyon hakkıyla ilişkili ve davacı embriyosunu zaman içinde yok olması yerine yaşam süresini uzatan bilimsel araştırmalarda kullanılmak üzere bağışlama hakkına sahip. Ayrıca “ahlaki değerleri koruma” gerekçesi de yersiz. ÖZEL HAYAT-BİLİM-DEVLET Yasemin KARADAĞ İtalya’da bir çift, 2002 yılında tüp bebek yapmaya karar verirler ve bu amaçla kadından beş adet embriyo alınır ve saklanır. Ne yazık ki, bir yıl sonra, henüz embriyolar üzerinde işleme başlanmamışken, 2003’te kadının partneri vefat eder. Hal böyle olunca kadın hamilelik sürecinin hiç başlatılmamasına ve embriyoları da tedavisi zor olan hastalıkların araştırılması üzerine bilimsel araştırmalar yapan bir kuruma bağışlamaya karar verir. Gelgelelim, İtalyan iç hukuku 2004’te yürürlüğe soktuğu düzenlemeyle, bilimsel amaçlarla bile olsa in vitro (yapay yollarla üretilen) embriyo üzerinde deneyler yapılmasına izin vermemekte ve yapanların da iki ila altı yıl arasında hapis cezasına çarptırılmasını öngörmektedir. (devamı 3.sayfada) AB’de Günah Keçisi Schengen! Yunanistan Erken Seçimleri Finlandiya Isınıyor Portekiz’de Eylül… H. Kardelen IŞIK sayfa 4-5 Melisa TEKELİ sayfa 7 Aygün KARLI sayfa 8 Ayşe Elif YILDIRIM sayfa 9 İşçi Partisi’nde 'Corbyn' Dönemi Katalonya’nın ‘Bağımsızlık’ Seçimi Kimin Savaşı, Kimin Silahı ‘Avrupa Süt Denizinde Boğuluyor!’ Onur HAZNEDAR sayfa 10-11 Esra AKGEMCİ sayfa 12 Damla ÜNSEVER sayfa 13 Elâ BİLGEN sayfa 14 üyelik ve diğer talepleriniz için [email protected] 2 Alaska İklim Zirvesi Aygün KARLI EKİM 2015 ATAUM e-bülten Alaska İklim Zirvesi Aygün KARLI Son yıllarda tüm ülkeleri ilgilendiren en önemli konulardan biri de şüphesiz ki iklim değişikliği ve bunun insanlığa nasıl etki edeceği. Nitekim iklim değişikliği konusunda çeşitli konferanslar düzenleniyor. Muhtemelen bunların en önemlileri de ulusla- rarası düzlemde bağlayıcılığı sınırlı olsa da tüm ülkelerin ortak karara varabildikleri BM İklim Zirveleri. Bu zirveler bir yana, özellikle iklim değişikliği açısından çok büyük önem arz eden kimi bölgelerin iklimini kurtarmayı hedefleyen ve dünya iklimi ko- nusunda fikir vermesi açısından önem taşıyan çeşitli organizasyonlar, araştırma grupları ve zirveler de oluşturuluyor. Bunlardan sonuncusuysa, Alaska üzerinde hak iddia eden devletlerin katılımıyla gerçekleştirilen Alaska İklim Zirvesi. Zirve, ABD başkanı Barack Obama’nın da katılımıyla ciddi bir iklim platformu oluşturmaya gayret göstermişti. Fakat gerçekten öyle mi oldu, bunu Aralık’ta Paris’te yapılacak Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde gözlemleyeceğiz. Paris öncesi Alaska İklim Zirvesi Son zamanlarda Kuzey Avrupa ülkelerinin de dikkatini çeken ve iklim değişikliği konusunda hayli önem taşıyan Alaska İçin Global Liderlik Konferansı’na bilim insanları, aralarında Norveç Dışişleri Bakanı Borge Brende’nin de olduğu politikacılar ve Alaska’nın paydaşlarının temsilcileri de katıldı. Daha da önemlisiyse, bu konferansa Alaska’nın yerli halk liderlerinin de katılmış olması. Güvenlik, acil durum hazırlığıyla iklim ve kaynak yönetimi alanında gerçekleştirilen bu konferans, Aralık’ta Paris’te düzenlenecek BM İklim Konferansı öncesi liderlerin ve devletlerin iklim konusunu ne kadar önemse- diğine dair bir gösterge olarak algılanıyor. Zira Alaska bölgesi iklim değişikliğinin gözle görülebilir oranda en belirgin olduğu yer. ABD Başkanı Barack Obama da bu konferansa katılarak geçtiğimiz senelerde iklim değişikliği konusunda atılan geri adımları bir nebze de olsa Paris Konferansı’ndan önce ile- ri götürmeye niyetli gözükmüşe benziyor. Ne var ki, özellikle kendinden sonraki parti adayı için bir yol açmayı düşünen Obama’nın konferansta daha çok başkanlık seçimine oynadığı fikrini gündeme getirenler de var. Alaska İklim Zirvesinin ‘Politikleşmesi’ Çeşitli bilimsel kuruluşların öncülüğünde düzenlenen ve hak iddia eden devletler açısından da büyük önem arz eden Alaska İklim Zirvesi’nin ABD Başkanı Obama’nın katılımıyla politikleştiğini öne sürenlere göre, zirve araçsallaştırıldı ve konu ABD iç işlerine bir anlamda malzeme yapıldı. Dahası, yaklaşan başkanlık seçimleri öncesi tüm dünyayı ilgilendiren bir konu hakkında ve çeşitli hazırlıklarla gerçekleştirilen bu konferansta Başkan Obama’ nın tavrı da Paris İklim Zirvesi öncesi büyük hayal kırıklığı yarattı. Geçtiğimiz yıllarda yine BM’nin öncülüğünde ger- çekleştirilen ve taraf devletlerin anlaşmaya vardığı Rio Konferansı da ABD özelinde büyük bir hayal kırıklığı yaratmış, ABD hazırlıklarına katıldığı bu anlaşmayı onaylamayarak eleştiri çekmişti. Zira ABD dünyanın amiral gemisi olarak görülüyor ve sanayi yönünden çevreye en çok zararı veren ülkenin Kyoto Protokolü’ne taraf olmaması imzacı devletlerle ekolojistlerin yoğun eleştirisini çekecek kadar önemli bir sorun. İşte Alaska’da da benzer bir senaryonun söz konusu olduğu fikri yaygın. İklim açısından Alaska’nın önemi International Arctic Science Committee (IASC) adıyla bilinen Uluslararası Arktik Bilim Komitesi’nin yaptığı araştırmalara göre, Arktik gelecekte ve şu anda iklim değişikliklerinin okyanus tabanlarındaki mercanlarla birlikte en belirgin olduğu yerlerden biri. Özellikle dünya iklim değişiklikleri ve dünyanın yapısal tarihiyle alakalı büyük araştırmaların çoğunluğu Arktik bölgesinde yapılıyor. Dünyanın önde gelen ülkelerinin hükümet dışı organizasyon olarak parmağının bulunduğu bu komite de iklim ve bunun gibi konuları araştırmak için bölgeye istasyonlar ve araştırma komisyonları götürüyor. Özellikle el değmemiş tarihi eski olduğu için yoğun bir petrol kaynağı birikiminin olduğu düşünülen Arktik üzerinde birçok ülke hak iddia etse de, uluslararası hukuk açısından bölgede geçerli herhangi bir anlaşma henüz yok. ABD’yse bölgeyi hegemonyası altına alma konusunda ısrarcı. Ancak çevreci kuruluşlar ve ekoloji aktivistleri ABD’nin ve petrol şirketlerinin bölge üzerindeki “istismarlarını” uluslararası kamuoyuyla paylaşarak konuyu tüm dünyanın gözleri önüne sermeyi planlıyor. Alaska’nın önemi Paris İklim Zirvesi kapsamında da ele alınacağa benziyor. Ancak görüşmelerde alınacak kararların ABD nezdinde ne tip bir bağlayıcılık yaratacağı şimdilik Beyaz Saray’da gizli bir bilgi olsa gerek. Öte yandan, Aralık’ta yapılacak konferansın sonuçları en çok da üçüncü dünya ülkelerindeki hayatı etkileyecek. Mars’ta su kaynağının bulunmasıyla ütopya gibi düşünülen başka bir gezegene taşınma fikri ileriki bir zamanda ciddi ciddi gündeme gelirse, yaşadığımız dünyaya ne ölçüde önem vereceğiz, buysa belirsizliğini koruyor. ATAUM e-bülten Bahse konu embriyonun sahibi Adelina Parrillo, İtalya’ da iç hukuk yollarını tükettikten sonra 2011’de davayı AİHM’e taşıdı. Parrillo, başvurusunda, bilimsel araştırma yapılması için embriyosunu bağışlamasının yasaklanmasının AİHS’in 1 No’lu Protokolü’nün 1. maddesinde belirtilen mülkiyet hakkının ve AİHS’in 8. maddesinde düzenlenmiş olan özel hayata ve aile hayatına saygı maddesinin ihlal edildiği gerekçesiyle şikâyetçi oldu. Büyük Daire tarafından görülen davada mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına karşılık Mahkeme, bu davada oldukça tartışmalı ve hassas bir ko- EKİM 2015 Yapay Embriyonun Statüsü Yasemin KARADAĞ nu olan yaşamın nerede başladığı sorusunu tartışmaya gerek olmadığını belirttikten sonra bu hak çerçevesinde embriyonun “mal” olarak kabul edilemeyeceğini belirterek, davanın bu maddeye ilişkin kısmını kabul edilemez buldu. 8. maddenin ihlal edildiği iddiasına karşılıksa Büyük Daire, demokratik bir toplumda böyle bir yasağın gerekli olup olmadığına karar verirken, ahlaka ve etiğe ilişkin kritik hususları içeren böyle bir konuda İtalya’ nın geniş takdir yetkisi olduğuna, dolayısıyla 8. maddenin de ihlal edilmediğine karar verdi. AB ve Konsey üyesi ülkelerde embriyonun statüsü AİHM, embriyonun bağışlanmasının yasaklanmasına dair İtalya’nın geniş takdir yetkisi olmasına dayanak olarak, Konsey üyesi ülkelerde bu konuda konsensüs olmamasını ve uluslararası düzenlemelerde de konunun ele alış biçimini gösterdi. Konsey üyesi ülkelerden yalnızca Belçika, İsviçre ve Birleşik Krallık insan embriyosu üzerinde bilimsel çalışma yapılmasına ve bu amaçla embriyo üretilmesine izin veren yasal düzenlemelere sahip. Üye ülkelerden Slovakya, Almanya ve Avusturya’ysa İtalya’da olduğu gibi embriyo üzerinde bilimsel çalışma yapıl ma sı nı ya sak lar ken, embriyonun sağlığının korunmasının geliştirilmesi üzerine yapılan çalışmalara ya da yurt dışından getirilen hücreler üzerinden çalışılmasına izin vermekte. Andora, Letonya, Hırvatistan ve Malta’daysa embriyo üzerinde her türlü bilimsel çalışma yapılması yasaklanmış dur um d a. Üye ül ke ler den 16’sının iç hukukunda bu konuda herhangi bir yasal düzenleme bulunmazken, bu ülkelerden Türkiye’nin ve Ukrayna’nın pratikte kısıtlayıcı uygulamalara sahip olduğu, Rusya’nınsa embriyo üzerinde bilimsel çalışma yapılmasını yasaklayan herhangi bir uygulamasının bulunmadığı bilinmekte. Konuyla ilgili uluslararası düzenlemelere baktığımızdaysa, karşımıza Avrupa Konseyi’nin aldığı tavsiye kararları çıkıyor. Bu metinlerde genel olarak, doğrudan üzerinde bilimsel çalışma yapılması amacıyla in vitro (yapay olarak – tüpte üreme) ya da in utero (uterus içinde) embriyo ya da fetüs üretilmesinin yasaklanması gerektiği belirtilmekte. 4 Nisan 1997’de ka- bul edilen, Avrupa’da biyoetik hukukunun oluşturulmasına öncülük eden ve “Oviedo Sözleşmesi” olarak da bilinen İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’nin 18. maddesine göre, kanunun in vitro embriyo üzerinde bilimsel çalışma yürütmesine izin vermesi halinde, embriyo için uygun koruma sağlanması da zorunlu. Aynı maddeye göre, salt bilimsel çalışma yürütülmesi için embriyo üretilmesi yasaklanmış durumda. Konsey bünyesinde oluşturulan Biyoetik Gözlemci Komitesi’nin 2003’te yayınladığı raporda da in vitro insan embriyosunun korunması gerekliliği üzerine Avrupa’da geniş bir konsensüs olduğu ve fakat embriyonun statüsünün tanımına ilişkin tartışmalarla birlikte derin farklılıkların görüldüğü belirtilmekte. Bu çerçevede, ülkeden ülkeye in vitro embriyonun yaratılması ve kullanılmasına ilişkin farklılıkların olabileceği, ancak bu işlemler sırasında embriyonun uygun koşullarda muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda da Konsey üyesi ülkelerin hem fikir olduğu vurgulanmakta. Bu konuya ilişkin Birlik hukukunda da Avrupa etiği, insanlık onuru, çoğulculuk gibi kavramlar çerçevesinde birtakım düzenlemeler bulunmakta. Birlik hukuku ve Avrupa Konseyi çerçevesinde konuya ilişkin gerçekleştirilen düzenlemelerin çoğunun, embriyonun statüsü, embriyo üzerine araştırma yapılıp yapılamayacağı, yapılacaksa azami ölçüde şartların neler olması gerektiği ve meselenin etik ve ahlaki boyutu çerçevesinde embriyonun yasal düzenlemelerle korunması gerekliliğine ilişkin olduğu görülmekte. Büyük Daire’nin kararında Yargıç Sajó’nun karşı oyu Başvurucunun in vitro embriyosunu bilimsel araştırma yapılması amacıyla bağışlamasının yasaklanmasının, Sözleşme’de düzenlenen özel hayata saygı maddesini ihlal etmediğine Büyük Daire, Yargıç Sajó’nun aleyhte oyuna karşılık 16 lehte oyla karar verdi. Bu noktada, Sajó’nun karşı oyunda sunduğu argümanlar, meseleye bilimsel açıdan yaklaşması sebebiyle önemli nitelikte. İlk olarak Yargıç, özel hayata saygı hakkının, tam da Mahkeme’nin de vurguladığı üzere, kişinin sahip olduğu self-determinasyon hakkıyla ilişkili olduğunu ve hatta bu hakkın bizzat uygulanması anlamına geldiğini vurgulamakta. Bu çerçevede, başvurucu embriyosunu zaman içinde yok olması yerine, yaşam süresini uzatan bilimsel araştırmalarda kullanılmak üzere bağışlama hakkına sahip. Yargıç Sajó, davanın ebeveynlik ya da fetüs hakkı tartışması bile olmadığını, kişinin kendi hücresine ilişkin otonom ve özgür bir şekilde karar verebilmesine ilişkin olduğunu vurgulamakta. Kaldı ki, başvurucu embriyosunu üremede kullanılması amacıyla üçüncü kişilere bağışlamayacağını da bildirmişken, bu durumda embriyonun süresiz olarak muhafaza edilmesi dışında seçenek kalmıyor. Dahası Yargıç Sajó, başvurucunun kararının İtalyan iç hukukunun ilgili düzenlemesi ni ih lal et ti ği ne da ir Hükümet’in sunduğu ve Mahkeme’nin de kabul ettiği gerekçelerin dayanağının yetersiz olduğunu dile getirmekte. Zira İtalyan iç hukukunda gösterilen ve Mahkeme’nin de aynen benimsediği bu dayanaklar, ahlaki değerlerin ve “diğerlerinin” haklarının korunması olarak belirtilmiş. Gelgelelim Mahkeme, kararının gerekçesinde embriyonun bağışlanma- sının İtalya’da kamu ahlakının bozulmasına ne şekilde yol açacağına dair herhangi bir açıklama getirmemekte. Ayrıca Mahkeme, davalı Hükümet’in “embriyonun sahip olma olasılığının olduğu yaşam hakkının korunmasının, ‘diğerlerinin’ hak ve özgürlükleriyle ahlaki değerlerinin korunması amacıyla eşdeğer tutulabileceği” argümanını benimserken “diğerleri” kavramının diğer embriyoları mı yoksa insanları mı kapsadığını belirtmemekte. Kaldı ki, Mahkeme davanın mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin kısmını kabul edilemez bulurken, embriyonun yalnızca “mal” olmadığını belirtmekle yetinerek, embriyonun statüsüne dair herhangi bir açıklamada da bulunmamakta. Son olarak Yargıç Sajó, yurt dışından getirilen embriyolarda bilimsel araştırma yapılmasına ve kürtaja izin veren yasal düzenlemelere sahip olan İtalyan iç hu- kukunun “potansiyel yaşama olasılığına sahip olduğu” gerekçesiyle in vitro embriyo üzerinde araştırma yapılmasını yasaklamasının mantıklı bir açıklaması olmadığına dikkat çekmekte. Bu durumsa, İtalyan iç hukukunda in vitro embriyonun, insan içinde oluşmuş embriyonun sahip olduğu hukuki korumadan çok daha güçlü bir korumaya sahip olduğu anlamına gelmekte. Sonuç olarak AİHM, in vitro embriyonun bilimsel amaçla kullanılmasını yasaklayan hukuki düzenlemenin, Sözleşme’nin özel hayata saygı hakkını ihlal etmediğine hükmetti. Bundan sonra konuyla ilgili önüne gelen davalarda Mahkeme, bu davadaki yaklaşımını takip edecek mi bilinmez ama gerek Avrupa Konseyi gerekse Birlik düzenlemelerinin taşıdığı belirsizliklerden ve tartışmalardan AİHM kararları da nasibini alacak gibi duruyor. 3 42 AB’de Günah Keçisi Schengen! H. Kardelen IŞIK ATAUM EKİM 2015 e-bülten AB’de Günah Keçisi Schengen! H. Kardelen IŞIK Wolfgang Becker’in klasik trajikomedisi “Good bye Lenin!”de Doğu Almanya’ nın yıkılışına doğru bir kadın kalp krizi geçirerek sekiz ay komada kalır ve Berlin Duvarı’nın yıkılışını kaçırır. Uyandığında yeni bir atağı önlemek için çocuklarının yarattığı yapay bir Doğu Almanya’da yaşamaya başlar. En sonunda oğlu Alex, arkadaşıyla birlikte çektiği ve ilk Alman kozmonotu Sigmund Jähn'ın Doğu Almanya’nın yeni başkanı olarak Duvar’ın yıkıldığını açıkladığı haber videosuyla gerçekleri çoktan fark etmiş olan annesine anlatır. Videoda başkan Sigmund Jähn'ın Duvar’ın neden kaldırılmaya karar verildiğini anlatır ve devam eder: “duvarın yıkılmasından kısa bir süre sonra, bir çok Federal Almanya Cumhuriyeti vatandaşı Demokratik Alman Cumhuriyeti’ni ziyaret etme fırsatı yakaladı, çoğu kalmak istedi. (...) Herkes kendi hayatı için savaşamayabilir. Bu insanlar farklı bir hayat istediler. Arabalar, videolar ve TV’ler her şey demek değil. Onlar aynı zamanda kalıcı bir barış hayal ettiler. Sadece sağlıklı, dinç ve umutlu bir yaşam isti- yorlar.” Berlin Duvarı’nın yıkılması, çeyrek yüzyıl önce dünyanın, ulusların, bireylerin ve hatta ortak Avrupa projesinin “kaderini” nasıl değiştirdiyse bugün Avrupa’nın Schengen duvarlarına dayanan mülteciler de bir yandan kendi kaderlerini değiştirmek isterken diğer yandan da önlerinde yeni Berlin Duvar’ları örülüyor. Eylül’de yaz uykusundan mülteci kriziyle uyanan AB, bugün sıklıkla dile getirildiği gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük mülteci krizinin sonuçlarını sadece İtalya ve Yunanistan kıyılarında kontrol altına almaya çalışarak saklayamıyor. Özellikle “Arap Baharı”yla birlikte Kuzey Afrika’dan gelen göçmenlerden bu yana sorunu “ne şekilde olursa olsun durdurmaya çalışarak” ya da “Avrupa’ya ulaşmış olanları kontrol altına almaya çalışarak” ele almayı tercih eden Avrupa’da sığınmacı krizi, Eylül boyunca üst üste yapılan toplantılar ve birbiri ardına yapılan açıklamalarla oldukça sıcak geçti. Almanya’nın bu yıl sonuna kadar 800 bin göçmeni alacağını açıklayan Merkel, he- men ardından AlmanyaAvusturya arasında sınır kontrollerine yeniden başlana ca ğı nı da du yu ra rak “mülteci krizinin Avrupa’nın temel değerlerinin sorgulanmasına yol açabileceği” uyarısını teste koydu. Suriye’den Almanya’ya ulaşabilenler için göçmenlerin AB’ye ayak bastığı ilk ülkeye geri gönderilmesini de içeren Dublin Anlaşması kriterlerinin uygulanmayacağını açıklayarak bir anda sığınmacıların “Merkel anasına” dönüşen Angela Merkel’in Schengen açıklamasıysa domino etkisi yarattı. Nitekim halihazırda Almanya-Avusturya ve Slovakya-Avusturya-Macaristan arasında sınır kontrolleri yeniden yürürlükte. Hollanda girişlerdeki noktalarda kontrollere başlarken, Polonya’ysa Schengen dahilinde alınabilecek önlemleri tartışıyor. Avusturya’nın insan kaçakçılarının engellenmesine yönelik olarak Macaristan’ dan gelen araçları kontrole başlamasıysa Schengen uygulamasını zorlayan cinsten. AB’nin Schengen sınırı olan Macaristan-Sırbistan sınırındaysa mültecileri engellemek için tel örgüler çoktan çekilmiş durumda. Öyle ki, Sır- bistan sınırına örülen tel duvar Macaristan’la Fransa arasında Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius’nun duvarın “Avrupa’nın temel değerlerine aykırı olduğunu” söylemesi nedeniyle diplomatik krize yol açtı bile. Eylül’de son olarak Avrupa Komisyonu’nun “dayanışma çağrısıyla” yaptığı zorunlu kota önerisine karşı çıkan Macaristan’ın Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’yla görüş ayrılığı da giderek derinleşiyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Junker’in Eylül’de AB’nin 2016 yılı için önceliklerini açıkladığı konuşmasında Schengen Antlaşması’nın Avrupa entegrasyonun özel sembolü olduğunu bir kez daha hatırlatması, yine Juncker’in ağzından “AB iyi durumda değil” cümlesiyle birlikte gündem getirdiği “21. yüzyılda ‘zamanın ruhu’ nasıl bir Avrupa istiyor?” sorusu bir kez daha gündeme oturtacak gibi görünüyor. Tabii, 20. yüzyılda olduğu gibi 21. yüzyılda da bu konudaki tavrıyla Almanya’nın atacağı adımların sonuçlarının belirleyici rolünü de akıldan çıkarmamak gerek. Krizler Avrupası: 'Siyaset bazen zor olabiliyor' 2008’de başlayan Euro krizinin kuzeyle güneyini ayrıştırdığı AB, mülteci kriziyle birlikte sığınmacılara kapı- ların açılmasına yönelik olarak Merkel’in “ahlaki zorunluluğu” yürürlüğe koyma teşvikine karşılık Orban’ın “ahlaki emperyalizm” suçlamasıyla bu kez de batı-doğu ekseninde görüş ayrılıklarını derinleştiriyor. AB’de siyasi entegrasyonun iki gurur kaynağından biri olan Euro’ nun ne yarattığı sonuçlar ne de Almanya’nın tutumunun 2 ATAUM e-bülten EKİM 2015 sonuçları halihazırda aşılmış mek istese Almanya bunu ideğil; şimdiyse Almanya’nın dare edemez” şeklindeydi. Oyeniden sınır denetimlerine laydan yalnızca bir kaç hafta başlayarak bir diğer kaza- sonra Almanya sığınmacılanım olan Schengen’i askıya ra çoktan kapılarını açmış alması, “Merkel bu kez ne hatta ayrılacak bütçe ve enyapmak istiyor?” sorusunu tegrasyon konularına yogündeme taşıyor. ğunlaşmıştı bile. Seçimlerin Zira Temmuz’da Almanya yaklaştığı Almanya’da olası Başbakanı Angela Merkel’in, yeni dönemine hazırlanan “Bizim İçin Önemli Olan Merkel için siyasetin zor olAlmanya’da İyi Bir Yaşam” ad- duğu aşikar. Hele ki sığınlı etkinlik kapsamında Filis- macı kararının Avrupa’yı oltinli mülteci bir kızın iltica baş- duğu gibi Almanya’yı da bölvurusuyla ilgili söylediklerine düğü düşünüldüğünde. Buverdiği yanıt “siyaset bazen rada sorulması gereken sozor olabiliyor. Göçmenlerin ru, pragmatik oluşu ve kritik hepsi Almanya'da ka-lamaz, kararlardaki ihtiyatlı tavrı nebazıları evlerine dönmek zo- deniyle hızlı reaksiyon verrunda. Hepsi buraya yerleş- meyişiyle ünlü olan Merkel’ in Schengen’le u dönüşünü neden yaptığı. Nitekim bazıları bunu 2011’de Fukuşima’dan sonra Merkel’in nükleer enerjiden vazgeçtiğini açıklamasıyla karşılaştırırken (yine seçimlerin o tarihte de yakın olduğunu hatırlamak gerek), diğerleriyse Almanya ekonomisinin giderek azalan doğum oranları nedeniyle bir yandan göçmenlere ihtiyacı olduğunu ancak Alman siyasetinde “göçmen fikrini kabul ettirmenin” geleneksel olarak kolay olmayışına yoruyor. İçerdeki etkilerinin sonuçlarını görmek için henüz erken olsa da, Almanya’nın AB’nin geleceği i- AB’de Günah Keçisi Schengen! H. Kardelen IŞIK çin planlarını öngörmede Merkel’in Ağustos’ta yaptığı bir basın toplantısında söylediği şu cümleler yeterli gözüküyor: “Eğer sığınmacıların adil dağılımı konusunda uzlaşamazsak bazıları da gündemine Schengen Antlaşması’nı alacaktır.” Böylelikle, şimdilik göçmenler için Avrupa’da ortak tavır alınması ve uygulamaya koyulması zor gözüktüğüne göre, Almanya’nın Schengen hamlesiyle bu krizi tek başına üstlenmeyeceği mesajı verildiğini söylemek yerinde olsa gerek. Schengen krizi: Ne ilk ne de son Schengen Antlaşması, Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra 1990’larda üye devletlerin kalıcı bir ekonomik refah umuduyla ulusal egemenliklerinden birçok hassas alandan vazgeçtiği bir ortamda hayata geçirilmişti. Ancak son yıllarda 1990’ ların “zamanın ruhu” olan iyimserliğinin kay bo lu şu Avrupa’nın Euro krizi ve onun siyasal alanda en büyük göstergesi olan ulusal egemenlik kaygıları, aynı zamanda Avrupa-şüphecisi olan sağ partilerin yükselişi üzerinden kendini göster- meye başladı bile. Nitekim bu kriz anının faturası da Schengen’e yeni kesilmiş değil. 1995’te uygulamaya koyulduktan sonra 2013’te değişikliğe uğrayan Schengen Antlaşması, “güvenlik açısından bir kriz durumuyla karşı karşıya kalındığında” serbest dolaşımı kontrol etmeye olanak veriyor. Sınırları belirlenmiş ve zaman konusunda katı bir yelpazede olan bu kontrollerse istisna ve başvurulacak son önlem olarak yer alıyor. Fransa 2005 Londra bomba- lamalarından sonra sınır kontrolleri başlatmış, Avusturya, Portekiz ve Almanya’ysa FIFA Dünya Kupası gibi spor karşılaşmalarında bu istisnayı kullanmıştı. 2011’ deyse Danimarka’da hükümeti dışardan destekleyen aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi’nin büyük çabasıyla İsveç ve Almanya sınır kapılarına kontrol noktaları koyulmuştu. Fransa’daysa Schengen İtalya’yla 2007’de yaşanan krizlerde Sarkozy’ nin aldığı tavırdan bu yana gündemden düşmüyor. Nitekim daha Temmuz’da İtal- 5 ya üzerinden trenle Fransa’ ya giren mülteciler bağlamında Schengen tartışması bir kez daha alevlendi. Ancak Schengen’i asıl tartışmaya açan, “Birliğin sınır bekçileri” Akdeniz ülkelerinin 2011’in ilk aylarından bu yana yaşadıkları mülteci krizlerinde Brüksel’den bekledikleri desteği görememeleri oldu. Nitekim Ekim 2013’te İtalya’nın Lampedusa sahilinde yaşananlar bu durumu fazlasıyla gözler önüne sererken, Yunanistan’ın durumuysa çoktan kontrolden çıkmış halde. 6 Tsipras'ın İkinci Zaferi Maria KONSTANTINOPOULOU ATAUM EKİM 2015 e-bülten Tsipras'ın İkinci Zaferi Maria KONSTANTINOPOULOU Yunanistan Başbakanı ve Syriza lideri Aleksis Tsipras, 20 Ağustos 2015 tarihinde hükümetinin istifasını cumhurbaşkanı Prokopis Pavlopoulos’a sunmuştu. Bu durum Tsipras’ın yedi aylık başbakanlık dönemi bitmiş gibi gösteriyordu. Ancak Tsipras’ ın istifasının perde arkasına bir göz atmak gerek. Malum, Tsipras, Ocak 2015’ te seçimleri kazandı ve Bağımsız Yunanlılar Partisi Genel Başkanı Panos Kamenos’la anlaşarak koalisyon hükümeti kurdu. Bu hükümet iki önemli olaya imza attı: 5 Temmuz referandumu ve 3. memorandumun onaylanması. 5 Temmuz 2015’te yapılan referandumda Yunan halkı şöyle bir soruya karşı karşıya geldi; 25 Haziran 2015 tarihinde Troyka tarafından sunulan anlaşma metni iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm “Mevcut programın tamamlanması için reform ve ötesi”, ikinci bölümse “Borç sürdürülebilirliği ön analizi”. Troykanın programına katılma- yanlar (HAYIR) Troykanın programına katılanlar (EVET) Katılımın yüzde 62.50 olduğu referandumun sonunda Yunan halkının yüzde 61.31 hayır, yüzde 38.69’uysa evet dedi. Aslında bu seçimden sonra Tsipras’ın Avrupa’ya rest çekeceğini bekleniyordu. Ancak Tsipras, Avrupa zirvesine katıldı ve bu zirvenin sonucu olan 3. memorandumu da meclise getirdi. Tsipras’ın memorandumu meclise getirilmesiyle SYRIZA içindeki fikir ayrılıkları da su yüzüne çıktı. Parti içindeki sol platform grubunun lideri ve bakan Lafazanis, Tsipras’a karşı gelerek memorandumu kabul etmediğini ve red oy vereceğini açıkladı. Gerçekten de böyle oldu ve Lafazanis’in grubu memoranduma hayır dedi. Fakat memorandum, Altın Şafak ve Kömünistler hariç diğer partilerin desteğiyle meclisten geçti. Bunun üzerinde Tsipras, parti içindeki durumu toparlamak amacıyla erken seçime gitmeye karar verdi. 20 Eylül’de yapılan erken seçimlerden çı- nusu “alarm verici”, çünkü kan tablo aslında büyük öl- kriz devam ederse partinin çüde Tsipras’ın istediği gibi ol- daha da güçleneceği düşüdu. Hatta seçimlerin “tek” ga- nülüyor. Seçimlerden dörlibinin Tsipras olduğunu söy- düncü çıkan PASOK’un melemek mümkün. Tsipras’ın zardan döndüğü söylenebilir kararlı tutumu ve sadece ye- çünkü Yorgo Papandreou sedi aylık başbakanlık döne- çime girmeme kararı vermişminde insanların gözünde ya- ti ve Demokratik Sol partiyle rattığı mağdur imajı seçimle- işbirliği yaparak aslında parri tekrar kazanmasına yar- tisini resmen kurtarmış oldu. dım etmiş gibi duruyor. Aynı Ama bu seçimlerin esas zamanda Yunan halkı, yedi sürprizi Merkezcilerin Partisi’ aylık bir dönemin Tsipras’ın nden geldi. Partinin Genel kendisini kanıtlaması için kı- Başkanı olan Vasilis Levedis, sa bir süre olduğunu düşü- 20 senedir Atina’nın yerel kanüp, bir dönem daha şans nalına çıkıyor ve insanlar tavermek istemiş de olabilir. rafından alay konusu yapılıYeni Demokrasi Partisi’nin yordu. Fakat şimdi Levedis’in Genel Başkanı Adonis Sa- istikrarlı tutumunun “neden maras’ın referandum gecesi olmasın” şeklinde düşünenistifa etmesiyle yeni genel ler tarafından desteklendiği başkan seçilinceye kadar bu anlaşılıyor. Bu sonuçta , yılgörevi üstlenen Vagelis Mei- lardır meclise girenlerin vamarakis, kararsızları partinin atlerini pek de yerine getiretrafında toplanmayı bece- memiş olması da rol oynaremedi ve oylarını sadece mışa benziyor. 0.3 artırarak ikinci parti ola- Seçimlerin bir diğer galibiybildi. Son seçimlerde olduğu se, neredeyse yüzde 50’yi bugibi, Altın Şafak bu sefer de lan kararsızlar. Bu da aslında oylarını artırdı ve parlamen- insanların yeni bir şey aratoda üçüncü parti konumuna dıklarını ve eski sistemden geldi. Aslında Altın Şafak ko- bıktıklarını gösteriyor. ATAUM e-bülten İletişim Adres: Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM) Cemal Gürsel Caddesi, 06590 Cebeci, Ankara Telefon: 0 (312) 362 07 62 Faks: 0 (312) 320 50 61 Web: www.ataum.ankara.edu.tr/ebulten E-posta: [email protected] Editör: Erdem DENK Tasarım: Turan BACI-Erdem DENK * Yazılarınızla katkıda bulunmak için [email protected] adresine email atabilirsiniz. * ATAUM E-Bülten’de yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. ATAUM'un resmi görüşü değildir. * Bu e-bülten içinde yer alan özel kullanım lisanslı tüm yazı ve görsellerin bütün hakları ATAUM`a aittir. * Bu e-bülten, kaynak gösterilerek kopyalanabilir, dağıtılabilir, basılabilir. Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Erdem DENK · Yayının Türü: Süreli (Aylık) 2 ATAUM e-bülten EKİM 2015 Yunanistan Erken Seçimleri Melisa TEKELİ 7 Yunanistan Erken Seçimleri Melisa TEKELİ Yunanistan'da Ocak 2015 seçimlerinden sonra bu kez de 20 Eylül'de erken seçimler gerçekleştirildi. Alınan erken seçim kararı dışarıdan bakıldığında fazlasıyla ilgi çekici görünse de bu, Yunanistan'da son 6 yılda düzenlenen beşinci erken seçim. Eylül’de tekrar sandığa gidilmesiyse aslında SYRIZA'nın meclis çoğunluğunu Ağustos’ta kaybetmesiyle neredeyse kaçınılmaz hale gelmişti. Ocak’taki seçimler sadece Yunanistan'ın değil tüm dünyanın gündemindeydi. Radikal Sol Koalisyon SYRIZA'nın zaferi olarak değerlendirilen seçimlerden sonra ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar nedeniyle Aleksis Tsipras tüm vaatlerini gerçekleştiremedi. Tsipras, Yunanistan'ın borçları konusunda AB’yle girdiği sıkı pazarlığın ardından bazı reformların uygulanmasını reddetmiş ve görüşmelerin tıkanması üzerine referanduma gitme kararı almıştı. 5 Temmuz'da yapılan referandumdan sonra Yunanistan' da hükümetin sermaye çıkışını önlemek için bankalardan para çekmeyi sınırlamasını gerektirecek kadar büyük bir korku ve panik havası yaşandı. Bunun üzerine Tsipras, AB ve IMF’yle yeni bir kurtarma paketi üzerinde anlaştı ve bazı reformların parlamentodan geçirilmesini sağlayarak müzakerelerde bir sonuca ulaştı. Bu durumun SYRIZA içinde yarattığı bölünmeler sonucunda Tsipras, bölünmüş bir halde devam edilemeyeceğini belirterek erken seçim kararına yöneldi. Ayrıca seçimlerden önce Tsipras'ın AB ve IMF’yle anlaşmasının SYRIZA'ya olan desteği büyük ölçüde azalttığı da oldukça popüler bir argüman haline geldi. Bu atmosferde gidilen erken seçim kampanyalarına damgasını vuran konuysa doğal olarak ekonomi oldu. Partiler arasında AB'nin talep ettiği reformları destekleyenler ve bu reformlara karşı çıkanlar şeklinde bir bölünme vardı. 300 sandalyeden oluşan Yunan parlamentosunda bir partinin hükümeti tek başına kurabilmesi için 151 sandalyeye ulaşmış olması gerekiyor. Ayrıca Yunanistan'da aşılması ge re ken se çim barajı da yüzde 3. 20 Eylül'de yapılan seçimin sonuçlarına göre sandıktan çıkan birinci parti Aleksis Tsipras liderliğindeki SYRIZA oldu. Ancak SYRIZA yüzde 0.8'lik de olsa bir düşüş yaşadı ve aldığı yüzde 35.5 oyla parlamentodaki sandalyelerinden dördünü kaybederek 145 milletvekili çıkardı. Birinci partinin hükümeti tek başına kurabilmek için 151 sandalyeye sahip olması gerektiği için de seçimlerden önce tahmin edildiği gibi yine bir koalisyon süreci başladı. Seçimlerden ikinci çıkan partiyse, Vangelis Meimarakis liderliğindeki Yeni Demokrasi. Merkez sağı temsil eden Yeni Demokrasi son seçimlere göre yüzde 0.3'lük bir yükseliş yaşasa da aldığı yüzde 28.1 oyla 73 milletvekili çıkardı -ki bu, öncesine göre bir eksik sandalye anlamına geliyor. Nikos Mihaloliakos liderliğindeki Altın Şafak’sa seçimlerden üçüncü çıkan parti oldu. Aşırı sağ görüşlü, aşırı milliyetçi ve neo-Nazi bir çizgide ilerleyen Altın Şafak, yüzde 0.7'lik yükselişle parlamentoda fazladan bir sandalye daha kazandı. Seçimden dördüncü çıkan Fofi Gennimata liderliğindeki PASOK (Panhelenik Sosyalist Hareket), oy oranında yakaladığı 1.1 artışla parlamentoda dört yeni sandalye kazansa da, üçüncü parti pozisyonunu Altın Şafak'a kaptırdı. Aslında üçüncü parti pozisyonu için sosyalist PASOK ’la aşırı sağcı Altın Şafak arasında büyük bir yarış olacağı seçimden önce epey konuşulmuştu ve son anketlerde de bu iki partinin oy oranları birbirine oldukça yakın görünüyordu. Seçim sonuçlarının gösterdiği üzere, Altın Şafak artık Yunanistan'da üçüncü parti konumuna geçmiş durumda. Yunanistan'da giderek büyüyen göçmen krizi, Altın Şafak'a desteği arttıran bir unsur olarak sahnede. Tsipras'ın Euro bölgesiyle olası bir anlaşma için Temmuz’da yapılan referandumda "Hayır" oyu çıkmasına rağmen krizi çözmek adına anlaşmaya varması ve ülkede çıkan isyanlar seçim sonuçlarını beklenildiği kadar çok etkilememiş gibi görünüyor. Tsipras'ı erken seçim kararına yönelten parti içindeki ve ülke genelindeki isyanlar nedeniyle SYRIZA'ya desteğin büyük ölçüde azalacağı ve SYRIZA’yla Yeni Demokrasi'nin anketlerde baş başa gittiği yorumlarına rağmen SYRIZA en yakın rakibi olan Yeni Demokrasi'ye yüzde 7.4'lük bir fark attı. Üstelik, Ocak 2015 seçimlerine göre iki parti arasındaki fark sadece yüzde 1.1 azaldı. Yunanistan'daki seçimleri büyük bir dikkatle takip eden aktörlerden biri de AB oldu. SYRIZA'nın birinci parti olmaması durumunda yeni gelecek partinin reformları gözden geçirmesi gerekecekti. Şu anda SYRIZA'nın oyunun içinde olmaya devam etmesi bu durumu ortadan kaldıran bir unsur ancak SYRIZA'nın da Yeni Demokrasi'nin de seçim vaatleri arasında ekonomik sorunları halletmek bulunuyordu. Üstelik iki partinin çalışma ve iş gücü gibi bazı temel konularda derin görüş ayrılıkları var. Şimdi sandıktan birinci ve ikinci olarak çıkan bu iki partinin nasıl bir yol izleyeceği merak konusu. Yeni Demokrasi Partisi'nin lideri Vangelis Meimarakis'in Tsipras öncülüğündeki hükümeti "Yunanistan'a çok pahalıya mâl olan bir deney" olarak yorumladığı da unutulmamalı. Meimarakis, seçimden yeniden SYRIZA'nın galip çıkması durumunda ülkenin kısa süre içinde yeniden seçimlere gidebileceğini de sözlerine eklemişti. 8 Finlandiya Isınıyor Aygün KARLI EKİM 2015 ATAUM e-bülten Finlandiya Isınıyor Aygün KARLI Finlandiya son günlerde hayli hareketli günler geçiriyor. Ülkede bir yanda mültecileri istemeyen gruplar, diğer yandaysa hükümetin ek ka- zançlarıyla sağlık yardımlarını kestiği işçi sendikaları ve işçi örgütleri sokaklarda neredeyse her gün eylem yapıyor. Tüm bunlar olurken, ülkenin en önemli araştırma ensti- yüme sağlayacağını belirtülerinden The Labour Insti- tiyor. tute for Economic Research (LIER) ise Finlandiya’nın gelecek yıl yüzde birlik bir bü- Mültecilere hoşgörü yok İsveç-Finlandiya sınırında bekleyen bir grup mülteci, geçtiğimiz günlerde küçük bir Fin grup tarafından protesto edildi. ATAUM EBülten’in bir önceki sayısında ele alındığı üzere neo-Nazi grubun öncülüğünde gerçekleştiği düşünülen bu protesto, Torneo kasabasındaki mültecileri bir hayli rahatsız etti. 150 kişilik bu grup döviz ve pankartlarla mültecilerin evlerine geri dönmesi gerek- tiğini anlatan protestolarda bulundu ve olası mülteci geçişine karşı bekleyişe geçti. Finlandiya polisinin geniş güvenlik önlemleri eşliğinde bekleyişlerini sürdüren gruba müdahale edilmezken, İçişleri Bakanlığı’ysa mülteci geçişinin polis kontrolüne tabi tutulacağını açıkladı. Aynı kasabadan daha önceki günlerde yaklaşık bin kadar mülteci Finlandiya’ya geçmişti. için beklenmedik riskleri de beraberinde getirdiğini belirterek, ekonomi politikasına yön veren karar verici organların ve diğer makamların bu duruma özel ilgi göstermeleri gerektiğini" ifade etmişti. Buna göre, özellikle düşük faiz oranları ve hane halkının iç borcu Finlandiya’nın ekonomik anlamda öncelikli risklerini oluşturmakta. Son üç yılda yapılan tasarruf planlarıysa bulunan bu risklerin ne denli önem taşıdığını gösteren cinsten. Ancak Fin halkının ve özellikle bu ekonomik krizden öncelikle etkilenen göçmenlerin bu tasarruflar hakkındaki tepkileri Finlandiya hükümetini zorlayacağa benziyor. tolarda bulunmalarına neden oldu. Ülkede 1991’den bu yana görülen en büyük iş bırakma eylemi olan bu protesto yüzünden tren ve otobüs seferleri iptal oldu, bazı limanlar kapatıldı ve hava ulaşımı da çok aza inmiş du- rumda. Finlandiya hükümetinin geçtiğimiz aylarda yaptığı eğitim kesintileriyle birlikte bu kesintilerle nasıl başa çıkacağını ilerleyen günlerde göreceğiz. Ekonomi alarm mı veriyor? Finlandiya geçtiğimiz üç yılda ekonomisindeki daralma eğilimine rağmen yoğun bir ekonomik kriz tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Hükümetin son dönemlerdeki önlemleriyse gerek halk nezdinde gerekse uluslararası sistem nezdinde büyük bir endişe yarattı. Finlandiya iyi yapılandırılmış sermaye gruplarına ve son üç yıldaki daralmaya karşın ekonomisini bir ölçüye kadar koruyabilmiş ancak ekonomi son yıllarda alarm vermeye başlamıştı. Finlandiya Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Pentti Hakkarainen, geçtiğimiz aylarda yaptığı açıklamada, "olağanüstü mali piyasa durumlarının Finlandiya ekonomisi Tasarruf planı kayaya çarptı Finlandiya’da hükümet, çalışanların maaşlarından tasarruf planı çerçevesinde sağlık yardımlarını ve ek ücretlerini kesme kararı aldı. Finlandiya özellikle büyük şirketlerinin uluslararası pazarda değer kaybetmesi ve Rusya’nın da uluslararası bazda güç kaybetmesi nedeniyle son dönemde ekonomik anlamda bir hayli çıkmaza girmişti. Yapılan bu son kesintilerse yaklaşık otuz bin kişinin meydanlara inmesini ve hükümet alehine protes- Araştırma şirketleri ve koalisyon ümitli Tüm bu gelişmelerin aksine Finlandiya’nını en önemli a raş tır ma şir ket le rin den olan LIER, Finlandiya ekonomisinin gelecek yıl yüzde birlik artış sergileyeceğini açıkladı. Özel yatırım göstergelerinin negatiften pozitife evrileceğini öne süren enstitü, işsizliğin de önceki senelere göre azalacağını duyurdu. Ancak Avrupa Komisyonu’nun yayımladığı son eko- nomi raporuna göreyse Finlandiya, Güney Kıbrıs’tan sonra AB’nin büyüme hızı en düşük olan ikinci ülkesi. Söz konusu rapor, Finlandiya’ daki son gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde ülkedeki kemer sıkma politikalarının devam edeceği fakat bununla birlikte protestoların da büyüyeceği anlaşılıyor. Öte yandan, Finlandiya’da koalisyon hükümetini kuran yeni Başbakan Juha Sipila da ekonomideki kötü gidişata son vermeye çalışacağını açıkladı. Başbakan, istihdam yaratıp bütçe açığını düşürerek büyümenin üç yıldır uğramadığı ülkeyi eski refah günlerine taşımayı hedeflediğini söyledi. Daha iyi kararlar alınması gerektiğini vurgulayan Başbakan, büyük bir kamu açığı olduğunu ve bunu istihdam yaratarak çözmeyi amaçladıklarını da sözlerine ekledi. Yine de durumdan ümitli olduğunu belirten Sipila’nın son günlerde gündem maddesi haline gelen mülteci sorununu nasıl çözeceğini ve özellikle ekonomik anlamda dar boğaz yaşayan ülkesine bu sorunu nasıl aktarmaya çalışacağını ise zaman gösterecek. 2 ATAUM e-bülten EKİM 2015 Portekiz’de Eylül… Portekiz’de Eylül… Ayşe Elif YILDIRIM 9 Ayşe Elif YILDIRIM 4 Ekim’de genel seçimlere gi- ti. Seçimlerin yanında ayrıca la ilgili görüşmelerle uğra- delerinden olan mülteci kridecek olan Portekiz’in Eylül İngiliz Başbakanı Cameron’ şan hükümet, diğer yandan zine yönelik çalışmalarını sürgündemi oldukça yoğun geç- ın ziyareti ve AB reformlarıy- da AB gündeminin ana mad- dürmeye çalışıyor. Cameron’ın ziyareti Mülteci sorununa yaklaşı- başarılı bir lider olduğunu anmıyla Avrupalıların antipati- lattı. Portekiz hükümetinin sini kazanan ve Aylan Kurdi’ borçlarının kriz döneminde nin fotoğrafının Avrupa’yı çok büyüdüğünü, ancak zor baştan aşağı sarsmasıyla fi- kararlar veren hükümetin kir değişikliğine gitmek du- ekonomiyi çevirdiğini de sözrumunda kalan David Ca- lerine ekledi. Cameron, komeron, Eylül başında AB’nin nuşmasını, iki liderin de orgeleceği hakkında görüşme- tak amacının ekonomiyi taler yapmak üzere Portekiz ve mamen düzeltmek ve ülkeleİspanya’yı ziyaret etti. rinin büyümesi olduğunu söy4 Ekim’de genel seçimlere git- leyerek bitirdi. meye hazırlanan Portekiz’ Cameron’ın bu ziyareti (ve erde, Cameron’ın seçimlerde te sin de yap tı ğı İspanya şu anki Portekiz Başbakanı ziyareti), sadece Portekiz BaşPedro Passos Coelho’ya des- bakanına olan güvenini ve tek verdiğini açıklaması gün- desteğini açıklamak için dedeme oturdu. Cameron, Por- ğildi elbette. Cameron’ın tekiz Başbakanı’yla yaptığı ana gündemindeki asıl kogörüşmenin ertesinde verdi- nu, AB’ye yönelik reform paği basın demecinde, Passos ketine destekçi bulmaktı. Bu Coelho’nun ülkenin ekono- konuda hakkındaysa Passos misini düzeltmekte ne kadar Coelho’yla Cameron arasın- da görüş ayrılıkları var gibi duruyor. Cameron’ın özellikle üstünde durduğu nokta, AB’nin vatandaşlarına tanıdığı kişilerin serbest dolaşım hakkının kapsamını değiştirmek. İngiliz hükümeti, kişilerin serbest dolaşım hakkının içeriğinin sadece “bir iş için taşınma özgürlüğü” olması gerektiğini ve “bir iş aramak için taşınma hakkı”nı içine almaması gerektiğini savunuyor. Hükümetten yapılan açıklamaya göre, 2014 yılı içerisinde 63 bin AB vatandaşı İngiltere’ye herhangi bir iş teklifi olmadığı halde taşınmış durumda. Bu durum, hükümetin yaptığı açıklamalara göre, hükümetin üzerinde baskı yaratmakta ve bu nedenle de sadece herhangi bir iş teklifi alan AB vatandaşlarının Büyük Britanya’ya taşınması yerinde olacak. Ancak hükümetin yaptığı bu açıklamalar, bazı uzmanlar tarafından uygun bulunmadı. Buna göre, İngiltere’ye henüz taşınmamış bir AB vatandaşının işe alınması firmalar açısından sorunlar yaratabilir. Portekiz Başbakanı Passos Coelho’ysa, İngiltere’nin AB’yi modernize etmek için reformlar yapmak istemesini desteklemekle birlikte, Cameron’ın AB değerlerinin çekirdeklerinden birini oluşturan kişilerin serbest dolaşımıyla alakalı görüşlerini paylaşmadığını söyledi. hükümeti, özellikle Yunanistan ve İtalya’da mültecilerin parmak izlerinin ve kayıtlarının alınması için bazı birimler oluşturulması gerektiğini ve böylece kimlerin yardıma muhtaç olduğunun belirlenmesinin daha kolay olacağını açıkladı. Portekiz hükümetiyse mülteciler konusuna Cameron’ dan daha farklı yaklaşıyor, daha ılımlı çalışmalar yapılıyor. Temmuz’da Portekiz’in bin 500 mülteciyi ağırlayabileceği açıklanmıştı ve bunun için ülkede bazı hazırlıklar başlamış durumda. Mültecilerin ihtiyaçlarını karşıla- mak üzere 2 milyon Euro’luk bir fon oluşturuldu. Bu fon, geçici konaklama, yiyecek, sağlık hizmetleri ve eğitim hizmetleri için harcanacak. Ayrıca ülkenin güney bölgesi olan Algarve’da bir mülteci kampı inşa edilecek. Ancak bu kararın ne kadar doğru olduğu turizmciler tarafından tartışılıyor. En önemli tereddütse, Portekiz’in gelirinin büyük bir kısmını turizmden sağlaması ve bahse konu Algarve’nin önemli bir turistik bölge olması. Bu endişelere yönelik açıklama yapan hükümetse, mülteci kampının plajlara yakın bir bölgeye de- ğil daha iç bölgelere inşa edileceğini söylüyor. Hükümet, ayrıca Portekiz’in kabul etmeye söz verdiği bin 500 mülteciden daha fazlasını ağırlayabileceğini de söylüyor. Bunun için çeşitli çalışmalar da başlatılmış durumda. Bölgesel Gelişme Bakanı Miguel Poiares Maduro, Portekiz’in planlanan bin 500 mülteciden daha fazlasını ağırlayabilmek için sivil toplum örgütleriyle birlikte çalışılacağı demecini verdi. Aynı zamanda Avrupa’nın mülteci krizine yönelik olarak birlikte çalışması gerektiğini de sözlerine ekledi. mokrat Parti (PSD) ve başına eski Lizbon Belediye Başkanı’nın geçtiği merkez sola yakın Sosyalist Parti (PS). İki partinin de arkasındaki destek büyük gibi duruyor; bu da yarışı kızıştırıyor. Öyle ki, iki büyük liderin birlikte katıldığı bir televizyon programı halk tarafından en çok izlenen program oldu. 4 Ekim gecesi muhafazakar kesimin mi (ve pek tabii ki Avrupa içindeki diğer büyük liderlerin) yüzü- nün güleceği yoksa Avrupa içinde yavaş yavaş başlayan sol eğilimin mi zafer kazanacağını öğreneceğiz. Mülteci krizi Ancak İngiltere’nin göçle ilgili politikaları sadece AB vatandaşlarına yönelik değil. Bilindiği üzere Cameron, İngiltere’nin daha fazla mülteci istemediğine yönelik bir çok açıklama yapmış, ancak Aylan Kurdi’nin fotoğrafının büyük bir sansasyon yaratması üzerine toplum baskısı nedeniyle daha fazla mülteci alabileceklerini açıklamıştı. Ancak İngiltere Başbakanı, mültecilerin AB sınırları içine girmesi ve pasaport kontrolü olmadan sınırları geçmesi hakkında da AB tarafından bazı önlemler alınması gerektiği görüşünde. İngiltere Seçimler 4 Ekim’de yapılacak seçimlerse gündemin bir diğer önemli parçası. Portekiz’de şu anda 2 önemli parti iktidar için yarışıyor. Şu anki Başbakan Pedro Passos Coelho’nun partisi Sosyal De- 10 2 İşçi Partisi’nde 'Corbyn' Dönemi Onur HAZNEDAR EKİM 2015 ATAUM e-bülten İşçi Partisi’nde 'Corbyn' Dönemi Onur HAZNEDAR İngiliz siyasetinin 1900’lerden bu yana en köklü siyasi akımlarından biri olan İngiliz İşçi Partisi’nde bugünlerde hareketli günler yaşanıyor. Bu hareketliliğin baş sebebiyse geçtiğimiz günlerde sonuçlanan genel başkanlık seçimlerini Jeremy Corbyn’in büyük bir oy oranıyla kazanması. Ancak bu değişim öyle bildiğimiz sıradan görev değişikliklerine hiç mi hiç benzemiyor. Çünkü Corbyn, İngiliz ve dünya siyasetinde “renkli” kişiliğiyle dikkat çekiyor ve böyle bir figürün İngiliz İşçi Partisi’nin başında olacak olması kimilerine göre büyük bir heyecana, kimi- lerine göreyse büyük bir korkuya yol açıyor. Hal böyle olunca da bu görev değişikliğinin etkileri İngiltere dışına taşarak hem Avrupa’da hem de dünyada yakından hissediliyor. Geçtiğimiz Mayıs’taki genel seçimlerde iktidarı yine Muha fa za kâr la ra kap tı ran İngiliz İşçi Partisi, seçim gecesinden itibaren bir yenilenme sürecine girmişti. Zira seçimlerin akabinde Genel Başkan Ed Miliband istifa etmiş, parti içinde bir başkanlık yarışı başlamıştı. İlk tahminlere göre bu yarışın Andy Burnham, Yvette Cooper ve Liz Kendall arasında geçmesi bekleniyordu. Ancak mevcut adaylar arasında soldan biri olmadığını ileri süren Jeremy Corbyn’in son anda devreye girmesi tüm dengeleri bir anda değiştirdi. Adaylık için gereken 35 imzaya son dakikada ulaşsa da, Corbyn etkili bir kampanya süreciyle gençler başta olmak üzere herkesin gönlünü fetheden bir isim olarak ön plana çıktı. İngiltere’nin en büyük işçi sendikası olan UNITE, kamu çalışanları sendikası UNISON ve iletişim işçileri sendikası CPU’nun desteğini arkasına alan Corbyn, partinin eski başkanlarından Blair ve Brown’un tüm eleştirilerine rağmen etkinliğini her geçen gün artırmayı bildi. Öyle ki, partiyi sosyalist kökenlerine döndürme sözü veren Corbyn’in konuşma yapacağı salonlar bu dönemde hıncahınç doluyor, bu süreç 2008’ de ABD’de Obama’nın seçim kampanyasında ortaya çıkan “Obamamania” (Obama çılgınlığı) kavramına atıfla “Corbynmania” olarak nitelendirilmeye başlıyordu. Bu şekilde geçen adaylık süreci, 12 Eylül’de daha ilk turda oyların yüzde 59.5’ini alan Corbyn’in genel başkan seçilmesiyle sonuçlandı. ise Corbyn’i tebrik etmekle birlikte İşçi Partisi’nin yeni liderinin göçmen politikaları konusundaki endişelerini dile getiren bir açıklama yaptı. Yeşiller Partisi lideri Natalie Bennett ise Corbyn’le çalışmaktan mutluluk duyacağını belirten bir açıklamayla memnuniyetini dile getirdi. Öte yandan Jeremy Corbyn’ in bu başarısına çeşitli ülkelerden birçok tebrik mesajı geldi. Bu noktada özellikle İspanya ve Yunanistan’dan gelen mesajlara yakından bakmakta yarar var. Zira İspanya’da geçtiğimiz yerel seçimlerde yaptığı büyük atılımlarla kendisinden oldukça söz ettiren Podemos Partisi’nin iki numaralı ismi Inigo Errejon, “değişim dalgası Avrupa’nın kuzeyine de ulaştı. Halklar için bir Avrupa Birliği inşa etmenin zamanıdır” şeklindeki açıklamasıyla Corbyn’in zaferini kutladı. Keza Yunanistan’daki erken seçimlerden yine za- ferle çıkan Syriza’dan da Corbyn’e tebrik gecikmedi: “Corbyn’in İşçi Partisi liderliğine, binlerce yeni üyeyi etkinleştirip neoliberal politikaların durdurulması ihtiyacına bağlılığını ilan ederek seçilmesi Avrupa halklarına umut mesajı olmuştur.” Bunun yanı sıra Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner de Latin Amerika’nın büyük dostu olarak nitelendirdiği Corbyn’e tebriklerini iletti. İlk tepkiler İşçi Partisi genel başkanı olmasıyla birlikte ana muhalefet lideri konumuna da gelen Corbyn’e Başbakan David Cameron’dan tepkiyse gecikmedi. Cameron, “İşçi Partisi artık ulusal güvenliğimiz, ekonomik güvenliğimiz ve ailenizin güvenliği için tehdit oluşturmaktadır” şeklindeki açıklamasıyla Corbyn’e bir hoş geldin mesajı gönderdi. İngiltere siyasetinin son dönemde sivrilen partilerinden UKIP’in lideri Nigel Farage 2 ATAUM e-bülten EKİM 2015 Eski tüfek, aktivist, mütevazı… 1983 seçimlerinden bu yana İngiltere siyaset sahnesinde yer alan ve Londra’nın Kuzey Islington bölgesinden devamlı olarak milletvekili seçilen 66 yaşındaki “eski tüfek” siyasetçi Jeremy Corbyn, gerek siyasi geçmişi gerekse sivil yaşantısıyla ilgi çekici bir sima. İlk olarak siyasi geçmişine ana hatlarıyla bakacak olursak, Corbyn, 1980’lerden bu yana İşçi Partisi’nin en soldaki isimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Milletvekilliği kimliğinin yanı sıra sokakta da çeşitli kampanyalarda yer almasıyla bilinen ve ilk olarak 1980’lerde Güney Afrika’daki Apartheid rejimine karşı kampan- yada etkin rol almasıyla öne çıkan Corbyn, 1984’te bir eylem sırasında gözaltına alınma tecrübesini de yaşamış. Uluslararası Af Örgütü üyesi de olan Corbyn, 1990’lı yıllarda Şili’nin eski diktatörü Augusto Pinochet’nin yargılanması için yürütülen kampanyalarda aktif rol oynamış. Yine Filistin Dayanışma Kampanyası üyesi olan Corbyn, Filistin meselesi üzerinde gerek sokakta gerekse mecliste en etkin isimlerden biri olmuş. Hatta bir televizyon kanalına verdiği röportajda Hamas ve Hizbullah’ tan “dostları” olarak söz etmesi kamuoyunda büyük tartışmalara neden olmuş. İran’ İşçi Partisi’nde 'Corbyn' Dönemi Onur HAZNEDAR 11 a uygulanan yaptırımların kaldırılması ve İsrail’in nükleer silahlanmasının önüne geçilmesi konusundaki kampanyalarda da yer alan Corbyn, hayvan hakları ve LGBTİ haklarının da sıkı savunucusu olmuş. Partisinin iktidarı döneminde getirilen öğrenci harçları uygulamasına parti içinde karşı çıkan ve öğrencilerden bu konuda açıkça özür dileyen Corbyn, daha o zamandan gençlerin gönüllerini fethetmeyi başarmış. Yine partisinin 19972010 yılları arasındaki iktidarı dönemine denk gelen Irak ve Afganistan müdahalelerine parti içerisinde muhalefet eden Corbyn, meclis- te Irak Savaşı’yla ilgili bir soruşturma başlatılması çağrısı yapan 12 milletvekilinden biri olmuş. Bu şekilde özetlenebilecek siyasi geçmişinin yanı sıra Corbyn, mütevazı yaşamıyla da toplum tarafından beğeni toplayan bir siyasetçi. Marka kıyafetler yerine mahalle esnafını tercih eden ya da annesinin ördüğü kazağı giyecek kadar alçakgönüllü olan, parlamentoya veya etkinliklere araba yerine bisikletle giden ve de en az harcama yapan milletvekili namına sahip bir lider Corbyn. ğu’da barışın yeniden tesisi için diyalog kanalının açılmasını, herkesle konuşulmasını ve İngiltere’nin IŞİD’e yönelik hava operasyonları dâhil bölgede herhangi bir askeri oluşum içinde yer almamasını savunuyor. Bu noktada İngiltere’nin NATO’daki konumunun da sorgulanabileceği belirtiliyor. Corbyn’in bu politikalarını hayata ne denli geçirebile- ceğiyse tam bir muamma. Öyle ki, kendi partisinden seçim sonrası gelen açıklamalar da bu yolun zorluğunu gözler önüne seriyor. Parti içerisinden NATO’dan çıkılmayacağı ve Trident projesine devam edileceğine dair verilen güvenceler de bu durumu doğrular nitelikte. ni de bir hayli canlandırmışa benziyor. Daha ilk haftadan Cameron’u terletmeye başlayan Corbyn, her hafta parla men to da ger çek le şen “Başbakan’a Sorular” oturumu öncesi tabanına e-posta göndererek Cameron’a sormaları istedikleri soruları kendisine göndermelerini istedi. Daha sonra yapılan açıklamada 40 binin üzerinde mesajın Corbyn’e geldiği belirtildi. Parti tabanına büyük önem veren ve her konuda onlarla birlikte hareket edeceği me- sajını her fırsatta yineleyen Corbyn, bu yaklaşımıyla özellikle gençlerden büyük takdir topluyor. Öyle ki, Corbyn’le birlikte binlerce gencin partiye üye olduğu belirtiliyor. Ancak bu durumun partiyi iktidara taşıma noktasında ne denli etkili olacağı sorusu varlığını korumaya devam ediyor. Ama her ne olursa olsun, İngiltere muhalefetine Corbyn’le yeni bir dinamizmin geldiği de apaçık bir gerçek. Savunduğu politikalar Partiyi sosyalist kökenlerine döndürme sözü veren yeni liderin hükümet programına kabaca bakmak gerekirse, ekonomiye ilişkin politikaların programda ağırlıklı olduğu söylenebilir. Kemer sıkma politikalarının sonlandırılacağı, ödenmeyen vergilere odaklanılarak zenginden daha fazla vergi alınması sağlanacağı, özelleştirmelerin durdurularak demiryolu ve enerji sektörlerinde yeniden kamulaştırmaya gidileceği ekonomi konusundaki ana vaatlerden. Programda öne çıkan diğer konularsa Trident nükleer silahlı denizaltılarının yenilenmesi ve İngiltere’nin dış politikasıyla alakalı. Zira savunma harcamalarının azaltılmasıyla bağlantılı olarak Trident projesinin durdurulmasını savunan Corbyn, dış politika da Orta Do- Zor geçen ilk hafta Seçildikten sonra attığı her adımı olay olan yeni lider, yaptığı gaflarla da gündemden bir türlü düşmüyor. Nitekim Britanya Hava Muharebesi’nin 75. yıldönümü etkinliklerinde İngiltere ulusal marşı “God Save The Queen”i (Tanrı Kraliçe’yi Korusun) söylememesi ülkede büyük olay oldu. Eleştirilere önce marşı “saygı” ile dinlediğini belirten bir açıklamayla karşılık veren Corbyn, ileriki bir tarihte ulusal marşı söyleyeceğini belirterek meseleyi şimdilik kapattı. Corbyn’in seçildikten sonra köşeye sıkıştırıldığı bir başka konuysa AB’yle ilgili oldu. AB’nin mevcut halinden hoşlanmadığını defalarca dile getiren Corbyn’in zaferi sonrası AB karşıtlarını bir sevinç kaplamış, 2017’de yapılması planlanan referandumda Corbyn’in AB’den ayrışmadan (“Brexit”) yana olacağı tahmin edilmişti. Fakat Corbyn, BBC’ye verdiği demeçte böyle bir pozisyon takınmayacağını açıkça belirtti. Corbyn’in İşçi Partisi’nin başına geçmesi İngiliz siyaseti- 12 2 Katalonya’nın ‘Bağımsızlık’ Seçimi Esra AKGEMCİ EKİM 2015 ATAUM e-bülten Katalonya’nın ‘Bağımsızlık’ Seçimi Esra AKGEMCİ İspanya’nın doğusundaki Ka- bir önem atfedilen seçimlere katılım, bu defa rekor düzey27 Eylül’de yapılan bölgesel deydi. 5.5 milyon kayıtlı seçseçimlerde, bağımsızlık yan- menin 4.1 milyonu (yüzde lısı ittifak Junts pel Si (Evet 77,4) sandık başına giderek için Birlikte) ve yine bağım- “bağımsızlığı” oyladı. Katasızlık olan yanlısı radikal sol lonya’da bağımsızlık yanlısı parti CUP (Halk Birliği Aday- girişimlere öncülük eden Kalığı) oyların toplam yüzde talonya Demokratik Amaç 47.7’sini alarak Katalonya Birliği (CDC) ile Katalonya parlamentosunda çoğunluk Cumhuriyetçi Solu (ERC) parelde etti. Dört partinin birleş- tileri tarafından kurulan mesiyle oluşan Junts pel Si “Junts pel Si” adlı ittifakın zayüzde 39.5 oy oranıyla 135 feriyle, Katalonya’da yeni bir sandalyeli Katalan parla- süreç başlamış oldu. Seçimi mentosunda 62 sandalye ka- kazanması halinde 18 ay zanırken, yüzde 8.2 oy alan içinde tek taraflı olarak KataCUP’sa 10 sandalyeyle bek- lonya'nın bağımsızlığını ilan lenenden fazla milletvekili çı- etme sözü veren Junts pel Si, karttı. parlemontada kazandığı çoUzun zamandır gözler, yerel ğunlukla bağımsızlık sürecini seçimden çok bir bağımsızlık kurumsal bir zeminde gelişreferandumu havasına bü- tirmeyi hedefliyor. rünen seçimlerin üzerindey- İspanya'nın 17 özerk yönetidi. Kasım 2014’te Katalonya mi arasında en büyük ekoÖzerk Yönetimi Başkanı Ar- nomik değere sahip olan tur Mas’ın öncülüğünde dü- Katalonya'da son beş yılda zenlenen ve 2.3 milyon seç- bağımsızlık yanlılarının oramenin katıldığı referandum- nında ciddi bir artış söz koda bağımsızlık için yüzde 80 nusu. 2010’da bağımsızlık is“evet” oyu çıkmış, ancak teyenlerin oranı yüzde 20 Madrid yönetimi tarafından iken, Kasım 2013’te bu oran tanınmayan ve yasadışı ilan yüzde 48.5’e yükseldi. Buedilen referandum sembolik günse toplamda 72 milletvedüzeyde kalmıştı. Dolayısıyla kili çıkaran Junts pel Si ve 2015 yerel seçimleri, İspan- CUP, Katalanların yüzde ya hükümetini resmi bir refe- 47.7’sinin desteğine sahip. randumun önünü kesmekle Bu desteğin artmasına yol suçlayan bağımsızlık yanlı- açan en önemli faktörlerden ları için bir çeşit “fiili bağım- biri, son yıllarda ekonomik sızlık referandumu” olarak krizle boğuşan İspanya’nın yorumlanıyordu. Katalonya’ GSYİH’sının yüzde 2.4’üne nın geleceği açısından tarihi denk gelen 26.7 milyar Euro’ Onur HAZNEDAR talonya Özerk Yönetimi’nde luk dev bütçe açığını kapatmak için Katalonya özerk bölgesinden yapılan kesintileri ve vergileri artırması. Birçok Katalan, Madrid hükümetine gereğinden çok daha fazla vergi ödediğini düşünüyor ve bu yüzden daha fazla özerklik istiyor. Bununla birlikte Junts pel Si liderlerinden Raül Romeva, Junts pel Si koalisyonunun bir araya getirdiği bağımsızlık yanlıları içinde sosyal demokratlardan mu ha fa za kâr la ra ka dar geniş bir kitle olduğuna dikkat çekerek, İspanya devletinin son dönemdeki antidemokratik tavrının da bu kitlenin oluşmasında payı olduğunu vurguluyor. Son 10 yılda İspanya devletinin ülkenin çoğulcu yapısını yansıtmakta başarısız olduğunu söyleyen ve İspanyol hükümetini “müzakere etmemek, teklif getirmemek ve saygı göstermemekle” suçlayan Romeva, “şu anda bize karşı hareket eden bir yapılanma var. Bu yüzden İspanyol devletinden daha demokrat ve daha adil bir devlet kurmak istiyoruz” diyor. Katalonya seçimleri öncesi “Katalonya bağımsız olmayacak” açıklaması yapan ve Katalanlardan bağımsızlık karşıtı partilere oy vermelerini isteyen Başbakan Mariano Rajoy, seçimlerden sonra da tavrını koruyarak, “dinlemeye ve konuşmaya hazırım, an- cak asla hukuku tasfiye edecek şekilde değil. İspanya’ nın ne bütünlüğünü ne de egemenliğini tartışacak değilim” açıklamasında bulundu. Aralık’ta genel seçimlere gidecek olan İspanya’da yükselişte olan sol parti Podemos ise, Katalanların bağımsızlık referandumu düzenleme ve kendi geleceklerine karar verme hakkı olduğunu savunsa da, bağımsızlık çabalarına destek vermiyor. Podemos lideri Pablo Iglesias, “Katalonya’yı bölen şey, Evet ya da Hayır oyu değil, Katalanların yüzde 30’unun yoksulluk riski altında olması, gençliğin işsizlik problemi ve Artur Mas yönetiminin kestiği sosyal hizmetler sebebiyle yaşanan sorunlardır” diyerek sorunu ekonomik bir zeminde tartışmayı tercih ediyor. Katalonya’da bağımsızlık tartışmaları -tek taraflı bağımsızlığı halinde AB içinde kalıp kalamayacağı ve uluslararası yatırımların çekilip çekilmeyeceğinden Kalatan kulüp Barselona’nın ligden atılmasıyla La Liga’nın da İspanya’yla birlikte bölünüp bölünmeyeceğine kadarson hızla sürerken, bağımsızlık girişimleri ayrılıkçıların zaferinin ardından önümüzdeki dönemde daha güçlü ve daha kurumsal bir zeminde devam edeceğe benziyor. ATAUM e-bülten EKİM 2015 Kimin Savaşı, Kimin Silahı Damla ÜNSEVER 13 Kimin Savaşı, Kimin Silahı Damla ÜNSEVER Uluslararası silah ticaretini konu edinen “Savaş Tanrısı” filminin bir sahnesinde, filmin başından beri bu bizim savaşımız değil mantığıyla hareket eden ve Afrika’ya silah satmak için giden silah kaçakçısı Yuri’nin karşısına iki kız çocuğu çıkar ve çocuklardan biri arkadaşına beyaz adama sor o bilir der. Diğer çocuk Yuri’ye döner ve şöyle der: Bayım, kolum yeniden çıkar mı? Bu cevapsız kalmış ve dünyanın neresinde ve kime sorulursa sorulsun büyük ihtimalle cevapsız kalacak olan soru, belki en basit ama en anlamlı sözdür savaşın içine doğan, hiç bilmedikleri düşmana karşı boylarından büyük silahlarla çatışmalara dahil edilen ve hiçbir zaman kazananı olmayacak savaşların en büyük kaybedeni olma kaderini paylaşan çocukların durumunu anlatmak için. Bazıları etnik çatışmaların zorunlu askerleri olurken bazıları da baskıcı rejimlerin devlet terörüyle yüzleşir. Asker, şehit ya da gazi olurlar. Vurulurlar, yaralanırlar ya da sakat kalırlar yaşıtlarının parklarda oynadığı ülkelerden gelen silahlarla. Öyle ki, Afrika’da eşitlik isteyen bir çocuk da Suudi Arabistan’da demokrasi isteyen bir genç de İngiliz ya da Amerikan malı silahlarla vurulabilir. Oysa kim bilir ne güzel yerlerdir o eşitlik, özgürlük, demokrasi kokan topraklar… Batı felsefesi, hemen hemen tüm dünyada arzulanan demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin yaratıcısı ve gerek Batı ülkeleri gerekse onların oluşturduğu AB bu ilkelerin en iyi uygulayıcısı ve koruyucusu pozisyonundadır. Ancak onlar için insan hakları evrensel mi yoksa sadece kendi toplumlarına mı özgü sorusu barış içinde bir dünya arzulayan çoğu sivil toplum kuruluşu ve destekçisi için de tartışmalı bir sorudur. Zira insan hakları savunucularına göre baskıcı rejimlerle yapılan silah ticareti anlaşmaları, maden ticaretleri vs. insan haklarına aykırılık teşkil etmektedir. O aykırılıklardan biri de iki yılda bir Londra’da gerçekleşen dünyanın en büyük savunma ve güvenlik donanımları fuarıdır. Birleşik Krallık hükümeti tarafından iki yılda bir pek çok ülkenin ve silah firmalarının katılımıyla gerçekleşen ve her seferinde protestolarla karşılanan fuarın sonuncusu geçtiğimiz ay yapıldı. 60’tan fazla ülkenin davetli olduğu fuara çoğunluğu İngiltere ve ABD menşeli yaklaşık bin 500 firma katıldı. Türkiye de 14 şirketle katılımcılar arasında yer alarak “bu sektörde ben de varım” diyenler kervanına katıldı. Ayrıca resmi davetli olarak katılan ülkeler arasında Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır, Cezayir, Angola, Irak, Umman, Katar, Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kolombiya ve Ukrayna da vardı. İsrail resmi davetli olmasa bile stant açan ülkeler arasında yerini alırken, Rusya, Ukrayna krizi sebebiyle bu sene fuara katılamadı. Fuarı çarpıcı kılansa çocukların asker olarak kullanıldığı, şiddetin kol gezdiği, bireysel özgürlüklerin kısıtlandığı ülkelerin davet edilmesiydi. Öyle ki Child Soldiers International’ın araştırmasına göre Irak, Pakistan ve Kolombiya çocuk askerlerin yoğun olarak görüldüğü ülkeler arasında yer alıyor. Angola, Azerbaycan ve Mısır ’sa bireysel özgürlüklerin kısıtlandığı ülkelerden sadece birkaçı. İngiltere’nin sektörde en büyük ticari ortağı Suudi Arabistan’sa kendi toprakları üzerinde baskıcı bir rejim olmanın yanı sıra İran’la birlikte Yemen iç savaşının ana aktörlerinden birisi. Dolayısıyla askeri donanımlar her ne kadar yasal olarak satışa sunulsa da kullanılacakları alanlar açıkça belli ve çoğu sivil toplum kuruluşuna göre Batı’nın insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerine ciddi bir tezatlık oluşturmakta. Diğer taraftan, yapılan araştırmalar da bu önermeyi destekler nitelikte. Zira konu üzerinde en çok yoğunlaşan gruplardan biri olan Campaign Against Arms Trade grubu nun ve ri le ri ne gö re (https://www.caat.org.uk/re sources/export-licences/region#region) İngiltere’nin askeri ticaret yaptığı ülkelerin başında Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri geliyor. Bölge bazındaysa en yoğun ilişkiler Ortadoğu ve Asya ülkeleriyle. The Guardian gazetesinin haberine göre, son beş yılda İngiltere, BM’nin çocukların savaştırıldığı ve şid- dete maruz kaldığı ülkeler listesindeki 23 ülkeden 19’ una askeri ekipmanlar satmış durumda. Ayrıca, Haziran 2010-Mart 2015 tarihleri arasında çocuk haklarının korunması konusunda zayıf olmaları nedeniyle BM’nin kara listesinde yer alan ülkelerle toplam 735 milyon Euro’luk askeri anlaşma yapılmış. Konuyla ilgili diğer bir kuruluş da Uluslararası Af Örgütü. Hazırladığı bir videoyla fuarı eleştiren örgüt, geçmişte Londra’daki bu fuarda yasadışı işkence aletlerinin satışa sunulduğunu ve dokuz şirketin Birleşik Krallık yasalarını ihlal ettiğini belirterek daha pek çok yasadışı faaliyetlerin olabileceğine dikkat çekiyor. Hepsinin ortak arzusuysa bu fuarların düzenlenmesine ve baskıcı rejimlere silah satışına artık bir son verilmesi. Tüm bu tepkilere rağmen silah ticareti, İngiltere başta olmak üzere birçok devlet için milyon dolarlık anlaşmalarla ekonomiye katkı sağlayan bir sektör olarak görülüyor. Bazı karşıt görüşlere göre durumu sadece ekonominin bir parçası olarak görmek uluslararası politik düzenin aktörlerinin “iş başka arkadaşlık başka” mantalitesinden öte bir şey değil. Bazılarına göreyse “bu savaş bizim değil” diyenlerin aksine savaşlar hepimizin savaşı. Öyle ki, Avrupa’da yaşanan göçmen krizi de bir savaşın diğer ülkeleri nasıl etkileyeceğinin en basit güncel örneği. 14 2 ‘Avrupa Süt Denizinde Boğuluyor!’ Elâ BİLGEN EKİM 2015 ATAUM e-bülten ‘Avrupa Süt Denizinde Boğuluyor!’ Elâ BİLGEN Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 70. dönem olağan toplantıları sırasında yaptığı konuşmada ABD Başkanı Barack Obama, çiftçilerin, kapitalizmin sağladığı zenginlik ve fırsatlar sayesinde en yoksul kesimleri doyuracak tarımsal üretimi gerçekleştirebilecek kapasitede olduğunu ifade etti. Ancak Avrupalı çiftçilerin Eylül başında Brüksel’de gerçekleştirdiği eylemler, işlerin ABD Başkanı’nın kurduğu basit mantıktan biraz daha karmaşık biçimde yürüdüğünü gösteriyor. Zira bir yanda AB ülkelerindeki aşırı süt üretimine dikkat çekmek isteyen çiftçilerin taşıdığı “Avrupa süt denizinde boğuluyor!” yazılı pankartlar dururken, diğer yanda BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün verileriyle son yirmi yılda kişi başına düşen süt ve süt ürünleri tüketimi hızla azalan Sahra Altı Afrikalılar ve Avrupalıların tükettiği sütün beşte birine bile erişemeyen Orta Afrikalılarla Doğu ve Güneydoğu Asyalılar duruyor. Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun tarım sübvansiyon- ları nedeniyle süt üretiminin aşırı derecede artması sonucunda 1984’te süt üretimine kota getirilmişti. 30 yıllık uygulamanın süresi bu sene başında doldu ve 31 Mart 2015 itibariyle Avrupa’da süt üretiminde serbestlik dönemi başladı. Ürün kalitesi ve düşük maliyet sağlayan üretim teknolojileri sayesinde uluslararası pazarlarda rekabet gücüne sahip olduğu düşünülen Avrupalı çiftçiler için birkaç yıl öncesine kadar kotaların kaldırılması hevesle beklenen bir gelişmeydi. Özellikle bebek mamalarında kullanılan yerli süt ürünlerinin güvenilir bulunmadığı ve ambalajlarında sağlıklı ve mutlu Avrupalı ailelerin görüldüğü Batı menşeli ürünlerin rağbet edildiği Çin, hâlihazırda bekleyen pazarların en önemlilerinden biriydi. Ancak Çin’de geçen yılın ortalarından itibaren giderek belirginleşen ekonomik durgunluk, Çin pazarının beklentileri karşılayamayacağının sinyallerini veriyor. Ukrayna Krizi’nin ardından Rusya’ya yönelik AB yaptı- rımlarına karşılık Rusya’nın AB menşeli gıda ürünlerine ambargo koymasıysa ihracata yönelik umutları iyiden iyiye söndürdü. Dolayısıyla kotaların kaldırılmasını Nisan’dan bu yana meydana gelen çiftçi eylemleri takip ediyor. Nisan’da İrlanda, Hollanda ve Almanya gibi ülkelerde, kotaların kaldırılmasının sadece büyük gıda şirketleriyle büyük çiftlik sahiplerine yarayacağını düşünen küçük üreticiler sokak eylemleri gerçekleştirmişti. Temmuz boyunca da Fransız çiftçiler sokakları doldurdu. Et ve süt fiyatlarının üretim maliyetlerini karşılamadığından yakınan çiftçiler, üreticilerin kâr marjlarının azalmasına neden olan dağıtımcılarla ucuz mal ithal etmeyi tercih eden süpermarketlere müdahale edilmesini talep ediyor. Temmuz’daki eylemin ardından Fransız hükümeti zor durumdaki çiftçiler için 600 milyon Euro değerinde bir acil yardım paketi oluşturulduğunu ifade etti. Ayrıca devlet okullarının yemekhaneleri için yerli ürün tedarik edile- Paris’ten Brüksel’e taşan traktörler Fransa Başbakanı Manuel Valls, acil yardım paketine 85 milyon Euro ilave yapılacağı, borç ödemelerinin bir yıl erteleneceği, kesintilerin azaltılacağı yönünde sözler verdi. Ancak bir yandan da sorunu tüm Avrupa’yı ilgilendiren bir kriz olarak nitelendirdi. Fransız yöneticilerin isteğiyle 7 Eylül’de Brüksel’de AB tarım bakanları zirvesi yapılması kararlaştırılmıştı. Elbette buna karşılık Fransız çiftçiler de aynı gün Brüksel’deki Parlamento binasının önünde Avrupalı meslektaşlarıyla randevulaştı. Besi hayvancılığı ve süt sektöründe yaşanan sorunları ele almak üzere olağanüstü toplanan AB tarım bakanlarının Brüksel’de bulunan Avrupa Parlamentosu binasındaki görüşmeleri sürerken çoğu Belçika, Fransa ve Almanya’dan gelen yedi bin çiftçi de yine traktörleriyle Parlamento binasına giden yolları doldurdu. Göstericileri durdurmak için biber gazı ve tazyikli suya başvuran Belçika polisi, sık rastlanmayan biçimde Hollandalı güvenlik güçlerinden destek almak du- rumunda kaldı. Özellikle et ve süt ürünleri pazarları açısından oldukça olumsuz bir durumla baş etmek zorunda olduklarını ifade eden çiftçiler, fiyat istikrarı sağlanana dek geçici kota sistemi talep ediyor. Ancak 7 Eylül’deki toplantının ardından Avrupa Komisyonu’nun Tarım ve Kırsal Kalkınmadan Sorumlu Üyesi Phil Hogan kotaların yeniden uygulanmayacağını tekrar ederek önlerinde Asya ve Afrika gibi seçeneklerin olduğunu ve bunlardan “istifade etmeye” çalışacaklarını belirtti. Avrupa ceğini açıkladı ve yerli et ve süt tüketiminin arttırılmasına yönelik kampanya başlattı. Ancak çiftçiler bu tedbirleri yeterli bulmuyor ve hükümetin alım fiyatlarını arttırmasını ve süpermarketlerde fiyat düzenlemeleri yapılmasını istiyor. Kotaların kaldırılmasından en fazla etkilenen Fransa, Eylül başında da bu yılın en çok ses getiren çiftçi eylemlerinden birine sahne oldu. Daha önce kamu binalarının önüne tonlarca gübre dökmek, güvenlik güçlerine elma fırlatmak, koyun sürülerini Louvre’da “kültürel geziye çıkarmak” gibi dikkat çekici eylemlerle gündeme gelmiş olan Fransız çiftçiler, yine son derece dikkat çekici ve oldukça gürültülü bir sokak gösterisine imza attı. Düşük fiyatlar ve yüksek vergi oranlarından şikâyet eden binlerce çiftçi, bin 500’den fazla traktörle Paris sokaklarını trafiğe kapattı. Öfkeli çiftçiler hükümetlerinden vergi indirimi ve AB’den de standart fiyat uygulamalarına yönelik tedbirler almasını talep etti. Komisyonu da çiftçilere toplam 500 milyon Euro’luk destek sağlanacağını duyurdu. Ancak bu yardımı yeterli bulmayan Avrupalı çiftçiler, zirai gıda ürünlerinde yaşanan krizin ken di ha ta la rın dan kaynaklanmadığını vurgulayarak AB’nin uluslararası politikalarının bedelini ödediklerini söylüyorlar. Kim bilir, Obama’nın bahsettiği “aşırı yoksullar”ın açlık çekmesinin sebebi de belki yetersiz üretim değil, küresel karar alıcılar tarafından belirlenen kapitalist ekonomi politikalarıdır? DUBLIN Atina Atina, içinde bulunduğumuz ay içerisinde son altı yılın beşinci genel seçimini yaşayan ve yedi yıldır büyük ekonomik sorunlarla boğuşan komşumuz Yunanistan’ın başkenti. Ülkenin en büyük kenti ve dünyanın da en eski kentlerinden biri olan Atina’nın kayıtlı tarihi üç bin 400 yıl öncesine kadar giderken kentteki ilk insan varlığının milattan önce 11. yüzyıla kadar geri gittiği tahmin edilmekte. Platon’un “Akademi”sine, Aristo’nun “Liseum”una, demokrasi kavramının ve felsefenin doğuşuna tanıklık etmiş bu kent, bugün sürekli grevlerle, sokak gösterileriyle ve kemer sıkma politikalarıyla anılsa da günümüz Batı medeniyetinin nüvesini bünyesinde barındırmakta. Avrupa’nın en güneybatısındaki başkentlerden biri olan Atina’nın Metropolitan Bölge nüfusu, banliyöleriyle birlikte bugün yaklaşık olarak 3.7 milyona ulaşmış durumda. İsmini, Tanrı Poseidon’la yarışmasından galip çıkan Tanrıça Athena’dan alan kent, milattan önce 1400 yıllarında Miken uy gar lı ğı nın önemli bir merkezi haline gelmiş ve Akropolün bulunduğu tepe bir kale halini almış. Merkezi konumu ve denize yakınlığı dolayısıyla her zaman bir ticaret merkezi olarak öne çıkan kent, Yunan dünyasında önemli bir pozisyona gelerek komşuları Tebe ve Sparta kentlerini geride bırakmış. Milattan önce 6. yüzyıldaki Solon reformları neticesinde yüz yıl sonraki Kleisthenes döneminde demok- MAİNZ LEICESTER PODGORİCA PALMA DE MALLORCA ZARAGOZAESPOO BERN LIVERPOOL WARSAW ANDORRA LA VALLA BELGRADE SALZBURGTIMIŞOARA MUNICH MANCHESTER LUBLIN DÜSSELDORF LONDON SOFIA MOSCOW COPPENHAGEN FRANKFURT MURSIA BRATISLAVA THESSALONIKI BERLIN OSLO GRAZ LEEDS MILAN LISBON ROME BARI PAMPLONA EUROPE TALLINN COLOGNE ATHENS LILLE BONN ZARAGOZA SAN MARINO LÜBECK NAPLESWUPPERTAL BRUSSELS EINDOVEN NAPLES AMSTERDAM KIEV SARAJEVO DEN STOCKHOLM BUCHAREST SHEFFIELD 7 HAGG VIENNA GENOA DORTMUD BOCHUM VALENCIA MADRID HELSINKI KRAKOW MINSK TURN ZAGREB CHIŞINAU PARIS GDANSK BERN GDANSK TIRANA Ahmet M. SÖNMEZ rasiyle tanışılmış. Ama Atina akınına uğramış; ancak kendemokrasisi altın çağını, bü- tin esas büyümesi 1960’ yük filozoflar, oyun yazarları lardan sonra olmuş ve kent ve tarihçilerin yaşadığı, Ak- güneydeki Pire’ye doğru büropol’ün inşa edildiği Perik- yüyerek birleşmiş. Kent ilk les dönemiyle sonlandırmış. olimpiyat oyunlarından 98 Sırasıyla Makedonya, Roma, yıl sonra 2004’te de ikinci Bizans ve Osmanlı İmpara- kez yaz oyunlarına ev sahiptorluklarının hâkimiyetinde liği yapmış. geçirilen yüz yıllardan sonra Attika çanağında yer alan 1821-1832 yılları arasında düzlük ve tepelere kurulmuş süren Yunan Bağımsızlık Sa- olan kent, dört dağın arasına vaşı sonucunda kurulan Yu- sıkışmış durumda. Bu durum nanistan Krallığı’nın 1834 yı- kent açısından çok önemli lında başkenti haline getiri- bir sorun olan hava kirliliğilen Atina, o dönemde sadece nin etkisinin artmasına seAkropolün eteklerinde kuru- bep olan sıcaklık terselmelu mütevazı bir kentmiş. Bu- sini yaratmakta. Kentte aragün AB’nin siyaset sahnesin- lıklarla meydana gelen sıde yaşanan olaylar göz caklık terselmesinin neden olönünde bulundurulduğunda duğu olumsuz etkilerin önüironik bir biçimde dikkat çe- ne geçmek üzere 1990’lı yılkeceği üzere, Yunanistan’ın lar da alt ya pı ya yö ne lik ilk kralı yapılan 1. Otto, Bav- önemli önlemler alınmış ve yeralı bir Almandı. Büyük dev- belli bir başarı sağlanmış. letlerin Krallık makamına ge- Kentin iklimiyse sıcak hava tirdiği 1. Otto, Atina’nın mo- dalgaları dolayısıyla yazları dern görünümlü bir başkent bunaltıcı derecede sıcak ve olabilmesi için hemen kolları kuru olurken kış ayları olsıvamış. Bugün Yunanistan dukça ılıman yaşanmakta. Parlamentosu olarak bilinen Kentin doğal konumu dolayapı Otto’nun sarayı olarak yısıyla meydana gelen yükinşa edilmiş. 19. yüzyıl Neo- sek sıcaklık yoğun kent trafiklasik mimari anlayışı dola- ği ve benzeri insan eseri seyısıyla Antik Yunan’dan izler bepler dolayısıyla da artış taşıyan modern binalar inşa göstermekte. Öyle ki, Avrueden Yunan, Alman ve Fran- pa’da bugüne kadar kaydesız mimarların tasarladıkları dilen en yüksek sıcaklık 10 kamu binalarını bugün hala Temmuz 1977’de Atina’nın görmek mümkün. 20. yüz- banliyöleri olan Tatoi ve yıldaysa kent mimarisi Eklek- Elefsina’da 48 santigrat detisizme ve Bauhaus stiline rece olarak ölçülmüş. meyletmiş; tıpkı Yunanistan’ Yunanistan’daki idari yöneın ikinci büyük kenti Selanik’ tim birimlerinden birisi olan te olduğu gibi. 1896’da ilk tarihi Attika bölgesinin de modern olimpiyat oyunları- merkezi konumunda olan na ev sahipliği yapan kent, Atina’nın belediye başkanı, 21. yüzyıl başında olduğu gi- iktidarın en önemli ortağı kobi 20. yüzyıl başında da do- numunda olan Syriza’nın ğudan önemli bir göçmen adayını yenerek geçen yıl ikinci kez başkan seçilen bağımsız aday ve anayasa hukuku profesörü Giorgios Kaminis. En güzel panoramik manzaranın deniz seviyesinden 300 metre yükseklikte Likavitos tepesinden görülebileceği Atina’nın kent merkezindeki semt, mahalle, cadde ve meydanlara oldukça canlı ve hareketli bir kent kültürünün hâkim olduğu söylenebilir. Ağırlıklı olarak göçmenlerin ikamet ettiği ve pek çok otelle hostelin bulunduğu kentin en eski meydanı niteliğindeki Omonia (Birlik) Meydanı; önünde Evzon askerlerinin nöbet tuttuğu Parlamento binasına ev sahipliği yapan Sintagma (Anayasa) Meydanı; Akropol’ün hemen kıyısında, tavernalarıyla meşhur Plaka semti ya da rembetiko müziği sunan ancak bugün kentsel dönüşüme uğrayan restoranların bulunduğu Gazi ve Psiri mahalleleri bunlar arasında sayılabilir. Kentin kendisi bir açık hava müzesi olmakla birlikte kentte 17 arkeoloji enstitüsü yer almakta. Kentteki en önemli müzeler arasında Ulusal Arkeoloji Müzesi, Nümizmatik Müzesi, Kermaikos Arkeoloji Müzesi, Yunan Yahudi Toplumu Müzesi ve tabi ki Akropol Müzesi var. Yaklaşık 150 gibi oldukça yüksek sayıda aktif tiyatro sahnesine sahip olan kent, 1955’den bugüne kadar her yıl mayıs ve ekim aylarında yapılan Atina Festivali’ne de ev sahipliği yapmakta. içtimaiyat Avrupa’nın Hapishaneleri Betül DİNLER Piyanonun ayakları nasıl gizleniyorsa, farklı insanlar da o şekilde gizleniyor. En eski toplumlardan beri iktidar, kendi söylemini kabul ettirmek istiyor. İlk zamanlarda bedenle hükmeden iktidar, zamanla bunu insanların ruhlarına getirdiği özgürlük sınırlamasıyla uygulamaya başladı çoğuna göre. Böylece de hapishaneler ya da modern kapatma mekânları gündeme geldi. Roma Hukuku’nda karşımıza çıkan Homo Sacer yani “kutsal insan”, öldürülebilen ama kurban edilemeyen bir kategori olarak Avrupa literatüründe yerini aldı. Avrupa’da hapishaneler, Erving Goffman tarafından total kurum, Michel Foucault tarafından disipliner kurum, Giorgio Agamben tarafından kamplar olarak ele alındı. Fransız düşünür Foucault, ‘’Büyük Kapatılma’’ adlı eserinde sembolik bir olaydan bahseder ve der ki: “O dö- nemde, hiç ayrım yapmadan yaşlılar, sakatlar, çalışamayan veya çalışmak istemeyen kimseler, eşcinseller, akıl hastaları, müsrif babalar, hayırsız evlatlar kapatılıyordu; hepsi birden aynı yere kapatılıyordu.” Bahsedilen sembolik olay, 1656’da Paris’ te bulunan L’Hospital General (Genel Hastane) de, Paris nüfusunun yüzde 1’ine denk gelen yaklaşık altı bin kişinin gözetim altına alınmasıyla gerçekleşir. 17. yüzyılda başlayan kapatma pratiğinde 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında yani Fransız Devrimi döneminde önemli bir değişim meydana gelir ve kapatılanlar içinde ayrımlar yapılmaya başlanır. Akıl hastaları tımarhaneye, gençler ıslahevlerine ve suçlular hapishaneye gönderilir; böylece Avrupa’da modern anlamda hapishane dönemi başlar. Avrupa’da Ortaçağ’da hücreler bulunuyordu. Fakat oraya insanlar, yargılanıncaya, fidye ödeyinceye veya infaz edilinceye kadar kapatılıyorlardı. Avrupa’daki ilk hapishanelerin Bizans İmparatorluğu dönemindeki Bizans zindanları olduğu kabul ediliyor. Burada, kralların ve yakınlarının hoşuna gitmeyen kimseler, istek ve ihtiyaçları karşılanmayacak şekilde, ölüme terkedilirlerdi. Ayrıca ilk hapishaneler olarak kale burçları kullanılırdı. Avrupa’da resmi olarak ilk hapishane, 1582’de İngiltere’de yapıldı. Ayrıca Londra Kulesi siyasi suçluların kapatıldığı yerlerdendi. Bir suç tarihçisi olan Jonathon Atholl, Londra’daki ilk hapishanelerden birisi olan Newgate’deki yaşamı şöyle betimlemiştir: “Bu hapishane, günün büyük bölümünde ziyaretçilerin eksik olmadığı gürültülü, canlı bir yerdi. 1790’da tutuklananlardan birisi, hapishanede bir balo vermişti; öyle görünüyor ki, pek de ender olmayan bir olay. Öğleden sonra dörtte, keman ve flütler eşliğinde çay servisi yapıldı; bunun ardından davetliler soğuk yiyeceklerin sunulduğu akşam sekize kadar dans ettiler. Parti hapishanenin genellikle kapandığı saat olan dokuzda bitti.” İngiltere için hapishane, suçla hakka ve erdeme geri dönüş arasında yani bir anlamda “iki dünya arasında bir mekân”dır ve devlete kaybettiği uyrukları iade edecek olan bireysel dönüşümler için bir bağ oluşturacaktır. Ruhun ve tavırların dönüşümü amacıyla hapsetme medeni yasalara girmeye başlar. İngiltere’de çıkarılan 1575 tarihli bir yasa, ıslahevlerinden her kontlukta en azından bir tane kurulmasını hükme bağlamıştı. Daha sonra bu alanda özel girişime izin verilmiş ve isteyen istediği kadar kurum açmaya başlamıştı. ATAUM EKİM 2015 e-bülten Avrupa’nın Hapishaneleri Betül DİNLER Modern devletlerle hapishanelerinin doğuşu İngiltere’den sonra 1596’da Hollanda’da (ki, Avrupa’da bugünkü anlamda ilk hapishanedir), 1667’de de İtalya’ da hapishane inşa edilmiştir. Avrupa’da 17. yüzyıldan itibaren, işlikler kurulmuştu. İş bulamayan pek çok köylü, serseri haline gelmişti. İşliklerde bulunanlara yemek veriliyordu; ancak bu insanlar, zamanlarının çoğunu kurumda geçirmeye ve aşırı derecede çalışmaya zorlanıyordu. 1840’a doğru burjuvazi proletaryayı fiilen kapatmaya çalıştı. Fransa, İsviçre ve İngiltere’de hakiki hapishaneler olan “fabrika-manastırlar” vardı. Fransa’da kırk bin genç kız bu “atölyeler”de çalışıyordu. İzin verilmeden dışarı çıkamıyorlardı; sessizliğe, gözetime, cezalara tabiiydiler. 18. ve 19. yüzyıllarda hapishaneler yaygınlaştı. Büyük küçük her kentte, yerel bir hapishane bulunuyordu, ancak bunlar üç ya da dört mahkûm alabiliyordu. Buralar, gece bo yun ca sarhoşların ayılması için ya da arada sı- ra da suç la nan ki şi le rin duruşmalarını beklediği yerler olarak kullanılıyordu. Daha büyük Avrupa kentlerindeyse büyük hapishaneler bulunuyordu; buralarda tutulan insanların çoğu idamlarını bekleyen mahkûmlardı. Kimi zaman idam edilecek olanlar zindana atılır ve gardiyanını ancak idama götürülürken görürdü. Bazı hapishanelerde tutuklular sürekli olarak birbirinden ayrı tutuluyordu. Tutukluların birlikte çalışmalarına izin veriliyor ama konuşmaları yasaklanıyordu. Geceleri ayrı hücrelerde yatırılıyorlardı. Hücrede tek başına tutulan hükümlülerse, ancak ziyaretçisiyle ve hapishane görevlileriyle görüşebiliyordu. 1900’ lere gelindiğinde hücre cezası, yalnızca bir disiplin önlemi olarak kullanılmaya başladı. Bastille Hapishaneleri/Kalesi, 18. yüzyılın ikinci yarısında kral aleyhine suç işleyen siyasi suçluların konulduğu meşhur yerlerdendi. 19. yüzyıl Fransasında Lettre de Günümüzdeki durum Günümüzde Avrupa’da ce- 148.4), Macaristan (yüzde zanın infazından sonra hü- 144.9), Güney Kıbrıs (yüzde kümlüyü rehabilite etmeye 137.7), Bel çi ka (yü zde yönelik çalışmalar var. Avru- 134.4) ve Yunanistan (yüzde pa Konseyi hüküm giymiş 133.9) başı çekiyor. Avrumahpusların bütün diğer pa’daki toplam tutuklu sayısı haklarını değil sadece öz- 1 milyon 679 bin 217. Yani gürlüklerini kaybettiklerini ortalama mahkûm oranı yüz kabul etmekte. Nitekim Av- bin kişide 140. Cezaevleri en ru pa Kon se yi İşkenceyi kalabalık ülkeler İtalya, MaÖnleme Komitesi (CPT) de ka- caristan, Güney Kıbrıs, Belçilabalık hücrelerde veya ko- ka, Makedonya, Portekiz, ğuşlarda mahkûm başına en Fransa, Romanya, Hırvatisaz dört, tek kişilik hücrelerde tan ve Arnavutluk. de en az yedi metre kare Avrupa hapishanelerinin en alan olması gerektiğini belir- önemli sorunlarından biri de tir. Ancak bazı hücrelerde çete düzeni. Örneğin Mayıs’ mahkûmlar sırayla uyumak ta isyan çıkan Atina’daki zorunda kalıyor. Zira nerdey- Korydallos cezaevinde garse bütün Avrupa ülkelerinde diyanlar kontrol sağlamada cezaevleri ve gözaltı merkez- o kadar zorlandı ki, olaylarleri aşırı kalabalık. Avrupa da iki mahkûm hayatını kayKonseyi’nin ya yın la dı ğı bederken 21 mahkûm da ya2013 Avrupa Yıllık Ceza ralandı. Yetkililer, cezaevi koİstatistikleri Raporu’na göre, şullarının da protesto edildiAvrupa’da cezaevi kapasite- ği olaylara Arnavut ve Pakislerinin aşıldığı ülkeler sırala- tanlı çete üyeleri arasındaki ma sın da İtalya (yü zde bir hesaplaşmanın yol açtığı- cachet (kaşeli mektup) uygulaması vardı. Lettre de cachet, Fransa'da Ancien Régime (eski rejim) döneminde, özellikle bir kişinin tutuklanmasını sağlamak amacıyla kullanılan ve altında kralla birlikte bir bakanın imzası bulunan kral buyrultusuydu. Bir kimseye Lettre de cachet gönderildiğinde, bu kimse ne asılır, ne damgalanır, ne de bir ceza ödemek zorunda bırakılırdı. Hapse atılırdı ve orada önceden belirlenmemiş bir süre kalmak zorunda bırakılırdı. Lettre de cachet, bir kimsenin kaç yıl hapiste kalması gerektiğini ender olarak belirtiyordu. Kısacası, bir kimsenin yeni bir emre kadar gözaltından kalması gerektiğini belirtiyordu ve yeni emir, ancak Lettre de cacchet’i talep eden kimse hapse atılmış kimsenin ıslah olduğunu belirttiğinde gündeme geliyordu. 19. yüzyıl Avrupasına özgü, İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın ideal hapishanesi olan Panapticon’daysa iktidar insanları sürekli kontrol edebiliyordu. Panapticon, etrafında hücrelerin bulunduğu upuzun bir kuleydi ve hücrede kalan suçlular Panapticon’dan sürekli gözlendiklerine şartlanmışlardı. Kendiliklerinden “düzgün” davranmaya çalışırlardı. Nitekim Fransa’daki 1810 tarihli Treilhard ceza yasası der ki: “İmparator'un gözü devletin en ücra köşelerine kadar yönelecektir. Çünkü İmparator'un gözü başsavcıları denetleyecek, onlar da imparatorluk savcılarını denetleyeceklerdir, imparatorluk savcıları da herkesi denetleyecektir. Böylece, devlette hiçbir karanlık alan kalmayacaktır. Herkes gözetim altında olacaktır. Bentham'ın mimari düşü Napoléon devletinde hukuksal ve kurumsal bir gerçeklik haline geldi, bu da 19. yüzyıldaki bütün devletlere model olarak hizmet etti. Mutlak anlamda genelleşmiş gözetim yapıları var ve hapishane de bu parçalardan biridir.” Görkem ÖZİZMİRLİ nı duyurdu. Bir diğer sorunsa, mahkûmların geçmişlerinde uyuşturucu kullanmaları. Temmuz 2012’de AİHM, Fransa’yı uyuşturucu bağımlısı bir mahkûmun cezaevindeki intiharını engelleyemediği gerekçesiyle tazminata mahkûm etti. 2013 Avrupa Yıllık Ceza İstatistikleri Raporu’na göre hapiste intihar oranı Almanya'da on binde 8.2, Avusturya'da 13.7, Belçika'da 10.6, Danimarka'da 10.4, Fransa' da 14.4, İsveç'te 10.9 ve İsviçre'de 13.6 kişi düzeyinde. Hapishane ve benzeri yerlerdeki ihlaller AİHM içtihadında da kendine yer buluyor. Örneğin, hapishanelerle karakol hücrelerinin ve gözaltı şartlarının başvuranı olumsuz etkilemesi nedeniyle Yunanistan, Romanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ın AİHS 3. maddeyi (işkence yasağı) ihlal ettiğine hükmedil- di. İlgili başka kararlardaysa hapishanede başvuranı koruyamama ve gerekli tıbbî yardımı yapamamadan ötürü Romanya ve Birleşik Krallık AİHS 2. maddeyi (yaşam hakkı), Belçika da ruh sağlığı bozuk kişinin hapishanede tutulması nedeniyle 2012’de 5. maddenin 1. fıkrasını (özgürlük ve güvenlik hakkı) ihlâlle cezalandırıldı. Bu bağlamda belki de en dikkat çekici davaysa, Romanya’daki komünist rejim döneminde cezaevi müdürü olarak görev yapan Alexandru Visinescu’nun Ey lül 2014’te başlayan yargılanması. 88 yaşındaki Visinescu, insanlığa karşı suçla itham ediliyor. Visinescu, idaresindeki cezaevinde mahkûmlara işkence uygulanmasından ve en az 14 siyasi mahkûmun da ölümünden sorumlu tutuluyor. 17 ABC Avrupa Birliği'nin abece'si için Temel Eğitim Sertifika Programı Uzmanlık programı daha özel konuları içerir: ATAUM'un yürüttüğü eğitim programları temel ve uzmanlık eğitimi kursları olarak gerçekleş-tirilmektedir. AB Temel Eğitim Programı'nda genel olarak AB'nin oluşum süreci, kurumsal yapısı, işleyişi, politikaları, Türkiye-AB ilişkileri ve AB'deki son gelişmelerle ilgili olarak temel bilgiler verilmektedir. ATAUM; Avrupa Birliği konularına yönelik olarak 1987’den bu yana sertifika programları düzenlemektedir. ATAUM Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Arastırma ve Uygulama Merkezi Başvuru ve Bilgi İçin ATAUM Öğrenci İşleri Ayrıca kurum ve kuruluşların istekleri ve önerileri doğrultusunda AB ile ilgili çeşitli konularda özel eğitim programları açılmaktadır. Dahili: 2614 - 2615 www.ataum.ankara.edu.tr Sertifika programları, bir akademik yıl iç[email protected] risinde iki ayrı dönemde gerçekleşmekte, +90(312)362 07 62 - 362 07 80 faks:+90(312)320 50 61 Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü - ANKARA her bir dönem ise yaklaşık 3 aylık (~100 saat) bir zaman dilimini kapsamaktadır. Sertifika programlarına kurumsal başvuruların yanısıra bireysel başvurular da yapılabilir. ● Uluslararası İlişkiler ● Avrupa Birliği ●AB Sürecinde Türk Kamu Yönetimi ●Müzakere Teknikleri - Kültürlerarası İletişim Teknikleri Kurs Ücreti: 1350 TL'dir. (Bireysel katılımlarda kurs ücreti 3 taksit olarak ödenebilir) Avrupa Gündemi... ATAUM ATAUM-BİM (08-2011) e-bülten bulmak isteyene not: sadece elektronik posta kutusunda bulunur...
Benzer belgeler
Mülteciler yalnız değil!
Almanya-Avusturya ve Slovakya-Avusturya-Macaristan
arasında sınır kontrolleri yeniden yürürlükte. Hollanda
girişlerdeki noktalarda kontrollere başlarken, Polonya’ysa Schengen dahilinde
alınabilecek...
e-bülten - ATAUM - Ankara Üniversitesi
hukukunun ilgili düzenlemesi ni ih lal et ti ği ne da ir
Hükümet’in sunduğu ve
Mahkeme’nin de kabul ettiği
gerekçelerin dayanağının yetersiz olduğunu dile getirmekte. Zira İtalyan iç hukukunda göst...
Mevcut Sayının PDF Hali - ATAUM
hukuku 2004’te yürürlüğe soktuğu düzenlemeyle, bilimsel amaçlarla bile olsa in vitro (yapay yollarla üretilen) embriyo üzerinde deneyler yapılmasına izin vermemekte ve yapanların da iki ila altı yı...
e-bülten - ATAUM - Ankara Üniversitesi
Finlandiya, eğitim alanında yapılan en büyük reformlardan birine imza atmak üzere. Bu reforma göre geleneksel olarak verilen “disiplin” eğitiminin yanında artık “tematik” eğitimler de verilecek. Ba...