e-bülten - ATAUM - Ankara Üniversitesi
Transkript
ATAUM e-bülten Yıl 7 - Sayı 79 Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi Avrupa Gündemi... MAYIS 2015 'Tematik Öğretim' Modeli Fin Eğitim Sistemi, Yeniden Sadece Avrupa’da değil tüm dünyada en iyi eğitim sistemlerinden birine sahip olduğu söylenen Finlandiya’da Mart’ın sonunda duyurulan eğitim reformu, neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde tartışmalara yol açmış durumda. Gelenekselleşen eğitim anlayışının ötesine geçen bu reform, diğer Avrupa ülkelerinde benzeri reformları tetikler mi henüz belli değil. Yapılan reformla geleneksel "bir saat coğrafya, bir saat matematik" benzeri ders yapılandırması okul müfredatlarında daha az yer alacak. Bunun yerine getirilen ve “fenomen” öğretimi diye tanımlanan “tematik öğretim” sistemine göreyse, örneğin mesleki okullarda “kafeterya hizmetleri” şeklinde bir ders olacak, bu dersteyse hem matematik, hem dil eğitimi (yabancı müşterilere hizmet etmek için) hem de yazma ve iletişim becerileri öğretilecek. DİSİPLİNLER YERİNE TEMALAR Ayşe Elif YILDIRIM Finlandiya, eğitim alanında yapılan en büyük reformlardan birine imza atmak üzere. Bu reforma göre geleneksel olarak verilen “disiplin” eğitiminin yanında artık “tematik” eğitimler de verilecek. Başkent Helsinki’nin genç ve yetişkin eğitiminden sorumlu ismi Liisa Pohjolainen, The Independent gazetesine, “bu Finlandiya’nın eğitim sistemi için büyük bir değişiklik ve biz hala her şeyin başındayız” şeklinde konuştu. Amaç disiplinleri tamamen ortadan kaldırmak olmasa da, tematik eğitime daha fazla ağırlık verilmek isteniyor. Finlandiya’daki yetkililerin temel amacı, insanları iş hayatına hazırlayabilmek için gerekli özellikleri almasını sağlayacak şekilde bir eğitim sistemi dizayn etmek. Yetkililere göre, gençler -mevcut işgücünden farklı olarak- teknolojik aletleri çok küçük yaşta kullanmayı öğreniyorve bu da modern toplumun ve sanayinin ihtiyaçlarına uygun eğitim sistemi reformları yapmayı bir anlamda şart koşuyor. (devamı 3.sayfada) Ben Bir Göçmenim… Rusya’dan Nükleer Tehdit Gazprom’a AB Soruşturması ‘AİHM’in Gazabından Korunma Reçetesi!’ Onur HAZNEDAR sayfa 5 Aygün KARLI sayfa 6 Emre YÜKSEL sayfa 7 Yasemin KARADAĞ sayfa 8-9 Fransa’nın Yeni Savaşı: Siber Radikalizm Fransa’nın Yeni İstihbarat Yasası H. Kardelen IŞIK sayfa 10 Damla ÜNSEVER sayfa 11 Portre: Küreselleşme Karşıtlarına Konstantinos P. Kavafis AİHM Desteği Elâ BİLGEN sayfa 12-13 üyelik ve diğer talepleriniz için [email protected] Maria KONSTANTOPOULOU sayfa 14-15 2 Kütüphaneden 'Ödünç' İsveçli Aygün KARLI MAYIS 2015 ATAUM e-bülten Kütüphaneden 'Ödünç' İsveçli Aygün KARLI Okuma yazma bilme oranları gün geçtikçe iyiye doğru gidiyormuş gibi gözükse de, hâlâ kimi ülkelerde istenilen seviyede değil. Özellikle Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde durum karşılaştırmalı olarak bir hayli kötü. Elbette şu da bir gerçek ki, dünyada yayınlanan akademik materyaller ortalama sadece on kişi tarafından okunuyor. Bu da demek oluyor ki, oku(ma)mak tüm dünyanın ortak sorunu. Özellikle kitle iletişim araçlarının yaygınlaştığı günümüz- de, insanlar sosyal medya araçlarını kullanmaya daha meyilli. Gazeteler, dergiler ve haber bültenleri dahi sosyal medyanın gücünden etkilenmiş gözüküyor. Tüm bunların akabinde okuma yazma oranı yüzde doksan dokuzu bulan İsveç’in Hultsfred kentinde bir kütüphane, hem ülkesindeki mültecilerin İsveççe öğrenebilmelerini kolaylaştırmak için hem de okuma meselesine katkı sağlamak için bir adım atmış durumda. çirmek istediğini seçiyor. Ortak bir zaman belirleniyor ve buluşma ayarlanıyor. Projenin “fikir annesi” olan Hultsfred Belediyesi yetkilisi Linda Asgard, otuz beş yıldır göçmenlerin ülkelerine entegrasyonunun mümkün kılınmadığını, bu sayede bir nebze de olsa entegrasyona katkı sağlayabileceğini düşünmüş. Nitekim İsveç’te son dönemlerde göçmenlere olan baskı artma eğilimine girmiş, İsveç halkının bir kısmı göçmenlere taviz vereceğini düşündüğü partilere oy vermeyeceğini beyan etmişti. Bu proje kapsamında İsveçlilerle göçmenler arasındaki buzların eriyeceğine dair beklentiler var. “Ödünç” İsveçli alma süreci İsveç’in Hultsfred kentinde ülkeye gelen göçmenlerin İsveççe öğrenmelerini sağlamak ve pratiklerini geliştirmek için kütüphaneye gönüllü kayıt yaptıran her kişiye, İsveçlilerden birini evinde çaya, sinemaya veya yürüyüşe davet etme imkânı sunuluyor. Kültüren entegrasyonu hızlandırıcı etki yapacağı düşünülen bu projede şu ana kadar elliden fazla İsveçlinin “ödünç alındığı” belirtiliyor. Sistemse şu şekilde işliyor. Kütüphanenin gönüllülük duyurusuna yanıt veren İsçevliler kütüphaneye kayıt yaptırıyor. Bir göçmenle politika, sanat, din vb. hangi konu olursa olsun konuşmak istediği konuyu belirtiyor, göçmen kişi de konu alanlarına göre hangi İsveçliyle vakit ge- Ödünç alınanlardan ilk tepkiler Projeye destek veren ve ödünç alınan bir İsveçli yapılan röportaj sırasında Suriyeli bir göçmenle tanıştığını, kendisine Arap kahvesi ikram edildiğini ve değişik kültürleri öğrenmenin kendisine haz verdiğini belirtmiş. Uygulamanın, özellikle İsveç nüfusu içindeki “Doğulu” ön yargısının kırılmasına ve farklı kültürler arası tanışma ve kaynaşmanın sağlanmasına katkı sunacağı görüşün- de. Nitekim gönüllü ve göçmenler daha sonra da görüşeceklerine dair sözleşmekteler. İsveç son zamanlarda diğer İskandinav ülkeleriyle birlikte en çok mülteci çeken yer olmuş durumda. Bunun birçok nedeni var. Ülkeye iş gücü çekme ve insani yardımlarla ülke prestijini arttırma bunların başında geliyor. Elbette ülkeye sürekli yabancı göçünün önemli sonuçları da olu- yor. Sağ eğilimli partiler ve sivil toplum kuruluşları mülteci alımının çoğalması halinde suç oranlarının artacağı ve ülkenin etnik-kültürel yapısının bozulacağı kanaatinde. Öte yandan, daha sosyal demokrat tabana yakın görüşlerse bunun bir insanlık dramı olduğunu ve İsveç’in bu drama hareketsiz kalarak destek olacağı yönünde görüş bildiriyor. Özellikle İskandinav ülkelerinde şu sı- ralar keskin sınırlarla olmasa da bu tarz ayrımlar görülüyor. Geçtiğimiz aylarda yaşanan Charlie Hedbo saldırılarıysa demokratik tutumlarıyla dikkat çeken İskandinav ülkelerinde dahi sağ eğilimlere yaklaşmayı beraberinde getirdi. Bu nedenle, kütüphaneden ödünç İsveçli alması uygulamasını özellikle önemseyenler de var. ATAUM MAYIS 2015 e-bülten Yapılan reformlar doğrultusunda, artık örneğin bir saat coğrafya, bir saat matematik gibi ders yapılandırması okul müfredatlarında daha az yer alacak. Bunun yerine Finlerin “fenomen” öğretimi diye tabir ettikleri, “tematik öğretim” olarak tanımlanabilecek bir eğitim sistemi getiriliyor. Buna göre, örneğin mesleki okullarda “kafeterya hizmetleri” şeklinde bir ders olacak, bu dersin içeriğinde hem matematik, hem Fin Eğitim Sistemi, Yeniden Ayşe Elif YILDIRIM 3 dil eğitimi (yabancı müşterilere hizmet etmek için) hem de yazma ve iletişim becerileri öğretilecek. Daha yüksek eğitim öğrencilerineyse, disiplinlerarası temalar öğretilecek; örneğin “Avrupa Birliği” gibi. Bu konunun içeriğindeyse ekonomi, üye ülkelerin tarihi, diller ve coğrafya gibi disiplinlerin karışımı bir eğitim programı oluşturulacak. İnteraktif eğitim Eğitimdeki reformlar sadece bununla sınırlı değil; ayrıca öğrencilerin pasif, öğretmeninse aktif olduğu geleneksel eğitim tarzındaki eğitim sistemi yerine öğrencilerin küçük gruplar halinde belli başlı bazı problemleri çözmeye çalıştığı ve iletişim becerilerinin geliştiği bir eğitim sistemi geliştiriliyor. Çocukların tematik eğitimlerin planlaması aşamasına da katılması, daha aktif bir rol alması isteniyor. Aynı zamanda eğitimin sonunda öğrencilerin kendi değerlendirmesini yapması, neyi iyi, neyi kötü yaptıklarına kendilerinin karar vermesi isteniyor. Böylece öğrencilerin kendi gelişimlerini kontrol etmesinin destekleneceği öngörülüyor, umuluyor. Bütün bunların yanı sıra, öğrencilerin müfredatın geliştirilmesine de katılması isteniyor. Yerel belediyelerle beraber çalışıp lokal gereksinimleri karşılayacak şekilde bir müfredat oluşturulması ve eğitim programının bu şekilde geliştirilmesi amaçlardan bir diğeri. Geleneksel eğitim metotlarının 1900’ların başındaki ih- tiyaçlar için uygun olduğunu düşünen yetkililer, 21. yüzyılın ihtiyaçlarının çok farklı olduğunu, dolayısıyla iletişim becerilerinin geliştirilmesinin ön planda olduğunu vurguluyor ve söz konusu reformların arkasındaki amacı da böylece açıklıyor. Buna göre esas olan, çocuklara güvenli, mutlu ve rahat bir eğitim ortamı sunmak. Reform süreci Ancak bu reformları yapmak ancak bu yolda adımlar bir eden öğretmenler maaşla- adapte kolay olmamış. Özellikle geleneksel disiplinleri öğretmek için eğitilmiş öğretmenler bu yeni metotlara adapte olmakta çekingen ve isteksiz davranmış. İlk adımın atılmasının her zaman zor olduğunu vurgulayan yetkililer, kez atıldı mı geri dönmenin de imkânsız olduğuna dikkat çekiyor. Ayrıca Helsinki’deki lise öğretmenlerinin yüzde 70’i yeni eğitim metotlarını uygulamak için eğitilmiş durumda. Üstelik bu yeni metotları uygulamayı kabul rında ufak bir artışla da destekleniyor. Şu an için Finlandiya’daki okullar tematik eğitimi yılda en az bir kere modüller oluşturarak uygulamaya koymak durumunda. Helsinki’de reformlar daha hızlı şekilde edilmeye çalışılıyor ve okullara yılda en az iki kez tematik eğitim vermeleri şu an için zorunlu. 2020’ye kadar bütün ülkede tematik eğitimin yerleşmesi öngörülüyor. Finlandiya doğru yolda mı? Uluslararası alanda eğitim modeli olarak örnek gösterilen ülkelerden biri iken Finlandiya’nın bu alanda bu kadar dramatik bir değişikliğe gitme ihtiyacını neden hissettiği sorulan sorular arasında. Ancak Fin yetkililer al- dıkları kararların arkasında. Amaçlarını da 21. yüzyıla ayak uydurabilecek, toplumun sürdürülebilir gelişimine uyum sağlayacak ve katkıda bulunacak bir eğitim sistemi yaratma olarak açıklıyorlar. Dünya’da yaşanan de- ğişimler, çocukları ve doğal olarak okul yaşamlarını etkiliyor ve eğitimin hala eğlenceli olması ve çocukların okula gitmekten zevk alması, motivasyonlarının yüksek olması, bunun sonucunda da öğrencilerin yüksek perfor- mans göstermesi isteniyor. Bütün bu reformların arkasındaki asıl amaçsa, sınav sonuçları yerine öğrenci eğitimine odaklanmak. Ancak reformun sonuçlarının ne olacağı henüz belirsizliğini koruyor. lik ve iletişim becerilerini öne çıkaracak bir eğitim sisteminin çocukları “sınav fabrika” larına göndermekten çok daha iyi olacağını savunan İn- giliz Sanayi ve İşçi Konfederasyonu Eğitim Sorumlusu Tristam Hunt, şu an için pek de sesini duyuramamışa benziyor. Avrupa’daki tartışmalar Finlandiya’da yapılan bu büyük eğitim reformu, Avrupa’daki diğer ülkelerde de tartışmaya yol açmış durumda. Fransa ve İspanya’nın Ka- talonya Bölgesi’nde reform istekleri olumlu karşılansa da her devlet de bu değişikliklere sıcak bakmıyor. Birleşik Krallık’ta karakter, esnek- Portekiz: Tam tersi yönde reformlar Portekiz’deyse tartışmalar biraz daha alevli, çünkü son yıllarda ülkede Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan reformlar, eğitim sistemiyle örnek gösterilen Finlandiya’ nın yaptıklarının nerdeyse tam tersi yönde. Nitekim Portekiz’de yapılan son reformlarda temel eğitim müfredatına çok daha fazla konu eklenmesi, Finlandiya’da benimsenen eğitim sisteminin aksi bir anlayışa dayandırılıyor. Örneğin, bu reformların bir parçası olarak temel matematik eğitimi müfredatının altına 177 hedef ve 703 tanım yerleştirildi ve öğretmenlerin öğrencileri dakikada en az 90 kelime okumasını sağlayacak şekilde eğitilmeleri istendi. Portekizli akademisyen ve öğ- retmen eğitiminin önde gelen isimlerinden José Morgado, Publico gazetesine verdiği demeçlerde, Portekiz’de yapılan değişikliklerle öğretmenlerin öğretim deneyiminin tamamen bir check-list’e çevrildiğini söylüyor. Morgado, Finlandiya’da yapılan reformların bir modernizasyon çalışması olduğunu ve sınıf içi çalışmaları geliştirdiğini, bu şekilde farklı disiplinleri kullanarak çalışmalar yapılmasının öğrencilerin yeteneklerini geliştirmesine büyük katkı sağlayacağı söylüyor. Morgado, Finlandiya’da yapılan reformların kilit hedefi olan öğretmeyi eğlenceli hale getirmek ve öğrencilerin kendi eğitim yollarını kendilerinin çizmelerinin önünü açmak gibi unsurların her- halde Eğitim Bakanlığı tarafından “şeytani” bir durum olarak görüldüğünü ileri sürüyor. Üstelik, aksi yönde birçok reform yapıldığını ekleyerek Portekiz Eğitim Bakanlığı tarafından getirilen reformlara da hayli sert karşı çıkıyor. Aynı şekilde, Uluslararası Öğretmenler ve Eğitim Derneği’nin Başkanı ve Minho Üniversitesi araştırmacısı Asuncion Flores, Finlandiya’nın kabul ettiği müfredat değişikliğinin disiplin eğitiminin getirdiği müfredat fazlalığı ve katılığından ve bunun yol açtığı basitlikten uzaklaşması nedeniyle daha karmaşık olduğunu ancak sonucun öğrencilerin yararına olacağını söylüyor. Bir müfredatın disiplinlerden fazla- sına sahip olması gerektiğini n altını çizen Flores, Finlandiya’da yapılan değişikliklerin “değerlendirme becerileri”ne önem verdiğini ve yetenekleri geliştirmeye odaklandığını, bunun sosyal ve profesyonel hayat için büyük önem taşıdığını da tespitlerine ekliyor. Ancak Ulusal Eğitim Konseyi Başkanı ve bir önceki Eğitim Bakanı David Justino, bu modelin nasıl sonuçlar yaratacağını ve özellikle de diğer ülkelerin nasıl sonuçlar alacağını bekleyip görmek gerektiğini söylüyor. Zaten eski Eğitim Bakanı, düzenli disiplin eğitiminin en iyi öğretim sistemi olduğunu savunanlar arasında. 4 AB Ülkeleri Vatandaşı = Avrupa Vatandaşı (?) Bilgesu BÜYÜKÇOLAK MAYIS 2015 ATAUM e-bülten AB Ülkeleri Vatandaşı = Avrupa Vatandaşı (?) Bilgesu BÜYÜKÇOLAK AB Komisyonu Nisan içerisinde “Avrupa Vatandaşlık Girişimi”ne ait bir rapor yayınladı. Girişimin kurulduğu 2012’den bu yana 3 yıl içerisindeki gelişmelere raporda yer verildi. Buna göre yakla- şık 6 milyon kişi girişime katkı sağladı ve yalnızca 2 girişim süreç boyunca aktif bir şekilde varlığını sürdürebildi. Raporda 3 yıl içerisinde 51 projenin geliştirildiği, 22 tanesinin gerekli imza toplan- madığından 20 tanesinin de Avrupa Komisyonu tarafından geri çevrildiğinden uygulanamadığı belirtiliyor. Ayrıca girişime katkı sağlayan ülke istatistikleriyle yaş aralığına da raporda yer verili- yor. Sonuç olarak AB raporunda girişimi daha da geliştirmek adına yenilikler yapılması gerektiği vurgulanıyor. “Avrupa Vatandaşlık Girişimi” nedir? Avrupa vatandaşlığı kavramı Maastrich Antlaşması’yla birlikte gündeme gelmiş ve Avrupa'da yaşayan vatandaşların kullanabileceği hakları içeren bir kavram. Bu kavram, ulus-devlet üstü bir vatandaşlık anlayışını ilkeleştiren ilk ve tek girişim durumunda. Amacı Avrupa bütünleşmesini ve vatandaş işbirliğini sağlamak kadar birliği hem bürokratik hem de vatandaş boyutuyla güçlendirmek. Ancak kavram birçok tartışmayı da beraberinde getirmiş durumda. Özellikle de iki vatandaşlık türünün sınırlarının çizilmesi gerektiği yönünde eleştiriler var. Maastrich Antlaşması’nın “üye ülke vatandaşlarının haklarının ve çıkarlarının korunmasını sağlamlaştırmak üzere AB yurttaşlığı getirilmektedir” maddesine dayanarak ve 1997’de Ams- terdam Antlaşması'yla bu Bu nedenle, çoğu başvuru ya ilkenin geliştirilmesi ve sağ- gerekli imzayı toplayamalamlaştırılmasıyla birlikte dığından ya Komisyon tara2009 Lizbon Antlaşması'yla fından reddedildiğinden ya girişim çerçevesinde somut da başvuru sahipleri tarafınadımları atılmaya başladı. dan geri çekildiğinden uyguAntlaşmada AB üyelerinin lamaya konulamamış duvatandaşları aynı zamanda rumda. Başarıya ulaşan baş“Avrupa vatandaşı” olarak ka- vurularınsa Avrupa Komisyobul edilmekte. 1 Nisan 2012 nu tarafından Avrupa Konseitibariyle de bu antlaşmaya yi ve Avrupa Parlamentodayanarak “Avrupa Vatan- su'na yasa tasarısı olarak sudaşlık Girişimi” çalışmaları nulması ve kabul edilirse 2 başlamış durumda. Bu çer- yıl içerisinde yasalaştırılması çevede, Avrupa vatandaşla- öngörülüyor. Ancak ne olurrına Avrupa Komisyonu'na sa olsun, bütün bu zor proseyasal düzenleme teklifi ha- düre rağmen vatandaşa AB zırlama yolu açıldı. Ancak bu- gündemini etkileme şansı ninu yapabilmek için en az 7 hayetinde bu girişimle birlikAB üyesinde ülkelerin 12 ay- te ilk kez verilmiş durumda. lık nüfusuyla orantılı şekilde Girişimde şeffaflığa önem ve1 milyon imza toplama koşu- rilmiş, buna göre yılda 500 lu aranmış, önkoşulları ba- Euro'nun üzerinde mali desşarıyla atlatan başvuruların tekte bulunan sponsorların ida Avrupa Komisyonu tara- simlerinin ve imza veren desfından kabul edilip kayıt altı- tekçilerin adreslerinin açıkça na alınması şartı koşulmuş. belirtilmesi şartı koşulmuş. Aynı zamanda bu prosedürlerle uğraşmamak ve rahatsızlıklarını belirtmek isteyenler için AB Ombudsmanı'na yönlendirme yapılmış. Avrupa Vatandaşlık Girişimi 'ne ilk başvuru geçtiğimiz sene Fransa'dan gelmiş ve talep “su hakkı” olarak belirtilmişti. Bütün Avrupa ülkelerinde temiz su ve kanalizasyon imkânlarının gerekliliğini vurgulayan başvuru sahipleri, sürecin daha sadeleştirilmesi ve bürokratik engellerin kaldırılması gerektiğini de yetkililere bildirmişti. Görüldüğü üzere 3 yaşında olmasına rağmen girişim teorideki demokratikliğini uygulamada pek de başarıya ulaştıramamış durumda. Ancak çalışmaların arttırılması ve bürokrasinin kolaylaştırılması yoluyla başarıya daha yaklaşılabileceği de belirgin bir şekilde gözlemlenmekte. ATAUM e-bülten MAYIS 2015 Ben Bir Göçmenim… Onur HAZNEDAR 5 Ben Bir Göçmenim… Onur HAZNEDAR Avrupa’da göçmen olmak zordur. Ancak Avrupa’da göçmen olmaya çalışmak daha da zordur. Hele bir de insan tacirleri aracılığıyla kaçak yollardan kıtaya ulaşmak istiyorsanız Akdeniz’in derin sularında boğularak can vermeyi baştan göze almanız gerekir. Her geçen gün daha da sıradanlaşan ve yüzlerce insanın ölümüyle sonuçlanan göçmen kazaları ne yazık ki geçtiğimiz ay da Avrupa’nın en önemli gündem maddesi oldu. Dile kolay, sadece bir hafta içerisinde bine yakın kişi Avrupa hayallerini geride bırakarak hayata gözlerini yumdu. Fakat günümüzün Avrupası göçmenlerin hayallerini pek süsleyecek gibi de gözükmüyor. Zira özellikle son on yılda göçmen karşıtlığı her geçen gün artıyor. Da- hası bunu siyasi bir malzeme olarak etkin şekilde kullanmayı başaran aşırı sağ partiler halktan da büyük destek alarak kıtadaki yükselişlerini sürdürüyor. Tüm bunlara rağmen, İngiltere geçtiğimiz ay ilginç bir kampanyaya ev sahipliği yaptı. Göçmenlere yardımcı bir hayır kuruluşu olan Göçmenlerin Refahı’nın (Welfare of Immigrants) öncülüğünde ve bir sivil toplum kuruluşu olan Yabancı Düşmanlığı Karşıtı Hareket (Movement Against Xenephobia) çatısı altında başlatılan ve halkın finansal desteğiyle hayata geçirilen bu kampanyayla İngiltere’nin dört bir yanı “Ben Bir Göçmenim” posterleriyle donatıldı. Bu posterlerde çeşitli meslek gruplarından ve de dünyanın birçok bölgesinden İngiltere’ye göç etmiş kişiler yer aldı. İtfaiyecisinden hemşiresine, öğretmeninden avukatına farklı mesleklerden 15 göçmenin yer aldığı bu posterlerle göçmenlerin İngiliz toplumuna ve ekonomisine katkılarına vurgu yapıldı. Örneğin bir posterde Polonya doğumlu itfaiyeci bir göçmen, “ben bir göçmenim, 7 yıldır hayat kurtarıyorum. Bir sonraki siz olabilirsiniz” ifadeleriyle yer aldı. Yine bir başka posterde Trinidad Tobago doğumlu akıl hastalıkları hemşiresi bir göçmen, “ben bir göçmenim, 15 yıldır insanlara depresyona karşı mücadele konusunda destek oluyorum” diyerek kampanyaya destek verdi. Daha sonra bu posterler 400 metro ve 550 tren istasyonuyla ülke genelindeki birçok billboardda sergilenmeye başladı. Ayrıca kam- panya Twitter üzerinden de #IAmAnImmigrant hashtagiyle dünyaya açıldı. Kampanyayı yürüten yöneticiler dünya çapında oldukça olumlu tepkiler aldıklarını, hatta birçok sivil toplum örgütünün de bu kampanyayı küresel hale getirmek için kendileriyle çalışmak istediklerini belirtiyor. Welfare of Immigrants yönetim kurulu başkanı Habib Rahman da yaptığı açıklamada kampanyanın halk nezdinde oldukça destek gördüğünü dile getiriyor: “Sıradan insanlardan gelen olağanüstü destek, birçok kişinin yabancı düşmanlığından ne denli bıkmış olduğunu gösteriyor. Binlerce kişi hoşgörüsüzlüğü reddettiklerini ve farklılıklara açık, kapsayıcı bir toplum istediklerini ortaya koyuyor.” Yaklaşan seçimler ve göçmen karşıtlığı İngiltere özelinde bu kampanya, yaklaşan genel seçimler öncesinde büyük önem taşıyor. Zira Avrupa’ daki genel kanıyla benzer şekilde İngiltere’de de göçmenler, yaşanan ekonomik krizin başlıca sorumlusu olarak görülüyor. Oxford Üniversitesi Göç Gözlemevi’nin yapmış olduğu araştırmaya göre, İngiltere halkının yaklaşık dörtte üçü göçün azaltılmasını savunuyor. Hal böyle olunca da hemen hemen tüm partiler seçimlerde göçmen karşıtlığını bir koz olarak kullanıyor. Özellikle yabancı ve göçmen karşıtlığı bilinen UKIP bu konuda yürüttüğü siyasetle ülkede yükselişini yıllardır sürdürüyor. Önümüzdeki ay yapılacak seçimlerde de göçmenlere yönelik politikasını açıkça ortaya koyan parti, sadece nitelikli göçmenlerin ülkeye giriş yapmasına izin veren bir sis- temin hayata geçirilmesi gerektiğini belirtiyor. Ayrıca şu anda yıllık yaklaşık 300 bin olan göçmen girişini 50 binle sınırlamayı planlıyor. Niteliksiz göçmenlereyse 5 yıl yasak getirmek istiyor. Tüm bunlar içinse AB’den ayrılmanın elzem olduğunu belirten UKIP lideri Nigel Farage, böylelikle İngiltere sınırlarının kontrolünün yeniden sağlanabileceğini ve etkili bir göçmen politikasının uygulanabileceğini dile getiriyor. Hâlihazırda 10 numaralı kapının anahtarını elinde bulunduran Başbakan David Cameron da göçmen konusuna bu seçimlerde büyük önem veriyor. Her geçen gün artan göçmen sayısına bir çözüm arayan ve de iktidarda olduğu sürede birçok kez ülkeye giren göçmen sayısını 100 binin altına indirecekleri sözünü veren ancak bu konuda bir türlü başarıya ula- şamayan Cameron’ın göçmenlere yönelik seçim vaatlerinin başında yine aynı şey geliyor. Bu amaçla da AB’yle sınırların daha sıkı bir şekilde korunması konusunda ortaklaşa hareket etmeyi planlıyor. İngiltere siyasetinin önde gelen partilerinden biri olan ve de önümüzdeki seçimlerde başarılı bir sonuç elde etmesi beklenen İşçi Partisi de göçmen konusuyla yakından ilgileniyor. Bu noktada önceliği sınırların korunmasına veren parti, sınır bölgesine bin yeni çalışan alınarak İngiltere sınırlarını daha kontrollü hale getirmeyi arzuluyor. Bunun yanı sıra işverenlerin göçmenleri daha düşük ücretle çalıştırarak İngiliz işçilerinin ücretlerini düşürmesine mâni olacak yasal düzenlemeleri hayata geçirmeyi planlıyor. Tüm bunlar gösteriyor ki, önümüzdeki dönemde de İngiltere’de göçmen karşıtlığı siyaseten destek görmeye devam edecek. Ancak bu kampanyayla birlikte göçmenlik olgusu hiç değilse bir kez olsun ülke çapında kutlanan bir unsura dönüşebildi. Aynı kaderi yaşayan binlerce kişi tek bir emel uğruna bir araya gelebildi. En önemlisi de göçmenlere yönelik negatif retorikte az da olsa bir kırılma yaşanabildi. Ama yine de seçimlerde bu hareketin seçmen üzerinde doğrudan bir etkisi olması beklenmiyor. Hatta kampanya yöneticilerine göre seçim sonrası göçmen karşıtlığının daha da artacağına kesin gözüyle bakılıyor. Bu nedenle de göçmenlik konusunda başlatılan bu farkındalık eğiliminin önümüzdeki dönemde de sürmesi gerektiği dile getiriliyor. 6 Rusya’dan Nükleer Tehdit Aygün KARLI ATAUM MAYIS 2015 e-bülten Rusya’dan Nükleer Tehdit Aygün KARLI Geçtiğimiz aylarda ATAUM E-Bülten’de de ele alındığı üzere, Rusya gün geçtikçe yalnızlaşıyor. Yalnızlığınıysa siyasi tehditlerle ve askeri operasyonlarla bastırmaya çalışıyor. Özellikle Ukrayna krizi ve sonrasında gelen “Kırım’ın işgali”, uluslararası sistemde Rusya’yı daha tehditkâr hale getirdi. Finlandiya’yla olan ilişkilerinde de Büyükelçi tehdidi Rusya’nın Danimarka Büyükelçisi Mikhail Vanin, Danimarka’nın ABD kontrolündeki NATO füze sistemine katılması hâlinde Danimarka gemilerinin Rus nükleer füzelerinin hedefi olacağını belirtti. Ve bu açıklama da “doğal olarak” Danimarka hükümeti tarafından şaşkınlıkla ve kızgınlıkla karşılandı. Venin’in açıklamalarının kabul edilemez olduğunu dile getiren Danimarka Dışişleri Bakanı Martin Lidegaard, Rusya’nın NATO füze siste- görebileceğimiz üzere, Rus- tehdit etti. En son Mart’ta Daya çevresinde ABD’yle ittifa- nimarka için söz konusu olka girmeye hazırlanan veya duğu gibi. ittifaka girmeyi düşünen birçok ülkeye yaptırımlar uygulamaya çalıştı, hatta onları minin kendilerini hedeflemediğinin tamamıyla farkında olduğunu, Rusya’yla birçok konuda görüş ayrılıklarına düşmüş olsalar da yapılan açıklamalardaki gerilim tonunun kendilerini rahatsız ettiğini de sözlerine ekledi. Konunun bir diğer muhatabı olan ABD’nin Danimarka Büyükelçisi Rufus Gifford ise, Rusya’nın yaptığı bu açıklamayı kabul edilemez bulduklarını ve müttefikleri Danimarka’nın yanında olduklarını vurguladı. nimarka, bölgenin Rusya’ya olan bağlılığından kendini kopardı. Bu bağlamda yakın zamanda saldırgan politikalar sergileyen Rusya’nın Danimarka’yı tehdit etmesine şaşırmamak gerek. Ancak nükleer tehdit genelde Soğuk Savaş döneminde gördüğümüz bir olguydu. Rusya’ nın artık nükleer tehdidi de kullanmasının yeni bir Soğuk Savaş dönemine girildiğini mi gösterdiği açıkçası henüz net değil. Zira SSCB döne- minde Rusya’yla ABD aynı gelişme ivmesindeydi fakat günümüzde ABD uluslararası konjonktüre hâkim olan bir ideolojiye sahip ve bölgede çok sayıda müttefik edinmiş durumda. Rusya’ysa Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi birçok ülkenin lideri olmak bir yana yalnızlaşmış durumda. Özellikle uygulanan ambargolarla Rusya’nın ekonomik gücü de gün geçtikçe kırılmak isteniyor. Dış basın ne diyor? Dış basında da geniş ölçüde yankı bulan bu gelişme, Rusya’nın son dönemdeki ilk vukuatı olmadığı için kimse pek şaşırmamışa da benziyor. Özellikle “kendi coğrafi alanı”nda hâkimiyet kurmak isteyen Rusya’nın tehditleri, uluslararası sistemde Rusya’nın boykot edilmesini de beraberinde getirdi. ABD’yle arası şu sıralar pek iyi olmayan ve kendi rejimine benzer rejime sahip diğer ülkelerle anlaşma isteği önümüzdeki dönem Rusya’ya ne ölçüde geri dönecek bu şimdilik tam bir muamma. Rusya-Danimarka ilişkileriyse Danimarka’nın NATO üyeliğiyle birlikte krize girmiş, Rusya’nın bölgeye olan hâkimiyetini azaltıcı etkiler yapmıştı. Coğrafi açıdan Rusya’ya İsveç ve Finlandiya’ya nazaran uzak olan Danimarka, ABD güdümündeki konjonktüre razı gelmek durumunda kaldı. Bu bağlamda ABD’yle müttefik olan Da- ATAUM e-bülten İletişim Adres: Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM) Cemal Gürsel Caddesi, 06590 Cebeci, Ankara Telefon: 0 (312) 362 07 62 Faks: 0 (312) 320 50 61 Web: www.ataum.ankara.edu.tr/ebulten E-posta: [email protected] Editör: Erdem DENK Tasarım: Turan BACI-Erdem DENK * Yazılarınızla katkıda bulunmak için [email protected] adresine email atabilirsiniz. * ATAUM E-Bülten’de yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. ATAUM'un resmi görüşü değildir. * Bu e-bülten içinde yer alan özel kullanım lisanslı tüm yazı ve görsellerin bütün hakları ATAUM`a aittir. * Bu e-bülten, kaynak gösterilerek kopyalanabilir, dağıtılabilir, basılabilir. Sahibi: ATAUM adına Çağrı ERHAN · Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Erdem DENK · Yayının Türü: Süreli (Aylık) 2 ATAUM e-bülten MAYIS 2015 Gazprom’a AB Soruşturması Emre YÜKSEL 7 Gazprom’a AB Soruşturması Emre YÜKSEL AB-Rusya ilişkisi sürekli sürüncemede olan bir ilişki. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ikili arasında “Eski Sovyet” cumhuriyetleri üzerinde nüfuz kurma rekabeti yaşanmaya başladı. AB, Doğu Avrupa’ daki cumhuriyetleri Birlik’e katarken, Rusya da Orta Asya’daki cumhuriyetler üzerinde etki kurmayı başarabil- Tekelcilik soruşturması İkili arasında patlak veren son sorun da Avrupa Komisyonu Rekabet Komiserliği’ nin Gazprom’u rekabet kurallarının ihlaliyle suçlaması. Zamanlaması açısından siyasi saikler olabileceği tartışmasını gündeme getirmiş olsa da, bu soruşturmanın temeli üç yıl öncesine dayanıyor. Eylül 2011’de Avrupa Komisyonu yetkilileri Gazprom’ un Avrupa’daki tesislerinde arama yapmış ve bu arama sonucunda bulunan belgelere dayanarak da soruşturma başlatmıştı. Burada Komisyon, Gazprom’u AB’nin İşleyişine İlişkin Anlaşma’nın 102. maddesini ihlalle suçluyor. Buysa doğalgaz arz pazarında hâkim konumunu kötüye kullanmak, Avrupa doğalgaz ihraç yollarının çeşitlenmesini engelleyici yöntemler izlemek ve doğalgaz fiyatlarını petrol fiyatlarına endeksleyerek adil olmayan ücretlendirmede bulunmak Gazprom ve AB 2012’de başlayan ve üç yıl süren soruşturmanın nihayete erdirilmesiyle AB Komisyonu Gazprom’a hakim pozisyonunu kötüye kullanma suçundan dava açmaya hazırlanıyor. Gazprom’un başta Polonya, Litvanya, Letonya, Estonya ve Bulgaristan olmak üzere bazı ülkelere doğalgazı çok yüksek fiyatlarla sattığı belirtiliyor. Öyle ki, iddiaya göre, bu fiyat bazen normal ücretin yüzde 40 fazlasına ulaşabiliyor. Ayrıca Gazprom’un Ukrayna gibi ülkelerin gazı komşularına satmasını da engellediği belirtiliyor. Nitekim AB Komisyonu’nun Rekabetten Sorumlu Komiseri Margrette Vestager, “Gazprom sebepsiz yere yüksek olduğunu düşündüğümüz fiyatı beş farklı ülkeye ödetiyor. Bu ülkeler Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya ve Bulgaristan. Gazprom doğalgaz altyapı sektöründe müşterilerinden bazı sözler alabilmek için fiyat arzında hakim gücünü de kötüye kullandı” açıklaması yaptı. Avrupa enerji ihtiyacının yüzde 36’sını karşılayan Gazprom’unsa bu suçlamalara cevap vermek için 12 haftası bulunuyor. Eğer bu 12 hafta sonunda Gazprom’un suçu sabit görülüp kesinleşirse şirkete küresel gelirinin azami yüzde 10’una kadar ceza kesilebilecek. Küresel geliri 117.5 milyar dolar olan Gazprom için bu ceza 17 milyara tekabül ediyor. Ancak AB genellikle bu tür cezaları verirken küresel gelirlerin yerine Avrupa’daki gelirlerini göz önüne alıyor. Bu sebeple verilebilecek cezanın tek hanede kalması bekleniyor. Bu iddialara karşılık Gazprom cephesi yaptığı açıklamada şirkete yöneltilen suçlamaların asılsız olduğunu, şirketin her türlü hukuk normuna ve mevzuatlara riayet ettiğini ve faaliyetlerinin diğer ihracatçıların uydukları standartlarla uyumlu olduğunu açıkladı. Bu soruşturmayla ilgili olarak merak edilen bir diğer konu da AB’yle Rusya arasındaki ilişkinin ne şekilde devam edeceği. Bilindiği üzere son bir yıldır ikili arasında yoğun restleşmeler yaşanıyor. Bu sebeple de Rusya tarafı Gazprom kararının “siyasi” olduğu görüşünü tartışıyor. Dışişleri Bakanı Lavrov, kararın kabul edilemez olduğu ve AB’yle aralarında imzalanan di. Kafkasya’daki Gürcistan ve Ukrayna’ysa ikili arasında derin sorunlara neden oldu. Nitekim geçtiğimiz yıl Ukrayna’da yaşanan olaylar ve bunun sonucunda da Kırım’ın Rusya’ya katılma kararı alması, AB'yle Rusya arasında ciddi krizlere ve ekonomik yaptırımlara sebep oldu. üzere üç temel başlıkta ele alınıyor. Bu açıdan en çok etkilenen ülkelerin Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Polonya ve Slovakya olduğu belirtiliyor. AB enerji politikası temel olarak sürdürülebilirlik, arz güvenliği ve rekabetçilik ilkeleri üzerine bina edilmekte. Bir dizi önlemler alan ve hedefler koyan AB, rekabet ve arz güvenliği temelli bir iç pazar oluşturma önündeki e ngellerin kaldırılmasını amaçlıyor. Gazprom soruşturması da bu dinamik üzerinden gerçekleşiyor. AB’nin Batı Avrupalı üyeleri, Gazprom’la kendileri arasında uygulanan rekabet hukukunun Birlik’e 2004 ve 2007’ de katılmış olan Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri için de uygulanmasını istemekte ve bu da Gazprom’a açılan soruşturmanın en temelinde yatmakta. Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması gereğince tarafların iş koşullarını bozacak eylemlere geçmeyeceğinin yazılı taahhüt altında alındığı görüşünde. Komiser Vestager’se eleştirilere “bunlar siyasi davalar değil ve ortak olan bir şey var ki rekabet davaları gerçeklere, gerçeklerin yorumlanmasına ve kanıta dayanıyor” sözleriyle yanıt veriyor. Ayrıca soruşturmanın Ukrayna krizinden önce 2012’ de başlatıldığına dikkat çekiliyor. AB’nin daha önce verdiği kararlar da bu soruşturmanın siyasi olmadığı görüşünü destekler nitelikte görünüyor. Rekabet konusunu ciddiye alan AB, daha önce de şirketlere büyük cezalar vermişti. 2009 ’da Intel’e “piyasadaki dominant konumunu kötüye kullanmaktan” 1.06 milyar Euro ceza veren AB, 2010’da da Ram üreticilerine “aralarında anlaşarak fiyatları yüksek tutma” suçundan 331 milyon Euro ceza vermişti. En son 2012’de Microsoft’a “rekabeti engellemekten” 860 milyon Euro ceza veren AB’ nin Gazprom’a çok daha yüksek bir ceza vermesi bekleniyor. Bu arada AB, Gazprom’a dava açılması kararının hemen öncesinde de Google’a “haksız rekabete yol açmaktan” soruşturma başlattı. Hâlihazırda gerilimli bir ilişkiye sahip olan AB ve Rusya’nın ilerleyen zamanda nasıl bir ilişkiye sahip olacakları bilinmezliğini koruyor. Ukrayna krizinin yankıları hala sürerken ve Rusya’ya ekonomik yaptırımlar uygulanırken aynı zamanda Rusya’nın en önemli şirketi Gazprom’a suçlamalar yöneltilmesi, ikili arasındaki buzların hemen erimeyeceğinin habercisi niteliğinde. Bununla birlikte enerji konusunda Rusya’ya bağımlılığın yüksek olması hem AB’de ortak bir enerji politikasının oluşmasını güçleştiriyor hem de Rusya’nın bölge politikasında etkili olmasını sağlıyor. Bu sebeple de olsa gerek, AB bir yandan da alternatif çözümler bulmaya çalışıyor ve enerji sağlayıcılarını çeşitlendirmeye gidiyor. Nitekim Gazprom’un AB piyasasındaki etkinliği de azalmaya başladı. Ancak Avrupa hala Rus doğalgazına büyük oranda ihtiyaç duyuyor. 82 ‘AİHM’in Gazabından Korunma Reçetesi!’ Yasemin KARADAĞ MAYIS 2015 ATAUM e-bülten ‘AİHM’in Gazabından Korunma Reçetesi!’ Yasemin KARADAĞ İngiltere’de faaliyet gösteren ve Muhafazakâr kanada yakınlığıyla bilinen düşünce kuruluşlarından biri olan Policy Exchange’in Nisan başında “Clearing the Fog of Law: Saving Our Armed Forces from Defeat by Judicial Diktat” adlı raporu uluslararası hukuk alanında pek çok eleştiriye maruz kaldı. Eleştirilerin en başındaysa, Oxford ve Cambridge Üniversitelerinde çalışan iki akademisyenle Mayıs’ta Muhafazakâr Parti’den milletvekili seçilmesine garanti gözüyle bakılan Britanya ordusu komutanı tarafından hazırlanan bu raporun sağlam temellere dayanmayan argümanlarla hazırlanmış “zorlama” bir metin olması geliyor. En genel ifadeyle rapor, Birleşik Krallık ordusunun ülke dışındaki askeri operasyonları esnasında gerçekleştirdiği insan hakları ihlallerinden ötürü mağdurların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) dayanarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) ve 1998 İnsan Hakları Yasası’yla birlikte İngiliz Mahkemelerine başvurabilme hakkına sahip olmalarını eleştirmekte. (AİHS’in İngiliz iç hukukunun bir parçası olmasına ilişkin tartışmalara, ATAUM E-Bülten’in Kasım 2014 sayısında yer alan “Britanya’da AİHS Tartışmaları” başlıklı yazıda yer verilmişti). Rapora göre, aralarında kimi zaman “düşman isyancıların” da olabileceği “yabancı vatandaşların” her iki yargı mekanizmasına başvuru hak- kına sahip olmaları, “hukuki emperyalizm”in (judicial imperialism) yeni bir formundan başka bir şey değil. Hukuki emperyalizmin nasıl oluştuğuysa, raporda şu şekilde açıklanmakta: “AİHS, savaş hukukunun cezai yaptırımlarının düzenlendiği 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerinin ve Protokollerinin uygulanmasının önüne geçmekte. Zira Sözleşme, savaş sonrası Avrupa’da tesis edilen barış ortamının ve istikrarın korunması için dizayn edilmişti. Ne Sözleşme’nin taslağını hazırlayanlar ne de Sözleşme’ye ilk olarak taraf olan imzacı devletler Sözleşme’nin savaş zamanında uygulanmasını öngörmüşlerdi.” Görüldüğü üzere, raporu hazırlayanlar AİHS’in sadece “barış zamanında insan haklarını koruyan bir düzenleme” ve bu durumda AİHM’in de taraf devletlerin yalnızca barış zamanında Sözleşme hükümlerini ihlal etmeleri halinde başvurulabilecek bir yargı mekanizması olduğu görüşünde. Birleşik Krallık Hükümeti’nin Sözleşme’nin uygulama alanının daraltılması hususunda hem Strazburg’u hem de kendi mahkemelerini ikna etmede başarısız olduğunu söyleyen rapor, Britanya birliklerinin asıl olarak uluslararası insancıl hukuk kurallarına göre hareket etmesi gerektiğini, bunun da Hükümet’in AİHS’in 15. maddesine dayanarak “savaş zamanında Sözleşme’nin uygulanma zorun- luluğunu askıya almasıyla” mümkün olduğunu belirtmekte. Bu noktada, raporu eleştiren görüşlerin de belirttiği üzere, raporu hazırlayanların Sözleşme’nin 15. maddesine yaklaşımlarının hatalı olduğunu söylemek mümkün. Söz konusu bu madde “savaş ya da ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlike olması halinde, taraf devletlerin, uluslararası hukuktan doğan diğer yükümlülükleriyle ters düşmemeleri koşuluyla, durumun gerektirdiği ölçüde Sözleşme’de öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabileceklerini” söylemekte. Bu doğrultuda, Sözleşme’nin 15. maddesi uluslararası hukukta, Uluslararası Adalet Divanı hâkimlerinden Christopher Greenwood’un da belirttiği üzere, “savaş zamanında Sözleşme’nin uygu lan ma zorunluluğunu ‘otomatik’ olarak ortadan kaldırmazken, bu durumun yalnızca ‘olasılık’ dâhilinde olduğu” şeklinde yorumlanmakta. Rapora göre, AİHS’in hem iç hukukta hem de Strazburg’da yarattığı bu durum, Birleşik Krallık anayasal sisteminde güçler dengesinin alt üst olmasına neden olduğu gibi Britanya askerlerinin “savaşma kapasitesi”ni de oldukça olumsuz yönde etkilemekte. Bu doğrultuda raporun amacının, AİHS’in tarihi çok daha geriye giden ve daha uygulanabilir olan uluslararası insancıl hukukun, daha spesifik olaraksa Cenevre Sözleşmelerinin önemini azaltarak uygulamada nasıl üste geçtiğine dikkat çekmek olduğu belirtilmekte. Bu doğrultuda da ilk olarak raporda AİHS’in ve İnsan Hakları Yasası’nın uygulanma alanının “gerektiğinden fazla” genişlemesi eleştirilmekte. AİHS’in 1. maddesinde tanımlandığı üzere, taraf devletler Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlükleri kendi yargı yetkilerinde (jurisdiction) bulunan herkese tanımak zorunda. Taraf devletlerin “yargı yetkisi”nin tespit edilmesi, tahmin edileceği üzere bu devletlerin ülke dışında gerçekleşen eylemleri mevzubahis olduğunda tartışma konusu haline gelmekte. Nitekim bu maddenin ülke dışında uygulanmasına ilişkin tutarlı bir Mahkeme içtihadının olmaması, raporu hazırlayanların bu konudaki eleştirilerine oldukça elverişli bir zemin sunmakta. 2001’de hakkında kabul edilemezlik kararı verdiği Bankoviç davasında Mahkeme, taraf bir devletin yargı yetkisinin asıl olarak ülkesel olduğunu belirtmişti ve NATO çatısı altında Sözleşme üyesi devletlerin Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni havadan bombalamasının taraf devletlerin yargı yetkisine girmediğine hükmetmişti. (Bkz. Bankovic and Others v. Belgium and Ot hers 12.12.2001). İlgili bu raporda da AİHS’in ülke dışında da uygulanmasının “yanlışlığı”, literatürde çok tartışılan Bankoviç kararına dayanıla- ATAUM e-bülten rak gerekçelendirilmekte. Öte yandan, Mahkeme açık bir şekilde hatalı olan Bankoviç yaklaşımını daha sonra yargı yetkisine ilişkin önüne gelen diğer davalarda tekrarlamaktan kaçınarak insan haklarının korunması açısından çok daha makul kararlar vermişti. Raporda da bahsi geçen ve “ihtiyatlı” Bankoviç yaklaşımından dönülerek ülke dışı yargı yetkisinin sınırlarını genişleten Al-Skeini kararı bunlardan biri. Bu davada Mahkeme, 2003 Irak işgali sırasında Birleşik Krallık askerlerinin bölgede gerçekleştirdikleri ihlallerinin Birleşik Krallık’ın yargı yetkisine girdiğine karar vermişti. Mahkeme, bu kararında, Sözleşme üyesi bir devletin başka bir devleti işgal etmesi durumunda, burada gerçekleşen insan hakları ihlallerinden işgalci devletin sorumlu tutulması gerektiğini belirtmişti. Rapora göre, AİHM’in Bankoviç yaklaşımından vazgeçerek Al-Skeini davasında yargı yetkisi kavramının sınırlarını bu şekilde açması, Birleşik Krallık Mahkemelerini de yargı yetkisi kavramını bu şekilde yorumlamaya mecbur bırakmakta. Raporu hazırlayanlara göre, Birleşik Krallık’ın bu mecburiyetten kurtulmasıysa, savaş zamanında AİHS’in 15. maddesine başvurarak Sözleşme’den kaynaklanan yükümlülüklerini askıya alma- MAYIS 2015 sıyla mümkün olacak. Yine raporu hazırlayanlara göre, Birleşik Krallık 2003 Irak işgaline kadar Sözleşme’yi hiç askıya almak zorunda kalmadı, çünkü AİHM’in Bankoviç yaklaşımına göre Sözleşme üyesi devletlerin ülke dışı askeri operasyonları AİHS çerçevesinde yargı yetkilerine girmiyordu. Ne var ki, söz konusu bu yaklaşım oldukça tartışmalı. Zira ülke dışı yargı yetkisine ilişkin Strazburg içtihadı Bankoviç kararıyla başlamamakta; aksine konuyla ilgili davaların geçmişini 1970’lere kadar dayandırmak mümkün. Daha da önemlisi, gerek Komisyon gerek Mahkeme, taraf devletin ülke dışında gerçekleştirdiği askeri operasyonlar sırasında söz konusu devlet ülkesinde hukuka uygun olarak ya da olmayarak etkili kontrol kurması durumunda veya kişiler üzerinde kurulan otorite neticesinde “yargı yetkisi”nin ortaya çıktığını tespit etmiş durumda. (Bkz. Loizidou v. Turkey -18. 12.1996 ve Cyprus v. Turkey - 26.5.1975). Dolayısıyla raporda belirtildiği gibi, “ülke dışında gerçekleştirilen askeri operasyonların, AİHS’in ‘gereksiz yönlendirmesi’ nden kurtarılması için 15. maddeye başvurulması zorunluluğu” oldukça temelsiz argümanlarla gerekçelendirilmiş durumda. Raporda “yanlışlığı” uzun ‘AİHM’in Gazabından Korunma Reçetesi!’ Yasemin KARADAĞ uzun tartışılan bir diğer konu da AİHM’in savaş zamanında AİHS ile uluslararası insancıl hukuk arasında kurduğu ilişkiye dair. Bu konuda eleştirilen AİHM kararlarından biri olan Hassan v. the UK (16.9.2014) kararında Mahkeme, Irak’ta savaşın fiilen sürdüğü sırada Birleşik Krallık askerlerinin bölgede işlediği ihlallerin Birleşik Krallık’ın yargı yetkisine girdiğine karar verdi. Mahkeme, Birleşik Krallık’ın “uluslararası insancıl hukuka göre savaş zamanında uluslararası silahlı çatışmalarda gözaltına almaların hukuka uygun olduğunu belirterek AİHS’den kaynaklanan yükümlülüğünün ortadan kalkması gerektiği” iddiasını reddetti ve uluslararası insancıl hukukla insan hakları hukukunun bir arada uygulanması gerektiğine hükmetti. Raporda Mahkeme’nin bu konudaki yaklaşımı da “savaş za ma nın da şüp he li le rin alıkonulmasının ve gözaltında tutulmasının 3. ve 4. Cenevre Sözleşmeleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekirken, AİHS’in özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddesinin uygulanmasının hatalı olduğu” gerekçesiyle eleştirilmekte. Rapora göre bu hatanın önüne geçilmesi içinse, Sözleşme tarafı devletlerin savaş zamanında AİHS’in 15. maddesine dayanarak Sözleşme’ den kaynaklanan yükümlülüklerini askıya almaları gerekmekte. Yukarıda yer verilen Strazburg içtihadının yanı sıra konuya ilişkin Birleşik Krallık iç hukukunda verilen pek çok kararın da incelendiği rapor, sonuç olarak hep aynı şeyi söylemekte: “Birleşik Krallık Hükümeti savaş zamanında AİHS’den kaynaklanan yükümlülüklerini askıya almalı ve savaş zamanında uluslararası insancıl hukuk kuralları uluslararası insan hakları hukukunun üstünde gelmeli.” Oldukça dikkat çekici ve isyankâr bir başlıkla taçlandırılan bu rapor, raporu hazırlayanların ve yayınlayan kurumun politik görüşleri göz önünde bulundurulduğunda, AİHS sistemini ve yargı mekanizmasını kıyasıya eleştirmesi ve bu sayede vardığı sonuçlarıyla çok da şaşırtmıyor. Uzun bir süredir Muhafazakârların dilinden düşmeyen “AİHS’den kurtulma” planları ve hatta Muhafazakâr Parti’nin seçim vaadi olarak AİHS’e taraf olmaktan vazgeçerek yeni bir insan hakları dü zen le me si nin öncüsü olacaklarını ilan ettikleri strateji belgesi gösteriyor ki, Muhafazakâr kanat AİHS’in ve yargı mekanizmasının kendi tabirleriyle “mağdurları” olmaktan kurtulmak için “her yol mubah” düsturunu benimsemekte. 9 Fransa’nın Yeni Savaşı: Siber Radikalizm 10 2 H. Kardelen IŞIK MAYIS 2015 ATAUM e-bülten Fransa’nın Yeni Savaşı: Siber Radikalizm 21. yüzyılda savaşlar bile “kurşun geçirmiyor.” Öyle ki bugün Ortadoğu’yu deyim yerindeyse “hackleyen” IŞİD, bir yandan da sanal dünyada si ber militanlarıyla savaşıyor. Ocak’ta Charlie Hebdo dergisine yapılan saldırıdan bu yana adeta diken üstünde olan Fransız medyası şimdi de Siber Halife’nin (“Cyberchaliphate”) hedefinde. Fransız küresel yayın kuruluşu TV5 Monde ve bünyesin- deki on bir televizyon kanalının yayınları 8 Nisan günü siber saldırı sonucu kesintiye uğradı. Saldırıyı IŞİD adına üstlenen hackerlar, televizyon yayınlarını kesmenin yanı sıra kanalın internet sitesiyle birlikte Facebook ve Twitter hesaplarının da kontrolünü ele geçirerek propaganda mesajlarını gönderdi. TV5 Monde ve bünyesindeki on bir kanala karşı 8 Nisan günü yerel saatle 22.00’de başlayan siber saldırı, 9 Ni- Guerre Monde-iale Columbia Üniversitesi’nden cılar” tarafından Robert Jervis, 1978’te yayınladığı makalesinde çatışmaların nasıl ortaya çıktığını anlamak için bir model tanımlamıştı: Olası düşmanın savunmaya mı yoksa saldırıya mı hazırlandığını ve silahların saldırı için bir avantaj sağlayıp sağlamadığını bilmediğinizde, bu ortam çatışmanın başlamasına en uygun yerdir. Fransa’nın Francois Hollande’la birlikte değişen Afrika politikası, radikal İslamcılar tarafından Charlie Hebdo dergisine yapılan saldırı ve hala cevaplanmayı bekleyen soruları, tartışmalı yeni istihbarat yasası (özellikle medya üzerinde baskı oluşturacağı eleştirileri dolayısıyla) ve son olarak TV5 Monde ve bünyesindeki 11 kanala yapılan saldırı özellikle de “siber” oluşuyla adeta bu modelin sağlamasıydı. Şöyle ki, siber saldırılar uzun süredir Fransa’nın gündemindeydi. Charlie Hebdo katliamının hemen ardından Fransa Savunma Bakanlığı Siber Savunma Ofisi’nden yapılan açıklamada yalnızca bir haftada “radikal İslam- 19 bin Fransız web sitesinin siber saldırıya uğradığı belirtiliyordu. Yine de saldırıların ne kaynağı ne de mesajı açıktı. TV5 Monde’a yapılan saldırı, Fransa’nın Afrika’daki “askeri başarılarına övgü”yle dolu günlerinin hemen ertesinde gerçekleşti. Saldırıdan yalnızca bir kaç gün önce Fransa komando kuvvetleri, İslami Mağrip El-Kaidesine karşı Mali’de düzenlediği operasyonda Hollandalı rehine Sjaak Rijke’yi kurtarmayı başarmıştı. Bir önceki aysa Nijerya’daki teröristlere karşı Çad liderliğindeki koalisyona destek için uluslararası toplumu ikna etmişti. Fransa uzun zamandır Afrika politikasıyla ilgili konularda iç politikasının bir uzantısı olarak ifade özgürlüğüyle ekonomik çıkarları arasında ince bir çizgide yürüse de, radikal İslamcı gruplarla savaşta hiç olmadığı kadar ön planda olduğu da yadsınamayacak bir gerçek. Öyle ki TV5 Monde’un Facebook sayfasına saldırganların koyduğu mesajda birisi Irak’ta, diğeriyse Cezayir’de bulunan Cybercaliphate hacktivistleri ‘Siber Savaş’: Sınırlar nerede? Güç ve güç edinmenin amacının tanımlanması yüzyıllardır uluslararası ilişkilerin en önemli konularından birisi. “Gücün” hangi aktörlerin elinde bulunduğu ya da bu gücü hangi amaçlarla kullanacağı da öyle. 20. yüzyılın önemli bir kısmında güç, hard power (askeri güç) olarak tanımlanırken Joseph Nye’la birlikte yanına bir de soft power (yumuşak güç) eklendi. 1960’lardan günümüze kadar gelen süreçteyse “bilgi”nin “güç” olup olmadığı tartışılıyor. Zira 21. yüzyılda siber güvenlik de ulusal güvenliğin konularından birisi haline geldi. Öyle ki Westphalian dönemde merkezileşerek giderek yatay olarak el değiştiren güç, içinde bulunduğumuz Post-Westpha- san saat 01.00’e kadar devam etti. Saldırının kapsamıysa şimdiye kadar görülmemiş nitelikteydi. Nitekim hacktivistler, kanalın ağını tamamen kapattı. Üç saat boyunca yayın yapamayan kanallar daha sonra ancak bant yayınına geçebildi. TV5 Monde saldırısından yalnızca bir kaç gün sonra bu kez de Belçika medyası hedefteydi. Belçika’da Le Soir ve Sudpresse gazetelerinin internet siteleri siber saldırı- H. Kardelen IŞIK lar sonucu saatlerce erişilemez hale geldi. TV5 Monde’ a yapılan saldırıların aksine, Belçika’daki saldırıları kimin düzenlediğiyse henüz bilinmiyor. Fransa için ne siber saldırılar ne de aşırı gruplara karşı yürütülen harekâtlar yeni bir durum. Yine de saldırı arka planı ve zamanlamasıyla birlikte “siber terörizm”in ulaştığı boyutları göstermesi açısından oldukça dikkat çekici. Charlie Hebdo saldırılarına “Je suIS ISIS! (Ben IŞID’im)” şeklinde gönderme yaparak yani açıkça alaycı bir karşılık verebildi. Ancak mesajlar bununla da kalmadı, siber saldır gan lar me saj la rın da “Hollande, haksız bir savaşa katılarak affedilmez bir hata yaptın. Bu nedenle Parisliler, Ocak'ta Charlie Hebdo ve koşer süpermarket hediyelerini aldılar" diyerek IŞİD'e karşı düzenlenen operasyonlara katılan Fransız askerleri ve yakınlarının kimlik kartlarını da yayınladı. Cybercaliphate’in saldırıları yeni değil. Şubat 2015’te ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) YouTube ve Twitter hesaplarına siber saldırı düzenleyerek profil fotoğraflarını “Siber Halife”, “Seni Seviyorum IŞİD” yazılarıyla ve IŞİD amblemiyle değiştirmişti. Hatta “Amerikan askerleri, biz geliyoruz. Kendinizi kollayın. IŞİD” mesajları da iliştirilmişti. Dolayısıyla, şimdi yeni olan, IŞİD’in siber aktivizm kapasitesini yeni bir boyuta taşıması. 1984’te Fransız Hükümeti desteğiyle kurulan TV5 Mon- de, kendisini "dünya çapında Fransız kültür kanalı" olarak tanımlayan bir yayın kuruluşu. 2006’dan bu yanaysa sloganı “One World, Many Worlds”. Kanalın editoryal politikasıysa kültürel değişim ve çoğulculuk üzerine bina ediliyor. Hal böyleyken, IŞID’in Ortadoğu ve Afrika’da hayata geçirdiği hedefleriyle taban tabana zıt olduğunu söylemek ve TV5 Monde’u neden hedef seçtiğine dair bir işaret koymak güç değil. Yine de teknik açıdan servis dışı bırakma saldırısı (Denial of Service-DOS) olan ve saldırıyla ilgili soruşturma derinleştikçe ortaya çıkan “kolaylaştırıcıları” da belirtmek gerek. Saldırıdan bir kaç gün önce kanal binası içinden yapılan yayınlardan birinde arkada Facebook ve Twitter hesaplarının şifrelerinin gözüküyor olması ve saldırganların password (şifre) ve fishing (b alık av la mak) sözcüklerinden gelen ve yapılışı adında meal olan, phishing e-postalarıyla kanal çalışanlarını “avlaması”, siber terörizmin kapasitesini göstermesi açısından çarpıcı. lian dönemde bu kez adeta “bilgi” üzerinden yeniden dikey olarak el değiştiriyor. Üstelik, artık savaşlarda sadece devletler ve onların aktörleri yok. Aksine, oyuna birçok yeni oyuncunun dâhil olmasıyla birlikte “savaş alanları” hiç olmadığı kadar kalabalık. Nitekim siber uzay (cyberspace) kavramı, ilk kez internete karşılık olarak kullanan Ka- nadalı bilim kurgu yazarı William Gibson’ın anlattıklarından daha fazlası. Bir yandan “siber bilginin” getirdikleriyle savaş sahnesi hiç olmadığı kadar kalabalıkken, diğer yandan da siber uzay ve yarattığı “saldırı olanakları” zaman ve mekân algısını kökünden sorgulatıyor. ATAUM e-bülten MAYIS 2015 Fransa’nın Yeni İstihbarat Yasası Damla ÜNSEVER 11 Fransa’nın Yeni İstihbarat Yasası Damla ÜNSEVER Küresel bir sorun halini alan radikal İslamcı terör örgütleri ve yaptıkları eylemler sadece iç savaş veya etnik çatışmanın olduğu istikrarsız ve güçsüz devletleri değil, aynı zamanda gelişmiş olarak tanımlanan ülkeleri de etkiliyor. Özellikle Avrupa’dan cihat için Suriye’ye giden Müslüman gençlerin sayısı hız la art ma ya baş la dı. “Yabancı savaşçılar” (foreign fighters) olarak adlandırılan bu gençlerin ülkelerine geri dönerek terörist eylemlerde bulunması korkusuysa, Müslüman nüfusun yoğun olduğu Almanya, Fransa, İngiltere, Belçika ve Hollanda’nın yanı sıra tüm Avrupa ülkelerini sarıp sarmalıyor. Her ne kadar AB, Radikalleşme Farkındalık Ağı oluşturulması, hapishanelerde radikalleşmenin önüne geçmek için görevli imam sayısının artırılması, Schengen kurallarında değişiklik yapılarak sınırlarda kontrollerin genişletilmesi gibi önlemler alsa da, terör eylemlerinin engellenmesi her zaman mümkün olmuyor. Nitekim devletler de geniş çaplı terörle mücadele eylemleri planlıyor. Öyle ki, 7 Ocak 2015’te gerçekleştirilen Charlie Hebdo saldırısı ve ardından yaşanan diğer iki saldırı sonucu can kayıplarıyla sarsılan Fransa, polis birimleri ve istihbarat ajansına daha fazla yetki tanıyan yeni bir yasa yürürlüğe koymayı planlıyor. Mart’ta Tunus’taki müze saldırısında iki Fransız vatandaşının ölümünün de bu yasanın oluşturulmasında etkili olduğu görü- lüyor. Yoğun protestolara yol açan ve son günlerde Fransa’da önemli tartışma konularından biri olan yeni istihbarat yasası, emniyet birimlerine ve istihbarat teşkilatına geniş yetkiler sunuyor. Yasa, internet üzerinden terör propagandası yapan sitelerin kapatılması, polisin ve istihbaratın savcılık kararına gerek duymadan şüphelendikleri kişilerin telefonlarını dinleyebilmesi ve hatta gerekli gördükleri takdirde mikrofon ve casus kameraları gibi teknolojileri kullanma yetkisine sahip olması gibi maddeler içeriyor. Ayrıca tüm bu faaliyetlerin yönetimi için de “Ulusal İstihbarat Kontrol Komisyonu” adında yeni bir yapı kurulması hedefleniyor. Ancak terör saldırılarıyla sarsılan Fransız halkı bir yandan bu tür terör eylemlerinin önlenmesi için gereken her türlü desteği vermeye hazırken diğer taraftan böyle bir yasanın kendi kişisel hak ve özgürlüklerine zarar vermesi endişesiyle ikilem içinde kalmış durumda. Kamuoyunda sivil özgürlükleri sonlandıracağı ve ülkeyi antidemokratik bir yapılanmaya doğru götüreceği endişesi yaratan bu yasa, sivil toplum kuruluşları tarafından da şiddetle eleştiriliyor. Örneğin, bu kuruluşların bazıları böyle bir yasanın 11 Eylül saldırısından bir ay sonra Amerika’da çıkarılan Vatanseverlik Yasası’na benzerliğine dikkat çekiyor. Bilindiği gibi 11 Eylül 2001 saldırısıyla birlikte kendi top- rakları üzerinde ilk kez böy- diyan” anlamına gelen “Senlesine ağır bir terör saldırısıy- tirelle Planı”. Terörle mücala karşı karşıya kalan ABD, delede ordu ve Savunma Babir ay sonra terörle mücade- kanlığı’nın önemini vurgulale kapsamında Vatanseverlik yan Hollande, Savunma Yasası’nı çıkarmıştı. Yasa, Bakanlığı’na bu yıl için 31.4 Ulusal Güvenlik Dairesi’ne milyar Euro bütçe ayrılacamahkeme kararı olmaksızın ğını, önümüzdeki dört yıl telefon dinleme yetkisi ver- içinse 3.8 milyar avro ek bütmesi ve dairenin kişisel bilgi- çe vereceklerini açıkladı. Aylere erişimini kolaylaştırması rıca, ordudaki asker sayısının nedeniyle bireysel özgürlük- artırılacağını ve bu askerlelere bir müdahale olarak rin yedi bin kadarının ülke içi eleştirilmişti. Fransa’daki ya- güvenlikte görev alacak şesa da istihbarat birimlerine kilde eğitileceğini belirten benzer şekilde terör örgütle- Cumhurbaşkanı Hollande, riyle ilişkili olduğundan şüp- gözetim toplumu endişelerihelendikleri kişilerin bilgile- nin daha da artmasına nerine kolay erişim hakkı ver- den oldu. mesi ve özel hayatın gizlili- Polis ve istihbarat birimlerine ğiyle bireysel özgürlük ilke- geniş yetkiler tanıyacak olan lerine aykırılık oluşturması tartışmalı yasa, 5 Mayıs’ta nedeniyle yoğun tepkilere ne- parlamentoda oylanacak. den oluyor. Diğer taraftan, Ancak meclisteki iki büyük her ne kadar tüm bu endişe- partinin destek vermesi nelere cevaben kitlesel bir gö- deniyle yasanın meclisten zetlemenin söz konusu ol- geçmesine kesin gözüyle bamadığını ve yasanın sadece kılıyor. Yeni istihbarat yasası terör eylemlerinde buluna- ve Savunma Bakanlığı’nın socak kişilere yönelik olduğu- rumluluğunu artıran Sentinu vurgulasa da Fransa Baş- relle eylem planı, Başbakan bakanı Michael Valls kamuo- Michael Vall’ın dediği gibi huyundaki itirazları tam anla- kuksuz bir durum içermeden mıyla giderebilmiş değil. Ak- sadece terörist faaliyetlere sine, yasadaki yetki genişliği yönelik uygulanarak halkın “Fransız hükümeti bir göze- terör korkusunu bitirecek mi tim toplumu mu yaratıyor” so- yoksa bu korkunun üstüne yerusunu gündeme getirmişe ni bir korku olarak devleti mi benziyor. ekleyecek bunu zaman gösSivil toplum kuruluşlarının ve terecek. Ancak bazılarına gökamuoyunun haklı endişele- re, giderek artan güvenlik önri tam olarak giderilememiş- lemleri güvensizliğin kendiken, tüm bu tepkiler ve tartış- sini yaratabilir ve bu da maların ortasında Cumhur- Foucault’nun “modern iktibaşkanı François Hollande dar büyük gözaltıdır” cümleda terörle mücadele kapsa- sini hatırlatacak şekilde gömında yeni bir eylem planına zetim toplumuna doğru geçeceklerini açıkladı. Eylem gidişin önünü açabilir. planının adı Türkçede “gar- Küreselleşme Karşıtlarına AİHM Desteği 12 2 Elâ BİLGEN MAYIS 2015 ATAUM e-bülten Küreselleşme Karşıtlarına AİHM Desteği Elâ BİLGEN Batılıların Rusya’yla dargın olup olmamalarına bağlı olarak isimleri G7 ya da G8 (Group of 7/8) şeklinde değişen, IMF ölçümlerine göre ekonomisi en fazla gelişmiş ülkelerin devlet adamları, her yıl bir araya geldikleri “zirve”lerde dünyanın geri kalanının dertlerini konuşup kararlar alıyorlar. Kendileri her fırsatta herkesi ilgilendiren sorunlara ortaklaşa çözümler bulmak için uğraştıklarını ifade etseler de, kararların alındığı güvenlikli duvarların ardı da her yıl binlerce öfkeli protestocuyla dolup taşıyor. Bu yıl Zirveye ev sahipliği yapma sırası Almanya’da. Avrupa Merkez Bankası’nın Almanya’daki merkez binasının açılışında çıkan olaylar henüz durulmuşken, 7-8 Haziran’da Bavyera’da yapılacak 41. G7 Zirvesi için ne şiddette güvenlik önlemleri alınacağı merak konusu. Üstelik AİHM, zirveye günler kala adeta uyarı niteliğinde bir karara imza attı. 2001’de İtalya’nın ev sahipliğini yaptığı 27. G8 Zirvesinde göstericilere yönelik uygulanan polis şiddetinden ötürü İtalya’yı mahkûm eden Mahkeme, protestolar sırasında meydana gelen işkence ve insanlık dışı muameleler konusunda da eleştirilerde bulundu. 1999’da Seattle’da düzenlenen Dünya Ticaret Örgütü Bakanlar Konferansı sırasında gerçekleştirilen protestolar, sosyal medyanın da yardımıyla 50 bin kişilik bir kalabalığı bir araya getirme- si bakımından küreselleşme karşıtı hareketlerin küreselleşmesinin başlangıcı olarak kabul edilmekte. Bundan sadece 2 yıl sonra Cenova’da 200 bin kişiyle gerçekleştirilen protestolarsa Uluslararası Af Örgütü’nün ifadesiyle “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batılı ülkelerden birinde yaşanan en ağır insan hakları ihlallerine” sahne oldu. 20-22 Temmuz 2001’de yapılan G8 Zirvesi’nin George W. Bush, Tony Blair, Vladimir Putin gibi devlet başkanları ve zirve toplantılarına 1981’ den beri eşlik eden AB Komisyonu Başkanı’ndan oluşan asli konuklarının ağırlığı nedeniyle ev sahibi İtalya, güvenlik tedbirleri konusunda gergindi. Üstelik zirvenin gündemi yoksullukla mücadele ve dünyanın en yoksul ülkelerinin borçlarının bir kısmının silinmesi olarak belirlendiğinden BM Genel Sekreteri, Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü temsilcileriyle yoksullukla mücadele eden pek çok ülkenin devlet başkanı da toplantılara davet edilmişti. Gerçi İtalya’nın ev sahipliğinde 1994’ te gerçekleştirilen bir önceki zirve sırasında Başkan Clinton’ın Napoli sahillerinde yaptığı koşu yansımıştı objektiflere ama Seattle’da yaşananların etkileri hâlâ akıllardayken Silvio Berlusconi liderliğindeki hükümet, Cenova’yı olağanüstü güvenlik önlemleriyle donattı. Toplantılar için şehrin merkezinde, yerleşik olmayanların giriş çıkışına kapatılan bir “Kırmızı Bölge” oluşturuldu. Alanın etrafına da protestocuların, zirveye katılan delegelerle iletişim kurmasını imkânsız kılan barikatlar kuruldu. Ayrıca terörist saldırı endişesiyle uçuşa yasak bölge oluşturuldu ve şehrin çevresine uçaksavar füzeler yerleştirildi. Tüm bu tedbirlerin yanı sıra AB ülkelerinden gelen protestocuları kontrol altında tutmak amacıyla Schengen Antlaşması’yla sağlanan hareket serbestisi de zirve süresince askıya alındı. Tüm tedbirlere rağmen, zirve öncesindeki hazırlık toplantılarının başladığı 18 Temmuz’da Cenova’da toplanan 200 bin kadar göstericiyle polis arasında çıkan çatışmalar 21 Temmuz’a kadar sürdü. Olaylar sırasında genç bir protestocu polis kurşunuyla hayatını kaybederken yüzlerce gazeteci, gösterici ve polis memuru da yaralandı. Küreselleşme karşıtları sadece sekiz hükümet lideri tarafından dünyanın geri kalanının kaderini belirleyen kararların alındığı G8 zirvelerinin meşruiyetinin olmadığını söylüyordu. Ucuz işgücü ve hatta çocuk işçi kullanan uluslararası şirketler, endüstrileşmiş ülkelerin çevreye verdiği zararlar, yoksul devletler üzerinde kurulan borç yüküne bağlı tahakkümler protesto edilen konular arasındaydı. Sekizler Grubunun liderleriyse göstericilerle aynı amacı taşıdıkla- rını ve tam da bu zirveler sayesinde yoksulluğun azaltılması, çevrenin korunması, küresel ekonominin iyileştirilmesi gibi konularda çalışmalar yürüttüklerini dile getiriyordu. Berlusconi başta olmak üzere pek çok yetkili böyle bir toplantıyı ve demokratik biçimde seçilmiş hükümetlerin çalışmalarını engelleme girişiminin başlı başına bir şiddet vakası olduğunu savunuyordu. 1999’daki G8 zirvesi sırasında düşük gelirli ülkelere yardım kapasitesinin arttırılması amacıyla IMF’nin altın rezervlerinde satışa gidilmesi konusu üzerinde durulmuş, yıl sonunda da IMF Yönetim Kurulu, “yoksul ülkelere yönelik borç affını finanse etmek üzere 14 milyon onsluk altının piyasa dışı işlem görmesini” onaylamıştı. Ancak hem IMF’nin, hem de ondan önce davranan İngiltere ve Rusya gibi Grup üyelerinin gerçekleştirdiği altın satışı sonucu, altın fiyatları düşmüş ve bundan en kötü etkilenen de aynı zamanda dünya altın rezervlerinin birçoğuna sahip olan yoksul ülkeler olmuştu. Küreselleşme karşıtları Cenova Zirvesi kapsamındaki gösterilerde de bunu hatırlatıyor ve yoksul ülkelerin borç yükünün hafifletilmesi olarak duyurulan gündemi, basit bir halkla ilişkiler politikası olarak yorumluyordu. 2 ATAUM e-bülten MAYIS 2015 Küreselleşme Karşıtlarına AİHM Desteği Elâ BİLGEN 13 ‘Barışçıl çatışmalar’a şiddetli çözüm Polisle göstericiler arasında men binada bulunanlar vahgünlerce süren çatışmalar, şice dövüldü. Ağır biçimde yaRoma ve Milano’dan gönde- ralanan 60’tan fazla gazeterilen polis kuvvetleri ve jan- ci ve gösterici hastaneye kaldarma birlikleriyle destekle- dırıldı. Gözaltına alınan 100’ nen Cenova polisinin 21 Tem- e yakın kişi içinse dayak ve muz gecesi, bazı gösterici ve cinsel taciz, Bolzaneto’da gazetecilerin kaldığı okul bi- oluşturulan geçici gözaltı nasına baskın yapmasıyla so- merkezinde devam etti. Bu ona erdi. Zirve nedeniyle şeh- lay sırasında Bolzaneto’da rin anormal biçimde kala- hemşire olarak görev yapmış balıklaşması sonucu otel ve bir tanığın daha sonra yaşapansiyonlar tam kapasiteyle dıklarının ağırlığına dayanaçalışmaktaydı ve Cenova Şe- mayarak kitaplaştırdığı anıhir Konseyi konaklama için ları, yapılan işkencelerin Armando Diaz Lisesi’ni gös- dehşetini gözler önüne seriterici ve gazetecilere tahsis et- yor. Ancak hemşirenin anlatmişti. Okula ait binalardan tıkları arasında dikkat çeken birinde göstericiler kalıyor, di- daha önemli husus, bunun ğer binaysa bağımsız gaze- sistematikleştiği. Zira anlatıteciler ve gösteriler sırasında lana göre, en üst düzey yetyaşanan ihlallerle ilgili huku- kililer bile durumdan haberki destek sağlayan avukatla- dardı. Bolzaneto’da aktif görın geçici çalışma merkezi rev alan pek çok kişi daha olarak kullanılıyordu. Baskın sonra yüksek mevkiler elde bu iki binaya birden ve için- etmiş, ihbar ve engelleme gidekilerin çoğu uykudayken rişimleri üzerine vatan haini gerçekleştirildi. Polise direnç olarak suçlanansa yine kengösterilmemesi ve saldırılara disi olmuştu. karşılık verilmemesine rağ- İlerleyen yıllarda Armando Diaz Baskını ve Bolzaneto Karakoluyla ilgili pek çok soruşturma ve dava yürütüldü. Hatta soruşturmalar sırasında baskını haklı göstermek için polis tarafından olaydan sonra binaya molotof kokteyli ve kesici aletler gibi sahte deliller yerleştirildiği de ortaya çıktı. Ancak karar verici nitelikte üst düzey yetkililerden hiçbiri suçlu bulunmadı. Suçluluğuna hükmedilen ancak zamanaşımından faydalanan polis memuru ve doktorlarınsa hiçbirine verilen ceza uygulanmadı. Üstelik hem Silvio Berlusconi hem de yaralan İngiliz vatandaşlarına rağmen Tony Blair, İtalyan polisinin üzerine düşen zor görevin ifası için olması gerektiği ölçüde kuvvet kullandığına inandıklarını ifade etti. Baskın sırasında yaralanan göstericilerden Arnaldo Cestaro’nun 2011’de İtalya aleyhine AİHM’e açtığı dava, 7 Nisan’da açıklanan kararla sonuçlandı. AİHM, İtalyan güvenlik kuvvetlerince uygulanan şiddetin işkenceye vardığına ve AİHS’nin 3. maddesi olan işkence yasağının ihlal edildiğine hükmederek İtalya’nın Cestaro’ya tazminat ödemesine karar verdi. Ayrıca İtalyan ceza kanunlarında işkencenin suç sayılmadığı hatırlatılarak, bu tür olayların cezasız kalmasının önlenmesi için mevcut hukuki düzenlemelerin gözden geçirilmesi gerektiği belirtildi. Cestaro Kararı, barışçıl gösteriler sırasında uygulanan polis şiddetinin işkence sayılabileceğini göstermesi bakımından bir ilk. Dolayısıyla devletlerin, protestoculara yaklaşımı konusunda da uyarı niteliğinde bir karar. Yaklaşan G8 Zirvesi ve hemen öncesindeki 1 Mayıs eylemleriyse devletlerin kendilerini sınayacakları ilk fırsatlar olacak. Portre Portre Maria KONSTANTOPOULOU Konstantinos P. Kavafis Başbakanlığı döneminde Yunan devletinin modernleşmesi için köklü ıslahatlara imza attı. Bu ıslahatlar arasında Avrupa odaklı dış politika yürütmek ve özellikle İngiltere’nin politikalarına destek vermek de vardı. Ülkedeki monarşi unsurlarıyla çatışma içine girmekten kaçınmamıştı, çünkü dayandığı sosyo-politik ve sosyo-ekonomik taban burjuva sınıfıydı. Ünlü Yunan şair Konstantinos Petros Kavafis, Mısır’ın İskenderiye şehrinde 29 Nisan 1863’te doğdu. Kavafis’in ebeveynleri olan Petros Kavafis ve Harikleya Fotiadi İstanbul kökenliydi ama 1850’de Mısır’a yerleşmişlerdi. Kavafis ailesi, İskenderiye’de ticaret işleri sayesinde çok huzurlu ve güzel günler yaşadı ancak Kavafis 7 yaşındayken babasının ölümüyle ailenin mutluluğu bozuldu. 1872’de Kavafis’in annesi Harikleya, ciddi ekonomik sıkıntılar yaşadığı için ailenin İngiltere’ye taşınmasına karar verdi. Konstantinos, eğitimini orada sürdürdü. Babadan kalan şirket erkek kardeşlerin tecrübesizliği sebebiyle 1876 bunalımında batınca, aile 1877’de İskenderiye’ye geri döndü. İngiltere’deyken ailenin nasıl bir yaşam sürdürdüğüne dair herhangi bir bilgi yok. Aile İskenderiye’ye döndükten sonra Kavafis’in kentin kütüphanesinde çalışmaya başladığı ve 18 yaşındayken tarih sözlüğü yazdığı biliniyor. Ancak aile, sıcak milliyetçilik ortamından dolayı, İstanbul’a gitmek zorunda kaldı. Kavafis, İstanbul'da yaşadığı 1882-1885 yılları arasında Bizans ve Helen tarihini inceledi, demotiki olarak bilinen halk dilini burada tanıdı. İlk sistematik şiirsel çabalarını İstanbul’dayken gerçekleştirdi. Şehrin büyüleyici atmosferi, şairin ilham kaynağı oldu. Nitekim bunu “Ο Βεϊζαδές προς την ερωμένη του”O Veizades pros tin eromeni tou (1884), “Dünya Güzeli” (1884), “Νιχώρι”-Yeniköy (1885) şiirlerinden çok açık ve net bir şekilde görebilmekteyiz. Ekim 1885’te Kavafis ailesiyle tekrar İskenderiye’ye taşındı. İlk olarak da Yunan vatandaşlığı almaya karar verdi. İskenderiye’de önce gazeteci ve sonra da simsar olarak çalıştı. 1902’de Atina’ya ilk kez gitti. Atina’ya olan seyahatini, bir Müslüman’ın Mekke'ye giderek hacı olması durumunda yaşadığı duygulara eşdeğer tuttuğunu bir mektubunda yazdı. Atina’ya olan bu ziya- ATAUM e-bülten retinde, Grigorios Xenopoulos onu Yunan şiir severlerle tanıştırdı. 1911΄de ünlü şiiri “İthaki”yi yazdı ve 1914’te büyük İngiliz roman yazarı E.M. Forster ile birbirine iyi bir dostlukla bağlandılar. Beş yıl sonrasındaysa Forster Kava- Portre: Konstantinos P. Kavafis Maria KONSTANTOPOULOU MAYIS 2015 fis’i İngiliz kamuoyuna tanıttı. Artık ünü oraya da yayılmıştı ve en önemli şiirlerini 40 yaşından sonra yayınladığı için kendisini “yaşlı şair ” o la rak nitelendirmekteydi. Kavafis΄in eserleri geç de olsa tüm dünyada büyük ilgi “İthaki” İthaka'ya doğru yola çıktığın zaman, dile ki uzun sürsün yolculuğun, serüven dolu, bilgi dolu olsun. Ne lestrigonlardan kork, ne kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon'dan. Bunların hiçbiri çıkmaz karşına, düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu ince bir heyecan sarmışsa eğer. Ne Lestrigonlara rastlarsın, ne Kikloplara, ne azgın Poseidon'a, onları sen kendi ruhunda taşımadıkça, kendi ruhun onları dikmedikçe karşına. Dile ki uzun sürsün yolun. Nice yaz sabahları olsun, eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin! Durup Fenike'nin çarşılarında eşi benzeri olmayan mallar al, sedefle mercan, abanozla kehribar, ve her türlü başdöndürücü kokular; gördü. Şiir koleksiyonları tekrar tekrar yayınlanan Kavafis, bugün en ünlü modern Yunan şair ve edebiyatçılarından biri olarak kabul edilmekte. Şiirleri Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Hollandaca, Arapça, Japonca, Ermenice ve Hintçe gibi birçok dile çevrildi. Ömrünün son yıllarında gırtlak kanserine yakalanan Kavafis, 29 Nisan 1933'de İskenderiye'de yalnızlık içinde öldü. bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar; nice Mısır şehirlerine uğra, ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden. Hiç aklından çıkarma İthaka'yı. Oraya varmak senin başlıca yazgın. Ama yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın. Varsın yıllarca sürsün, daha iyi; sonundakocamış biri olarak demir at adana, yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin, İthaka'nın sana zenginlik vermesini ummadan. Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka. O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın. Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka. Onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini. Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki, Artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini İthakaların. (Çeviren: Cevat Çapan) 21 15 Dizimizin bu bölümünde Baltık ülkesi mi yoksa İskandinav ülkesi mi olduğu süregelen bir tartışma konusu olan, ancak vatandaşlarının kendilerini İskandinavyalı olarak kabul ettiği Finlandiya’nın başkenti Helsinki’yi inceleyeceğiz. Finlandiya’ daki 19 idari bölgeden birisi olan ve Yeni Toprak anlamına gelen Uusimaa’da yer alan Helsinki, ülkenin en kalabalık kenti olup banliyölerinin de dâhil edilmesiyle 1.4 milyonluk bir nüfusa ulaşıyor. Bu durumda yaklaşık olarak her dört Fin’den birinin başkent bölgesinde yaşadığını söylemek mümkün. Ancak nüfusun başkentlerde yoğunlaşması durumu nüfusun çoğunlukla güney bölgelerinde ikamet ettiği Norveç ve İsveç için de hemen hemen aynı. Dünya üzerinde kuzey kutup dairesine en yakın başkentlerden biri olan Helsinki, ülkenin siyasi merkezi olmanın yanı sıra ticaret, ekonomi ve sosyo-kültürel başkent de olmak durumunda. Mobil oyun üreticisi şirketleriyle, çok yüksek kahve tüketimiyle ve PISA araştırması sonuçlarına göre dünyadaki en iyi eğitim sistemine sahip olmasıyla bilinen Finlandiya’nın başkenti Helsinki, gayrı resmi olarak dünyanın metal müzik başkenti olarak da kabul görmekte. Kentin yerleşim alanıysa Finlandiya Körfezi’nde Baltık Denizine doğru uzanan bir yarım ada ve 315 irili ufaklı ada şeklinde özetlenebilir. Kentin isminin tarihine bakıldığındaysa, İsveç Kralı Gus- taf Vasa’nın karşı kıyıdaki ticaret kenti Tallin’e rakip olmak üzere 1550’de kenti kurması nedeniyle kentin ilk isminin İsveççe Helsingfors olduğu kabul edilmekte. Helsingfors kelimesine kökenine ait iki teori mevcut. Birincisine göre kentin yakınlarındaki Helsinge ismindeki tarihi bir dini merkezle İsveçcede hızlı akan ırmak anlamına gelen fors kelimesi birleşmiş ve Helsinki ismini oluşturulmuş. İkinci teoriyse Helsinki isminin bölgeye Ortaçağ’da gelen İsveçli yerleşimcilerin İsveç’de geldikleri bölge olan Helsingland kelimesinden türediği yönünde. Her ne olursa olsun şurası bir gerçek ki, Helsinki nüfusunun yaklaşık olarak yüzde altısının ana dili, Finlandiya’nın Fince dışındaki ikinci resmi dili olan İsveçce ve Helsinki’ deki İsveç etkisi hala hissedilebilmekte. Şehrin adının resmen Helsinki olarak kabul edilmesi içinse 19. yüzyılın başını beklemek gerekmiş. İsveç’in kurucusu olarak kabul edilen Kral Gustaf Vasa ’nın kenti şenlendirme çalışmaları İsveç Krallığı’nın Livonya savaşı neticesinde Estonya’nın başkenti Tallin’i zapt etmesiyle akamete uğramış. Şehrin deniz girişini korumak üzere 18. yüzyılda Suomenlinna a da sın da tahkim edilen kale haricinde Helsinki yüzlerce yıl süren bir unutuluşa terkedilmiş; ta ki doğudaki büyük bir ülke Baltık bölgesinde askeri ve siyasal gücünü hissettirene kadar. Rus Çarlığı’nın İsveç Krallığını yenilgiye uğrattığı DUBLIN MAİNZ LEICESTER PODGORİCA PALMA DE MALLORCA ZARAGOZAESPOO BERN LIVERPOOL WARSAW ANDORRA LA VALLA BELGRADE MURSIA SALZBURGTIMIŞOARA MUNICH MANCHESTER LUBLIN DÜSSELDORF LONDON SOFIA MOSCOW COPPENHAGEN FRANKFURT Helsinki BRATISLAVA THESSALONIKI BERLIN OSLO GRAZ LEEDS MILAN LISBON ROME BARI PAMPLONA EUROPE TALLINN COLOGNE ATHENS LILLE BONN ZARAGOZA SAN MARINO LÜBECK NAPLESWUPPERTAL BRUSSELS EINDOVEN NAPLES AMSTERDAM KIEV SARAJEVO DEN STOCKHOLM BUCHAREST SHEFFIELD 7 HAGG VIENNA GENOA DORTMUD BOCHUM VALENCIA MADRID HELSINKI KRAKOW MINSK TURN ZAGREB CHIŞINAU PARIS GDANSK BERN GDANSK TIRANA Ahmet Miraç Sönmez 1808-09’daki Finlandiya birleştirilmesiyle kurulan Savaşı’nın sonucu olarak Aalto Üniversitesi’ne adını 1812’de Çarlığa bağlı Fin- veren ve ünlü Fonksiyonalist landiya Büyük Dükalığı ku- mimar Alvar Aalto’nun prorulmuş ve Finlandiya İsveç jesi olan Finlandiya Konser hâkimiyetindekiyken baş- Salonu. kent olan Turku’nun bu un- Nüfusun yüzde 82’sinin anavanı Helsinki’ye geçmiş. Dö- dili Fince, yüzde 6’sının İsneminde ülkedeki tek üni- veçce iken geri kalan ve Yeni versite olan Turku’daki Krali- Finler adı verilen yüzde 12’ yet Akademisi’nin Helsin- sinin anadili ise Rusçadan ki’ye taşınması da Helsinki Estoncaya, Afgancadan Üniversitesi’nin temelini at- Arapça ve Kürtçeye 140 farkmış. Kentin Rus hâkimiyeti dö- lı lisan. Zira Helsinki, Finlanneminde St. Petersburg’a diya’nın dışarıya açılan kapıbenzer bir mimariye kavuş- sı. turulması seferberliği kente Şişelenmiş şebeke suyunu Sudinamizm katmış ve kent böl- udi Arabistan’a satan Helgede bir çekim merkezi hali- sinki’nin ekonomisi daha çok ni almış. Tabii Rus Çarı’nın hizmet sektörüne dayansa unvanlarından birinin Fin- da, kent ülkenin toplam yurlandiya Büyük Dükü olduğu- tiçi hasılasının üçte birini nu da hesaba katmak lazım. üretiyor. Ülkenin metro ve Ama yine de 19. yüzyıldaki tramvay ağına sahip tek kenRus Çarlığı döneminin hayır- ti olan Helsinki, yılda 11 milla yâd edildiği bir gerçek, yon yolcuyla Avrupa’nın en özellikle de “İyi Çar” olarak yoğun ikinci limanına sahip. anılan ve Rusya’yla pek çok Bölgesel kader ortağı olan Sinişli çıkışlı olay yaşanması- tockholm, Tallinn ve St. Pena rağmen heykeli Helsin- tersburg kentlerine yüzyılki’nin en önemli mekânla- dan fazla bir süredir ferirından olan Senato Meydanı botlarla bağlı olan Helsin’nda 120 yıldır ayakta duran ki’den Polonya’nın kıyı kenti II. Alexander dönemi. Gdynia ve Almanya’nın RosHelsinki’de görülebilecek mi- tock kentine yolcu feribotmari tarzlar ve önemli bina- larıyla düzenli seferler buz kılarsa şöyle: Senato Meydanı’ rıcı gemiler sayesinde kış ayna hâkim bir şekilde yerleşti- ları dâhil tüm yıl yapılarilerek neo-klasik tarzda inşa bilmekte. Helsinki’yi dünya olunmuş Hükümet Sarayı; çapında tanınır kılan olaysa Evanjelik Lütheryan mezhe- 1952 yaz aylarında ev sahipbine ait Helsinki Katedrali ve liği yapılan Olimpiyatlar olHelsinki Üniversitesi binası; muş. 1940’da Olimpiyatları her gün 200 bin insanın ge- düzenlemesi planlanan Hellip geçtiği ve BBC tarafından sinki, araya giren İkinci Dün2013’de dünyanın en güzel ya Savaşı sebebiyle bu şansı garı seçilen Art Nouveau ancak 12 sene sonra yakalatarzdaki Helsinki Merkez yabilmiş. Tren İstasyonu; 2010’da üç üniversitenin aynı çatı altında Avrupa Gündemi... ATAUM ATAUM-BİM (08-2011) e-bülten bulmak isteyene not: sadece elektronik posta kutusunda bulunur...
Benzer belgeler
Sayı 67 Mayıs 2014 - ATAUM
Yapılan reformla geleneksel "bir saat coğrafya, bir saat matematik" benzeri ders yapılandırması okul müfredatlarında daha az yer alacak. Bunun yerine getirilen ve “fenomen” öğretimi diye tanımlanan...
Kaybolan Çocuklar - ATAUM
Finlandiya, eğitim alanında yapılan en büyük reformlardan birine imza atmak üzere. Bu reforma göre geleneksel olarak verilen “disiplin” eğitiminin yanında artık “tematik” eğitimler de verilecek. Ba...
Sayı 69 Temmuz 2014 - ATAUM
gerek. Bu ve benzer yöntemlerle dünyada her yıl 900 bin fok Kanada, Norveç, Grönland ve Namibya’da ticari amaçlarla avlanmakta, buysa ticari amaçlı bu faaliyetlerin ciddi tepki çekmesine neden olma...
Sayı 84 Ekim 2015 - ATAUM
hukuku 2004’te yürürlüğe soktuğu düzenlemeyle, bilimsel amaçlarla bile olsa in vitro (yapay yollarla üretilen) embriyo üzerinde deneyler yapılmasına izin vermemekte ve yapanların da iki ila altı yı...