HF151 - Hayatım Futbol
Transkript
HF151 - Hayatım Futbol
Yayın Koordinatörü Garip lig İlker Yılmaz Spor Toto Süper Lig bu sezon bir çok garipliği de beraberinde getirdi. Vasat Fenerbahçe ile kötü Galatasaray liderliği paylaşırken iyi Beşiktaş dördüncü sırada. Akhisar beklentilerin üstüne çıkarken hayalkırıklığı Bursaspor ligin en çok gol atanı. Geçtiğimizi sezonun en iyi Anadolu takımı Sivasspor ligin dibine saplanırken Başakşehir en iyi averajı yakalayan takım. Eskişehir ve Karabükspor da kayıplarda. Neler oluyor bu ligde? Tablo neden böyle. Yazarlar olarak oturduk nedenini kısa kısa yazmaya çalıştık. Yazarlar Ahmet Sercan Ergün Bahadır Bozkurt Cihat Akbel Emre Çelik Fırat Topal Rafet Baran Eryılmaz Serkan Akkoyun Uğur Karakullukçu Hayatım Futbol’un 151. Sayısında ayrıca; Ziraat Türkiye Kupası’nda gruplara kalmayı başaran Diyarbakırspor ile Cizrespor’un tarihsel gelişimini, kısıtlı bütçesiyle Bundesliga devlerine kafa tutan Favre’nin Borussia Mönchengladbach’ını, 10 bin paundluk transfer bütçesiyle Premier League’nin kapısına dayanan Ipswich Town’ı, Lyon’u belki de eski günlerine döndürecek olan Lacazette’yi, parlak futbolculuk kariyerini teknik direktörlükte şu an süsleyememiş olan Sabri Lamouchi’yi bulabilirsiniz. Keyifli okumalar, İlker Yılmaz [email protected] [email protected] #151 BU SAYIDA Garip Lig Süper Lig’deki tablo herkesi şaşırtıyor. Peki neden? Xêr Hati Cizrespor Şırnak’ın ilçe takımı Türkiye Kupası’nda gruplara kaldı. Mazisine göz atma vakti İmkansızın Türküsü Lucien Favre’nin Mönchengladbah’ı Bundesliga’da devlere kafa tutuyor 10.000 Poundluk Traktörcüler 2,5 yılda sadece 10 bin paund harcayarak Premier League’e göz kırpıyorlar Hanedanlık Geri Dönüyor İrtifa kaybeden Lyon, Lacazette ile eski günlerine dönebilir Profil: Lamouchi Parlak futbolculuk kariyerini teknik direktörlükte gösterme peşinde Türkiye HF151 SÜPER DEĞiL GARiP LiG Passolig tartışmalarının gölgesinde başlayan Spor Toto Süper Lig, sadece az seyircisiyle değil; az gollü, düşük tempolu maçlarıyla da sezona ağır bir giriş yaptı. Geçen sezon şampiyonluk yarışını ilk iki sırada tamamlayan Fenerbahçe ile Galatasaray, lige kendi taraftarları da dahil olmak üzere kimseyi tatmin etmeyen bir giriş yapmalarına karşın 8 hafta sonunda liderlik koltuğunu 16’şar puanla paylaşıyorlar. Bu tablo tek başına ligin özeti olmakla birlikte diğer takımların da aslında anlık parlamaların dışında bu iki takımdan üst düzeyde bir oyun ortaya koyamadığını gösteriyor. 8 hafta itibariyle ligin en golcü ekibi konumunda olan Bursaspor, kaydettiği 14 golün 8’ini son iki haftada rakip filelere bıraktı. Yani sadece 9 gün önce oynadığı maç başına 1 gol ortalamayı geçememişlerdi. Çıkış yakalayan Bursaspor’un yanında dikkat çeken bir diğer ekip de İstanbul Başakşehir… Abdullah Avcı yönetimindeki ekip attığı 10 ve yediği 3 golle ligin en iyi averajına sahip ancak bu onları ancak ligin ancak orta sıralarına taşıyabiliyor. Bu da gol barajının düşüklüğünü, kağıt üstünde ligin en golcü ekipleri olan ekiplerin dahi hücumda kısırlığı aşamadıklarını gösteriyor. Geçen sezon aynı döneme bakıldığında yine lider konumda bulunan Fenerbahçe’nin 8 maçta 18 gol attığı görülüyor. Bu sezon ise sadece 11 gol bulabildiler. Ayrıca Kasımpaşa 16, Sivasspor 14, Rizespor da aynı dönemde 13 gol atmayı başarmıştı. Beşiktaş ile Galatasaray ise nispeten benzer performanslar sergilese de birisi yarım kalan derbinin, diğeri Fatih Terim’in gönderilmesinin yarattığı krizle boğuşuyordu. Bu sene ligin eli ayağı düzgün addedilen, Avrupa kupalarındaki performansıyla takdir toplayan takımı olan Beşiktaş ise göze hoş gelen oyununa karşın geçen sezona göre 2 gol daha az atmış durumda. Gol sorunu sadece ligin zirvesinde değil… Yine ligde oynadığı ofansif oyunla sayı gören, kendini kabul ettirmiş olan Roberto Carlos’un Sivasspor’u ise sadece 5 puanla 17.sırada yer alıyor. Geçen sezonun aynı dönemine göre gol sayıları yarı yarıya düştü. Kadrosunda Gabriel Torje, Ciprian Marica, Djalma Campos, Alexander Hleb gibi uluslararası düzeyde dahi saygı gören oyuncuları bulunmasına karşın Torku Konyaspor sadece 5 gol atabildi ve bu alanda ligin en kötüsü. Bu kısırlığın muhtemel sebepleri arasında bu yaz düzenlenen Dünya Kupası’nın fikstürde yarattığı esneme gösterilebilir. Mayıs ortasında biten lig Ağustos ayının sonunda açıldı ve bu yakın dönemin en büyük sezon arası… Yaklaşık 2.5 ay sonra başlayan lig bu yetmezmiş gibi ilk haftadan sonra tekrar milli takım arasına girdi ve 15 Eylül’de ligin ikinci hafta karşılaşmaları oynandı. Bu boşluğun ligin ilk çeyreğine yansıması fazlasıyla doğal… Milli takımın aldığı kötü sonuçlar da aynı şekilde ligin üst düzey yerlilerinin form durumunu ortaya koyması açısından önemli bir göstergeydi. Zaman içinde bir toparlanma yaşanması, özellikle ikinci yarıyla birlikte oyun kalitesinin ve rekabetin artması beklenebilir ancak şu an ligin durumu aynı tribünler gibi hiç de iç açıcı değil. Sorun üzerine daha derinlikli teşhisler koymak düzelme yolundaki ilk adım olacak. Tat kalmadı Her hangi bir sezonda, Türkiye futbolunu şekillendiren herhangi bir olgudan şikayet etmediğimiz olmuş muydu? Federasyon, hakemler, kulüp yöneticileri, teknik direktörler, futbolcular, statlar, taraftarlar, yayıncı kuruluş, vs vs vs. Fakat bu sezon tüm bu olgulardan o kadar çok şikayetçiyiz ki bu da sahaya yansıyor. Peki futbolseverler haksız mı? Kesinlikle değil. Passolig uygulaması tribünleri etkilediği kadar pek tabi ki sahadaki futbolu da etkiliyor. Derbiler bile neredeyse yarısı boş tribünlere oynanır hale geldi. Geçmişte bu ülkenin tribünleri hafta sonu oynanan 9 maçta da tıklım tıklım dolmuyordu elbette ama Passolig uygulamasının etkisini gözardı edemeyiz. Bunun birinci müsebbipi pek tabi ki yöneticiler. Onlar tribünde olan biten için gayret göstermeyip devamlı halı altına süpürdü, kulüple ilgili diğer birçok faaliyette olduğu gibi. Financial Fair Play kurallarını ve yabancı sınırlamasını da yıllarca gözardı ettiklerinden bu sezon kurulan kadrolarda da pek bir düzenden bahsedemeyiz. Ligin büyüklerine bakacak olursak; Fenerbahçe zamansız ve plansız teknik direktör değişikliğinin, Galatasaray plansız kadro yapılanmasının ve Prandelli’nin uyum sürecinin, Beşiktaş ise harika maçlar çıkarmasına rağmen hala kadrosunun kendine güven sorununun, Trabzonspor kadrodaki yeni 23 oyuncunun buhranını yaşıyor. Aslında tek bir takıma bakmak bile her şeyi özetliyor belki de. Akhisar Belediyespor, Süper Lig’e geldiği günden bu yana istikrarlı kadrosuyla, polemikten uzak olmasıyla, statsız olmasına rağmen tribünüyle, adını bilmediğimiz başkanıyla en derli toplu kulüp. Adım adım yükselişi de ortada. İLKER YILMAZ Paralel lig olabilir mi? Montaigne, ‘bütün toptancı yargılar çürük ve tehlikelidir’ der. Ligin içinde bulunduğu vaziyete teşhis koyarken tahriş olabiliriz. Zira dindar bir kadının istenmeyen gebeliği gibi kabullenmek zorunda kaldığımız Passolig olayı, Fenerbahçe’nin reklamsız forması ile ilan ettiği şövalyeliği, Galatasaray’ın Başkan kaç-muhalefet kovala oyunları yüzünden kafalar çok karıştı. Saha içine bakmaya fırsat bulamadan saha dışında kalabalığın ortasında ezilme tehlikesi ile karşı karşıya kaldık. Avrupalı 3. hafta maçlarını oynarken başlayan ligimiz, kalite kontrolünden geçse ISO 1 bile alamaz. Fenerbahçe kendisine garip bir misyon yükledi. Başkanı ve kaptanları kavga, dövüş ve gerginlikten besleniyor. Türk futbolunun belki de son dönemdeki en itici figürleri bir arada Fenerbahçe’de toplanmış. Üstüne bir de İsmail Kartal faktörü eklenince ‘Saldır Kanarya’ oldu ‘Aman gol yeme de Kanarya.’ Beşiktaş, üstün olmayan Hırvat teknolojisi sayesinde performansını artırdı ama saha içinde üretimi kişilere bağlayınca 6. haftanın sonunda yağ damlatmaya başladı. Futbolda taktik her zaman fizikten üstündür. Trabzonspor, 90’ların TBMM’si gibi. Allah yardım etsin. Galatasaray yüzünden hükümet yakında İtalya’ya nota verecek. Kötü futbol, daha kötüleri sayesinde -ve fikstür sayesinde- ikinci sırada oturuyor. Bu bir illüzyon. Anadolu’da da takımlar Ege kıyıları gibi. Ne dikler ne paralel. Bunca şeyin sebebi acaba içimizdeki ‘paralel lig’ varlığı olabilir mi? SERKAN AKKOYUN Katı olan her şey buharlaşıyor Bu sezon ligimizdeki garipliğe çok şaşırmamak gerekiyor aslında. 18’i de birbirinden kötü yönetilen, 18 futbol faciasının mücadelesinin böyle şekillenmesi gayet normal. Futbolcu yetiştirme misyonlarını çöpe atmış Eskişehirspor ve Trabzonspor gibi takımların beklentilerin uzağında kalmaları gayet doğal. Yine aynı misyonu hiçbir zaman üstlenmemiş ama yabancı oyuncu seçimlerini doğru yapan Akhisar Belediyespor gibi bir takımın üst sıraları zorlaması da şaşırtıcı bir şey değil. Şaşırtıcı olan ülke futbolunun kalitesinde yaşanan erozyon. Kayan yıldızlar ligi Son şampiyon hoca bu sezon lige başlayamadı. Ligin 17. sırasında geçen sezonun en iyi futbol oynayan ekiplerinden birisi olarak gösterilen Sivasspor duruyor. Görevden alınmasının ardından fırtınalar koparılan Ersun Yanal’ın yerine getirilen yada futbol kamuyonunun bir kısmının yorumuyla, Aziz Yıldırım’ın dediklerini yapması için oturtulan İsmail Kartal lig lideri, teknik direktörlük kariyeri sorgulanmaya başlayan Cesare Prandelli takipçisi. Ülkenin en iyi futbol oynayan takımı olduğu söylenen Beşiktaş dördüncü sırada, bu yukarıdaki iki kariyersiz adamın gerisinde. Hayal kırıklığı yarattığı söylenen Bursaspor liderin 3 puan gerisinde ve ligin en çok gol atan takımı. Ha unutmadan 34 yaşındaki Theofanis Gekas 9 golle ligin gol krallığı yarışında lider. Türkiye Ligi, aynen kendini oluşturan elementlerin bir dışavurumu gibi. Futbolcusu kalitesiz ve eğitimsiz, hakemi değişken, yorumcusu bilgisiz, teknik direktörü istikrarsız, başkanı sevimsiz, tribünleri renksiz. Bu acaiplikte Caner Erkin gibi 1,5 sene form tutan, Gekas gibi sahada duracağı yer bilen, Bilic gibi söylediklerini tartarak ve mantık çerçevesine oturtarak konuşan, Şenol Güneş gibi mimimalizmin getirisini bilen isimler büyük fark yaratıyorlar işte. Türkiye Ligi de böyle bir lig, anlık parlamaların cenneti. Stefan Zweig Yıldızın Parladığı Anlar’ı şu 34 haftaya bakıp yazsa İnce Memed yanında hafta sonu eki gibi kalırdı. FIRAT TOPAL Bir örnekle açıklamaka gerekirse buna Denizlispor, Malatyaspor, Ankaragücü ve Gençlerbirliği gibi takımların Avrupa kupalarında oynadıkları dönemlerde aldıkları sonuçları kullanabiliriz. Bugün ligimizin 5. sıradaki takımının Lyon’u, Sparta Prag’ı elemesini bekleyebilir miyiz? Malatyaspor gibi Avrupa kupalarına ilk defa katılan bir takımımız Basel’e kök söktürebilir mi? Bu sorulara koca bir ‘hayır’ cevabı verdiğimiz için lig bu durumda. Futbolumuzda da katı olan her şey hızla buharlaşıyor. Ortaya da böyle 0 averajlı takımın 2. sırayı aldığı acayip puan tabloları çıkıyor. RAFET BARAN ERYILMAZ Tablo normal Ligin garip bir hâl almasının sebebi tablodaki değil dışarıdaki hava. Şaşırılacak bir görüntü yok. 3 büyük takım ilk 4 içerisinde yine. Arada bir Akhisar Belediye gözüküyor. Beşiktaş’ın Arsenal ve Avrupa’daki kulüpler karşısındaki oyunları iyi Beşiktaş’ın neden kötü Galatasaray ve vasat Fenerbahçe’nin arkasında kaldığı sorusunu doğurdu. Zira durum bu değil. Siyah-beyazlılar her zaman istedikleri skoru elde edemeseler de ligdeki takım olmuşluk olgusunu Akhisar Belediye’yle birlikte en iyi gösteren ekip konumunda. Bu iki kulüpte de oyuncular arası saha içi yardımlaşmanın üst düzeyde olduğu aşikar. Bunların yanında sıkı bir oyun tutma özelliğine sahip Başakşehir göze çarpıyor. 8 maçta yalnızca 3 gol yediler. Maç kazanmakta zorlansalar da daha da üst sıralara tırmanacaklarını tahmin ediyorum. Aynısı Trabzonspor için de geçerli. En büyük hayal kırıklığını yaratan ekip ise kuşkusuz Sivasspor. Roberto Carlos geçen seneki yenilen gol sayısından ders almamış gibi gözüküyor. Atamadıkları takdirde açık oyunlarından mütevellit çok zor anlar yaşayabiliyorlar. Bana kalırsa ligde garip bir durum yok. 7-8 hafta sonra daha da netleşecektir sezon sonu görünümü. CİHAT AKBEL takımlardan Başakşehir’in ise Abdullah Avcı ile zaten alışkın olduğu düzeni tekrar yakalaması ise bu karmaşada yukarıya bir takım daha taşıdı. Kalitesizliğin heyecanı Lig lideri Fenerbahçe ile 10’uncu sırada bulunan Gençlerbirliği’nin arasında sadece beş puan bulunması, klasikleşen ‘artık küçük takım yok’ geyiğinden ziyade kopup gitmesi beklenen takımların problemlerinden dolayı istenen performansı sergileyememesi ve lige yeni çıkan Mersin İdman Yurdu ile geçtiğimiz sene güç bela ligde kalan Gaziantepspor’un şaşırtıcı performansı ile birleşince ortaya bu tablo çıktı. Lige yeni katılan Son 8’de yer alan takımlardan en fazla dikkat çekeni olan Trabzonspor ise başta Halilhodzic’in tek başına yarattığı, tabiri caizse Süper Lig’deki 18 takım yetip de artacak, problemlerden dolayı daha uzun süre zirveye yaklaşamamaya devam edecek bir görüntüde. Daha yukarıda olması beklenen Eskişehirspor ve Karabükspor’un ortaya koyduğu kırılgan oyunlardan gelen kayıplar ile bu ikile Sivasspor’un katılması da ligin iyice absürd bir görüntüye girmesine sebep oldu. Uzun lafın kısası performans beklenen takımların aşırı vasatlığı, 2-3 ekibin beklenenin üzerine çıkmasıyla birleşince ‘normal’ işleyişindeki ekiplerin ’daha iyi’ görünmesine sebep oldu ve bu durum da tablodaki görünümü karıştırdı. EMRE ÇELİK Sözde Süper Lig Aslında Passolig sadece malumun ilanıydı. Türk futbolu, 3 Temmuz 2011’de girdiği girdaptan hala çıkamadı ve çıkacak gibi de görünmüyor. Milli takımın Avrupa Şampiyonası veya Dünya Kupası vizesi alamaması sürpriz değil, yabancı sınırına rağmen Türk oyuncu havuzunun darlığı sebebiyle yaşanan gurbetçi akınının sürpriz olmaması gibi. Yetiştiremiyoruz, zaten az olan seyirciyi tribünlere küstürdük, ülkenin futbol iklimi siyaset sahnesiyle hiç olmadığı kadar içli dışlı. Türk futbolunun geleceği karanlık. Tek tük birkaç isim dışında heyecan verici veya gelecek vadeden hiçbir oyuncu yok, tribünler bomboş, hakemler yine (!) formsuz, ülkeye gelen her yabancı teknik adam veya futbolcu medyanın hedefinde, Batuhan Karadeniz hala bir yerlerde ilk 11’de sahaya çıkıyor. Bir zamanlar tuttuğu takımın maçlarında sevinçten çıldıran veya öfkeden kuduran birçok futbolsever gibi ben de, artık sadece -o adet yerini bulsun diye- yayıncı kuruluşun resmi internet sitesinden sadece maç özetlerini izliyorum. Hleb, Torje, Gekas, Cicinho veya Stancu gibi kalbur üstü yabancı oyuncuların varlığı, en azından Anadolu takımlarının kendi aralarında yaptıkları maçların seyir zevkini arttırıyor; hepsi bu. Ligimizin yalnızca adı Süper, özde değil sözde. AHMET SERCAN ERGÜN Bir takım arıyoruz Son birkaç sezondur buhran geçiren Türk futbolunun yeni sezonu da beklediğimiz gibi başladı diyebiliriz. Hemen hemen her kulüp kendi içerisinde bir kaos yaşıyor. Stadyum, yönetim, teknik adam krizleri yetmezmiş gibi Passolig’le beraber taraftar sıkıntısı da baş gösteriyor. Boş tribünlerin önünde oynamanın zorluklarını yaşayan ekiplerde konsantrasyon eksiklikleri göze çarpıyor. İtici güç olan taraftar marşları yerine, yardımcı antrenörün “çık-çık-çıık” sesini duymak açıkçası ekran başında bile oturanın sinirini bozuyor. Futbol kalitesi bu kadar düşük bir ligde hakemlerimizin de payı var. “Hatasız” maç yönetmek adına neredeyse her ikili mücadelede düdük çalarak, maçların temposunu iyice düşüyorlar. Ligde şu an, Bilal- Gekas ikilisi, Bursaspor’dan Bakambu, oynadığı süre zarfında Gökhan Töre ve Sneijder’in derbide attığı goller dışında güzel oyuna katkı sunan bir şey yok. Tüm takımların birbirini yenebildiği bir lig bana sadece 90’ların sonundaki keyifsiz Fransa Ligi’ni hatırlıyor. Şampiyonun, ertesi sene küme düştüğü bu garip ligin kurtarıcısı da, yaptığı akıllı yatırımlarla Lyon olmuştu. Bir Lyon çıkar mı bilinmez ama oynanan kötü futbola tüm takımların bir çare bulması şart. BAHADIR BOZKURT Serkan Akkoyun Türkiye HF151 XÊR HATi* CiZRESPOR! *Hoşgeldin Şırnak’ın Bölgesel Amatör Lig’de mücadele eden ilçe takımı Cizrespor, Ziraat Türkiye Kupası’nda gruplara kaldı. Futbolumuz mazisinde bol öyküler olan bir takımı daha tanımak üzere. Biz de katkı sağlayalım istedik… “…doğduğu yer yüzünden doğuştan kavgacı zannedilen ama pek çoğu kavgadan nefret eden kavgacı esmer, cesur, korkak, çoğu kürt, çoğu türk çocuklardık…” Yılmaz Erdoğan (Ankara şiirinden) Cizresporlu taraftarlar 90’ların başında takımlarının her maçında tribünleri tıklım tıklım dolduruyorlardı. Oynanan futbol onları çok tatmin etmese de, yıldız futbolcuları bulunmasa da özellikle bir isim ayağına ne zaman topu alsa çılgına dönüyorlardı. Bazen kaleci hariç diğer 9 oyuncuyu da topu o isme vermeleri için baskı altına alıyorlardı. Top ne zaman onun ayağına gelse büyük bir heyecan ve gürültü ile bağırmaya başlıyorlardı: “En büyük Apo başka büyük yok” Cizrespor’da adı Abdullah olan bu futbolcu onlar için başka bir anlam ifade ediyordu. Cizresporluların Apo’su Kürt bile değildi ama en büyük gürültü onun için çıkıyordu. Bu gürültüleri o kadar yükseldi ki devlete kadar ulaştı. Sahada hiçbir bölücü faaliyeti olmayan hatta takımı derleyip toparlayan Abdullah, Siyasi Şube’nin müdahalesi sonucu devletten kırmızı kart gördü ve Cizrespor’dan gönderildi. Şırnak güldü, güzelleştik! Bu olay dönemin gazetelerde haber olarak yer aldı. Hikâyesi daha sonra yıllarca bölgede anlatıldı. İşte Abdullah’ın coşturduğu o Cizrespor uzun bir aranın ardından tekrar futbol gündemine oturmayı başardı. Önce Aydınspor daha sonra Göztepe’yi Ziraat Türkiye Kupası’nda elediler ve gruplara kalmayı başaran ilk amatör takım oldular. Şırnak’ta futbol başarı olarak vücut buldu. Ülkenin yanağındaki gamze Şırnak, bizi daha da yakışıklı gösterdi. 1972 yılında Dr. Fahrettin Sönmez tarafından kurulan takımın ilk ismi Cizre Serhat Spor’du. Maçlarını önce Mardin’de oynayan takım süreç içerisinde 1. Lig’in kapısına kadar dayandı. 2001/02 sezonunda play-off’lara kaldı ancak başarılı olamadı. 2007/08 sezonunda amatöre düştüler. İki sezon önce de Cizre Basraspor’la birleşerek Bölgesel Amatör Lig’lerde mücadele etmeye başladılar. Logosunda Türkiye bayrağı bulunduran, renklerini bölgenin idol takımı Diyarbakırspor’dan alan Cizre, yıllarca terör kıskacında spora tutunmaya çalıştı. Küme düşme kaldırılsın Cizrespor’un her dönem devletle yakın ya da uzak bir şekilde ilişkisi oldu. Örneğin amatör lige düştüğü yıllardan birisi olan 1994’te işler çok kötü gidiyordu. Ligin ilk 10 haftası sadece 4 puan toplayabildiler. Futbolcular terör olayları nedeniyle idmanlara dahi çıkmak istemiyor, şehirde durmaktan çekiniyorlardı. Gruplarında Elazığspor, Batmanspor, Şanlıurfaspor gibi dönemin bölgedeki güçlü takımları vardı ve işleri gittikçe zorlaşıyordu. Artık ligin bitimine çok az bir süre kala, başka çaresi kalmadığını düşünen başkan, Başbakan Tansu Çiller’e bir mektup yazdı. Mektubunda, Cizre’nin küme düşmemesi gerektiğini eğer böyle bir şey olursa şehrin teröre kayacağını vurguluyordu. Başkan, “Biz PKK’ya karşıyız. Futbolla gençleri motive ediyoruz, şehri bir arada tutuyoruz. Bizim küme düşmemize izin vermeyin. Küme düşmeyi kaldırın” gibi ifadeler yer alıyordu. Ancak bu gerçekleşmedi. Cizrespor 1993/94 sezonunda Mardinspor’la beraber amatöre düştü. Bir tepki bayrağı Takım şu andan itibaren Kürt kimliğinin bir dışavurumu haline geldi. Gerek Aydınspor gerekse Göztepe maçlarında yaşananlar, Cizrespor üzerinden bir Kürt çığlığının atıldığını gösteriyor. Bunun zarar/fayda analizi işin siyaset boyutu. Futbol ve futbol sosyolojisi açısından bakarsak, durum bize gösteriyor ki Cizrespor’un kendi sahasında oynayacağı maçlarda deplasman takımlarının ‘güvenli’ bir şekilde maç kazanması zor. Taraftarlar sadece Cizrespor taraftarı sorumluğunu değil aynı zamanda Kürt olma sorumluğunu da üzerlerinde hissediyor. Maç öncesi İstiklal Marşı’nın ıslıklanması, tribünlerde PKK simgelerinin bulunması bölgeye yüzünü yeni çevirenlere şaşırtıcı gelebilir ancak bu çok uzun süredir oralarda zaten olağan durum (Doğrusu ya da yanlışı üzerine bir söylem koymuyorum. Hayatının yaklaşık 10 senesi bölgede geçmiş birisi olarak realiteden söz ediyorum). Hâl böyle olunca Cizrespor, ‘Türkiye’ Kupası’nda Kürt kimliğinin altını çize çize maçlara çıkacak. Kadrosunda iki Fildişi Sahilli futbolcu bulundurması da cabası… PKK ve futbol Futbol ve PKK özelinde anlatılan çok ilginç hikâyeler var. Örneğin İletişim Yayınları’ndan çıkan Futbol ve Kültürü kitabında Ragıp Duran’ın anlatısına göre, 1993 yılında oynanan bir Diyarbakırspor-Galatasaray maçında tribünler, “Galatasaray seni çok seviyoruz. Seni seveni de çok seviyoruz” yazılı pankart asmış. Burada, Abdullah Öcalan’ın Galatasaraylı oluşuna gönderme yapılıyor. Anlatılanlara göre PKK lideri Öcalan, çok koyu bir Galatasaray taraftarı… Yine aynı kitabın sayfalarına mürekkeplenmiş hikâyeye göre Abdullah Öcalan ile Bekaa’da röportaj yapan Yalçın Küçük’ün başına ilginç bir olay gelmiş. Küçük’ün röportajı sırasında Öcalan 1-2 saatlik izin isteyerek gazetecinin yanından ayrılmış. “Bir işim var” deyip kalktıktan 1,5 saat sonra gelen Öcalan’a Küçük heyecanla sormuş: -Sevgili Başkanım, hayrola bir şey mi oldu? -Sorma hocam, bizimkiler 3 tane yedi! Bu sözler, futbolla alakası olmayan Yalçın Küçük’ü heyecanlandırmış. Çünkü Küçük yaşanan olayı bir çatışma zannedip ayrıntı istemiş. Ayrıntıda, İzmir, radyodan canlı dinledik, zaten sürekli dinleriz ifadeleri geçince şaşırmış. Yine de çekinmeden sormuş: -Cenazelerde misilleme yapacak mısınız? Bu sözün üzerine PKK lideri Öcalan da durumu açıklamış: “Ne cenazesi hocam, ben bizimkiler derken, Galatasaray’dan bahsediyorum. İzmir’de Altay’a 3-0 yenildiler. Radyo maçı veriyor. E bizim biraz Galatasaraylı olma durumumuz var da dinleriz yani, Metin Oktay zamanındna beridir, bir yerde bir kurtuluş çabasının parçası yani…” ‘Gelir yönetimi devralırım’ Olaylar bununla da kalmıyor. Ragıp Duran anlatmaya devam ediyor; Bölgede Galatasaray yenilince, “Eyvah bu akşam bir korucu kötü basarlar herhalde” şeklinde rivayetler döndüğünden, Öcalan’ın 1992 yılında başarısız sonuçlar alan takım için Şam’daki Nevruz kutlamaları sırasında: “Alp Yalman’a söyleyin, doğru dürüst oynatsın takımı, yoksa taraftar desteğimizi çekeriz ha!” dediğine kadar neler neler… Hatta işin son noktası ise şu oluyor: 1992 yılında Ragıp Duran ve Halil Nebiler, Güneş gazetesi için Abdullah Öcalan’la görüşüyor. Öcalan’ın vereceği mesajı spor kamuoyuna ileteceklerini ifade eden ikilinin aldığı yanıt ise tarihe geçecek nitelikte: “Tamam, o zaman okusunlar: Takım bunca şeye rağmen şampiyon olmazsa gelir yönetimi devirir, idareyi devralırız!” Bir yerde dur demek lazım! Cizrespor’la birlikte adını ‘Amedspor’ olarak değiştiren Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor da Türkiye Kupası’nda gruplara kaldı. Amed, Diyarbakır’ın Kürtçesi. Yeni logosu -açık konuşalım- birçok PKK öğesi taşıyor: sarı, kırmızı, yeşil renkler üzerine tek kırmızı yıldız. Gruplarda, Türk milliyetçiliği ağır basan tribünlü takımlarla eşleşmeleri durumunda neler yaşanır tahmin etmek zor değil. Taraftar yasağı kesin. Binlerce polis görev alacak. Şehir girişleri tutulacak. Ya da hiç bunlarla uğraşılmadan ‘sıkıntılı’ takımlar birbirleri ile aynı gruba düşmeyecek. Bunu UEFA yapıyor, TFF neden yapmasın? ‘Spor, barış, kardeşliktir’ söylemini tribünden izlediğim ilk maç; 1994 yılında Diyarbakırspor Malatyaspor maçından bu yana aralıksız 20 yıldır duyuyorum. Bu imkansız, bu ütopik söylemin yeniden canlanmasına az kaldı. Siyasetle ilgilenen kankası ‘Türk-Kürt kardeştir’ ile birlikte Türkiye Kupası etrafında çok tur atacaklar. Artık bu sözlere bir yerde dur demek lazım. Artık bunlara gerek olmaması lazım. Irklar arası DNA ilişkisini ve sporun spor dışında ne olması gerektiğini birilerinin bize öğreteceği çağ çok geride kaldı. Neyin ne olduğunu artık biliyoruz. “Hep kardeş olacak değiliz ya, yaşasın halkların sevgililiği” Yılmaz Erdoğan (Ankara şiirinden) Almanya Bahadır Bozkurt HF151 iMKANSIZIN TÜRKÜSÜ Sezon başlarken Dortmund, Schalke veya Wolsfburg’un Bayern’e kafa tutacağına inanlar yanıldı. Yenimezlik serisini 17 maça çıkaran Lucien Favre’nin ekibi Borrussia Mönchengladbach, “imkansızı” başarmanın yollarını arıyor 2011 Şubat’ında Almanya’nın en soğuk kentlerinden bir tanesi hiç süphesiz Mönchengladbach’tı. Kentin takımı, Michael Frontzeck yönetiminde kâbus gibi bir sezon geçiriyordu. Almanya’nın publarında takımının eski günlerini yâd ederek vakitlerini geçiren orta yaşlı insanlar, takımdan ümidini kesmişti. Babalar, oğullarına Gladbach’ı desteklemek için yeterli argümanı sunamaz haldelerdi. Belki eski bir sevda olmasa onlar da takımı çoktan terk edip, başka bir maceranın peşinden gidebilirlerdi. Bundesliga, bu şehre acı veren bir organizasyonun adından başka bir şey değildi. Mönchengladbach yönetimi ligde tutunmanın reçetesi olan Yılmaz Vural’dan haberdar olsa hiç düşünmeden ayaklarına sarılırdı. Yönetim, ligin dibinde oksijen azalırken son bir umut Lucien Favre’nin kapısını çaldı. Ülkesinin Alp dağlarında inzivaya çekilen İsviçreli teknik adam, bavullarını toplayıp, Hollanda sınırındaki şehre doğru yola çıktı. Bu yolculuk, ‘ancak filmlerde olan’ bir hikayenin başlangıcıydı. Favre, ‘‘Futbol sadece taktikten ibaret değil’’ dese de Bundesliga’nın en iyi taktisyenlerinden biri. En son “Koçum Benim” dizisiyle hatırladığımız, bir akıllı koçun bir grup gencin hayatlarını değiştiren başarı öyküsünü bu sefer Favre, Gladbachlılara hatırlatmıştı. Tebeşiri eline alıp kaleye üçüncü kaleci tüysüz Ter Stegen’in ismini yazdığında soyunma odası şaşkına dönmüştü. Sonra Dante, Reus, Hermann, Nordtveit, Neustadter isimlerini yazarak devam etti. Madem küme düşeceklerdi, bu genç adamların Bundesliga’da oynamaya hakkı olmalıydı. Sahaya çıktıklarında futbolun ilkbaharını gören bu gençler üstün bir performans göstererek takımlarına play-out oynattı ve ligde kalmayı başardılar. Favre sezonu kurtarmıştı, fakat bu ümit vaad eden takımın asıl sınavı bir sonraki sezonuydu. 2011/12 sezonunda Borrussia Mönchengladbach, sahasında fırtınalar estiriyordu. Bir önceki sezon kafadan 3 puan yazılan, averaj hesabı yapılan Mönchengladbach deplasmanından, yara almadan çıkmak neredeyse imkânsızdı. Ceylan gibi zarif ve hızlı futbol oynayan Marco Reus, defansta etten bir duvar Dante, kalede geçit vermeyen Ter Stegen, Sergen Yalçın’ın Venezuella şubesi Juan Arango ile Mönchengladbach, Bundesliga’ya futbolun inceliklerini izletti. Lucien Favre kendini ispat etti, oynattığı 4-4-2 sistemi ile Alman otoriterlerin saygısını kazandı. İzleyen yıllarda Möchengladbach ligin en iyi ekipleri arasında gösterildi. Özellikle evinde oynadığı maçlarda rakibi boğan, ligin kalburüstü takımlarının oyunlarını kitleyip kontra ataklarla mahveden bir takım kimyasına büründüler. Sırasıyla, Reus, Dante, Neustadter, Ter Stegen, Arango gibi isimleri kaybetse de Favre, yaptığı transferle de taraftarına büyük güven aşıladı. Borrussia Dortmund cephesi iyi oyuncularını Bayern München’e kaptırdığı için büyük laf kavgalarıyla, zaman ve konsantrasyonlarını kaybederken, aynı durumdan muzdarip Favre, Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden ve Bundesliga’dan bulduğu gençlerle takımını hep diri tutmayı başardı. Vitesi her sene giderek arttıran İsviçreli teknik adam, bu senede Bayern München’in gölgesinde geçen ligde oynattığı futbolla Almanya futbolunun en iyi performanslarından bir tanesini sergiliyor. Bloklararası hızlı çıkış ve kusursuz 4-4-2 taktiği, kanat atakları, boğucu defans esintileri ile şu ana kadar ligde bileği bükülemeyen iki ekipten biri. Diğeri de kuşkusuz tahmin edileceği gibi ligin “diktatörü” Bayern Münih. UEFA Avrupa Ligi’nde de aynı başarıyı gösteren ekibin, makinalaşan düzeni tüm rakiplerine korku salmaya başladı. 3,5 sezondur süren bu peri masalında Favre’nin öğrencileri, bu sene 1970/71 sezonundaki 17 maçlık yenilmezlik serisini tekrar etme şansını buldu. Bu fikstür içerisinde Bayern München, 7 gollü Roma fethinin ardından konuk olduğu Mönchengladbach deplasmanında 90 dakika boyunca adeta kilitlendi. Etkili kontra ataklarla Münih ekibini sallayan ama yıkamayan Gladbach, Guardiola’nın tüm hamlelerine rağmen ayakta kalmayı başardı. Bu beraberlik ve maçta oynanan futbolla Bundesliga’nın tüm ekiplerine gereken mesaj, Favre tarafından iletildi. Pep Guardiola da maç sonunda bu deplasmandan yara almadan çıkmanın pek mümkün olmadığı bilgisini ligin diğer ekipleriyle paylaştı. Favre’nin bu sezon en büyük saha içi yardımcıları kalede Bayern’li Neuer’den sonra Bundesliga’da en iyi kaleci performansını sergileyen Yann Sommer, orta sahada Almanların yeni parlayan yıldızı Kramer, Augsburg’tan geldiği günden bu yana performansını yükselten Andre Hahn, çalışkanlığı ile göz dolduran golcü Max Kruse ve Reus’un gittiği günden bu yana bayrağı elinde taşıyan Patrick Herrmann... Kulubün tozlanan tarih kitaplarını raflardan indirip, yeni serüvenler eklemeye devam eden Favre, şampiyonluk tepsisine uzanmak için elinden geleni yapıyor. Hiç olmazsa Dortmund, Schalke, Wolsfburg gibi büyük bütçeli takımları geride bırakıp Bayern’in arkasında Şampiyonlar Ligi bileti almaya çalışıyor. Kramer, Almanya’nın orta sahasının yeni maestrosu Jürgen Klopp, Pep Guardiola’nın klasik müzik sanatçısı olduğunu ve kendisinin bir heavy metalci olduğunu belirtirken atladığı bir nokta oldu. Lucien Favre de bu sanatkârlar arasında, 70’ler punk’ını kusursuz düzenleyen bir ritim ustası. Bunu da en güzel Borussia Park’ta icra ediyor. Temposuyla, hızlı futbollarıyla mabedlerinde bu sene ortaya çıkardıkları hortumla, Bundesliga’yı kasıp kavuruyorlar. Yann Sommer, Bundesliga’da 10 maçta 38 kurtarış yapıp sadece 5 gol yedi. Ahmet Sercan Ergün Fransa HF151 HANEDANLIK GERi DÖNÜYOR 2000’li yılların başında gelen üst üste 7 şampiyonluk, Şampiyonlar Ligi’nde gelen başarılar… Sonny Anderson, Cris, Juninho gibi yıldızlar… O günler bitti. Olympique Lyon, son yıllarda gençlere yaptığı yatırım ve bütçe küçültmesi ile yarışmacı kimliğinden uzaklaştı. Şampiyonluktan uzak geçen yıllar ise yavaş yavaş geride kalmaya aday. Takımın tekrar ayağa kalkmasında ise 23 yaşında bir yıldız adayının, Alexander Lacazette’nin payı oldukça büyük “Geçen yılın kış aylarında hakkımda birçok dedikodu çıktı, bunlar çoğunlukla Lyon’dan olası ayrılışım ve başka bir takıma transfer olmamla alakalıydı. Bu konuyla ilgili o kadar çok şey konuşuldu ki, benim için hiç de kolay olmayan bir süreç yaşadım. Ama bir süre sonra bunlara alıştım, şu an Lyon’dayım ve yeni sezona konsantre olmaya çalışıyorum.’’ Bu sözler, son yıllarda zirve yarışından uzaklaşıp UEFA Avrupa Ligi hedefinde bir baş altı takıma dönüşen Olympique Lyon’un 23 yaşındaki yıldız adayı Alexander Lacazette’ye ait. Geçen sezon Ligue 1’i 5. sırada tamamlayan Lyon’un bu başarısında Lacazette attığı gollerle büyük pay sahibiydi. Ligde 15, Fransa Kupası ve Avrupa’da da 7 gole imza atan oyuncunun ismi yaz dönemi boyunca, suyun öte yakasında bir Fransız hanedanlığı yaratan -şimdilik minimal ama daha istikrarsız bir Wenger projesi olmaktan öteye gidemese deNewcastle United ile anıldı. “Hakkımızda çıkan söylentiler doğru. Max (Gonalons) ve Clement (Grenier) gibi ben de, insanların dikkatle takip ettiği oyuncularız. Bunun üzerimizde yarattığı baskının ise olumlu olduğunu düşünüyorum.’’ Söylediklerinde haksız sayılmaz, zira son dönemde performansını gün ve gün yukarıya taşıyan bir Lacazette izliyoruz. İstikrarın büyüttüğü takım Lyon’un son şampiyonluğunun üzerinden 7 yıl geçti. Bu süre zarfında borçlarını yapılandıran ve yeni stadını inşa eden Doğu Fransa ekibi, genç oyunculardan kurulu bir kadroyla mücadele etmeye başladı. Son iki sezon sırasıyla şampiyon Paris Saint Germain’in 16 ve 28 puan gerisinde kalan takım, geçen sezon Lille ve ezeli rakibi Saint Etienne’ye de geçilerek Şampiyonlar Ligi bileti alamadı. Özellikle deplasmanlarda 30 puan barajının üzerine çok çıkamayan Lyon, iç sahada daha iyi bir performans ortaya koymasına rağmen tam anlamıyla bir iç saha hegemonyası kuramadı. 2014 yaz aylarında bu kez takımın tecrübeli forveti Bafetimbi Gomis Ada’nın, Swansea City’nin yolunu tuttu; geçen yılın yaz aylarında eski takım arkadaşı Dejan Lovren’in yaptığı gibi. Tüm bu kayıplara rağmen Olympique Lyon, izlediği yolu değiştirmedi ve yeni sezona da yaş ortalaması 24 olan genç bir takımla girdi. Yaz transfer döneminde yalnızca PSG’den kadroya kattıkları tecrübeli savunmacı Christophe Jallet ve Valenciennes’ten Lindsay Rose’a bonservis ödediler. Savunmada oynayan Jallet, Bedimo ve Bisevac dışında 30 yaşın üzerinde yalnızca iki oyuncuları var; kariyerinde Fulham, Tottenham ve Sunderland gibi Premier League ekipleri olan tecrübeli orta saha oyuncusu Steed Malbranque ve Valenciennes’te yaptığı çıkışla Lyon’a transfer olan, ama burada rotasyon oyuncusu olmaktan öte gidemeyen Gael Danic. Kalede Portekiz Milli Takımı’na uzun zaman önce alınması gereken Anthony Lopes, savunmada Fransa U20 takımı ile Türkiye’de şampiyonluk yaşayan takımın önemli parçalarından Samuel Umtiti, orta sahada Gonalons’a eşlik eden genç Tolisso ve Ferri -tecrübenin gerekli olduğu maçlarda Mvuemba- takımın önemli yapı taşları olarak göze çarpıyor. 2010 yılından beri yaşadığı fiziksel ve psikolojik sorunları bir nebze de atlatmış görünen ve yıldız olması beklenirken, skorun korunması için maçların son yarım saatinde sahaya sürülen bir görev adamına dönüşen Yoann Gorcuff; ülkemizde uzun yıllar Trabzonspor forması terleten Ibrahima Yattara’nın kardeşi Mohamed Yattara ve genç Kamerunlu yıldız adayı Clinton Mua Nije de takımın hücum gücünü oluşturan diğer isimler. Bir yıldızın ayak sesleri Asıl farkı yaratan isim ise elbette Alexander Lacazette. Lyon, bu sezon iç sahada oynadığı 7 lig maçında 6 galibiyet aldıysa -ki Lens’a yenildikleri karşılaşmada ideal savunma dörtlüsünden üçü oynamamıştı- bunda 23 yaşındaki oyuncunun payı oldukça büyük. Ligde oynanan 12 maçın tamamında sahada kalan Lacazette, attığı 10 golle gol krallığında zirveyi Bielsa ile yeniden doğan Andre-Pierre Gignac ile paylaşıyor. 5 Ekim’de Lille’e karşı alınan 3-0’lık galibiyette attığı 3 golle kariyerinde ilk kez hat-trick yapan genç oyuncu, özellikle attığı ilk golde giderek komple bir forvete dönüştüğünü kanıtladı. Açık alanda omuz omuza mücadele ettiği Lille savunmacısını güçlü fiziğiyle ekarte eden Lacazette, ikinci golde fırsatçılığını ve hava hakimiyetini, üçüncü golde ise kale önündeki soğukkanlılığını ve teknik kapasitesini ortaya koyarak futbolseverlere bir resital sundu. İstatistiki verilere bakarak Lacazette’nin gelişimini çok daha rahat anlayabiliriz. Geçen sezon maç başına 1,4 dribling yapan genç oyuncu, bu sezon bunu iki katına çıkararak maç başına 2,8 dribling yapmaya başladı. Peki bu rakam neden önemli? Ligue 1’de ondan fazla maç başına dribling yapan sadece iki oyuncu var; Marsilya’nın genç yıldız adayı Imbula ve PSG’nin Brezilyalısı Lucas Moura. Bu oyuncuların açık oyuncuları olduğu göz önüne alındığında, Lacazette’nin rakamları çok daha etkileyici hale geliyor. Geçen sezon maç başına 1,1 top kapan ve daha fiziğe dayalı bir hücum performansı ortaya kayan genç Fransız, bu sezon bu rakamı 0,3’e çekti. Dribling sayısındaki radikal artış göz önüne alındığında, Lyon’un hücum planının da geçen sezona göre daha farklı bir yapıya büründüğünü söylemek mümkün. Geçen sezon maç başına kaleye 2 şut atan, bunların 1,1’inde isabet bulan Lacazette; 2014/15 sezonuyla birlikte hücumda daha efektif bir görüntü çizmeye başladı. Bu sezon maç başına 2,8 şut çeken ve bunların 2’sinde isabet bulan yıldız oyuncu, geçen yıl 3 asist yaparken bu sezon henüz 12 hafta geride kalmışken 4 asiste ulaştı. Güzel günler çok yakın Lyon’un geleceği parlak. Bu sezon başında Gourcuff mevcut sözleşmesinde indirime gitti, Alexander Lacazette 2 yıllık yeni bir sözleşmeye imza attı ve sözleşmesi 2018 yılına kadar uzatıldı. Ellerinde heyecan verici ve gelişime açık genç yıldızlar var, Lacazette mevcut performansını sürdürürse sezon sonu 25 gol-10 asist rakamlarına rahatça ulaşacaktır. Daha önce onunla ilgilenen Newcastle United, Luis Suarez sonrası gol sorununa henüz çözüm bulamayan Liverpool ve her daim transfer piyasasında söz sahibi olan Real Madrid, genç oyuncu için yarışa girebilecek ekipler. Lyon, tecrübeli oyunculara sahip olmasına rağmen kırılgan bir savunma hattına sahip ve deplasmanda 5 maçta yalnızca bir kez kazanabildiler, bu onların şampiyonluk adayları içinde zikredilmemelerine sebep olan bir etken. Yeni stadın inşası 2015 yılında bitecek ve emektar Gerland’a veda edecekler. Beş büyük ligde altyapılarından yetişmiş 31 oyuncu mücadele ediyor, bu alanda sadece Barcelona’nın gerisindeler. Centre Tolo Vologe bir futbolcu fabrikası hüviyetinde ve her yeni mahsulü oldukça heyecan verici. Şampiyonlar Ligi’nde 3 yıl üst üste çeyrek final oynadıkları yıllar artık çok uzakta olsa, Olympique Lyon yeniden Fransa’nın kralı olma konusunda kararlı. Fırat Topal İngiltere HF151 10.000 POUNDLUK TRAKTÖRCÜLER Alf Ramsey ve Bobby Robson dönemlerinde hem İngiltere hem de Avrupa’nın sayılı takımlarından olan Ipswich Town, bugünlerde Premier League’e dönmekle meşgul. Bu yolda ilerlerken son 2,5 sezonda transfer için harcadıkları para ise sadece 10 bin pound The Tractor Boys’un 5 Ekim’de oynanan Nottingham Forest maçında sahaya çıkardığı 11’in, transferleri sırasında ödenen bonservis bedelleri hesaba katılarak ulaşılan değeri 10 bin pounddu ve kadro şu oyunculardan oluşuyordu. Dean Gerken (Bristol City’den bonservissiz), Jonathan Parr (Crystal Palace’tan bonservissiz), Luke Chambers (Nottingham Forest’ten bonservissiz), Christophe Berra (Wolves’tan bonservissiz), Tyrone Mings (Chippenham Town’dan 10 bin pound bonservisle transfer), Luke Hyam (altyapı), Cole Skuse (Bristol City’den bonservissiz), Jonny Williams (Crystal Palace’tan kiralık), Daryl Murphy (Celtic’ten bonservissiz), David McGoldrick (Nottingham Forest’ten bonservissiz) ve Conor Sammon (Derby County’den kiralık). Rakip Nottingham Forest ise daha 2 ay önce, Fransız forvet Britt Assombalonga için Peterborough’a 5,5 milyon pound ödeyerek kulüp transfer rekorunu kırmıştı. Bugün Ipswich, sıralamada Nottingham’ın üzerinde yer alıyor. Chris Martin 10 golle ligin gol krallığında zirvede, ama onu takip edenlerden birisi, Ipswich’in Celtic’ten bedelsiz olarak transfer ettiği 8 gollü Daryl Murphy. Yani fiyatfayda dengesi üzerine tartışılabilir. 21 yaşındaki Tyrone Mings’in 2013 Ocak ayında transfer edildiği düşünülürse, Ipswich’in neredeyse 2 yıldır transfer dönemlerinde tek kuruş bonservis bedeli ödemediği sonucuna ulaşıyoruz. İngiltere gibi futbol ekonomisinin oldukça güçlü olduğu bir ülkede, dünya çapında en fazla ortalama seyirci çeken ilk 10 ligden birisi olan Championship’te böyle bir bütçe ile büyük hedeflere oynamak hayal gibi. Ama Ipswich, bundan 24 ay önce, bugün yaptığı hamleleri onlar için zorunlu kılacak bir durumda, League One’a düşmeme savaşı veriyordu. Eski formaları atmayın seneye antrenmanda giyeriz 1 Kasım 2012 tarihinde Ipswich Town kulübü, tam 55 yıl sonra İngiliz futbolunun üçüncü kademesine düşme korkusunu iliklerine kadar hissediyordu. Takım sezonun 2. haftasında Watford deplasmanında 1-0 kazandıktan sonra galibiyet yüzü görememiş, 3’ü kendi evinde olmak üzere son 4 lig maçında mağlup olmuş ve son olarak Sheffield Wednesday karşısında Portman Road’da 3-0 ile bozguna uğramıştı. 13 maçta 1 galibiyet 4 beraberlik ve 8 mağlubiyet. 24 takımlı ligin dibinde olan Ipswich’te, Paul Jewell, Sheffield maçından önce istifayı vermiş, takım yeni menajerini bulana kadar, Jewell’in yardımcılığını yapan Chris Hutchings 1 maçlığına takımı sahaya çıkarmıştı. Kulübün sahibi ve başkan Marcus Evans’ın elinde tam 70 milyon poundluk bir borç vardı. 1 Kasım 2012 tarihinde İrlandalı Mick McCarthy Ipswich’in başına getirildi. McCarthy, şubat ayında, 6 sezon çalıştığı Wolverhampton Wanderers’tan kovulmuş (ki bu kovulmanın Wolves’a sonradan çok da büyük bir yarar getirmeyeceği ortaya çıkacak, hatta taraftarlar gün geçtikçe kararın yanlış olduğuna inanacaklardı), temmuz ayında da Nottingham Forest’la yaptığı görüşmeler de olumsuz sonuçlanmıştı. McCarthy görevdeki ilk 4 maçında 2 galibiyet aldı. Yine de enkazı toparlamasının zor olacağı belliydi, zira diğer 2 maçta Crystal Palace ve Leicester deplasmanlarında sırasıyla 5-0 ve 6-0 mağlup olmuşlardı. 2012 bittiğinde Ipswich düşme hattından çıkmıştı. Ligi de 14. sırada, play-off hattının 8 puan altında bitirdiler. Geçtiğimiz sezon play-off şansını son anda kovaladılar, ancak son 3 haftada bu şansı ellerinden kaçırarak ligi 9. sırada bitirdiler. Bu sezon McCarthy, Premier League şansını sonuna kadar zorlamak istiyor. Geçtiğimiz cumartesi günü Blackpool deplasmanında 2-0 kazandılar. Yazının grişinde belirttiğimiz gibi bu 2 senelik dönemde Mings’e verdikleri 10 bin pound dışında tamamen bonservisleri elinde olan oyuncular veya kiralama yöntemlerine yöneldiler. 55 yaşındaki menajer için de bu yeni bir yaklaşım. Zira bir önceki takımı Wolves’ta, kulüp tarihinin transfer rekorlarını kırmıştı. Şimdi ise ocak ayındaki transfer döneminde de kasalarından para çıkarmak niyetinde olmadıklarını, transfer bütçelerini tamamen oyuncu maaşlarını ödemek için kullanmak istediklerini söylüyor. Ipswich, eli sıkılığı o kadar ciddiye almış durumdaki, geçtiğimiz yaz Aaron Cresswell’in West Ham United’a satışından gelen 3.75 milyon poundu, tamamen maaş ödemelerinde kullandılar. Murphy bu sezon başı imza atarken yabancı olmadığı bir yere gelmişti, çünkü zaten önceki 2 sezon kiralık olarak Ipswich’te forma giymişti. Stephen Hunt ve Christophe Berra, McCarthy’nin Wolves’tan tanıdığı eski öğrencileri. 70 milyonluk borç ve 55 yıl önceki seviyeye düşme korkuları, onları aklı başında adımlar atmaya sevketmiş diyebiliriz. Ipswich eylül ayında oynadığı 5 maçta 4 galibiyet 1 beraberlik alınca McCarthy ayın menajeri, Tyrone Mings de ayın oyuncusu ödülüne layık görüldü. Mings için yaz transfer döneminin son günü Crystal Palace’tan gelen 3 milyon poundluk teklifi reddeden başkan Evans da ne kadar doğru bir karar verdiğini görmüş oldu. Zira eylül ayında, 21 yaşındaki oyuncuyla 3 yıllık yeni bir sözleşme imzaladılar ve muhtemelen onu çok daha yüksek bir bedelle Premier League’in üst düzey takımlarından birisine pazarlayacaklar. Ipswich, 1962’de Alf Ramsey zamanında kazanılan tarihin ilk ve tek İngiliz şampiyonluğu günlerine dönmeyecek elbet. Ancak 1960’lardan, 80’lerin sonlarına dek aralıksız olarak İngiliz futbolunun zirve liginde mücadele ettiği dönemlere geri dönmek de çok uzak değil. Takım şu anda 16 maç sonrasında 5. sırada ve lider Bournemouth’un 3 puan gerisinde. Yarın, 3. sıradaki Watford ile oynayacaklar. Mick McCarthy “Ayaklı felaket” diyordum onun için bir zamanlar. Kendisi hakkındaki olumsuz yorumlarım sebebiyle pişman olduğum tek adamdır. Mick McCarthy, Ada futbolunun en renkli kişiliklerinden oldu her zaman. 1996’da İrlanda’nın başına geçtiğinde görevi Jack Charlton gibi bir efsaneden almıştı. Takımı 2002 Dünya Kupası’na götürdü ve gruptan çıkardı ama tüm ülke, onun daha turnuva başlamadan bir kahvaltı sırasında, bütün takımın önünde Roy Keane ile yaşadığı dillere destan kavga yüzünden kupa performansından çok bu olayı konuşuyordu, ben de uzun yıllar ne zaman laf açılsa bu olayı anlattım zaten. Keane takımdan kovuldu ve ülkesine döndü. McCarthy de 2002 Kasım’ında görevinden istifa etti. Ondan sonrası hep Championship takımlarını Premier League’e ulaştırma macerası olarak geçti. Sunderland’de bunu başardı, ama takım Premier League’de küme düşme hattına demir atmışken görevinden alındı. Kaderin cilvesi, yerine belalısı Roy Keane getirilmişti. Ardından 6 sezon görev yaptığı Wolves’u Premier League’e getirip küme düşene kadar orada tuttu. Şimdi de Ipswich ile benzer şeyi yapmak istiyor. Futbol ilginç hikayeleri yazıyor hep. Göreve geldiğinden beri 10 bin pounddan fazla harcamadığı Ipswich, 2009-2011 arası Roy Keane’e emanetti ve Keane önemli transfer harcamaları yapmıştı, ama başarıya ulaşamamıştı. “Sezon öncesi toplantısında oyunculara ne söylediniz?” sorusuna, “Churchill konuşması yapacak değildim, zaten sezon öncesi toplantılarda da ne desem beni pek dinlemiyorlar” diyen bir adam McCarthy. Zamanında Wolves’un başında iken takımın antrenmanlar sonrası tesislerde izlediği “Lock, Stock and Two Smoking Barrels” DVD’si yerine Maradona’nın hikayesinin anlatıldığı bir DVD’nin gelmesi üzerine “Maradona DVD’sinin gelmesine çok sevindim, insanların birbirini öldürmesini görmekten bıkmıştım” diyen de kendisidir. İngiliz federasyonunun AB üyesi olmayan oyuncuların sayısını azaltma planına kulüpler karşı çıkarken “Beni ilgilendirmez, bu onların işi, benim elimde bir sürü İngiliz futbolcu var, sınır koyarlarsa koysunlar, biz oyuncu buluruz” demişti aynı zamanda. Cihat Akbel SABRI LAMOUCHI Fransa’da büyüyen Tunuslu bir ailenin çocuğu Sabri, futbolculuğunda attırdığı tozu teknik adamlık kariyerinde henüz başarabilmiş değil Profil HF151 9 Kasım 1971’de Lyon’da doğan Lamouchi’nin futbola ilgisi çok küçük yaşlarda başlar. Henüz 5 yaşındayken Montee de Balmont semtinde faaliyet gösteren Lyon-Duchere kulübünün altyapısında yeşil sahalara adımını atar. 10 yaşına kadar burada kalır. 1981 senesinde 7 sene amatör olarak futbol oynayacağı Cascol Oullins’e transfer olur. Orta sahadaki oyunuyla büyük etki yarattıktan sonra Fransa’nın köklü kulüplerinden Olympique Ales’le 4 yıllık profesyonel sözleşme imzalar. Dört sezonluk Ales performansı ona kariyer zirvesini yaşayacağı Auxerre’e götürmeye yeter. 1995/96 sezonunda Laurent Blanc ve Taribo West gibi isimlerle birlikte hem ligi hem de kupayı kazanmayı başarır. Fransa Milli Takımı’na da seçilen Lamouchi, Euro 96 kadrosuna dahil edilir. Bir sonraki sezon ilk Şampiyonlar Ligi maçlarına çıkar. 1998 yılı sonunda AS Monaco tarafından transfer edilir. 1999/00 sezonu sonunda ise Lamouchi, Fabian Barthez, Rafael Marquez, Christanval, Ludovic Guily, David Trezeguet, Marcelo Gallardo, Willy Sagnol, Costinha, Dado Prso ve John Arne Riise gibi yüksel profilli isimlerle şampiyonluk kupasını kazanır. Fransa’da birçok başarıya imza atan Tunuslu için yeni durak İtalya olacaktır. Parma’yla sözleşme imzalayan Lamouchi kısa sürede taraftarın sevgilisi hâline gelir. Fransa’ya oranla daha sert olan İtalya Ligi’nde savaşçı oyunuyla orta sahada ön plana çıkar. Bir dönem Hakan Şükür’le de oda arkadaşı olur. İtalya Kupası’nı kazandığı Parma’dan sonraki durak Internazionale’dir. Çok fazla forma şansı bulamasa da iki sezon geçirdikten sonra tekrar Fransa’ya, Marsilya’ya döner. 2005/06 sezonu sonunda ise maddi sebeplerden dolayı Katar’a gider. Çeşitli kulüplerde 3 sezon oynadıktan sonra kariyerine antrenör olarak devam edeceğini açıklar. Afrika macerası 2012 Mayıs’ında Fildişi Sahili Futbol Federasyonu’nun teklifini kabul eden Sabri Lamouchi’den istenen Fildişi Sahili futbol tarihinin en iyi jenerasyonuna kupalar kazandırmasıydı. Zira yerli ve de yabancı ne kadar teknik direktör değiştirilse de sürekli favori gösterildikleri Afrika Uluslar Kupası’nı dahi kazanamamışlardı. İlk hedef belliydi. Güney Afrika’da oynanacak olan 2013 Afrika Uluslar Kupası’nı ülkeye getirmek. Grup aşamasını kolay geçtiler. Çeyrek finalde rakip, kupayı da kazanacak olan Nijerya’ydı. Fildişi Sahili kötü bir oyun sonunda turnuvaya veda etti. Yaya Toure, Drogba, Gervinho, Kolo Toure ve Didier Zokora gibi son yıllarda Avrupa futbolunda ses getirmiş oyuncularla yine başarı elde edilememişti. Federasyon, hüsrana rağmen Lamouchi’yle devam etme kararı aldı. Dünya Kupası grup aşaması geçilmiş play off turuna gelinmişti. Rakip Senegal kolay lokma olmayacaktı. İlk maç Senegal’ın cezasından dolayı Fas’ta oynandı. 1-1’lik skorla biten karşılaşma sonunda Fildişi evine avantajlı dönüyordu. Abidjan’da oynanan karşılaşmada 2-0 öne geçen ev sahibi ekip kutlamalara erken başlayınca kalesinde golü gördü. Son dakikaları heyecan fırtınasıyla geçen oyunda Senegal inanılmaz goller kaçırarak turu Fildişi’ne hediye etti. Maçın bitimine doğru gelen kontratak golüyle karşılaşma 3-1 sona erdi ve Brezilya bileti cebe konuldu. Dünya Kupası’nda rakipler Kolombiya, Yunanistan ve Japonya’ydı. Fildişi Sahili, Brezilya’ya gelirken büyük bir krizi de yanında getirmişti. Ülkenin değil belki de Avrupa’nın en formda ve kaliteli santraforlardan biri olan Seydou Doumbia kadroya alınmamıştı. Bu haber sadece Fildişi Sahili’nde değil tüm dünyada geniş yankı uyandırdı. Lamouchi bunun teknik bir karar olduğunu söylese de kimseyi ikna edemedi. İlk maç Japonya’yla oynandı. Geriye düşmelerine rağmen kazanmayı başardılar. İkinci maç turnuvanın flaş ekibi Kolombiya’ydı. Fazla varlık gösteremedikleri karşılaşmadan mağlup ayrıldılar. Tarihlerinde ilk kez gruptan çıkmaları için Yunanistan maçında alınacak 1 puan yetiyordu. 1-1 giden maçın son dakikalarında Seydou Doumbia’nın yerine kadroya dahil edilen Giovani Sio, Samaras’ı düşürüp penaltıya sebep olunca Lamouchi’nin de Afrika macerasını sonlandırıyordu. Karşılaşmadan sonra istifa eden teknik adam başarısız olduğunu da kabul etmek zorunda kaldı. Böylece Sabri Lamouchi’nin ilk antrenörlük kariyeri hüsranla sonuçlanıyordu. Bir gün Fransa Milli Takımı’nı çalıştırmak istediğini söyleyen genç teknik adam için yol daha çok uzun. Halihazırda da büyük hatalar yaptığı Afrika serüveni var. Sezon Takım 1990-1994 Alès 1994-1998 Auxerre 1998-2000 Monaco 2000-2003 Parma 2003-2004 Internazionale 2004-2005 Genoa (kiralık) 2005-2006 Marsilya 2006-2007 Al-Rayyan 2007-2008 Umm-Salal 1996-2001 Fransa Milli Toplam Maç 106 129 56 90 16 20 36 7 10 12 482
Benzer belgeler
Paco Alcacer - Hayatım Futbol
bu ligde? Tablo neden böyle. Yazarlar olarak oturduk nedenini kısa kısa
yazmaya çalıştık.