Gareth Bale - Hayatım Futbol
Transkript
0 - Sayı 7 22 Şubat 2013 SOLUN YENİ FIRTINASI GARETH BALE Gol çizgisi teknolojisi Galatasaray’ın taktik analizi Forma satışındaki gerçekler M I T A Y A H #70 F L O B T U Yayın Koordinatörü İlker Yılmaz Editör Uğur Karakullukçu Yazarlar Alper Öcal Emre Özcan Fırat Topal Güner Çalış Kerem Akbaş Özgehan Şenyuva Salih Demirci ve ayrıca teşekkür; Ali Ece Hakan Can Gareth Bale Futbol dünyası birçok solak yıldıza tanıklık etti. Maradona, Best, Messi, Roberto Carlos, Rivaldo, Hagi, Alex, Sergen… Ryan Giggs kalsik İngiliz kanat oyuncusu olarak sol kanattan fırtına gibi esiyordu bir zamanlar. Şimdi 40 yaşında, rüzgar gibi esmek yerine tecrübesini konuşturuyor. Onun veliahtı ise Londra’dan çıktı; Gareth Bale. Henüz 23 yaşındaki solak, takımının son haftalardaki en büyük kozu. Şimdiden Avrupa devlerini peşinden koşturuyor. Bale bu hafta Hayatım Futbol’un kapak konusu. Bu sayıda ayrıca Galatasaray’ın Schalke karşısında ortaya koyduğu futbolun taktik analizini, Şampiyonlar Ligi’nde gelecek hafta oynanacak Dortmund-Shakhtar Donetsk ve Manchester United-Real Madrid maçlarına ön bakışlarını, forma satışlarından transfer geliri elde edilip edilemediğini, taraftarın neden futbolun ana aktörleri olması gerektiğini, 80’lerin ve 90’ların unutulmaz takımı Wimbledon’ı, Milan’da harikalar yaratan Balotelli’yi Hayatım Futbol’da okuyabilirsiniz Keyifli okumalar, İlker Yılmaz [email protected] [email protected] #70 Bu Sayıda Yaşasın yeni kral! İngiltere’nin yeni süper yıldızı Gareth Bale Taktik Analiz Drogbalı Galatasaray Schalke karşısında ne yaptı? Yerçekimsiz Balotelli Balo Miano’ya fırtına gibi döndü Kiminin parası, kiminin duası Taraftarlar kulübün neresinde? Şampiyonlar Ligi Dortmund-Shakhtar Man United-Real Madrid Drogba’nın parası Forma satışı efsanesine gerçekçi bir bakış Tartışma son buluyor Gol teknolojisi üzerine fikirler Bizim Mahallenin Kulübü Wimbledon Efsane kulübü League Two’da yerinde izledik Acaip_VF_Smart2_210x297.ai C M Y CM MY CY CMY K 1 07.12.2012 20:43 Güner Çalış Yaşasın yeni kral Profil İngilizlerin ‘The Next Big Thing’i Gareth Bale, artık gerçekten büyük. Villas-Boas’ın getirdiği özgürlük ve yol göstericilikle her geçen gün daha komple bir oyuncu haline gelen Bale, Adebayor ve Defoe’nun yokluğunda ipleri tamamen eline aldı ve 3 galibiyet, 1 beraberlikle biten son 4 maçta gollerin hepsinin altına imzasını attı. Premier League Ronaldo’nun halefini mi buldu dersiniz? HF # 70 Gareth Bale bundan 3 sene önce “Taxi for Maicon” mitini yaratır ve ondan bir sene sonra da İngiltere Profesyonel Futbolcular Derneği’nden yılın oyuncusunu ödülünü alır iken onun ne kadar iyi bir futbolcu olduğuyla İngilizlerin yeni şişirmesi sohbetleri birbirini izliyordu. Bale sahip olduğu müthiş potansiyeli fazlasıyla göstermeye başlamıştı, fakat daha şüpheci gözlemciler için bu potansiyel yalnızca insanların gözünü boyamaya yarıyordu. Bale henüz söylenildiği gibi en üst seviye değildi. Bale yılın oyuncusu seçildiği o sezonu ligde 7 gol ve 1 asistle bitirmişti. İstatistikler bir yana, fazlasıyla sol koridora bağımlı, eski tip bir İngiliz kanat oyuncusuydu. Hatta o dönemdeki hocası Redknapp için Bale’in geleceği sol bekteydi. Sol açık olarak içeri kıvrılan bir yaratıcı oyuncu ve onun arkasında da sol koridoru tek başına domine eden Bale’i kullanarak iyi bir ikili yaratmayı düşünüyordu belki de. Avrupa’yı kasıp kavuran ve Real Madrid söylentileri çıkan Bale için 50 milyon pound’luk değer biçiliyordu. Daha çok söz ve daha az sonuçla geçen o yılların ardından, Gareth Bale bu sezon gerçek bir süperstar gibi oynuyor. Yalnızca müthiş goller atmakla kalmıyor; bunları takımın en ihtiyaç duyduğu, en beklenmedik anda yapıyor ve yalnızca sol koridoru değil sahanın her yerini kullanıyor. Hâlâ erken, ama oyun stili ve yarattığı etkiyle Cristiano Ronaldo’nun boşluğunu doldurmaya en büyük aday olarak gösterilmeye başlandı bile. Bizzat hocası Villas-Boas tarafından da. Üstelik bu seferki karşılaştırmalar bir öncekiler kadar fuzuli değil. Bale’in bu yoldaki çarpıcı değişiminde VillasBoas’a da ayrı bir paragraf açmak gerekecek. Mahallenin en efendi çocuğu “Yaşasın Yeni Kral” başlığını görüp yazının Bale üzerine olduğunu öğrenenlerin ilk aklına gelen muhtemelen Ryan Giggs olmuştur. Galler’den bu kalitede fazla oyuncu çıkmaması ve oynadıkları pozisyon gereği Bale’in ilk karşılaştırıldığı isim hâliyle Giggs olmuştu. Lakin yazı esasen Bale’in bu sezonki çıkışı ve dolayısıyla Ronaldo kıyaslamalarına getirecek kadarki değişen oyunu üzerine kurgulandığından, Giggs buraya kadar ertelendi. Ana fikri ‘Bale Galler prensi olmakla kalmayıp yeni kral dahi olabilir’ şeklinde de düşünebilirsiniz. Zira bundan 5 sene önce ligin kralı Cristiano Ronaldo idi. Profil İki Galli futbolcunun 14 yaşındayken neler başardıklarını karşılaştırarak bile oyun stillerindeki farklılık ve Bale’in nasıl biri olduğu kolayca gösterilebilir. O zamanlar Ryan Wilson olarak bilinen çocuk Blackburn defansını tarumar etmekle meşgul iken Gareth Bale 100 metreyi 11,4 saniyede koşabiliyordu. Onun ‘özel’liği öncelikle atletizminden geliyordu. Hatta o kadar hızlı büyüyordu ki az kalsın Southampton akademisini bırakmak zorunda kalacaktı. Kasları kemiklerinin büyüdüğü oranda büyüyemiyor ve esnemekte zorlanıyor; bu yüzden sırtında ve bacağının arkasında ciddi ağrılar hissediyordu. Neyse ki anne Bale bunun geçici bir süreç ve oğlunun alınabilir risk olduğuna dair akademidekileri ikna etmeyi başarmıştı. Bir süre önce “Kadromuzda Cole, Gibbs gibi bekler vardı” diyerek Bale’i nasıl kaçırdığını anlatan Wenger, Ronaldo tartışmalarına ayrıca dahil oldu. Şöyle diyor: “Bale’in bahsedilen oyuncuların seviyesine çıkabilecek potansiyeli olduğuna katılıyorum. Ama Messi’nin Şampiyonlar ligi şampiyonluklarını ve attığı 95 golü düşünürsek, bu kadar hızlı karşılaştırmalar yapmak doğru değil.” Gayet yerinde bu tespitin ardından bir başka soruya cevabıysa şöyle: “Bale yerine Walcott’ı transfer etmemizden pişman değilim. Eğer şu an olsa yine Walcott’ı tercih ederdim.” (İki oyuncu aynı dönemde Southampton’da oynuyordu.) HF # 70 Videoyu izleyebilmek için internet erişimi gerekmektedir. Profil Müthiş futbolcu ama her şeyden önce müthiş sporcu profili yaratırken, atlanmaması gereken bir konu daha var. Gareth Bale içki içmiyor. Bir Christmas gecesi şampanyayla tanışmış fakat tadını beğenmemiş, o günden beri pek arası yok. İçkiyle ilişkisini kariyeri için yaptığı bir fedakarlık değil, gelişiminde kendiliğinden ortaya çıkmış faydalı bir etken olarak açıklıyor. Hatta hobileri arasında arkadaşlarıyla PlayStation oynamayı sayması veya boş günlerinde Galler’e dönmeyi ihmal etmemesi gibi mütevazı alışkanlıklarından da söz açılırsa, mahallenin en efendi çocuğu Messi kalıbını hemen hemen tamamlanmış oluyor. Hatta daha fazla romantize edip küçük yaşlarda yaşadığı büyümeyle alakalı sıkıntı da buraya dahil edilebilir. Fakat vurgulanmak istenen, yazı boyunca yapılan benzetmelere bir yenisini eklemek ve üstüne Messi’yle de karşılaştırmak değil elbet. Daha ziyade, saha dışında bu tip bir yaşantısı olan futbolcuların daha çok sevildiği ve farklı bir sempati topladığına dikkat çekmek. Bale de hep bu şekilde görülen, ilk çıktığından beri parlak şeyler söylenen ve bunun futbol içi unsurlar veya birtakım rekorlarla sınırlanmadığı bir futbolcuydu. Just an ordinary guy. HF # 70 Bale alamet-i farikası gol sevincini lise aşkı Emma Rhys-Jones’a armağan ediyor. “Uzun süredir oynamıyordum ve o zaman Emma bana eğer gol atarsam ne yapmak istediğimi sordu. Ona ‘kalp’ işaretini yapacağımı söyledim ama açıkçası bunu yapacağımdan emin değildim. En sonunda golü atmayı başardığımda dediğimi yaptım ve o da bunun çok güzel olduğunu düşünmüş.” Çiftin geçtiğimiz günlerde bir kız çocuğu oldu. Bieber diyenler, yanıldınız. Bale gibi, bir önceki sezon farklı bir etkiyle oynayan Sunderland’li McClean gibi oyuncular eski tip İngiliz kanat oyuncularını yansıtmaları sebebiyle de ayrıca seviliyorlar. “Solak, müthiş hızlı ve yetenekli, ama Robben gibi ters kanattan merkeze sürmüyor” gibi, ama bunun daha teatrali bir pasaj yazılmış idi. Keza Jordan Henderson da aynı bu iki oyuncu gibi içkiyle arası olmadığı bilinen bir futbolcu, ama Adalı izleyici onu izlerken bu kadar yoğun hissetmiyor. Adalı hoca yoluyla evrim Gareth Bale’in Premier League kariyeri hiç de iyi başlamamıştı. Profil Son olarak Liverpool’daki başarısız dönemiyle hatırlanan Damien Comolli’yi futbol direktörlüğüne ve Sevilla’yla harikalar yaratan Juande Ramos’u menajerliğe getiren Tottenham, geleceğe yönelik politikalarıyla önemli işler yapıyordu. Bu doğrultuda transfer edilen Luka Modric, Dimitar Berbatov, KevinPrince Boateng gibi uluslararası yeteneklerin yanında yerel oyunculara da önem veriliyordu. Southampton’dan 5 milyon pounda sol bek olarak transfer edilen Gareth Bale bu oyunculardan biriydi. Fakat beklenenin aksine işler hiç kimse için iyi gitmedi. HF # 70 Ramos’un ikinci sezonunda tarihinin en kötü lig başlangıcını yapan Tottenham, son sıraya kadar düştü ve Ramos ekibiyle beraber bavulları toplamak zorunda kaldı. Bale ise çok iyi bir girişin ardından uzun süren bir sakatlık yaşamış ve ardından da yerini Assou-Ekotto’ya kaptırmıştı. Dahası, hiçbir zaman kazanan takımda yer alamıyordu. Redknapp’ın gelişiyle ertesi sezonda da işler değişmedi ve Assou-Ekotto Bale’in önünde yer almaya devam etti. Böylece, Gareth Bale üst üste 24 Premier League maçında oynayıp da hiçbirini kazanamayarak rekorunu ilginç bir noktaya taşımış oldu! 25. seferde 85. dakikada oyuna girdi ve bu sefer kazandılar. Artık lanet bozulmuştu. Assou Ekotto’nun sakatlığı sonrası şans bulan Bale, bir daha arkasına bakmadı. Bu dönemler, Ocak 2010’a tekabül ediyor. Ramos’un Profil enkazını toplayıp ligi orta sırada bitirmeyi başaran Redknapp, ikinci sezonunda kadronun beklentilerini karşılayarak Şampiyonlar Ligi biletini kovalıyordu. Bale’in sol bekten driplingleri, oyuna etkisi her maç daha da büyüdü ve Nisan ayında patlama yaptı. 4. sıra için çok kritik maçlara çıkan Tottenham 4 gün içinde ezeli rakipler Chelsea ve Arsenal’le oynuyor, Bale bu iki maçta da çok kritik gollere imza atmasının yanında herkesi büyüleyen bir futbol oynuyordu. Bale, Premier League’de Nisan ayının en iyi oyuncusu seçildi ve Tottenham da ertesi sezon Şampiyonlar Ligi’nde oynamaya hak kazandı. Gareth Bale artık bir bek değil, sol açıktı. HF # 70 Ertesi sezon uzun süre unutulmayacaktı. San Siro’da Maicon’u yerle bir etmesinin de çok büyük etkisiyle ‘Premier League’de Yılın Oyuncusu’ ödülünü alırken Tottenham da Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkmayı başarıyordu. Redknapp’la çok başarılı sezonlar geçiren Tottenham, Chelsea’nin Şampiyonlar Ligini kazanmasıyla 4. olmasına rağmen Avrupa Ligi’ne gidebildi ve Redknapp’la yollar ayrıldı. Bu ayrılık katiyen hocaya yüklenen bir başarısızlık olmamakla birlikte, Londra ekibinin başkanı Daniel Levy’nin planlarıyla alakalıydı. Redknapp harika işler yapmakla birlikte takıma bu aşamadan sonra verecek fazla bir şeyi kalmamıştı ve geçmiş senelerdeki Juande Ramos tercihine benzer şekilde, Kıta Avrupası’ndan gelecek vadeden bir futbol çılgını başa getirildi: Andre Villas-Boas. Redknapp’ın tempolu 4-4-2 düzeninde Gareth Bale kendini yalnızca Adaya değil tüm dünyaya tanıtmış oldu. Fakat Levy’nin tercihine paralel şekilde, bu düzenin bir yerde sınırları vardı ve Bale’i de daha tek tip, yalnızca sol koridor oyuncusu olarak sınırlıyordu. Her ne kadar Redknapp yansıtıldığı kadar ‘bilgisiz’ biri olmasa da, gerçek buydu. Profil Kıtalı hoca yoluyla evrim HF # 70 Villas-Boas’ın gelişiyle 4-2-3-1 şablonuna dönen ve Dembele gelene kadar ciddi orta saha zaafiyeti ve forvette yalnızlık çeken Tottenham, bu oyuncunun gelişiyle pek çok sorununu çözdü. Buradan sonra da aşama aşama hocanın kafasındakileri uygulamaya başladılar. Tottenham mükemmel hücum futbolu oynamaktan ziyade bilinçli oynuyor ve topa sürekli sahip olduğundan yenilmesi her maç daha da güçleşiyor. Ligde 10 maçtır kaybetmiyorlar ve bu seride iki maç haricinde %55 topla oynama oranının altına düşmediler. Tottenham’ın sezon seyrinde uzunca bir süre 4-2-3-1’den tekrar 4-4-2 şablonuna dönmesi ezbere konuşmaya işaret edebilir, lakin böyle değil. Şablonlar aynı olsa da bu düzende Bale’e tanınan rol ve takımın oyun şekli bir önceki dönemden daha farklıydı. Redknapp’la kanat ortalarının daha ağırlıkta olduğu tempolu bir oyun oynayan Tottenham, Villas-Boas’la daha fazla topa sahip olan ve daha garantici, daha fazla paslı bir sistemi tercih ediyor. Holtby, Dembele gibi merkezden kat etmeyi hızlandırabilen oyuncularla hücum oyunlarını geliştirebiliyorlar ama onlar olmasa dahi kurgunun yarattığı temel üzerinden yenilmesi güç bir takım oluşturuyorlar. Bale, Redknapp’la büyüyüp sahneye çıktıktan sonra Villas-Boas’ın yol göstericiliğinde çok daha geniş perspektifli bir oyuncuya doğru son hız ilerliyor. Kim bilir, belki de Evra’nın üzerinden kafa vurarak atacağı goller de yakındır. Harry Redknapp deyince akla ilk olarak sayıları küçümsen, eski kafalı hoca tiplemesi akla gelir. Tahtaya bir şeyler yazmaktan fazla hoşlanmaz. “Formasyonlar, taktikler üzerine sabaha kadar konuşabilirsiniz, ama benim için futbol futbolcularla ilgilidir. 4-4-2, 4-2-31 veya 4-3-3, sayılar bana güzel bir oyun ifade etmiyor. Benim için %10 formasyon ve %90 oyunculardır.” Yine de bu Redknapp’ın ‘vur gitsin’ futbolu oynattığı veya futboldan az anladığı anlamına gelmiyor. Taktikler üzerine yapılan fazla soyut anlayıştan yakınıyor demek, daha doğru. Keza eski kafa Redknapp’ın QPR’ıyla taktik manyağı Villas-Boas’ın Tottenham’ı bu yıl karşılaştıklarında bunlardan sözüm ona eski tip 4-4-2 oynayanı Tottenham, Taarabt’ın sahte 9 oynadığıysa QPR’dı. Başka örnekler de verilebilir. Maç kazandıran adam Gareth Bale’in özellikle son aylardaki performansı ve maç kazandıran golleri dikkat çekiyor. Galli oyuncu, geçtiğimiz Aralık sonunda Aston Villa’ya 3 gol birden atarak hem hat-trick yapıyor, hem de 3 puanı getiren isim oluyordu. Ardından Premier League’de çıktığı Ocak sonu ve Şubat ortasındaki 10 günde oynanılan 3 maçta 4 kez fileleri sarstı takımına 7 puanı tek başına getirdi. Norwich deplasmanında 80. dakikada beraberlik golünü atan Bale, West Brom deplasmanında da 3 puanı tek golle getirdi. Kadrosuna kattığı Fransız yıldızlarla sükse yapan Newcastle’a karşı da Tottenham’ı iki kez öne geçirdi ve 3 puanı takımına kazandırarak Şampiyonlar Ligi potasına tutunmasına yardımcı oldu. Bale bu periyotta sadece ligde değil, Avrupa Ligi’nde de Lyon’u yıkan isimdi. White Hart Line’da ilk yarının sonunda kazanılan serbest vuruşu filelere gönderirken ikinci yarıda yenilen golle birlikte maçın 1-1 biteceği tahmin ediliyordu. Fakat Bale son söz söylememişti. 90. dakikada benzer uzaklıktan kazanılan serbest vuruşu yine filelerle buluşturarak rövanş için Tottenham’ı avantajlı konuma getiriyordu. Profil Bale bu sezon lige 13, Avrupa Ligi’nde 2, lig kupasında 1 ve federasyon kupasında 1 gol attı. İLKER YILMAZ HF # 70 Emre Özcan DROGBA KAFA KARIŞTIRDI Taktik Analiz Fildişi Sahilli yıldızın başarılı performansına karşın dizilişte yarattığı problemler Galatasaray’ın başına bela oldu. Drogba’nın Akhisar performansı Fatih Terim üzerinde etkili oldu ancak bunun sahaya yansıması üzerine düşünmek gerek… HF # 70 Çarşamba akşamı Galatasaray kendisi adına sezonun süreç içerisindeki en kritik maçına Şampiyonlar Ligi ikinci turunda Schalke 04 karşısında çıktı. Gerek Wesley Sneijder ve Dider Drogba transferleri sonrasında camianın elde ettiği moral motivasyon, gerek ligde arka arkaya alınan galibiyetlerle hedef elbette galibiyet, hatta avantajlı skordu ama Galatasaray ikisini de alamadı. Bunda da en büyük etken fazlasıyla hatalı ana plan sonrasında sahada görünenlerin ikinci yarıyı da etkilemesiydi. Oldukça kötü bir ilk yarı sonrasında vasat bir ikinci yarıyla birlikte 1-1’lik skor geldi. Akhisar Belediye maçı sonrasında Fatih Terim’in yaptığı açıklama görece kolay görünen bir lig maçında Schalke maçı öncesinde yapılan denemelerin bir yansıması şeklindeydi. Zira bir teknik adamın en doğal haklarından biri de kendisi için feda edilebilecek maçlarda yapacağı rotasyon ve taktik denemelerdir. Fakat özellikle Akhisar maçının ilk yarısından sonra ilk defa denediği bir düzeni Schalke maçının ana planı olarak kopyalaması, ligdeki çok başarısız ilk 60 dakika sonrasında çok da anlamlı görünmedi. Yapının Schalke’nin güçlü taraflarıyla bileşimi maç öncesinde görülebilecek sıkıntıları da beraberinde getiriyordu. 4-4-2 yine iş başında Galatasaray maça önde Burak-Drogba ikilisinin arkasında Wesley Sneijder’in sol kenarda olduğu dörtlü bir hatla ve yaklaşık 1.5 sezondur ana yapısı olan 4-4-2’yle başladı. Burak Yılmaz’ın çok formda olması, Didier Drogba’nın da Akhisar maçını kurtaran 10 dakikalık performansı muhtemelen Fatih Terim’i iki oyuncuyu da ilk 11’e yerleştirmeye itti ve hoca oyuncuların birincil pozisyonlarından feragat etmek yerine arka alandan, Wesley Sneijder’in veriminden almanın daha doğru olduğunu düşündü. Ama öyle olmadı. Wesley Sneijder’in milli takım ve Inter’deki kariyerinin zirve iki yapısında 4-2-3-1’in forvet arkasında bulunması elbette Sneijder’in bir takımda alacağı pozisyonu tartışılmaz ve tek konuma indirmiyor fakat kariyerinde sol kenar performansı sayılı bile olmayan Hollandalıyı tüm hücum organizasyonu özellikle Lewis Holtby’nin Tottenham’a gidişi sonrasında kenarlara kaymış olan Schalke’ye karşı sorunlu sol bek Albert Riera’nın önüne koymak oldukça kötü fikirdi. Vasat pres Taktik Analiz Didier Drogba’nın tam hazır olmaması ve Burak Yılmaz’ın başka bir oyuncu olması ön alandaki presi düşüren unsurlarken özellikle ilk 15 dakika içinde bulunan gole rağmen baskı konusu fazlasıyla problemliydi. Önde prese giden Drogba ve Burak arkasından hiç kompakt bir yapı içinde destek alamadılar ve Schalke’nin çıkışlarıyla geriye itilen Galatasaray orta sahasıyla hücum hattı arasında Drogba’nın zaman zaman şikayette bulunduğu önemli boşluklar meydana geldi. HF # 70 Burak Yılmaz’ın beceri dolu golü sonrasında Fatih Terim, maçın başında risk aldığını sistemi hemen 4-2-3-1’e çevirerek gösterdi. Burak Yılmaz önde tek kaldı, Drogba sol kenara çekildi ve Sneijder merkeze geçti ama Schalke’nin devam eden sağ kanat hücumlarıyla Fatih hoca bundan da çok çabuk vazgeçerek maç başındaki yapıya geri döndü. Galatasaray ön alanda top tutamadı, Melo ve Selçuk’un Schalke hücumlarıyla geriye yaslanması, solda pasifize olmuş Sneijder ve bu seviye için facia zeminle birlikte topun sahibi olmak bir türlü mümkün olmadı. Schalke’ye verilen her top onların sağ kenar hücumu olarak Galatasaray kalesine iniyordu. Pragmatizm ve denge gerek Taktik Analiz Yapılması gereken neydi? Aynı oyuncularla Schalke’yi düşünerek daha farklı bir diziliş ortaya çıkarılabilirdi. Elde sol açık performansı bulunmayan Wesley Sneijder’i 4-2-3-1’de kenarda kullanarak Drogba’yı önde tek bırakıp Burak Yılmaz’ı sağ kenardan getirmek ve Riera’nin önünü de solda oynamaya Bayern Münih döneminde alışmış Hamit Altıntop’la kapatmak mümkün olabilirdi. Burak Yılmaz’ın 2010/2011 sezonunda sağ kenardan gelerek attığı 19 gol, orada performans verebilmesi yönünden ideal bir referans. Bu yapıyla Galatasaray hem savunma yerleşiminde daha dengeli, hem yıllardır devam eden kenardan ceza sahası koşusu yapmayan oyunu kontenjanını Burak’la doldurarak hücumda daha çeşitli, hem de Sneijder’i gerçek yerinde kullanma lüksüne sahip olabilirdi. Ama Fatih hoca öyle düşünmedi ve ilk yarı boyunca bağıran gol biraz da şanssızlık sonucu devrenin sonunda kalede görüldü. HF # 70 İlk yarıdaki aksaklıklar ve 1-1 sonrasında ya sistem değişikliği yapılarak ideale dönülecekti ya da aynı yapı üzerinde kenardan getirilebilecek tek yaratıcı Amrabat’la birlikte eksik Sneijder ve Drogba’dan biri çıkacaktı. Drogba’yı kenara alarak bu sezonun en iyi maçı olan Antalyaspor maçındaki 11’e ve dizilişe dönmek mümkündü ama Fatih Terim, Sneijder’le birlikte klasik 4-4-2’yi tercih ederek Drogba’nın mucizelerinden bekledi. Amrabat’ın direnciyle Riera’nın önü kapandı ve Schalke’nin bulduğu tek delik tıkanarak oyuna biraz daha denge kazandırıldı ama bu yapının en büyük eksiği olan önde baskıya cevap verememe ve set oyununa rahat geçememe sıkıntıları elbette dibe vuran yaratıcılıkla birlikte ikinci 45 dakika boyunca devam etti. Son yarım saatte biten ve takıma yük olmaya başlayan Drogba’nın 90 dakika oyunda kalması da istenen baskının kurulamamasında muhtemelen etkiliydi. Tek yol 4-2-3-1 Akhisar Belediye maçındaki son yarım saatlik aksiyon taraftar, medya ve camia üzerinde büyük bir etki yarattı ama görünen o ki, ligdeki son maç Schalke öncesinde Galatasaray için pek de faydalı olmamış ve Fatih Terim’in kafasını karıştırmış. Didier Drogba’nın ilk 11’de oynayacağı ilk maç için Schalke mücadelesi fazlasıyla riskliydi ve direkt Drogba odaklı olmasa da onun varlığıyla oluşan dezenformasyonlar Galatasaray’ı büyük bir dezavantaja soktu. Almanya’da bu skor telafi edilebilir mi? Schalke’nin çok daha iyisini elde edebilecek futbolu oynaması ve sonuç bu anlamda bir teselli olabilir ama Almanya’daki maçta Burak-Drogba-Sneijder üçlüsünü kaldırmanın tek yolu 4-2-3-1 olacak gibi görünüyor ve bunun dışındaki denemelerle Galatasaray’ın şansı dibe vurabilir. Kaçan fırsat elbette büyük ama yanlışların farkına varılması durumunda iyi bir dış saha takımı olan Galatasaray, işi tersine çevirme şansını orada mutlaka yakalayacaktır. İlker Yılmaz Tartışma son buluyor! 1966 Dünya Kupası’nda Hurst’ün vuruşu direkten döndü ve yardımcı hakem Tevfik Behramov orta çizgiye koşarak golü verdi. İngiltere’nin aldığı ilk ve tek Dünya Kupası 47 yıldır tartışılıyor. Bunun gibi birçok pozisyon da öyle. FIFA artık bu tartışmalara son vermeye kararlı. Derleme Geçtiğimiz hafta Trabzonspor’la Fenerbahçe arasında oynanan lig maçında Adrian’ın mükemmel vuruşu Egemen tarafından savuşturuldu ve ‘Top çizgiyi geçti mi? Geçmedi mi?’ tartışmaları alevlendi. Biz bu meseleyi tartışadururken FIFA sanki bizi duydu ve bir açıklama yaptı: “Gol çizgisi teknolojisi 2013 Konfederasyon Kupası ve 2014 Dünya Kupası’nda uygulanacak.” HF # 70 Yıllardır tartışılan ama bir dönem unutulur gibi olmasından sonra 2012 Dünya Kupası’nda Lampard’ın Almanya’ya attığı bariz golün hakem tarafından topun tamamının çizgiyi geçmediğine kanat getirip verilmemesiyle gol çizgisi teknolojisi ciddi ciddi tekrar masaya yatırıldı ve karar verildi. Hatırlarsınız ülkemizde de meselenin daha iyi anlaşılması için Erman Toroğlu tuvalet kağıdından çizgi yapmış ve eline aldığı topla nasıl gol olup olmayacağını uygulamalı olarak anlatmıştı. Uygulama ilk olarak Japonya’da denendi. FIFA, Kulüpler Dünya Kupası’nda gol çizgisi teknolojisini kullandı ve herhangi bir sorun yaşamayınca hayata geçirme kararı aldı. Esasında daha erken alınabilecek kararın ertelenmesinde Michel Platini’nin payı var. UEFA’nın patronu maliyete vurgu yapmış, Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi’nin oynanacağı statlarda bu teknolojiyi uygulamak için 32 milyon avro harcamaları gerektiğini belirtmişti. Platini ayrıca futbolda teknolojinin kullanımına karşı olduğunu sık sık dile getiriyor. FIFA’nın almış olduğu bu karar gelecekte futbolda diğer tartışmalı kararların da çözümü için bir yol açabilir. Belki de onlarca yıldır hakemin dudakları arasındaki düdüğe bakan kararların bir ‘bip’ sesiyle de sonlanabilir. Ve futbolun ruhuna aykırı olup olmadığı her zaman sorgulanacaktır. Hayatım Futbol olarak konuyu tecrübeli gazeteci Hakan Can’a, genç nesil yorumcu Ali Ece’ye ve yeni nesilin sıkça kullandığı sosyal medya platformu twitter’da taraftara sorduk; HAKAN CAN Oyunun ruhuna aykırı olsa da adaletsizlikleri önlemek için teknolojiden faydalanmak şart. Almanya ile İngiltere arasında oynanan 2012 Dünya Kupası maçında yaşananlar aklımızda. 1966’da hala gol olup olmadığını bilmiyoruz ama 2010 Güney Afrika’da Lampard’ın şutu kale çizgisini yaklaşık 80 cm geçtiğini hepimiz gördük. Yalnız maçın değil, şampiyonanın sonucuna etki eden bir hataydı. Belki de İngilizler maçı alıp finalde İspanya’nın rakibi olacaktı, belki kupayı alacaktı kim bilir... Yıllar önce Fenerbahçe Beşiktaş maçında Semih’in gol olduktan sonra çıkardığı pozisyon, geçtiğimiz hafta Trabzonspor-Fenerbahçe maçında Egemen’in son anda uzaklaştırdığı top ve uluslararası maçlarda aklımıza gelen iki örnek gösteriyor ki çizgi hakeminin gözü durumu tespit etmek için yeterli değil. Adaletsizliği önleme açısından suyunu çıkarmadan teknoloji sadece gol pozisyonları için kullanılmalı. Ofsayt mıydı, faul müydü bakılmaya başlanırsa oyunun ruhuna da zarar verir. Derleme ALİ ECE HF # 70 Yıllardır bu çok tartışılan konu aslında çok daha önce çözülebilirdi, çözülmeliydi. Maçlardan sonra programlarda 5-6 saatte yakın konuşulabilen görüntüler, ilk olarak o maçtaki kritik kararı verecek kişiye gösterilmeliydi. Bu, hakemlerin en doğal hakkı olmalıydı. Diğer sporlarda olan, örneğin tenisteki çizgi bağlamındaki itiraz hakkı, rugby’deki yine benzer şekilde hocalara tanınan hak ve diğer birçok spordaki itiraz hakkı neden futbola tanınmadı? Çünkü futboldaki para hiçbirinde dönmüyor. Dünya futbol endüstrisinden en fazla parayı götürenlerin işine geliyor bu. Örneğin 2010 Dünya Kupası play-off’unda oynanan İrlanda-Fransa karşılaşmasındaki Thierry Henry’nin bütün dünya tarafından görülen elini sadece ve sadece maçın hakemi Martin Hanson görmedi. Daha doğrusu görmezden geliyormuş gibi yaptı. Çünkü mutlaka ve mutlaka Fransa’nın Dünya Kupası’nda olması gerekiyordu, futboldaki egemen düzenin devam etmesi için. Ne de olsa İrlanda Milli Takımı’nın, Fransa Milli Takımı kadar reklam ve sponsorluk anlaşması yoktu. Bu iş sadece çizgi teknolojisiyle kalmamalı, maçların adil yönetimi konusunda hakemlere her türlü teknolojik imkan sağlanmalıdır. Reyting uğruna futbol programlarında defalarca gösterilen hakem hataları da böylece minimuma inecek ve daha fazla futbol konuşulacaktır. Daha fazla futbol konuşunca da futbol daha fazla gelişecektir. Özellikle de bizim ülkemizde. Twitter’dan taraftar yorumları @ASY1905GS: Geç bile kalındı. @ramazanozblt: Hakemlerin üstünden yük kalkar. @Faruk23_: Gol çizgisi kararı futbolun doğal akışından çok adalete direk etki ediyor. Bence bir mahsuru yok. Doğru karar. @argentinos_Jr: Kesinlikle hayır. Futbolun içinde hatalar ve adaletsizlikler olması onu hayata benzeten şey. @KNLTNDL: “Nihayet” dedirten bir uygulama olacak. Bu geç kalınmanın kurbanı 2010 Dünya Kupası’nda İngiltere olmuştu(İngiltereAlmanya). @fpekarli: İnsan kusurları bu oyunun heyecanını devam ettiren şeylerden biriyken olmamalı bu. Futbolun tadını metalik kılacak bu karar. @MaMimiaaa İyi veya kötü ama en azından bizi TV programlarında ‘Top çizgiyi geçti mi? Geçmedi mi?’ tartışmalarından kurtaracaktır. Derleme @BMazlum5: Geç bile kalındı. Futbolda bu kadar büyük paralar dönerken kritik pozisyonlarda teknolojiyi kullanmak gerekir. HF # 70 @ktugay: Netice itibariyle olan 2000’li yılların öncesindeki futbol maçlarında bu duruma müteakip mağdur kalan takımlara olacak. En basitinden bakınız: geoff hurst’ün tartışmalı golü, yıl 1966, Dünya Kupası finali. Gelişmiş bir teknoloji yok. @lapaumundial: Çok duyarız futbol hatalar oyunudur, hakemler de bu oyunun bir parçası. Heyecanı azaltabilir. @bozkayaveli: Teknoloji insanların hayatını kolaylaştırmak için var ve böyle bir teknoloji doğru karar verecekse mutlaka olmalı. @UgurOksay: Futboldaki amatör ruh iyice kayboldu. Her ne kadar çok kızsak da futbol hatalarla güzel. Alper Öcal Yerçekimsiz Balotelli Milano derbisi 105. yılında ve klasikler arasına girmiş bu rekabetin tarihine yeni bir sayfa eklenecek. Künyesinde ‘Mario Balotelli – 2013 Milan’ yazıyor ama hikâyenin başlangıcı aslında 6 yıl öncesine dayanıyor. Profil Gascoigne’nin günde 15 kutu bira ve yüksek dozda antidepresan alarak unutmaya çalıştığı bir dünyada, yıldız futbolcuları üçüncü sayfa haberleriyle tanımlamaya çalışmak nafile. HF # 70 Gazza’yı Gazza yapan nasıl korkunç bir sessizlik ve ciddiyet istediği basın toplantısında aniden, sesli osurmak değilse; Balotelli’yi Balotelli yapıp, manşete taşıyan da müstakil evinde havai fişek patlatıp neredeyse afete yol açması kabilinden onlarca vaka değil. Böylesi açıkça vasat bir Gascogine taklidi olmaktan farksız; ama ertesi gün Manchester derbisinde 2 gol atıp, markörünü oyundan attırıp, Old Trafford’da 6-1’lik zaferin mimarı olmak eşsiz. Vasatlık kendi üzerinde kimseyi görmezken, yetenek her zaman dehayı tanımlıyor. Balotelli sadece saf futbol yeteneğini elit seviyede parlatabildiği için değil, aynı zamanda yerçekimsiz hayatıyla futbolu bir arada devam ettirebildiği için de bir dahi. Süper Mario oynadığı iki büyük ligde de şampiyonluk ve federasyon kupalarını kazandı. İngiltere’de klasikler arasına giren, son haftadaki QPR maçında şampiyonluk golünün hazırlayıcısıydı. 42 yıl sonra gelen FA Cup zaferinde finalin en iyi oyuncusu seçildi. Inter formasını daha 18 yaşındayken ve üçüncü kez giyiyor olmasına rağmen, 2008 İtalya kupası çeyrek finalinde Juventus’a iki gol birden atarak final yolunu açtı. Aynı sezon süper kupa finalinde Roma karşısında, oyuna girdikten 15 dakika sonra attığı golle Inter’e kupayı getirenlerden biri oldu. Inter tarihinin kupadaki en genç yaşta gol atan futbolcusu ünvanıyla Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu turu attı. Euro 2012’de hiç kimse İtalya’ya şans vermezken, doğal şampiyonluk favorisi Almanya karşısında, üstelik yarı final maçında sadece pahalı arabalar değil maç da alabileceğini kanıtladı. UEFA tarafından turnuvanın en iyi takımına seçildi. Balotelli’nin başarılarının kısa bir özeti. Futbolculuğu hep ikinci planda konuşulsa ve pek çok kişi sohbeti açıldığında onu park cezaları, haşarılıklardan ibaret bir zengin bir şarlatan sansa da; Balotelli daha 22 yaşında olmasına rağmen başarılarla dolu kariyere sahip özel bir yıldız. Bonservisine ödenen para şimdiden 42 milyon €’yu aştı ve yeni yılda ikinci Milano seferine başladı. Pato değil Balotelli 2007 yazında İtalya transfer gündemini uzun süredir Milano’nun iki devinin Alexandre Pato mücadelesi meşgul ediyordu. Brezilyalı süper yeteneği Milan kapmıştı ve ertesi gün La Gazzetta Dello Sport’ta Inter başkanı Moratti’nin bir demeci yer alıyordu. “Pato’ya gerçekten ihtiyacımız yok, bizde Balotelli var.” Moratti’nin haftalardır uğraştığı bir transferdeki başarısızlığının ardından ani bir U dönüşüyle isimsiz Balotelli’ye sarılması avuntu ve kedi – ciğer ilişkisi kapsamında yorumlanmıştı. Oysa biraz arşivi kurcalayınca bu demecin gayet aklıselim verildiği belliydi. Balotelli kulübün U17 takımı olan Allievi Nazionali formasıyla çıktığı 19 maçta 20 gole sahipti. Fiziğin çok belirleyici olduğu altyapı takımlarında bu istatistik de çok önemli durmuyordu ama aynı anda Türkiye’deki A2 muadili olan Primavera’da da ter döktüğünü ve 11 maçta 8 gol attığını öğrenmek başkaydı. Üstelik bu gollerden biri şampiyonluk maçında kaydedilmişti. Profil Moratti şaka yapmıyordu . HF # 70 Inter Yolu Filmi başa saralım. İtalya’ya göçen Ganalı Barwuah çiftinin Sicilya’da doğan haymatlos oğlu Mario, iki yaşında geçirdiği bir bağırsak hastalığının ardından tıbbi gereksinimleri karşılanamadığı için Brescia’da yaşayan Balotelli ailesine evlatlık verilmişti. 5 yaşında başladığı futbolda, yeteneklerinin önce Mompiano, ardından San Bartolomeo ve Lumezzina’da anında farkedilmesi uzun sürmedi. Yeteneklerinin yanı sıra, eşsiz fiziği sebebiyle önce Mompiano’daki hocası Giovanni Valenti ardından da Lumezzane’de Walter Salvioni onu kendinden daha büyüklerle oynatmaktan çekinmedi. Galliani onu neden aldığını çok iyi biliyor ve Balotelli yeteneğini kaybetmediğini, kariyerine belki de yeni başladığını Milan formasıyla çıktığı 3 maçta attığı 4 golle gösterdi bile. 2005 yılında, Serie C’de federasyonun özel izniyle Padova karşısında Lumezzane formasıyla ilk kez profesyonel bir maça çıkan Balotelli lig tarihinin en genç futbolcusu ünvanını da almıştı. Hayatını kazandığı Inter’de oynarken bile Milan tribününe giden, kaptanı tarafından canlı yayında beyinsizlikle nitelenen Balotelli, tuttuğu takımla ilk derbi sınavını Pazar günü verecek. Fonda Moratti’nin pişmanlık dolu ses tonuyla, 2011 Kasım’ında söylediği “yarın sabah geri alırdım” türküsüyle... Walter Salvioni o günleri şöyle anlatıyor: “Genç takım antrenmanındaydım ve Mario’yu izlemeye başladıktan 5 dakika sonra onu A takıma alacağımı genç takım antrenörüne söyledim. Olmaz, daha çok genç diyerek karşı çıkmıştı ama tek bir idmanla oynadığı yarım saatte maçı kazanmamızı sağladı. Taktikleri dinlememesi ve antrenmanı hemen terketmesi dışında kusursuz bir futbolcuydu.” Balotelli iki kez giydiği Lumezzane formasıyla piyasaya çıkar çıkmaz uluslararası yetenek avcılarının radarına girdi ve başta Barcelona olmak üzere Chelsea, Liverpool ve Tottenham’ın ilgisini çekti. Barcelona’da denemelere çıkıp 3 maçta 8 gol attığı halde transferi gerçekleşmedi. Problem haymatlos olması ve 18 yaşına kadar Ganalı göçmen etiketinden kurtulamıyor oluşuydu. Profil Kapıyı son çalan Fiorentina ve Inter’di. Ailesinin seçimi Floransa şehrinin Brescia’ya uzak olması sebebiyle, daha yakında olan Inter oldu. Sonrası malum. HF # 70 Balotelli’nin bir Milan taraftarı olduğu ise yıllar sonra bir şov programında Milan forması giyerken görüntülendiğinde ortaya çıktı. II. Milano Seferi 3. babası Mancini bir Avrupa kupası maçından sonra, “Seni neden aldığımı bilmiyorum, sen bir aptalsın” demiş ve 2,5 sezonun ardından pes ederek onu çok sevse de artık tükendiğini, söyleyecek sözünün kalmadığını, gidişatının kötü olduğunu ve yeteneğini kaybetmeye başladığını belirterek Manchester City’den yollamıştı. Fırat Topal Bizim Mahallenin Kulübü AFC Wimbledon Gittim, Gördüm, Yazdım 80 ve 90’ların unutulmaz takımı Wimbledon’ın son durumunu yerinde inceledik. HF # 70 5 Mayıs 1988’de “Çılgın Çete” Wimbledon FC’nin, Lady Diana’nın şahit olduğu Wembley’deki F.A. Cup finalinde Kenny Dalglish’in Liverpool’unu 1-0 mağlup etmesinden çeyrek asır sonra, çetenin mirasçısı kulüp Londra’nın taşrasında varolma savaşı veriyor. Gerçek anlamda “Halkın Takımı” AFC Wimbledon’ı yerinde izlemek için İngiltere’deydik. John Fashanu, Lawrie Sanchez, İrlanda eşrafından Terry Phelan, ufaklık Dennis Wise, istese topu Wembley’den Wimbledon’a kadar fırlatabilecek adam Dave Beasant… Ve elbette Crazy Gang’in üyesi olmayı sonuna kadar hak eden, bugünün sert çocukları Gattuso, Balotelli, Barton gibi adamları ezan okununca eve koşan muhallebi çocuklarına çevirecek olan Vinnie Jones (kendisi için David Ginola’nın “ona futbolcu demek bile yanlış, videoları gelecek nesillere izletilmeli” demişliği de vardır). Bu çeteye daha sonra Jamaika diyarından Robbie Earle, Marcus Gayle katıldılar ama asıl çekirdek kadro bu adamlardan oluşuyordu. Özellikle Dave Bassett zamanındaki oyun felsefesi “Beasant topa yüklensin, sahadakiler rakibi hırpalasın, aradan 1 tane çakarız” olan takım için Gary Lineker “Wimbledon’ı izlemenin en güzel yolu Teletext’tir” şeklinde enfes bir laf etmiştir. Ama tabii bu stil İngiltere’de zamanında çok iş yapmıştır, zira The Dons, 1983’de İngiltere 4.Ligi’nde şampiyon olduktan sadece 3 yıl sonra 1.Lig’de mücadele eden bir takım haline gelmiştir ki bunda Bassett’ın payı büyüktür. 14 yıl aralıksız olarak, 1992’den itibaren de Premier League’de mücadele eden Wimbledon milenyumun son sezonunda kendisini küme düşmüş halde buldu. 4 yıl sonra da kulübün Sam Hammam tarafından 2 Norveçli iş adamına satılması, iflas, kayyuma devredilme ve Pete Winkelman’ın devreye girişi derken önce 3. kademeye düştüler. Ardından da Winkelman kulübü Milton Keynes’e taşıdı ve adıyla armasını değiştirip bambaşka bir kulüp haline getirdi, ama ne hikmetse kazanılan kupaları müzede tutmayı sürdürdü. Bu felaket yaşanırken 2002 yılında, taraftarlarca kurulan ve yolculuğuna 9. ligden başlayan AFC Wimbledon 9 yıl sonra İngiliz profesyonel futbol ligine dönmeyi başardı ve League Two yani 4.kademede mücadelesini sürdürüyor. Bir dolu badire atlattılar, ama 1889’da temeli atılmış bir tarihin asıl sahipleri olarak hiç yılmadılar. Vinnie Jones, 2010 yılında, o efsane federasyon kupası zaferinde boynuna taktığı madalyayı kulübe bağışladı. İngiltere seyahati gelip çattığında, bu fedakar insanları ziyaret etme zamanı gelmişti. Menüde Crystal Palace’ın Middlesbrough ile oynayacağı maçta Selhurst Park’a gidip koltuğuma oturarak maçı izlemek de vardı ama (ki Wimbledon 90’larda stadyumu Palace ile paylaşmıştı) biz Londra’nın güneydoğusuna yapılacak tren yolculuğunu tercih ettik. Gittim, Gördüm, Yazdım Norbiton nere ola ki? HF # 70 AFC Wimbledon’ın bugün maçlarını oynadığı Kingsmeadow Stadyumu için Londra’nın Waterloo istasyonundan Shepperton’a giden trene binmeniz gerekiyor ki biz de öyle yapıyoruz. Normal fiyatı 5,70 pound olan yolculuk için günlük kartınızı da kullanmanız mümkün. İnmeniz gereken durak ise Norbiton. Londra’ya 25 dakika uzaklıkta, 9 bin nüfuslu, Viktorya döneminden kalma mimarinin göze çarptığı bir kasaba. İngiltere’de özel bir işiniz yoksa uğramayacağınız topraklardan. Emeklilerin bahçe işleriyle uğraştığı, yeni evlilerin çocuk yetiştirmek için kaçtıkları banliyö muhitlerinden birisi. Ama bizim dev konut projeleri gibi aşırı doz betondan ziyade daha göze hoş gelen daha iç ısıtan bir mimari. Sokaklardan geçerken bir kapıyı çalıp “5 çayına geldik ama ben oralet içerim, TRT-4’ü açın Smith’le İngilizce egzersizleri yapıcam” diyesi geliyor insanın. Tabii Norbiton’a inince uzaklara bakıp stadyum ışıklandırmalarından yolumu bulurum ya da tabelaları izlerim olmuyor. Paşa paşa İngiliz futbolunun unutulmaz figürlerinden Vinnie Jones. Gittim, Gördüm, Yazdım trenden sizinle inen grubun peşine takılmak durumundasınız. Boyunlarda sarı-mavi atkılarla, yılların yorgunluğunu ve yakın tarihin bıkkınlığını takınmış yüzler, bir de takımın ligin son sırasına adım atması sebebiyle işlerin uzun süre iyi gittikten sonra rüzgarın hafiften ters yönden esmesi sebebiyle kuşkulular, ama bu bir cumartesi öğleden sonrası için yollara düşmelerine engel değil. HF # 70 Kingsmeadow öyle tek soruşta bulabileceğiniz bir stadyum değil. Önce sağa, sonra sola, sonra yine sağa sonra bir taraflara dönüyorsunuz ve mahalle aralarından geçerek ancak ulaşabiliyorsunuz. Sports Interactive ve Football Manager posterleri her tarafta gözünüze çarpıyor çünkü nice genci sabahlara kadar ayakta tutan (hatta bazı Koreli psikopatları komaya sokan) oyun AFC Wimbledon’ın baş sponsorlarından ve takımı ayakta tutuyor. 4 bin 800 kişilik bu ufak stadyumda oturulacak tribünler ya deplasman taraftarına ait ya da sezonluk biletlerle kapılmış durumda. Dolayısıyla taç çizgisi boyunca uzanan bir tribün ve kale arkasındaki Tempest End (ki ateşli taraftarların mekanı) maçların tamamen ayakta takip edildiği tribünler. Biz de Tempest End’in en köşesinde korner bayrağının dibinde yerimizi alıyoruz. Saha adeta iki adım önümüzde ve “İşi Olmayan Giremez” babındaki tabela bizi vicdanımızla baş başa bırakan tek etken. Dan Dun Wimbledon Lineker’in 25 yıl önce söylediklerinden değişen bir şey yok. Wimbledon maça başladığında topa Kraliçe ne verdiyse vurmaya başlıyor ve tribündeki emektar kurtların deyimiyle “acı verici derecede kötü” oynuyor (painfully bad). O emektar kurtlardan birisi artık oyundan bezmiş olacak ki salça olacak adam arayıp doğal olarak, yaradanın ona bahşettiği boy sebebiyle zorluk yaşayan maçın hakemi Steve Bratt’te karar kılıyor ve kendisine “koduğumun işe yaramaz cücesi” (useless f...ing midget) diye bağırıyor. O sıkıcılıkta biraz etrafa göz gezdiriyorum. Elinde maç kataloğuyla tribünü bir sağa bir sola kat ederek satış yapmaya çalışan teyze, tribünleri gözlemekten çok sahaya arkasını dönerek Vishnu’yu arayan bir Wimbledon’ın maskotu Haydon. Gittim, Gördüm, Yazdım surat ifadesiyle başka boyuttaki Hint asıllı genç güvenlik görevlisi, ufak boyuttaki stadyumun dışına giden her topta “ulan mahalle maçında bu kadar olmuyor, bir dahakine atanalırspor” diye söylene söylene gidip stadyum dışında topu bulan ufaklık ve elbette maskot Haydon. Devrenin bitişiyle beraber gözüm büfeye takılıyor. Çizburger 1.80 pound, hamburger 1.70 pound, makul. HF # 70 İkinci yarının başlarında Bradford tipik bir “kısa düşen geri pas” sonucunda Garry Thompson’ın ayağından golü bulup 1-0 öne geçiyor. İlk devrede hakemin boyutlarıyla uğraşan abimiz bu sefer kendi oyuncusu üzerinden 120 yıllık futbol tarihini özetliyor. “Matematik değil bu beyler, pası alacaksın vereceksin”. Bir an kendimi Sami Yen eski açıkta zannedip dönüp bakıyorum ama yok bildiğin İngiliz Richard’ı. İşkence maçı bitirecekken neden maçın başından beri kenarda olduğunu anlamadığım, “hain evlat” Milton Keynes (Dons diyeni çarparım) ile oynanan maçta da rakip fileleri sarsmış Jack Midson oyuna giriyor. O oyuna girdikten sonra en azından şişirmelerin bir anlamı var. Nitekim Hollandalı Pim Balkestein’in kestiği topa 83’te kafayı vurup durumu 1-1’e getiriyor. “Merkez korttaki Wimbledon finaline kadar oynansa bu maçta gol olmaz” diyerek çıkışa seğirten onca cengaver birden geri dönüyor. Bradford galibiyeti elimden kaçırdım diye üzülürken maçın son hamlesini Bristol City’den kiralık, renkli saçlı siyahi oyuncu Toby Ajala yapıyor. Üst üste yaptırdığı iki kornerden ikincisini gözümüzün önünde 33’lük Gary Alexander’ın kafasına indiriyor ve konuk takımın bir hafta sonraki Lig Kupası finali öncesi dünyası kararıyor. Dakikalar o sırada 90+3. Bu dakikada gelen bir son dakika golünde, bu seviyedeki bir maçta olabilecek şey oluyor ve birkaç heyecanlı arkadaş sahaya atlıyor ama atladıkları gibi geri vitese takıp tekrar tribüne çıkıyorlar. Bizim cüce 1 dakika sonra son düdüğü çaldığında ona Hobbit filminin figüranı muamelesi yapan abiye bakıyorum. “Eheheh kazandık mı lan, cumartesi mi de mübarek eyledin Wimbledon” tarzı bir şeyler geveliyor, gözlerimle “Tadım paketin, kıçında da gazete kağıdın eksik ulen, bu mu Ada futbolu?” diyesim geliyor. Dönüş yolu bilindik ölçüde taraftarları takip ederek, akşam çökerken varılan istasyon ve sonra tekrar Londra’nın merkezi. Taraftarlarından 2013 yılında toplanması gereken 400 bin paund için aylık 10 ile 150 paund arasında değişen üyelik isteyen kulübün mağazasında bir atkı kapıyorum ki raflardaki FM 2013 oyunu da gözüme çarpmıyor değil. AFC Wimbledon, galibiyete rağmen son sırada ama halen umut ışığı var (bu maçtan 3 gün sonra Northampton’la 1-1 berabere kaldılar ve son sıradan yine kurtulamadılar) Norbiton istasyonunda trene bindiğimizde aklıma Vinnie Jones’un Lock, Stock and Two Smoking Barrels filminden çıkan ve günü özetleyen cümlesi geliyor. It’s Been Emotional.... Özgehan Şenyuva ve Borja Garcia-Garcia TARAFTARLAR FUTBOLUN GERÇEK SAHİPLERİ! Kiminin Parası Kiminin Duası F.R.E.E. Kick Madonna’yı çok sevmek, onu cd’lerini satın almak ve her konserine gitmek bir insanı Madonna’nın kariyeri, hangi kostümü giyeceği, nerede konser vereceği, hangi şarkıları söyleyeceği, arkasında kimin dans edeceği ve gitar soloyu kimin yapacağı gibi konularda söz sahibi yapar mı? Peki futbolun farkı ne? HF # 70 Futbolun gerçek sahiplerinin taraftar olduğundan hareketle üretilmiş bir taraftar miti vardır. Futbolcular, başkanlar gelip geçicidir, aslolan cefakar taraftarlardır. Onlar değil midir yağmur demeden, çamur demeden maçlara giden, çoluğunun çocuğunun rızkından kesip forma alan? Bu durumda bir futbol takımının ve dahi kulübünün nasıl yönetilmesi konusunda taraftarların daha fazla söz sahibi olmasından doğal ne olabilir ki? Transferden formanın rengine, hangi oyuncunun hangi mevkide oynayacağından oyuncu değişikliğinin hangi dakikada olması gerektiğine kadar taraftarların söz hakkı olmasın mı? Zaten bu konuların hepsinde engin görüş ve bilgisi yok mu taraftarın? Bir adım öteye geçelim hatta, futbolun yönetiminde taraftarlar niye bu kadar dışlanıyor? Kurallar ve düzenlemeler ile ilgili niye kimse taraftarlara danışmıyor? Taraftara rağmen teknik direktör alınıyor veya kovuluyor, taraftara rağmen yasal düzenlemeler yapılıyor, taraftara rağmen play-off sistemi başlatılıyor ve gene taraftarlara sorulmadan aynı sistem ortadan kaldırılıyor. Yoksa taraftarların gerçekten hiç söz hakkı yok mu? Taraftarlar günümüz kirli oyununda sadece birer müşteri mi? FREE araştırma projemizin temel konularından biri de taraftarlar ve futbolun yönetimi. Bu konuda İngiltere Loughbrough Üniversitesi’nden Borja Garcia-Garcia ile birlikte Avrupa’da futbolun yönetilmesi ve düzenlenmesi konusunda kapsamlı araştırma ve analizler yürütmekteyiz. Bu konudaki bazı temel bulgu ve sorularımızı bu hafta Hayatım Futbol okuyucuları ile paylaşmak istedik. Bu yazının bazı kısımları Borja Garcia-Garcia tarafından FREE projesinin blog sayfasında (İngilizce olarak) paylaşılmıştı. Futbol Yönetimi ve Taraftarlar Taraftarların futbolun yönetiminde söz sahibi olmasının ve görüşlerinin dikkate alınmasının önemi son yıllarda ağırlık kazanan bir konu haline gelmiş durumda. İngiltere hükümeti tarafından kurulan Supporters Direct (www.supporters-direct.org) bu tartışmaların sonucunda ortaya çıkan ve taraftarların daha fazla söz sahibi olmasını mümkün kılmayı amaçlayan bir yapı. 2006 yılında yayımlanan Bağımsız Avrupa Spor Gözden Geçirme Raporu (Independent European Sport Review of 2006) i içindeki Avrupa futbolu detaylı incelemesinde de Avrupa’da hem ulusal hem de uluslararası düzeyde taraftarların futbolun dışına itildiği ve etkin futbol yönetiminin ancak ve ancak taraftarların daha fazla katılımı ile mümkün olabileceği savunulmuştur. UEFA bu yükselen dalgaya kayıtsız kalmamış ve taraftar ağlarının güçlendirilmesine destek verme kararı çıkarmış ve gene aynı nedenlerle UEFA Kulüp Lisans Sistemi içine her kulübün taraftarla ilişkilerden sorumlu bir yönetici belirlemesi koşulunu eklemiştir. F.R.E.E. Kick Türkiye Futbol Federasyonu Kulüp Lisans ve Mali Fair Play Talimatı’nın 49. Maddesi uyarınca, lisans için başvuran her kulüp profesyonel kadrosu içinde bir Taraftar İrtibat Sorumlusu (TİS) çalıştırmak zorundadır. Aynı talimatnameye göre, taraftar irtibat sorumlularının görevleri şu şekilde belirlenmiştir (madde 49, Fıkra 4): HF # 70 a) Düzenli olarak kulübün yönetimi ile toplantılara katılmak, emniyet ve güvenlikle ilgili konular hakkında güvenlik görevlileriyle işbirliği yapmak, b) Taraftarlar ve kulüp arasında bir köprü olmak ve iki taraf arasındaki diyalogun geliştirilmesine yardımcı olmak, c) Çalışmaları iki taraftan da aldıkları bilgiye ve itibara dayandırmak, d) Kulüp yönetimi tarafından verilen kararlar hakkında taraftarları bilgilendirmek ve diğer bir yandan da taraftarların görüşlerini kulüp yönetimine aktarmak, e) Sadece çeşitli taraftar grupları ve girişimler ile ilişki kurmakla kalmayıp, aynı zamanda polis ve güvenlik görevlileri ile de diyalog halinde olmak, f) Taraftarların güvenlik talimatlarına uygun şekilde hareket etmelerini sağlamak için müsabakalardan önce diğer kulüplerin TİS’leri ile bağlantı kurmak, g) Taraftarları kulübün birer parçası olmasını sağlayan projeler geliştirmek ve uygulamak olmalıdır. Şu anda Türkiye futbol Federasyonu’ndan lisans almış her kulübün bir Taraftar İrtibat Sorumlusu var. Sizin tuttuğunuz takımın da. Peki, bırakın toplantı yapıp görüş ve önerilerinizi yönetime bildirmeyi, gönül verdiğiniz kulübün Taraftar İrtibat Sorumlusu’nun adını bile biliyor musunuz? F.R.E.E. Kick FREE Projesi Soruyor: Taraftarların Söz Hakkı Olmalı mı? HF # 70 Taraftarların söz hakkı olması gerektiği kabul edilen ve savunulan bir konu haline gelmiş durumda, yapılan yasal düzenlemeler de bu konuda belirli bir aşama kat edildiğini gösteriyor. Ama biz bu konuyu bir kez daha tartışmaya açmak istiyoruz: Futbol taraftarları bu oyunun nasıl yönetileceği konusunda neden söz sahibi olmalılar ya da olmalılar mı? Bir kulübü çok sevmek, onun ürünlerini satın almak, onu izlemeye gitmek neden bir kişiyi o kulübün nasıl yönetileceği ve önemli kararlarının ne olacağı konusunda söz sahibi yapsın ki? 2008 yılında Avrupa Spor Forumu esnasında bir sohbet ortamında Borja GarciaGarcia’nın biraz da provokatif olmak için sorduğu şekilde soracak olursak, Madonna’yı çok sevmek, onu cdlerini satın almak ve her konserine gitmek bir insanı Madonna’nın kariyeri, hangi kostümü giyeceği, nerede konser vereceği, hangi şarkıları söyleyeceği, arkasında kimin dans edeceği ve gitar soloyu kimin yapacağı gibi konularda söz sahibi yapar mı? Borja’nın bu konuda görüşleri yazdığı kitaplar ve çalışmalarından zaten bellidir, taraftarların yılmaz bir savunucusudur. Bu soruyu sormasındaki amacı, taraftar-futbol ilişkisi tartışmasını derinleştirmek ve farklı kitleleri dahil etmekti. Başarıya da ulaştığı söylenebilir. Borja’nın bu provokasyonuna kestirmeden gidip, “neden olmasın” cevabı vermek yerine, hem Supporters Direct hem de Avrupa Futbol Taraftarları Ağı (Footbal Supporters Europe) üyesi arkadaşlar uzun ve kapsamlı entellektüel ve tutarlı cevaplar verdiler. Tüm cevapları detayları ile bir yazıya sığdırmamız mümkün değil, ama toplamda ortaya çok net ve güçlü bir argümanın çıktığını söyleyebiliriz: Bir takım taraftarı ile Madonna hayranı aynı değil. Futbol kulüpleri ile toplum arasındaki güçlü bağlardan ve aidiyet duygusundan hareketle, bir kulübün toplum tarafından inşası ve o topluluğu temsiliyetine kadar geniş argümanlar mevcut. Ayrıca taraftarların kulüp için karşılık beklemeden yapabileceklerinden (Gönüllü faaliyetlerden altyapı çalışmalarına), taraftarların sahip oldukları maddi ve manevi birikimlerini ve tecrübelerini kulüp ile paylaşma isteklerine kadar geniş bir yelpazede taraftarların katılımının önemi savunulabilir. Hepimizin böyle tanıdıkları vardır: Benim Beşiktaş için saha kenarında seve seve gönüllü sağlık görevlisi olabilecek beyin cerrahı profesör bir arkadaşım var mesela, ya da hukukçu kardeşim gene Beşiktaş için gönüllü olarak günlerce araştırma yapıp savunma hazırlayabilir. Taraftarlar ve Ticaret: Kiminin Parası Kiminin Duası F.R.E.E. Kick Taraftarların kulüpleri ile olan duygusal, psikolojik, sosyolojik bağları ve futbolun romatik yüzü taraftarları futbolun söz sahibi olarak görmek için kimilerine yeterli gelebilir. Günümüz modern futbolunda ise ekonomik boyutun ağırlığı bu kadar hissedilirken bu tür mahalle takımı söylemleri ekşi sözlükte batiatus mahlaslı yazarın ağlak blog yazarının osuruktan futbol romantizmi başlığına yazdığı gibi futbola haddinden fazla kıymet yükleyen insanlara mahsus görülüp eleştirilebilir. Peki taraftarlar ve futbol arasındaki ekonomik ilişkinin taraftarların futbolda daha fazla söz sahibi olmasına etkisi nasıl incelenmeli? HF # 70 Hayatım Futbol dergisinin 67.sayısında kulüplerin maddi durumları ve özellikle Avrupa futbol devlerinin maddi güçleri ile Türkiye takımlarının borçları detaylı ve güzel bir şekilde incelenmişti. Bu analizlerin ortaya çıkardığı çarpıcı bir sonuç ise, takımların taraftarlarının kulüplerin en önemli aktif mal varlıklarından olduğudur. Bu konuda en detaylı analizlerden birini yazan ve bu yaklaşımı tanıtan Sean Halim, taraftarların günümüz ticari futbolunda önemlerini incelediği çalışmaları ile gelenekselromantik toplumcu yaklaşım ile ticariekonomik yaklaşım arasında bir köprü kurmuş ve taraftarların her iki açıdan da vazgeçilmez olduğunu savunmuştur.1 Halim ve diğerlerinin görüşlerini özetleyecek olursak, günümüz ticari futbol yapısında taraftarlar bir kulübün en önemli aktif mal varlıklarını oluşturmaktadır. Bu mal varlığı kulübe hem sosyal bir güç kazandırmakta hem de çok önemli maddi gelir getirme potansiyelini taşımaktadır. Bu maddi gelir sadece taraftarların kulüp için yaptıkları harcamaları değil, maçlara alınan reklam ve yayın gelirlerini, kulüp üzerinden taraftarlara ulaşmaya çalışan sponsor ve markaları da kapsamaktadır. Bu nedenle, taraftarların kulüp hakkındaki önemli konularda söz sahibi olmaları, kulübün kaynaklarını korumak ve geliştirmek için hayati önem taşımaktadır. Müşteri mi Taraftar mı? Yukarda sunulan şekli ile taraftarların bir kulübün mal varlığı olarak görülmesine itirazların, özellikle geleneksel-romantik kanattan, yükselmesi doğal. Futbolun gittikçe ticarileşmesi ve ekonominin temel belirleyici olması birçok taraftar için rahatsız edici bir durum. Neredeyse tüm futbol coğrafyasında katılımcı ve taraftar temelli Avrupa modelinden uzaklaşıp, seyirci-müşteri temelli Amerikan spor modeline doğru bir kayma söz konusu. Amerikan modelinde, kulüpler müşteriseyircilerini tatmin etmek zorundadırlar ama bu onları yönetim işlerine dahil etmelerini gerektirmez, bkz. Madonna sorunsalı. Her türlü yönetim, iktidar ve ekonomi sorununda olduğu gibi futbolun nasıl yönetilmesi konusunda da mutlak bir doğru yok. FREE projesinde bizim bu konuyu araştırmamızdaki amacımız farklı doğruları ortaya çıkarmak ve futbolun nasıl yönetilmesi konusundaki görüşleri ve taraftarların tam olarak kendilerini nerede gördüklerini araştırmak. Bu kapsamda çok yakında Türkiye dahil sekiz Avrupa ülkesinde çok kapsamlı bir taraftar araştırması başlatıyoruz. Bu araştırmayı FREE projesi iletişim kanalları (internet sayfası, twitter, facebook) ve Hayatım Futbol aracılığı ile takip edebilir, kendi görüş ve tutumlarınızı paylaşabilirsiniz. Futbol taraftarları konusuna bir sonraki yazımızda devam edeceğiz. Football Research in an Enlarged Europe - FREE, Avrupa Komisyonu 7. Çerçeve Programı tarafından desteklenen bir Avrupa araştırma projesidir. 8 ülkeden 10 üniversitenin yürüttüğü FREE projesine Türkiye’den ODTÜ Avrupa Çalışmaları Merkezi’nden (www.ces.metu.edu.tr) Y.Doç. Dr. Özgehan Şenyuva ve Y. Doç. Dr. Başak Z. Alpan katılmaktadır. Proje hakkında daha fazla bilgiye www.free-project.eu sayfasından ve @Free_project_eu twitter hesabından ulaşabilirsiniz. Kerem Akbaş Drogba’nın parası forma satarak çıkar mı? Klişeler, pek çok duruma uydukları ve genelde doğru oldukları için klişedir. Ama ülkemizde özellikle yıldız futbolcu transferleri sonrası yapılan öyle haberler var ki onları klişe olmaktan ayıran doğru olmamaları. Ekonomi Futbol endüstrisi hızla gelişirken, kulüpler, taraftarlarının forma almak isteyebileceklerini geç de olsa düşündü. Hızla evrim geçiren sektörde forma üreticileri kulüpler için önemli bir gelir kaynağı halini aldı. Ancak ülkemize gelen her yıldız futbolcu sonrası, başlıkları süsleyen ve bonservis bedelinin forma satışı ile karşılanacağını söyleyen haberlere şüphe ile yaklaşmak gerekli. HF # 70 “Drogba’ya 4 milyon avro veren Galatasaray, forma satışlarında patlama yaşadı. Sarıkırmızılılar 2 haftada 40 bin forma satarak 5 milyon lirayı kasasına koydu” diye bir spot gördüğünüzde ufak bir matematik ile bile bu haberin en iyi ihtimalle hesap kitaptan anlamayan biri tarafından yapıldığını söyleyebiliriz. isim hakkını o sözleşme süresince satın alıyor. Bu süre zarfından yıllık olarak o sözleşme bedelini ödüyor. İstanbul’un şampiyonluğa oynayan takımları için bu tutar aşağı yukarı 2,5 milyon - 4 milyon dolar arasında değişiyor. Bu parayı ödeyen üretici o kulübe ait isim hakkını satın alarak forma üretim alıyor. Bu isim hakkı anlaşmasında bir takım yan maddeler de yer alabiliyor. Özellikle başarı kriterleri ön plana çıkıyor. Avrupa’da tur atlamak, ligde şampiyon olmak gibi başarılar sonrasında belli bir miktarı ödemeyi taahhüt ediyor üretici. Öncelikle forma satışlarından kulüpler ne şekilde para kazanıyor ona bakalım. Ayrıca genelde %8 ile %10 arasında bir ciro anlaşması yapılıyor. Ya da forma başına %1520 civarında bir isim hakkı anlaşması yapılıyor bunu yanında kulübün dağıtım kanallarına (GS Store, Kartal Yuvası, Fenerium) %30-35 indirimli ürün tedarik ediliyor. Ülkemizde ana malzeme sponsorlukları kulüpler ile belli süreli bir sözleşme yapıyor ve Beşiktaş kulübünden alınan bilgiye göre yıllık ortalama forma satış adedi 100 ile 150 bin arasında. Fenerbahçe ve Galatasaray ise 250300 bin adet forma satıyor. Önce gelir bazlı anlaşma üzerinden bir hesap yapalım. X kulübümüz forma isim hakkını 4 milyon dolara satıyor. Ve ciro üzerinden %10 anlaşma yapıyor. Bu durumda hiç forma satılmasa dahi kulüp 4 milyon doları kasasına koyuyor. Daha sonra ortalama satış fiyatı 100 lira olan formalardan sezon içinde 200 bin adet satıldığını varsayalım. Hatta biraz daha abartalım ve yarım milyon forma satıldığını düşünelim. 500.000 adet forma satışından 100 lira satış fiyatı ile 50 milyon lira ciroya ulaşılmış oluyor. Anlaşma gereğini cironun %10’luk kısmı 5 milyon lira yapıyor. Bunu dolara çevirdiğimiz durumda ortalama ciro yabancı para bazında 1,8 kur ile 2,77 milyon dolar yapıyor. Daha önce ödenen lisans bedeli bu tutarın üzerinde olduğu için kulüp ektra bir gelir elde edemiyor. Peki kulüp nereden kazanacak? Ekonomi Kulüp kendi dağıtım ağında formaları sattığı durumda (GS Store, Kartal Yuvası, Fenerium HF # 70 vb.) bir al-sat karı kazanıyor. 100 lira bedelli forma için kaba bir hesap yaparsak KDV hariç kulüp formayı 92,5 liraya satıyor. Burada devreye lisans hakkı daha önceden devredilmiş formanın kulübün dağıtım noktasına kaç lira maliyet ile gireceği önem kazanıyor. Daha önce bu formayı üretme izni için kulübe hatrı sayılır bir para ödeyen üreticinin ortalama KDV dahil 80-85 lira arası bir fiyatla formayı sattığı kulüplerden alınan bilgi ile ortaya çıkan gayri resmi bir bilgi. Bu durumda bir formanın üreticiden alınıp taraftara satılma durumunda kulübün bu satıştan karı 13-15 lira arası oluyor. Örnekte satıldığı varsayılan 500 bin formanın tamamının kulüp aracılığı ile satıldığını varsayarsak 500,000 adet forma x 15 TL alsat karı = 7,5 milyon lira oluyor. Kulüp dağıtım kanalları dışındaki mağazalardan satılan formaların (Adidas, Nike, Boyner, YKM vs.) al-sat karı kulübe değil satışı yapan firmaya kalıyor. O yüzden forma alarak kulübüne katkı sağlamak isteyen taraftarın önceliği kulübünün resmi satış kanalından forma edinmesi. Diğer kanallardan satılan formalar ciro anlaşmasında hesaba katılıyor. Tüm örnek sonunda kulüp kendi kanallarından sattığı 500 bin adet forma için 4 milyon dolar isim hakkı geliri ve 7,5 milyon lira al-sat karı elde ediyor. Al-sat karı dikkate alınırken perakendeciliğin en büyük gider kalemleri olan kira, personel, enerji giderleri de kardan düşmek gerekli. gerekir. Bu forma gelirinin takımın en popüler 5 oyuncusuna oranlarsak 2,4 milyon dolar bir rakam elde ediyoruz. Bu gelirleri alt alta koyduğumuzda; Forma üreticisinden alınan lisans bedeli: 4 milyon dolar 500 bin forma satışından elde edilen kar: 7,5 milyon lira ( 4,2 milyon dolar) Toplam kâr (Operasyon maliyetleri düşülmeden): 8,2 milyon dolar Manchester United’ın 2012 yılı içinde sattığı 5 milyon adede ulaştığımız gün zaten hiçbir futbolcunun maliyetini karşılamak için forma gelirlerine ihtiyaç olmayacak zaten. Forma ile oyuncu maliyetini karşılamak şimdilik bir hayal; belki vergisi. Yanlış hesap Bağdat’tan döner, forma satışı ile futbolcu maliyeti karşılanmaz. Bir diğer gelir paylaşım sisteminde ise üretici ile kulüp arasında satış endeksli bir anlaşma yapılıyor. Lisans bedeli düşük tutularak kulübün dağıtım kanalı dışındaki satış noktalarından satılan formalardan da gelir elde edilebiliyor. Gelir paylaşımındaki toplam ciro üzerinden bir tutar hesaplanmıyor. Kulüp 3 milyon dolar lisans bedeli alıyor. Yine 500 bin forma satıldığını, bunu yarısının kulüp dağıtım kanalı ile diğer yarısının ise bağımsız perakende noktalarında satıldığını düşünelim. Ekonomi Bir adet forma satışında kulübe %10 isim hakkı ve kulübün dağıtım kanalına ektra %20 indirim verildiğini düşünürsek. HF # 70 Forma üreticisinden alınan lisans bedeli: 3 milyon dolar 250 bin Adet kulüp tarafından satılan forma : 7,1 milyon lira (3,9 milyon dolar) 250 bin Adet Diğer perakende noktalarında satış: 2,5 milyon TL (1,4 milyon dolar) Toplam kâr (Operasyon Maliyetleri Düşülmeden): 8,3 milyon dolar Hesap ortada. Yaptığımız hesaplara 5 milyon dolar da ön göremediğimiz performans primi ekleyelim. Hangi yöntemi seçersek seçelim toplam kâr 12 milyon dolar oluyor. Tabi bu hesaplamaların 500 bin adet forma, sıfır operasyon maliyeti ile çıkan sonuçlar olduğunu unutmamak Manchester United, yılda 5 milyon adet forma satıyor Şampiyonlar Ligi Şampiyonlar Ligi’nde bu hafta HF # 70 Şampiyonlar Ligi’nde son 16 turunda ilk maçlar tamamlandı. Birbirinden keyifli mücadelelerin yaşandığı ilk hafta maçlarının ardından ikinci haftada da Galatasaray ve Schalke ile birlikte Milan, Barcelona, Porto, Malaga, Arsenal ve Bayern sahne aldı. Sarı-kırmızılı temsilcimizin 1-1’lik sonuçla ikinci maça biraz buruk, biraz umutlu çıkarken, devlerin kapıştığı iki eşleşmede ise beklenmedik sonuçlar vardı. mağlubiyetini 1-0’lık skorla tattırdığı maçta gol pozisyonu namına birkaç vasat girişim dışında ize rastlamak mümkün değildi. İkinci maçta iki takımın da tur için daha fazlasını yapması gerekebilir. Sezonun ve yakın dönemin en iyi futbol takımı olarak görülen, İspanya La Liga’yı şimdiden domine edip en büyük rakibi Real Madrid’i saf dışı bırakarak şampiyonluğun mutlak favorisi haline gelen Barcelona, Zlatan Ibrahimovic ile Thiago Silva’nın ayrılığının ardından henüz geleceğini şekillendirme aşamasındaki Milan’a 2-0’la boyun eğdi. Bundan da öte, fırsatları gole çevirerek galibiyeti cebine koyan Milan’ın çok başarılı bir savunma yaparak Barcelona’nın pozisyon üretmesine imkan tanımaması haftanın sürprizi oldu. Kupa 1’in de 1 numaralı adayı konumundaki Katalan devi yüzde 72’lik top hakimiyetine karşın Milan duvarına çarpması gözleri Camp Nou’daki ikinci maça çevirdi. Messi ve arkadaşlarının turu çevirip çeviremeyeceği şimdiden sezonun en merak edilen sorularından birinin cevabı haline gelmiş durumda. Schalke 04-Galatasaray Barcelona-Milan Barça tekleyedursun, bir diğer favori, geçen yılın Drogba mağduru finalisti Bayern Münih rakibi Arsenal’i fena harcadı. Londra’daki mücadelede rakibini ezip geçen Heynckes’in öğrencileri, eskinin ‘güzel kaybedeni’ Arsene Wenger’in öğrencilerine hem güzel oynayıp hem de kazanma dersi verdi. Arsenal’i epey zor günler beklerken, Pep Guardiola da bu takımla çalışmak için şimdiden ellerini ovuşturuyor olmalı. Haftanın en yavan mücadelesi ise şüphesiz Portekiz’deydi. Portekiz devi Porto’nun İber yarımadasının bir diğer ekibi Malaga’ya ilk Rövanşlar 12 Mart 2013, 21.45 13 Mart 2013, 21.45 Malaga-Porto Bayern-Arsenal Emre Özcan iKi DEV TEK HEDEF Şampiyonlar Ligi Santiago Bernabeu’da 1-1 berabere kalan Real Madrid ile Manchester United’ın son randevusu Old Trafford’da… İki devin amacı da Wembley ama bunu sadece biri başarabilecek. HF # 70 Şampiyonlar Ligi ikinci turunun en dengeli ve yüksek profilli eşleşmelerinin başında gelen bu iki takımın mücadelesinin ilk ayağı geçtiğimiz hafta Bernabeu’da oynandı. Manchester United’ın Sir Alex Ferguson’un oldukça farklı onbiriyle topu ağırlıkla Real Madrid’e bırakıp iyi alan savunması ve hücumcuların baskısıyla savunma yapmaya çalıştığı maçta deplasman ekibi 1-1’lik skorla istediğini almayı başarmıştı. Alex Ferguson’un sağ kenarda Cristiano Ronaldo kontrolcüsü Wayne Rooney, sol kenarda Danny Welbeck ve merkezde de Robin Van Persie’nin arkasında Shinji Kagawa’yla kağıt üstünde oldukça hücum takımından ilk istediği kenarlarda bir beklere baskı ve savunmaydı. Sabırlı ve tedbirli oynayarak kornerden bulduğu golle öne geçen United, maçın geri kalanında kalesinde eski oyuncusu Ronaldo’dan bir gol gördü ama Old Trafford için fazlasıyla yeterli skoru almayı başardı. MANCHESTER UNITED Güçlü yönleri Alex Ferguson’un da ilk maçta gösterdiği düzenle birlikte Manchester United, taktik bilgisi çok güçlü ve çok yönlü oyuncularla birlikte çok farklı stillerde ve oyun yapılarıyla mücadele edebilen bir takım ve bunu tamamıyla keskinleştirmelerini sağlayan oyuncu da yeni transfer, tam anlamıyla her yolun forveti Robin Van Persie. Real Madrid’e göre ilk maçta göze çarpan fizik avantajları Old Trafford’daki maçta skor avantajıyla birlikte mutlaka fayda getirecektir. Alan savunması, pres gücü, tempo ve akıcı hücumları, hemen hemen her departmanda belli bir seviyenin üstündeki futbollarıyla hem ligi domine etmiş, hem de Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final kapısını aralamış durumdalar. Tek yönlülüğü bu sezon daha fazla dikkat çeken Real Madrid karşısında bu yönleriyle parlıyorlar. Şampiyonlar Ligi Zayıf tarafları HF # 70 Savunma. Sezon başından beri sakatlıklar nedeniyle savunmada bir türlü ideal bir tandem ikilisini bulamayan Manchester United’da Premier League’de bu sezon Rio Ferdinand 20, Jonny Evans 17, Chris Smalling 12 ve Nemanja Vidic de 10 maçta forma giydi. Bunun yansıması United’ın 26 maçta yediği 31 gol olarak lig tabelasına yansımış durumda. Kırmızı Şeytanlar geçtiğimiz sezonun tamamında kalesinde 33 gol görmüştü. Skor avantajıyla birlikte ilk maçtaki sabırlı yapıya benzer bir oyun anlayışı, netameli Manchester United savunması için yetenekli Real hücumcuları karşısında faydalı olabilir. Kilit oyuncu Kuşkusuz Robin Van Persie. Wayne Rooney’nin Bernabeu’daki maçtaki özel önlem görevleriyle birlikte hücumda geçer akçe bu sezon için Hollandalı golcü. İlk maçta etkisini çok fazla hissettiremese de yerinde durmayan yapısı ve gol için her zaman doğru yerde olması, her oyun yapısına uygun, komple profiliyle birlikte onu Manchester United için çok değerli yapıyor. Bunun karşılığı da ligde 19 gol, 10 asist ve Şampiyonlar Ligi’nde 3 gol. REAL MADRID Güçlü yönleri Ön alanda merkez forvet, Cristiano Ronaldo, Mesut Özil, Xabi Alonso ve Angel Di Maria’yla çok akıcı bir hücum hattına sahipler ve geçtiğimiz sezon bu sayede şampiyon oldular. Ama en güçlü oldukları yönde bu sezon yaşanan erozyon ligde erken havlu atmalarında da etkili oldu. Geçtiğimiz sezon maç başına 3.2 golle 121 gollü rekor sezondan sonra bu seneki gol ortalamaları 2.5’a düştü. Hücum varyasyonlarında La Liga’da maç başına %23’lük bir kayıpları var ve bu da savunma takımı olmayan bir ekip için ciddi performans kaybı demek. Yine de Şampiyonlar Ligi motivasyonu, Jose Mourinho ve Cristiano Ronaldo üçgenini düşününce Old Trafford’da bu özellikleriyle iş yapmamaları için bir sebep yok. Şampiyonlar Ligi Zayıf tarafları HF # 70 Iker Casillas’ın yokluğu ve savunma hattındaki değişiklikler zaten Real Madrid’i yeteri kadar zorluyor ama bunun yanında merkezde de geçtiğimiz sezonki kadar keskin değiller. Khedira’nın fizik yönden fazlasıyla zorlandığı sezonda Xabi Alonso’nun performansı da geçtiğimiz sezondan oldukça uzakta. Orta sahada top kazanma oranı da düşüşte olan Real Madrid’in hücum hattındaki sorunların başlangıç kaynağı merkezleri. Kilit oyuncu Bu sezon özellikle bir kat daha fazla Cristiano Ronaldo. Lionel Messi’nin çıkışının devam ettiği bugünlerde Real Madrid’in düşen hücum performansı Cristiano Ronaldo’ya da yansıdı. Fakat bu sezon da 60 golün 24’üne imza atan Portekizli yine sonradan edindiği yeteneklerinden biriyle Old trafford’da jeneriklik bir gole imza attı. Dış sahadaki kontra oyununda ondan daha tehlikelisi olmayacak. Salih Demirci Gizli favoriler kapışıyor Şampiyonlar Ligi Şampiyonlar Ligi’nin iki gizli favorisi olarak gösterilen Borussia Dortmund ile Shakhtar Donetsk’in Ukrayna’daki kapışmaları taktiksel bir resitaldi. İkinci maç öncesinde ise Kloop ve Lucescu’nun yapacakları şimdiden merak konusu… HF # 70 (2-2) Dk. 31 Srna, Dk. 68 Douglas Costa (Shakhtar Donetsk), Dk. 41 Lewandowski, Dk. 87 Hummels (Borussia Dortmund) Serinin ilk maçı, karşılaşma öncesinde yaşanan uçak kazasının gölgesinde oynanmıştı. Maçtan kısa bir süre önce yaşanan elim olayda Odessa’dan kalkan ve içerisinde bu maçı izlemek üzere Donetsk’e giden yolcular bulunduran uçak, yoğun sis nedeniyle düşmüş ve tamamı futbol taraftarı olan 5 yolcu hayatını kaybetmişti. Ölenler için yapılan saygı duruşuyla Donbass Arena’ya matem havası çökse de sahadaki mücadele ilk düdükle birlikte çabucak kızıştı. Her iki ekip de birer yekpare takımdılar, zaten bu eşleşmenin Top 16’nın en vaatkâr kapışmalarından biri olarak anılmasının sebebi de buydu. Takımların 11’leri, taraftarları ve takipçileri tarafından ezbere biliniyordu. Ne oynadıkları, silahları ve sınırlı zaafları görülüyordu. Yalnızca bir soru işareti vardı, o da Shakhtar’dan kısa süre önce ayrılan Willian’ın yerini devralan Taison’un durumuydu. Müthiş bir mücadeleye sahne olan maçta iki kez öne geçen Shakhtar, skoru koruyamayınca Almanya’ya dezavantajlı gitmeye zorlandı. Kozlar artık Klopp’un elinde, ama Lucescu’nun mutlaka verecek bir cevabı vardır. DORTMUND Güçlü yönleri Dortmund’un kolektif üretim gücü, rakibi Shakhtar’dan daha fazla. İlk maçta görüldüğü üzere Klopp’un takımı, rakip kaleye ulaşmakta sıkıntı çekmiyor. Bilhassa ön alanda kazandıkları toplar ve set oyunun ani tempo değişimleri yaratarak hücum ediyorlar. Çok hareketli ve tamamı doğrudan gole gidebilen oyunculardan kurulu hücum dörtlüsü, en kısa sürede Shakhtar ceza sahasını işgal edebiliyor. Sahanın herhangi bir bölgesinde kalabalıklaştıklarında korkutucu şekilde akıcı ve efektif işler yapıyorlar, bunu Hummels’in kafasından gelen duran top golünde de bir kez daha gösterdiler. Ayrıca markajları sıkı tutarak rakibi alan ve zaman noktasında olabilecek en iyi şekilde sınırlıyorlar; buna karşılık pas trafiği de rakiplerinden daha iyi. Şampiyonlar Ligi Zayıf yönleri HF # 70 Dortmund’un Kehl ve Bender’den oluşan orta sahası, Donbass Arena’daki maçın ilk yarım saatinden sonra tempo ve oyun olarak rakibin gerisine düştü. Westfalen’deki maç öncesinde İlkay Gündoğan’ın sakatlıktan kurtulması, kuşkusuz onları ideale bir adım daha yaklaştıracak. Öte yandan arka alanda oynayan Piszczek ve Felipe Santana’nın yer aldığı sol iç bölgesi, ilk maçta gerek Taison’un hızına, gerekse uzun toplara karşı sorun yaşadı. Kim yıldızlaşır? Marco Reus. Takımının Real Madrid ve Manchester City’e karşı aldığı galibiyetlerde kritik rol oynayan ‘Rolls Reus’ lakaplı oyuncu, ayağına değen topu parlatıyor. Dortmund hücumlarında onun topla buluşması kritik, ayrıca ilk karşılaşmada Shakhtar’a en çok sorun çıkartanların başında geliyordu. SHAKHTAR Güçlü yönleri Fernandinho’nun da dahil olduğu hücum beşlisi, rakibin hücum silahlarına göre daha yaratıcı, daha tahmin edilemez. Luiz Adriano, Henrikh Mkhitaryan, Alex Teixeira ve Taison, çok daha çeşitli varyasyonlar üreterek gole ulaşabiliyorlar. Bunun yanı sıra Rat, Srna, Hübschman gibi çok tecrübeli oyunculara sahipler, işler kötü gitse dahi bir şekilde oyunu dengeliyorlar. Evlerindeki maçta da hem ilk yarıda, hem de ikinci yarıda dikkate değer geri dönüşler yaptılar; tempoyu kontrol etmeyi başardılar. Hepsinden de önemlisi, Lucescu’nun tecrübesi ve birikimi bu tip çift ayaklı eşleşmeler için fazlasıyla değerli. Deplasmanda ilk golü atan taraf olmaları halinde oyun tam istedikleri kıvama gelebilir. Ayrıca Shakhtar kulübesi, Dortmund’a kıyasla çok daha zengin. Şampiyonlar Ligi Zayıf yönleri HF # 70 Savunma hattı, önündeki Hübschman da dahil olmak üzere Dortmund’un seri ataklarına karşı ağır kalıyor. Bir süre sonra kendi kalelerine yaklaşarak yerleşmeye zorlanıyorlar, bu da Dortmund’a oyunu istediği şekilde yönlendirme imkânı veriyor. Bunun yanı sıra Willian’ın gidişi, her ne kadar Taison ilk maçın iyilerinden biri olsa da Shakhtar’ı zayıflattı. Kim yıldızlaşır? Henrikh Mkhitaryan. Serinin ilk ayağında pek ortalarda görünmeyen Ermeni yıldız, sahip olduğu yüksek oyun görüşünü ve üst düzey pas becerisini kullanmayı Almanya’ya saklamış olabilir. Bir Doğu Avrupalı’dan ziyade Avrupa’nın oyununu benimsemiş bir Brezilyalı gibi davranan yıldız oyuncu, dengeleri bozabilir. Ani ataklarda topun onun ayağına ulaşması, takımı için işleri kolaylaştıracaktır. Avrupa Ligi’nde son 32 Avrupa Ligi UEFA Avrupa Ligi’nde ikinci tur tamamlandı ve son 16’ya kalan ekipler belli oldu. Fenerbahçe’nin de aralarında bulunduğu 32 takım birbiriyle kıyasıya mücadele etti. Son şampiyon Atletico Madrid, Rus ekibe Rubin Kazan’a elenirken kupanın İngiliz devleri Chelsea ve Tottenham son dakikada attığı muhteşem gollerle beraberlik sayısını buldu ve adlarını son 16’ya yazdırdı. İtalya Ligi’nin tepeye oynayan ekiplerinden Napoli, Çek ekibi Viktoria Plzen’e iki maçta da yenildi. Böylelikle Çek ekip Fenerbahçe’nin rakibi oldu. Evinde oynanacak finale kalmayı arzulayan Ajax ise Steaua Bükreş’e penaltı atışları sonucunda elendi. Evinde avantajlı skoru elde edemeyen Stuttgart ve Newcastle rakiplerini deplasmanda yenerek tur atladı. 4 Alman takımından 3’ünün elenmesi de gecenin dikkat geçen notları arasında. Toplu sonuçlar ve eşleşmeler şöyle; HF # 70 Rubin Kazan – Atletico Madrid 0-1 (2-0) CFR Cluj – Inter 0-3 (0-2) Dnipro – Basel 1-1 (0-2) Genk – Stuttgart 0-2 (1-1) Lazio – Mönchengladbach 2-0 (3-3) Lyon – Tottenham 1-1 (1-2) Metalist Kharkiv – Newcastle 0-1 (0-0) Benfica – B.Leverkusen 2-1 (1-0) Bordeaux – Dinamo Kiev 1-0 (1-1) Chelsea – Sparta Prag 1-1 (1-0) Fenerbahçe – BATE Borisov 1-0 (0-0) Hannover 96 – Anzhi 1-1 (1-3) Liverpool – Zenit 3-1 (0-2) Olympiakos – Levante 0-1 (0-3) Steaua Bükreş* – Ajax 2-0 (0-2) Viktoria Plzen – Napoli 2-0 (3-0) *Penaltılarla Steaua Bükreş, Ajax’ı 4-2 yenmeyi başardı 3. tur eşleşmeleri Viktoria Plzen – Fenerbahçe Benfica – Bordeaux Anzhi – Newcastle Stuttgart – Lazio Tottenham – Inter Levante – Rubin Kazan Basel – Zenit Steaua Bükreş – Chelsea İlk maçlar 7 Mart Perşembe günü oynanacak
Benzer belgeler
Nasıl Geldiler? - Hayatım Futbol
yerine tecrübesini konuşturuyor. Onun veliahtı ise Londra’dan
çıktı; Gareth Bale. Henüz 23 yaşındaki solak, takımının son
haftalardaki en büyük kozu. Şimdiden Avrupa devlerini peşinden
koşturuyor. ...
ac milan futbol okulu
beklentilerini karşılayarak Şampiyonlar
Ligi biletini kovalıyordu. Bale’in sol bekten
driplingleri, oyuna etkisi her maç daha da
büyüdü ve Nisan ayında patlama yaptı. 4. sıra
için çok kritik maçlar...
Hayatım Futbol pdf
takımı Wimbledon’ı, Milan’da harikalar yaratan Balotelli’yi
Hayatım Futbol’da okuyabilirsiniz
Keyifli okumalar,
İlker Yılmaz
Gruptan çıkma formülü
sağlam bir argüman koyan Atletico Madrid, yeni
Şampiyonlar Ligi sezonu öncesi önemli bir eşikte.
Diego Simeone’nin önderliğinde, son iki yılda başlıca
basamaklarını takım oyunu, rakibi boğan oyun
s...