Nasıl Geldiler? - Hayatım Futbol
Transkript
Nasıl Geldiler? - Hayatım Futbol
Modern Futbol Yayın Koordinatörü İlker Yılmaz Editörler Emre Çelik Rafet Baran Eryılmaz Yazarlar Fırat Topal Güner Çalış İsmail Şayan Salih Demirci Uğur Karakullukçu ‘Modern futbolda...’ diye başlayan cümleleri her yerde o kadar çok duyuyoruz ki sormadan edemedik: Modern futbol nedir? Biz de konuyu aramızda tartışırken herkes farklı şeyler söyledi. Kimisi futbolun tevizyonda yayınlanması dedi, kimisi Şampiyonlar Ligi, kimisi de futbolun her geçen gün büyüyen ekonomisi. Hayatım Futbol 108’inci sayısında futbolun bugünkü noktasına nasıl geldiğini irdeledi, kırılma anlarına baktı. Bu sayıda ayrıca; Sporting Kansas City’nin şampiyonluğuyla sona eren ABD Ligi MLS, Şampiyonlar Ligi’nde top 16’ya kalan takımların analizi, Devler Ligi’nin sıfırcıları, Tottenham’ın parlayan stoperi Vlad Chiricheş ve Ruşen Çakır yorumuyla siyasetin futbola etkisini bulabilirsiniz. Keyifli okumalar, İlker Yılmaz [email protected] [email protected] #108 BU SAYIDA Modern Futbol Özel Modern Futbol Nedir? Devrimlerin 11’i Şampiyonlar Ligi’yle değişen yüz Toplantı odasından futbol sahasına Şampiyonlar Ligi son 16 Gruplar sona erdi, şimdi hedef çeyrek final Sihirbazlar Amerika’nın hakimi Şampiyon Sporting Kansas City ve MLS genel görünümü Siyasetin futbola etkisi Gazeteci Ruşen Çakır siyasetin futbola etkisini yorumladı Vlad Chiricheş Rumenlerin yeni Popescu’su Tottenham’da parlıyor Emre Çelik – Rafet B. Eryılmaz Şampiyonlar Ligi HF108 SON 16 DEV Şampiyonlar Ligi’nde grup aşaması görkemli ve heyecan dozu yüksek maçlarla sonlanırken son 16’ya kalan takımların durumlarını mercek altına aldık. 32 takımın yarısının veda ettiği Şampiyonlar Ligi’nde heyecan şubat ayında yeniden başlamak üzere kapandı. Grup aşamasına yapılan zengin vedanın ardından yoluna devam eden takımları incelemek istedik. Pazartesi günü çekilecek kura öncesinde 16 takımın gruptaki karnelerini ve çeyrek final umutlarını masaya yatırdık. BiRiNCi TORBA Manchester United Nasıl Geldiler? Sir Alex Ferguson’un ayrılışının ardından ne yapacağı merakla beklenen Manchester United, EPL’de sergilediği performansla hayal kırıklığına yol açsa da Şampiyonlar Ligi’nde grubunu lider bitirerek taraftarlarını bir nebze olsun güldürdü. İlk maçta evinde ağırladığı Bayer Leverkusen’i hazır olmadığı iddia edilen Wayne Rooney’nin ekstra oyunuyla rahat geçen Moyes’un öğrencileri, ikinci hafta Ukrayna deplasmanında son derece vasat bir oyun sergileyip maçın büyük bölümünde oyunun kontrolünü rakibine kaptırsa da tecrübesi sayesinde bir puanı kurtardı. United, Düşler Tiyatrosu’nda ağırladığı Sociedad karşısında ise tam anlamıyla rakibinin tecrübesizliğinden yararlandı. Iñigo Martínez, maçın başında kendi ağlarını havalandırırken maçın büyük bölümünde oyun üstünlüğü Bask ekibinde olsa da United skoru korudu. Fakat San Sebastian’daki karşılaşmada United, deplasmandaki ikinci beraberliğini alarak grubun en zayıf halkasını geçemedi. United’ın liderliği garantilediği ve büyük bir sürprize yol açtığı maç ise Leverkusen deplasmanıydı. Özellikle Van Persie’nin Bay Arena’da puan kaybetmesi beklenen United’da Rooney sahneye çıktı ve deyim yerindeyse “Ben varım.” diyerek takımının farklı galip gelmesini sağladı. United, son haftaya girilirken liderliği garantilese de ligde alınan kötü sonuçlardan dolayı rotasyona gidemedi ve Shakhtar’ı içeride mağlup ederek bir nebze olsun rakibinin kaderiyle oynadı. Ne yapabilirler? Açıkçası Manchester United, ilk bakışta birinci torbadan kuraya katılan takımlar arasında en zayıf halka olarak öne çıkıyor. Değişimin sancılarının fazlasıyla hissedildiği United, lider çıkan takımlar arasında en az topla oynamaya sahip üç ekipten biri. Fakat bu dalda United’ın gerisinde olan Borussia Dortmund’un kontra-atak ve Atletico Madrid’in savunmaya dayalı sistemi düşünülünce, bu takımlara göre son derece düz ve sistemsiz United’ın zaafı daha fazla belli oluyor. Bu istatistiği destekleyen bir başka istatistik ise Manchester United’ın liderler arasında kaleye en fazla şut atan yedinci takım olması ki bu da topa sahip olamamalarının bir yansıması olarak gösterilebilir. Saha içine bakıldığı zaman ise Moyes’ın takımının özellikle yaratıcılık konusunda ciddi sorunlar yaşadığını söylemek yanlış olmaz. Robin van Persie’nin sağlıklı olduğu anlarda orta sahaya daha yakın oynayan Rooney’yi de bir kenara koyduğumuz zaman United’ın ‘üretemediği’ gerçek. Zaten İngiliz ekibi, sadece 5 golü ‘açık oyun’dan bulurken 3 golü duran toplardan, ikişer golü ise kontra atak ve rakiplerinin kendi ağlarına gönderdiği gollerle buldu. Kısacası United, hem hem hücumdaki performansıyla hem takım görüntüsüyle hem de performansıyla ilk torbanın en zayıf halkası olarak öne çıkıyor ama unutmamak gerekir ki maçlardan önce iki aylık bir süreç mevcut ve United da ara transferde kesinlikle bu eksiklerini gidermenin yollarını arayacaktır. Real Madrid Nasıl Geldiler? Temsilcimiz Galatasaray, Juventus ve Kopenhag ile birlikte aynı grupta yer alan Real Madrid, deyim yerindeyse rakiplerini eze eze gruptan lider çıkmayı başardı. Ancelotti’nin öğrencileri, gruptaki yolculuğuna Türk Telekom Arena’da aldığı 6-1’lik galibiyetle başladı. Farklı galibiyet, muhteşem başlangıcın yanı sıra ligde de yalpalayan Real Madrid’in kendine gelmesini sağladı. Madrid ekibi, Juventus’un takıldığı Kopenhag’ı Di Maria’nın yıldızlaştığı oyunla geçtikten sonra Juventus deplasmanında da Chiellini’nin atılmasının da etkisiyle rakibini sürklase ederek istediği sonucu aldı. Özellikle bu maçla birlikte de Ronaldo-Bale ikilisi ana sahneye çıktı. Santiago Bernabeu’da biraz da farkın getirdiği rehavetle sahaya çıkan Real Madrid, dış sahada aldığı galibiyete göre Juventus karışısında zorlansa da 1 puanı alarak daha dördüncü maçlar sonucu liderliği garantiledi. Beşinci haftada yedeklerle ve 10 kişiyle alınan Galatasaray galibiyeti, Real cephesinin iyice özgüven sağlamasına sebep oldu. Ancelotti’nin takımı, her ne kadar Kopenhag deplasmanında zorlansa da galip geldi. Ayrıca Şampiyonlar Ligi’nde yaşanan ‘son hafta heyecanı’ da kısmen bu performansın üstünü örttü. Ne yapabilirler? Gelenekleri ve geçmişiyle Avrupa’nın en büyük kulübü olan Real Madrid, 2002’den bu yana ‘la decima’, yani 10’uncu Şampiyonlar Ligi hayalini kovalıyor. Kadro ve alınan skorlardan bağımsız her sezona bu hedefle giren Real Madrid, sezon başında özellikle de La Liga’da sergilediği futbolla bu hedefin uzağında bir görünüm çizmişti ama Devler Ligi’nde haftalar geçtikçe beklenen çizgiye daha da yaklaştılar. Ancelotti’nin “Ben İtalyan’ım. Kontra atak ile istediğimi her zaman alırım.” sözlerinde de belirttiği üzere takım olarak topun arkasına geçerek tıpkı Mourinho döneminde olduğu gibi hızlı ataklarla sonuca giden Madrid, maçlar içerisinde 20-30 dakikalık periyotlarda bu sistemden vazgeçip tempo yaparak da rakibini bunaltıyor ve skora gidiyor. Kısacası Real’in geçen seneye göre ‘B planı’ da mevcut ve haftalar geçtikçe takım buna da daha alışıyor. Real Madrid’in öne çıkan handikapları ise henüz bu ‘b planı’nın tam oturmaması. Dışarıdaki Kopenhag ve iç sahadaki Juventus maçlarının gösterdiği üzere sahaya ‘savunma yapma niyeti’ ile çıkan takımlar, bunu iyi başarabilirse Real Madrid’i kitleyebiliyor. Dahası Bale ve Ronaldo, grup aşamasında taraftarları memnun etse de ikiliden birisi, özellikle de Bale, birlikte oynadıkları anlarda vasatı geçemedi. Bale ve Ronaldo arası uyum ile Ancelotti’nin ‘b planı’nı takıma ne derece adapte edebileceği, Real Madrid’in turnuvadaki geleceğini doğrudan belirleyecek. Eğer İtalyan hoca, bu konularda başarılı olursa hedeflenen la decimanın gelmesi içten bile değil. Aksi halde ise yine de Real Madrid’in yarı final görmemesi sürpriz olur. Paris Saint-Germain Nasıl Geldiler? Geçtiğimiz sezon çeyrek finalde Barcelona engeline takılan Paris Saint-Germain, diğer yedi gruba kıyasla kolay bir kura çekmesinin avantajını son derece iyi kullandı ve sürprize mahal vermeden rakiplerini geride bırakarak gruptan lider çıkmayı başardı. İlk üç maçta sırasıyla Olympiakos, Benfica ve Anderlecht karşısında şov yaparak farklı galibiyetlerle gülen PSG, bir başka ifadeyle rakiplerine kıyasla çok daha iyi olan bireysel kalitesinin sonuçlarını aldı. Paris temsilcisi, bu galibiyetlerin ardından Anderlecht karşısında şok bir sonuç alsa da Olympiakos’u iç sahada geçerek liderliği son haftaya girilirken garantiledi.Gruptaki tek mağlubiyetini son hafta Benfica karşısında alan PSG, liderliği garantilemenin de etkisiyle bu maça yedek ağırlıklı bir kadroyla çıkmıştı. Ne yapabilirler? Paris Saint-Germain, Fransa ekibi olmasının etkisiyle, kadro olarak son derece güçlü de olsa liderler arasında en fazla hafife alınan takımlardan birisi olarak öne çıkıyor. Lâkin geçtiğimiz sene bile Cavani ve Marquinhos gelmeden önce kura şansızlığının kurbanı olup Barcelona’ya elendikleri unutulmamalı. Cavani-Ibrahimovic-Lavezzi’den oluşan ‘öldürücü’ hücum hattı, gününde olduğu zaman Şampiyonlar Ligi’ndeki mevcut her takımın savunmasını hallaç pamuğuna çevirebilecek güçte. Fakat PSG’nin turnuvadaki kaderini belirleyecek faktör ise Fransız ekibinin orta saha performansına bağlı olacak. Özellikle Verratti ve Pastore bir kenara konulduğu zaman çok da yaratıcı olamayan PSG orta sahasında Pastore’nin yumuşaklığı ve kırılganlığı bir kenara konulduğunda tek adama bağlı kalıyor. Lucas Moura’nın da henüz istenen seviyeye çıkmaması, Fransız ekibi adına en zayıf halka olarak öne çıkıyor. Her ne kadar maddi olarak büyük bir güç olan PSG’nin ara transferde hamle yapması beklense de bu ismin takıma adaptasyonu Blanc’ın takımının Devler Ligi’ndeki akıbeti konusunda doğrudan belirleyici olacak. Yine de bu konudaki tüm olumsuzluklara rağmen Paris Saint-Germain’in iyi bir kura sonucu yarı final oynaması kesinlikle sürpriz olmaz. Bayern Münih Nasıl Geldiler? Son şampiyon, ‘korkutucu’ görüntüsünü daha da pekiştirerek Şampiyonlar Ligi’nde gruplarda oynadığı 5 maçı da kazanarak rakiplerine ciddi bir mesaj verdi.Bu süreçte Etihad Arena’da son derece rahat alınan 3-1’lik galibiyet ve diğer farklı sonuçlar da Pep Guardiola’nın öğrencilerini ‘kimsenin kurada çekmek istemediği takım’ olarak öne çıkardı. Dördüncü hafta Plzen deplasmanında alınan 1-0’lık galibiyetle ise Bavyera ekibi turu garantiledi. Plzen deplasmanındaki maça özellikle savunmada rotasyon yapmayı tercih eden Pep Guardiola, kötü hava şartlarına rağmen yine de güldü. Beşinci hafta Moskova deplasmanında şov yapan Bayern, son hafta ise ilk defa beklentilerin altında kaldı. 2-0 öne geçmesine rağmen skoru tutamayan Bayern, mağlubiyete rağmen topladığı 15 puanla grubundan lider çıkmayı başardı. Ne yapabilirler? Bayern Münih, kusursuz olmasa da son 16’ya kalan takımlar içerisinde en az defoya sahip olan takım olarak öne çıkıyor. Özellikle inanılmaz olarak nitelendirilebilecek orta sahasıyla her rakibi sahadan silmeyi başaran Bayern Münih’ye hedef hiç şüphesiz şampiyon unvanını korumak. Bunun için de, özellikle oyunun hücum bölümünde, yeterli kaliteye fazlasıyla sahipler. Bayern Münih’in en büyük handikabı ise Pep Guardiola’nın takımlarında klasikleşen ‘hızlı atak savunması’ olarak öne çıkıyor. Sistemini topla oynama üzerine kuran Pep Guardiola, klişeleşmiş bir biçimde takımlarını 8 oyuncuyla rakip yarı sahaya yıkıyor ama kaptırılan toplar sonrası uygulanan pres sonuç vermediği anda özellikle 30-40 metrelik diagonal toplar, Guardiola takımlarında geride kalan iki stoperin - ve doğal olarak da takımın - başını ağrıtabiliyor. Bayern Münih’in de bu sistemi tam anlamıyla benimseme yolunda adım adım ilerlediği düşünülürse savunmada kompakt ve hatasız bir görüntü sergilemeyi başaran bir ekip, Bayern’in hayallerini elinden alabilir. Aksi halde ise Bayern’in kupayı alması kesinlikle sürpriz olmaz. Chelsea Nasıl Geldiler? Jose Mourinho’nun yuvaya dönmesiyle sezona moralli bir giriş yapan Londra ekibi, bu motivasyona rağmen ilk maçta Basel’e evinde mağlup olarak büyük bir şoka sebep oldu. Yine de çabuk toparlanan Chelsea, sırasıyla Stauea ve Schalke deplasmanlarında aldığı galibiyetlerle ilk üç maçların ardından grupta liderliğe yükselmeyi başardı. Dördüncü haftada Schalke’deki krizi olumlu değerlendiren Chelsea, Stanford Bridge’de rakibinin de yaptığı faiş hatalarla rahat bir galibiyet alarak gruptan çıkmayı büyük ölçüde garantiledi. Chelsea’nin işi beşinci hafta bitirmesi beklenirken Murat Yakın’ın öğrencileri bir sansasyona daha imza attı ve genç yıldızları Mohamed Salah’ın son bölümdeki golüyle Chelsea’yi grupta ikinci kez yenmeyi başardı. Yine de İngilizler, son hafta Steaua karşısında sürprize yer vermedi ve aldığı galibiyetle grubunu lider bitirerek son 16 biletini cebine koydu. Ne yapabilirler? Her ne kadar Jose Mourinho’nun adı başlı başına herkese korku salmaya yetse de Chelsea’nin takım olarak çok da korkutucu bir görüntüde olduğunu söylemek zor. Görece olarak kolay kabul edilen grupta bile işini son haftaya bırakan Chelsea’de santrfor eksikliğinin yanı sıra Schürrle, Mata ve Hazard dışında yaratıcı ve dikine giden oyuncu olmaması da dikkat çekiyor. Chelsea, grupta oynadığı üç maçta 3 ve üzeri gol kaydetse de son 16’daki rakiplerin bu düzeyde olmayacağı da açık bir biçimde ortada.Bu dezavantaja rağmen Chelsea’nin en büyük artısı ise Lampard, Willian, Ramires ve Obi Mikel gibi savunma direnci son derece yüksek olan ve rakibe oyunun kontrolü kolay kolay vermeyecek profildeki oyunculardan oluşması. Mourinho’nun daha önce Real Madrid ve Chelsea’de öne çıkan kritik maçlardaki ‘oyunu kitleme tercihi’ne yönelik bu oyuncular, gününde olduğu zaman her rakibin hücumdaki üretkenliğini 2-3 seviye aşağıya çekebilecek seviyede. Buna bir de Mourinho’nun taktik dehası eklenince Chelsea beklentilerin üzerine çıkabilecek bir ekip olarak öne çıkıyor. Borussia Dortmund Nasıl Geldiler? Ölüm Grubu’nda yer alan son finalist, Napoli deplasmanında aldığı tartışmalı mağlubiyete ve bu süreçte takımda yaşanan sakatlıklara rağmen toparlanmasını bildi ve önce Marsilya’yı ardından da Londra deplasmanında çok da iyi oynamadığı bir maçta Arsenal’i mağlup ederek ilk hafta aldığı mağlubiyeti unutturmayı başardı. Klopp’un öğrencilerinin bu iki galibiyetin ardından rahat bir şekilde gruptan çıkması bekleniyordu ama Londra’da, hem de oyuna hükmettiği maçta, yenilen Dortmund, bir anda işlerin karışmasına yol açtı. Dortmund, sondan bir önceki hafta ‘acaba’ denen haftada Napoli’yi rahat geçerek turu büyük ölçüde garantiledi ama son hafta son derece dramatik geçti. Dortmund, kolay geçmesi beklenen bir maçta Marsilya karşısında erken öne geçti ama skorun eşitlenmesine engel olamadı. Napoli’nin, San Paulo’da Arsenal karşısında öne geçmesi de Dortmund’u dışarıya itiyordu ama kaçan çok net pozisyonların ardından 87’de gelen Kevin Großkreutz’un golü Dortmund’a liderliği getirdi. Ne yapabilirler? Dortmund, her ne kadar geçtiğimiz sene final oynasa da özellikle sakatlıkların etkisiyle beklenen görüntünün çok uzağında bir grafik çizdi. Subotic, Mats Hummels, İlkay Gündoğan ve Sven Bender gibi takımın önemli isimlerinin uzun süreli sakatlıkları, doğal olarak Dortmund’un sahadaki performansını da etkiledi. Bu eksikliklere bir de 2014’te serbest kalacak Robert Lewandowski’nin devre arası ayrılacağı spekülasyonları da eklenince Dortmund’un daha da zarar alabileceği düşünülebilir. En kötü senaryo ise santrfor olarak Lewandowski’ye bağlı olan Dortmund’da Polonyalı oyuncunun tıpkı Götze gibi erken sayılabilecek bir dönemde başka bir ekibe imza atması olabilir. Bunun dışında Dortmund’da sakat isimlerin döneceğini unutmamak lazım. Özellikle sakatlığında bile Real Madrid ve Barcelona ile anılan İlkay’ın dönüşü hiç şüphesiz takımı olumlu etkileyecektir. Dahası Mkhitaryan ve Reus’un performansları da Dortmund’un bu periyottaki artıları olarak öne çıkıyor ama yine de şu görünümde Dortmund’un bir kez daha finale kalması sürpriz olur. Barcelona Nasıl geldiler? Şampiyonlar Ligi’nin ‘kadrolu’ favorilerinden Barcelona, H Grubu’nda Ajax’ı iç sahada son derece rahat geçerek başladı. Yıllardır kabusu olan Celtic Park’ta ise Scott Brown’ın gördüğü kırmızı kartın ekmeğini yiyerek 1-0’la 3 puanı almayı başardı. Katalan ekibi, ilk kaybını ise San Siro’da Milan karşısında yaptı. Barça, bu maçta puan kaybetmekle kalmadı, özellikle beklentilerin yanına bile yaklaşamayan Milan karşısında sergilediği futbolla soru işaretlerini de artırdı. Camp Nou’da oynanan bu maçın rövanşını Messi’nin yıldızlaştığı oyunla almayı başaran Barça, sakatlıklardan dolayı yedek ağırlıklı çıkmak zorunda kaldığı Ajax karşısında ise deyim yerindeyse sahadan silinerek bu sezon Devler Ligi’ndeki ilk mağlubiyetini aldı. Barça, bu galibiyetin acısını ise deyim yerindeyse Celtic’ten çıkardı. Neymar’ın yıldızlaştığı maçta İskoç ekibini 6-1 ile geçen Barcelona, böylelikle grup liderliğini garantiledi. Ne yapabilirler? Barcelona, özellikle Ajax ve Milan deplasmanlarında sergilediği oyunla ‘en büyük favori Barcelona değil’ imajı oluşturdu ama Barcelona’nın da tıpkı Real Madrid’de olduğu gibi bir geçiş döneminde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Pep Guardiola’nın son yılında ve Tito Vilanova’nın tek sezonunda eleştiri oklarının hedefi olmasına sebep olan ‘b planı eksikliği’, Gerardo Martino’nun üzerinde durduğu en önemli konulardan biri. Pique’nin de söylediği üzere artık Barça sadece pas üzerine kurulu bir oyun oynamıyor ve bu sistemin henüz oturmaması da Barcelona’nın bir handikabı olarak öne çıkıyor. Barcelona’nın bir diğer handikabı da tıpkı RonaldoBale ikilisinde olduğu gibi Neymar-Messi ikilisinin birlikte istenen performansı sergileyememesi. Bu ikilinin uyum süreci de Barcelona’nın kaderini belirleyecek faktörlerden biri olacak. Ayrıca geçtiğimiz sene fazlasıyla ön plana çıktığı üzere Messi’nin de ne şekilde döneceği Barcelona’nın akıbetini belirleyecek. Eğer Martino, 2 aylık süreçte bu sorunların hepsini çözmeyi başarırsa Katalan ekibi Devler Ligi’nin en önemli adaylarından birisi yapacak. Aksi halde ise geçtiğimiz sezon izlediğimiz senaryonun tekrarı olası. Atletico Madrid Nasıl geldiler? Uzun bir aranın ardından Şampiyonlar Ligi’nde tekrar boy gösteren Atletico Madrid, güncel kadrosunun Devler Ligi tecrübesizliğine rağmen denk takımların yer aldığı grupta, tartışmaya mahal vermeyecek bir performans sergileyerek gruba damga vurmayı başardı. Önce Rusya deplasmanında Zenit’i beklenenden rahat geçen Atleti, Portekiz’de ise 1-0 geriye düştüğü maçta takım profili olan ‘pes etmeme’ faktörüyle 2-1 kazandı. Bu kritik iki galibiyetin ardından ise Austria Wien karşısında tam anlamıyla şov yaptı. Austria Wien’i Avusturya’da yenerek gruptan çıkmayı garantileyen Diego Simeone’nin öğrencileri, Rusya deplasmanında yedek ağırlıklı kadroyla galibiyeti elinden kaçırdı ama yine de puan almayı başardı. Son hafta ise yine yedek sayılabilecek bir kadroyla Porto’yu Vicente Calderon’un çimlerine gömen Atletico Madrid, hem rakibinin kaderiyle oynadı hem de grup aşamasında mağlubiyet almadan bir üst tura lider olarak çıkmayı başardı. Ne yapabilirler? Atletico Madrid cephesinin ayakları, grup aşamasında estirdiği fırtınaya rağmen yere basmaya devam ediyor. Gerek Cerezo’nun gerekse Simeone’nin “Bizim hedefimiz burada kalıcı olmak. Şu tura yükseleceğiz diye kendimizi şartlandırmıyoruz.” sözleri, Atletico Madrid’i diğer takımlara göre bir derece daha rahat ve baskıdan uzak kılıyor. Fakat şunu unutmamak gerekir ki bu rahatlık Atletico Madrid’in sisteminde kesinlikle yer almıyor. Avrupa’nın en iyi takım savunması yapan sayılı takımlarından birisi olan Atletico Madrid, bunun yanı sıra duran toplardaki başarısıyla da diğer ekiplerden açıkça sıyrılıyor (Grup aşamasında PSG ile birlikte en fazla duran top golü bulan takım). Diego Costa’nın kariyer zirvesinde olması, Koke-Arda-Gabi üçlüsünün bireysel performansları da ciddi bir aday olarak değerlendirilmemesine rağmen Atletico Madrid’i öne çıkarıyor. Belki A.Wien koçu Bjelica’nın “Atletico Madrid şampiyonluk adayı. Barça ve Madrid’den iyiler.” açıklaması abartı olarak görülebilir ama Dortmund’un geçen sene yaptığını Simeone’nin öğrencileri yaparsa kesinlikle sürpriz olmaz. İKİNCİ TORBA Bayer Leverkusen Nasıl geldiler? Sami Hyypia’nın çalıştırdığı Alman ekibi, üçüncü torbadan katıldığı A Grubu’nda Manchester United’ın ardından ikinci sırayı almayı başardı. Kırmızı-siyahlılar, lider United’dan iki maçta toplamda 9 gol yeseler de Shakhtar Donetsk ve Real Sociedad’a karşı oynadıkları maçlarda bunun acısını çıkardılar. Özellikle BayArena’da aldıkları 4-0’lık Shakhtar galibiyetinde dikkat çekici bir oyun ortaya koydular. Milli futbolcu Ömer Toprak’ın da bu aşamada attığı iki golle Leverkusen’in turu geçmesine yardımcı olduğunu söylemeliyiz. Ne yapabilirler? Bundesliga’da Bayern Münih’in en yakın takipçisi konumunda bulunan Leverkusen, Sidney Sam, Heung-Min Son ve Stefan Kiessling’in’ten oluşan etkileyici hücum üçlüsüyle dikkatleri çekiyor. Savunmasını oturtamamış Chelsea’yle eşleşmeleri halinde bu üçlünün yardımıyla çeyrek finali zorlayabilirler. İspanyol ekiplerinden biriyle eşleşmeleri halinde işleri zora girebilir. PSG’yle de kafa kafaya oynayabilecek güçteler. Tabii ocak ayına kadar ligde verecekleri mücadelenin nasıl şekilleneceği de çeyrek final şanslarını etkileyecektir. Galatasaray Nasıl geldiler? Real Madrid ve Juventus gibi iki net favorinin bulunduğu gruptan teknik direktör değişikliği yaşadıkları sezonda çıkmaları önemli bir başarı. Gruba 6-1’lik Real Madrid mağlubiyetiyle başlasalar da Juventus deplasmanından beraberlikle dönerek güvenlerini tazelediler. Bunun üstüne alınan Kopenhag galibiyeti de şanslarını artırdı. Yalnızca iki galibiyet alarak ikinci tura yükselseler de iç saha maçlarında -Real maçı dışında- gösterdikleri performanslarla üst turun kapısını araladılar. Olaylı geçen son Juventus maçında 3-5-2 dizilişiyle aldıkları başarılı sonuç, ilerleyen turlarda da bu taktiği benimseyebileceklerinin sinyalini veriyor. Ne yapabilirler? Ligde üst üste gelen iki şampiyonluğun ardından ilk defa zirveden bu kadar uzak kaldılar. Fenerbahçe’nin şampiyon olması halinde lig üçüncülüğünün bile Şampiyonlar Ligi vizesine yetmesi bu anlamda üzerlerindeki baskıyı azaltıyor. Tamamen Avrupa’ya odaklanarak geçen sezonun başarısını tekrarlamaları olası. Chelsea, Manchester United veya PSG gibi rakipleri iç sahadaki istikrarlı performanslarının da yardımıyla bir hayli zorlayabilirler. Ancak İspanyol veya Alman ekiplerinden biriyle eşleşmeleri halinde canları bir hayli yanabilir. Olympiakos Nasıl geldiler? PSG’nin grup liderliğinin kesin favorisi olduğu grupta, rakipleri Benfica ve Anderlecht’e karşı çok başarılı maçlar çıkardılar. Son Avrupa Ligi finalisti Benfica’dan iki maçta 4 puan alarak ikinci tura gitmeyi hak ettiklerini gösterdiler. Golleriyle takımını sırtlayan Kostas Mitroglou’nun kırmızıbeyazlılar adına yıldızlaştığına şüphe yok. İç sahadaki coşkulu taraftarlarının desteğini de grup maçları boyunca çok iyi kullandılar. Ne yapabilirler? Liginde büyük bir hanedanlık kuran Olympiakos, bu sezon da geleneğini sürdürmeye çok yakın. En yakın rakibine 8 puan fark atan Pire ekibi, lig maçlarında aktif dinlenme moduna geçerek Avrupa’da daha ileriyi düşünebilir. Ancak kura şansının yanlarında olması gerektiğine şüphe yok. İspanyol teknik adam Michel’in varlığı Atletico Madrid’le eşleşmeleri durumunda biraz da olsa avantaj yaratabilir. Ancak Barça, Real veya Bayern gibi devlerle baş edebilecek seviyede değiller. Olası rakiplerinin yaşayacakları sorunlar onların çeyrek final şansını ciddi biçimde etkileyecektir. Manchester City Nasıl geldiler? Son şampiyon Bayern Münih’le aynı grupta yer alan Manchester City, Manuel Pellegrini yönetiminde nihayet bir üst tura çıkmayı başardı. Geçen sezon ölüm grubunun lanetini üzerinde hisseden Maviler, Viktoria Plzen ve CSKA Moskova gibi iki Doğu Avrupa ekibine karşı aldığı başarılı sonuçların yardımıyla ikinci tur biletini aldı. Ancak onlar adına daha da önemli olan son maçta Bayern’i yenmeleriydi. Bir golle grup liderliğini kaçıran İngiliz ekibi, dev ekiplere karşı da önemli sonuçlar alabileceğini böylece kanıtladı. Ne yapabilirler? Katar sermayesinin döktüğü milyonları akıllıca kullanabilen bir teknik adam görüntüsü çizen Pellegrini, geniş kadrosunun avantajıyla hem lig, hem de Avrupa yarışını bir arada götürecektir. Son maçta Avrupa’nın en dominant takımlarından Bayern’i geriden gelerek yenmeleri her türlü rakiple baş edebileceklerinin işareti. Seri başı olmayan takımların en tehlikelisi olarak görünen City, Atletico Madrid ve PSG’yle eşleşmesi durumunda çeyrek final umutlarını sonuna kadar kovalayacaktır. Schalke 04 Nasıl geldiler? Grup lideri Chelsea ile oynadığı iki maçı da 3-0’lık skorlarla kaybeden Schalke, Steaua Bükreş ve Basel karşısında ise hiç hata yapmadı. Bu dört maçta sadece 2 puan kaybeden Gelsenkirchen ekibi, hiç gol yemeyerek de dikkat çekti. Ne var ki son maçta Basel’e karşı hakemlerin fahiş hataları onlara çok yardımcı oldu. Basel, grubun en dinamik takımı olarak Chelsea’ye bile kafa tutarken Avrupa Ligi biletiyle yetinmek durumunda kaldı. Genç oyuncuların ağırlıklı olduğu Schalke’de teknik direktör Jens Keller’in zorlu rakipler karşısında mucizeler yaratması gerekecek. Ne yapabilirler? Jose Mourinho’nun ikinci döneminde bir türlü beklenen sonuçları alamayan Chelsea’ye bile direnemeleri ne durumda olduklarını özetliyor aslında. Potansiyel 5 rakiplerinden 5’inin de onlarla eşleşmek isteyecekleri çok açık. Ligde verecekleri ilk 4 mücadelesine daha sıkı sarılıp, Avrupa’yı ikinci plana atmaları da olası. Geçen sezonki gibi ikinci turdan turnuvaya veda etmeleri şaşırtıcı olmayacaktır. Arsenal Nasıl geldiler? Mesut Özil transferi sonrasında sezona fırtına gibi bir giriş yapan Arsenal, son haftalarda yaşadığı duraklamanın cezasını grubunu ikinci sırada tamamlayarak ödedi. Ölüm grubunun liderliğine soyunmuşlarken az kalsın Avrupa Ligi’nin yolunu tutuyorlardı. İç sahada aldıkları Dortmund yenilgisinin acısını deplasmanda çıkaran Topçular, Napoli karşısında bu kadar etkili değillerdi. Alınan 2-0’lık yenilgiyle kura avantajından mahrum kalan Arsenal, yine de elinden gelenin en iyisini yapmış görünüyor. Ne yapabilirler? Sezon başından bu yana Premier Lig’in zirvesinde yer alan Londra ekibi, yıllar süren şampiyonluk hasretine son vermekte kararlı gözüküyor. Bu açıdan bakıldığında Şampiyonlar Ligi’ni ikinci plana atmaları mantıklı görünebilir. Ayrıca kadrolarının dar olduğu bilinen bir gerçek. En ufak sakatlık sorununda -bilhassa savunmadaciddi değişikliklere gidiyorlar. Ancak belalıları Barcelona’nın yanı sıra diğer formda ekiplerle başa çıkabileceklerini kanıtlamak için bu turdan daha büyük bir avantaj da bulamazlar. Atletico Madrid veya PSG ile eşleşmeleri halinde çeyrek final için şanslarını zorlayacaklardır. Zenit Nasıl geldiler? Herkes Galatasaray’ın 7 puanla gruptan çıkmasına şaşırırken Zenit, sadece bir galibiyet alarak topladığı 6 puanla son 16 vizesi aldı. Grup sonuncusu Austria Wien’i iki maçta da yenemeyen mavi-beyazlılar, Atletico’nun hiç ihtiyacı olmadığı halde aldığı Porto galibiyetiyle bir üst turun yolunu tuttular. Kerzhakov, Hulk ve Axel Witsel gibi önemli oyuncular kadrolarında bulunsa da böylesine rahat bir gruptan bu kadar kötü bir sonuçla çıkmaları düşündürücü. Ne yapabilirler? Austria Wien’e karşı iki maçta da üstünlük kuramayan bir takımın Barcelona, Bayern Münih veya Real Madrid karşısında ne yapmasını bekleyebilirsiniz ki? Bireysel anlamda ön plana çıkan oyuncuları olsa da bir türlü takım oyunu oynayamıyorlar. Kimle eşleşirlerse eşleşsinler favori konumunun yanına bile yaklaşamayacaklardır. AC Milan Nasıl geldiler? Barcelona’nın mutlak favori olduğu gruptaki ilk üç maçlarında topladıkları 5 puanla büyük avantaj elde ettiler. Geçirdiği kötü sezona ve içinde bulunduğu kaosa rağmen sadece bir kez yenilen Milan, bir anlamda formasıyla da olsa gruptan çıkmayı başardı. İki maçta da berabere kaldıkları Ajax’ın gösterdiği üstün oyun ve ilk maçtaki hakem hatası düşünülürse bu turda olmayı hak etmediklerini söyleyebiliriz. Ne yapabilirler? Her ne kadar kötü bir sezon geçirdikleri söylense de San Siro’daki maçta Barcelona’dan aldıkları beraberlikle hâlâ eski günlerden izler taşıdıklarını gösterdiler. Balotelli ve Kaka’nın hücumda gösterecekleri performanslar çeyrek final şanslarını belirleyecektir. İngiliz ekipleri veya Atletico Madrid’le eşleşmeleri durumunda tur mücadelesine sonuna kadar ortak olabilirler. Şampiyonlar Ligi HF108 Rafet B. Eryılmaz BiR PUANA HASRET GİDENLER Şampiyonlar Ligi’nde gruplara kalan bir takımın yaşayacağı en büyük utanç puan alamadan elenmek olsa gerek. Öyle ki bu durumu yaşayan takımın “Önemli olan katılmaktı” deme şansı bile azalıyor... Avrupa futbolunun kulüpler düzeyindeki en yüksek arenası olan Şampiyonlar Ligi’nde grup maçlarını puansız kapatan takımlara bu sezon bir yenisi daha eklendi. Borussia Dortmund, Arsenal ve Napoli’nin yer aldığı grupta oynadığı 6 maçı da kaybeden Olimpik Marsilya, bu başarısızlığı tekrarlayan 15’inci takım oldu. Biz de sıfır çekip, bir puana hasret kalarak gruplara veda eden bazı takımları hatırlatalım istedik. Fenerbahçe (2001-02) Bir önceki sezonu Mustafa Denizli yönetiminde şampiyon tamamlayan sarı-lacivertli ekip, ön eleme turunda İskoç ekibi Rangers’ı eleyerek gruplara kaldı. Barcelona, Bayer Leverkusen ve Olimpik Lyon’dan oluşan grubun zindana döneceğini kimse beklemiyordur. İlk maçta Barça’ya karşı alınan 3-0’lık yenilgi beklendik cinsten olsa da devam eden iki maçta alınan yenilgiler çok can acıtacaktır. Zira temsilcimiz, Lyon’u konuk ettiği maçta 89’uncu dakikada gelen golle yıkılırken; Leverkusen deplasmanında öne geçmesine rağmen 10 kişi kalmaktan ve 2-1 yenilmekten kurtulamayacaktır. Bu iki takımla oynadığı diğer maçları da kaybeden Fenerbahçe, Camp Nou’daki son maça prestijini kurtarmak için çıkıyordu. İstanbul ekibi, ilk puanına çok yakınken duraklama dakikalarında kazanılan serbest vuruşla tedirgin anlar başlıyordu. Rivaldo, kötü bir vuruş yaparak topu auta atıyordu. Fakat hakem, Stuart Dougal atışı tekrarlatınca Brezilyalı futbolcu topu ağlara göndererek Fenerbahçe’ye tarihindeki en büyük başarısızlıklardan birinin içine atıyordu. Spartak Moskova (2002-03) Fenerbahçe’nin yaşadığı hüsran çok büyük boyutlu gibi görünebilir. Ancak bundan daha kötü durumda olmayı başaran bir takım daha oldu. Rus ekibi Spartak Moskova, 2002-03 sezonunda Valencia, Basel ve Liverpool’la eşleştiği grubu sadece tek gol atarak tamamladı. İlk golünü atmak için tam dört maç bekleyen Spartak, Liverpool’u konuk ettiği maçta Danishevsky’nin ayağından bulduğu golle öne geçmeyi de başardı. Ancak bu üstünlük sadece altı dakika sürecek, Owen durumu eşitleyecekti. Maç başına üç gol yiyerek -17 averajla grubu tamamlayan kırmızı-beyazlıların golcüsü Vladimir Beschastnykh, aynı sezonun devre arasında Fenerbahçe’nin hücum sorunlarına derman olmak için Türkiye’ye geliyordu. Anderlecht (2004-05) Bir zamanlar Avrupa’da fırtınalar estiren Belçika futbolunun lokomotiflerinden olan Anderlecht, 2004-05 sezonunda düştüğü zorlu grubun da etkisiyle tarihine hiç yakışmayan sonuçlar alacaktı. Bir sezon önce UEFA Kupası’nı kazanan Valencia, Adriano’lu, Martins’li, Stankovic’li Inter ve Klose’nin başını çektiği yıldızlarıyla Werder Bremen, morbeyazlılara Şampiyonlar Ligi’ni zindan etmeyi başardılar. altı maçta toplam 17 gol yiyen Brüksel ekibi, sadece bir kez öne geçme başarısı gösterdi. Wilhelmsson’la Werder Bremen’i ağırladıkları maçta üstünlüğü ele alsalar da hayallerini yıkan golleri Ivan Klasnic kaydedecekti. Klasnic, Almanya’daki maçta da yıldızlaşarak, 5-1’lik Werder galibiyetine üç golle katkı sağlayacaktı. Dinamo Kiev (2007-08) Türk takımlarına karşı aldığı başarılı sonuçlarla dikkat çeken Dinamo Kiev’e edilen beddualar Fenerbahçe’nin çeyrek finale çıktığı 2007-08 sezonunda tutacak, Ukrayna temsilcisi grubunu puansız tamamlayacaktı. Manchester United, AS Roma ve Sporting Lizbon ile aynı grubu paylaşan Dinamo, 6 maçın hiçbirinde öne geçmeyi başaramadı. Yediği 19 gole sadece 4 tane atarak karşılık verebilen lacivert-beyazlılarda teknik direktör Anatoli Demyanenko kaçınılmaz bir şekilde görevinden ayrılacaktı. Villarreal (2011-12) 50 bin nüfuslu bir şehrin takımı olarak çok önemli başarılar elde eden Villarreal, Şampiyonlar Ligi’nde boy gösterdiği son sezonda yaptıklarıyla çöküşün başlangıcını işaret ediyordu. Bayern Münih, Manchester City ve Napoli gibi çok zorlu rakiplerle aynı grubu paylaşan sarı-lacivertli ekip, yaşadığı sorunlar nedeniyle grubu puansız tamamlamıştı. Golcüsü Giuseppe Rossi’nin geçirdiği ağır sakatlık nedeniyle gol yollarında etkisiz kalan takım, savunmada da rakipleriyle baş edemeyince ağır son kaçınılmaz oldu. altı maçta yenen 14 gole sadece iki golle karşılık verebilen Villarreal, yalnızca bir maçta öne geçmeyi başarıyordu. Takımın aldığı bu felaket sonuç sezon sonunda küme düşmeleriyle taçlanacaktı. Salih Demirci Özel Dosya HF108 Modern Futbol Nedir? Herkes kullanıyor, futbol konuşurken mutlaka lazım oluyor. Peki şu modern futbol aslında ne ifade ediyor? Futbol sohbetlerinde bakış açısı sınırsızdır. Bir pozisyon, bir futbolcu, bir takım üzerine sayısız yorum yapılır ve fikirlerin sıklıkla argümana ihtiyacı olmadığından her şey hesaba katılır. Duygular, sevinçler, kaçan goller, yatan kuponlar… Bunların hepsi daima birer veridir. Muhabbet uzar, genelde bir yere varmaz ama değişmeyen gerçek şudur ki, her fikrin bir muhalifi vardır. An gelir, nesnel başarılar ve topluma mal olmuş efsaneler dahi yalanlanır. Kupalar, şampiyonluklar, gol krallıkları; hâlbuki aslında şu şu şartlarda elde edilmiş olabilir. Bir şeyler ters gitse bambaşka şeyler konuşuluyor olunabilir ve o anda devreye bazı tabirler girer. Modern futbol, işte bunlardan biri. Bir milat koymak gerektiğinde, öncesiyle sonrası arasında bir karşıtlık kurmak lazım geldiğinde kullanımı sihir yaratır. Maç görüntülerini izleyemediğimiz nice isimli futbolcu ya da demeçlerini okuyamadığımız nice etkileyici antrenör, yeri gelir ‘modern futbolda’ sözüyle üzerine konuşulanlardan ayrılır. Yeri gelir, geçmişle bugün arasında perde olur. Değişimi anlatmaya çalışır, ama her daim kullananın öne sürdüğü fikri destekler. Anlamı sürekli değişir. Bugünün futbol tartışmalarında ‘modern futbol’ tanımı birbirinin aynı iki insana rastlamak, neredeyse imkânsız. Bir değişimi, farkı, artık eskisi gibi olmayana anlatmasına karşın modern futbolun geniş kabul gören bir miladından söz etmek mümkün değil. Ne zaman eskisi gibi olmamaya başladı sorusuna verilen cevaplar birbirinden çok farklı. Ancak bana öyle geliyor ki, en azında futbol üzerine yazıp çizenler, kendi fasit dairelerinde anlamda ortaklaşmayı sağlarsa tartışmalar bazen bir sonuca bağlanabilir. Eski bir tartışma Kelime anlamı itibariyle modern, çağdaş kelimesinin yerine kullanılır. İçerisinden yaşanan dönemde geçerli, geçmişteki gibi değil manasını içerir ve bu şekilde kullanıldığında ifade ettiği anlam açıktır. Bir futbolcu, bir antrenör, bir takımın oyunu eğer modernse kazanabilir, başarabilir ve süreklilik arz edebilir. Örneğin Türkçe futbol yazılarında kullanılan bazı önemli kavramların çevirmeni ve mucidi Doğan Koloğlu, bir keresinde şöyle yazmıştır: “Modern futbol topsuz oynanıyor. Bizim futbolcularsa topa endeksli hareket ediyor, top varsa oyundalar. Yoksa seyirci gibiler.” 19 Şubat 1998, İsrail 4-0 Türkiye maçı sonrası Rahmetli gazeteci, bu yazısında futbolun ‘eskisi gibi’ olmadığı iddiasında. Eskiden toplu oyunun taşıdığı önemin bir kısmını, hatta belki de büyük bir kısmının topsuz oyuna devrolduğunu ve Türkiye Milli Takımı’nın oyuncularının bu duruma uyum sağlayamadığını düşünüyor. Yahut tersten bakarsak, futbolda topla oynamanın topsuz oyuna göre çok daha önemli olduğu zamanlar olmalı ki, topsuz oyun görece önem kazanmış olsun. Bu noktada ülkemiz basınında biraz daha geriye gidersek, henüz Türkiye’de futbolun profesyonelleşmediği günlerden bir yazıdan bahsetmemiz yerinde olacaktır: “Avusturyalıların Viyana klasik futbol sistemini terk ederek modern futbola intibak etmeleri pek tabiidir ki zaman meselesidir. Ancak bu zaman zarfında Avusturyalıların arzu ettikleri neticeleri alıp alamayacakları şüphelidir. (…) Rakiplerini 4-1 yenmelerine karşın, sahada yeni futbolu yadırgadılar. Yeni futbol sisteminde topla fazla oynamanın neticeye ulaşmaktaki mahzurlarını bildikleri halde Wacker’in futbol yıldızları topla oynamakta zaman zaman ısrar etmişlerdir.” 18 Mart 1958 – Faruk Keskinel Bu yazıdan anlıyoruz ki futbolda topla oynamanın önemi, daima tartışmalı bir meseleydi. Bir döneme damga vuran Avusturya futbolu, söz konusu yazıda da öngörüldüğü gibi sonraları sahneden çekildi. Ama bunun nedeni oynama biçimine ilişkin bir değişiklik miydi, yoksa çok farklı dinamikler mi etkili oldu; tüm bunlar soru işaretleri içermekle birlikte bu yazının konusu değil. Buradan öğrendiğimiz şu ki, ‘modern’ tabiri çağdaş; yani geçerli olanı ifade ettiğinde kolayca anlaşılabiliyor. Sağlamasını yapmak da mümkün, eğer İsrail’e 4-0 yeniliyorsanız modern değilsiniz. Ortak iyi ve kötü örnekler Ancak bir de ‘iyi’ olanı ifade etmesi durumu var. Bunun da arkasında ülkenin çağdaşlaşma sürecinde dile yerleşen ‘modern’ sözcüğünün ulaşılması gereken ideal ve ortak iyi gibi manalara sahip olması yatıyor olmalı. Bir şey modern ise bizi ileriye götürür, eğer değilse ama işe yarıyor olsa da zaman içerisinde yanlışla sonuçlanır ön kabulüne sıkça rastlanıyor ve en çok da fazlasıyla muğlak kullanıldığı görülüyor: Bağış Erten: “Futbol tanrıları modern zamanların ‘realist’ futbolu karşısında ilk defa romantiklerin kalbine göre bir son hazırladı ve Barça son dakikada Chelsea’yi eledi.” 8 Mayıs 2009 Mehmet Demirkol: “…Ancak sonradan başlarına iş açacak iki zaafları vardı. Modern futbolun emrettiği üzere savunmalarını ileri çıkarıyorlardı. Ama hiç beceremedikleri bir ofsayt taktiğine de takılmışlardı.” 20 Mart 2010 Banu Yelkovan: “Dünya Kupası gösterdi ki modern futbolda artık ‘joga bonito’ öncelik değil. Rasyonel, pragmatik, realist... Şampiyonlar Ligi’nde şekillenen akım, Dünya Kupası’nda zirveye ulaştı. Futbolda yeni dalga artık bu.” 6 Temmuz 2010 Demirkol’un iddiasına göre modern futbol savunmanın ileri çıkartılmasını emrediyor. Ancak biz biliyoruz ki 2004’te Yunanistan ve yazının yazıldığı sezon Inter savunmayı derinde kurarak büyük turnuva kazanmışlardı. Yani geçerli olandan, kazanandan bahsetmiyor. O halde geriye iki seçenek kalıyor; ya kişisel fikrinde “iyi” olandan bahsediyor ya da genel geçeri vurguluyor. Ama örnekler gösteriyor ki, savunmayı öne çıkartmadan da başarmak mümkün. Erten ve Yelkovan ise kendilerinde çizdikleri modern futbol çerçevesinde rasyonel, pragmatik ve realist olanın kazanmaya başladığı, geçmişte ise böyle olmadığı iddiasındalar. Almanya’nın yarım asrı aşan daimi başarısı ya da Brezilya’nın en çok kazanan ulusal takım olmasına karşın dönem dönem yaşadığı hayal kırıklıkları bu pencereden nasıl görünüyor acaba? Mantığa oturmadığı kesin, fakat bu ikilinin Demirkol’un saha içi odaklı ‘modern futbol’ tabirinden farklılaştığı aşikâr. Sözü edilen topyekûn bir değişim ve vardıkları sonucun tutar yanı yoksa da çıkış noktası önemli. UEFA’dan bir müdahale Modern olan, aynı zamanda geçmiştekinden çok daha karmaşık olandır. Bu yönüyle futbolun birden fazla miladı olduğu ve şu günlerde yaşadığımız bazı şeylerin geçmişte var olmadığı ya da bu kadar sık ve yoğun görülmediği kesin. Öyle bir şeyler oldu ki futbol, başka bir şeye dönüştü ve her şey birbirine karıştı, kontrolden çıktı. Bu konuda mevki sahibi bir futbol adamına kulak vermek iyi olabilir. Michel Platini’nin başdanışmanı ve UEFA’nın perde arkasındaki en önemli akıllarından biri olan William Gaillard’a göre futbolun yaşadığı en büyük kırılma noktası, 80’lerin ikinci yarısından sonra gerçekleşti. Bu dönemden sonra futbol, yüzyıldır kendi hukukunu oluşturan futbol politikacılarının ve esas paydaşlarının kontrolünden çıktı. Tıpkı dünya tarihini benzer şekilde okumasını yapan düşünce adamlarının Fransız İhtilali’ni takiben gerçekleşen Sanayi Devrimi’ne atfettiği rol gibi, havuz sistemi içerisinde gerçekleşen televizyondan naklen yayın ve onu izleyen Bosman Davası futbolda modernliği başlattı. Futbolcu davranışlarından oyunun kurallarına, taraftar tutumlarından hukukun futbola bakışına kadar her şey, bu dönemden itibaren kökünden ve hızlı biçimde değişti. Modernlik, başlı başına bir anlam ifade eder oldu ve şimdilerde yürürlükte olan Finansal Fair-Play da bunun bir parçası. Hem Türkiye’nin ana akım futbol medyasında da Gaillard ile paralel düşünen birileri yok değil: “Avcı ile Terim dönemleri arasındaki fark, milletler arası futbolun ilkel evresiyle modern evresi arasındaki fark gibi. İlkel dönemde (90’ların ortasına kadar) milli futbolcunun motivasyona ihtiyacı yoktu, çünkü dünyaya kendini tanıtmanın tek yolu ulusal takımla büyük turnuvalara gitmekti. Modern çağda, yani 2000’lerle birlikteyse büyük ligler yüzün üstünde ülkede yayınlanmaya başladı, milli forma artık büyük futbolculara zül geldi.” Uğur Meleke - 12 Ekim 2013 Meleke’ye göre futbolun modern çağı, 2000’lerle birlikte ve lig maçlarının dünya çapında naklen yayını ile başlıyor. Aynı zamanda yabancı patronlar aynı dönemde türedi ve en bilinen Roman Abramovich olmak üzere bir akımın başını çekti. Bu dış etkenler, futbolun dışında üretilen paranın futbola yüklü biçimde akışı ile taşları yerinden oynatırken, Uğur Meleke’nin ‘modern futbol’ tabirine atfettiği tek anlam bu değil: “Aslında modern futbolda hemen herkes set oyununa mükemmel hazırlanıyor hemen herkes sahaya kusursuz yerleşiyor. Herkes çok koşuyor, herkes çok mücadele ediyor.” Uğur Meleke - 28 Kasım 2013 Burada açıkça çağdaş olandan bahseden Meleke, üst düzey futbolda takımların ortaklaştığı bir niteliği vurguluyor. Böyle olduğunda ‘modern futbol’ tabiri, üstte bahsedilen üç muğlak örnekten ayrışıyor. Geçmişle bugün arasına bir perde çektiğinizde, bunun bir miladı olması gerekiyor. Nitekim oyunu oynama biçimine dair ‘modern’ düşüncenin, yine tıpkı Avrupa tarihinde olduğu gibi rasyonel düşünce ile başladığını iddia edenler var. Bu açıdan hücum oyuncularına rakibi kovalatan Viktor Maslov, rakibi de kendi oyununun bir parçası yapmasıyla saha içerisindeki modern oynama biçiminin atası sayılabilir. Modern futbol nedir? Sonuçta karşımızda dört adet farklı ‘modern futbol’ tanımı var. Birinci çağdaş ve geçerli olan anlamında, en genel kullanılan şekli. Ancak burada da neler olup bittiğini doğru tespit etmek elzem. Diğeri ise ‘ortak iyi’ anlamında, genel geçeri ifade ediyor. Bazısı estetik kaygıları öne koyarken, modern kelimesini bu şekilde kullanan bir diğer kısım ise kendi fikrince olması gerekeni bu şekilde ifade ediyor. Üçüncüsü sırada ise ne anlama geldiğini kullananının da bilmediği, bir başı ya da sonu olmayan laf ola beri gele ‘modern futbol’ var. Arka planı itibariyle ‘endüstriyel futbol’ ile eşanlamlı sayılabilir, fakat bunun yeni bir şey olmadığı kesin. Sonuncusu ve sanırım en akla yatkın olanı ise toplu naklen yayın ve Bosman ile başlayan döneme ‘modern’ adı verilmesi. Futbola giren yeni ve yüklü para ile her şeyin karmaşıklaşması ve futbolcuların kulüplere karşı çok güçlenmesi ile hızlı biçimde gerçekleşen dönüşüm, Avrupa tarihindeki ‘modern’ ile örtüşüyor. Bugün futbolda söz sahibi olan yeni paydaşlar, başta oyuncu menajerleri ve çok uluslu şirketler bu dönemden önce futbola çok sınırlı şekilde etki ediyorlardı. Şimdi ise zaman zaman esas belirleyici oluyorlar. Saha içerisindeki modern ise sürekli kazanan ve yeniden kazanmak üzere kendini yeniden üretenden başkası değil. İsmail Şayan Özel Dosya HF108 Devrimlerin 11’i Futbol tarihinde taktiksel değişimlere imzasını atan 11 futbol adamının yaptığı değişiklikleri ve modern futbola giden yola döşedikleri taşları hatırlatmak istedik. Futbol, başladığı güne kıyasla bambaşka bir şekle büründü, kimi küçük kimi büyük pek çok değişikliğin ucuca eklenmesiyle. Saha içindeki bu değişikliklerden bir 11 yaptık. Elbette dışarıda kalanlar olacaktı ve oldu da. Ama burada yer verebildiğmiz ve veremediğimiz herkese çok şey borçlu olduğumuzu unutmamak gerek. Jimmy Hogan: Halı Futbolu Bir futbol ülkesi bir futbol adamını niye aforoz eder? Bu sorunun yanıtı, eğer ülke İngiltere’yse “topu yere indirin ahmaklar” demesidir. Jimmy Hogan, ülkenin en büyük futbol akıllarından biriydi ama anlayana. Yalnızca İngiltere’de kalmamış, Hollanda başta olmak üzere kıta Avrupasında işlerin nasıl yürüdüğünü incelemiş ve oyunun nasıl oynanması gerektiğine dair düşünce üretmişti. Buı düşünceleri “halı futbolu” etiketi yiyerek alaya alındı ve topu yere indirmeyi savunması İngiltere’de dışlanmasına sebep olunca kıta Avrupasına geçti. Hollanda, İsviçre, Avusturya ve özellikle Macaristan’da büyük etkisi oldu. Wembley’de İngilizlerin dağıldığı Macaristan maçının ardından Macar Federasyon Başkanı’nın “Jimmy Hogan’ın bize öğrettiği gibi oynadık” ve efsanevi hoca Gustav Szebes’in “Hogan’ın öğrettiği gibi oynadık, bence bir gün futbol tarihi yazılacaksa onun adı altın harflerle yazılmalı” sözleriyse aforozculara en ağır darbeydi. Ancak Hogan’ı uzaklaştıran mantalitenin değişimi kolay olmadı. Nottingham Forrest’le bir lig iki Avrupa şampiyonluğu kazanan, birkaç gün önce Roy Keane’in “ömrümde çalıştığım en iyi teknik adam” sözleriyle tarif ettiği Brian Clough, Hogan’dan 70 yıl sonra “Tanrı futbolu bulutlarda oynamamızı isteseydi çimleri de oraya koyardı” demek zorunda kalacaktı. Ama zaman ve Wenger, İngilizler’e Hogan’ın haklılığını kanıtladı. Karl Rappan: İlk pres, ilk mevki değişimi İskoçların teklifiyle IFAB’ın ofsaytı bozmak için gereken oyuncu sayısını üçten ikiye düşürmesi takımlar için yepyeni problemler doğurmuştu. İlk çözüm İngiltere’de Arsenal hocası Chapman’dan geldi. Chapman basitçe özetlersek santrahafını savunmanın ortasına çekip ilk stoperi yaratmıştı. Ama İsviçre’de görev yapan Karl Rappan meseleye bambaşka bir açıdan yaklaşıyordu. Rappan için temel sorun, rakip forvetin savunmacısından sıyrıldığı anda kaleciyle karşı karşıya kalabilmesiydi. Bunun çözümü için “Verrou”yu geliştirdi ama bunu, onun çalıştırdığı takımlardan başka hiç kimse oynayamayacaktı. Bizim için çok basit, ama o dönem çok zor gelmişti herkese. Rappan, oyuncularından topu kaptırdıklarında pres yapmalarını isteyen ilk teknik adam. Bir başka yeniliği ise oyuncularından birbirlerinin mevkilerine geçmelerini isteyen ilk teknik adam olması. Top kaptırıldığında 10 saniyelik kısa bir pres uygulanıyor ve rakip yavaşlatılarak arkadaki yer değişimi için zaman kazanılıyor; böylece bir forvet hafın yerine, o haf bekin yerine, bek ise savunmanın arkasına emniyet sübabı olarak geçiyordu. Top kazanıldığında ise normal düzene dönülüyordu. Rappan’ın oyununu ondan başka hiç kimse oynatamadı ama yakın çağında iki büyük değişimi tetikledi, biri İtalya, diğeri Macaristan’dan gelecekti ve yönleri birbirine neredeyse taban tabana zıttı. Nereo Rocco: Catenaccio ve Libero Triestina, ligi sondan ikinci sırada bitirmiş, göreve Nereo Rocco’yu getirmişti. Rocco, Rappan’ın top rakibe geçtiğinde ortaya çıkan sürgülü kilidini asma kilide çevirmeye, yani maç boyunca savunmanın arkasında bir adam tutmaya karar verdi ve Catenaccio’yu yarattı. Rocco’nun formülü muazzam bir başarı kazanacak, İtalyan Futbolu’nu derinden etkileyecek hatta Sacchi’ye kadar esir alacak ve Avrupa’da da önemli iz bırakacaktı. Önceki sezonun sondan ikincisi, o sezonu efsanevi “Il Grande Torino”nun ardından ikinci tamamladı. Triestina ligde bu dereceyi bir daha asla göremedi. Yönetimle anlaşmazlığa düşen Rocco, Padova’ya geçti ve takımı önce Serie A’ya sonra da bir daha tarihi boyunca asla göremeyeceği lig üçüncülüğüne taşıdı. Milan’ın dikkatini çekti ve oraya geçti. Milan’da Catenaccio’ya ihtiyacı olmadığını düşündü ve oynatmadı. Burada da İtalya’ya Şampiyon Kulüpler Kupası’nı getiren ilk teknik adam olarak tarih yazacaktı. Küçüklerle büyüklerin arasındaki farkın çok büyük olduğu ligde Rocco’nun Catenaccio’su kopyalanmaya başlandı. “Önce güvenlik” anlayışı İtalyan Futbolu’nda büyüklere de sıçradı ve Inter’de Foni’ye şampiyonluklar getirdi. Sonrasında Herrera, Inter’le Catenaccio’nun uluslararası pazarlayıcısı oldu ve Avrupa şampiyonluğunu kazandı. Rocco ise Catenaccio’nun en mükemmel uygulamasına Padova’da ulaştığını düşünüyor ve belki de futbolda başlattığı değişimden oldukça rahatsız: “Gerçek Catenaccio’yu yalnızca Padova oynadı. Bizden sonrakilerin tek yaptıkları defansif taktikler üretmekti.” Marton Bukovi: Alan oyunu Macaristan’da bir teknik adamın çözüm bulması gereken önemli bir sorunu vardı. Takımın santrforu İtalya’ya satılmıştı ve yerine oynatmak istediği oyuncunun yeteneklerinden hiç bir şüphesi yoktu. Sorun, Chapman’ın WM’i ile ortaya çıkan “stoper” denen izbandutlar karşısında oyuncusunun şansının olmamasıydı. Hidegkuti’yi onların kucağına atıp santrfor oynamasını bekleyemezdi. Aykırı, paradoksal ama dahiyane bir çözüm buldu: Kaleye en yakın olmasın istediği oyuncusunu rakip kaleden biraz uzaklaştıracaktı. Guardiola’nın santrfordan vazgeçip sahte dokuzu seçişinin 60 yıl önce yapılmışı desek? İç forvetlere biraz daha merkeze yaklaşmalarını söyledi ve Rappan’ın mevki değişimini farklı değil aynı hattaki oyuncuların arasında uygulatmaya karar verdi. İki içi forvet ve geriye çektiği santrforundan sürekli yer değiştirerek, verkaçlar ve duvar paslarıyla oynamalarını istedi. Rakip defanslar için tam bir bela oldu. Rakipler, adamların peşinden gittiğinde bomboş bir alan bırakıyor; yerlerinde kaldıklarındaysa forvetler ellerini kollarını sallaya sallaya pozisyon buluyordu. Hücumcu sayısı bir azalmış gibi görünüyordu ama artık bir değil iki görevi olan savunmacılar bu sorunu bir türlü çözemiyorlardı. Gustav Szebes, Bukovi’nin fikrini bir adıma daha öteye taşıdı ve efsanevi Macaristan Milli Takımı doğdu. Daha fazla oyuncunun yer değiştirdiği, takımın yükünün herkese eşit dağıtılmasının amaçlandığı, kalecinin zaman zaman dördüncü savunmacı gibi davrandığı, rakipleri allak bullak eden bir ekol doğdu. Gustav Szebes “sosyalist futbol” diyordu buna. Puskas ise “Biz Total Futbol’un prototipiydik” diye açıklıyor. Macar milli takımı efsanevi başarılara imza attı, durdurulamıyordu. Wembley’de 6 yiyen takımdan Sir Tom Finney “safkanlara karşı yarışa çıkmış sütçü beygirleri gibiydik, o güne kadar hiç görmediğimiz taktiklerle oynayan, gördüğüm en iyi milli takımdı” derken Harry Johnston otobiyografisinde “su katılmamış çaresizllik” diye tanımlayacaktı o gün takımca yaşadıklarını. İngiliz gazeteleri ise uzun uzun Zakarias’ın mevkisini ne olduğunu tartışmışlar ama bu Budapeşte’ye rövanşa giden takımın 7 gol yemesine engel olamadı. Ancak alan oyunu her yere aynı hızla yayılmadı, bazılarına çok zor geldi. Türkiye’de 90’ların ortasında neredeyse tüm takımların hâlâ adam adama savunma yaptığını hatırlarsak, bugün duran topta alan savunmasına kırmızı görmüş boğa tepkisi verenlerin ruh halini de biraz anlayabiliriz. San Marino tarihine Ankara’da duran top golü yiyerek geçen bir ülkenin Hollanda’dan duran top golü yemesini alan savunmasına bağlamak ne kadar doğrudur kuzum? Artık o güne kadar devam eden adam adama eşleşmelerin sonunun gelmesinin ve oyunun bambaşka bir şekle bürünmesinin zamanıydı, Macarların fikrini bir adım ileri götürenler ve farkedip panzehiri üretenler Brezilyalılar oldular. Flavio Costa, Bela Guttmann ve Fleitas Solisch: Orta sahanın doğuşu Futbolun o dönemde halk arasında en çok konuşulduğu, herkesin teknik direktör olduğu bir ülke Macaristan’sa diğeri Brezilya’ydı. Flavio Costa, O Cruzeiro gazetesine bir makale yazarak yepyeni bir oyun anlayışının ilk filizlerini saçtı. Makale büyük ilgi çekmiş, büyük tartışmalar başlatmıştı. Dördüncü tam savunmacının ortaya çıkması fikri “anti futbol” etiketi yiyor, Costa bir Fransız atasözüyle yanıt veriyordu: “Daha ileri sıçramak için bir ayağını geri atmalısın.” Anlayışın teorisinin gelişiminde Bela Guttmann ve Zeze Moreira’nın katkılarını da unutmamak gerek. Beş kişiyle savunma beş kişiyle hücum devri yerini altı kişiyle savunma altı kişiyle hücuma bırakıyordu Costa için. 4-2-4, blokları netleştirerek takım yapılarının basitleşmesini ve organizasyonun akılcılığını getirir. İç forvet kavramı ortadan kalkar. Özellikle, göbeğinde birbiri ile işbirliği halindeki ikili ile dörtlü defans çok daha dengeli ve güvenli bir yapı olarak göze çarpar. Orta sahadaki iki oyuncuyu istisna tutarsak, oyuncuların kollamaları gereken alanın azalışı, işlerin çok daha hızlı yürüyebilmesine olanak verir. Teknik becerilerdeki gelişimle ve oyunun artan temposuyla mükemmel bir biçimde örtüşmüş bir diziliştir. 1958 İsveç Dünya Kupası’ndan sonra çok büyük bir hızla yayılır. 4-2-4’e ilk geçen Flamengo’nun Paraguaylı antrenörü Fleitasch Solich olur. Onları Santos ve Sao Paolo takip eder. Solisch sol hafını(6) sol beke, sol bekini(3) savunmanın ortasına çekmiştir. Bu da forma numaralarında bir geleneği başlatır. Roberto Carlos’un neden kulüplerde 3, milli takımda 6 numaralı formayı giydiğini merak eden varsa... Osvaldo Juan Zubeldia: Rakip ne yapıyor? Futbol tarihinin en sevimli teknik direktörü olmadığı kesin. Hatta hayallerini kırdığı İngilizlerin hakkında yazdıklarını fazlaca okursanız nefret bile edebilirsiniz. Ama getirdiği o kadar çok şey var ki... 1965’te, 38 yaşındayken küme düşmüş Estudiantes’in başına geçti. Şampiyonlukla üst lige dönüp orada da Arjantin şampiyonluğuna ulaşırken hiç kimsenin yapamadığını yapıyor ve kupayı ilk kez Buenos Aires dışına taşıyordu. Kendinden önceki tüm antrenörlerden farklı bir adamdı Zubeldia. Kendilerinin ne yapacağı kadar, hatta ondan daha fazla rakiple ilgilenirdi. Ama bu Herrberger’inkinden biraz daha farklıydı, sahanın da ötesine geçer, rakiplerinin haleti ruhiyelerine, ailevi problemlerine kadar bilgi toplamaya çalışırdı. Antrenman sahasını “Laboratuar gibi” diyerek tanımlamış Arjantin basını. Takımın yıldızının takım oyunu olduğu ilk takımı yaratan adam demek yanlış olmaz. Günde çift idmanı standart hale getiren ilk teknik direktördür. Maçtan önce futbolcuların ısınmaya başlamasını da Zubeldia’ya borçlu futbol. Takımına düzenli olarak duran top antrenmanı yaptıran ilk teknik adam olarak bilinir. Çalışılmış frikik varyasyonları, kornerde bir oyuncuya rakip kaleciyi perdeletmek, rakip duran top kullanırken hızla öne çıkıp ofsayta düşürmek de Zubeldia’ya atfedilenlerden(sonuncusunu daha önce Doğu Avrupa’da gördüğünü söyleyip bunu reddediyor). Bir rakibe iki kişiyle adam markajı vermek de Zubeldia icadı. Basketboldaki “Yugoslav faulü”nden yıllar önce Zubeldia futbolda başlatmıştı bunu. Eski hakemleri, oyuncularına kuralları, kimilerine göre özellikle kural kitabındaki boşlukları öğretmesi için tutan bir teknik adam. Rakibin sadece maçlarını değil antrenmanlarını da izleyen, özel hayatları hakkında topladığı bilgileri maç içinde rakibi kışkırtmak için kullandığı söylenen Zubeldia, maça rakibe göre hazırlanmak ve kadrosunu rakibe göre kurmak standardını da koyan ilk antrenör. Rakibi bu kadar ana eksenine almasıyla çağımızın Mourinho ve Benitez gibi taktisyenlerinin de atası sayılır. Sevmeyeni çok, ama yalnızca şurada saydığımız yenilikler ve getirdiği bakış açısındaki temel farklılık bile futbol adına çok önemli değişiklikler. Yaptığı için eleştirdiği bazı şeyleri uygulamayan neredeyse kalmadı. Ve hâlâ Libertadores’i üst üste 3 kez kazanabilmiş tek hoca. Ama Milan’la oynanan ve tabiri caizse karakolda biten, tüm takımın devlet başkanının emriyle “ülkeyi rezil ettikleri” gerekçesiyle tutuklandığı, bazı oyunculara hapis cezasının verildiği Kıtalararası Kupa finali, kırılma noktası oldu. “Maçtan önce bütün ülkenin gururunun kurtarılmasını bir takıma yüklemişlerdi ve sonrasında da oyuncuları suçladılar” dedikten sonra sözleşmesi bitene kadar görevde kalıp ardından 4 yıl futboldan uzak kaldı. Dönüşü San Lorenzo’da şampiyonlukla oldu. Sonra Kolombiya’ya geçip orada da iki şampiyonluk kazandı ve 82’de Kolombiya’da öldü. Ama unutmadılar... 86’da Dünya Kupası kazanan Bilardo kupayı O’na ithaf edip “Bildiğim her şeyi O’ndan öğrendim” derken yardımcısı Pechema şöyle diyordu:”Arjantin futbolu ikiye ayrılır: Zubeldia’dan öncesi ve Zubeldia’dan sonrası.” Rinus Michels: Birimiz hepimiz, hepimiz Totaalvoetbal için Bir Avusturyalı ilk mevki değişimini başlatmış, Macarlar bunu farklı bir düzeye taşımıştı. Bir başka Avusturyalı; Wunderteam’i yaratan adam olarak bilinen Hugo Meisl’in kardeşi, döneminin Avrupa’daki en saygın sopr yazarları arasında gösterilen Willy Meisl’in “The Football Revolution” isimli kitabında yazdığı “oyuncuları ayaklarındaki ‘mevki’ denen prangalardan kurtarmalıyız” düşünü gerçekleştirme cesareti bir Hollandalı’ya kısmet olacaktı. “Profesyonel futbol savaş gibi bir şeydir, gereğinden fazla adam gibi davranan kaybeder” diyen ‘General’, kafasında o güne kadarkilerden farklı fikirler taşıyordu. Oldukça otoriter bir adam olarak bilinmesine karşın sahada oyuncuların özgürlüklerini arttırmasının takımın faydasına olabileceğine inanıyor, ama bunu yapabilmesi için yüksek bir dayanıklılık ve gelişmiş bir takım halinde oynayabilme bilincini yerleştirmesi gerektiğini de biliyordu. Antrenmanları hem fiziksel hem mental olarak oldukça ağırdı. Tıpkı demirperdenin ardında benzer prensipleri hayata geçirmek için uğraş veren, ustası Maslov’dan aldığı pres temelli oyun fikrini bilimsel yöntemlerle daha da ileri taşımaya çalışan Lobanovski gibi. Kaleci hariç herkesin bir diğerinin yerini alabildiği, savunmacıların hücum, hücumcuların savunma yapabildiği tam bir takım yaratma peşindeydi ve başardı. Oyun, boşluk üzerine kuruluydu ve o güne kadar görülmemiş bir ortak çalışma gerektiriyordu. Önce boşluk yaratılır, sonra o boşluk doldurulurdu. Tüm takımın çalışmasıyla alan şekillendiriliyordu. Orta saha oyuncusu yerini boşalttığında doldurmak bir başka takım arkadaşının göreviydi ve bu bir bek ya da forvet olabilirdi, onun boşalttığı yeri de bir başkası doldurmalıydı. Proaktif bir anlayışla herkes her zaman sürekli bir devinimle alanı yaratıyor ve kullanıyordu. Saha içinde de bir yöneticiye ihtiyaç vardı ve Cruijjf önderliğinde bütün işler şekilleniyordu. Ajax’ı Avrupa’nın ve dünyanın zirvesine taşıdılar. Sonra ‘General’ Barcelona’ya taşındı, ardından da saha içindeki komutanını taşıdı. Bu arada Klopp’un “Çinliler gibiler, icat değil sürekli taklit ediyorlar” diye tiye aldığı Bayern Münih de Beckenbauer’in saha içi önderliğiyle Total Futbol’u benimsemiş ve sonra bunu milli takıma da taşımıştı. İtalyanların savunma arkasındaki daimi adamı libero, Beckenbauer’le oyunun her yerinde olan ve yalnızca savunmayı değil, tüm takımı yöneten bir oyuncuya dönüşmüştü. Total Futbol Avrupa’ya ambargo koydu, önce Ajax üç kez üst üste Avrupa’nın en büyüğü oldu, sonra üç kez üst üste Bayern. 1974 Dünya Kupası finalinde birbirine yakın anlayıştaki iki takım kozlarını paylaşırlarken gülen Almanlar, gönüllerden ve akıllardan çıkmayan Hollandalılar oldu. “Futbol basit bir oyundur, zor olan basit oynamaktır” diyen Cruijjf ve Beckenbauer gibi oyuncuların yerini doldurmak kolay olmazken, savunma dörtlüsü başta olmak üzere mevkide uzmanlaşmak da antitez olarak gitgide güçleniyordu. Her güzel şey kesintisiz sürmüyor ama kimse unutmadı, ‘General’ yüzyılın teknik direktörü seçilecekti. Carlos Bilardo ve Perreira: 3-5-2, ‘önlibero’ ve orta saha savaşları 1984 Avrupa Şampiyonası öncesi Michel Hidalgo, 3-5-2 lafını ortaya atınca yine tartışmalar başladı. Zaman zaman gösteriyordu Hidalgo kendi yöntemini, Athletic Bilbao’nun başından hatırlayabileceğimiz orta sahadaki Fernandez savunmanın arkasında libero olarak geçiyor, savunmanın ortasındaki stoperler iki rakip forvete adam adama yapışıyor ve beklerin kanatlarına yerleştiği orta alanda bir kişilik fazlalık ele geçiriliyordu. Ama grubun son maçında Yugoslavlar karşısında galibiyete rağmen yaşananlardan sonra 3-5-2 rüştünü ispat edemeden köşeye atıldı. Üçlü defansın intihar olduğunu söyleyenler de vardı, Platini’nin olmadığı yerde bu düzenin işlemeyeceğinden bahseden de. Oysa Arjantin milli takımının başına geçen Carlos Bilardo bu fikrin çok değerli olduğunu düşünüyordu. Özellikle orta alanda kazanılacak bir kişilik fazlalık, Maradona’yı en verimli şekilde kullanabilmek için mükemmel bir avantaj oluşturabilirdi. Takıma 3-5-2 oynatacağını açıkladığında topa tutuldu ve ilk sonuçlar hiç iç açıcı olmasa da ısrarından vazgeçmedi. 1986’da Meksika’da Dünya Kupası’nı kazandığında ise bir 3-5-2 çılgınlığını tüm dünyaya yayıyordu. 4-42’ye göbeğinden bağlı İngiltere’de bile Aston Villa, Arsenal gibi bazı takımlar 3-5-2 denemeye başlamışlardı. 1990’da İtalya’da neredeyse tüm takımlar 3-5-2’yi tercih ediyordu. Hatta kupaya “milli diziliş” 4-4-2 ile başlayan İngiliz milli takımında başını Lineker ve Waddle’ın çektiği bir 3-5-2 isyanı çıktı ve Hollanda maçından itibaren İngiltere’de Sir Bobby Robson, defans kurgusu ana akımdan biraz farklı da olsa 3-5-2’ye döndü. İşe de yaradı, evlerindeki turnuva dışında ilk ve şimdilik son kez Dünya Kupası yarı finali gördüler ve Almanlara penaltılarla kaybettiler. Maç sonrası “yine olmadı, Almanları 3-5-2 ile de yenemedik” minvalli bir soruyla karşılaşan Gary Lineker o meşhur yanıtını verecekti: “Futbol aslında basit bir oyundur, ortada mücadele eden 22 oyuncu, 1 top, 2 de kale vardır ve sonunda hep Almanlar kazanır”. Ancak 3-5-2’nin ciddi sorunları vardı. Özellikle üst düzey kulüp takımlarında bir kanadı sezon boyunca bir oyuncunun taşıması imkansıza yakındı. Adam adam oynayan iki stoperi rakip santrforlar başka yerlere taşıyarak savunmada tuhaf boşluklar oluşmasını sağlayabiliyordu. Liberonun oyuna katılması, avantajla beraber riskler de getiriyordu. Ama orta sahadaki bir kişilik fazlalık da kolayca vazgeçilir değildi. Brezilyalı teorisyenler yine işbaşındaydı. Hücumcu kanat beklerini icat eden Brezilya, özellikle kanatlardaki sorunun üzerine kafa yordu. Perreira, 1994 Dünya Kupası’nda 3-5-2’yi denemenin hiç de iyi bir fikir olmadığına inanıyor, ancak orta alandaki sayısal eşitliği forvetten eksilmeden sağlamanın yolunu arıyordu. Fizyoterapist olarak kulübede olduğu 1970 Dünya Kupası’ndaki Clodoaldo, aranan ilhamdı. Delicesine hücum eden o takımda Clodoaldo gayrı ihtiyari bir denge oluşturmak istemiş, savunmanın önüne daha yakın, hatta bazen arasına girerek oynamıştı. İşte çözüm! Ne Alf Ramsey’in 1966’daki Screen Man’i Stiles gibi bir oyuncu ne de 86 ve sonrasında denenen bir markajcı çözüm olamazdı ama bu bölgede alan oyununda hem savunmaya hem orta sahaya entegre olabilen bir ekstra oyuncu, kanat beklerinin de orta alan ve hücum katkısını sağlayarak sayısal eşitsizlik sorununu çözebilirdi. Sonrası uzun bir teorik çalışma, tüm roller için ayrıntılı bir planlama ve literatürümüze ‘önlibero’nun girişi. Ancak 3-5-2 de kolay teslim olmadı. Hatta Capello’nun Roma’sı ve 2002 Brezilya’sı ile arada yine parıltılar gösterdi. Ancak gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta var. Futbolda 1950’lere kadar orta saha kavramı oluşmamıştı. Hatta sonrasındaki bir dönem için de futbolun oldukça uzun bir dönemine dair en büyük isimler sayıldığında forvetleri, kanat oyuncularını, savunmacıları, kalecileri duyar ama orta saha oyuncularını çok az duyarız. İşte 1984-94 arasında yaşananlar bu açıdan çok önemli ve oyunun kalbinin orta saha olduğunun tesciliydi. İtalya’da üçlü savunmanın yeniden dönüşü, Mancini’nin geçen sezon başında Manchester City’deki 3-5-2 denemeleri ve Galatasaray’da da aynı denemelerin sürecek izlenimini vermesi, savaşın hâlâ bitmediğini ve orta sahadaki bir ekstra oyuncunun hâlâ çok değerli olduğunu göstermeye devam ediyor. Arrigo Sacchi: Gölge oyunu Kendi halinde bir ayakkabı satıcısıydı. Hatta “bir maçta dört touchdown yaptım”ı dilinden düşürmeyen bir başka ayakkabı satıcısı Al Bundy’ye kıyasla sporculuk kariyeri son derece sönüktü. Milan’ın başına geldiğinde bunların hepsi dile getirilmeye başlayınca o ünlü yanıtı verdi: “Jokey olmak için önce at olmak gerektiğini fark etmemiştim.” Şubat 86’da Milan’ı satın alan Berlusconi, takımı pek bilinmeyen Arrigo Sacchi’ye emanet etti. İtalyan Futbolu’nda savunmanın tavan yaptığı, liberonun yanı sıra bolca markajcının bulunduğu, hücumun neredeyse tamamen bireysel beceriye özellikle de ’10 numara’nın ayağına kaldığı bir dönemde tarihinin gölgesindeki bir Milan’ı devralan Sacchi, kendi yaklaşımını oturtabilmek için kolları sıvadı. Sacchi’nin en önemli farkı, bireysel beceri temelinden çıkıp organizasyon ve topun hareketine odaklanmasıydı. Özellikle savunmanın organizasyonuna büyük bir önem verdi. Hatta bu çalışmalara dudak büken oyuncuları ile uğraşmak zorunda da kaldı. Transferinden kısa süre sonra bu antrenmanlardan rahatsız olduğunu tavırlarıyla belli eden Gullit’e topu vererek “ben beş kişiden organize bir savunma kuracağım, istediğin 10 kişiyi seç ve hücum yapın. Topu her kaptığımızda 10 metre geriden başlayacaksınız, eğer gol atabilirseniz siz kazanırsınız” demek zorunda kaldı. 15 dakika sonra Gullit’in takımı için saha bitmişti. Bir daha da savunma ve organizasyon antrenmanları konusunda sorgulanmadı. Sacchi, organize bir savunma, mümkün olduğunca daraltılmış bir oyun alanı ve etkili presle harikalar yarattı. Takımın gücünün temeli savunmaydı ancak en hücumcu takımlardan biri olmayı da başarabiliyordu. Özellikle doğru yerleşim ve alanın doğru paylaşımı konusunda bıktırıcı çalışmalar yaptırdığı iyi biliniyor. Savunma hattını olabildiğince önde kurarak rakibin alanını olabildiğince daraltmanın en etkili savunma yöntemi olduğu kanaatindeydi. Açıkçası, o dönemin bu güne göre defans oyuncularına çok daha rahat müdahaleler veriyor oluşundan da bolca yararlandı. Hatalar, kırmızı kart görülmeyen son adamı yaka paça indirmelerle kapatılabiliyor ve rakip, Milan kalesinin uzağında durdurulabiliyordu. Bir başka kritik öğeyse presti. Bazen rakibi yavaşlatmak ve doğru yerleşim için zaman kazanmak adına kısmi ya da yalancı pres, bazense doğrudan topu kapmak için pres yapılıyordu. Özellikle aşırı ileride kurulan savunma hattının da yardımıyla oyun alanı 25 metreyle sınırlandırılıyor ve burada oynayacak alan bulamayan rakip karşısında ‘gölge futbol’ antrenmanlarıyla artık tüm yerleşimi ezberlemiş ekip sonuca gidiyordu. Real’in akbaba beşlisinden Butragueno, 1989’daki yarı final öncesine dair şöyle bir hikaye anlatır: “Milan antrenmanını gizlice izlemesi için birini göndermiştik. Maç toplantısından önce geri döndü. Merakla anlatacaklarını bekliyorduk. Sadece şöyle dedi: Takım halinde tam sahada maç yaptılar ama ne top ne de rakip vardı”. O akşam Milan, Real’i beşledi. Sacchi, yalnızca İtalya’da değil, tüm dünyada kendinden sonra gelen teknik adamları önemli derecede etkiledi. Hem Mourinho’da hem Klopp’ta hatta Barcelona’da Sachi’den çok önemli izler görmek mümkün. Neredeyse mükemmelleştirdiği takımı Capello’ya devretti. Capello da başarıyı sürdürdü, ta ki karşılarına Van Gaal çoluk çocukla çıkana kadar. Van Gaal: Sistem değil felsefe “Futbol felsefeniz sistemden önce gelir, sistem biraz da elinizdeki oyunculara bağlıdır ve değişkenlik gösterebilmelidir. AZ ile 4-4-2 oynayabilirim, Barcelona ile 2-3-2-3 oynamıştım, Ajax 4-3-3 temelindeydi. Ama felsefe hep aynı kalır ve her duruma adapte etme zorunluluğunuz yoktur. Teknik adam merkezdedir ve açık fikirli olmalıdır, aynı şekilde oyuncular da. Herkes aynı amaç için çalışır. Taktik şablonunuzu belirlemeniz de son derece önemlidir. Her oyuncu nerede olacağını bilmelidir, bunun için mutlak bir disipline ihtiyaç vardır ve her iki tarafın da anlaşmaya açık olması gereklidir. Her oyuncu nerede olacağını, kiminle mücadele edeceğini ve takım arkadaşını desteklemek için nerede bulunması gerektiğini bilmelidir.”1995’te favori Milan karşısında Şampiyonlar Ligi finaline çıkan Ajax 11’i gibisine belki de bir daha rastlayamayız. Şu an Hollanda milli takımında yardımcı antrenörlük yapan, oğlu da milli takım oyuncusu olan Danny Blind o takımın kaptanıydı. Rijkaard, Milan’daki 5 yılın ardından dönüş yapmıştı. Ve bu ikisi dışında takımda 24 yaş üzeri oyuncu yokken 4 oyuncu henüz 20’sini görmemişti. Kazandılar ve hazırlıksız yakalandıkları Bosman kararının çıkmasıyla o sezon ligi de yenilgisiz kazanan kadro, tarihin en acımasızca yağmalananı oldu. Van Gaal, son derece agresif bir ön alan presinin yanına topa olabildiğince çok sahip olma ilkesini eklemişti. Getirdiği bir başka yenilik ise takımın hem üçlü hem dörtlü savunmayı bir arada yapabiliyor olmasıydı. Hollanda’dan bir savunma oyuncusu olarak çıkıp Milan’dan orta saha olarak dönen Rijkaard, bu değişimlerin kilit adamıydı. Savunmanın göbeğinde gördükten bir kaç dakika sonra orta alanda görebiliyordunuz. İki yıl önce Bergkamp’ı Inter’e kaptırmışlardı ama önde Litmanen, Kluivert, Kanu üçlüsünden bazen birini bazen ikisini değişik görev ve yerleşimlerde kullanabiliyorlardı. Aynı maç içinden alınmış üç karede takım hücumda da üç farklı formasyonu benimsemiş olarak görülebiliyordu, mükemmel bir esneklik yakalanmıştı. 18’indeki Seedorf önce Sampdoria’ya, sonra da bu kupayı yine kaldıracağı Real ve Milan’a gitti, şimdi Brezilya’da. Edgar Davids ve Bogarde Milan’ı seçti. Overmars Arsenal’e, Kanu Inter’e, van der Saar Juventus’a giderken Finidi Betis’i tercih etti. Kluivert, Reizeger, De Boer kardeşler ve Litmanen ise Barcelona yolunu tuttu. 4 yıl sonra hiç biri kalmamıştı ve Finidi hariç hepsi en az bir şampiyonluk daha yaşadılar. O dönemki menajerlik oyunları ise Ajax’ın dizilişine ‘Ajax Formation’ olarak yer vermişlerdi. Bugün o diziliş bazılarınca Bielsa’ya atfediliyor ve 3-3-1-3 olarak adlandırılıyor. Oysa Van Gaal’in 3-1-3-3’ü ya da 4-3-3/3-4-3’ü demek belki de daha doğru. Ama bugün de o derecede olmasa bile görebildiğimiz o esneklik yepyeni bir ufuktu. Mourinho, Guardiola, Klopp: Bana topu kapın! Bir sonraki evre henüz tamamlanmadı. Ancak bu dönemde en net görülen şey, topu rakipten kapmanın önemi. Maslov ve Lobanovski ile Doğu, Michels ve Sacchi ile Orta Avrupa’da yükselen pres en kritik unsur. Belki Guardiola’yı özellikle Barcelona dönemiyle diğer ikisinden ayırmak gerekebilir ama temeldeki fikir itibarıyla burada kalması daha doğru görünüyor. Özellikle savunmada mevkilerde uzmanlaşmanın yükselişi, yerleşik savunmalara karşı yeni zorlukları beraberinde getirdi ve savunmayı pozisyon alamamışken yakalamak daha büyük önem kazandı. Mourinho ve Klopp bunun üzerine titriyorlar. Mourinho her iki geçişi de(savunmadan hücuma veya hücumdan savunmaya) kendi lehine kullanabilmek için elinden geleni yapıyor ve yedi saniye içinde topun rakip kaleye taşınması prensibi Porto döneminden beri sürmekte. Klopp ise daha agresif ve topu mutlaka kaptırdıktan hemen sonra geri kazanmak istiyor, tüm takımını bu setlerde uzmanlaştırmış. Mourinho için 7 saniye olan kural onun için belki de yarısı. Rakibin savunmada en zayıf olduğu anın topu kapmaya uğraşıp başardığı an olduğu paradoksal gerçeğinden hareket ediyor. Karşıpres ya da kontrapres dediğimiz ve geçen yıl Bayern’in de kopyaladığı şey bu. Guardiola ise Barça’da mutlaka topu kendine istedi, pres yine mümkün olabilen en uç noktada yapılsa da öldürücü darbeyi vurmakta acele etmek zorunluluğu yoktu. Topa sahip olmak sıklıkla daha önde tutuluyor. Dar alanda da becerileri yüksek oyuncularının çokluğu bunu mümkün kılarken belki de ağır pres uygulayan takım için dinlenme anlarını da yaratıyor. Mourinho’nun ustalık alanı geçiş oyunu, Guardiola her zaman topu istiyor, Klopp’sa topun hemen geri kazanımını en öne koymuş durumda. Her üçü de 4-3-3 temelli oyunları bolca yeğliyor, Sacchi’nin prensipleri her üçü için de son derece önemli. Aslında bu üç önemli teknik adam da aynı şeyin, topun peşinde ama ikisi için top kazanıldığında rakibi tek ayak üzerinde yakalamak birinci hedefken Guardiola biraz daha farklı davranmayı yeğleyebiliyor. Futbolda doğrunun tek olmadığının en önemli kanıtlarından biri belki de. İsmail Şayan Özel Dosya HF108 TOPLANTI ODASINDAN FUTBOL SAHASINA Futbolun yolculuğunda kırılma anları yalnızca saha içinde gerçekleşmedi. Sahada başarıyı sağlamanın arka planın oluşturanlar da her zaman büyük bir mücadele verdiler. Kimi zaman kuralların değişimi, kimi zaman mahkeme kararları, bazen yöneticilerin seçtiği yollar, bazen toplumsal değişiklikler futbol dünyasında kalıcı izler bıraktılar. Eton College: Öyle bir icat ki Bir okulun futbolun değişimiyle ne ilgisi var demeyin. İngiltere’ye yirmiden fazla başbakan yetiştiren ve belki de dünyanın en çok başbakan yetiştirmiş okulu olan Eton, futbola da reddi imkansız bir katkı yaptı. Efendim bu arkadaşlar, ofsayt denen o mendebur kuralı icat eden kişiler oluyor. Futbolda ofsayt, ilk kez Eton’un kurallarında yer alır. O zamanki kurala göre ofsaytı bozmak için gereken rakip sayısı üçtür. Ancak bazı okullar bu kuralı kendilerine adapte ederken sayıyı ‘sıfır’ olarak belirlerler, ileriye doğru pas verildiği anda ofsayttır. İlk federasyon kurallarına da sayı ‘sıfır’ olarak geçer. Sonra yeniden üç yapılır. İşte Eton’un yarattığı bu kural yüzünden televizyonlarda, caddelerde, sokakalarda, okullarda, gazete köşelerinde, sanal alemde bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalar yaşanır. Terimin kökeni içinse “askeri maliye” deyip kapatalım. William McGregor: Haftaya bugün, ölümünün yüz ikinci yılı Aston Villa’nın İskoç yöneticisinin. İki büyük hediyesi var... Birincisi profesyonellik. Yalnızca o kulübün stadyumuna 6 mil mesafede doğmuş veya en az iki yıldır o sınırlar içinde yaşıyorsanız, kulübün profesyonel oyuncusu olabilirdiniz. McGregor, el altından ödeme yapan bir çok kulübün olduğu bir dönemde açıkça bunu deklare eden ilk yönetici oldu ve futbolda profesyonelliğin kaçınılmaz olduğunu savundu. Konuşması, federasyonun olağanüstü kongresinde profesyonelliğin kabulüyle sonuçlanacaktı. İkinci hediye ise en büyüğü... Mc Gregor, futbola ligi armağan etti. 1888’in 2 Mart günü Blackburn Rovers, Bolton Wanderers, Preston North End ve West Bromvich Albion kulüplerine bir mektup göndererek sadece dostluk maçları ve FA Cup ile maliyetleri karşılamanın mümkün olmadığını, deplasmanlı bir lig kurulması gerektiğini ve bu lig için tavsiye edebilecekleri kulüpleri görüşmek üzere Londra’da bir toplantıyı önerdi. Toplantı, futbol tarihinin ilk liginin kuruluşunun habercisiydi. 8 Eylül 1888 günü futbol tarihinin ilk lig maçları yapıldı. Tartışmalar ligin başlangıcına kadar sürmüş ve sonunda galibiyete bir, diğer her şeye sıfır puan sisteminin yerine galibiyete iki, beraberliğe bir puan önerisi kabul edilmişti. Lig 12 takımla başladı ve McGregor uzun süre başkanlığını yaptı. Bir de laf astı akıllara: “Futbol çok büyük bir sektör, sadece henüz farkında değiller.” John Houlding: Şirketleşelim Liverpool’un kurucusu ama burada oluş sebebi Liverpool’u kurması değil, futbol tarihinin ilk şirket kulübünü kurması ve Liverpool’un futbol tarihinde ‘para kulübü’ devrini başlatması. Futbol kulüpleri o güne kadar genellikle kiliseler ve okullar, bazen de fabrikalar bünyesinde kuruluyordu. Houlding, başkanı olduğu Everton’u şirketleştirmek konusunda ısrarcıydı ama bunu bir türlü kabul ettiremedi. Kulüp üyeleriyle yaşanan sert tartışmalar sonucunda ayrıldı ve Liverpool’u kurdu. Aslında önce takımın isminin Everton olması için de çok uğraştı ama beceremedi. John Houlding McKenna’ya 500 sterlin verip kendisine oyuncu getirmesini istedi, McKnenna da İskoçya’dan 13 oyuncuyla döndü ve Liverpool’un hikayesi başladı. Ama asıl başarı, şirket kulüp modelinin kısa sürede herkes tarafından benimsenmesi ve diğer kulüplerin de bu modele geçişi oldu. Hatta Chelsea ve Portsmouth gibi bazı kulüpler de bu örnek izlenerek para kazanmak amacıyla kuruldu. Şehrin önde gelenlerinden olan Houlding bir kaç yıl sonra belediye meclisi üyeliğinden belediye başkanlığına geçti ve kulübün idaresini McKenna’ya bıraktı ama kurulan model, artık tüm dünyada egemen olan model. İtalya ve İspanya gibi ülkelerde ise geçtiğimiz yüzyılın son on yılına girerken yasa ile profesyonel kulüplere şirketleşme zorunluluğu getirildi. İskoç Futbol Federasyonu: Cin fikirliler derneği 1920’lerin ortalarına gelindiğinde gol sayıları dramatik bir gerileyişteydi ve çözüm bulunamıyordu. Newcastle United savunmacısı Billy McCracken’in geliştirdiği taktik herkese yayılmış, savunma hattı neredeyse orta çizgide kuruluyor ve oyun çok sık ofsaytla kesiliyordu. 13 Haziran 1925 günü IFAB Paris’te toplandığında cin fikirli İskoçlar, ofsaytı bozmak için gereken rakip sayısının üçten ikiye düşürülmesi teklifini verdi. Kabul edilen teklif işe de yaradı, ilk sezonda gol sayıları %33 oranında arttı. Ancak asıl etkisi taktikler üzerinde oldu. Huddersfield Town ile iki şampiyonluğu kazanıp üçüncüsüne doğru giden Herbert Chapman, Arsenal’in başına geçti. İşler parlak gitmiyordu ve Buchanan santrahafın savunmanın ortasına çekilmesi yönündeki ısrarlı tavsiyelerine yanıt alamayınca en sonunda Chapman’a ayrılmak istediğini söyledi. Ancak Chapman, “bir yere gitmiyorsun, ne istediğini biliyorum ve bunun için toplantı yapacağız” dedi. Toplantıdan WM çıktı. Kabaksa John Dennis Butler’ın başına patladı. Takımın santrahafı Butler milli takıma kadar yükselmiş başarılı bir oyuncuydu. Bir gün antrenmanda kendisini futbol tarihinin ilk stoperi olarak buldu. Milli takımdaki yerini kaybetti. Daha sonra Chapman burada daha sert bir oyuncunun olması gerektiği fikriyle amatör bir takımda tesadüfen gördüğü insan irisi bir polisi transfer etti. Butler için Arsenal kariyerinin de sonu gelmişti. 16 yıldan sonra ayrıldı ve iki yıl sonra futbolculuğu bırakıp teknik adamlığa başladı. Futbolun yaklaşık 50 yıldır yerleşmiş oynanma biçimine derinden etki eden bir değişiklik oldu karar. Savunmada yarattığı sorunları çözmek için taktiksel dünyada hummalı çalışmalar başladı. Dizilişleri ve oyuncu profillerini derindenn etkiledi. George Eastham: İşçisin sen işçi kal Futbolcuların yöneticilere karşı ilk zaferini kazanan adam. Newcastle United’a karşı açtığı dava tüm ilişkilerin seyrini değiştiren ilk büyük kararı doğurdu. Newcastle United, anlaşmazlıklar yaşadığı oyuncusunu oynatmıyor, ancak transfer etmek isteyen Arsenal’e de satmıyordu. Futbol hayatını fiilen bitirmişti. Tüm iplerin kulüplerinin ve sahiplerinin elinde olduğu bu dönemde başka çaresi kalmayan Eastham önce greve gitti, bundan sonuç alamayınca ülkenin güneyine yerleşip şişe mantarı satarak geçimini sağlamaya çalıştı. Sonunda Newcastle bir yıl sonra transfere izin verdi ve Eastham 47500 sterlin karşılığında satıldı. Futbolcular Birliği, Eastham’ın durumuna kayıtsız kalmadı. Mahkemeye gitmesini ve masrafları kendilerinin karşılayacaklarını söylediler. Dava sonucunda çıkan kararlar futbolcular adına o güne kadar kazanılmış en büyük zaferdi. Öncelikle, maaşlarda tavan sınır uygulaması kalktı. Bir maçtan 60 bin sterlin kazanabilen kulüpler oyuncularına haftada en fazla 20 sterlin ödeme yapıyorlar ama birbirlerine transfer için 5000 haftalık ücrete denk bonservisleri ödeyebiliyorlardı(Şöyle anlatalım: Bugüne uyarlarsak Rooney’nin transfer bedeli 1,25 milyar Sterlin veya 1,5 milyar Avro olmalı). Karar sonrası Fulham, kaptanı Johhny Haynes ile sözleşmesini haftalık 100 sterlin karşılığında yeniledi ve ilk kez bir futbolcu üç haneli haftalık kazançla tanıştı. Kararın bir diğer etkisi ise, takımların tek gelirlerinin maç hasılatı olduğu bu dönemde şampiyonlukların artık yavaş yavaş daha fazla seyirci çekebilen büyük şehirlerin takımlarına kaymasıydı. Yüksek hasılat elde edebilen takımlar oyunculara yüksek ücret önerebiliyor ve transfer edebiliyorlardı. Geçmişte, üst düzey bir oyuncunun her kulüpte kazanabileceği maksimum ücret aynıydı ve para bir faktör olamadığından mutlu oldukları takımda kalmayı yeğliyorlardı. Ayrıca yargıç, “retain&transfer” sisteminde de değişime gidilmesini istemişti. Kulüp sahipleri ayak diredikleri için bu konudaki gelişmeler uzun zaman aldı. Walrave&Koch: Ben dolaşım isterim Belki hayatlarında bir kere bile topa vurmadılar ve belki tek bir futbol maçı bile seyretmediler, bilmiyoruz. Ancak Avrupa Birliği’ne karşı açtıkları dava, yalnızca futbolu değil tüm profesyonel spor dallarını kökünden etkiledi. İkisi de en iyi hız ayarlayıcılardı. Ama kurallara göre hız ayarlayıcı da sürücü de aynı ülkeden olmalıydı ve ikisi de yarışta istedikleri partneri kendi ülkelerinde bir türlü bulamıyorlardı. İstedikleri kişiyle birlikte yarışabilmek için Avrupa Adalet Divanı’na gittiler, tezleriyse şuydu: “Biz hayatımızı bu sporla kazanıyoruz, dolayısıyla bu bizim profesyonel mesleğimiz. Haliyle diğer çalışanlar gbi AB içinden istediğimiz kişiyle ortak yarışabilmeliyiz.” Haklı bulundular... Asıl değişim ise Avrupa Birliği’nin yaklaşımında gerçekleşti. Avrupa Birliği artık hiç bir profesyonel spor dalını özel bir hukuka tabi tutamayacağını, profesyonel sporların dev birer ‘sektör’ olduğunu ve tüm aktörlerin bu kurallara uyarak davranması gerektiğini net bir biçimde anlamış oldu. Daha sonra futbola ve diğer sporlara dair alınacak kararlarda temel bakış açısını belirlemesi açısından dönüm noktasıydı. Taylor Raporu: Lütfen oturun! Aslında Hillsborough Stadium Disaster Inquiry report, Nisan 1989’da 96 Liverpool taraftarının öldüğü Hillsborough faciasının ardından Lord Taylor’ın soruşturmasının Ocak 99’da yayınlanan 118 sayfalık sonuç raporu. Futbolsever için en önemli yanı, stadyumlarda her seyircinin bir koltuğunun bulunması tavsiyesi... Bu tavsiye tüm dünyada stadyumların çehresini değiştirdi. Lord Taylor bunu bir zorunluluk olarak görmemiş ve hatta Ağustos 89’daki ara raporunda bu tavsiyeye yer vermemişti. Dahası, buna kulüp yönetimlerinin ısrarı ile raporda yer verdiğini de söylüyor. Ama bu tavsiye çok çabuk benimsendi. Liverpool’un Spion Kop’u ve Aston Villa’nın Holte End’i en dramatik darbeleri yiyen tribünler oldu. Bazı takımlar stadını değiştirmek zorunda kaldı. Yalnızca Ada’da kalmadı, tüm dünyada benimsenen bir öneri haline dönüştü ve üst düzey stadyumların olmazsa olmazı bir standarda dönüştü. Sonuç mu? On dokuzuncu yüzyıl tiyatrolarıyla aynı, daha ferah izleme alanı ve ferahlamadan daha yüksek oranlı ücret. Konfor sunmanın daha kârlı olduğunun tescili, önce daha konforlu alanlara, sonra daha konforlu alnlara, sonra daha da konforlu alanlara ve daha, daha, daha da yüksek ücretlere yelken açtırdı. Stadyum müdavimlerinin profilini değiştirdiğini inkâr ise mümkün değil. İnsanlığın her geçen dakika daha fazla konfor isteğiyle harika örtüştüğünü de... Glasnost ve Perestroyka: Takke düşünce Sahi bir Kızılyıldız vardı, ne oldu ona? Demirperdenin kalkışı tüm doğu bloğunda hayatı değiştirirken spora yansıması kaçınılmazdı. Sovyetler Birliği, müttefikleri ve sonra bağlantısız Tito’nun Yugoslavya’sındaki en görkemli futbolcular birer ikişer Batı’nın cazip ücretlerine doğru göç etmeye başladı. Krema üstten alta doğru yendi. Rusya kendini toplayıp dev sponsorlar kulüplere arka çıkıncaya kadar baş döndürücü bir göç yaşandı. Bir tarafta eriyen, diğer tarafta güçlenen takımlarla Avrupa Futbolu bambaşka bir çehreye bürünüyor, eskinin potansiyelli takımları viraneye dönüş sürecine giriyordu. Göç hâlâ da sürüyor. Ortaya çıkan yeni ülkelerle Avrupa Kupaları yeni bir yapılanmaya girdi. Daha da ötesindeyse, ideolojik tehdidin ortadan kalkışı, yayıncılık üzerindeki kontrol gemlerini saldı. Uydu yayıncılığının patlamasının ve en kolay abone kazanma yöntemi olarak görülen futbola paranın akışının önü tamamen açılmış oldu. Kızılyıldız mı? Maalesef batmamak için çabalıyor. Bosman: Ben ne yaptım? İşler nasıl bu hale geldi, belki kendine sorsak bile bilmez... Jean-Marc Bosman, Belçika Futbol Federasyonu’na karşı açtığı davada işlerin bu derece karışacağını ve futbol dünyasını böylesine değiştireceğinin o gün kestirebilseydi belki de bir köşeye oturup elini eteğini bu işlerden çekmeyi yeğlerdi. Sıradan bir futbocuydu. Belçika’da RFC Liege ile kontratı 1990’da bitmişti ve Fransa’da Dunkerque’ye gitmeye çalışıyordu. Ama kulübü bonservis bedelini beğenmeyince işsiz kalmıştı. Ne Liege’de oynayabiliyor, ne de Fransa’ya gidebiliyordu. Ne çalışan, ne işsiz... Sıradan bir alt lig topçusunun sıradan kaderi... Avrupa Birliği içerisinde oyuncuların kontratları ile ilgili bir standart henüz konmamıştı. Mesela İspanya başta olmak üzere Fransa ve İngiltere’de sözleşmesi biten oyuncular başka bir ülkedeki kulübe gidebiliyordu. Öte yandan, sözleşmesi bitse dahi oyuncuların hâlâ kulübe bağlı olduğu saçma sapan bir düzen pek çok ülkede devam ediyordu. Bosman, sözleşmesi bitmiş olduğu halde kulüpten ayrılamamasını ortaya sürerek bir dava açtı ve futbolun bütün çehresini, etkilerini henüz tam kestiremediğimiz bir çerçevede değiştirdi. Bosman Kararı’yla sözleşmesi biten, hatta sözleşmesinin bitimine 6 ay kalan her futbolcu özgürlüğüne kavuştu. Futbolun bildik yönetilme biçimleri değişmişti, artık bir oyuncunun kaderi bir kulüp yöneticisinin iki dudağı arasında değildi. Kimileri için nimet, kimileri için yıkım oldu. Oyuncu ücretleri kontrol edilemez biçimde yükselmeye başladı ve oyuncu menajerliği sektörü palazlandı. Yetenek avcılığı daha da büyük önem kazandı. Alt yapılardan oyuncu ayartma devri başlamıştı. Geçmişte alt yapısının gücüyle önemli işler başarabilen kulüpler günden güne gerilediler. Bosman Kararı’yla futbolcular, diğer sektörlerde çalışan kişilerle benzer haklara sahip oldular. Futbolun saha dışı dengeleri bir daha döndürülemez biçimde değişti. Yarattığı ve yaratacağı değişimin boyutlarını kestirebilmekse henüz tam anlamıyla mümkün değil. kendisine “bizim için dışarıda bir fincan kahve satın almak neyse Bay Roman için bu kulüplerden birini satın almak o” dediğini anlatıyor... Tüm dengeleri hiç olmadıkları bir noktaya taşırken, piyasada iki farklı fiyat oluşmasına da sebep oluyordu: Biri kendisi, diğeri diğerleri için... Chelsea, elindeki stadyuma talip bulamayan Gus Mears tarafından para için kurulmuş, yıldız transferlerini gelenek haline dönüştürmüş ve Ted Drake’in gelişine kadar böyle yaşamış bir kulüptü. Aradaki kırk yılı saymazsak bu açıdan mükemmel uyuştular. Ama Abramovic’in sınırsız servetiyle yalnızca istediği kupaları alabilmek için biteviye transferleri hem tepki çekti, hem de işe yararlılıkları tartışılır. Avrupa’da gördüğü üç finalin de “geçici” menajerler sayesinde gelmesiyse tarihin ironilerinden. Ama diğer oligarklar ve servetinin kaynağı tartışmalılar için bir modayı da başlatmış oldu: Kulüp satın almak. Dünyanın bir yerinde yüklü bir hesabı olanlar, Ada’da bir kulüp almanın ateşiyle tutuşur oldular. Shinawatra’nın City hamlesi, Gretna, Hearts ve diğerleri... Başarının üç kuruş ötede olduğunu sananlara futbol yanıtını hep verdi. Ama tarihler cüzdanlara teslim olurken bir güneşin üstüne bir başkasının batmasını engellemek çok zordu. Hakkını da vermeli: Olmasaydı; Premier League muhtemelen uzun süre Arsenal ve Manchester United’ın iki başlı oyunundan ibaret olacaktı. Abramovic: Kupayı satın almak Futbol, para yatıranları her devirde gördü. Bugün ‘büyük’ dediğimiz hemen her kulübün geçmişinde güçlü bir finansörün devreye girdiği bir dönem muhakkak yaşanmıştır. Ama hiç biri onun gibi değildi, sıkça alaya alınıp düpedüz ırkçılığa maruz kaldıkları izlenimini veren Araplar dahil tamamına yakını ‘yatırımcı’ydı. Ama Abramovic bambaşka... Asla yatırdığı paranın maddi karşılığını düşünmeyen Roman, züccaciyeci dükkanına girmiş filden farksızdı. Eriksson, kendisine “Tottenham mı Chelsea mi” sorusunu yönelten Abramovic’e Chelsea yanıtını verdiğini, sonra Abramovic’in yardımcısıyla baş başa kaldıklarını ve yardımcının Bosman Uğur Karakullukçu Özel Dosya HF108 FUTBOLUN DEĞİŞEN YÜZÜ 2000’li yılların başında futbolda yaşanan taktiksel değişiklikler ve endüstriyelleşmenin yükselişi geniş çaplı bir evrime yol açtı. Galatasaray’ın İtalyan teknik patronu Roberto Mancini, ülkesinin en değerli teknik direktör merkezi Coverciano’da verdiği, kabaca 10 numaralar üzerine diyebileceğimiz master tezinde şöyle bir fikir öne sürer: “Bu rol evrimsel bir süreç geçirdi: Zidane, Rivado, Rui Costa ve diğerleri (adını koymak gerekirse, bu ‘yeni rolün’ en iyileri) geçmişteki meslektaşlarına göre çok farklılar. Bugün bir takımın modern “10 numara” kullanması eskiye göre daha kolay.” 2001 yılında yazılan bu tezde Mancini, 10 numaraları tanımlarken ‘yeni’ ve ‘modern’ kelimelerini kullanır. Yeni nesil 10 numaraların Zico, Platini gibi 80’lerdeki örneklerinden farklarını sıralar. Burada tartışmanın odak noktası önemli olmakla birlikte Mancini’nin ‘modern’ vurgusunun altını çizmek gerekir aslında. Nedir modern? Mancini’nin tez yazdığı dönemde Rui Costa’yı tanımlarken kullandığı modern ile Mesut Özil’in günümüz taktiksel düzenleri için kaybolan diğer 10 numaralardan farkını ortaya koyan modern 10 numara yakıştırması ne kadar çakışır? Tartışmamızın özüne dönecek olursak bu örnekten yola çıkarak gördüğümüz üzere görece bir kavram olan modern kelimesi futbolun neresinde yer alıyor? Nedir bu modern futbol? Rui Costa ile Mesut Özil örneğinden devam edersek Mancini’nin kastettiği aslında günümüzün şartlarına uyumluluktur. O günün artan gereksinimlerine karşılık veren Rui Costa moderndir. Demek ki modern futbol dendiğinde günümüzün futbol şartlarını düşünmek gerekir. Günümüzün üst düzey futbolunun oynandığı Avrupa’da bu şartları belirleyen en önemli mihenk taşı ise Şampiyonlar Ligi futboludur. Futbolun zirvesidir Şampiyonlar Ligi ve sonuç olarak ortaya çıkmış olsa da aynı zamanda gelişimin devamını sağlayacak kadar nitelikli bir hedef olduğundan aynı zamanda nedendir de. Bu da futbol ile modern kelimelerini yan yana getirdiğimiz kavramın içini en iyi dolduracak bileşenlerden biri belki de ilki olduğu anlamına gelir. Şampiyon Kulüpler Kupası 1958’de verilmeye başladığı dönemden bu yana değişti, gelişti lakin Avrupa’nın da yer aldığı dünya konjonktüründe ilişkilerin hem sıklığı hem de niteliği bugünün şartlarının çok gerisindeydi. Soğuk Savaş döneminde de ayrılmış kampların 90’ların başında çözülmesi daha birleşik, daha bütünleşik bir kupanın yolunu açtı ve UEFA belki de futbol tarihinin en önemli kırılma anlarından birine imza atarak kupayı lig formatına soktu. Bugün 20 yılı devirmiş durumdaki turnuva artık UEFA organizasyonunun temel direği. Bugün modern diye tanımladığımız ne varsa bu ligdeki rekabetten besleniyor ve şekilleniyor. Şampiyonlar Ligi’ne katılım kriterlerinden gelir dağılımındaki ayrıntılara kadar birçok detay aslında bizlerin gelecek yıllarda izleyeceği futbolda oyuncular, teknik adamlar, yöneticiler, patronlar kadar etkili. Şampiyonlar Ligi artık Avrupa’nın önde gelen kulüpleri üzerinden kendini yeniden üreten ve markasını sürekli yenileyen bir oluşum, bir futbol fabrikası. En büyük hedef ama dünyanın gittiği çizginin paralelinde gerçekleşmiş olsa da 1992’de adımları atılan Şampiyonlar Ligi modern futbol kavramıyla iç içe geçmiştir, futbolun kaderine ortak olmuştur. Bu yüzden “Modern futbol nedir” sorusuna cevap arıyorsak anmamız gereken ilk kavram bu lig olmalıdır. Kupa 1, Devler Ligi, Er Meydanı… Ne dersek diyelim, nasıl anarsak analım, Şampiyonlar Ligi sıkça başvurduğumuz ancak altını doldurmadığımız modern futbol kavramının şüphesiz en önemli kırılma noktalarından biridir. Uğur Karakullukçu Röportaj HF108 SiYASET Mi FUTBOLDAN, FUTBOL MU SiYASETTEN? Türkiye’de artık iç içe geçmiş olan futbol-siyaset ilişkisine dair merak edilen soruları Vatan Gazetesi’nde futbol yazıları da yazan deneyimli gazeteci Ruşen Çakır’a sorduk. Malum, futbol mevzubahis olunca işin içinde siyaset olduğu herkesin kabulü, “Futbola siyaset karışmasın.” diyenlerin sayısı bile azaldı. Hatta çeşitli kez televizyonlarda “Başbakan futbola müdahale etsin.” diyenlere rastlanabiliyor. Bu kez tam tersi, siyaset arenasında futbol nerede duruyor, bunun cevabını arama adına siyaset alanında uzman bir gazeteci olan, aynı zamanda gazetesi için maç yazıları da yazan Ruşen Çakır’a kamuoyunda siyaset-futbol ilişkisine dair merak uyandıran bazı sorular yönelttik. Keyifli okumalar… Uğur Karakullukçu: Öncelikle merhabalar… Gaziantep’te Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olan Bakan Fatma Şahin’in aday olur olmaz Gaziantepspor’un soyunma odasına inmesi çok konuşuldu. Bunun ne gibi bir siyasi getirisi var, beklenti nedir bunu yaparken? Ruşen Çakır:Beklenti tabii ki yerel seçimlerde oylarını artırmak. Özellikle Anadolu’da futbol takımlarının devlet/belediye katkısına daha fazla ihtiyacı oluyor. Siyasetçi de bunu mutlaka vaatlerine koyar. Mesela liderler mitinglerde bulundukları şehirlerin takımlarının atkısını boyunlarına dolarlar. Fatma Şahin olayının bu kadar dikkat çekmesi öncelikle kadın, sonra da bakan olmasından. Atkıların mesajı samimiyet İktidar, muhalefet ayrımı olmadan tüm liderlerin gittikleri şehirlerin atkılarını mitinglerde taktıklarını görüyoruz ama toplamda Anadolu futbolunun durumuna bakıldığında tablo çok farklı, stadyumlar neredeyse boş denecek düzeyde. Bu atkılar gerçekten takımları mı sembolize ediyor sizce, ne atfetmeliyiz bu eyleme? Bu soruyu görmeden atkıdan bahsetmiş de oldum, güzel oldu. Şurası bir gerçek, bir lider gittiği her ilde atkı takıyor ama bütün bu illerin takımlarıyla eşit ölçüde ilgilenebilmesi zaten imkansız. Dolayısıyla olay daha çok sembolik, ‘sizden biriyim’ demiş oluyor. T. Erdoğan gibi futboldan gelen liderlerin daha avantajlı olduğu da muhakkak. O konuşmalarına bu konuda ayrıntılar da katabiliyor ve daha fazla inandırıcı olaabiliyor. Maddi kriterlere uymayan, neredeyse batık denebilecek birçok üst düzey kulüp olmasına karşın bunlara aksiyon alınmadığı malum. Hatta Süper Lig’de oynayan üç kulüp bırakın uluslararası lisansı, son derece gevşek şekilde uygulanan ulusal lisansı bile alamadı. (Gaziantep, Elazığ, Erciyes) Sizce bu bozuk yapıda siyasiler ne kadar pay sahibi? Fazla hakim olduğum konular olmamakla birlikte bizde sporun, özellikle futbolun siyasetle haddinden fazla içli dışlı olduğu muhakkak. Dolayısıyla yaşanan tüm olumsuzluklarda siyasetçilerin, hükümetin birinci derecede sorumluluğu vardır. Geçen sene Mersin İdman Yurdu’ndan ayrılan Nurullah Sağlam’la röportaj yaptığımızda 1’inci Lig’de şampiyonluk maçına çıkarken düğün salonundan bozma tesislerde kaldıklarını söylemişti, hatta düğünün erken bitmesi için Emniyet Müdürü’nden ricacı olmuşlar. Bu olaydan sadece 1 ay sonra Bakan Zafer Çağlayan, Galatasaraylı Culio ile poz veriyordu transfer için. Bu olaydan hareketle bakarsak siyasiler gerçekten kulüplere ilgi duyuyor mu yoksa daha çok bir PR çalışması olarak mı görüyorlar? Tabii ki PR çalışması. Kaldı ki Çağlayan Mersinli bile değil bildiğim kadarıyla. Benzer şeyleri Şanlıurfa’da, hemşerim (Artvin asıllı Bursalı) Faruk Çelik de yapmışsa şaşırmam. Geçen sezon iyi bir performans sergileyen 1461 Trabzon’dan bazı oyuncuların Başbakanın ricasıyla Rizespor’a geçtiği kanısı yaygın. Siyasiler transferlere bu kadar müdahil mi? Olayları bilmediğim için yanlış bir şey söylemek istemem ama Başbakan istese bunu yapabilir ve yapar. Şike süreci ileride aydınlanır Şike süreci iki yılı aşkın süre ülkenin futbol gündemindeydi, hala taraftarlar arasında tartışmalar büyük çapta sürüyor. Siyasetin bu süreçte nasıl bir rol üstlendiğini düşünüyorsunuz? Kamuoyunda hem başlama hem bitme aşamasında etkin olduğu yönünde yoğun bir fikir birliği var. Bence de öyle. Bu olayın ayrıntılarının objektif bir şekilde ileriki yıllarda ortaya çıkacağını umuyorum. Eminim çok ilginç ve şaşırtıcı şeyler öğreneceğiz. Şu ana kadarki değerlendirmeler genellikle sübjektif maalesef. Geçmişte Kenan Evren’in Ankaragücü’nü düşürmemek adına mevcut statüye dahi müdahil olduğu herkesin malumu. Siyasetin Türk futbolundaki ağırlığı her zaman bu kadar kuvvetli miydi? 1985’den beri gazeteciyim ve bir şekilde böyle olduğunu biliyorum. Bu AKP döneminde, tabii tek parti iktidarı olmalarının da etkisiyle daha fazla yaşandı, yaşanıyor. Yönetimlerle iktidara köprü yöneticiler var Türkiye futbolunda genelde Balkanlara, eski Yugoslavya coğrafyasındakilere benzeyen bir idareci yapısı var. Adeta bir kast sınıfı mevcut futbolu yöneten ve bu isimler hiç değişmiyor. Avrupa’da eski futbolcuların eğitimlerini de tamamlamak kaydıyla yöneticiliğe hatta başkanlığa soyunduğunu görebiliyoruz. Türkiye’deki bu yapıda siyaset etkili mi? Kesinlikle etkili. Hatta özellikle üç büyüklerin sırf siyasi iktidarla aralarında köprü olması için yönetimlerine muhakkak, en azından bir kişi koymaya özen gösterdiklerini duyuyor, biliyoruz. Türk futbolunun etkili figürlerinden Hakan Şükür en çok eleştiri toplayan milletvekillerinden biri. Siyasette yeterince etkin olmadığı ve yeni projeler üretmediği gerekçesiyle bazı eleştiriler yapan olduğu gibi meclis içinde de yorumcu olması eleştiri alıyor. Sizce Hakan Şükür milletvekili olarak yanlış mı yaptı? Ben Galatasaraylıyım. Onu sevmeyen Galatasaraylılar da vardır ama ben Hakan’ı severim. GS’ye olağanüstü katkıları olmuş biridir. Keşke milletvekili olmasaydı diye düşündüğüm oldu ama sonuçta kendi takdiri. Yorumculuğuna gelince, bence hiç fena değil, hatta Türkiye ortalamasının hayli üstünde. Sanıyorum bir sonraki dönem Meclis’e gitmez ve tamamen futbolla/yorumculukla uğraşır. Hatta Federasyon’da bile görebiliriz kendisini ki şahsen itirazım olmaz. Güner Çalış Büyüteç HF108 POPESCU’DAN SONRA VLAD CHIRICHEŞ FourFourTwo İngiltere’nin ‘Bu maçtan ne öğrendik?’ köşesinin son konuğu Vlad Chiricheş’ti. Rumen savunma oyuncusu, Lamela, Eriksen, Paulinho gibi transferlerin önünde, takımın en iyi yaz transferi olarak tanımlanıyordu. Futbolun taktiksel evriminin bu noktasında yoğun talep gören, yeni nesil sofistike stoperler açısından vasat bir sezon oluyor. Hiç değilse Premier Lig açısından durum bu. Ayağı iyi top yapan, risk almayı seven, önde kurulan savunmalarda hızıyla fark yaratan; savunma sanatında doruk noktaya ulaşan İtalyan okulundan biraz daha farklı şekillerde mükemelliği arayan o oyuncu grubundan bahsediyorum. Bu sezon ortalarda yoklar. Her hâliyle ligin en eksantrik savunmacısı olan David Luiz kesiği yerken, John Terry ikinci baharını yaşıyor. Bir zamanlar ‘en iyilerden olacak’ denen Dejan Lovren tekrardan herkesin birbirine fısıldadığı futbolcu ve Per Mertesacker, ya da Arsenal taraftarının söylediği şekliyle ‘Big Fucking German’, ligin kült karakterlerinden biri durumunda. Üç oyuncuda da akla ilk gelen zayıflık, yavaşlıkları oluyor ve pek çok durumda, bildiğimiz klasik savunma oyuncularını anımsatıyorlar. Şu hâlde, henüz bu isimler kadar öne çıkmayan ama ligin bir diğer göz kamaştıran stoperi Vlad Chiricheş önemli bir istisna teşkil ediyor. Arkaya atılan toplarda rakip forvetlere son hamle şansı tanımayan, riskli müdahalelerden kaçınmayan, topla bir anda hızlanarak çok rahat adam eksilten Vlad Chiricheş ilk izlendiğinde sanki o savruk, her an hata yapacakmış gibi duran stoperlerden biri gibi duruyor. Aslında pek öyle değil. Chiricheş tüm bunları hayranlık veren bir kusursuzlukla, aksatmadan yaptığından, sonraki izleyişlerde hareketlerinde bir zarafet aramaktan kendinizi alamıyorsunuz. Bu oyun tarzına sahip oyunculardan bekleyeceğiniz aşırılıklar, konsantrasyon ve disiplin sorunları da konu Chiricheş olduğunda gündeme gelen eleştirilerden değil. Bilakis tam tersi bir profil söz konusu. Bu zıtlıklar, onun gerçekten ne kadar iyi olabileceğine dair beklentileri de bir adım öteye taşıyor. Villas-Boas’ın savunmacısı Tottenham’ın bu yaz yaptığı büyük çaplı temizlikten, kulübün en parlak gençlerin biri olan Steven Caulker da payını almış ve Cardiff City’ye satılmıştı. Lider karakteri ve güçlü fiziğiyle öne çıkan bir stoper olan Caulker’ın yeriyse 9,5 milyon avroya Romanya tarihinin en pahalı transferi olan Vlad Chiricheş’le dolduruldu. Doğruluğu yanlışlığı bir yana, bu sirkülasyonun mantığı bugün daha iyi anlaşılıyor. Oyun kurulumunda beklerini abartıyla öne çıkaran ve stoperlerini orta çizgiye yaklaştıran Villas-Boas’ın takımı için, Chiricheş çok değerli bir parçayı temsil ediyor. Alt yaş kategorilerinde orta saha ve forvet de oynayan Chiricheş, topu ayağına aldığındaki rahatlığı büyük oranda bu geçmişe borçlu olabilir. Henüz fark yaratan bir oyun görüşüne, vizyona sahip değil; ama bir savunma oyuncusu topla ne yapmak isterse, büyük oranda başarabiliyor. Repertuarında pas becerisi kadar, ve aslında bundan daha çok, topla kat edişler var ve genel stoper dribblinglerinin aksine çok daha yavaş çekimde, yumuşak dokunuşlarla ilerleyebiliyor. En son Fulham maçında attığı golse işin başka bir boyutu. Ceza sahası dışından vurduğu yarım vole beraberliği getirmiş ve hiç yoktan gelen bu gol maçın çevrilmesinde büyük rol oynamıştı. Savunma kısmındaysa, onun pozisyon hafızası Villas-Boas’ın savunma kurgusunda bir kat daha değerli hâle gelmiş durumda. Salt yerini kaybetmeme değil, agresif bir şekilde ilk hamleyle topu çalmada da üst düzey olan Chiricheş, takım geriye çekilmeden topu yeniden Tottenham’a kazandırmada önemli bir görev üstlenebiliyor. Çok keskin, yerinde müdahaleler yapmaktan çekinmiyor. Vlad Chiricheş, en önce fizik gücünü daha üst bir noktaya taşıması gerektiğini söylüyor. Hamle zamanlaması ve tekniği, ciddi bir sorunla karşılaşmasını şu ana dek önlemiş gözüküyor fakat daha komple bir futbolcu olmak için ilk yapması gereken bu olacak. 1.83 olan boyu da bir stoper için nispeten kısa ve akla gelen ikinci önemli zayıflık olarak, hava toplarına yeterince hakim olamadığını eklemek gerekiyor. Bunlar, kariyer seyri içinde belki de en rahat geliştirilebilecek özellikler arasında ve elimizde Gigi Popescu’dan sonra yeniden, dünya çapında bir Rumen savunma oyuncusu duruyor olabilir. Fırat Topal Diğer Ligler HF108 SiHiRBAZLAR AMERiKA’NIN HAKiMi 2013 MLS şampiyonu, geçtiğimiz cumartesi play-off finalinde Real Salt Lake’i penaltı vuruşları sonucu mağlup eden Sporting Kansas City oldu. Avrupa dışındaki liglerde Çin ve Güney Kore’den sonra Birleşik Amerika’ya bakıyoruz. MLS bu sezon ilginç bir sezon geçirdi. Konferans finallerine kalan dört takım Portland Timbers, Real Salt Lake, Houston Dynamo ve Sporting Kansas City kadrolarında ne ileri yaşta Birleşik Amerika’ya kariyerini sonlandırmak için gelen yaşı geçkin yıldızlar ne de şöhretli yerli futbolcular bulunduruyordu. Hatta daha da ilginci sezon boyunca verilen ayın futbolcusu ödülünü hiçbir zaman bu dört takımdan birisinin futbolcusu kazanamadı. Toplamda 35 kez dağıtılan haftanın oyuncusu ödülünü ise yedi kez kazanabildiler. Hatta şampiyon Sporting Kansas City takımına bu ödül sadece bir kez gitti. Graham Zusi, ligin 10’uncu haftasında ödülü kazanmıştı. Gol krallığı yarışının ilk 10 sırasında bu dört takımdan sadece bir kişi, Real Salt Lake forması giyen Kosta Rikalı Álvaro Saborío bulunuyordu ve sekizinci sıradaydı. Anlayacağınız parıltılı, göz önündeki takımlar sezon sonunu getiremediler. Ama öte yandan, sezonun en iyi kalecileri listesinin ilk beşinin dördünde bu dört takımın kalecisi yer alıyordu. Kansas City ve Portland Timbers, 30 ve 33 golle ligin en az gol yiyen iki takımı oldular. 20 yılda kalkınan bir lig Sezonun analizini yapmadan önce MLS hakkında biraz bilgi verelim. 1988 yılında FIFA, 1994 Dünya Kupası’nı düzenleme hakkını Birleşik Amerika’ya verdiğinde koyduğu şartlardan birisi profesyonel bir ligin kurulmasıydı. Modern futbolda, böyle bir lige sahip olmayan bir ülkenin dünya kupası düzenlemesi hakikaten alışılagelmiş bir durum değil. 1996’da 10 takımla yola çıktılar ve daha sonra ulusal takımda da sekiz yıl boyunca görev yapacak olan Bruce Arena yönetimindeki başkent takımı D.C. United ilk iki şampiyonluğu kazandı. 1998’de lige kabul edilen Chicago Fire ligdeki ilk sezonunda United’ın serisini bozdu ama Washingtonlular izleyen sene unvanı geri almayı başardılar. Bu dönemde onları sürükleyen isim, Bolivya futbolunun gelmiş geçmiş en büyük yıldızlarından Marco Etcheverry’di. Ardından Los Angeles Galaxy,Guatemalalı Carlos Ruiz’in gol kralı olduğu ve sezonun en iyi oyuncusu seçildiği 2002 yılında ülke futbolunun süper güçü olma yolunda ilk adımını attı. O günden bu yana dört kez normal sezonu lider bitirdiler, sekiz kez play-off finali oynadılar ve dört kez şampiyon oldular. D.C. United ile beraber bu alanda lider durumdalar ama playoff finallerini de işin içine kattığınızda rakiplerinin önüne geçiyorlar. Ligi kuran ilk 10 takımdan bazıları isimlerini değiştirirken kapanan tek kulüp Tampa Bay Mutiny oldu. Kadrosunda Carlos Valderrama gibi bir süperstarı bulunduran Kolombiyalı’nın takımı 2001 yılında kapandı. Bu sezonu anlatmadan önce şunu da belirtmekte fayda var.Birleşik Ameikalılar gerek maç yayınları gerekse de taraftar sayısı açısından ülkenin pek alışık olmadığı, modern ömrü 20 yıl olan bu sporda önemli atılımlar yaptılar. ESPN maç yayınlarında kaliteyi giderek artırdı, tribünlerde koreografiler ve dev bayrak organizasyonlarının sayısı giderek artıyor ve en önemlisi 2012 yılında maçları ortalama 18 bin 807 kişi izledi. Bu rakam, MLS’yi dünyanın stadyumlara en çok seyirci çeken sekizinci ligi yaptı. Avrupa dışında da Meksika’nın ardından ikinci sıradalar. Uluslararası turnuvalarda ise henüz Meksika’yı yakalamaları için çok yol kat etmeleri gerekiyor. CONCACAF Şampiyonlar Ligi’ni bu güne dek sadece bir MLS takımı kazanabildi (2000 Los Angeles Galaxy), Meksika takımları ise son sekiz turnuvanın şampiyonu durumundalar. New York, New York Sezon Thierry Herny ve arkadaşları için aslında çok kötü başlamıştı. İlk altı maçta sadece bir kez kazanabildiler. Ancak daha sonra Tim Cahill’in de ağırlığını koymasıyla çok iyi bir seri yakaladılar ve New York Red Bulls sezonun son sekiz maçında altı galibiyet iki beraberlik alarak hem konferans hem de lig şampiyonluğunu kazandı. Ligde, normal sezon şampiyonu “Taraftar Kupası” ismi altında bir kupa ile ödüllendiriliyor. Sporting Kansas City, Batı Konferansı şampiyonu Portland Timbers ve Real Salt Lake, Red Bulls’u izlediler. MLS’de iki konferansın ilk üç sırasını alan takımlar play-off vizesi alırken her iki konferansta dördüncü ve beşinci sırayı alan takımlar aralarında bir baraj maçı oynanarak yedinci ve sekizinci takımlar belirleniyor. 2005 yılında kurulan, Oscar de la Hoya’nın da hisse sahibi olduğu Houston Dynamo kendi konferansında dördüncü, genel klasmanda dokuzuncu olmasına rağmen önce Marco di Vaio ve Matteo Ferrari gibi İtalyan oyuncuları kadrosunda bulunduran Kanada temsilcisi Montreal Impact’i ardından da şampiyonluğun en büyük adayı New York’u saf dışı etti. Deplasman golü kuralının uygulanmadığı konferans yarı finali eşleşmesinde kendi evinde rakibiyle 2-2 berabere kalan Dynamo deplasmanda 1-1 biten ve uzatmaya giden maçın 104’üncü dakikasında Jamaikalı Omar Cummings’in golüyle turu geçti. Batı konferansında da Los Angeles Galaxy’nin umutları çabuk bitti. Real Salt Lake, Melekler Şehri’nde 1-0 kaybettiği maçın rövanşında, 2-0 kazanarak bir başka favoriyi yarışın dışında bıraktı. Ardından Salt Lake ve Kansas City, geçtiğimiz cumartesi Kansas City’nin stadyumu Sporting Park’ta şampiyonluk için karşı karşıya geldiler. İki kulübün tarihine bakıldığında Kansas City’nin eski adı Wizards’la 2000 yılında bir şampiyonluk kazandığını görüyoruz. Real Salt Lake de 2009’da Galaxy’i penaltılarla mağlup edip şampiyon olmuştu. Bu kasabada yabancıları severler ahbap Maçın ilk yarısı karşılıklı ataklarla geçtikten sonra, iki yarıda konuk Salt Lake ağırlığını koydu ve 52. dakikada takımın en golcü ismi Álvaro Saborío’nun golü ile 1-0 öne geçti. Aslında maçı da koparıp gidebilirlerdi, çünkü 61 ve 72’de iki topları direkten döndü. Morales’in direkten dönen şutundan dört dakika sonra ev sahibinin Fransız defans oyuncusu Aurélien Collin kornerden gelen topa müthiş bir kafa vurarak maça eşitliği getirdi. Kalan dakikalar ve uzatmalarda gol atılamayınca uzatmalara geçildi. Şampiyonu belirlemek için tam 20 penaltı atıldı toplamda. Sebebi hem kalecilerin yeteneği hem de oyuncuların çok kötü penaltı vuruşları kullanmasıydı ki toplamda yedi penaltı kaçtı. Ayrıca ağlarla buluşan penaltıların önemli kısmında da kalecilerin müdahale etme şansları büyüktü. 10’uncu penaltılar atılırken maç içinde de Kansas’ın golünü atan Collin topu ağlara gönderdi, diğer yanda Jamaikalı Lovel Palmer, topu üst direğe nişanlayınca Kansas City 2000’den sonra ikinci kez MLS şampiyonu oldu. Taraftarlar son penaltıdan sonra sahaya hücum ettiler. 67 kez ulusal takım formasını giymiş Peter Vermes de hocalık kariyerinin ilk şampiyonluğunu kazandı. 36 yaşındaki Danimarkalı kaleci Jimy Nielsen de, 1999 yılında Aalborg ile Danimarka şampiyonluğu yaşamıştı. 15 yıl sonra kariyerinde mutlu sonu tekrar yaşadı. Her iki takımın kadrosunda toplam 12’şer yabancı oyuncu bulunuyor. Gol krallığını 22 golle Vancouver Whitecaps’te forma giyen 25 yaşındaki Brezilyalı Camilo Sanvezzo kazandı. Normal sezonu sadece 3 galibiyetle bitiren D.C. United ise, U.S. Open Cup finalinde Real Salt Lake City’i 1-0 mağlup ederek mutlu sona ulaştı. Kupanın statüsü gereği, şampiyon izleyen sezonun CONCACAF Şampiyonlar Ligi’nde mücadele ediyor. United da 2014-15 sezonunda Şampiyonlar Ligi’ne katılacak.
Benzer belgeler
Gareth Bale - Hayatım Futbol
Atletico Madrid, bunun yanı sıra duran toplardaki
başarısıyla da diğer ekiplerden açıkça sıyrılıyor
(Grup aşamasında PSG ile birlikte en fazla duran
top golü bulan takım). Diego Costa’nın kariyer
z...
HF158 - Hayatım Futbol
United, hem hem hücumdaki performansıyla hem
takım görüntüsüyle hem de performansıyla ilk
torbanın en zayıf halkası olarak öne çıkıyor ama
unutmamak gerekir ki maçlardan önce iki aylık
bir süreç me...