boğaziçi tıp dergisi
Transkript
boğaziçi tıp dergisi
CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Bosphorus Medical Journal İmtiyaz Sahibi Licence Owner Aytekin KAYMAKCI Editör Editor Fatma Nur Akgün Editör Yardımcıları Asistant Editor and Secretary Arzu Tatlıpınar, Barış Yılmaz, Tuba Cimilli Öztürk, Özgür Haki Yüksel Yabancı Dil Editörü Foreign Language Editor Ayşegül Dalbeler, Burcu Seher Anıl Yayın Kurulu Editorial Board Ali Özdemir, Ayhan Verit, Canan Ağalar, Eren Gözke, İlknur Aktaş Onur Kurulu Advisory Committee Şuayip Birinci, Abdülvahit Sözüer, Metin Özaydın Danışma Kurulu / Advisory Committee Meral Aban Canan Ağalar Fatih Ağalar Fatmanur Akgün Haldun Akoğlu Şami ̇l Aktaş Berrin Aktekin Nevzat Alkan Turgut Alp Dilek Erdoğan Arı Aysun Karatay Arsan Metin Arslan Zuhal Aykaç Serap Aykut Ülkü Aypar Nurten Bakan Ali Baki Orhan Barlas Sevim Baybaş Hasan Bombacı Yılmaz Büyükuncu Cenk Büyükünal Evin Büyükünal Tuğba Ci ̇mi ̇lli ̇ Nahit Çakar Necati Çakır Çeti̇n Çam Baha Çelik Erhan Çelikoğlu Halil Çifçi Serhan Çolakoğlu Cem Çopuroğlu Zafer Çukurova Ayşegül Dalbeler Murat Dalkılıç Vedat Dayıcıoğlu Murat Demirtaş İrfan Devranoğlu Emi ̇ne Di ̇nçer Nevzat Doğan Öner Engi ̇n Serkan Eroğlu Tülay Eroğlu Bülent Erol Serpil Erol Cüneyt Ersen Fi ̇gen Esen Yılmaz Göğüs Baki Göksan Mustafa Taner Gören Eren Gözke Şirin Güven Özgür Hakkı Ayşe Hancı Merih İş Ayten Kadanalı Hakkı Karakaş Muammer Karakaş Serkan Karaman Aysu Karatay Bora Kari ̇p Sibel Karşıdağ Ayteki ̇n Kaymakcı Meral Kızıltan Ercan Kurt Duygu Geler Külcü Kemal Memişoğlu Hasan Hilmi Muratlı Cüneyt Müderi ̇soğlu Cem Nazikoğlu Ahmet Nohutçu Tamer Okay Özge Ecmel Onur Ender Onur Si ̇bel Ova Emin Özbek Ali ̇ Özdemi ̇r Nail Harzem Özger Asu Özgültekin Recep Özgültekin Nail Özgüneş Ozan Özkaya Yelda Özkurt Emi ̇ne Özyuvacı Atila Ramazanoğlu Baransel Saygı Şahin Şenay Tomri ̇s Şengör Mert Şentürk Nazan Tarhan Nevzat Tarhan Arzu Tatlıpınar Lütfü Telci Sibel Temur İzzet Titiz Kami ̇l Toker Fevzi ̇ Toraman Niyazi Tuğ Güldem Turan Hatice Türe Uğur Türe Aygen Türkmen Funda Türkmen Nükhet Özgüç Tüzüner Sema Uçak Mehmet Ali Ustaoğlu Tuğhan Utku Yavuz Uyar Lokman Uzun Faruk Ünal Haluk Vahaboğlu Ayhan Veri ̇t Veli Yalçın Melda Yenerel İbrahim Yekeler İstemi Yücel Her hakkı saklıdır. Bu dergide yer alan yazı, makale,fotoğraf ve illüstrasyonların elektronik ortamlarda dahil olmak üzere kullanma ve çoğaltılma hakları Boğaziçi Tıp Dergisine aittir. Yazılı ön izin olmaksızın materyallerin tamamının ya da bir bölümünün çoğaltılması yasaktır. Dergi Basım Meslek İlkeleri’ne uymaktadır. All rights are reserved. Rights to the use and repraduction, including in the electronic, media, of all communication, papers, photographs and illustrations appearing in this journal belong to journal of The BOSPHORUS MEDICAL JOURNAL. Repraduction without prior written permission of part on all of any material is forbidden. The journal complies with the Professional Princeples of the Press. BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 MAKALE YAZIM KURALLARI GENEL BİLGİLER Boğaziçi Tıp Dergisi; Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin resmi yayın organıdır. Yılda 3 kez yayınlanır. Yayınlanma zamanları Ocak, Mayıs ve Ekim aylarıdır. Boğaziçi Tıp Dergisi, tıbbi konular ile ilgili olabilecek retrospektif, prospektif ve deneysel araştırmalar, derlemeler, olgu sunumları, editöryal yorum/tartışmalar, editöre mektuplar, tıbbi eğitimler, bilimsel mektuplar, tıp gündemini belirleyen güncel konuları yayınlayan, ulusal ve uluslararası tüm tıbbi kurum ve personele ulaşmayı hedefleyen bilimsel dergidir. Boğaziçi Tıp Dergisi, yayınladığı makalelerde, konu ile ilgili en yüksek etik ve bilimsel standartlarda olmayı ve ticari kaygılardan uzak olmayı prensip edinmiştir. Yayınlanmak için gönderilen makalelerin daha önce başka bir yerde yayınlanmamış veya yayınlanmak üzere gönderilmemiş olması gerekir. Eğer makalede daha önce yayınlanmış; alıntı yazı, tablo, resim vs. mevcut ise makale yazarı, yayın hakkı sahibi ve yazarlarından yazılı izin almak ve bunu makalede belirtmek zorundadır. Bilimsel toplantılarda sunulan özetler, makalede belirtilmelidir. Dergiye gönderilen makale biçimsel esaslara uygun ise, editöryel komite tarafından danışman hakemlere gönderilir. Hakemlerin önerileri doğrultusunda yazardan, yazı ile ilgili düzeltme istenebilir. Düzeltilmiş yazı, hakemler ve editöryel komite tarafından uygun görülürse yayınlanır. Makale bilimsel değerlendirme için işleme alındıktan sonra yayın hakları devir formunda belirtilmiş olan yazar isimleri ve sıralaması esas alınır. Bu aşamadan sonra; makale hiçbir aşamada yayın hakları devir formunda imzası bulunan yazarlar dışında yazar ismi eklenemez ve yazar sırası değiştirilemez. Makale yazarlarından herhangi birinin isminin makaleden çıkarılması için konuyla ilgili tüm yazarların açıklamalı, yazılı izinleri alınmalı ve yayınevine bildirilmelidir. Editörler ve yayınevi, derginin reklam amacı ile kullanılan sayfaları ile ilgili sorumluluk kabul etmez. Bu sayfalarla ilgili tüm sorumluluk reklamı veren kuruluşa aittir. YAYIN KURALLARI Bilimsel Sorumluluk Tüm yazarların gönderilen makaleye akademik ve bilimsel olarak doğrudan katkısı olmalıdır. Yazar olarak belirlenen isim aşağıdaki özelliklerin tamamına sahip olmalıdır: -makaledeki çalışmayı planlamalı veya yapmalı, -makaleyi yazmalı veya revize etmeli, -son halini kabul etmelidir. Makalelerin bilimsel kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. Etik Sorumluluk Dergi, ”insan” öğesinin içinde bulunduğu tüm çalışmalarda Helsinki deklerasyonu prensiplerine uygunluk ilkesini kabul eder. Yazarlar kurumlarının etik kurulundan aldıkları onay belgesini makale ile birlikte yazı işlerine sunmalıdırlar. Gereç ve yöntemler bölümünde etik kurul onayı aldıklarını ve ‘’bilgilendirilmiş onam formu “ aldıklarını belirtmelidirler. Yazarlar retrospektif çalışmalar için; çalışmanın yapıldığı yer, materyal ve tarihi belirten yazıyı kurum yetkilisine (Eğitim Planlama Komisyonu, başhekim, bilimsel konsey gibi….) onaylatarak belgelemelidirler. Çalışmada “hayvan” ögesi kullanılmış ise yazarlar, makalenin YÖNTEM VE GEREÇLER bölümünde hayvan deneyleri etik kurullarından onay aldıklarını belirtmeli ve bu belgeyi gereği halinde dergi editoryal kurumuna sunmalıdırlar. Olgu sunumlarında hastalardan “bilgilendirilmiş olur” alınmalıdır. Eğer makalede direkt-indirekt ticari bağlantı veya çalışma için maddi destek veren kurum mevcut ise yazarlar; kullanılan ticari ürün, ilaç, firma … ile ticari hiçbir ilişkisinin olmadığını ve varsa nasıl bir ilişkisinin olduğunu (konsültan, diğer anlaşmalar), editöre sunum sayfasında bildirmek zorundadır. Makalelerin etik kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. İstatistik Değerlendirme Tüm retrospektif, prospektif ve deneysel araştırma makaleleri biyoistatiksel olarak değerlendirilmeli ve uygun plan, analiz ve raporlama ile belirtilmelidir. Gerek görülmesi halinde editörler kurulu istatistik yöntemle ilgili önerilerde bulunabilir. Yazım Dili Yönünden Değerlendirme Derginin yayın dili Türkçe ve İngilizcedir. Türkçe makalelerde Türk Dil Kurumunun Türkçe sözlüğü veya www.tdk.org.tr adresi, ayrıca Türk tıbbi derneklerinin kendi branşlarına ait terimler sözlüğü esas alınmalıdır. Ayrıca gönderilmiş olan makalelerdeki yazım ve dilbilgisi hataları için de yazarlardan düzeltme istenebilir. Yayın Hakkı Yayınlanmak üzere kabul edilen yazıların her türlü yayın hakkı dergiyi yayınlayan kuruma aittir. Yazılardaki düşünce ve öneriler tümüyle yazarların sorumluluğundadır. Yazarlar http://www.bogazicitipdergisi.com, internet adresinden ulaşacakları “yayın hakları devir formu”nu doldurup, online olarak, http://www.bogazicitipdergisi.com, adresinde yer alan “online makale gönder” linkindeki bölümden, makale ile birlikte göndermelidirler. Yazı Çeşitleri Dergiye yayınlanmak üzere gönderilecek yazı çeşitleri şu şekildedir; Orijinal Araştırma: Kliniklerde yapılan retrospektif-prospektif ve her türlü deneysel çalışmalar yayınlanabilmektedir.Yapısı: -Özet (ortalama 350-400 kelime; amaç, yöntem ve gereçler,bulgular ve sonuç bölümlerinden oluşan, Türkçe ve İngilizce) -Anahtar kelimeler (İtalik harfte olmalı ve 3 kelimeyi geçmemelidir, Türkçe ve İngilizce) -Giriş -Yöntem ve Gereçler -Bulgular -Tartışma -Sonuç -Teşekkürler (varsa) -Kaynaklar BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Derleme: Doğrudan veya davet edilen yazarlar tarafından yazılır. Tıbbi özellik gösteren her türlü konu için son tıp literatürü de taranarak hazırlanmalıdır. Yapısı: -Özet (ortalama 350-400 kelime, bölümsüz, Türkçe ve İngilizce) -Anahtar kelimeler (İtalik harfte olmalı ve 3 kelimeyi geçmemelidir, Türkçe ve İngilizce) -Konu ile ilgili başlıklar -Kaynaklar Olgu Sunumu: Nadir görülen, tanı ve tedavide farklılıklar gösteren olgularla ilgili makalelerdir. Yeterli sayıda fotoğraflarla ve şemalarla desteklenmiş olmalıdır. Yapısı: -Özet (ortalama 250 kelime, bölümsüz, Türkçe ve İngilizce) -Anahtar kelimeler (İtalik harfte olmalı ve 3 kelimeyi geçmemelidir, Türkçe ve İngilizce) -Giriş -Olgu sunumu -Tartışma -Kaynaklar Editöryel Yorum/Tartışma: Yayınlanan orijinal araştırma makaleleri ile ilgili, araştırmanın yazarları dışında, o konunun uzmanı tarafından değerlendirilmesidir. Konu ile ilgili makalenin sonunda yayınlanır. Editöre Mektup: Son bir yıl içinde dergide yayınlanan makaleler ile ilgili okuyucuların değişik görüş, tecrübe ve sorularını içeren en fazla 500 kelimelik yazılardır. Başlık ve özet bölümleri yoktur. Kaynak sayısı 5 ile sınırlıdır. Hangi makaleye(sayı, tarih verilerek) ithaf olunduğu belirtilmeli ve sonunda yazarın ismi, kurumu, adresi bulunmalıdır. Mektuba cevap, editör veya makalenin yazarları tarafından, yine dergide yayınlanarak verilir. Yazım Kuralları Dergiye yayınlanması için gönderilen makalelerde aşağıdaki biçimsel esaslara uyulmalıdır: Kısaltmalar: Kelimenin ilk geçtiği yerde parantez içinde verilir ve tüm metin boyunca o kısaltma kullanılır. Uluslararası kullanılan kısaltmalar için “bilimsel yazım kuralları” kaynağına başvurulabilir. Şekil, Resim, Tablo ve Grafikler: -Şekil, resim, tablo ve grafiklerin metin içinde geçtiği yerler ilgili cümlenin sonunda belirtilmelidir. Şekil, resim,tablo ve grafiklerin açıklamaları makale sonuna eklenmelidir. -Şekil, resim/fotoğraflar ayrı birer .jpg, veya .gif dosyası olarak sisteme eklenmelidir. -Şekil, resim, tablo ve grafiklerde geçen kısaltmalar; şekil, resim, tablo ve grafiklerin alt satırında açıkça yazılmalıdır. -Daha önce basılmış şekil, resim, tablo ve grafik kullanılmış ise izin alınmalıdır ve bu izin açıklama olarak şekil, resim, tablo ve grafik açıklamasında belirtilmelidir. -Resimler/fotoğraflar renkli, ayrıntıları görülecek derecede kontrast ve net olmalıdır. Editöre Sunum Sayfası: Gönderilen makalenin kategorisi, daha önce başka bir dergiye gönderilmemiş olduğu, varsa çalışmayı maddi olarak destekleyen kişi ve kuruluşlar ve varsa bu kuruluşların yazarlarla olan ilişkileri belirtilmelidir. Kapak Sayfası: Makalenin başlığı (Türkçe ve İngilizce), tüm yazarların ad-soyadları, akademik ünvanları, kurumları, iş telefonu-GSM, e-posta ve yazışma adresleri belirtilmelidir. Makale daha önce tebliğ olarak sunulmuş ise tebliğ yeri ve tarihi belirtilmelidir. Özetler: “Yazı Çeşitleri” bölümünde belirtilen şekilde hazırlanarak, makale metni içerisine yerleştirilmelidir. Anahtar Kelimeler: En az 3-5 adet, Türkçe ve İngilizce yazılmalıdır. İngilizce anahtar kelimeler “medical subject headings (MESH)”e uygun olarak verilmelidir. Türkçe anahtar kelimeler MESH terimlerinin aynen çevirisi olmalıdır. Teşekkür: Eğer çıkar çatışması, finansal destek, bağış ve diğer bütün editöryal (istatiksel analiz, İngilizce/Türkçe değerlendirme) ve/ veya teknik yardım varsa, metnin sonunda sunulmalıdır. Kaynaklar: Orijinal basımı Türkçe olan kaynakların başlığı [] içinde ve İngilizce olarak yazılmalıdır. Kaynaklar makalede geliş sırasına göre yazılmalı ve metinde cümle sonunda noktalama işaretlerinden hemen önce “parantez içinde ( )” sayı olarak belirtilmelidir. Makalede bulunan yazar sayısı 6 veya daha az ise tüm yazarlar belirtilmeli, 7 veya daha fazla ise ilk 6 isim yazılıp” ve ark.et al” eklenmelidir. Kaynak yazımı için kullanılan format index medicus’ta belirtilen şekilde olmalıdır. (bakınız: www.icmje.org). Kongre bildirileri, kişisel deneyimler, basılmamış yayınlar, tezler ve internet adresleri kaynak olarak gösterilemez. Kaynakların yazımı için örnekler (noktalama işaretlerine dikkat ediniz): Makale için: Yazarların soyadları ve isimlerinin baş harfleri, makale ismi, dergi ismi, yıl, cilt, sayı, sayfa numarası belirtilmelidir. (Yee AJ, Bae HW, Friess D, Roth SM, Whyne C, Robbin M,et al. The use of simvastatin in rabbit posterolateral lumbar intertransverse process spine fusion. Spine J 2006;6:391-6.) Kitap için: Yazarların soyadları ve isimlerinin baş harfleri, bölüm başlığı, editörlerin ismi, kitap ismi, kaçıncı baskı olduğu, şehir, yayınevi, yıl ve sayfalar belirtilmelidir. (Francis XC. Arthrodesis of the spine. In: Canale ST, Beaty JH, editors. Campbell’s operative orthopaedics. Vol. 2. 11th ed.Philadelphia: Mosby; 2008. p. 1851-53). Yazar ve editörün aynı olduğu kitaplar için: Yazarların/editörün soyadları ve isimlerinin baş harfleri, bölüm başlığı, editörlerin ismi, kitap ismi, kaçıncı baskı olduğu, şehir, yayınevi, yıl ve sayfalar belirtilmelidir. (Kumar V, Cotran RS, Robbins SL. Basic pathology. 5th ed.Philadelphia: W.B. Saunders; 1992. Çeviri Editörü: Çevikbaş U. Temel patoloji. İstanbul: Nobel Tıp Kitabevi ve Yüce Yayınları; 1994. s. 47-60.) Sadece on-line yayınlar için; DOI tek kabul edilebilir on-line referanstır. BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Editörden; İkinci yılımızın üçüncü sayısında yeniden merhaba... Bu sayımızda yine özenle seçilmiş yazılar sunmaya çalıştık. Klinik uygulamada yeni bir yöntem olan “Integrated Pulmonary Index”i tanıtmak ve ilgili bir çalışmayı da paylaşmaktan onur duyarız. Kapak resminde bu uygulamada kullandığımız monitorizasyondan bir kare seçtik. Gerek hastanemiz içinde yapılan ve gerekse dışında çalışılmış birçok klinik araştırma ve ilginizi çekeceğini umduğumuz olgu sunumlarını da sizler için titizlikle baskıya hazırladık. Emeği geçen herkese gönülden teşekkürler. Ayrıca klâsik bir konuyu; papiller tiroid kanserlerindeki cerrahi tedaviyi, güncel bir yaklaşımla yeniden ele alan ve sizler için derleyen cerrahi ekibimize de içtenlikle teşekkür ederiz. Mart ayında yeniden buluşmak üzere hoşça kalın. Nur AKGÜN CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Cilt (Volume) 2 Sayı (Number) 3 2015 Aralık İÇİNDEKİLER KLİNİK ARAŞTIRMA İmtiyaz Sahibi Aytekin KAYMAKCI Editör Nur AKGÜN Editör Yardımcıları Arzu TATLIPINAR Barış YILMAZ Tuba Cimilli ÖZTÜRK Özgür Haki YÜKSEL İstatiksel Danışma EMPİAR [email protected] Kapak Tasarım Burak BALCI Burak MENGİ Grafik Tasarım Yaşar ÖZER Baskı Arena Dijital İletişim E5 Karayolu Üzeri İçerenköy Ataşehir, 34752 İSTANBUL Tel: 0(216) 578 30 00 www.bogazicitipdergisi.com [email protected] Bedelsiz dağıtılır. Endoskopik Girişimlerde Sedasyon Uygulamasında “Integrated Pulmonary Index” (Güldem Turan, Berna Ayanoğlu Taş, Öznur Demiroluk, Arzu Yıldırım Ar, Firdevs Karadoğan, Nuriye Esen Bulut, Nur Akgün) 85-88 Glucose Variability And Mean Platelet Volume (Ali Ozdemir, Yasar Sertbas, Aysegul Dalbeler, Kerem Abacar, Abdurrahman Yigit, Nalan Okuroglu, Seda Sancak) 89-93 İnguinal Herni Onarımı Sonrası Hasta Kontrollü Rejyonel Analjezi (Ceren Şanlı Karip, Bora Karip, Fatma Nur Akgün, Berna Ayanoğlu Taş, Mehmet Okuducu, Timuçin Aydın, Kemal Memişoğlu) 94-99 Konka Büllöza Septal Devi̇asyon İli̇şki̇si̇ ve Septal Devi̇asyonu Olan Hastalarda Preoperati̇f Paranazal Si̇nüs Tomografi̇si̇nin Değeri (Emrah Tekdemir, Arzu Tatlıpınar, Serhan Keskin, Tuğba Aslan Dündar) 100-102 Ankilozan Spondilitli Hastalarda Nöropatik Ağrı (Erkan Mesci, Nilgün Mesci, Ercan Madenci, Ali İhsan Kadıoğlu) 103-107 OLGU SUNUMU A Fatal Case of Anti-NMDA Receptor Encephalitis (Eren Gözke, Nur Akgün, Zehra Aktan, Dilek Erdoğan Arı, S. Sinem Taşdemir, Ceren Karip, Özlem Alıcı, Canan Ağalar) 108-112 Ağız Tabanı Dermoid Kisti: Olgu Sunumu (M. Emrah Kınal, Vehip Beyazgün, Arzu Tatlıpınar, Nurver Özbay) 113-116 Ketiapin ve Olanzapinin Birlikte Tek Doz Kullanımından Sonra Gelişen Priapizm Olgusu (Sinan Kazan, Nalan Akıncı, Ali Yılmaz) 117-119 DERLEME Papiller Tiroid Kanserinde Güncel Cerrahi Tedavi̇ (Yalın İşcan, Ender Onur, Mehmet Okuducu, Birol Ağca, Ayşe Tuba Fersahoğlu, Cihan Şahan, Aziz Bora Karip, Kemal Memişoğlu) ISSN: 2149-0287 120-125 CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Güldem Turan ve Ark. Klinik Araştırma Endoskopik Girişimlerde Sedasyon Uygulamasında “Integrated Pulmonary Index” Integrated Pulmonary Index in Endoscopic Procedures on Sedation Güldem TURAN 1, Berna Ayanoğlu TAŞ 1, Öznur DEMİROLUK 1, Arzu Yıldırım AR 1, Firdevs KARADOĞAN 1, Nuriye Esen BULUT 2, Nur AKGÜN 1 1. Fatih Sultan Mehmet Eğit. ve Araşt. Hast. Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği, İstanbul 2. Fatih Sultan Mehmet Eğit. ve Araşt. Hast. Genel Cerrahi Kliniği, İstanbul ÖZET ABSTRACT Amaç: Endoskopik girişimlerde; hemodinamik parametrelerin yanında solunumsal parametrelerin monitorizasyonu da önemlidir. Özellikle gastroskopide uygulayıcı ile anestezist tarafından kontrol edilen havayolu ortak alanda olduğundan sedasyona bağlı gelişebilecek solunum yetmezliğinin gözlenmesi çok önem taşımaktadır. “Integrated Pulmonary Index” (IPI) algoritması; dört solunum parametresini [end-tidal CO2 , solunum sayısı (RR), nabız sayısı (PR) ve parsiyel oksijen basıncı (SpO2)], gerçek zamanlı devamlı ölçümlerin solunum profilinin temsil edildiği tek bir değere indirgenmesidir. IPI hastanın solunumsal durumunu hızlıca değerlendirerek; müdahale ihtiyacı olup olmadığını belirlemek için yol gösterir. Introduction: In the endoscopic procedures, monitorization of respiratory parameters is important as well as hemodynamic parameters. As the area which is used by the operator and the airway controlled by the anesthetist particularly are in a common location in gastroscopy, observation of the apnea which might take place due to sedation is highly important. “Integrated Pulmonary Index” (IPI) algorithm analyses four respiratory parameters [end-tidal CO2 (ETCO2), respiratory rate (RR), peripheral pulse rate (PR) and SpO2 values] to a single value that represents the respiratory profile as real time continue measurements. IPI leads the assessment of the respiratory condition of the patient and whether any intervention is required. Materyal ve Metod: Çalışmamızda gastroskopi/kolonoskopi için sedasyon uygulanan 30 hastada kapnograf (Capnostrem 20p Covidien) monitorü nazal probu ile ETCO2 ve RR, parmak probu ile SPO2 , PR ölçüldü. IPI skoru, ETCO2 , SPO2 , PR, RR, gözlenen solunum yetmezliği ve maske ventilasyon endikasyonları tartışıldı. Material And Method: In our study ETCO2 ve RR was monitorized via nasal probe of caphnography monitor (Capnostrem 20p Covidien) and SPO2 , PR was monitorized via finger probe in 30 patients who had been subjected to sedation for gastroscopy/colonoscopy. The IPI value and ETCO2 , SPO2 , PR, RR as well as observed apnea and mask ventilation indications were all discussed. Bulgular: Klinik gözlem, kapnograf monitorizasyon değerleri ve IPI skoru, 25 hastada birbirine benzerdi. Solunum yetmezliği gözlenen beş hastada IPI değeri düşük olmasına rağmen bu hastalardan 3’ünde SPO2 değeri hala normal sınırlardaydı. Results: Clinical observations, capnography monitorization values and IPI values were similar for 25 patients. SPO2 value was within normal limits in 3 of the 5 patients whose IPI values had been low. Sonuç: Çalışmamızda solunum yetmezliği gözlenen 5 hastanın 3’ünde SPO2 normal iken; IPI düşüktü. IPI skoru, standart SPO2’ye göre; daha erken uyarı yaparak hasta güvenliğini sağlamakta klinisyene yardımcı bir monitorizasyondur. Conclusion: While SPO2 was normal in 3 of 5 patients who had been observed to have respiratory deficiency, IPI value was low (1-3). IPI score, by way of giving an early warning, is a monitorization method which helps clinician to ensure patient safety. Anahtar Kelimeler: integrated pulmonary index, sedasyon, endoskopi Keywords: integrated pulmonary index, sedation, endoscopy İletişim Bilgileri Sorumlu Yazar: Güldem TURAN Adres: Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği, İstanbul E-posta: [email protected] Tel: +90 (533) 216 15 76 Makale Geliş: 02.10.2015 Makale Kabul: 20.11.2015 - 85 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ GİRİŞ Gastroskopi ve/veya kolonoskopi endoskopik girişimleri genellikle ameliyathane dışında günübirlik hasta grubuna uygulanmaktadır. Hasta ve uygulayıcı konforu için işlem sedasyon ile yapılmaktadır. Özellikle gastroskopide uygulayıcı ile anestezist tarafından kontrol edilen havayolu ortak alanda olduğundan sedasyona bağlı gelişebilecek solunum yetersizliğinin gözlenmesi çok önem taşımaktadır. Kapnograf cihazı (Capnostream 20p/Covidien-Origion Medical); endtidal karbondioksit ve pulseoksimetriyi birleştiren bir monitördür. End-tidal CO2 (ETCO2), solunum sayısı (monitör ekranında gösterildiği şekliyle respiratory rate) RR, periferik nabız sayısı (monitör ekranında gösterilen şekliyle: pulse rate) PR ve SpO2 değerlerinin her birini ayrı ayrı yansıtırken, aynı zamanda bu değerlerin tümünün matematiksel analizinden oluşan ve “Integrated Pulmonary Index” (IPI) olarak tanımlanan, solunum durumunu gösteren tek bir rakamsal değere de indirger (1, 2). Gerçek zamanlı ölçümleri her saniye tekrar edip, bu daimi ölçümlerden IPI algoritması oluşturarak bunu hem grafik hem de rakamsal olarak monitöre yansıtmaktadır. IPI skoru ölçülen parametrelerin ötesinde zaman içindeki belirteç olarak ortaya çıkmakta ve anlık veya istenilen zaman aralıkları için oluşturulabilmektedir (3, 4). Bu solunumsal durumdaki her değişikliğin anında ekrana yansıtılması anlamına gelmektedir. Monitör kapnograf özelliği ile öne çıksa da klinikte dikkati çeken ve artı değer kazandıran özelliği IPI skorudur. Biz bu skorun monitorizasyonunun; hastanın solunumsal durumunu değerlendirmede yeni bir kriter olabileceği varsayımı ile yola çıktık. IPI kısaltmasını Türkçe’de de; uluslararası bilimsel bir terim olduğu düşüncesiyle değiştirmeden aynen kullanmayı tercih ettik. hil edildi. Çalışma prospektif olarak sürdürüldü. Önceden hiçbir premedikasyon almayan ASA 1-2, teşhis amaçlı endoskopi yapılacak hastalara sedasyon için tamamen uygulayıcının tercihine göre midazolam 0,03mg/kg, fentanil 1-2mcg/kg, Propofol 1-2mg/kg kullanıldı. Burada amaç yeni bir parametrenin; IPI`nin solunum yetmezliğinde kriter olup olamayacağını tartışmaktı. Hastalara noninvaziv tansiyon arteriyel monitorizasyonu yanında kapnograf (Capnostream® 20p/Covidien), monitörünün nazal probu ile ETCO2 , RR, parmak probu ile de SPO2 , PR, ölçüldü. Cihazın bu değerlerden hesap ettiği solunum skoru; IPI’de monitörize edildi. İşlem öncesi bazal değer ve sonrasında 5 dakika aralıklarla ölçümler, solunum yetmezliği ve maske ventilasyon endikasyonları kaydedildi. 20 saniyeden fazla süren apne durumunda maske ventilasyonu uygulandı. IPI monitörünün nazal probu ile ölçülen ETCO2 , RR ve parmak probu ile ölçülen SPO2 , PR gerçek rakamları matematiksel bir analiz ile IPI skoruna indirgenir. IPI Skoru 1 ile 10 arasında değişen 6 kategoriye ayrılmıştır (Tablo 1). Tablo 1. IPI Skorlaması. MATERYAL ve METOD Fatih Sultan Mehmet Eğitim Araştırma Hastanesi Etik Kurul onayı (2015/41) alınarak, bilgilendirilmiş onamı alınan sedasyon altında gastroskopi ve/veya kolonoskopi uygulanan 18-74 yaş grubundaki 30 hasta çalışmaya da- Hastanın Durumu 10 Normal 8-9 Normal sınırlar içinde kabul edilen 7 Normal sınıra yakın ama dikkat gerektiren 5-6 Dikkat gerektiren ve müdahale gerektirebilir Sarı Alan 3-4 Müdahale gerektirir Kırmızı Alan 1-2 Acil müdahale gerektirir Yeşil Alan AMAÇ Çalışmamızda gastroskopi ve/veya kolonoskopi için sedasyon uygulanan hastalarda IPI monitörizasyonu, klinik gözlem ve SPO2 birlikte değerlendirilerek; IPI monitorizasyonunun yeterliliği ve /veya gerekliliği tartışıldı. IPI Skoru Tabloda görüldüğü gibi; 5-10 arası yeşil alan, 3-4 arası sarı alan, 1-2 arası kırmızı alan olarak kabul edilmiştir. Monitördeki IPI rakamı da bu renk skalasına uygun olarak renklendirilmiştir. Dolayısıyla sadece görünen sayı değil renkte güvenli alan ya da aciliyet konusunda bilgi verir. Ayrıca IPI değeri 1-2 olduğunda (Kırmızı Alan), yani acil müdahale gerektirir durumda, sesli ve kırmızı ışıklı ikinci bir uyarı sistemi daha bulunmaktadır. - 86 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ BULGULAR TARTIŞMA IPI monitöründen alınan bir uygulama resmi görülmektedir (Resim 1). Gastroskopi/kolonoskopi uygulamaları ameliyathane dışı günübirlik işlemler olup, genellikle sedasyon ile yapılmaktadır. Yakın hasta takibi ve monitörizasyon çok önemlidir. IPI’nin anlık ölçümleri ile oluşturulan grafik eğrisi hastanın durum bilgisini günceller ve uygulayıcıya bir sonraki hamle için fırsat verir. Demografik veriler ve işlem süreleri ile kullanılan ilaç ortalamaları Tablo 2’de sunulmuştur. Ortalama arter basınç OAB, PR, RR, ETCO2 , SPO2 ve IPI ortalamaları Tablo 3’de gösterilmiştir. Dört farklı yaş kategorisi için solunumsal fizyolojik parametreler de farklıdır. IPI algoritmi bu farklı yaş grupları için farklı oluşturulur. Bu dört yaş grubundan birisi erişkin diğer üçü ise çocuk yaş grubunu kapsar. Neonatal dönem ve ilk yaş grubu için IPI’nin kullanımı henüz yeterli araştırma olmadığından değerlendirilememiştir. Beş hastada solunum yetmezliği gözlenmiş, bu hastaların 3’ünde SPO2 normal iken; IPI düşük bulunmuştur (Tablo 4). Garah ve ark. (5) pediatrik endoskopi prosedürleri sırasında IPI monitörünün değerini çalışmayı hedeflemişlerdir. Hastalar 3 gruba ayrılmıştır. Birinci grupta sadece propofol kullanılan 5 hasta, 2. grupta propofol ve midazolam kullanılan 89 hasta, 3. grupta propofol, midazolam ve fentanil kullanılan 15 hasta yer almıştır. Grup 2 ve Grup 3’te IPI değerleri, Grup 1’ e göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Resim 1: IPI monitöründen bir kesit. Tablo 4: Maske Ventilasyon Endikasyonu Olan 5 Hastada Ölçüm Değerleri. Tablo 2: Demografik Veriler ve İlaç Doz Ortalamaları. Yaş (Yıl) 49.5 ± 3.9 Ağırlık (Kg) 69.32 ± 3.77 Boy (cm) 167. 78 ± 1.59 Hasta No IPI ETCO2 SPO2 SS PR 1 2 16 97 15 108 2 3 29 94 12 88 3 1 23 100 13 64 İşlem Süresi (Dakika) 17.64 ± 2.09 Dormicum (mgr) 1.28 ± 0.17 Fentanil (microgr) 27.77 ± 4.8 4 2 40 85 20 81 117.14 ± 8.24 5 1 30 88 27 75 Propofol (mgr) Tablo 3: Ortalama Arter Basıncı (OAB), PR, SS, SPO2, ETCO2 ve IPI Ortalamaları. Bazal 5. dakika 10. dakika 15. dakika 20. dakika 5. dakika 30. dakika 35. dakika 40. dakika 45. dakika 50. dakika OAB (mmHg) 91 ±2.82 82.75 ±3.26 82.15 ±3.36 83.25 ±4.34 81.09 ±5.64 78.25 ±6.72 86.66 ±3.94 72 ±4.24 90 ±4.24 71 ±0 92 ±0 PR (atım/dak) 88.39 ±3.24 85.85 ±2.63 8.57 ±3.34 82.68 ±3.35 83.16 ±4.64 86.25 ±5.47 84.4 ±7.1 78.5 ±4.5 75.5 ±5.5 73 ±0 84 ±0 SS 18.35 ±0.76 18.35 ±1.19 20.07 ±1.29 20.1 ±1.2 19.5 ±1.94 22.37 ±2.61 23.6 ±3.5 20 ±7 17 ±5.65 13 ±0 13 ±0 SPO2 97.67 ±0.43 96.35 ±0.64 95.26 ±0.82 95.57 ±0.62 95 ±0.99 94.12 ±1.77 96.6 ±1.96 92.5 ±2.5 94.5 ±3.5 91 ±0 95 ±0 ETCO2 32.59 ±1.03 30.07 ±1.37 30.28 ±1.32 29.47 ±1.26 30 ±1.51 29.12 ±2.05 31 ±3.87 27 ±5.65 29.5 ±0.7 29 ±0 39 ±0 IPI 9.14 ±0.97 6.85 ±0.53 7.38 ±0.49 6.94 ±0.49 7.08 ±0.71 6.37 ±0.82 6.66 ±0.98 6.5 ±0.5 8 ±1 6 ±0 8 ±0 - 87 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Güldem Turan ve Ark. 7-12 yaş grubuna göre, 4-6 yaş grubunda IPI değerleri anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. IPI, tüm apne ve hipoksi epizodlarında alarm vermiş, oysa pulse oksimetri sadece hipoksi epizodlarını yakalamıştır. Bizim çalışmamızda da her ne kadar yaş grupları farklı olsa da sonuç benzerdir ve SPO2 ye göre IPI daha erken uyarı vermiştir Berkenstadt ve ark.’nın (6) çalışmasında, kolonoskopi de sedasyon uygulanan hastalarda solunum paterninin prospektif olarak IPI ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. IPI nin düşük, orta, yüksek bulunduğu gruplarda RR, PR, SpO2 , açısından fark olmamış fakat, EtCO2 değeri, yüksek IPI grubunda daha yüksek bulunmuştur. Bizim çalışmamızda IPI nin düşük bulunduğu durumlarda solunum sayısındaki artışla SPO2 ve ETCO2 kompanse edilmeye çalışıldığı düşünülmüştür. Sabbatani ve ark. (7) eksternal kardiyoversiyon yapılan 45 hastada sedasyon uygulamasında IPI’de; bazale göre indüksiyonda, indüksiyona göre uyanık dönemde ve bazale göre uyanık dönemde anlamlı farklılık saptamışlardır. Fakat, tüm değer aralıkları normal sınırlarda bulunmuştur. IPI’nın tek başına ETCO2 takibine göre avantajı bildirilmiştir. Schier ve ark. (8) çalışmalarında, IPI’nin klinikte kullanışlı bir monitör olduğundan bahsetmişlerdir. Tekrarlayan yanlış alarmları ile klinikte yaygın olarak kullanılan monitörlere göre hastadaki etkenlere (hastanın titremesi vb) duyarlı olup olmadığını belirlemek için daha fazla çalışma gerektiğini belirlemişlerdir. Biz çalışmamızda; hasta titremesinden kaynaklı bir sorun yaşamadık. Ama periferik ısının düşük olduğu hastalarda parmak probu ile veri algılaması problemi yaşanması ve eksternal ısıtma sonrasında veri alınabilmesi klinik uygulamada hepimizin bilgisi dahilindedir. IPI monitörünün küçük, hafif ve noninvaziv bir yöntem olması, birlikte pek çok parametreyi tek bir ekranda göstermesi kullanım kolaylığı ve hasta güvenliği açısından etkin kılmaktadır. KAYNAKLAR 1. Arora S, Singh PM, Goudra BG, Sinha AC. Changing trends of hemodynamic monitoring in ICU – from invasivetonon-invasive methods: Are we there yet? Int J Crit Il ln Inj Sci. 2014; 4:168-77. 2. Small heer BA.Technology and monitoring patients at the bedside. Nurs Clin North Am. 2015; 50: 257-68. 3. David Gozal, M.D.,Yaacov Gozal, M.D. The Integrated Pulmonary Index: Validity, Safety and Application in the Pediatric Population. Proceedings of the 2009 Annual Meeting of the American Society Anesthesiologists. A.390. 4. Kumar V, Taft A, Johnson S, Herrington R, Castresana M. Integrated Pulmonary Index for Successful Weaning Obese Patients After Cardiac Bypass Surgery. Critical Care Medicine, 2013.A 378. doi: 10.1097/01. ccm.0000439522. 13687.5a 5. Garah J, Adıv OE, Rosen I, Shaoul R. Thevalue of Integrated Pulmonary Index (IPI) monitoring during endoscopies in children. J Clin Monit Comput. 2015; Feb.11. Doi101007/5/10877-015-9665.z. 6. Berkenstadt H., Ben-Menachem E., Herman A., Dach R. An evaluation of the Integrated Pulmonary Index (IPI) for the detection of respiratory events in sedated patients under going colonoscopy. J ClinMonitComput. 2012; 26: 177-81. 7. Sabbatani P, Mantovan R. Electrical cardioversion of atrial fibrillation: evaluation of sedation safety with midazolam by means of EtCO2 and IPI algorithm analysis. Int J Cardiol.2013 Nov 30;169(6):430-2. 8. Schier R, Roozekrans M, Velzen M, Dahan A, Niesters M. Opioid-induced respiratory depression: reversal by non-opioid drugs. F1000Prime Rep. 2014; 6: 1-8. SONUÇ Çalışmamızda apne gözlenen 5 hastanın 3’ünde SPO2 normal iken; IPI düşüktür. IPI standart SPO2’ye göre; tek değerde daha çok bilgi vererek klinisyene solunum yetmezliğinde önemli ek bilgi sağlamaktadır. IPI; endoskopi ünitelerinin yanısıra; yoğun bakım ünitelerinde, postoperatif takip ünitelerinde, radyoloji ünitelerinde; özellikle sedasyon altındaki spontan solunumdaki hasta izlemini kolaylaştırır. - 88 - Ali Özdemir et al. CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Clinical Research Glucose Variability And Mean Platelet Volume Glikoz Değişkenliği Ve Ortalama Trombosit Hacmi Ali OZDEMIR 1, Yasar SERTBAS 1, Aysegul DALBELER 1, Kerem ABACAR 1 Abdurrahman YIGIT 1, Nalan OKUROGLU 1, Seda SANCAK 1 1. Fatih Sultan Mehmet Education and Research Hospital, Department of Internal Medicine, Istanbul, Turkey ABSTRACT ÖZET Background: Both glucose variability (GV) and increased mean platelet volume (MPV) have been linked to increased cardiovascular complications in patients with diabetes mellitus (DM). We investigated the relationship between these two variables in patients with type 2 DM. Amaç: Hem glikoz değişkenliği (GD) hem de artmış ortalama trombosit hacmi (OTH) diyabetes mellitusu (DM) olan hastalarda artmış kardiyovesküler komplikasyonlarla ilişkilendirilmiştir. Biz tip 2 DM hastalarında bu iki değişken arasındaki ilişkiyi araştırdık. Materials and Methods: A total of 100 patients (54 women, the mean age of 59.59±9.12 years) with type 2 DM were recruited in the study. All patients measured the blood glucose on successive two days at home by self-monitoring of blood glucose (SMBG). Seven points SBGM data were used for GV formulas. Intra-day GV with standard deviation (SD) and coefficient of variation (CV), day-today GV with mean of daily differences (MODD) was assessed. MPV values derived from automated cell counting on the third day when collecting the SMBG results. Also; total cholesterol, high and low-density cholesterols, triglyceride and hemoglobin A1C (HbA1C) were measured. Materyal ve Metod: 54’ü kadın, ortalama yaşı 59,59 ±9.12 yıl olan toplam 100, tip 2 DM hastası çalışmaya alındı. Tüm hastaların takip eden 2 gün boyunca ve günde 7 kez SBGM ile kan şekerleri ölçüldü. Glikoz değişkenliğini ölçen formüllerde self blood glucose monitoring (SBGM) verileri kullanıldı. Gün içi glikoz değişkenliği standart sapma (SD) ve varyasyon katsayısı (CV), günler arası glikoz değişkenliği ise ortalama günlük farklar (MODD) formülleri ile değerlendirildi. Ortalama trombosit hacmi (MPV) SBGM ölçümlerinin tamamlandığı üçüncü günde alınan kanda bakılan tam kan sayımı sonuçlarından elde edildi. İlaveten hastaların total kolesterol, trigliserit, HDL ve LDL kolesterol değerleri ile HbA1c değerleri ölçüldü. Results: There were no statistically significantly differences between the MPV values of patients with lower and upper quartiles for SD and CV (8.26±1.18 vs 8.15±1.26, p>0.05, 8.2±1.21 vs 8.39± 1.1, p>0.05, respectively), and also with the lower and upper quartiles for MODD (8.01±0.97 vs 8.39±1.3, p>0.05). No correlation found between MPV and HbA1c and lipid parameters. There were no significantly differences for MPV values between patients with coronary ischemia, diabetic retinopathy, neuropathy, nephropathy and those without these complications (8.20±1.12 vs 7.78±1.09, p>0.05; 8.25±1.18 vs 8.12±1.11, p>0.05; 8.23±1.08 vs 8.05±1.14, p>0.05; 7.99±1.25 vs 8.11±1.09, p>0.05; respectively). Conclusions: Glucose variability does not affect the mean platelet volume. Keywords: glucose variability; mean platelet volume; cardiovascular complications; platelet activity Contact Information Corresponding Author: Ali Ozdemir, MD. Address: Necip Fazıl Mah. Gaffar Okkan Cad. No: 6 E-Blok, D: 15, Umraniye, Istanbul, Turkey Tel: +90 (532) 656 75 45 E-mail: [email protected] Submitted: 16.11.2015 Accepted: 01.12.2015 Sonuçlar: SD, CV ve MODD formüllerine göre en alt ve en üst glikoz değişkenlik çeyrek dilimlerinde yer alan hastaların MPV değerleri arasında istatistiki olarak anlamlı fark bulunmadı. (sırasıyla 8,26±1,18 ve 8,15±1,26; p>0,05; 8,2±1,21 ve 8,39± 1,1; p>0,05; 8,01±0,97 ve 8,39±1,3; p>0,05). MPV ile lipid parametreleri ve HbA1c değerleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Diyabetin makro ve mikrovasküler komplikasyonları (Koroner iskemisi, retinopati, nefropati ve nöropati) olan ve olmayan hastaların MPV değerleri arasında da anlamlı fark saptanmadı ( Sırasıyla 8,20±1,12 ve 7,78±1,09; p>0,05; 8,25±1,18 ve 8,12±1,11; p>0,05; 8,23±1,08 ve 8,05±1,14; p>0,05; 7,99±1,25 ve 8,11±1,09; p>0,05). Sonuç: Glikoz değişkenliği ortalama trombosit hacmini etkilememektedir. Anahtar Kelimeler: glikoz değişkenliği, ortalama trombosit hacmi, kardiyovesküler komplikasyonlar, trombosit aktivitesi - 89 - BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 INTRODUCTION METHODS Glycemic variability (GV) means swings in blood glucose level and takes into account the intraday and day-to-day glycemic excursions including episodes of hyper and hypoglycemia. The study group was consisted of 100 patients with type 2 DM (54 women, mean age of 59.59 ± 9.12 years). Experimental protocol of this study was approved by local human ethics committee and informed consent was obtained from each subject. We collected sociodemographic and clinical data, including information on the duration of diabetes, the diabetes treatment and the presence of chronic diabetes-related complications. Seven points blood glucose measurement were asked from all participants per day (one measurement before each meal and one measurement 2 h after each meal, one measurement midnight) on successive two days by self-monitoring of blood glucose (SMBG) measurement. Intra-day GV by using SD and CV, day-to-day GV by using MODD was evaluated. CV is calculated from the formula of SD divided mean glucose X 100 and expressed as a percentage. The MODD index was estimated as the mean absolute values of differences between glucose values at the same time on two consecutive days and expressed as milligram/100 mL. MPV was used as an indicator of platelet activity.Venous blood samples were taken into ethylenediamine tetraacetic acid (EDTA) tubes for complete blood count by Abbott, Cell Dyne 3700 device on the third day when the two days SMBG measurements are completed. In addition, biochemical tests including total cholesterol, high- and low density cholesterols, triglyceride and HbA1C were done. HbA1C was measured by high performance liquid chromatography (HPLC) (Trinity Biotech Premier Hb9210), all other biochemical tests except LDL-cholesterol were measured with enzymatic method by autoanalyser (Abboth Architect C16000, USA). LDL-cholesterol was calculated using the Friedwald formula if triglyceride level is lower than 400 mg/dL. Hemoglobin A1C (HbA1C) is the standard method used to measure of average glycemic control, but not the most complete expression of the degree of glycemia (1, 2). Diabetes Control and Complications Trial (DCCT) concluded that other features of diabetic glucose control, for example postprandial glycemic excursions, which are not reflected by HbA1C, may add to or modify the risk of complications(2). Standard HbA1C does not reflect the peaks and nadirs in blood glucose. GV has been linked to increased risk of diabetic vascular complications (3-5). Consequently, various indices of the GV derived from seven points self-monitoring of blood glucose (SMBG) and continuous glucose monitoring systems (CGMS) data have been developed. The GV indices which is the most widely used are standard deviation (SD) of blood glucose, coefficient of variation (CV), M value (6), and continuous overall net glycemic action (CONGA-n) (7), mean of daily differences (MODD) (8), mean amplitude of glycemic excursions (MAGE) (9), lability index (10) and the average daily risk range (ADRR) (11). On the other hand, altered platelet morphology and function have been reported in patients with diabetes mellitus (DM). Malachowska B et al reported that platelets in patients with type 1 DM showed morphological evidence of hyperreactivity increasing with poorer metabolic control (12). Platelet size (mean platelet volume, MPV) is a marker of platelet function, large platelets being potentially more reactive. Larger platelets are younger, contain more dense granules, and undergo greater in vitro aggregation in response to agonists (13). The higher MPV was noted in patients with both type 1 and type 2 DM and these alterations is connected with metabolic control (14, 15). To the best of our knowledge, relationship between the MPV and GV has not been studied, although there are many studies concerning the link between type 2 DM and platelet morphology or function alteration. In this study, we investigated the relationship of the GV with MPV in type 2 DM patients. Statistical analysis was conducted using IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) program. Distribution of parameters was tested by Shapiro Wilks test. Results were expressed as means ± standard deviation for the parameters showing normal distribution, median and ranges for the parameters showing abnormal distribution. The comparisons between groups in parameters showing normal distribution and the determination which group cause differences were made by using Oneway Anove and Turkey HDS tests, respectively. The comparisons of parameters that were not showing normal distribution were made by using Kruskal-Wallis test. The relationship between MPV and GV was investigated by comparing the upper and lower quartiles MPV values for SD, - 90 - Ali Özdemir et al. CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 CV and MODD and by Pearson’s correlation analysis. Results were analyzed with 95% confidence interval and probability levels less than 0.05 were considered significant. Table 3: The results of lower and upper quartiles for MODD. RESULTS There were no statistically significant differences the MPV values of patients with lower and upper quartiles for SD (Table 1) and CV (Table 2) (MPV values of patients for the lower and upper SD and CV quartile 8.26 ± 1.18 vs. 8.15 ± 1.26, P > 0.05, 8.2 ± 1.21 vs. 8.39 ± 1.1, P > 0.05, respectively), and also with the lower and upper quartiles for MODD (Table 3) (8.01 ± 0.97 vs. 8.39 ± 1.3, P > 0.05). Table 1: The results of lower and upper quartiles for SD. Parameter 25th percentile Mean±SD (Median) 75th percentile Mean±SD (Median) p Parameter 25th percentile Mean±SD 75th percentile Mean±SD HbA1c (%) 7.63 ± 0.53 8.11 ± 0.50 1 Total cholesterol (mg/dL) 202.88 ± 43.72 209.64 ± 45.33 1 LDL-cholesterol (mg/dL) 120.84 ± 40.84 129.29 ± 34.72 1 HDL-cholesterol (mg/dL) 46.04 ± 10.65 45.92 ± 10.93 1 Triglyceride (mg/dL) 158.44 ± 92.78 163.48 ± 100 1 MPV (fL) 8.01 ± 0.97 8.39 ± 1.15 1 p 0.012 0.805 0.739 0.969 0.854 0.375 1: One-Way ANOVA HbA1c (%) 7.63 ± 0.56 8.07 ± 0.52 Total cholesterol (mg/dL) 214.12 ± 47.2 205.52 ± 51.4 1 LDL-cholesterol (mg/dL) 131.56 ± 39.81 128.7 ± 44.46 1 HDL-cholesterol (mg/dL) 45.16 ± 11.7 (40) 45.96 ± 11.08 (44) 2 Triglyceride (mg/dL) 185.4 ± 127.45 (149) 152.44 ± 67.02 (153) 2 MPV (fL) 8.26 ± 1.18 8.15 ± 1.26 1 1: One-Way ANOVA 2: Kruskal Wallis Test 1 0.028* 0.887 0.519 0.619 0.858 0.868 *: p<0.05 No correlation was found between MPV and mean glucose, SD, CV, MODD, HbA1C and lipid parameters. There were no significant differences for the MPV values between in patients with coronary ischemia, diabetic retinopathy, neuropathy, nephropathy and those without these complications (8.20 ± 1.12 vs .7.78 ± 1.09, P> 0.05; 8.25 ± 1.18 vs. 8.12 ± 1.11, P> 0.05; 8.23 ± 1.08 vs. 8.05 ± 1.14, P > 0.05; 7.99 ± 1.25 vs. 8.11 ± 1.09, P> 0.05; respectively). Also, there were no significant differences for MPV values between patients with receiving oral antidiabetic drug and/or drugs alone and receiving insulin alone or combined with oral antidiabetics (7.96 ± 0.95 vs. 8.20 ± 1.18, P> 0.05; respectively). Table 2: The results of lower and upper quartiles for CV. DISCUSSION Parameter 25th percentile Mean±SD (Median) 75th percentile Mean±SD (Median) HbA1c (%) 7.68 ± 0.61 7.88 ± 0.57 1 Total cholesterol (mg/dL) 218.85 ± 48.32 206.28 ± 50.44 1 LDL-cholesterol (mg/dL) 138.35 ± 42.55 126.98 ± 48.25 1 HDL-cholesterol (mg/dL) 43.44 ± 10.59 (40) 46.68 ± 10.21 (46) 2 Triglyceride (mg/dL) 192.93 ± 102.78 (165) 154.2 ± 98.31 (131) 2 MPV (fL) 8.2 ± 1.21 8.39 ± 1.1 1 1: One-Way ANOVA 2: Kruskal Wallis Test p 0.868 0.459 0.197 0.275 0.235 0.416 We thought it might be a relationship between the GV and MPV, two variables contributing to cardiovascular complications of diabetes mellitus, and tested this hypothesis. The results of this study which the GV was evaluated by formula derived from seven points SBGM data and the MPV was used as an indicator of platelet activity showed no association between the MPV and GV indices, although the patients in the upper quartile for CV and MODD tend to have higher mean MPV values. In recent years, a growing body of evidence suggests that glycemic instability may contribute to the development of diabetes complications (3). It has been suggested that postprandial hyperglycemia and glycemic variability, even in patients with well-controlled diabetes, may - 91 - BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ be independent risk factors for macrovascular complications in patients with DM (16, 17). Pathophysiologically, an acute increase in blood glucose can produce significant alterations in normal homeostasis, such as endothelial dysfunction and inflammation (18). Oxidative stress has been suggested as the key link between hyperglycemia and diabetic complications (19). Studies have suggested that intermittent hyperglycemia rather than chronic hyperglycemia exaggerates the production of reactive oxygen species (20, 21). Also, evidence have shown that the DM is affected the platelet morphology and function. The main abnormality observed in diabetic platelets is their hypersensitivity to agonists. It has been shown that the platelets obtained from patients suffering from DM expressed augmented adhesiveness and aggregation both spontaneous and in response the stimulating agents (15, 22). Increased platelet activity is associated with an elevated frequency of vascular complications in adult patients with type 2 DM (23). On the other hand, the MPV is thought to be an indirect indicator of platelet activity. Larger platelets are younger, contain more dense granules and produce more thromboxane A2 (24). It has also been suggested that increased MPV is a possible mechanism of increased cardiovascular risk in patients with postprandial hyperglycemia (25). It has been reported that the MPV is associated with higher HbA1C (26), retinopathy (27) and oral hypoglycemic therapy in patients with DM (28). Taking into consideration the relationship of the GV and MPV with vascular complications of DM and reports showing effects on MPV of DM, it is expected to be a relationship between the GV and MPV. This relationship was the basis of the hypothesis that we put forward, but our results did not support this idea. It may be different explanations of this result. The first possibility is that the result can be a reality rather than a surprise, so our hypothesis may be wrong. GV takes into account the intraday and day-to-day glycemic excursions including episodes of hyper and hypoglycemia. Blood glucose can be varied nadir to peak or peak to nadir directions. Therefore, theoretically, if platelet changes including MPV seen in patients with DM are result of higher blood glucose, the GV occurring the blood glucose changes from peak to nadir directions cannot produce any effect on the MPV. So what, we found that the patients in 75th percent of SD and MODD have also higher HbA1c. This result shows that the patients with apparent in- CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 traday and day to day GV have also exposure to higher glucose load. It means that the GV found in this study is not only associated with frequent episodes of hypoglycemia. Large prospective clinical studies have shown a strong relationship between time-averaged mean levels of glycemia as measured by HbA1c and diabetes complications (29-31). Thus, our hypothesis cannot be said to be wrong. The second possibility, inconsistent results with hypothesis may be related to the methodology of the study. First, numerous formulas are used to evaluate the GV and do not have a consensus on about which formula is more effective. Some formulas such as SD, CV, MODD and ADRR derived from glucose values measured by SMBG are used widely in clinical practice to assess the GV and variability risk. SBGM data are insufficient to detect all isolated upward and downward acute glucose fluctuations. A CGMS is the most reliable and precise method to evaluate GV and postprandial hyperglycemia; however, it is not easily accessible in general practice. Therefore, before the rejection of the hypothesis that we put forward, we think that the relationship between the GV and MPV should be investigate by using formulas derived CGMS data. Secondly, many variables affect the MPV and the patients included in this study are heterogeneous for comorbidity, duration of DM and given therapeutic regime. Therefore, we believe that this hypothesis should be test in more homogenous groups of patients in which the inclusion criteria are more clearly identified. If the results of this study validate with other studies, we can conclude that GV leads to increased cardiovascular risk by other mechanisms than platelet activity. Thus, we can focus directly on reduction of GV rather than platelets. Conclusion: The results of this study show that the GV does not affect the platelet activity. Acknowledgments: This research received no grant from any funding agency in the public, commercial or not-for-profit sectors. Disclosure: There is no conflict of interest. - 92 - Ali Özdemir et al. CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 REFERENCES 1. Svendsen PA, Lauritzen T, Søegaard U, Nerup J. Glycosylated haemoglobin and steady-state mean blood glucose concentration in Type 1 (insulin-dependent)diabetes. Diabetologia. 1982; 23: 403-5. 2. The Diabetes Control and Complications Trial Research Group. The relationship of glycemic exposure (HbA1c) to the risk of development and progression of retinopathy in the diabetes control and complications trial. Diabetes. 1995; 44: 968-83. 3. Brownlee M, Hirsch IB. Glycemic variability: a hemoglobin A1c-independent risk factor for diabetic complications. JAMA. 2006; 295:1707-8. 4. Kilpatrick ES, Rigby AS, Atkin SL. A1C variability and the risk of microvascular complications in type 1 diabetes: data from the Diabetes Control and Complications Trial. Diabetes Care. 2008; 31:2198-202. 5. Monnier L, Colette C, Leiter L, Ceriello A, Hanefeld M, Owens D, et al. The effect of glucose variability on the risk of microvascular complications in type 1 diabetes. Diabetes Care. 2007;30:185-6; author reply 187-8. 6. Schlichtkrull J, Munck O, Jersild M. The M-value, an index of blood-sugar control in diabetics. Acta Med Scan 1965; 177:95-102. 7. McDonnell CM, Donath SM, Vidmar SI, Werther GA, Cameron FJ. A novel approach to continuous glucose analysis utilizing glycemic variation. Diabetes Technol Ther. 2005; 7:253-63. 8. Service FJ, Nelson RL. Characteristics of glycemic stability. Diabetes Care. 1980; 3:58-62. 9. Service FJ, Molnar GD, Rosevear JW, Ackerman E, Gatewood LC, Taylor WF. Mean amplitude of glycemic excursions, a measure of diabetic instability. Diabetes. 1970;19:644-55 10. Kovatchev BP, Cox DJ, Gonder-Frederick L, Young-Hyman D, Schlundt D, Clarke W. Assessment of risk for severe hypoglycemia among adults with IDDM: validation of the low blood glucose index. Diabetes Care. 1998;21:1870-5. 11.Kovatchev BP, Otto E, Cox D, Gonder-Frederick L, Clarke W. Evaluation of a new measure of blood glucose variability in diabetes. Diabetes Care. 2006 ; 29:2433-8. 12. Malachowska B, Tomasik B, Szadkowska A, BaranowskaJazwiecka A, Wegner O, Mlynarski W, et al. Altered platelets’ morphological parameters in children with type 1 diabetes – a case-control study. BMC Endocr Disord. 20153;15:17. 13. Bath PM, Butterworth RJ. Platelet size: measurement, physiology and vascular disease. Blood Coagul Fibrinolysis. 1996;7:157-61. 14. Sharpe PC, Trinick T. Mean platelet volume in diabetes mellitus. Q J Med. 1993; 86: 739-42. 15. Glassman AB. Platelet abnormalities in diabetes mellitus. Ann Clin Lab Sci. 1993; 23: 47-50. 16. Chiasson JL, Josse RG, Gomis R, Hanefeld M, Karasik A, Laakso M; STOP-NIDDM Trial Research Group. Acarbose treatment and the risk of cardiovascular disease and hypertension in patients with impaired glucose tolerance: the STOP-NIDDM trial. JAMA. 2003; 290:486-94. 17. Cavalot F, Petrelli A, Traversa M, Bonomo K, Fiora E, Conti M, et al.: Postprandial blood glucose is a stronger pre- dictor of cardiovascular events than fasting blood glucose in type 2 diabetes mellitus, particularly in women: lessons from the San Luigi Gonzaga Diabetes Study. J Clin Endocrinol Metab 2006; 91:813–819. 18. Ceriello A. Postprandial hyperglycemia and diabetes complications: is it time to treat? Diabetes. 2005; 54:1-7. 19. Nishikawa T, Edelstein D, Du XL, Yamagishi S, Matsumura T, Kaneda Y, et al. Normalizing mitochondrial superoxide production blocks three pathways of hyperglycaemic damage. Nature. 2000; 404:787-90. 20. Quagliaro L, Piconi L, Assaloni R, Martinelli L, Motz E, Ceriello A. Intermittent high glucose enhances apoptosis related to oxidative stress in human umbilical vein endothelial cells: the role of protein kinase C and NAD(P)H-oxidase activation. Diabetes. 2003 ;52:2795-804. 21. Quagliaro L, Piconi L, Assaloni R, Da Ros R, Maier A, Zuodar G, et al. Intermittent high glucose enhances ICAM-1, VCAM-1 and E-selectin expression in human umbilical vein endothelial cells in culture: the distinct role of protein kinase C and mitochondrial superoxide production. Atherosclerosis. 2005;183:259-67. 22. Watala C. Blood platelet reactivity and its pharmacological modulation in (people with) diabetes mellitus. Curr Pharm Des. 2005;11:2331-65. 23. Colwell JA, Nesto RW. The platelet in diabetes: focus on prevention of ischemic events. Diabetes Care. 2003; 26:2181-8. 24. Hekimsoy Z, Payzin B, Ornek T, Kandoğan G. Mean platelet volume in Type 2 diabetic patients. J Diabetes Complications. 2004;18:173-6. 25. Shimodaira M, Niwa T, Nakajima K, Kobayashi M, Hanyu N, Nakayama T. Correlation between mean platelet volume and blood glucose levels after oral glucose loading in normoglycemic and prediabetic Japanese subjects. J Diabetes Investig. 2014;5:66-71. 26. Lippi G, Salvagno GL, Nouvenne A, Meschi T, Borghi L, Targher G. The mean platelet volume is significantly associated with higher glycated hemoglobin in a large population of unselected outpatients. Prim Care Diabetes. 2015;9:22630. 27. Dindar S, Cinemre H, Sengul E, Annakkaya AN. Mean platelet volume is associated with glycaemic control and retinopathy in patients with type 2 diabetes mellitus. West Indian Med J. 2013;62:519-23. 28. Vernekar PV, Vaidya KA. Comparison of mean platelet volume in type 2 diabetics on insulin therapy and on oral hypoglycaemic agents. J Clin Diagn Res. 2013;7:2839-40. 29. The Diabetes Control and Complications Trial Research Group. The effect of intensive treatment of diabetes on the development and progression of long-term complications in insulin-dependent diabetes mellitus. N Engl J Med. 199330; 329:977-86. 30. Nathan DM, Cleary PA, Backlund JY, Genuth SM, Lachin JM, Orchard TJ, et al.; Diabetes Control and Complications Trial/Epidemiology of Diabetes Interventions and Complications (DCCT/EDIC) Study Research Group. Intensive diabetes treatment and cardiovascular disease in patients with type 1 diabetes. N Engl J Med. 2005; 353:2643-53. 31. Holman RR, Paul SK, Bethel MA, Matthews DR, Neil HA. 10-year follow-up of intensive glucose control in type 2 diabetes. N Engl J Med. 2008; 359:1577-89. - 93 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Ceren Şanlı Karip ve Ark. Klinik Araştırma İnguinal Herni Onarımı Sonrası Hasta Kontrollü Rejyonel Analjezi Patient Controlled Regional Analgesia After Inguinal Hernia Repair Ceren Şanlı Karip 1, Bora Karip 2, Fatma Nur Akgün 1, Berna Ayanoğlu Taş 1 Mehmet Okuducu 2, Timuçin Aydın 2, Kemal Memişoğlu 2 1. Fatih Sultan Mehmet Eğit. ve Araşt. Hast. Anestezi ve Reanimasyon Kliniği, İstanbul, Türkiye 2. Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği, İstanbul, Türkiye ÖZET ABSTRACT Amaç: Orta şiddetli ağrı ile karakterize kasık fıtığı onarımları sonrasında, lokal anestezik ile yapılan yara yeri infiltrasyonu analjezi süresini uzatabilir. Bu sayede opioid ve/veya steroid olmayan yangı giderici ilaç (SOYGİ) gereksinimi azalır ve hastalar bu ilaçların olası yan etkilerinden korunmuş olur. Çalışmamızda, kasık fıtığı onarımı sorası hasta kontrollü rejyonel bloğunun etkinliğini araştırdık. Objective: Postoperative pain of the inguinal hernia repair is characterized as moderate. Intraoperative wound infiltration with local anesthetics prolongs the duration of postoperative analgesia. Opioid and /or nonsteroidal anti-inflammatory drug requirement and their possible systemic side effects can be reduced by wound infiltration. In this study we aimed to compare the effectiveness of patient-controlled inguinal nerve block and patient-controlled intravenous opioid infusion. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya, 20-70 yaş arası, ASA I-II, genel anestezi altında inguinal herni onarımı yapılacak 30 hasta alındı. Hastalar randomize olarak eşit iki gruba ayrıldı. Grup I’de ameliyatta ilioinguinal iliohipogastrik sinir komşuluğuna minivak dren kateteri kullanılarak hazırlanan bir aparat yerleştirildi. Kateter, bupivakain içeren bir ağrı pompasına bağlandı. Hasta düğmeye basınca 25 mg bupivakain gidecek ve 2,5 saat kilitli kalacak şekilde pompa ayarlandı. Grup II’de ise intravenöz 50mg tramadol’ü takiben tramadol 14mg/saat sürekli gidecek şekilde verildi. Hastalarda 30. ve 60. dakikalarda, 2, 4, 8, 12 ve 24. saatlerde vizüel ağrı skoru (VAS), hemodinamik parametreler, varsa yan etkiler ve ek analjezik gereksinimi kaydedildi. Bulgular: Gruplar arası VAS’lar karşılaştırıldığında VAS 30 ve VAS 60 Grup I için anlamlı olarak düşüktü (p=0,024 ve p=0,030). VAS 2, 4, 8, 12, 24. saatler, hemodinamik parametreler, yan etkiler ve ek analjezik gereksinimi açısından gruplar arası anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç: İnguinal herni ameliyatlarında, hasta kontrollü ilioinguinal-iliohipogastrik blok analjezisi etkilidir. SOYGİ ve opioidlerin sistemik yan etkilerinden sakınılması gereken hastalarda yan etkisi az, düşük maliyetli bir alternatif olarak uygulanabilir. Anahtar Kelimeler: analjezi, blok, inguinal herni Material And Methods: 20-70 years old, ASA I-II, 30 patients who underwent inguinal hernia repair were included to study. Patients were randomized into two equal groups. In Group I, a system produced from a minivac drain catheter was placed near ilioinguinal-iliohypogastric nerve at the end of the operation. Catheter was connected to a pump which was set to infuse 25mg bupivacaine and locked for 2,5 hours. In Group II, after giving a bolus of 50 mg tramadol, a pump was set to continuous intravenous infusion of 14mg/hour tramadol. At 30. and 60. minutes; 2, 4, 8, 12 and 24. hours, data including visual analog score (VAS), hemodynamic parameters, side effects and amount of required additional analgesic were collected. Results: In Group I, VAS 30. and 60. minutes were significantly lower when compared to Group II (p=0,024, p=0,030). In terms of VAS there were no significant differences between groups after the first hour. Hemodynamic parameters, side effects and extra analgesic requirement were similar between groups. Conclusion: Patient-controlled analgesia by ilioinguinal-iliohipogastrik block is an effective method after inguinal hernia repair. Patients for whom adverse effects of NSAIDS and opioids must be avoided, the method could be used as having less side effects and cheaper alternative. İletişim Bilgileri Sorumlu Yazar: Ceren Şanlı KARİP Keywords: Adres: Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Arş. Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği, İstanbul E-posta: [email protected] Tel: +90 (505) 383 00 11 Makale Geliş: 28.09.2015 Makale Kabul: 14.12.2015 - 94 - analgezia, block, inguinal hernia CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ GİRİŞ Ameliyat sonrası ağrı, genelde yara sahasındaki afferent liflerin duyarlı hale gelmesinden kaynaklanır. Doku harabiyetiyle, inflamasyonlu bölgede lokal olarak salınan aracıların nosiseptörleri uyarmasıyla ağrı algılanır. Ağrının yetersiz tedavisi, tromboembolik ve pulmoner komplikasyonlara, hastanın hastanede kalış süresinin uzamasına, taburculuk sonrası hastaneye geri dönmesine, yaşam kalitelerinin azalmasına ve kronik ağrı gelişimine neden olabilir. Ameliyat sonrası ağrı yönetiminde, en sık kullanılan yöntemlerden biri, hasta kontrollü ağrı pompası vasıtasıyla damar içi opioid infüzyonudur (1). Ancak parenteral opioid kullanımının başlıca bildirilmiş yan etkileri solunum depresyonu, bulantı, kusma, kaşıntı, baş ağrısı, üriner retansiyondur (2). Analjezi etkinliklerinin yüksek olması ve opioid gereksinimini azaltmaları nedeniyle lokal anestezik ilaçların ameliyat bölgesine infiltrasyonu önerilmektedir (3). Her iki gruba da ameliyat GA altında uygulandı. Hastaların bazal sıvı ihtiyaçları karşılandıktan sonra 6 ml/kg/saat olacak şekilde intravenoz (iv) %0,9 izotonik NaCl infüzyonu ile devam edildi. Preanestezik 0,01 mg/kg iv midazolam ve 1 mcg/kg iv fentanil verildi. İndüksiyonda iv 3 mg/kg propofol ve kas gevşetici olarak 0,6 mg/kg roküronyum kullanıldı. Entübasyon sonrası anestezi desfluran ile idame ettirildi. Operasyon sırası ve bitiminde hastaya iv ek analjezik uygulanmadı. Tüm hastalarda aynı cerrah tarafından tek taraflı polipropilen yamayla gerilimsiz kasık fıtığı onarımı uygulandı. Grup I hastalarda ameliyat esnasında cerrahi ekip tarafından ilioinguinal sinir ortaya kondu, yama yerleştirilmesini takiben, sinirin komşuluğuna, eksternal oblik fasyanın altında kalacak şekilde bir adet çok delikli kateter yerleştirildi. Kateter standart minivak dren sisteminin hazne kısmı çıkarılarak elde edildi (Resim 1). Kateterin çok delikli kısmı fasya altına yerleştirilirken, açıkta kalan ucuna üçlü musluk takıldı (Resim 2). Bu çalışmada, genel anestezi (GA) altında tek taraflı kasik fıtığı (KF) onarımı yapılmış hastalarda ameliyat sonrası yara yerine basit ve ucuz bir düzenek vasıtasıyla uygulanan hasta kontrollü subfasiyal infiltrasyon analjezisi (İA) ve intravenöz opioid infüzyonunu (Oİ) karşılaştırmayı amaçladık. GEREÇ ve YÖNTEM Bu çalışma Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi etik kurulu onayı alınmasını takiben yapılmıştır. Çalışmaya MartNisan 2012 tarihleri arasında, elektif tek taraflı KF nedeniyle ameliyat edilen, 20-70 yaş arası, erkek, ASA I-II, 30 hasta dahil edildi. Tüm hastalardan gerekli bilgilendirme yapılarak, yazılı onam alındı. Resim 1. Kateter sisteminin oluşturulmasında kullanılan çok delikli ve iğneli minivak dren ve üç yollu musluk. Kadın, ASA III-IV, Vücut Kitle İndeksi (VKİ) >30 kg/m², mental retarde, iki taraflı, tekrarlamış, redükte olmayan kasık fıtığı vakaları, kronik analjezik ilaç kullanımı olan ve çalışmaya katılmak istemeyen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya alınan hastaların boy ve kiloları kaydedilip VKİ hesaplandı. Araştırmaya dahil edilen 30 hasta randomize olarak, Grup I (n=15): hasta kontrollü lokal infiltrasyon analjezisi (İA) ve Grup II (n=15): intravenöz hasta kontrollü analjezi (Oİ) grubuna dahil edildi. Randomizasyon için internet üzerinden hizmet veren bir program kullanıldı (www.random.org). Resim 2. Ciltten geçişi takiben iğne kısmı kesilen kateterin üç yollu musluğa bağlanmış hali. - 95 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Ceren Şanlı Karip ve Ark. Operasyon bitiminde, Alderete derlenme skoru 9’a ulaştığında, hastalara yara yeri kateterinden 25 mg %0,5 bupivakain (Marcaine %0,5) verildi. Kateterin ucu hasta kontrollü ağrı pompasına (CADD-Legacy) bağlandı. Ağrı pompası, steril olarak içi boşaltılmış 100 ml’lik izotonik NaCl torbası içine 40 ml bupivakain (5 mg/ml) konularak hazırlandı. Hasta düğmeye bastığında 5 ml (25 mg) bupivakain gidecek ve 2,5 saat kilit süresi olacak şekilde ağrı pompası ayarlandı. Pompa 24 saatin sonunda kateterden ayrıldı. Kateter steril koşullarda cerrahi doktoru tarafından çekildi. Grup II hastalara ameliyat sonrası iv 50 mg tramadol bolus verildi ve 192 ml %0,9 izotonik NaCl + 8 ml (400 mg) tramadol (Ultramex 100mg) karışımı ile hazırlanan hasta kontrollü ağrı pompası takıldı. Pompa, 7 ml/saat (14 mg/saat) sürekli infüzyon, hasta ağrısı oldukça düğmeye basınca 5 ml (10 mg) gidecek ve pompa 20 dakika kilitli kalacak şekilde ayarlandı. Pompa, 24 saat sonra hastadan ayrıldı. Her iki gruptaki hastaların ek analjezik gereksinimi, ağrı şiddetleri doktor ve hemşire gözlemi ile belirlendi. Vizüel ağrı skoru (VAS) değeri 30 ve üzeri olan hastalara im diklofenak sodyum (Diclomec 75 mg) (diklofenak sodyum ile VAS 30 altına düşürülemezse 2.basamak ağrı tedavisi düşünülerek tedaviye tramadol 100 mg iv eklenmesi planlandı), bulantı-kusma şikâyetleri olanlara ise iv metoklopramid (Metpamid 10 mg) uygulandı. Derlenme sonrası, 30. ve 60. dakikalarda (dk), 2, 4, 8, 12 ve 24. saatlerde (s) VAS, sistolik arter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), kalp tepe atımı (KTA), olası yan etkiler (bulantı, kusma, kaşıntı, baş ağrısı, baş dönmesi, döküntü, sedasyon), ek analjezik gereksinimi ve hasta memnuniyeti çalışmayı yapan ekip dışındaki sağlık personelince kaydedildi. İstatiksel Analiz: Çalışmada istatistiksel analizler için Statistical Package for Social Sciences (SPSS, Chicago, IL, USA) for Windows 16,0 programı kullanıldı. Veriler değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların yanı sıra niceliksel veriler için Student t-testi kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise ki-kare testi ve Fisher’in kesin ki-kare testi kullanıldı. Sonuçlar %95’lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. BULGULAR Çalışmaya alınan hastaların ortalama yaşı 58,1 ± 10,14 yıl olup, Grup I için 59,4 ± 10,86 ve Grup II için 56,8 ± 9,56 yıldı. 18 hasta sağ (60%), 12 hasta (40%) sol kasık fıtığı sebebiyle ameliyata alınmıştı. Ortalama kilo 78,87 ± 8,27 kg olup Grup I için ortalama VKİ 24,53± 2,87 kg/m², Grup II için ise 24,8 ± 2,45 kg/m² hesaplandı. Grup I için ortalama VAS 30. dk ve VAS 60. dk Grup II’ye göre anlamlı olarak düşüktü (VAS 30 dk; Grup I = 42,7±20,86 Grup II = 58,7±15,52 ve VAS 60 dk; Grup I = 37,3±14,86 Grup II = 49,3±13,87) (P<0,05). Grupların demografik özellikleri ve VAS değerleri Tablo 1’de özetlenmiştir. Tablo 1. Grupların demografik özellikleri ve ameliyat sonrası Vizüel Ağrı Skalası (VAS) değerlendirmeleri. Gruplar Yaş (yıl) - 96 - Grup II (n=15) 59,4±10,86 56,8±9,56 0,49 VKI (kg/m ) 24,53±2,87 24,8±2,45 0,78 VAS 30.dakika 42,7±20,86 58,7±15,52 0,024* VAS 60.dakika 37,3±14,86 49,3±13,87 0,030* VAS 2.saat 31,3±17,27 38±14,74 0,26 VAS 4.saat 23,3±14,96 32±15,21 0,127 VAS 8.saat 20±10,69 24,7±13,02 0,292 VAS 12.saat 12±9,41 10,7±7,99 0,679 VAS 24.saat 4±5,07 4±5,07 1 2 Tablo 2. Gruplarda hemodinamik takip sonuçları. p değeri Grup I (n=15) CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Grup I’de 4, Grup II’de 5 hastanın ek analjezik gereksinimi olurken, gruplar arasında ek analjezik ilaç kullanım ihtiyacı, yan etki görülmesi, memnuniyet yönünden istatistiksel olarak fark tespit edilmedi (p>0,05). Ek analjezik uygulanan hastalarda im diklofenak ile VAS 30 altına düşürülebildi. Her iki grupta yapılan seri sistolik arter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB) ve kalp tepe atımı (KTA) ölçümlerinde elde edilen sonuçları benzerdi (p>0,05). Grupların hemodinamik takip sonuçları Tablo 2’de özetlenmiştir. TARTIŞMA Kasık fıtığı onarımını takiben hasta kontrollü bir pompaya bağlı kateter vasıtasıyla perinöral alana lokal anestezi verdiğimiz hastalarda iv opioid tedavisi alan hastalara göre erken dönemde ağrı kontrolünü daha etkin, geç dönemde ise en az opioidler kadar başarılı bulduk. Her iki grupta da yan etki sıklığı benzerdi. Kasık fıtığı ameliyatı geçirmiş hastalarda ameliyat sonrası ilk günde %25 hastada dinlenme sırasında, %60 hastada aktivite sonrası orta ve yoğun şiddetde ağrı görülür. Ağrı uzamış hastanede kalış süresi, yeniden hastaneye başvurma ve günlük aktiviteye dönüşte gecikme ile doğrudan ilişkilidir (4, 5). Hissedilen ağrı düzeyini fıtık tipinden veya cerrahi yöntemden çok, seçilen anestezi şekli belirlemektedir (6, 7). Bir diğer sorun da ameliyat sonrası kronik kasık ağrısıdır. Bu sendromun etyolojisinde ameliyat sonrasi iyi yönetilmeyen ağrı suçlanmaktadır. Görülme oranı %11 olan bu kronik ağrı, hastaların üçte birinde günlük aktiviteleri kısıtlamaktadır (8). Avrupa Fıtık Derneği erişkinlerde kasık fıtığı tedavisi rehberi, ameliyat sonrası ağrı yönetimine yeterli düzeyde eğilmemekle beraber hastalarda lokal anestezi uygulamalarının tercih edilebilir olduğunu belirtmektedir (9). Literatürde kasık fıtığı onarımı sonrası ağrı yönetimi için lokal, rejyonel veya her iki yöntemin kombinasyonunu içeren bir çok protokol tanımlanmıştır. Bunlar başlıca lokal anesteziklerle yara infiltrasyonu, sinir blokları (ilioinguinal, iliohipogastrik, genitofemoral sinir), yara yerine lokal anestezik infüzyonu (cilt altına, fasya altına) ve bu işlemlerin kombinasyonlarını içermektedir. Çalışmamızda kasık fıtığı operasyonlarında ilioinguinal ve iliohipogastrik sinirlere cerrahi sırası ulaşım şansımız olduğu için postoperatif sadece insizyon yerine lokal anestezik infiltrasyonu değil, beraberinde sinir komşuluğuna da intra operatif yerleştirilen çok delikli bir kateter koyarak blok süresini de uzattık. Günlük pratikte giderek artan oranlarda kullanılan ultrason rehberliğinde transvers abdominal plan (TAP) bloklar da bu bölgenin ağrı kontrolünde başarılı sonuçlar vermektedir (10). Petersen ve ark. (11) yaptıkları çalışmada TAP blokla, rejyonel anesteziyi kıyaslamış kasık fıtığı sonrası TAP bloğun ağrıyı azaltmadığı sonucuna varmışlardır. Ülkemizde yapılan prospektif randomize çift kör bir çalışmada Salman ve ark. (12) tek taraflı KF onarımı sonrasi TAP blokla etkin analjezi sağlandığını, blok uygulanan hastalarda azalmış opioid ihtiyacı tespit ettiklerini bildirmişlerdir. Rejyonel anestezi (RA) fıtık onarımı sonrası hem istirahat hem de aktivite esnasındaki ağrı kontrolü yönünden genel anesteziyle pek çok çalışmada kıyaslanmış ve RA lehine olumlu sonuçlar elde edilmiştir (13-17). Yöntemin genel anesteziye olan üstünlüğü erken ameliyat sonrası dönemde daha belirgindir. Diğer yandan Teasdale ve ark. (18) yaptıkları çalışmada rejyonel anestezi ile genel anesteziyi kıyaslamış ve her iki yöntem arasında ameliyat sonrası ağrı açısından fark bulamamış olsalar da rejyonel anestezi grubunda ameliyat sonrası bulantı ve kusma oranlarını anlamlı olarak düşük tespit etmişler, yöntemi genel anesteziye alternatif olarak önermişlerdir. 2012 yılında yayınlanan açık kasık fıtığı onarımı sonrası PROSPECT (The PROcedureSPECific postoperative pain managemenT-işleme özel ameliyat sonrası ağrı tedavisi) çalışması sonucunda, hastalarda daha iyi ameliyat sonrasi ağrı kontrolü ve daha çabuk günlük aktiviteye dönüş sağladığı için rejyonel teknikler önerilmiştir. Aynı çalışmada eğer rejyonel anestezi mümkün değilse genel anestezinin epidural veya spinal anesteziye tercih edilmesi, bu sayede daha erken taburculuk ve daha az üriner retansiyon sağlanacağı belirtilmiştir. PROSPECT çalışması önerileri Tablo 3’te özetlenmiştir (19). Tablo 3. PROSPECT çalışması sonucu açık kasık fıtık onarımı sonrası önerilen ağrı yönetimi. Ameliyat öncesi / ameliyat esnası * Rejyonel Anetsezi (bölgesel blok +/-yara infiltrasyonu) veya Rejyonel Anestezi ile kombine edilmiş Genel Anestezi Ameliyat sonrası 0-6 saat * Yukarıdaki önerilere ilaveten SOYGİ veya COX-2 selektif inhibitörlerin (bu ilaçlar kontrendike ise zayıf opiad) parasetamolle kombinasyonu, VAS˃30 veya VAS˂50 ise zayıf opiad, VAS˃50 ise güçlü opiad eklenmeli Ameliyat sonrası ˃6 saat * Mümkünse yaraya uzun etkili lokal anestezik infüzyonu. Standart tedavinin devamı: SOYGİ veya COX-2 selektif inhibitörlerin (bu ilaçlar kontrendike ise zayıf opiad) parasetamolle kombinasyonu, VAS˃30 veya VAS˂50 ise zayıf opiad, VAS˃50 ise güçlü opiad eklenmeli * Vizüel Ağrı Skalası (VAS) 1-100 arası değerlendirmede; skor <30 yoğunluklu ağrı; skor >30 fakat <50, orta yoğunlukta ağrı; skor >50, yüksek yoğunluklu ağrı. SOYGİ, steroid olmayan yangı giderici ilaç; COX, siklo-oksijenaz. - 97 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Ceren Şanlı Karip ve Ark. Bir diğer çalışmada, genel anestezi yerine spinal anesteziye %0.75 levobupivakain kullanılarak rejyonel sinir bloğu (RSB) eklenmiş, RSB eklenmeyen gruba göre ameliyat sonrası ilk 3 saatte ağrı düzeyinin daha etkin kontrol altına alındığı, hastanede kalış süresinin kısaldığı bulunmuştur (20). İnan ve ark. (21) spinal anestezi uygulanan hastalarda RA’ye ek olarak kesi yeri infiltrasyon bloğunun eklenmesinin yan etki oluşturmaksızın istirahat ve harekette etkin analjezi, düşük ek analjezik tüketimi sağladığını bulmuşlardır. Opioid kullanımının önündeki en önemli engel yan etkileridir. Başlıca yan etkileri konstipasyon, bulantı, kusma, sersemlik hali, baş dönmesi, kaşıntı, ağız kuruluğu ve terlemedir. Klinikte en korkulan komplikasyon solunum merkezinin karbondioksite olan duyarlılığının azalması ve gelişebilecek solunum depresyonudur. Bu yan etkilerin görülme sıklığında genetik kişisel faktörler önemli rol oynamaktadır (22). Bu sebeple klinisyenler dozdan bağımsız, hastaya özel yan etkilerle karşılaşabilmektedir. Literatürde çeşitli ameliyatlardan sonra yara yerine lokal anestezik uygulanmasını sağlayan özel üretilmiş kateter ve pompalarla ilgili çalışmalar mevcuttur. Charous (23) baş-boyun cerrahisinde ON-Q Pain Pump Sistemini yani yara yerine hastanın kendisi tarafından istenilen zamanda veya sürekli lokal anestezik/analjezik infüzyonu sağlayabilecek hazır bir set kullanmış, sonucunda bu tip cerrahilerde analjezide bu sistemleri önermiştir. Mirza ve ark. (24) orta hat laparotomi, Tuncer (25) sezeryan sonrası ON-Q Pain Pump Sistemini kullanmışlar ve bu yaklaşımın post operatif analjezide narkotik kullanımını azalttığını, etkin bir yöntem ve multimodal analjezi yaklaşımının bir parçası olduğunu vurgulamışlardır. Özer ve ark. (26) preperitoneal çok delikli bir kateter yerleştirdikleri kolorektal cerrahi geçirmiş hastalarda 4 saatte bir 3 gün boyunca tek seferde kateterden lokal analjezik vermişler ve metodu etkin bulmuşlardır. Çalışmanın yapıldığı zamanda ON-Q Pain Pump Sistemi ile bizim mini-vakum dren kateter kısmı ve üç yollu musluk kullanarak oluşturduğumuz aparat sistemi fiyat olarak karşılaştırıldığında ON-Q Pain Pump Sisteminin yaklaşık 100 kat daha pahalı olduğu saptandı. Bizim çalışmamızda standart cerrahi prosedürler sonrası kullanılan minivak dren setinden temin edilen çok delikli kateter kullanıldı. Üç yollu muslukla, kateter sistemi hasta kontrollü ağrı pompasına bağlandı. Bu sayede hasta yönetimli, bloğun uzun süre devam ettirilebildiği ve bu iş için tasarlanmış piyasadaki hazır setlere göre daha düşük maaliyetli bir aparat oluşturularak kullanılan bir yöntem elde edilmesi planlandı. Çalışmamızda kullandığımız hasta kontrollü rejyonel analjezi sistemi, kasık fıtığı onarımlarında her tür anestezi/analjezi yöntemiyle kombine edilerek kullanılabilir. Yöntemimizin, NSAİ kullanamayan ve opioid yan etkisinden sakınılması gereken hastalarda etkin, yan etkisi az, ucuz, ve multimodal analjeziye uygun bir tamamlayıcı olduğu kanaatindeyiz. KAYNAKLAR 1. Bray DA Jr, Nguyen J, Craig J, Cohen BE, Collins DR Jr. Efficacy of a local anesthetic pain pump in abdominoplasty. Plast Reconstr Surg. (2007) Mar;119(3):10541059. 2. Yentür EA. Opioid Kullanımında Engeller. Klinik Gelişim Dergisi (2007) Nisan; 20(3): 155-158. 3. White PF, Rawal S, Latham P, Markowitz S, Issioui T, Chi L et al. Use of a continuous local anesthetic infusion for pain management after median sternotomy. Anesthesiology. (2003) Oct;99(4):918-923. 4. Callesen T, Bech K, Nielsen R, Andersen J, Hesselfeldt P, Roikjaer O et al. Pain after groin hernia repair. Br J Surg 1998; 85: 1412-1414. 5. Joshi GP. Multimodal analgesia techniques and postoperative rehabilitation. Anesthesiol Clin North America. 2005 Mar;23(1):185-202. 6. Lau H, Lee F. Determinant factors of pain after ambulatory inguinal herniorrhaphy: a multi-variate analysis. Hernia 2001; 5: 17-20. 7. Özgün H Kurt MN, Kurt I, Cevikel MH. Comparison of local, spinal, and general anaesthesia for inguinal herniorrhaphy. Eur J Surg 2002; 168:455-459. 8. Nienhuijs S, Staal E, Strobbe L, Rosman C, Groenewoud H, Bleichrodt R. Chronic pain after mesh repair of inguinal hernia: a systematic review. Am J Surg. 2007 Sep;194(3):394-400. 9. Simons MP, Aufenacker T, Bay-Nielsen M, Bouillot JL, Campanelli G, Conze J et al. European Hernia Society guidelines on the treatment of inguinal hernia in adult patients. Hernia. 2009 Aug;13(4):343-403. 10. Bonnet F, Berger J, Aveline C. Transversus abdominis plane block: what is its role in postoperative analgesia? Br J Anaesth. 2009 Oct;103(4):468-470. 11. Petersen PL1, Mathiesen O, Stjernholm P, Kristiansen VB, Torup H, Hansen EG et al. The effect of transversus abdominis plane block or local anaesthetic infiltration in inguinal hernia repair: a randomised clinical trial. Eur J Anaesthesiol. 2013 Jul;30(7):415-421. - 98 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ 12. Salman AE, Yetişir F, Yürekli B, Aksoy M, Yildirim M, Kiliç M. The efficacy of the semi-blind approach of transversus abdominis plane block on postoperative analgesia in patients undergoing inguinal hernia repair: a prospective randomized double-blind study. Local Reg Anesth. 2013 Jan 18;6:1-7. 20. Castro Santos C, Braga GM, Queiroz FL, Navarro TP, Gomez RS. Assessment of postoperative pain and hospital discharge after inguinal and iliohypogastric nerve block for inguinal hernia repair under spinal anesthesia: a prospective study. Rev Assoc Med Bras. 2011;57(5):545-549. 13. Aasbø V1, Thuen A, Raeder J. Improved long-lasting postoperative analgesia, recovery function and patient satisfaction after inguinal hernia repair with inguinal field block compared with general anesthesia. Acta Anaesthesiol Scand. 2002 Jul;46(6):674-678. 21. İnan N, Tezer E, Güleç H, Er A, Gürsoy N, Başar H. İnguinal herni operasyonlarında, levobupivakain ve bupivakain ile ilioinguinal-iliohipogastrik sinir bloğu ve kesi yerinin lokal anestezikle infiltrasyon bloğunun etkinliği: Anestezi Dergisi 2009; 17 (1): 55 – 59 14. Nordin P1, Zetterström H, Gunnarsson U, Nilsson E. Local, regional, or general anaesthesia in groin hernia repair: multicentre randomised trial. Lancet. 2003 Sep 13;362(9387):853-858. 22. Ross JR, Riley J, Welsh KI. Genetic Variations in theCatechol-O-Methyl-Transferase Gene Is Associatedwith Response to Morphine in Cancer Patients.Proceedings of the 11th World Congress on Pain, edt.Herta Flor, Eija Kalso and Jonathan O Dostrovsky,IASP Press, Seattle, 2006; 461-468. 15. Song D1, Greilich NB, White PF, Watcha MF, Tongier WK. Recovery profiles and costs of anesthesia for outpatient unilateral inguinal herniorrhaphy. Anesth Analg. 2000 Oct;91(4):876-881. 16. Gönüllü NN, Cubukçu A, Alponat A. Comparison of local and general anesthesia in tension-free (Lichtenstein) hernioplasty: a prospective randomized trial. Hernia. 2002 Mar;6(1):29-32. 17. O’Dwyer PJ1, Serpell MG, Millar K, Paterson C, Young D, Hair A et al. Local or general anesthesia for open hernia repair: a randomized trial. Ann Surg. 2003 Apr;237(4):574-579. 18. Teasdale C, McCrum AM, Williams NB, Horton RE. A randomised controlled trial to compare local with general anaesthesia for short-stay inguinal hernia repair. Ann R Coll Surg Engl. 1982 Jul;64(4):238-242. 19. Joshi, GP, Rawal N, Kehlet H. and on behalf of the PROSPECT collaboration (2012), Evidence-based management of postoperative pain in adults undergoing open inguinal hernia surgery. Br J Surg, 99: 168–185. 23. Charous S. Otolaryngol Head Neck Surg. Use of the ON-Q pain pump management system in the head and neck: preliminary report. 2008 Jan;138(1):110-2. doi: 10.1016/j.otohns.2007.08.010. 24. Baig MK, Zmora O, Derdemezi J, Weiss EG, Nogueras JJ, Wexner SD. Use of the ON-Q pain management system is associated with decreased postoperative analgesic requirement: double blind randomized placebo pilot study. J Am Coll Surg. 2006;202:297–305. 25. Tuncer S, Aysolmaz G, Reisli R, Erol A, Yalçin N, Yosunkaya A: [The effects of the administration of subfacial levobupivacaine infusion with the ON-Q pain pump system on postoperative analgesia and tramadol consumption in cesarean operations]. Agri; 2010 Apr;22(2):73-8 26. Özer A, Yılmazlar A, Öztürk E, Yılmazlar T. Preperitoneal catheter analgesia is an effective method for pain management after colorectal surgery: the results of 100 consecutive patients. Local Reg Anesth. 2014; 7: 53–57. - 99 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Emrah Tekdemir ve Ark. Klinik Araştırma Konka Büllöza Septal Devi̇asyon İli̇şki̇si̇ ve Septal Devi̇asyonu Olan Hastalarda Preoperati̇f Paranazal Si̇nüs Tomografi̇si̇nin Değeri Relationship Between Concha Bullosa and Septal Deviation and Value of Preoperative Paranasal Sinus Tomography in Patients with Septal Deviation Emrah TEKDEMİR 1, Arzu TATLIPINAR 1, Serhan KESKİN 1, Tuğba ASLAN DÜNDAR 1 1. Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi KBB Kliniği, İstanbul ÖZET ABSTRACT Amaç: Bu çalışmanın amacı Konka Bülloza (KB) ve Septum Deviasyonu (SD) arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve septal deviasyonu olan hastalarda preoperatif Paranazal Sinüs Bilgisayarlı Tomografisi (PNSBT) gerekliliğinin gözden geçirilmesidir. Purpose: The aim of this study is to evaluate relationship between concha bullosa (CB) and septum deviation and reviewe the necessity of preoperative paranasal sinus computed tomography (PNSCT) in patients with septal deviation. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya septoplasti operasyonu yapılan 93 erkek, 40 kadın hasta dahil edildi. Hastaların retrospektif olarak anterior rinoskopik muayene, endoskopik nazal muayene ve PNSBT sonuçları değerlendirildi. Septum deviasyonu ve deviasyon derecesi ile konka bülloza (KB) ilişkisi ve PNSBT mevcut olan hastalarda septum deviasyonu dışındaki nazal tıkanıklığa sebep olabilecek patolojiler değerlendirilerek septoplasti öncesinde PNSBT’nin değeri araştırıldı. Bulgular: PNSBT’si mevcut olan 60 hastanın 23 (%38)’ünde KB, 2 (%3)’inde nazal polip tespit edildi. PNSBT değerlendirmesine göre hafif derecede deviasyon tespit edilen hastalardan 2’sinde, ileri derecede deviasyon tespit edilen hastalardan 21’inde KB tespit edildi. Hafif derece (1-10°) deviasyonu olan gruptaki konka büllozalardan biri deviasyonla aynı tarafta, diğeri bilateral iken, ileri derece (>10°) deviasyonu olan grupta konka büllozalardan 3’ü aynı taraf, 13’ü karşı taraf, 5’i bilateral yerleşimli idi Sonuç: İleri derecede deviasyonu olan hastalarda hafif derecede deviasyonu olan hastalara göre KB görülme sıklığı daha fazladır ve bunların çoğunluğu deviasyonun karşı tarafındadır. Septoplasti planlanan hastalarda anterior rinoskopik muayene ve endoskopik muayenenin yanında seçilmiş olgularda preoperatif PNSBT ile yapılacak değerlendirme faydalıdır. Material and Method: 93 male and 40 female patients underwent septoplasty were included in this study. Anterior rhinoscopy, nasal endoscopic examination and PNSBT results were evaluated retrospectively. Septal deviation, relationship between degree of deviation and CB and the reasons of nasal obstruction other than septal deviation were evaluated. The value of PNSCT before septoplasty was investigated. Results: CCB and nazal polyps were detected in 38% (23/60) and 3% (3/60) of the patients with PNSCT respectively. CB was detected 2 of the patients with mild deviation and 21 of the patients with severe deviation according to PNSCT evaluation. While one of CB in mild deviation group (1-10°) was at the same side of septal deviation, the other one was bilateral. On the other hand, three of CB was at the same side, 13 of CB was at the contralateral side of the septal deviation and 5 of CB was bilateral in the severe deviation group (>10°). Conclusion: The incidence of CB in severe deviation group is higher than mild deviation group and the majority of them are at the contralateral side of the deviation. Preoperative PNSBT evaluation is useful in selected septoplasty planned patients. Keywords: Septal deviation, concha bullosa Anahtar Kelimeler: Septum deviasyonu, konka bulloza İletişim Bilgileri Sorumlu Yazar: Dr. Emrah TEKDEMİR Yazışma Adresi: Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniği, Kozyatağı, İstanbul Tel: +90 (216) 578 30 00 E-Posta: [email protected] Makalenin Geliş Tarihi: 20.10.2015 Makalenin Kabul Tarihi: 07.12.2015 - 100 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ GİRİŞ Septal deviasyon (SD) septumun nazal kavitenin bir tarafına doğru eğilmesi olarak ifade edilebilir (1). Literatürde toplumda septal deviasyon sıklığı %18.8-75.1 arasında değişiklik göstermektedir (2). Konkaların kısmi veya tam pnömatizasyonuna konka büllöza (KB) denilir. Her üç konkadan gelişebileceği gibi en çok orta konkada görülür. Osteometal bölgenin en sık karşılaşılan anatomik varyasyonudur. Literatürde toplumda görülme sıklığı %13-53.6 arasında değişiklik göstermektedir (3). Özellikle bilgisayarlı tomografinin klinik uygulamaya girmesiyle birlikte diğer burun ve paranazal sinüs varyasyonlarında olduğu gibi KB sıklıkla saptanmaya başlanmış ve paranazal sinüs hastalıkları ile ilişkisi araştırılmaya başlanmıştır. Stammberger’in KB oluşmasında SD etkisiyle ilgili iki farklı hipotezi mevcut olup birincisi septal deviasyonun önemli bir rol oynadığı ‘exvacuo’ teorisidir. Diğeri ise iki farklı durumun tesadüfen bir arada olduğunu savunan teoridir (4). Bu çalışmanın amacı KB ve SD arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve septal deviasyonu olan hastalarda preoperatif Paranazal Sinüs Bilgisayarlı Tomografisi (PNSBT) gerekliliğinin gözden geçirilmesidir. MATERYAL ve METOD Çalışmaya Şubat 2013-2015 tarihleri arasında burun tıkanıklığı nedeniyle hastanemizde septoplasti operasyonu yapılan hastalar dahil edildi. Daha önceden buruna yönelik geçirilmiş cerrahi operasyon öyküsü olan hastalar çalışma Resim 1. Hafif derecede deviasyon dışı bırakıldı. Hastaların anterior rinoskopik muayene bulguları, endoskopik nazal muayene bulguları ve PNSBT sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. PNST’si mevcut olan hastalarda orta konka kemik yapısı ve septal deviasyon açısı kemik pencere modunda değerlendirilerek, orta hat ve septum aksı arasındaki açı deviasyon açısı olarak alındı (Resim 1, 2). Hastalar deviasyon açısı 1-10°(hafif) ve deviasyon açısı 10° ’den büyük (ileri)olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm görüntüler üzerinde büllöz konka varlığı, deviasyonla aynı tarafta, deviasyonun karşı tarafında veya bilateral olmasına göre gruplandırıldı. BULGULAR Çalışmaya katılan 93 erkek, 40 kadın hastanın demografik bilgileri Tablo1’deki gibidir. Yaş dağılımları her iki cinsiyette de benzer olarak görülmüştür. Altmış hastaya preoperatif PNSBT çekilmiştir. PNSBT çekilen hastalardan 23 (%38) hastada KB, 2 (%3) hastada nazal polip tespit edilmiştir. İleri derecede deviasyonu olan hastalar ve hafif derecede septum deviasyonu olan hastaların, deviasyon tarafı, deviasyonun karşı tarafı ve her iki tarafta büllöz konka görülme sıklığı Tablo 2’ de özetlenmiştir. Deviasyonu10° ‘den büyük olan grupta, diğer gruba göre karşı tarafta KB görülme oranı daha yüksek olarak bulunmuştur. İleri derecede deviasyonu olan ve bilateral KB olan grupta deviasyonun karşı tarafında bulunan KB aynı tarafa göre daha fazla pnömatize olarak saptanmıştır. Resim 2. İleri derecede deviasyon - 101 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Emrah Tekdemir ve Ark. dir (5, 6). Bizim çalışmamızda PNSBT çekilen hastaların %38’inde KB saptanmış olup literatür bilgisiyle uyuşmaktadır. Ayrıca hafif derecede deviasyonu olan hastalara göre ileri derecede deviasyonu olan hastalarda daha sık KB saptanmıştır. İleri derecede deviasyonu olan hastalarda deviasyonun karşı tarafında deviasyon tarafına göre daha sık KB ile karşılaşılmıştır. Bilateral konka büllöza bulunan hastalarda deviasyonun karşı tarafındaki konkanın pnömatizayonu deviasyon tarafına göre daha fazla bulunmuştur. Bu veriler Uzun ve ark. (7) 140 vakalık çalışmasıyla uyumlu olarak görülmüştür. Tablo 1: Hastaların Demografik Dağılımı. Yaş Cinsiyet Alt değer Üst değer Ortalama Erkek 17 65 34.8 Kadın 17 66 36 Toplam 17 66 35.2 Tablo 2: Septal Deviasyon – Konka Büllöza ilişkisi. Septal Deviasyon Konka Bülloza Aynı Taraf Karşı Taraf Bilateral Toplam Hafif 1 0 1 2 İleri 3 13 5 21 Toplam 4 13 6 23 SONUÇ TARTIŞMA Septal deviasyon septumun nazal kavitenin bir tarafına veya her iki tarafına doğru eğriliği olarak ifade edilebilir. Konkaların kısmi veya tam pnömatizasyonuna ise konka büllöza denilir. Septoplasti, burun tıkanıklığı nedeniyle başvuran hastalarda kulak burun boğaz (KBB) pratiğinde en sık yapılan ameliyatlardan bir tanesidir. Septoplasti planlanan hastalarda ek nazal patoloji açısından PNSBT çekimi KBB hekimleri arasında görüş farklılığı olan bir durumdur. Çalışmamıza dahil ettiğimiz 133 hastanın 60 tanesinin preoperatif PNSBT’si mevcuttu. Bu hastalardan 23(%38) hastada konka büllöza, 2(%3) hastada nazal polip tespit edildi. Konka bülllöza dışında ek nazal patolojinin nadir denilecek kadar az saptanmasının nedeni KBB pratiğinde kullanımı yaygınlaşan nazal endoskopik muayenenin faydası olarak düşünüldü. Bununla birlikte PNSBT’si mevcut olan hastaların 25/60’ında nazal tıkanıklığa sebep olabilecek ek patoloji tespit edilmesi ve opere edilecek hastalarda aynı seansta mevcut patolojilere yönelik müdahele edilebilmesinin imkanı olması nedeniyle endoskopik nazal muayenede şüphe duyulan hastalarda (büyük orta konka), deviasyon miktarıyla açıklanamayacak nazal tıkanıklık şikayeti mevcudiyetinde PNSBT ile yapılacak değerlendirmenin faydalı olabileceği sonucunu ortaya koydu. Literatürde erişkinlerde KB görülme sıklığı %13-53.6 arasında değişiklik göstermekte- Septoplasti planlanan hastalarda anterior rinoskopik muayene ve endoskopik muayenenin yanında seçilmiş olgularda preoperatif PNSBT ile yapılacak değerlendirme faydalıdır. Aynı seansta hastanın nazal tıkanıklığa sebep olan patolojilerine yönelik müdahele hastanın nazal tıkanıklık yakınmasında tek seferde daha etkili sonuç alınmasına imkan tanır.İleri derecede deviasyonu olan hastalarda hafif derecede deviasyonu olan hastalara göre deviasyonun karşı tarafında KB görülme sıklığı daha fazladır. Bilateral KB olan hastalarda deviasyonun karşı tarafındaki konkanın pnömatizasyonu deviasyon tarafına göre daha fazladır KAYNAKLAR 1. Aktas D, Kalcıoglu MT, Kutlu R, Özturan O, Öncel S. The relationship between the concha bullosa, nasal septal deviation and sinusitis. Rhinology. 2003 Jun;41(2):103-6. (PMID: 12868376) 2. Blaugrund SM. Nasalobstruction. The nasal septum and concha bullosa. OtolaryngolClin North Am. 1989Apr;22(2):291-306. (PMID: 2664653) 3. Bolger WE, Butzin CA, Parsons DS. Paranasal sinus bony anatomic variations and mucosal abnormalities: CT analysis for endoscopic sinus surgery. Laryngoscope 1991;101:56-64. 4. Stammberger H. Functional endoscopic sinus surgery, the Messer klinger technique. Philedelphia: B.C. Decker; 1991,156-68 5. Lidov M, Som PM. Inflammatory disease involving a concha bullosa (enlarged pneumatized middle nasal turbinate): MR and CT appearance. AJNR 11:999-1001, 1990. 6. Unlu HH, Akyar S, Çaylan R, Nalca Y. Concha bullosa. J Otolaryngol23:23-27, 1994. 7. Uzun L, Savranlar A. Pneumatization of the Middle Turbinate: A Computed Tomography Study in 140 Patients. KBB ve BBC Dergisi, 12 (2): 54–58, 2004. - 102 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Erkan Mesci ve Ark. Klinik Araştırma Ankilozan Spondilitli Hastalarda Nöropatik Ağrı Neuropathic Pain In Patients with Ankylosing Spondylitis Erkan Mesci 1, Nilgün Mesci 2, Ercan Madenci 1, Ali İhsan Kadıoğlu 1 1. Medeniyet Üniversitesi, Göztepe Eğitim ve Arş. Hastanesi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Kliniği, İstanbul 2. Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Kliniği, İstanbul ÖZET ABSTRACT Amaç: Bu çalışmanın amacı ankilozan spondilitli hastalarda bel ağrısının nöropatik komponent içeriğini ve ilişkili faktörleri araştırmaktır. Objective: The aim of this study was to investigate the presence of a neuropathic pain component in low back pain and associated factors among patients with ankylosing spondylitis. Gereç ve yöntem: Çalışmaya modifiye New York kriterlerine göre ankilozan spondilit (AS) tanısı konulan 30 hasta ve 30 sağlıklı kontrol alındı. Hastalık aktivitesi (Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index) (BASDAI), ve fonksiyonel durumun (Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index) (BASFI) yanı sıra Ankilozan spondilit yaşam kalitesi (Ankylosing Spondylitis Quality of Life) (ASQoL) anketi ile yaşam kalitesi değerlendirildi. Bel ağrısının şiddetinin değerlendirilmesi için görsel analog skala (visual analog scale) (VAS) kullanıldı. Hasta grubunun sedimantasyon hızı ve C-reaktif protein (CRP) ölçümleri yapıldı. Nöropatik ağrı, varlığını değerlendirmek amacı ile painDETECT anketi kullanıldı. Her iki grupta sakroiliak eklem üzerinden ve eldeki kontrol noktasından elektriksel duyusal eşik ile elektriksel ağrı eşiği ölçümleri yapıldı. Bulgular: Hastaların 3’ünde (%10) painDETECT skoru 19 ve üzerinde olup, 13 ve üzerinde olan hasta sayısı 9 (%30) olarak saptandı. AS grubunda gerek sakroiliak eklem, gerekse eldeki kontrol noktasından elde edilen duyusal eşik ve ağrı eşiği değerleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Hastaların bel ağrısı şiddetini değerlendirdikleri ağrı VAS değerleri, BASFI skorları ve CRP düzeyleri ile painDETECT skorları arasında anlamlı düzeyde pozitif korelasyon saptandı (p<0,05). BASDAI skorları (p<0,01), eritrosit sedimantasyon hızı (p<0,01) ve yaşam kalitesi (p<0,001) skorları ile painDETECT arasında da belirgin pozitif yönde ilişki olduğu görüldü. Sonuç: Ankilozan spondilitli hastalarda bel ağrısının nöropatik bileşeni bulunmaktadır. Nöropatik ağrı hastalık aktivitesi ve düşük fonksiyonel kapasite ile ilişkili olup, yaşam kalitesinde azalmaya neden olmaktadır. Anahtar Kelimeler: ağrı eşiği, ankilozan spondilit, nöropatik ağrı, yaşam kalitesi Material and Method: Thirty patients diagnosed with ankylosing spondylitis (AS) according to the modified New York diagnostic criteria and 30 healthy controls were enrolled in this study. Along with disease activity (Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index) (BASDAI) and functional status (Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index) (BASFI), the quality of life was assessed using the Ankylosing Spondylitis Quality of Life (ASQoL) questionnaire. Visual analogue scale (VAS) was used to evaluate low back pain. Sedimentation rate and C- reactive protein measurements were obtained in the patients. The painDETECT questionnaire was used to determine the presence of neuropathic pain.. Electrical sensation threshold and electrical pain threshold measurements were obtained from the sacroiliac joint area and a control point on the hand for both groups. Results: PainDETECT scores were equal to or greater than 19 in 3 (10%) patients and ≥13 in 9 (30%) patients. Threshold values for electrical sensation and pain recorded from both sacroiliac joint area and hand were greater in AS group compared to those in control group. Pain VAS (used for assessment of the severity of low back pain) ratings, BASFI scores and CRP levels of patients showed a significant positive correlation with painDETECT scores (p<0.05). Significant positive associations were also found between painDETECT scores and BASDAI scores (p<0.01), erythrocyte sedimentation rate (p<0.01) and ASQoL (p<0.001) scores. Conclusion: Low back pain has a neuropathic pain component in patients with ankylosing spondylitis. Neuropathic pain is associated with disease activity and reduced functional capacity and diminishes quality of life. Keywords: ankylosing spondylitis, neuropathic pain, quality of life, pain threshold İletişim Bilgileri: Sorumlu Yazar: Dr. Erkan Mesci Adres: Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Kliniği, İstanbul Tel: +90 (532) 606 20 96 E-posta: [email protected] Makale Geliş: 02.10.2015 Makale Kabul: 26.11.2015 - 103 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ GİRİŞ MATERYAL ve METOD Ankilozan spondilit (AS) erişkin dönem kronik bel ağrısının en önemli nedenlerinden biridir [1]. Hastalık istirahat ile artıp, hareketle azalan enflamatuar özellikte nosiseptif bel ağrısı ile karakterizedir. Nöropatik ağrı (NA) nosiseptif ağrıdan farklı olarak ağrıyı ileten yollarda oluşan patolojik değişikliklere ve gelişen hassasiyete bağlı olarak oluşan yanıcı, batıcı, zonklayıcı, karıncalanma, uyuşma hissi şeklinde özellikleri olan ve klasik ağrı tedavi yöntemlerinden farklı yaklaşım gerektiren bir ağrıdır. Çalışmaya fizik tedavi ve rehabilitasyon polikliniklerimizde takip ve tedavi edilmekte olan 30 AS’li hasta alındı. AS tanısı 1984 modifiye New York tanı kriterlerine göre konuldu. Nöropatik ağrıya neden olabilecek diabet, servikal ve lomber radikülopati, fibromiyalji, primer santral ve periferik sinir sistemi hastalığı olanlar ile ağır kardiyak, metabolik ve malign hastalığı olanlar çalışma dışında bırakıldı. AS’li grubun kutanöz elektriksel duyarlılık parametrelerini karşılaştırmak amacı ile yaş ve cinsiyet olarak eşleştirilmiş sağlıklı gönüllülerden oluşan 30 kişilik kontrol grubu alındı. Çalışma hastanemizin lokal etik kurulunun onayı ile yapıldı. Hasta ve kontrol gruplarındaki katılımcıların çalışma öncesinde yazılı onamları alındı. Son yıllarda nosiseptif ağrıya yol açan pek çok patolojik durumda ağrının nöropatik bileşeninin de olduğu gösterilmiştir [2-4]. Romatoid artritli (RA) hastalarda enflamasyon kontrol edilse bile bazen ağrı kontrolünde başarısız olunduğu bilinmektedir [5]. Bu durum RA’ya bağlı ağrının tek nedeninin enflamasyon ve buna bağlı gelişen eklem hasarı olmayabileceğini akla getirmektedir [4]. Gerçekten de RA, fibromiyalji, osteoartrit (OA) gibi pek çok romatolojik hastalıkta ağrının nöropatik bileşeninin olduğu gösterilmiştir [3, 4]. Nöropatik ağrı tanısı için altın standart bir yöntem bulunmamaktadır. Bu amaçla sıklıkla nöropatik ağrı anketleri kullanılmaktadır. Ağrı anketlerinin subjektif olması nedeni ile ısı, basınç, elektriksel uyarım ile elde edilen duyusal eşik ve ağrı eşiği değerlerinin incelendiği kantitatif duyusal testler tanıyı desteklemek amacı ile uygulanmaktadır [6, 7]. Enflamatuar bir hastalık olan AS’nın neden olduğu ağrının nöropatik komponentinin varlığı konusunda çok az sayıda çalışma mevcuttur [3, 6]. AS’li hastalarda nöropatik ağrı bulgularının var olduğu, nöropatik ağrının beyinde gri cevher patolojileri ile birliktelik gösterdiği ve bu hastalarda kutanöz ısı ve basınç duyarlılığında azalma olduğu gösterilmiştir [6]. AS’li hastalarda nöropatik ağrının hastalık şiddeti, fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi ile ilişkisine dair veriler sınırlıdır [3, 6]. Bu hastalarda nöropatik ağrı göstergesi olabilecek kutanöz elektriksel duyusal değişiklikler ise incelenmemiştir. Bu çalışmada AS’li hastalarda nöropatik ağrı varlığını, kutanöz elektriksel duyarlılık değişikliklerini ve nöropatik ağrının hastalık aktivitesi, fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Klinik değerlendirmeler: Hastalardan mevcut bel ağrılarının şiddetini 10 cm’lik görsel analog skala (visual analog scale) (VAS) üzerinde skorlamaları istendi (ağrıVAS). Hastalık aktivitesini değerlendirmek için Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index (BASDAI) [8] ile C-reaktif protein (CRP) ve eritrosit sedimantasyon hızı (ESR) değerleri kullanıldı. Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index (BASFI) ile hastaların fonksiyonel kapasiteleri değerlendirildi [9]. Hastaların lomber lateral fleksiyon, tragusduvar mesafesi, modifiye Schober testi, servikal rotasyon ve intermalleoler mesafe ölçümleri yapıldı. Bu ölçümler kullanılarak ASAS tarafından önerilen basamaklı tanımlama yöntemi ile Bath Ankylosing Spondylitis Metrology Index (BASMI) skorları hesaplandı [10]. Hastaların yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi amacı ile Ankilozan spondilit yaşam kalitesi (Ankylosing Spondylitis Quality of Life) (ASQoL) anketi Türkçe versiyonu kullanıldı [11]. Nöropatik ağrı değerlendirmesi: Hastalarda nöropatik ağrı varlığının değerlendirilmesi amacı ile painDETECT nöropatik ağrı anketi kullanıldı. Anket ilk olarak bel ağrılı hastalarda ağrının nöropatik komponentini saptayabilmek amacı ile geliştirilmiştir. Toplam anket skoru 12 ve altında olan hastalarda nöropatik ağrı bileşeninin olmadığı kabul edilir. Toplam skorun 13-18 aralığında olması durumunda sonuç belirsiz olmakla birlikte nöropatik bileşenin bulunabileceği, 19 ve üzerindeki skorlarda ise nöropatik ağrı bileşeninin olduğu kabul edilmektedir. Anketin Türkçe geçerlilik, güvenilirlik çalışması Alkan ve ark. tarafından yapılmıştır [12]. - 104 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Erkan Mesci ve Ark. Kutanöz elektriksel duyusal eşik ve ağrı eşiği ölçümleri: Hasta ve kontrol gruplarında kutanöz elektriksel duyarlılığı değerlendirmek amacı ile elektriksel duyusal eşik ve elektriksel ağrı eşiği ölçümleri yapıldı. Bu amaçla Compex 3 model elektrik stimülatörü kullanıldı. Duyusal eşik ve ağrı eşiği ölçümleri için elektriksel uyarımlar verilirken 1 milisaniye akım süreli rektanguler akım kullanıldı [7]. Ölçümler her iki sakroiliak eklem ve kontrol noktası olarak her iki elde 1. dorsal interosseöz kas üzerinden yapıldı. Yapılan ölçümler 20 dakika ara ile üç kez tekrarlanarak elde edilen sonuçların ortalamaları değerlendirmeye alındı. Ölçümler için 5x5 cm boyutlarında pasif elektrod ve aktif kalem elektrod kullanıldı. Stimülatörün akım gücü yavaş şekilde artırılarak, hastanın akımı hissettiği ilk değer miliamper (mA) cinsinden hastanın elektriksel duyusal eşik (DE) değeri olarak kayıt edildi. Duyusal eşik değeri belirlendikten sonra akım gücü artırılmaya devam edilerek hastanın ağrı hissettiği akım değeri ağrı eşiği (AE) olarak alındı. İstatistiksel incelemeler: Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 19.0 programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (ortalama, medyan, standart sapma, minimum-maksimum) yanı sıra normal dağılım gösteren niceliksel verilerin gruplar arası karşılaştırmaları için Student-T Testi, normal dağılım göstermeyen niceliksel verilerin gruplar arası karşılaştırmaları için ise Mann-Whitney U testi kullanıldı. PainDETECT skorları ve diğer parametreler arasındaki ilişkiler spearman korelasyon analizi ile değerlendirildi. Sonuçlar % 95’lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Tablo 1. Grupların karakteristik özellikleri. AS (n=30) Kontrol (n=30) P Değeri Yaş, yıl 38.7 ± 9.9 38.2 ± 8.6 0,637 Cinsiyet (% kadın) 11 (%36.7) 10 (%33.3) 0.787 VKİ, kg/m2 25.3 ± 3.8 26.0 ± 3.8 0,496 Hastalık süresi (yıl) 7 (2-23) ESH, mm/h 8 (2-55)a CRP, mg/L 0.2 (0.1-3.9)a AğrıVAS 2.5 (2-10)a PainDETECT 7 (1-23)a BASDAI 3.75 (0-8.2)a BASFI 2.85 (0.2-6.3)a BASMI 3.8 (1-8)a ASQoL 4.5 (0-13)a a Tedavi, n (%) Sulfasalazin 11 (%36.7) Anti -TNF 19 (%63.3) ª: Medyan (minimum-maksimum), AS: ankilozan spondilit, ESH: eri- trosit sedimantasyon hızı, VKİ: vücut kitle indeksi AS’li hastalardan 19’u (% 63,3) anti-TNF, 11’i (% 36,7) sulfasalazin kullanmakta idi. Hastaların medyan painDETECT skoru 7 (1-23), bel ağrısı VAS değeri ise 2,5 (2-10) olarak saptandı. AS’li hasta grubunun diğer karakteristik özellikleri Tablo 1’de görülmektedir. Hastalarımızın 3’ünde (% 10) painDETECT skoru 19 ve üzerinde olup, 13 ve üzerinde olan hasta sayısı ise 9 (% 30) olarak saptandı. Tablo 2. Ankilozan spondilit ve kontrol gruplarında kantitatif duyusal test bulgularının karşılaştırması. AS (n=30) Kontrol (n=30) P değeri Duyusal eşik el (mA) 14.1 ± 4.1 10.4 ± 2,4 0.001** Duyusal eşik SİE (mA) 17.2 ± 7.4 12.1 ± 2.9 0,007** BULGULAR Ağrı eşiği el (mA) 30.7 (13-56.5)a 19 (14-34.5)a 0,011* Ankilozan spondilit ve kontrol grupları arasında yaş, vücut kitle indeksi ve cinsiyet oranları açısından fark bulunmuyordu (Tablo 1). Ağrı eşiği SİE (mA) 43.75 (17.5-80.5)a 28 (18.5-50)a 0,003** ª: Medyan (minimum-maksimum), * p<0.05, ** p<0.01, AS: ankilozan spondilit, mA: miliamper, SİE: sakroiliak eklem. Tablo 3. PainDETECT skorları ve ilgili parametrelerin korelasyon analizleri. BASDAI ASQOL BASFI AĞRI(VAS) ESH CRP K. Katsayısı ,598 ,661 ,417 ,451 ,557 ,520 P Değeri ,001** ,000*** ,034* ,021* ,006** ,011* PainDETECT * p<0,05, ** p<0,01, *** p<0,001. ASQOL: Ankylosing Spondylitis Quality of Life Index, BASDAI: Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index, BASFI: Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index, ESH: Eritrosit Sedimantasyon Hızı, VAS: Vizüel Analog Skala. - 105 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Sakroiliak eklem bölgesinden elde edilen elektriksel duyusal eşik ve ağrı eşiği değerlerinin her ikisi de AS’li grupta kontrol grubuna göre belirgin şekilde yüksek bulundu (Tüm p değerleri <0,01). Kontrol noktası olarak 1. dorsal interosseöz kas üzerinden elde edilen elektriksel duyusal eşik ortalama değerinin AS’li grupta kontrol grubuna göre ileri düzeyde anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü (p=0,001). Aynı noktadan elde edilen elektriksel ağrı eşiği değerleri de AS’li grupta istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p=0,011) (Tablo 2). AS’li hastalarda nöropatik ağrı tanısı için kullanılan painDETECT skorları ile klinik ve laboratuar parametrelerin korelasyon analizi sonuçları Tablo 3’te görülmektedir. Hastaların bel ağrısı şiddetini değerlendirdikleri ağrı VAS değerleri, BASFI skorları ve CRP düzeyleri ile painDETECT skorları arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (p<0,05). BASDAI skorları, eritrosit sedimantasyon hızı ve yaşam kalitesi skorları ile painDETECT arasında da belirgin pozitif yönde ilişki olduğu görüldü (Tablo 3). TARTIŞMA Literatürde AS’li hastalarda nöropatik ağrı varlığını inceleyen çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Garip ve ark. painDETECT skoru 19 ve üzerinde olan hastaları NA’lı olarak kabul ettikleri çalışmalarında AS’de NA sıklığını % 18 olarak bildirmişlerdir [3]. Bizim çalışmamızda bu oran %10 olarak saptanmıştır. Wu ve ark. 17 AS’li hastanın 11’inde painDETECT anketi skorunu 13 ve üzerinde saptadıklarını bildirmişlerdir. Wu ve ark.’nın çalışmasında hastaların hiçbiri biyolojik tedavi almamakta olup, BASDAI skorlarına göre oldukça yüksek hastalık aktivitesine sahip oldukları anlaşılmaktadır [6]. Her iki çalışmada da hastaların bel ağrısı VAS değerlerinin bizim çalışmamıza göre yüksek olduğu görülmektedir. Koop ve ark. RA’lı hastalarda ağrı şiddeti ile NA skorları arasında pozitif ilişki olduğunu göstermişlerdir. Aynı çalışmada romatoid artritte NA saptanan hastalar arasında fibromiyalji sıklığının NA saptanmayanlara göre belirgin şekilde yüksek olduğu bildirilmiştir [4]. Çalışmamızda NA sıklığını düşük saptamamızın muhtemel bir nedeni de fibromiyaljisi olan AS’li hastaların çalışma dışında bırakılmasıdır. Wu ve ark.’nın çalışması AS’li hastalarda NA’yı incelerken, 3 Tesla manyetik rezonans görüntüleme cihazı ile beyinde gri cevher morfolojisinin 3 boyutlu olarak değerlendirildiği önemli bir çalışmadır. Bu çalışmada AS’li hastalarda ilk olarak kantitatif duyusal testler kullanılarak kutanöz ısı ve mekanik duyarlılığın azaldığı gösterilmiştir [6]. Biz de çalışmamızda Wu ve ark.’nın sonuçlarına paralel şekilde AS’li hastalarda kutanöz elektriksel duyarlılığın azaldığını saptadık. Çalışmamız AS’li hastalarda bel ağrısının nöropatik bileşenini değerlendirmek amacı ile kantitatif duyusal test olarak kutanöz elektriksel duyarlılığı inceleyen ilk araştırmadır. Bulgularımız sağlıklı kişilerle karşılaştırıldığında AS’li hastalarda gerek elektriksel duyusal eşik, gerekse elektriksel ağrı eşiğinin yüksek olduğu yönündedir. Wu ve ark. AS’li hastalarda saptanan bu duyusal değişikliklerin primer somatosensoriyel korteks başta olmak üzere beyinde yaygın olarak saptanan gri cevher korteks incelmesine, A tipi myelinli lifleri etkileyen periferik nöropatiye ve aksiyel tutuluma bağlı olarak gelişen enflamatuar radikülopatiye bağlı olabileceğini ileri sürmüşlerdir [6]. Epidemiyolojik çalışmalar bel ağrılı hastalarda önemli bir oranda nöropatik ağrı görüldüğünü ve kronik lomber radikülopatilerin en yaygın nöropatik ağrı sendromu olduğunu göstermiştir [13]. Bulgularımıza göre AS’li hastaların NA skoru arttıkça yaşam kaliteleri azalmaktadır. Bu bulgu romatolojik hastalıklarda NA’yı inceleyen literatürün tümü ile uyumludur. Wu ve ark.’na göre NA’sı olan AS’li hastaların fiziksel ve mental sağlıkları nöropatik ağrı saptanmayanlara göre daha kötüdür [6]. Koop ve ark. RA’lı hastalardan nöropatik özellikte ağrısı olanların yaşam kalitelerinin daha düşük olduğunu göstermişlerdir [4]. Garip ve ark.’nın bulguları da AS, RA ve OA’li hastalarda yüksek painDETECT skorları ile düşük yaşam kalitesi arasında ilişki olduğu yönündedir [3]. Romatizmal hastalıklar dışındaki durumlarda da NA varlığı ve şiddetinin yaşam kalitesi üzerine olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir [14]. Hastalarımızın painDETECT skorları ağrı VAS, sedimantasyon hızı, CRP ve BASDAI skorları ile pozitif yönde ilişkili bulunmuştur. Koop ve ark.’a göre RA’lı hastalarda nöropatik ağrı hastalık aktivitesinin önemli göstergelerinden biri olan hassas eklem sayısı ve yüksek DAS28 skorları ile ilişkilidir [4]. RA’lı hastalarda painDETECT skorları ile ağrı VAS değerleri arasında pozitif yönde ilişki olduğu gösterilmiştir [15]. Hochman ve ark. OA’li hastalarda painDETECT ile değerlendirdikleri nöropatik ağrı bulgularının OA şiddeti ile ilişkili olduğunu saptamışlardır [2]. Rahman ve ark.’a göre eklem hasarı arttıkça santral nosiseptif sisteme daha yoğun periferal uyarı olmakta ve nöropatik ağrı gelişme olasılığı artmaktadır [16]. RA ve sistemik sklerozlu hastalarda da yüksek ağrı skorları ile nöropatik komponentin ilişkili olduğu gösterilmiştir [17]. Garip ve ark. farklı - 106 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Erkan Mesci ve Ark. olarak AS’li hastalarda BASDAI, RA’lı hastalarda ise DAS28 ile painDETECT skorları arasında ilişki saptayamadıklarını bildirmişlerdir [3]. Çalışmamızın limitasyonları arasında hasta sayımızın sınırlı olması ve hasta grubumuzun farklı tedaviler alan hastalardan oluşması sayılabilir. AS’li hastalarda nöropatik ağrıyı inceleyebilmek için hastaların tedavi gruplarına göre ayrı değerlendirildikleri, geniş hasta sayılarına sahip çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak bulgularımız ve ilgili literatür birlikte değerlendirildiğinde AS’li hastalarda ağrının nöropatik bileşeninin olduğu anlaşılmaktadır. Yüksek hastalık aktivitesi ve şiddetli ağrı varlığında, ağrının daha fazla nöropatik karakter taşıdığı söylenebilir. Buna bağlı olarak hastaların yaşam kalitelerinde azalma gözlenmektedir. Önümüzdeki yıllarda AS tedavi protokollerinin enflamasyon tedavisinin yanı sıra, ağrının nöropatik komponentine yönelik tedavi yaklaşımlarını da göz önüne alarak şekillendirilmesi gerekli görünmektedir. KAYNAKLAR 1. Feldtkeller E, Khan MA, van der Heijde D, van der Linden S, Braun J. Age at disease onset and diagnosis delay in HLA-B27 negative vs. positive patients with ankylosing spondylitis.Rheumatol Int 2003;23:61-6. 2. Hochman JR, Gagliese L, Davis AM, Hawker GA. Neuropathic pain symptoms in a community knee OA cohort. Osteoarthritis Cartilage 2011;19:647-54. 3. Garip Y, Eser F, Kılıçarslan A, Bodur H. Prevalence of neuropathic pain in rheumatic disorders: Association with disease activity, functional status and quality of life. Arch Rheumatol 2015;30:i-vii. Doi: 10.5606/ArchRheumatol.2015.5295. 4. Koop SMW, Ten Klooster PM, Vonkeman HE, Steunebrink LMM, Van de Laar MAFJ. Neuropathic-like pain features and cross-sectional associations in rheumatoid arthritis. Arthritis Research & Therapy 2015;17:237. Doi: 10.1186/s13075-015-0761-8. 8. Akkoc Y, Karatepe AG, Akar S, Kirazli Y, Akkoc N. A Turkish version of the Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index: reliability and validity. Rheumatol Int 2005;25(4):280-4. 9. Yanik B, Gürsel YK, Kutlay S, Ay S, Elhan AH. Adaptation of the Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index to the Turkish population, its reliability and validity: functional assessment in AS. Clin Rheumatol 2005;24(1):41-7. 10. Jenkinson TR, Mallorie PA, Whitelock HC, Kennedy LG, Garrett SL, Calin A. Defining spinal mobility in ankylosing spondylitis (AS). The Bath AS Metrology Index. J Rheumatol 1994;21:1694-8. 11. Duruöz MT, Doward L, Turan Y, Cerrahoglu L, Yurtkuran M, Calis M, et al. Translation and validation of the Turkish version of the Ankylosing Spondylitis Quality of Life (ASQOL) questionnaire. Rheumatol Int 2013;33(11):2717-22. 12. Alkan H, Ardic F, Erdogan C, Sahin F, Sarsan A, Findikoglu G. Turkish version of the painDETECT questionnaire in the assessment of neuropathic pain: a validity and reliability study. Pain Med 2013;14:1933-43. 13. Freynhagen R, Baron R. The evaluation of neuropathic components in low back pain. Curr Pain Headache Rep 2009;13:185-90. 14. Jensen MP, Chodroff MJ, Dworkin RH. The impact of neuropathic pain on health-related quality of life: review and implications. Neurology 2007;68:1178-82. 15. Ahmed S, Magan T, Vargas M, Harrison A, Sofat N. Use of the painDETECT tool in rheumatoid arthritis suggests neuropathic and sensitization components in pain reporting. Journal of Pain Research 2014;7:579-88. 16. Rahman W, Bauer CS, Bannister K, Vonsy JL, Dolphin AC, Dickenson AH. Descending serotonergic facilitation and the antinociceptive effects of pragabalin in a rat model of osteoarthritic pain. Mol Pain 2009;5:45. Doi: 10.1186/1744-8069-5-45. 17. Perrot S, Dieudé P, Pérocheau D, Allanore Y. Comparison of pain, pain burden, coping strategies and attitudes between patients with systemic sclerosis and patients with rheumatoid arthritis: a cross-sectional study. Pain Med 2013;14:1776-85. 5. Lee YC, Cui J, Lu B, Frits ML, lannaccone CK, Shadick NA, et al. Pain persists in DAS28 rheumatoid arthritis remission but not in ACR/EULAR remission: a longitudinal observational study. Arthritis Res Ther 2011:13:R83. Doi: 10.1186/ar3353. 6. Wu Q, Inman RD, Davis KD. Neuropathic pain in ankylosing spondylitis. A psychophysics and brain imaging study. Arthritis & Rheumatism 2013;65:1494-503. 7. Telli O, Cavlak U. Measuring the pain threshold and tolerance using electrical stimulation in patients with type II diabetes mellitus. Journal of Diabetes and Its Complications 2006;20:308-16. - 107 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Eren Gözke et al. Olgu Sunumu A Fatal Case of Anti-NMDA Receptor Encephalitis Fatal Seyirli Bir Anti-NMDA Reseptör Ensefaliti Eren GÖZKE 1, Nur AKGÜN 2, Zehra AKTAN 1, Dilek Erdoğan ARI 2 S. Sinem TAŞDEMİR 1, Ceren KARİP 2, Özlem ALICI 3, Canan AĞALAR 3 1. Department of Neurology, FSM Teaching and Research Hospital, Istanbul, Turkey 2. Department of Anesthesiology and Reanimation, FSM Teaching and Research Hospital, Istanbul, Turkey 3. Department of Infectious Disease, FSM Teaching and Research Hospital, Istanbul, Turkey ABSTRACT ÖZET Objective: Anti-NMDA (N-methyl-D-aspartate) receptor antibodies related encephalitis is a rare form of autoimmune encephalitis. We report a case of antiNMDA receptor encephalitis with fulminant course. Amaç: N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptör antikorları ile ilişkili ensefalit seyrek görülen otoimmün ensefalitlerden biridir, Burada fatal seyirli bir anti-NMDA reseptör ensefaliti olgusu sunulmaktadır. Case: A 22-year-old female patient who had abdominal pain and vomiting was seen in the emergency department because of her apathy. On neurological examination she was awake and oriented, but mildly apathic. Cooperation was poor. Fundus examination was unremarkable. There were not any findings for lateralization. She had difficulty in tandem walking. Plantar responses were flexor. Olgu: Karın ağrısı ve bulantı yakınmaları ile acil servise başvuran 22 yaşındaki tkadın hasta dalgınlık ve apati hali nedeniyle istenen konsultasyon sonrası görüldü. Nörolojik muayenede bilinç açık, orientasyon tamdı, ancak apati hali vardı. İyi koopere olmuyordu. Fundus normaldi. Cranial MR showed mild intensity changes on the left parahippocampal gyrus without contrast enhancement. CSF analysis revealed the presence of 80/mm3 polymorph lymphocytes. Antiviral and antibiotic therapies were started. Cranial MR was repeated after development of somnolence on 4. day. Extension of the lesion into the left temporal, and occipital lobes with a gyriform, and mild leptomeningeal contrast enhancement was observed. On 12. day, enlargement of the lesion on the right hemisphere was observed on cranial MR. There was no cell in CSF analysis on 13.day. Herpes PCR result was negative. Antibody panel requested for autoimmune encephalitis revealed NMDA receptor antibody positivity and she was diagnosed as anti-NMDA receptor encephalitis. High dose methylprednisolone added to the treatment. PET-CT performed for investigation of ovarian teratoma did not demonstrate any evidence for malignancy. IVIG, plasmapheresis, and immune adsorption were applied without any clinical benefit. She died on 68. day of her hospitalization, and postmortem oophorectomy was performed. Histopathological examination did not reveal any evidence of teratoma. Conclusion: Although prognosis generally better, antiNMDA receptor encephalitis can be fatal course. Taraf bulgusu yoktu ve TDR’ler fleksördü. Adımlamada zorlanıyordu. Kranial MR’da sol parahipokampal girusta hafif intensite değişikliği saptandı. Kontrast tutulumu izlenmedi. BOS incelemesinde 80/mm3 PNL vardı. Ensefalit ön tanısı ile yatırıldı ve antiviral ve antibiyotik tedavisi başlandı. 4. günde somnolans gelişmesi ve kooperasyonun bozulması sonrası kontrastlı MR tekrarlandı. Lezyonun sol temporal ve oksipital loblara yayıldığı, giral tarzda ve hafif leptomeningeal kontrast tuttuğu izlendi. 10.günde epileptik bir nöbet geçirmesi sonrasında valproat başlandı. 12.günde çekilen MR’da lezyonun genişlediği ve sağ hemisferde de dağınık odakların eklendiği görüldü. 13.günde yapılan BOS incelemesinde hücre görülmedi. Herpes PCR sonucu negatifti. Otoimmün ensefalitler yönünden istenen antikor panelinde NMDA reseptör antikoru pozitif bulunarak hastaya anti-NMDA reseptör ensefaliti tanısı kondu. Tedaviye yüksek doz metilprednizolon eklendi. Over teratomu yönünden yapılan PET-CT de malignite lehine bulgu saptanmadı. İVİG, plazmaferez ve immün adsorbsiyon da yapılan hastada klinik yarar izlenmedi. Yatışının 68. gününde eksitus olan hastada postmortem overektomi yapıldı. Patolojik incelemede teratom saptanmadı. Anahtar Kelimeler: otoimmün ensefalit, anti-NMDA reseptörü, over teratomu Keywords: autoimmune encephalitis, anti-NMDA receptor, overian teratoma Contact Informatrion Corresponding Author: Eren Gözke Address: Fatih Sultan Mehmet Teaching and Research Hospital, Department of Neurology, Istanbul, Turkey Phone: +90 (532) 616 54 52 E-mail: [email protected] Submitted: 10.04.2015 Accepted: 22.10.2015 - 108 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ INTRODUCTION Anti N-methyl-D-aspartate (anti-NMDA) receptor antibody encephalitis has an important place among other types of autoimmune encephalitis. Since its first description in 2007, it has played an important role in the enlightment of similar clinical entities which could not be diagnosed by that time (1). It is often associated with ovarian teratoma in young women, but children and older patients are less likely to have tumors. Prognosis is poorer in older patients. NMDA receptors are found in all parts of the central nervous system, and play important roles in the mediation of synaptic transmission, plasticity, and excitotoxicity. It has NR1 (glycine), and NR2 (glutamate) subunits. The antibodies against to NMDA receptors reduce the gamma-aminobutyric acidergic inhibition of glutamatergic cells resulting in excessive glutamatergic excitation of prefrontal and subcortical structures (2). CASE A 22-year-old female patient applied to the emergency service with complaints of abdominal pain, nausea, vomiting, and headache. She was examined after request for consultation because of apathy. On abdominal ultrasonography requested by an emergency medicine specialist, an ovarian cyst was detected, and a gynecologist recommended symptomatic treatment, and follow-up of the patient. On initial neurological examination she was alert, oriented, but mildly inattentive. Her cooperation and obeying dual commands was poor. Neck stiffness and meningeal irritation were not present. Fundus examination was unremarkable bilaterally. Horizontal nystagmus was detected on her left gaze. Her muscular strength was intact in four extremities. Deep tendon reflexes were normoactive, and plantar reflexes were flexor. Dysmetria and dysdiadochokinesia were not detected. Her walking was mildly ataxic. Past medical history was unremarkable. But her mother died two years ago because of encephalitis of unexplained cause. On cranial MR, a mild change in the intensity in the left parahippocampal gyrus, and a slightly effaced sulcus were detected. On diffusion weighted imaging any restriction was not observed. On post-contrast imaging any enhancement was not noted (Figure 1). Figure 1: Cranial MRI on the first day: Hyperintense images on the left parahipocampal gyrus, and effacement of the left occipitotemporal sulcus (top left: FLAIR; right: T2 –weighted images). Absence of restricted diffusion (bottom left), lack of contrast enhancement on post-contrast images (bottom right). Cerebrospinal fluid (CSF) analysis revealed 80/mm3 polymorphonuclear leukocyte. Other values were within normal limits. A CSF culture, and polymerase chain reaction (PCR) for the probable identification of herpes were requested. The patient was hospitalized with initial diagnosis of encephalitis, and treatment with ceftazidime, metronidazole, acyclovir, and meropenem was initiated. On the second day of her hospitalization, she developed somnolence, her cooperation deteriorated, and a mild degree of neck stiffness started. Then cranial MRI with contrast was repeated. Increase in the size of the lesion, increased contrast enhancement in gyri, and partial leptomeningeal involvement were observed (Figure 2). On EEG, neuronal hyperexcitability, and disorganization of the left hemisphere were noted. Valproate was added to the therapy. She had suffered from involuntary twitchings around her mouth, and her consciousness was severely impaired. The patient did not respond to antibiotic and antiviral treatment. On the 12. day of her hospitalization she experienced tonic-clonic seizures, and repeat cranial MR was obtained which revealed emergence of new lesions on the contralateral hemisphere (Figure 3). - 109 - Eren Gözke et al. CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Figure 2: Cranial MRI on the second day: Expansion, and marked contrast enhancement of the lesion (top left FLAIR, middle T2weighted images). Increased contrast enhancement showing a gyral pattern, partially enhancement in the leptomeningeal area (top right and bottom left). There is marked diffusion restriction (bottom middle), low signal on apparent diffusion coefficient (ADC) are not clear (bottom right). Her previous herpes PCR, and culture results were not pathologic, and her CSF analysis repeated on the 12. day of her hospitalization did not disclose presence of any cells in CSF. Oligoclonal band was not present. Analysis of serum culture samples did not reveal the presence of West Nile virus, and tick-borne encephalitis. Since any infectious disease was not detected, autoimmune analyses were requested for the detection of anti-glutamate Type AMPA 1 (Glu1), anti-glutamate Type AMPA 2 (Glu2), anti-CASPR2, anti-LGI 1, anti-GABA B receptor Ab (GABABARB1/B2), and NMDA receptor antibodies. NMDA receptor antibody was found positive. Figure 3: Cranial MRI on the 12th day: Newly formed foci mainly in cortical gray matter involving cortical surfaces of the left frontal, and parietal lobe, right insular cortex, right frontoparietal region, and occipital lobe (FLAIR image). High doses of methyl prednisolone (1000mg/day), and intravenous immunoglobulin (IVIG) therapy (0,4gr/kg/day) were administered. PET-CT did not demonstrate any evidence of ovarian teratoma. Any other malignancy was not also detected. Glasgow coma scale was worsened and evaluated as 7 point. - 110 - BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 She developed severe dysautonomia which necessitated her transfer to the intensive care unit. The patient was quadriplegic and need mechanical ventilation. Because of no response to IVIG therapy, plasmapheresis was initiated on the 23. day of her hospitalization. Plasmapheresis sessions were performed daily for the first three days, and then three additional sessions were applied every other day. A good response was not elicited, and immune adsorption therapy was started on the 41. day of her hospitalization. At the end of the sixth session, therapy was terminated because of emergence of epistaxis, and subcutaneous bleeding. On neurological examination performed on the 48. day, she had an open conscious without any cooperation. Pupils were isochoric with normal light reflexes. Extremities were flask without any response to painful stimuli. Deep tendon reflexes could not be elicited. Plantar reflexes were irrelevant bilaterally. A new cranial MRI obtained at the same day demonstrated a diffuse involvement (Figure 4). DISCUSSION Anti-NMDAR encephalitis is a clinical entity characterized by multiple symptoms including impaired consciousness, memory deficits, psychotic manifestations, movement disorders, and dysautonomia. Its association with tumoral masses including predominantly ovarian teratoma is a frequently encountered condition. It constitutes 4 % of all cases of encephalitis. It is the second mostly seen autoimmune encephalitis after acute disseminated encephalomyelitis (ADEM). Antibodies are formed against NR1 subunit of NMDA receptor. In 70 % of the cases, prodromal symptoms including headache, vomiting, nausea, diarrhea, and upper respiratory tract infection are detected (3). In general; psychiatric symptoms such as anxiety, insomnia, delusions, and mania become manifest within a few days. Since loss of immediate memory is not in the foreground, the patient is generally examined by psychiatrists. Social withdrawal and stereotypical behavior are sometimes seen. Speech disorders including restricted verbal output and mutism usually become apparent at a later date. Gradually, movement disorders as agitation, catatonia, orofaciolingual dyskinesias, and dystonia, epileptic seizures, and dysautonomia are added to this clinical picture. The most frequent autonomic manifestations include hyperthermia, tachycardia, hypersalivation, hypertension, bradycardia, hypotension, urinary incontinence, and erectile dysfunction. Figure 4: Cranial MRI on the 48th day: Bilateral changes secondary to encephalitis in all lobes all along the corticosubcortical gyri on subcortical areas slightly cystic, and encephalomalasic changes (FLAIR image). During monitorization, dysautonomia of the patient became more serious, and she died on the 68. day of her hospitalization. After written approval of the family was obtained, histopathological examination of the bilateral postmortem oophorectomy specimens could not reveal any evidence of teratoma. Mechanical ventilation might be required because of hypoventilation. It may be necessary even if the level of consciousness is relatively preserved. In 50 % of the cases, cranial MR can be normal. In the remaining 50 % of the cases, on T2 weighted images, hyperintensities can be observed in hypocampus, cerebral and cerebellar cortex, frontobasal, and insular area, basal ganglions, brainstem, and rarely spinal cord. Frequently slightly contrast enhancement can be seen. CSF is normal in 80 % of the cases. Pleocytosis, and increased protein levels are observed. Frequently NMDAR antibodies are found in CSF and serum. Antibodies may persist in CSF, if diagnosis is delayed. Besides, after the treatment antibodies can disappear from serum, and appear in CSF. Cerebral biopsy does not contribute to the diagnostic work-up. Female patients constitute 80 % of the cases. - 111 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Eren Gözke et al. The disease is frequently encountered in children, and adolescents. Female patients should be investigated especially for the presence of ovarian teratoma. Associated tumor risk is detected in 5 % of the male patients under the age of 18. Seventy-five percent of the cases improve with severe or mild sequelae. Its mortality rate is at the level of 4 percent. In the treatment, steroids, IVIG, and plasmapheresis are used. If adequate response is not elicited, then rituximab, and cyclophosphamide can be used. If detected, teratoma or any other tumor should be removed (4, 5). In conclusion, although prognosis generally better, anti-NMDA receptor encephalitis can be fatal course. REFERENCES 1. Dalmau J, Tüzün E, Wu HY, Masjuan J, Rossi JE, Voloschin A, Baehring JM, Shimazaki H, Koide R, King D, Mason W, Sansing LH, Dichter MA, Rosenfeld MR, Lynch DR. Paraneoplastic anti-N-methyl-D-aspartate receptor encephalitis associated with ovarian teratoma. Ann Neurol. 2007;61(1):25-36. 2. Dalmau J, Gleichman AJ, Hughes EG, Rossi JE, Peng X, Lai M, Dessain SK, Rosenfeld MR, Balice-Gordon R, Lynch DR. Anti-NMDA-receptor encephalitis: case series and analysis of the effects of antibodies. Lancet Neurol. 2008;7(12):1091-8. 3. Nath U, Warren NM, Ali H. NMDA receptor encephalitis--expanding the clinical spectrum. BMJ Case Rep. 2011 Jul 28;2011. 4. Titulaer MJ, McCracken L, Gabilondo I, Iizuka T, Kawachi I, Bataller L, Torrents A, Rosenfeld MR, BaliceGordon R, Graus F, Dalmau J. Late-onset anti-NMDA receptor encephalitis. Neurology. 2013;81(12):1058-63. 5. Dalmau J, Lancaster E, Martinez-Hernandez E, Rosenfeld MR, Balice-Gordon R. Clinical experience and laboratory investigations in patients with anti-NMDAR encephalitis. Lancet Neurol. 2011;10(1):63-74. - 112 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 M. Emrah Kınal ve Ark. Olgu Sunumu Ağız Tabanı Dermoid Kisti: Olgu Sunumu Dermoid Cyst of The Floor of The Mouth: Case Report M. Emrah KINAL ¹, Vehip BEYAZGÜN ¹, Arzu TATLIPINAR ¹, Nurver ÖZBAY ² 1. Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi, KBB Kliniği, Ataşehir, İstanbul 2. Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Patoloji Kliniği, Ataşehir, İstanbul ÖZET GİRİŞ Dermoid kistler, sıklıkla hayatın 2. ve 3. dekatlarında tanı konulan gelişimsel kistik lezyonlardır. Vücudun her yerinde görülebilmesine rağmen, baş-boyun bölgesinde ve nadiren de ağız tabanında yerleşebilirler. Klinikte çoğunlukla yavaş büyüyen, ağrısız, asemptomatik kitleler olarak görülürler, ancak disfaji, disfoni ve hatta dispneye sebep olabileceği de bilinmelidir. Anatomik olarak geniohyoid ve milohyoid kaslarla olan ilişkisine göre sınıflandırılabilir. Tedavi kistin intraoral veya ekstraoral yaklaşımla cerrahi olarak çıkartılmasıdır. Prognoz son derece iyidir ve cerrahi sonrası relaps insidansı oldukça düşüktür. Biz bu olgu sunumunda, biri ekstraoral yaklaşımla, diğeri intraoral yaklaşımla çıkartılan iki dermoid kist vakasını ele alıyoruz. Ağız tabanı dermoid ve epidermoid kistleri, disontogenetik kist olarak ifade edilen ve nadir görülen gelişimsel kistik malformasyonlardır. Baş ve boyun bölgesindeki tüm kistlerin %1.6 ile %6.9’unu oluşturur. Dermoid kistlerin baş-boyun bölgesindeki genel yerleşim alanları orbita ve intrakranyal bölgedir. Oral kavite tabanında da nadiren görülebilir (1). Bu yönüyle hem Kulak Burun Boğaz pratiği açısından, hem de diş hekimleri açısından bilinmesi gereken bir antitedir. Anahtar Kelimeler: dermoid kist, epidermoid kist, ağız tabanı ABSTRACT Dermoid cysts are developmental cystic lesions that were commonly diagnosed in the second and third decades of life. Although they can be seen at all parts of the body, they can appear at head and neck region and rarely in the floor of the mouth. Clinically they usually present as slow growing, painless, asymptomatic masses, but they also can cause dysphagia, dysphonia and dyspnea. Anatomically they can be categorized as their relationship with geniohyoid and mylohyoid muscles. The treatment is surgical excision of the cyst by intraoral or extraoral approach. Prognosis is very good and incidence of relapse is very low. In this case report, we present two dermoid cyst cases: One of them is excised by extraoral approach and another one is excised by intraoral approach. Keywords: dermoid cyst, epidermoid cyst, floor of mouth İletişim Bilgileri: Sorumlu Yazar: Emrah Kınal Adres: Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi, KBB Kliniği, Ataşehir, İstanbul Tel: +90 (216) 578 30 00 E-posta: [email protected] Makale Geliş: 01.07.2015 Makale Kabul: 30.11.2015 Bu olgu sunumunda, kliniğimize başvuran biri ekstraoral, diğeri intraoral yaklaşımla çıkartılan iki dermoid kist vakası ele alınmıştır. OLGU SUNUMU 1 Otuz beş yaşında erkek hasta, boyunda şişlik şikayeti ile başvurdu. Yaklaşık 1 yıldır şikayetinin olduğunu belirten hasta, son 3 aydır kitlede büyüme olmadığını bildirdi. Yirmi paket/ yıl sigara öyküsü bulunan hastanın preoperatif yapılan serolojik testlerinde HBsAg (+) olduğu görüldü. Hastanın disfaji, disfoni veya dispne şikayeti yoktu. Hastanın yapılan baş boyun muayenesinde sağ submandibular bölgede yaklaşık 6x3cm boyutlu, ciltte renk değişimi göstermeyen, palpasyonla orta sertlikte olan, ağrısız kitle mevcuttu. Ağız tabanı sağ tarafına protrude olan kitle, bimanuel palpasyonla sağ tonsil anterior plikasının önüne kadar uzanmakta idi. Boyunda palpabl lenf nodu ele gelmezken, endoskopik muayenesinde nazofarinks ve larinks doğal olarak görüldü. Yapılan ultrasonografisinde sağ submandibular alanda median hatta uzanan 20x63mm boyutlu, hiperekoik, vaskülarizasyonu olmayan kitle için ön planda lipom düşünüldüğü bildirildi. İstenen boyun Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRG) tetkikinde sağ submandibular bölgede 29x42x72mm boyutlu, T1 ve T2’de hiperintens yapıda, düzgün sınırlı yer kaplayıcı lezyon gözlendi ve yoğun içerikli kistik patolojiler (brankiyal kist?) düşünüldü (Resim 1). - 113 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Yapılan ince iğne aspirasyon biyopsisinde ise, mayinin kist içeriği ile uyumlu olduğu belirtildi ve mikroskopide anükleer skuamöz hücreler görüldüğü bildirildi. Hastanın kitlesinin cerrahi eksizyonuna karar verildi. Genel anestezi altında gerçekleştirilen operasyonda ekstraoral yaklaşımla kitleye ulaşıldı. Kitlenin submandibular glanda yapışık olduğu, glandı posterolaterale doğru ittiği ve glandın atrofik olduğu gözlendi (Resim 2). Bunun üzerine kitle submandibular glandla birlikte çıkartıldı. Komplikasyon gelişmedi. Çıkan materyal incelenmek üzere patolojiye gönderildi (Resim 3). Patolojik makroskopik değerlendirmede 7x4x3cm boyutlarda, dış yüzü düzgün kistik doku görüldü. Kesitlerde lümende kısmen katılaşmış sebase özellikte materyal görülmekte olup, kistin duvar kalınlığı 1-2 mm olarak be- lirlendi. Patolojik mikroskopik değerlendirmede ise, kistin lüminal yüzeyinde keratinize çok katlı yassı epitel izlendi. Kist duvarı ödemli fibröz doku görünümünde olup, burada yer yer abortif infundibuler epitel adacıkları, pilar tipde kas lifleri ve sebaseöz bez yapıları gözlendi (Resim 4). Kistik kitle dermoid kist olarak değerlendirildi. Submandibular glandın patolojik incelemesi sonucunda ise, kronik siyaloadenit bulguları gözlendi. Hastanın operasyon sonrası yapılan 9 aylık takibinde şikayeti yoktu ve rekürrens gözlenmedi. OLGU SUNUMU 2 On üç yaşında bayan hasta, dil altında şişlik şikayeti ile başvurdu. İki yaşındayken ailesi tarafından dil altında şişlik olduğu fark edilen hastanın şişliği zamanla artmış. Özgeçmişinde özellik saptanmayan hastanın yapılan muayenesinde ağız tabanında orta hatta, yaklaşık 4cm çaplı, palpasyonla orta sertlikte, ağrısız, kistik görünümlü kitle mevcuttu. Boyunda palpabl lenfadenopati yoktu. Resim 3: Ekstraoral yaklaşımla çıkartılan 3 inç (7,6 cm) boyutlu kist. Resim 1: Olgu 1’in MRG kesiti. Resim 2: Kistik lezyon ve lezyona yapışık haldeki submandibular gland. Resim 4: Lüminal yüzeyde keratinize çok katlı yassı epitel mevcut olup (kalın ok) duvarda sebaseöz bez izlenmektedir (ince ok) H&Ex40. - 114 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 M. Emrah Kınal ve Ark. Resim 5. Resim 6. Resim 5 ve 6; Olgu 2’nin MRG kesitleri. Endoskopik muayenede nazofarinks ve larinks doğal olarak gözlendi. Hastanın yapılan MRG’de ağız tabanında, median hatta, yaklaşık 24x38x34mm boyutlu, hafif derecede yoğun içerikli kistik lezyon gözlendi (Resim 5, 6). Kitlenin cerrahi eksizyonuna karar verildi. Genel anestezi altında intraoral yaklaşımla kitleye ulaşıldı. Kitle künt diseksiyonla çevre dokulardan serbestleştirilerek kapsülüyle beraber çıkartıldı. Komplikasyon gelişmedi. Çıkan materyal incelenmek üzere patolojiye gönderildi. Patolojik makroskopik incelemede 4cm çapındaki kistik lezyonun sebaseöz materyal içerdiği ve duvar kalınlığının 1mm olduğu gözlendi. Patolojik mikroskopik inceleme sonucunda lezyonun epidermoid kist olduğu anlaşıldı. Hastanın 2,5 yıllık takibinde şikayeti yoktu ve nüks gözlenmedi. TARTIŞMA Dermoid ve epidermoid kistler tüm oral kavite kistleri içinde %0,01’den daha az yer tutar. Ağız tabanı epidermoid kistleri oldukça nadir görülür. Hastaların çoğu 10-35 yaş arasındadır. Yapılan çalışmaların çoğunda cinsiyet farkı gözlenmemesine rağmen, kadınlarda daha sık olduğunu gösteren bazı çalışmalar da mevcuttur. Ağız tabanında daha sık yerleştiği bölgeler ise sublingual ve submandibular bölgelerdir. Oluşumuna yönelik 2 temel teori vardır: Birinci teori; in utero 3. ve 4. haftalarda birinci ve ikinci brankiyal arkların kaynaşması esnasında ektodermal dokuların tuzaklanması nedeniyle oluşabileceği yönündedir. İkinci teori ise; orta hat dermoid ve epidermoid kistlerinin ektodermal elementlerin baskın olduğu bir tiroglosal duktus kisti varyantı olabileceği yönündedir (1). Ayrıca geçirilmiş travmalar, infeksiyonlar ve otonom yeni oluşum bu lezyonlarla yakından ilişkilendirilmektedir (2).Genellikle yavaş ve progresif büyüyen bu kitleler çoğu zaman asemptomatik olmakla birlikte, bu yavaş ve progresif büyüme zamanla disfajiye, disfoniye, hatta dispneye sebep olabilir.Konjenital olmasına rağmen, teşhis sıklıkla hayatın 2. ve 3. dekadlarında konulur. Milohyoid kas hizasında, üstünde veya altında lokalize; yavaş büyüyen, ağrısız, asemptomatik kitleler olarak görülürler. Üç histolojik varyantı mevcuttur; gerçek dermoid kist, epidermoid kist ve teratoid varyant. Gerçek dermoid kist; keratinize epitelle çevrili kavitedir. Kist duvarı üzerinde kıl folikülü, ter ve yağ bezi, deri uzantıları gibi elemanlar içerir. Epidermoid kist; basit skuamöz epitelden oluşan duvarı olan ve ek yapılar içermeyen kisttir. Teratoid kist; duvarı basit skuamöz epitelden silyalı respiratuar epitele kadar değişebilen; ektoderm, mezoderm ve/veya endoderm deriveleri içerebilen kist türüdür. Ağız tabanı dermoid kistlerini anatomik klasifikasyona göre de üçe ayırmak mümkündür. Birincisi sublingual/median genioglosal kisttir ve geniohyoid kasın üstünde yerleşir. İkincisi median geniohyoid kistidir, geniohyoid-milohyoid arasında yerleşir. Üçüncüsü ise lateral kistlerdir ve submaksiller alanda yerleşir. Görüldüğü gibi bu sınıflama kistin boyun kaslarıyla olan ilişkisine göre yapılmaktadır. Bizim olgularımızdan birincisi submaksiller alanda yerleşirken, ikincisi geniohyoid kas üzerinde yerleşmiştir. Dermoid kistler radyolojide tipik olarak ince duvarlı, uniloküler, keskin sınırlı ve duvar kontrastlanması - 115 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ gösteren lezyonlardır. Bilgisayarlı Tomografide tipik olarak düşük dansiteli, iyi sınırlı, uniloküler kitleler olarak görülürler ve kistin duvarı genellikle kontrast sonrası boyanır (3). Tedavi kitlenin intraoral veya ekstraoral olarak çıkartılmasıdır. Milohyoid kasın superiorunda yerleşen lezyonlarda intraoral yaklaşım uygundur. Ekstraoral yaklaşım ise üç durumda uygulanır: Birincisi milohyoid kasın inferiorunda submandibular bölgede yerleşen lezyonlarda, ikincisi lezyonun intraoral yaklaşımla çıkarılamayacak kadar büyük olduğu durumlarda, üçüncüsü ise intraoral yaklaşımla çıkarılması durumunda hastanın solunum yoluna yayılması riskini taşıyan infeksiyöz altyapılı lezyonlarda (2). Bizim olgularımızdan submaksiller bölgede yerleşen ekstraoral olarak çıkarılırken, geniohyoid kas üzerinde yerleşmiş olanı intraoral yaklaşımla çıkarılmıştır. Prognoz son derece iyidir ve cerrahi sonrası nüks insidansı oldukça düşüktür. New ve Erich tarafından %5 oranında maligniteye dönüşüm bildirilmiştir. Ancak bu vakalardan hiçbiri ağız tabanında değildir ve tamamı teratoid varyanttan kaynaklanmaktadır. Bizim olgularımızın da takiplerinde nüks görülmemiştir. KAYNAKLAR 1. F Tsirevelou P, Papamanthos M, Chlopsidis P, Zourou I, Skoulakis C. Epidermoid cyst of the floor of the mouth: two case reports. Cases J 2009; 2: 9360. 2. Vieira EM, Borges AH, Volpato LE, Porto AN, Carvalhosa AA, Botelho Gde A, Bandeca MC. Unusual dermoid cyst in oral cavity. Case Rep Pathol. 2014; 2014: 389752. 3. Ege G, Akman H, Şenvar A, Kuzucu K. Sublingual dermoid kist. Tanısal ve Girişimsel Radyoloji 2003; 9: 57-9. Boyun orta hattına yakın ağız tabanında veya submaksiller bölge yerleşimli kitlelerde ayırıcı tanıda dermoid kisler ayırıcı tanıda düşünülmesi gereken patolojilerdir. - 116 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Sinan Kazan ve Ark. Olgu Sunumu Ketiapin ve Olanzapinin Birlikte Tek Doz Kullanımından Sonra Gelişen Priapizm Olgusu The Priapism Case That Developed After One Dose Usage of Quetiapine And Olanzapine Concurrently Sinan Kazan 1, Nalan Akıncı 2, Ali Yılmaz 3 1. Safranbolu İlçe Devlet Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği, Karabük 2. Safranbolu İlçe Devlet Hastanesi Acil Servis, Karabük 3. Safranbolu İlçe Devlet Hastanesi Üroloji Kliniği, Karabük ÖZET GİRİŞ Priapizm herhangi bir cinsel istek veya uyarı olmadan ereksiyon gelişmesidir. Çoğu zaman idiyopatik olsa da bazen altta yatan sebep ortaya konabilmektedir. Oral yoldan alınan ilaçlar nadiren priapizme neden olabilirler. Burada tek doz ketiapin ve olanzapin kullanımına bağlı gelişen bir priapizm olgusunu sunuyoruz. Priapizm cinsel istek veya uyarı olmadan penisin uzun süre erekte olmasdır. Priapizm tanımı için çalışmalarda ereksiyon süresi farklılık gösterse de, genellikle 2-4 saatten uzun süren istemsiz ereksiyon olarak tanımlanmaktadır (1). Priapizm hastanın cinsel fonksiyonlarını ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen bir klinik durumdur (2). Her yaş grubunda görülebilse de, insidansı 5-10 yaşlar ve 20-50 yaşlar arasında iki pik yapmaktadır (3). Anahtar Kelimeler: ilaç yan etkisi, priapizm, ketiapin, olanzapin ABSTRACT Priapism is an erection without any sexual desire or stimulation. It is often idiopathic but sometimes underlying cause may be revealed. Drugs taken orally can rarely cause priapism. Here we present a case of priapism induced by single dose quetiapine and olanzapine. Keywords: drug side effect, priapism, quetiapine, olanzapine Primer priapizm şeklinde idiyopatik olabileceği gibi orak hücreli anemi, lösemi, talasemi gibi hematolojik hastalıklar, spinal şok ile giden nöroloji durumlar, metastatik kanserler ve intrakavernöz enjeksiyonlar sekonder priapizm etyolojisinde rol oynayabilir (4). Özellikle intrakavernöz enjeksiyon yoluyla uygulanan ilaçlar da priapizm etyolojisinde önemli yer tutmaktadır (1). Oral yolla alınan bazı ilaçlar da nadiren priapizme neden olabilmektedir. Psikotropik ilaçların nadir ama ciddi bir yan etkisi olarak ortaya çıkabilmektedir (5-7). Burada tek doz ketiapin ve olanzapin birlikte kullanımı sonucu gelişen bir priapizm olgusunu sunduk. OLGU SUNUMU İletişim Bilgileri: Sorumlu Yazar: Sinan Kazan Adres: Safranbolu İlçe Devlet Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği, Karabük Tel: +90 (505) 322 94 71. E-posta: [email protected] Makale Geliş: 01.07.2015 Makale Kabul: 30.11.2015 29 yaşında erkek hasta 24 saat süren ağrılı ereksiyon şikayeti ile acil servise başvurdu. Hasta bekardı ve penil ereksiyon öncesi herhangi bir cinsel istek veya uyaran olmadığını belirtti. Yapılan tam kan sayımı, elektrolitleri, karaciğer ve böbrek fonksiyonları ve idrar tetkikinde anormallik yoktu. Hastanın özgeçmişinde 3 gün önce aşırı endişe, kaygı, konsantrasyonda azalma ve ellerde titreme şikayetleri ile gittiği psikiyatri polikliniğinde tanı konmuş yaygın anksiyete bozukluğu dışında bir özellik yoktu. Hastaya yaygın anksiyete bozukluğu için ketiapin 25 mg 2x1 ve olanzapin 10 mg 2x1 tedavisi başlanmıştı. Hastanın başka bir - 117 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ ilaç veya keyif verici madde kullanımı yoktu. Hasta ilaçlarını bugün temin ettiğini ve ilk dozlarını aldıktan 1,5-2 saat sonra ağrılı ereksiyon şikayetinin başladığını belirtti. Hasta, yaşadığı durumun geçici olabileceğini düşünerek ve utangaçlık duyabileceğinden dolayı şikayeti başladıktan 24 saat sonra acile başvurduğunu ifade etti. Hastanın fizik muayenesinde iskemik priapizm saptandı. Hastanemiz ilçe devlet hastanesi olduğundan ve acil cerrahi girişim mümkün olmadığından, hasta acil ürolojik girişim için ileri merkeze sevk edildi. TARTIŞMA Priapizm tanısı hemen hemen daima klinik olarak konmaktadır. Ereksiyonun istemsiz olarak 4 saatten uzun sürmesi priapizm olarak kabul edilmektedir (1). Priapizm çoğunlukla idiyopatik olsa da bazen altta yatan sebep ortaya konabilmektedir. Antipsikotik ilaçlar ile priapizm arasındaki bağlantı birçok vaka bildirimi ile örneklenmiştir (5, 8-10). Antipsikotik ilaçların, adrenerjik α-1 ve α-2 reseptörleri bloke ederek, histaminerjik ve β-adrenerjik reseptörleri de uyararak priapizme yol açabilecekleri düşünülmektedir (11). Ketiapin ve olanzapin oral yolla alındığında çok iyi emilen iki ilaçtır. Ketiapin doruk plazma konsantrasyonuna 1,5 saatte, olanzapin ise yaklaşık 5 saatte ulaşmaktadır. Literatürde olanzapin ve ketiapin kullanımına bağlı priapizm vakaları bildirilmiştir (6, 7). Antipsikotik ilaçlara bağlı gelişen priapizmin doz bağımlı mı ya da idiyosenkrazik mi olduğu konusu tartışmalıdır. Bizim vakamızda ketiapin ve olanzapinin birlikte tek doz kullanılmasından sonra priapizm gelişmesi bu klinik durumun idiyosenkrazik bir reaksiyon olarak geliştiğini düşündürmektedir. Ketiapin ve olanzapin tekli kullanımlarında bile bildirilmiş priapizm vakaları mevcuttur (12, 13). Bizim vakamızda iki ilacın birlikte kullanımından 1,5-2 saat sonra priapizm gelişmesi bu yan etkinin daha çok ketiapine bağlı gelişmiş olabileceğini düşündürse de iki antipsikotiğin aynı anda alınması priapizm gelişme riskini artırmış olabilir. Yapılan bir çalışmada ketiapin ve olanzapin birlikte kullanımı 4. en sık kullanılan antipsikotik kombinasyonu olarak bulunmuştur ve bu çalışmada antipsikotik kombinasyonu ile takip edilen hastaların yan etki açısından daha yakından izlenmesi gerektiği belirtilmiştir (14). Priapizm vakalarının yaklaşık %95’i iskemik priapizm şeklinde prezente olmaktadır (15). Non-iskemik priapizm klinik takip ile spontan remisyon için izlenebilirken, iskemik priapizm acil ürolojik girişim gerektiren bir durumdur. Aspirasyon, intrakavernöz sempatomimetik enjeksiyonu ve cerrahi şant operasyonları iskemik priapizm için tedavi seçenekleridir. Bizim vakamızda iskemik priapizm olduğundan hasta acil ürolojik girişimin yapılabileceği üçüncü basamak bir sağlık merkezine sevk edilmiştir. Hastanın sevk edildikten sonra telefonla alınan bilgiye göre aspirasyon ve intrakavernöz adrenalin uygulaması ile tedavi edildiği öğrenildi. Bhat ve arkadaşları 3 haftalık paroksetin kullanımı sonucu gelişen bir priapizm olgusu sunmuşlardır (16). Manjunatha ve arkadaşları da topiramat kullanımı sonucu tekrarlayan priapizm olgusunu literatüre bildirmişlerdir (17). Risperidon kullanımı ve pregabalin kullanımı ile gelişen priapizm vakaları da bildirilmiştir (4, 18). Uzun dönemde cinsel fonksiyonlar üzerine olumsuz etkileri olan priapizmin en önemli sekeli empotanstır. Ereksiyon süresi uzadıkça empotans görülme ihtimali artış göstermektedir. El-Bahnasawy ve arkadaşları yaptıkları çalışmada ereksiyon süresi uzun olan hastalarda daha sık penil fibrozis geliştiğini ve bunun da en önemli empotans sebebi olduğunu göstermişlerdir (19). Priapizme sebep olabilecek antipsikotik ilaç başlanan hastaların bu yan etki açısından ayrıntılı bilgilendirilmeleri hekime erken başvuru açısından önem taşımaktadır. Böylece uzun vadede gelişebilecek empotansın önüne geçilebilir. KAYNAKLAR 1. Burnett AL, Bivalacqua TJ. Priapizm: current principles and practice. Urol Clin North Am. 2007;34(4):63142 2. Burnett AL, Anele UA, Derogatis LR. Priapizm impact profile questionnaire: Development and initial validation. Urology. 2015;85(6):1376-81 3. Cherian J, Rao AR, Thwaini A, Kapasi F, Shergill IS, Samman R. Medical and surgical management of priapizm. Postgrad Med J. 2006;82(964):89-94 4. Shaeer OK, Shaeer KZ, AbdelRahman IF, El-Haddad MS, Selim OM. Priapizm as a result of chronic myeloid leukemia: case report, pathology, and review of the literature. J Sex Med. 2015;12(3):827-34 5. Ginory A, Nguyen M. A case of priapizm with risperidone. Case Rep Psychiatry. 2014;2014:241573 6. Saghafi O, Kao A, Druck J. Recurrent priapizm from therapeutic quetiapine. West J Emerg Med. 2014;15(1):114-16 - 118 - Sinan Kazan ve Ark. CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 7. Shahani L. Olanzapine-associated priapizm. J Neuropsychiatry Clin Neurosci. 2012;24(4):28 8. Ozkaya F, Ziypak T, Adanur S, Yucel A, Aydinoglu U. The occurrence of priapizm as a result of the use of a single dose of quetiapine. Eurasian J Med. 2012;44(2):122–23 9. Karamustafalioglu N, Kalelioglu T, Tanriover O, Gungor FC, Genc A, Ilnem C. A case report of priapizm caused by ziprasidon. Psychiatry Investig. 2013;10(4):425-27 14. Saldaña SN, Keeshin BR, Wehry AM, Blom T, Sorter MT, DelBello MP, Strawn JR. Antipsychotic polypharmacy in children and adolescents at discharge from psychiatric hospitalization.Pharmacotherapy. 2014;34(8):836-44 15. Tay YK, Spernat D, Rzetelski-West K, Appu S, Love C. Acute Management of Priapism in men. BJUI. 2012;109:15-21 10. Sinkeviciute I, Kroken RA, Johnsen E. Priapizm in antipsychotic drug use: a rare but important side effect. Case Rep Psychiatry. 2012;2012:496364 16. Bhat IA, Shannon KD, Ara A, Coe I. Ninety-six hours ordeal of priapism induced by paroxetine-A case report and literature review. Int J Psychiatry Med. 2015;50(3):326-34 11. Sood S, James W, Bailon MJ. Priapizm associated with atypical antipsychotic medications: a review. Int Clin Psychopharmacol. 2008;23(1):9-17 17. Manjunatha N, Benegal V. Stuttering priapism associated with topiramate. Gen Hosp Psychiatry. 2015;37(6):620 12. Koloth R, John AP. Occurrence of stuttering priapism on low dose quetiapine. Aust N Z J Psychiatry. 2015;4(8):757 18. Alsulihem AA, Rabah DM. Priapism associated with pregabalin. Urology Annals. 2014;6(4):366-68. 13. Hosseini SH, Polonowita AK. Priapism associa-ted with olanzapine. Pak J Biol Sci. 2009;12(2):198-200 19. El-Bahnasawy MS, Dawood A, Farouk A. Low-flow priapizm: Risk factors for erectile dysfunction. BJU Int. 2002;89(3):285-90 - 119 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Yalın İşcan ve Ark. Derleme Papiller Tiroid Kanserinde Güncel Cerrahi Tedavi̇ Current Surgical Treatment of Papillary Thyroid Cancer Yalın İŞCAN 1, Ender ONUR 1, Mehmet OKUDUCU 1, Birol AĞCA 1 Ayşe Tuba FERSAHOĞLU 1, Cihan ŞAHAN 1, Aziz Bora KARİP 1, Kemal MEMİŞOĞLU 1 1. Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Genel Cerrahi Kliniği, İstanbul, Türkiye ÖZET ABSTRACT Yüksek çözünürlüklü ultrasonografinin gelişmesi ve ince iğne aspirasyon biyopsisi sonrası sitolojik sınıflamalarının yeniden tanımlanması ile beraber tiroid kanser cerrahisinde, hasta değerlendirilmesi ve yapılacak cerrahinin planlanması güncel tartışmalara konu olmuştur. The planning of surgery methods and patient evaluation in the thyroid cancer surgery has been subjected to up to date discussions with the over again description of cytological classification after the development of high-resolution ultrasound and fine needle aspiration biopsy. Tiroid kanserlerinin yaklaşık %85’i papiller kanserlerdir ve papiller kanserleri de %30 ile % 56 arasında değişen oranlarda papiller tiroid mikrokanseri (PMK) oluşturmaktadır. 1980’li yılların sonunda adlandırılan PMK, en geniş çapı 1 cm ve altındaki papiller tiroid kanseri (PTK) olarak tanımlanır. Uluslararası kullanılan tiroid kanseri tanı ve tedavi kılavuzlarında PTK ve PMK tanıları yapılacak cerrahi tedaviyi etkileyen ana faktörlerdir. Papillary carcinomas consist of nearly 85% of all thyroid cancers and of them papillary thyroid microcarcinomas (PTM) constitute 30-56%. At the late 1980s, PTM defined as the papillary thyroid carcinomas (PTC) those are ≤1 cm at the largest diameter. In the international guidelines of thyroid cancer diagnosis and management, PTM and PTC diagnosis are the main factors that effect the surgical method. Papiller tiroid kanserindeki tedavinin basamakları primer tümörün, tiroid kapsül dışına taşan hastalığın ve etkilenen lenf gangliyonlarının cerrahi olarak çıkarılması ile başlar. Ana prensip cerrahi yaparken yapılacak cerrahinin genişliği ve cerrahi tecrübeye bağlı olarak morbiditeyi en az oranda tutmaktır. Hasta takip ve tedavi devamını belirleyen en önemli etken hastalığın doğru evrelenmesidir. Doğru evreleme tamamlayıcı cerrahi ve radyoaktif iyot (RAI) ablasyon tedavisi endikasyonu, nüks takibi protokolü ve tiroid stimülan hormon (TSH) baskılama tedavisinin derecesi gibi bir çok konu üzerinde önemli bir etkendir. Metastatik lenf gangliyonları, hem doğru evrelemede hem de hastalığın nüksünde en önemli etken olduğu için yapılacak olan cerrahi girişimin genişliği PTK’da günümüzde tartışılan konulardan biridir. The management steps of papillary thyroid cancer begin with surgical removing of the primary tumor, the part overspilling from thyroid capsule and affected lymphoid ganglions. The main principle is retaining the morbidity in minimal during surgery with the extent of surgery according with experience of the surgeon. The main determinant for deciding continuation of treatment and follow up of the patient is making true staging. This true staging is important for many parameters as the indication of supplementary surgery and radioactive iodine ablation therapy (RAIT), recurrence follow up protocol, the degree of thyroid stimulating hormone (TSH) supression treatment. The metastatic lymphoid ganglions are the most important factors in both true staging and relapse of the disease, so one of the current controversial subject in PTM is the extent of surgery. Bu derlemede Amerikan Tiroid Birliğinin (ATA) yetişkin hastalar için son olarak yayınlanan tiroid nodüllerinde ve diferansiye tiroid kanserinde tedavi kılavuzu ve güncel literatür eşliğinde papiller tiroid kanseri tanı ve tedavi basamaklarını özetlemek amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: papiller tiroid kanseri, tiroid cerrahisi In this review, we want to summarize the main headings of diagnosis and management of papillary thyroid cancer in the guidance of current literature and American Thyroid Association Guideline relating to the diagnosis and management of thyroid nodules and differentiated thyroid cancer. Keywords: papillary thyroid cancer, thyroid surgery İletişim Bilgileri Sorumlu Yazar: Yalın İŞCAN Yazışma Adresi: Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Genel Cerrahi Kliniği, İstanbul, Türkiye Tel: +90 542 804 9232 E-Posta: [email protected] Makalenin Geliş Tarihi: 02.11.2015 Makalenin Kabul Tarihi: 01.12.2015 - 120 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ GİRİŞ Tiroid nodüleri günlük pratiğimizde yaygın bir klinik problemdir. İyot yetersizliği olan bölgelerde kadınlarda %5 ve erkeklerde %1 oranında tiroid nodüllerinin palpe edilebildiğini bazı epidemiyolojik çalışmalar göstermiştir (1, 2). Toplumda rastlantısal olarak yapılan yüksek çözünürlüklü tiroid ultrasonografisinde ise %19-68 oranında (yaşlılarda ve kadınlarda daha yüksek oranda olarak) tiroid nodülü saptanmıştır (3). Değerlendirilen tiroid nodüllerinde ise %7-15 oranında yaşa, cinsiyete, radyasyon hikayesine, aile geçmişine ve diğer faktörlere bağlı olarak tiroid kanseri tanısı konulmuştur (4, 5). Tiroid kanserlerinin %90-95’ini foliküler hücre kaynaklı iyi diferansiye tümörler oluşturmaktadır. Diferansiye tiroid kanserlerinin yaklaşık %85’i papiller, %10’u folliküler tiroid kanseri olup, %3’ünü ise Hürthle hücreli veya oksifilik hücreli kanserlerdir. Medüller tiroid kanseri, tiroid kanserlerinin yaklaşık % 6’sını oluşturur ve bunların da %20-30’u Multipl Endokrin Neoplazi sendromlarına eşlik eden ailevi kanserlerdir. Anaplastik kanser tiroid kanserleri arasında en agresif seyreden tür olup tiroid kanserlerinin yaklaşık %1’ini oluşturur. Anaplastik tiroid kanseri iyot eksikliği olan bölgelerde daha sık görülmektedir (6). Papiller tiroid kanserleri diferansiye tiroid kanserlerinin en sık görülen türü olup 2010 yılında ABD’de bildirilen 44670 tiroid kanseri olgusunun %90’ını PTK’nın oluşturduğu saptanmıştır (7). Papiller tiroid kanserinin yaşa göre düzeltilmiş insidansı son 25 yılda iki kat artmıştır (8). Papiller tiroid kanseri 20-50 yaş aralığında, kadınlarda ve iyottan zengin bölgelerde daha sık görülür. Papiller tiroid kanseri yavaş seyirli ve prognozu iyi bir kanser olup 20 yıllık sağkalım oranları % 90’ın üzerindedir. Papiller tiroid kanserinin belirli sitolojik alt grupları (tall hücre varyant, kolumnar hücreli varyant, diffüz skleroz varyant) daha kötü progoza sahiptir. Papiller tiroid kanserinin en önemli özellikleri %30-80 arasında değişen sıklıkta bölgesel lenf gangliyonlarına metastaz yapması ve multisentrik olmasıdır (9, 12). Papiller mikrokanser, Dünya Sağlık Örgütünün tiroid tümörleri sınıflamasında yaptığı en büyük çapı 1 cm ve altında olan tiroid papiller kanserleri olarak tanımlanmıştır (13). Çoğu PMK malignite dışı yapılmış tiroid cerrahisi sonrası ya da tiroid hastalıkları dışı nedenlerle ölmüş hastalarda otopside rastlantısal olarak saptanmıştır. Bazı otopsi serilerinde PMK %2.3 ve %5.2 oranlarında saptanmış- tır (14, 15). Yüksek rezolüsyonlu USG’nin ve İİAB’nin tanı kriterlerinin gelişmesi ile rastlantısal saptanan non-palpable tiroid nodüllerinin ve PMK’nın oranı artmıştır (16). Tiroid nodül ve kanserinin algoritmasında 1 cm ve altındaki nodüllere yaklaşım, ameliyat öncesinde planlanacak olan cerrahinin genişliği ve ameliyat sonrasındaki tedavi ve takip şekli günümüzde halen tartışılmalıdır (17). PMK’ların klinik seyri mükemmel olup nadiren uzak metastazlara da sebep olarak kötü bir klinik seyir gösterebilirler (18, 19). Tiroid Nodüllerinin Değerlendirilmesi Tiroid bezi içindeki radyolojik olarak farklılık gösteren doku, tiroid nodülü olarak tanımlanmaktadır fakat nadiren palpe edilen nodüller, radyoloji olarak farkılık göstermeyip nodül tanımı dışında kalmaktadırlar (20). Palpe edilemeyip ultrason ile görüntülenen ya da diğer görüntüleme eşliğinde rastlantısal olarak saptanan nodüller ‘insidentaloma’ olarak adlandırılmaktadır. Aynı boyuttaki insidentalomalar ile palpe edilip saptanan tiroid nodüllerinin tiroid kanseri açısından eş değer riske sahip olduğu bilinmektedir (21). Genellikle, 1 cm’den büyük tiroid nodüller daha yüksek kanser olma potansiyeline sahip oldukları için değerlendirilmelidirler. Nadir olarak, 1 cm’in altındaki tiroid nodüllerin de ise malignite şüpheli radyolojik bulgular, patolojik lenfadenopati varlığı, çocukluk çağında baş-boyun radyoterapi hikayesi veya radyasyon maruziyeti, bir ya da daha fazla birinci derece akrabalarda tiroid kanseri varlığında ileri değerlendirme yapılmalıdır (17). Ailede tiroid kanseri hikayesi varlığı tiroid nodül değerlendirme algoritmasında önemli bir yer teşkil etmesine rağmen, bu grup hastalarda rutin bir tiroid kanser tarama programı önerilmemektedir (17, 22, 23) Rastlantısal ya da palpe edilerek saptanan tiroid nodüllerinde sonrasında ilk olarak muhakkak tiroid sitimülan hormona (TSH) bakılması önerilmektedir. TSH normalin altında ise tiroid sintigrafisi yapılması, normal ya da normalin üstünde ise tiroid sintigrafisininin kesinlikle yapılmaması güncel kılavuzlarda önerilmektedir (17). Tiroid Nodülleri ve PET Pozitron emisyon tomografisi (PET) malignite ve malignite dışı hastalıklarda artan sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır. Primer hastalık haricinde eş zamanlı olarak tiroid dokusu fokal - 121 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Yalın İşcan ve Ark. ya da yaygın olarak tutulum göstermektedir. Güncel çalışmalar ve kılavuzların fokal tutulumlarda tiroid dokusunun ultrasonografi ile tekrar değerlendirilmesini ve tutulum gösteren nodülden biopsi yapılması gerektiği önerilmektedir. Fakat yaygın tutulum gösteren tiroid dokusunun tiroidit olarak kabul edilip, biopsinin gerekli olmadığı savunulmaktadır (17, 24-26). Tiroid Ultrasonografisi ve İnce İğne Aspirasyon Biopsisi Bilinen ya da şüpheli olan tüm tiroid nodüllerinin ve servikal lenf nodlarının değerlendirilmesinde tanısal tiroid ve boyun ultrasonografisinin mutlaka yapılması önerilmektedir (17). Tiroid nodülün üç boyutlu büyüklüğü, tiroid dokusunda yerleşimi, kistik-solid içeriği, ekojenitesi, sınırlarının özelliği, damarlanması ve kalsifikasyon gibi özellikleri bize malignite şüphesi uyandırıp ince iğne aspirasyon biopsisine (İİAB) yönlendirmektedir (Tablo 1). İİAB, şüpheli olan tiroid nodüllerinde tek yapılması gereken girişimsel işlemdir ve ultrasonografi eşliğinde yapılması yetersiz ve yanlış negatif sonuçları azalttığı birçok çalışmada gösterilmiştir (27, 28). Bir cm’den büyük yüksek ve orta derece şüpheli nodüllerden mutlaka İİAB yapılmalıdır, 2 cm’den büyük ve çok düşük derece şüpheli tiroid nodüllerinde biopsi yapılabilir fakat ultrasonografi ile takip öneren görüşlerde mevcuttur. Tamamen kistik ve malignite şüphesi çok düşük 1 cm altındak nodüllere İİAB önerilmemektedir (Tablo 1). Tiroid biyopsileri, Bethesda tiroid sitopatoloji sınıflama sistemi adı altında 6 grupta adlandırılmaktadır (29, 30). • Tanısal olmayan • Benign • Önemi belirsiz atipi veya önemi belirsiz foliküler lezyon (AUS/FLUS); • Foliküler neoplazi şüphesi veya foliküler neoplazi, Hürthle hücre neoplazi açısından şüpheli • Malignite şüphesi • Malign Tanısal olmayan sitoloji sonrasında genellikle biopsi tekrarı yapılır, fakat tekrar tanısal olmayan sonuç alındığında ultrasonografi ile takip ya da cerrahi örnekleme halen tartışmalıdır. Şüpheli sonografik özellikler ya da nodülün iki boyutunda %20den fazla büyüme varlığında cerrahi tedavi düşünülebilir (17). Benign gelen sitoloji sonrası ileri bir görüntülemeye ya da tedaviye gerek duyulmamaktadır. Malignite şüphesi ya da malign olgularda cerrahi tedavi altın standarttır fakat güncel kılavuzlar ve tartışmalar aşağıda tanımlanan hasta gruplarında yakın konservatif takip ve tedavi cerrahiye alternatif olarak düşünülmektedir (17). • Çok az riskli tümör özelliğindeki hastalar (klinik olarak metastaz ve lokal invazyon yapmamış ve agresiv özellik gösterdiği görülmemiş papiller mikrokarsinom) • Ko-morbid hastalıklar nedeni ile yüksek cerrahi riskli hastalar • Kısa ömür biçilen hasta grubu (ciddi kardiyopulmoner hastalık, çok ileri yaş, başka maligniteler) • Öncelikle tedavi edilmesi gereken eş zamanlı hastalıkları Tablo 1: Sonografik Malignite Kriterleri. Sonografik Malignite Riski Sonografik Özellikler Tahmini Malignite Riski İİAB Yüksek Şüpheli Solid hipoekoik nodül ya da solid-kistik nodül beraberinde en az biri ve fazlası olan: düzensiz sınır, mikrokalsifikasyon, ekstratiroidal yayılım, uzunluğun genişlikten fazla olması, yumuşak doku ile beraber çerçeve kalsifikasyonu > %70-90 > 1 cm önerilir Orta Derecede Şüpheli Düzgün sınırlı hipoekoik solid nodül (Mikrokalsifikasyon, ekstratiroidal yayılım, uzunluğun genişlikten fazla olmadan ) %10-20 > 1 cm önerilir Az Şüpheli İzoekoik ya da hiperekoik solid nodül, ya da dış kısımda solid alanlı kısmi kistik nodül (mikro kalsifikasyon, düzensiz sınır, ekstratiroidal yayılım ve uzunluğun genişlikten fazla olmadan) %5-10 > 1.5 cm önerilir Çok Az Şüpheli Süngerimsi ya da kısmi kistik nodül (yükseki orta ve az şüpheli gruplarda tanımlanan hiçbir özelliği olmayan) < %3 > 2 cm önerilir. Biopsisiz takip, kabul edilebilir bir seçenektir. Benign Tamamen kistik nodül (solid kısım yok) < %1 Gerek yok. - 122 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Yalın İşcan ve Ark. Önemi belirsiz atipi veya önemi belirsiz foliküler lezyon varlığında tekrar biopsi yapılması ve mükerrer tekrarlarda tanısal cerrahi tedavi önerilmektedir. Bu konuda en yeni tartışmalar ve öneriler İİAB ile yapılan moleküler testlerdir (BRAF mutasyonu ya da 7. gen mutasyon belirteç paneli BRAF, RAS, RET / PTC, PAX8 / PPARγ) (31, 34). Foliküler neoplazi şüphesi ve hürtle hücre neoplazi şüphesinde tanısal cerrahi ön plandadır ve bu hastalarda da moleküler testler anlamlılık kazanmıştır (17). Multinodüler guatr olan hastalarda her nodül soliter nodüle yaklaşım gibi çoklu İİAB’leri ile değerlendirilmelidirler. Fakat hiçbir nodülde kanser şüpheli sonografik bulgu saptanamazsa en büyük nodülden biopsi denenebilir ya da yakın sonografik takip altına alınabilirler. Benign tiroid nodüllerinde rutin TSH supresyon tedavisi önerilmemektedir. İyot yetmezliği şüphesi olan olgularda iyot replasmanı yapılması önerilmektedir (35, 36). Tekrarlayan biopsilerde benign olan 4 cm’den büyük asemptomatik nodüllere cerrahi yapılmasını destekleyen görüşler mevcuttur. Fakat büyüyen asemptomatik benign nodüllerin takibi ultrasonografi ile yapılması güncel kılavuzlarda daha kuvvetli olarak desteklenmiştir Benign kistik nodüller kozmetik ya da bası semptomları olmadıkça, konservatif takip edilebileceği önerilmiştir, semptom varlığında tekrarlayan aspirasyonlar, etanol ablasyonu ya da cerrahi uygulanabileceği desteklenmektedir (17). Papiller Tiroid Kanserinde Cerrahi Tedavi İlkeleri Amerikan Tiroid Birliğinin (ATA) 2015 yılında yayınladığı güncel kılavuzda tiroid kanserindeki cerrahi prensipler 6 ana başlıkta toplanmıştır (17). 1. Kapsülü aşmış primer tümörün ve klinik olarak anlamlı metastatik lenf nodlarının tümüyle çıkarılması. 2. Yeterli cerrahi, TSH baskısı ve radyoaktif iyot ablasyon ile nüks ve metastaz riski azaltılmalıdır. 3. Ameliyat sonrası radyoaktif iyot tedavisinden faydanabilmek için ilk cerrahide tüm tiroid dokusu çıkarılmalıdır. 4. Doğru evreleme ve risk sınıflaması yapılmalıdır. 5. Nüksü yakalamak için uzun dönem takip bırakılmamalıdır. 6. Tedaviye bağlı morbidite en aza indirilmelidir. Cerrahi genişlik ve cerrahın tecrübesi ameliyat komplikasyonlarında önemli rol oynamaktadır. Ameliyat Öncesi Hazırlık Malignite şüphesi ve maligite tanısı ile tiroidektomi planlanacak tüm hastalara tiroidve servikal ultrasonografi yapılmalıdır (37). En küçük çapı 8-10 mm sonografik olarak metastaz şüpheli lenf nodlarından ultrasonografi eşliğinden biopsi yapılmalıdır. Seçilmiş bazı hasta gruplarında şüpheli lenf nodlarına İİAB ile tiroglobulin yıkama sıvısı (Tg-washout) yapılabilir (38). İnvazyon şüphesi olan büyük tümörlerde kontrastlı kesitsel boyun görüntülemeleri (bilgisayarlı tomografi/magnetik rezonans görüntüleme) önerilmektedir. Tiroid kanseri tanılı hastalarda rutin PET endikasyonu bulunmamaktadır (17, 39). Ameliyat öncesi muhakkak hasta ile ses değerlendirilmesi yapılmalıdır. Ameliyat öncesi ses değişikliği, boyun/göğüs cerrahisi geçmişi ve servikal santral metastaz veya posterior ekstratiroidal yayılımı bilinen hastalarda ameliyat öncesinde mutlaka larengoskopi ile vokal kord muayenesi yapılmalıdır (17). Ameliyat öncesinde rutin tiroglobulin ve anti-troglobulin ölçümü önerilmemektedir (17). Cerrahi Tedavinin Genişliği Belirgin ekstratiroidal yayılımı olan, 4 cm’den büyük tümör, uzak metastaz ve metastatik lenf nodu olan hastalarda herhangi bir kontraendikasyon yoksa başlangıç cerrahi tedavisi tüm tümöral dokunun çıkarıldığı total/totale yakın total tiroidektomi olmalıdır. 1 cm ve 4 cm arasında, tiroid dışı invazyonu olmayan ve klinik olarak ispatlanmış metastazı bulunmayan hastalarda total/totale yakın total tiroidektomi ya da tek taraflı lobektomi uygulanabilir. Lobektomi düşük riskli hastalarda yeterli tedavi olabilir fakat hasta seçimi, radyoaktif iyot tedavi seçenekleri ve hastalık takibi açısından total tiroidektomi de bir seçenek olabilir. Eğer 1 cm’den küçük, tek taraflı, lenf nodu negatif, ekstratiroidal yayılımı olmayan düşük riskli hastalarda lobektomi yeterli cerrahi tedavi seçeneği sayılabilir (17). Lenf Nodu Diseksiyonu Terapötik santral lenf nodu diseksiyonu (6. bölge) klinik olarak metastatik lenf nodları varlığında total tiroidektomiye eklenmesi kuvvetle önerilmektedir. Profilaktik santral boyun diseksiyonu klinik olarak büyük tümörü olan (T3/T4) papiller tiroid kanseri hastalarında ya da lateral servikal metastaz varlığında yapılması düşük kanıt düzeyinde zayıf olarak önerilmektedir. Profilaktif santral boyun diseksiyonsuz tiroidektomi küçük, noninvaziv ve klinik olarak lenf nodu negatif hastalarda uygun olarak gösterilmiştir. Biopsi ile ispatlanmış lateral - 123 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ servikal lenfadenopatide teröpatik lateral lenf nodu biyopsisi yapılmalıdır (17). Ses ve Paratiroid Dokusun Korunması Güncel kılavuzlar ve cerrahi tecrübe, paratiroid dokularının ameliyat sırasında görülmesi ve kanlanmalarının korunması dışında herhangi bir korunma önermemektedirler (17). Rekürren larengeal sinir ve süperior larengeal sinirin eksternal dalının görülüp korunmasının kuvvetle önermektedirler. Güncel kılavuz son on yılda popüler hale gelen ameliyat sırasında sinir sitimülasyonunu (görüntülemeli ya da görüntülemesiz) düşük kanıt düzeyi ile zayıf olarak önermektedir (17, 40). Tiroidektomi Sonrası Risk ve Tedavinin Belirlenmesi Ameliyat sonrası sitimule edilmiş TSH altında bakılan tiroglobulin değerleri remnant tiroid dokusu ve gelecekteki hastalık nüksünü gösteren en iyi belirteçlerden biridir. Diğer remnant doku için tanısal değeri yüksek olan görüntüleme yöntemi ameliyat sonrası radyoiyot tüm vücut taramasıdır. Radyoaktif iyot tedavisi, bakiye doku ablasyonunda düşük riskli hastalarda rutin olarak önerilmemektedir. Hastalık takibi, hasta seçimi gibi diğer etmenler RAI kararında rol oynamaktadır. Orta ve yüksek riskli hasta gruplarında RAI tedavisi hasta bazında doz ayarlanarak uygulanması önerilmeltedir. Tedavi öncesi tiroid replasmanının 3-4 hafta önce kesilmesi ve TSH değerinin 30 mIU/L üzerine çıkması ablasyon tedavi için optimal koşullardır. Ablasyon tedavisi sonrası yüksek riskli hastalar için TSH seviyesinin 0.1 mIU/L altında tutuması kuvvetle önerilmektedir. Orta ve düşük riskli hastaların TSH seviyeleri 0.1 ile 2 mIU/L arasında tutulması genel olarak hedeflenen tedavi yöntemidir (17). SONUÇ Görüntüleme yöntemlerine rahat ulaşım ve tanısal yöntemlerdeki gelişme sayesinde tiroid nodülleri ve tiroid kanseri günlük pratiğimizi her gün artarak meşgul etmektedir. Güncel kılavuzların önerileri dışına çıkıldığında benign hastalar daha sıklıkla takip edilmekte ya da malignite tanısı almış tiroid kanserleri rutin önerilerden fazla ya da az tedavi edilmektedir. Uluslararası yayınlanan tiroid kanser cerrahisi kılavuzlarını ülkemizde yaygın şeklide kullanımı hem ortak bir tanı ve tedavi dili oluşturacağını hem de gereksiz poliklinik, laboratuar ve ameliyathane yükünü azaltacağını düşünüyoruz. KAYNAKLAR 1. Vander JB, Gaston EA, Dawber TR. 1968 The significance of nontoxic thyroid nodules. Final report of a 15year study of the incidence of thyroid malignancy. Ann Intern Med 69:537-540 2. Tunbridge WM, Evered DC, Hall R, Appleton D, Brewis M, Clark F, et all. The spectrum of thyroid disease in a community: the Whickham survey. Clin Endocrinol (Oxf) 7:481-493 3. Guth S, Theune U, Aberle J, Galach A, Bamberger CM. 2009 Very high prevalence of thyroid nodules detected by high frequency (13 MHz) ultrasound examination. Eur J Clin Invest 39:699-706 4. Hegedus L 2004 Clinical practice. The thyroid nodule. N Engl J Med 351:1764-1771 5. Mandel SJ 2004 A 64-year-old woman with a thyroid nodule. JAMA 292:2632-2642 6. Hanks JB. Thyroid. In Townsend CM, Beauchamp RD, Evers BM, Mattox KL, Textbook of Surgery, 17th ed. Philadelphia, Elsevier Saunders. 2004; chap. 34:947983. 7. Jemal A, Siegel R, Xu J, Ward E. Cancer statistics, 2010. CA Cancer J Clin. 2010;60(5):277-300. 8. Cancer incidance and mortality in Hong Kong, 19832006. Hong Kong Cancer Registry, Hong Kong. www3. ha.org.hk/cancereg/e_stat.asp. 9. Cooper DS, Doherty GM, Haugen BR, Kloos RT, Lee SL, Mandel SJ, Mazzaferi EL et all. American Thyroid Association (ATA) Guidelines Taskforce on Thyroid Nodules and Differentiated Thyroid Cancer, Thyroid. 2009 Nov;19(11):1167-1214 10. Suliburk J, Delbridge L. Surgical Management of Well-differentiated Thyroid Cancer: State of the Art. Surg Clin North Am, 2009 Oct,89(5):1171-91 11. Reiners C,Dietlein M, Luster M. Radio-iodine Therapy in Differentiated Thyroid Cancer: Indications and Procedures. Best Practice & Research Clinical Endocrinology & Metabolism, 2008 Dec,22(6):989 1007. 12. Dralle H, Maches A. Surgical Approaches in Thyroid Cancer and Lymph-node Metastases. Best Pract Res Clin Endocrinol Metab, 2008 Dec;22(6):971-87. 13. Hedinger C, Williams ED, Sobin LH. Histological typing of thyroid tumors, volume 11. Berlin: Springer, 1988 14. Fukunaga FH; Yatani R. Geographic pathology of occult tyroid carcinomas, Cancer 1975;36:1095-1099 15. Harach HR, Franssila KO, Wasenius VM. Occult papillary carcinoma of the thyroid: a ‘normal’ finding in Finland; a systematic autopsy study. Cancer 1985;56:531-538 16. Papini E, Guglielmi R, Bianchini A, Crescenzi A, Taccogna S, Nardi F, Panunzi C, Rinaldi R, Toscano V, Pacella CM. (2002) Risk of malignancy in nonpalpable thyroid nodules: predictive value of ultrasound and color-Doppler features. J Clin Endocrinol Metab 87:1941 – 1946 - 124 - CiLT:2 SAYI:3 YIL:2015 Yalın İşcan ve Ark. 17. Haugen BR Md, Alexander EK, Bible KC, Doherty G, Mandel SJ, Nikiforov YE, et all. 2015 American Thyroid Association Management Guidelines for Adult Patients with Thyroid Nodules and Differentiated Thyroid Cancer. Thyroid. 2015 Oct 14. Epub ahead of print 18. Hay ID, Grant CS, van Heerden JA, Goellner JR, Ebersold JR, Bergstralh EJ. (1992) Papillary thyroid microcarcinoma: a study of 535 cases observed in a 50year period. Surgery 112:1139-1147 19. Giordano D, Gradoni P, Oretti G, Molina E, Ferri T. (2010) Treatment and prognostic factors of papillary thyroid microcarcinoma. Clin Otolaryngol 35: 118 – 124 20. Marqusee E, Benson CB, Frates MC, Doubilet PM, Larsen PR, Cibas ES, Mandel SJ Usefulness of ultrasonography in the management of nodular thyroid disease. Ann Intern Med 2000. 133:696-700 21. Hagag P, Strauss S, Weiss M. Role of ultrasoundguided fine-needle aspiration biopsy in evaluation of nonpalpable thyroid nodules. Thyroid 1998. 8:989-995 22. Charkes ND. On the prevalence of familial nonmedullary thyroid cancer in multiply affected kindreds. Thyroid 2006 16:181-186 23. Capezzone M, Marchisotta S, Cantara S, Busonero G, Brilli L, Pazaitou-Panayiotou K, et all. Familial nonmedullary thyroid carcinoma displays the features of clinical anticipation suggestive of a distinct biological entity. Endocr Relat Cancer 2008 15:1075-1081 24. Soelberg KK, Bonnema SJ, Brix TH, Hegedus L. Risk of malignancy in thyroid incidentalomas detected by 18F-fluorodeoxyglucose positron emission tomography: a systematic review. 2012 Thyroid 22:918-925 25. Chen W, Parsons M, Torigian DA, Zhuang H, Alavi A. Evaluation of thyroid FDG uptake incidentally identified on FDG-PET/CT imaging. 2009 Nucl Med Commun 30:240-244 26. Nishimori H, Tabah R, Hickeson M, How J. Incidental thyroid “PETomas”: clinical significance and novel description of the self-resolving variant of focal FDGPET thyroid uptake. Can J Surg 2011 54:83-88 27. Hall TL, Layfield LJ, Philippe A, Rosenthal DL. Sources of diagnostic error in fine needle aspiration of the thyroid. Cancer 1989 63:718-725 28. Alexander EK, Heering JP, Benson CB, Frates MC, Doubilet PM, Cibas ES, Marqusee E. Assessment of nondiagnostic ultrasound-guided fine needle aspirations of thyroid nodules. J Clin Endocrinol Metab 2002 87:4924-4927 29. Baloch ZW, LiVolsi VA, Asa SL, Rosai J, Merino MJ, Randolph G, et all. Diagnostic terminology and morphologic criteria for cytologic diagnosis of thyroid lesions: a synopsis of the National Cancer Institute Thyroid FineNeedle Aspiration State of the Science Conference. Diagn Cytopathol 2008. 36:425-437 30. Crippa S, Mazzucchelli L, Cibas ES, Ali SZ The Bethesda System for reporting thyroid fine-needle aspiration specimens. Am J Clin Pathol 2010. 134:343-344 31. Nikiforov YE, Ohori NP, Hodak SP, Carty SE, LeBeau SO, Ferris RL, et all. Impact of mutational testing on the diagnosis and management of patients with cytologically indeterminate thyroid nodules: a prospective analysis of 1056 FNA samples. J Clin Endocrinol Metab 201196:3390-3397 32. Alexander EK, Kennedy GC, Baloch ZW, Cibas ES, Chudova D, Diggans Jet all. Preoperative diagnosis of benign thyroid nodules with indeterminate cytology. N Engl J Med 2012 367:705-715 33. Bartolazzi A, Orlandi F, Saggiorato E, Volante M, Arecco F, Rossetto R, et all. Galectin-3-expression analysis in the surgical selection of follicular thyroid nodules with indeterminate fine-needle aspiration cytology: a prospective multicentre study. Lancet Oncol 2008. 9:543-549 34. Nikiforov YE, Steward DL, Robinson-Smith TM, Haugen BR, Klopper JP, Zhu Z, et all. Molecular testing for mutations in improving the fine-needle aspiration diagnosis of thyroid nodules. J Clin Endocrinol Metab 2009 94:2092-2098 35. Sdano MT, Falciglia M, Welge JA, Steward DL. Efficacy of thyroid hormone suppression for benign thyroid nodules: meta-analysis of randomized trials. Otolaryngol Head Neck Surg 2005 133:391-396 36. Grussendorf M, Reiners C, Paschke R, Wegscheider K 2011 Reduction of thyroid nodule volume by levothyroxine and iodine alone and in combination: a randomized, placebo-controlled trial. J Clin Endocrinol Metab 96:2786-2795 37. Grussendorf M, Reiners C, Paschke R, Wegscheider K. Reduction of thyroid nodule volume by levothyroxine and iodine alone and in combination: a randomized, placebo-controlled trial. J Clin Endocrinol Metab 2011 96:2786-2795 38. Snozek CL, Chambers EP, Reading CC, Sebo TJ, Sistrunk JW, Singh RJ, Grebe SK. Serum thyroglobulin, high-resolution ultrasound, and lymph node thyroglobulin in diagnosis of differentiated thyroid carcinoma nodal metastases. J Clin Endocrinol Metab 2007. 92:42784281 39. Yeh MW, Bauer AJ, Bernet VA, Ferris RL, Loevner LA, Mandel SJ, et all. American Thyroid Association Statement on Preoperative Imaging for Thyroid Cancer Surgery. Thyroid 2015 25:3-14 40. Pisanu A, Porceddu G, Podda M, Cois A, Uccheddu A. Systematic review with meta-analysis of studies comparing intraoperative neuromonitoring of recurrent laryngeal nerves versus visualization alone during thyroidectomy. 2014. J Surg Res 188:152- 161 - 125 - BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ - 2015 YILI, 2. CİLT SAYI:1, 2, 3 - GENEL İNDEKS CİLT: 2 SAYI: 3 CİLT: 2 SAYI: 2 CİLT: 2 SAYI: 1 KONU YAZAR SAYFA Mean Platelet Volume in Patient with Acute Ischemic Stroke Eren Gözke, Pelin Doğan Ak, Selgin Biber 1-4 Effects of Vitamin D Supplementation on Cardiac Functions Seval Ay, Ali Özdemir, Zeynep Demet İlgezdi, Gökhan Karakaya, Ali Burkan Akyıldız Can Özdemir Tuzer, Birgül Özen, Ayşegül Dalbeler 5-8 Helicobacter Pylori and Urinary System Stones: Any Relation and How? Çağlar Yıldırım, Serkan Akan, Numan Doğu Güner, Ayhan Verit Geriatrik Hasta ve Weaning Problemleri Ayşenur Arık Cistir, Nur Akgün, Mine Özkaraman, Murat Demirel Firdevs Karadoğan, Ceren Köksal 14-20 Yoğun Bakımda Yüzey Antiseptiklerinin Karşılaştırılması Y. Kuplay, N. Akgün, Ö. Alıcı, H. Aydın, G. Turan, C. Ağalar 21-25 Bir Oksimetolon Yan Etkisi: Rabdomyoliz Emre Salçın, Serkan Emre Eroğlu, Ömer Faruk Çelik, Haldun Akoğlu Özge Onur, Arzu Denizbaşı 26-27 Postpartum Başağrısı Beraberinde Ne Getirebilir? Arzu Yıldırım Ar, Güldem Turan, Öznur Demiroluk, Yıldız Yiğit Kuplay Damla Kırım, Fatma Nur Akgün 28-30 Ondört Yaşında Erkek Hastada Bılateral Kladikasyo (Bılateral Poplıteal Entrapment Sendromu) Serkan Burç Deşer, Mustafa Kemal Demirağ 31-34 Uzun Süreli Proton Pompa İnhibitörü Kullanımı ve Komplikasyonları Ali Özdemir, Nalan Okuroğlu 35-42 Comparison of Non-HDL Cholesterol Levels in Patients with Dipper Hypertension and Non-dipper Hypertension Mustafa Erdoğan, Seydahmet Akın, Sinan Kazan, Cumali Yalçın Didem Kılıç, Aydın, Özcan Keskin, Mehmet Aliustaoğlu 43-46 The Efficiency of Subtenon Anesthesia Used in Strabismus Surgery Ayşe Yeşim Oral, Özlen R. Özgür, Yelda Özkurt, Ayşin Kaplan, Aysu K. Arsan 47-49 Sosyal ve Medikal Aciliyet: Sentetik Kannabinoidlere Genel Bakış ve Retrospektif Bir Çalışma Ceren Köksal, Cem Nazikoğlu, Yıldız Yiğit Kuplay, Arzu Yıldırım Ar Halil Buluç, Güldem Turan, Fatma Nur Akgün 50-54 Terminal Dönem Böbrek Yetmezliği Olan Hastalarda Hemodiyalizin Akciğer Fonksiyonlarına ve Arter Kan Gazları Üzerine Etkisi Güven Koç, Ayşegül Dalbeler, Hasan Çakır Gülçin Güngör Olçum, Yüksel Altuntaş 55-58 İki Farklı Fekal Drenaj Sisteminin Karşılaştırılması Güldem Turan, Nur Akgün, Berna Ayanoğlu Taş Ceren Karip, Münire Kabukçu 59-62 Nadir Bir Konstipasyon Sebebi: Bartter Sendromu Hanife Çetınkaya, Sinan Kazan, Seydahmet Akın, Bilge Kalkan Mustafa Erdoğan, Didem Kılıç Aydın, Mehmet Alıustaoğlu 63-65 A Successful Renal Transplantation in A Diabetic Male Patient with Calciphylaxis: A Case Report Funda Türkmen, Ali Özdemir, Can Sevinç, İbrahim Berber Şener Zengin, Osman Çengel 66-70 Elevated Circulating Ca 15.3 Level in Hypersensitivity Pneumonitis: A Case Report Ali Özdemir, Ezgi Ersoy, Can Sevinç, Elvan Işık 71-73 İntraperitoneal İdrar Kaçağına Bağlı Psödoazotemi Süleyman Baş, Mustafa Güneş, Funda Müşerref Türkmen, Öznur Sadioğlu Çağdaş Okan Akyüz, Zehra Büyükyazıcı, Derya Şenel Yıldız, Alper Bayrak 74-76 Kolloid mi Kristalloid mi: Niçin? Hangisi? Ne Zaman? Öznur Demiroluk 77-84 Endoskopik Girişimlerde Sedasyon Uygulamasında İntegrated Pulmonary İndeksi Güldem Turan, Berna Ayanoğlu Taş, Öznur Demiroluk, Arzu Yıldırım Ar Firdevs Karadoğan, Nuriye Esen Bulut, Fatma Nur Akgün 85-88 Glucose Variability And Mean Platelet Volume Ali Ozdemir, Yasar Sertbas, Aysegul Dalbeler, Kerem Abacar, Abdurrahman Yigit Nalan Okuroglu, Seda Sancak 89-93 İnguinal Herni Onarımı Sonrası Hasta Kontrollü Rejyonel Analjezi Ceren Şanlı Karip, Bora Karip, Fatma Nur Akgün, Berna Ayanoğlu Taş Mehmet Okuducu, Timuçin Aydın, Kemal Memişoğlu 94-99 Konka Büllöza Septal Devıasyon İlişkisi ve Septal Deviasyonu Olan Hastalarda Preoperatif Paranazal Sinüs Tomografisinin Değeri Emrah Tekdemir, Arzu Tatlıpınar, Serhan Keskin, Tuğba Aslan Dündar 100-102 Ankilozan Spondilitli Hastalarda Nöropatik Ağrı Erkan Mesci, Nilgün Mesci, Ercan Madenci, Ali İhsan Kadıoğlu 103-107 A Fatal Case of Anti-NMDA Receptor Encephalitis: A Case Report Eren Gözke, Nur Akgün, Zehra Aktan, Dilek Erdoğan Arı, S. Sinem Taşdemir Ceren Karip, Özlem Alıcı, Canan Ağalar 108-112 Ağız Tabanı Dermoid Kisti: Olgu Sunumu M. Emrah Kınal, Vehip Beyazgün, Arzu Tatlıpınar, Nurver Özbay 113-116 Ketiapin ve Olanzapinin Birlikte Tek Doz Kullanımından Sonra Gelişen Priapizm Olgusu Sinan Kazan, Nalan Akıncı, Ali Yılmaz 117-119 Papiller Tiroid Kanserinde Güncel Cerrahi Tedavi Yalın İşcan, Ender Onur, Mehmet Okuducu, Birol Ağca, Ayşe Tuba Fersahoğlu Cihan Şahan, Aziz Bora Karip, Kemal Memişoğlu 120-125 9-13
Benzer belgeler
Kronik Hepatit C hastalarında pegile interferon-ribavirin
Introduction: In the endoscopic procedures, monitorization of respiratory parameters is important as well as hemodynamic parameters. As the
area which is used by the operator and the airway
control...