uğur tütüneker hf107
Transkript
uğur tütüneker hf107
Uğur Tütüneker Yayın Koordinatörü İlker Yılmaz Editörler Emre Çelik Rafet Baran Eryılmaz Yazarlar Fırat Topal Ilgaz Çınar Kerem Akbaş Rıdvan Erdem Uğur Karakullukçu Geçtiğimiz sezon Akhisar Belediyespor’un kısıtlı bütçesiyle Spor Toto Süper Lig’de kalma yarışı, taraflı-tarafsız birçok kişinin dikkatini çekerken; takımın oynadığı oyun ve oluşturduğu intibadan dolayı da büyük bir sempati ve destek kazanmıştı. Bu sezon ise Akhisar Belediyespor’a deyim yerindeyse bir kardeş daha geldi. Torku Konyaspor, geçtiğimiz sezon PTT 1’inci Lig’den çıkma ümitleri tükenmişken Uğur Tütüneker ile birlikte rüya gibi bir sezon geçirerek STSL’e merhaba dedi ama hikâye daha bitmedi... Kısıtlı bütçe ve şartlardan dolayı adım atma konusunda geç kalan Konyaspor’un bu sezon neler yapabileceğini Uğur Tütüneker ile konuştuk, Konya ekibini bekleyenleri bir de biz değerlendirdik. Torku Konyaspor’un yanı sıra bu haftaya damga vuran Ziraat Türkiye Kupası da sayfalarımızdaki yerini aldı. Önce Fenerbahçe cephesi turnuvaya veda ederken gündeme damga vuran konu Abdullah Kığılı’nın ekonomik açıdan Fenerbahçe’nin kârlı çıktığını iddia ettiği açıklamaların ardından biz de skorlara değil bu demece odaklanmayı tercih ettik. Ayrıca Reha Kapsal ile yeni bir başlangıç hedefleyen Şanlıurfaspor’u nelerin beklediğini, La Liga’da ligin dibine demir atan Real Betis’i, gösterdiği inanılmaz performansla Lille’i tekrar üst sıralara taşıyan Victor Enyeama’yı ve okuduğunuz zaman oldukça tanıdık gelecek olan Pohang Steelers’ın inanılmaz şampiyonluk yolculuğunu da bu sayıda bulabileceksiniz. Keyifli okumalar, Emre Çelik [email protected] [email protected] #107 BU SAYIDA Torku Konyaspor Özel Uğur Tütüneker Kısıtlı imkânlara sahip Konyaspor’u STSL’ye taşıyan Tütüneker, macerasını ve planlarını Hayatım Futbol’a anlattı. Konyaspor lige tutunabilecek mi? Geçtiğimiz sezon başlayan Konyaspor’un peri masalı nasıl devam edecek? FM efsanesinden Ligue 1 devine Nijeryalı eldivenin ‘Enyeamametre’ye dönüşme hikayesi... 90+6’da gelen şampiyonluk Kore Ligi efsanevi bir kapanışa sahne oldu. Marbella’nın lâneti Önce Jesus Gil, şimdi de Jose Maria del Nido. İspanyol devlerinin başkanlarını yakan yer... Kupa neden değersiz? “Kupa ekonomik külfet” klişesinin altında yatan gerçekler... Ne kadar ekmek, o kadar köfte Real Betis’te yönetim son sırada olmanın faturasını Pepe Mel’e kesti ama kötü gidişin nedenleri hocadan ibaret değil. Yine yeniden yeni sayfa Şanlıurfaspor’da teknik direktörlük görevini devralan Reha Kapsal’ı çok da parlak bir tablo beklemiyor. Kerem Akbaş Ekonomi HF107 KUPA NEDEN DEĞERSiZ? Kupa’da devler birer birer dökülürken her biri Ziraat Türkiye Kupası’nın maddi olarak külfet olduğunu dile getirdi. Peki bu takımlar ne derece haklı? Ülke futbolundan ayna kullanımında sıkıntı olduğu için futbolun aktörleri özeleştiri ve hatalardan ders çıkartma konusunda Avrupalı meslektaşlarının gerisinde kalmış durumdadır. Tabi ki doğanın kanunu olarak, bu noktada mukayeseler dengesi devreye girer; bir yanda kaybettiğimiz, geri kaldığımız özellik başka bir şekilde ortaya çıkarak diğerlerinden ayrılır. Bizim futbol dünyamızda en gelişmiş özelliklerden biridir itibarsızlaştırma. ne kadar para kazanacağını açıklamadı. Hatta kupa ödülleri ile ilgili en son açıklama 29.10.2009 tarihinde yapılmış. O günden sonra ajans haberleri olarak bir takım rakamlar ama bunun resmi bir karşılığı yok. Yeni gelen hoca eski hocayı, yeni yönetim eski yönetimi, rakipler birbirini itibarsızlaştırdıkça kendi itibarlarının arttığını düşünürler oysa ki birinin itibarı aynı kalırken diğeri itibarsızlaşır ve genel ortalamada bir itibar kaybı olur. Ülke futbolunun bulunduğu seviye itibarsızlaştırmanın bir araç olarak kullanılmasından kaynaklıdır çokta. Ziraat Türkiye Kupası (ZTK) da bu ülkede yıllarca kupadan erken elenenlerin itibarsızlaştırma çalışmalarından en çok etkilenen organizasyon oldu. Angarya olarak görülmesinin, kulüplerin yedek kadrolar ile mücadele etmesinin pek çok nedeni var. Reytingi yüksek takımlar daha fazla oynasın diye sürekli değiştirilen statün de bunda büyük etkisi var. Galatasaray’ın Gaziantep BB’yi penaltılar sonunda elemesi sonra, Fenerbahçe, Gaziantepspor, Trabzonspor ve Beşiktaş kupaya veda edince pek çok insan kupanın mali getirisi üzerinde kalem oynatarak giderin gelirden fazla olduğunu ortaya koyarak bu elenmelerin neredeyse bilerek olduğunu söylediler. Özellikle sosyal medyada yapılan hesaplar kitaplar maçtan önce yapılsaydı daha anlamlı olurdu. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor ki TFF hiçbir şekilde 2013-14 sezonunda kulüplerin ZTK’dan Yukarıdaki tablo 2009-10 yılı gelirlerinin resmi olarak bildirimi. Şampiyonluk halinde bir kulübün alacağı para o sezon gruptaki galibiyet sayısına göre 3 – 3,5 milyon dolar civarına geliyor. 200910 sezonuna göre ödül tutarının belli oranda arttığını da göz önünde bulundurmak gerekli. Bunun karşılığı ise 2,2 ila 2,5 milyon avro yapıyor. Fenerbahçe’nin geçtiğimiz sezon kupada oynayan oyuncularına ödediği tutar 1,6 milyon avroyu buluyor. Bunun üstüne kupa primi eklendiğinde ise ortaya yaklaşık kasadan çıkan 2 milyon avro gibi bir rakam çıkıyor. Peki bu kupayı itibarsızlaşmaya yeterli bir sebep mi? Kupanın kendi içinde dinamikleri düşünüldüğünde lig maratonunda yer alamayan, forma şansı bulamayan oyuncuların resmi maç tecrübesi yaşadığı, genç oyuncuların maç alışkanlığı kazandığı bir arena ZTK. Statüsü itibarı ile Avrupa kupalarında mücadele eden bir takım için tam anlamı ile angarya ancak bunu mali değeri üzerinden tartışmak abes. Fenerbahçe, Aykut Kocaman önderliğinde ligde yer almayan pek çok oyuncu ile başarılı sonuçlar aldı. Ligde bir galibiyetin ederi 1 milyon TL’ye ulaşmış durumda. Kupa maçları ile hazır tuttuğumuz bir-iki oyuncunun berabere bitecek üç maçın kazanılmasında rol oynaması durumda ZTK ’nın marjinal faydası ortaya çıkıyor. Yukarıdaki listeye bakıldığında görülüyor ki bu sezon kupayı kaldıracak takım eğer turnuvaya 1’inci Tur’dan dâhil olmuş ise 3,9 milyon avro kazanacak. Premier Lig’in geçtiğimiz sezon dağıttığı naklen yayın geliri ise 1.085 milyon avro. Yani kupa gelirinin lig yayın gelirine oranı binde 3,5. Yani Türkiye’de kulüpler ZTK kupasını kazandıklarında lig yayın gelirinin bin7’sini kasasına koyarken FA Cup’da durum binde 3,5. Almanya’da ise kupa şampiyonu 1’inci Tur’dan şampiyonluğa giden serüven sonunda kasasına 6,25 milyon avro koyamaya hak kazanıyor. Hüseyin Özkök’ün yaptığı araştırma sonucunda aşağıdaki tabloya göre Almanya’da kupa ekonomik anlamda kulüplere bir geri dönüş sağlıyor gibi görünüyor. Kupanın geleneği de en az ekonomik yönü kadar önemli. Ne Almanya’da ne de futbolu beşiği İngiltere’de kupa gelirleri yayın gelirleri ile oranlandığında Türkiye’den çok çok önde. Türkiye’de ZTK şampiyonu 3,5 milyon dolar kazanırken bu toplan Süper Lig yayın gelirinin ortalama bin’de 7’sine denk geliyor. Peki İngiltere’de durum nasıl? Almanya’da kupanın değerli olduğu ligin yayın geliri üzerinden bakıldığında da ortaya çıkıyor. Bundesliga’nın kulüplere dağıttığı ortalama yayın geliri 394 milyon avro olurken geçtiğimiz sezon, kupa şampiyonun ödülü %1,5 oranında oluyor. Ama yayın gelirine bakıldığında ülkemizin iki katı olmasına rağmen yine çok düşük bir rasyoya sahip. Kupaların gelenekleri, sürprize açık olmaları, genç oyuncular için bir vitrin özelliği taşıması, kulüplerin prestij açısında kupaya önem vermeleri zaten kupanın ekonomik değerini yukarı taşıyacaktır ancak yerel kupaların futbol ekonomi pastasındaki yeri hiçbir zaman yayın gelirlerinin, şampiyonlar liginin yerini tutmayacak. Ancak kupa sayesinde parlayan bir futbolcu ile belki de transfer rekoru kırılacak, ya da kupalara ambargo konulacak. İtibarsızlaştırılan bir kupanın kimseye yarın bugünden daha fazla katkısı olmayacaktır. Süper Lig Uğur Karakullukçu HF107 RiSK BUDUR Konyaspor, riskli ve hücum performansına dayalı oyun yapısıyla beklentilerin ötesinde puanlar topladı ancak sezon sonu kümede kalma hedefine ulaşmaları için daha fazlasına ihtiyaçları var. Konyaspor, Süper Lig’deki ilk maçında Fenerbahçe karşısında 2-0 geriye düştüğünde bireysel olarak da takım olarak da maçı çevirebilecek bir görüntü vermiyordu. İkinci devre ise beklentilerin dışına çıkıp farklı bir şey yaptılar, Fenerbahçe’nin üzerine gittiler. Bir penaltı kazandılar. Bu penaltı Mert Günok’un eldivenlerinde eridi fakat bu moral bozucu kırılma anına rağmen maç sona erdiğinde tabelada üstün olan taraf 3-2’lik skorla Konyaspor’du. Artık Aralık ayına girdiğimiz şu günlerde Fenerbahçe şampiyonluk adayı tüm takımlarla oynamasına rağmen bu maç dışında tek bir yenilgi dahi almadı. Sadece 45 dakikada Fenerbahçe’ye karşı iki2 farklı geriye düşmesine rağmen Konyaspor adına maçı kazanabilecek enerjiyi getiren anahtar kelime ise tekti: Risk. Konyaspor’u geçen sezon 14 puanda teslim alan Uğur Tütüneker, kalan 21 maçta takımı 52 puana ulaştırarak play-off’a sokan, ardından Süper Lig’e terfi bileti aldıran teknik adam sıfatıyla başladı sezona. Transfer dönemi dışında geldiği Konyaspor’da takımın başında çıktığı haftalar baz alındığında en yüksek puanı toplayan Tütüneker, bunu üçüncü bölgede daha cüretkar olmalarına ve önde presi iyi çalışmalarına bağlıyor. “Risk almadan galibiyet gelmiyor.” diyor ki aslında bu sezon yaptıkları olumlu işlerin özeti olan Fenerbahçe maçı da bu sözün bir tezahürü gibiydi. Madalyonun diğer yüzü Üçüncü bölgede yaptığı ön presle özellikle savunmadan çıkma konusunda problemler yaşayan takımlara karşı önemli bir inisiyatif elde eden Konyaspor, aldığı beş iç saha galibiyetiyle gayet başarılı bir grafik çiziyor gözükse de her riskin bir de karşılığı var elbette. Kadro kalitesi konusunda sıkıntılar çektiklerini ve 1’inci Lig kökenli 14 oyuncuyu Süper Lig’e adapte etmeye çalıştıklarını söyleyen Tütüneker’in ekibi dış sahada aldıkları tek puanla ligin en kötüsü konumunda. Ligin tempolu ve coşkulu oynamaya çalışan ekiplerinin başında gelen, geniş alanda rakibine cezayı kesmeye müsait oyuncuları bulunan belki de ilk ekip olan Beşiktaş karşısında bu zaaf net bir şekilde görüldü ve siyah-beyazlılar Konya karşısında sezonun en rahat galibiyetini elde etti. Üçüncü bölgede yaptıkları presin başarısı, Konyaspor adına maçın sonucunu doğrudan ya olumlu ya da olumsuz manada etkileyen en önemli faktör. Madalyonun diğer yüzü bu açıdan Konya adına can acıtıcı olabiliyor. Bireysel kalite eksik Fiziği ve tekniği ile daha üst düzeye sıçrama potansiyeli olduğu görülen Ömer Ali Şahiner ile birlikte Recep Aydın, Selim Ay gibi Süper Lig düzeyinde daha önce düzenli oynamamış isimlerle 13 haftada 16 puan gibi hiç de küçümsenmeyecek bir performans sergileyen Konyaspor’un devre arası transfer döneminde aktif olması gerektiği ise kesin gibi. Uğur hocanın vurgusuyla 14 tane 1’inci Lig kökenli oyuncuya sahip olan Konyaspor, play-off’lar sonunda Süper Lig’e adını yazdırırken transferde geç kalmış olmanın yanı sıra uygulamaya konan yabancı sınırından da net bir şekilde etkilendi ve yerli bir iskelet oluşturmakta güçlük çekti. Emektar hücumcuları Erdal Kılıçarslan ve az önce saydığımız genç isimlerin dışında yerli rotasyonunu genişletecek, Süper Lig tecrübesine sahip yerlilere ihtiyaç duydukları aşikar. Süper Lig’in zorlu ve sert ikliminde hücum temelli düşüncesiyle altın değerinde puanlar toplayan Konyaspor için tehlike henüz geçmiş değil. 17’nci hafta sonunda 20 ve üstü puana ulaşmayı hedefleyen Konyaspor’un bu puana ulaşması halinde dahi bu sene yükselmesi muhtemel küme düşme barajından uzak kalmak için sezon boyu çaba göstermesi gerektiği bir gerçek. Üstelik kadro kalitesi küme düşme hattının çok üzerinde yer alan Kayserispor’un kendini toparlaması halinde Konya’dan daha nitelikli kadrolara sahip Gaziantep gibi ekiplerle birlikte Konya’yı zorlaması olası. Bu sebeple Uğur Tütüneker yönetimindeki bir yılında üstün bir performans sergileyen mevcut kadroya Konyaspor yönetiminin yapacağı takviyeler yeni sezona 42 bin kişilik yeni stadında girmeye hazırlanan yeşil-beyazlılar için hayati derecede kritik. Tütüneker’in öğrencileri “Risk budur.” demeyi sürdürecek ancak bunu daha nitelikli bir kadroyla yapmadıkları sürece şu ana kadar sorunsuz giden bu seri onları sene sonunda kurtarmayabilir. Uğur Karakullukçu Röportaj HF107 CESUR, GERÇEKÇi, MÜTEVAZI UĞUR TÜTÜNEKER Süper Lig’e tekrar dönen Konyaspor’a oynatmaya çalıştığı hücum futboluyla 16 puan toplamayı başaran Uğur Tütüneker, Hayatım Futbol’a konuştu. Konyaspor’a geldiğinde formsuz bir takımı devralıp beklenmedik bir şekilde önce play-off’a, sonra Süper Lig’e taşıyan, şimdi de Süper Lig’de başarılı işler çıkaran Uğur Tütüneker, Türk futbolunda tanınan bir sima. Uğur hocayla başta Konyaspor olmak üzere futbolculuk kariyerinden Türk futbolunun sorunlarına uzanan güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Keyifli okumalar. Uğur Karakullukçu: Sizi hala futbolculuk döneminizle hatırlayan çok kişi var. Kulüpler bazında Türk futbol tarihinin ilk büyük başarısına imza atan takımın bir parçasıydınız, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı final oynamıştınız. Nasıl hatırlıyorsunuz o günleri? Xamax maçı misal? Uğur Tütüneker: O günler o kadar güzeldi ki hakikaten, Galatasaray tarihindeki en güzel günlerdi diye düşünüyorum. Şimdi Şampiyonlar Ligi var, gruplar var ama bizim zamanımızda statü değişikti, eleme usulüydü. O dönem biz yarı final oynadık. Steaua Bükreş maçında hakemler de biraz sıkıntılıydı, yenseydik Milan ile final oynayacaktık. Galatasaray o seneler zirve yapmıştı. Ondan sonra zaten 2000 yılında Fatih hocayla, o dönemin de önünü açtı. O dönemde Arifler, Hakan Şükürler, Bülentler hepsi bizim gruba, bizim ekibe gelip oraları yaşayıp ondan sonra o zirveyi yakaladılar. 15 senelik bir süreçti o, zirvesi de UEFA Kupası’ydı. Bir de Steaua Bükreş demişken, Hagi’nin golü var Galatasaray’a… Dikkatinizi çekmiş miydi kim bu diye? Hagi’nin o zamanlardan beri ismi vardı ama, önemli futbolculardan biriydi. Zaten oradan sonra Avrupa’ya çıktı. Orada çok başarılı olamadı ama Galatasaray’a geldikten sonra zirve yaptı o da. Hocam, Türk futboluna damga vuran önemli gurbetçilerdensiniz aynı zamanda. Haklarını yememek lazım, İlyas Tüfekçi, Erhan Önal, Erdal Keser, sonra da ben geldim. Ben biraz kapalı kutu geldim, Bayern’den geldim ama orada çok oynama fırsatı bulamamıştım. İki yabancı hakkı vardı o zaman, altyapıdan A takıma gelmiştim ama Türkiye’ye geldikten sonra zirve yaptığımı söylemem lazım. Bir de PSV eşleşmesi var ondan bir sene önce, o sene şampiyon olan PSV’yi yenen tek takımken elenmiştiniz. Babam çok anlatır o maçı, tribündeymiş. Zaten orada benim eski takım arkadaşım Soren Lerby vardı, Danimarkalı. 3-0’lık maçtan sonra beni “Geçmiş olsun.” gibilerinden teselli etmeye çalıştı. İki hafta sonra görüşürüz dedik, burada 2-0 biten öbür maçtan sonra o da şaşkın haldeydi. Bu maçı, turu nasıl kurtardılar, onlar da bilmiyordu. Hatta bana dedi ki “Bu tribünler ne böyle!” O gün Galatasaray taraftarına hayran kalarak gittiler. O da önemli başarılarımızdan biriydi. O sene biliyorsun namağlup şampiyon oldu PSV, bir tek bize yenildiler. Belki biz onları eleyebilseydik biz de başarılı olabilirdik. Futbolun, Galatasaray’ın önüne açılıdığı senelerdi. ‘‘Roma maçında itme yüzünden atılmadım’’ Futbolculuk hayatınızda hiç keşke dediğiniz bir an oldu mu? Roma maçında bir kırmızı kart pozisyonunuz vardı, Carboni ile geçen? Carboni… (sessizlik) Şimdi bunu kimseye anlatamıyorum, tabii çok uzun seneler geçti üstünden. Onun, benim ayağıma bilerek basışı var orada. Ben de onu ittim. Bundan dolayı kırmızı kartı vermedi bana ama… Ben iki pozisyon önce Hassler ile kapıştım. Hassler de hakem de Alman olduğu için onla olan diyaloğumuzu duydu hakem. “Bir daha böyle bir şey olursa farklı davranırım.” dedi, iki pozisyon sonra beni attı. Aslında kırmızılık bir pozisyon değildi. Biraz önyargı vardı önceki pozisyondan. Aslında Hassler ile Almanca kapışmamdan dolayı biraz taktı diye düşünüyorum. Geçen sezon Konyaspor’u 14 puanda teslim alıp 52 puanla play-off’a sokmuştunuz, kendi döneminizde 1’inci Lig’in lideriydiniz. Bu kadar çabuk etki etmenizin sebebi neydi, ne yaptınız takıma gelince? Geçen sene Konya’ya geldiğimde aslında planlarımızı bu sene için yapmıştık birlikte. Bu sene ligi zorlayabildiğimiz kadar zorlarız, seneye iyi bir kadro kurup çıkmaya oynarız derken sürpriz bir Süper Lig serisi geldi. 52 puanla playoff’a çıktık, orada en moralli takım bizdik. O moralle de finalde Manisaspor’u yenerek Süper Lig’e geldik. ‘‘Üçüncü bölgeyi seviyorum’’ Bir takımın başına sonradan gelmek zor bir iş, transfer yapmadan müdahele etmek durumundasınız. Ne yaptınız takımın başına gelince? Biliyorsun, üçüncü bölgeyi seven bir adamım. Futbolculuğum da öyleydi. Öne çıkmak, baskılı oynamak gerekir diye düşünüyorum. Bunları çocuklarla paylaştık, idmanlarda üçüncü bölgeyi çalışmaya başladık. Biraz daha ileride oynamaya, baskı kurmaya başladıkça daha iyi olduğumuzu dşünüyorum. Peki Süper Lig’de mevcut durumunuz… Bu sene bizim sıkıntılı senemiz. Bütçe açısından çok büyük değerleri alamıyoruz ama normal bir bütçemiz var diyebliriz. 13-14 kişilik 1’inci Lig’den kalma futbolcularımız var. Onları da değerlendirmemiz lazım. Bu çocuklar bu işleri başardı. Onları göndermek haksızlık olurdu, bunu yapmadık. Bu mücadeleye oyuncularımızla girdik. Çok iyi mücadele ediyoruz şu an. 16 puanımız var. Fazlası da olabilirdi. İyi futbol oynamaya çalışıyoruz, zaman zaman skora yansıtamıyoruz. İlk yarı hedefimiz 20 puan ve üstü. Şöyle 2-3 transferle de daha iyi bir takım haline gelebiliriz. Biraz cesaretli olduğunuz zaman bunun sonucunu alıyorsunuz. Galatasaray maçında yaptığınız pres de planlı bir durum o zaman, beklere ve stoperlere baskı yaparak bir gol buldunuz. Biz o bölgeyi çok çalışıyoruz. Takım olarak oyunu oraya yıkmaya çalışıyoruz. Benim kendi özelliğim buydu, ben de ona inanıyorum. Tabii ki zaman zaman üstün takımlara karşı, büyük takımlara karşı arkada kalıyorsun, mecbursun. Birinci ve ikinci bölgeleri de çalışıyoruz tabii ama benim en sevdiğim bölge üçüncü bölge, ileride baskı… İki hafta önce Antalyaspor’a karşı mesela bunu çok iyi uyguladık, galip geldik. Gittikçe bu mantalite oturuyor. İç sahada çok başarılı sonuçlar aldınız, beş galibiyetiniz var Konya’da bu sene. Konya çok taraftar baskısıyla anılan bir şehir de değil, bir teknik adam olarak iç saha-dış saha farkını nasıl görüyorsunuz? Bir takımı neden bu kadar etkiler deplasmanda oynamak? Sanki şöyle gözüküyor, şu an deplasmanda kapalı oynuyoruz sanılıyor, hiç alakası yok. Elazığ maçımız vardı mesela; ilk yarı tamamen hükmedip üçüncü bölgede oynadığımız bir maçtı. 5-6 tane net pozisyonumuz vardı, atamadık, olmuyor. İçeride Bursa maçımız var misal; çok iyi oynayıp 1-0 mağlup olduk. 3 topumuz direkten döndü. Biz iç saha dış saha ayırmadan oynamaya çalışıyoruz. Deplasmanda da mesela Antep maçı 3-3 bitti, güzel maç oldu. Biz aynı mantaliteyi oynamaya çalışıyoruz. Tabii her zaman oyunu 90 dakika forse edemeyiz ama ben takımı itmeye, önde oynatmaya çalışıyorum. Bu aslında büyük takımlara karşı risk ama maçı almak için bu riskleri almak lazım. ‘‘Kolay kolay yerli oyuncu bulunmuyor’’ Sezon başında transferde zorlanan bir görüntünüz vardı sanki, hatta bir röportajınızda “İnşallah gelen yabancılar iyi çıkar” demiştiniz. Türkiye’de transferlerin son dakikaya bırakılması en çok sizin gibi teknik direktörleri etkiliyor herhalde. Etkilemez olur mu? Bizim transferlerimiz Ağustos’ta oldu. O şansımız da olmadı bizim bu sene, millet ligi bitirdikten iki hafta sonra bizim durumumuz belli oldu play-off’ta. O dönem transferi hiç düşünemedik. Yerli futbolcu bu sene piyasada hiç yok. Santrfor almak istiyorsun, kimse elindeki oyuncuyu bırakmak istemiyor. Dolayısıyla biraz sıkıntılar oldu. Bunu en çok yaşayan takımlardan bir tanesi bizdik. En iyileri dediğin gibi, Avrupa’da altı ay önceden gidiyor. Önümüzdeki sene bunları yaşamamaya çalışacağız. Yabancı statüsü sizi de etkiledi o zaman. Kesinlikle öyle. Yerlilerin değeri arttı ve istediğin adamları da öyle kolay kolay bulamıyorsun artık. Transferin son günlerinde Djalma ve Gekas gibi Türkiye Ligi’nde geçen sezon performans göstermiş oyuncuları aldınız. Hazır oluyorlar gibi yavaş yavaş. Talebimizi son dakikada yapabildik. Hazırlık dönemimiz iki ay, onlar son dakikada gelmese onlarla birlikte çalışma imkanı, yaşama imkanı çok daha iyi olabilirdi. Bu işler altı haftada, sekiz haftada olur mu deniyor. Millet İngiltere’de beş senelik mukaveleler imzalıyor. 17 senedir, 25 senedir orada olan hocalar var. Ben tabii 17 sene demiyorum ama haftalarla da beklentiye girmemek, uzun vadeli düşünmek lazım. Brezilyalı bir teknik adamın röportajında okumuştum, futbola çok para girince yönetimlerin de beklentileri çok arttı, teknik adamlar olarak her an iş korkusu yaşıyoruz, sadece kısa vadeli düşünebiliyoruz demişti. Siz ne dersiniz bu konu hakkında, Türkiye’de de işler böyle sanki. Kesinlikle. Sadece ben de değil, bütün teknik adamlar. Yine söylüyorum, oturmuş takımlar amenna. Hatta onlar bile sene içinde sıkıntılar yaşayabiliyor. İki senenin şampiyonu Galatasaray bile yaşayabiliyor. Drogbalar, Sneijderler, bunların adapte olması kolay olmuyor. 7-8-10 hafta, bunlar zaman değil. 14 tane 1’inci Lig’den oyuncumuz gelmiş. Çocukların hepsi için yeni bir lig. Herkes için yeni bir ortam. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Sonuçta çocuk oyuncağı değil, çocuklar yeni yeni ısınmaya başladı. Biz de bu süreci aşağıya çekmeye çalışıyoruz ama bu lige alışmaları zaman alacaktı. Bu ligde 10 olur, 12 olur, 14 olur, benim için önemli değil. Önemli olan lige tutunmak. Konya şehrinde yeni stadyum inşaatı da sürüyor, Mart 2014’te açılacak deniyor. Bu sene sonu bitecek. Mart’a yetişir mi bilmiyorum ama yeni sezona orada başlarız. 42 bin kişilik, Türkiye’nin en önemli statlarından birini yapıyorlar. Konya gelişmekte olan bir şehir. Basınıyla, taraftarıyla, idarecisiyle… Bu sene ligde kalabilirsek biz önümüzde sene ekonomi açısından da stat açısından da daha iyi konuma geliriz. ‘‘Rakiplerimizi iki hafta izliyoruz’’ Size has bir soru soracak olursam, Uğur Tütüneker bir hafta boyunca ne yapar? Rakibinize nasıl hazırlanıyorsunuz, size yardımcı olan bir ekip var mı? Nasıl bir etüt sürecinden geçiyorsunuz? Bizim bir izleme komitemiz var. İki hafta önceden rakipleri incelemeye başlıyoruz. Bir iç saha, bir dış saha maçını izleyip bize raporluyorlar. Zaten ben de izliyorum. Az çok takımlara hakim oluyoruz. Dolayısıyla rakiplerimizin hangi stilde, hangi mantalitede oynadığını, defansta nasıl bir yaklaşım sergilediğini bu analizlerle öğrenip buna göre kendi oyunumuza önem vererek gardımızı alıyoruz. Hem Süper Lig’de hem 1’inci Lig’de takım çalıştırdınız. İki ligde teknik adamlık yapmak arasında ne gibi farklar var, iki ligin zorlu tarafları neler? 1’inci Lig daha çok mücadele üzerine kurulu bir lig. PTT 1’inci Lig’de kurduğumuz takımlar hep mücadelecidir. Hücum açısından da kuvvetli olmalı. İki tarafı da götürebilmelisiniz. Süper Lig daha çok tecrübeye dayalı. Her yönden çok kuvvetli olmalısınız. Süper Lig’in kalitesi yüksek, teknik açıdan daha iyi. Hocam İstanbul’da da takımlar çalıştırdınız, Anadolu’da da… Konya daha sakin bir şehir İstanbul’a göre. Bunun ne gibi artıları, eksileri var size göre? Transferde ya da oyuncuları tutarken zorluk yaşıyor musunuz, çok fark ediyor mu? Tabii, yabancı oyuncular şehir olarak İstanbul’u tercih ediyorlar. İstanbul’daki imkanları Konya’da da, Trabzon’da da, Kayseri’de de, Urfa’da da bulamazsınız. Herkesin kendine göre bir avantajı var, dezavantajı var. Futbolcu transferlerini de karakterlerine göre yapmakta fayda var. Yaşantısı daha serbest yabancılar da var. Tabii ki yaşantısı daha cafcaflı şehirleri daha çok severler. Futbolcusuna bağlı. Şimdi yanlış bir şey söylemiş olmayayım, Trabzon’u ya da diğer şehirleri tenkit içi asla söylemiyorum. Bu şehirlerin kendilerine has yapıları vardır, bu anlamda söylüyorum. Ülke futbolu olarak hak ettiğimiz yerde miyiz peki, bu kadar ekonomik imkanlar varken? 2000 yılından beri bir-iki kez çeyrek final dışında Şampiyonlar Ligi’nde ilerileri göremedik. Fenerbahçe de UEFA’da gitti geçen sene. Onun haricinde Avrupa platformunda hiç yokuz. Paralara baktığımız zaman bu platformlarda her sene olmamız lazım. Şampiyonlar Ligi’nde en az çeyrek final... Oralarda olmamız lazım. Milli takımlarda turnuvalarda olmamız lazım. Yanlış anlama, hocaları falan suçlamıyorum, biz olarak diyorum. Hepimizin sorunu. Buralarda bulunursak o tecrübeler bize geri dönecek. Avrupa Şampiyonaları, Dünya Kupaları’nda yer almamız gerek. Son olarak Kasımpaşa’da iki dönem çalıştınız, zaman zaman takımla çok iyi işler de yaptınız. Ben de maçlarınızı izlemeye geliyordum ara ara. Hatta Kasımpaşa semtinde hala sevildiğiniz söylenir. Onlar da lige çok iyi başladı, neler söylemek istersiniz onlar için? Ben bir kere ikinci, bir kere de üçüncü olarak bıraktım Kasımpaşa’yı. İlkinde kendi tercihimle ayrıldım, ikincisinde yönetim karar aldı ama taraftarla aramız hep iyi oldu. Sırf Kasımpaşa’da değil, hiçbir yerle sorunum olmadı ama Kasımpaşa’da taraftarla aram çok iyiydi. Şimdi tesisinden tut, futbolculara kadar iyi yatırımlar da yaptılar şimdi. Allah yollarını açık etsin. Rıdvan Nicolas Erdem Fransa HF107 FM EFSANESiNDEN LIGUE 1 DEVİNE Ligue 1’ın forvetleri Lille’in kalecisi Vincent Enyeama’nın radarından sıyrılıp, ağları bulmakta bir hayli zorlanıyorlar. Nijeryalı eldivenin ‘Enyeamametre’ye dönüşme hikayesi... Vincent Enyeama sezon başından bu yana Lille’de gösterdiği performansla göz kamaştırıyor. Takımının gol yollarındaki eksikliğini kalesinde devleşerek kapatan Nijeryalı file bekçisi, iki maç sonra Fransa lig tarihinde en uzun süre kalesini gole kapatan kaleci olabilir. Son olarak Marsilya maçında Gignac’ın üç şutunu çıkaran başarılı file bekçisi için işler aslında bu sezon başına kadar çok da iyi gitmiyordu. Bugün 31 yaşında olan ve bir Football Manager fenomeni haline gelen Vincent Enyeama’nın kariyerine kısaca bir göz atalım. Enyeama ülkesi Nijerya’nın Kaduna şehrinde dünyaya geldi. 1982 doğumlu kaleci kariyerine Enyimba Aba takımında başlasada, bu kulüpteki macerası kısa sürdü ve hemen ertesi yıl FC Heartland’a transfer oldu. Bu takımda yıldızını parlatan solak kaleci, 2004/2005 sezonunun devre arasında Israil ligi takımlarından Bnei Yehuda Tel Aviv’e 700.000 euro karşılığında transfer oldu. Bu takımda yalnızca bir sezon forma giydi. Ertesi yıl daha büyük bir takım olan Hapoel Tel Aviv’e giden Enyeama burada nihayet dikiş tutturur ve 2011 temmuz ayına kadar Hapoel forması giyer. Piyasa değeri 2 milyon euro civarı olmasına karşın sözleşmesi yenilenmeyen Enyeama, bedelsiz bir şekilde Lille’e Fransa’ya gelir. Burada da teknik direktör Rudi Garcia tarafından Landreau’nun yedeği yapılan Enyeama çok fazla forma şansı bulamayınca, sezon sonu 1 yıllığına yine İsrail’e, Maccabi Netanya takımına kiralık olarak gönderilir. İsrail’de formasını giydiği 3.takım olan Netanya’da 19 lig 8 playoff maçına çıkan tecrübeli kaleci sezon sonunda Lille’e geri döner ve peri masalı başlar... kullanıp bir daha o formayı vermemeniz lazım. Saha oyuncuları gibi oyuna sonradan dahil olma gibi bir lüksünüz yok sakatlık olmadığı müddetçe. Lille takımı geçtiğimiz sezon avrupa kupalarına gidemeyince takım kemer sıkma politikasına gitti. Öyle ki, bir çok yıldız oyuncuyla yollar ayrıldı. Emektar kaleci Landreau ile devre arasında yollar ayrılırken, sezon sonu Payet, Thauvin, Chedjou, Pedretti gibi isimlere de teşekkür edildi. Kiradan döndükten sonra bir anda Steeve Elana ile Barel Mouko’nun önünde birinci kaleci olan Enyeama, imkansızlıklar yüzünden René Girard tarafından birinci kaleci ilan edildi. Bugün Enyeama 31 yaşında ve piyasa değeri 3 milyon euro. 1,82 boyunda kısa sayılabilecek bir kaleci fakat çabukluğu onu tıpkı Fabien Barthez gibi avantajlı kılıyor. Bana kalırsa bu iştahla rahat bir 7-8 sene daha forma giyebilir. Lille’in de paraya ihtiyacı var, sezon sonu iyi bir fiyata satabilir. Ne kadar enteresan değil mi? Öyle veya böyle bir şekilde oyuncu satıp ekonomik durumlarını toparlayabiliyorlar bu adamlar. Aslında işin temelinde şu yatıyor; potansiyeli olan oyuncu kullanma kabiliyeti. Bir futbolcunun potansiyeli varsa, onu sergileyecek alanı sağlamak kulüplere kalıyor. Kariyeri boyunca beklediği bu şansı iyi değerlendirmeye kararlı görünen file bekçisi, bu sezon son Marsilya maçı dahil olmak üzere 16 maça çıktı ve kalesinde sadece 4 gol gördü. Son olarak 5.hafta Nice karşısında 0-2 yenildikleri maçta gol yiyen Enyeama o gün bugündür topu filelerinden alıp arkaşlarına teslim etmiyor. 1035 dakikadır gol yemeyen Nijeryalı, Marsilya maçının 6.dakikasından itibaren geçtiğimiz sezon Paris Saint Germain kalecisi Salvatore Sirigu’nun elde ettiği 949 dakika gol yememezlik ünvanını geride bıraktı ve artık rekor için önünde sadece bir tek isim kaldı: Gaetan Huard.1993 yılında Bordeaux forması giyen Gaetan Huard, ocak ile nisan ayları arasında gol yemeyerek bir rekora imza atmış ve kalesini tam 1176 dakika gole kapatmıştı. Bu arada hatırlatmakta fayda var, Vincent Enyeama’nın Lille ile olan kontratı 30.06.2014 tarihinde sona erecek. Şimdiden menajeri ile irtibata geçilse, 30 Aralık 2013’ten itibaren kendisi ile anlaşma hakkınız var. Bir şey bildiğimden değil benimki öneri sadece, Muslera sakatlanınca gördük Galatasaray’ın yaşadığı sıkıntıları. Muslera dünya kupasında oynayacak, Enyeama’da orada boy gösterecek. İkisi de milli takımlarının birinci kalecisi. Şimdiden Enyeama ile sözleşme imzalansa, Kupadan sonra da iyi bir bonservise Muslera satılsa karlı bir iş olur sanki... Muslera kötü olduğu için değil, hazır piyasası varken Enyeama gibi bir kaleciyi bedavaya alıp bir iki sene sonra yine iyi bir meblağ karşılığı satabilme fırsatını kullanabilmek için... 141 dakikası kaldı Enyeama’nın, eğer bu süre zarfında da gol yemezse tarihe geçecek. Değeri geç anlaşılan isimlerden biridir benim neznimde. Yazının başında ifade ettiğim gibi, Enyeama bir Football Manager fenomenidir, zaten beni takip eden ve benim gibi düşünen bir çok kişi biliyordu bu ismi. Neden mi bu yaşa kadar patlamadı? Onu biraz da kendisine sormak lazım. Hemen peşin hükümlü olup “tipik afrikalı” dememek gerekir, zira mevkisi itibariyle kendini ifade etme şansı son derece kısıtlı. Kaleciyseniz elinize geçen ilk fırsatı İlla Galatasaray alacak diye bir şey yok tabi, Onur’u kendisinden daha büyük bir takıma göndererek bonservisinden para kazanma şansı olan Trabzonspor’da kovalayabilir Vincent Enyeama’yı. Landreau ve Garcia ayrıldı, kale Vincent’a kaldı Benden demesi, ya Lille ile yeni sözleşme imzalayacak ya da daha iyi bir takıma bedelsiz gidecek bu yaz. Dünya Kupasına az kaldı, plazma fiyatlarını takibe almakta fayda var. Kaleci için maç seyretmek ayrı bir zevktir. Emre Çelik İspanya HF107 MARBELLA’NIN LÂNETi Yaklaşık 140 binlik küçük bir yerleşim yeri olan Marbella, İspanyol futbolundaki en büyük skandalların sebebi olmaya devam ediyor. Atletico Madrid’in 90’lı yıllarda hem zirveye çıkması hem de dibi görmesi, aslında bir bakıma kulübün başkanı olan Jesus Gil’in hayatının futbola yansımasıydı. Saygı duyulan, sevilen, ve bir o kadar da korkulan bir isim olan Gil, bir bakıma nevi şahsına münhasır kişiliğiyle İspanya’nın Al Capone’u nu oynuyordu. Tıpkı onun gibi kişiliği sayesinde bir anda ortalığı kasıp kavurarak zirveye çıkmış, elde ettikleriyle asla doymamış, sonunda da bir anda dibi görmüştü. Fakat Jesus Gil’in hikâyesi, Al Capone’unkinin aksine, üzerinden yıllar geçmesine rağmen insanların hayatını, hatta doğrudan La Liga’yı etkilemeye devam ediyor. 1971’te iki senedir hapiste yatan bir adamın serbest bırakılması ve bizzat General Franco tarafından özür dilenmesiyle birlikte İspanyollar ilk defa Jesus Gil ismini tanıdı. Hapisten çıktıktan sonra bir süre ortalarda görünmeyen Gil, 80’lerde ise vakt-i zamanında hapis yatmasına sebep olan inşaat işine, İspanya’nın güneyindeki Marbella’yı neredeyse baştan aşağı yeniden yapılandırmaya kendini verdi. Aslında bir bakıma ileride yükselmesini sağlayacak serveti oluşturuyordu ama o servetin hem kendisinin hem de La Liga’nın başına bela olacağının farkında değildi. Aslında küçüklüğünde Athletic Club taraftarıydı ama futbola bambaşka bir yerden, ilk adımını yakın arkadaşı Vicente Calderon sayesinde atıp 1981’de Atletico Madrid’e üye olarak, girişini yaptı. Kaçınılmaz adımı ise 1987’de attı ve Atletico Madrid’in başkanlığına seçilerek futbol dünyasına giriş yaptı. Kulübün efsane ismi Jose Luis Aragones’nin yerine Arjantin’i 1978’de Dünya Kupası’nda zirveye taşıyan Cesar Luis Menotti’yi takımın başına, Paulo Futre’yi o yaz takıma katarak ‘geliyorum’ diyen Gil, verdiği demeçlerle, sözünü sakınmayan kişiliğiyle, otoritesiyle ve futbol dışındaki hayatıyla da bir anda La Liga’daki diğer kulüp başkanlarından ayrıldı. 1991’de bir jakuzinin içerisinde yaptığı ‘Las Noches de Tal y Tal’ isimli televizyon programının yanı sıra aynı sene kısaltmasının adının baş harflerini oluşturduğu Grupo Independiente Liberal’i de kurarak siyasete de adım atmıştı. Verdiği bir demeçte “Bu ünle tanrı bile olabilirim.” demişti. 1991’e kadar her şey normal, daha doğrusu yasaldı. Fakat Marbella sayesinde servetini elde eden Jesus Gil’in 1991’de elleriyle yarattığı Marbella’ya belediye başkanı seçilmesiyle bütün hikaye tersine döndü. Ya şampiyonluk ya şampiyonluk Atletico Madrid ile şampiyonluk yaşama takıntısından dolayı ilk yanlış adımı da 1990’da sponsorluk için kendi ayarladığı anlaşmayla birlikte attı. Atletico Madrid’in forma sponsoru Marbella idi ve hem kulüp hem de Marbella’yı Gil yönetiyordu. Fakat bu aradaki ‘garip’ bağlantının sırları yıllar sonra ortaya çıkacaktı, Gil’in takıntısından dolayı durdurulamaz bir hâle geldiğinde. Zaten Gil, 1993/94 sezonunda forma sponsoru anlaşmasını Antena 3 ile yaparak da o dönem hakkında oluşan ‘acaba’ları bir nebze olsun yok etmeyi başarmıştı. Gil, politikaya da girince medyadan elini ayağını çekti ama medyaya malzeme olmaktan hiçbir zaman kaçamadı. Fakat Gil durmuyordu. Neredeyse 5 ayda bir teknik direktörü değiştiriyor, her transfer döneminde 10’larca yeni ismi takıma dâhil ediyor, Atletico Madrid’in karşısında duran herkese saldırıyor, rakipler hakkında ırkçı ve cinsiyetçi demeçler bile veriyordu. Bu konudaki görüşü son derece netti: “Parayı ben veriyorum. Getirdiğim teknik adamlar da benim her türlü isteğimi yerine getirmek zorunda.” Hatta 1996’da La Liga Organizasyonu’nun düzenleyicisi olan LFP’nin binasında görüşülen yayın hakları anlaşmasında tepesi atmış ve Compostela Başkanı José María Caneda’ya resmen saldırmıştı. Gergindi, takım şampiyonluğa gidiyordu ne de olsa. Nitekim Radomir Antic, o sezon Gil’e en büyük hediyeyi verdi ve takımı hem La Liga hem de Copa del Rey şampiyonu yaptı. Ama Gil bununla hiçbir zaman yetinmeyecekti. Marbella işi karışıyor 1994-96 arası Marbella ile yapılan anlaşmanın ardından Gil, 1997’de üçüncü kez yönettiği iki farklı yapıyı birleştirdi. Fakat artık amiyane tabirle işin suyunu da çıkarmaya başlamıştı. Nitekim konu 1999’da da ilk kez yargıya taşındı. Ardı arkası kesilmeyecek mahkemeler bir taraftan başlarken bir taraftan da Marbella-Atletico Madrid arasındaki ‘hortum’ kesildi. Atleti, küme düştü; Gil, 2002’de ilk cezası olan 6 aylık hapis cezasını aldı. Ayrıca Mahkeme, Gil’in Marbella’daki görevine de son verdi. Gil, forma sponsorluğu anlaşmasında yaklaşık 3 milyon avro aklamaktan dolayı cezalandırılmıştı ama ilerideki davaların boyutları çok daha büyüktü. 1991-95 arası Marbella Belediyesi’nden firmalarına 20 milyon avro aktardığı iddia edilen dava, belgelerin kaybolmasından dolayı ertelendi ama 1992’de Atletico Madrid’i kurumsallaştırırken yaptığı usulsüzlükten dolayı 3,5 yıldan kaçamadı. Gil, bir çok mahkemenin devam ettiği anda 2004’te kalbine yenik düştü ama yol arkadaşları Gil’in yaptıklarının bedelini ödemeye devam ediyor. Gil’in sol kolu Sevilla’da 2001-02 sezonunda La Liga’ya geri dönen Sevilla, sezonu sekizinci bitirmişti. Takımda her şey yolunda gidiyor ve dört gözle başkanlık seçimleri bekleniyordu. Sandıktan çıkan genç sayılabilecek yeni başkan Del Nido, seçimi kazanmasını sağlayan büyük vaatlerini bir bir yerine getiriyor ve Sevilla için çıtayı her geçen sene yükseltiyordu. Bunu yaparken kulübün kağıt üzerindeki borcunu da kapatıyordu. Fakat Del Nido’nun kötü bir şöhreti de vardı. Del Nido, Jesus Gil’in ve Gil’in sağ kolu olan ve ardından Marbella Belediye Başkanlığı’nı devralan Julián Muñoz’un bir dönem avukatlığını yapmıştı. Bir başka ifadeyle Gil’in ikinci adamıydı. Aradan geçen yıllara ve Sevilla ile yaşadığı UEFA Kupası zaferlerine rağmen de hakkında oluşan bu önyargıyı bir türlü kırmayı başaramamıştı. Öyle ki iki sene önce Avrupa’nın beş büyük liginde en kötü yayın geliri dağılımına sahip La Liga’da gerçek bir çözüm önerisi sunup “Barça ve Real Madrid dışındaki takımlarla yeni bir havuz oluşturma” fikrini öne sürdüğünde kimse Del Nido’ya güvenemedi. Haklılardı da. Jesus Gil’in fitili ateşlediği Marbella Davaları’nda sonuçlar açıklanırken ‘baba’ların hiyerarşisi de bozulmadı. Gil’in ardından sağ kolu Julián Muñoz, 2011’de suçlu bulundu ve 7,5 sene hapis cezasına mahkum edildi. Sıra Del Nido’ya gelmişti; aynı yıl Del Nido da 8 sene hapis cezasına çarptırıldı ama Temyiz Mahkemesi’ne gitme hakkını kullandı. Nitekim Temyiz Mahkemesi, dün kararını açıkladı: Del Nido’nun, yani 2002’den bu yana Sevilla’nın başkanlığını yapan isim, 1999-2003 yılları arasında Marbella’da Jesus Gil ve Julián Muñoz’un yaptığı yolsuzluğa göz yumduğu, bu yolsuzluk için gerekli hukuki ortamı ayarladığı ve bu işin bir parçası olduğu için 7,5 sene hapis cezasına çarptırıldı. Marbella’nın lâneti, yaklaşık 14 senedir La Liga’nın devlerini etkilemeye devam ediyor. Jose Maria del Nido’nun cezasının ardından yeni davalar açılacak mı, Del Nido da tıpkı ‘ağabey’leri gibi kulübüne para aktardı mı zaman gösterecek. Fakat Del Nido’nun ardından yaptığı “Sevilla’daki görevimi bırakmayacağım.” açıklamasının ardından Del Nido’nun oğlunun bizzat yönetimde devralacağı, hatta başkanlığa bile geçebileceği iddiası gösteriyor ki La Liga bir süre daha Marbella’nın lânetiyle yaşamaya devam edecek. Ilgaz Çınar 1.Lig HF107 YiNE YENiDEN YENi SAYFA Ne saha içinde ne saha dışında ne de kulübede istikrarı bir türlü tutturamayan Şanlıurfaspor, Reha Kapsal ile yeni bir sayfa daha açtı. Yakın geçmiş zamanı kıyısından köşesinden hatırlayarak günümüze doğru yolculuğa çıkmamız lazım. Mehmet Şahan’ın akilane ve tutarlı transfer politikası sonrası Şanlıurfaspor transfer dönemlerinin en renkli ekibi olmuş lakin 2. lig kategorisinde meraklı futbol severler hariç çok da dikkat çekmemişti. Bucaspor ile güzel bir hikaye yazan Kemal Kılıç göreve geldikten sonra Şanlıurfaspor ciddi rakamlarla sükseli transferler yapmıştı. Oluşturulan kadro için ‘rahat rahat yükselirler’ yorumu ligin çetin şartlarında karaya toslamış ve devre arası transfer dönemi yine oldukça hareketli geçirilmişti. Sezon sonuna doğru Balıkesirspor’un tüm ümitlerini Bugsaşspor maçında bırakması ile Şanlıurfaspor kategori atlamıştı. 2012/13 sezonu başlangıcında da bir önceki sezon transfer dönemi mumla aratılmadı ve Şanlıurfaspor kulüp binası karşılıklı fesihler ve yeni imza törenleri ile Urfa’nın gözde mekanları arasında yer aldı. Hatta transfer edilen bazı futbolcular sezon başlamadan gönderildi. Bu trafiği anlatmamızın sebebi, Şanlıurfaspor’un içinde bulunduğu ve hatta geçen sezon içine düştüğü bunalımlı durumu anlatabilmek içindi. Bu sezonun başlangıcında da hemen hemen aynı tutarsızlık kulübe hakim oldu. İçinde bulunduğumuz Aralık ayında üçüncü teknik direktör ile çalıştıklarını söylemek yeterli olacaktır. Sezon başı idari/sportif direktör konusunda dahi sıkıntılar yaşayan ve muhtemelen Burak Puhaloğlu ile mahkeme salonlarında koz paylaşacak olan Şanlıurfaspor için reçetenin nasıl yazılacağı önem kazandı. Reha Kapsal son gelen Ankaraspor yenilgisi sonrası ‘daha çok çalışmamız lazım’ demecini verdi. Sıkıntıların bir kısmı burada başlayabilir. Reha Kapsal’ın antrene teknikleri ve maç öncesi idari kararlarına bu coğrafyada her futbolcunun uyabileceğini söylememiz zor. Hatta evvel zaman içerisinde bir sohbet esnasında bir forvet oyuncusu “Hoca sürekli kampa alıyor ve idmanlar sonrası sıkıntı yaşıyoruz. Maçlara 3 gün kala kampa girmek bizi geriyor” demişti. Reha hocanın teoride ve pratikte özellikle ülke şartları düşünülür ise sıkıntı yaşadığı çok açık. Kadronun da uyumsuzluğu ve henüz devre arası gelmeden fesihlerin yaşanması problemleri arttırmakta. Kilit Sankoh Öncelikli olarak ligin kalan haftalarında azami puan almaya çalışacak olan ekibin işi fikstüre baktığımızda sıkıntılı durmakta. Aktif dinleme olarak tanımlayacağımız 10 günlük süre sonrasında rakipler Adanaspor (dış saha) , Mersin İdman Yurdu (iç saha) ve Orduspor (dış saha) ile karşılaşacaklar. Bu zorlu seri öncesi müsabaka oynamamak futbol ilmine ters gelse de muhakkak şans zira Şanlıurfaspor oyuncu yapısı birkaç istisna dışında duygusal olarak oyuna küsen karakterlerden oluşmakta. Reha Kapsal’ın sıkı idman yerine öncelikle oyuncular üzerinde rahatlamayı sağlayacak çalışmalar yapması şart diye düşünmekteyim. Bu rehabilitasyon sürecinde takım iskeletini de kafasında muhakkak oluşturacaktır. Bu noktada tercih edilecek oyuncular arasında benim gözüme ilk çarpan isim Alfred Sankoh. Sierra Leone’li milli oyuncu Afrika kıtasının bütün dezavantajlarını (fiziki ve duygusal) geride bırakmış durumda zira oyuncu neredeyse bütün eğitim sürecini Norveç’te kuzey disiplini ile tamamladı. Geldiği takım Stromgodset de ise Storflor, Kovacs gibi tecrübeli ve Abu, Keita gibi genç yetenekler ile oynama şansı buldu. Burada yaşadığı sıkıntı ise şu: Sankoh o takımın hücum bağlantılarında çok önemli ve aktif rol üstlenmekte ve gerektiği zaman iki ceza sahası arasında oynamaktaydı. Transfer olduğu zaman ise bu iklimin idefiks yapısının kurbanı Sankoh & Banahene oldu zira çoğu kişi siyahi orta saha oyuncularını anlamsız deyim “ön libero” zannetmekte ve o bölgede fizik şartları ile avantaj sağlayacağını sanmakta. Reha Kapsal Sankoh ile yapacağı birebir görüşme sonrası oyuncunun Stromgodset günlerine dönüş yapmasını sağlayabilecek değişikliği yapar ise takım içi kurguda bir adım öne geçecektir. Reha Kapsal’ın ekibini Sankoh’un önceki takımında oynadığı 4-3-3 formasyonu varyasyonlarında oynatacağını düşünür isek önem kazanacak diğer oyuncular İsmail Haktan Odabaşı ve Yasin Avcı olacaktır. Son Ankaraspor müsabakasında ters ayaklı oyuncu oynatmak prensibinin işe yaramadığını da düşününce kanat organizasyonlarının en azından 3 maçlık periyotta İsmail ve Yasin’e teslim edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bek kademesinde ise Onur Güney ve Abdülhamit şimdilik katkı sağlayacak oyuncular olarak durmakta. Onur Akbay ve Ozan Tahtaişleyen ile Mehmet Ayaz omurganın diğer parçaları olara bu süreci en az kayıpla atlatabilecek omurganın parçaları olarak gözükmekte. Sonuç olarak devre arası yine bir hareketlilik olacak ama öncesinde Reha Kapsal’ın saha içi teknşk ve saha dışı idari becerileri Şanlıurfaspor’un bu seneki rotasını belirleyecek. Fırat Topal Diğer Ligler HF107 90+6’DA GELEN ŞAMPiYONLUK 2013 Güney Kore Ligi’nde şampiyon geçtiğimiz Pazar günü belli oldu. Pohang Steelers, şampiyonluğu, lider Ulsan’a karşı 90+6’da bulduğu golle kazandı. Efsane şekilde biten sezonu masaya yatırdık. Güney Kore’de profesyonel bir ligin kurulması ve bugünkü sistemine oturması bir hayli zaman aldı ki bugün hala en iyi lig formasyonuna ulaşabilmek için federasyon çaba harcıyor. 1983’te beş kulübün katılımı ile kurulan ligde, ülkedeki endüstri holdingleri, otomobil üreticileri, bankalar, elektronik sektörünün lider fabrikalarının finanse ettiği takımlar yer alıyordu. Hatta tamamen Hristiyan futbolcu ve teknik ekipten oluşan Hallelujah FC ligin ilk şampiyonu oldu. Yıllar geçtikçe finansal desteği veren firmaların bazıları ortamdan çekildiler, bazıları sponsor değiştirdi veya takımları başka şehirlere taşıdılar. Örneğin 2002 yılında Tınaz Tırpan’ın da teknik direktörlüğünü yaptığı Bucheon SK takımı, Yukong Elephants olarak 1995’e kadar Seul’de mücadele etti. 1989’da da lig şampiyonluğu yaşadıktan sonra, Dünya Kupası organizasyonu planları çerçevesinde 1996’da Bucheon’a taşınıp orada da 10 sene boyunca kaldı. Takım 2005’te Jeju’ya taşındı ve ismini Jeju United olarak değiştirdi. Ancak SK Energy firması hiçbir zaman sponsorluktan çekilmedi. Şu an LG, Samsung, Hyundai gibi ünlü firmaların ligde finanse ettikleri takımlar var. Hatta demir-çelik endüstrisi kurumu POSCO ve Hyundai’nin iki takımı var: Pohang Steelers ile Chunnam Dragons ve Ulsan Hyundai ile Jeonbuk Hyundai Motors. Kıtanın en başarılı futbol ülkesi Kulüp sayısı Dünya Kupası’ndan sonra düzenli olarak artarak 2011 sezonunda 16 takıma ulaştı. Ancak federasyon, bu artışın ardından ligdeki takım sayısını tekrar azaltmaya karar verdi ve bu sezon başında 14’e düşen takım sayısı gelecek sezondan itibaren 12 olacak. Lig formatında da yıllar içinde önemli değişiklikler oldu. Önce çift devreli lig usulü ile başlayan sistem, iki ayrı devrenin sezon sonunda bir kere daha karşılaştıkları sisteme döndü. Ardından takım sayısı giderek artınca normal sezonun ardından ilk altı sırayı alan takımların eleme usulüyle birbiriyle karşılaştığı sisteme geçildi ve nihayet 2012 sezonunda, İskoçya’nın en tipik örneğini verdiği, normal sezon sonunda ligin alt ve üst tablolarının şampiyonluk ve düşme grubu olarak 2’ye ayrıldığı, birbirleriyle çift devreli olarak oynadıkları play-off sistemi uygulamaya kondu. Gelecek sezon lig 12 takımla devam ettiğinde İskoçya’daki sistem tamamen kopyalanmış olacak. Güney Kore takımları, ligin giderek daha profesyonel bir hale gelmesiyle kıta çapında da önemli başarılar gösterdiler. 1995’e kadar Asya Şampiyonlar Ligi’nde hiçbir başarısı bulunmayan ülke takımları, o yıldan sonra tam 10 şampiyonluk elde etti ve bu alanda en yakın rakipleri olan Japon takımlarının önündeler. Ayrıca Pohang Steelers da üç şampiyonluk ile bu kupayı en çok kazanan takım. At başı giden sezon Normal sezonun genelinde Pohang Steelers, Ulsan Hyundai, Jeonbuk Hyundai Motors ve Incheon United zirveye ortak olmaya çalıştılar ama özellikle sezonun yarısı geçildikten sonra Ulsan ve Pohang zirvede yalnız kalmaya başladılar. Son üç sezonda iki şampiyonluk yaşayan FC Seoul ise Asya Şampiyonlar Ligi’nde finale kadar giden koşusu sebebiyle lige ağırlığını çok fazla koyamadı. Öyle ki play-off şampiyonluk grubuna dahi son haftalarda dahil olabildiler. Play-off ise tamamen tepedeki ikili arasında geçti ki bu iki takım dışında başka hiçbir ekip 14 hafta boyunca üçüncülükten yukarıda yer alamadı. Doğrusu tepedeki ikili de ligin son iki haftasına kadar sürekli kazandılar. Ulsan, yakaladığı 5 puanlık farkla şampiyonluğa doğru gidiyordu. Derken felaketin habercisi 37’nci haftada gerçekleşti. Ulsan, ligde hiçbir iddiası olmayan Busan deplasmanına gittiğinde şampiyonluğu ilan etmeyi düşünüyordu. Maçın 70’inci dakikası geçildiğinde de 1-0 öndeydiler. Ama önce Lee Jung-Ho ardından da 80’inci dakikada oyuna giren Brezilyalı topçu Fagner’in golleriyle 2-1 mağlup oldular. Steelers, FC Seoul’ü kendi evinde 3-1 mağlup edip puan farkını ikiye indirdi ve umudunu son haftaya taşıdı. Efsane final 1 Aralık 2012 Pazar günü TSİ 09:00 sularında Güney Kore futbol tarihinin en heyecanlı, en dramatik, en sansasyonel sezon finalinin son düdüğü çalmıştı. Ulsan’ın Munsu Stadyumu’nda oynanan mücadelede ev sahibine beraberlik yetiyordu. 90 dakika dolduğunda bunu başarmışlardı aslında. Ama kayıp zaman olarak yedi dakika işaret edildiğinde, konuk ekip son kurşununu atmak için rakip kaledeydi. 90+5’te frikik kazandı Steelers. Kaleci dışında bütün oyuncular rakip sahaya dolduklarında top ceza sahasına doğru süzüldü. Yere düştüğünde ise bir bomba etkisi yarattı ve tam 19 futbolcunun ceza sahasında olduğu karambolde topa vuran isim 80’inci dakikada oyuna giren Shin Young-Jun oldu. Kırmızı-siyahlı futbolcular ve taraftarlar adeta kendilerinden geçerken 2005’ten sonra şampiyonluğa çok yaklaşan Ulsan cephesi yıkıldı. Öyle ki, 19 golle takımın en golcü oyuncusu Kim Shin-Wook şampiyonluk için sahaya koşmaya hazırlanıyordu, zira bu maçta cezalı olarak takımını yalnız bırakmıştı. Hakem son düdüğü çaldığında Pohang son iki haftada 5 puan geriden gelerek şampiyon olmuş, kulübün 40’ıncı yılında dubleyi yapmış (Ekim ayında Güney Kore Federasyon Kupası’nın da sahibi oldular), aynı zamanda Kore tarihinde duble yapan ilk takım olmuşlardı. Steelers’in hocası Hwang Sun-Hong Güney Kore futbolunun unutulmaz isimlerinden. 1994, 1998 ve 2002 Dünya Kupası’nda milli formayı giyen, milli takım tarihinin en golcü ikinci ismi olan teknik adam, kulübe kariyerinin en iyi sezonunu geçirmiş oldu. Sezon başında yabancı futbolcu transferini, sistemine uymayacakları gerekçesi ile istemediğinde bir hayli eleştiri almıştı ama Pohang Steelers ligin yabancı futbolcusu olmayan tek takımı olarak şampiyonluğa ulaştı. Bunu K-League tarihinde başaran ilk takım oldular. Ayrıca şampiyonluk sayısını beşe çekip FC Seoul’ü yakaladılar. Seongnam Ilhwa Chunma bu alanda yedi şampiyonlukla lider durumda, ancak yedi sezondur şampiyonluk göremiyorlar. Altı sezondur FC Seoul forması giyen Karadağlı Dejan Damjanović, üst üste üçüncü kez gol krallığını kazandı. Ulsanlı Kim Shin-Wook’un da 19 golü var ancak Karadağlı’nın maç başına gol ortalaması daha yüksekti. Shin-Wook’un Ocak ayında Avrupa kulüplerinden birisine transfer olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Şampiyonluk maçına çıkan iki takım dışında Jeonbuk Hyundai Motors ve FC Seoul gelecek sezon ülkelerini Asya Şampiyonlar Ligi’nde temsil edecekler. Daegu FC ve Daejeon Citizen ligden düşerken, 12’nci Gangwon FC ve 2’nci Lig şampiyonu Sangju Sangmu gelecek sezon ligde mücadele edecek son takımı belirlemek için baraj maçı oynayacaklar. Emre Çelik İspanya HF107 iSTiKRÂRSIZLIĞIN iSTiKRÂRI Betis’te yönetim faturayı Pepe Mel’e kesti fakat bu karar kulübün kümede kalmasına yetmeyebilir. Jose Mourinho’nun 20 Mayıs 2013’te Real Madrid’deki görevini bırakmasının ardından La Liga’nın ‘teknik adam istikrarı’ konusunda öne çıkarabileceği tek bir örnek kalmıştı. 2010’da Liga Segunda’da mücadele eden Betis’te teknik direktörlük koltuğuna oturan, takımı ait olduğu La Liga’ya taşıyan ve bununla da yetinmeyerek geçtiğimiz sezon elde ettiği başarının ardından Avrupa Ligi biletini cebine koyan Mel, La Liga’da yönettiği takımın başına geçen en eski hocaydı. Ta ki geride bıraktığımız Pazartesi gecesi Real Betis Başkanı Miguel Guillén’in yaptığı açıklamaya kadar. Miguel Guillén, acil toplanan yönetim kurulu toplantısının ardından basın mensuplarının karşısına geçti ve “Yönetim Kurulu olarak konuyu derinlemesine değerlendirdik ve Pepe Mel ile yollarımızı ayırma kararı aldık. Bu karar son derece üzücü ve acı verici fakat takımı son sıradan kurtarmak için dinamikleri değiştirmemiz şarttı. Yönetim Kurulu adına Pepe Mel’e yaklaşık 4 senedir yaptığı iş için teşekkür ediyorum. Göreve geldiğinden bu yana çok güzel anlar yaşattı ve bütün benliğini işine verdi ama futbol bu. Başka çaremiz yoktu.” diyerek topu takıma ve oyunculara attı. Şöyle ki, ilk etapta ya Miguel Guillén ve ekibi ya da taraftarların gönlünde taht kuran Pepe Mel, Real Betis’e veda edecekti. İlk veda Mel’den geldi ama bu hamle Miguel Guillén’i gerçekten kurtarmayabilir. Para, para, para Real Betis, 2012-13 sezonuna deyim yerindeyse felâket bir biçimde başladı. Bir önceki sezon rakiplerin korktuğu bir ekip olan Betis, ilk üç haftayı galibiyetsiz geçtikten sonra dört haftada iki galibiyet elde etti ama ardından felâketten de kötü bir sürece girdi. Yeşil-beyazlılar, kötü sonuçlara rağmen sahada iyi bir oyun oynuyor, taraftarları bir şekilde memnun ediyor, rakiplerine kesinlikle ezilmiyordu. Fakat bir türlü beklenen o galibiyet gelmiyordu. Tamı tamına altı haftalık hasretin ardından gelen Endülüs Derbisi’nde Sevilla karşısında alınan farklı mağlubiyet, ve ardından da küme düşmeme yarışındaki Rayo karşısındaki beraberlik; Betis’in geride kalan 15 haftada sadece 10 puanla son sıraya demir atmasına yol açmıştı. Evet, Guillén’in imâ ettiği gibi ‘güzel futbol karın doyurmuyor’du. Fakat Betis’in kalite olarak da belli bir seviyenin altında olması, buna da yönetimin olmayan transfer politikasının yol açması unutulmamalı. Mel, geçtiğimiz sene kiralık Dorlan Pabon-Joel Campbell ikilisinin yanı sıra Alvaro Vadillo, José Antonio “Nono” Delgado, Juan Carlos, Adrian, Alejandro Pozuelo gibi oyuncularla iyi bir harman yakalamayı başarmış ve bu isimleri takımın lideri ilân ettiği Beñat Etxebarria’nın etrafında toparlayarak iyi bir sentez elde etmişti. Bu isimlere ilerideki tecrübeli ve yetenekli Jorge Molina-Ruben Castro ikilisinin de eklenmesiyle birlikte Real Betis, özellikle hızlı ve yetenekli hücumcuları, düzgün ayaklı orta sahaları sayesinde üçüncü bölgede son derece üretken, çok hızlı hücuma çıkabilen ve rahatlıkla gol bulan bir görünüme girmişti. Oyuncuların yanı sıra Pepe Mel’in takımın başında geçmesinden itibaren ısrarla uygulamaya çalıştığı ‘hücuma yönelik sistem’ de bu oyuncuların maçtan maça daha tehlikeli birer silaha dönüşmesine yol açmıştı. Doğal olarak da hem başarı geldi hem de Mel, oynattığı futbolla taraftarların gönlüne girdi. Lâkin İspanya’da hemen hemen bütün kulüpleri vuran ekonomik kriz, bu yaz transfer dönemi Pepe Mel’in de elini kolunu bağlayınca işler bir anda tersine döndü. Betis, La Liga standartlarının üzerindeki kalecisi Adrian’ı West Ham’a, savunmanın önünde ‘pis işleri yapan’ savaşçısı Juan Carlos Garrido José Alberto Cañas’ı Sevilla’ya, takımın beyni Beñat Etxebarria’yı Athletic Club’a, takımın iki pire hücumcusu Alejandro Pozuelo ve Jonathan Pereira sırasıyla Swansea ve Villarreal’e gitti. Ayrıca geçen sene takımda kiralık olarak forma giyen Joel Campbell, Dorlan Pabon ve Rubén Pérez de ayrıldı. Fakat Betis, bu isimlerin yerini dolduramadı. Adam akıllı tek para harcamasını Xavi Torres’e yapan Betis yönetimi, Torres dışında kiralık ve bedelsiz oyunculara yöneldi. Kısacası takımda doğrudan forma giyen oyuncuların %50’si ayrıldı ama Betis yönetimi izlemekle kaldı. Bu isimlerin gidişinin yanı sıra takımın en önemli gol silahı Ruben Castro’nun sakatlığından ötürü sadece üç lig maçında forma giyebilmesi de eklenince Betis’in çöküşü kaçınılmaz oldu. Top yine yönetimde Betis’teki düşüşün en büyük sebebi mali kaynaklı sorunlar olsa da Pepe Mel’in de bu süreçte hataları yok değil. Hücum futbolu ekolünün temsilcilerinden biri olan Mel, elindeki malzemeyi iyi analiz edemedi ve takımına açık bir futbol oynatmayı sürdürdü. Hatta bunu dev ekiplere karşı bile uyguladı. Barcelona’dan dört gol yiyen Betis, maç boyunca hiçbir zaman geri çekilmedi ve savunma hattını sürekli 25-30 metre civarında kurdu. Yaşlı, yavaş ve hamle zamanları ağır olan isimlerden oluşan Betis savunması da doğal olarak bu futbolla geride kalan 15 haftada La Liga’nın kalesinde en fazla gol gören üçüncü ekibi oldu. Bu istatistiğe bir de 15 haftada atılan yalnızca 14 gol eklenince - lig 17’ncisi - bu tablo kaçınılmaz oldu. Mel, bu süreçte biraz daha dengeli, Osasuna ve Granada örneklerinde olduğu gibi daha güvenli bir futbolu tercih etseydi belki de görevini hâlâ sürdürecekti.Pepe Mel’den görevi devralan Juan Carlos Garrido, özellikle bu noktaya eğilecektir. Hatta değişikliğin getirdiği enerjiyle Betis’in 2-3 hafta iyi sonuçlar alması da olası. Savunmaya ağırlık vermesi, hatta orta saha bloğundan bile genellikle en fazla iki ismin hücumlara katılmasını istemesi, Betis’in kolay gol yeme problemini de çözebilir. Lâkin Garrido’nun profili ve son olarak küme düşürdüğü Villarreal’de ortaya koyduğu tablo düşünülürse Betis’in işi hiç de kolay değil. Daha çok ‘isimli’ futbolcularla çalışmayı seven ve takımını profiller üzerine kuran Garrido’nun elinde bir defa böyle bir oyuncu mevcut değil. Sakatlıktan kurtulan Ruben Castro, üçüncü bölgede lig seviyesi üstünde bitiricileri tercih eden ve genellikle hücumda iki santrfor kullanarak çeşitliliği buradan sağlamaya çalışan Garrido’nun elini biraz olsun rahatlatacaktır ama uzun vadede krizi çözmesi zor. Kısacası tek çıkar yol, Betis yönetiminin ara transferde elini cebine atması olacak ki iyi bir çift yönlü orta saha ile iki ortalama kenar oyuncusu transferi olmazsa Betis’in işi gerçekten çok çok zor.
Benzer belgeler
HF171 - Hayatım Futbol
olmasına rağmen yine çok düşük bir rasyoya sahip.
Kupaların gelenekleri, sürprize açık olmaları, genç
oyuncular için bir vitrin özelliği taşıması, kulüplerin
prestij açısında kupaya önem vermeleri ...
röportaj - WordPress.com
üzerine gittiler. Bir penaltı kazandılar. Bu penaltı
Mert Günok’un eldivenlerinde eridi fakat bu
moral bozucu kırılma anına rağmen maç sona
erdiğinde tabelada üstün olan taraf 3-2’lik skorla
Konyas...