Muhamiden Avukata
Transkript
Muhamiden Avukata
YIL: 39 SAYI: 19 Muhamiden Avukata Bir Asrın Eşiğinde Konya Barosu • Röportaj: Celal Mümtaz AKINCI • Avukat Hakları Merkezi • Barodan Haberler • Edebiyat • Yargı Kararları • BAŞKANDAN Av. Fevzi KAYACAN Konya Barosu Başkanı Nisan ve Haziran aylarının mesleğimiz ve Baromuz için ayrı bir özelliği vardır. 5 Nisan öteden beri Avukatlar günü olarak, 10 Haziran ise Baromuzun kuruluş yıldönümü olarak kutlanmaktadır. Bu tarihler mesleğimizin sorunlarına cevaplar aradığımız, mesleğimize ve kendimize vakit ayırabildiğimiz yılın sayılı günleri olmuştur. Ancak Türkiye Barolar Birliğinin kararı doğrultusunda bu yıldan itibaren 5 Nisan Avukatlar Günü artık Avukatlar Haftası olarak kutlanacak. Karar çerçevesinde bu yıl ilk Avukatlar Haftamızı kutladık. Bu yıl kutlamaları sadece Konya şehir merkezinde değil, Akşehir, Ereğli, Seydişehir ve Kulu ilçelerimizde de gerçekleştirdik. Türk Sanat Müziği koromuz Ereğli ve Seydişehir’de konserler verdi. Gerek Avukatlar Haftasını içerisine alan bir dönemi kapsaması, gerekse Baromuzun kuruluşunun 99. yılını icra edeceğimiz 10 Haziran’ın arifesinde yayınlanacak olması sebebiyle dergimizin bu sayısında avukatlık mesleğinin anlam, önem ve sorunlarını kapak dosyası yaptık. Avukatlık mesleği hepimizin bildiği gibi yargının kurucu unsuru olan savunma gücünü temsil etmektedir. Yargılama faaliyetinin temel amacı hüküm fıkrasına ulaşmaktır. Diğer bir anlatımla uzun ve bir dizi merasime havi işlemler sonucunda bir yargıya varılmaktadır. Türkiye Barolar Birliğinin ilk başkanı ve ceza hukuku profesörü olan Av. Faruk EREM Hocamızın ifadesiyle kanunu sadece uygulayan, cezayı matematiksel bölümlere dönüştürmeye çalışan bir yargıç değil, aynı zamanda hisseden yargıcı da ihtiyaç bulunmaktadır. Ona bu hissi verecek en önemli güç elbette savunmadır. Savunmanın hissettirebilmesi için elbette hissetmesi gerekir. Her zaman vatandaşlarla iç içe olan, mesai saatlerinin dışında dahi dava düşünen ve müvekkiliyle devamlı temas halinde olan bir avukatın hissetmemesi imkansızdır. Anayasa Mahkemesine, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na avukat atanması bu nedenle son derece önemlidir. Dava dosyasında bulunan evrakların temsil ettikleri olayı, adalet bekleyen vatandaşların özlem ve beklentilerini avukatın görmesi ve hissetmesi daha kolaydır. Sakın mesleki bir taassup içinde olduğumuz düşünülmesin. Hâkim ve savcıların mesleklerinin özelliği gereği vatandaşlarla iç içe olması pek düşünülemez. Zira böyle bir ilişkiye farklı anlamlar yüklenebilir. Oysa avukat faaliyetinin gereği olarak vatandaşla her an iç içe olmak zorundadır. Hissetmemesi ve dolayısıyla hissettirmemesi düşünülebilir mi? Mesleğe başladığım andan itibaren ağabeylerimizden birçok mesleki anı dinledim. Hukuk fakültesinden edindiğim bilgilerin yanında hayat mektebine ait bu anıları her zaman önemsedim. Eski Adliye’nin küçük vestiyeri bilenler için nostaljidir. Acılarımızı, sevinçlerimizi, kızgınlıklarımızı hep orada paylaştık. Vestiyere ilk girdiğim anı ve heyecanı hâlâ unutmadım. Adliyemizin yıkılmasıyla birlikte yeni ve büyük bir Adliye’ye kavuştuk. Geniş mekanlarımız oldu. Bu mekanlarda zaman zaman meslektaşlarımın anılarına tanık oluyor, vestiyer günlerini anımsıyorum. Üstatlarıma bir kez daha teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız. Tüm meslektaşlarımın Avukatlar Haftasını ve Baromuzun 99. kuruluş yıldönümünü bir kez daha yürekten kutlar, sağlık ve başarılar dilerim. 01... Başkandan / Av. Fevzi Kayacan DERGİMİZİN SAYISINA VE YAYIN YAŞINA İLİŞKİN DÜZELTME NOTU Yaptığımız arşiv çalışmalarında, Konya Barosu Dergisinin baskısının 1995 yılında 12. sayı ve 23. yayın yaşına ulaştığı ancak 2003 yılında uzun bir aradan sonra yeniden dergi çıkartma çalışmalarına başlanması sırasında eski sayılara ulaşılamamasından dolayı derginin sayısının ve yılının 1’den başlatıldığı tespit edilmiştir. 1995 öncesi basılan 12 sayıya, 2003’ten itibaren basılan 6 sayıyı eklediğimizde son basılan dergimizle 18. sayıya ulaşıldığı görülerek elinizde ki bu derginin sayısının 19, yayın yaşının ise 39 olarak ifade edilmesi yayın kurulumuzca uygun görülmüştür. Yıl: 9 Sayı: 19 Sahibi Konya Barosu Adına Baro Başkanı Av. Fevzi KAYACAN Sorumlu Yazı işleri Müdürü Av. Özgür Solak Editörler Av. M. Şamil ŞENALP Av. H. Murat GÜÇLÜ Yayın Kurulu Av. Sait AKDAĞ Av. Şeceattin KÜÇÜKDAĞ Av. Temel KAPLAN Av. İbrahim KAYHAN Av. Özgür SOLAK Av. Serdar CEYLAN Av. M. Şamil ŞENALP Av. Mustafa İYİBİLDİREN Av. Ömer ARICI Av. H. Murat GÜÇLÜ Av. Ahmet Han HORASAN Tasarım ve Baskı Hazırlık PLATO AJANS Yayın Danışmanı Rıfat Ergan Görsel Yönetmen Emine Dazkırlı Redaksiyon Ceylan Öner Baskı-Cilt Dumat Ofset Ankara 0.312. 278 82 00 Yazışma Adresi Akabe Mh. Cemil Çiçek Cd. Yeni Adliye Sarayı No: 175 Karatay/ Konya Tel: 0332 356 00 18 Fax: 0332 356 00 83 Konya Barosu Yayınıdır. Dergide yer alan yazarlar yazarlarının kişisel görüşünü yansıtır. Yazılardan kaynak göstermek kaydıyla bilimsel amaçlı alıntı yapılabilir. www.konyabarosu.org.tr [email protected] 01... Bir Asrın Eşiğinde Konya Barosu / Av. Serdar Ceylan 01... Alacaklının İhalede Borçlusuna Ait Bir Malı “Alacağına Mahsuben” 01... Satın Almasının Uygulamada Yarattığı Sorunlar / Av. Talih Uyar 01... Röportaj - Celal Mümtaz Akıncı: Üçlü Sacayağında Savunma 01... Yargının Üvey Evladı Konumunda / Stj. Av. Nurten Emek- Stj. Av. 01... Nermin Yaman 01... Kapak 01... Muhamiden Avukata / Av. M. Şamil Şenalp – Av. H. Murat Güçlü 01... Silahların Eşitliği İlkesi ve Müdafiin Dosya İnceleme Yetkisi / 01... Adem Çelik 01... Avukat Hakları Merkezi / Av. Abdüllatif Sağlam 01... Avukatlık Disiplin Ceza Hukuku / Av. Adem Demirbaz 01... Hukuk Devleti Avukatın İşi / Av. M. Turgay Bilge 01... Siyaset ve Hukuk / Av. Süleyman Küçüksucu 01... Avukatlık Anonim Şirketleri / Av. Fatih Ruşen 01... 1.Uluslararası Avukatlık Hukuku Konferansı / Av. Serdar Ceylan 01... Stajyer Avukat Gözüyle / Stj. Av. Ayşegül Erol 01... 6111 Sayılı Kanunun Sosyal Güvenlik Hukuku Açısından 01... Değerlendirilmesi, “Torba”dan Çıkanlar / Av. Oğuzhan Tekin 01... Fazla Çalışmanın Belirlenmesi ve İspatı / Av. Derya Ateş 01... 6216 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama 01... Usulleri Hakkında Kanun’un Getirdikleri / Av. Osman Buğur 01... Kooperatif Ortaklığından Çıkma ve Sonuçları / Av. Efil Öz 01... İletişimin Dinlenmesi ve Tespiti / Av. Süleyman İslambay 01... Çocuk Yargılamasında Müdafiin Rolü / Av. Olcay Bağcı Bilge 01... İnternet Ortamında Marka Hakkına Tecavüz / Av. İbrahim Çetinkaya 01... Yargı Kararları Işığında Tebligat Uygulamaları / Av. M. Lamih Çelik 01... Barodan Haberler 01... Edebiyat 01... Saat Sana Kaç Var / Av. Ali Uğur Gündem 01... Ay Vaktidir Şimdi / Av. Sait Edip Akdağ 01... Benim Dilimlerim / Av. Ömer Faruk Erdoğan 01... Biraz Yeşil / Av. Ali Aysu 01... Ardakalan / Av. Görkem Karaduman 01... Agorafobia / Av. Kemal Yücel 01... Kahve Fincanı / Av. Ömer Faruk Erdoğan 01... Yargı Kararları içindekiler: 182 182 182 182 182 182 182 182 182 Av. Serdar CEYLAN TEİAŞ Gen. Müd. Hukuk Müşavirliği Bir Asrın Eşiğinde; Konya Barosu 10 Haziran 2012 tarihinde 100. kuruluş yıldönümünü kutlayacağımız, ülkemizin en köklü ve saygın barolarından olan Konya Baromuzun, 100. kuruluş yıldönümü kutlamalarının adına yakışır bir şekilde icra edilmesi için çalışmalar başlatılmıştır. Bilindiği üzere, kurum ve kuruluşların, tarihi ve gelişim süreçlerine ilişkin sistemli bilgiler topluluğu olan arşivleri bu kurum ve kuruluşların, kurumsallaşmaları için de en önemli unsurlardır. Ancak Baromuzun 100 yıllık tarihinin özellikle ilk yarısının, arşiv belgelerinin gerektiği gibi muhafaza edilmemesinden dolayı neredeyse silindiği, gerekli çalışmaların yapılmaması durumunda da Baromuzun yakın tarihinin de aynı tehlikeyle karşı karşıya kalacağı aşikârdır. Bugüne kadar yapılan çalışmalara göre Konya Barosu, 10 Haziran 1912 tarihinde kurulmuştur. İlk Baro başkanı ise Musa Kazım Bey’dir. 1 Mart 1908 tarihinde açılan ve 15 Mart 1919 tarihinde kapatılıncaya kadar eğitim-öğrenime devam edilen Konya Hukuk Mektebi’nin müderrisleri ve mezunları, Konya Barosunun kuruluşunda ve ileriki yıllarda ülkemizin en aktif ve başarılı barolarından biri olmasında büyük rol oynamışlardır. Ancak sözlü anlatımlar dışında elimizdeki mevcut bilgi ve belgeler oldukça yetersizdir. “Konya Baro Tarihi” hakkında tespit edebildiğimiz yayımlanmış tek çalışma, Av. Mehmet Ali UZ’un “Konya Hukuk ve Baro Tarihçesi” isimli eseridir. Bu eserin son söz’ünde de belirtildiği üzere; Konya Baro tarihi ile ilgili çalışmalar daha yıllarca devam etmelidir. Yapılan çalışmalara destek olunmalı, yayımlanarak meslektaşlarımızın istifadesine sunulmalıdır. Konya, geçmişten günümüze bilim, kültür ve sanatın başkenti olmuş pek çok ilk Konya’mızda yaşanmıştır. Bununla birlikte asırlık geçmişe sahip kurum ve kuruluşlarımıza ev sahipliği yapan, ortaçağda Türkiye Selçukluları Devleti’nin başkenti olmasının yanı sıra bilim, kültür ve sanatın da başkenti olan Konya ve bizler bu köklü geçmişin eserlerini sergileyemiyoruz. Bu amaçla Baromuz, 100. Yıl etkinlikleri kapsamında, 100. Yıl Armağanı, 100. Yıl Albümü ve Konya Barosu Dergimizin kutlama dönemine rastlayan sayısını 100. Yıl Özel sayısı olarak yayımlanmasını karar altına almıştır. Baromuzun daha güçlü bir kurumsal yapıya kavuşması için bir zorunluluk olan bu tür çalışmaların, 100. Yıl etkinlikleri kapsamında yapılması ile gelecek kuşaklara karşı vazifemiz de yerine getirilmiş olacaktır. Bu çalışmalarla Konya Barosunun kuruluş tarihi ve ilk dönemleri ile birlikte gelecekte izleri silikleşmeye başlayacak yakın tarihi de kayıt altına alınmış olacaktır. Bu çalışmalar kapsamında Baromuz, geçmiş yıllarda gerektiği gibi tasnif edilip, korunamamış olan “Konya Baro Arşivi”nin mevcut bilgi ve belgelerinin dijitalleştirilmesi ile geleceğe dönük bir proje geliştirme gayreti içerisindedir. Ayrıca 1908–1919 yılları arasında Konya Hukuk Mektebi’nde okutulan ders kitaplarından seçmeler ile Konya menşeli hukuk alanındaki elyazmalarından seçmeleri ihtiva eden bir kitap sergisi de planlanmaktadır. 100. Yıl etkinlikleri kapsamında yayıma hazırlanacak; 100. Yıl Albümü Her on yıldan hukuk diploması, avukatlık ruhsatı, vekâletname, baro pulu, dava dilekçeleri örneklerinden oluşan seçmelere, fotoğraflara ve diğer bilgi ve belgelere, daktilo, cübbe gibi hatıralara, merhum ve hayatta olan kıdemli üyelerimizin, üstatların, baro başkanlarımızın özgeçmişlerine, yaşayanlarla yapılacak kısa söyleşilere yer verilen görsel ağırlıklı bir “Özel Albüm” olacaktır. Albümde aramızdan ayrılan tüm meslektaşlarımıza ve meslekte 40 yılı aşan kıdeme sahip meslektaşlarımızın özgeçmişlerine, fotoğraf, bilgi ve belgelerine yer verilecektir. Ayrıca kaynak kişilerin sözlü anlatımlarının yazılı ve görsel olarak kayda geçirilmesi de sağlanacaktır. Tüm meslektaşlarımızın özgeçmişleri, mesleki fotoğrafları, hukuk diploması, avukatlık ruhsatı gibi belgelerinin dijital suretleri ise, gelecek yıllar için baro arşivini zenginleştirerek, belki de 150. Yıl Albümüne zemin hazırlayacaktır. Bu albümde günümüze ulaşmayan, geçmiş yıllarda imha edilen baro arşivinin telafisi nevinde Başbakanlık Osmanlı Arşivleri ve Adalet Bakanlığı Arşivi taranarak, Özel Koleksiyonlarda ve Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Konya Yazma Eserler Bölge Müdürlüğü’nde bir yıl içinde yapılacak çalışmalarla elde edilecek içeriğe de yer verilebilecektir. Bu çalışma kapsamında özellikle siz kıymetli meslektaşlarımızın, merhum meslektaşlarımızın ailelerinin, yakınlarının katkılarına ihtiyaç duymaktayız. Her türlü bilgi ve belge (hukuk diploması, avukatlık ruhsatı, vekâletname, baro pulu, baro aidat makbuzu, dava dilekçeleri örnekleri, avukat, avukat yazıhanesi fotoğrafları, avukat kartvizitleri, gazete haberleri, daktilo, eski cübbe gibi hatıra eşyalar, Konya’da yayımlanmış hukuk alnındaki dergi, kitap ve makaleler,…) bu çalışmanın daha da zenginleşmesini sağlayacaktır. Bu kapsamda, bu çalışmaya katkıda bulunabilecek kişi, kurum ve kuruluşların ellerindeki bilgi ve belgelerin en azından dijital suretlerini Baromuz Kalemine ulaştırmalarını ve/veya Baromuz ile iletişime geçmelerini önemle talep ediyoruz. 2012 yılında bir asrı geride bırakacak olan Konya Barosunun sicil numarası 3500’leri ve Baroya kayıtlı avukat sayısı 1500'ü aşmış durumdadır. Bir asrın eşiğinde köklü ve güçlü bir meslek kuruluşu olan Baromuz, 100. Yıl etkinlikleri kapsamında yayımlanacak bu eserler ve diğer faaliyetlerle geleceğe daha emin adımlarla yürüyerek, sizlerin de destek ve katkıları ile gelecek kuşaklara karşı vazifesini de yerine getirilmiş olacaktır. 15 Mart 1914 tarihinde Konya Hukuk mektebi Eğitim Kadrosu İCRA VE İFLAS HUKUKU Av. Talih UYAR İzmir Barosu Alacaklının İhalede Borçlusuna Ait Bir Malı “Alacağına Mahsuben” Satın Almasının Uygulamada Yarattığı Sorunlar İhaleye girerek, borçluya ait bir taşınmazı alacağına mahsuben satın almış olan alıcı-alacaklıya, borçlunun mahkemede alacaklı aleyhine açtığı menfi tespit davası sırasında “İİK.’nun 72/III. maddesine göre %40 oranında teminat karşılığında icra veznesine girecek paranın alacaklıya ödenmemesi” konusunda verilmiş “ihtiyati tedbir kararı”na dayanılarak, icra dairesince, “satış bedelini icra dosyasına peşin (nakit) olarak yatırması, aksi taktirde ihalenin feshedileceği” bildirilebilir mi? Başka bir deyişle, hiçbir teminat istemeksizin, alacaklının alacağına mahsuben borçlunun taşınmazını satın almasına imkân tanıyan icra müdürünün, daha sonra, borçlu tarafından alacaklı aleyhine açılmış olan menfi tespit davasında mahkemece “%40 teminat karşılığı icra veznesine girecek paranın alacaklıya ödenmemesi” konusunda verilmiş olan “ihtiyati tedbir kararı”ndan bahsedilerek, alıcı-alacaklının ihale bedelinin tamamını icra dosyasına nakit olarak yatırması konusunda kendisine -İİK. 130 uyarınca- 10 günlük süre verilebilir mi? İcra müdürünün bu kararı İİK. 130’a uygun olur mu? Yukarıdaki sorun, uygulamada ihaleyi gerçekleştiren icra müdürlerinin “alıcı”nın aynı zamanda “alacaklı” olması halinde, borçluya ait taşınmazın ihalesine girip, “bu taşınmazı alacağına mahsuben satın alma hakkı” (daha doğrusu alacaklının böyle bir hakkının bulunduğu) konusunda eksik bilgilerinden ve bu konuda sorumluluk üstlenmek istememelerinden kaynaklanmaktadır… Hâlbuki gerek doktrinde ve gerekse Yargıtay kararlarında bu konu çok iyi işlenmiş ve “alacaklının alacağına mahsuben borçlusuna ait bir taşınırı-taşınmazı ihalede satın alabileceği” hiçbir duraksamaya neden olmayacak biçimde belirtilmiştir. Gerçekten; 1. Doktrindeki Görüşler - Eğer ihale haciz alacaklısına veya hissedarlardan birine yapılmış ise, alıcıalacaklı (veya hissedar), alacağını (veya ihale bedelinden kendine düşecek parayı) ödemekle yükümlü olduğu ihale bedelinden düşebilir (mahsup edebilir). Bu halde alıcıalacaklının veya hissedarın ihale bedelinden düştüğü (mahsup ettiği) miktarı süresinde ödemediği gerekçesiyle (m. 133’e göre) ihale feshedilemez.” (Kuru, B. İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, 2004, s:587) - Eğer ihale haciz alacaklısına yapılmış ve ihale bedelinden ondan önce tatmin edilmesi gereken başka bir alacaklı yoksa alıcı-alacaklı, alacağını ödemekle yükümlü olduğu ihale bedelinden düşebilir (mahsup edebilir).” (Kuru, B. İcra ve İflas Hukuku, C:2, 1990 s:1336) - “…ihale, haciz alacaklısına yapılmışsa, mahcuz gayrimenkul üzerinde istifayı hak edecek ondan önce bir alacaklı olmadığı takdirde alacaklı, alıcı sıfatıyla ödemek mecburiyetinde olduğu meblağı ödemekten alacağı nispetinde imtina edebilir. Cebri müzayede takip edilen borçlu lehine bir alacak doğurmadığına göre, burada kelimenin hakiki ve teknik manasıyla ‘takas’ bahis konusu olmayıp bilahare kendisine iade edilecek parayı tediyede bulunacak kimsenin bu tediyeyi yapmasına mahal bulunmaması ve binaenaleyh bundan iptidain imtina eyleyebilmesi durumu vardır.” (Postacıoğlu, İ. E. İcra Hukuku Esasları, 1982, s: 503) - Alıcı, satış parası borcunu, takipte bulunan alacaklıdan olan bir alacağı ile takas edemez. Buna karşılık, ihale takip yapan alacaklı üzerinde bırakılır ve hacze de bir başka alacaklının iştiraki söz konusu olmazsa, alacaklı alacağını satış parası ile takas edebilir (Jäger, 143, N. 1 ). Bir başka deyişle, eğer en çok pey sürdüğü için arttırma üzerinde kalan kişi haczi koyduran alacaklı veya rehin sahibi alacaklı olup da böylece arttırma sonucu eline geçen para üzerinde hemen gerçekleşebilecek bir talep hakkına sahip bulunuyorsa, peşin ve nakden ödeme takas dermeyanı yolu ile gerçekleştirilebilir (Reichel, 129, N. 1). (Üstündağ, S. İcra Hukukunun Esasları, 2004, s: 276) - Eğer ‘alıcı, aynı zamanda borçludan (alacaklı) ise, kendi alacağı ile yatırmak zorunda olduğu ihale bedelini takas edebilir. Hacze katılmış başka alacaklılar varsa alacaklı, ancak kendi alacağından dolayı kendisine düşebilecek payı ödemek zorunda olduğu satış bedeline mahsup edebilir. Eğer, taşınmazı ihalede satın alan alacaklıdan başka aynı takip dosyasına öncelikli alacaklı varsa, alıcı kendi alacağını ihale bedeline mahsup (takas) edemez. Bu durumda ihale bedelini takip dosyasına takas/mahsup yapmadan yatırması gerekir (Uyar, T. İcra Hukukunda İhale ve İhalenin Bozulması, C: 1, 2002, s: 731) - Alıcı, aynı zamanda borçludan alacaklı ise, kendi alacağı ile yatırmak zorunda olduğu ihale bedelini takas edebilir. Alacağına mahsuben satışa konu taşınmazı ihalede satın almış olan alacalıya, icra müdürlüğünce ‘ihale bedelini nakit olarak yatırması’ için süre verilmesi halinde, alacaklı bu hatalı işleme karşı süresiz şikâyet yoluna başvurabilir…” (Uyar, T. Gerekçeli- İçtihatlı İcra ve İflas Kanunu Şerhi, C:6, 2006, s: 9922) - Eğer alıcı tek alacaklı ise, ödeme yaparken alacağını ödeyeceği miktardan düşebilmeli (mahsup edebilmeli); hacze katılmış başka alacaklılar varsa, kendisine düşecek miktar oranında mahsup yapabilmelidir… Kanunda bu olanaktan söz edilmemekte ise de, alacaklıların arttırmaya katılmasına teşvik açısından bu kolaylığın (olanağın) sağlanması yerinde olur. Yalnız, bu durumu BK. m. 116’da düzenlenen alacaklı ve borçlu sıfatlarının birleşmesi olarak kabul etmek mümkün değildir.” (Arslan, R. İcraİflas Hukukunda İhale ve İhalenin Feshi, 1984, s: 214 vd.) Eğer ‘alıcı, aynı zamanda borçludan (alacaklı) ise, kendi alacağı ile yatırmak zorunda olduğu ihale bedelini takas edebilir. Hacze katılmış başka alacaklılar varsa alacaklı, ancak kendi alacağından dolayı kendisine düşebilecek payı ödemek zorunda olduğu satış bedeline mahsup edebilir. Eğer, taşınmazı ihalede satın alan alacaklıdan başka aynı takip dosyasına öncelikli alacaklı varsa, alıcı kendi alacağını ihale bedeline mahsup (takas) edemez. Bu durumda ihale bedelini takip dosyasına takas/mahsup yapmadan yatırması gerekir. Bu nedenle de daha sonra kendisine iade edilecek parayı ödemekten kaçınması durumu’ söz konusudur”. (Erturgut, M. İcra ve İflas Hukukunda Menkullerin Paraya Çevrilmesi, 2000, s. 125) - İzale-i şüyu kararı, alacaklının yürüttüğü icra takibi sonunda alınmış ve malı alacaklı almışsa, o borçlu paydaştan alacaklı olduğu kısmı hemen takas ve ihale bedelinden doğan borcundan mahsup edebilir… - “ İİK.’nun 133. maddesi gereğince yapılan muamele sonunda, taşınmaz alacaklıya ihale edilmiştir. Alacaklı, ihale bedelini, mevcut ve kesinleşmiş olan bütün alacakları ile mahsup edebilir. Bir kısım alacağın başka bir takip dosyasına ait bulunmasının neticeye etkili bulunmadığı, mahsup edilen miktar kadar borçlunun borçlarından kurtulacağı düşünülmeden yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir. (Bknz: 12. HD. 11.11.1983 T. E: 7341, K: 8786) “Uyar, T. a.g.e. C: 1, s: 753” Alacağın mahsubu için icra takibinin kesinleşmiş olması yeterlidir… Alacaklı, ihale bedelinden, mevcut ve kesinleşmiş olan bütün alacaklarını mahsup edebilir. Kimseden bilahare kendisine iade edilecek para talep edilmemelidir.” ( Gökçe, Z. Tüm Yönleriyle İzale-i Şüyu Dava ve Takipleri, 2000, s: 733 vd.) - Alıcı, aynı zamanda borçluya karşı takip yapan alacaklı ise, ödeme yaparken alacağını ödeyeceği miktardan mahsup edebilmelidir. Kanunda bu imkândan bahsedilmemekle birlikte, alacaklıları artırmaya, katılmaya teşvik etmek açısından bunun kabul edilmesi uygun olur. Hacze katılmış başka alacaklılar varsa, kendisine düşecek miktarda mahsup yapabilir… Bu durum teknik anlamda bir takas olmadığı gibi, ‘alacaklı ve borçlu sıfatlarının birleşmesi de değil’dir. Alıcı ihale nedeniyle ödeyeceği parayı alacaklı olması nedeniyle geri alacaktır. 2. Yargıtay Uygulamaları a) 1980’li yıllara ait içtihatlarında; - “ İİK.’nun 130. maddesinden anlaşılacağı gibi, ihale haciz koyduran davalı-alacaklıya yapıldığına göre, satılan gayrimenkul üzerinde ondan önce gelen bir alacaklı olmadığı takdirde, alacaklı, müşteri sıfatıyla ödemek mecburiyetinde olduğu meblağı ödemekten alacağı nispetinde imtina edebilir…” (Bknz: 12. HD. 18.11.1986 T. E: 1513, K: 12515) “Uyar, T. a.g.e. C: 1, s: 750” - “ Müşteki-alacaklının kesinleşen alacağı, ihale bedelinden fazladır. İİK.’nun 129. maddesindeki şartlar da mevcut olduğundan kendisine ihale yapılmıştır. Öncelikle, kendi alacağını mahsup etme hakkı mevcut olup, kendisine rüçhanlı bir alacak mevcut değildir…(Bknz: 12. HD. 23.3.1982 T. E: 1509, K: 2305) “Uyar, T. a.g.e. C: 1, s: 751” b) 1990’li yıllara ait içtihatlarında; - “… Alıcının alacaklı olması nedeniyle sonradan alacağı parayı önceden ödemesine gerek yoktur. Asıl icra dairesinin talimat icrasına yazdığı yazıya göre, ihale alıcısının alacağının ihale tarihinde 28.485.840.000 TL.’ye baliğ olduğu, satış bedelinin ise, 20 milyar TL olduğu anlaşıldığına göre alıcının alacağı ihale bedelinden fazladır. Kendisine rüçhanlı başka alacaklar da bulunmamaktadır… Şikâyetin kabulüne karar vermek gerekirken reddine karar verilmesi isabetsizdir’. (Bknz. 12. HD. 26.10.1999 T. E: 11037, K: 12904) “Uyar, T. a.g.e. C: 1, s: 744” - “… İhale alıcısının alacağına mahsuben ihale edilen malı almasına yasal bir engel yoktur. Satış bedelinden alacağı parayı önceden yatırması gerekmez…” (Bknz: 12. HD. 12.10.1999 T. E: 11067, K: 12072) “Uyar, T. a.g.e. C: 1, s: 745” -‘… Alıcı, asıl alacaklı ferileriyle takipten kaynaklanan diğer alacaklarını satış bedelinden mahsup etmek hakkına sahiptir. Bu kelime manasıyla takas olmayıp bilahare kendisine iade edilecek parayı tediyede bulunacak kimsenin bu tediyeyi yapmasına mahal bulunmaması ve öncelikle imtina eyleme durumudur’… (Bknz: 12. HD. 21.1.1998 T. E: 1997/14512, K: 272) “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9972” -‘… Alıcı, asıl alacak ve ferileriyle takipten kaynaklanan diğer alacaklarını satış bedelinden mahsup etme hakkına sahiptir’… (Bknz: 12. HD. 3.2.1997 T. E: 859, K: 933) “Uyar, T. a.g.e. C: 1, s: 745” - “… Alıcı, asıl alacak ve ferileriyle takipten kaynaklana diğer alacaklarını satış bedelinden mahsup etmek hakkına sahiptir. Bu kelime manasıyla takas olmayıp, bilahare kendisine iade edilecek parayı, tediyede bulanacak kimsenin bu tediyeyi yapmasına mahal bulunmaması ve öncelikle imtina eyleme durumudur…” (Bknz. 12. HD. 27.11.1996 T. E: 12741, K: 15312) “Uyar, T. a.g.şerh C: 6, s: 9972 vd.” c) 2000’li yıllara ait içtihatlarında; - Haciz koyduran alacaklının taşınırı (taşınmazı) ihale ile satın alması ve kendisinden önce gelen başka alacaklı bulunmaması halinde, alacağı oranında satış bedelini ödemekten kaçınabileceği ‘satış bedelini, alacağına mahsup edebileceği’, satışa çıkarılan taşınırın (taşınmazın) üzerinde alıcının yaptığı takip nedeniyle koydurduğu hacizden önce konulmuş başka haciz bulunması halinde, ileride sıra cetveli yapılması gerekeceğinden ve henüz sıra cetveli yapılmamış olduğundan, alacaklının alacağının ihale bedelini karşılayıp karşılamadığı saptanıp ve dolayısıyla alacaklı aleyhine fark doğduğu tespit edilmeden ve alıcıdan önce haciz koyduran üçüncü kişilerin alacaklarının miktarlarının ne olduğu dahi belirlenmeden alıcıalacaklıya ihale bedelinin yatırılması için süre verilmesi yönündeki icra müdürlüğü kararı doğru değildir…” (Bknz: 12. HD. 8.3.2005 T. E: 1474, K: 4654) “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9972” - “… Şikâyetçi, dairemizin yerleşik içtihatlarına göre, kendisine rüçhanlı bir alacaklı olmadığından, müşteri sıfatıyla ödemek zorunda olduğu meblağı ödemekten alacağı nispetinde imtina edebilir. Şikâyetçinin toplam alacağı 16.082.000.000 TL olup, ihale bedelinden fazladır. O halde, ‘şikâyetin kabulü’ gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde istemin reddi yolunda hüküm kurulması isabetsizdir.” (Bknz: 12. HD. 13.12.2004 T. E: 21794, K: 25796) “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9976” - “… Tapu kaydının ve satış talimatının incelenmesinde, mahcuz üzerinde alacaklının alacağına tercihi olan başka hacizlerin bulunmadığı ve alacaklının alacağını ihale bedelinin çok üzerinde olduğu görülmüştür. O halde, alacaklının ihale bedelini dosyaya yatırması gerekmediğinden, mahkemece İİK.’nun 134. maddesi uyarınca diğer fesih nedenleri incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi yerine ‘ihale bedelinin yatırılmadığı’ gerekçesi ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir. (Bknz. 12. HD. 28.9.2004 T. E: 18538, K: 20389) “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9976” - “… Ayrıca hemen belirtelim ki, alacağına mahsuben alacaklının ihale konusu mahcuzu alması halinde, mahcuz üzerinde alacaklının alacağına tercihi olan başka hacizlerin bulunmaması halinde, alacaklının ihale bedelini dosyaya yatırması gerekmez…” (Bknz: 12. HD. 10.4.2003 T. E: 4645, K:7837) “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9977” Alıcı, aynı zamanda borçludan alacaklı ise, kendi alacağı ile yatırmak zorunda olduğu ihale bedelini takas edebilir. Alacağına mahsuben satışa konu taşınmazı ihalede satın almış olan alacalıya, icra müdürlüğünce ‘ihale bedelini nakit olarak yatırması’ için süre verilmesi halinde, alacaklı bu hatalı işleme karşı süresiz şikâyet yoluna başvurabilir… - “ Alacaklının alacağı, 100. madde gereğince icra dairesine bildirilen malumattan da anlaşılacağı gibi, 400.000.000.000 TL.’dir. Bu miktar, ihale bedelinin çok üzerinde olduğundan, alacaklın alacağına mahsuben ihalede taşınmazı satın alma hakkı vardır… (Bknz: 12. HD. 21.3.2003 T. E: 1828, K: 6062) “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9977” - “İİK.’nın 130. maddesine göre satış bedeli peşin olarak ödenir. Ancak icra müdürü alıcıya 20 günü geçmemek üzere mehil verebilir. Somut olayda, ihale alıcısı takip yapan alacaklıdır ve alacağı satış bedelini karşılamaktadır. Alacaklının sonradan alacağı parayı yatırmasına gerek bulunmamaktadır. Bu konudaki şikâyet İİK.’nun 16. maddesine göre ‘bir hakkın yerine getirilmemesi’ ile ilgili olduğundan, süreye tabi değildir. (Bknz: 12. HD. 8.6.2001 T. E: 9252, K: 10239) “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9977” şeklinde belirtmiştir. Görüldüğü gibi “alacaklının, ihaleye girerek alacağına mahsuben borçluya ait bir taşınır/ taşınmazı satın alabileceği” konusunda hiçbir duraksama yoktur. Kanunda açıkça düzenlenmemiş ancak gerek doktrinde (bilimsel açıklamalarda) ve gerekse Yargıtay içtihatları ile -alacaklıları arttırmaya katılmaya teşvik etmek için- alacaklıya tanınmış olan bu hakkın hukuki niteliğinin teknik anlamda bir “takas” olmadığı (Postacıoğlu, İ. E. a.g.e. s: 503 - Arslan, R. a.g.e s: 215 - Erturgut, M. a.g.e. s: 125; bknz: 12. HD. 21.1.1998 T. E: 1997/14512, K: 272; “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9972”; 12.HD. 3.2.1997 T. E: 859, K: 933 “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9975” ) ve bu durumda – BK. mad. 116’da öngörülen “alacaklı-borçlu sıfatlarının birleşmesi”nin de söz konusu olmadığı (Arslan, R. a.g.e. s: 215; Erturgut, M. a.g.e. s: 125) -kökeni Roma Hukukunda bulunan- “kimseden daha sonra kendisine iade edilecek parayı peşin olarak ödemesi (yatırması) istenemez.” kuralı uyarınca “alıcı-alacaklının daha sonra kendisine iade edilecek parayı ödemekten kaçınması” durumu söz konusudur. (Postacıoğlı, İ. E. a.g.e. s: 503 - Erturgut, M. a.g.e. s: 125 – Gökçe, Z. a.g.e. s: 734; 12. HD. 21.1.1998 T. E:1997/14512, K: 272 “Uyar, T. a.g.şerh C: 6, s: 9972”; 12. HD. 3.2.1997 T. E: 859, K: 933 “Uyar, T. a.g.şerh C: 6, s: 9975” 12. HD. 27.11.1996 T. E: 12741, K: 15312 “Uyar, T. a.g.şerh C: 6, s: 9972 vd.”) Alacaklının, ihaleye girerek borçluya ait bir taşınırı/taşınmazı satın alması -doktrin ve Yargıtay kararlarının kendisine tanıdığı- mutlak bir haktır. Gerçekten bu husus pek çok Yargıtay kararında; - “… Alacaklının alacağına 100. madde gereğince icra dairesine bildirilen malumattan da anlaşılacağı gibi 400.000.000.000 TL.’dir. Bu miktar ihale bedelinin çok üzerinde olduğundan, alacaklının alacağına mahsuben ihalede taşınmazı satın alma hakkı vardır… (Bknz. 12. HD. 21.3.2003 T. E: 1828, K: 6062 “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9977”) - “ Alıcı asıl alacak ve ferileriyle takipten kaynaklanan diğer alacaklarını satış bedelinden mahsup etmek hakkına sahiptir… (Bknz. 12. HD. 21.1.1998 T. E: 1997/14512, K: 272 “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9972”) - “Alıcı asıl alacak ve ferileriyle takipten kaynaklanan diğer alacaklarını satış bedelinden mahsup etmek hakkına sahiptir… (Bknz. 12. HD. 3.2.1997 T. E: 859, K: 933 “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9975”) - “ Alıcı, asıl alacak ve ferileriyle takipten kaynaklanan diğer alacaklarını, satış bedelinden mahsup etmek hakkına sahiptir… (Bknz. 12. HD. 27.11.1996 T. E. 12741, K:15312 “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9972 vd.”) şeklinde açıkça vurgulanmıştır. İhaleyi gerçekleştiren icra müdürünün, ihaleye katılarak borçluya ait bir taşınırı/ taşınmazı alacağına mahsuben satın almış olan alacaklıya ihale bedelini -10 gün içinde- yatırması için süre veremeyeceğini; - “… Alıcı-alacaklıya ihale bedelinin yatırılması için süre verilmesi yönündeki icra müdürlüğü kararı doğru değildir…” (Bknz: 12. HD. 8.3.2005 T. E: 1474, K: 4654 “Uyar, T. a.g.şerh, C:6, s: 9972”) şeklinde belirten yüksek mahkeme; alıcı-alacaklının bu hakkının kamu düzeni ile ilgili olduğunu, icra müdürünün bu durumda alıcıalacaklıya ihale bedelini yatırması için -10 günlük- süre vermesinin, kanunun emredici hükümlerine aykırı olduğunu vurgulayarak bu konudaki şikâyetin süreye bağlı olmadan yapılabileceğini; - “… İİK.’nun 130. maddesine göre satış bedeli peşin olarak ödenir. Ancak, icra müdürü alıcıya 20 günü (şimdi; 10 günü) geçmemek üzere mehil verebilir. Somut Alıcı, asıl alacak ve ferileriyle takipten kaynaklana diğer alacaklarını satış bedelinden mahsup etmek hakkına sahiptir. Bu kelime manasıyla takas olmayıp, bilahare kendisine iade edilecek parayı, tediyede bulanacak kimsenin bu tediyeyi yapmasına mahal bulunmaması ve öncelikle imtina eyleme durumudur. olayda ihale alıcısı takip yapan alacaklıdır ve alacağı satış bedelini karşılamaktadır. Alacaklının sonradan alacağı parayı yatırmasına gerek bulunmamaktadır. Bu konudaki şikayet İİK.’nun 16. maddesine göre, bir hakkın yerine getirilmesi ile ilgili olduğundan süreye tabi değildir. Bknz. 12. HD. 8.6.2001 T. E: 9252, K: 10239) “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9977” - “… Alacaklı Arçelik A.Ş. asıl alacağını 139.500.000.000 TL olması nedeniyle alacağına mahsuben ihalede satın aldığını, bu nedenle icra müdürünün ihale bedelinin yatırılması için kendilerine 20 günlük süre vermesinin yerinde olmadığından bahisle merciye şikâyette bulunmuştur. Şikâyet, niteliği itibari ile İİK.’nun 16/son maddesinde belirtilen nitelikte olup, süresiz şikayete tabi olduğu gözetilmeksizin merciin anlaşmazlığın esasını incelemeksizin ‘istemin süre aşımı nedeniyle reddine’ karar vermesi isabetsizdir.” (Bknz. 12. HD. 31.1.2001 T. E: 9157, K: 9712) “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9986” Alacaklı-alıcının, ihaleye girerek alacağına mahsuben borçluya ait taşınırı/taşınmazı satın alma hakkına saygı gösterilmesini yüksek mahkeme son kararlarında daha belirgin olarak vurgulamış ve -önceki kararlarından farklı olarak- “İhalede satılmış olan taşınır/taşınmaz üzerinde alacaklı-alıcının yaptığı takip nedeniyle koydurduğu hacizden önce konulmuş başka haciz(ler) bulunması halinde, ileride sıra cetveli yapılacağından ve henüz sıra cetveli yapılmamış olduğundan, alacaklının alacağının ihale bedelini karşılayıp karşılamadığı saptanıp, alacaklı aleyhine fark doğduğu tespit edilmeden (ve alacaklıdan önce haciz koydurmuş olan üçüncü kişilerin alacaklarının miktarları saptanmadan) alıcı/alacaklıya ihale bedelini yatırması için süre verilemeyeceğini” belirtmiştir. (Bknz. 12. HD. 8.3.2005 T. E: 1474, K: 4654; 21.1.1998 T. E: 1997/14512; K: 272; 27.11.1996 T. E: 12741, K: 15312; 3.2.1997 T. E: 859, K: 933) “Uyar, T. a.g.şerh s: 9971 vd.” “Uyar, T. a.g.şerh, C: 6, s: 9972 vd.” İcra müdürlüğü; ihaleye girerek, alacağına mahsuben borçlusuna ait bir taşınmazı/ taşınırı satın almış olan alacaklı-alıcıya ihale bedelinin “borçlunun ….. mahkemesinde “alacaklı aleyhine açtığı menfi tespit davasında, mahkemece -….. tarihli oturumda- ‘İİK.’nun 72. maddesinin 3. fıkrasına göre davacı tarafça %40 oranında teminat yatırıldığında …….… İcra Müdürlüğü’nün …… sayılı dosyasında icra veznesine girecek paranın alacaklıya ödenmemesi yönünde ihtiyati tedbir kararı verilmesine’ karar verildiğini ve davacı tarafça; dava konusu alacak miktarının %40’ını karşılayacak miktarda …….. YTL.’nin teminat olarak yatırıldığını” belirterek; nakit olarak yatırılmasını isteme -aksi takdirde ihaleyi İİK. 133.’e göre feshetme- hakkı var mıdır? Bilindiği gibi borçlunun icra takibinden sonra açacağı menfi tespit davasında, başlamış olan icra takibini kendiliğinden durdurmayacağı gibi davaya bakan mahkeme tarafından da, “ihtiyati tedbir” yolu ile “takibin durdurulması”na da karar veremez. İcra takibinden sonra açılan menfi tespit davalarında, davaya bakan mahkeme alacağın %15’inden aşağı olmamak üzere (uygulamada; mahkemeler genellikle İİK. mad. 72/III’ün açık hükmüne rağmen İİK. mad. 72/IV ve IV’de öngörülen tazminat miktarının %40’dan aşağı olamayacağını göz önünde bulundurarak borçlunun %15 değil, %40 teminat yatırmasını istemektedirler.) borçlu tarafından gösterilecek teminat karşılığında; “alacaklı adına icra veznesine girecek olan paranın, alacaklıya verilmemesi hakkında” bir ihtiyati tedbir kararı verebilir. (Ayrıntılı bilgi için bknz: Uyar, T. a.g.şerh C: 4, s: 6064 vd.) Eğer, dava konusu taşınmaz/taşınır satın alınmışsa, alacaklı dışında üçüncü bir kişi tarafından satın alınmışsa, bu kişinin icra dosyasına yatıracağı ihale bedeli alacaklıya ödenmeyecek ve dosyada -menfi tespit davası sonucuna kadar- saklanacaktır. Veya borçlu -uygulamada çok kez olduğu gibi (ayrıntılı bilgi için bknz: Uyar, T. a.g.şerh C: 4, s: 6066)- dosya borcunu satış gününden önce tüm faiz ve icra giderleriyle birlikte icra dosyasına yatırıp satışı durdurmuşsa, bu durumda da icra dosyasına yatan bu para alacaklıya ödenmez. Görüldüğü gibi; yüksek mahkeme, benzer bir olayda, “alacaklının alacağına mahsuben borçlunun satılan taşınırlarının ihalesine girip bunları satın alabileceğini,” borçlunun İİK. 72/III uyarınca teminat yatırarak, “satışın durdurulmasını isteyemeyeceğini (ve ayrıca zımnen alacağına mahsuben bu taşınırları ihalede satın almış olan alacaklıdan satış bedelini dosyaya nakit olarak yatırmasının istenemeyeceğini) vurgulayarak” bu durumda sadece “alıcıalacaklıya satın aldığı taşınırların -ileride borçlunun açtığı menfi tespit davasında haklı çıkması ihtimali nedeniyle- kendisine teslim edilmesinin doğru olmayacağını” belirtmiştir. Başka bir deyişle, İİK. mad. 73/III ancak icra dosyasına girmiş nakit para bulunursa, bu paranın alacaklıya ödenmesini önler. Yoksa alacaklının, ihaleye girip “alacağına mahsuben satılan taşınırı/taşınmazı satın almasına” engel olmaz. Nitekim yüksek mahkeme, benzer - taşınır satışı ile ilgili bir ihalede- İİK. 72/III uyarınca, icra takibinden sonra açılan menfi tespit davasında borçlunun (satışın durdurulması) istemi reddedilmiş ancak ‘satış bedelinin alacaklıya ödenmemesi için’ teminat karşılığında tedbir kararı verilmişse, alacaklının borçluya ait taşınır malları yapılan ihalede alacağına mahsuben alması halinde, borçlu tarafından gerekli teminatın da yatırılmış olması koşuluyla satışa konu taşınırların alacaklıya teslim edilemeyeceğini” açıkça belirtmiştir. (Bknz. 12. HD. 3.2.2003 T. E: 2002/28320, K: 1795) “Uyar, T. a.g.şerh, C: 4, s: 6081” Eğer, “borçlunun taşınırının satışı” değil “borçlunun bir taşınmazının satışı” söz konusu ise, aynı şekilde alacaklının ihalede alacağına mahsuben satın aldığı taşınmazın ihale bedelini icra dosyasına -borçlunun İİK. 72/III uyarınca mahkeme dosyasına yatırdığı teminat nedeniyle- nakit olarak yatırması istenemeyecek ve İİK. 72/III uyarınca yatırılan teminat nedeniyle, satın aldığı taşınmazın alacaklıya teslimi -ve belki de tescili (İİK. mad. 135) yapılmayacaktır. Buraya kadar ayrıntılı olarak belirttiğimiz nedenlerle, icra müdürlüğünce “borçlunun İİK 72/III uyarınca, teminat yatırarak icra veznesindeki paranın alacaklıya ödenmemesi konusunda mahkemeden ihtiyati tedbir kararı almış olduğundan bahisle ihaleye girerek borçlunun satılan taşınmazını alacağına mahsuben satın almış olan alacaklının bu hakkını görmezlikten gelerek ve “bu durumda alacaklının alacağına mahsuben borçlunun taşınmazını satın alamayacağını” belirterek “ihale bedelinin nakit olarak icra dosyasına yatırılmasını” istemesi -yukarıda değinilenYargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 3.2.2003 T. E: 2002/28320, K: 1795 sayılı kararına da aykırı olduğundan -ve yine yukarıda değinilen; Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 8.6.2001 T. E: 9252, K: 10239; 31.1.2001 T. E: 9157, K: 9712 sayılı kararları doğrultusunda- İİK. 16/II uyarınca süresiz şikâyete tabi ve kanuna aykırı bir işlem olacaktır. Bir olayda, -İzmir 6. İcra Mahkemesiisabetli olarak “davacılar vekili mahkememize vermiş olduğu dilekçesinde özetle ‘İstanbul ili Beşiktaş ilçesi, Bebek Mahallesi, Rumeli Hisarı mevkiinde bulunan 140 ada, 203 Parsel sayılı taşınmazın üzerinde bulunan 1. kat 2 numaralı dairenin yapılan ihalesinde alacağına mahsuben ihaleyi müvekkillerinin aldığını, ancak müvekkillerinin borçludan alacaklı olduğu başka dosyaların da bulunduğunu, müvekkillerinin haczinden önce taşınmaz üzerinde başka haciz bulunduğunu ve ticaret mahkemesinin paranın alacaklıya ödenmemesi konusunda tedbir kararının bulunduğunu, müvekkillerinin kendisinden önce bulunan hacizlere ait parayı ödeyip diğer alacaklarını ise ihale bedelinden mahsup etmek istediğini, ancak icra müdürlüğünün bu talebi reddettiğini’ belirterek, ‘icra müdürlüğünün 7.8.2007 tarihli kararının kaldırılmasını’ talep etmiştir. İcra dosyası celbedilmiş, yapılan inceleme sonunda; davacılar tarafından davalı aleyhine, ilamsız takip yapıldığı ve takibin kesinleştiği, davalıya ait taşınmazın satışı için talimat yazıldığı ve İstanbul 10. İcra müdürlüğü’nün 2006/17 sayılı talimat dosyasından 203 parsel üzerinde bulunan 2 nolu dairenin 30.7.2007 tarihinde, 718.000 YTL bedelle davacılara satıldığı, davacıların 10. İcra Müdürlüğü’nün 2005/7605 nolu dosyadan alacaklı olduğu ve ayrıca Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2007/825 Esas sayılı dosyası ile alacaklı olduğu, taşınmazın üzerinde Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2007/825 sayılı dosyasında , İzmir 15. İcra Müdürlüğü’nün 2005/8907 sayılı dosyasından ve Beşiktaş Belediye Başkanlığı’nın İstanbul 10. İcra Müdürlüğü’nün 2006/17 talimat sayılı dosyasıyla vergi borcundan dolayı haczi Alacaklının, ihaleye girerek borçluya ait bir taşınırı/taşınmazı satın alması -doktrin ve Yargıtay kararlarının kendisine tanıdığı- mutlak bir haktır. bulunduğu, Ege Vergi Dairesi’nin de keza haczi bulunduğu ve davacıların haczinden sonra konulmuş başka hacizler de bulunduğu, ayrıca İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2006/472 Esas nolu ve 27.9.2006 tarihli ‘İİK. 72/III. maddesi gereği icra veznesine girecek paranın alacaklıya ödenmemesi yönünde ihtiyati tedbir kararı verilmesine’ dair kararının bulunduğu, davacılar vekilinin mahsup talebinin icra müdürlüğünce ‘tedbir kararı olduğu’ndan bahisle vs… sebeplerle reddedildiği görülmüştür. Olayımızda ilk önce çözülmesi gereken sorun tedbir kararının nasıl uygulanacağı konusundadır. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2.2.2003 T. ve 2002/28320 E., 2003/1795 K. sayılı -dosya içinde mevcutiçtihadına göre ‘icra takibinden sonra açılan menfi tespit davasında borçlunun (satışın durdurulması) istemi reddedilmiş ancak satış bedelinin alacaklıya ödenmemesi için teminat karşılığında tedbir kararı verilmiş ise, alacaklının borçluya ait taşınır malları yapılan ihalede alacağına mahsuben alması halinde, borçlu tarafından gerekli teminatın da yatırılmış olması koşuluyla, satışa konu taşınırların alacaklıya teslim edilemeyeceği’ belirtilmiş olup, bu içtihat her ne kadar taşınır mal hakkında ise de bu içtihadı taşınmaz malların hakkında da uygulanmasını engelleyen bir kurum yoktur. Menkul mallar da mülkiyet genellikle teslimle geçtiği halde, taşınmazlarda mülkiyet tapudan tescil ve intikal yoluyla olmaktadır. Bu durumda, tedbir kararı menkul mallarda malın alacaklıya teslimini engellediği gibi taşınmazlarda da, mülkiyetin alıcıya geçişini engeller. Yani, alıcı ihalede taşınmazı satın alsa bile, tedbir kararı gereği taşınmazın mülkiyetine tedbir kararı sona erinceye kadar sahip olamayacak ve ancak tedbir kararının kalkması ile taşınmazın alıcı adına tescili için tapu siciline müzekkere yazılabilecektir. İcra müdürlüğünce, talimat icra müdürlüğüne bu konuda yazı yazılması gerekirken, bu konudaki talebin tümden reddi doğru görülmediğinden icra müdürlüğünün kararı kaldırılmıştır. Olayımızda 2. çözülmesi gereken sorun; taşınmazın alacağa mahsuben alınması halinde, taşınmaz üzerinde başka hacizler bulunması durumunda yapılacak işlem konusundadır. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin dosya içinde mevcut 08/03/2005 tarih ve 1474–4654 sayılı içtihadına göre ‘ihale satılmış olan taşınır/ taşınmaz üzerinde alacaklı-alıcın yaptığı takip nedeniyle koydurduğu hacizden önce konulmuş başka hacizler bulunması halinde, ileride sıra cetveli yapılacağından ve henüz sıra cetveli yapılmamış olduğundan, alacaklının alacağının ihale bedelini karşılayıp karşılamadığı saptanıp, alacaklı aleyhine fark doğduğu tespit edilmeden(ve alacaklıdan önce haciz koydurmuş olan 3. kişilerin miktarları saptanmadan) alıcı-alacaklıya ihale bedelini yatırması için süre verilemeyeceği’ olayımızda olduğu gibi; taşınmazın üzerinde alacaklının haczinden önce haciz koydurmuş olan 3. kişiler olduğu takdirde, 3. kişilerin alacak miktarları saptanarak, taşınmazın satış bedeli için sıra cetveli yapıldığında hak sahibi olacak tüm alacakların alacak miktarları ile alacaklının alacak miktarı saptanarak (bu alacağa başka dosyalardan olan kesinleşmiş alacaklar da dâhildir.) ihale bedelinin alacak miktarlarını karşılayıp karşılamadığı hesaplanıp, alacaklıdan önce haciz koydurmuş olan veya sıra cetvelinde para ödenecek 3. kişilerin alacak miktarlarının hesaplanıp, bu hesaplanan miktarın yatırılması için süre verilmesi gerekeceğinden, ihale bedelinin tamamının dosyaya yatırılmasının istenmesi yasal olmadığından icra müdürlüğünün kararının bu yönden de kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir. İcra müdürlüğünce alacaklının mahsup işlemi yapılarak ve alacaklının ihale bedeli olarak ödemesi gereken eksik miktar (bu miktar davacılardan önce haciz koydurmuş olan 3. kişilerin alacak miktarları ile davacılardan sonra haciz koydurduğu halde hacze iştirak edecek vergi dairesi gibi 3. kişilerin alacak miktarları ve taşınmazın aynından doğan vergi borç miktarı gibi) tespit edilerek bu miktarın satışı yapan İstanbul 10. İcra Müdürlüğüne bildirilerek bu miktarın alıcıdan yatırılmasının istenmesi gerekmektedir.” şeklinde karar vererek, uygulamada çok sık karşılaşılan bu soruna ışık tutmuştur. RÖPORTAJ Stj. Av. Nurten EMEK Stj. Av. Nermin YAMAN Konya Barosu "Üçlü Sacayağında Savunma Yargının Üvey Evladı Konumunda..." Celal Mümtaz Akıncı Anayasa Mahkemesi Üyesi Savunma mesleği layık olduğu yerde mi? Maalesef savunma mesleği layık olduğu yerde değildir. Biliyorsunuz Anayasamızda yargı bölümünde savunma hakkı diye bir hak yok. Sav savunma yargılama diyoruz her zaman. Bunu üçlü sac ayağına da benzetiyoruz ayaklardan biri eksik olursa denge sağlanmaz diyoruz. Fakat savunmaya gereken önemi vermiyoruz. Savunma sacayağının eksik ayağı fakat ülkemizde son dönemlerde savunmaya önem verilmekte ve bunun için bazı faaliyetlerde bulunulmaktadır. Barolar birliğinden bir adayın Anayasa Mahkemesine üye olarak gönderilmesi, HSYK ya da bir baro başkanının seçilmesi savunmaya önem verildiğini göstermektedir. Şöyle ki; ilerideki adalet komisyonunda da bir baro temsilcisinin bulunması mümkün olursa orada yaşananların, avukat ve adliye çalışanlarının durumunun, beklenti ve sorunlarının da onlara tanık olan biri tarafından iletimi sağlıklı bir şekilde sağlanacaktır. Bunun üstünde çalışmaya devam edilecektir. Bizim Yüce Divan salonunda iddia makamıyla savunma makamı aynı konumda. Yani aynı yerdeler birisi diğerinin üstünde ya da altında değil savunma makamıyla iddia makamı aynı seviyede. Sizlere bunu ilklerden olduğu için anlatıyorum sizde Konya da bu sevindirici haberi iletirsiniz. Avukatların sorunları nelerdir? Avukatların sorunları için bir dokun bin ah işit demek uygun aslında. Çünkü aynı sıkıntıları yıllarca yaşamış, işin içinde olan biri olarak kendimi hala sizden biri gibi görüyorum ve bu yönde çalışıyorum. Üçlü sacayağında savunma yargının üvey evladı konumunda. Elbette böyle olmamalı. Avukatlık mesleğinin para için yapıldığı düşüncesi avukatlığın en büyük sorunlarından biri. Aslında avukat para kazanacak, ailesini geçindirecek ki mesleğe devam edebilsin. Ancak meslek onuru ve adaletin tecelli etmesi isteği ilk sırada olmalı. Mesleki heyecan her daim yaşanmalı, işini seven bir avukatın başarılı olmaması düşünülemez zaten. Adalet savaşçısı olduğumuzu kanıtlamazsak işimiz zor. Zaman içinde sizin gibi genç arkadaşların avukatlık mesleğini iyi yerlere taşıyacağına inanıyorum ve gençlere güveniyorum. Yıllarca avukatlık yaptınız şu an yargıçsınız. Duygularınız neler? Burası gerçekten kutsal bir görev mahalli. 12 yıllık görev sürem içinde üyeliğimin gerekliliğini hayırlı ve güzel kararlara imza atarak yerine getirmek istiyorum. Görevimi layıkıyla yerine getirmem gerekiyor. Çünkü ben kendimi sizlere karşı sorumlu hissediyorum. Biz stajyer avukatlara tavsiyeleriniz nelerdir? Genç avukat adaylarına ve stajyer arkadaşlara tavsiyem para kazanma kaygısı taşımaktan vazgeçmeleridir. Başarı zaten parayı beraberinde getirir. Hiç bir meslekte başarılı olan birisinin bunun karşılığını alamadığı görülmez. Para kazanmak için kendinizden taviz vermediğiniz müddetçe zaten kazanan siz olursunuz. Dürüstlük dediğimiz vasfı kaybederseniz para ile kazanamazsınız. Dürüstlük ve itibar bizim mesleğimiz için çok önemlidir. İnsanların güvenini kazanmak zorundasınız, itibarınız çoğu zaman adınızın önünden gider. Eğer kendi ilkeleriniz, doğrularınız varsa; işinizi de iyi yapıyorsanız, çalışkansanız Allah bunun karşılığını size zaten verir. Dürüstlüğünüz ve çalışkanlığınız sayesinde itibarınız oluşur, itibarınız da size çevre edindirir. Ben baro başkanıyken meslektaşlarımı temsil ediyordum ve bunun sorumluluğu ile yaşıyordum. Kendi yaşantıma dikkat etmek zorundaydım yoksa sadece ben değil meslektaşlarıma da genelleme yapılırdı. Bu ilkelerden ayrılmadan hareket ettim yaşadım. Sürekli okuyun kendinizi geliştirin. Hukukun sonu yok, hukuk yaşayan bir bilimdir. Konya Barosu ve şehrimiz hakkında ne düşünüyorsunuz? Görevim sırasında da Konya Barosu ile hep iletişim içindeydim. Konya zaten gelişen ve değişen bir Anadolu kenti. Her gittiğimde sanayisi başta olmak üzere biraz daha değişiyor. Modern bir çizgide ilerliyor. Ben geçtiğimiz Şeb-i Aruz törenlerinde Konya’da idim. Konya'yı çok değişmiş buldum. Afyon’u da söyleyeyim memleketim olarak bizimde termallerimiz gelişmekte ve büyümekteyiz. Konya’nın misafirperverliği için çok teşekkür ediyorum. Konya Barosu ile de beraber olma şansım oldu. Konya da ki tüm meslektaşlarıma aracılığınızla çok selam ve saygılarımı yolluyorum. Sizlere de teşekkür ediyorum. Kısaca özgeçmişinizi anlatabilir misiniz? 31 Ocak 1957 Afyon doğumlu bir memur çocuğuyum. Bir ablam ve ağabeyim var. Ablam emekli öğretmen, ağabeyim İstanbul Barosuna kayıtlı bir Avukat. Ben evin küçüğü olarak annem ve babamla birlikte kaldım. Eğitimime Afyon, Atatürk İlköğretim Okulunda başladım. Ortaokulu Şemsettin Karahisarı Okulu'nda okudum, liseyi de meşhur Afyonkarahisar Lisesi'nde okudum (1975). Daha sonrasında Ankara Üniversitesinde İktisadi İdari Bilimler Fakültesi'nde 1 yıl gazetecilik okudum. Ancak Gazeteci olmak için üniversite okumaya çok ihtiyaç olmadığını, bunun bir yetenek işi olduğunu bildiğim için tekrar sınava girdim. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni kazandım (1976). Ancak 12 Eylül dönemine denk geldiği için fiili bir eğitim söz konusu değildi. Pazartesi derse gitsek bir olay çıkıyor cumaya kadar eğitime ara veriliyordu. 1982 yılında 12 Eylülden sonra mezuniyet için on dersim kaldı, o dersleri vermek suretiyle mezun oldum. Arkasından Afyon Barosuna bağlı olarak avukatlık stajıma başladım. Ama her genç mezunun yaşadığı ikilemi yaşadım; Avukatlık mı Hâkimlik mi? Hâkimlik-Savcılık sınavına girdim. Avukatlık stajımın bitmesine 2 ay kala hâkimlik sınavını kazandığım ve hâkimlik stajına başlamam gerektiği bildirildi. Avukatlık stajımın da yanmasını istemediğim için askerlikten sonra staja başlayacağımı bildirdim. Bu arada 16 Ocak 1984’te avukatlık stajımı tamamlayıp ruhsatımı aldım. O yılın nisan ayında da İstanbul’a askerliğimi yapmaya gittim. Şanslı bir insandım ki askerde meslek kurası çekebildim. Sivas’a askeri hâkim olarak görevlendirildim. Ancak 12 Eylül sonrasında Sivas da sıkıyönetim halen devam etmekteydi ve bu yüzden kararnamem gecikti. Bu nedenle sıkıyönetim bürosunda gazetecilik görevi yaptım. Kararnamem gelip göreve başladığımda askeri hâkimliğin rahatlığı bana cazip geldi. Sivil hâkimliğe nazaran askeri hâkimler görev yerleri itibariyle daha rahatlardı. Çünkü her ilde Askeri Mahkeme yok. Bunlar beni bu yönde olumlu etkileyen etkenler oldu. Disipline yatkın da bir yapım vardı ve tam aklımın karışık olduğu bir anda Askeri Hâkimlik alımı olacağı ilan edildi. Sınav müracaat evraklarım Sivas’tan Kayseri’ye askeri prosedür nedeniyle zamanında ulaşmadı. İdealist genç bir hukukçu olmam hasebiyle hakkımı aramak istedim. Kayseri’ye hakkımızın gasp edildiğine dair dilekçe yazdım. Fakat bu dilekçemin ulaşması da uzun zaman aldı ve ben bu esnada sınavı kaçırdım. Gecikmeli de olsa evrakım yerine ulaştı ve Ankara’ya sınava çağrıldım. Sınava Ankara’ya gittim. Toplam 17 Hâkim alınacaktı ve sınava 21 kişi başvurmuştu zaten kaçıranlar falan çıkınca hemen hemen sınava giren herkes sınavı kazanmış oldu. Bende sırf bir inat ve hak aramak uğruna girdiğim bu sınavı kazanmış oldum. Evraklarımızı tamamlayıp staja başlamamız gerekiyordu bende sağlık raporumu ablam ve ağabeyimin yanında İstanbul’da almak istedim. İstanbul’dan aldığım rapor bir karışıklık neticesinde Kara Kuvvetleri yerine Hava Kuvvetlerine gönderilmiş, böylece benim de önümde yeni bir engel oluşmuştu. Bende bu nedenle tekrar düşünmeye fırsat buldum. Bu esnada eczacı bir hanımla nişanlandım. Ben askeri hâkim veya savcı olursam sık sık yer değişikliğinde bulunmak zorunda kalacaktık. Bende kararlarımı bunları göz önüne alarak verdim. Zaten önüme çıkan engeller beni askerlikten soğutmuştu ve sınava da hakkım olduğu için girmiştim. Askerlik sonrası Afyonkarahisar’da avukatlığa başladım. Avukatlığa başladığım daha ilk yıllarda Baro Yönetiminde olan ağabeylerim, büyüklerim baro yönetimde görev almak fedakârlık ve sevgi işidir sende bunu yapabilirsin, altından kalkarsın dediler ve beni baro yönetiminde görevlendirdiler. Fedakârlık yapmayan insanların baroda görev alması mümkün değildir. 1990’dan beri Afyon da baro başkanlığını yürüten arkadaşın 2000 yılında istifa etmesi ile 2001 yılında Olağanüstü Genel Kurulu başkan seçebilmek için gitti.. 2001 yılında aday olduğum baro başkanlığına seçildim. Başkanlık görevim böylece başlamış oldu. 15 Ekim 2010 gününe kadar başkanlığım devam etti. Başkanlıktan ve severek yaptığım avukatlık mesleğinden Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmemle ayrılmak zorunda kaldım. Şimdi de ülkemiz için güzel kararlara imza atmayı umuyorum. 75 baro başkanından 41 ‘inin oyuyla 3 aday arasına girdim ve bu adaylar arasına TBMM tarafından da seçildim. Barolar tarafından bu göreve layık gördüğüm için çok onurluyum. Bende bu güvene layık olmaya çalışacağım. Elbette eski makamımdan ayrılmak kolay olmadı, çok duygulu anlar da yaşandı. 9 yıl baro başkanlığı yapmak; Türkiye’nin her yerini gezmek, birçok meslektaşımla tanışmak ve çalışmak; halkla iç içe olmayı gerektirdi. Bizde halktan hiç kopmadık. Beni kendilerinden biri olarak gördükleri için bu kadar çok oy aldığımı düşünüyorum. Ben bu kadar uzun baro başkanlığı görevinde bulunmasaydım belki de bugün bu şansı elde edemezdim. Bu nedenle Afyon Barosu avukatlarına müteşekkirim. İnşallah ülkem için güzel kararların altına imza atarım. KAPAK Av. M. Şamil ŞENALP Av. H. Murat GÜÇLÜ Konya Barosu Muhamiden Avukata A. Avukatlığın Tarihi İnsan ilişkilerinin ve uyuşmazlıkların artmasıyla birlikte binlerce yıllık hak arama mücadelesi başlamış buna paralel olarak da avukatlık doğmuştur. Paris Barosunun eski başkanlarından Fernand PAYEN’ne göre “İnsanlar arasındaki uyuşmazlıkların yumrukla çözümlenemediği günden beri avukatlık vardır.” Eski Yunan’da sanığın savunmasına yardımcı olanlar “synagore” ve “legographes” olarak tanımlanıyordu. İlk baro da Atina’da kurulmuştu. Atina şehir devleti idarecilerinden Draca ve Salon Atina barosuna katı ama önemli kurallar getirmişlerdi. Anne-babalarına saygısızlıktan cezalandırılanlar, vatan savunmasına katılmayı reddedenler, ahlaka aykırı işlerle uğraşanlar, sefahat yerlerinde görülenler, miras yolu ile kendilerine geçen serveti lüks içinde yiyip bitirenler avukatlık yapamazlardı. Avukatlık Roma’da bir onur mesleğiydi ve avukatlar bu yüzden yaptıkları iş karşılığında para almıyorlardı. O dönemki anlayışa göre, “Güzel kadınların güzelliklerini satmaları ne kadar utanç vericiyse bir avukatın yardımını satması da o kadar utanç vericiydi.” 16 Avukatın ücret almasının onun bağımsızlığını zedeleyeceği düşünülüyordu. Eski Yunan ve Roma Döneminden sonra ortaçağda tüm diğer insan haklarında olduğu gibi savunma hakkında da gerilemeler yaşanmış ve avukatlık mesleği eski değerini yitirmiştir. Çünkü bu dönemde insanlara kendilerini savunma hakkı tanınmaksızın insanlık dışı muamelelerle iddia edilen suçların itiraf ettirilmesine dair bir yöntem benimsenmiştir. Sonra ki dönemlerde avukatların önemi yeniden artmış, avukatlar şövalyelik onuru ile bağlanmışladır. Onurlarını her şeyin üzerinde tutmak zorunda olan avukatlar bu dönemlerde lonca halinde örgütlenmişlerdir. Mesleğin icrası için loncaya kabul edilmiş olmak zorunlu olmuştur. Mesleğe kabul yemini, baroya takdim gibi uygulamalar cübbe gibi simgeler lonca döneminde ortaya çıkmış imtiyaz işaretleridir. Lonca şeklindeki bu mesleki örgütler; mensuplarının faaliyetlerini, belli bir düzen içinde yapabilmelerini sağlamasının yanı sıra kişilerle devlet arasındaki ilişkiyi de sağlıyorlardı. Parlamentoda da bizzat temsil edilen Avukat Loncaları, Parlamentoya yasa konusunda yardımcılık görevinde bulunuyorlardı. Üst sınıfların oluşmasına neden olan bu gibi örgütlenmeler Fransız ihtilalinden sonra güçlerini yitirmiş ve eşitlik temeline dayalı yaklaşımlar yaygınlaşmış, avukatlık mesleğinin lonca tipi yapılanmalarla ilişkisi kesilmiştir. Takip eden İslam'da Avukatlık Av. Muammer ÖZ İ. Ü. Hukuk Müşavirliği İslam hukukunda avukat kelimesini ifade ettiği müesseseyi tamamen karşılayacak bir ıstılaha rastlamak mümkün değildir. Fakat İslam Adliye Teşkilatı’nda bu kelimenin karşılığını vekiller yerine getirmiştir. Prof Dr. Coşkun Üçok da bu görüşü benimsemekte “Sanıldığının aksine İslam mahkemelerinde bu günkü avukatların yaptıkları vazifeyi yapan kimseler bulunmuştur. Bunlar her ne kadar Avrupa hukukunun tanıdığı avukatların bütün vasıflarını haiz değillerse de, avukatların yaptığı vazifeyi yapıyorlardı ve mahkeme önünde tarafların menfaatini savunuyorlardı. Taraflar, hukuki işleri yürütmeyi daha iyi bilen ve hukuk tahsili etmiş kimseleri vekil tayininde tercih ediyorlardı. Mahkemede vekâlet para getiren bir meslek haline gelmiş ve vekiller kendi aralarında adeta barolar halinde teşkilatlanmışlardır” İslam da avukatlığın asıl amacı herhangi kimseye meşru bir şekilde yardım etmek, meşru çerçeveler içinde, tarafın hukuki bilgisizliğini gidermek ve menfaatlerini korumaktır. Avukat davalarda hakka ulaşmak için, sunduğu deliller ve iddialarla müvekkilden aldığı gerçek olduğuna inandığı bilgilerle, adaletin tecellisine da yardım etmektedir. İslam’da sırf para kazanmak hırsı ile meşru olmayan her türlü davanın, avukat tarafından kabul edilip yürütülmesi meşru ve makbul görülmemiştir. Çağdaş İslam hukukçularından Prof. Dr. Hayrettin Karaman avukatlık konusunda şöyle demektedir, “Avukatın vazifesi, haklı olsun, haksız olsun müvekkiline dâvâyı kazandırmak değil, hâkime ve müvekkiline -hattâ karşı tarafa- yardım ederek hakkın sahibini bulmasına, hak kimin ise ona verilmesine çalışmaktır. Kanun nazarında suç, dinimize göre günah, geleneğimize göre ayıp olan bir fiili işleyenleri kurtarmak, ceza almalarını engellemek üzere savunmak caiz değildir. Suçluyu, hak ettiğinden fazla ceza almaması ve herhangi bir haksızlığa uğramaması için savunmak ise caizdir.” “Avukatlık yoluyla birçok haksızlık önlenmekte, haklar yerini bulmaktadır. İnsanların bu mesleğe ve dürüst avukatlara ihtiyaçları vardır.” Avukatların, müvekkillerinin davalarını yürütürken mesailerine karşılık ücret alabileceğini İslam fıkıhçılarınca kabul edilmiştir. Avukat, ücreti davadan önce anlaşabilir. Eğer anlaşmamış ise ecri misil alabilir. Ecri misilden kasıt dava başka bir avukata verilseydi ödenecek bedeldir. Son olarak şunu belirtelim; yukarda değindiğimiz üzere İslam’da avukatlık vekâlet hukukunda düzenlenmiştir. Vekâletin şartlarından bir tanesi de vekâlet edilecek konunun üzerinde tasarruf edebilecek bir konu olmasıdır. Bu anlamda günah işlemekte, haramda, başkasının hakkını almakta vekâlet İslam hukukuna uygun görülmemiştir. yıllarda imtiyazlar etrafında ki örgütlenme modelinden mesleki yararlar etrafında bir örgütlenmeye geçilmiştir. ki yozlaşma arzuhalciliğe de yansımış, arzuhalcilik eline kalemi alan herkesin yapmaya başladığı bir meslek halini almıştı. Tanzimatla birlikte gelen yeni kanunları bilen hukukçulara ihtiyaç doğmuş ve Türkiye’de savunma mesleğini düzenleyen ilk yazılı metin olan “Mehakimi Nizamiye Dava Vekilleri Hakkında Nizamname 16 Zilhicce 1292 (13 Ocak 1876) tarihinde çıkartılmıştır. Bu nizamnamenin 30. maddesi, dava vekillerinin işlerine bakmak ve Adliye Nezaretiyle bağlılığını sağlamak üzere bugünkü anlamda Baro sayılabilecek bir “Cemiyet-i Daime” kurulmasını öngörmüştür. Böylece tarihimizde ki ocak anlayışından sonra ülkemizde bugünkü anlamda ilk baro uygulamaları başlamıştır. İki yıl sonra İstanbul Barosu 5 Nisan 1878 tarihinde, 100. yılı kutlamaya hazırlandığımız Konya Barosu ise 1912 yılında kurulmuştur. kalmıştır. 2 yıl sonra da Türkiye'de ilk defa kanundan “muhami” sözcüğü çıkarılarak eski Yunanca’da üstün, ayrıcalıklı ve güzel konuşan anlamına gelen “AdvoCatus” sözcüğünden avukat sözcüğü mevzuatımıza yerleşmiştir. Osmanlı da 1800’lü yıllara kadar “Dava Vekili” adıyla meslek yapan bir sınıf yoktu. Fakat bu tarihlerde ve bundan çok önceleri, arzuhalciler vardı. Osmanlı'da avukatlık arzuhalcilik şeklinde başlamıştır. Bu dönemde arzuhalciler mahkemeye katılmazlar, yalnızca kişilerin taleplerini devletin yazışma usulüne uygun şekilde kaleme alırlardı. Arzuhalciler toplumun önünde yer alan ahlak ve namus sahibi, devletin işleyişini bilen ruhsatlı kişilerdi. Osmanlıda her mesleğin bir ocak kurduğu ve kendi mensuplarını belli bir nizama bağladığı devirlerde, halkın, devlet kapısında ve çeşitli özel durumlarda, halini arz edebilmek için dilekçe ve mektup yazma ihtiyacı, arzuhalciler tarafından karşılanmıştır. Evliya Çelebinin, "Esnaf-ı Yazıcıyan" diye bahsettiği bu mesleğe herkes giremezdi. Çünkü devlet kapısına müracaat etmek bir usule tabiydi ve arzuhalci olmak için ocaktan yetişmek gerekiyordu. Ellerinde “İzn-i müş’ir teskere” (Ruhsatname) olmayanlar icrayı san’attan yasaklıydılar. Devletin son dönemlerde diğer kurumlarında 3 Nisan 1923 tarihinde çıkartılan 460 sayılı Muhamat Kanunuyla Türk Muhamileri Batılı Avukatların haklarına kavuşmuşlardır. Meslekle bağdaşmayan kişilerin tasfiyesi amacıyla kurulan ‘Tefrik Meclisi’, o tarihte İstanbul Barosunu “münfesih” saymıştır. Tepkiler üzerine Adalet Bakanlığı, Baronun yetkilerini aynen kabul etmek zorunda B. AVUKATLIĞIN TANIMI Çağlar boyunca onur, namus ve ahlak mesleği olma vasıfları öne çıkan avukatlığın pek çok tanımı yapılmıştır. Caton avukatı ‘konuşmasını, inandırmasını bilen namuslu adam’ olarak tanımlamıştır. Mecelleye göre avukat, ‘mahkeme huzurunda taraflardan birini müdafaa eden kişidir’. Bahri ÖZTÜRK, müdafii ‘suç işlediği sanılan kişinin, ona yüklenen suçu işlemediğini veya iddia edilenden daha az cezayı hak ettiğini yahut fiilin hukuka aykırı olmadığı ya da bazı yasal nedenlerle cezalandırılmaması gerektiğini yetkili organlar önünde ileri sürmek olarak tanımladığı savunma faaliyetini, yasalara göre üzerine alan ve soruşturmayı yürüten, resmi organlar önünde bunu gerçekleştiren, işi sebebiyle bazı nitelikleri bulunan sanığın yardımcısı’ olarak tanımlamaktadır. Necati ERDEM avukatı, hak arayan, barış sağlayan, bireysel ve toplumsal sorunların içinde yüreğiyle ve beyniyle yaşayan yorulan 17 ve çözüm üretmeye çalışan insan olarak belirlemektedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de avukatın en çok aranan vasfı dürüst ve namuslu olması yanı sıra mesleğin onuruna uygun bir hayat yaşamasıdır. Avukatın gerek müvekkilleri nezdinde güven telkin etmesi gerek mahkemelerde başarılı olması gerekse de kendi vicdanında mesleki hazzı yaşaması ancak mesleğinin onuruna uygun davranması ve yaşamasıyla mümkündür. 1136 Sayılı Avukatlık Kanununda teknik anlamda bir avukatlık tanımı yapılmamış bununla birlikte Avukatlığın mahiyeti ve amacı gösterilmiştir. Kanun koyucu avukatlığın mahiyetini yargının kurucu unsurlarından bağımsız savunmayı serbestçe temsil eden, kamu hizmeti ve serbest meslek olarak açıklamıştır. C. Avukatlığın Nitelikleri 1. Savunmanın Yargının Kurucu Unsurlarından Olması Yargılama iddia, savunma ve karar üçlüsünden oluşur. 1136 Sayılı Avukatlık Kanununda savunmanın yargının kurucu unsurlarından olduğu vurgulanmışsa da pek çok konuda anayasa tekniğine göre ayrıntılı sayılabilecek düzenlemelere girmiş olan Anayasamızda yargının kurucu unsurlarından olan savunmanın bu özelliğinden söz edilmemiştir. Savunma sadece hak arama hürriyeti kapsamında temel haklar arasında sayılmıştır. Oysa savunma mahkemelerde devlet otoritesi karşında bireyi temsil eder. Devletin var oluş sebebinin vatandaşa hizmet sunmak olduğu bir düzende savunmanın yargılamanın üvey evladı olarak kabul edilmesi ve böyle bir muameleye tabii tutulması düşünülemez. İddia ve karar makamları önemlidir, ama savunma da en az onlar kadar önemlidir. Zira yargı bir bütündür. Savunma bu bütünün olmazsa olmaz bir parçasıdır. Yargıyı demokratikleştiren ve daha adil kararlar alınmasındaki en önemli rolü oynayanlar savunmayı temsil eden avukatlardır. Adliyelerde, dosyalarda iddia ve karar mercileri kadar savunmanın da hakkı vardır. Yargının unsurlarından hiçbiri diğerinin önünde kabul edilmemelidir. Avukatın güçsüzleştirildiği bir yargıda işkence öne çıkar ve tıpkı bir kısım Ortaçağ Avrupa’sında olduğu gibi yargılamanın yerini itiraf ettirme alır, devletin temeli olan adalet sekteye uğrar ve devlet meşruluğunu kaybeder. Bu yönüyle Adalet Bakanlığı Yargı Reformu Strateji Planında (2010-2014) hala hakim ve savcıların yargı mensubu sayıldığı ama savunmayı temsil eden avukatların yargı profesyoneli adıyla başka bir yere oturtulmaya çalışıldığı bir anlayışı kabul etmek mümkün değildir. 2. Bağımsız Savunmanın Serbestçe Temsili Savunma hakkının temel haklardan olması ve kutsallığı birey adına bu hakkı kullanacak olan avukatın bağımsızlığını ve görevini serbestçe yapmasını gerektir. Savunmanın bağımsız olmaması ve sınırlandırılması halinde adil bir yargılama yapılamaz. Savunmanın bağımsızlığı avukatın görevini yaparken doğrudan yada dolaylı bir baskıya, yönlendirmeye, tehdide, saldırıya tabii tutulmamasını garanti eder. Bağımsızlık avukatın işi almasında ve takibinde hiçbir zorlamaya, yönlendirmeye uğramamasını ifade eder. Buna rağmen Avukatların savunma mesleğini yaparken sürekli psikolojik saldırılara ve sıklıkla fiziki saldırılara uğruyor olmaları üzücüdür. Avukat toplum ve idare önünde müvekkili ile yada aldığı dava ile özdeş tutulamaz. Avukat katili de mağduru da bağımsızca savunabilir. Avukat herhangi bir müvekkiline danışmanlık ya da avukatlık yaptığı için kınanamaz, cezai ya da hukuki müeyyideye tabii tutulamaz, cezalandırılmakla tehdit edilemez. Hukukumuzda savunmanın bağımsızlığına dönük önemli düzenlemeler bulunmaktaysa da maalesef avukatlar hala sadece mesleklerini yaptıklarından dolayı engellenebilmekte, soruşturma hatta kovuşturmalara muhatap olabilmektedirler. Mesleki faaliyet adı altında hukuka aykırı davranışlar yapılması ihtimali varsa da mesleki faaliyetle suç unsuru teşkil eden fiilin titizlikle ayrılması gerekmektedir. Türkiye’de ve Dünyada Avukatlık Günümüz koşullarında Dünyada en kolay Türkiye’de avukat olunur. Bunun için bir hukuk fakültesini bir şekilde bitirmeniz yeterlidir. Hukuk fakültesine girmek ise hele paranız da var ise oldukça kolaydır. Sonrası adeta otomatik bir süreçtir. Fakülteyi bitirirsiniz sınavsız bir şekilde yalnızca 1 yıllık basit bir staj sonrasında Avukat olabilirsiniz. Türkiye’de uzunca bir süre yalnızca 2 tane hukuk fakültesi vardı. Daha sonra İzmir’de başta Ege, sonradan 9 Eylül Üniversitesi bünyesinde 3.hukuk fakültesi kuruldu. Sonra Konya, Diyarbakır ve Erzincan’da Hukuk fakülteleri kuruldu. Sonrasında ise hukuk fakültelerinin sayısı hızla arttı. Öyle ki sayıyı takip etmek bile zorlaştı. Nerede ise her üniversitenin bünyesinde hukuk fakültesi kuruldu. Özellikle özel üniversitelerin çoğunda hukuk fakülteleri kuruldu. Bu arada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Üniversitelerinin bünyesinde hukuk fakülteleri kuruldu. Böylece fakülte sayısı sürekli olarak artmaya devam etti. Bu fakültelerden mezun olan ve olacak olan gençlerin nerede ise tamamı avukat olacaklar. Bu sayede İstanbul Barosu dünyanın en büyük barosu oldu (Ocak 2011 itibarı ile kayıtlı Avukat sayısı 26800). Tek başına İstanbul’da çalışan avukat sayısı tüm Finlandiya’da bulunan avukat sayısından 10 Kat daha fazla. Nüfusları milyarı geçen Çin ya da Hindistan’da dahi bu büyüklükte Av. Galip SEZER Konya Barosu bir baro yok. Sayı sürekli olarak artmakta. 30 avukat bulunan illerde Baro kurulabilmektedir, İstanbul barosuna ortalama günde 60 yeni avukat kaydolmaktadır. Buna karşılık eğitim kalitesi ise oldukça düşüktür. Çoğu genç aslında yeterli bir eğitim almadan, yeterli birikime sahip olmadan mezun olmaktadır. Oysa avukat bilgisi, kültürü, donanımı ile diğer insanların önünde olmalıdır. Tamamen ezberci bir anlayış ile yetiştirilmiş, dünya klasiklerinden, sanattan, tarihten, felsefeden habersiz yetişen birçok hukuk mezunu ile karşı karşıyayız. Hukuk öğretimi tartışılmaz önemi dolayısıyla çok eski tarihlerden beri hep gündemde kalmıştır. Çünkü nerede toplum varsa orada hukuk vardır (ubi societas ibi jus). Hukuk eğitiminde yorum tekniğinin ve yorum metotlarının örnekler kullanılarak açıklanması ve öğrencinin bu alanda bilgilendirilmesi gereklidir. Çünkü hukuk kuralının yorumu yalnızca hukuk bilgisini değil aynı zamanda geniş bir sosyal bilgiyi, felsefe bilgisini de gerektirmektedir. Hukuk öğreniminin temel işlevlerinden birisi öğrenciye bildiğinden kuşku duyma, eleştirme, bildiğini başkalarının bilgisi ile karşılaştırma yollarını öğretmektir. Öğrenci çok yönlü olmalı, duyarlı, eleştirel bakabilen bir yapıya sahip olacak şekilde yetiştirilmelidir. Fakat her şeyden önce acilen, mesleğe girişin kontrol altına alınması gerekir. Mesleğe bu şekilde aşırı yığınsal Hukukun herkes için hayati önemi tahminlerimizin çok ötesindedir. Hukuk ekmekten, sudan bile daha değerlidir. Bu düşünceyi abartılı bulabilirsiniz, lakin hukukun bir anlığına da olsa rafa kaldırıldığını düşünün, cinayet, gasp, yağma, hakaret, hırsızlık, taciz, karalama, iftira, soygun ve sair bir çok kötülüğün etrafımızı saracağını düşündüğümüzde hukukun hayatımız için ne kadar önemli olduğu ve asla bir an için bile askıya alınamayacağı idrak edilebilir. 3. Avukatlığın Kamu Hizmeti Oluşu 1136 Sayılı Avukatlık Kanunun 1. maddesinde avukatlık kamu hizmeti ve serbest meslek olarak tanımlanmıştır. Bu düzenleme karşısında avukatın sunduğu hizmetin kamu hizmeti olduğu tartışmasızdır. Kanun bu tespiti yaptıktan sonra avukatlığın amacının ‘hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamak’ olduğunu ortaya koymuştur. katılım, bir yandan mesleki kalitenin düşmesine neden olurken, diğer yandan meslektaşlar arası haksız rekabet oluşturmakta, bu durum avukatın gelirinin çok ciddi oranda düşmesine neden olmaktadır. Aşırı yığınsal katılım nedeni ile mesleki formasyonu eksik avukatlar fahiş hatalar yapabilmekte, bundan hem kendileri hem de müvekkilleri zarar görmektedir. Dünyada Avukatlar hakkında en fazla şikâyet ülkemizde yapılmaktadır. Meslek çok ciddi bir güven krizi ile karşı karşıyadır. Avukatlık mesleği bugünkü durumu ile ülkemizde oldukça yıpranmış durumdadır. Hak ettiği yeri alması için bir an önce TBB liderliğinde gerekli yasal düzenlemelerin yapılması amacı ile parlamento nezdinde yoğun çaba harcanması gerekir. Avukatlık, Türkiye hariç, Dünya genelinde en prestijli mesleklerin başında gelir. Gelişmiş batı ülkelerinin tamamında avukat, yargının bağımsız bir süjesidir. Avukat olabilmek öyle kolay bir iş değildir. Örneğin Demokrasinin beşiği İngiltere'de Avukat olabilmek için Fakülte sonrası Baronun açtığı staja kabul sınavını kazanmak, daha sonrasında uzun bir staj yapmak ve tekrar açılan sınavda başarılı olmak gerekir. İngiltere de avukatlar, sulh davalarına, icra işlerine sözleşme hazırlamak gibi sınırlı sayıda işlere bakabilen sınırlı yetkili savunman Solictor ve Ağır cezada ya da Londra kraliyet mahkemesinde savunma yapma yetkisine sahip Barrister’ (Duruşma Avukatı) olmak üzere 2 ayrı gurupta toplanmaktadır. Barrister öylesine güçlü ve saygındır ki unvanı, İngiltere’de birçok asalet unvanından daha prestijlidir. Aynı şekilde Fransa, Almanya diğer bütün batı ülkelerinde benzer şekilde uzun staj süreleri ve zorlu sınavlar söz konusudur. New York Barosuna 30 yaşından önce kabul edilmeyi başaran Avukatlar dahi olarak nitelendirilmektedir. Amerika’da hukuk eğitimi üniversiteden sonra - yani master ya da doktora gibi- yapılır. Hukuk Fakültesine girmek için ulusal düzeyde özel bir imtihana girilir (LSAT). Bu imtihanın sonuçları ve üniversitede aldığınız notlar, hangi hukuk fakültesine girebileceğinizi belirler. Tabii ki hukuk fakültesi ne kadar seçkinse o kadar yüksek not tutturmak gereklidir. Avukat olabilmek zordur, zor olduğu kadar saygın ve iyi gelir getiren bir meslektir. Çok sıkı kurallara bağlanmıştır. Dürüstlük ve şeffaflık esastır. Bir avukatın yolsuzluk ya da suiistimal veyahut benzeri bir yanlışlık yaptığı kolay, kolay görülmez. İngiltere’de Avukatlık öylesine soylu bir meslektir ki Avukat ücret dahi konuşmaz bunu onun yerine asistanı yapar. Avukatlığın kamu hizmeti oluşu ve yukarıda gösterilen amacın sağlanmasına uygun çalışabilmesi için 1136 Sayılı Kanunun 2/3 maddesine göre yargı organlarının, Yararlanılan Kaynaklar 1-Namık Kemal Yalçınkaya, İngiliz Hukuku: Kaynakları, Kurumları ve Temel İlkeleri ile Ankara 1981 2-Özcan Karadeniz-Çelebican: Roma Hukuku Ankara 1982 3-A.Şeref Gözübüyük, Hukuka giriş ve hukukun temel kaynakları 4 –www.barcouncil.org.uk 5-Dünya Ülkelerinde Hukuk Eğitimi ve Avukatlık Stajı, TBB Uluslar Arası İlişkiler ve AB Merkezi emniyet makamlarının, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri, özel ve kamuya ait bankalar, noterler, sigorta şirketleri ve vakıflar avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorunda tutulmuştur. Bu zorunluluk avukatların sadece mahkemelerdeki görevlerinin değil yargılama dışındaki hukuki işlerde de kamu hizmeti yapmakta olduğunu gösterir. 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunun 6/1-d maddesinde avukatın yargı görevi yapan kişi olarak tanımlanmış olması, aynı kanunun 94/2-b maddesinde işkencenin diğer kamu görevlileriyle birlikte avukata yapılmasının da artırım sebebi kabul edilmiş olması, 1136 Sayılı Avukatlık Kanunun 57. Maddesindeki görev sırasında veya yaptığı görevden dolayı avukata karşı işlenen suçlar hakkında, bu suçların hâkimlere karşı işlenmesine ilişkin hükümler uygulanacağına dair hüküm, avukatlığın kamu hizmeti oluşunu kuvvetlendiren diğer bazı düzenlemelerdir. Öte yandan avukatların işledikleri suçlarla ilgili olarak da 1136 Sayılı Kanunun 62. maddesi delaletiyle TCK 257. maddesi hükümlerine tabiidir. Avukatlar kamu görevlileri gibi cezalandırılmaktadır. Kamu hizmeti gören avukatın cezalandırılma noktasında görevlilerinin tabii olduğu rejime tabii tutulurken sosyal haklardan aynı oranda kamu yararlandırılmaması doğru bir yaklaşım değildir. 4. Avukatlığın Serbest Meslek Oluşu 1136 Sayılı Kanunun 1. maddesine avukatlığın serbest meslek olduğu ifade edilmiş ancak serbest mesleğin tanımı yapılmamıştır. Mevzuatımızda serbest mesleğe ait münhasır bir tanım bulunmamakla birlikte 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunun 65. Maddesinde serbest meslek kazancı tarif edilirken serbest meslek faaliyeti; sermayeden ziyade şahsi mesaiye ilmi veya mesleki bilgiye veya ihtisasa dayanan ve ticari mahiyette olmayan işlerin işverene tabi olmaksızın şahsi sorumluluk altında kendi nam ve hesabına yapılması olarak tanımlanmaktadır. Avukatlık da niteliği itibariyle yukarıda tanımlamaya uymaktadır. Her ne kadar kamuoyunda avukatlığın marka kıyafetlere lüks otomobillere ya da lüks ofislere dayandığına dair bir kabul, kimi avukatlarda da bu yönde bir fiili uygulama var ise de avukatlık sermayeye değil şahsi mesai ve mesleki bilgiye dayanır. Avukat tacir değildir. Şüpheli Müdafii Avukatların özellikle CMK 250 kapsamında yapılan soruşturmalarda savunma mesleğine dair faaliyetlerin suç gibi gösterilip müdafiin her an örgüt üyesi olma suçlaması da dahil olmak üzere farklı soruşturmalarla karşı karşıya bırakıldığını üzülerek görüyoruz. Suçlama ile daha önce müvekkilini savunma makamında olan müdafii bir anda kendisi şüpheli ya da sanık sandalyesinde bulabilmektedir. Böylece savunma hakkı örselenmekte müdafiin mesleki çalışmaları ve hukukun çizdiği sınırlar kapsamında yargının diğer unsurları ile yaptığı görüşmeler bile sanki örgüt faaliyetinin bir parçası gibi gösterilmektedir. Müdafii her türlü teknik takip altında psikolojik baskıya tabii tutulabilmektedir. Bununla kalınmayarak müdafii, hakkında kovuşturma olmamasına rağmen devam eden soruşturmada kendisinin de şüpheli olduğu bahane edilerek CMK 151. Maddesine rağmen görevini yapmaktan fiilen yasaklanabilmekte, gözaltındaki müvekkili ile görüşmesi engellenebilmektedir. Bu sırada dosya ile ilgili muhtemel gizlilik kararı devam ettiği için şüpheli müdafii neden dosyadan yasaklandığını dahi öğrenememekte, davanın açılması ile hakkında verilen ek kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın sevinci ile ya da açılan davada aklanmaya çalışmanın telaşı ile çoğu zaman aslında mesleğini yapmasının engellenmiş olmasını, iletişiminin kayda alınmış olmasını, teknik takibe tabii tutulmuş olmayı sineye çekmek durumunda bırakılmaktadır. Her şeye rağmen hukuksuz gördüğü uygulamalar için hakkını arayanlarda yaptıkları başvurulardan çoğu kez sonuç alamamaktadır. Avukat; 1136 Sayılı Kanunun 1. Maddesine göre kamu hizmeti görmekte ve yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil etmektedir. Avukatın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu 6/1-d ve 1136 Sayılı Yasanın 57.maddesi çerçevesinde ceza yargılamasının her aşamasında yargı görevi yaptığı tartışmasızdır. Bu yönü ile müdafii elbette müvekkilinin haklarını korumak için meşru daire içinde her türlü girişimde bulunabilir. Avukatın yasalardan aldığı yetki ile meşru dairede yaptığı mesleki çalışması suçluya yardım etmek olarak değerlendirilemez. Sadece görevini yapmakta olan müdafii örgütün mensubu olmakla suçlanamaz. Müdafiin, yargının diğer bir unsuru olan Cumhuriyet Savcılığınca ya da savcılığın emrindeki kollukça sadece mesleki faaliyetini icra ettiği için şüpheli durumuna sokulmasının soruşturmaya önemli etkileri olmaktadır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun ‘Şüpheli veya sanığa yüklenen suç dolayısıyla müdafiin bürosu, konutu ve yerleşim yerindeki telekomünikasyon araçları hakkında, 135 inci madde hükmü uygulanamaz’ diyen 136. Maddesinin ve ‘Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda alınamaz diyen kanun hükmü, kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması hâlinde, alınan kayıtlar derhâl yok edilir’ diyen 135/2. maddesinin uygulanmaması sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. İletişimi kayda alınan müdafiin şüpheli ilan edilmesi ile savunma hakkında dair her türlü koruma yok edilmektedir. Sonuç olarak yargının unsurlarından biri diğerine göre hukukun tecellisi için daha önde değildir. Adalete tüm unsurların ortak çalışması ile ulaşılabilir. Unsurlardan birinin dışlandığı bir süreç sonunda sağlıklı kararlar alınması mümkün değildir. Türkiye Cumhuriyeti hukuk devletidir. Yargı görevi yapanlardan biri diğerine göre vatanı milleti bir diğerinden daha az sevmediği gibi yine kimse de suç ve suçlulukla mücadele konusunda diğerinden daha geride değildir. Suç ve suçlu ile mücadele hukukun içinde kalınarak yapılmalıdır. Aksi yapıldığı zaman suç işlenmiş olduğu unutulmamalıdır. 5. Avukatın Bağımsızlığı Molierac’ın ‘’Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkil, ne hakime ne de iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin, en kıdemliden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar esir kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı.’’ sözleri avukatın bağımsızlığını açıklayan en çok bilinen kelime kalıbıdır. Çağlar boyunca avukatlar bir bağımsızlık mücadelesi vermişler bağımsızlıkları pahasına yargının dışlanmış üvey evladı olmayı kabul etmek zorunda bırakılmışlardır. Hukukun üstünlüğünden söz edebilmek için avukatların görevlerini serbestçe hiçbir tehdit ve baskıya uğramadan yapabilmeleri gerekir. Çünkü görünüşte müvekkilinin hakkını koruyan avukat temelde toplumun haklarını korur. Savunma, devletin cezalandırma gücü karşısında bireyin tek gücüdür. Avukatın tam bir bağımsızlık içinde hareket edebilmesi için işin alınmasında, takip edilmesinde ve sonuçlandırılmasında avukata baskı, müdahale ya da sınırlama getirilmemesini gerektirir. Havana Kuralları olarak bilinen ‘Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler’in ‘Avukatlık Faaliyetlerin Güvencesi Başlıklı 16. maddesinde hükümetler avukatların; Hiçbir baskı, engelleme taciz veya yolsuz bir müdahale ile karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyetlerini yerine getirmelerini ve kabul görmüş meslek ahlak kurallarına, göre görevlerini usulüne uygun olarak yerine getiren avukatların kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka tür yaptırımlarla sıkıntı çekmemelerini veya tehditle karşılaşmamalarını kabul etmişlerdir. 1136 Sayılı Avukatlık Kanunun 1. maddesiyle de savunmanın bağımsızlığı vurgulanmıştır. 6. Avukatın Sosyal Yönü/Önemi Avukatlar halkın arasında yaşarlar, işleri halkla ve de ağırlıklı olarak halkın sıkıntılı, sorunlu hallerine ilişkindir. Bu da avukatlara diğer meslek mensuplarına nazaran toplumsal sorunlar ve toplumun talepleri konusunda daha fazla bir birikim ve değerlendirme yapma imkânı verir. İyi değerlendirildiğinde birey-toplum, birey-devlet, toplum-devlet gerilimlerinin azaltılmasında avukatlar büyük görevler üstlenebilir. Bunun için öncelikle hukukçularımızı yetiştirirken kendilerine böyle bir misyon yüklenmelidir. Çünkü meslek hayatı boyunca avukat kendi davranışları yanı sıra yargının diğer organlarının yanlışlarından da dolaylı olarak sorumlu tutulmaktadır. Avukat vatandaşla doğrudan muhatap olan, mahkemelerin bazen yanlış bazen gerekçe bile serdetme lüzumu görmeden ortaya koydukları kararlarını halka izah etmeye çalışan bir sosyal aktördür. D. Avukatın Sorunları Savunma mesleğinin mensupları geçmişten günümüze bir yandan kendi sorunlarını yaşarken diğer yandan vatandaşların adil yargılanma haklarının ihlal edilmemesi için çaba içinde olmuşlardır. Bu yönüyle avukat çoğu zaman müvekkilinin sorunlarıyla ilgilenmekten kendi sorunlarının çözülmesi için gayret göstermeye vakit ve enerji bulamamıştır. Bu çalışmamızda pek çok mesleki sorunla karşı karşıya olmamıza rağmen önemsediğimiz bazı sorunları düşünmeye, tartışmaya ve çözüme katkı sağlamayı teşvik amacıyla ele aldık. Sorunlarımız tabi ki burada değindiklerimizden çok daha fazladır. Meslektaşlarımız tüm meşru platformlarda kendilerine yakışır düzeyde sorunlarımızın tespiti ve çözümleri konusunda gayret göstermelidir. 1. Avukat-Avukat ve Avukat-Hâkim/ Savcı İlişkilerinde Yaşanan Sorunlar Her sosyal ilişkide olduğu gibi AvukatHakim/Savcı arasında da karşılıklı saygı ve nezaket kurallarına uygun bir ilişki olmalıdır. Zaten yükü ağır olan hukukçuların bir de birbirlerine karşı tutum ve davranışları ile bunu daha da ağırlaştırmalarının anlamsızlığı ortadadır. Avukat-Hakim/Savcı ve Avukat-Avukat arasında yaşanan tatsızlıklardan öne çıkanlar arasında; taraf vekillerinin kararlara karşı duygusal tepkiler vermesi, avukatın kendisini müvekkil ile özdeşleştirmesi hukukçular arasındaki tabir ile “avukatın davası ile evlenmesi”, hem hakimin hem de avukatın sabırsızlıkları özellikle karşı tarafın veya karşı taraf vekilinin sözü bitmeden avukatın müdahale etmesi, hakimin avukatın beyanını sonuna kadar dinleme ve usulünce zapta geçirilmesini sağlama nezaketi göstermemesi, sözlü ve yazılı beyanlarda kullanılan üslupta gereken özenin gösterilmemesi, duruşmaların vaktinde yapılmaması yahut usul kurallarının çok katı uygulanarak birkaç dakika bile geciken avukatın davasının düşürülmesi gibi temel sorunları sayabiliriz. Hukukçularımız aralarındaki nezaketi koruyarak, özeleştiride bulunarak ve en önemlisi empati kurma yeteneklerini geliştirerek hem aralarındaki ilişkilerin bozulmasını engellerler hem de yargının daha hızlı ve sıhhatli işlemesine yardımcı olurlar. 2. Artan Avukat Sayısı Karşısında İstihdam Sorunu Avukatların önemli sorunlarından biri de avukat sayısındaki orantısız artış ve bunun yarattığı enflasyondur. Temel bir iktisat kuralı olan arz fazlalığının fiyatı düşürmesi, bu meslekte de kendini göstermiş, sayının plansız artışı avukatın itibarını, kazancını ve kalitesini düşürmüştür. Halbuki bu konuda gerekli tedbirlerin alınması devlet için Anayasal bir görev ve sorumluluktur. Ülkemizde hızla yeni üniversiteler açılmaktadır. Devlet eliyle açılanlarla birlikte çok sayıda özel üniversite de denilen vakıf üniversiteleri de ülkemiz üniversite dünyasında yerini almaktadır. Fakülte açmanın ülkenin şartları düşünülerek, nüfus artışına paralel ve gelecek yılların ihtiyaçları göz önüne alınarak planlanması rasyonel bir tavır olmakla beraber mevzu bahis ülkemiz olunca daha oportünist bir mantıkla ucuza mal olan fakülteler, öğrencilerin ilgi gösterecekleri bölümler açılmıştır. Hukuk fakültesi de açılmasının görece kolaylığı ve ucuza mal olması sayesinde özellikle vakıf üniversitelerinin birçoğunda kurulmuştur. Avukat sayısındaki artışın bir diğer zararı da meslektaşların birbirlerini tanıma oranlarının düşmesi sonucu avukatlar arasında olması gereken dayanışmanın azalmasıdır. İşsizliğin hala yüksek olduğu ve ülke sorunları arasında kendisine ilk sıralarda yer bulduğu gerçeği karşısında bir de gizli işsiz diye tabir edilen bir işsizler ordusu yaratılmaktadır. Gizli işsizlik tehlikesi artık avukatları/hukukçuları bile tehdit eder vaziyettedir. Hukukçusunun bile gizli işsiz olabildiği bir ülkede hukuka ve hukukçuya saygı nasıl tesis edilir. Fakülteler açıp insanlara diploma verirken sadece istihdam değil istihdam edilemeyen insanların o mesleğe ve o mesleğin içtimai hayatta ifa ettiği göreve ve topluma yaptığı katkıya da zarar vereceği hesap edilmelidir. Her hukuk fakültesi mezunun avukat olabilmesinin müktesep hak olduğuna dair anlayış yeniden tartışılmalıdır. Hukuka dair işlerin görüldüğü yerlerde hukukçu istihdamı arttırılmalıdır. İdari yargı hâkimlikleri bir tarafa icra müdürlüklerinde, tapu sicil müdürlüklerinde, ticaret sicil memurluklarında amir konumundaki kişilerin mutlaka hukuk formasyona sahip olması sağlanmalıdır. 3. Reklam Yasağı, Şubeleşememe Günümüz liberal ekonomik dünyası serbest rekabet üzerine bina edilmekte, bu rekabette öne geçmenin en önemli aracını da reklamlar oluşturmaktadır. Mevzuatımız ise avukatın reklam yapmasını yasaklamıştır. Reklam yasağı konuluş sebepleri ve özellikle sınırları bizce tartışılmalı ve yeniden belirlenmelidir. Kamuoyuna mal olmuş bir dava hakkında medya önünde yorum yapmak, TV’de boy göstermek, gibi durumlarda reklam yasağının delinip delinmediği net olarak belirlenmeli bu belirleme yapılırken 1136 Sayılı Avukatlık Kanunun 2. maddesin de gösterilen avukatlığın amacı da mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Yine günümüzde şehirleşmenin artması, küreselleşme ile ticaretin sınır tanımaması, çeşitlenen iş ilişkileri avukatlık hizmetlerinin de çeşitlenmesine ve avukatların farklı ülkelerde, şehirlerde hatta aynı şehir içinde farklı lokasyonlardaki işlerle uğraşması sonucunu doğurmuştur. Ancak avukatların şirketleşememesi, tüzel kişiliğe sahip olamaması, şubeleşme yasağı ya bu tip hizmetleri verememelerine yahut muvazaalı olarak bu yasağı delmelerine yol açmaktadır. Reklam yapma ve şubeleşme yasaklarının verir binalar yapılması mümkündür. Hep dediğimiz gibi hukuk ile ilgili atılacak büyük küçük her adımda muhakkak avukatların ve baroların etkin katılımı sağlanmalıdır. Bu sayede birçok sorun henüz başlamadan halledilecektir. konulmasını haklı kılan birçok sebep vardır. Bunların en başta geleni avukata ve avukatlık mesleğine yüklenen misyondur. Bu misyon da göz ardı edilmeden günümüz ihtiyaçlarına cevap verecek düzenlemeler üzerinde kafa yormak gerekir. Bu konuda başta barolar olmak üzere avukatlık mesleği ile ilgili kişi ve kuruluşlar çalışmalar yapmalı, fikir yürütmelidir. 4. Adliye Yönetimlerine Katılmama Sorunu Adliye sarayları adaletin dağıtıldığı yerler olarak ihtişamlı ve gösterişli yapılmalıdır. Ülkemiz son yıllarda büyük, yeni ve gösterişli adliyelere kavuştu. Bunun için büyük paralar harcadı ancak yine birçok eksiklikleri mevcut. Bunun en önemli sebebi adliyede çalışmayan, adliyelerin çalışma düzenini bilmeyen mimarlar tarafından tasarlanması, adliyeyi kullanan adliyeyi her birimiyle yaşayan avukatların görüşlerinin yeterince alınmamasıdır. Lüks döşenmiş, geniş hâkim savcı odaları gereklidir olmalıdır, Avukatların adliyelerin inşasının planlanması yanında yönetimine de aktif şekilde katılmaları sağlanmalıdır. Adli Yargı Komisyonlarında avukatları temsilen Baronun da yer alması sağlanmalıdır. Bu hususa ilişkin açıklamalar sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alınmıştır. ancak dar duruşma salonlarına insanların sıkıştırılmaları, bloklar arası geçişlerin düşünülmemiş olması, dar tutulan icra dairlerinin ve mahkeme kalemlerinin çok kısa bir zamanda ihtiyacı karşılamaz hale gelmesi adliyenin çalışmasını zorlaştırmaktadır. Aynı paralara çok daha kullanışlı, ihtiyaca cevap Adliyelerde avukatlara tahsis edilen yerler, imkânlar avukatlık mesleğine verilen değeri göstermektedir. Bu sebeple avukatlara adliyelerimizde kendilerine yakışır imkânlar sunulmalı, kendilerine mahsus otoparktan vestiyere, ayrı bir giriş kapısından kantine, çalışma yerlerinden görüşme odalarına birçok yer tahsis edilmelidir. E. BAROLAR Baroların avukatlık mesleğine dair ve hukukun üstünlüğü ile insan haklarına dair olmak üzere temel iki işlevinden söz edebiliriz. 1136 Sayılı Avukatlık Kanunun 76. Maddesine göre Barolar; avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak; meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır. Barolar kanunda gösterilen bu tanımlamanın da ötesinde görevler ifa etmektedirler. 1. Barolar Aynı Zamanda Önemli Birer STK’dır Barolar ifade edilen işlevleri nazara alındığında hem bir meslek örgütü hem de kamu kurumu niteliğini de haiz etkili bir sivil toplum kuruluşudur. Özellikle avukatlar gibi hem eğitimli hem de toplumun münevver kesimini oluşturan/oluşturması gereken bir meslek grubuna çatı görevi görmesi bakımından baroların STK olarak büyük etkinliği vardır/olması gerekir. Yukarıda da ifade edildiği üzere iyi değerlendirilen avukatlar ve tabi ki barolar birey, toplum ve devlet arasındaki sıkıntılarının doğru olarak tespit, teşhis ve çözümüne katkı sağlarlar. Maalesef Türkiye’de şuan için avukatların ve baroların bu görevleri layıkıyla ifa ettiği söylenemez. Türkiye “normalleşme” sürecini tamamladıkça din, dil, kültür, hukuk, demokrasi, insan hakları ve sair kavramların kavga aracı yapılmasından kurtuldukça, barolar ve avukatlar sosyal sorumlulukları çerçevesinde toplumun reel sorunlarına eğileceklerdir. Bunun da etkinliklerini daha da arttıracağına şüphe yoktur. 2. Barolar Daha Güçlü Ve Etkili Olmak İçin Referanslarını Hukukun Üstünlüğünden Ve İnsan Haklarından Almalı Ülkemizde hukukun üstünlüğü fikrinin toplumun genelinde ve devlet kurumlarında oluşturulması gerekir. Bu hususta hukukun savunucuları, uygulayıcıları olan avukatların çatı örgütü barolara büyük görevler düşmektedir. Herkesin farklı dünya görüşü, siyasi fikri vardır/olabilir. Demokrasi en başta farklılıkların yaşatılması üzerine kurulmuş bir sistemdir. Ancak karşımızdakine tahammül edemeyerek ve kendi gibi düşünmeyenleri düşman gibi görüp onlara karşı topyekûn harp mantığıyla olaylara bakmak en başta baroların itibarına zarar vermekte güç ve etkinliğini azaltmaktadır. Barolar tabi ki siyasi iktidara muhalefet edebilecektir, tabi ki ülke sorunlarına karşı çözüm üretecek, atılan yanlış adımlara karşı tavır koyacaklardır. İşte burada can alıcı kelime “yanlış”tır, yanlış ama neye göre, kime karşı yanlış. Bizce burada barolar ve hukukçular öncelikle referanslarını hukukun üstünlüğü fikrinden, demokrasi ve temel insan haklarının koşulsuz kullanılabilmesinden almalıdır. Her türlü hukuk dışılığa bu bilinçle karşı çıkmalıdırlar. Senin gibi düşünmüyorum ama senin düşünce özgürlüğünün engellenmemesi için seninle birlikte mücadele ederim diyebilen çağdaş Voltaire'lere ihtiyaç vardır. Barolar bu tutarlı tavırları sergilerlerse bunun sonucunda daha etkin, daha güçlü ve daha itibarlı olacakları kesindir. 3. Barolar Adliyede Adli Yargı Adalet Komisyonlarında Temsil Edilmelidir Adalet Saraylarımızın idaresi Cumhuriyet Başsavcılığı ve Adli Yargı Adalet Komisyonunca yürütülmektedir. Özellikle adliye personelinin disiplin ve idaresinde bu komisyon yetkilidir. Adliyelerin avukatların da “işyeri“ olarak kabul edilmesi gerçeğinden hareketle bu komisyonda baro başkanı veya baroyu temsilen avukatlar muhakkak etkinliği olacak şekilde temsil edilmelidirler. Bu temsil avukatların yaşadığı önemli sorunlardan adliye personelinin hal ve tavırlarına karşı da mesleğin itibar ve onurunun korunmasına yardımcı olacaktır. Günümüzde avukatlar mübaşirlere bile yalvar yakar işini yaptırmaya çalışmaktadırlar. İcra dairelerinde ise durum daha da vahimdir. Ayrıca mahkeme kalemleri ve icra daireleri arasındaki uygulama ve yorum farklılıkları avukatların mesleğini yapmasını zorlaştırmaktadır. Avukatların etkin olduğu bir komisyon kalemler ve icra dairelerinin uygulamaları arasında yeknesaklık sağlar. Buradan mülhem maalesef mahkemelerimizde de aynı konu hakkında farklı kararlara sıklıkla rastlanmaktadır. Baroların bunlar hakkında da çalışmalar yaparak HSYK, Adalet Bakanlığı, Yargıtay ve sair kurumlarla bu çalışmaları paylaşmalı, bu kurumların bu tip eksiklikleri azaltmaları için harekete geçirmeli, bunda ısrarcı olmalıdırlar. Bu en başta adaleti tesis için elzemdir, saniyen avukatlar adalet mekanizmasının halka hesap vermek zorunda olan tek unsurudur. Avukat dava sonucunda mahkemenin verdiği karardan başta kendi tatmin olmalıdır ki müvekkilini de tatmin edebilsin. Müvekkil yani halk da adalete güvensin. Her meslektaşın yakındığı konuların başında aynı hukuki sorunla ilgili farklı mahkemelerin farklı kararlar vermesi, bunu da müvekkillere izahının avukat tarafından yapılmaya çalışılması gelmektedir. F. Mesleğin Geleceği İçin Önemli Birkaç Konu 1. Etik Değerlerin Oluşturulması Düşünülmelidir Her meslek grubunun mensuplarının kaliteli olması önemli ve dahi gereklidir. Ancak söz konusu meslek avukatlar olunca bu ihtiyacın önem mertebesi artmaktadır. Meslek örgütü olan barolar tarafından meslek mensuplarının standartlarının yükselmesi için çalışmalar yapılmalı, bu konular üzerinde kafa yorulmalıdır. İlk akla gelenler seminer, konferans gibi etkinlikler hem nicelik hem de nitelik olarak arttırılmalıdır. Kısa zamanda hukuk eğitiminin kalitesinin arttırılması sağlanamasa da barolar tarafından meslek içi eğitimler düzenlemesi düşünülmelidir. Bu eğitimlerin bazıları zorunlu olmalıdır, ihtiyari olanlar da katılımı teşvik edici uygulamalarla desteklenmelidir. Bu eğitimler sonrası başarı nesnel olarak ölçülmeli ve başarılı olanlar ödüllendirilmelidir. Ülkemiz hukuk eğitiminin olması gerekenden çok geri olduğu su götürmez bir gerçektir. Bunun yanında bir de bazı meslektaşların maalesef kendini güncel hukuki gelişmeler karşısında yenileme konusundaki eksiklikleri bilinmektedir, çalışmalarla bu nakısa azaltılmaya çalışılmalıdır. Mesleki ve ahlaki zafiyeti olan avukatlar sadece kendilerine değil aynı zamanda mesleğe ve diğer meslektaşlara da zarar vermektedir. Bu ülke tarihinde Ahi geleneğine sahip olmuştur, o gelenekten beslenmiştir. Ahilik tabii ki günümüzde aynen uygulanamaz ama Ahiliği oluşturan kültür, misyon, bakış açısı -tabi ki medeniyetimizi oluşturan diğer tüm unsurlarla beraber- günümüze uyarlanabilir, uyarlanmalıdır. Bu zaviyeden bakarak barolar tarafından T.B.B Avukatlık Meslek Kuralları dışında meslektaşlar arasında uygulanacak ETİK kuralların tespiti ile bunun yazılı bir metin haline getirilmesi düşünülebilir. Barolar kendi bölgelerinin sosyo-kültürel yapısını ve şartlarını da düşünerek mümkün olduğu ölçüde geniş katılımla etik kuralları oluşturmalı ve üyelerinin de bu kurallara uymasına çaba göstermelidir. Mesela şehrimiz için saati gelen duruşmalarda karşı taraf vekilini ne kadar süre beklemek gerektiği, o süre içinde gelmeyen ve arayarak bilgi vermeyen vekilin beklenmesinin zorunlu olmadığı ve duruşmayı alabileceği kurala bağlanabilir. Yine ilama çıkan kararların icraya konuş şekli ile ilgili bazı düzenlemeler yapılabilir. Mesela ilamı icraya koyulmadan ödemek isteyen taraf vekilinin karşı taraf vekilini araması, bunun üzerine misal 3 gün süre verilmesinin uygun olacağı kabul edilebilir. Bu düzenlemelerin doğru olarak yapılması durumunda hem mesleğin itibarı artacaktır hem de avukatlar arasında yaşanan birçok sorun da halledecektir. 2. Erdemli İnsan, Kaliteli Hukukçu Yetiştirilmesine Çalışılmalıdır Ülkemizin kısa sürede daha adil ve demokratik bir ülke olabilmesi için başta eğitimci ve hukukçularımızın yetişmesine ehemmiyet verilmelidir. Erdemli, şahsiyetli, hem kendinin hem mesleğin onur ve vakarını koruyan ayrıca hukuk nosyonu ve bilgisi yeterli hukukçuların yetiştirilmesi için gereken her türlü gayret gösterilmelidir. Hukukçunun yetişmesi sadece hukuk fakültesi ile sınırlı değildir. Hukuk her zaman değişir, yenilenir, içtimai değişimlere kayıtsız kalınamaz binaenaleyh avukat da hakim de savcı da sürekli kendini yenilemeli, geliştirmelidir. Hukukçularımızın hem iyi bir eğitim alması hem eğitimlerini bir süre ile sınırlandırmaması, sürekli hale getirmesi gereklidir. Barolar başta hukuk fakülteleri olmak üzere hukukla ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği halinde hukukçunun bilgisinin artması ve güncellenmesi için çalışmalar yapmalıdır. Bu eğitimlerin gayesi sadece mesleki bilgiyi arttırmak, avukatların önlerine gelen davalarını çözmesine katkı sağlamak olmamalıdır. Daha faziletli, erdemli, onurlu, şahsiyetli meslektaşlar yetiştirmeyi de amaçlamalıdır. Hak ve hukuku merkeze alan, hak ve hukuku kendi aleyhine olsa bile yerine getirilmesine çalışan hukukçulara duyulan ihtiyaca cevap verebilecek çalışmalar yapılmalıdır. 3. Yargı Reformu Ülkemiz koşullarında adalet hizmetlerinin rahatlıkla yerine getirildiğini kimse söyleyemez. Her adli yıl açılışında veya kamuoyunu ilgilendiren, rahatsız eden yargı kararı, af veya zamanaşımı sebebiyle dosya düşümünde yargının bu haliyle işleyemediği gündeme getirilir ve yargı reformu tartışılır/ tartışılır gibi yapılır. Son dönemlerde yargının kronikleşen sorunlarının aşılmaya çalışması cümlesinde, yapılan düzenlemeler önemlidir. HSYK ve Anayasa Mahkemesinde avukatlık mesleğinin etkin temsili mesleğin saygınlığının bir tezahürü olarak müspet bir gelişmedir. Özellikle HSYK’da avukat üye bulunması Avukat-Hakim/Savcı arasındaki ilişkiler açısından da önemlidir. Avukatların ve baroların Hukuk ve Adalet ile ilgili tüm kurum, kuruluş ve aşamalarda etkin olarak bulunmasına çalışılmalıdır. Gelecek namına umut veren bu düzenlemeler yeterli değildir. Halen davalar yıllarca sürmekte dosyalar okunmadan karar verilebilmekte adalet gecikmeye devam etmektedir. 4. Alternatif Çözüm Yolları Adalet sistemimizdeki tıkanıklıklar ve aksaklıkların asgariye indirilmesi ile ilgili özellikle AB tarafından desteklenen Alternatif Çözüm Yolları da son dönemlerde kamuoyundan sıklıkla tartışılmaktadır. Halbuki 1136 Sayılı Avukatlık Kanunun 35/A maddesine göre bu noktada önemli bir düzenleme zaten mevcuttur. Buna göre; Avukatlar dava açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce kendilerine intikal eden iş ve davalarda, tarafların kendi iradeleriyle istem sonucu elde edebilecekleri konulara inhisar etmek kaydıyla, müvekkilleriyle birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler. Karşı taraf bu davete icabet eder ve uzlaşma sağlanırsa, uzlaşma konusunu, yerini, tarihini, karşılıklı yerine getirmeleri gereken hususları içeren tutanak, avukatlar ile müvekkilleri tarafından birlikte imza altına alınır. Bu tutanaklar 09/06/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesi anlamında ilam niteliğindedir. Yeni arayışlar kadar öncelikle T.B.B ve Barolar eliyle vatandaşların ve avukatların bu alternatif uyuşmazlık çözüm yolları hakkında her türlü kitlesel iletişim aracı yoluyla bilgilendirilmeleri düşünülmelidir. Böylelikle geleneğimizde bulunan helalleşmenin teminiyle tarafların vicdani tatmini sağlanmış olabilecektir. Kişilerin üzerilerinde kendilerinin tasarruf etmekte özgür oldukları haklar için istedikleri hukuka tabii olmalarının önünde hiçbir engel yoktur. Avukatlık Kanunundaki hali hazır düzenleme yanı sıra kamuoyuna akseden haline bazı çekincelerimiz olmakla beraber avukatların ve baroların işin merkezinde olacağı başkaca alternatif çözüm yolları da değerlendirilmelidir. Gerçekten arabulucunun hukukçu dışında bir kişi olamayacağı, sürecin barolar eliyle yürütülmesi gerekliliğini tartışmaya dahi gerek duymuyoruz. Nasıl biz hukukçular hasta tedavi etmiyor, araba tamir etmiyor, inşaat yapmıyorsak hukuki uyuşmazlığın çözümünü de hukukçu olmayan kişilerce bir “meslek” olarak yerine getirilmesi uygun olmaz. Uyuşmalık konusuna göre teknik ve özel bilgiyi gerektiren hususlarda tıpkı mahkemelerde olduğu gibi bilirkişi kişi görüşüne elbette başvurulabilir, ancak hukukçunun katılımı olmadan yapılacak nihai bir uzlaşma ileride daha büyük sorunları doğurabilir. Avukatların sürece müdahilliğini şart koşarken bunda sadece avukatların maddi kazançlarının azalmaması, işlerini kaybetmemesi endişesi ile değil hukuk nosyonu olmayanlar tarafından hukuki sorunların çözülmeye çalışılmasının uzun vadede kamu yararına olmayacağı düşüncesinde olduğumuz için gerekli görüyoruz. Hukuku hukukçular olmadan uygulayamayız. Çünkü hukuk devletinde uyuşmazlığı ne şekilde olursa olsun veya çok kısa bir sürede çözelim düşüncesi kabul edilemez. Uyuşmazlıklar öncelikle adalete ve hukuka uygun şekilde çözümlenmelidir. Uyuşmazlık çözümü ciddi bir olaydır ve bir “iş bitirme” yahut “barıştırma” basitliğine indirgenmemelidir. Hukukçunun katılımıyla adil ve hızlı bir çözüm hedeflenmelidir. Alternatif çözüm yollarının haklı olandan ziyade güçlü olanın kazanacağı, güçsüzün ise bir şekilde uzlaşmaya zorlanacağı, hukuka ve adalete yabancı unsurların devreye gireceği bir özellik taşıyabileceği, yargı ve uygulama birliğine zarar verebileceği, uzlaşma belgeleriyle hukuki esası bulunmayan birçok farklı uygulamanın ortaya çıkabileceği ile ilgili eleştiriler yapılmaktadır. Bunlara kulak vererek bu riskleri ortadan kaldıracak düzenlemeler üzerinde muhakkak düşünülmelidir. Bu ve benzeri eleştirilerdeki sorunların sadece arabulucunun hukukçu olması ile tek başına halledilemeyeceği de aşikardır. 5. Yargının Sağlıklı İşlemesi İçin Avukatların da Sorumluluklarını Yerine Getirmesi Gerekir Tabi Yargının işleyişindeki eksikliklerde avukatların da payı olduğu tartışılamaz bir gerçektir. Avukatları arası Etik kuralların oluşturulması, avukatların aldıkları işe gerekli ihtimam ve özeni göstermeleri, mahkemece verilen sürelere uymaları, ara kararları zamanında yapmaları, Yargının işleyişinin daha hızlı ve sıhhatli olmasını sağlayacaktır. Avukat asla cübbesini meşru olmayan işlere perde yapmamalıdır. Siyah cübbenin içinde tertemiz yaşamayı ilke edinmelidir. G.SONUÇ “Adalet Mülkün Temelidir”. Doğruluğu asla yadsınamayacak bu söz adaletin önemini veciz bir şekilde ifade etmektedir. Devlet hatta toplum için asıl olan adalete Adaletin olmadığı yerde zulüm vardır. Adaleti devletin gücü ve organizasyon kabiliyeti altında dağıtma işini meslek edinenler her zaman her toplumda el üstünde tutulmuşlardır. Yargılama iddia, savunma ve karar üçlüsünden oluşur. İddia ve karar makamları önemlidir, ama savunma da en az onlar kadar önemlidir. Çünkü hakkın himayesi muhamiden avukata bu mesleğin mensuplarınca yerine getirilmiştir. Bundan dolayıdır ki, Avukatlık Kanununda avukatlık kamu hizmeti ve serbest meslek olarak tanımlanmış, ayrıca yargı organlarının, emniyet makamlarının, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri, özel ve kamuya ait bankalar, noterler, sigorta şirketleri ve vakıfları avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorunda tutulmuştur. Modern dünya büyük acılar çekerek ferdin devlet ve topluma ayrıca diğer fertlere karşı haklarını korumak için savunma hakkını bugün avukatlık mesleğine tahmil etmiştir. Günümüzde adalet üç sacayağından oluşmaktadır. Bu ayaklardan savunma görevi avukatlar marifetiyle ifa edilmektedir. Savunma hakkının temel haklardan olması ve kutsallığı birey adına bu hakkı kullanacak olan avukatın bağımsızlığını ve görevini serbestçe yapmasını gerektir. Dergimizin bu sayısında “muhamiden avukata” başlığı ile avukatlık mesleğinin dünü, bugünü ve bir nebze yarını anlatılmaya çalışıldı. Olması temenni edilen avukatlık mesleğinden avukatların şuan içinde bulundukları hal ve şartlar da kapak dosyamızda incelenmeye çalışıldı. Avukatların çatı örgütü olan barolar ve Türkiye Barolar Birliği’nin olmasını temenni ettiğimiz hali ile içinde bulundukları durum hakkında bazen eleştirel bazen takdirkâr değerlendirmelerde bulunuldu. Ülkemizin her şeyden önce adalete ulaşılması için barolarımız ve avukatlarımız misyonlarının farkında olmalı ve ona göre hareket etmelidirler. Avukat ünvanının en kolay kazanıldığı ülkenin Türkiye olması, İstanbul Barosunun dünyanın en kalabalık barosu olması, mesleğin batılı ülkelerle kıyas edildiğinde her açıdan çok gerilerde olması, bizleri üzmektedir. Avukatların bu temel sorunlarının çözülmesi için öncelikle baroların hem siyaset ve yasa koyucu nezdinde hem kamuoyunda hem de meslektaşlar arasında ilmi, ciddi ve objektif çalışmalar yapmaları gerekmektedir. Bu hususların düşünülmesi gerektiği kapak dosyamızda ifade edilmiştir. Ümidimiz, ihtiyaca cevap verecek sayıda, hukukçuya yakışır bir hukuk eğitiminden ve stajından geçmiş, mesleki onurunu her şeyden önemli gören avukatların ve bu avukatların oluşturduğu demokrasi, insan hakları ve her düşüncenin özgürce ifade edilmesine yardımcı, her ferdin savunulmasının kutsallığını benimsemiş barolar ve hukuk dünyasının oluşturulmasıdır. Avukatlığın daha onurlu, saygın ve etkili bir meslek olabilmesi için her bir meslek mensubuna bireysel, barolara ve TBB’ne kurumsal olarak büyük görevler düşmektedir. KAYNAKLAR: 1- Avukatlık Mesleğinin Hukuki Statüsü, Av. Fevzi KAYACAN, Hukuki Araştırmalar Dergisi, Sayı: 17, Sayfa: 10. 2- Avukatlık Hukuku, Av.Semih GÜNER, 2003, Ankara 3- Avukatın Kitabı, Av.Ali Haydar ÖZKENT 4- Meslek Kuralları Şerhi Av.Faruk EREM 5- Av.Adil Giray ÇELİK, Denizli Barosu 6- Av.Özdemir ÖZOK, TBB Başkanı Necati ERDEM Avukatlar Forumu, İstanbul Barosu Yayını İstanbul 2001 7- İstanbul Barosu web sayfası. Hukuk toplum hayatı için sadece hukukçulara bırakılamayacak kadar önemlidir ancak bundan daha fazla hukukçusuz bırakılamayacak kadar hayati önemi haizdir. Yeni Anayasa sürecindeki Türkiye'de umarız ki SAVUNMA hakkının önemine dair Anayasaya bir hüküm koyulur. Savunmanın yargının üç sacayağından biri olduğuna başta Anayasa olmak üzere ilgili tüm mevzuatımızda yer verilir ve uygulamada da buna uygun davranılır. KAPAK Adem ÇELİK Seydişehir Hakimi “Silahların Eşitliği İlkesi Ve Müdafiin Dosya İnceleme Yetkisi” Giriş Günümüzde insan hak ve özgürlükleri, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez nitelikte, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar olarak kabul edilmektedir (1). Devlet veya başka bir güç, bu hak ve özgürlükleri keyfi olarak sınırlayamaz ve hiçbir şekilde ortadan kaldıramaz. Aynı şekilde kişi de bu hakları başkasına devredemez ve onlardan vazgeçemez. İnsan varlığının bir parçası olan insan hak ve özgürlükleri olmaksızın, onurlu ve insanca bir yaşam sürdürmek mümkün değildir (2). Bu bağlamda, insan hakları, modern devletin ortaya çıkışıyla gelişen, var olan bir kavramdır. Bu kavramla, iktidarın sınırlandırılması veya başka bir deyişle iktidarın dahi dokunamayacağı bireysel, özgür ve özerk alanların yaratılması ve koruma altına alınması amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda insan hakları, gelişim seyri açısından ulusaldan, ulusalüstü ve uluslararasına doğru bir yörünge çizmiştir (3). Bu kısa çalışmada insan hakları denildiğinde özellikle ceza yargılaması bakımından ilk akla gelen savunma hakkı, silahların eşitliği ilkesi ve bu bağlamda müdafiin dosyayı inceleme yetkisi üzerinde durulacaktır. Silahların Eşitliği İlkesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6. maddesinde “ Her şahsın, kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından makul bir süre içerisinde, hakkaniyete uygun ve aleni surette yargılanmaya hakkı” olduğu belirtilmiştir. Söz konusu maddede ifadesini bulan bu ilkelerin amacı, kişinin hak arama özgürlüğünü ve hakkaniyete uygun bir şekilde yargılanmasını güvence altına almaktır. AİHS’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendi de kendi savunmasını bizzat yapmak istemeyen sanıklara kendilerinin seçeceği veya bazı şartlara tabi olmak kaydıyla, adli yardım çerçevesinde mahkemece tayin edilecek bir müdafii yardımıyla savunma hakkını vermektedir. Özellikle, ceza hukuku alanında bir isnatla karşı karşıya bulunan kişilerin, gerekirse resmi olarak tayin edilmiş bir müdafii tarafından etkin bir şekilde savunulması adil yargılanma hakkının en önemli ilkelerinden biri kabul edilmektedir (4). Müdafiden yararlanma hakkı, iddia ve savunmanın eşitliği ve adil bir yargılama için gereklidir. Sanığın hukuk kurallarına yabancı olması kendisini, hukuku bilen iddia ve karar makamları karşısında eşit olmayan bir duruma sokması ve böylece sanığın zarar görmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle, savunma sırasında müdafiden yararlanma hakkına olan ihtiyaç tartışılmazdır (5). Adil bir yargılamanın gerçekleşmesi için, yargılama sırasında alınan önlemlerin savunma hakkının yeterince ve tam kullanılması ile uyumlu olması gereklidir. Ceza yargılamasındaki savunma haklarının teminat altına alınması demokratik toplumun ve hukuk devletinin temel bir ilkesidir. Bu nedenle savunma hakkı her dönemde bütün hukuk sistemleri tarafından en başta korunan ve koruna gelen bir hak niteliği taşımıştır. Gerek ceza yargılaması gerekse hukuk yargılaması alanında, adil yargılanma ilkesinin temel unsurlarından biri “taraflar arasında eşitliğin” bulunmasıdır. Bu ilke genel olarak yargılama hukukunda ve AİHS uygulamasında “silahların eşitliği” olarak adlandırılmaktadır (6). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre, genel ve geniş kapsamlı bir kavram olan adil yargılanmanın ilk ve en önemli gereği taraflar arasında silahların eşitliği prensibinin bulunması ve sağlanmasıdır. Silahların eşitliği, bir davaya taraf olan herkesin karşı taraf karşısında kendisini esaslı bir surette dezavantajlı konumda bırakmayacak şartlarda, iddialarını mahkemeye sunabilmesi için makul bir fırsata sahip olabilmesini ifade eder (7). Bu ilke, mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler bakımından taraflar arasında tam bir eşitliğin bulunması ve bu dengenin yargılamanın her aşamasında korunması anlamına gelmektedir (8). Silahların eşitliği, davanın tarafları arasında iddia ve savunmada eşitliğin sağlanmasında hakkaniyete uygun bir dengenin varlığını gerektirir ve hem ceza yargılamasında hem de medeni hak ve yükümlülük üzerindeki uyuşmazlığa ilişkin davalarda uygulanır (9). Silahların eşitliği ilkesi, kendini savunma hakkının temel bir güvencesidir. Bu ilke, uyuşmazlığın taraflarının birbirleriyle eşit bir şekilde davasını hazırlama ve sunmada makul fırsatlara sahip olmasını güvence altına almaktadır (10). Bu fırsatlar arasında, savunmayı hazırlamak için yeterli zaman ve kolaylıklara sahip olma hakkı da yer alır. Sanığın hakkındaki isnadı ve iddiayı öğrenmesinden sonra savunmasını en iyi şekilde hazırlayabilmesi için, bu isnat ve iddialara dair ayrıntıları elde etmesine ve zamana ihtiyacı vardır. Bu itibarla, savunmayı hazırlamak için yeterli kolaylıklara sahip olma, sanığın özellikle müdafi ile sözlü ve yazılı olarak görüşmesini ve dosyayı inceleme hakkını gerekli kılar. Bu ilke, sanığın avukatının tutuklu yargılanan tüm müvekkillerine davanın tüm unsurlarını görüşmek için kısıtlamasız ve mahremiyet içinde ulaşabilmesinin sağlanmasını ifade eder. Sanığa tanınan bu hak sanığın kendisini bizzat savunması veya kendi seçtiği müdafii, ödeme gücü yoksa adaletin selametini de gerektiriyorsa ücretsiz tayin edilen müdafi vasıtasıyla savunma hakkının düzenlendiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 (3) (c) maddesi ile birlikte düşünülüp değerlendirilmelidir. Çünkü sanık savunmasını hazırlarken, eğer savunmasını bizzat yapamayacaksa bir müdafii tayin edecek veya müdafii tayini için maddi durumu yoksa ve de adaletin selametini gerektiriyorsa kendisine resen müdafii tayin edilecektir. Böylece aslında sanığa tanınan bu hakkı, sanık adına hareket eden müdafii ile sanık birlikte kullanacaklardır. Bu noktadan hareketle, sanığa tanınması gereken kolaylıkların en başında sanığın dava dosyasını inceleme hakkı gelir. Her ne kadar bu hak, AİHS’de açıkça düzenlenmemiş olsa da bu bir boşluk yaratmış değildir. İsnadın niteliğinden haberdar olma hakkını düzenleyen ve bunun yanında savunmasını hazırlamak için kolaylıklar tanınmasını da öngören AİHS’nin, bu hakkı da içerdiğinin kabulü zorunludur (11). Diğer bir deyişle, sanığın kendisine isnat edilen eylemleri ve de olayları içeren dosyasını incelemeden savunmasını yapabilmesi doğal olarak düşünülemeyeceğine göre, sanığa tanınması gereken kolaylıkların başında dosyanın tetkikinin gelmesi zorunludur . Bu düzenleme soruşturma makamları ile savunma arasındaki eşitsizliği giderme amacına hizmet etmektedir ve bu durum yargılamanın çelişikliği, silahların eşitliği ilkelerinin doğal bir uzantısıdır. Bu nedenle müdafiin dosya inceleme yetkisi her iki ilke ile birlikte düşünülüp uygulanması gereken bir düzenlemedir. Hukuk Sistemimizdeki Düzenleme ve Müdafiin Dosya İnceleme Yetkisi Anayasamızın 36’ncı maddesinin birinci fıkrasına göre; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” denilmektedir. Bu düzenleme hukuk sistemimiz içerisinde savunma hakkının temelini oluşturur. Bunun dışında savunma hakkı kapsamında şüpheli veya sanığa sağlanan hak ve güvencelere ilişkin birçok düzenleme söz konusudur (12). Nitekim 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun; “Müdafiin görevlendirilmesi” kenar başlıklı 150’nci maddesinde; “(1) Şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi hâlinde bir müdafi görevlendirilir. (2) Şüpheli veya sanık çocuk, kendisini savunamayacak derecede malûl veya sağır ve dilsiz ise istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. (3) Alt sınır beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada ikinci fıkra hükmü uygulanır” hükmü ve “müdafiin dosyayı inceleme yetkisi” kenar başlıklı 153’üncü maddesinde ise; “(1) Müdafi, soruşturma evresinde dosya içeriğini inceleyebilir (13) ve istediği belgelerin bir örneğini harçsız olarak alabilir. (2) Müdafiin dosya içeriğini incelemesi veya belgelerden örnek alması, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine, sulh ceza hâkiminin kararıyla bu yetkisi kısıtlanabilir. (3) Yakalanan kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adlî işlemlere ilişkin tutanaklar hakkında ikinci fıkra hükmü uygulanmaz. (4) Müdafi, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edildiği tarihten itibaren dosya içeriğini ve muhafaza altına alınmış delilleri inceleyebilir; bütün tutanak ve belgelerin örneklerini harçsız olarak alabilir. (5) Bu maddenin içerdiği haklardan suçtan zarar görenin vekili de yararlanır” hükmü yer almaktadır. “Soruşturmanın gizliliği” kenar başlıklı 157’nci maddesinde de; “Kanunun başka hüküm koyduğu hâller saklı kalmak ve savunma haklarına zarar vermemek koşuluyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir” hükmü düzenlenmiştir. Diğer taraftan; 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 4667 sayılı Kanun’la değiştirilen 2’nci maddesinin üçüncü fıkrasında; “Yargı organları, emniyet makamları, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadî teşebbüsleri, özel ve kamuya ait bankalar, noterler, sigorta şirketleri ve vakıflar avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorundadır. Kanunlarındaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla, bu kurumlar avukatın gerek duyduğu bilgi ve belgeleri incelemesine sunmakla yükümlüdür. Bu belgelerden örnek alınması vekâletname ibrazına bağlıdır. Derdest davalarda müzekkereler duruşma günü beklenmeksizin mahkemeden alınabilir” ifadeleri yer almaktadır. Avukatlık Kanunu’nun 46’ncı maddesinde de; “Avukat, işlerini kendi sorumluluğu altındaki stajyeri veya yanında çalışan sekreteri eliyle de takip ettirebilir, fotokopi ve benzeri yollarla örnek aldırabilir. Avukatın onanmasını istemediği örnekler harca tâbi değildir. Avukat veya stajyer, vekâletname olmaksızın dava ve takip dosyalarını inceleyebilir. Bu inceleme isteğinin ilgililerce yerine getirilmesi zorunludur. Vekâletname ibraz etmeyen avukata dosyadaki kâğıt veya belgelerin örneği, fotokopisi verilmez.”hükmü bulunmaktadır. Ayrıca; 1 Haziran 2005 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren Cumhuriyet Başsavcılıkları ile Adlî Yargı İlk Derece Ceza Mahkemeleri Kalem Hizmetlerinin Yürütülmesine dair Yönetmeliğin “Soruşturma Evrakının İncelenmesi” kenar başlıklı 45’inci maddesi uyarınca; “5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun başka hüküm koyduğu haller saklı kalmak ve savunma haklarına zarar vermemek şartıyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir. Müdafi soruşturma evresinde soruşturmanın amacını tehlikeye düşürmemek kaydıyla görevlendirme yazısı veya vekâletname ibraz ederek soruşturma evrakı içeriğini inceleyebilir ve dilekçeyle müracaatı halinde istediği belgelerin bir örneğini harçsız olarak alabilir. Mağdur ya da şikâyetçinin vekili soruşturma evresinde soruşturmanın amacını tehlikeye düşürmemek kaydıyla görevlendirme belgesi veya vekâletname ibraz ederek soruşturma evrakının içeriği ile el konulan, muhafazaya alınan eşyayı inceleyebilir ve dilekçeyle müracaatı hâlinde istediği belgelerin bir örneğini harçsız olarak alabilir. Mağdur veya şikâyetçi soruşturmanın gizlilik ve amacını bozmamak şartıyla vekili olmadan da Cumhuriyet savcısından dilekçeyle başvurarak belge örneği isteyebilir. Soruşturma evrakı soruşturmayı geciktirmemek kaydıyla Cumhuriyet savcısı huzurunda incelenir” hükümlerine yer verilmiştir. Bununla birlikte, ceza muhakemesi hukukumuza göre, kanunun getirdiği istisnalar hariç kamu davasının açılmasından önce yapılan soruşturmanın gizli olarak yürütülmesi gerekmektedir. Bu sebepledir ki sanığın ifadesinin alınması, sorguya çekilmesi, bilirkişi incelemesi ve keşif ve muayene gibi soruşturma işlemleri sırasında kimlerin hazır bulunacağı kanunda ayrı ayrı belirtilmiştir. Gizliliğin amacı, suçun işlenmesinden kamu davası açılıncaya kadar geçen sürede sanık veya sanıkların gecikilmeden tespiti, firarların önlenmesi, suçla ilgili delillerin toplanması ve kamu davasının temelini teşkil eden hazırlık soruşturmasının eksiksiz ve tam yapılmasıdır. Bu bakımdan; yukarıda sözü edilen kanun ve yönetmelik hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, soruşturma evresinde usul ve kanun hükümlerine göre müdafi olarak görevlendirilen avukatın, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürmemek kaydıyla görevlendirme yazısı veya vekâletname ibraz etmek suretiyle soruşturma evrakının içeriğini inceleyebileceği, vekâletname ibraz etmemesi hâlinde ise evraktan suret verilemeyeceği, ancak, müdafiin soruşturma evrakını incelemesi veya suret alması, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise, kanunla öngörülen istisnalar hariç Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine, sulh hâkimi kararıyla bu yetkisinin kısıtlanabileceği değerlendirmesini yapmak pekala mümkündür. Zira soruşturma evresinde avukatın, ceza yargılamasına ait dosyayı inceleme yetkisini düzenleyen genel kural CMK’nun 153. maddesidir. Avukatın ya da müdafiin genel olarak belge, dosya inceleme hak ve yetkilerini düzenleyen ana kurallar ise Avukatlık Kanununun 2. ve 46. maddelerinde yer almaktadır. CMK’nun 149. ve 154. maddeleri, şüpheli veya sanığın avukatla görüşme konusunu düzenlemektedir. CMK'nun 157. ve 153/ son fıkra hükümleri ise soruşturma evresinin gizli yanının da olabileceğine değinmektedir. Bu durumda, “Müdafi, soruşturma evresinde dosya içeriğini inceleyebilir ve istediği belgelerin bir örneğini harçsız olarak alabilir” diyen CMK’nun 153. maddesinin l.fıkra hükmü ile; “ Müdafi, Cumhuriyet Savcılığınca iddianamenin mahkemeye verildiği tarihten itibaren dosya içeriğini ve muhafaza altına alınmış delilleri inceleyebilir; bütün tutanak ve belgelerin örneklerini harçsız olarak alabilir.” diyen aynı maddenin 4.fıkrası ve aynı anlamda değerlendirilmesi söz konusu olan 157.madde hükmü arasında bir çelişki olduğundan söz edilebilir. Yukarıda sıralanan bütün bu hükümler karşısında ise şu şekilde bir uygulama geliştirmek mümkündür: izahına çalışılan konuyu düzenleyen ana kural CMK’nun 153/l ve 2. fıkraları olduğuna göre kısaca, avukat ya da müdafii herhangi bir belge veya beyana ihtiyaç duymadan soruşturma evresinde şüpheliye ait dosyayı inceleyebilir denilebilir. AİHM de bu yaklaşıma uygun kararlar vermiştir. Nitekim AİHM' ne göre, avukatın ya da müdafiin hukuki yardımından yararlanma hakkı mutlaktır ve hiç bir şekil şartına bağlanamaz. AİHM’nin LalaHollanda olayına ilişkin 22.9.1994 tarihli kararında da belirtildiği gibi, avukatın savunmaya izin verilmesi için mahkemeye dilekçe vermemiş olması, savunma hakkını ortadan kaldırmaz. Savunma hakkı teorik değil, uygulamada etkin bir şekilde kullanılması gereken bir hak olduğu için, bu haktan yararlanma, izin alma gibi bir takım formalitelere bağlanamaz. "Mahkeme, yargılamanın adil bir şekilde yapılmasını sağlamak ve görünüşe göre sanığı savunmak için duruşmaya gelmiş olan avukata bu fırsatı tanımak zorundadır (14)." Yine AİHM’ne göre, sanığın avukattan yararlanma hakkı mutlak olmakla beraber, devlet, bu hakkın kullanılmasının sınırlarını çizerek avukatların mahkemelerde mesleklerini nasıl icra edeceklerini serbestçe düzenleyebilir ve bazı durumlarda da kısıtlamalar koyabilir. Örneğin, sanığın savunmasının 3 avukatla sınırlandırılması, sanığın mensup olduğu suç örgütlerini destekledikleri doğrultusunda kuvvetli şüpheler bulunan bazı avukatların duruşmaya kabul edilmemesi gibi bazı uygulamalar, Sözleşmeye uygun bulunmuştur. AİHM, Stanford-İngiltere davasında tehlikeli bir suçlu olan sanığın, duruşmada önü cam olan bir kabinde tutulduğu için duruşmayı izleyemediği, tanıkları duyamadığı ve avukatıyla görüşemediği konularındaki şikâyetlerini ciddi bulmamıştır (15). Bununla birlikte, şüphelinin soruşturmanın gizliliği ile korunan adil yargılanma hakkını (dosyadaki bilgilerin yeterli şüphe olmadan geniş halk kitleleri tarafından öğrenilmemesi) ihlal etmemek için, dosyayı sadece müdafiin veya vekâletnamesi bulanan “vekilin” inceleyebilmesine ilişkin düzenleme yerinde bir düzenlemedir. Bu hakkı koruyabilmek için, soruşturma dosyasının, “müdafi hukuk durumuna” girmiş bir avukat tarafından incelendiğinin soruşturma ve kovuşturma makamları tarafından denetlenmesi de yerindedir. Ancak, bu denetlemenin müdafaa hakkını tamamen kısıtlayacak şekilde Yönetmelik ile düzenlemesi, kanaatimizce yerinde olmamıştır. Soruşturma ve kovuşturma makamı olan C. Savcılığı, dosyayı incelemeye gelen avukatın müdafi statüsünde olup olmadığını incelemelidir. Peki, bu inceleme nasıl yapılmalıdır? Bu incelemenin temelinde yakalanan veya gözaltına alınan şüpheliye avukat isteyip istemediği sorulmalıdır. Eğer şüpheli kabul ediyorsa, avukat “müdafi” statüsüne girmiş kabul edilmelidir. Ancak şüpheliye sormak, gözaltında olmayan şüpheli bakımından mümkün değildir. Bu gibi hallerde de avukatın beyanına bakılmalıdır. Eğer bir avukat, şüphelinin kendisi veya bir yakını tarafından, dosyasının incelemesinin istendiğini beyan ediyorsa, bu beyana güvenmek gerekmektedir. Mesela, yakalanan kişinin yakalanmasının hukuka aykırı olduğunu iddia etmek isteyen ve kendisinden şüphelinin yakınları tarafından telefonla istekte bulunulan bir avukatın, CMK 91/4 başvurusu yapılmasından önce, dosyayı incelemesi için, vekâletname veya görevlendirme yazısı istenmesi, hakkın kullanılmasını imkânsız hale getirir. Böyle bir yaklaşım, ülkemizin de taraf konumunda bulunduğu ve kabul ettiği ayrıca Anayasamızın 90.maddesi gereğince iç hukuktan daha önce uygulanması gereken AİHS’nin hükümlerine ve bu sözleşmenin hükümlerini yorumlayan AİHM’nin uygulamalarına uygun düşmeyecektir. Değerlendirme ve Sonuç Savunma hakkı kutsaldır ve mutlak surette hukuk sistemleri tarafından güvence altına alınıp korunmalıdır. Şüpheli veya sanığın yargılama makamları önünde savunma yaparken zor durumda kalmaması için mutlaka bir avukatın ya da müdafiin yardımından faydalanması gerekebilir. Bu gibi durumlarda savunma hakkının kutsallığı göz önüne alınarak şüphelinin soruşturmanın gizliliği ile korunan adil yargılanma hakkını (dosyadaki bilgilerin yeterli şüphe olmadan geniş halk kitleleri tarafından öğrenilmemesi) ihlal etmemek şartıyla müdafiliden yararlanma hakkı mutlak surette tanınmalı ve bu, savunma hakkını kısıtlayacak tarzda şekil şartlarına bağlı kılınmamalıdır. DİPNOTLAR: 1. Halil KALABALIK: İnsan Hakları Hukuku, Ders Notları, Değişim Yayınları, (Ankara, 2004), önsöz. 2. Oktay UYGUN: Türkiye’de Demokrasi ve İnsan Hakları, TODAİE, (Ankara 1996),s. 6-7. 3. Mehmet Semih GEMALMAZ: Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş, Beta Yayınları, (İstanbul, 1997), s. 7. 4. AİHM Kararı: Poitrimd/Fransa.,21.11.1993. par. 34. 5. Hakkı DOĞAN: Uygulamada ve Teoride Hazırlık Soruşturmasında Savunma, (İstanbul,1994), s. 60-61. 6. Bu ilkenin anlamı; bir yargılama sürecinde tarafların savlarını ileri sürmek, dinlettirmek ve kabul ettirebilmek için eşit şans ve olanaklara (duruşmalara katılma-kanıtların ileri sürülmesitanıkların dinletilmesi vb) sahip olmaları ve bu konuda taraflardan birinin diğerine karşı avantajlı bir durumda olmamasının sağlanmasıdır. TÜSİAD: Yargılama Düzeninde Kalite, (İstanbul,1988),s.33. 7. Uluslar arası Af Örgütü: Adil Yargılanma Hakkı, (İstanbul,2000), s. 172. 8. Feyyaz GÖLCÜKLÜ: “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ‘Adil Yargılama”, AÜSBFD,(Haziran,1994), C.49, no:1-2, s.218.; Sibel İNCEOĞLU:İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı,Beta Yayınları, (İstanbul,2002),s. 212.; Div.Kar. Monnel etMorris/İngiltere, 2.3.1987 A-115,& 62. 9. Mustafa ŞENTOP: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Adil Yargılanma Hakkı ve Türk Hukukuna Etkisi, Argumentum, (Temmuz,Aralık, 1997) Y.7-8, S.53, 315-323. 10. Uluslar arası Af Örgütü: a.g.e, 173 11. Süheyl DONAY: İnsan Hakları Açısından Sanığın Hakları ve Türk Hukuku,(Ankara,199),s. 143-144 12. 5271 Sayılı CMK’nun 176. maddesi gereğince iddianamenin mutlaka sanığa tebliğ edileceği, tutuklu sanığın duruşmaya çağrılmasının duruşma gününün tebliği suretiyle yapılacağı, sanıktan duruşmada kendisini savunmak için bir istemde bulunup bulunmayacağı, bulunacaksa nelerden ibaret olduğunu bildirmesi gerektiği, sanığa çıkartılan çağrı kağıdının tebliği ile duruşma günü arasında en az bir haftalık geçmesi gerektiği hüküm altına alınmış, ayrıca CMK’nun 226. maddesinde sanığın suçun hukuki niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir halde bulundurulmadığı sürece iddianamede kanuni unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkum edilemeyeceği, cezanın arttırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hallerin ilk defa duruşma sırasında ortaya çıkmasında aynı hükmün uygulanacağını, ek savunma verilmesini gerektiren hallerde ise istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verileceği, söz konusu haklardan müdafiinin de yararlanacağı hüküm altına alınmıştır. 13. Yeni CMK, eski kanundan farklı olarak “iddianamenin mahkemeye verildiği tarihten itibaren” ifadesiyle, kovuşturma evresi başlamadan da müdafie dosya inceleme yetkisi vermiş olmaktadır. Bu düzenleme sayesinde müdafie, itham anından itibaren dosya inceleme hakkı verilmiş olmaktadır. Bu nedenle söz konusu düzenleme, silahların eşitliği ilkesinin tesisi bakımından da son derece olumludur. Zira, müdafiin şüphelinin savunmasını hazırlayabilmesi ve savunmasını gerektiği gibi yapabilmesi, gerek kolluk ve gerekse savcılık tarafından şüpheli hakkında toplanan leh ve aleyhindeki delilleri içeren dosyayı incelemesi ile mümkündür. Bunun aksine bir durum, yani müdafiin dava dosyasını inceleyememesi, silahların eşitliği ilkesine, hakkaniyete ve de adil yargılanma hakkına aykırılık teşkil edecektir. 14. Şeref ÜNAL: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (İnsan Haklarının Uluslar arası İlkeleri),(Ankara,2001),s. 200. 15. ÜNAL: a.g.e s. 201. KAYNAKÇA DONAY, Süheyl. İnsan Hakları açısından Sanığın Hakları ve Türk Hukuku, Ankara,1994. GEMALMAZ, M. Semih. Ulusal üstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş, Beta Yayınları, İstanbul, 2003. GÖLCÜKLÜ, Feyyaz. “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ‘Adil Yargılama”. AÜSBFD, (İlhan Öztrak’a Armağan), (Ankara, Ocak Haziran 1994), C.49, No.1-2, s.199-233. İNCEOĞLU, Sibel. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı, Beta Yayınları, İstanbul, 2002. KALABALIK, Halil. İnsan Hakları Hukuku, Ders Notları, Değişim Yayınları, Ankara, 2004. ŞENTOP,Mustafa. “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Adil Yargılanma Hakkı ve Türk Hukukuna Etkisi”, Argumentum, (Temmuz,Aralık, 1997) Y.7-8, S.53, s.315-323. TÜSİAD. Yargılama Düzeninde Kalite, İstanbul, 1988. (Yargılama Düzeninde Kalite). Uluslararası Af Örgütü. Adil Yargılanma Hakkı, Çev. Fadıl Ahmet TAMER, ve Erol KAPLAN, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000. (Adil Yargılanma Hakkı). UYGUN, Oktay. Türkiye’de Demokrasi ve İnsan Hakları, TODAİE İnsan Hakları Araştırma ve Destekleme Merkezi, Ankara, 1996. KAPAK Av. Abdüllatif SAĞLAM Avukat Hakları Merkezi Başkanı Avukat Hakları Merkezi hak arama özgürlüğünün temsilcisi olmakla birlikte aynı zamanda adil yargılanma hakkının tecellisi için çaba sarf eden, adalet hizmetine yardım eden, serbest ve bağımsız olan yargı erkinin en önemli unsurlarından birsidir. Klasik tanımla hukuk öğrenimi görmüş ve yargı önünde kişilerin haklarını savunmayı meslek edinmiş kişi olan avukat, esasında; 30 Anayasamızın 35. maddesinde “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir.” denilerek “hak arama özgürlüğü” teminat altına alınmış, bunun yanında Anayasamızın 37. maddesinde “Kanuni hakim güvencesi”ne ilişkin, mahkemelerin bağımsızlığına, hakimlik ve savcılık teminatına, duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olmasına ilişkin 138, 139 ve 141. Maddeleri ile de “doğru ve güvenli (adil) yargılanma hakkı” teminat altına alınmıştır. Adil yargılanma hakkının korunması ve güçlendirilmesi bağımsız mahkemelerin, hakimlerin ve savcıların varlığına bağlı olduğu kadar bağımsız avukatların varlığına da bağlıdır. Bu anlamda 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 1. Maddesi de avukatların görevlerini yerine getirirken bağımsız olduklarını açıkça ifade etmektedir. Avukatlık bir kamu hizmeti olmakla birlikte, devlet hizmeti olmayıp, serbest Avukata ve avukatlık mesleğine saldırı teşkil eden, üzüntü verici olaylar karşısında önceleri savunmasız ve yalnız kalan avukatlar, zaman içerisinde Baroların çalışmaları neticesinde bu tarz saldırılara karşı kurumsal müdahale mekanizmaları yani “Avukat Hakları Merkezi”ni faaliyete geçirmişlerdir. İlk olarak İstanbul, Ankara ve İzmir Barolarınca faaliyete geçirilen Avukat Hakları Merkezleri Konya Baro Başkanı Av.Fevzi Kayacan’ın seçim beyannamesinde beyan ettiği şekilde acilen hayata geçirilmiştir. Konya Barosu Yönetim Kurulunun ……. Tarihli kararı ile Avukat Hakları Merkezi Yönergesi kabul edilmiş ve avukata karşı her türlü saldırıya karşı etkin, kararlı bir mücadele verilmesi amaçlanmıştır. Konya Barosu Yönetim Kurulunca Avukat Hakları Merkezinin daha etkin ve güçlü çalışabilmesi için bir takım girişimler neticesinde Konya Adliyesi F Blok Zemin katta oda tahsis edilmesi sağlanarak tefrişatı yapılmış ve Avukat Hakları Merkezine tüm teknik altyapı ve çalışma imkânları sağlanmıştır. Klasik Avukat Hakları Merkezlerinden farklı olarak Konya Barosu Avukat Hakları Merkezi daha kurumsal bir kimliğe bürünmüş olup 3 ayrı birimi ile (Mevzuat destek Birimi, Savunma Destek Birimi ve Acil Müdahale Birimi) daha etkin bir çalışma yürütmektedir. Şöyle ki, bir meslektir.(A.K.m.1) Avukatın amacı, hakkın ve hukukun üstün tutulmasında yargı organlarına, hakemlere, resmi ve özel kurumlara yardımcı olmaktır. Avukatlar bazen hak ararken bazen de adil yargılanmayı tecelli ettirirken kendi şahsı veya mesleği ile ilgili bir takım zorluklarla ve hukuksuzluklarla karşı karşıya kalabilmektedir. Zira toplum algısında avukatın temsilci, vekil sıfatı unutulmakta ve sanki tarafmış gibi algılanmakta (kimi zaman da maalesef bizler taraf gibi davranarak bu algının pekişmesine yardımcı olmaktayız) bunun neticesinde her gün avukat bir meslektaşımızın saldırıya uğradığı, hukuksuzluğa maruz kaldığı haberleri ile karşılaşmaktayız. a. Mevzuat Destek Birimi, Av.Mustafa Acar(1360), Av.Ahmet Yaradanakul(1376), Av.Ali Turgut(1477), Av.Hasan Kılca(1560), Av.Rahim Duymuş(1645), Av.Muammer Parlar(1647), Av.Muhammet Göktaş(1880)’dan müteşekkil olup mesleğimizin önündeki pozitif engellemeleri gidermek üzere çalışma (rapor hazırlamak, öneri ve eleştiri getirmek) yapmaktadır. Bu birim hâlihazırda yeni Avukatlık Kanununun taslağının hazırlığı için yoğun bir çalışma yürütmektedirler ve neticelendiğinde rapor halinde hem Baro Başkanlığı’na sunulacak hem de Baro yayın organları vasıtası ile meslektaşlarımızla paylaşılacaktır. Avukatlık Yasası ile ilgili çalışma neticelendikten sonra Yeni Ticaret yasası, Yeni Borçlar Yasası, Yeni Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası, Kamu Denetçiliği ve Anayasa mahkemesine bireysel başvuru hakkında çalışmalar yapılarak Baro yayın organları vasıtası ile meslektaşlarımızla paylaşılacaktır. b. Savunma Destek Birimi, Av.Mustafa Atılgan(861), Av.Süleyman İslambay(951), Av.Galip Sezer(1182), Av.Adem Çeken(1402), Av.Şecaattin Küçükdağ(1598), Av.Veli Tolu(1818), Av.Azem Kaya(2168)’dan müteşekkil olup, temenni etmemekle birlikte meslektaşımıza yönelen tüm saldırılarda meslektaşımızın şikayetçi olduğu davalarda ve meslektaşlarımızın sanık olarak yargılandıkları davalarda dava boyutunda hukuki hizmette bulunmaktadır. Hiçbir meslektaşımızın hakim veya savcı karşısında yalnız kalmaması için Avukat hakları Merkezinin faaliyete geçmesinden bu güne kadar merkezimize yapılan tüm müracaatlara bu birimimizde görevli meslektaşlarımız Baro Yönetim Kurulunca görevlendirilmiştir. c. Acil Müdahale Birimi, Av.Sırrı Kesen(1705), Av.Hacer Türktemiz(2052), Av.Hasan Hüseyin Uyar(2075), Av.Arif Aydın(2092),Av.Süheyla Şahin(2107), Av.Bünyamin Derin(2184), Av.Mustafa Yıldız(2258), Av.Mehmet Güleş(2294), Av.Süleyman Küçüksucu(2310), Av.Levent Babacan(2376), Av. Elif Demirok(2415),Av.Gülsefa Yıldız(2529), Av.Oğuz Danacı(2542), Av.Önder Özer(2635), Av.Faruk Karadağ(2665), Av.Şamil Şenalp(2735), Av.Ömer Özler(2987), Av.Osman Selvi(2244)’den müteşekkil olup, günün 24 saatinde aktif olan, meslektaşlarımız karşılaştıkları tüm sorunları iletebilecekleri, mesleki faaliyetin icrası esnasında karşılaşılan sorunlara derhal müdahil olan bir birimdir. Acil Müdahale Birimimizin faaliyetlerini yürütürken koordineli çalışabilmesi açısından 3’er kişilik nöbet grupları oluşturulmuş olup nöbet listesine Konya Barosu internet sitesinden ulaşılabilecektir. Avukat Hakları Merkezi’nin yönergesinin hazırlanmasında, birimlerin oluşturulmasında faaliyete geçmesinde emeği olan başta Konya Baro Başkanı Fevzi Kayacan’ ve tüm Yönetim Kurulu Üyeleri olmak üzere tüm meslektaşlarımıza, merkezimizde GÖNÜLLÜLÜK esasıyla çalışan tüm meslektaşlarımıza ve teknik destek sağlayan tüm Baro personeline gönülden şükranlarımızı sunuyor, Avukat hakları merkezinin faaliyetlerine tüm meslektaşlarımızın katılımını bekliyoruz. Konya Barosu Avukat Hakları Merkezi adına Avukat Abdullatif Sağlam(1920) KAPAK Av. Adem DEMİRBAZ Konya Barosu Avukatlık Disiplin Ceza Hukuku 1. AVUKATLIĞIN, MAHİYETİ ve AMACI ile YARGISAL FAALİYET İÇERİSİNDEKİ YERİ a) Avukatlığın Mahiyeti 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun Avukatlığın Mahiyeti başlıklı 1/1. maddesinde “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir.” denmekte ise de kanaatimizce avukatlık; kamu hizmeti özelliği ağır basan serbest bir meslektir. Bu nedenle avukatın, mesleğini icra ederken yapmış olduğu kusurlu eylem, gerek Baro Yönetim Kurulu gerekse Adalet Bakanlığı tarafından denetlenmektedir. Hiçbir serbest meslek, bu denli ağır bir denetime tabi değildir. Bu durum avukatlığın, kamu hizmeti özelliğinin öncelikli olduğunu göstermektedir. b) Avukatlığın Amacı 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun Avukatlığın Amacı başlıklı 2. maddesinde tanımlandığı üzere avukat; hukuki ilişkilerin düzenlenmesi, hukuki mesele ve ihtilafların hukuk kurallarının tam olarak uygulanması sureti ile çözümlenmesi, hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmeti ile kişilerin yararlanmasına sunma yükümlülüğünde olup bu amaçları gütmekle görevlidir. c) Avukatlık Faaliyetinin, Yargısal Faaliyet İçerisindeki Yeri 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun Avukatlığın Mahiyeti başlıklı 1/2. maddesinde “Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder.” dendiğinden avukatlık, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil ettiğinden bu görevin ifası sırasında özel statüye sahip olması gerekir. Bu nedenle 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 57. maddesi gereğince görev sırasında ve yaptığı görevden dolayı avukata karşı işlenen suçlar hakkında, bu suçların hakimlere karşı işlenmesine ilişkin hükümler uygulanacaktır. 2. AVUKATIN TABİ OLDUĞU DİSİPLİN HUKUKU a) Disiplin İşlemleri 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 182. maddesi gereğince çıkarılmış olan Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nin 63. maddesi gereğince disiplin işlemleri; soruşturma ve disiplin kovuşturması olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Disiplin kovuşturmasının açılmasına veya açılmasına yer olmadığına karar verilebilmesi, soruşturmanın yapılmasına bağlıdır. Avukatlık Kanununa ve Meslek Kurallarına aykırı davranışlar, disiplin kovuşturmasını gerektirir. Disiplin kovuşturmalarında; isnat olunan hususların ilgiliye açıkça ve yazılı olarak bildirilmesi, yazılı savunmasının istenmesi ve savunma için en az on günlük bir süre tanınması şarttır. b) Disiplin Kovuşturmasının Açılması ve Soruşturma Aşaması 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 141. maddesi ile Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nin 64. maddesi gereğince disiplin kovuşturması, yönetim kurulu tarafından verilen bir kararla açılır. Avukat hakkında kovuşturma; ilgilinin ihbar veya şikâyeti, Cumhuriyet savcısının isteği veya Baro yönetim kurulunca görülecek lüzum üzerine açılabilir. Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nin İlk İnceleme başlıklı 66. maddesi gereğince yönetim kurulu, acil durumlar dışında, ihbar veya şikâyetin yapılmasından sonra yapacağı ilk toplantıda ihbar veya şikâyeti inceler. Bu hüküm 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda bulunmamaktadır. Kanaatimizce yönetim kurulu, ilk incelemesi üzerine disiplin kovuşturması açılmasını gerektirecek ciddiyette iddia ve delil edilememesi veya isnadın asılsız olduğunun belirlenmesi üzerine ilk inceleme üzerine disiplin kovuşturması açılmasına yer olmadığına dair karar verebilir ve vermelidir, ancak uygulamada ilk inceleme yapılmamakta disiplin kovuşturması açılmasına karar verilerek soruşturmacı üye atanmakla yetinilmektedir. Yönetim kurulu, ihbar, şikâyet, Cumhuriyet savcısının isteği veya görülecek lüzum üzerine re’sen el koyma tarihinden itibaren en geç bir yıl içinde disiplin kovuşturması hakkında bir karar vermeye mecburdur. Yönetim kurulu, ilgilinin ihbar veya şikâyeti ile Cumhuriyet savcısının isteği üzerine yahut görülecek lüzum üzerine re’sen, disiplin kovuşturması açılmasına karar vermeye esas olacak soruşturmanın yapılması görevini kendisi yürütebileceği gibi üyelerinden birine de verebilir. Kanaatimizce yönetim kurulu, kendi üyeleri dışında ve en azından yönetim kurulu üyesi olma niteliğini taşıyan baroya kayıtlı bir avukata da, bu görevi vermesi mümkündür. Avukatlık Kanunu ile Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nde bunu yasaklayan herhangi bir yasal düzenleme yoktur. Kaldı ki Avukatlık Kanunu’nun 141/2,c.1 de yaralan “..verebilir” ibaresi kanaatimizi güçlendirmekte ve doğrulamaktadır. Yönetim kurulu veya görevlendirilen yönetim kurulu üyesi soruşturmacı (muhakkik) avukat, görevin tevdiinden itibaren en geç bir yıl içerisinde soruşturmayı bitirememesi durumunda ne olacaktır? Avukatlık Kanunu ile Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliğinde bu durumu açıklayıcı herhangi bir hüküm yoktur. Kanaatimizce maddede yer alan bir yıllık süre, kesin süre olmayıp işin çabuklaştırılmasına yönelik baro yönetim kurulunun iç işleyişinin hızlandırılmasına yönelik verilen bir süredir. Danıştay 8.Dairesi’nin 04.04.2008 tarihli, 2007/1723 Esas ve 2008/2485 Karar sayılı ilamında; Avukatlık Kanunun 141. maddesinde belirtilen 1 yıllık sürenin, idarenin iç işleyişiyle ilgili olarak kanıtların kaybolmasının önlenmesi, soruşturmanın daha çabuk yapılarak disiplin suçu işlemiş olan kişi veya kişilere daha etkin ve çabuk ceza verilmesinin sağlanması amacıyla getirildiği, bu nedenle disiplin cezasının verilmesinden önceki evrelerde kanunla getirilen belirli sürelere uyulmamasının, bu konuda görevli olanların kişisel sorumluluğu ile ilgili olduğu ve disiplin suçu işleyen kişiye ceza verilmemesi sonucunu doğurmayacağı, haklı olarak anlatılmıştır. c) Disiplin Kovuşturmasının Yürütülmesi ve Uygulamada Yapılan Önemli Hatalar 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 141/3. maddesi gereğince soruşturma ile görevlendirilen soruşturmacı üye; delilleri toplar, gerekli gördüğü kimselerin ifadelerini alır ve gerekli görürse bu kimseleri yeminle dinler, hakkında soruşturma yapılan avukatı da dinler veya dinlemek için yeterli bir süre verir. Soruşturmacı üye, delilleri toplayıp, gerekli gördüğü kimseleri dinleyip, hakkında soruşturma yapılan avukatı da dinlendikten veya dinlemek için verilen yeterli süre dolduktan sonra soruşturma dosyasını bir raporla yönetim kuruluna verir. Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nin 67/2. maddesi gereğince yönetim kurulunun, soruşturma raporunu eksik görmesi halinde daha önce görevlendirdiği üyeye veya diğer bir üyesine, eksikliğin tamamlanması için görev vermesi mümkündür. Uygulamada yapılan en büyük hata; gerekli görülen kişiler yeminsiz dinlenmekte ve hakkında soruşturma yapılan avukat dinlenmemekte veya dinlenmek için bir süre verilmemektedir. Kanaatimizce bu durum, hakkında soruşturma yapılan avukatın savunma hakkını oldukça ve önemli ölçüde kısıtlamaktadır. Zira yeminsiz dinlenen kimselerin, genelde ihbar veya şikâyette bulunan kişilerin akraba, arkadaş veya yandaşları olduğu düşünüldüğünde bu kimselerin, hakkında soruşturma yapılan avukat aleyhine kolaylıkla yalan söyleyebilecekleri ve uydurma deliller sunabilecekleri kuvvetle muhtemeldir. Yine, hakkında soruşturma yapılan avukata; alınan ifadelere, toplanan delillere karşı savunma hakkı verilmeden ve gerekli açıklamalar yaptırılmadan soruşturma dosyasının tamamlanması, gereksiz disiplin kovuşturmalarının açılmasına sebebiyet vermekte ve ilgili avukatın ciddi şekilde yıpranmasına neden olmaktadır. Uygulamada yapılan en büyük ikinci hata; soruşturmacı üyelerin, kendilerine verilen soruşturma sınırlarını aşmalarıdır. Soruşturmacı üye ancak; ihbar, şikâyet, Cumhuriyet savcısının isteği veya baro yönetim kurulu tarafından görülen lüzum üzerine re’sen açılan soruşturma konusu ile sınırlı olarak inceleme yapabilir. Zira Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nin 67/1. maddesinde “Şikâyet veya ihbar ya da istek konusu olan husus, yönetim kurulunun üyeleri arasından görevlendireceği biri tarafından incelenir.” denmek suretiyle soruşturmanın kapsam ve sınırı açık bir şekilde çizilmiştir. Bu nedenle soruşturmacı üye; ihbar, şikâyet, istek veya görülen lüzum konularının dışına çıkarak soruşturma yapamaz ve elde ettiği harici bilgi ve delilleri raporunda kullanamaz. Uygulamada soruşturmacı üyelerin, bu hususa riayete etmedikleri, kendilerince disiplin suçu oluşturmaya çalıştıkları ve soruşturma konusu dışına çıkarak başka konularda disiplin kovuşturması açılması gerektiği yönünde raporlar düzenledikleri görülmektedir. Elbette ki bu durum soruşturmacı üye yönünden 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 62. maddesi gereğince görevde yetkiyi kötüye kullanma suçunu oluşturacak ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesi gereğince de cezalandırılmayı gerektirecektir. 3. DİSİPLİN SORUŞTURMASI SONUCU VERİLEN KARARLAR VE KANUN YOLLARI a) Kovuşturma Açılmasına Yer Olmadığına Dair Karar 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 141/son maddesi gereğince Baro Yönetim Kurulu; şikâyet, ihbar, Cumhuriyet savcısının isteği veya görülen lüzum üzerine yürütülen soruşturma sonunda soruşturmaya konu eylem veya davranış nedeni ile aleyhine soruşturma yürütülen avukat hakkında kovuşturma açılmasına yer olmadığına karar verebilir. Yönetim kurulu tarafından verilecek bu karar, hakkında soruşturma yapılan avukata, ilgililere ve Cumhuriyet savcısına tebliğ olunur. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 141/son maddesi gereğince; şikâyetçi veya Cumhuriyet savcısı, baro yönetim kurulunun disiplin kovuşturmasına yer olmadığına dair kararına karşı, tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’na itiraz edebilir. Baro Yönetim Kurulu’nun disiplin kovuşturması açılmasına yer olmadığına dair kararı, 15 günlük itiraz süresi içinde ilgililerce veya Cumhuriyet savcısı tarafından itiraz edilmezse kesinleşir. İtiraz edildiğinde ise Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu, iki şekilde karar verebilir; Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu, dosya üzerinde yapacağı inceleme sonunda şikâyet, ihbar veya istem konusunu, incelemeye değer mahiyette görürse, baro yönetim kurulunun disiplin kovuşturması açılmasına yer olmadığına dair kararı kaldırılarak, disiplin kovuşturması açılması için dosya kararı veren baroya gönderir. Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunun bu nitelikteki kararları kesindir. Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu, dosya üzerinde yapacağı inceleme sonunda şikâyet, ihbar veya istem konusunu, incelemeye değer mahiyette görmezse itirazın reddine karar verir. Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun, itirazın reddine dair kararı Adalet Bakanlığına ulaştığı tarihten itibaren iki ay içinde Bakanlıkça karar verilmediği veya karar onaylandığı takdirde kesinleşir. Ancak Adalet Bakanlığı, uygun bulmadığı kararları bir daha görüşülmek üzere, gösterdiği gerekçe ile birlikte Türkiye Barolar Birliğine geri gönderir. Geri gönderilen bu kararlar, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunca üçte iki (2/3) çoğunlukla aynen kabul edildiği takdirde onaylanmış, aksi halde onaylanmamış sayılır. Sonuç Türkiye Barolar Birliği tarafından Adalet Bakanlığı'na ve ilgili baroya bildirilir. Bu durumda 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 8. maddesinin 6 ve 7. maddeleri kıyasen uygulanacaktır. Yine Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nin 69/son maddesinin “Adalet Bakanlığının bu madde uyarınca verdiği kararlara karşı Türkiye Barolar Birliği, şikâyetçi ve ilgili baro; Adalet Bakanlığının uygun bulmayıp bir daha görüşülmek üzere geri göndermesi üzerine Türkiye Barolar Birliğince verilen kararlara karşı ise, Adalet Bakanlığı, şikâyetçi ve ilgili baro idari yargı merciine başvurabilirler.” hükmü de uygulanacaktır. Bu hükümlere göre; - Adalet Bakanlığı’nın bu kapsamda “itirazın reddine dair kararı onaylamama” işlemine karşı Türkiye Barolar Birliği, şikâyetçi ve ilgili baro; Adalet Bakanlığının uygun bulmayıp bir daha görüşülmek üzere geri göndermesi üzerine Türkiye Barolar Birliğince 2/3 çoğunlukla aynen kabul edilen ve onaylanmış sayılan karara karşı ise, Adalet Bakanlığı, şikâyetçi ve ilgili baro tarafından idari yargı merciine başvurulabilecektir. - Adalet Bakanlığının, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun “itirazın reddine dair kararı” hakkında, kararın kendisine ulaştığı tarihten itibaren iki ay içinde bir karar vermediği veya kararı onayladığı takdirde bu işlemin iptali yönünde ilgilisi (şikâyetçi) tarafından idari yargı yoluna başvurulabilecektir. - Adalet Bakanlığı’nın, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun “itirazın reddine dair kararı” hakkında kararın kendisine ulaştığı tarihten itibaren iki ay içinde uygun bulmayıp bir daha görüşülmek üzere geri göndermesi üzerine Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nca aynı karar üçte iki çoğunlukla aynen kabul edildiği takdirde karar onaylanmış, aksi halde onaylanmamış sayılır; sonuç Türkiye Barolar Birliği tarafından Adalet Bakanlığına bildirilir. Kararın, onaylanmış sayılması halinde; Adalet Bakanlığı ve ilgilisi (şikâyetçi) tarafından idari yargı yoluna başvurulabilecektir. Kararın onaylanmamış sayılması halinde ise; hakkında soruşturma yapılan avukat ile ilgili baro, idari yargı yoluna başvurabilecektir. Barolar, kesinleşen kararları derhal yerine getirmeye mecburdurlar. b) Aynı Eylemden Dolayı Yeniden İnceleme 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 143. maddesi gereğince disiplin kovuşturması açılmasına yer olmadığına dair kararın konusuna giren eylemlerden dolayı yeniden inceleme yapılabilmesi, yeni delillerin bulunmasına ve bu kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç yıl geçmemiş olmasına bağlıdır. Disiplin soruşturması açılmasına yer olmadığına dair kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç yıl içerisinde yeni delir bulunur ise yine ihbar, şikâyet, Cumhuriyet savcısın istemi veya Yönetim Kurulunca görülen lüzum üzerine yeniden inceleme yapılabilecektir. c) Kovuşturma Açılmasına Dair Karar 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 144. maddesi gereğince baro yönetim kurulu tarafından hakkında soruşturma yapılan avukat aleyhine disiplin kovuşturması açılmasına karar verilmesi halinde disiplin kurulu, incelemesini evrak üzerinde yapar. Baro yönetim kurulu tarafından disiplin kuruluna gönderilen dosya içinde, hakkında kovuşturma açılan avukatın sicili de mutlaka bulunacaktır. 4. DİSİPLİN KOVUŞTURMASI DURUŞMALARININ YAPILIŞ DÜZENİ VE KANUN YOLLARI a) Duruşmaların Yapılış Şekli, Duruşma Tutanakları, İstinabe, Kovuşturma Süresi 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 144. maddesi gereğince avukatın isteği veya disiplin kurulunca gerek görülmesi halinde, inceleme duruşmalı olarak yapılır. İstek üzerine veya re’sen yapılacak duruşmalar, mutlaka gizli olur. Aynı Kanunun 145. maddesine göre çağrıya uymayan avukatın gıyabında duruşma yapılır. Şu kadar ki, duruşmaya gelmediği takdirde duruşmanın gıyabında yapılacağının davetiyeye yazılması şarttır. Aynı Kanunun 148. maddesine göre duruşma tutanağı, disiplin kurulu başkanının görevlendireceği bir üye veya kâtip tarafından tutulur. Duruşma dışında dinlenenlere ait tutanakların duruşmada okunması zorunludur. Aynı Kanunun 149. maddesine göre istinabe yoluyla verilen talimat, baro merkezinde disiplin kurulu veya bu kurulun bir üyesi, diğer yerlerde ise o baronun disiplin kurulunca görevlendirilecek bir avukat tarafından yerine getirilir. Disiplin kurulu incelemeyi, ivedilikle ve herhalde kararın kendisine gelişi tarihinden itibaren en geç bir yıl içinde sonuçlandırmak zorundadır. Ceza davasının sonucunun beklenmesini gerektiren haller saklı olup kanaatimizce bu durumda ceza zamanaşımı süresi uygulanacaktır. Yine kanaatimizce maddede yer alan bir yıllık süre, kesin süre olmayıp işin çabuklaştırılmasına yönelik baro disiplin kurulunun iç işleyişinin hızlandırılmasına yönelik verilen bir süredir. b) Disiplin Kurulu Üyelerinin Reddi ve İstinkâfı 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 151. maddesi gereğince disiplin kurulu üyeleri, Ceza Muhakemesi Kanununda yazılı sebeplerle reddedilebilir veya istinkâf edebilirler. Ret istemi, reddi istenen üyeden başkalarının katılması ile incelenir. Ret ve istinkâf sebebiyle kurulun toplanamaması halinde ise 139. maddeye göre işlem yapılır. c) Delillerin Gösterilmesi ve İncelenmesi ile Tanık ve Bilirkişilerin Dinlenmesi 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 151. maddesi gereğince disiplin kurulu, delillerin gösterilme ve incelenme şeklini, istek veya feragatle yahut evvelce verilmiş kararlarla bağlı olmadan takdir ve tayin eder. Aynı Kanunun 147. maddesi gereğince tanık ve bilirkişinin duruşmaya çağrılması veya üyelerden biri tarafından yahut istinabe yolu ile dinlenmesi veya yazılı ifadesinin okunması ile yetinilmesi, disiplin kurulunun takdirine bağlıdır. Ancak, bir olayın delili yalnız bir tanığın şahsi bilgisinden ibaret ise, bu tanık mutlaka dinlenir. 5. DİSİPLİN KOVUŞTURMASINA KONU EYLEMLER VE KOVUŞTURMA ŞARTININ İNCELENMESİ a) Soruşturması Yapılmayan Eylemler, Kovuşturmaya Konu Olamaz Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 129/2 maddesinin “Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.” hükmü ile 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun savunma hakkı başlıklı 137. maddesinin “Avukatlar hakkında yapılacak kovuşturmalarda, isnat olunan hususun avukata açıkça ve yazılı olarak bildirilmesi, yazılı savunmasının istenmesi ve bu savunma için en az on günlük bir süre tanınması zorunludur. ” hükmü gereğince hakkında kovuşturma açılan avukata, isnat olunan husus açıkça bildirilmeli ve en az 10 günlük bir süre verilerek yazılı savunma hakkı tanınması gerektiğinin yasal zorunluluk olması karşısında isnat olunan ve savunması yapılan eylemlerin kovuşturmaya konu olabileceği ve bunun dışındaki eylemlerin disiplin kovuşturmasına konu olamayacağı ve avukata disiplin cezası verilemeyeceği açıktır. Kaldı ki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde öngörülen adil yargılanma hakkı kapsamında hakkında soruşturma açılan avukat, Sözleşmenin 6/3,a&b maddesinde yazılı “a)Kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda, anladığı bir dille ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek; b)Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak” haklarına sahiptir. Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nin 67/1. maddesinde “Şikâyet veya ihbar ya da istek konusu olan husus, yönetim kurulunun üyeleri arasından görevlendireceği biri tarafından incelenir.” denmek suretiyle soruşturmanın kapsam ve sınırının açık bir şekilde çizildiği ve soruşturma konusu ile sınırlı olarak inceleme yapılabileceği gözetildiğinde ancak; soruşturması yapılan ve dolayısı ile savunma hakkı tanınan eylemler, disiplin kovuşturmasına konu olabilecektir. Aksi düşünce, yürürlükteki mevzuata aykırılık teşkil edecektir. Uygulamada baro yönetim kurullarının, bu ilkenin dışına çıkarak soruşturması yapılan ve savunma hakkı tanınan eylemler dışında ve başka konularda disiplin kovuşturması açılmasına karar verdikleri, disiplin kurullarının da soruşturması yapılmayan ve dolayısı ile savunma hakkı tanınmayan eylemler nedeni ile kendilerine sevkedilen dosyaların kovuşturmasını yaptıkları görülmektedir. Hâlbuki kanaatimizce disiplin kurulları, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 174. maddesini kıyasen uygulayarak soruşturma dosyasının kendilerine sevk tarihinden itibaren 15 günlük süre içerisinde yine aynı Kanunun 170. maddesine aykırı olarak düzenlenen veya disiplin suçunun sübutuna etki edeceği mutlak sayılan mevcut bir delil (bilirkişin incelemesi yaptırılmaması gibi) toplanmadan yönetim kurullarının disiplin kovuşturması açılmasına ve dosyanın disiplin kuruluna sevk kararına karşı, iddianamenin iadesi yönteminde olduğu gibi dosyayı yönetim kuruluna iade etme hakları vardır ve bu haklarını kullanmalıdırlar. Baro yönetim kurulları ile disiplin kurulları, avukatlara, uluslararası sözleşme ve iç hukuk normları ile kabul edilmiş adil yargılanma haklarına riayet etmeli ve çalışmalarını bu yönde yürütmelidirler. b) Aynı Eylem Hakkında Açılmış Ceza Davası Varsa Sonucu Beklenmelidir 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 140/2,c.1 maddesinin “Şu kadar ki, disiplin işlem ve kararına konu teşkil edecek bir eylemde bulunmuş olan avukat hakkında aynı eylemlerden dolayı ceza mahkemesinde dava açılmış ise, avukat hakkındaki disiplin kovuşturması, ceza davasının sonuna kadar bekletilir.” hükmü uygulanmalıdır. c) Ceza Davasında Beraat Eden Avukat Hakkında Disiplin Cezası Verilmemelidir 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 140/3 maddesinin “Eylemin işlenmemiş veya sanığı tarafından yapılmamış olması sebebiyle beraat hali müstesna, beraatle sonuçlanmış bir ceza davasının konusuna giren eylemlerden dolayı disiplin kovuşturması, o eylemin ceza kanunları hükümlerinden ayrı olarak başlı başına disiplin kovuşturmasını gerektirir mahiyette olmasına bağlıdır.” Kanaatimizce 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/2,a&c&d maddesi hükümlerinin tatbiki sureti ile de avukat hakkında beraat kararı verilmiş ise yukarıdaki hüküm uygulanmalıdır. d) Ceza Davasında Mahkum Olan Avukat Hakkında Disiplin Kovuşturması Açılmalıdır 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 140/son maddesinin “Baro yönetim kurulları hükümlülükle sonuçlanan bir ceza davasının konusunu teşkil eden eylemlerden dolayı ayrıca disiplin kovuşturması açmak zorundadırlar.” hükmü gereğince baro yönetim kurulları, ceza davasında mahkum olan avukat hakkında disiplin kovuşturması açmak zorundadırlar. e) Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılmasına Dair Karar Disiplin Cezası Verilmesine Engel Olmaz 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231/5 maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş olması durumunda eylemin suç teşkil ettiğinin kabul edildiği nedenle avukat hakkında, disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi mümkündür. 6. DİSİPLİN KOVUŞTURMASI SONUCU VERİLMESİ GEREKEN ve VERİLEN KARARLAR Baro yönetim ve disiplin kurulları, şikâyetçinin isteğinden bağımsız olarak hareket etmek durumunda olduklarından; şikâyetten vazgeçilmiş olması nedeni ile kovuşturmanın düşürülmesine veya disiplin cezası verilmesine yer olmadığına karar veremezler. Buna göre yapılan kovuşturma sonunda baro disiplin kurulları kanaatimizce şu yönde kararlar verebilirler; a) Soruşturma Dosyasının Yönetim Kuruluna İadesine Dair Karar Verilmesi Kanaatimizce soruşturma dosyasında eksiklik bulunması halinde veya baro yönetim kurulunun, soruşturması yapılan ve savunma hakkı tanınan eylemler dışında ve başka konularda disiplin kovuşturması açılmasına karar vermesi halinde 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 174. maddesi kıyasen uygulanarak sevk tarihinden itibaren 15 günlük süre içerisinde soruşturma dosyasının iadesine karar verilebilir. b) Beraat Kararı Verilmesi Kanaatimizce 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/2 maddesi hükmüne uygun olarak; yüklenen disiplin fiilinin Avukatlık Kanunu ve Avukatlık Yönetmeliği ile meslek kurallarında suç olarak tanımlanmamış olması, yüklenen suçun avukat tarafından işlenmediğinin sabit olması, yüklenen suç açısından avukatın kast veya taksirinin bulunmaması, yüklenen suçun avukat tarafından işlenmesine rağmen olayda bir hukuka uygunluk nedeninin bulunması ve yüklenen suçun avukat tarafından işlendiğinin sabit olmaması hallerinde beraat kararı verilmelidir. c) Disiplin Kovuşturmasının Durdurulmasına Dair Karar Verilmesi 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 156. maddesinde kovuşturmanın durdurulmasından bahsedilmekte olduğundan şartların varlığı halinde disiplin kurulları disiplin kovuşturmasının durdurulmasına dair karar verebileceklerdir. d) Disiplin Kovuşturmasının Reddine Dair Karar Verilmesi Kanaatimizce 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/7 maddesi hükmüne uygun olarak; aynı disiplin suçu nedeni ile avukat için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir disiplin kovuşturması varsa disiplin kovuşturmasının reddine dair karar verilmelidir. e) Disiplin Kovuşturmasının Düşürülmesine Dair Karar Verilmesi Kanaatimizce 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/8 maddesi hükmüne uygun olarak; kovuşturma zamanaşımı süresinin dolması veya hakkında soruşturma yapılan avukatın vefatı gibi durumlarda disiplin kovuşturmasının düşürülmesine karar verilmelidir. f) Disiplin Cezası Verilmesine Yer Olmadığına Dair Karar Verilmesi Kanaatimizce 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/3&4 maddesi hükmüne uygun olarak; yüklenen disiplin suçu ile bağlantılı olarak akıl hastalığı veya sağır ve dilsizlik hali ya da geçici nedenlerin bulunması, yüklenen disiplin suçunun zorunluluk hali ya da cebir veya tehdit etkisiyle işlenmesi, meşru savunmada sınırın heyecan, korku ve telaş nedeniyle aşılması ve kusurluluğu ortadan kaldıran hataya düşülmesi hallerinde, kusurunun bulunmaması dolayısıyla avukat hakkında disiplin cezası verilmesine yer olmadığına dair karar verilmelidir. Yine işlenen fiilin suç olma özelliğini devam ettirmesine rağmen; etkin pişmanlık, şahsi cezasızlık sebebinin varlığı, karşılıklı hakaret ve işlenen fiilin haksızlık içeriğinin azlığı dolayısıyla avukata ceza verilmemesi hallerinde de ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilmelidir. g) Mahkûmiyet Kararı Verilmesi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/5 maddesi hükmüne uygun olarak; yüklenen disiplin suçunu işlediğinin sabit olması halinde avukat hakkında mahkûmiyet kararı verilmelidir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun disiplin cezaları başlıklı 135. maddesi gereğince mahkûmiyet kararı verilmesi halinde eylemin niteliğine göre avukat veya avukatlık ortaklığı hakkında; - Uyarma; avukatın, mesleğinin icrasında daha dikkatli davranması gerektiğinin kendisine bildirilmesi, - Kınama; mesleğinde ve davranışında kusurlu sayıldığının avukata bildirilmesi, - Para Cezası; avukat hakkında onbin liradan yüzellibin liraya kadar para cezası verilmesi, - İşten çıkarma; avukatın veya avukatlık ortaklığının üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere mesleki faaliyetlerinin yasaklanması, - Meslekten çıkarma; avukatlık ruhsatnamesinin geri alınarak avukatın adının baro levhasından silinmesi ve avukatlık unvanının kaldırılması, avukatlık ortaklığı için de baro avukatlık ortaklığı sicilinden silinmesi şeklinde disiplin cezaları verilebilir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/9 maddesi hükmüne uygun olarak; avukat hakkında derhâl beraat kararı verilebilecek hâllerde Disiplin Kovuşturmasının Düşürülmesine veya Disiplin Cezası Verilmesine Yer Olmadığına Dair Karar verilemeyecektir. 7. İŞTEN YASAKLANMANIN ZORUNLU OLDUĞU HALLER İLE KARARIN KALDIRILMASI 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 153. maddesi gereğince disiplin kurulları, hakkında meslekten çıkarma cezasını gerektirebilecek mahiyette bir işten dolayı kovuşturma yapılmakta olan avukatın, tedbir mahiyetinde işten yasaklanmasına karar verebilirler. Kararın verilmesinden önce ilgili avukatın dinlenmiş veya dinlenmek üzere çağrılmış olup da belirtilen günde gelmemiş olması şarttır. Ancak, baroya bildirdiği büro adresine tebligat yapılamayan avukatın ayrıca çağrılması ve dinlenmesi zorunlu değildir. Disiplin kurulları, bu karara esas olacak delillerin hangi sınır dâhilinde gösterilip inceleneceğini, istekle bağlı olmadan serbestçe takdir ederler. Karar, hakkında kovuşturma yapılan avukata gerekçesi ile birlikte tebliğ olunur ve bu karar verildiği tarihte yürürlüğe girer. Verilen bu karara karşı işten yasaklanan avukat, Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kuruluna itiraz edebilir. İtiraz, kararın uygulanmasını durdurmaz. Bu husustaki itirazlar, ivedilikle ve en geç bir ay içinde karara bağlanır. İtiraz yerinde görülürse karar kaldırılır. İşten yasaklanma kararı, yargı organları ile diğer mercilere baro başkanlığı tarafından derhal duyurulur. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 154. maddesi gereğince haklarında meslekten çıkarma cezası verilen veya 42. madde uyarınca geçici olarak görevlendirilmiş olup, yapılan işlerin ücretini iş sahibinden aldığı halde aynı maddenin son fıkrası gereğince kabule değer bir sebep olmadan ilgili mercie ödememiş olan avukatların, işten yasaklanmaları zorunludur. Buna göre; işten yasaklanma sebeplerinin meydana gelmesinden itibaren iki ay içinde disiplin kurullarınca haklarında işten yasaklama kararı verilmeyen avukatlar, Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu’nun doğrudan vereceği bir kararla işten yasaklanırlar. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 155. maddesi gereğince işten yasaklanan avukatlar, yasaklama tarihinden itibaren avukatlığa ait yetkileri hiçbir şekilde kullanamazlar. Ancak avukat, eşi ile reşit olmayan çocuklarına ait işleri yürütebilir. İşten yasaklanan avukatlar, yasağa aykırı hareket etmeleri halinde haklarında, 135. maddenin 4 ve 5. bentlerinde yazılı cezalardan biri ile cezalandırılırlar. Mahkemeler ve resmi daireler, işten yasaklanan avukatları kabul etmemekle görevlidirler. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 156. maddesi gereğince İşten yasaklanma kararı, kovuşturmanın durdurulmuş veya avukatlığa engel olmayan bir ceza verilmiş olması hallerinde kendiliğinden kalkar. İşten yasaklanma kararı, bu kararın verilmesine esas olan hal ve şartların bulunmadığı veya sonradan kalktığı sabit olursa, disiplin kurulu tarafından kaldırılır. 8. KARAR YETER SAYISI VE KARARLARIN TEBLİĞİ Beş üyeden oluşan Baro Disiplin Kurulu’nun toplantı ve karar yeter sayısı üçtür ve bu sayının altında verilen kararlar yok hükmündedir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 151. maddesi gereğince disiplin kurulu kararlarının onanmış bir örneği ilgililerden başka, baronun bulunduğu il merkezindeki Cumhuriyet savcısına da tebliğ olunur. 9. DİSİPLİN KURULU KARARINA KARŞI İTİRAZ 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 157. maddesine göre disiplin kurulu kararlarına karşı, Cumhuriyet Savcısı ve ilgililer, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu’na itiraz edebilirler. Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu, disiplin davalarını dosya üzerinden inceler. Ancak, işten veya meslekten çıkarma cezasına yahut işten yasaklanmaya dair kararların incelenmesi sırasında, ilgili avukatın isteği üzerine veya kendiliğinden duruşma yapılmasına karar verebilir. Bu durumda Kanun’un 145 ve 146. maddeleri, birlik disiplin kurulu hakkında da uygulanacaktır. Birlik disiplin kurulunda duruşmaya, raportör üyenin işi izah etmesiyle başlanır. Bu üyenin duruşmadan önce raporunu imzalayıp dosyaya koymuş bulunması gereklidir. Raportör üyenin izahından sonra ilgili avukat ve varsa vekilleri gerekli izahlarda bulunurlar. Bunlardan itirazı yapmış olan taraf önce dinlenir. Son söz, hakkında disiplin kovuşturması yapılanındır. Birlik disiplin kurulu, inceleme konusu kararın onanmasına veya kovuşturmanın derinleştirilmesi için kararın bozularak dosyanın ilgili baroya gönderilmesine karar verebileceği gibi, yeniden incelemeyi gerektirmeyen hallerde, uygun görmediği kararı kaldırarak işin esası hakkında karar verebilir veya verilmiş olan kararı düzelterek onaylayabilir. Birlik Disiplin Kurulunun, itiraz üzerine verdiği kararlar Adalet Bakanlığı’na ulaştığı tarihten itibaren iki ay içinde Bakanlıkça karar verilmediği veya karar onaylandığı takdirde kesinleşir. Ancak Adalet Bakanlığı, uygun bulmadığı kararları bir daha görüşülmek üzere, gösterdiği gerekçe ile birlikte Türkiye Barolar Birliği’ne geri gönderir. Geri gönderilen bu kararlar, Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulunca üçte iki çoğunlukla aynen kabul edildiği takdirde onaylanmış, aksi halde onaylanmamış sayılır; sonuç Türkiye Barolar Birliği tarafından Adalet Bakanlığına bildirilir. Uyarma, kınama ve para cezasına ilişkin kararlar kesin olup, Bakanlığın onayına tabi değildir. Bu durumda da 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 8. maddesinin 6 ve 7. fıkraları kıyasen uygulanacaktır. Kanaatimizce Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nin 69/son maddesinin “Adalet Bakanlığının bu madde uyarınca verdiği kararlara karşı Türkiye Barolar Birliği, şikâyetçi ve ilgili baro; Adalet Bakanlığının uygun bulmayıp bir daha görüşülmek üzere geri göndermesi üzerine Türkiye Barolar Birliğince verilen kararlara karşı ise, Adalet Bakanlığı, şikâyetçi ve ilgili baro idari yargı merciine başvurabilirler.” hükmü de uygulama yeri bulacaktır. 10. DELİLLERİN SERBESTÇE TAKDİRİ, CEZA VERMENİN AMACI VE CEZADAN MAHSUP 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 158. maddesi gereğince Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu ile baro disiplin kurulları, gösterilen delilleri, soruşturma ve duruşmadan edinecekleri kanıya göre serbestçe takdir ederler. Söz konusu kurullar, disiplin cezalarının verilmesinde; avukatlık onurunu, düzen ve gelenekleri ile meslek kurallarını ve itibarını korumak, mesleğin amaç ve gereklerine ve adalete uygun olarak yerine getirilmesini sağlamak ilkelerini göz önünde tutarlar. İşten yasaklanan avukata süreli olarak işten çıkarma cezası verilmesi halinde, işten yasaklandığı süre, süreli olarak işten çıkarma cezasından mahsup edilir. 11. DİSİPLİN SORUŞTURMA VE KOVUŞTURMASINDA ZAMANAŞIMI 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 159. maddesine göre; - Disiplin cezasını gerektirecek eylemlerin işlenmesinden itibaren üç yıl geçmiş ise kovuşturma yapılamayacaktır. Ancak kanaatimizce yönetim kurulunca, 3 yıllık süre içerisinde işe el konmuş ise bu süre işlemeyecektir. - Disiplin cezasını gerektiren eylemlerin işlenmesinden itibaren dört buçuk yıl geçmiş ise disiplin cezası verilemez. Adalet Bakanlığı’nca kovuşturma izni verilmeyen ve bu nedenle ceza davası konusuna girmeyen eylemler hakkında 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 159/2 maddesi gereğince 4,5 yıllık zamanaşımı süresi uygulanacaktır. Kanaatimizce Adalet Bakanlığı’nca kovuşturma izni verilip verilmeyeceği konusunda işlem yapılmayan eylemler hakkında da 4,5 yıllık zamanaşımı süresi uygulanacaktır. - Disiplin cezasını gerektiren eylem, aynı zamanda bir suç teşkil ediyor ve bu suç için kanun daha uzun bir zamanaşımı süresi koymuş bulunuyorsa, yukarıda anlatılan süreler yerine bu zamanaşımı süresi uygulanır. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 159/2 maddesinde yazılı ceza dava zamanaşımı süresinin uygulanabilmesi için avukat hakkında mutlak surette ceza davasının açılmış olması aranacaktır. Avukat hakkında ceza davası açılmamış ise ceza dava zamanaşımı süresi uygulanamayacaktır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/8 maddesi gereğince “kamu davasının düşürülmesine” karar verildiği durumlarda da ceza davası zamanaşımı süresi uygulanacaktır. Kanaatimizce 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/2,a&b,c&d maddesi hükümlerinin tatbiki sureti ile avukat hakkında beraat veya aynı Kanunun 223/8 maddesi gereğince “kamu davasının düşürülmesine” karar verildiği durumlarda esasen başlangıçta kanuni şartlar yeterince incelenmiş veya oluşturulmuş olsaydı ceza davasının açılmaması gerektiği ancak bir şekilde açıldığı gözetilerek ceza davası zamanaşımı süresi uygulanmamalı ve 4,5 yıllık disiplin ceza davası zamanaşımı süresi uygulanmalıdır. 12. DİSİPLİN KARARLARININ UYGULANMASI VE CEZALARIN SİCİLDEN SİLİNMESİ 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 157. maddesi gereğince disiplin cezalarına ait kararlar, kesinleşmedikçe uygulanamaz. Meslekten çıkarma ve işten çıkarma cezalarından başka bir disiplin cezası verilen avukatlar, uyarma, kınama ve para cezalarının uygulanmasından itibaren beş yıl geçtikten sonra disiplin kuruluna başvurarak bu disiplin cezalarının sicillerinden silinmesini isteyebilirler. Beş yıl içerisinde yeni bir disiplin cezası almamış olan avukatlar hakkında, disiplin cezasının silinmesine karar verilir ve sicil dosyasındaki disiplin bölümü çıkartılarak yenisi düzenlenir. 13. KOVUŞTURMA GİDERLERİ ve PARA CEZASI ile GİDERLERİN TAHSİLİ 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 161. maddesi gereğince disiplin işlemleri dolayısı ile çağırılan her tanık ve bilirkişinin, kaybettiği zaman ve harcadığı mesaiye uygun bir tazminata hakkı vardır; bunlardan çağrıya uymak için yolculuk etmek zorunda olanlara yolculuk ve ikamet giderleri de verilir. Şikâyetçi ve hakkında kovuşturma yapılan avukat, dinlenmesini istedikleri tanık ve bilirkişiye ait giderleri evvelden öderler. Avukata veya üçüncü bir kişiye yükletilmeyen veya borçludan alınma imkânı kalmayan giderler baroya yüklenir. Şikâyet edenden, şikâyetin mahiyeti ve yapılacak disiplin soruşturma ve kovuşturmasının genişliği göz önünde bulundurularak 10 liradan 200 liraya kadar avans alınabilir. Yapılan işlemlere, alınan avansın yetmemesi halinde, tamamlanması her zaman istenebilir. Avans ve tamamlanması istenen miktar, ilgilisi tarafından ödenmedikçe işlem yapılmayabilir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 162. maddesine göre; para cezasına veya giderlerin ödenmesine dair olan kararlar, İcra ve İflas Kanunu'nun ilamların yerine getirilmesi hakkındaki hükümlerine göre yerine getirilir. Para cezaları baroya gelir yazılır. İcra takibi genel hükümlere göre baro tarafından vekâlet verilecek avukat eliyle yürütülür. 14. CUMHURİYET SAVCILARINA YAPILACAK TEBLİGAT 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 183. maddesine göre; Avukatlık Kanunu gereğince Cumhuriyet savcılarına yapılacak tebligatta ilgili dosyanın da birlikte gönderilmesi şarttır ve gereklidir. KAPAK Av. M. Turgay BİLGE TBB Yön. Kur. Üyesi Hukuk Devleti Avukatın İşi Türkiye Cumhuriyeti tüm çağdaş demokrasilerde olduğu gibi güçler ayrılığı ilkesini benimsemiştir. Güçler ayrılığını yaşama geçirense ”hukuk devleti” ilkesidir. Bu ilke devlet ve toplum yaşamında hukukun üstünlüğünü sağlar. Yasama ve yürütme erklerinde bulunan güç, hukukun üstünlüğü ilkesi gereğince sınırlanıp dengelenir. Anayasamızın Cumhuriyetimizin niteliklerini belirleyen 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Anayasa Mahkemesi, hukuk devletini, “insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyucu adil bir hukuk düzenini kuran ve kendini bunu devam ettirmekle yükümlü sayan, bütün işlemleri ve eylemleri yargı denetimine tabi olan devlet” şeklinde tanımlamıştır. Özetle, hukuk devletini günümüzde bireylerin temel hak ve özgürlüklerine saygı duyan ve koruyan bir devlet olarak değerlendirebiliriz. Diğer yandan, temel hak ve özgürlüklerin evrensel olarak ve ayrım gözetmeksizin herkes için gerçekleştirilmesi çağımızın başlıca amaçlarından birisidir. Her bireyin insan hakları açısından diğerleriyle eşit konumda olması, demokratik hukuk devletinin ön koşuludur. Devleti hukuk devleti olarak kuran, temel haklardır! İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ve daha sonra başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere birçok uluslararası sözleşmede ifadesini bulan ve doğal hukukun zaferi olan bu anlayış ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası’yla yürürlük kazanmış, 1982 Anayasası’nda da özünde devam ettirilmiştir. Devletin işlevi temel hakları somutlaştırmak ve güvence altına almaktır. Bu temel hakların en önemlilerinden biri de hiç kuşkusuz adil yargılanma hakkıdır. Adil yargılanma hakkını temin eden adil yargılama, devletin temel görevlerinden olan adalet dağıtma görevinin özünü oluşturur. Bu hak ve görev, anayasalarla olduğu kadar uluslararası sözleşmelerle de güvence altına alınmıştır. Adil yargılanma hakkı, hak arama özgürlüğünün bir sonucudur. Günümüzde de adil yargılanma hakkının başlangıcı ve temeli olan savunma hak ve yetkisi avukatlarca yerine getirilmektedir. İnsanlık tarihi kadar eski olan savunma hakkının bir vekil aracılığı ile kullanılması avukatlık mesleğini yaratmıştır. Adil yargılanma hakkının olmazsa olmazı, yargı bağımsızlığı ve yargıç tarafsızlığıdır. Bağımsız yargının en büyük güvencesiyse savunmanın temsilcisi olan bağımsız avukatlıktır. Bu sebeple avukata tanınan yetkiler savunma hakkına, yani bir temel hakka varlık ve geçerlik kazandırmaya yarar, dolayısıyla hukuk devletine hizmet eder. Avukatların üstlenmesi gereken anlaşmazlıkların dostane çözümüne öncelik tanımak görevleri toplumsal barışın da güvencelerinden biridir. Avukatlık mesleği özünde ve özetle hak için halkın temsilciliğidir. Savunma hakkını teyit eden Havana Kararları çağdaş ülkelerin avukatlara karşı görevlerini belirler. Savunma görevinin çalışmalarını kolaylaştırmak ve olası baskıları yok etmek evrensel bir eğilim ve çağdaş devletlere yüklenen görevdir. Nasıl ki adalet devletin temeliyse avukatlık da adaletin temelidir. Adaletin güçlü ve bağımsız sesi olan avukatların “Hukuk Devleti” içindeki yeri tartışılamaz. Savunmanın önemini kavrayan insan hakları hareketleri, tarih içinde yargıda savunma haklarının mükemmel bir şekilde korunması doğrultusunda mücadele ettiler. Avukatların en saygınları bu anlamda, sivil toplum örgütlenmelerinde yer alarak ve bunların öncülüğünü yaparak yasa koyucuya yön verme ve bu mücadeleyi kamuya duyurma konusunda geniş çalışmalar yaptı. Mesleğin akademik öyküsü gerçekten de savunmanın manevi, hukuki ve siyasi açıdan önemli rollerin düştüğü büyük yankılar uyandıran davaları içerir. Mahkemeler 19. Yüzyıldan itibaren sosyal ve politik tartışma yerleridir. Bu tartışmaların en önemli aktörleri de avukatlar olmuş, insan hakları konusundaki tarihsel gelişmeler avukatlık mesleğine büyük bir sembolik değer kazandırmıştır. Yargının giderek siyasallaştığı ve adil yargılanmanın gerçekliğinin tartışıldığı günümüz Türkiye’sinde de toplumun hukukçulardan ve özellikle avukatlardan beklentisi çok büyüktür. Siyaset biliminin günümüzde yaygın tespitlerinden biri, toplumların sosyopolitik ve ekonomik düzeyi ile toplum içindeki hizmet ve mesleklerin etkinliği arasında etkili bir ilişki bulunmasıdır. Nitekim gelişmiş toplumlarda avukatlar sosyo-politik alanda daha etkindirler. Bizim yakın tarihimizde de pragmatist ve hukuku adeta öteleyen uygulamaların çoğunlukla asker, mühendis veya tüccar kökenli siyasetçilerden kaynaklandığını rahatlıkla görebiliriz. Yine, gelişmiş Batı ülkelerinde bulunmuş olan meslektaşlarımız, İngiltere, Almanya veya Fransa'da, taşıdıkları avukatlık hüviyetinin kendilerine Türkiye'de alışmadıkları bir saygınlık kazandırdığını görürler. Avukatlığın bir anlamda insan haklarını ve temel özgürlükleri savunma mesleği olma niteliği, uluslararası alanda giderek köklenen 'İnsan Hakları Mevzuatı' bütün dünya avukatları ve özellikle uygarlık çizgisinin göreceli olarak gerisinde bulunan toplumların avukatları için yeni ve büyük sorumluluk alanları belirliyor. Max Weber'e göre, "Avukatlar, ancak akılcı dava usullerinin uygulanmaya başladığı devirlerde ortaya çıkmışlardır... Sadece belli formüller söylemekle görevli 'sözcü' ile tam hukuk tekniği bilgisini davalı ya da davacının savunmasına tahsis eden "avukat" arasında fark vardır" Avukat yalnızca basit bir savunman değildir. Avukat bazen özgürlük adına adalete bütünüyle ters düşerek onunla bozuşmaktan çekinmez. Avukatların duruşmalarda, bir savunma makamı olarak varlıklarını hissettirebilmeleri için, yasanın kendilerine verdiği yetkilerin çok üzerinde bir performans göstermeleri ve cesur olmaları ve bazen adeta düzene meydan okumaları gerekir. İnsan hakkını, özgürlüğünü, onurunu, yalnızca yürürlükteki hukuk düzeni içinde savunmak yeterli değildir. Çoğunlukla olan hukuku aşmak ve onu çağdaşlaştırmak da avukatın işidir. Hukuku yaşayan bir olgu olarak kabul ettiğimizde, daha uygar bir hukuk düzenini oluşturabilmekten öncelikle, hukukun genetiğini kavrayan ve onun olumlu yönde nasıl gelişebileceğini duyumsayan avukatlar sorumludur. Sorumluluklar beraberinde toplum içinde daha etkin, dolayısıyla daha saygın bir konuma ulaşmak zorunluluğunu getiriyor. Bu, toplumun avukatlık mesleğine vereceği bir taviz değil; 'İnsan haklarına saygı ilkesine dayalı uygar bir toplum' haline gelebilmek için varılması gereken ortak bir hedeftir. İnsan hakkını güvenceye kavuşturmak için, insan hakkını savunma mesleğinin etkinliğini, saygınlığını sağlayacaksınız. Aksi halde çabalarınız destek bulmaz ve inandırıcılığınız olamaz. Günümüzün uygar toplumlarında, uygarlaşmanın temel taşı sayılan 'insan haklarına saygı' ideali ile toplumda avukatların etkinliği ve saygınlığı arasında güçlü bir bağlantı vardır. Türkiye, ne yazık ki kuruluşundan bu yana hedeflediği çağdaş uygarlık düzeyine bir türlü ulaşamadı. Aksine bu hedeften uzaklaşmakta olduğu da tartışılabilir hale geldi. Bu ortamda avukatlar olarak yapacağımız şey önce günümüzde dünyada hukuk devleti ve çağdaş demokrasilerin nasıl işlemekte ve bu kavramların nasıl gelişmekte olduğunun farkında olmaktır. Bu farkındalığı yaşayan meslektaşımızın fazla sayıda olduğunu söylemek ne yazık ki güç… Bilimsel araştırma faaliyetleri yürüten, demokrasi ve insan hakları alanında örgütlenen veya mevcut örgütlere katkı veren avukat sayımız oldukça yetersiz. Hukuksal araştırmalarımızı çoğaltmanın yanında toplumumuzun tüm kesimlerine insan hakları mevzuatının tüm kapsamını siyasi veya maddi çıkar gütmeksizin anlatmalı, insanları insan oldukları için sahip oldukları haklar konusunda bilinçlendirmeliyiz. Diğer bir deyişle insan haklarını avukatlık ve hukukçuluk mesleğinin ideali haline getirmemiz gerekiyor. İnsan hak ve özgürlüklerinin eksiksiz yaşanmasında toplumun etkin bir avukatlık hizmetine ihtiyacı olduğu konusunda ikna etmemiz zorunludur. Biz bu görevlerimizi yerine getirmediğimiz, avukatlık bilincini ve saygınlığını erozyona uğrattığımız ve mesleği etkinliği sınırlı, uygulama kalıpları içinde sıradanlıkla yürütülen bir hizmet olarak sürdürdüğümüz sürece, Türk toplumunun uygarlık yarışında final grubuna girmesi gecikecektir. Avukatın saygınlığı ve etkinliğinden bahsederken ülkemizdeki uygulamalara karşılaştırmalı bakacak olursak: AB ülkelerinde en az 5 yıllık zorlu bir hukuk eğitimi ve en az 2 yıllık staj, staj ve 10 yılsonunda mesleğe başlayabilen avukatlara karşılık, ülkemizde 40 küsur ve 40’ı da birbirine denk olmayan fakülteden 4 yılda mezun olup 1 yıllık stajla mesleğe adım atıyoruz. İngiltere’de hakimlik, dava avukatlığından sonra ulaşılabilen bir hak; bizdeyse, mevzuatta bulunmasına karşın, avukatlara lütfen bile verilmeyen bir mertebedir. Avukat, AİHM’de duruşmadan 15 dakika önce mahkeme başkanının ofisine tanışma ve sohbet için davet ediliyor, bizdeyse duruşma salonlarının kapısında saatlerce bekletiliyor. Yargıçlar Avrupa’da avukatları bir meslektaş olarak görmekte ve “üstat” şeklinde hitap etmekte, ülkemizdeyse yargıç ve savcıların birçoğu, avukatlara kendileri gibi sınırlı bir maaşa mahkûm olmayan, yüksek vekâlet ücretleri alan fırsatçılar gibi görmektedirler. Duruşma kelimesinin Fransızca karşılığı ise 'tartışma' sözcüğünden geliyor ve duruşmada avukat hukuksal sorunu özgürce tartışıyor. Türkiye'de ise duruşma, avukatlar için mümkün olduğunca az konuşup ayakta geçirilen kısa bir formaliteden ibaret kalıyor. Alman Hukukuna göre avukat, yargının bağımsız bir süjesidir. Avukat, hukuki yardıma ihtiyacı olanın danışmanı ve vekili olarak, hakim ve savcılara karşı bağımsız bir görev üstlenmiştir. Bu görevi yerine getirebilmesi için de, geniş yetkilerle donatılmıştır. Alman Anayasa Mahkemesi verdiği bir kararda, bireylerin hukuki meselelerde bilgilendirilmesinin, aslında devletin asli görevleri içerisinde olduğu ve bu görevin yasa ile avukatlara bırakıldığını ifade etmiştir. Bu anlamda avukatlar kamu görevi üstlenmişlerdir. Alman Avukatlık Yönetmeliği avukatlığın serbest bir meslek olduğunu da belirtmiş, ancak bunun yanında avukatlığın esnaflık olmadığını da ifade etmiştir. Bizim mevzuatımıza göreyse Avukatlık hem serbest bir meslektir, hem kamu hizmetidir. Avukat hem bağımsızdır, hem kamu görevlisidir, hem de yargı görevi yapar. Bu çoklu görev ve sorumluluk tanımı içinde avukatlık mesleği, mesleğin esnaflık yönünü benimseyen meslektaşlarla hukuk devleti adına kamu hizmeti yürütmek çabasında olan meslektaşlar arasında gidip gelmektedir. Bugünkü yargılama sistemimiz, tembelliğe, baştan savmacılığa prim tanımaktadır. Sistemde oluşan alışkanlıklar, usul hukukundaki olanakların kullanılmasını bile engellemektedir. Ne savcılar, ne avukatlar, ne de yargıçlar, gerçek bir yargılamanın yapılmasını sağlayacak yasal dayanakları olan bir yorumu yapmak isteğini göstermemektedirler. Bugünkü yetersiz ve olumsuz koşullara karşın avukatın yargıdaki etkinliğini rakamlarla açıklamak mümkündür: Günümüzde cezaevlerindeki doluluk oranı Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırarak 80 bin kişiye ulaştı. Ülkemizde bir davanın süresi ortalama 350 günü buluyor, yani neredeyse bir yıl. Avrupa’da en uzun kamu davası bile bu sürecin en fazla dörtte biri kadar sürüyor. Dile kolay; bir yıl boyunca özgürlüğünüzden alıkonuyor, sonra beraat ediyorsunuz. Nitekim Türkiye’de açılan her 100 davadan 54’ü beraatla sonuçlanıyor. Yani suç isnat edilen 100 kişiden 54’ü suçsuz! Oysa Avrupa’da her 100 davadan 95’i, Japonya’da 99’u mahkumiyetle sonuçlanıyor. Diğer yandan, savunmanın "adil ve etkin" hüküm temininde, yargıç kadar etkili olduğu, Yargıtay'ca verilen her bozma kararı ile kanıtlanmaktadır. Yerel mahkemelerce verilen ceza kararlarının Yargıtay’daki bozma oranı %30’un üzerindedir, diğer bir deyişle her 3 karardan biri bozuluyor. Bu oranlar Türkiye'de hazırlık soruşturmasının zaafı mı yoksa savunmanın etkinliği olarak mı yorumlanmalıdır? Ben her iki yorumun da avukatın önemini değiştirmeyeceği düşüncesindeyim. Bu öneme karşılık avukatlığın "etkin ve adil bir yargı" açısından içinde bulunduğu koşullar kabul edilebilir değildir. 1924’te 2. Dönem milletvekillerinden ve Adliye Komisyonu üyesi Feridun Fikri Bey, yargının önemli bir unsurunun bilincindedir: "Yargıyı iki kanatlı bir uçağa benzetmek istersek avukatlık onun bir kanadıdır. Avukatlar yeteri derecede yetişmemiş olurlarsa, mahkemeler görevlerinin gereklerini asla yerine getiremezler" der. Cumhuriyetin ilk yıllarında avukatlık lehine böyle bir görüş mevcutken, daha sonraları iddia makamı, yargı içinde kendisine haksız olarak üstün bir yer sağlamış, savunma sistemin dışına itilmiş ve avukatlar giderek işlevsiz bırakılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Yargılama tekniğimize etkin olan tahkik sisteminde avukata adeta gerek yoktur. Bugün yargıçlar avukatlara bu gözle bakma eğilimindedirler. Faruk Erem’in deyimiyle, uygulanan "karma sistem" ile diyalektik yok edilmiştir. Savunma “köle” olarak görülmektedir. İddia makamının yargıdaki yerinin haksızlığı, savunmaya karşı elinde bulunan olanakların eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Avukatlık mesleğinin yargıya katkısının artması için ilk koşul, avukatlık mesleğinin anayasada işlevine uygun bir yer sağlaması ile olacaktır. Avukatın yargılamadaki etkinliğinden söz edilebilmesi için, o avukatın her şeyden önce yargılamaya dahil olması gerekmektedir. Doğal olarak, avukatlığın asli unsuru olduğu olduğunu ileri sürdüğümüz ve üzerinde hak iddia ettiğimiz yargı, bağımsızlığı olan bir yargı erkidir. Yargının asli öğesi olan savunma ve avukatlık mesleği kendi bağımsızlığına da aynı derecede duyarlı olmak zorundadır. 1982 Anayasasının avukatlık mesleği için öngördüğü, bağımlı, ast üst ilişkisi içerisinde mütalaa ettiği düzenlemelerden kurtulabilmek için baroların verdiği savaşımın sonuca ulaştığını söyleyemeyiz. "Etkin ve adil bir yargı"ya avukatlık mesleğinin katkısının artmasında hareket noktamız, öncelikle, yargılamada diyalektiğin sağlanması olmalıdır. Buraya kadar idealize ettiğim hukuk devleti, adil yargı ve avukatlık kavramlarının yaşama geçirilmesini ancak her bakımdan donanımlı, hukuk tekniği ve yargılama diyalektiğini özümsemiş avukatlar sağlayabilir. Dolayısıyla avukatın kalitesi yargılamanın kalitesini de belirleyecektir. Tüm bu nedenlerle genelde hukukçunun, özelde de avukatların çok özel bir eğitimden geçmesi gereklidir. İyi yetişmiş, etik değerleri içselleştirmiş, bilgili, yetenekli ve cesur avukatlara gereksinimimiz vardır. Mevzuat ve uygulamada mevcut olumsuzluklar yanında, bugün ülkemizde, hukuk öğretim ve eğitiminin yeterli ve çağın gerekleri ile uyumlu olmadığı, siyasal, sosyal ve yargı alanında ortaya çıkan sorunların, temel nedenlerinden birinin de bu yetersizlikten kaynaklandığını düşünüyorum. Bu yetersizliği aşmamız için Türkiye Barolar Birliği’nin geçtiğimiz yıl kamuoyuna sunduğu hukukçunun eğitimi konusundaki görüşlerinden etkin biçimde yararlanılmalıdır. Avukatlık mesleğinin "etkin ve adil" yargıya katkısı ve "etkin ve adil" hükmün oluşmasındaki rolü, ancak yargılama sistemindeki köklü bir reformla mümkün olabilecektir. Yargıya yeni bir biçim vermekte olan “Yargı Reformu” ve Anayasa çalışmaları, yargının her alanını ciddi şekilde etkileyecek değişiklikler getiriyor. İlgili çalışmaların satır aralarında avukatlık mesleğini doğrudan veya dolaylı olarak etkileyecek tercihler söz konusu. Böylece hep düzenlemeye ihtiyaç olduğunu ifade ettiğimiz bir takım sorunların siyasal iktidar ve yasama eliyle -tepeden inme ve özgün niyetlerle- düzenlendiği bir süreç yaşamaktayız. “Özel yetkili” uygulayıcıların ve “yüksek kurul”ların elinde son derece yanlış ve temel hukuk ilkelerine aykırı yorumlarla desteklenen bu sürecin olumsuz yansımalarını yaşamaya başladık bile… Bu süreci hem hukuk devletinin gerekleri hem de mesleğimizin etkinliğini sağlamak açısından verimli geçirmemiz de yine biz avukatların içten ve cesur çabalarına bağlı olacaktır. Bu çabalarımızın verimli ve olumlu sonuçlar doğurmasını içtenlikle diliyorum. Not: 17. Uğur Mumcu Adalet ve Demokrasi Haftası Etkinlikleri kapsamında 31.01.2010 tarihinde düzenlenen “Hukuk Devleti, Avukatın İşi” konulu panelde yapılan konuşmamdan alıntıdır. Siyaset ve Hukuk... KAPAK Av. Süleyman KÜÇÜKSUCU Konya Barosu Siyaset veya güncel ismiyle politika, dünya görüşü doğrultusunda insanları yönetme ve yönlendirme sanatı, hukuk ise tarafsız adilane bir maharetle haklıyı haksızdan ayırabilme… Kesişim kümelerinin toplum olması bu iki sosyal bilimi sık sık hem yan yana hem karşı karşıya getirmiştir. Anayasamız da bunların ayrı tutulması gerekliliğinin altını çizerek “Kuvvetler Ayrılığı Prensibi”ni benimsemiştir. Zira Kuvvetler Ayrılığı, siyaset ve hukukun bir birlerine müdahale etmelerini engellerken, Hukuk gibi dış etkilerden ve her nev’i dünya görüşünden tamamen bağımsız hareket etmeye ve adaleti gerçekleştirirken kişinin titrinden bağımsız olması mecbur bir mekanizmayı da koruma altına almaktadır. Bu demek değildir ki hukukçunun siyasi görüşü olmaz veya siyasi görüşünü siyasi platformlarda serdedemez yahut hukukun oluşmasında ve hukuka, hukukçuya ait meselelerin hallinde siyasi veya dünyevi görüşü doğrultusunda hareket edemez. Tabii ki hukukçu her insan gibi dünyevi, sosyal, siyasi bir takım görüşleri olan ve onları yayma, anlatma hakkına sahip olandır. Ancak hukuk ve siyaseti iki ayrı takım elbise olarak düşünürsek üst üste giyilmesi imkansız gibidir. Mesela bizler avukat olarak bize vekâlet veren müvekkilimizin siyasi görüşünü ayırabiliyor muyuz? Bazılarımızın militan denilebilecek nitelikte bizimle zıt fikirlere sahip olan müvekkillerimiz yok mudur? Bu minvalde hiç bürosuna gelen insanın siyasi angajmanını sorarak geri çeviren olmuş mudur? Muhtemelen bu yazıyı okuyanlar bu suallere tebessümle cevap buyurmuşlardır. İşte siyaset ve hukuk aslında her ne kadar birincisi ikincisinin yapıcısı ve düzenleyicisi ise de sosyal hayatta ve özellikle hukukçuların hayatında bir birinden uzak bulunmaları tabir-i caizse ateşle barut misali savaş alanları harici bir araya gelmemesi gereken mevhumlardır. Konuyu açmak ve misali somutlaştırmak adına çerçeveyi biraz daha daraltmak faydalı olacaktır. Barolar meslek kuruluşlarıdır. Aynı Odalar ve Borsalar gibi… Ama birincileri diğerlerinden ayıran bence en önemli vasıf, üyelerinin kamu hizmeti niteliğinde iş yapıyor olmalarıdır. Dolayısı ile bu kurumlara siyasetin girmesi üyeler arasında ayrımcılığın yerleşmesinden, yandaş meslektaşlara çıkar sağlamaya, Baroyu kendi siyasi görüşlerini açıklayacağı ve yayacağı bir politik arena olarak görmekten tutun da, yandaş siyasi görüşlerde yargılanmakta olanlara destek mesajı yayınlamaya varıncaya kadar bir meslek kuruluşunun yapısına ve ruhuna tamamen zıt onlarca saçmalama çeşidini de beraberinde getirmektedir. Bu duruma en net örnek şu an mevcut büyük barolardan birkaçının durumudur. “Darbe” gibi hukukun kıyısından köşesinden geçmeyen, adam gibi hukukun uygulanmasının siyaseten uygulanabilmesinin en büyük teminatı olan demokrasinin bu en büyük ve en azılı düşmanını savunan demokratik değil neokratik yönetimler arzulayan avukat meslek örgütlerinin mevcudiyeti ne kadar can acıtıcı değil mi? Baro mensuplarının siyasi görüşleri olabilir, ancak ne baro bu görüşlerin sancaktarı olabilir ne de baro bu görüşler doğrultusunda yönetilebilinir. Siyaset, siyasi partide yapılır. Meslek örgütünde, okulda, üniversitede siyaset yapılamaz. İşte Meclis işte siyasi partiler… Mebzul miktarda -ne işe yaradıkları da meçhul amma- hukukçu mevcut içlerinde. Önümüzdeki seçimde -muhtemelen hukuk ve meslek grupları adına bunlar da hiçbir şey yapmayacaklar- Meclis’te yer işgal edecekler. Çok milletin derdiyle dertlenenler varsa onlara önerim; hiç siyasete bulaşmasınlar. Platform kursunlar. Meslektaşlarıma âcizane tavsiyem, siyaset kanseri baroların tüm vücudunu sarmadan bu illeti bünyelerinden uzaklaştırıp, baroları avukatların sorunlarının hal müessesine çevirmeleridir. Yoksa birkaç dönem sonra “Ya hakikaten bu baro ne işe yarar” diye birbirlerine sormaları içten bile olmayacak. Avukatlık Anonim Şirketleri KAPAK Av. Fatih RUŞEN Konya Barosu Genel Olarak Avukatlık Anonim Şirketleri, hukuki kaynağını, 1136 sayılı, “Avukatlık Kanunu” ve “Avukatlık Anonim Şirketleri Uygulama Yönetmeliğinden” almaktadır. Mülga edilen m.44 f.b yerine kabul edilen, Avukatlık Anonim Şirketleri başlıklı “C” fıkrası uyarınca kurulan Şirketin amacı, avukatlık mesleğinin “ifa edilişine” «gerçek anlamda» kurumsal nitelik kazandırmaktır. Avukatlık Anonim Şirketleri, eski uygulamadaki, “avukatlık ortaklığı”nın gayri işlevsel hükümlerinin ve sicilli bir adi ortaklıktan öteye gidemeyen, nevi şahsına münhasır yapısının karşısında, kanun koyucunun, “çağdaş” ve “cesur” bir yaklaşımı ile hukuki hayata kazandırılmış, hukuk alanındaki ilk mesleki anonim şirketlerdir. Kuruluşa Hazırlık Aşaması Kuruluşu, esas sözleşmenin tanzimi ve ortakların imzası ile gerçekleştirilir ancak tescil başvurusu yapmadan evvel, şirketin, Avukatlık A.Ş. Uygulama Yönetmeliğine uygun bir şekilde tefriş edilmesi zorunludur. Bu kapsamda, kurulacak şirkette, geniş bir «h u k u k k ü t ü p h a n e s i» , «bilgi işlem merkezi», «sistematik arşiv», «stajyer eğitimi ve mesleğe hazırlık bölümü», «muhasebe bölümü» ve diğer inşai muhtesatın bulunması zorunludur. Yukarıda belirtilen muhtesatın niteliği ve niceliği ve Avukatlık A.Ş. Uygulama Yönetmeliğine uygun olup olmadığı, yerel baro tarafından oluşturulacak komisyon tarafından incelenip rapor haline getirilerek, barolar birliğine sunulmak üzere esas sözleşmeye dercolunur. Avukatlık mesleğinin tarihsel gelişim grafiğine, çok keskin ve olumlu bir ivme kazandırmış ve mesleği, gerçek anlamda kurumsallaştırmıştır. Güçlü Avukatlık A.Ş.’lerinin mevcut hukuk ve ekonomik sisteme katkıları, kamunun ve siyasi idarenin dikkatini çekmiş ve benzer revizyonlar, çeşitli meslek guruplarında da yapılmaya başlanmıştır. Kuruluşu Esas sözleşme ve ekleri, yerel baro tarafından Türkiye Barolar Birliği’ne gönderilir. Birlik, şekli incelemesini tamamladıktan sonra, şirket, barolar birliği sicil gazetesinde 30 gün içinde ilan olunur. Bu ilanda; a) Esas sözleşmenin tarihi, b) Şirketin ünvanı ve merkezi, c) Şirketin, varsa süresi, d) Yönetim kurulu üyeleriyle şirketi temsile yetkili kimselerin ad ve soyadları, ünvanları, yerleşme yerleri ve vatandaşlıkları, e) Şirketin yapacağı ilanların şekli; esas sözleşmede buna ilişkin hüküm bulunduğu takdirde, yönetim kurulu kararlarının pay sahiplerine nasıl bildirileceği hususları vs. yazılmalıdır. Avukatlık Anonim Şirketlerinin kuruluş aşamasında, diğer anonim şirketler gibi Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın izni aranmaz. Barolar Birliğinin vermiş olduğu izin bakanlık izni düzeyindedir. Kurucular ve Hissedarlar Avukatlık Kanunu gereği iş bu Anonim Şirketin kurucuları ve hissedarları yalnızca “avukatlar” olabilir. Avukatlık mesleği dışında herhangi bir meslekle iştigal eden kişiler ve kuruluşlar iş bu şirketlere ortak olamaz; iştirak edemez. En az 5 avukatın “kurucu ortak” sıfatıyla başvurusu zorunludur. Kuruluş ile ilgili prosedür, Avukatlık Kanunu ve Avukatlık Anonim Şirketleri Uygulama yönetmeliğinde belirtilmiştir. İş bu kanunda hüküm bulunmayan durumlarda Anonim Şirketlere uygulanan mevzuat kıyasen uygulanır. Avukatlık Anonim Şirketleri başkaca ticari şirketlere iştirak edemeyeceği gibi ticari faaliyet gösteremezler. Ünvanı ve Organları Avukatlık Anonim Şirketleri, şirket ismini belirlerken ortakların isimleri, soy isimleri, isim ve soy isimlerini kullanabilecekleri gibi avukatlık mesleğinin gereklerine uygun “anonim” bir unvanda kullanabilirler. Şirket “genel kurul”, “yönetim kurulu”, “denetim kurulu” olarak üç organdan müteşekkildir. Bu organların görev ve işleyişi kanunda açıkça belirlenmiştir. Denetleme kurulu, aynı zamanda şirketin, etik kuruludur. Vergilendirme, Hukuk Sigortası ve Mesleki Sorumluluk Sigortası Avukatlık Anonim Şirketleri, “nihayet” vergi mevzuatına girmiştir. Anonim şirketler gibi vergilendirilirler. Çeşitli teşvikler ve indirimler ve istisnalar sayesinde avukatlık mesleği üzerindeki vergi yükü kurumsallaşan iş bu şirketlerde hafifletilmiş ve basite indirgenmiştir. Sigorta mevzuatımıza yeni giren “hukuk sigortası” kapsamında da kurumsal hukuk hizmeti üreten avukatlık anonim şirketleri, yaptıkları her işlem için mesleki sorumluluk sigortası yaparlar iş bu sigorta maliyetinin bir kısmını “hukuk sigortası fonu” karşılar. İşleyişi Zorunlu olmasa da, Avukatlık Anonim Şirketlerin bir “misyon”, “vizyon” ve iç hizmet kalitesi standartlarını belirlemeleri ve kalite yönetim sitemi kurmaları, bir çoğunun bunu, uluslararası akredite kuruluşlarınca, çok olumlu sonuçlar doğurmuş ve bu şirketlerin gerçek anlamda kurumsallaşan ve “hukukun gerçekleştiği” canlı organizmalar haline gelmesine vesile olmuştur. Türk Avukatlık Mesleğine uluslar arası rekabet gücü kazandırmış olan iş bu şirket temelde üç türlü hukuk hizmeti üretir. Bunlardan ilki; önleyici hukuk hizmeti, ikincisi; giderici hukuk hizmeti üçüncü ve en önemli hizmeti ise hukuk sistemine katkıda bulunma hizmetidir. Önleyici Hukuk Hizmeti Avukatlık Anonim Şirketlerinde üretilen iş bu hizmet kapsamında bir uyuşmazlık, henüz oluşmadan evvel çözümlenir veya yol haritası, hukuki niteliğe uygun çizilir. Danışma hizmeti de bu anlamda ön plana çıkmış ve uygulaması kurumsallaşmıştır. Ayrıca akit serbestisi çerçevesinde, Avukatlık Kanunu ve Noterlik Kanununda yapılan değişiklik ile akitlerin avukatlarda veya Avukatlık Anonim Şirketlerinde tanzim edilmesi halinde ayrıca noterden tasdik ettirilmesine ve noter tasdik ve tanzim ücretleri veya harçları ödenmesine gerek kalmamaktadır. Böylelikle noter maliyeti azalmış ve insanlar akit tanziminde avukatları ve Avukatlık Anonim Şirketlerini tercih eder hale gelmiştir. Burada noterler yalnızca arşivlemek için maktu bir ücret almaktadır. Bazı kanun değişiklikleri de Avukatlık A.Ş.’nin kurumsallaşmasına önemli katkılar sağlamış ve bazı kamu hizmetlerini rahatlatmıştır. Örneğin, Avukatlık Anonim Şirketleri aynı zamanda birer “tapu sicil müşaviri”dirler. (Tapu Kanunu’nda yapılan değişiklikle) Yani, tapuda tanzimi zorunlu olan, satış akti, intifa hakkı tesisi, ipotek hakkı, cins değişikliği, intikal işlemi vb. hizmetlerin tamamı, Avukatlık Anonim Şirketlerinde üretilir tapuda ise yalnızca tescil ettirilir. Dolayısıyla, akit ile tescil arasına avukatlar ilave edildiği ve hizmet üreten faktör yaygınlaştığı için vatandaşın almış olduğu tapu hizmeti en kaliteli düzeye ulaşmıştır. Giderici Hukuk Hizmeti Önleyici hukuk hizmeti alınmayan veya alınmasına rağmen çözümlenemeyen hususlarda, müvekkile üretilen hukuk hizmetidir. Bu hizmet, klasik avukatlık hizmeti niteliğindedir. Ayrıca, “tahkim”, “arabuluculuk” gibi hizmetler Avukatlık Anonim Şirketlerinde kurumsallaşmıştır. Her Avukatlık Anonim Şirketi aynı zamanda, “kurumsal tahkim merkezidir”. Ayrıca arabuluculuk hizmetleri de bu hizmetleri üretmeye yetkin, Avukatlık Anonim Şirketlerinde uygulanır. Avukatlık Anonim Şirketleri profesyonel yazılım firmalarından aldıkları iş, icra ve dava takip sistemleri ile müvekkillerine maksimum kalitede hizmet üretir. Müvekkil talep ettiği zaman bilgiye ulaşması çok kolay olduğu gibi şirkete ulaşan her veri, hem fiziki hem dijital bir şekilde arşivlendiği için bilgi ziyan olmaz. Ayrıca müvekkilin işi düzenli olarak müvekkile raporlanır. Hukuk Sistemine Katkıda Bulunma Hizmeti Kanunlaştırma yasamanın işi; hukuk ise Avukatların işidir. O zaman kanunlaştırma çalışmalarında yasama organının, avukatlardan faydalanması elzemdir. Zira işin mutfağında ve merkezinde avukatlar bulunmaktadır. Bu fayda doğrudan olabileceği gibi dolaylıda gerçekleştirilmektedir. Biz burada dolaylı fayda üzerinde duracağız. Bu bağlamda, Avukatlık Anonim Şirketleri, yılda en az iki kez bülten yayınlamak zorundadır. Bu bültende, bünyesindeki hukukçuların, bilimsel niteliği haiz hukuki çalışmaları bulunur. Bu bültenin amacı hukuk ile ilgili araştırma ve geliştirme çalışmalarına, şirketlerin, aktif katkısını sağlamaktır. Bu bültenler aynı zamanda dönemsel olarak toplu bir şekilde yasama organına rapor edilir. Yasama faaliyetlerinde katkı sağlamayı güden bu çalışmalar, esaslı hukuki kaynak niteliğindedir. Ayrıca Şirket bünyesindeki, ortak veya çalışan Avukatların, yayımlanan her hakemli makalesi için dönem vergilendirmesinden, yönetmelikte belirlenen cetvel üzerinden hukuka katkı indirimi yapılır. Şube Açma ve Reklam Yasağı Avukatlık Anonim Şirketleri diledikleri yargı çevresinde şube açabilirler. Ancak bu şubelerde, yalnızca o baro bünyesindeki avukatların istihdamı mümkündür. Şube açma amaçlı barolar arası geçişler rekabet kurallarına ve meslek ahlakı ve onuruna uygun bir şekilde denetlenir. Barolar bu konuda hassasiyetle hareket eder. Avukatlık Anonim Şirketlerinin kuruluşuna izin veren kanun değişikliği ile birlikte “reklam yasağı” kaldırılmış, uygulama, “reklam sınırlaması”na dönüştürülmüştür. Zira “uzmanlaşma” esası, şirketleşme ile birlikte ön plana çıktığı için artık potansiyel müvekkiller hangi hukuk hizmetini hangi avukatlık şirketinden alacağını bilmektedir. İş bu reklam yasağının reklam sınırlamasına dönüştürülmesi, mesleki rekabeti arzu edilen düzeye ulaştırdığı için meslek kalitesinin artışına da önemli katkılar sağlamıştır. Özellikle reklam sınırlamasının, internet boyutu ile ilgili çizilen, işlevsel sınırlarının Avukatlık Şirketlerimizin, uluslar arası rekabetlerine çok olumlu katkıları olmuştur. Sonuç “De Optimo Reipublicae Statu, Deque Nova İnsula Utopia”; 1500’lü yılların başında kaleme alındığında, “ütopya”nın, hiç elde edilemeyecek amacı ifade eden bir terim olarak evrenselleşeceğini tahmin etmemişti belki Thomas Moore. Ancak düşünmüştü, bir beyin dünyaya düşünmenin başlangıç olacağını ispatlamıştı ve böylesi bir iz bırakmıştı. Yukarıda olmayan bir şirketi yazdım. Belki bir ütopyayı. Olmayan yönetmelik, olmayan atıflar, olmayan kanunlar. Aklıma gelen ilk şeyleri kaleme aldım. Neden mi? Çünkü Avukatlık Mesleğinin daha hızlı kurumsallaşmasını, daha nitelikli hale gelmesini ve hukuk sistematiği içerisindeki haklı yerini, hem ulusal, hem uluslar arası sahada, daha hızlı bir şekilde almasını arzu ediyorum. Bu bağlamda, mevcut “avukatlık ortaklığı” müesesesinin, nevi şahsına münhasır, sicilli bir adi ortaklıktan, öteye gitmediği aşikardır. Bazı noterler bile, bir avukatlık ortaklığına nasıl vekalet üreteceklerini öğrenememişlerdir. Kimliği olmayan bir garip tüzel kişilik. Ne olduğu ne işe yaradığı bilinmeyen, vergi verirken, istihtam sağlarken, müvekkili temsil eylerken, mahkemede kendimizi ifade ederken zorlandığımız, hukukun hiçbir enstrümanına, hiçbir kurumuna ve makamına kendimizi ifade edemediğimiz “öylesine düzenlenmiş” bir kuru topluluk. Neden itibar görmemiştir? Neden ilk uygulamaya başlandığı günden bu güne sicili 100 civarındadır? Neden Türkiye’deki önemli hukuk ortaklıkları bu statüyü tercih eylememiştir? Neden Barolar Birliği bu müesseseye sırtını dönmüştür? Kimdir, nedir avukatlık ortaklığı? Bilen var mıdır? Şunu söylemeliyiz ki “Avukatlık Ortaklıkları” tez zamanda revize edilmelidir. Kurumsallaşmaları kolaylaştırılmalı, çeşitli şekilde teşvik ve desteklenmelidir. Birkaç fikrimi yukarıda belirttim. Yurt dışından örnek mi alacağız, kendimiz dünyaya örnek kurumsal avukatlık şirketlerinin alt yapısını mı kuracağız bilmiyorum ama gelişen dünya ve ülke şartları altında “avukatlık mevzuatı” mesleği daraltan ve bunaltan kabuğunu kırmalıdır. Barolarımız ve Birliğimiz bu değişikliği hazırlamaya, sivil insiyatif oluşturmaya, kanun koyucuyu tahrik etmeye muktedirdir. Velhasılı iş bu yazımız bilimsel bir inceleme yazısı, bir makale değil, Konya Barosu’na, Türkiye Barolarına ve Türkiye Barolar Birliği’ne açık bir mektuptur. Açık mektubumuzu, en içten saygı ve samimiyetimizle arz ederiz. KAPAK Av. Serdar CEYLAN TEİAŞ Gen. Müd. Hukuk Müşavirliği 1. Uluslararası Avukatlık Hukuku Konferansı Avukatlar Haftası kapsamında, ilk defa bu yıl düzenlenen “Uluslararası Avukatlık Hukuku Konferansı” Ankara, Konya, Trabzon ve Hatay’da gerçekleştirildi. I. Avukatlık Hukuku Konferansı’nın ilk etkinliği 5 Nisan 2011 tarihinde, Türkiye Barolar Birliği ve Ankara Barosu tarafından yapıldı. Konferans, Ankara Barosu Başkanı Av. Metin Feyzioğlu ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. V. Ahsen Coşar’ın konuşmalarıyla açıldı. Ankara’da 5 - 6 Nisan tarihlerinde iki gün boyunca süren dört oturumda; Yunanistan, İtalya, Polonya, İspanya, Fransa, Bulgaristan ve İrlanda olmak üzere 7 ülkeden 8 hukukçu ile iki önemli konu masaya yatırıldı. “Avrupa Birliği’nin Avukatlık Mesleği ile İlgili Direktifleri” ile “Avukatlık Mesleğinde Reklam, Tanıtım ve Sınırları” konularının ele alındığı oturumlara Türkiye’den hukukçular başkanlık yaptı. 6 Nisan 2011 tarihinde, Türkiye Barolar Birliği ve Baromuzun ortak organizasyonu ile Konya Ticaret Odası Konferans Salonu’nda gerçekleşen konferansa ise konuşmacı olarak Andrea Carta ve Maria Slazak katıldı. Programın açılış konuşmasını yapan Konya Barosu Başkanı Avukat Fevzi Kayacan, avukatlık mesleğinin hem toplumsal ağırlığının bulunduğunu hem de serbest bir meslek olduğunu söyledi. Avukatlık bürolarının aynı zamanda bir işletme ancak ticari bir işletme olmadığını belirten Kayacan, bu konferansta avukatların reklam verme boyutunu ve Avrupa’daki uygulamaları gündeme taşıyacaklarını belirtti. Konferansa katılan Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Turgay Bilge ise Türkiye Barolar Birliği’ne bağlı televizyonun internet ortamında yayına başladığını, bu yayınların avukatlık mesleğiyle olumlu bir gelişme olduğunu ifade etti. Adalet ve hukuk mücadelesinin insanın kendisi kadar eski bir mücadele olduğunu, insanların adalete ulaşması için en güvenilir mesleğin avukatlık olduğunu belirtti. Slazak, “Polonya’da Avukatlık Mesleğinde Reklam, Tanıtım ve Pazarlama” konulu konuşmasında, tarihi gelişim, bugünkü uygulamalar ve geleceğe bakış odaklı Polonya ve Avrupa genelindeki uygulamalar hakkında bilgi verdi. Carta ise, Avrupa Birliği ve CCBE Avukatlık Meslek Kuralları hakkında açıklamalarda bulundu. Konferanstan Bazı Notlar: Bilgilendirme dışında reklamın yasak olduğu ülkeler (İtalya, Liechtenstein, Polonya (avukatlar için) Slovakya, Slovenya), Malta gibi reklamın kesinlikle yasak olduğu örnekler, bazı kısıtlamalar ve düzenlemelerle reklama izin verilen ülkeler (Norveç, İsveç, Türkiye, Hollanda) Avrupa genelindeki farklı uygulamaları oluşturmaktadır. Ancak Avrupa genelinde uyulması zorunlu ortak ilke ve kurallarda bulunmaktadır. Avukatlık mesleğinin icrası ile ilgili ortak menfaatlerin korunması, hukukun gelişmesi ve hukukun üstünlüğü ile ilgili uygulamalar bakımından, adaletin yönetimi ve özellikle hukuk alanındaki somut gelişmeler bağlamında, gerek tam, gerek ortak (yedek), gerekse gözlemci üye statüsünde bulunan üye baroları, hukuk alanındaki somut gelişmeler bağlamında; Avrupa’da ve uluslararası düzeyde Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi (CCBE) temsil etmektedir. 1960 yılında kurulan, Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa Ekonomik Bölgesi (AEB) avukatlarının ve avukatlık meslek kurumlarının Avrupa’da resmi temsilciliğini yapan CCBE’ye, TBB 1995 yılında üye olmuştur. CCBE’ye, AB’nin 27 üyesinin tüm ulusal baroları ve hukuk kurumları, Avrupa Ekonomik Bölgesi’nin üç üyesi ( Norveç, Liechtenstein ve İzlanda) ve İsviçre ile birlikte toplam 31 ülke tam üyedir. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Avrupa Konseyi’ne üye ve AB ile üyelik müzakeresi yapan üyelerden Türkiye ve Hırvatistan ise, 2007 yılı itibariyle ortak üye sıfatını kazanmıştır. Avrupa’da “Avukatların Tabi Olduğu Meslek Kuralları” (Code of Conduct for European Lawyers) 28 Ekim 1988’de kabul edilmiştir. Daha sonra üç defa değişikliğe uğramış olup, en son Portekiz, Porto’da 19 Mayıs 2006 tarihinde gerçekleşen genel kurul toplantısında yürürlükteki halini almıştır. Bu meslek kuralları CCBE’ye üye ülkelerin barolarına üye avukatlar için bağlayıcıdır. Bu kurallara Avrupa Birliği, Avrupa Ekonomik Bölgesi ve İsviçre Konfederasyonu, yedek ve gözlemci üye devletler sınırları içinde gerçekleştirdikleri sınır ötesi faaliyetlerinde uymak zorundadırlar. Son olarak ise, CCBE’nin 24 Kasım 2006 tarihinde Brüksel’de yapılan genel kurul toplantısında “Avrupa’da Avukatlık Mesleğine İlişkin Temel İlkeler Tüzüğü” (Charter of Core Principles of The European Legal Profession) kabul edilmiştir. Bu düzenleme ise, meslek kuralları olarak kabul edilmemekle birlikte Avrupa genelindeki bütün avukatlara uygulanması amaçlanmaktadır. Avukatlık mesleği bakımından ulusal ve uluslararası uygulamalar bakımından ortak kabul görmüş ve uygulanan on temel ilkeyi içermektedir. “Avrupa’nın oldukça çeşitli ulusal yasaları arasında doğan sınır ötesi ihtilafların çözümüne yardımcı olacağı için gerekliliği hissedilen bu meslek kuralları, Avrupa Topluluğu içerisinde yer alan avukatların birbirleriyle profesyonel bağlantılarını ve kendi ülkeleri dışında diğer üye ülkelerde çalışan avukatların faaliyetlerini yönetmektedir. Bu meslek kuralları, mesleki bağımsızlık, müvekkil gizliliği, hizmetlerin reklamı ve müvekkillere, mahkemelere ve diğer avukatlara karşı davranışları içeren prensiplerin çatısını oluşturmaktadır. Ayrıca bu kurallar, ulusal yasalar arasında ki farklılıkların giderilmesine yardımcı olup, yasal hizmetlerin sınır ötesi hareketlerini oldukça kolaylaştırmaktadır”. Sonuç olarak, ülkemizin de taraf olarak yükümlülük altına girdiği bu düzenlemelerle, sınır ötesi farklı Avrupa ülkelerinde faaliyet gösterecek meslektaşlarımız hem bu uluslarüstü meslek kurallarına hem tabii oldukları mevzuata hem de faaliyet gösterecekleri ülkelerdeki uygulama ve sınırlamalara uymak zorundadır. Andrea Carta, 1999 yılında Genova Üniversitesi’nden (Università degli Studi di Genova) mezun oldu. 2003 yılında ise, Avrupa Koleji’nde (College of Europe) “Avrupa Hukuku Araştırmaları” üzerine yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Avrupa Birliği Hukuku üzerine uzmanlaştı. 2003 yılından beri, Brüksel merkezli, İç Pazar (hizmetler, kamu alımları, elektronik haberleşme, telif hakları, nakliye, serbest dolaşım, şebeke sanayileri) ile Rekabet (anlaşmalar, istismar dahil AB Hukuku çeşitli alanları ile ilgili hakim durum, birleşme kontrolü), pestisit düzenleme ve teknik yardım konularında çalışan bağımsız iki hukuk firmasında serbest avukatlık yapmaktadır. Avrupa Barolar Konseyi’nde (CCBE; Council of Bars and Law Societies of Europe) İtalyan Barosu Konseyi Temsilciliği görevinde bulunmuştur. Deniz taşımacılığı alanında faaliyet gösteren, Deniz Ekipmanları Avrupa Konseyi’de (EMEC; European Marine Equipment Council) hukuk danışmanıdır. Maria Slazak, Polonya’nın Torun şehrinde bulunan, Nicholaus Copernicus Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Polonya Vergi Hukuku alanındaki yüksek lisans öğrenimini Varşova Ekonomi Üniversitesi’nde tamamladı. Cambridge Üniversitesi’nde İngiliz Hukuku'na Giriş ve Avrupa Birliği Hukuku, Kopenhag’da uluslararası hukuk, Dubli’de şirketler hukuku konularında kurslara, Kanada, Danimarka ve İrlanda’da hukuk firmaları eğitimlerine katıldı. Çok sayıda mesleki seminerde katılımcı ve konuşmacı olarak yer aldı. 1991 yılında Slazak Hukuk Bürosunu kurdu. Polonyalı ve yabancı müvekkillerine özellikle gayrimenkul hukuku, yatırım işlemleri, birleşme ve devralmalar, görüşmeler ve taslak sözleşme hazırlanması gibi alanlarda hukuk hizmeti sunmaktadır. Lehçe, Rusça ve İngilizce bilen Slazak, Kanada ve Amerikan Barolar Birliği üyesidir. Varşova’da Ulusal Ticaret Odası Tahkim Mahkemesi’nde hakem olarak da görev yapmaktadır. Ayrıca bazı uluslararası kuruluşlarda Polonyalı hukuk danışmanlarının temsilcisidir. KAPAK Stj. Av. Ayşegül EROL Konya Barosu Stajyer Avukat Gözüyle Hukuk Fakültesi mezunu olmayı hak ediş ve diploma tahsisiyle sağlanılan sosyal mükâfat çok yüksek olsa da, hukuku meslek edinenler için süreci takip eden ilk yıl mesleki yaşantılarının en zor dönemidir belki de. Eğer meslek seçimi avukatlık olursa teoriyi pratikte görme adına alınan eğitimin kalitesi sorgulanmadan mesleği icra etmeyi daha önceden hak etmiş bir meslek mensubunun gözetiminde STAJ adı altında 1 yıl sürecek son eğitimini almaya başlar bu yeni adayımız. Sürecin başlamasının akabinde stajyer avukat unvanının yanı sıra; hastalanmama, beslenmeme, barınma ihtiyacı duymama gibi birincil dereceden insani ihtiyaçlardan arınma şeklindeki doğaüstü yeteneklere de kavuştuğundan, stajyer avukatın sosyal sağlık güvencesine ve ücretle korunmaya da ihtiyacı yoktur. Yeni mezun olmanın verdiği heyecan ve gururla mesleğe atılan bir stajyerin ne gibi bir ihtiyacı olabilir ki? Hükmü gereği karşı tarafın ( yanında staj yapılan avukat ) hukuk fakültesi mezunu bir iş gücünden karşılıksız menfaat elde etmesine kendisini adamalıdır. Hem de sigortasız ve ücretsiz bir çalışan olarak. Hukukçu olarak bilinen bu meslek adayı artık bütün istek ve taleplerini bir kenara koyarak, Avukatlık Kanunun 23. maddesinde belirtilen “… Stajyer, avukatla birlikte duruşmalara girmek, avukatın mahkemeler ve idari makamlardaki işlerini yapmak, dava dosyaları ve yazışmaları düzenlemek, baroca düzenlenen eğitim çalışmalarına katılmak, baro yönetim kurulunca verilen ve yönetmelikte gösterilecek diğer ödevleri yerine getirmekle yükümlüdür. Stajyerler, meslek kurallarına ve yönetmeliklerde belirlenen esaslara uymak zorundadırlar.’’ Bir stajyer avukat stajının ilk altı ayı olan adliye stajı döneminde ne yapmalıdır? Adliye stajını gün be gün takip ederek dolu dolu mu geçirmeli yoksa geçim kaygısına düşerek bir meslektaşının yanında çalışmaya mı başlamalıdır? Hepiniz ilk okuduğunuzda tabiî ki dolu dolu geçirmeli, duruşmalara girmeli, kalemde dosya incelemeli daha sonra o dosyalarla ilgili hakim veya savcılarla incelemeler yapmalı diyorsunuz değil mi? Ancak mahkemeye gelmemesi söylenen bir stajyerin de maalesef başka çaresi kalmamaktadır. icra etmenin temel taşlarından olan “özgüven unsurunu” kazanmak içinde daha önce kendi yaralarını iyileştirmesi gerekmektedir. Kendi yaralarına merhem olamamış meslektaşlarımız ne yazık ki bu birliğin birer halkası olamamakla birlikte attıkları düğümlerle birliği kendi arasında yaralamaktadır. İlk aşama eğitimde Adalet Sistemimizin yerleşkelerini ve idari işleyişini tanımak adına adliye eğitimleri alınır. Ve aday kendi adına olmasa da işlem ve süreç takibi yapma şansı bulur. Ayrıca staj sürecinin hukuk bürosu ayağında genel kabul görmüş bir eğitim programı olmamakla birlikte; SÜREÇ: Usta- çırak ilişkisi şeklinde, İŞLEYİŞ: Usta temasıyla çiçek açan uzuvlar şeklindedir. Lakin bu konuda tüm şikayetler yersizdir. Bu kadar kısa bir sürede profesyonel bir metot olmaksızın şahsı eğitmenin ve ruhsatlandırmanın ülkemiz bazında en başarılı sonuçlar veren metodu budur. Bahsettiğimiz bu eğitim sürecinin ardından yetkili devlet organlarınca kişiye Avukatlık ünvanı ve ruhsatı tahsis edilir. Artık kuyruk düşmüş, yavrunun uçması için yuvadan atılma vakti gelmiştir. Hakim, savcı ile mahkeme kalemlerindeki görevlilerin avukat stajyerlerinin içinde bulundukları durumu anlayamamaları bir nebze olsun kabul edilebilir. Zira onlar bizimle aynı mesleki kaygıları ve sorunları paylaşmamaktadırlar. Peki ya avukatların stajyerlere karşı içinde bulundukları hal ve hareketler? Sanki bugün yanlarında stajyer çalıştıran meslektaşlarımız geçmişte aynı yolda yürümemiş ve geçmişte staj dönemlerinde yaşadıkları acı tatlı hatıralar ruhsatlarını ellerine aldıkları anda belleklerinden uçmuş gitmiştir. İş ve sosyal çevreniz size her durumda avukat gözüyle baktığını veya sizin artık birer avukat olduğunuzu belirtiyor olsa da, daima “ooo dur bakalım daha yolun başındasın” ifadesi ile kendinize olan güveninizi yaralama çabası devam etmektedir. Elde edilen bu sosyo-ekonomik imkanların sonucunda ilerleyen zamanlarda mesleği Tüm bu yaşarken zor olsa da hatırladıkça tebessüm ettiren sürecin ardından meslek icrası konusunda hiç engeli kalmayan meslek mensubu mesleğin icrasıyla bir çok meslek gurubuna nazaran geçimini sağlamak ve refah düzeyini arttırmak gibi Eğer meslek seçimi avukatlık olursa teoriyi pratikte görme adına alınan eğitimin kalitesi sorgulanmadan mesleği icra etmeyi daha önceden hak etmiş bir meslek mensubunun gözetiminde STAJ adı altında 1 yıl sürecek son eğitimini almaya başlar bu yeni adayımız. temel amaçlara artı olarak meslek hazzı, sosyal tatmin ve sürekli gelişim gibi olanakları elde etmiş olsa da: hata yaparak öğrenme şansının olması, ulvi meslek icrası –kar amaçlı ticaret yapma ilişkisinin toplumumuzdaki karşılığı, fikir üretme – yazılı metinlere bağlı kalma çelişkisi, uç noktada örneklerin klişe hale gelmesi, yadırgamamanın toplumca yadırganması, meslektaşlarla işbirliği- rekabet dengesini kurma zorluğu, gibi sorunlar da ilk akla gelen zorluklardandır. Ayrıca dünyadaki hızlı gelişimin mesleğimize yansıması olarak mevzuata ve işleyişe tam hakim olmak bile mesleki uygulamaları yerine getirmek adına eksik kalmaktadır. Sanayi Devrimi benzetmesi yapabileceğimiz UYAP sistemi ve sonucunda kullanılan Elektronik İmza gibi ürünler de buna örnek gösterilebilir. Hukuk fakültesi sayısının her geçen gün arttığı ülkemizde bugün meslek adı kirlenmekte, insanların bu meslek grubuna olan güvenleri zedelenmektedir. Bunun da nedeni hukuk eğitiminin iyi verilmemesinin yanı sıra staj döneminin de çok verimsiz geçmesi ve bir avukat stajyerinin, stajyere yakışmayacak vasıfsız işlerle uğraşmak zorunda kalıyor olmasındandır. Stajyerler günümüzde adeta hiçbir vasıf gerektirmeyen işler olan takip elemanlarının yaptığı işleri yapmaktadırlar. Unutmamamız gerekiyor ki kendi hakkını arayamayanlar başkasının hakkını arayamazlar. Bu sebeple önce müstakbel meslektaşlarımızın yani kendimizin, birliğimizin haklarını gözeterek işe başlamalıyız. Sonuç Olarak… Sevgili meslektaşlarım, İşte tüm bu ahval ve şerait içinde dahi vazifemiz; tüm meslek mensupları olarak birlik olmak, kanunlarımıza sahip çıkmaktır. O yüzden hepinizi buradan birlik olmaya davet ediyorum. Bilgisiz insan her zaman ve her yerde eğilip bükülmeye mecburdur. Eğilip bükülmeden mesleğimizi icra edebilmek dileği ile… Saygılarımla… SOSYAL GÜVENLİK HUKUKU Av. Oğuzhan TEKİN SGK Başkanlığı Vekili 6111 Sayılı Kanunun Sosyal Güvenlik Hukuku Açısından Değerlendirilmesi, “Torba”dan Çıkanlar Uzun ve tartışmalı bir sürecin ardından 6111 sayılı Kanun, nam-ı diğer “Torba Kanun”, 25.02.2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Gerçekten de Kanun, Kamu alacaklarının yeniden yapılandırılmasından sosyal güvenliğe, yüksek öğretim kurumları öğrencilerine getirilen aftan devlet memurları kanununa kadar pek çok farklı alanda yeni düzenlemeleri ihtiva eden bir torba kanun şeklinde karşımıza çıkmıştır. Biz bu yazımızda, 6111 sayılı Kanun ile getirilen Sosyal Güvenlik Kurumu alacaklarının yapılandırılması ve Kanunun Sosyal Güvenlik Hukuku açısından önemli gördüğümüz bazı bölümlerini değerlendirmeye çalışacağız. 1. Sosyal Güvenlik Kurumu Alacaklarının Yapılandırılması Uzun zamandan beri, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’na prim borcu olan işverenler, esnaf ve sanatkârlar, çiftçiler ve emekli olmayı hak ettiği halde prim borcu nedeniyle emekli olamayan pek çok vatandaşın beklediği borç yapılandırması, 6111 sayılı Kanun ile yürürlüğe konulmak suretiyle, toplumun neredeyse tamamında oluşan bir beklenti karşılanmış oldu. 6111 sayılı Kanun ile Sosyal Güvenlik Kurumuna bağlı tahsil daireleri tarafından 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen ve bu Kanunun yayımlandığı tarihe veya bu Kanunun ilgili hükümlerinde belirtilen sürelerin sonuna kadar tahakkuk ettiği halde ödenmemiş olan; 1) 31/05/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentleri kapsamındaki sigortalılık statülerinden kaynaklanan, 2010 yılı Kasım ayı ve önceki aylara ilişkin; sigorta primi, emeklilik keseneği ve kurum karşılığı, işsizlik sigortası primi, sosyal güvenlik destek primi ile bunlara bağlı gecikme cezası ve gecikme zammı alacakları, 2) 2010 yılı Kasım ayı ve önceki aylara ilişkin ve başvuru tarihi itibarıyla ilgili mevzuatına göre ödenmesi imkanı ortadan kalkmamış isteğe bağlı sigorta primleri ve topluluk sigortası primi ile bunlara bağlı gecikme cezası ve gecikme zammı alacakları, 3) Yaşlılık, emekli aylığı veya malullük aylığı bağlandıktan sonra 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilen sigortalılık statüsü kapsamında sigortalı sayılmasını gerektirir nitelikte çalışması nedeniyle ilgili mevzuatına göre ödenmesi gereken, 2010 yılı Kasım ayı ve önceki aylara ilişkin sosyal güvenlik destek primi ile bunlara bağlı gecikme cezası ve gecikme zammı alacakları, 4) 30/11/2010 tarihine kadar (bu tarih dâhil) bitirilmiş olan özel nitelikteki inşaatlar ile ihale konusu işlere ilişkin yapılan ön değerlendirme, araştırma veya tespit sonucunda bulunan eksik işçilik tutarı üzerinden hesaplanan sigorta primi ile bunlara bağlı gecikme cezası ve gecikme zammı alacakları, 5) 31/12/2010 tarihine kadar (bu tarih dâhil) işlenen fiillere ilişkin olup ilgili kanunları uyarınca uygulanan idari para cezaları ile bunlara bağlı gecikme cezası ve gecikme zammı alacakları, 6) İlgili kanunları gereğince takip edilen 2010 yılı Kasım ayı ve önceki aylara ilişkin; damga vergisi, özel işlem vergisi ve eğitime katkı payı ile bunlara bağlı gecikme zammı alacakları ile, 6183 sayılı Kanun kapsamı dışında kalan Sosyal Güvenlik Kurumunun özel hukuka ilişkin alacaklarından; 1) Sosyal Güvenlik Kurumunun mülkiyetinde olan taşınmazların kiralanmasından kaynaklanan ve vadesi 31/12/2010 tarihi itibarıyla geldiği halde bu Kanunun yayımlandığı tarih itibarıyla ödenmemiş olan kira bedeli asıllarının tamamı ile bu alacaklara ilişkin gecikme zammı ve faiz gibi fer’i alacaklar, 2) İşverenlerin ve üçüncü şahısların, 5510 sayılı Kanunun 14 üncü, 21 inci, 23 üncü, 39 uncu ve 76 ncı maddeleri, 506 sayılı Kanunun mülga 10 uncu, 26 ncı, 27 nci ve 28 inci maddeleri, 1479 sayılı Kanunun mülga 63 üncü maddesi ve 5434 sayılı Kanunun mülga 129 uncu maddesi gereğince iş kazası ve meslek hastalığı, malullük, adi malullük ve ölüm halleri ile genel sağlık sigortalısına ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilere yönelik fiiller nedeniyle ödemekle yükümlü bulundukları her türlü borçları, bir başka deyişle Kurumun rücuen tazminat davalarından kaynaklanan borçlar ile bu borçlara ilişkin kanuni faiz alacakları, 3) Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından fazla veya yersiz olarak ödendiği tespit edilen ve 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı, 2/9/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı, 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı kanunların mülga hükümleri ve 5510 sayılı Kanunun 96 ncı maddesi gereğince tahsil edilmesi gereken gelir ve aylıklara ilişkin borç asılları ile bu borçlara uygulanan kanuni faiz alacakları, Yapılandırma kapsamına alınmış ve bu borçlar bakımından borçlulara ödeme kolaylığı sağlanmıştır. Sosyal Güvenlik Kurumu, torba kanundan yararlanmak için kanunda öngörülen 2 aylık süre içerisinde başvuruda bulunan borçlulara, borç asılları ile bu alacaklara ödeme sürelerinin bittiği tarihlerden bu Kanunun yayımlandığı tarihe kadar geçen süre için TEFE/ÜFE aylık değişim oranları esas alınarak hesaplanacak tutarın, Kanunda belirtilen süre ve şekilde ödenmesi halinde, bu alacaklara uygulanan gecikme cezası, gecikme zammı ve kanuni faiz gibi fer’i alacaklarının tamamının tahsilinden vazgeçmektedir. Bu şekilde, peşin ödemelerde fer’i alacaklar yönüyle % 60’lara varan indirimler söz konusu olabilmektedir. Yine 2’şer aylık taksit dönemlerinde (18 taksit) 36 aya varan taksit imkanı da söz konusudur. Borcun taksitle ödenmek istenmesi halinde, bir ay SGK prim borçları, diğer ay ise vergi ve kanun kapsamındaki diğer borçlar olmak üzere dönüşümlü taksit ödemesi uygulaması benimsenmiş olup, taksit sayısına göre % 5 - % 15 arasında ilave tecil faizi alınması kabul edilmiştir. Kanun, idari para cezaları için ayrık bir düzenleme benimsemiştir. Buna göre, 31/12/2010 tarihine kadar (bu tarih dâhil) işlenen fiillere ilişkin olup bu Kanunun yayımlandığı tarihten önce kesinleştiği halde bu Kanunun yayımlandığı tarih itibarıyla ödenmemiş olan idari para cezası asıllarının % 50’si ile bu tutara ödeme sürelerinin bittiği tarihlerden bu Kanunun yayımlandığı tarihe kadar geçen süre için TEFE/ÜFE aylık değişim oranları esas alınarak hesaplanacak tutarın, bu Kanunda belirtilen süre ve şekilde ödenmesi halinde idari para cezası asıllarının kalan % 50’si ile idari para cezasına uygulanan gecikme cezası ve gecikme zammı gibi fer’i alacaklarının tamamının tahsilinden vazgeçilmektedir. Bu durumda idari para cezalarında borç aslının % 50’ si kadar bir borç silme söz konusu olmaktadır. Yine kesinleşmemiş yani Kanunun yayımlandığı tarihi izleyen ikinci ayın sonuna kadar tahakkuk ettiği halde dava safhasında veya dava açma süresi sona ermemiş olan idari para cezası asıllarının % 25’i ile bu tutara ödeme sürelerinin bittiği tarihlerden bu Kanunun yayımlandığı tarihe kadar geçen süre için TEFE/ÜFE aylık değişim oranları esas alınarak hesaplanacak tutarın bu Kanunda belirtilen süre ve şekilde ödenmesi halinde, idari para cezası asıllarının kalan % 75’i ile idari para cezasına uygulanan gecikme cezası ve gecikme zammı gibi fer’i alacakların tamamının tahsilinden vazgeçilir. Bu son durumda da borç aslının % 75’ i kadar bir borç silme söz konusu olmaktadır. Yine yapılandırma kapsamına giren alacakların anaparası Kanunun yürürlüğe girmesinden önce ödenmiş ise, kanuni faiz ve gecikme zammı gibi bakiye fer’i borçların % 40’ının ödenmesi halinde % 60’ının tahsilinden vazgeçilecektir. Kanundan yararlanılarak ödenecek alacaklarla ilgili olarak, tatbik edilen hacizler, yapılan ödemeler nispetinde kaldırılır ve buna isabet eden teminatlar iade edilir. Kuruma olan prim borçlarının taksitler halinde ödenmesi halinde, mevcut haciz ve teminatlar ödeme nispetinde serbest bırakılacaktır. Yine Torba Kanun ile daha önceki borç yapılandırmalarına başvurmakla, yapılandırma şartlarını uymadıkları için anlaşmaları bozulanlar da, yapılandırma dışı kalan borçları bakımından kapsama alınmaktadır. Torba Kanun hükümlerinden yararlanmak isteyen borçluların, Kanunun yayımlandığı tarihi izleyen ikinci ayın sonuna kadar Sosyal Güvenlik Kurumu’nun ilgili Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü veya Merkez Müdürlüğü’ne başvurmaları gerekmektedir. Bakanlar Kurulu, başvuru ve ilk taksit ödeme sürelerini 1 ay uzatmaya yetkili kılınmıştır. Kurum, prim borçlarını yapılandırma talebinde bulunan ve mevcut borcunu ödemesi halinde emekli olabilecek durumdaki vatandaşlara kolaylık sağlamak amacıyla, Ziraat Bankası ile protokol yaparak borcun ödenmesi amacıyla kredi kullanma imkanı da sağlamıştır. Böylece vatandaşlar, 60 aya kadar taksit ödemeli kredi imkanı ile borçlarını peşin olarak ödeyebilmekte ve emekli olmaya hak kazanmakta, bağlanan maaşlarından da kredi taksitlerini ödeyebilmektedir. Torba Kanun hükümlerinden yararlanmak üzere başvuruda bulunan ve ilgili maddeler uyarınca dava açmamaları veya açılan davalardan vazgeçmeleri gereken borçluların, bu Kanun hükümlerinden yararlanabilmeleri için ilgili maddelerde belirlenen başvuru sürelerinde, yazılı olarak bu iradelerini belirtmeleri yani davalarından feragat etmeleri gerekmektedir. Başvuruda bulunan ve açtıkları davalardan vazgeçen borçluların bu ihtilaflarıyla ilgili olarak bu Kanunun yayımlandığı tarihten sonra tebliğ edilen kararlar uyarınca işlem yapılmaz ve bu kararlar ile Kurum aleyhine hükmedilmiş yargılama giderleri ve vekâlet ücreti bulunması halinde bunlar talep edilemez. Kanuna göre ödenmesi gereken taksitlerden; bir takvim yılında iki veya daha az taksitin, süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi halinde, ödenmeyen veya eksik ödenen taksit tutarlarının son taksiti izleyen ayın sonuna kadar, gecikilen her ay ve kesri için 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesine göre belirlenen gecikme zammı oranında hesaplanacak geç ödeme zammı ile birlikte ödenmesi şartıyla bu Kanun hükümlerinden yararlanılır. Süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitlerin belirtilen şekilde de ödenmemesi veya bir takvim yılında ikiden fazla taksitin süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi halinde, bu Kanun hükümlerinden yararlanma hakkı kaybedilmektedir. 2. Prim Borcu Bulunan BağKur Sigortalılarının Sağlık Yardımlarından Yararlanması Torba Kanun ile getirilen kolaylıklardan biri de, prim borcunu taksitlendiren ve taksitlerini düzenli olarak ödeyen BağKur sigortalılarına Kurum tarafından sağlık hizmeti verilmesidir. Torba Kanun’dan önceki dönemde, Bağ-Kur kapsamında sigortalı bulunan kişiler ve bunların bakmakla yükümlü oldukları hak sahipleri, prim borçları bulunmaması halinde Kurumun sağlık hizmetlerinden yararlanabiliyorlardı. Prim borcu bulunanlar ise, sağlık hizmetlerinden yararlanamıyordu. Kanuna göre ödenmesi gereken taksitlerden; bir takvim yılında iki veya daha az taksitin, süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi halinde, ödenmeyen veya eksik ödenen taksit tutarlarının son taksiti izleyen ayın sonuna kadar, gecikilen her ay ve kesri için 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesine göre belirlenen gecikme zammı oranında hesaplanacak geç ödeme zammı ile birlikte ödenmesi şartıyla bu Kanun hükümlerinden yararlanılır. Süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitlerin belirtilen şekilde de ödenmemesi veya bir takvim yılında ikiden fazla taksitin süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi halinde, bu Kanun hükümlerinden yararlanma hakkı kaybedilmektedir. 6111 Sayılı Kanunun 17. maddesinin 13. fıkrası ile 5510 sayılı Kanunun 4. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında bulunan sigortalılar, yani BağKur sigortalıları, bu Kanun kapsamındaki borçlarını yapılandırmaları halinde, yapılandırılan borç haricinde altmış günden fazla prim ve prime ilişkin borçlarının bulunmaması veya altmış günden fazla prim ve prime ilişkin borçları bulunmakla birlikte bu borçlarını ilgili kanunlara göre taksitlendirmiş veya yapılandırmış olup ödeme yükümlülüklerini de yerine getiriyor olmaları kaydıyla, bu Kanuna göre yapılandırılan borçlarının bir taksitini tam olarak ödemelerinden itibaren hak sahipleri de dâhil genel sağlık sigortasından yararlanmaya başlatılacaktır. olmuştur. Ancak mülga 506, 1479, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlara göre sigortalı olmuş kişilerin, emeklilik işlemleri bakımından kazanılmış hakları korunarak her bir Kurum sigortalısına emeklilikleri yönünden eski mevzuatlarındaki statülerinin uygulanması benimsenmiştir. Bu durumda farklı Kurumsal statülerin sosyal güvenlik reformundan sonra da uygulanması ve bunların bazı durumlarda çakışması söz konusu olmuştur. 3. Sigortalılık Statülerinin Çakışması ve Uygulamaya Esas Alınacak Sigortalılık Statüsü Sorunu Bilindiği üzere 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesi ile birlikte SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı, SGK çatısı altında birleştirilmiş ve bu üç Kurumun sigortalıları da bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren SGK sigortalısı Torba Kanunun yayımlanmasından önce 5510 sayılı Kanunun 53. maddesinin birinci fıkrasına göre, farklı sosyal güvenlik statülerinin çakışması durumu şöyle düzenlenmekteydi: “Sigortalının, 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentlerinde yer alan sigortalılık hallerinden birden fazlasına aynı anda tabi olmasını gerektirecek şekilde çalışması halinde; öncelikle aynı maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında, (c) bendi kapsamında çalışması yoksa ilk önce başlayan sigortalılık ilişkisi esas alınarak sigortalı sayılır.” Buna göre özellikle BağKur ve SSK sigortalılık hallerinin çakışması durumunda, örnek olarak bir kişinin hem bir limited şirket ortağı olarak Bağ-Kur’ lu ve hem de hizmet akdine tabi olarak bir işveren yanında çalışarak SSK’ lı olması halinde, önce başlayan statü hangisi ise, bu süreye ilişkin olarak o statü kapsamında sigortalılığı değerlendirilecek ve emeklilik işlemleri de o mevzuata göre yapılacaktır. Bu durumda kişi Bağ-Kur’lu sayılırsa BağKur mevzuatına göre 9000 prim ödeme gün sayısı üzerinden emekli olabilecekken, SSK’ lı sayılırsa 5000-7200 prim ödeme gün sayısı üzerinden ve daha erken bir tarihte emekli olabilecektir. İşte Torba Kanun ile birlikte bu hükümde değişiklik yapılarak, farklı sigortalılık statülerinin çakışması halinde hangi statünün uygulamaya esas alınacağına artık sigortalının kendisi karar verecektir. 6111 sayılı Kanunun 33. maddesi ile getirilen yeni düzenlemeye göre, “Sigortalının 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde yer alan sigortalılık statüleri ile (c) bendinde yer alan sigortalılık statüsüne aynı anda tabi olacak şekilde Kanun kapsamına girmesi halinde öncelikle aynı maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında, (a) ve (b) bentlerinde yer alan sigortalılık statülerine tabi olacak şekilde Kanun kapsamına girmesi halinde ise aynı maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalı sayılır. Ancak, sigortalılık hallerinin çakışması nedeniyle Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalılığı esas alınanlar, yazılı talepte bulunmak ve Kanunun 82 nci maddesine göre belirlenen prime esas kazanç alt sınırı ve üst sınırına ilişkin hükümler saklı olmak kaydıyla, esas alınmayan sigortalılık statüsü kapsamında talep tarihinden itibaren prim ödeyebilirler. Bu şekilde ödenen primler; iş kazası ve meslek hastalığı sigortasından sağlanan haklar yönünden, Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında sigortalılık statüsünde, kısa vadeli sigorta kollarından sağlanan diğer yardımlar ile uzun vadeli sigorta kollarından sağlanan yardımlar yönünden ise Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sigortalılık statüsünde değerlendirilir.” Buna göre, SSK’ lı ve Bağ-Kur’lu olmayı gerektiren çalışmaların çakışması halinde sigortalının lehine olacak şekilde SSK sigortalılık statüsü esas alınmakta, şayet sigortalı yazılı olarak talepte bulunursa esas alınmayan sigortalılık statüsüne göre de prim ödeyebilmektedir. Bu son halde dahi uzun vadeli sigorta kolları bakımından, yani emeklilik işlemleri bakımından sigortalı yine lehe olan SSK statüsüne tabi tutulmaktadır. Kanunun getirdiği bu yenilik sayesinde, sigortalılık statülerinin çakışması halinde sigortalılar aleyhine olabilen bir durum da çözüme kavuşturulmuştur. 4. Stajyer Avukatların Genel Sağlık Sigortası Kapsamına Alınması 6111 sayılı Kanun’un 34. maddesi ile 1136 sayılı Avukatlık Kanunu uyarınca avukatlık stajı yapmakta olanlardan 5510 sayılı Kanuna göre genel sağlık sigortalısı veya bakmakla yükümlü olunan kişi durumunda olmayanlar, staj süresi ile sınırlı olmak üzere genel sağlık sigortalısı sayılmıştır. Bu şekilde genel sağlık sigortalısı sayılanların genel sağlık sigortası primleri 5510 sayılı Kanunun 82. maddesine göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının otuz günlük tutarının % 6'sıdır. Bu primler Türkiye Barolar Birliği tarafından ödenecektir. Kanunun getirdiği bu önemli yenilik sayesinde, staj döneminde herhangi bir sosyal güvenlikleri bulunmayan stajyer avukatlar, Kurumun sunduğu sağlık hizmetlerinden faydalanabilecektir. 5. Tarım veya Orman İşlerinde Hizmet Akdiyle Süreksiz Olarak Çalışanların Sigortalılığı Sosyal Güvenlik Reformundan önceki dönemde, 2925 sayılı Kanun ile özel bir sigortalılık statüsü verilen tarım ve orman işlerinde hizmet akdiyle süreksiz olarak çalışanların sigortalılığı, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesi ile birlikte son bulmuş idi. 5510 sayılı Kanunda önceden 2925 sayılı Kanun ile düzenlenen bu statüye yer verilmemiş ve bu kişiler hizmet akdine bağlı olarak Kanunun 4. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi kapsamında yani normal SSK sigortalısı olarak değerlendirilmiş, bunun yanında önceki Kanun döneminde tescilleri yapılmış tarım sigortalılarının kazanılmış hakları korunmuş ve bunlar eskisi gibi aynı statüden yararlanmaya devam etmişlerdi. Torba Kanunun 51. maddesi ile 5510 sayılı Kanuna eklenen Ek 5. madde ile bu sigortalılık statüsü 2925 sayılı Kanun paralelinde yeniden düzenlenmiş ve bu sigortalılık statüsünün uygulanma esasları bu maddede düzenlenmiştir. Böylece 5510 sayılı Kanundaki önemli bir eksiklik daha giderilmiştir. Getirilen yeni düzenlemeye göre, 5510 sayılı Kanunun 4. maddesi ile isteğe bağlı sigortalılık hükümleri ve 506 sayılı Kanunun geçici 20. maddesi kapsamında sigortalı olmayan, kendi sigortalılıklarından dolayı bu kanunlara göre gelir veya aylık almayan ve 18 yaşını doldurmuş olanlardan; tarım veya orman işlerinde hizmet akdiyle süreksiz olarak çalışanlar, örneği Kurumca hazırlanan ve Kurumca belirlenen ilgili muhtarlık, birlik, kuruluş, il veya ilçe tarım müdürlükleri tarafından usulüne uygun olarak düzenlenip onaylanmış belgeleri ile talepte bulundukları tarihten itibaren sigortalı sayılırlar. Bu şekilde tescili yapılan tarım veya orman işlerinde hizmet akdiyle süreksiz olarak çalışanlar, 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi (SSK) kapsamında sigortalı sayılırlar. Bunlar hakkında bu Kanunun kısa vadeli sigorta kolları bakımından yalnızca iş kazası ve 6111 sayılı Kanun’un 34. maddesi ile 1136 sayılı Avukatlık Kanunu uyarınca avukatlık stajı yapmakta olanlardan 5510 sayılı Kanuna göre genel sağlık sigortalısı veya bakmakla yükümlü olunan kişi durumunda olmayanlar, staj süresi ile sınırlı olmak üzere genel sağlık sigortalısı sayılmıştır. Bu şekilde genel sağlık sigortalısı sayılanların genel sağlık sigortası primleri 5510 sayılı Kanunun 82. maddesine göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının otuz günlük tutarının % 6'sıdır. Bu primler Türkiye Barolar Birliği tarafından ödenecektir. meslek hastalığı sigortası, uzun vadeli sigorta kolları yönünden malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası ile genel sağlık sigortası hükümleri uygulanır. Yani bu sigortalılar, prim borcu bulunmaması veya taksitlendirilmiş ve taksitlerin düzenli ödeniyor olması kaydıyla Kurumun sağlık hizmetlerinden de faydalanabilmektedir. Bu madde kapsamındaki sigortalılık; 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendinin (4) numaralı alt bendi dâhil olmak üzere 4 üncü maddeye istinaden sigortalı olarak çalışmaya başlayanların çalışmaya başladıkları tarihten, sigortalılıklarını sona erdirme talebinde bulunanların talep tarihinden, prim borcu bulunanlardan talepte bulunanların primi ödenmiş son günden, gelir ya da aylık talebinde bulunanların aylığa hak kazanmış olmak şartıyla talep tarihinden ve ölen sigortalının ölüm tarihinden itibaren sona erer. 4 üncü madde kapsamındaki çalışmanın sona ermesi halinde, bu madde kapsamındaki çalışmasının devam etmesi kaydıyla çalışmanın sona erdiği tarihi takip eden günden itibaren bu madde kapsamındaki sigortalılıkları kendiliğinden başlar. 6. Usta Öğreticilere Borçlanma İmkanı Torba Kanunun getirdiği bir diğer imkan da, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı eğitim kurumlarında ek ders ücreti karşılığı çalışmış uzman ve usta öğreticilerin bu çalışmaları sırasında, ay içinde 30 günden eksik kalan sürelerini geçmişe dönük olarak borçlanmak suretiyle bu süreleri sigortalılık süresi olarak değerlendirebilmeleridir. 6111 sayılı Kanunun 52. maddesi ile 5510 sayılı Kanuna eklenen geçici 31. maddeye göre, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı her derece ve türdeki örgün ve yaygın eğitim kurumlarında ek ders ücreti karşılığında ilgili mevzuatı çerçevesinde uzman ve usta öğretici olarak çalıştırılanlar, bu durumlarını milli eğitim il veya ilçe müdürlüklerince belgelendirmeleri kaydıyla, bu maddenin yürürlük tarihinden önceki bu çalışmalarından dolayı ay içinde 30 günden eksik kalan sürelerini 41 inci madde esaslarına göre kendileri veya hak sahipleri borçlanabilirler. Borçlanılan bu süreler 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi (SSK) kapsamında sigortalılık süresi sayılır. Bu madde ile söz konusu durumda bulunup da emekli olabilmek için yeterli prim ödeme gün sayısına sahip olmayan kişiler, bu imkandan faydalanarak kazandıkları günler sayesinde emekli olabilecektir. 7. Sıkıyönetim Mağdurlarına Borçlanma İmkanı Torba Kanun, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi sonrasında Sıkıyönetim Mahkemelerince mağdur duruma düşürülenlere de yeni bir borçlanma imkanı sağlamaktadır. Kanuna göre, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri için kendilerinin ya da hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, talep tarihinde 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının % 32’si üzerinden hesaplanacak primlerinin; bu durumlarından dolayı dava açıp tazminat alanların borcun tebliğ tarihinden itibaren altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince, tazminat almamış olanların ise Hazinece ödenmesi suretiyle borçlandırılacaktır. Bu şekilde borçlanılan süreler Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi (SSK) kapsamında prim ödeme gün sayısı olarak değerlendirilecektir. Ancak, sigortalılık başlangıç tarihinden önceki borçlanılan süreler sigortalılık başlangıç tarihini geriye götürmeyecektir. 5434 sayılı Kanuna tabi çalışmakta iken 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinin görev alanına giren suçlar nedeniyle yakalanan veya tutuklananlardan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilenlerin, herhangi bir nedenle hizmet sayılmayan gözaltında veya tutuklulukta geçen süreleri, kendileri veya hak sahiplerinin bu durumlarını belgeleyerek bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içerisinde talepte bulunması kaydıyla, gözaltına alındığı veya tutuklandığı tarihteki emeklilik keseneğine esas aylık derece ve kademesinin talep tarihindeki katsayılar ve emeklilik keseneğine esas aylığın hesabına ait diğer unsurlar ile kesenek ve karşılık oranları esas alınmak suretiyle hesaplanacak borçlanma tutarının altı ay içerisinde kendilerince veya hak sahiplerince ödenmesi halinde hizmet sürelerine eklenecektir. 8. Trafik Kazalarında Yeni Dönem Torba Kanundan önceki dönemde, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 8. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi hükmüne göre, üniversitelere bağlı hastaneler ve diğer bütün resmi ve özel sağlık kurum ve kuruluşları, acil olarak kendilerine getirilen trafik kazası geçirmiş kişilere, Sağlık Bakanlığı tarifesini uygulamak suretiyle, vermiş oldukları hizmetlerin bedelinin tamamını yükümlü sigorta şirketlerinden tahsil etmekteydi. Sağlık Bakanlığı bu görevlerin yerine getirilmesi ile ilgili olarak; verilen hizmetlerin bedellerini yükümlü sigorta şirketlerinden tahsil etmek için Maliye Bakanlığı’nın görüşünü alarak döner sermaye saymanlığı kurmuş, bu amaçla döner sermaye saymanlığı tarafından tahsil edilen gelirin tamamı, Sağlık Bakanlığı’nca yapılacak görevlerin yerine getirilmesinde kullanılmaktaydı. Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan harcamaların tamamı, Sağlık Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi’ne 8 iş günü içinde yükümlü sigorta şirketlerince ödenirdi. Sigorta şirketleri, zorunlu mali sorumluluk sigortası geçerli teminat limitleri ve şartları dahilinde ödemekle yükümlü bulundukları tutarı aşan kısım için Garanti Fonu’na başvurmaktaydı. Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte, trafik kazaları nedeniyle yapılan bütün iyileştirici sağlık hizmet bedelleri, kazazedenin sosyal güvencesi bulunup bulunmadığına bakılmaksızın Sosyal Güvenlik Kurumunca karşılanacaktır. Gerçekten de, Torba Kanunun 58. maddesi ile 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 8. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinin son üç paragrafı yürürlükten kaldırılmış ve 59. maddesi ile de 2918 sayılı Kanunun 98. Maddesi tamamen değiştirilmiştir. “Sağlık Hizmet Bedellerinin Ödenmesi” başlıklı yeni 98. maddeye göre; “Trafik kazaları sebebiyle üniversitelere bağlı hastaneler ve diğer bütün resmî ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarının sundukları sağlık hizmet bedelleri, kazazedenin sosyal güvencesi olup olmadığına bakılmaksızın Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanır. Trafik kazalarına sağlık teminatı sağlayan zorunlu sigortalarda; sigorta şirketlerince yazılan primlerin ve Güvence Hesabınca tahsil edilen katkı paylarının % 15’ini aşmamak üzere, münhasıran bu teminatın karşılığı olarak Hazine Müsteşarlığınca sigortacılık ilkeleri çerçevesinde maktu veya nispi olarak belirlenen tutarın tamamı sigorta şirketleri ve 3/6/2007 tarihli ve 5684 sayılı Sigortacılık Kanununun 14 üncü maddesinde düzenlenen durumlar için Güvence Hesabı tarafından Sosyal Güvenlik Kurumuna aktarılır. Söz konusu tutar, ilgili sigorta şirketleri için sigortacılık ilkelerine göre ayrı ayrı belirlenebilir. Aktarım ile sigorta şirketlerinin ve Güvence Hesabının bu teminat kapsamındaki yükümlülükleri sona erer. Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu söz konusu tutarı % 50’sine kadar artırmaya veya azaltmaya yetkilidir. Bu madde çerçevesinde sigorta şirketleri ve Güvence Hesabı tarafından ödenecek meblağın süresinde ödenmemesi halinde 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Kanunun 89 uncu maddesinin ikinci fıkrası uygulanır. Sigorta şirketleri ve Güvence Hesabından Sosyal Güvenlik Kurumuna aktarılacak meblağın belirlenmesi ve ödenmesi ile sağlık hizmetleri için teminat sağlanan sigortaların tespiti ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esaslar Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumunun görüşü alınarak Hazine Müsteşarlığınca belirlenir. Trafik kazası sebebiyle Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kurumlarınca gerçekleştirilen tedavi giderleri bakımından, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından Sağlık Bakanlığına yapılacak ödemeye ilişkin usul ve esaslar Sosyal Güvenlik Kurumu ve Sağlık Bakanlığı tarafından ayrıca belirlenir.” Kanun bu şekilde konuyu etraflıca düzenledikten sonra bir geçici madde ile yürürlük tarihi olan 25.02.2011 tarihinden önceki dönemde gerçekleşen trafik kazalarında yapılan sağlık hizmet bedellerinin de ek bir fon karşılığında Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından üstlenmesini öngörmüştür. 6111 sayılı Kanunun Geçici 1. maddesine göre, “Bu Kanunun yayımlandığı tarihten önce Torba Kanunla devlete borcu bulunduğu için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun çerçevesinde takibe muhatap olan borçlulara yurt dışına çıkış yasağı konulması uygulaması da kaldırılmış oldu. 6111 sayılı Kanunun 165. maddesi ile 6183 sayılı Kanunun “Yurt dışı çıkış tahdidi” başlıklı 36/A maddesi yürürlükten kaldırılarak, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ve Gümrük Kanunu çerçevesinde devlete yüz bin liranın üzerinde ve teminat altına alınmamış durumda borcu bulunan vatandaşlara uygulanan yurt dışı çıkış tahdidi uygulamasına da son verilmiş oldu. meydana gelen trafik kazaları nedeniyle sunulan sağlık hizmet bedelleri Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanır. Söz konusu sağlık hizmet bedelleri için bu Kanunun 59 uncu maddesine göre belirlenen tutarın % 20’sinden fazla olmamak üzere belirlenecek tutarın üç yıl süreyle ayrıca aktarılmasıyla anılan dönem için ilgili sigorta şirketleri ve Güvence Hesabının yükümlülükleri sona erer. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumunun görüşü alınarak Hazine Müsteşarlığınca belirlenir. Bu Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren altı ay içinde Sağlık Bakanlığı Trafik Hizmetleri Döner Sermaye İşletme Müdürlüğünün trafik kazalarından kaynaklanan tedavi giderlerinin tahsili için kurduğu sistem mevcut haliyle Sosyal Güvenlik Kurumuna devredilir. Trafik Hizmetleri Döner Sermaye İşletme Müdürlüğünün tasfiyesine ilişkin iş ve işlemler aynı tarih itibarıyla Sağlık Bakanlığınca gerçekleştirilir.” Bu son hükümle birlikte trafik kazaları nedeniyle Sosyal Güvenlik Kurumunca yapılan sağlık hizmet bedelleri bakımından, kazalarda kusuru bulunan kişiler ve sigorta şirketleri ile Güvence Hesabı, sorumluluktan kurtulmuş bulunmaktadır. Bu uygulama ile sosyal güvencesi olsun olmasın bütün vatandaşların ücretsiz sağlık hizmeti alması sağlanarak sosyal devlet olma yolunda önemli bir adım atılmış ve Sosyal Güvenlik Kurumu, söz konusu masrafları trafik kazalarında kusuru bulunan kişiler ile sigorta şirketleri ve Güvence Hesabına rücu etmek için yürütmekte olduğu idari ve adli iş yükünden kurtulmuştur. Bu kapsamda her yıl binlerce dava açılmasının önüne geçilerek mahkemelerin de iş yükü azaltılmıştır. Trafik kazaları sonucunda kazazede sigortalılara ödenen ve halk arasında “rapor parası” olarak bilinen geçici iş göremezlik ödenekleri ile trafik iş kazalarında sigortalıya ya da vefatı halinde hak sahiplerine bağlanan sürekli iş göremezlik gelirleri ile cenaze yardımı ödenekleri kapsam dışında bırakılmış olmakla, ihtilafların tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmamıştır. Hukuki ihtilafların ve davaların sayısının azaltılması bakımında özellikle geçici iş göremezlik ödeneklerinin de bu kapsama alınarak Kurumca karşılanması son derece faydalı olacaktır. 9. Yurt Dışına Çıkış Yasağı Kaldırıldı Torba Kanunla devlete borcu bulunduğu için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun çerçevesinde takibe muhatap olan borçlulara yurt dışına çıkış yasağı konulması uygulaması da kaldırılmış oldu. 6111 sayılı Kanunun 165. maddesi ile 6183 sayılı Kanunun “Yurt dışı çıkış tahdidi” başlıklı 36/A maddesi yürürlükten kaldırılarak, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ve Gümrük Kanunu çerçevesinde devlete yüz bin liranın üzerinde ve teminat altına alınmamış durumda borcu bulunan vatandaşlara uygulanan yurt dışı çıkış tahdidi uygulamasına da son verilmiş oldu. Son Söz 6111 sayılı Kanunun, sosyal güvenlik açısından değerlendirmesini yaptığımız bu yazımızla, “Torba”dan vatandaş lehine pek çok değişiklik ve yeniliklerin çıktığını görüyoruz. Sosyal devlet olma yolunda yapılan bu iyileştirmeler son derece sevindiricidir. Umulur ki “Hukukun Üstünlüğü” çerçevesinde devletinden çok şey bekleyen ve her şeyin en iyisine layık olan milletimiz, beklentilerinin karşılığını almaya devam eder. İŞ HUKUKU Av. Derya ATEŞ Konya Barosu Fazla Çalışmanın Belirlenmesi ve İspatı Fazla Çalışma; Kanunda yazılı koşullar çerçevesinde haftalık 45 saati aşan çalışmalardır. (İş K. Md. 41/ I, FÇY. Md. 3/a) Fazla Sürelerle Çalışma; Haftalık çalışma süresinin sözleşmelerle 45 saatin altında belirlendiği durumlarda bu çalışma süresini aşan ve 45 saate kadar yapılan çalışmalardır. .(İş K. Md. 41/ III, FÇY. Md. 3/b) Özellikle küçük çaplı işletmelerde ve Toplu İş Sözleşmesi uygulanmayan işyerlerinde işverenler keyfi olarak hukuka aykırı fazla çalışma yaptırmaktadır. Ülkemizdeki işsizlik sorununun ciddi boyutlarda olması da işçiyi işveren karşısında bu tür isteklere boyun eğmek mecburiyetinde bırakmaktadır. Fazla çalışma ücretinin ödenmemesi durumunda işçinin; iş görmeden kaçınması, haklı sebeple fesih ve ücreti dava yoluyla talep hakkı vardır. İşveren açısından da; ücretin ödenmemesi halinde idari para cezası yaptırımı söz konusu olur. Ancak uygulamada görüldüğü üzere; iş sözleşmesinin başka sebeplerle feshinden sonra işçi, fazla çalışma ücretini talep etme gücünü kendinde bulmaktadır. Böyle bir durumda işçinin maddi kayıpları da büyük olmaktadır. Bunun sebebi ise ücret alacağının beş yıllık zamanaşımına tabi olması, ispat güçlüğü ve haklılığını dava yoluyla kanıtlayan işçinin hakkını talep edecek şirketin varlığını sürdürmemesidir. İşçilerin işlemiş olan fazla çalışma ve fazla sürelerle çalışma ücretleri normal çalışmalarına ait ücretlerle birlikte, 4857 sayılı İş Kanununun 32 ve 34 üncü maddeleri uyarınca ödenir.(FÇY. Md. 10) Ücreti ödeme gününden itibaren yirmi gün içinde mücbir bir neden dışında ödenmez ise işçi iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Bu nedenle kişisel kararlarına dayanarak iş görme borcunu yerine getirmemeleri sayısal olarak toplu bir nitelik kazansa dahi grev olarak nitelendirilemez. (İş K. Md. 34) Bu bağlamda işçinin iş görme borcundan kaçınma hakkını kullanması durumunda ücrete hak kazanıp kazanmayacağı tartışma konusudur. Her ne kadar işverenin alacaklı temerrüdünde olduğu düşünülerek, işçinin BK. Madde 325 uyarınca ücrete hak kazandığı kabul edilse de, burada işverenin alacaklı temerrüdünde olup olmadığı tartışılabilir niteliktedir. Bununla birlikte, ücretin ödenmesine engel olan mücbir bir sebep olmasa bile 20 gün sonra ancak bu hakka sahip olan işçinin, birde kaçındığı süre için ücrete hak kazanmadığını kabul etmek hakkaniyete aykırı olmanın yanı sıra, işçinin bu hakkını kullanmasına neredeyse imkânsız hale getirecek niteliktedir. Kanunun madde 34/ II hükmünde yer alan, yeni işçi alma ve işin başkalarına yaptırılması konusundaki yasaklara aykırı davranılmasının idari bir yaptırımı da yoktur. Ayrıca bu düzenlemenin, işverenler tarafından işçileri ücretsiz izne çıkarma yolu olarak kullanılabilme ihtimali de vardır. Çalışmadıkları süre içinde ücrete hak kazanacakları yönündeki ifadenin kanuna alınmamış olması gerçekten isabetsiz olmuştur. Bu nedenle bu yönde bir düzenlemenin kanunda yer alması, hem işçinin bu hakkını kullanmasını işlevsel hale getirecek, hem de hakkaniyete uygun bir sonuç ortaya çıkacaktır (1). Ücretin ödenmemesi durumunda İş k. 24/e bendi gereği işçinin, sözleşmesine haklı nedenle derhal fesih hakkı vardır (2). Ücret alacaklarında zamanaşımı süresi beş yıldır (İş K 32/7) (3). Gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanır. (İş K. 34/I). Eğer işçi tarafından işveren daha önce temerrüde düşünülmediyse, dava açıldığı tarihten itibaren faiz hesaplanır. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 05.02.2009 tarih, 2007/34172 E., 2009/1678 K sayılı kararına göre; fazla çalışma alacakları, ulusal bayram-genel tatil günleri ve hafta tatili alacakları beş yıllık zamanaşımına tabidir. Bu durumda ıslahla talep edilen miktarlara hasredilmek üzere ıslah tarihinden geriye doğru son beş yıl içinde oluşan fazla çalışma, ulusal bayramgenel tatil ve hafta tatili alacaklarının hüküm altına alınması gerekirken, mahkemece ıslaha karşı yapılan zamanaşımı def’i nazara alınmadan söz konusu isteklerin tamamına hükmedilmesi hatalıdır (4). Fazla Çalışma Ücretinin Ödendiğinin İspatı ‘İşveren işyerinde veya bankaya yaptığı ödemelerde işçiye ücret hesabını gösterir imzalı ya da işyerinin özel işaretini taşıyan bir pusula vermek zorundadır. Bu pusulada ödemenin günü, ilişkin olduğu dönem ile fazla çalışma, hafta tatili, bayram ve genel tatil ücretleri gibi asıl ücrete yapılan her çeşit eklemeler tutarının ve vergi, sigorta primi, avans mahsubu, nafaka ve icra gibi her çeşit kesintilerin ayrı ayrı gösterilmesi gerekir.’(İş K. Md. 37) ‘İşveren, fazla çalışma fazla sürelerle çalışma yaptırdığı işçilerin bu çalışma saatlerini gösteren bir belge düzenlemek, imzalı bir nüshasını işçinin özlük dosyasında saklamak zorundadır.’ (FÇY md. 10) Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 09.03.2009 tarih, 2007/38764 E., 2009/6112 K. Sayılı kararında fazla çalışmanın ispatı konusunu detaylı olarak açıklamıştır. ‘Fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi norm kuramı uyarınca bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Ücret bordrolarına ilişkin kurallar burada da geçerlidir. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp ispatlanmadıkça, imzalı bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği varsayılır. Bordroda fazla çalışma bölümünün boş olması ya da bordronun imza taşımaması halinde işçi fazla çalışma yaptığını her türlü delille ispat edebilir. Fazla çalışmanın ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları, delil niteliğindedir. Ancak fazla çalışmanın bu tür yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda tarafların dinletmiş oldukları tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakalarda bu nokta da göz önüne alınabilir. İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği anlaşılıyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak, işçinin fazla çalışma alacağının daha fazla olduğuna ilişkin ihtirazı kaydının bulunması halinde, bordroda görünenden daha fazla çalışmanın ispatı her türlü delille söz konusu olabilir. Buna karşın, bordroların imzalı ve ihtirazı kayıtsız olması durumunda dahi, işçinin geçerli yazılı belge ile bordroda yazılı olandan daha fazla çalışmayı yazılı delille kanıtlaması gerekir. İşçiye bordro imzalatılmadığı hallerde, fazla çalışma ücreti tahakkuklarını da içeren her ay değişik miktarlarda ücret ödemelerinin banka kanalıyla yapılması durumunda da ihtirazı kayıt ileri sürülmemiş olması, ödenenin üzerinde fazla çalışma yapıldığının yazılı delille ispatlanması gerektiği sonucunu doğurmaktadır (5).’ Ancak ücret bordosundaki fazla çalışma sütununun boş olması halinde işçi fazla çalışma yaptığını ve ücretini almadığı her türlü delille ispat edilebilir (6). Fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi, bu iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. İşçi, diğer deliler yanında tanık da dinletilebilir (7). Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 04.02.2009 tarihli, 2009/9-2 E.,2009/48 K. sayılı kararında tanık delili ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. ‘…İş Kanununda fazla çalışmanın ispatı ile ilgili olarak özel bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle fazla çalışmanın ispatında ispat yükü genel hükümlere tabidir. Dolayısıyla fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi kural olarak bu iddiasını; fazla çalışma yaptığı gün ve saatleri ispat etmek zorundadır. Fiili bir olgu söz konusu olduğundan, kural olarak işçi, fazla çalışma yaptığını her türlü delille ispat edebilir, tanık da dinletebilir. Fazla çalışmanın yazılı belgelere, işveren kayıtlarına veya kesin delile değil, tanık anlatımına dayalı olması durumunda, mahkemece; fazla çalışma yapılan süreler tespit edilirken; işçinin uzun süre fazla çalıştırılmasının hayatın olağan akışına ve insan doğasına uygun düşmeyeceği, yaşam tecrübelerine göre hiç hastalanmadan veya evlenme, ölüm, doğum, özel işleri gibi mazereti çıkmadan sürekli çalıştığının kabul edilemeyeceği, işyerindeki üretim faaliyeti ve işçinin üstlendiği işin niteliği dikkate alınmadan devamlı iş gördürüldüğünün varsayılamayacağı, işçinin ara dinlenmesi, hafta tatili, yıllık izin, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde hiç dinlenme hakkını kullanmadan çalıştığının düşünülemeyeceği göz önünde tutularak, belirlenen fazla çalışma süresinden hakkaniyet indirimi yapılması gerekip gerekmediği değerlendirilmelidir.’ Tanık sözlerinin değerlendirilmesi açısından, gerektiğinde fazla çalışıldığı iddia olunan işin, niteliği yönünden fazla çalışmaya elverişli bulunup bulunmadığı hakkında bilirkişi incelemesi yaptırılmalıdır (8). İşverende karşı iddiayı ve ücret ödediğini ispat etmelidir. Ödeme yapıldığını da tanıkla değil, yazılı belge ile ispat etmelidir (9). Uygulamada fazla çalışma ücretinin ödenip ödenmediğinin açıklığa kavuşturulmasında yararlanılan araçlardan biri de ibranamelerdir. İbraname, işçilere işten ayrıldıkları tarihte imzalatılan ve işçinin alacaklarını tümüyle aldığını, işverenden herhangi bir alacağının kalmadığını gösteren belgedir. İbranamelerin kapsamı ise akitlerin yorumuyla ilgili kurallara göre belirlenir. İbra beyanı, borçlunun ibra edildiği borçla aynı nitelikteki alacakların sonuçlandığını gösterir. Örneğin; sadece ikramiyelere ilişkin bir ibraname fazla çalışma ücreti alacaklarının sonuçlandığını göstermez. Ancak işçi işverenden hiçbir alacağının kalmadığı fazla çalışma ücretlerinin de ödendiğini ibranamede belirtilmişse fazla çalışma ücretlerinin ödendiği belgelendirilmiş olur (10). İbranameye itibar edilmesi İş Hukuku açısından titizlikle irdelenmesi gereken bir konudur. Yargıtay kararları ışığında geçerli bir ibraname için; öncelikle fesih tarihinden sonra olmalı, alacaklar ayrı ayrı miktar bildirilerek yazılmalı ve feragat hükmü olmalı, tarafların isim ve adresleri, imzaları olmalıdır. Uygulamada en çok karşılaşılan şirket muhasebecileri tarafından iş akdi devam ederken belli dönemlerde işçilerden işçi alacaklarının alındığına dair ibraname alınmasıdır. Ancak bu ibranamelerin geçerliliği yoktur. Yine dava aşamasında işverenler tarafından işçiye fazla çalışma yaptırılmadığı iddia edilip daha sonra fazla çalışma ücretinin ödendiğine dair ibraname delil olarak sunulmaktadır. Yargıtayın mutad hale gelen kararları ile de bu ibranamelere itibar edilmez. ‘…Sözü edilen ibranamede; "fazla çalışma ücretinin ödendiği ve bir alacağın kalmadığı" ifade edilmektedir. Davalı işverenin savunmasında fazla çalışmanın bulunmadığını bildirmesi, buna karşılık düzenlenen ibranamede ise fazla çalışma ücretinin ödendiğinin belirtilmesi nedeniyle ibraname ile savunma arasında bir çelişki meydana gelmiştir. Savunma ile çelişkili ibranameye değer izafe edilemez.’ (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 19.07.2007, 2007/6-465 E., 2007/ 876 K.) DİPNOTLAR: 1. KARACAN Hatice; 4857 Sayılı iş Kanununa göre Fazla Çalışma (2. baskı), Seçkin yayıncılık, 2009 Ankara, s. 154-155 2. YARGITAY KARARLARI DERGİSİ, Cilt 29, S. 2, şubat 2003, “mahkemece davalı ve karşı davacının fazla mesai yapmaya zorlanması ve yapılan fazla mesai ücretinin ödenmemesi sonucu haklı fesih yoluna gittiği kabul edildiğine göre…” 9HD., 5.6.2002, E. 2820, K. 9510., Meşe Yazılım İçtihat ve Mevzuat Bankası, 3. Yargıtay(emsal kararlar), 21.6.1990, E. 4520, K. 7681, “BK. 126. maddesine göre ihbar ve kıdem tazminatı dışındaki işçilik hakları beş yıllık zaman aşımına tabiidir.” 9.HD. 23.3.2004, 2003/13974, “Fazla çalışma ücretinin son beş yıl öncesinde kalan kısımlarının zamanaşımına uğradığından karar bozulmalıdır.” 4. Yargı Dünyası Dergisi sayı:164 sayfa 98) 5. Yargı Dünyası Dergisi sayı:165 sayfa 55 6. SÜMER, Haluk Hadi; iş Hukuku(14. Baskı), Mimoza Yayınları,2008 Konya, s. 124, www.yargitay.gov.tr , (emsal kararları), 9HD., 24.03.1992, E. 1992/3315, K. 1992/3416,”işçi, fazla mesai ücretini içeren aylık ödeme belgelerini ihtirazı kayıt dermeyan etmezsizim imzalayarak almışsa, o aylar için artık yapılan ödemenin üstünde fazla mesai yaptığını ileri sürerek istekte bulunamaz.” 9.HD., 20.04.1992, E. 1991/16796, K. 1992/4436. 7. EYRENİ-TAŞKENT-ULUCAN, Bireysel İş Hukuku, 2006 İstanbul, s. 174; Aynı görüş için bkz. SÜMER, s. 123; Yargıtay’ın İş Hukukuna İlişkin Kararlarının Değerlendirilmesi, 1997 Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası, İstanbul 1999; Y. 9. HD., 30.6.1997,BE.8249., K. 13137, “iki vardiya halinde çalışan bir işyerinde günde iki saat fazla çalışma yapmış olduğunun tanık ifadeleri ve müfettiş raporu ile saptanması halinde, fazla çalışma ücretine hükmedilmesi gerektiği sonuca varmaktadır.” 8. ÇELİK, Nuri; İş Hukuku Dersleri, 2004 İstanbul, ÇELİK, s. 305. 9. ÇELİK, s. 305, DEMİRCİOĞLU Murat, Sorularla Yeni İş Yasası, İstanbul 2003, s. 131. 10. SERT, Nihal, Türk İş Hukuku Mevzuatında Fazla Çalışma ve Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar, Master Tezi(Yayınlanmamış), 1999 Ankara, SERT, S. 109, dp. 279–280. ANAYASA HUKUKU Av. Osman BUĞUR Konya Barosu 6216 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’unun Getirdikleri 1. Genel Olarak 6216 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu Ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun 30 Mart 2011 tarihinde kabul Edilerek 03 Nisan 2011 tarih ve 27894 sayılı Resmi Gazete'de yayımlandı. Kanun'un; 45 ila 51 inci maddeleri (bireysel başvuru hakkını düzenleyen maddeler) 23 Eylül 2012 tarihinde, diğer hükümleri ise yayımı tarihinde, yürürlüğe girecektir. Bu kanun ile 10.11.1983 tarihli ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmıştır. Halkoyuyla kabul edilerek yürürlüğe giren 07.05.2010 tarihli ve 5982 sayılı Anayasa Değişikliği Hakkındaki Kanun’la da, Anayasanın 146, 147, 148 ve 149 uncu maddelerinde yapılan değişikliklerle Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ve görevlerinde önemli değişime gidilmiştir. Mahkemenin yapısının ve görevlerinin esas olarak kanunla düzenleneceği belirtilmiş ve buna istinaden de 6216 sayılı kanunla gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısı 11’den 17’ye çıkarılmış, üyelerin seçiminde daha geniş tabanlı bir katılım ve demokratik bir yapı benimsenmiştir. Mahkemenin 17 üyesinden oluşan Genel Kurulun, Başkanın veya belirleyeceği başkanvekilinin başkanlığında en az on iki üye ile toplanması hükme bağlanmıştır. Ayrıca bu kanunla mahkeme üyelerinin görev süreleri de on iki yıl ile sınırlandırılmış ve ikinci kez üye seçilemeyeceği belirtilmiştir. Mahkemede, bireysel başvuruları karara bağlamak üzere bir başkanvekili başkanlığında yedişer üyesi olan iki bölüm oluşturulmuş ve bu bölümler, bir başkanvekilinin başkanlığında dört üyenin katılımıyla toplanabilecektir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ile Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı’nın da görevleriyle ilgili hususlardan dolayı Yüce Divan'da yargılanmaları ilkesi benimsenmiştir. Kanun ile vatandaşlara ilk defa, Anayasa ile güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlali durumunda Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolu düzenlendiği için burada daha çok bu husus üzerinde durulacaktır. 2. Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Yolu Bu kanunun en önemli özelliklerinden biri halkoyuyla kabul edilen 5982 sayılı Anayasa Değişikliği Hakkındaki Kanun’la getirilen Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun düzenlenmiş olmasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Türkiye’den çok sayıda başvuru yapılıyor ve Avrupa ülkeleri arasında Türkiye ilk sıralarda yer alıyordu. Bireysel başvuru yolu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru sayısını azaltacaktır. Bu da ülkemizin uluslararası alanda saygınlığının artmasını sağlayacak etkenlerden biri olacaktır. Anayasa ile vatandaşlara tanınan bireysel başvuru hakkı Kanun’un 45. ila 51 inci maddeleri arasında düzenlenmiştir. Kanun ile bireysel başvuru hakkına kimlerin sahip olduğu, başvurunun nasıl yapılacağı, başvuru süresi ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Bireysel başvuru yolunun bir temyiz yolu olmaması nedeni ile olağan kanun yollarında gözetilmesi gereken yollar bireysel başvuru aşamasında inceleme konusu yapılamayacaktır. a) Bireysel Başvuruya Tabi İhlaller Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanınmıştır. Bireysel başvurunun hukukî niteliği, söz konusu işlem ve eylemler nedeniyle ilgilinin şahsına ait bir hakka yönelik mevcut ve doğrudan bir ihlâlin varlığını gerektirmektedir. Bu nedenle potansiyel hak ihlâli iddiasına dayanan ya da başvuranın kendi haklarıyla ilgili olmayan hususlar bireysel başvuru konusu edilemez. Burada dikkat edilmesi gereken nokta bireysel başvuru hakkının, kamu gücünün kullanılmasından kaynaklanan hak ihlâllerine karşı yapılmasının mümkün olduğudur. Bireysel başvuru yapılabilmek için, ihlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmiş olması gerekmektedir. Yasama işlemleri ile düzenleyici idari işlemler aleyhine doğrudan bireysel başvuru yapılamayacağı gibi Anayasa Mahkemesi kararları ile Anayasa’nın yargı denetimi dışında bıraktığı işlemler de bireysel başvurunun konusu yapılamayacaktır. Bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir. Kamu tüzel kişileri bireysel başvuru yapamaz. Özel hukuk tüzel kişileri sadece tüzel kişiliğe ait haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunabilirler. Yalnızca Türk vatandaşlarına tanınan haklarla ilgili olarak yabancılar bireysel başvuru yapamaz. b) Başvuru Usulü ve Muhakeme Usulü Bireysel başvurular, bu Kanunda ve İçtüzükte belirtilen şartlara uygun olarak doğrudan ya da mahkemeler veya yurt dışı temsilcilikler vasıtasıyla yapılabilecektir. Başvuru dilekçesinde başvurucunun ve varsa temsilcisinin kimlik ve adres bilgilerinin, işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle ihlal edildiği ileri sürülen hak ve özgürlüğün ve dayanılan Anayasa hükümlerinin, ihlal gerekçelerinin, başvuru yollarının tüketilmesine ilişkin aşamaların, başvuru yollarının tüketildiği, başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarih ile varsa uğranılan zararın belirtilmesi gerekir. Başvuru dilekçesine, dayanılan deliller ile ihlale neden olduğu ileri sürülen işlem veya kararların aslı ya da örneğinin ve harcın ödendiğine dair belgenin eklenmesi gerekmektedir. Mahkeme kabul edilebilirliğine karar verilen bireysel başvuruların esas incelemesi yapılırken bir temel hakkın ihlal edilip edilmediğine yönelik her türlü araştırma ve incelemeyi yapabilecek ve başvuruyla ilgili gerekli görülen bilgi, belge ve deliller ilgililerden isteyebilecektir. Mahkeme, incelemesini dosya üzerinden yapmakla birlikte, gerekli görürse duruşma yapılmasına da karar verebilecektir. Esas inceleme aşamasında, başvurucunun temel haklarının korunması için zorunlu gördükleri tedbirlere resen veya başvurucunun talebi üzerine karar verebilecek, tedbire karar verilmesi hâlinde, esas hakkındaki kararın en geç altı ay içinde verilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde tedbir kararı kendiliğinden kalkacaktır. Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilebilir. Ancak mahkeme yerindelik denetimi yapacak şekilde, idari eylem ve işlem niteliğinde bir karar veremez. Mahkeme, Anayasa’nın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önem taşımayan ve başvurucunun önemli bir zarara uğramadığı başvurular ile açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilecektir. Bu kabul edilemezlik kararları kesindir. Kanun koyucu gereksiz başvuruları önlemek ve mahkemenin emek ve zaman kaybını engellemek üzere bireysel başvurunun harca tabi olacağına ve bireysel başvuru hakkının açıkça kötüye kullanılması halinde iki bin TL’den fazla olmamak üzere disiplin para cezasına hükmedilmesine yer vermiştir. Başvurunun harca tabi tutulması gerekli harcı karşılamayacaklar açısından hak arama özgürlüğünü kısıtlayabileceğini akla getirmektedir. Ancak kanunun gerekçesinde harcı karşılayamayacak durumda olanların adli yardımdan yararlanma imkanları olduğundan hak arama özgürlünün kısıtlanmasının söz konusu olmadığı hususuna yer verilmiştir. Mahkemenin ihtiyaç duyduğu alanlarda zaruri ve istisnai hâllere münhasır olmak üzere özel bir meslek bilgisi ve ihtisasını gerektiren işlerde hizmet satın almasına imkan tanınmıştır. Ayrıca bu kanun ile raportör yardımcılığı getirilmiştir. Mahkemenin yargısal ve idari çalışmalarına yardımcı olmak üzere yeteri kadar raportör yardımcısı Başkan tarafından atanabilecektir c) Başvuru Süresi Bireysel Başvuru Süresi başvuru yollarının tüketildiği tarihten itibaren otuz gündür. Bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği tarihten; başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekmektedir. Haklı bir mazereti nedeniyle süresi içinde başvuramayanlar, mazeretin kalktığı tarihten itibaren on beş gün içinde ve mazeretlerini belgeleyen delillerle birlikte başvurmaları gerekmektedir. Tabi burada daha önceden hakkı ihlal edilen vatandaşların başvuru yapıp yapamayacağı hususu kanunda belirtilmemiştir. Bu anlamda kanunda bir eksikliğin olduğu açıktır. Geçici bir madde ile Kanunun yürürlük tarihinden önceki hak ihlallerinde ne zaman ve ne şekilde bir başvurunun yapılabileceği düzenlense idi bu tür karışıklıklara meydan verilmemiş olurdu. Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren “Haklı bir mazeret nedeniyle süresi içinde başvuramayanlar, mazeretin kalktığı tarihten itibaren on beş gün içinde ve mazeretlerini belgeleyen delillerle birlikte başvurmaları gerekmektedir.” Hükmü gereğince on beş gün içinde hak ihlali nedeni ile bireysel başvuru haklarını kullanabilmeleri gerektiği kanaatindeyim. d) Mahkeme Üyelerinin Seçimi Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Sayıştay Başkan ve üyeleri ile serbest avukatlar arasından, Cumhurbaşkanı’na yüksek kademe yöneticileri ve avukatların yanı sıra, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından da üye seçebilme imkânı tanınmıştır. Mahkemenin görev ve yetkileri arasında en göze çarpan hususlar; mahkemenin Anayasa’nın 148 inci maddesi uyarınca yapılan bireysel başvuruları karara bağlamak ve yüce divan sıfatı ile Cumhurbaşkanını, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı’nı görevleri ile ilgili suçlardan dolayı yargılamak olarak değerlendirilebilir. e) Şekil Bakımından Denetim Anayasa değişikliklerinde teklif çoğunluğuna, oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı; kanunların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün son oylamasının öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; kanun hükmünde kararnamelerin ise yetki kanununda öngörülen süre içinde çıkarılıp çıkarılmadığı ile Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu üyelerinin imzalarının bulunup bulunmadığı hususlarıyla sınırlıdır. Anayasa değişikliklerine karşı iptal davaları yalnız şekil bakımından aykırılık iddiası ile açılabilir. Kanunun 37. maddesi ile İptal davası açma süresi Anayasa değişiklikleri ile kanunların şekil yönünden Anayasa’ya aykırılıkları iddiası ile doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı, bunların Resmî Gazete’de yayımlanmalarından başlayarak on gün; kanun hükmünde kararnamelerle Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün veya bunların belli madde ve hükümlerinin şekil ve esas, kanunların ise sadece esas yönlerinden Anayasa’ya aykırılıkları iddiasıyla doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı, bunların Resmî Gazete’de yayımlanmalarından başlayarak altmış gün olarak belirlenmiştir. Anayasa’ya aykırılığın mahkemelerce ileri sürülmesi halinde mahkemece dosya üzerinden inceleme ve gerekçeyle bağlı olmama esasları getirilmiştir. İptal davaları ve itiraz başvurularında dosya üzerinden inceleme yapılacaktır. f) Siyasi Parti Kapatma Davaları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan dava üzerine mahkeme, bir siyasi partinin Anayasa’nın 69. maddesinde sayılan hâllerden ötürü kapatılmasına veya dava konusu fiillerin ağırlığına göre Devlet yardımından kısmen ya da tamamen yoksun bırakılmasına, toplantıya katılan üyelerin üçte iki oy çokluğuyla karar verebilir. g) Yüce Divan Yargılaması Genel Kurul, Yüce Divan sıfatıyla çalışırken yürürlükteki kanunlara göre duruşma yapar ve hüküm verir. Yüce Divan, 5271 sayılı Kanundaki iddianamenin iadesi sebeplerinden başka esaslı hukuka aykırı hâllerin bulunması hâlinde de iddianamenin veya iddianame yerine geçen belgelerin iadesine karar verebilir. Genel Kurul ve bölümler kararlarını katılanların salt çoğunluğuyla alır. Oyların eşitliği hâlinde başkanın bulunduğu tarafın görüşü doğrultusunda karar verilmiş olur. Anayasa değişikliklerinde iptale, siyasi partilerin kapatılmasına ya da Devlet yardımından yoksun bırakılmasına karar verilebilmesi için toplantıya katılan üyelerin üçte iki oy çokluğu aranır. h) Mahkeme Kararlarının Kesinliği Mahkeme kararları kesindir. Mahkeme kararları Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. İptal kararları geriye yürümez. Mahkemece iptaline karar verilen kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü veya bunların belirli madde veya hükümleri, iptal kararının Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Mahkeme gerekli gördüğü hâllerde, Resmî Gazete’de yayımlandığı günden başlayarak iptal kararının yürürlüğe gireceği tarihi bir yılı geçmemek üzere ayrıca kararlaştırabilir. Mahkeme, bir kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez. Mahkeme kararları gerekçeli olarak yazılır. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. Mahkemenin siyasi parti kapatma davalarında veya Yüce Divan sıfatıyla verdiği kararlara karşı yargılamanın yenilenmesi 5271 sayılı Kanun hükümlerine göre istenebilecektir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Anayasa Mahkemesi’nin siyasi parti kapatma veya Yüce Divan sıfatıyla verdiği bir kararının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğine hükmetmesi hâlinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde Anayasa Mahkemesi’nden yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulabilecektir. 3. Sonuç Anayasa Mahkemelerinin temel amacı; Anayasa’da güvence altına alınan kural ve ilkelerin yasama organının tasarruflarıyla ihlâl edilmesini önlemek, genel anlamda temel hak ve özgürlükleri güvence altına almaktır. Bireysel başvuru yolu ile Anayasa Mahkemesi’nin bu misyonu daha etkin hale getirilmiş olmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye aleyhine açılan davaların diğer Avrupa ülkelerine oranla daha fazla olması uluslararası alanda ülkemizin itibarını zedelemekteydi. Bireysel başvuru yolu AİHM’e başvuru sayısını azaltacaktır. Böylece ülkemizin uluslararası toplumda hızla artan prestiji zedelenmeyecektir. Bireysel başvuru yolu hukuk devleti ilkesini daha da kuvvetlendirecektir. 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu Ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel Başvuru”ya ilişkin hükümleri Bireysel başvuru hakkı (YÜR. TAR.: 23.09.2012) MADDE 45 - (1) Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. (2) İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir. (3) Yasama işlemleri ile düzenleyici idari işlemler aleyhine doğrudan bireysel başvuru yapılamayacağı gibi Anayasa Mahkemesi kararları ile Anayasanın yargı denetimi dışında bıraktığı işlemler de bireysel başvurunun konusu olamaz. Bireysel başvuru hakkına sahip olanlar (YÜR. TAR.: 23.09.2012) MADDE 46 - (1) Bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir. (2) Kamu tüzel kişileri bireysel başvuru yapamaz. Özel hukuk tüzel kişileri sadece tüzel kişiliğe ait haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunabilir. (3) Yalnızca Türk vatandaşlarına tanınan haklarla ilgili olarak yabancılar bireysel başvuru yapamaz. Bireysel başvuru usulü (YÜR. TAR.: 23.09.2012) MADDE 47 - (1) Bireysel başvurular, bu Kanunda ve İçtüzükte belirtilen şartlara uygun olarak doğrudan ya da mahkemeler veya yurt dışı temsilcilikler vasıtasıyla yapılabilir. Başvurunun diğer yollarla kabulüne ilişkin usul ve esaslar İçtüzükle düzenlenir. (2) Bireysel başvurular harca tabidir. (3) Başvuru dilekçesinde başvurucunun ve varsa temsilcisinin kimlik ve adres bilgilerinin, işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle ihlal edildiği ileri sürülen hak ve özgürlüğün ve dayanılan Anayasa hükümlerinin, ihlal gerekçelerinin, başvuru yollarının tüketilmesine ilişkin aşamaların, başvuru yollarının tüketildiği, başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarih ile varsa uğranılan zararın belirtilmesi gerekir. Başvuru dilekçesine, dayanılan deliller ile ihlale neden olduğu ileri sürülen işlem veya kararların aslı ya da örneğinin ve harcın ödendiğine dair belgenin eklenmesi şarttır. (4) Başvurucu bir avukat tarafından temsil ediliyorsa, vekaletnamenin sunulması gerekir. (5) Bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği tarihten; başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekir. Haklı bir mazereti nedeniyle süresi içinde başvuramayanlar, mazeretin kalktığı tarihten itibaren onbeş gün içinde ve mazeretlerini belgeleyen delillerle birlikte başvurabilirler. Mahkeme, öncelikle başvurucunun mazeretinin geçerli görülüp görülmediğini inceleyerek talebi kabul veya reddeder. (6) Başvuru evrakında herhangi bir eksiklik bulunması halinde, Mahkeme yazı işleri tarafından eksikliğin giderilmesi için başvurucu veya varsa vekiline onbeş günü geçmemek üzere bir süre verilir ve geçerli bir mazereti olmaksızın bu sürede eksikliğin tamamlanmaması durumunda başvurunun reddine karar verileceği bildirilir. Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları ve incelenmesi (YÜR. TAR.: 23.09.2012) MADDE 48 - (1) Bireysel başvuru hakkında kabul edilebilirlik kararı verilebilmesi için 45 ila 47 nci maddelerde öngörülen şartların taşınması gerekir. (2) Mahkeme, Anayasanın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önem taşımayan ve başvurucunun önemli bir zarara uğramadığı başvurular ile açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir. (3) Kabul edilebilirlik incelemesi komisyonlarca yapılır. Kabul edilebilirlik şartlarını taşımadığına oy birliği ile karar verilen başvurular hakkında, kabul edilemezlik kararı verilir. Oy birliği sağlanamayan dosyalar bölümlere havale edilir. (4) Kabul edilemezlik kararları kesindir ve ilgililere tebliğ edilir. (5) Kabul edilebilirlik şartları ve incelemesinin usul ve esasları ile ilgili diğer hususlar İçtüzükle düzenlenir. Esas hakkındaki inceleme (YÜR. TAR.: 23.09.2012) MADDE 49 - (1) Kabul edilebilirliğine karar verilen bireysel başvuruların esas incelemesi bölümler tarafından yapılır. Başkan iş yükünün bölümler arasında dengeli bir şekilde dağıtılması için gerekli önlemleri alır. (2) Bireysel başvurunun kabul edilebilirliğine karar verilmesi halinde, başvurunun bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilir. Adalet Bakanlığı gerekli gördüğü hallerde görüşünü yazılı olarak Mahkemeye bildirir. (3) Komisyonlar ve bölümler bireysel başvuruları incelerken bir temel hakkın ihlal edilip edilmediğine yönelik her türlü araştırma ve incelemeyi yapabilir. Başvuruyla ilgili gerekli görülen bilgi, belge ve deliller ilgililerden istenir. (4) Mahkeme, incelemesini dosya üzerinden yapmakla birlikte, gerekli görürse duruşma yapılmasına da karar verebilir. (5) Bölümler, esas inceleme aşamasında, başvurucunun temel haklarının korunması için zorunlu gördükleri tedbirlere resen veya başvurucunun talebi üzerine karar verebilir. Tedbire karar verilmesi halinde, esas hakkındaki kararın en geç altı ay içinde verilmesi gerekir. Aksi takdirde tedbir kararı kendiliğinden kalkar. (6) Bölümlerin, bir mahkeme kararına karşı yapılan bireysel başvurulara ilişkin incelemeleri, bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi ile sınırlıdır. Bölümlerce kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz. (7) Bireysel başvuruların incelenmesinde, bu Kanun ve İçtüzükte hüküm bulunmayan hallerde ilgili usul kanunlarının bireysel başvurunun niteliğine uygun hükümleri uygulanır. (8) Esas hakkında incelemenin usul ve esasları ile ilgili diğer hususlar İçtüzükle düzenlenir. Kararlar (YÜR. TAR.: 23.09.2012) MADDE 50 - (1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi halinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez. (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hallerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir. (3) Bölümlerin esas hakkındaki kararları gerekçeleriyle birlikte ilgililere ve Adalet Bakanlığına tebliğ edilir ve Mahkemenin internet sayfasında yayımlanır. Bu kararlardan hangilerinin Resmi Gazetede yayımlanacağına ilişkin hususlar İçtüzükte gösterilir. (4) Komisyonlar arasındaki içtihat farklılıkları, bağlı oldukları bölümler; bölümler arasındaki içtihat farklılıkları ise Genel Kurul tarafından karara bağlanır. Buna ilişkin diğer hususlar İçtüzükle düzenlenir. (5) Davadan feragat halinde, düşme kararı verilir. Başvuru hakkının kötüye kullanılması (YÜR. TAR.: 23.09.2012) MADDE 51 - (1) Bireysel başvuru hakkını açıkça kötüye kullandığı tespit edilen başvurucular aleyhine, yargılama giderlerinin dışında, ayrıca ikibin Türk Lirasından fazla olmamak üzere disiplin para cezasına hükmedilebilir. TİCARET HUKUKU Av. Efil ÖZ Konya Barosu Kooperatif Ortaklığından Çıkma ve Sonuçları I. Kooperatif Ortaklığından Çıkma Kooperatiflerde açık kapı ilkesi geçerlidir ve bu ilkenin bir gereği olarak her ortağa kooperatiften çıkma hakkı tanınmıştır. Bu hak kanunda ‘her ortağın kooperatiften çıkma hakkı vardır’ (KK.m. 10) kuralı ile ifadesini bulmuş ve ‘bir ortağın hiçbir surette kooperatiften çıkamayacağına dair bağlamalar hükümsüzdür’ (KK. m.11/3) denilerek de hakkın vazgeçilemez ve bertaraf olunamaz karakterine işaret olunmuştur (1). Kanun koyucu, bir taraftan ortağa böyle bir hak tanırken, diğer taraftan da kooperatifin menfaatini düşünerek çıkma sonucu kooperatifin mevcudiyeti, mali durumu tehlikeye düşecekse ayrılmak isteyen ortaktan kooperatifin belli bir miktarda tazminat istemesi imkânını da tanımıştır. Kooperatifin ayrılmak isteyen ortaktan böyle bir tazminat isteyebilmesi için; ana sözleşmesinde ayrılmak isteyen ortağın tazminat ödemesine ilişkin bir hüküm bulunması ve ayrıca çıkma keyfiyeti de kooperatif varlığının tehlikeye girmesi gerekir( KK. m.10) (2). Ancak bu hükümde belirtilen ‘kooperatif mevcudiyetinin tehlikeye düşmesi’ deyimi tamamen muğlâk bir ifadedir ve tartışmaya açıktır. Bu nedenle bence, ana sözleşmede kooperatif mevcudiyetinin tehlikeye düşmesi hallerinin neler olduğu konusunda açık bir düzenlemeye gidilmesinde fayda vardır. Aksi takdirde, bu konuda pek çok tartışma yaşanması olasıdır. A. Ortaklıktan Çıkma İsteğinin Sınırlandırılması KK. 10’uncu maddesiyle her ortağa çıkma hakkı verilirken, 11’ inci maddesiyle de bir ortağın kooperatiften çıkma hakkını kullanmasının ana sözleşme ile en çok beş yıla kadar sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir. Kooperatifin kuruluşu sırasında ana sözleşme hazırlanırken veya kuruluştan sonra usulüne göre yapılacak ana sözleşme değişikliği ile ortaklıktan çıkma konusunda bir sınırlandırma düşünülüyorsa, sınırlandırılacak süre ana sözleşmede açıkça gösterilmelidir (3). Ana sözleşmeye böyle bir hüküm konulsa bile, yine ana sözleşmeye konulacak ikinci bir hükümle haklı ve önemli sebeplerle bu süreden önce mümkündür.( KK. M. 14) 2.Hizmete Bağlanma Bazı durumlarda ortaklık sıfatının göreve veya hizmete bağlanması söz konusu olabilir. Bu gibi durumlarda görev veya hizmetin sona ermesi halinde ortaklık sıfatı kendiliğinden sona erer. (KK. m.15/1) 3.Taşınmaza Bağlanma Kooperatifler Kanunu’nun öngördüğü anlamda bağlanmanın varlığı halinde taşınmazın veya işletmenin devredilmesi, ortaklığın yitirilmesi sonucunu doğurur. (KK.m.15/2) C.Olağanüstü Sebepler Dolayısıyla Çıkma 1.Kişisel Sorumluluğunun Ağırlaştırılması Veya Ek Yükümler Getirilmesi Kişisel sorumlulukların ağırlaştırılması veya ek ödeme yükümlerinin konulmasına ilişkin genel kurul kararlarının ilanından itibaren üç ay içinde ortakların kooperatiften çıktıklarını beyana hakları vardır. Bu yenilik doğurucu bir bildirme hakkıdır. Hakkını kullanan ortağın ayrılma akçesi ödemesi ana sözleşme ile öngörülemez ( KK. m. 52)4). ortaklıktan çıkılabileceğine izin verilebilir. Haklı ve önemli sebeplerin neler olabileceği ana sözleşmede belirlenmelidir. Bu konuda yönetim kurulunu yetkili kılmak sübjektif değerlendirmelere neden olabileceği için sakıncalıdır. KK m.11/3’ de belirtildiği üzere, bir ortağın kooperatiften hiçbir zaman çıkamayacağına ilişkin kooperatif ana sözleşmesine hüküm konulamaz. Böyle bir hüküm konulan ana sözleşmeye sahip bir kooperatifin kuruluşuna uygulamada izin verilmemektedir. Ancak yine de, böyle bir hüküm ana sözleşmeye konulursa bu hüküm geçersiz sayılır. B. Çıkmanın Kendiliğinden Gerçekleştirdiği Haller 1.Ortağın Ölümü Ortağın ölümü ile ortaklık sıfatı sona erer. Bu durumda çıkma akçesi istenemez. Ana sözleşmede gösterilecek esaslarla ölen ortağın yerine mirasçılarının kooperatife ortak olarak kalmalarını sağlamak 2.Birleşme Birleşme sonucunda infisah eden kooperatifin ortakları için kişisel sorumluluk veya ek ödeme yükümü doğuyorsa; birleşme kararının ortakların ¾’ünün çoğunluğu ile alınması gerekir. Karara katılmamış ortak, ilan tarihinden itibaren üç ay içinde çıkma bildiriminde bulunabilir (5). 3.Özellikle Giriş Bildiriminde Özellikli giriş bildiriminde eksiklik bulunması halinde da ortağa çıkma hakkı tanımak gerekir. D. Çıkma İsteğinin Bildirileceği Süre Bu konu KK. M.12 ‘ de düzenlenmiştir. KK.m.12: “ Çıkış, ancak bir hesap senesi sonu için ve en az 6 ay önceden haber verilerek yapılır. Ana sözleşmede daha kısa bir süre belirtilip hesap senesi içinde çıkışa müsaade edebilir” Tarımsal amaçlı kooperatifler hariç, kooperatiflerde hesap senesi normal olarak bir takvim yılıdır. Buna göre, bir yapı kooperatifinde hesap senesi 1 Ocak günü başlayıp 31 Aralık günü sona ermektedir (6). Örneğin, ortaklıktan çıkma isteğinin 30. Haziran tarihine kadar kooperatife bildirilmesi durumunda ortaklıktan çıkma 31 Aralık tarihinde gerçekleşir. Bu altı aylık süre içinde ortağın ortaklık sıfatı devam edecek midir? Kanun maddesinden anlaşıldığına göre, hesap dönemi sonuna kadar ortaklığın devam etmesi gereklidir (7). Ana sözleşmede altı aydan kısa süre belirtilip hesap dönemi sonunu beklemeden sene içinde de çıkışa izin verilebilir. İlgili bakanlıkça hazırlanan örnek ana sözleşmelerde bildirimin genellikle hesap dönemi sonundan en az bir ay önce yapılacağı yönünde hükümler konulmaktadır. Ancak uygulamada ana sözleşme ve kanun hükümlerine uyulmakta, ortaklar her zaman çıkış isteğinde bulunabilmektedir. Bununla birlikte, kanun ve ana sözleşmenin bu yöndeki hükümlerine uyulmamakta, ortaklar her zaman çıkış isteğinde bulunabilmektedir. E. Ortaklıktan Çıkmayı Kabul Edecek Makam Kanunda çıkma isteğinin kime, hangi makama yapılacağı, istifanın kabulüne gerek olup olmadığı ve istifanın ne şekilde yapılacağı yönünde açık bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak, KK. 13. maddesinden çıkma isteğinin yönetim kuruluna yapılacağı ve istifanın kabulü yönünde bu kurulda karar alınacağı sonucu çıkmaktadır. Yönetim kurulunun çıkma bildirimini kabulden kaçınması mümkündür. Bu halde ortak makul bir süre bekledikten sonra çıkma bildirimini noter aracılığıyla yapmalıdır. Yargıtay ortağın noter aracılığı ile bildirimde bulunmaması halinde ortağın ortaklığının devam ettiğine karar vermiştir. Yönetim kurulunun kabulden kaçınması halinde çıkmak isteyen ortağın bildirimi noter aracılığıyla göndermesi yolundaki Yargıtay içtihadı yerleşmiştir. (11.HD., 6.2.1978 E.78/111, K. 332; 14.10.1980, 3891/4842; 21.4.1980, 2232/2121 ) (8). Noter aracılığı ile yapılan bildirim karşısında yönetim kurulu her hangi bir harekette bulunmadığı takdirde ortak süre sonunda kooperatiften çıkar. Ortak noter aracılığı ile bildirimde bulunmazsa, ilk bildirimden vazgeçtiği veya yönetim kurulunun kaçınmasını haklı gördüğü kanun tarafından varsayılmaktadır. Yargıtay’ın ortağın bildirimini noter aracılığı ile tekrarlaması yerine çıkma davası açabileceğine de karar vermiştir (11.HD. 31.5.1973, 2635/2587)(9). Bildirimin noter aracılığı ile kooperatife tebliğ edildiği tarih itibarıyla çıkma gerçekleşmiş olur. Bu tarih aynı zamanda, çıkan ortağın alacak ve haklarının ödenmesine ilişkin süreye, bunları isteyebileceğine ilişkin zamanaşımına, ayrılmadan önce doğmuş olan kooperatif borçlarından dolayı sorumluluk zamanaşımına da başlangıç olur. İspat açısından istifanın yazılı yapılmasında yarar vardır. İstifa kooperatif yetkililerine elden imza karşılığı veya taahhütlü mektupla veya noter aracılığı ile yapılabilir. II. Çıkma Sonrası Hesaplaşma A. İadesi Talep Edilecek Hak Kooperatifler Kanunu’nun 17. maddesinde, kooperatiften çıkan veya çıkarılan ortakların yahut mirasçıların kooperatif ile nasıl hesaplaşacağı, yani kooperatif varlığı üzerindeki haklarının neler olabileceği, kooperatif ana sözleşmesinde öngörülebileceği kabul edilmiş bulunmaktadır. Çıkan veya çıkarılan ortaklara kooperatif varlıklarından nakit olarak verilecek para ayrılma payı'nı teşkil eder. Ayrılma payının asgari miktarı, pay sahibinin sermayeye katılma borcu için ödemiş olduğu bedeldir. Fakat ana sözleşmelerle, buna ek olarak, ortakların veya mirasçıların kooperatif varlığı üzerinde hakları olup olmadığı ve bu hakların nelerden oluştuğu düzenlenebilir (10). Ortağın sermaye olarak yatırdığı iştirak payı, mevduat ve sair alacakları ayrılma payını oluşturur. Kooperatiflerin giderlerini karşılamak üzere alınan aidatlar (masraf karşılıkları) genellikle geri verilmezler (11). Çıkma veya çıkarılma kazanılmış hakları ihlal edemez. Örneğin, yapı kooperatiflerinde ayrılma tarihinden önce kooperatif arsası veya daireleri üzerinde ortak lehine bir hak doğmuşsa bu hak ihlal edilmiş olmaz. Kooperatif ana sözleşmesi «ayrılma payı» yönünden hiçbir hüküm ifade etmiyor veya sadece KK.17/3 hükmünü aynen tekrarlayan bir metni ihtiva ediyorsa, o zaman, kooperatiften ayrılan veya çıkarılan ortak sadece kooperatife koyduğu sermayesini veya mevduatını almakla yetinir. Buna karşılık, kooperatif mal varlığı üzerinde hiçbir hak iddiasında bulunamaz. Çünkü ortağın kooperatif mal varlığı üzerinde kanuni bir hakkı yoktur. Bu hak ancak ana sözleşme ile tanınabilir (12). B. Ayrılma Payının Hesabı Kanun, ayrılma payım yedek akçeler hariç olmak üzere ortağın ayrıldığı yılın bilânçosuna göre hesaplanacağı kuralını öngörmüştür. (KK.17/1) Kanununun bu açık hükmü karşısında iade edilecek haklar hesaplanırken, yedek akçeler dikkate alınmayacaktır. Buradaki yedek akçe kavramından, kanuni yedek akçeyi anlamak gerekir (13). Bu duruma göre; - Ayrılan ortağa yedek akçeden bir pay verilmesi düşünülemez. - Ayrılma payının hesaplanması için özel bir bilânço tanzimi düşünülemez. O yıla ait bilânço esas alınır. - Kooperatifin gelişmesi veya malî bünyesinin kuvvetlendirilmesi için ayrılan fonlardan çıkan veya çıkarılan ortağa (pay) iade düşünülemez. Ortakların yaptıkları ödemeler nedeniyle "faiz", "kur farkı" gibi ilave para verilmesine ilişkin beklentilerinin yerine getirilmesi mümkün değildir (14). Yedek akçeler ile belli bir amaca ayrılmış akçeler (Kanun bunlara FON olarak adlandırılmıştır) dışında kalan paralardan ana sözleşmeye hüküm konulması halinde pay ayrılması mümkün olabilir. Bu konuda yapılacak düzenlemede ortağın sermaye veya mevduatından kısmen veya tamamen yoksun kalacağı hakkında bir hüküm getirilemez. (KK. 17/son) Ortağın en azından sermaye payı ile varsa mevduatını alması hakkıdır (15). Ancak, maddenin son fıkrasında değinilen mevduattan en anlaşılması gerektiği duraksama yaratacak niteliktedir. Ayrıca, kooperatifin giderlerini karşılamak için alınan aidatlar, başka bir deyişle, giderler iade edilemezler (16). Bazı kooperatif ana sözleşmelerinde; ortağın çıkması ya da çıkarılması halinde ödemelerinin belli bir yüzdesinin kooperatife kesildikten sonra, kalanının kendisine iade edileceği yönünde hükümler konulduğu bilinmektedir (17). Ancak ana sözleşmelerinde böyle bir hüküm bulunan kooperatiflerin kuruluşuna izin merciince izin verilmemekle birlikte, her nasılsa izin verilmişse de, bu yöndeki hükümler geçersiz olacaktır. Ancak bu hüküm çıkan veya çıkarılan ortaklara iadeler yapılırken hisselerine düşen genel gider paylarının düşülmesine mani değildir (18). - Çıkan veya çıkarılan ortağın, ayrılma payının hesaplanması için kooperatif varlıklarının «cari fiyatlar üzerinden değerlendirilmesi suretiyle bilânçonun hazırlanmasını» talep etme hakkı yoktur. Yani, çıkan ya da çıkarılan ortağın, “ben kooperatife şu kadar altın veya döviz bozdurup verdim, bana da altın ve dövizimin bugünkü karşılığını verin” ya da “ben paramı bankaya faize yatırsaydım şu kadar faiz alırdım, dolayısıyla bana da şu kadar faiz verin” gibi talepte bulunması söz konusu olamayacaktır. Çünkü kooperatifler Kar amacı gütmeyen, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma suretiyle ortaklarının ekonomik menfaatlerini koruyan kuruluşlardır. Birikimlerini enflasyona karşı korumak isteyen kimsenin, kooperatife ortak olma yerine, bankalarda ya da döviz olarak değerlendirilmesi uygun olur (19). Fakat ortakların ödemelerinin enflasyon karşısındaki kayıpları telafi edici nitelikte, ana sözleşmeye konulacak bir hükümle veya ana sözleşmenin verdiği yetkiyle genel kurul kararıyla belirli oranlarda arttırılarak iade edilmesini engelleyici bir yasa hükmü de bulunmamaktadır. Bu durum nedeniyle sermaye payı zamanla birkaç misli değer kazanmış bir ortak, yararını düşünerek çıkma veya çıkarılma işlemlerine muhatap olma yerine ortaklığı devir yolunda girişimlerde bulunmak zorunda bırakılmaktadır (20). Genel kurul kararıyla ödemeler yabancı para cinsinden yapılmışsa, çıkan ya da çıkarılan ortaklara iadelerin de aynı para cinsinden yapılması gerekir (21). Kooperatiften ayrılan ortak yatırdığı paralardan hesaplanacak gider hissesi düşüldükten sonra geri kalanı isteyebilir (22). C. İade Zamanı Ve Zamanaşımı Çıkma, hesap yılının tamamlanması ile hüküm doğurur. Hesap yılı, takvim yılından farklı olabilir. Normal olarak ödemelerin ortağın ayrıldığı yıl bilânçosunu takip eden yılda yapılması gerekir. Ancak ortaklıktan çıkma veya çıkarılma dolayısıyla yapılacak ödemeler yüzünden kooperatifin mevcudiyeti tehlikeye düşüyorsa (23), ana sözleşmede daha kısa bir süre tespit edilmiş olsa bile genel kurulca ödemelerin üç yılı aşmamak üzere geciktirilmesi mümkün olabilir. Ana sözleşmede bu husus için daha kısa bir süre tayin edilmiş ise genel kurul aksine bir karar vermedikçe, yani ödeme süresini üç seneyi aşmamak üzere tayin etmedikçe, ana sözleşmede gösterilen süre esas alınır. Çıkan veya çıkarılan ortaklara yapılacak ödemeler dolayısıyla kooperatif varlığının tehlikeye düşmesi söz konusu olan hallerde, kooperatiften çıkan ortaklardan muhik bir tazminat istenme hakkı mevcuttur. Yasanın 17. maddesinden ayrı olarak, tip ana sözleşmenin 15. maddesinde de özel bir düzenleme getirilmiştir. Ana sözleşmenin bu 15. maddesinin başlığı “Ortaklığı sona erenlerle hesaplaşma ” başlığını taşımaktadır. Bu maddeye göre ; “Devir dışında bir nedenle ortaklığı sona erenlerin sermaye ve diğer alacakları, o yılın bilânçosuna göre hesaplanarak, bilânço tarihinden itibaren bir ay içinde geri verilir. Ancak, ortaklığı sona erenlerin yerine yeni ortak alınması halinde eski ortağın 21. madde uyarınca ödediği gider taksitleri derhal geri verilir. Ayrılan ortaklar kooperatifin yedek akçeleri üzerine bir hak iddia edemezler. Ortaklığı sona erenlerin alacak ve hakları, bunları isteyebilecekleri günden itibaren beş yıl geçmekle zamanaşımına uğrar” denilmektedir. Buradaki bilânço tarihinden kasıt, bilânçonun düzenlendiği tarih değil, bilânçonun genel kurulca kabul edildiği tarihtir. Çünkü bilânço genel kurulca kabul edilmekle kesinlik kazanmış olur (24). Aksi takdirde, örnek ana sözleşmelere ‘bilânço tarihinden itibaren bir ay içinde’ ibaresi değil de, örneğin;’hesap döneminin (iş yılının) bitiminden itibaren bir ay içinde ’veya ‘gelecek hesap döneminin ( iş yılının) ilk ayı içinde’ gibi bir ifadelere yer verilebilirdi (25). Çıkan veya çıkarılan ortaklar ile mirasçılarının kooperatiften talep edebilecekleri alacaklar ve haklar, bunları isteyebilecekleri günden (çıkarma kararını takip eden bilânçonun genel kurulca kabulünü müteakip geçecek bir aylık sürenin hitamından) başlayarak 5 yıl geçmekle zamanaşımına uğrar (26). (KK.17/2) Bu beş yıllık zamanaşımı süresini; genel kurul veya yönetim kurulu kararıyla veyahut da ana sözleşmeye konulacak bir hükümle uzatılması ya da kısaltılması mümkün değildir (27). Çıkan ya da çıkarılan ortağın, ayrıldığı yıl bilânçosunun genel kurulca kabulünden itibaren bir ay içinde ödemeleri iade edilmezse ve bu bir ayın sonunda ortağın talebine rağmen kooperatifçe ödeme yapılmazsa, zamanaşımının işlemeye başladığı tarihten itibaren faiz isteme hakkı bulunmaktadır (28). Fakat kooperatifler tacir sayılmadıkları için reeskont faizi istenemez, yasal faiz istenebilir (29). Kanunda çıkan veya çıkarılan ortağın haklarının iadesi yönünden bir ayrım yapılmamıştır. Ana sözleşmelere konulacak hükümlerde hakların iadesi konusu çıkma ve çıkarılma halleri için ayrı ayrı olacak şekilde düzenlenebilir (30). D. İbra Belgesi Alınması Çıkan ve çıkarılan ortaklarla ölen ortakların mirasçılarına gereken ödemeler yapıldıktan sonra kendilerinden bir «ibraname» alınması yararlı olur. Bibliyografya ÇEVİK, ORHAN NURİ: Kooperatifler Hukuku Uygulaması ve İlgili Mevzuat, Cilt 2, Ankara 1999. ERİŞ, GÖNEN: Açıklamalı- İçtihatlıUygulamalı Kooperatifler Hukuku, Ankara 1998. POROY, REHA/TEKİNALP, ÜNAL/ ÇAMOĞLU, ERSİN: Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku, 7. Baskı, İstanbul 1997. KURTULAN, AHMET: Kooperatif Ortakları İçin El Kitabı, Ankara 2000. DİPNOTLAR: 1. POROY/TEKİNALP/ÇAMOĞLU, s.881. 2. KURTULAN, Ahmet, Kooperatif Ortakları İçin El Kitabı, 1.Baskı, Ankara, 2000, s. 49. 3. KURTULAN, s.49. 4. POROY/TEKİNALP/ÇAMOĞLU, s. 884. 5. POROY/TEKİNALP/ÇAMOĞLU, s. 884. 6. KURTULAN, s.50. 7. KURTULAN, s.50. 8. POROY/TEKİNALP/ÇAMOĞLU, s. 882. 9. POROY/TEKİNALP/ÇAMOĞLU, s. 882 10. POROY/TEKİNALP/ÇAMOĞLU, s.892. 11. “KK'nunda, kooperatiften çıkarılan üyeye kooperatife ödediği paranın işletilmemesinden dolayı bir tazminat ve faiz ödeneceğine dair bir hüküm bulun¬madığı gibi, kooperatif ana sözleşmesinde üyelikten çıkarılan ortaklar tarafından yatırılan paraların faizsiz olarak geri verileceğinin yazılı olması karşısında, tazminat talebinin reddine dair kararın reddi isabetlidir” Y.11HD. 1.12.1988, E.3487/K.1988/7307. (ÇEVİK, s.378).; “Kooperatiften ayrılan ortağın parası yönünden eğer kooperatif temerrüde düşmüş ise, temerrüd faizi istenebilir.” Y.11.HD.10.3.1975, E.76/K.1638. (ERİŞ, s.585). 12. ÇEVİK, s.377.; 13. KURTULAN, s.91. 14. “Kooperatif ortağı, aidatını döviz bazında ödemiş ise, ihraç kararı üzerine bu aidatların iadesinde, döviz üzerinden iadesi gerekir.” Y.11.HD. 12.6.1997 E.2251/ K.4560.( ERİŞ, s.610).; “Kooperatiften ayrılan ortak ana parayı geri isteyebilir. Anasözleşmede özel bir hüküm yoksa, gecikme faizini, yani temerrüd faizini geri isteyemez.” Y. 11. HD. 27.5.1996 E.3485/K.3828. Burada söz konusu olan faiz, temerrüd faizi değildir. Kooperatif temerrüde düşerse, temerrüd faizi ödemelidir. (ERİŞ, s.606). 15. ÇEVİK, s,378. 16. ERİŞ, s.582. 17. “Kooperatif ortağının çıkması halinde, yatırmış olduğu paranın bir kısmından vazgeçmesi koşulu, geçersizdir.” Y. 11.HD. 29.3.1990 E.2420/K.2701. ( ERİŞ, s.591). 18. KURTULAN, s.93. 19. KURTULAN, s.93. 20. ÇEVİK, s.378,379. 21. “Kooperatif ortağı, aidatını döviz bazında ödemiş ise, ihraç üzerine bu aidatların iadesine, döviz üzerinden iadesi gerekir.” Y.11.HD. 12.6.1997 E. 2251/K.4560. ( ERİŞ, s.610 ). 22. “Kooperatiften ayrılan davacının alacağının KK.17 ve anasözleşmenin 10 uncu maddesi hükmü gereğince yıl sonu bilançosu esas alınarak hesap edilmesi gerekirken istifa tarihindeki taşınmaz mal rayicinin tespit edilerek tahsiline karar verilmesi doğru görülmemiştir.”Y. 11.HD. 25.2.1975 E. 74/5426 K. 1321 (ÇEVİK,s.379). 23. “Kooperatiften çıkan veya çıkarılan ortağa yapılması gereken ödemelerin kooperatifin mevcut durum tehlikeye düşürüp düşürmeyeceği hususu, kooperatif kayıt ve belgeleri üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılarak saptanabilir.” Y.11. HD. 13.4.1992 E.2342/ K. 4778. ( ERİŞ, s.593).; “Kooperatiften çıkan veya çıkarılan ortağın ödentilerinin iadesi kooperatifin varlığını tehlikeye düşürmez ise, ödentilerin iadesi geciktirilemez.” Y.11.HD. 7.5.1990 E.3408/ K.3616. (KURTULAN, s.94). 24. KURTULAN, s.91. 25. KURTULAN, s.91.; “Kooperatiften çıkan ortak, alacağını çıktığı yıl bilançosunun genel kurulca onaylanmasından sonra açacağı dava ile isteyebilir” Y.11.HD. 26.3.1990 E.2342/K.2585. (ERİŞ, s.590); “Bilançonun, genel kurulca onanmasından bir ay sonra kooperatiften istifa eden ortağın alacağı isteme hakkı doğar.” Y.11.HD. 20.11.1997 E.7518/K.8404. ( ERİŞ, s.611 ). “Bilanço dönemi bitmeden kooperatiften ayrılan ortağın alacağı muaccel olmaz.” Y.11.HD. 22.9.1987 E.5022 K.1987/4741. (ÇEVİK, s.381) 26. “Zamanaşımı olduğunun savunulması hallerinde, davacının davalı koopera¬tiften ihracına ilişkin kararın kesinleşme tarihinden itibaren davacının kooperatifteki ortaklık payını isteyebileceği süre içersinde, davalı kooperatife müracaat edip etmediği ve şayet etmiş ise, davalı kooperatifin ne gibi bir işlemde bulunduğu araştırılarak zaman aşımı süresini bu müracaatlara veya müracaat edilmesi mümkün olan çıkarma kararını takip eden bilançonun genel kurulca kabulünü müteakip geçecek bir aylık sürenin hitamından iti¬baren zamanaşımı süresinin hesaplanması ve hasıl olacak sonuca göre hüküm tesisi gerekir.”Y. 11. HD. 23.11.1978 E.1978/4609 K. 1978/5250. (ÇEVİK, s.381).; “Beş yıllık zamanaşımı süresi, bilançonun genel kurulca kabulünü müteakip geçecek bir aylık sürenin hitamından itibaren hesaplanmalıdır.” Y.11.HD. 23.11.1978 E.78/4609, K.78/5250. (KURTULAN, s.94).; “Kooperatiften ayrılan ortağın aidatlarını geri istemesi, beş yıllık zamanaşımına tabidir. Bu süre, ayrıldığı yıl bilançosunun tarihinden itibaren bir aylık süre geçtikten sonra başlar.” Y.11.HD. 19.9.1996 E.5097/ K.5813. ( ERİŞ, s.607). KURTULAN, s.92. “Çıkarılan ortak, aidatlarını geri istemiştir. Bu alacak, bilançonun kesinleşmesinden itibaren bir ay sonra ödenmelidir. Aksi halde, kooperatif temerrüde düşer.” Y. 11.HD. 10.2.1994 E.3603/K.916.(ERİŞ, s.597). “Muaccel olmayan bir alacak için dava açılamayacağı gibi, icra takibi de yapılamaz. Ortaklıktan ayrılanlar için geri ödemeler bakımından anasözleşmeye özel düzenleme getirilebilir....Dairemizin kökleşmiş içtihadlarına göre, kooperatifler tacir sayılmamaktadır. Tacir sayılmayan kooperatifin temerrüdü halinde sorumluluğu reeskont faiz oranı değil, yasal faiz oranıdır. ” Y. 11.HD. 19.9.1996 E. 5324/K.5777. ( ERİŞ, s.607. ÇEVİK, S.382. CEZA HUKUKU Av. Süleyman İSLAMBAY Konya Barosu İletişimin Dinlenmesi ve Tespiti Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi araya bir araç sokulmak suretiyle gerçekleştirilen her türlü haberleşmenin gizlice dinlenmesi, buradan elde edilen bilgilerin kaydedilmesi ve değerlendirilmesini kapsamına almaktadır. İletişimi sağlayan araçlar çok geniş ve çağdaş tekniğin ortaya koyduğu muhtelif ekipmanlar olup; telefon, faks, bilgisayar, kablolu veya kablosuz diğer araçlar bunlara örnek gösterilebilir. Son günlerde özellikle de “Ergenekon Davası” ile sıkça gündeme gelen iletişimin dinlenmesi uygulamaları ciddi tartışmalara neden olmaktadır. Bugün Türkiye’de yılda yüz bine yakın kişi mahkeme kararıyla dinlenmektedir. Bu korkunç bir rakamdır. İstihbari amaçlı yapılan dinlenmelerin ise ne kadar olduğu bilinmemektedir. Bu tedbirin bu şekilde aşırıya kaçan uygulaması, toplumda bir infiale neden olmuştur. Günlük yaşamda insanlar telefonla konuşmaya çekinir hale gelmişlerdir. İlgili ilgisiz herkes telefonunun dinlendiği sanısına kapılmakta ve toplumda tam bir paranoya durumu yaşanmaktadır. Bu nedenle bu kurumun insan hakları, uluslararası ve ulusal hukuk çerçevesinde doğru bir şekilde algılanması büyük önem taşımaktadır. İletişimin dinlenmesi, haberleşme özgürlüğünün kısıtlanması demektir. Bu kısıtlama uluslararası hukuk metinleri , anayasalar ve yasalar ile düzenlenmiştir. Biz de sistematik bir değerlendirmeyle konunun anlaşılmasına yardımcı olmaya çalışacağız. 1982 TC Anayasasının 20 ve 22. maddelerinde haberleşme hakkı ve özel hayatın gizliliği Anayasal olarak güvence altına alınmaya çalışılmıştır: “Madde 20 – “Herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.” “Madde 22 – “Herkes haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır. Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı yirmi dört saat içinde görevli hakimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar , aksi halde karar kendiliğinden kalkar. İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları kanunda belirtilir.” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Özel Hayatın ve Aile Hayatının Korunması başlıklı 8 inci maddesine göre özel haberleşmeye müdahale, AİHM tarafından özel hayata saygı gösterilmesi hakkı kapsamında görülmektedir. “1- Herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. 2- Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir” Konu ile ilgili bazı örnek AİHM kararları şu şekildedir: “A-Fransa davasında hükümet, bir cinayetin planlanmasıyla ilgili görüşmelerin kaydedilmesinin özel hayat kapsamına girmediğini iddia etmiştir. Komisyon, bir görüşmenin kamu çıkarını ilgilendirmesinin, görüşmenin özel olma özelliğini yitirmesine neden olmadığını belirtmiştir. Mahkeme de bu görüşü kabul etmiştir. (23 Kasım 1993 tarihli karar)” “Halford-Birleşik Krallık davasında, bu hakkın kapsamına, amacı iş ya da özel olsun, bütün telefon görüşmeleri ve iş telefonlarının kullanılması sokulmuştur. (25 Haziran 1997 tarihli karar.)” “Diğer yandan davacının sivil havacılıkta kullanılan bir radyo kanalını kullandığı durumda, söz konusu görüşme diğer kullanıcıların da erişebileceği bir dalga boyunda yapıldığı için, haberleşmeye yapılan müdahale özel hayata müdahale sayılmamıştır ve özel haberleşme olarak nitelendirilmemiştir. (Appl. No. 21353/93, 27 Şubat 1985)” AİHM, Sözleşmenin 8. maddesinin uygulamasında belli yöntemler takip etmek suretiyle konuyla ilgili içtihatlarındaki tutarlılığı sağlamaya çalışmıştır. 8. madde kapsamında bir hakka tecavüz iddiası Mahkeme önüne geldiğinde; 8. maddenin 2. fıkrasındaki şu yol takip edilmektedir; 1. Müdahale kanunlara uygun mudur? 2. Meşru bir amacı var mıdır? 3. Demokratik toplumda gereklimidir? 1. Müdahale kanunlara uygun mudur? Devletin kullandığı önlemler sebebiyle sözleşmenin 8. maddesindeki haklara müdahale edilmiş ise; bu müdahale ancak yasaya uygun olması halinde sözleşme hükümlerine ve dolayısıyla hukuka uygun kabul edilir. Şikâyet edilen müdahalenin yasal bir dayanağı olmalıdır ve söz konusu yasa, yeterince kesin olmalı ve kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu bir önlem içermelidir. 8. Madde’nin yasaya uygunluk şartını karşılamak için, söz konusu yasa, ilgili kişiler tarafından ulaşılabilir olmalı ve gerekirse uygun tavsiyeler aldıktan sonra ilgili kişilerin mevcut şartlar altında belirli bir hareketin ne tür sonuçlar doğurabileceğini makul bir düzeyde tahmin etmelerini mümkün kılacak düzeyde açıkça ifade edilmelidir. Buna tahmin edilebilirlik şartı denir. Rotariu-Romanya davasında ulusal kanunlarda aşağıdaki konuların belirtilmesi gerektiğini belirtmiştir: a) Ne tür bilgilerin kaydedilebileceği b) Hakkında bilgi toplama ve saklama gibi gözetim önlemlerinin alınabileceği insan kategorileri c) Bu tür önlemlerin hangi şartlarda alınabileceği d) İzlenecek prosedür. 2. Meşru bir amacı var mıdır? Müdahalenin kanunlara uygun olduğu belirlendikten sonra, Mahkeme müdahalenin İHAS 8. Madde 2. fıkra kapsamında meşru bir amacı olup olmadığı sorusunu ele alır. İHAS 8. Madde 2. fıkrada, bir devletin bu konuda başvurabileceği amaçların listesi vardır. Bunlardan bazıları; - Bireyler hakkında bilgi toplama ve saklama “ulusal güvenlik” amacına yönelik olmalıdır. - Tutukluların yazışmalarına müdahale etmenin amacı “toplum düzeninin bozulmasını ve suç işlenmesini önlemek” olmalıdır - Çocukları, istismar gördükleri bir evden almak , bir tarafa vesayet vermeyi reddetmek veya temasa izin vermemekte amaç “sağlığın , ahlakın” ya da “başkalarının hak ve özgürlüklerinin” korunması olmalıdır. - İhraç veya sınır dışı etme emri vermede amaç “ülkenin ekonomik refahını” korumak olmalıdır. Müdahalenin amacını ya da amaçlarını belirlemek, iddiaya yanıt veren devletin sorumluluğunda olup müdahale kapsamının bu kadar geniş olması, devletin genellikle müdahalenin nedenini mantıklı bir biçimde açıklayabildiği anlamına gelmektedir. Mahkeme, belirlenen meşru amacı veya amaçları neredeyse hiç reddetmemiştir. Türk Hukuk Sistemine ise 1999 tarihli 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu ile girmiştir. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girerek 4422 sayılı Kanunu ilga eden 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda ise ayrıntılı bir düzenleme yapılmıştır. 07.03.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5397 Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 1. maddesi ile 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'nun ek 7. maddesine eklenen fıkralarla yeni bir yasal düzenleme getirilmiştir. 3. Demokratik toplumda gerekli midir? İHAS 8. Madde testinin son aşaması, müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığının belirlenmesidir. Müdahalenin “gerekli” olması şartı olduğu için, Devletin müdahale etmek için “bazı” nedenleri olması yeterli değildir. “Gerekli” olmanın ne anlama geldiği konusunda, Handyside-Birleşik Krallık davasında Mahkeme’nin açıkladığı gibi: Bu “vazgeçilmez” ile eşanlamlı değildir... “kabul edilebilir”, “normal”, “yararlı”, “makul” veya “arzu edilen” ifadeleri kadar esnekliği de yoktur. Mahkeme, Olsson-İsveç davasında bu konuyu daha da detaylı ele almıştır: ... gereklilik kavramı, müdahalenin acil bir sosyal ihtiyaca yanıt verdiğini ve özellikle ulaşılmaya çalışılan meşru amaçla orantısal olduğunu ima etmektedir. Yani Mahkeme gereklilik kavramını tam anlamıyla bir sınır içinde tutmamış ama genel yorumlardan da bağımsız tutmuştur. Türk Hukukunda İletişimin Dinlenmesi ve Tespiti: Bir suçun aydınlatılması için yapılan iletişimin dinlenmesi ve tespiti Almanya’da 1968, Avusturya’da 1979, Danimarka’ da 1984, İngiltere’de 1985 ve Fransa’da 1991 yıllarında çıkan kanunlarda mümkün olmuştur. Türk Hukuk Sistemine ise 1999 tarihli 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu ile girmiştir. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girerek 4422 sayılı Kanunu ilga eden 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda ise ayrıntılı bir düzenleme yapılmıştır. 07.03.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5397 Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 1. maddesi ile 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'nun ek 7 nci maddesine eklenen fıkralarla yeni bir yasal düzenleme getirilmiştir. Bu yasalar doğrultusunda çıkarılmış olan tüzükler de vardır. Bu arada bir ayrımı da dikkate sunmak istiyoruz. İletişimin dinlenmesinin iki biçimde yapılmaktadır. İlki adli kovuşturmalarla ilgili yapılan dinlemeler ikincisi ise “önleme” ya da “istihbari” amaçla yapılan dinlemelerdir. 5271 sayılı Yasa bir ceza soruşturma ve kovuşturmasına bağlı olarak yapılacak dinlemeleri düzenlemektedir. 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'nun ek 7 nci maddesine eklenen düzenleme ise “önleme” ya da “istihbari” amaçla yapılan dinlemeleri kapsamaktadır. Bu düzenlemeye ileride ayrıca değinilecektir. 5271 sayılı CMK ‘ ya göre iletişimin dinlenmesi ve tespitinin usülü ile şartlarını kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür: CMK md. 135/1 de belirtilen iletişimin dinlenmesi için; Katalog suç olması, suça ilişkin “kuvvetli şüphe” sebeplerinin bulunması ve “başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması” gerekmektedir. Eğer başka şekilde delil elde etme imkanı var ise o halde iletişimin dinlenmesi kararı verilemeyecektir. Yine kuvvetli suç şüphesinin de olması gerekmektedir. Uygulamada çoğu kez bu iki konu hakkında hiçbir açıklama ve delil sunulmadan soyut ve tek yanlı taleplerle iletişimin dinlenmesi istenilmekte ve maalesef bu istekler yine bir araştırmaya gerek görülmeksizin hakimler tarafından kabul edilmektedir. Bu da, bu kurumun uygulanmasında keyfiliklere neden olmaktadır. Bunun önlenmesi içen isteklerin belgelendirilmesi ve buna göre karar verilmesi gerekmektedir. CMK 135/1. maddesine göre iletişimin tespiti ve dinlenmesine ancak hakim karar verebilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde C. Savcısı tarafından verilen karar ile de uygulanması mümkündür. Ancak C.Savcısının kararı derhal hâkim onayına sunulur, yetkili ve görevli hâkim 24 saat içinde kararı onaylamak ya da onaylamamak konusunda bir karar verir. Hâkim onayına sunulan C.Savcısı kararı hâkim tarafından onaylanmaz ise C. Savcısının bu karara karşı herhangi bir itiraz hakkı yoktur. CMK 135/3 fıkrasına göre yüklenen suçun türü, tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, telefon numarası , iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodu, tespitin türü ile kapsamı ve süresi belirtilir. Hâkim tarafından verilen iletişimin dinlenmesi kararı en çok 3 ay için verilir. Bu süre bir defaya mahsus 3 ay daha uzatılabilecektir. Yani bu tedbirin en fazla uygulanabileceği süre 6 aydır. Ancak örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili olarak görülmesi halinde, hakim 1 aydan fazla olmamak üzere sürenin müteaddit defalar uzatılmasına karar verebilir. Bu anlatımdan çıkan sonuç şudur: iletişimin dinlenmesine en çok 6 ay süre ile izin verilebilmekte , fakat örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili süresiz ve sonsuz dinleme izni verilebilecektir. Maddeye bu cümle 25.05.2005 ve 5353/17. sayılı Yasa ile eklenmiştir. Bu düzenleme örgüt faaliyeti çerçevesinde suç işlediği şüphesi altında bulunan bir kişinin iletişiminin ömür boyu dinlenebilmesine olanak tanımaktadır. Bu düzenlemenin kesin bir biçimde kişinin haberleşme özgürlüğüne aykırı olduğu yine AİHS ‘nin 8. maddesi ile Anayasanın 20 ve 22 maddelerine aykırı olduğu tartışmasızdır. Hiçbir hukuk düzenlemesi bu kadar uzun süreli bir yetki vermez. Üstelik bu tedbir, istihbari ya da önleme amaçlı da kullanılmayacak, işlenen bir suçun aydınlatılması için uygulanacaktır. Dolayısıyla işlenen bir suçun aydınlatılması için ömür boyu telefon dinlenmesinin haklı görülebilir bir yanı bulunmamaktadır. Uygulamada çokça karşılaştığımız önemli bir sorun da yine bu maddedeki keyfiliğe yol açan düzenlemeden kaynaklanmaktadır. Bir suç ya da kişi hakkında başlatılan bir soruşturmada 6 aydan fazla iletişimin dinlenmesine ihtiyaç duyulmakta ise, soruşturma ikiden fazla kişi hakkında yürütülmekte yani bir örgüt soruşturmasına dönüştürülmekte ve 6 aylık süre bu şekilde aşılmaktadır. Bu da önemli mağduriyetlere neden olmaktadır. Örneğin Konya Emniyeti tarafından “örgüt” çerçevesi içinde yapılan bir çok soruşturmada, Adana özel yetkili ağır ceza mahkemeleri 135. maddenin 2. fıkrasında; “Şüphelinin tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması hâlinde, alınan kayıtlar derhâl yok edilir.” düzenlemesi yer almaktadır. Tanıklıktan çekinme CMK 45. ve 46. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelere göre CMK 45. md sayılan kişiler tanıklıktan her zaman çekilme hakkına sahiptirler. 46. madde de ise sadece maddede belirtilen konularda iletişimin tespitine karar verilemeyecektir. CMK 136. maddesi gereğince şüpheli veya sanığa yükletilen suç dolayısıyla müdafiinin iletişimi dinlenemez. tarafından “örgüt” suçundan hemen beraat kararı verilmiş ve dosyalar tekrar Konya mahkemelerine gönderilmiştir. CMK 135. madde 2. fıkra hükmü, tanıklıktan çekilebilecek kişilerin iletişiminin dinlenmesine ve kayda alınmasına imkân vermemektedir. 135. maddenin 2. fıkrasında; “Şüphelinin tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması hâlinde, alınan kayıtlar derhâl yok edilir.” düzenlemesi yer almaktadır. Tanıklıktan çekinme CMK 45. ve 46. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelere göre CMK 45. md sayılan kişiler tanıklıktan her zaman çekilme hakkına sahiptirler. 46. madde de ise sadece maddede belirtilen konularda iletişimin tespitine karar verilemeyecektir. CMK 136. maddesi gereğince şüpheli veya sanığa yükletilen suç dolayısıyla müdafiinin iletişimi dinlenemez. Sanık ile Müdafii Arasındaki İletişimin Dinlenmesi veya Tespiti Müdafiinin iletişiminin dinlenmesi hakkında özel kurallar geçerlidir. Müdafiin şüpheli veya sanık ile kurduğu iletişimin CMK 149. maddeden kaynaklanan “savunma dokunulmazlığı” sebebiyle hiçbir şekilde denetlenememesi gerekir. Bu hükümden ve iletişimin dinlenmesinin istisnai bir yol olmasından yola çıkarak CMK ya 136. madde hükmü dâhil edilmiştir. AİHM, 25.03.1998 tarihli Kopp v. İSVİÇRE kararında Mahkeme öncelikle şu tespiti yapmıştır; Avukatlık şirketi gibi işyerlerine gelen ve giden telefon haberleşmelerinin, Sözleşmenin 8. maddesi 1. fıkrası anlamında “özel hayat” ve “haberleşme” kavramları içinde mütalaa olunması gerektiği kanaatindedir. Mahkeme bu durumu doğrudan doğruya müdahale saymıştır.Mahkemeye göre bu türden bir müdahale “hukuka uygun”, “meşru amaçlar için”, “demokratik toplumda gereklilik” bulunmadıkça 8. maddenin ihlali sayılacaktır. Mahkemenin hukuka uygunlukla tanımlamak istediği; söz konusu rahatsız edici tedbirin iç hukukta dayanağı olması gereğidir. Ancak Mahkemeye göre; hukuk sistemi avukatların iletişiminin dinlenmesini kesin bir şekilde yasaklamış ise artık hukuka uygunluktan ve öngörülebilirlikten söz etmek mümkün olmayacaktır. Bu karar doğrultusunda Türk Ceza Yargılaması Hukukunda avukatın (müdafiin) iletişiminin dilenmesi CMK 136 HÜKMÜ UYARINCA YASAKLANMIŞ OLDUĞUNDAN avukatın iş ve şahsi telefonunun dinlenmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 8. md 1. fıkrasının ihlali sonucunu doğuracaktır. AİHM, Almanya’da bir avukatın müvekkili ile yaptığı görüşmede dinlenmesi nedeniyle yaptığı başvuruda, dinlemenin tamamlanmasından sonra kendisine bilgi verilmemesi nedeniyle Alman makamlarını sorumlu tutmuş ve mahkum etmiştir. Yukarıda da ifade edildiği üzere avukatın bizzat kendisi hakkında soruşturma söz konusu değilse savunmasını üstlendiği kişilere yönelik soruşturmalar sebebiyle dinlenememesi gerekir. CMK madde 135 gereği; alınan tedbir kararları süresince tedbir ve işlemler gizlilik esasına tabidir. Ancak uygulamada bu esasa hiç de uyulmadığı, soruşturma aşamasında yapılan tespitlerin hemen basına servis edildiği henüz soruşturma makamları ve müdafilerin bile ulaşamadığı bilgilerin basında yer aldığı görülmektedir. Bu durum oldukça rahatsız edicidir ve mutlak bir biçimde engellenmesi gerekmektedir. Nitekim bu gibi uygulamalarla hakkında soruşturma yapılan kişiler kamuoyu nezdinde peşinen mahkum edilerek mahkemeler de etki altına alınmaktadır. Dahası kamuoyuna bilgi sızdırılarak ve soruşturmanın gizliliği esasi çiğnenerek yapılan bu gibi uygulamalar, TCK 277,285 , 286 maddelerine göre suç olmasına rağmen şu ana kadar bunları yapanlar hakkında ciddi bir soruşturma dahi açılmamıştır. Yargının güvenilirliğinin sağlanması amacıyla hukukçu ve uygulayıcılar ile başta barolar olmak üzere demokrat ve sivil toplum örgütlerinin bu gibi anti demokratik hak ihlallerinin önüne geçmesi için Yetkili ve görevli hâkim, talepte bulunan kolluk biriminin bulunduğu yer itibariyle yetkili olan ve 5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemesinin üyesidir. Kararda ve yazılı emirde, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, kullandığı telefon numaraları veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodundan belirlenebilenler ile tedbirin türü, kapsamı ve süresi ile tedbire başvurulmasını gerektiren nedenler belirtilir. etkin bilinçlendirme, müdahale ve mücadele içinde olması gerekmektedir. CMK 135/6 da bu tedbirin uygulama alanı, katalogda yer alan suçlarla sınırlanmıştır. Bunlar Türk Ceza Kanununda yer alan; Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (madde 79, 80), Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),İşkence (madde 94, 95),Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102), Çocukların cinsel istismarı (madde 103),Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),Parada sahtecilik (madde 197), Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220), Fuhuş (madde 227, fıkra 3), İhaleye fesat karıştırma (madde 235), Rüşvet (madde 252), Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (madde 282), Silahlı örgüt (madde 314) veya bu örgütlere silah sağlama (madde 315),Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk (madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336, 337) suçları ile Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları, Bankacılık Kanununun 160 ıncı maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında tanımlanan zimmet suçu, Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar dışındaki suçlardan herhangi bir şekilde dinleme yapılamaz. Önleme ve istihbarı amaçla yapılan dinlemeler: Hukukumuza bu kurum 03.07.2005 tarihli 5397 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 1. maddesi ile 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun ek 7 nci maddesine eklenen düzenleme ile girmiştir. Bu düzenleme şu şekildedir; “Birinci fıkrada belirtilen görevlerin yerine getirilmesine yönelik olarak, 4.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun, casusluk suçları hariç, 250 nci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentlerinde yazılı suçların işlenmesinin önlenmesi amacıyla, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Emniyet Genel Müdürü ya da İstihbarat Dairesi Başkanının yazılı emriyle, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişim tespit edilebilir, dinlenebilir, sinyal bilgileri değerlendirilebilir, kayda alınabilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde verilen yazılı emir, yirmi dört saat içinde yetkili ve görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını en geç yirmi dört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi halinde tedbir derhal kaldırılır. Bu halde dinlemenin içeriğine ilişkin kayıtlar en geç on gün içinde yok edilir; durum bir tutanakla tespit olunur ve bu tutanak denetimde ibraz edilmek üzere muhafaza edilir. Yetkili ve görevli hâkim, talepte bulunan kolluk biriminin bulunduğu yer itibariyle yetkili olan ve 5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemesinin üyesidir. Kararda ve yazılı emirde, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, kullandığı telefon numaraları veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodundan belirlenebilenler ile tedbirin türü, kapsamı ve süresi ile tedbire başvurulmasını gerektiren nedenler belirtilir. Kararlar, en fazla üç ay için verilebilir; bu süre aynı usulle üçer ayı geçmeyecek şekilde en fazla üç defa uzatılabilir. Ancak terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde devam eden tehlikelere ilişkin olarak gerekli görülmesi halinde, hâkim üç aydan fazla olmamak üzere sürenin müteaddit defalar uzatılmasına karar verebilir. Uygulanan tedbirin sona ermesi halinde, dinlemenin içeriğine ilişkin kayıtlar en geç on gün içinde yok edilir. Durum bir tutanakla tespit olunur ve bu tutanak denetimde ibraz edilmek üzere muhafaza edilir. İstihbarat faaliyetlerinde, bu maddede belirtilen suçların önlenmesi amacıyla ve hâkim kararı alınmak koşuluyla, teknik araçlarla izleme yapılabilir. Ayrıca, kamu kurum ve kuruluşları ile kamu hizmeti veren kuruluşların ihtiyaç duyulan bilgi ve belgelerinden yararlanabilmek için gerekçesini de göstermek suretiyle yazılı talepte bulunulabilir. Bu kurum ve kuruluşların kanuni sebeplerle veya ticari sır gerekçesiyle bu bilgileri belgeleri vermemeleri halinde ancak hâkim kararı ile bu bilgi ve belgelerden yararlanılabilir. Bu madde hükümlerine göre yürütülen faaliyetler çerçevesinde elde edilen kayıtlar, birinci fıkrada belirtilen amaçlar dışında kullanılamaz. Elde edilen bilgiler ile kayıtların saklanması ve korunmasında gizlilik ilkesi geçerlidir. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket edenler hakkında, görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. Hâkim kararları ve yazılı emirler, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevlilerince yerine getirilir. İşlemin başladığı ve bitirildiği tarih ile saat işlemi yapanın kimliği bir tutanakla saptanır. Bu maddede yer alan faaliyetlerin denetimi, sıralı kurum amirleri, Emniyet Genel Müdürlüğü ve ilgili bakanlığın teftiş elemanları ve Başbakanın özel olarak yetkilendireceği kişi veya komisyon tarafından yapılır. Bu maddede belirtilen işlemler ile 5271 sayılı Kanunun 135 inci maddesi kapsamında yapılacak dinlemeler, Telekomünikasyon Kurumu bünyesinde, Kurum başkanına doğrudan bağlı "Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı" adıyla kurulan tek bir merkezden yürütülür. Oluşturulan bu Başkanlık bir başkan ile teknik, hukuk ve idari olmak üzere üç uzmandan oluşur. Bu Başkanlıkta Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığının ilgili birimlerinden birer temsilci bulundurulur. Verilen görevleri yerine getirmek üzere yeteri kadar da personel istihdam edilir. Telekomünikasyon İletişim Başkanı, Telekomünikasyon Kurumu Başkanının teklifi üzerine Başbakan tarafından atanır. Telekomünikasyon İletişim Başkanı, Kurul üyelerinin sahip olduğu özlük haklarına sahiptir. Ulaştırma Bakanlığı bu merkezle ilgili alt yapıyı hazırlamakla yükümlüdür. Bu merkezin kuruluş giderleri Telekomünikasyon Kurumu gelirlerinden karşılanır. Bu merkezin kuruluşu ile ilgili her türlü mal ve hizmet alımları ile yapım işleri, ceza ve ihalelerden yasaklama işleri hariç 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ve 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu hükümlerinden muaftır. Bu maddede belirlenen usûl ve esaslara aykırı dinlemeler hukuken geçerli sayılmaz ve bu şekilde dinleme yapanlar hakkında 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre işlem yapılır. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin esas ve usuller Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanlıklarının görüşü alınarak Başbakanlık tarafından üç ay içinde çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.” Bu yasanın çıkarılmasından sonra Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan Bir diğer konu ise; Tesadüfen ele geçirilen delillerdir. Bu konuda CMK 138. md 2. fıkrası aynen şöyle demektedir; “Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi sırasında, yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olmayan ve ancak, 135 inci maddenin altıncı fıkrasında sayılan suçlardan birinin işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil elde edilirse; bu delil muhafaza altına alınır ve durum Cumhuriyet Savcılığına derhal bildirilir. İletişimin Tespiti, Dinlenmesi, Sinyal Bilgilerinin Değerlendirilmesi, Kayda Alınmasına Dair Usul ve Esaslar ile Telekomünikasyon İletişim Başkanlığının Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Yönetmelik çıkarılmıştır. Bu yasal düzenlemeler ile Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı adıyla yeni bir kurum kurulmasını sağlanmıştır. Bu kurumun başkanı doğrudan Başbakan tarafından atanmakta olup, bu gibi hassas bir kurumun başkanının yürütmenin başı tarafından atanması ciddi endişeler yaratmaktadır. Nitekim bu kurumun uygulamaları kamuoyunda sıkça eleştirilmiş ve Hükümetin istediği doğrultuda görev yaptığı belirtilmiştir. Bu yönetmelik, İletişimin Dinlenmesi konusunda hukukumuza yeni bir tedbir getirmiş ve bunu hükme bağlamıştır. Bu tedbir yukarda da belirtildiği üzere Önleme ile İstihbarat amaçlı olarak iletişimin dinlenmesi ve tespiti tedbiridir. Önleme amaçlı iletişimin dinlenmesi ve tespiti tedbiri, Yönetmeliğin 5. maddesi gereğince 5271 sayılı CMK ‘nın 250. maddesinin a,b,c bentlerinde belirtilen (casusluk suçu hariç) suçlar için söz konusu olabilmektedir. Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu (TCK 188 md), Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar, İkinci Kitap Dördüncü Kısmın(Millete ve Devlete Karşı Suçlar), Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç) Yönetmelikte önleme amaçlı olarak iletişimin dinlenmesi ve tespiti için farklı suç katalogu belirlenmiş olmakla birlikte usul açısından da farklılıklar göze çarpmaktadır. Yönetmelikte de dinleme ve tespit için kural olarak hâkim kararı aranmasına rağmen gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Emniyet Genel Müdürü ya da İstihbarat Daire Başkanının, Jandarma Genel Komutanı veya İstihbarat Daire Başkanının, MİT Müsteşarının ya da yardımcısının yazılı emirleri ile de bu tedbir uygulanabilmektedir. Ancak verilen yazılı emir 24 saat içinde yetkili ve görevli hâkimin onayına sunulur, hâkim de 24 saat içinde kararı onaylar veya reddeder.(md. 8) Yönetmelik madde 9/fıkra 2; önleme amaçlı dinleme ve tespit tedbirinin en fazla 3 ay için verilebileceğini belirttikten sonra bu sürenin aynı usulle üçer ayı geçmeyecek şekilde en fazla 3 kez uzatılabilir. Yani tedbirin en fazla (3+9) 12 ay olabileceğini öngörmektedir. Ancak örgütün faaliyetlerinin devam etmesi halinde üçer aylık süreler ile müteaddit defalar uzatılmasına karar verilebilir. Yönetmelikte kayıtların yok edilmesine ilişkin olarak da; “tedbirin sona ermesinden veya yazılı emrin hâkim tarafından onaylanmamasından itibaren en geç 10 gün içinde yok edilir.” Hükmü bulunmaktadır. İletişimin dinlenmesi sırasında elde edilen bilgilerin delil olma değerleri var mıdır? Yasayla belirlenen usul ve esaslara uyulmadan elde edilen deliller ile usulüne uygun yapılan dinlemede tesadüfî elde edilen delilleri ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Bilindiği gibi, ceza muhakemesinde maddî gerçek araştırılır; bu nedenle her şey delildir; delil serbestliği ilkesi geçerlidir. Hâkim, kararını delillerle doğrudan doğruya ve bizzat temasa geçerek verir. Bu durum vasıtasızlık ilkesi olarak anılır. (m. 217 CMK). Bu durum delillerin serbest değerlendirilmesi ilkesi olarak adlandırılmaktadır. Yapılan ceza muhakemesinin sonunda belliliğe, örneğin fiilin sanık tarafından işlendiğinin sabit olduğu sonucuna, varılamaması durumunda sanığın mahkûm edilemeyeceğini ifade eden ilkeye “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi denilmektedir. Yargıtay son yıllarda bu ilkeye büyük önem vermekte; ceza yargılamasında kuşkunun bulunduğu yerde, mahkûmiyet kararından söz edilemeyeceğini; bunun evrensel bir ilke olduğunu ısrarla vurgulamaktadır. (CGK. 19.4.1993, 6–79/108, YKD Ekim 1993, s.1564 vd. Yar. CGK. 2.12.1991, 1–301/334, YKD Temmuz 1992, s.1108 vd) Ne var ki, bir ispat aracına delil diyebilmek için olayı bir şekilde temsil etmesi, olayı yansıtması yetmez. Bu yansıtmanın akla, yani bilime, maddî gerçeğe ve hukuka uygun olması da şarttır. Bu vasıfları taşımayan bir ispat aracına, teknik anlamda delil denilemez; bu nedenle de AHİM de hukuki düzenlemenin eksiksiz yapılmasını istemektedir. AHİM’in bu konudaki kararlı tutumu devam etmektedir. İletişiminin dinlenmesine ilişkin AĞAOĞLU davasında, Türkiye, yapılan işlemlere dayanak mevzuatın bulunmaması sebebiyle Sözleşmenin 8. maddesini ihlalden mahkûm edilmiştir. Şüphesiz hukuki düzenlemelerin AİHM’in aradığı şartlara uygun olması yetmez, uygulamanın da bu düzenlemelere ve insan haklarına saygı çerçevesinde gerçekleştirilmesi şarttır. İşte bunun için öncelikle yasal eksikliklerin giderilmesi için etkin bir çaba içinde olunmalıdır. bu tür vasıtalara dayanılarak hüküm tesis edilemez; edilecek olursa da, o hüküm Yargıtay tarafından bozulur. (Yar. CGK. 19.04.1993, 6–79/108; YKD Ekim 1993, s.1564 vd) Ancak böyle bir aracın bir hukuk devletinin ceza muhakemesinde kullanılabilmesi için hukuka uygun yollardan, daha teknik bir ifade ile delil yasakları ihlâl edilmeksizin elde edilmiş olması gerekir. Bu noktada karşımıza DELİL YASAKLARI KAVRAMI çıkmaktadır. Sonuç olarak elde edilen delil hukuka uygun olmak zorundadır. Hukuka uygun şekilde elde edilmeyen ispat araçları delil niteliğinde olmayacaktır. İletişimin dinlenmesi tedbiri sonucunda elde edilecek ispat araçları da iletişim hukuka uygun olmadığı sürece delil olarak kullanılamayacaktır. Nitekim CMK 217/2. fıkrası; “Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir” düzenlemesi ile hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin hükümde dikkate alınmasını kesin bir biçimde yasaklamıştır. Doktrin ve uygulamada iletişimin dinlenmesi ile elde edilen delillerin delil olduğu doğrultusunda genel bir eğilim bulunmaktadır Ancak Yargıtay 8. Ceza Dairesi Şubat 2008 tarihinde aldığı bir karar ile “içeriği maddi bulgularla desteklenmeyen telefon görüşmelerine dayalı iletişim kayıtlarını “ delil kabul etmemiştir. Ben de bu görüşe katılmaktayım. İletişimin tespitinin ancak delile ulaşma aracı olarak kullanılması gerekmektedir. Bu konuda CMK genel ilkelerinden yola çıkılarak yapılan yorumların, amaca uygunluk ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesi zorunludur. Nitekim uygulamada bununla ilgili ciddi sorunlar çıkmaktadır. Çoğu kez üstü kapalı konuşmalar, soruşturma yapanlar tarafından keyfi biçimde yorumlanmakta ve izlenmeden kurtulmak için “şifreli” konuşulduğu iddia edilmektedir. Oysa bir kişi yalan söyler, kendisini farklı göstermek ister. Yapmadığı bir şeyi yapmış gibi anlatmak ister. Tüm bunları sadece iletişim içeriğinden yola çıkarak belirlemek mümkün değildir. Nitekim Avrupa’da Finlandiya, Yunanistan, İtalya, Lüksemburg, Hollanda ve Portekiz’ in dışındaki ülkelerde iletişimin dinlenmesi ile elde edilen deliller tek başına delil olarak kullanılmamakta ve başka delillere götürmesi halinde delil olarak görülmektedir. Bir diğer konu ise; Tesadüfen ele geçirilen delillerdir. Bu konuda CMK 138. md 2. fıkrası aynen şöyle demektedir; “Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi sırasında, yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olmayan ve ancak, 135 inci maddenin altıncı fıkrasında sayılan suçlardan birinin işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil elde edilirse; bu delil muhafaza altına alınır ve durum Cumhuriyet Savcılığına derhal bildirilir.” Bu maddede Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin dinlenmesi sırasında, yapılmakta olan soruşturmayla ilgisi olmayan ancak, CMK 135. maddenin 6. fıkrasında yer alan suçlardan birine ilişkin bir delilin ele geçirilmesi durumu hüküm altına alınmıştır. Zira CMK135. md 6.fıkrada sayılanlar dışındaki suçlar için iletişimin dinlenmesi tedbirinin uygulanması mümkün değildir. Bu konuda bir fikir birliği bulunmamaktadır. Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulu 29 Haziran 2004 tarihinde içtihat niteliğinde bir karar vererek; soruşturulmayan ve üçüncü kişi olarak adlandırılan kişiler hakkında bir delil elde edilmesi durumunda bu kişi hakkında hâkim tarafından verilen bir dinleme kararı bulunmadığı için bunun delil olarak kullanılmayacağına karar vermiştir. AİHM, Lambert Fransa kararında; ulusal yasalarda hakkında dinleme kararı verilmeyen kişiler açısından yeterli güvence getirilmemişse bu durumda, üçüncü kişiler hakkında elde edilen delilin kullanılmasının hak ihlali olacağına karar vermiştir. Bazı yazarlar ise katalog suçlardan olması koşuluyla üçüncü kişiler hakkında elde edilen delillerin kullanılabileceğini belirtmektedir. Bizim hukuk sistemimizde üçüncü kişiler hakkında yeterli bir yasal güvence getirilmediği için ben de Yargıtay 1. Başkanlar Kurulunun görüşü doğrultusunda düşünmekteyim. Bir diğer konu da yasa dışı yöntemle yapılan iletişim tespitinde elde edilen delilden yola çıkılarak başka delillere ulaşılması durumunda bunun hukuk tarafından kabul görüp germeyeceğidir. Buna delillerin uzak etkisi de denmektedir. Egemen olan görüş bu şekilde başlatılan bir soruşturmada elde edilen delillerin kullanılmaması doğrultusundadır. Hatta “zehirli ağacın meyvesi de zehirli olur” görüşü ile bu açıklanmaktadır. Hukukun en önemli ilkelerinden birisi “güvenilirlik” ilkesidir. Eğer yasa dışı yollarla elde edilen delillerden yola çıkılarak başka delillere ulaşılır ve buna hukuksal değer atfedilirse, hukukta güven kalmaz. İletişimin dinlenmesinin uygulanması hakkında da kısa bir açıklama yapmak gerekmektedir: CMK 137/2 maddesi gereğince karar üzerine dinlenen kayıtlar C. Savcısı tarafından görevlendirilen kişiler tarafından çözülerek metin haline getirilir. Yabancı dildeki kayıtlar tercüman aracılığıyla Türkçeye çevrilir. Bu durumda tutulan kayıtların çözülmesinde yetki C. Savcısına verilmiştir. C. Savcısı tarafından yetki ile yapılan ve fakat hâkim tarafından onaylanmayan dinlemeler 10 gün içinde imha edilir. Tespit ve dinlemeye ilişkin kayıtlar yok edildikten sonra en geç on beş gün içinde C. Başsavcılığı, tedbirin nedeni, kapsamı ve sonucu hakkında ilgilisine yazılı olarak bilgi verir. (Mad 137/4) oysa uygulamada bu konuda bilgi verildiğine çok tanık olmamaktayız. Benim de mesleki faaliyetim çerçevesinde müvekkillerim ile yaptığı kimi görüşmeler kayıt altına alınmış ve hatta tab edilmişti. Bunlar tarafıma iletilmedi. Sonrasında imha edildiğine ilişkin bir bilgilendirme de almadım. AİHM buna uymayan bir çok üye devleti tazminata mahkûm etmiştir. kararına gerekçe yapmıştır. Kamu organ ve görevlilerinin, idari faaliyetler ya da suçlulukla mücadele gibi amaçlarla kişisel verilere ve kayıtlara ulaşma ve bunları değerlendirme amacıyla yaptıkları çalışmalar ile ilgili, kişisel nitelikli verilerin korunması hakkının temelini oluşturan kişiliğin serbestçe geliştirilmesi hakkının, insan onurunun ve özellikle özel yaşam alanının korunmasının sağlanmasına yönelik bireyi koruyucu yasal düzenlemelerin ayrıntılı olarak yapılması gerekmektedir. Düzenlemeler, dinlemeyi gerçekleştiren birimlerin bu görevlerini kötüye kullanmaları halinde uygulanması şart olan müeyyidelerin net olarak belirlenmesini içermelidir. CMK nın 135. maddesinin 5. fıkrası 135. maddeye göre alınan kararlar ve yapılan işlemlerin tedbirin uygulaması süresince gizli tutulacağını hükme bağlamıştır. Yönetmelik hükümlerine göre yürütülen faaliyetler çerçevesinde elde edilen bilgiler, Yönetmeliğe dayanak olan kanunlarda belirlenen amaç ve esaslar dışında kullanılamaz. Elde edilen bilgi, belge ve kayıtların saklanmasında ile korunmasında gizlilik ilkesine uyulur. Bu fıkra hükmüne aykırı hareket edenler hakkında görev sırasında ve görevden dolayı işlenmiş olsa dahi C.Savcılığınca doğrudan soruşturma başlatılır. AHİM de hukuki düzenlemenin eksiksiz yapılmasını istemektedir. AHİM’in bu konudaki kararlı tutumu devam etmektedir. İletişiminin dinlenmesine ilişkin AĞAOĞLU davasında, Türkiye, yapılan işlemlere dayanak mevzuatın bulunmaması sebebiyle Sözleşmenin 8. maddesini ihlalden mahkûm edilmiştir. Şüphesiz hukuki düzenlemelerin AİHM’in aradığı şartlara uygun olması yetmez, uygulamanın da bu düzenlemelere ve insan haklarına saygı çerçevesinde gerçekleştirilmesi şarttır. İşte bunun için öncelikle yasal eksikliklerin giderilmesi için etkin bir çaba içinde olunmalıdır. CMK 141. maddesi, bu koruma tedbirinin yanlış uygulanması sırasında sanık ve şüphelinin maruz kalacağı zararlara karşı tazminata hükmedilmesini düzenleme altına almamıştır. Yönetmelik dahi CMK da bu konuya ilişkin mevcut eksikliği gidermeye yeterli olmamıştır. Ancak tazminat hukukunun genel ilkeleri çerçevesinde bir hak araması yapılabilecektir. Yine uygulamada da bu tedbirin insan hak ve özgürlükleri ile AİHS, AİHM kararlarına yatkın ve hatta bunları dahi aşan bir etkinlikte kullanılması amacıyla bir zihniyet devriminin yaşanmasına katkıda bulunmak gerekmektedir. Bu konuda insan ve hukukçu kimliğiyle hepimize görev düşmektedir. İletişimin Dinlenmesi tedbirinin uygulaması sırasında gizlilik iç hukukumuzda yukarıda açıklandığı şekilde düzenlenmiştir. Gizlilik konusuna ilişkin olarak AHİM 2003 yılında verdiği CRAXİ v. İTALYA kararında; mahkeme özel hayata giren konuların Sözleşmenin 8. maddesini ihlal edecek şekilde kamuya açıldığını belirlemiş, bunun yanında özel hayatın gizliliği kapsamında bilgiler içeren çözümlemelerin devletin kaydı altına girdikten sonra muhafazasında, devlet yeterli güvenliği sağlayamamış olmasını 8. maddenin ihlalini tespit ettiği Kaynaklar 1. KUNTER – YENİSEY _ CEZA MUHAKEMESİ HUKUKU (12. BASI) 2. Öztürk-Erdem-Özbek, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku ANKARA 2001 3. Prof. Dr. Durmuş TEZCAN - ORGANİZE SUÇLAR ve BU SUÇLARDA MAĞDURUN HAKLARI ve TANIKLARIN KORUNMASI 4. URSULA KILKELLY - Özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkı - Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. Maddesi’nin uygulanmasına ilişkin kılavuz (İnsan Hakları El Kitapları No:1 ) İLK BASIM 2001 ALMANYA 5. Dr. Mustafa TAŞKIN, İLETİŞİMİN DENETLENMESİ Ankara 2008 6. European Court Of Human Rights Portal CEZA HUKUKU Av. Olcay BAĞCI BİLGE Konya Barosu Çocuk Yargılamasında Müdafiin Rolü Çocuk; kendine özgü hak ve yetkilerle donatılmış, henüz onsekiz yaşını doldurmamış. bir “birey”dir. Hukuk önünde kendisine tanınan bu ayrıcalık kaynağını hem uluslararası sözleşme ve uluslararası kurallardan hem de iç hukukumuzdaki yasalardan almaktadır. Çocuk tanımı yaparak sadece çocuğa özgü hakları düzenleyen Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi(1) 1995 yılında Türkiye tarafından da imzalanarak kabul edilmiştir. Sözleşme bugün tüm dünya genelinde (ABD hariç) kabul görmüş ve bu özelliği ile uluslararası hukukta bir ilki gerçekleştirmiştir. Bunun bir diğer anlamı ise, çocuk tanımı ve hakları konusunda dünya üzerinde kurulmuş olan bir standart olduğudur. Anayasamızın 90. maddesinde 2004 yılında yapılan değişiklikle uluslararası sözleşmelerin iç hukuk normları arasında en üst hukuk normu olarak kabul edildiği hatırlanacak olursa ülkemizin hukuk sistemi içerisinde görev yapan ve yapacak olan çocuk müdafiilerinin de, çocuk ve haklarını savunabilmesi için Sözleşme’yi ve Sözleşme’nin devamı niteliğinde olan BM Çocuk Ceza Adalet Sisteminin Asgari Standart Kurallarını (Beijing Kuralları), Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Çocukların Korunmasına İlişkin BM Kurallarını (Havana Kuralları) ve Çocuk Suçluluğunun Önlenmesine İlişkin BM Yönlendirici İlkelerini (Riyad İlkeleri) bilmesi zorunluluğu kaçınılmazdır. Çocuk hukukunun bağlayıcı olan uluslararası mevzuatı Sözleşmedir. Kurallar ise bağlayıcı olmamakla birlikte Sözleşmeyi tamamlayıcı ve açıklayıcı bir nitelik taşımaktadır. önüne gelen çocuğun hukuki konumu gereği koruyucu ve destekleyici tedbirlerle korunmuş olması ve vekil/müdafiin çocuğu koruyucu ve destekleyici işlemleri yaptırma zorunluluğudur. Bu işlemlerle yetkileri ve yükümlülüğü genişletilmiş olan çocuk müdafii bu işlemleri mesleki deneyimi ile de birleştirmelidir. Bu konuda AİHM’nin T- İngiltere kararında; “…müdafiin yetenekli ve deneyimli olmadığı ve bu nedenle hukuki yardım görevini yeterince yerine getiremediği hallerde çocuk bakımından adil yargılanma hakkı sağlanamamıştır” şeklinde verilmiş bir hüküm de bulunmaktadır(4). Kısaca açıklamaya çalıştığımız gibi; çocuk müdafiinin mesleki beceri ve deneyimi yanında uluslararası mevzuata da hakimiyetinin olması gerekmektedir. Ancak iç hukukumuzdaki düzenlemelerde çocuk yargılaması, yetişkin ceza yargılamasından oldukça farklı ve detaylı düzenlenmiştir. İlk olarak çocuk yargılamasına esas olan ilkelerin neler olduğu açıklanmalıdır. Çocuğun öncelikli yararı ilkesi, gizlilik ilkesi, basın yasağı ilkesi, zorunlu müdafilik ilkesi yargılamanın her aşamasında gözetilirken, kovuşturma aşamasında; kanunilik ilkesi, maslahata uygunluk ilkesi, sadelik ilkesi ve basitlik ilkesi de uygulanmalıdır. Çocuğun öncelikli yararı her durum ve aşamada korunmak zorundadır. Özellikle kovuşturma aşamasında yapılan veya bekletici mesele haline gelen durumlarda müdafi çocuğun öncelikli yararının gereği işlemlerin hızlandırılmasını sağlamalı ve benzer durumlarda çocuğun önceliklerini korumalıdır. Bu konunun üzerinde öncelikli olarak durmamızın nedeni, temel yasa niteliğindeki Çocuk Koruma Kanunu’nun(2) yeni ve olumlu müesseseler getirmiş olmasının uygulamada müdafiinde fark edeceği gibi bazı eksikleri de içinde barındırıyor olmasıdır. Çocuk ceza adalet sisteminin girift yapısı çocuk müdafiinin yetişkin müdafiinden farklı davranmasını gerektirir. Bu farklılık gerek mevzuat gerekse haklar yönünden dikkat çekicidir ve müdafiin uluslararası mevzuata da hakim olmasını zorunlu kılar. Çocuk ceza adalet sistemi içinde zorunlu müdafilik(3) ve zorunlu vekilliğin kabul edilmiş olması yine bu sistemin diğer ayaklarını oluşturan iddia ve yargı makamlarının yanında savunmanın her aşamada ve her işlemde bulunmasını da zorunlu kılmaktadır. Zorunlu müdafi veya zorunlu vekilin olmadığı hiçbir soruşturma ve kovuşturma işlemi geçerlilik kazanmayacaktır. Gizlilik ilkesi ise yetişkin ceza yargılamasında iki şekilde düzenlenmiştir: İlki bilgi ve belgelerde gizliliktir ki; savcı veya hakim kararı ile gizlilik verilir. İkincisi ise yasanın deyimi ile kapalılıktır. Yani, duruşmaların kapalı oturumlar halinde yapılmasıdır. Çocuk yargılamasında ise gizlilik resen uygulanan bir durumdur. Bunun nedeni kendine savunamayacak durumda olan çocuğun yargı sistemi içinde haklarının korunmasında yetersiz kalmasına engel olmaktır. Hem korunmaya muhtaç çocuk hem de suça sürüklenen çocuk için getirilen zorunlu temsil yetkilerinin bir diğer anlamı; suç mağduru veya suçun şüpheli/sanığı iddiası ile yargı makamları Gizlilik ilkesi hem bilgi ve belgelerde gizliliği, hem de zorunlu kapalılığı getirmektedir. Kapalılık mahkeme salonunun kapısının kapalı olması değildir. Mahkeme salonu içinde dava ile ilgili görevi bulunan kişiler haricinde kimsenin bulunmamasıdır. Bunun yaratılması için herhangi bir karara ya da talebe gerek olmaksızın resen hakim yada mahkeme başkanı tarafından gözetilmelidir. Basın yasağı ilkesi ise görsel ve yazılı basın aracılığıyla suça sürüklenen çocuk hakkında yayın yasağı getirirken ilkenin bir diğer anlamı ise soruşturma ve kovuşturma aşamalarında basın mensubunun adliye içi ve dışı kapsam dahilinde olmak üzere görüntü ve beyan almasının yasak olduğudur (Basın Kanunu 21/c maddesi kimliklerini açıklayacak ve tanınmalarını sağlayacak şekilde yayın yapanların cezalandırılmasını hükme bağlamaktadır). Çocuk müdafii 12 – 15 ve 15 – 18 yaş grupları için zorunludur. Yönetmeliğin ilgili 19. maddesi (b) fıkrasında derhal barodan kendi müdafi olmayan çocuklara müdafi atanacağını belirtmektedir. Atanan müdafi, 19. maddedeki sırasıyla; Çocuğun yakınlarına haber verilmiş mi, çocuk yetişkinlerden ayrı yerde mi tutuluyor, çocukla ilgili kimlik tespiti vb. gibi işlemler sivil kıyafetli kişilerce mi yapılıyor, çocuğun kimlik ve eyleminde gizlilik uygulanıyor mu, çocuğa kelepçe veya benzeri aletler takılmış mı, bunları gerek gözlemi gerekse çocukla ilk olarak yapacağı yalnız görüşmede öğrenmelidir. Zorunlu müdafilik çocuk yargılamasının ilkelerinden biri olmanın yanında müdafi için de zorunlu bir görevdir. Her işlem müdafi bilgisi ve eşliğinde yapılmalıdır. Aksi halde yapılan işlem hukuka aykırı bir işlem olacaktır. Çocuklarla ilgili ifade işlemi savcılıkta yapılır. Çocuk polisi korunmaya muhtaç çocuk ve suça sürüklenen çocuklarla ilgili işlemlerde yetkili kolluk birimidir. Ancak çocuk polisine suça sürüklenen çocuklarlar ilgili olarak ifade alma yetkisi tanınmamıştır. Ceza adalet sisteminin uygulanması bu ilkelerinde doğru ve yerinde uygulanması ile mümkün olacaktır. Bu ilkeler suça sürüklenen çocuğun yakalanma anından yargılamanın sonuçlandığı ana kadar uygulanacaktır. Savcı önünde alınacak ifade sırasında suça sürüklenen çocuğun kanuni temsilcisinin de, çocuğun yararına aykırı olduğu saptanmadığı veya kanuni bir engel bulunmadığı takdirde ifadeye katılması mümkündür. Çünkü yakalama işlemi şüpheli sıfatının başladığı yani sanık haklarının doğduğu andır. Bu andan itibaren çocuk şüpheli için Yakalama İfade ve Gözaltına Alma Yönetmeliği’nin 19. maddesi uygulanacaktır. Bu madde çocuklarla ilgili tüm soruşturma işlemlerinde uygulanacak maddedir. Çocuk 12-15 yaş grubunda ise ifade işlemi TCK 31/2 maddesi uyarınca hemen yapılamaz. Bu madde fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş, henüz onbeş yaşını doldurmamış çocuklar hakkında işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışları yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması halinde ceza sorumluluğu olmayacağını belirtmektedir. YİGAY 19. madde suça sürüklenen çocuğu TCK 31. maddeye bağlı kalarak yaş hadlerine göre sınıflandırmaktadır. Fiili işlediği sırada henüz oniki yaşını doldurmamış olanlar ile onbeş yaşını doldurmamış sağır ve dilsizler(5) ceza sorumluluğu bulunmayan ilk gruptur. Ceza sorumluluğu olmayan çocuklarla ilgili olarak soruşturma ve kovuşturma yapılamaz. Yapılacak işlemler çocuğu yakınlarına teslim etmek ve çocuğun yokluğunda savcılık makamınca, çocuk mahkemesinden uygulanmasını talep edeceği koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarına esas olmak üzere çocuk hakkında bir araştırma yaptırılmasıdır. Bunun anlamı ceza sorumluluğu olmayan çocuk hakkında ifade işlemi de dahil hiçbir cezai işlem yapılamayacaktır. Dolayısıyla çocuk müdafii de atanmayacaktır. Dolayısıyla ceza sorumluluğunun kalkma ihtimali gözetilerek öncelikle bu raporların alınması gerekir. Aksi halde alınmış ifadeler hukuka aykırı nitelikte sayılacaktır. Bu ifadede çocuğun ikrarı olsa dahi geçerli olmayacak, hukuka aykırı delillerden olacaktır. İfade sırasında çocukla yaptığı görüşme ve dosyasındaki bilgilerden çocuğun aynı zamanda tedbir kararı alınması gereken bir çocuk olduğunu fark eden müdafiin ifade bitiminde savcının tedbir talebinde bulunmasını gerekçesi ile beyan etmesi ve bu beyanını tutanağa geçirtmesi gerekir. Zorunlu müdafiliğin kapsam ve amacı bu ve bunun gibi gecikmesinden çocuğun zarar görebileceği durumların derhal sonuçlandırılmasıdır. Çocuk müdafiin unutmaması gereken ve çocuk yargılamasının bel kemiği sayılan bir kural; “çocuk yargılamasında fiilden faile değil failden fiile gidilir” kuralıdır. Bu kuralın anlamı aynı suçu aynı şartlarda işlemiş olan çocuklar hakkında dahi aynı cezai müeyyidelerin verilemeyeceğidir. Bunun nedeni her çocuğun kendi şartları içinde değerlendirilecek ve kendine özgü bir yargılamanın süjesi olacağıdır(6). ÇKK 5. maddede düzenlenmiş koruyucu ve destekleyici tedbirler, ceza sorumluluğu olmayan çocuklar hakkında bir ıslah tedbiri hükmünde iken suça sürüklenen ve cezai sorumluluğu bulunan çocuklar hakkında da süreli tedbirler olarak bir ya da birkaçı birlikte uygulanabilecektir. Yazımızın ilk kısmında BMÇHS’nin önemi yasal mevzuatımızdaki yerinden bahsetmiştik. ÇKK 5. madde Sözleşme ile korunan hakların çocuk için uygulanmasını aynı zamanda zorunlu kılmaktadır. Eğitim, barınma, sağlık, bakım ve danışmanlık tedbirleri Sözleşme ile teminat altına alınmış haklardandır. Daha da açacak olursak taraf devletin çekince koyabileceği maddelerden sayılmamıştır. Bu nedenle çocuk müdafii savunduğu çocuğun sadece sanık haklarını değil çocuk olarak öncelikli haklarını da soruşturma ve kovuşturma süresince ileri sürmekle görevlidir. Farklı bir durum da, işlenen fiilin tutuklamayı gerektiren fiillerden olması halinde söz konusudur. Bu durum Çocuk Koruma Kanunu 21. maddede düzenlenen tutuklama yasağını da beraberinde getirmektedir. Madde hükmü hangi şartların varlığı halinde tutuklamaya karar verilemeyeceğini düzenlemiştir. Buna göre, onbeş yaşını doldurmamış çocuklar hakkında üst sınırı beş yılı aşmayan hapis cezasını gerektiren fiillerden dolayı tutuklamaya karar verilemeyecektir. Tutuklama çocuk hukukunda da en son çare olarak düzenlenmiştir. Müdafiin bunu talep etmesi ve itirazlarını gecikmeden yapması gerekir. Öncelikle ÇKK 20. maddeye göre adli kontrol uygulanmalıdır. Adli kontrol uygulamasında CMK 109. maddede de sayılmış olan şartlara ek olarak, çocuğun belli çevrelerin dışına çıkması yasaklanabileceği gibi, bazı yerlere gitmesine veya gitmemesine, belirli kişilerle ilişki kurmamasına karar verilebilecektir. Kanun koyucu çocuğa, adli kontrol sırasında yaşamını da değiştirmeye zorlayıcı tedbirler getirmektedir. Bu gerekçelerle adli kontrol, tutuklamaya göre çocuk yargılama sisteminin ıslah amacına hizmet eden en önemli müesseselerden olmaktadır. Kamu davasının açılmasının ertelenmesi (ÇKK 19. madde) de adli kontrol gibi yeni ve ıslaha yönelik bir müessesedir. Kamu davasının açılmasının ertelenmesinde amaç, belirli bir cezanın altında kalan suçlarda, çocuğun önceden kasten bir suç işlememiş olması halinde üç yıllık bir denetim süresine tabi tutularak cezai bir sürecin dışına çıkarılarak iyileşmesini sağlamaktır. Hatta zarar görenin uğradığı zararın çocuk tarafından giderilmesine imkan buluna hallerde bunun hakkında bir karar verileceği de belirtilerek, çocuk yargılamasında tazminat hükmüne dayalı bir uzlaşma müessesesinin çocuğa vereceği zararda engellenmiş olmakta, uzlaşma sürecine girmeyen çocuk hakkında da karar verilmesi sağlanmaktadır. Kamu davasının açılmasının ertelenmesinin mümkün olmadığı hallerde, kamu davasının açılması ile çocuk yargılamasında kovuşturma aşaması başlayacaktır. Kovuşturmaya hakim ilkeler, çocuğun mahkeme önüne gereğinden fazla çıkarılmaması yani deşifre olmamasını ve toplumdan bu süreç içinde korunmasını sağlamak için basit ve en kısa sürede tamamlanmasını gerektirmektedir. Soruşturma aşamasında da esas olan gizlilik, basın yasağı ve zorunlu müdafilik ilkeleri de her oturumda gözetilecek ilkelerdendir. Suça sürüklenen çocuğun en temel haklarından birisi kendine özgü mahkemelerde yargılanmaktır. Bu mahkemelerin özelliği ÇKK 28. maddeye göre çocuk konusunda uzmanlaşmış kişiler arasından atanan hakim ve savcılardan kurulmuş olmasıdır. Hemen belirtelim ki; çocuk mahkemelerinde savcı yargılamaya katılamaz. Sadece çocuk ağır ceza mahkemelerinde heyet yanında savcı da duruşmalara katılabilecektir. Çocuk yargılaması sırasında çocuk müdafiinin üzerinde durması gereken en önemli husus sosyal inceleme raporu yaptırılıp yaptırılmadığıdır. ÇKK 35. maddede düzenlenmiş olan SİR raporları suça sürüklenen çocuğun sosyal kimlik kartıdır(7). Bu rapor çocuğun bireysel ve çevresel özelliklerini gösteren, nitelik olarak bilirkişi veya uzman raporundan farklı olarak çocuk mahkemesinin veya soruşturma aşamasında savcının görevlendireceği kişilerce hazırlanacak bir rapordur. Madde hükmü gerektiğinde alınabileceğini söylemekte ise de maddenin son fıkrası çocuk müdafii tarafından SİR raporu alınması talep edildiği hallerde, mahkemenin bu talebe rağmen sosyal inceleme yaptırmaması halinde hükmün verileceği kararda gerekçesinin yazılması gerektiğini belirterek talebe karşı mahkemeyi gizli bir zorunluluk içine sokmaktadır. DİPNOTLAR: 1- 27.01.1995 tarihli 22184 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 2- 15.07.2005 tarihli 25876 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 3- Ceza Muhakemesi Kanunu 150/2. Madde: “Müdafii bulunmayan çocuğa istemi aranmaksızın bir müdafii görevlendirilir” 4- Suça Sürüklenen Çocuklara Hukuki Yardım, Eğitimci El Kitabı, TBB - UNICEF, Ankara 2010, syf. 17 5- Yeni TCK 33. madde ile Eski TCK da düzenlenen sağır ve dilsizlik için doğuştan olma şartını kaldırmıştır. TCK 33. maddeye göre sonradan kazanılan sağır ve dilsizlik bir arada olmak kaydıyla yaş küçüklüğünde esas alınacaktır 6- BAĞCI, Olcay, “Çocuk Suçluluğu ve Türk Hukuk Sisteminde Suçlu Çocukların Yargılanmaları”, Maltepe Üniversitesi SBE Kamu Çünkü sosyal araştırma gerektiren ve çocuğun kişisel durumuna göre eğitim, sosyoloji ya da psikoloji gibi alanlarda çalışan uzman kişilerin vereceği bir raporun yerine geçecek bir gerekçe mahkemeden beklenmektedir. Bunun mümkün olmayacağı ve bu durumunda müdafi açısından bozma nedeni teşkil edeceği açıktır. Çocuk müdafii SİR raporuna her aşamada itiraz yolunu da kullanabilir. Ancak itiraz metnin esasa ilişkin eksiklerine işaret etmelidir ki yeniden bir uzman atanması ve raporun yenilenmesi mümkün olabilsin. Kısaca özetlemek gerekirse çocuk müdafii çocuk yargılamasının her aşamasında muhakemeye aktif olarak katılmakla yükümlüdür. Unutulmaması gereken kendini savunamayacak bir kişinin savunmasını üstlenmiş olduğudur. Çocuk yargılamasının sosyal alanlarla birlikte hareket etme zorunluluğu müdafiin de konu hakkında bilgi sahibi olmasını gerektirmektedir. Çocukların sadece kanuni haklarını değil sosyal yaşama dönmeleri içinde aynı zamanda toplumsal haklarını öncelikle gözetecek kişilerin başında gelmektedir. Bu nedenle de çocuk müdafiinin mesleki ve kişisel sorumluluğu hiçbir davada olmadığı kadar fazladır. Hukuku Yüksek Lisans Tez Çalışması- 2003, İstanbul 7- BAĞCI Olcay, Çocuk Yargılaması, İstanbul Barosu Yayınları- 2006, İstanbul MARKA HUKUKU Av. İbrahim ÇETİNKAYA Konya Barosu İnternet Ortamında Marka Hakkına Tecavüz 1. 5833 Sayılı Kanun İle 556 Sayılı KHK md.9/I’e Eklenen (e) Bendine İlişkin Değerlendirme İnternet kullanımı ve dolayısıyla web siteleri sayısının hızla artması, aynı paralelde geleneksel kaynaklardan gelir elde eden sektörlerin azalması ve maliyetlerin yükselmesi, firmaları gelir kaynağı olarak elle tutulamayan mallara yani internet üzerinden satışa ve reklama yöneltmiştir. Zira, işletmeler internet üzerinden, daha az masraf ve zahmetle, daha çok sayıda ve daha geniş bir coğrafyada tüketiciye ulaşabilmekteler ve bununla beraber markalarının tanınmışlığını da artırabilmekteler. Bu sebeplerle, internet üzerinden marka hakkı ihlallerinin sayısı ve türü her geçen gün çoğalmaktadır. Hal böyle olunca, internet üzerinden yapılan ve devam eden hak ihlallerinin (marka hakkına tecavüzlerin) önüne geçmek veya neticelenmiş hak ihlallerinin sonuçlarını gidermek için hukuki düzenlemelerin önemi de giderek artmaktadır. Marka hakkının internet üzerinden ihlaline ilişkin 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında KHK’ da doğrudan düzenlenmiş herhangi bir hüküm bulunmamakta iken, 5833 sayılı Markaların Korunması 76 Hakkındaki KHK da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile KHK 9. Maddesi yeniden düzenlenmiş ve bu maddenin 1. fıkrasına eklenen (e) bendi ile, internet üzerinden marka hakkına tecavüzler KHK’ da artık doğrudan düzenlenmiştir. Bu bent düzenlemesi, “işareti kullanan kişinin, işaretin kullanımına ilişkin hakkı veya meşru bir bağlantısı olmaması koşuluyla, işaretin aynı veya benzerinin internet ortamında ticari etki yaratacak biçimde, alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük veya benzeri biçimlerde kullanılması” şeklindedir. a) KHK md.9/I’ e Eklenen (e) Bendi Öncesi İnternet Ortamında Yapılan Marka Hakkına Tecavüzlerde Durum 5833 sayılı yasa ile 556 sayılı KHK md. 9/I’ e eklenen (e) bendi olmasa dahi, bir kişinin markası iltibas yaratacak şekilde alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük veya benzeri biçimlerde internet ortamında kullanıldığı takdirde, bir haksız rekabet durumunun oluşacağı açıktır. Dolayısıyla bu düzenlemeden önce, iltibasın varlığı halinde TTK düzenlenen Haksız Rekabet hükümleri ile markanın korunması sağlanabilmekte idi. Yargıtay “…..alan adları yürürlükteki bir mevzuatla düzenlenmediğinden, TTK’nın 57/5. maddesindeki işaret ve tanıtma vasıtası olarak nitelendirilip değerlendirilmesi gerekir……. Alan adlarına ilişkin bir yasal düzenleme bulunmadığından, alan adının korunan bir işareti ya da hakkı ihlal etmesi halinde, TTK’nın 56 vd.maddelerine dayalı haksız rekabetin tespiti ve önlenmesi davası açılması mümkündür…” şeklindeki kararı ile, alan adının kullanılması ile de marka, ticaret unvanı, işletme adı gibi haklara karşı tecavüzün söz konusu olabileceğini ve bu durumda da TTK 56 vd. maddelerindeki haksız rekabet hükümlerinin uygulanabileceğini belirtmiştir. Yine, kanaatimizce, 5833 sayılı yasa ile KHK’ya eklenen bu bent olmasa dahi, markanın alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük veya benzeri biçimlerde kullanılması halinde KHK’da düzenlenmiş olan tecavüze ilişkin korumalardan da faydalanılabilinmekteydi. Zira marka hakkına tecavüz halleri KHK md.61 ve bu madde atfı ile KHK md. 9’ da düzenlenmektedir. Bu maddelerde alan adı, yönlendirici kod ve anahtar sözcüğün ihlalinin tecavüz teşkil ettiğine dair bir açıklık yoktur. Ancak KHK md.9/II’de sayılan haller örnek kalbinden belirtildiği için, bu 5833 sayılı yasa ile KHK’ya eklenen bu bent olmasa dahi, markanın alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük veya benzeri biçimlerde kullanılması halinde KHK’da düzenlenmiş olan tecavüze ilişkin korumalardan da faydalanılabilinmekteydi. bentte sayılmayan başka kullanım şekillerinin de yasaklanması mümkündür. Kısaca, KHK md.9/II’ de sayılan durumlar sınırlı sayıda olmayıp, marka hakkını ihlal eden eylemler çeşitli şekillerde gerçekleşebilir ve marka sahibi bunların engellenmesini isteyebilir. Dolayısı ile 5833 sayılı yasa öncesinde de, internet ortamında alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük veya benzeri biçimlerdeki kullanımlarda da koruma sağlanabilmekteydi. Yalnız bu durumda tescilli marka ile haksız kullanan kişi arasında bir rekabet ilişkisinin bulunması ve aynı zamanda markanın aynı veya benzer mal veya hizmetlerde kullanılmış olması gereklidir. Yani markasal kullanım gereklidir. b) KHK md. 9/I’ e Eklenen (e) Bendi Sonrası, İnternet Ortamında Yapılan Marka Hakkına Tecavüzlerde Durum 5833 sayılı Kanun ile 556 sayılı KHK md.9/I’ e eklenen (e) bendindeki şartları irdelemeden önce, metinde belirtilen bazı kavramlara ilişkin açıklama yapma ihtiyacı bulunmaktadır. Alan adı, web sitelerinin bulunabilmesi için kullanılan internet adresleridir. Bir başka tanıma göre alan adı, internet ortamında kişiyi, ürünü veya web sitelerinden sunulan hizmetleri ayırt etmeye yarayan tanıtıcı işaret olup, aynı zamanda ayırt edici ad ve işaret hakları kapsamında değerlendirilen gayri maddi malvarlığı haklarıdır. Alan adları, belirli bir hiyerarşik sistem üzerine kurulmuştur. Buna göre alan adları, üst düzey alan adları (top level domains, TLDs) ve ikinci düzey alan adları (second level domains, SLDs) olmak üzere ikiye ayrılır. Üst düzey alan adları da, cins üst düzey alan adları (generic top level domains, gTLDs) ve ülke kodu üst düzey alan adları (country cod top level domains, ccTLDs) olarak ikiye ayrılırlar. Cins üst düzey alan adları, internet topluluğu yani herkes tarafından kullanılmak üzere ortaya çıkarılmıştır. Örneğin “.com, .org, .net, .edu, .gov, .mil, .int”, şeklindedir. Ülke kodu alan adları ise her bir ülke için ayrı ayrı belirlenmiştir. Örneğin Türkiye için “.tr” şeklindedir. İkinci düzey alan adları ise, ülke kodu alan adları altında yer almaktadır. Örneğin Türkiye için “.com.tr, .gov.tr” şeklindedir. İkinci düzey alan adları tahsisi işlemeleri, her ülkenin yetkili kurumlarınca yerine getirilmektedir. Türkiye’deki yetkili kurum ise Orta Doğu Teknik Üniversitesi’dir. Alan adı tahsisinde “ilk gelen alır” ilkesi geçerli olup, aynı alan adını almaya yönelik ilk başvuruyu yapan kişiye tahsis sağlanmaktadır. İkinci düzey alan adlarının, özellikle alan adının içerdiği elemanların belli bir işin mal veya hizmetlerine işaret ettiği toplumca kabul ediliyorsa, ticari marka ile genellikle aynı fonksiyonu yerine getirdiği kabul edilmektedir. Alan adı bir işin ününün artması veya azalmasını sağlayabilir ve başkası tarafından kullanılırsa zarara sebep olabilir. Alan adları tam anlamıyla ticari marka olmasa da neredeyse onun kadar tüketiciler üzerinde firma değeri yaratma kabiliyetine sahiptir. Yalnız alan adı, kişisel verilerin iletilmesi için kullanılmakta ise, markasal kullanımdan bahsedilemez. Yönlendirici kod, web sayfalarının içeriğini sınıflandıran arama motorlarının bu işlemi yapabilmeleri için web sitesinde HTML kodunun başındaki anahtar kelimelerdir. Bu kelimeler web sitesinde görünmemekte, ilgili yazının kaynak kodunda bulunmaktadır. Yönlendirici kod, otomatik aramada bu web sitesinin kolayca bulunup, ilgili dosyaların seçilmesini ve arayan kişinin ekranında listelenmesini sağlamaktadır. Böylece arama motorları vasıtasıyla yapılan aramalarda yönlendirici Marka hakkının internet üzerinden ihlaline ilişkin 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında KHK’ da doğrudan düzenlenmiş herhangi bir hüküm bulunmamakta iken, 5833 sayılı Markaların Korunması Hakkındaki KHK da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile KHK 9. Maddesi yeniden düzenlenmiş ve bu maddenin 1. fıkrasına eklenen (e) bendi ile, internet üzerinden marka hakkına tecavüzler KHK’ da artık doğrudan düzenlenmiştir. kodun temsil ettiği sitenin görünme ihtimali artmaktadır. Yönlendirici kod sayesinde, aynı zamanda, kullanıcının istediği web adresine daha hızlı ulaşabilmesi de sağlanmaktadır. Yönlendirici kod kullanma ile marka hakkına tecavüzünü şu örnekle izah edebiliriz. Web sayfası sahibi kendi sayfasını hazırlarken başka bir markayı kaynak kodunda kullandığı takdirde, internet kullanıcısı arama yaparken kaynak kodunda kullanılan bu markayı yazdığında, markanın asıl sahibinin yerine yönlendirici kod olarak kullanan kişinin web sitesine girmek durumunda kalacaktır. Bu durum ise, internet kullanıcısının iki marka arasında bağlantı olduğunu düşünmesine ve böylece markaları karıştırmasına sebebiyet verebilecektir. Anahtar sözcük, arama motorlarında otomatik arama yapılırken, asıl aranan marka, ürün vs. ile beraber arama sonucu ekranında çıkmaya yarayan sözcüklerdir. Arama motorları, ilgili markaya ulaşmayı yarayan bu sözcükleri reklamcılara satmaktadırlar. Arama motoru Google, internette erkek giyim sektöründe mal satışı yapan A’ya ait “Damat” markasını, ücret karşılığında, yine internette erkek giyim satışı yapan B’ nin kendi ürünleri ile ilgili reklamıyla bağlantılı hale getirmesi örnek olarak gösterilebilir. Bu halde Google arama motoruna “Damat” yazılarak yapılan araştırmada, A’ nın adresi görünmekle birlikte, bu adres sayfasında rakip firma B’ nin reklamı flama reklam şeklinde görünecektir. Bu açıklamalardan sonra, 5833 sayılı kanun ile 556 sayılı KHK md.9/I’ e eklenen (e) bendinin uygulanabilmesi için gerekli şartlar üzerinde durmak gereklidir. KHK md.9/I (e) bendinde aranan ilk şart “işaretin aynısının veya benzerinin ticari etki yaratacak biçimde” olması gerektiğidir. Arkan’a göre hükümde yer alan “ticari etki yaratacak biçimde” ibaresi, söz konusu işaretler aracılığıyla internet ortamında markanın tescil olunduğu mal veya hizmetlerin aynı veya benzerinin tanıtılması, reklamının veya satışının yapılmasını ifade eder. Bu durumda da, marka sahibi zarar görmekte veya marka sahibi zarar görmese dahi mütecaviz kazanç elde etmektedir. Bu kazanç markanın itibarından faydalanarak web sitesinin ziyaretçi sayısını artırmak ve bu sayede reklam geliri elde etmek şeklinde olabilir. Veya marka sahibinin markasını kullanarak, markanın müşteri çevresine ulaşmak ve müşterileri alternatif ürüne ikna etmek şeklinde olabilir. Yine, web sitesine gizlenmiş bir sözcükle de yapılabilmektedir. Örneğin “Biz ARÇELİK ürünleri satmıyoruz, bizde yalnızca SONY ürünleri bulunur” şeklindeki masum bir cümle ile arama motoruna ARÇELİK ibaresi yazan internet kullanıcısının önüne alakası olmamasına rağmen SONY markasının çıkması sağlanabilmektedir. Burada, rakip firmayı tercih etme iradesinde olan müşteriyi haksız olarak kendisine yöneltme fikri yatmaktadır. Bu durum, KHK md.9/e’ ye aykırılık teşkil edeceği için marka hakkına tecavüz söz konusu olacaktır. Tescilli marka sahibinin markası, farklı mal veya hizmetlerde faaliyet gösteren kişi tarafından alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük veya benzeri biçimde kullanılması halinde ise, marka hakkına tecavüz söz konusu olmadığı için kullanım engellenemeyecektir. KHK md.9/I (e) bendinde aranan ikinci şart ise “İşaretin kullanımına ilişkin hakkı veya meşru bir bağlantının bulunmaması” durumudur. Korkut, Markalar Kanunu Tasarısı Taslağı’nda da bu ibarenin aynısının kullanıldığını ve gerekçesinde de “meşru bir bağlantının olmaması” halinin kötü niyete karine olarak kabul edildiğini ve bu gerekçenin yerinde olduğunu belirtmiştir. Örnek olarak da, markayı lisans alanın markaya ilişkin meşru kullanım hakkı bulunduğu için yönlendirici kod olarak kullanmasında da herhangi bir sakınca olmadığını, ancak lisans hakkı olmadığı halde markayı ticari etki yaratacak biçimde kullanan kişinin KHK md.12 anlamında dürüst kullandığını ispatlaması, aksi halde bu kullanımın engellenmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Yine, dürüst kullanmaya ilişkin verdiği örnekte ise, otomobil yedek parçası veya aksesuarın pazarlandığı web sitesinde, tanınmış otomobil markalarının yönlendirici kod olarak kullanılması halinde dürüst kullanım söz konusu olacağını belirtmiştir. “İşaretin kullanımına ilişkin hakkı veya meşru bir bağlantısı” olmama hali, somut olayın şartlarına göre değerlendirilmesi gereken bir olgudur. Durumu bir örnek ile açıklamak gerekir ise; “MEVKA” ibaresi, Konya ve çevre iller açısından faaliyet gösteren Mevlana Kalkınma Ajansı adına başvurusu yapılmış bir markadır ve yine Mevlana Kalkınma Ajansının www. mevka.org.tr adresli internet sitesi de bulunmaktadır. Mevka İnşaat Oto Petrol Ürünleri Ltd. Şti ünvanlı bir şirketin ise www.mevka.com.tr adresli internet sitesi bulunmaktadır. “MEVKA” ibaresi her ne kadar Mevlana Kalkınma Ajansı adına başvurusu yapılmış bir marka olsa da, aynı markayı internet adresi (alan adı) olarak kullanan diğer şirketin gerek ticaret unvanında “mevka” ibaresinin gerek zorunlu ek olarak yer alıp almaması ve gerekse bu internet adresini kullanmaya başladığı tarihe göre durum çözümlenmelidir. Bu örnekte “mevka” ibaresi şirketin ticaret unvanında zorunlu ek olarak yer aldığı için KHK md.9/e’ nin aradığı “işaretin kullanıma ilişkin hak” ve aynı zamanda da “meşru bağlantı” durumlarının her ikisi birden sağlanmaktadır. Bu durumda Mevka İnşaat Oto Petrol Ürünleri Ltd. Şti’nin internet adresinde(alan adında) “MEVKA” ibaresini kullanması marka hakkına tecavüz teşkil etmeyip, bu kullanım engellenemeyecektir. Bu iki şartın varlığı halinde, KHK md.9/I (e) bendi uygulanma kabiliyetine sahip olacaktır. Yalnız burada şu hususu da Tescilli marka sahibinin markası, farklı mal veya hizmetlerde faaliyet gösteren kişi tarafından alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük veya benzeri biçimde kullanılması halinde ise, marka hakkına tecavüz söz konusu olmadığı için kullanım engellenemeyecektir. belirtmek gerekir ki, KHK md.9/I (e) bendine eklenen bu hüküm marka sahibinin TTK Haksız Rekabet Hükümlerinden faydalanmasına engel değildir. Sonuç olarak, 5833 sayılı yasa öncesi internet ortamında gerçekleştirilen marka hakkına tecavüzler 556 sayılı KHK’da doğrudan düzenlenmemiş olsa da, gerek TTK Haksız Rekabet hükümleri çerçevesinde ve gerekse markasal kullanım olması halinde 556 sayılı KHK md. 9/II gereği yine bu KHK daki koruma hükümleri çerçevesinde engellenebilmekte ve sonuçları giderilebilmekte idi. 5833 sayılı kanun sonrası ise, 556 sayılı KHK md. 9/I’e eklenen (e) bendi ile internet ortamında yapılan marka hakkına tecavüzler KHK’ da artık doğrudan düzenlenmiştir. Bu bent gereği, işaretin kullanımına ilişkin hakkı veya meşru bir bağlantının bulunmaması ve işaretin aynısının veya benzerinin ticari etki yaratacak biçimde alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük ve benzeri biçimlerde kullanılması şartlarının bir arada bulunması halinde, bu tecavüz 556 sayılı KHK çerçevesinde engellenebilecek ve sonuçları giderilebilecektir. Burada kullanım; alan adı, yönlendirici kod, anahtar sözcük biçiminde olabileceği gibi benzeri biçimde de olabilecektir. Yani ticari etki yaratan kullanımın internet ortamında yapılması ve bu kullanımın bir hakka veya meşru bir bağlantıya dayanmaması halinde KHK md. 9/I (e) bendi gereği kullanım engellenebilecek ve sonuçları giderilebilecektir. Yalnız bu durumda dahi, TTK Haksız Rekabet Hükümleri ile de marka hakkının korunması mümkündür. USUL HUKUKU Av. M. Lamih ÇELİK Şanlı Urfa Bel. Hukuk İşleri Müdürü Yargı Kararları Işığında Tebligat Uygulamaları Tebligat “hukuksal bir işlemin ilgili kimsenin bilgisine sunulması için yetkili makamın yasaya ve usule uygun bir biçimde yazı ile veya ilan yoluyla yaptığı belgeleme işlemi” şeklinde tanımlanabilir. Tebliğ mazbatası, tebliğin ne zaman, nerede ve kime yapıldığını ispatlayan belgedir. 11.01.2011 tarihli 6099 sayılı yasayla 23.madde gereğince tebliğ mazbatasında bulunması gereken bilgiler arasına “ imtina edilme sebebinin, adreste bulunmama sebebi ve tebligatın adres kayıt sistemindeki adrese yapılması durumunda buna ilişkin kaydı” bilgileri eklenmiştir. “Tebligat; bilgilendirme yanında, belgelendirme özelliği ile bulunan bir usul işlemidir. Bu nedenle tebligat ile ilgili 7201 sayılı tebligat kanunu ve tebligat tüzüğü hükümleri tamamen şeklidir. Kanun ve tüzüğün amacı tebliğin muhatabına ulaşması konusu ile ilgili olarak, kişilerin bilgilendirilmesi ve bu hususun belgeye bağlanmasıdır. Hal böyle olunca kanun ve tüzük hükümlerinin en ufak ayrıntısına kadar uygulanması zorunludur. (1.HD 15.09.1998 T. E.1998/6407 K.1998/9124)”(1) (1.HD.07.06.2000 T. E.2000/7264 K.2000/7421)(2) “Tebligat, kendisine tebligat yapılacak kimsenin bilinen en son adresinde yapılacaktır. Şu kadar ki; kendisine tebliğ yapılacak şahsın müracaatı veya kabulü şartıyla her yerde tebligat yapılması caizdir. .(m.10) (12. HD E. 2007/3065 K. 2007/5750 T. 26.3.2007) 6099 sayılı yasayla yapılan değişiklik ile “Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır. ” düzenlemesi yapılmıştır. Genel olarak adres, bir kişinin oturduğu veya çalıştığı yeri göstermeye yarayan bilgilerin tamamı olarak tarif edilebilir. Adres kavramına ikametgâh, mesken, işyeri de girer. Buna göre, kanun “Adreste Tebligat” ilkesini benimsemiştir. Bilinen en son adresin tespit edilmesi ise çeşitli şekillerde olabilir. Örneğin; tebligatı alacak kişi memursa veya esnaf ise adreslerini mensubu oldukları teşkilatlardan, avukatların adreslerini barodan, Adliye Bakanlığından, askerse Askerlik şubesinden sorarak öğrenilebilir. (Teb.Tüz.m.13) (HGK 28.05.2003 T. E.2003/1-388 K.2003/372)” “Tebligat kanunun 9.maddesi adreslerin eksiz yazılmasını,10. maddesi tebligatın tebliğ yapılacak şahsa muhatabın bilinen en son adresine yapılmasını,23.maddesinin 3.fıkrası ise tebliğ mazbatasının alıcının adını, soyadını ve adresini ihtiva etmesini ön görmektedir. Bu nedenle tebligat yapılacak şahsa bizzat hitap etmemesi sebebiyle aracı adı ile çıkarılan(yani “… eliyle …” ibresi taşıyan) tebliğ evrakı usule uygun değildir. (2.HD 08.02.2000 T. E.1999/13878 K.2000/1378 )“ (3) Muhatabın kendisine müracaatı veya rızası varsa adres dışında her yerde tebligat yapılabilir. (m.10/II) Bu istisna vekil, veli, vasi içinde geçerlidir. Ancak muhatap adına tebligatı kabule yetkili olan kişiler açısından bu uygulanamaz. Örneğin; avukatın sekreteri veya stajyerine büroda avukat adına tebligat yapabilse de (m.17) bu kişilere kanunun açıkça öngördüğü durumlar (m.37) dışında avukat bürosundan başka bir yerde tebligat yapılamaz.”Resmi tatil günlerinde ve gece vakti de tebligat yapılabilir. (Teb.Tüz. m.52-53)Ancak 6099 sayılı yasayla yapılan değişiklik ile” Avukat tarafından takip edilen işlerde, avukatın bürosunda yapılacak tebligatlar, resmî çalışma gün ve saatleri içinde yapılması şartı getirilmiştir. “ “Tebligat kanunun 10.maddesi gereğince tebligat muhatabın bilinen en son adresine yapılır. Bu itibarla davalının ev adresinin yazılmış olmasına rağmen iş adresinde tebligat yapılmış olmasında kanununa aykırı bir yön bulunmamaktadır. (HGK 26.11.1982 T. E.1982/4 K.1982/921)” (4) “Kendisine tebligat yapılacak şahıs imza edecek durumda bulunmadığa takdirde okuryazar komşulardan bir kişi, bu mümkün değilse tebliğ memurunca davet edilecek köy veya mahalle muhtarı ya da ihtiyar heyeti üyelerinin biri zabıta görevlilerinden biri yanında hangi parmağının da kullanıldığı gösterilmek suretiyle parmak izi alınarak tanık huzurunda tebligat yapılması yasal zorunluluktur. “(HGK E. 1999/2-236 K. 1999/220 T. 21.4.1999) müptela olduğu ve cezai ehliyetinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. 1985 yılından 1987 yılına kadar psikotik hastalığı nedeniyle, aralıklarla tedavi ve müşahede altında tutulan, nihayet 18.12.1987 tarihinde işlediği adam öldürmek suçundan bu rahatsızlığı nedeniyle cezai ehliyeti bulunmadığına dair hakkında rapor tanzim edilen M. T. 'nin, kısa bir süre sonra yapılan tebligatı almaya ehil bulunmadığı kuşkusuzdur. O halde, sözü edilen geçersiz tebligatın 30 günlük hak düşürücü süreye başlangıç sayılması olanaklı değildir. “(HGK E. 2007/5-835 K. 2007/850 T. 14.11.200 ) Evde bulunan kişinin dış görünüşe göre 18 yaşından küçük göstermemesi ve açık bir şekilde ehliyetsiz bulunmaması gerekir. Tebligat Tüzüğünün 32.maddesine göre “…akıl hastalığı, akıl zayıflığı veya diğer bir hastalık; sağırlık, körlük ve dilsizlik gibi sebeplerden biri ile kendisiyle anlaşma imkânı olmayan kimse ehliyetsiz sayılır…” Eğer kişi 18 yaşından küçük veya ehliyetsiz ise ve evde ondan başka tebligatı alacak kimse yoksa sanki adreste kimse yokmuş gibi işlem yapılacaktır. “ 7201 sayılı Tebligat Kanununun 16. maddesine göre yapılan tebligatın geçerli olması için 7201 sayılı Tebligat Kanununun 22. ve Tebligat Tüzüğünün 32. maddelerine göre, muhatap yerine kendisine tebliğ yapılacak kimsenin görünüşüne nazaran on sekiz yaşından aşağı olmaması ve bariz bir surete ehliyetsiz bulunmaması gerekir. Konuya ilişkin Yargıtay kararları; 1. Muhatabın yerine, tebligatı alan kişinin “muhatap ile aynı çatı altında oturduğu” tebliğ mazbatasında belirtilmemiş ise yapılan tebligat geçerli değildir. (12.HD 5.6.2000 T. E.2000/8695 K.2000/9268 ) 2. Muhatap (tebligatı alacak kişi) ile birlikte oturmayan kişiye yapılan tebligat geçerli değildir. (12.HD 1.2.2000 T. E.2000/505 K.2000/1334) 3. Aynı çatı altında kaldığı belirtilmeden” muhatabın abisine” şeklinde yapılan tebligat geçerli değildir. (12.HD 24.11.1992 T. E.1992/8081 K.1992/14773 - 6.HD 24.8.1994 T. E.1994/7785 K.1994/7974) 4. Herhangi bir isim yazılmadan sadece “birlikte oturan” kaydı ile yapılan tebligat geçerli değildir. (12.HD 25.9.1986 T. E.1986/15259 K.1986/9549) 5. Apartman kapıcısı tebligat yapılacak yani apartmanda ikamet eden şahısla birlikte oturan kişilerden değildir. Öyle ise davalı adına çıkarılan ihtar kararına ilişkin tebligatın davalının oturduğu apartman kapıcısına yapılması karşısında ihtar kararı geçerli tebliğ edilmiş sayılmaz. (2.HD 25.03.1985 T. E.1985/1020 K.1985/2792 ) 6. Dava dilekçesi davalıya 29.11.2001 tarihinde tebliğ edilmiş ise de, tebligat evrakı ablası Sevim’e verilmiştir. Sevim’in aynı yerde oturduğu açıklanmamıştır. Bu haliyle tebligat geçersizdir. (2. HD 17.04.2003T. E.2003/4561 K.2003/5650) 7. “Muhatap bulunmadığından” veya benzeri bir ifade kullanılmadan aile efradına yapılan tebligat geçersizdir. (16. HD 06.07.2004 T. E.200/6029 K.2004/9279) (6) Yargılama aşamasında davacılar vekilince ibraz edilen ve 27.3.1989 tebliğ tarihinden daha önceki tarihlerde düzenlenmiş bulunan 16.2.1988 ve 14.4.1988 tarihli raporlara göre, tebligatı alan M. T. 'nin tebliğ tarihi itibariyle akıl hastalığına B. Adreste Hiç Kimse Yoksa (Teb.K.m.21-Teb.Tüz.m.28 ); Kendisine tebligat yapılacak kimse veya muhatap adına tebligatı alabilecekmuhatapla birlikte aynı konutta oturan kişiler, hizmetçiler, daimi memur veya A)Muhatap (Tebligat Yapılan) Evde Yok Ancak Adına Tebligatı Alabilecek Başkaları Varsa (Tebligat Kanunu madde.16-Tebligat Tüzüğü madde.22); Tebligat yapılacak kişi adresinde bulunmuyorsa, kendisiyle aynı konutta oturan kişilere veya hizmetçilerden birine tebligat yapılır(5). (Madde metninde yer alan "birlikte oturan aile efradından" ibaresi 19.03.2003 tarihinde 4829 sayılı kanun ile 'aynı konutta oturan kişilere" şeklinde değiştirilmiştir. Ancak bu husus Tüzükte hala düzeltilmemiştir.) müstahdemlerinin vs.-hiçbirisinin gösterilen adreste bulunmadığı takdirde, tebliğ memuru önce adreste bulunmama nedenlerini araştıracak, o adreste bulundukları halde tebligat yapılacağı sırada geçici olarak orada bulunmuyorlarsa 2l.maddeye göre işlem yapacaktır. Yapılan araştırmada, muhatabın adresten kesin olarak ayrıldığının ya da öldüğünün tespiti halinde ise evrak yeni adres tespiti için iade edilecektir. 11.01.2011 tarihinde 6099 sayılı yasayla “Gösterilen adres muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olup, muhatap o adreste hiç oturmamış veya o adresten sürekli olarak ayrılmış olsa dahi, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza karşılığında teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırır. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır.” Düzenlemesi getirilmiş ancak yeni düzenlemeye ilişkin yargı kararına ulaşılamadığından yer verilememiştir. 19.03.2003 tarihinde yapılan değişiklik ile "Muhtar, İhtiyar heyeti azaları, zabıta amir ve memurları 21.maddeye göre kendilerine verilen evrakı almaya mecburdurlar. Tebligatı alan bu kişiler evrakı 3 ay saklamak zorundadır. (Teb.Tüz. m.31) Uygulamada muhtarlar gerçek veya tüzel kişilerin kayıtlarının kendisinde olmadığı gerekçesiyle tebligatı almak istememektedir. Oysa Tebligat kanununa göre; tebliğ evrakının muhtara bırakılması için, muhatabın kaydının bulunması zorunluluğu yoktur. Muhatap fiilen o muhtarlık bölgesinde oturması yeterlidir. 6099 sayılı yasayla “Muhtar, ihtiyar heyeti azaları, zabıta amir ve memurları yukarıdaki (Değişik ibare: 6099 - 11.1.2011 / m.5 / Yürürlük / m.18/ç ) "fıkralar" uyarınca kendilerine teslim edilen evrakı kabule mecburdurlar.” Düzenlemesi yapılarak bu husus daha açık ve net vurgulanmıştır. Konuya ilişkin Yargıtay kararları; 1. Tebligat yasasının 20,21 ve özellikle tüzüğün 28.maddesi uyarınca muhatap veya muhatap adına tebliğ yapılabilecek olanlardan her biri gösterilen adreste bulunmaz iseler tebliğ memurunun adreste bulunmama sebebini bilmesi muhtemel komşu, yönetici, kapıcı, muhtar, ihtiyar kurulu, zabıta amir ve memurlarından soruşturulup beyanlarını tebliğ tutanağına yazıp imzalatması, imzadan çekinmeler halinde ise bu durumu yazarak imzalaması gerekir. Tebligatın bu şekilde yapılması geçerlilik koşuludur. Bu şekilde yapılmayan tebligat geçerli değildir. (HGK 29.12.1993 T. 93/118 - HGK 16.9.1991 T. 712371604 ve 778 – 876 – 19. HD 16.05.2003 T. E.2002/3507 K.2003/5176 -26.01.2006 T. E.2005/10350 K.2006/268) (7) 2. Muhatabın ne sebeple adreste bulunmadığı tebligat evrakına yazılmamıştır. Bu hali ile tebligat geçersizdir. (2.HD 22.1.2003 T. E.2002/14672 K. 2003/768) Somut olayda, adreste bulunmama nedeni ilgililerden sorularak tebligat parçasına yazılmadığı gibi haber verildiği yazılı komşunun imzası da alınmamıştır. Bu durumda yapılan tebligat geçersizdir. ( HGK E. 2005/12-244 K. 2005/225 T. 6.4.2005-6. HD E. 2007/53 K. 2007/1982 T. 27.2.2007) 3. Tebligat belgesinde; adrese gidildi, adresin kapalı olması sebebiyle Teb.kan.21. maddesine göre işlem yapılarak mahalle muhtarı Vedat imzasına tebliğ edildi. 2 nolu örnek doldurularak muhatabın kapısına yapıştırıldı. Komşusu jale haberdar edildi. Şeklinde açıklama yapılmış, evrakın teslim edildiği muhtarın imzası alınmıştır. Adresinde bulunmayan kişilere tebligatın hangi şekilde yapılacağı, Teb.Kan.21.ve Teb. Tüz. 28.maddesinde açıklanmıştır. Buna göre tebliğ memurunun, muhatabın adreste bulunamama nedenini bilmesi, muhtemel kişilerden araştırarak gerekli soruşturmanın yapıldığı tebliğ mazbatasında belirtilmesi gerekir.Bu kişilerden gerekli soruşturmanın yapılıp yapılmadığı tebliğ evrakında belirtilmemiş ise tebliğ memurunun gerçekten muhatabın adresine gittiği fakat bulunmadığı belgelenmemiştir. Tebliğ memuru tarafından yazılı beyan, onun mücerret (soyut) sözünden ibaret kalmış olup yapılan tebligat geçerli değildir. (HGK 18.4.2001 T. E. 2001/6- 386 K.2001/389 ) 4. Tebligat parçasına haber verilen komşunun adı yazılmamış ve imzası alınmamış ise tebligat geçerli değildir. (12. HD 2.2.2002 T. E.2002/1682 K.2002/2852 - 12.HD 11.5.2001 T. E.2001/7314 K.2001/8257- 16.HD 21.10.2004 T. E.2004/6875 K.2004/7139)(8) 5. Evrakının muhataplarından biri olan O.K.`nın aranan saatlerde adreste rastlanmadığından nereye gittiği en yakın komşusu G.A.`ya sorulduğu, nereye gittiğini bilmediğini söylediği, evrak mahalle muhtarı F.A. imzasına, 1.8.1995 tarihinde tebliğ edilmiş bulunduğu ve komşusu G.A.`ya haber verildiği, kapısına da 2 nolu ihbar yapıştırılmış bulunduğu gelen tebliğ mazbatasından anlaşılmaktadır. Diğer muhatap Melike adına çıkarılan tebliğ mazbatasının incelenmesinden; muhatabın adresi geçici kapalı olup, çarşıya gittiği komşusundan öğrenilmesi nedeniyle tebligatın muhtara yapıldığı iki nolu haber kâğıdının kapısına yapıştırıldığı komşusu Birsen’e haber verildiği belirtilmiş. Komşu imzadan imtina etti şeklinde bir açıklama yapılmakla yetinildiği, tebliğ memurunca imzalandığı ve muhtara imzalatıldığı saptanmıştır. Muhatap veya adına tebliğ yapılabilecek olanlardan hiçbiri gösterilen adreste bulunmazsa, tebliğ memurunun öncelikle bunun nedenini, geçici mi yoksa temelli mi ayrıldığını bilmesi, muhtemel komşu, yönetici, kapıcı, muhtar, ihtiyar kurulu veya meclisi üyeleri, zabıta amir veya memurlarından araştırarak bunların beyanlarını tebliğ tutanağına yazıp altını imzalattırması, imzadan çekinmeleri halinde de bu durumu yazarak imzalaması gerekir. Burada Tüzüğün 28. maddesi, tebliğ memuruna ilgilinin neden adreste bulunmadığını "araştırma" görevi yüklemiştir. Buna göre, tebliğ memuru araştırma yapmakla kalmayıp, bunu belgelendirmeye yönelik olarak yaptığı araştırmanın sonucunu tebliğ evrakına yazacak ve ilgilisine imzalatacaktır. Muhatabın tebliğ adresinde ikamet etmekle birlikte kısa ya da uzun süreli ve geçici olarak adreste bulunmadığı sonra geleceğinin beyan ve bunun evraka yazılması halinde, ancak, muhtara tebliğ edilip, kapıya yapıştırılması ve komşunun durumdan haberdar edilmesi işlemlerine geçilebilecektir. Bu araştırma yapılıp sonucu evraka geçirilmeden 21.maddeye göre işlem yapılamayacağından yapılan tebligat geçerli değildir.(HGK 13.10.1965 T. 2/793-360 - HGK 16.9.1981 T. 7/2371-604 - HGK 29.12.1993 T. 18/778-876 - HGK 8.10.1997 T.2/499-783 - HGK 02.06.1999 T. E.1999/18-480 K.1999/486 - HGK 22.12.2004 T. E.2004/12-765 K. 2004/730) 6. Borçluya ödeme emri, adresteki yerin kapalı olması nedeniyle Tebligat Kanunu 21. maddeye göre yapıldığı halde muhatabın adreste bulunmama nedenleri Tebligat Tüzüğünün 28. maddesi uyarınca ilgililerin imzalarını taşıyan tutanakla tespit edilmediğinden, sözü edilen tebligat işlemi usulsüzdür. (12.HD 01.03.2002 T. E.2002/2862 K.2002/4280) 7. “Hükmi şahıslar adına ve bunların ticaret sicilinde yazılı adreslerine gönderilen tebligatların 7201 Sayılı Kanunun 21. maddesine göre yapılmış olması halinde tebliğ memurunun Tüzüğün 28. maddesindeki koşulları araştırması gerekli değildir. Zira, muhatabın adreste bulunmaması halinde, bunun nedeninin belirlenmesi ve tevziat saatinden sonra adrese dönüp dönmeyeceğinin tespit edilmesi gerçek kişiler yönünden zorunlu olup, hükmi şahısların sıfatı ve niteliği itibariyle böyle bir araştırmanın yapılmamış olması tebligatın usulsüzlüğü sonucunu doğurmaz ( 12. HD E. 2006/23585 K. 2007/1387 T. 30.1.2007-12. HD E. 2007/6733 K. 2007/9747 T. 11.5.2007) 8-Tebligatların, muhatabın evde olmaması nedeniyle muhtara tebliğ edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Tebligat Kanununun 21. maddesi uyarınca, ihbarnamenin muhatabın binasının kapısına yapıştırılması ve keyfiyetin en yakın komşularından birine haber verilmesi gerekmektedir. Bunlar yapılmadığından, tebligatın geçerli olduğu kabul edilemez. (19.HD 27.09.1993 T. E. 1992/10550 K. 1993/5905) “Başka bir olayda tebliğ belgesinin incelenmesinde tebliğ memurun, borçlu velisinin gösterilen adreste geçici yani süreli bulunmama sebebini aynı binada oturan kapıcıdan soruşturarak, beyanını tebliğ belgesine yazdığı ve beyanı yapanın imzadan çekinmesi nedeniyle bu ciheti de şerh ve kendi imzası ile tasdik ettikten sonra; muhtara tebliğ ve 2 nolu fişin kapıya yapıştırılması işlemlerini tamamladığı anlatılmıştır. Böylece; Tebligat Tüzüğü'nün 28. maddesinin birinci fıkrası hükmü aynen yerine getirilmekle tebliğ işlemi Kanun ve Tüzük hükmüne ve usulüne uygundur. “(12. HD E. 2007/7487 K. 2007/10081 T. 16.5.2007) 9. Adresin tadilat nedeniyle kapalı olması halinde de 21.madde uygulanır.(YCGK 10.06.2003 T.16-183/182) 10-“Tebligat Kanununun 39. maddesine göre " bu kanun hükümlerine göre kendilerine tebliğ yapılması caiz olan kimselerin o davada hasım olacak alakaları varsa muhatap namına kendilerine tebliğ yapılamaz" hükmünü içerir. Davalı S. Işık'a karar tebliği davacı eşi T. Işık'a yapılmıştır. Bu haliyle tebligat geçersizdir. “(2. HD. E. 2004/3906 K. 2004/4615 T. 12.4.2004) “Kendilerine tebligat yapılması caiz olan kimselerin, o davada hasım olarak alakaları varsa muhatap namına kendilerine tebliğ yapılamaz.” (2. HD. E. 2004/3501 K. 2004/4241 T. 5.4.2004) şirket adresinin kapısına yapıştırıldığı ve komşuya da haber verildiği anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında tebligat işleminin T.K.nun 21.maddesi uyarınca yapıldığı sonucuna varılmalıdır. “(12. H D E. 2005/17452 K. 2005/21365 T. 7.11.2005 ) Uygulamada Boşanma davalarında tebligat, muhatap yerine, aynı davada hasım olan ve aynı adreste oturan eşine tebliğ edilmektedir. Oysa Tebligat Kanununun 39.maddesi ve tüzüğün 60.maddesine göre muhatap evde yoksa ve hasımdan başka kimsede evde yoksa 21.maddeye göre 2 nolu örnek kapıya yapıştırılıp, en yakın komşuya haber vermek gerekir. D. Muhatap (Tebligat Yapılan), Tüzel Kişi (Teb.K.m.12,13, Teb.Tüz.m. 17,18); Tüzel kişiler; özel hukuk tüzel kişileri ve kamu hukuku tüzel kişileri olarak ikiye ayrılır. Özel hukuk tüzel kişileri; dernekler, vakıflar, ticaret şirketleri, sendikalar, kooperatifleridir. Tebligat, özel hukuk tüzel kişinin yetkili temsilcisine yapılır. Özel hukuk tüzel kişilerinde, kimlerin yetkili temsilci olduğu, o tüzel kişiliğin ana tüzüğünde imza sirkülerinden anlaşılır. Tebligat yapılırken, tüzel kişinin hangi yetkilisinin niteliğinin mazbataya yazılması uygun olacaktır.(örneğin;şirket Yön.Kur. Başkanı,Şirket Yön.Kur. Üyesi,temsilci müdürü,mümessili vb.) C. Muhatap Evde Ancak Tebligatı Almıyorsa (İmzadan İmtina Ediyorsa); Muhatap ve onun yerine tebliğ yapılacak kimseler o adreste bulundukları halde tebliğin yapılacağı zaman orada mevcut değillerse veya bu şahıslar adreste mevcutlar ancak evrakı almak istemezlerse yani tebellüğden imtina ederlerse tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azalarından birine imza karşılığında teslim eder. Tebliğ memuru, teslim alan muhtarın/azanın adresini yazdıktan sonra gösterilen adrese ait kapıya yapıştırır. Eğer adreste kimse yoksa ayrıca durumdan haberdar etmesi için en yakın komşularından birine varsa yönetici veya kapıcısına söyler.(muhatap evde ancak evrakı almıyorsa ayrıca komşuya bilgi vermek gerekmez.)İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih tebliğ tarihi sayılacağından, tebliğ memuru tebliğ mazbatasına kapıya yapıştırma tarihini mutlaka yazması gerekir. (Teb.K.m.21) 1. “İhbarnamenin kapıya yapıştırılmayıp komşuya bırakılması tebligatı geçersiz kılar. (Danıştay 7.D. 15.6.1993T. E.1993/2585 K.1993/1279) 2. Tebliğ evrakı kime verilmiş ise onunla tebliğ memurunun adı, soyadı ve imzasını ihtiva etmesi lazımdır. (Teb.K.m.23/8) kanunla gösterilen şekil geçerlilik koşulu olup hakim görevi gereği bu koşulun gerçekleşip gerçekleşmediğini resen gözetmek zorundadır.(HGK 29.12.1993 T. E. 1993/18–778 K.1993/876- HGK E. 2007/12-200 K. 2007/187 T. 4.4.2007) (9) 3. “Borçlu aleyhine, alacaklı tarafından genel haciz yolu ile başlatılan icra takibinde çıkartılan örnek ( 49 ) ödeme emrinin şirket yetkilisinin tebligatı almadan imtina etmesi üzerine ilgili mahalle muhtarına tebliğ evrakının bırakıldığı, ( 2 ) nolu formülün Konuya ilişkin Yargıtay kararları; 1. Tüzel kişilere, tebligat yetkili temsilcilerine ve bunlar birden fazla ise yalnız birine yapılır. Tebliğ yapılacak bu kişiler herhangi bir sebeple mutat iş saatlerinde iş yerinde bulunmadıkları ya da o sırada evrakı bizzat alamayacakları bir halde oldukları takdirde, tebliğ orada hazır bulunan memur veya müstahdemlerinden birisine yapılır. Yetkili kişilerin bulunmadığı tebliğ mazbatasına yazılmadığından yapılan tebligat geçerli değildir. (12.HD 18.11.2003 T. E.2003/23298 K. 2003/22884) 2. Tüzel kişilerde tebliğ işleminin yetkili kişiye yapılması gerekir. Tebliğ sırasında yetkili kişinin bulunmaması durumunda bu hususun tebliğ belgesine yazılması koşuluyla tebligat işlemi tüzel kişinin personeline yapılabilir.(12.HD 29.03.2004 T. E.2004/1748 K.2004/7348) 3. Şirketi, derneği, tüzel kişiliği temsile yetkili kişilerin bulunmadığı veya tebliğ evrakını alacak durumda olmadıkları, tebliğ mazbatasına yazılmadan doğrudan doğruya tüzel kişinin “daimi işçisine” sekreterine, muhasebecisine, müdürüne” memur ve müstahdemine, evrak memuruna yapılan tebligat geçerli değildir. Tüzüğün 18.maddesinin son fıkrasına göre tebligatı alacak kişilerin bulunmadığının tebliğ mazbatasına yazılması zorunludur.(12.HD 29.5.2003 T. E.2003/9828 K.2003/12294 - 12.HD 28.10.1994 T. E. 1994/13529 K.1994/13189 - 6.HD 26.1.2004 T. E.2004/256 K. 2004/317 - 6.HD 26.3.2004 T. E.2004/101 K. 2004/269) 4. … Ltd. Şirketine gönderilen ödeme emri ( sekreter M.Ç. ) imzasına tebliğ edilmiştir. Tebligat Tüzüğü'nün 18. maddesinde yetkili kişilerin bulunmadığının tebliğ mazbatasında gösterilmesi zorunludur. Böyle bir tespit yapılmadan sekretere yapılan tebligat geçerli değildir.(HGK 22.6.1988 T. 1988/12-266 - 12.HD 18.11.2003 T. E.2003/23298 K.2003/22884 T.- 12.HD 04.04.2002 T.E.2002/5834 K. 2002/6924) 5. Anonim Şirket adına çıkarılan tebligat “aynı adreste birlikte oturan…….imzasına” şeklinde yapılamaz. (12.HD 7.6.1999 T. E.1999/7023 K.1999/7696) 6. Şirkete yapılan tebligatın, birlikte sakin yeğeni, şerhiyle yapıldığı görülmüştür. Oysa bu şekilde tebligat ancak gerçek kişilere yapılacak tebligatlarda söz konusu olabilir. Bu nedenle yapılan tebligat geçersizdir. (Danıştay 7.D. 7.6.1995 T. E.1995/2355 K.1995/1338-4.D. 7.12.1993,5614 K.) 7. .. Tüzel kişiler adına ve adı geçen ….AŞ şirketine Ticaret Sicilinde yazılı adreslerini gönderilen tebligatların 7201 sayılı Kanunun 21. maddesine göre yapılmış olması halinde tebliğ memurunun Tüzüğün 28. maddesindeki koşulları araştırması gerekli değildir. Zira muhatabın adreste bulunmaması halinde, bunun nedeninin araştırılması ve dağıtım (mesai) saatinden sonra adrese dönüp-dönmeyeceğinin tespit edilmesi gerçek kişiler yönünden zorunlu olup, Tüzel kişilerin sıfatı ve niteliği itibariyle böyle bir araştırmanın yapılmamış olması tebligatın usulsüzlüğü sonucunu doğurmaz. Yapılan tebligat geçerlidir. (12.HD 27.02.2003 T. E. 2003/1152 K. 2003/3764- 12. HD E. 2006/23585 K. 2007/1387 T. 30.1.2007-12. HD E. 2007/6733 K. 2007/9747 T. 11.5.2007) 8. Tebligat kanununda faks çekmek suretiyle tebligat yapılacağı hakkında herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle Faks çekmek suretiyle yapılan tebligat geçerli değildir.( HGK 11.04.2001 T. E.2001/21-359 K.2001/361)(10) (Yargıtay faks ile tebligat yapılabilmesi için yeni yasal düzenlenmesi gerektiği görüşündedir. Öğretide ise Tebligat kanunu m.7. ve Tebligat Tüzüğü m.8’de yer alan “…postada kullanılan diğer seri ve hususi vasıtalarla …’”ifadesinin içine faks girmektedir. Bu nedenle yeni bir yasal düzenlemeye gerek yoktur, mevcut yasaya göre faks ile tebligat yapılabilir görüşü hâkimdir. Zaten 7. madde gerekçesinde PTT de bulunmayan fakat ilerde kullanılacak olan her vasıtayı içine almak için bu genel ifadeleri kullandıkları belirtilmektedir. Öğretideki bu görüş, Yargıtay’ca kabul edilmesi halinde yargıdaki tebligat işlemleri hızlandırılmış olacaktır.) (11) 9. .. Tüzel kişiye, “muhatabın kendisine” şeklinde tebligat yapılamaz.(12.HD E.2002/6020 K.2002/6884)(12) 10-Çeşme otelcilik AŞ. Hükmi şahıs olup, şirkete tebliğ işleminde tebligat yapılan kişinin yetkili kişi olduğu belirtilmeden ve şirket yetkilisinin bulunamadığı hususu tebligata yazılmadan Yücel Kaplan adına yapılan tebliğ işlemi usulsüzdür.(12.HD 29.03.2004 T. E.2004/1748 K.2004/7348) (13) 11- 7201 Sayılı Tebligat Kanununun 12. maddesine göre, hükmi şahıslara tebligat salahiyetli mümessillerine, bunlar birden ziyade ise yalnız birine yapılır. 1580 Sayılı Belediye Kanunu'nun 100. maddesine göre Belediyeyi Belediye Başkanı temsil eder. O halde İcra Dairesinde Belediye Personel Müdürü M. O. imzasına yapılan ödeme emri tebliğ işlemi anılan yasa hükümlerine aykırı olduğundan usulsüzdür.( 12.HD 1.3.20005 T. E.2005/974 K. 2005/3955 ) 12-“Tebligat Kanunu'nun 12 ve 13. maddeleri uyarınca tüzel kişilere tebliğ, yetkili mümessillerine ve bu kişilerin bulunmadıkları tebligat memuru tarafından tevsik edildiği takdirde hazır olan şirket memur ve müstahdemlerine yapılması gerekir ( HGK.'nun 1988-12-266 E., 11034 K. sayılı kararı da bu doğrultudadır ). Somut olayda "şirket yetkilisi bulunmadığından daimi işçi İ.'ye" tebliğ yapılmıştır. Tebligatı alan İ.'nin borçlu şirketin daimi işçisi olmadığı Sosyal Sigortalar Kurumu'nun 21.03.2006 tarih 36813 nolu yazısı ile 28.07.2006 tarihli zabıta tutanağından anlaşılmaktadır. Bu durumda ödeme emri tebliğ tarihinin usulsüzlüğüne ve muttali tarihi olan 17.03.2006 tarihinin tebliğ tarihi olarak düzeltilmesine karar verilmesi gerekirken mahkeme posta memurunun beyanına itibar ederek sigortasız işçi çalıştırmanın yaygın olduğundan bahisle şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir. “(12. HD E. 2006/23746 K. 2007/1476 T. 30.1.2007) 13. Tüzel kişilere nasıl tebligat yapılacağı 7201 S.K.'da açıkça gösterilmiştir. Tüzel kişilerin öncelikle yetkili temsilcilerine, bunların tebliğ sırasında bulunmaması halinde yasal temsilciden sonra gelen kimseye veya tebliğ ve evrakları almaya yetkili kılınan kişi varsa ona tebligat yapılmalıdır. Evrak almaya yetkili biri varken o yerde çalışan başka birine tebligat yapılamaz. Ancak bu nitelikte kişiler bulunmadığı takdirde tebliğ mazbatasında bu durum belirtilerek o yerde çalışan diğer kişilere tebligat yapılabilir. Somut olayda, icra memuru bu yönde bir araştırma yaptığını haciz zaptında belirtmemiştir. (21. HD E. 2006/7005 K. 2006/8919 T. 25.9.2006- 6. HD E. 2005/11889 K. 2006/642 T. 2.2.2006 - Danıştay 4. D E. 2006/791 K. 2006/1983 T. 19.10.2006) E. Muhatap, Meslek Ve Sanat Erbabı İse (Teb.K.m.17. Tüz.m.23); Belli bir yerde devamlı olarak meslek ve sanatını yapanlar o yerde bulunmadıkları takdirde tebliğ, aynı yerdeki daimi memur veya işçilerinden birine yapılır. Meslek adresine yapılan tebligat, muhatabın rızası olmadan, kendisine evinde tebliğ edilemez. Muhatap, meslek veya sanatını evinde yapıyorsa tebligat yanında çalışanlardan birine, bunlarda bulunmazsa aynı konutta birlikte oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır. Konuya ilişkin Yargıtay kararları; 1. Borçlunun işyerinde “daimi işçisi… ….”imzasına yapılan tebligat Teb.K.17. maddesine uygundur ve geçerlidir.( 12.HD 18.3.2003 T. E.2003/3141 K.2003/5609) 2. Tebligat kanunun 17.maddesi uyarınca tebligat yapılabilmesi için “işyerinin muhataba ait olması” ve tebligat yapılan kişinin de daimi memur veya müstahdem konumunda bulunması gerekir. (12.HD 15.6.2000 T. E.2000/9121 K.2000/9960) 3. İşyerinde isim yazılmadan sadece “birlikte çalışan” kaydıyla yapılan tebligatlar geçerli değildir. (12.HD 14.5.1997 T. E.1997/5108 K.1997/5605 - 12.HD 18.4.1994 T. E.1994/4277 K.1994/4827) 4. İşyerinde; borçlunu; daimi memur ve müstahdemleri dışındaki, iş ortağına, arkadaşına, birlikte oğluna, babasına yapılan tebligatlar geçerli değildir. (12.HD 23.12.1996 T. E.1996/15679 K.1996/16073 – 12.HD 25.4.1988 T. E.1988/8077 K.1988/5476) 5. İşyerinde, yeğene, kardeşe yapılan tebligat geçerli değildir.(12.HD 25.4.1988 T. E.1988/8077 K.1988/ 5476 - 12.HD 21.9.1987 T. E.1987/5276 K.1987/9096) 6. .. İşyeri olarak kiraya verilen yerde yapılan tebligatta, tebliğ yapılan kişinin muhatabın daimi memuru veya müstahdemi olduğuna ilişkin bir açıklama bulunmadığından yapılan tebligat geçerli değildir. (6.HD 5.3.2002 T. E.2002/357 K.2002/1384) 7. .. Kiralanan işyeri olarak kiraya verilmiştir. dava dilekçesi davalının işyeri adresine çıkartılmış tebligat oğlu Can Y. imzasına tebliğ edilmiştir. Tebligatta tebliğ yapılan kişinin davalının daimi memura veya müstahdemi olduğuna ilişkin bir açıklama yoktur. Bu durumda yapılan tebligat geçerli değildir. (6.HD 05.03.2002 T. E.2002/357 K.2002/1384) 8. Tebligat Yasası'nın 17. maddesi uyarınca muhatap aranmadan doğrudan doğruya daimi işçisine tebliğ edildiğinden, yapılan tebligat geçerli değildir. (17.HD 12.07.2004 T. E. 2004/4446 K. 2004/8892) “Davacı vekilinin işyerinde bulunmadığına dair tebligat belgesinde bir açıklık bulunmadığı anlaşılmıştır. Bu haliyle borçlu vekiline yapılan tebliğ 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun 17. maddesine ve Tebligat Tüzüğü'nün 23. maddesine göre usulsüzdür. “(12. HD E. 2007/3411 K. 2007/5778 T. 27.3.2007) F. Muhatap, Otel, Hastane, Fabrika, Okul, Öğrenci Yurdu, Resmi veya Özel Daire ve Kuruluşlar Gibi İçine Serbestçe Girilemeyen ya da Arananın Kolayca Bulunması Mümkün Olmayan Bir Yerde Bulunuyorsa (Teb.K.m.18 Teb.Tüz. m24) Tebligatın yapılmasını o yeri yöneten veya muhatabın bulunduğu kısım amiri sağlar. Eğer bunlarda muhatabı bulamazlarsa veya muhatap imzadan imtina ederse tebligat o yeri yönetene veya muhatabın bulunduğu kısım amirine (müdürüne) yapılır. Amir ve yöneticide imzadan imtina ederse 21.maddeye göre işlem yapılır. Konuya ilişkin Yargıtay kararları; 1. Otel adresinde, muhatap adına – tebligat sırasında muhatabın otelde bulunup bulunmadığı, kendisine tebligat yapılan kişinin o yeri idare eden veya oranın amiri olup olmadığı belirtilmeden - resepsiyon görevlisine yapılan tebligat geçerli değildir. (12.HD 26.5.2003 T. E.2003/ 9089 K.2003/12031) 2. Fabrikada tebliğin yapılmasını o yeri idare eden veya muhatabın bulunduğu kısım amirinin sağlaması gerektiğinden, doğrudan doğruya fabrika sekreterine tebligat yapılamaz. (12.HD 9.12.1999 T. E.1999/15868 K.1999/16057) 3. Hastanede tebligatın yapılmasını o yeri idare eden ya da muhatabın bulunduğu kısmın amiri sağlayacaktır. Doğrudan doğruya “nöbetçi hemşire” imzasına tebligat yapılamaz. (12.HD 26.11.1999 T. E.1999/14176 K.1999/15130) 4. Öğretmen olan muhatap adına çıkarılan tebligatın yapılabilmesini o yeri idare eden veya muhatabın bulunduğu kısmın amiri sağlayacaktır. “Birlikte sakin öğretmen…….” İmzasına şeklinde yapılan tebligat geçerli değildir. (12.HD 8.7.1997 T. E.1997/9364 K.1997/10110) 5. G....... İlköğretim Okulu adresine gönderilen ödeme emrinin birlikte çalışan okul müdürüne tebliğ edilmesi Tebligat Kanunun 18 ve tüzüğün 24. maddesine uygun olduğundan geçerlidir.( 7.HD 07.02.2002 T. E.2001/11053 K.2002/875) 6. Davetiye, davalının… Telefon Başmüdürlüğünde rehber memuru olduğu belirtilerek işyeri adresine tebliğe çıkarılmıştır. Muhatabın dağıtım saatlerinde bulunmaması sebebiyle tebliğ evrakı muhtarlığa teslim edilmek, keyfiyeti bildiren ihtarname adresini kapısına asılmak ve durumun kendisine haber verilmek üzere en yakın komşusu olarak Cemil ....... isimli kişiye haber bırakılmak suretiyle tebligat yapılmıştır. Tebliğ yapılacak kişinin içine serbestçe girilemeyen resmi bir kurumda bulunması durumunda, davalının o kurumda çalışıp çalışmadığı, çalışıyor ise orda bulunup bulunmadığı vs. hususlar ilgili idare veya kısım amiri tarafından belirlenmeden yapılmış olan tebligat geçerli değildir. (14.HD 06.11.2001 T. E. 2001/7339 K.2001/7602) 7. Tebligat yasasının 18 ve tüzüğün 24. maddesine göre, tebliğ yapılacak şahıs pansiyon, okul, fabrika gibi içine serbestçe girilemeyen veya arananın kolayca bulunması mümkün olmayan bir yerde bulunuyorsa, tebliğ o yeri idare eden veya muhatabın bulunduğu kısmın amirine yapılır.Bunların dışında birine tebligat yapılamaz. Bu nedenle kapı nöbetçisi Mustafa'ya yapılan tebligat geçerli değildir. (2.HD 30.11.1992 T. E. 1992/11999 K. 1992/12094) 8. İş yerinde birlikte mesai arkadaşına yapılan tebligat usulsüzdür.(12.HD 04.04.1991 T. E.1991/11474 K.1991/4428) G. Mevkuf ve Mahkûmlara Tebligat Tebligat Kanunu’nun 19. maddesinde “Mevkuf ve mahkûmlara ait tebliğlerin yapılmasını, bunların bulunduğu müessese müdür veya memuru temin eder”. Hükmü yer almaktadır. “Tebligat Kanunu'nun 19 ve Tebligat Tüzüğü uyarınca tutuklu ve hükümlülere ait cezaevi adresine çıkarılan tebligat bizzat kendilerine yapılır. Bu tebliği, hükümlü veya tutuklunun bulunduğu cezaevi veya müessese müdürü, bunlar da yoksa orayı idare eden memur temin eder ancak tebligat bu kişilere yapılamaz. Bu görevliler hükümlü veya tutuklunun tebligatı alması için aranıp bulundurulmasını sağlarlar. Ancak bir yıl veya daha fazla hürriyeti bağlayıcı ceza ile mahkûm olanlara ait tebligat, Tebligat Tüzüğü 'nün 16. maddesi gereğince, hükümlünün yasal temsilcisine (vasisine) yapılır. “(10. CD E. 2006/7353 K. 2007/2137 T. 26.2.2007) “Cezaevinde başka suçtan tutuklu olduğu anlaşılan sanık A.B.'ün gıyabında verilen hükmün sanığın ikamet adresinde kardeşine tebliğ edilip, sanığa bizzat tebliğ edilmemesi yasaya aykırıdır. “(8. CD E. 2005/2447 K. 2006/6633 T. 12.9.2006) “Tutuklu veya hükümlü olarak cezaevinde bulunan kişinin oğluna yapılan tebligat usul ve yasaya aykırıdır.”(19. HD E. 2004/6449 K. 2004/12942 T. 22.12.2004) H. Vekile Tebligat (Teb.K.m.11); Tebligat kanunun 11.maddesine göre “vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır.” (4.HD 24.04.2006 T. E.2005/6540 K.2006/4782-12.HD E. 2006/23333 K. 2007/763 T. 23.1.2007 -15. HD E. 2006/7660 K. 2007/584 T. 5.2.2007)(14) (Danıştay 8. D E. 2006/4397 K. 2006/3398 T. 6.10.2006) Tebligat avukatın iş yeri adresine çıkarılmalıdır. Baro avukatın iş yeri adresi değildir. (HGK 6.02.1972 T. E.1972/2 -776 K.1972/99) “Avukatlık Kanunu’na göre, avukatların bir baroya kayıtlı olma zorunluluğu bulunmaktadır. Avukat ile takip edilen işlerde avukata çıkarılan tebligatın bile tebliğ dönmesi halinde kayıtlı olduğu barodan en son adresi sorulup araştırılmadan 35. maddeye göre tebligat yapılması hatalıdır. “(19. HD E. 2005/6990 K. 2006/2329 T. 9.3.2006) 6099 sayılı yasayla yapılan değişiklik ile” Avukat tarafından takip edilen işlerde, avukatın bürosunda yapılacak tebligatlar, resmî çalışma gün ve saatleri içinde yapılması şartı getirilmiştir. “ Vekil yerine asile tebligat yapıldığında tebligat geçerli değildir. (HGK 2.7.2003 T. E. 2003/12-442 K. 2003/445 - HGK 10.12.1997 T. E.1997/8-854 K.1997/10566. HD E. 2007/7994 K. 2007/9777 T. 24.9.2007 ) “Vekille kendini savunan sanığa, ancak vekile bildirim tebligat olanağı bulunmadığı takdirde bildirim yapılabilir. “(Ceza Genel Kurulu 06.11.1989-1989/8-268-1989/338) (15) Dava vekil vasıtasıyla takip ediliyorsa usul işlemlerinin tebliği asile değil vekile (buradaki vekil kavramı müdafi yi de kapsar) yapılır. Vekil varken asil adına çıkarılan tebliğ geçersiz olup, tebliğe bağlanan hukuki sonuçları doğurmaz. Vekile yapılan tebligat asile yapılmış sayılır. İstisnası mutlak asile yapılması öngörülen tebligatlardır. (yemin isticvap gibi) vekile yapılacak tebligat vekilin adresine çıkarılmalıdır. ‘………..barosu avukatlarından’ şeklinde adres yazılı tebligat evrakı Teb.K.m.9.hükmüne aykırı olduğu için bu şekilde yapılan tebligat hükümsüz olur. Tebligat kanunun 11.md. sine göre tebligat yapılabilmesi için vekilin vekaletnamesinin bulunması şartına bağlıdır. Bu sebeple vekâleti olmayan avukata yapılacak olan tebligatın geçersizliği sonucuna kolaylıkla varılır. Eğer bir kimsenin birden fazla vekili (Avukatı) varsa tebligatın bu vekillerden birine yapılmış olması yeterlidir Tümüne tebliğ zorunluluğu yoktur.Eğer tebliğ birden fazla vekile yapılmışsa,ilk yapılan tebliğ esas alınır ve işlemesi gereken süre bu tarihten itibaren işlemeye başlar.Yoksa diğer vekillere daha sonraki tarihte yapılan tebliğ ile yeni bir süre işlemeye başlamaz.( 2.HD 23.09.2003 T. E.2003/8205 K.2003/11923) Aksine düşünce, süre geçmesi nedeniyle diğer taraf yararına doğmuş hakları zedelemeye yol açar.(1.HD 08.03.1994 T. E.1994/7364 K.1994/2972)(16) Bu durum birden fazla vekilin aynı zaman dilimi içinde görevli olmaları halinde uygulanır.Eğer birden fazla vekil değişik tarihlerde görev yapması söz konusu ise tebligat zamanında görevli vekile yapılması gerekir. “Bir kimsenin umumi vekil olması müvekkilin talimatı olmadan bütün davaları takip etme zorunluluğunu ona yüklemez. İcra takibine maruz kalan borçlu vekil marifetiyle takibe itiraz etmiş olsa dahi, itiraz üzerine duran icra takibine devam için alacaklının açtığı itirazın iptali davası bakımından borçlunun itiraz aşamasında tayin ettiği avukatın itirazın iptali davası için de yetkili olup olmadığı davanın açıldığı sırada belli olmadığından, itirazın iptali davası dilekçesinin vekile değil asile tebliği gerekir. Somut olayda dava dosyasına vekâletname ibraz etmeyen, itirazın iptali davasını takip konusunda yetkilendirildiği belli olmayan, icra dosyasına itiraz dilekçesi veren avukata yapılan tebligatla taraf teşkili usulen sağlanmamıştır. “(15.HD. 2.11.2004 T. E.2004/2041 K.2004/5550) HUMK m.68 göre tutanağa kaydedildiği veya mahkemeye ulaştığı günden itibaren azledilen vekile tebligat çıkartılmaz. Aynı şekilde; vekile tebligatta da tebligat kanunundaki ilkeler geçerlidir. (Özellikle m.17) Bu nedenle örneğin avukata yapılacak tebligat onun yerine komşusu olan diğer avukata tebligat yapılması halinde geçersizdir.(3.HD 19.09.1994 T. E.1994/10735 K. 1994/11486)(17) Avukatlık Kanununun 2. maddesinin son cümlesinde yer alan "Derdest davalarda müzekkereler duruşma günü beklenmeksizin mahkemeden alınabilir." düzenlemesi ile 56. maddenin 4. fıkrasındaki "Avukatlar, vekâletname aldıkları işlerde, ilgili yargı mercii aracılığı ile ve bu yargı merciinin tebligat konusunda bir kararı olmaksızın, diğer tarafa adli kâğıt ve belge tebliğ edebilirler. Tebliğ edilen kâğıt ve belgelerin birer nüshası, gerekli harç, vergi ve resim ödenmek şartıyla, ilgili yargı merciinin dosyasına konur." Hükmü ile avukatlara tanınan hak ve yetkilerin kullanılabilmesi için 7201 sayılı Tebligat Kanununun 1. maddesine .”1136 sayılı Avukatlık Kanunu uyarınca avukatlara tanınan tebligat yapabilme hakkı ile müzekkereleri elden takip etme yetkisi saklıdır.” gibi bir fıkranın eklenmesi gerekmektedir. (Tebligat giderinin zamanında yatırılmaması durumunda eğer davacı dava dilekçesinin davalıya tebliği için gerekli gideri ödemezse HUMK 409. maddesine dosyanın işlemden kaldırılır. Eğer tanık veya bilirkişi için verilen kesin süreye rağmen masraflar yatırılmaz ise bu taleplerden vazgeçilmiş sayılır. Temyiz için gerekli masraflar verilen ek 7günlük süreye rağmen ödenmez ise Temyizden vazgeçmiş sayılır.)(18) Tebligat Kanununun Celse esnasında veya kalemde tebligat başlıklı 36.maddesinde 6099 sayılı yasayla yapılan yeni değişikliğe göre;” Celse esnasında veya kalemde soruşturmaya, davaya ya da takibe ait evrakın, taraflara, ilgili üçüncü kişilere, katılana veya vekillerine tutanağa geçirilmek suretiyle veya imza karşılığında tebliğ konusu belirtilerek tevdii, tebliğ hükmündedir. Bu durumda ayrıca tebliğ mazbatası düzenlenmesi gerekmez ve masraf da alınmaz. “ I. Usulüne Aykırı Yapılan (Geçersiz) Tebligatın Hükmü (Teb.K.m.32); Bir hukuki işlemin tebligat olarak nitelendirilebilmesi için, yazılı bildirim ve bu bildirimin belgelendirilmesi şeklinde iki unsura ihtiyaç vardır. Bu iki unsurun veya birisinin mevcut olmaması halinde, tebligatın usulsüzlüğünden değil, yokluğundan söz edilir. Belirtilen her iki unsur bulunmakla birlikte kanuna uygun değilse tebligat var fakat usulüne uygun olmadığı için usulsüz tebliğ söz konusudur. Tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatabı tebligatı öğrenmiş ise geçerli sayılır. Muhatabın beyan ettiği tarih, tebliğ tarihidir. Muhatap, usulsüz tebligatı öğrenmemiş ise tebligat yapılmamış sayılır. (Teb.Tüz.m.51) Usulsüz tebligat nedeniyle, bundan zarar gören taraf, maddi ve manevi tazminat talebiyle Posta idaresi aleyhine dava açabilecektir. Uyuşmazlık Mahkemesinin 10.10.2005 T. E.2005/63 K.2005/78 sayılı kararına göre; PTT memurunun posta evrakını geç ulaştırması nedeniyle kaybedilen haklar için açılan zararın tazminine yönelik PTT aleyhine açılan dava, adli yargı yerinde görülmelidir. Ayrıca posta görevlisi hakkında görevi kötüye kullanma veya görevi ihmal suçundan dolayı suç duyurusunda bulanabilir. Konuya ilişkin Yargıtay kararları; 1. Geçersiz tebligatlarda, kişinin beyanında geçen tarihin tebliğ tarihi olarak kabul edilmesi gerekir. (6.HD 7.7.2003 T. E.2003/5114 K.2003/52 12.HD 23.12.2004 T. E.2004/22874 K. 2004/26655 - HGK 5.6.1991 T. E.1991/12258 K. 1991/344 – HGK 19.03.2003 T.E. 2003/6-169 K. 2003/183) “Tebligatın usulüne uygun olmaması halinde muhatabın takipten haberdar olduğu tarih tebliğ tarihi olarak kabul edilmelidir.” (12.HD. 30.5.2005 T. E. 2005/7751 K. 2005/11569) (19) 2. Usulsüz (geçersiz) tebligat halinde, muhatabın belirttiği tebligatı öğrenme tarihinin aksi ancak yazılı belge ile kanıtlanabilir. Tanıkla ispat edilemez.(12.HD 4.10.2002 T. E.2002/18340 K.2002/20022 - HGK 2.02.1969 T. 1967/172-107 - 2.HD 25.09.2003T. E. 2003/14652 K.2003/18453 -12.HD 01.12.2000 T. E.2000/18136 K.2000/18872) 3. Tebligat Kanunu ve Tebligat Tüzüğü tebliğ belgesindeki işlemin aksinin iddia edilmesi halinde bunun tahkik şeklini ve yöntemini göstermemiştir. O halde hâkim her somut olayın özelliğini, cereyan şeklini, gerçekleşen maddi olguları en ufak ayrıntılarına kadar göz önünde bulundurup iddiayı tahkik etmelidir. Dairemizin süregelen yerleşmiş uygulaması, Hukuk Genel Kurulunun 7.4.1982 tarih ve 1377337 sayılı kararında öngörülen yukarıdaki ilkeye uygun biçimde devam etmektedir. Somut olayda, şikâyetçi tebligat parçasında yazılı olan ve bizzat kendisine tebligat yapıldığını gösteren imzanın "sahte" olduğunu ileri sürdüğüne göre, bu iddianın yukarıda belirtilen ilkeye uygun olarak her türlü delille kanıtlanması mümkün olmakla, şikayetçinin örnek imzaları alınıp yöntemince inceleme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. (12. HD 3.10.2005 T. E. 2005/14736 K. 2005/18774) 4. “Tebliğ parçasındaki işlemin aksinin iddia edilmesi halinde bunun tahkik şekli ve yöntemi hususunda bir kural öngörülmemiştir. Eldeki davada borçlu, tebligat parçasında adı yazılı şahıs ile aynı çatı altında ikamet etmediğini iddia etmiştir. Bu maddi olgunun aksi tanık dâhil her türlü delil ile ispat edilebilir. “(12. HD E. 2007/224 K. 2007/3033 T. 22.2.2007) 5. Usulsüz tebligat sonucunda kesinleşen takipte uygulanan haciz sırasında bulunan ve haciz tutanağını imzalayan borçlunun, haczin uygulandığı tarihte tebligatı öğrendiği kabul edilmeli ve itiraz ve şikâyet süreleri haczin uygulandığı tarihten itibaren başlatılmalıdır.(12.HD 27.04.2006 T. E.2006/6073 K.2006/9352)(20) 6. “Tebligatın usulsüzlüğünün icra müdürlüğünce doğrudan doğruya gözetilemez. Bu hususun ‘şikâyet’ konusu yapılması gerekir.”( 12. HD. 27.10.1993 T. 12327/16516; 8.7.1980 T. 4315/5997) 7. Kiracı tarafından sözleşmenin yenilenmeyeceğine ilişkin telgraf ihtarı aynı tarihte davacı kiralayana verilmek üzere güvenlik görevlisi imzalarına tebliğ edilmiş ise de telgraf ile yapılacak bildirimler Tebligat Yasası'na tabi olmadığından muhataba bizzat tebliğ edilmesi gerekir. (HGK E. 2007/6-822 K. 2007/817 T. 7.11.2007) 8,“(Danıştay 3. D E. 2003/2033 K. 2004/1460 T. 13.5.2004) DİPNOTLAR: 1. Yargıtay Kararları Dergisi, 4 Nisan 1999 s.454-456 2. Yargıtay Kararları Dergisi, 2001/2 s.174 3. Yargıtay Kararları Dergisi, Cilt 26 sayı 6 Haziran 2000 s.860-861 4. İlmi ve Kazai İçtihatlar Dergisi, Sayı 1982/264 s.1492-1498 5. TEBLİGAT KANUNU, Tebliğ Evrakının Muhatabına Verilmemesi Ve Tebligatı Kabulden Kaçınma, MADDE 54 -Muhatap namına kendilerine tebligat yapılan kimseler tebliğ evrakını muhataplarına en kısa zamanda vermedikleri ve bundan gecikme veya zarar vukua geldiği takdirde (Değişik ibare: 4829 - 19.3.2003 / m.13) "beşyüz milyon liradan iki milyar liraya" kadar ağır para cezasıyla cezalandırılırlar. Muhatap namına kendilerine tebligat yapılan kimseler tebliğ evrakını muhataplarına en kısa zamanda vermedikleri ve bundan gecikme veya zarar vukua geldiği takdirde bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Kendisine yapılması gereken tebligatı almayan muhatap ile muhatap adına tebligatı kabule mecbur olup da, tebligatı kabul etmeyenler hakkında da yukarıda belirtilen cezalar uygulanır. 6. Bursa Barosu Dergisi 2005/76 s.172 7. Legal Hukuk Dergisi Mart-2006 s.791 8. Bursa Barosu Dergisi 2005/76 s.173 9. Yargıtay Kararları Dergisi sayı Şubat 1998/2 s.197 10. İstanbul Barosu Dergisi 2003/2 s.340-341 11. Faks ile Tebligat Yapılması Sorunu-Yrd.Doç. Dr.Recep AKCAN-Prof.Dr.Baki KURU ArmağanıTBB yayını-2004 12. Yargıtay Kararları Dergisi sayı Ocak 2003 13. Yasa Hukuk Dergisi sayı 255/2004 s.182 14. İstanbul Barosu Dergisi sayı TemmuzAğustos 2006/4 s.1727 15. Yargıtay Kararları Dergisi sayı Şubat 1990/2 s.282-289 16. Yargıtay Kararları Dergisi sayı Ağustos 1994 s.1236 17. Yargıtay Kararları Dergisi sayı Haziran 1995 s.874-876 18. Tebligat Giderinin (Zamanında) Yatırılmamasının Sonuçları-Yrd.Doç.Dr.Seyithan DELİDUMAN -Prof.Dr.Baki KURU ArmağanıTBB yayını-2004 19. Yargıtay Kararları Dergisi sayı Temmuz 2005 20. İstanbul Barosu Dergisi sayı TemmuzAğustos 2006/4 s.1777 Tebligat Kanunu Konferansı Baromuz tarafından yeni Tebligat kanunu uygulamaları hakkında avukatları ve posta memurlarını bilgilendirmek üzere konferans düzenlendi. Tebligat yasasındaki son değişikliklerle ilgili yasa çalışmalarında görev alan konuşmacı Yard. Doç. Dr. Ahmet Cemal RUHİ, son değişikliklerle ilgili bilgiler verdi, konferansa PTT Başmüdürü ve çok sayıda posta dağıtıcısı katıldı. Katılımcıların ve meslektaşlarımızın yeni Tebligat Kanunu ile Tebligat Kanununun 35. maddesi ve yeni eklenen 21. maddeyle ilgili sorularına Yard. Doç. Dr. Ahmet Cemal Ruhi’nin teknik yaklaşımları katılımcılar tarafından ilgiyle takip edildi. (Şubat, 2011) Baro Vestiyer ve Avukat Odası Açıldı BARODAN HABERLER Önceki baro başkanlarımız Av. Şaban Uçlusoy ve Av. M. Hasip Şenalp'ın katılımıyla hizmete açılan Baro Vestiyerin açılış programına katılım yüksekti. Üç bilgisayar ve 50 kişilik kapasiteye sahip vestiyerimizde otomatik çay makinesi de meslektaşlarımızın hizmetine sunuldu. Ayrıca meslektaşlarımızın cübbelerini Baro Vestiyer'den ücretsiz temin edebilmelerine imkan sağlandı. Açılışa Bölge İdare Mahkemesi Başkanı Oğuz Yağlıca, 1. İdare Mahkemesi Başkanı Mustafa Gökçek, 2. İdare Mahkemesi Başkanı Mehmet Toprak, Vergi Mahkemesi Başkanı Haşim Şahin ile Vergi Mahkemesi üyesi Ahmet Faruk Özer de katıldılar. Baro Vestiyerin açılışından sonra İdari Yargı bölümünde bulunan Avukatlar Odası’nın da açılışı yapıldı. Her iki açılışta da meslektaşlarımıza baklava ikramında bulunuldu. (Şubat, 2011) K.T.O.Rektöründen Baromuzu Ziyaret Karatay Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Mehmet Babaoğlu Baromuzu ziyaret etti. Ziyarette Baro Başkanı Av. Fevzi Kayacan, Genel Sekreter Av. Veysel Çayır ile Sayman Av. Fatih Ekizer hazır bulundu. Babaoğlu’nun Karatay Üniversitesi hakkında bilgi verdiği ziyarette, Kayacan da Karatay Üniversitesinin Konyamız için büyük bir kazanç olduğunu ifade etti. (Mart, 2011) Genç MÜSİAD Baromuzu Ziyaret Etti Genç MÜSİAD başkanı Yakup Barınlı ve başkan yardımcısı Mehmet Ali Özbuğday baromuzu ziyaret etti. Barınlı, Genç MÜSİAD’ın çalışmaları hakkında Baro Başkanımız Av. Fevzi Kayacan’a bilgi verdi. Kayacan da gençlerin girişimci ve yenilikçi yaklaşımlarının ve enerjilerinin değerlendirilmesi gerektiğine işaret etti. (Mart, 2011) Vergi Sorunları Tartışıldı Baromuz tarafından, Serbest Muhasebeciler Mali Müşavirler Odası'nda “Avukatların Vergisel Sorunları” konulu panel düzenlendi. Panelin açılış konuşmasını yapan Baro Başkanımız Av. Fevzi Kayacan, vergisel işlemleri yerine getirirken yargısal faaliyetin tam olarak muhataplarınca bilinmemesinden kaynaklanan, bazen de vergi mevzuatına ait bilgi eksikliğinden dolayı sıkıntılar yaşandığını kaydetti. Paneli düzenlemekteki amaçlarının vergisel sorunları paylaşarak uzman desteği almak olduğunu ifade eden Kayacan, kamuoyunda Avukatlar olarak vergi kaçakçısı gibi gösterilmekten rahatsızlık duydukların bildirdi. Konya Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası Başkanı İsmail Turan ise avukatlarla işbirliği yaparak eğitim toplantılarının sayısını artırabileceklerini söyledi. Turan, "Avukatların sorunlarını biliyoruz, çünkü serbest meslekteki en büyük sıkıntımız Katma Değer Vergisi'dir. Serbest meslek erbaplarına yönelik KDV ile ilgili bir çalışmamız var. Teklif yoluyla kesinti yapılıp KDV'yi mükelleflerin ödemesi sağlanacak. Bu tahsil edilmeyen KDV'ler açısından sizlere ve bizlere birçok rahatlık sağlayacak. Panelde, Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Doç. Dr. Ahmet KESİK'in oturum başkanlığında, Gelir İdaresi Grup Müdürü Abdullah Coşkuner, Yeminli Mali Müşavir Seyit Ali Ersoy ve Serbest Muhasebeci Mali Müşavir Ahmet İçyer, avukatların vergisel sorunları ve yapılabilecek kolaylıklar hakkında bilgi verdi. (Mart, 2011) Ak Parti İl Başkanlığına Ziyaret PTT'den Baromuza Ziyaret PTT Başmüdürü Mevlüt Keklik Baromuzu ziyaret etti. Ziyarette Tebligat Kanunundaki değişiklikler ve tebligatlara ilişkin genel sorunlar konuşuldu (Mart, 2011) Konya Barosu Başkanı Av. Fevzi Kayacan ile Başkan Yardımcısı Av. Kemal Temiz Genel Sekreter Av. Veysel Çayır, Sayman Av. Fatih Ekizer, Yönetim Kurulu Üyesi Av. Ahmet Bal Ak Parti İl Başkanı Ahmet Sorgun’u makamında ziyaret etti. Ak Parti Konya İl Başkanı Ahmet Sorgun ziyaretlerinden dolayı Fevzi Kayacan ve Yönetim Kurulu Üyelerine teşekkür etti. Sorgun, adaletin ismine uygun olarak tecelli etmesine büyük ihtiyaç olduğunu söyledi. Ziyarette Baro Başkanımız Fevzi Kayacan da, avukatlık mesleğinde uzmanlaşmanın sağlanması gerektiğini savundu. Kayacan toplum olarak dileğimiz, hukukçuların üstünlüğü değil hukukun üstünlüğüne hizmet eden bir adalet anlayışının hakim olmasıdır görüşüne yer verdi. (Mart, 2011) Dünya Kadınlar Günü Kokteyli 8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle 8 Mart 2011 tarihinde Dedeman Otel'de meslektaşlarımıza kokteyl ve müzik dinletisi icra edildi. Kokteyl açılışında konuşan Konya Baro Başkanı Av. Fevzi Kayacan, “Dünya üzerindeki kadınların büyük bölümü savaş içinde bulunuyor, töre cinayetleri sonucu birçoğu hayatını kaybediyor ve dini inancına göre örtünen kızlarımız eğitim göremiyorlar. 2010 yılının ilk 7 ayında 226 kadın öldürülmüş, 722 kadın tecavüze uğramış, 6 bin 423 kadın ise aile içi şiddete maruz kalmış. Biz kadınlarımızın ağlamasını ve acı çekmesini istemiyoruz. Baro olarak kadınların iyi bir statüye kavuşması için çalışıyoruz” dedi. Konya Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı Av. Tülay Ardıç ise kadınların toplum ve aile için çok önemli bir konumu olduğunu belirtti. Kokteyl sonrası Av. Fevzi Kayacan, eski Kadın Hakları Merkezi Başkanı Av. Zuhal Ekici adına Av. Süheyla Şahin’e plaket takdim etti. (Mart, 2011) Stajyerlerimiz Konya’yı Gezdi Keşif Aracımız Hizmete Girdi Konya Barosu Avukatlarının keşif ve bilirkişi incelemelerinde istifade etmeleri için Baromuz tarafından tahsis edilen araç hizmete başladı. Baromuz tarafından tespit edilen ücret tarifesiyse şöyle; 1-Ücret hesap edilirken çıkış noktası Konya Adliyesi Baro Başkanlığı önü olup, gidilen her yer için gidiş ve dönüş toplam yol mesafesi üzerinden ücretlendirme yapılır. 2-Şehir içi keşif ve yolculuklarda Adalet Sarayı önünden harekette dosya başına 15,00.TL sabit hareket ücreti alınacaktır. Merkez ilçeler haricinde şehir dışına çıkılan hallerde (mahkemelerin şehir dışı yolluk aldığı her yer için) 15,00.TL sabit ücret alınmayacaktır. 3-Şehir içi mesafelerde gidiş ve dönüş kilometre ölçümü yapılacak kilometre başına 80 kuruş üzerinden gidiş ve dönüş toplam kat edilen yol üzerinden araç ücreti belirlenecektir. 4-Aynı kişiye ait birden fazla dosya olması halinde veya birden fazla kimsenin aynı anda keşfe veya tespite çıkması halinde her bir dosya için dosya başına 15,00.TL sabit ücret alınacak, üzerine kat edilen toplam yol mesafesi dosya başına bölünerek ücret hesabı yapılacaktır. 5-Aynı Mahkemeden birden fazla kişinin keşfine çıkılması halinde her bir dosya için ayrı ayrı sabit 15,00.TL alınır ve her dosyanın adliyeden çıkış ve dönüş kilometresi üzerinden ücret hesaplanır. 6-Şehir dışı keşif ve haciz durumlarında Adliye Sarayı önünden hareket ve gidiş-dönüş toplam kilometre üzerinden hesap yapılarak, kilometre başına 1,00.TL ücret üzerinden hesap yapılacaktır. (Mart, 2011) Web Sitemiz Tanıtıldı Staj Eğitim Merkezi stajyer avukatlarımıza Konya’nın tarihi ve turistik yerlerinden Mevlana Müzesi, Karatay Medresesi, Alaeddin Camii, Ahmet Keleşoğlu Kültür Merkezi ve Sille'de rehber eşliğinde tur düzenledi. Keyifli ve eğlenceli geçen tur programında avukatlık mesleğine adım atacak stajyer avukatlar hem Konyamızın tarihi ve turistik merkezlerini gezerek şehrimizi daha iyi tanıma etme fırsatı buldular, hem de ileriki süreçte Baromuzda beraber hizmet verecekleri meslektaşlarını daha yakından tanıdılar. Staj Eğitim Komisyonunda bulunan üyeler de bu gezi boyunca genç meslektaşlarımızı yalnız bırakmadılar. (Mart, 2011) Yenilenen web sitemiz yayına girdi. Sitemizde yer alan yeniliklerin tanıtılması ve meslektaşlarımızın değerlendirme ve tavsiyelerini almak için Adliye Konferans Salonunda Baromuzca bir tanıtım toplantısı düzenlendi. Baro Başkanımız Fevzi Kayacan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda yeni sitemizi Baromuz avukatlarından aynı zamanda dergimizin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Özgür Solak tanıttı. (Mart, 2011) Av. Uğur Şen Aydın Vefat Etti Tedavisi bir süredir devam etmekte olan Baromuz mensuplarından Av. Uğur Şen Aydın vefat etti. Meslektaşımız, 15 Mart 2011 Salı günü adliye ana kapısında 10:30'da yapılan törenin ardından Parsana Camiinde öğle namazını müteakip kılınacak cenaze namazından sonra defnedildi. Adliye ana kapısı önünde gerçekleştirilen törene çok sayıda meslektaşımızın yanı sıra, müteveffa meslektaşımızın ailesi, Başsavcı vekili, Adli Yargı Komisyon Başkanı, Bölge İdare Mahkemesi Başkanı, çok sayıda adli ve idari yargı personeli katıldı. Sevenlerinin gözyaşlarına engel olamadığı törende bir konuşma yapan Baro Başkanımız, meslektaşımızın kendi cümleleriyle özgeçmişini okudu. Dürüstlüğü, çalışkanlığı ve hukukçuluğu ile örnek olan Uğur Ağabeyimize Allahtan rahmet, yakınları ve meslektaşlarımıza başsağlığı dileriz. (Mart, 2011) Büyükşehir Belediyesine Ziyaret Konya Barosu Başkanı Av. Fevzi Kayacan ile Genel Sekreter Av. Veysel Çayır, Sayman Av. Fatih Ekizer, Yönetim Kurulu Üyesi Av. Ahmet Bal Konya Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Haşmet Okur ile Genel Sekreter Yardımcısı Şenol Aydın'ı makamında ziyaret etti. Ziyarette özellikle ulaşımla ilgili sorunlar ve çözümleri üzerinde duruldu. Şehrin farklı noktalarında merkezler oluşmaya başladığı belirtilen görüşmede Adliye Binasının bulunduğu bölgenin de hızla gelişmeye başladığı, merkez olma noktasında bulunduğu ifade edilerek alt ve üst yapı eksikliklerinin hızla giderilmesi ve özellikle vatandaşın Adliye Sarayına ulaşımı noktasında palyatif değil kesin çözümlerin hayata geçirilmesi gerektiği ifade edildi. (Mart, 2011) CHP’ye Ziyaret Baro Başkanımız yönetim kurulu üyeleri Av. Ahmet Bal ve Av. Sermet Öten ile birlikte CHP İl Başkanlığına iade-i ziyarette bulundular. Ziyarette siyasi partilerin demokratik hayattaki önemine vurgu yapıldı. Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecine her kesimin özellikle katkı sağlaması gerektiği ifade edilen görüşmede Baroların da demokratikleşme ve İnsan Haklarının korunması noktasında daha şeffaf ve kararlı bir tutum içinde olduğu belirtildi. Sivil toplumla birlikte siyasi örgütlenmelerinde bu projeye politik mülahazalardan uzak durarak destek vermesinin ülke insanı tarafından da takdirle karşılandığı dile getirildi. (Mart, 2011) Çiğ Köfte Etkinliği Konya Barosu Kadın Hakları Merkezi'nin Avukatlar Haftası sebebiyle düzenlediği buluşmada bayan avukatlara çiğ köfte ikram edildi. Avukat evinde yapılan ve katılımın yoğun olduğu etkinlikte bayan avukatlar güzel bir gün geçirdi. (Nisan, 2011) Ak Parti'den Baromuza Ziyaret AK Parti İl Başkanı Av. Ahmet Sorgun ve Yönetim Kurulu Üyeleri Av. Hülya Gök, Hasan Derviş Mıhoğlu, Mehmet Ali Arlı, Mehmet Kanmaz ve Ahmet Uzunkavak Avukatlar Haftasını kutlamak üzere Baromuzu ziyaret etti. AK Parti Konya İl Başkanı Ahmet Sorgun, Avukatlar Haftası nedeniyle Konya Barosu ve Hukuk Derneklerini ziyaret ederek haftanın hukukçuların değil, hukukun üstünlüğüne vesile olmasını diledi. Avukatların hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının teminatı olduğunu vurgulayan Sorgun, avukatların hakkın ortaya çıkarılması adına görevlerini yerine getirirken en yüce değerlerden birisi olan adalete hizmet ettiğini belirtti. Avukatların toplumsal sorunlar konusunda da duyarsız kalmadığına dikkati çeken Sorgun, şunları kaydetti: "Bireyi, hakları konusunda bilgilendiren, yönlendiren, haklarının korunmasında ve kullanılmasında onlara yardımcı olan avukatlar, aynı zamanda toplumsal sorunlara da sessiz kalmadı. Gerçek manasıyla hukukun üstünlüğünü savunan çok değerli avukatlarımız sayesinde daha özgür ve daha adil bir Türkiye'de adaletin bağımsız bir şekilde uygulanmasını arzu ediyoruz." Konya Barosu Başkanı Fevzi Kayacan ise, ziyaretlerinden dolayı Sorgun ve Yönetim Kurulu Üyelerine teşekkür etti. Kayacan, adaletin ismine uygun olarak tecelli etmesine büyük ihtiyaç olduğunu söyledi. (Nisan, 2011) Akyokuş'ta Fidan Dikimi Konya Barosu ile Konya Büyükşehir Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği 'Ağaç Dikim Kampanyası' Belediye çalışanları ve Baroya üye avukatların katılımıyla gerçekleşti. Konya Baro Başkanı Fevzi Kayacan, geleneksel hale getirilen ağaç dikimi çalışmalarının, her yıl devam edeceğini söyledi. Başkan Fevzi Kayacan, Avukatlar Haftası dolayısıyla böyle bir çalışmaya imza attıklarını ifade etti. Ağaçlandırma kampanyalarının önemine değinen Kayacan, toplum olarak herkesin bu konuda duyarlı davranması gerektiğini belirtti. Türkiye’nin çölleşme riskiyle karşı karşıya kaldığını ifade eden Kayacan: “Ağaçlandırma çalışmaları, dünyanın gündeminde olan bir durumdur. Küreselleşen dünyada Türkiye de nasibini almaktadır. Bizler Baro olarak, bu tehlikeli duruma karşı mücadele için elimizden geleni yapıyoruz.” dedi. Türkiye’de çölleşme sorunu meydana geldiğinde ilk belirtilerin Konya’da olacağına dikkat çeken Kayacan, ağaçlandırmalar ile bu tür tehlikelerin ortadan kaldırılabileceğini anlattı. Baroya kayıtlı avukatlar ile Belediye çalışanlarına teşekkür eden Kayacan şunları söyledi: “Belediye gibi bazı kurum ve kuruluşlar, vatandaşları teşvik etmek amacıyla güzel kampanyalar düzenlemektedir. En önemli sorun olan çölleşmeye karşı yapılan ağaç dikim faaliyetleri de bunlara güzel örnektir. Bir fidan bile dikebiliyorsak, bunun mutluluğunu yaşamak kadar güzel bir duygu olamaz. Herkesin en az bir fidanı olsun istiyoruz. Milletimiz bu konuda hassastır ve elinden geleni yapacaktır.” dedi. (Nisan, 2011) Avukatlar Haftası Resepsiyonu Avukatlar Haftası münasebetiyle Baromuz tarafından Dedeman Otel’de düzenlenen resepsiyona Konya Valisi, Büyükşehir Belediye Başkanı, Vergi Dairesi Başkanı, İl Müftüsü, Cumhuriyet Başsavcısı, Bölge İdare Mahkemesi Başkanı, Sanayi ve İl Ticaret Müdürü, Tarım Reformu Bölge Müdürü, Sosyal Hizmetler Müdürü, İl Emniyet Müdürü ve çok sayıda meslektaşımız katıldı. Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan Avukatlar Haftası nedeniyle Baro Başkanımıza bir tebrik mesajı gönderdi. (Nisan, 2011) I.Uluslararası Avukatlık Hukuku Sempozyumu İlk defa bu yıl gerçekleştirilen ve Trabzon ile Hatay illerinin yanında Konya'da da planlanan I. Uluslararası Avukatlık Hukuku Sempozyumu Konya Ticaret Odasında gerçekleştirildi. Sempozyumun katılımcılarından Maria Slazak ‘Polonya ve Avrupa’da Avukatlık, Hukuk ve Avukatların Sahip Olduğu Sosyal ve Mesleki Haklar’ konusunda önemli bir konuşma gerçekleştirdi. Realist örneklerle Avrupa Hukukunun en önemli sacayağını teşkil eden savunma ve diğer yargısal faaliyetlerin birbiriyle olan ilişkileri hakkında verdiği bilgiler ile katılan meslektaşlarımızdan tam not aldı. Diğer katılımcı Andrea Carta ‘Avrupa'da Avukatlık Faaliyetinin Dolaşımı ‘üzerinde durdu. Avrupa’da sınırların sadece politik ve siyasi anlamda değil yaşamın tüm alanlarında ve yargısal faaliyetlerde de kalktığını Kara Avrupasının önümüzdeki süreçte daha objektif ve insan haklarına daha saygılı ve şeffaf bir hukuki platforma oturacağını belirtti. Sempozyumun ardında Konya Valisi Aydın Nezih Doğan makamında ziyaret edildi. İlimizin tarihi mekanları yabancı konuklarımızla ziyaret edildi. (Nisan, 2011) Kurullarımız Bir Araya Geldi Baromuzdan’dan Genelkurmay’a Hatırlatma Konya Barosu Başkanı Av. Fevzi Kayacan, Genelkurmay Başkanlığı'nın Balyoz Davası ile ilgili açıklamasının içerik ve şekil bakımından yargısal sürece müdahale niteliği taşıdığını söyledi. Genelkurmay Başkanlığı'nın başbakanlığa bağlı bir güvenlik kuruluşu olduğunun altını çizen Kayacan, bu kuruluşun görevleri arasında yargı kararlarını sorgulama ve eleştirmenin bulunmadığını vurguladı. Genelkurmay'ın açıklamasındaki çelişkiye dikkat çeken Kayacan, "Bir taraftan yargıya müdahale sayılabilecek tutum ve davranışlardan özellikle kaçınıldığı belirtilirken, bir taraftan da tutukluluk hallerinin devamını anlamakta güçlük çekildiği belirtilmek suretiyle açık bir müdahalede bulunulmaktadır.'' dedi. Tutuklamanın istisna, özgürlüğün esas olduğu bilinmesine karşın aksine uygulamaların alışkanlık haline geldiğini belirten Kayacan, şöyle devam etti: "Alışkanlıklarda darbe uygulamaları ve ardında ihdas edilen militarist hukukun katkısı yadsınamaz. Nitekim darbeler akabinde cezaevlerinde nice insanlar yıllarca tutuklu kalmış, asılmış ve faili meçhullere kurban edilmiştir. Bunun hesabı halen sorulamamıştır.'' değerlendirmesinde bulundu. (Nisan, 2011) Nihayet Ulaşım Sorunu Çözüldü Yönetim, Disiplin, Denetleme kurullarımızla TBB Delegelerimizin katılımıyla Bera Otel'de akşam yemeği düzenlendi. Yemekte avukatlık mesleğinin sorunları ve hazırlanacak Avukatlık Yasası konusunda Konya Barosu'nun izleyeceği yöntem üzerinde duruldu. Yönetim, Disiplin, Denetleme kurulu ile Türkiye Barolar Birliği Delegelerimizin tek tek söz aldığı toplantıda adaletin üç sacayağından biri olan savunma mekanizmasının diğer unsurlarla her manada daha eşit ölçütlerle görevini icra edebilmesi için yapılması gerekenler ve izlenmesi gereken strateji tartışıldı. (Nisan, 2011) Baro Başkanlığımızın girişimleri sonucunda UKOME'nin aldığı 22.12.2010 tarih ve 2010/07sayılı kararı uyarınca son durağı Saman Pazarı olan tüm minibüsler adliye güzergahında hizmet vermeye başladı. Hizmetle birlikte meslektaşlarımızın yanı sıra vatandaşlar da rahat bir nefes aldı. Aydınlıkevler, Özalkent, Meram güzergâhında ve şehrin diğer akslarında yolcu taşımacılığı yapan minibüslerin son durağı artık Adliye Binasının da bulunduğu bölge oldu. Minibüs hatlarındaki şoförlerin durumdan memnun olduğu gözlenirken vatandaş için de adliyeye ulaşım sorunu çözülmüş oldu. (Nisan, 2011) THM Koromuzun Bahar Konseri Konya Barosu Türk Halk Müziği Topluluğu Avukatlar Haftası münasebetiyle Bahar Konseri verdi. Konser, 11 Nisan 2011 Pazartesi günü saat 19.30’da Konya Devlet Tiyatrosu Salonunda gerçekleşti. Türk Halk Müziği Topluluğu Müzik Yönetmeni Murat Işık yönetimindeki konseri Av. Fatma İnan sundu. Bahar tadında gerçekleşen ve iki bölümden oluşan konser kısa oyun türküleri, potporiler ile başladı, ikinci bölümde çeşitli illerimizin yörelerine ait eserler sunuldu. Konserde koronun seslendirdiği eserlerin yanı sıra Av. Fatma İnan, Av. Adem Akgün, Av. Sultan Durmaz, Av. Osman Şengül solo şarkılar söylediler. Konserin bitiminde Konya Barosu Başkanı Av. Fevzi Kayacan koro sanatçılarına teşekkür ederek onların adına Türk Halk Müziği Topluluğu Müzik Yönetmeni Murat Işık’a bir buket çiçek verdi, Genel Sekreter Av. Veysel Çayır ise Türk Halk Müziği Topluluğu Genel Koordinatörü Av. Fatma İnan’a bir buket çiçek takdim etti. (Nisan, 2011) Türk Sanat Müziği Konseri Konya Barosu Türk Sanat Müziği Topluluğu, Avukatlar Haftası münasebetiyle Ereğli, Seydişehir ve Konya'da konser verdi. Konserlerin ilkini 14 Nisan 2011 Perşembe günü saat 20.00’de Ereğli Belediyesi Kültür Merkezi Salonunda, ikincisini 15 Nisan 2011 Cuma günü saat 20.00'de Seydişehir Belediyesi Düğün Salonunda, üçüncüsünü ise 17 Nisan 2011 Pazar günü saat 20.00'de Konya Ticaret Odası Konferans Salonunda icra etti. Konser Türk Sanat Müziği Topluluğu Şef Özgür Yakınlar yönetiminde gerçekleşti. İki bölümden oluşan konserlerde ilk bölümdeyse solo şarkılar, ikinci bölümünde çeşitli illerimizin yörelerine ait eserler sunuldu. Konserde koronun seslendirdiği eserlerin yanı sıra Av. Ramazan Ünen, Av. Osman Şengül, Av. Ali Özkan, Av. Alaettin Ekizer solo şarkılarla eşlik ettiler. (Nisan, 2011) Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi Panelde Tartışıldı Baromuz ve Karatay Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliğiyle "Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi ve Tasfiyesi" konulu panel gerçekleştirildi. Panelde protokol konuşması yapan Baro Başkanımız; aile kurumunun önemine vurgu yaparak, insanın toplumla tanıştığı ilk kurumun aile olduğunu, güçlü devletlerin yapısı güçlü ailelerden oluştuğunu, bu nedenle devletlerin aile kurumuna ayrı bir önem verdiklerini belirtti. Konuşmasında aile kurmak amacıyla bir araya gelen eşler arasında zaman zaman ihtilaflar yaşandığını da ifade eden Baro Başkanımız şunları kaydetti:"Devletin önemli görevlerinden biri de bu ihtilafları en adil ve hakkaniyete en uygun bir şekilde çözmektir. Evlenmek kadar boşanmak da doğal bir olgudur. Devletin üzerine düşen görevlerden biri de bu olguyu adalete uygun bir şekilde yerine getirmektir." Bazı istatistikî bilgiler de veren Baro Başkanımız; Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, Türkiye'de 2010 yılının ikinci döneminde, 162 bin 488 çiftin evlendiğini, 2010 yılının aynı döneminde 32 bin 743 çiftin boşandığını, bu dönemde boşanma oranının yüzde 20 olduğunu, bir önceki döneme göre %5,7 oranında bir artış gösterdiğini ifade etti. Karatay Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet BABAOĞLU ve Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şahin AKINCI'nın protokol konuşmalarının ardından, KTO Karatay Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Mehmet ALTUNKAYA, Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Zafer ZEYTİN, İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Muzaffer ŞEKER ve Baromuz avukatlarından Avukat Süheyla ŞAHİN tarafından Prof. Dr. Mehmet ÜNAL başkanlığında katılımcılara "Edinilmiş mallara katılma ve tasfiyesi" konularında bilgi verildi. Panele çok sayıda öğrenci, stajyer avukat, avukat ve akademisyen de katıldı. Panelin ardından katılımcılara Baromuz ve Karatay Üniversitesi tarafından çini tabak ve Mevlana biblosu hediye edildi. (Mayıs, 2011) IV.Avukat Stajyerleri Kurultayı Türkiye IV. Avukat Stajyerleri Kurultayı 29-30 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde Marmaris ilçesinde yapıldı. Kurultaya Konya Barosunu temsilen Staj Eğitim Merkezi üyeleri Av. Muhammet Tahra, Av. Osman Buğur ile 6 stajyer avukat katıldı. Kurultayda Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Vedat Ahsen Coşar ile Muğla Baro Başkanı Av. Mustafa İlker Gürkan’nın protokol konuşmalarının ardından 44 konuk baronun stajyer temsilcileri sıra ile stajyer avukatların sorunları ve çözüm önerileri hakkında konuşmalarını yaptılar. İkinci oturumda baromuz adına Stj. Av. Mehmet Çelik de stajyer avukatların sorunları ve çözüm önerilerini içeren bir konuşma yaptı. 30 Nisan Cumartesi günü 2. oturumun ardından sonuç bildirgesi açıklandı. Sonuç bildirgesinde; Stajyer avukatlının sorunlarının yıllardır konuşulduğu artık sorunların çözümü için somut adımların atılması gerektiği, kurultaya katılımcı iki baro tarafından sunulan ve bu barolar tarından gerçekleştirilmekte olan “Genç Avukatlar Meclisi” projesini temel alan bir çalışmanın yapılmasının yararlı olacağı, Avukat Stajyerleri Kurultayının çalıştaya dönüştürülmesi ve stajyerlerin görüş ve önerilerine daha çok yer verilmesi gerektiği, staj eğitimin nitelik kazanması için ivedilikle staj mevzuatının oluşturulması gerektiği, stajyerlerin adliye personeli ve hakim-savcılarla olan ilişkilerinde yaşanan sorunların ve ekonomik sorunları ile yanlarında staj yaptıkları avukatlarla olan sorunların çözüme kavuşturulması gerektiği, kurultayca staj eğitiminin tek merkezli olması gerektiği yönündeki önceki kurultay kararı kaldırılmış ve ülkemizin farklılıklar gösteren gerekliliklerine göre staj eğitiminin yeniden projelendirilmesinin ve mesleğe giriş konusunda Avukatlık sınavı da dahil olmak üzere yeni ve çağdaş bir düzenlemelere olan ihtiyacın altı çizildi. (Mayıs, 2011) İş Hakimi Hasan Gökçe Emekli Oldu Adliyemiz hâkimlerinden 1. İş Mahkemesi hâkimi Hasan GÖKÇE emekli oldu. Baromuza vedalaşma ziyaretinde bulunan Hasan GÖKÇE’ye Baro Başkanımız Av. Fevzi KAYACAN hizmetlerinden dolayı kendisine Teşekkür Belgesi verdi, Baro Başkan Yardımcımız Av. Kemal TEMİZ ise kendisine çini tabak hediye etti. Ziyarette Genel Sekreterimiz Av. Veysel ÇAYIR, Sayman Av. Fatih EKİZER, Yönetim Kurulu Üyesi Av. Ahmet GÜNEY ile Av. Suat ŞAHİN hazır bulundu. (Mayıs, 2011) Anayasa Mahkemesine Ziyaret Mülteci Hukuku Semineri Gerçekleştirildi Konya Ticaret Odasında Sertifikalı Mülteci Hukuku Eğitimi Semineri gerçekleştirildi. Seminere Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği Ankara Şubesinde görevli Burcu YAVUZ ve Emir BENGİSOY konuşmacı olarak katıldı. Tüm gün süren eğitim seminerinin sabahki bölümünde teorik bilgiler verilirken, öğle sonu oturumda ise pratik çalışması yapıldı. (Mayıs, 2011) Baro Başkanımız Av. Fevzi KAYACAN, Saymanımız Av. Fatih EKİZER ile birlikte Anayasa Mahkemesi Başkanı sayın Haşim KILIÇ'ı makamında ziyaret etti. Ziyarette, anayasaların bireysel hak ve özgürlükler bakımından önemi, savunma hakkının kutsallığı ve yeni anayasa çalışmaları üzerinde duruldu. Baro Başkanımızca günün anısına Mahkeme Başkanına gümüş kaplı bir çini tabak hediye edildi. (Mayıs, 2011) Halı Saha Turnuvası Hukuk Usulünde Yetki ve Görev Konulu Seminer Gerçekleştirildi Her yıl bahar aylarında düzenlenmesi geleneksel hale gelen halı saha futbol turnuvası, bu yıl da keyifli ve coşkulu maçlarla tamamlanmak üzere. Bu yıl bahar aylarının neredeyse her gününün yağmurlu olması nedeniyle ıslak geçen maçlarda meslektaşlarımız büyük keyifle ve rekabet duygusuyla ve centilmence mücadele etmişlerdir. 3 yıldır olduğu gibi meslektaşlarımızın birbirlerini daha iyi tanımalarını ve kaynaşmalarını artırmak maksadıyla Konya merkezde bulunan avukat ve avukat stajyerlerinden oluşturulan karma 13 takım ve Akşehir, Seydişehir ve Ereğli ilçelerinde avukatlık yapan meslektaşlarımızın oluşturduğu 3 takımla birlikte toplam 16 takım ve yaklaşık 160 meslektaşımız turnuvada ter döktü. İlçe takımları turnuva süresince her hafta sonu, kısa sayılamayacak yolculukları göze alarak ve zamanlarından fedakarlık yaparak bu heyecanı paylaşmak için bu festival havasına dahil oldu. 21 Nisan 2011 Perşembe günü başkanımız Av.Fevzi Kayacan’ın başlama vuruşuyla başlayan turnuvada, hafta sonları yapılan 3 maçlık grup maçları serisinin ardından, ilk iki sırayı alan takımlar çeyrek finale yükseldi. Çeyrek final maçlarından sonra iki ilçe takımı Seydişehir ve Ereğli takımları yarı finalde eşleşti ve normal süresi berabere biten maçın neticesinde finale çıkacak takımı penaltı atışları belirledi. Penaltı atışlarında Ereğli rakibine 4-3 lük üstünlük sağlayarak finale çıkmayı başardı. Diğer taraftan Tırılırmakgücü ve İkonya takımlarının mücadelesinde ise galip taraf 3-2 lik skorla İkonya oldu ve finalde Ereğli’nin rakibi oldu. 4 Haziran Cumartesi günü oynanacak 3.’lük ve final maçlarıyla kupalar sahiplerini bulacak ve bir turnuva daha sonlanmış olacaktır. Sadece sahada oynayanların değil, saha kenarında ve Meram sahasının portatif tribününde maçları takip eden diğer meslektaşlarımız da en az sahadakiler kadar keyif aldı. Turnuvaya iştirak eden ve destek veren herkese teşekkürlerimizi sunuyoruz. (Mayıs, 2011) Konya Barosu Staj Eğitim Merkezi tarafından Stajyer Avukatlara yönelik "Hukuk Usulünde Yetki ve Görev" konulu bir seminer düzenlendi. Baromuz Yönetim Kurulu üyelerinden Av. Fatih Ekizer'in konuşmacı olarak katıldığı seminerde, mevcut Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulaması ve 01.07.2011 tarihinde yürürlüğe girecek "Hukuk Muhakemeleri Kanunu"nun getirdiği yenilik ve değişiklikler ele alındı. Yetki ve Görev konusu görsel sunumlar eşliğinde soru-cevap yöntemiyle işlendi. Ekizer, yargılama sürelerinin uzamasının gereksiz iş ve evrak yüküne sebebiyet verdiğini, müvekkil ve avukat arasında güven ilişkisine de zarar verdiğini belirtti. (Mayıs, 2011) Baromuz Ayşe Paşalı Davasında Baromuz, evliliği süresince kocasından şiddet gören, boşandığı için koruma talebi hakim tarafından reddedilen ve eski kocası tarafından Ankara’da hunharca öldürülen Ayşe Paşalı’nın katili İstikbal Yetkin’in yargılandığı ve kamuoyunda Ayşe Paşalı Davası olarak bilinen ceza davasını izlemeye aldı. Ankara’daki duruşmaları Baro Başkanımız Av. Fevzi Kayacan takip etti. Bazı duruşmalarına Kadın Hakları Merkezi Üyemiz Av. Süheyla Şahin’in de katıldığı dava sonucunda sanık İstikbal Yetkin'e ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Baromuzun, kadına karşı şiddetin simgesi haline gelen davayı takip etmesi, kadın dernekleri ve kadına karşı şiddetle mücadele eden kurum ve kuruluşların yanı sıra bizzat Ayşe Paşalı’nın ailesi tarafından takdir ve minnetle karşılandı. Dava sonunda Ayşe Paşalı’nın kızı Burcu Paşalı tarafından Baro Başkanımıza hitaben yazılmış teşekkür yazısı gönderildi. (Mayıs, 2011) İcra Dairelerindeki Sorunları İzleme Merkezi Kuruldu İcra Dairelerindeki sorunları izlemek ve çözüm önerileri sunmak üzere bir komisyon kuruldu. Komisyona Av. Veysel ÇAYIR başkanlık ederken, komisyonda Av. Recep UÇAR, Av İbrahim BİNGÖL, Av. Mustafa YILDIZ ve Av. Özkan AKKAYA ile Konya 1. İcra Müdürü Mustafa YALÇIN, Konya 3. İcra Müdürü Turan ÇAYLAK ve Konya 9. İcra Müdür Fatih TANYERİ yer aldı. Komisyonun ilk toplantısı 18.05.2011 tarihinde yapıldı. Toplantıda alınan kararlar şöyle; 1- Avukatların Elektronik İmza ile İcra dosyalarından borçlu hakkında sorgulama yapması için gerekli olan çalışmaların yapılması, dosyaların taranarak dijital ortama yüklenmesi. 2- Avukat Katipilerinin kimlik kartı takmalarının yaygınlaştırılması, tüm avukatların bu konuda hassasiyet göstermesi, 3- İcra Dairelerinin fiziki mekanlarının genişletilmesi ile ilgili Konya Cumhuriyet Başsavcılığıyla görüşmelerin yapılması, 4- Adliye binası içinde Maliye veznesinin Kurulması için Gerekli Girişimlerin yapılması, 5- Avukatların Elektronik İmza kullanmalarının yaygınlaştırılması ile ilgili çalışmanın yapılması, Elektronik imzanın kullanılmasının faydaları hakkında ve elektronik imzanın kullanılması konusunda eğitim seminerlerinin düzenlenmesi, 6- İller arasında gazete ilanlarındaki fiyat farklılığının giderilmesi konusunda Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğü ile görüşmeler yapılması, 7- İcra Müdürlüklerindeki tüm dosyaların taranması konusunda gerekli çalışmaların yapılması, 8- Hukuk Fakültesi ve Adalet Meslek Yüksek Okulundaki öğrencilerin icra daireler,inde staj yapmaları konusunda gerekli çalışmaların yapılması, 9- 01.06.2011 tarihinde Konya Cumhuriyet Başsavcısı , İcra Hakimleri ve Adalet Komisyonu Başkanının ziyaret edilmesi, komisyon çalışmaları hakkında bilgi verilmesi, 10- Adliye Sarayı içerisinde bulunan Gayrimenkul ihalelerinin yapıldığı mezat salonu içerisine ve salon dışına kamera sisteminin kurulması konusunda gerekli çalışmaların yapılması. (Mayıs, 2011) Staj Eğitim Merkezi Ziyaretleri Konya Barosu Staj Eğitim Merkezi, Stajyer Avukatlar ile birlikte 23 Mayıs 2011 tarihinde Anayasa Mahkemesi, Türkiye Barolar Birliği ve Türkiye Adalet Akademisi’ne ziyaretler gerçekleştirdi. Gezide öncelikle Türkiye Barolar Birliğinde Birlik Başkanı Vedat Ahsen Coşar ve Yönetim Kurulu üyeleri ile görüşüldü. Öğle yemeğinde Birlik Başkanı Vedat Ahsen Coşar ve yönetim Kurulu üyeleri ile sohbetin ardından günün anısına Birlik Başkanı Sayın Vedat Ahsen Coşar’a çini hediye edildi. Gezide ikinci olarak Anayasa Mahkemesine gidildi. Çok sıcak bir karşılamanın ardından Genel Sekreter Sayın Mehmet Oğuz KAYA, Raportörler Hikmet Gülen ve Cüneyt Durmaz’ın da bulunduğu sohbet toplantısında Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşu, yapısı ve işleyişi hakkında bilgiler verildi. Ayrıca Genel Sekreter Sayın Mehmet Oğuz KAYA, Raportörler Hikmet Tülen ve Cüneyt Durmaz stajyer avukatların sorularını cevaplandırdı. Daha sonra stajyer avukatlara mahkeme binası gezdirildi. Modern bir tarzda dizayn edilen Anayasa Mahkemesi binasında, Yüce divan yargılamasının yapıldığı salonda iddia makamı ile savunma makamının aynı yükseklikte bulunması dikkatlerden kaçmadı. Günün anısına Genel Sekreter Sayın Mehmet Oğuz KAYA’ya çini hediye edildi. Gezide üçüncü olarak Türkiye Adalet Akademisi ziyaret edildi. Koordinatör Hakim Sıddık GÜLLÜK bey adalet akademisini stajyer avukatlara gezdirdikten sonra Akademi hakkında kısa bilgi verdi. (Mayıs, 2011) Stajyerlerin Seçim Heyecanı Baromuz stajyer avukatları temsilcilerini seçimi için bir araya geldi. Oldukça demokratik bir atmosferde gerçekleşen seçimde temsilcilik için 4 aday çıktı. Oy kullanımına başlanmadan önce adaylar birer konuşma yaptı. Konuşmalardan sonra yapılan gizli oylamada 24 oy alan Rabia Sarısu başkanlığa seçildi. Ferhat Eser'in 22 oy aldığı seçimde Muhammet Selman Harmankaya ve Aslı Aygün 20'şer oy aldılar. Aynı sayıda oy alan adaylar arasında yapılan kura çekiminde Muhammet Selman Harmankaya üçüncü stajyer temsilcisi oldu. Başkan seçilen Rabia Sarısu, seçim sonrası yaptığı konuşmada kendisine oy veren stajyer avukat arkadaşlarına teşekkür etti. (Mayıs, 2011) EDEBİYAT Av. Ali Uğur GÜNDEM Konya Barosu Saat Sana Kaç Var? Uykularım boşalmış zincirlerinden Yalnızlığında çırpınıyor gece çaresiz Ümitler saklanırken birbirlerinden Yaşanmamış aşklar neredesiniz Açıyor içimde bir bahar Şimdi saat sana kaç var Yıllar aramakta yıktı yılları Rüzgarımda esen sesin senin Hüzünden arta kalanları Biriktiren gözlerin senin A!... li Uğur Gündem Kalbin nerdedir sen nerdesin “Yorgun Ümitler”den Bir sefer eyle Sen Ufuklardan mı gelir sesin “Başka Bulutların Yağmuru”ndan mı? Doğunca içime aylar Şimdi saat sana kaç var Sözcükleri aramak yalınayak Bâkir dizelerde heceler kanayacak Parmaklarımda büyüyen yo(k)uşlar Alevden bir salıncak Bir dalga alıp götürdü bizi nereye Yürüyoruz birbirimize uçsuz bucaksız Kalp denilen o meçhul ülkeye Terkedilmiş hayaller nasıl varacaksınız Bir kitap onlarca kitaba davet Onlar ki gayya kuyusu Biterken başlar kıyamet Neden yoktur kitapların uykusu Hasret aşka ölümsüzlük katar Şimdi saat sana kaç var Varoluşsal sır... Erir içinde kim bilir kaç asır Duygular sığınırken birbirlerine Küllerinde fikirler yarışır Ya aşk Belki diğer yarımız bizim Bir soluk belki de yarınımız için İşte böylesine bir sarkaç var “Şimdi saat bana kaç var” 98 Ay Vaktidir Şimdi Dolunayla EDEBİYAT Av. Sait Edip AKDAĞ Konya Barosu Güneşin yitişine gün ederken tanıklık Gönüllere rengârenk sızmış gündüzün An’ına sevinmekle çoğalır şadlık. Ve bağına göre yaz verir sahibi sonsuzluğun Önceleri hiç rastlanmamış kutsi renklerle yunarken Gönlün iklimine şemsleyin çöker şiirsel bir dinginlik. Sevginin şefkatli sesinin berrak tonuna Gecem sükunetlenir dembedem ve munisçe Akşamdan kalan billur ziyaların saçına Koyu eflatun hareli kavisler esmerleşir latifçe. Ay vaktidir şimdi... Dolunay gözlü aydınlık gecede, Fısıldar şemsten işittiklerini dünyaya sır yüklü binlerce hece Sevgi şelalesiyle yıkanmış ve paklanmış kalbe Hazların en çalkantılı yoğunluğunu biriktirip gökçe Sevinç bolluğu yollanır huzur harmanında bolca. Bir nefeste dolar hayat, bin nefeste boşalır da Umuda kanat takar, özlemlere nezaket sıvanır. Dostane bir huş’luğa dizelenmenin bahtiyarlığında. Gökyüzü kadar geniş bir gülümseme Sevgiye bürümcül bir şeffaflık katar her şeyiyle. Aynasıyken ben şems kaynaklı yüreklerin her zaman Dost namesinin şifa notaları yudum yudum Dolunay ışığıyla odama dolar nefaseti yaman. Sevgiyi de sarhoş eden hayat örüşleriyle Bulutlardan sekerek yıldırımlara selam vere vere Rahatlatacak bir hızın hiç yetişilmeyecek düşlerine Salkım saçak hülya dizilir aşkın kilitlerine. Katımsız İremliğin leziz sunumuyla Tatlı gülümsemeler yıldızlara armağan Edalar dolunaydan sağılan ömürsü şahan Menevşeler yeşerir perilerin gezindiği yerlerden Ve dolunayın ışık huzmeleri geceye derman… Şemsleyin gönlüm aydınlanır bahar şafağına, Post sererim demlenmiş şiirlerin köşe bucak kafdağına. Ay sapsarı ışıkla çemberlenmiş pırıl pırıl yarımca Yıldızlarıyla mutlu, gülümsüyor rüzgarın fısıltılarına.. Ay vaktidir şimdi dolunayla koyun koyuna Gönlün her ricasını ferman addeden bir asillik. Sevgi yüküyle ıtırlanmış ilkyaz mevsimi boyunca Gonca lalliğin gül şerbeti çalkalanır durur tadımlık. EDEBİYAT Av. Ali AYSU Konya Barosu Biraz Yeşil Ey güzel günlerimden ışıldayan mutluluk, Hayâlimde parlayan o derin bakış. Kavuşmak arzusuyla sular gibi çağlayış, Ve tatlı bir özlem içinde alınan soluk... Gözlerimde kamaşan o masmavi aydınlık, Babaevimden gelen eski bir kırık lâmba, İçerimde Fuzûli'den eseni bâd-ı sabâ, Ve Lâle Devri'nde Nedim'den bir damla ışık.. Sonra masamda yazdığım küçücük şiir, Tebrikler, heyecanlar, o ilk duyduğum gurur, Gözlerimde silik bir resim gibi durur, Her geçen gün buğulaşan doğduğum şehir... Dans salonları, okullar, çocuk bahçeleri, Beyler, talebeler, o tuvaletli hanımlar, Duruşlar, uygun adım, ileri sert adımlar, Hâlâ kafamda duygularımın askerleri... Bu şiirler yalnız benim değil, Nisan yağmurlarından çılgınca akış... Çaresizliğime çöküp de kar yağdıran kış, Ve gözlerinde damla damla biraz yeşil... 100 EDEBİYAT Av. Kemal YÜCEL İstanbul Barosu Agorafobi şu kızıl çöllerin gördüğün iliklere işleyen yakıcı soğuğunda, bilmem kaç bin yıllık insanlık için ağlarken kara bulutlar, bütün ikazlara aldırmayarak çırılçıplak kendimle beraber düştüm yollara. şu milyonluk şehirlerin gördüğün insanı çıldırtan yalnızlaştırıcılığında, Babil kuleleri misali tırmanan en alçağa doğru, gökdelenlerinin anlaşılmaz labirentlerine daldım, kalabalıklar içinde kendime tattırdım zevkini yapayalnızlığın. Benîm Dilimlerim EDEBİYAT Av. Ömer Faruk ERDOĞAN Aynadaki suretimi seyretmenin keyif olduğu zamanlar vardı. Gururun haz olarak algılandığı günlerdi. Sevgilime "seni seviyorum" dediğimde aklımda diğerlerinin olmadığı anlar. Küçük adımlarla karıştı hayatım. Uzayan ayak parmaklarımı görüyorum Pinokyo'nun burnu gibi. Hiçbir ayakkabım olmuyor. Beynimin cerahatinin çilesini çıplak ayaklarım çekiyor. Oturamama hastalığım da cabası; sanki kalçalarımın olduğu yerde ters dönmüş çiviler var. Her oturuşumda kemiklerimi sıyırıyorlar. Konya Barosu "Haykır ey köpek gözlü sevgili! Fahişeliğini gömdüğün masumiyet mezarından. " Nerden geldi şimdi bu cümle? Vakti zamanında yazılmış hayal ürünü denemelerimden birinin giriş cümlesiydi yanılmıyorsam. Kendimi artık o mezarda görüyorum. Ömür hikayeleri gibi öykülerin, başlayan ama asla bitmeyen çukurlarında. "Vicdan sınırlarımı terk edeli çok oldu. Haydi durun önümde güveniniz varsa kendinize. Durun ki zevkini çıkarayım, ayaklarımın altında ezilen kafa taslarınızın çatırtı senfonisinin. Beyinlerinizin süzülüşünü seyredeyim parmaklarımın arasından. Hadi bir de değerlerinizden duvarlar yapın önüme ki; keyfi artsın tarumarın. " Asla bitmedi ve bitmeyecek korkarım. Sonu gelmeyen her hikaye içimde bir şeylerin tükenmesine sebep oluyor. "-Ey karanlık gece, korkuyorum senden anlasana! Aklından geçen cümleler deldi gecenin sessizliğini. Yol patikaydı,uzundu gece, biraz da karanlık ve baykuşların seheri daha çok uzaktaydı. Başını kaldırdı, aşması gereken ormana gözleri değdi. Dokunduğu anda kanlar süzülmeye başladı yanaklarından. "Ufuk" gece sözlüğündeki kelimelerden değildi. "Karanlığın Ufku" kelimelerinin birlikteliğinin saçmalığı burktu içini. Eğdi başını önüne. Baktı yırtık çorabından fırlamış ay temalı başparmağına. Toprağı kokluyordu. Gece, sessizlikle sevişiyordu. Uluma zamanına çeyrek vardı. Kara ormanın içinde siyahlar giymiş yolcunun titreyen kalbi vücuduna ritmini kabul ettirmiş hep birlikte titriyorlardı. Kesif bir sessizliğin ortasında nefes alışı tırmalıyordu kulaklarını...." Hep içinde kendimden bir şeyler olduğundan mı bitmiyor bu hikayeler? "Ben" dediğimde düştüğüm şüphe mi engel oluyor yürümeye? Sahi kimim ben ve nereye bu yolculuk? "-Gel! dedi. Bezirgan. Küçük adımlarıyla gelen küçük adama. -Adım, Adam. Boyum kısa diye beni Küçük Adam diye çağırır herkes ve duydum ki beni çağırtmış Koca Adam. Yol uzundu, hava sıcak, bir sürahi soğuk su olsa hiç fena olmaz, hani, yanmış ciğerim serinler belki. Kaşları çatıldı bekçinin. -Bilmez misin gafletin yoldaşı ? Koca adam beklerken seni eğleşemezsin burada. Çatılmış kaşlar ateş saldı yüreğine. Hızla yürüdü koca adamın dev kapısının önüne..." 102 Hayatın kapılarının bana denk gelenlerinin hiç kulpunun olmaması mı hikayelerde kapıların önünde kalışımın sebebi? Off! Nasıl açılır kulpsuz kapılar? Bere içinde, morarmış omuzlarla yüklenmek o kapılara çözüm mü? Istırabıma mı yüklenmiş olurum? Bönlük bulaştı sokak kedilerinden. Kaçayım mı, bir lokma yemeğin umuduna sırnaşayım mı? Tüm bu kopuk bitmeyen öykülere eklenen aşağıda ki gibi bitmiş görünümlü hikayeler var ki işte asıl bela onlar; Bir Dilim Karpuz Belki Hayat Gözleri yolun başına takılalı bir saat oluyordu. Gelen telefondan buyana yerinde duramıyordu. Bu kez erken dönüyorlardı. Diyalize her gidişlerinde iki gün kalırlardı. Kafasında neden aynı gün döndüklerini çevirip duruyordu. Arabanın siluetini yolun başında görmesiyle aşağı inişi arasında birkaç saniye geçti. Kızının hali gidişini aratır durumdaydı. Gözlerini altına birkaç torba daha eklenmişti. Yavaşça İhsan Beye sokuldu, elimden gelse bende ağlardım. O kadar uzun zamandır bugünün korkusuyla yaşıyoruz ki. Sanki duyunca rahatladım, içime bir ferahlık geldi. -İhsan Bey sen ne dediğinin farkında mısın? Kızımız! Evladımız! Ölüyor! -Farkında mıyım ? Elbette farkındayım Zehra. Birlikte daha çook ağlayacağız, ama şimdi ağlamaya ara ver. Uğurlanacak bir yolcumuz var. Hadi sil gözlerini de, şu an için sonra pişman olmayalım. Zehra neyin kast edildiğini anlamıştı. Elbisesinin eteklerine gözlerini sildi. Yerinden kalkabilmek için bacaklarına yüklendi. -Haklısın. Diyebildi. Hak'kın duymasını umarak. Hatice'nin yanına el ele beraber girdiler. Bıraktıkları gibi dalgın dışarıyı seyrediyordu. İki yanma iliştiler. -Kızım bir isteğin var mı?dedi Zehra. Gittiği yerden alelacele dönen biri gibi, -Ne oldu da erken döndünüz girmedi mi diyalize? İhsan Beyin donuklaşan yüzü aslında cevabı veriyordu. Fısıltıyla -Ne..? İstek mi dedin anne? -Hayır. Dedi.. Telaş sorgulamaya engel oldu. Kızlarının koluna girip yukarıya çıkardılar. -İstesem ne olacakta anne? Her şey yasak değil mi? Mesela bir karpuzun soğuk ve sulu etine dişlerimi geçirmeyeli, yanaklarımdan süzülen suyunun geride bıraktığı yapışkanlık hissiyle huylanmayalı o kadar uzun zaman geçti ki. Hepsinin gözler donuklaştı. -Odama gitmek istemiyorum pencere kenarında oturabilir miyim? Dedi Hatice. Sesi hüzünle sarmalanmış şefkatle güç bela çıkan İhsan Bey, -Tabi kızım nereyi istersen. Dedi. Hatice dalgın gözlerle sokağı seyre daldığında, parmaklarının ucunda salona geçtiler. Zehra telaşla sordu, -Hadi çatlatma insanı anlat artık -Hele otur Zehra! -Ne oturması Bey, konuş artık. -Söyleyecek pek de bir şey yok aslında, beklenen gün gelmiş o kadar. Cümleyi tamamlarken sandalyeye ilişti. -Ne demek gelmiş İhsan? -Gelmiş işte, götürün evinde ölsün dediler. Sesi çatallamıştı. Çoktan ağlamaya başlayan hanımının elini tuttu. -Zehra, yapma demek isterdim ama -Evet kızım ne istersen. Her yalan söylemeye hazırlandığında yaptığı gibi önce boğazını temizledi İhsan Bey; -Kızım eğer canın onu çektiyse yiyebilirsin. Doktorlar durumunun iyiye gittiğini birkaç gün gönlünce yiyip içmende bir sıkıntı olmadığını söylediler. -Şükürler olsun. Dedi yalanı hazmederken. Yüzüne acı bir tebessüm yayıldı. -O zaman karpuzla başlayalım mı? -Tabi kızım hemen alıp geliyorum. Sen de bu arada başka istediklerin var mı onları düşün onları da getireyim.. Babasının hızla odadan çıkışını seyretti. Gözlerini çocukluğunu geçirdiği sokağa çevirdi. Oyunlar değişse de çocuklar o sokaktan eksilmemişti. "Demek artık vakit tamam." Düşüncesi beynine süzülürken, vücuduna huzur sızdığını hissetti. Sonunda bitmişti. Tüm o git geller, perhizler, her makineye bağlanışında esir olduğu hastane odaları, o kahrolasıca yatağın yattıkça sırtım dilimleyen işkencesi ve acıyan gözlerin delirten yansıması sonunda bitmişti. Solgun ama şişmiş ellerini göğe kaldırdı. -Şükürler olsun Allah'ım bana sonu nasip ettiğin için hamd olsun. Dedi. Duasını bitirip "amin" derken annesinin içeriye kabuğuyla birlikte ince ince dilimlenmiş karpuz tepsisiyle girdiğini gördü. Bir anda aklındaki her şey yok oldu. Dilimlerin kırmızısına ve üzerinde siyah inciler gibi dizili çekirdeklerine kitlendi. On yıl mı olmuştu? Tepsiyi kucağına aldı. Derin bir nefes çekti içine. O tatlı koku ciğerlerine doldu. Dilimlerden birini eline alıp burnuna yaklaştırdı. Daha derin bir nefes aldı. İçine dolan sevincin tadını çıkardı. İşte ellerindeydi. Bir çok insan için belki fazla bir anlamı olmayan, ama onun için manasını ancak o an gözlerine bakanların anlayabileceği, ince bir dilim karpuz. İçine yerleşen -yeme korkusunu- bastırması gerekecekti önce. Onunla savaşı biterken her yerini saran diğer bir korku bıraktırdı elindeki dilimi.Ya bu dilimi ısırdığında dünyada kalmak isteği geri gelirse ve kabullendiği bekleyiş onu acıtmaya başlarsa?... Ürkmüştü, öylece bakıyordu karpuz tepsisine, kilometrelerce uzaktan geliyormuş gibi gelen annesinin sesini işitti. -Ne oldu beğenmedin mi kızım? İçinden "beğenmemek mi, delisin sen anne ölüyorum arzumdan" dedi. Kurduğu cümlenin ironisi sırıtmasına sebep oldu. Karpuz rengine bürünmüş gözlerini kaldırıp annesine baktı. -Beğenmez olur muyum anne, sadece bir an yasak olduğu fikrine kaptırdım. Kendimi Havva gibi hissettim. Bu cümle havaya neşe atomları saçtı. Aceleyle bıraktığı dilimi alıp ağzına götürdü. Dişlerini geçirirken ağzını dolduran suyun lezzeti başını döndürdü. Yanaklarında sızmaya başlayan o şekerli suya gözyaşları eşlik ediyordu öyle bir haz yaşıyordu ki ağlamasına engel olamadı. Onun bu arınışına Zehra hanım ile İhsan bey de kendi gözyaşlarıyla katıldı... Ne Dersiniz Haksız mıyım? 103 EDEBİYAT Av. Görkem KARADUMAN Konya Barosu 104 Ardakalan Gölgelerin yok olduğu bütün bir yazı, ayağıyla ezdiği kola kutusunun peşinden koşarak geçiren çocuklar vardır. Ekmeğinin üstüne salça sürüp yiyen, ensesindeki ter henüz kurumadan ikinci bir çift kale maça her daim hazır olan, tahta bir sunta ve çiviler ile yaptığı sahada; küçükbaş parmağı ve orta parmağıyla ittirdiği bir bozukluk ile sokakta doğal langırt platformu kuran çocuklar diyorum. Hani, komşu teyzenin kapı ziline basıp kaçan, yan bahçeden çağla toplayarak; hırsız gibi kaçarken mutlu olabilen çocuklar. Bu çocuklar dostlarım, akşam ezanından önce eve girmeyi ceza sayarlar. Annelerin balkonlarda, pencerelerde seslenişleri de hep bu ezanlara rastlar. 'Akşam ezanı okundu hala sokaktasın beni oraya getirme çocuk gir içeri!' çığlığı hiç de yabancı sayılmaz; en azından seksenlerde doğup doksanlarda çocuk olmayı başarmış son şanslı kuşak gayet iyi bilir bunları. O vakitler sokaklar oyun oynamak, evler ise uyumak ve hayal kurmak içindi. Bahar; okulların tatile yaklaşması, çağlaların olgunlaşması ve balkonda saklanan bisikletin, hırpani meşin topun artık ufaktan piyasaya çıkması demekti. Buraya kadar sanki hep oğlan çocuklarını anlattım. Erkek kardeşleri olan ve erkek çocuklarıyla büyümüş bir kız çocuğu olmanın vermiş olduğu kendiliğinden geliveren anlatımdır diyorum ben buna. Yani, öyle olmalı. Ne zaman evlere çekildik ve kundaklarında burunlarını sıkarak eğlendiğimiz veletler bizim yerimize sokağımızda cirit atar oldu; işte o zaman büyüdük. Büyümekle iyi mi ettik, kötü mü? Hayatımızın geri kalanı bunu sorgulamakla geçecekti ve hiç bir büyüğümüz bu konuda bizi uyandırmayacaktı. Öyle de oldu. Babalarımız maçları, maçların tekrarlarını, özetlerini ve kaçan gollerin ağır çekim tekrarlarını izlerken, annelerimiz mutfakta akşam ne yemek yapacağını düşünürken, hayatımızda hiç bir zaman değişmeyeceğini o zamanlar idrak edemediğimiz; zam, işsizlik, seçimler, nutuklar, ve seri saire haberler yayınlanmakta iken biz odamızda oturmuş; aşık olduğumuz için ve bunun karşılıksız bir aşk olmasından mütevellit çektiğimiz acının dünyanın en eşsiz ve benzersiz acısı olduğuna tutkuyla inanmakta idik. Öyle ki, içeri biri girse kapıyı çarpacak, müziğin sesini açıp dünyaya büyük ve haklı isyanımızı gösterecektik. Aşıktık, acı çekiyorduk ve haklıydık. Çok delikanlı duygularmış; geç anlayacaktık… Kimse bizi uyarmıyordu, apartmana girdiğinizde sizi görmezden gelerek kendiliğinden yanmayan, ancak bulunduğunuz yerde zıplamanızla yanabilen lambalar gibiydi insanlık. Biz büyüyorduk birileri ölüyordu, bir lidere neden devrik denildiğini öğrenemeden lider de ölüyordu, çocuklar katlediliyordu, benzine yapılan zamlar babamızı öfkelendiriyor, okullar açıldığında yapılacak alışveriş evde bizden başka kimseyi mutlu etmiyor, kışın yağan kara da inanmayacaksınız ama ( ! ) en çok, evet yine en çok biz seviniyorduk. Bir gün sen de, yol tuzlama çalışmaları hakkında heyheylenen yetişkinlerden olacaksın deselerdi, her kim olursa suratına bir kartopu indirip burnumuzun akmasına aldırış etmeden pancar gibi ellerle o kardan adamı bitirmeye devam ederdik. Biliyorum. Yapardık bunu. Her mevsimin bir ayrıcalığı varsa zaten çocuksunuzdur; her mevsim için, fruko gazoz, çağla, çilek, meybuz gibi kombine mutlu olma sebepleri sayabiliyorsanız gerçekten bir gün bir yerde çocuk olmuşsunuz demektir. Ben bunları anlatırken, evladım bizim tevellüt bunları bilmez diyenleriniz çıkabilir; çıksın azizim. Bilgisayar başında bitki gibi büyümeyen son gerçek çocuklarız. Doksanlarda çocuk olmaktan bahsetmeye kalkarsak sabaha kadar tasoların havada uçuşacağı, halıyı kenara çekip en az bir kere moon walk deneneceği, Susam Sokağından bir kaç tur yapılacağı ve kapanışta Parlement Sinema Kulübünün sunacağı filme kadar gidileceği açıktır. Ama gitmeyeceğim, en azından bugünlük. Çok çabuk oldu büyümek, derdi tasayı omuzlarında binlerce tonla ölçen yetişkinler olmak.. Memleket ahvalinden sual olunur dediler, çok ard arda sorularla geldik. Cevaplara da hep overdose uyku ilacı katıştırıldığını gördük, uyanalım; uyaralım dedik kervan yolu yarılamıştı. Gözümüzdeki yaş kuruyamadan ağlattılar vesselam.. Hem bizi, hem annemizi. İdealizmi baltalayan bir şey varsa o da çaresizliktir işte. Üniformalara ve hiyerarşiye oldu olası mesafeli duran bir adam toy iken der ki: ‘aç kalsam da polis olmam…’ ardı sıra gelir aydınlanma: ‘hiç aç kaldın mı?’ ... Orda duracaksın işte dedikleri yerdir orası. Tabii o zaman genciz, cepte harçlık var, cepte bir de fazladan sinema bileti gibi gıcır umut var. Biz büyürken, en bilinmez dehlizlerine fanustan düşen balıklar gibi atılacağımız hayatı büyüklerimiz sağ olsun emek emek katletmekteydiler. Beynimize baz istasyonu, cebimize hamili kart, elimize ÖSS, aklımıza korku, düşümüze daha neler diktiler. Bilemedik; karışamadık ki. Tam aklımız ermeye başladı, okul bitti, tam dedik haydi kollar sıvana; hoop işsiz kaldık ve tavlada kırılan pullar kadar yalnızdık. Teşbihte hatanın hiç olmadığı memleketimize hoş gelmiştik. Bunları yazıyorum niye? Ben avukatım. Ama ne kör, ne aymaz ve ne de lüzumsuz ölçüde iyimserim; yazdıklarımızla ipin altına gidiyoruz ahali! de demem.. İnsan asıl yazmadıklarından, konuşmadıklarından sorumludur. Bunun yükü en ağırıdır biliriz. Ancak geç fark ederiz. Bizi, biz büyürken hiç düşünmeden harcayanlara inat, bizden sonra gelen daha da vahim halde; 'çocuk' olamayanları hiç değilse birkaç konuda uyarmak ve yardım etmek boynumuzun ana sütü gibi helal 'borcu'dur. Borcun da helali olsun olmuşken.. Çünkü bir gün bize inşaa ettiğimiz bir köprüden değil, etmediklerimizden hesap soracaklar; konuştuklarımızdan değil, sustuklarımızdan düşecek başımız yere. Emin olunuz. Şimdi biri sokağa çağırsın bizi balkona çıkalım, ayağımıza bir terlik geçirelim ve buluşalım aşşa mahallede. Bize söyleyecekleri olsun; biz de söyleyelim. Hem hiç susmamacasına, cepte tek bir bilye kalmamacasına; bitirelim. Hayat indirmeden perdeyi, sahneyi biz indirelim. Bu ikinci yazım olacak ve yine ucu açık, absürt bitiriyorum. Yazarken son satırları Pilli Bebek-Fotoğraf çalıyordu. Eyvallah. 105 Dileyene Kahve Tadında Aşkla Dolu Bir Hayat Nasip Olması Temennisi İle... Kahve Fincanı EDEBİYAT Av. Ömer Faruk ERDOĞAN Konya Barosu Besmeleyle soktu anahtarı deliğe. Isınamamıştı bu kapıya; birkaç hafta önce oğlu taktırmıştı, soğuk ve çelik kapıyı. Oysa el oyması ahşap kapısı elli yıldır ne de samimi karşılardı onu. İçerde saklayacak değerli bir şeyi de yoktu aslında. Kıymet bilene yüzlerce milyon değerinde kitapları vardı ama son sene içinde üç kere girilmesine rağmen evine, bir tanesine bile dokunulmamıştı. Adı kitap olunca; hırsızlar bile gaileye almıyordu. Eski kapısının çürümüşlüğü cezp ediyordu hırsızları. Sonunda oğlunun canına tak eden müştemilat listesine girmeyi başarmış ve sevgili kapısı gidip, suratsız kapı gelmişti. Her ne kadar eski kapının iç ve dış kulplarını saklıyor olsa da, bütünlüğün olmaması rahatsız ediyordu. Anahtarı çıkarırken yuvasından hafif bir tebessüm yayıldı yüzüne, içeri girdiğinde tam karşısında beliren aynaya gülen gözlerle baktı. Yansımasına "Aleykümselam" dedi. Duymuştu selamı veren, kadife kadar yumuşak, hüzün kıvamında, buğulu sesi, sadece kendisi yoktu. Beş yıldır her eve girişinde olduğu gibi, tebessümün ardından iki damla yaş kaydı kırışmış yanaklarından aşağıya. Hep aynı noktasına bırakıyordu damlalarını; büyük annesinin ellerinden çıkmış, neredeyse yüz elli yıllık küçük halının, saçakları iyice dökülmüş sol köşesine. Minik, beyaz bir leke oluşmuştu halıda, görmeze veriyordu. O leke aşkının mührü olmuştu. Beş yıl önce ölüm haberini tam o noktada almıştı karısının ve çökmüştü dizlerinin üzerine. Son uzun ağlayışı yine o köşedeydi. Mutfağa yöneldi, rutin hale gelmişti artık gece seremonileri. Yatsı namazı dönüşünden sonra, -vuslata geri sayan sayacın tıkırtılarını duymaya başladığı günden buyana- hiç sapmamıştı. Ah! Birde şu kapı 106 değişmeseydi. Adetlerin hiçbiri yeni değildi hali hazırda. Pamuk elli birtanesinin alıştırdığı şeylerden vazgeçmemekti sadece. Ocağın başına geldiğinde, hemen üstünde duran bakır cezveye ilişti gözü, kulağına yine aynı sözler çalındı "Bey, kahve illa cezvede yapılacaksa bakır olmalı; amma kahve hayatımın sahibine yapılacaksa fincanda yapılmalı." İlk gördüğünde gözlerinin nasıl fal taşı gibi açıldığını düşündü. Alındığı zamanlar gıcır gıcır olan AEG ocağın küçük gözüne konmuş fincanı fark ettiğinde. "Hanım çatlamaz mı?" diye sormuştu. Sultanı da "Porselenin harcını karan el yüreğini de karmışsa çatlamaz" demişti. Ve o takım hiç çatlamadı. İki sene önce eli titreyip birini kırdığında öleceğini sanmıştı. Kalbi sıkışmış, tansiyonu fırlamıştı. Hiç değişmemiş yerinden, gelinciğine yapacağı kahvenin fincanına uzanmış, görünmeyen her neyse rafta, takılmış ve elinden kaymıştı. Günlerce vuslat vaktinin yakın olduğuna işaret olarak görmüşse de; muştudan heyecanlanan kalbi, durmamıştı. Tek tek toplamıştı tüm parçalarını. Kitaplığının önündeki hatıra kutusuna, kapı kulpları ve diğerlerinin yanma özenle yerleştirmişti, her bir parçasını. Fincanın kulpunu eline aldığında öpmeden edememişti. En sevdiğiydi fincanların içinde. Kulpunun yanında çentik olan ve hayat arkadaşının kendisine kahve yaparken kullandığıydı. Uzun uzun bakmıştı parçalara, tek tek okşayıp kutuya koyarken; yüreğinin diline tercüman ellerin, daha doğrusu O'nun zarif küçük parmaklarının uzun yıllar üzerine değdiği kulpa geldiğinde sıra, hasretle öpmüştü. Bir an parmaklarının orada olduğunu hissetmiş, koklamış, okşamıştı. Eskiye eklediği tek yeni bu adet oldu, kırılma gününden sonra. -Kahvesini yapıp, sallanan sandalyesine yerleşirken, hatıra kutusunu alıp, fincanın bedensiz kulpunu dakikalarca öpmek.Kahveleri hazır olduğunda küçük iki kişilik gümüş tepsiye özenle yerleştirdi. Yüreğinin sevda fincanlardan birini daha kırmaya dayanamayacağını hissediyordu; dayanamamasını deli gibi istese de, birinden daha ayrı kalma fikrine katlanamıyordu. İlki çok acıtmıştı, ama öldürmemişti. Aynısının tekrarlanmayacağının da garantisi yoktu. Yavaş adımlarla, sızlayan dizine aldırmadan çalışma odasına, kitaplarının yanma yöneldi. Koridorda gözü duvarda asılı heybeye ilişti. Evliliklerinin ilk yılında harman için köye gittiklerinde, köyün kadınlarının yanında öğrenip ilk dokuduğu şeydi sultanının. Kendisi gibi öğretmen olmasına ve hiç köy hayatı görmemiş olmasına rağmen garipsememişti ve asla sormamıştı neden oralarda olduğunu. Gözleri dumanlandı. Köyün tozlu yollarında, uzun kulaklı sıpanın takip ettiği eşeğin üzerinde, harman yerinden dönüşü canlandı. Bütün gün sıcağın altında kan ter içinde kalmış, düğen sürecek öküzün inadıyla uğraşmış, yapması gerekenin yarısını bile yapamadan, güneşin dağların arkasında kaybolmasına yakın köye dönmüştü. Babasının büyük avlulu, çeleni kerpiç evine yaklaşırken, öldüğü güne kadar asla gözlerinden yitirmediği ışıltıyla elinde heybeyle eşikte onu bekleyen sultanını görmüştü. Hep aynısı olmuştu ölene kadar; o gözler her bakışında hafifletmiş, tüm yükünü üstünden almıştı. İşte yine ışıldayan gözleriyle, çömelmiş bekliyordu. Takılmak için seslenmişti. "Hayırdır sultanım, anam yine mi kovdu seni ocağın başından?" Ne beze yapmayı becerebilir, ne oklava eline yakışırdı evlendiklerinde. Bilmezliğine asla aldırmamıştı. Her ocağın altına odun atıldığında, hamur karılan leğenin yanına oturur, anamın sokurdanmasına aldırış etmeden beze yuvarlamaya çalışırdı. Ardından abartır, oklavalardan birini kapıp şebit açmaya çabalardı. Sabır sınırı çok gelişmemiş anam, şehir hanımının lüzumsuzluklarına çok fazla katlanamaz bağıra çağıra kovalardı güneş saçlımı. Daima tebessüm etmişti, yine tebessümle verdi cevabını "Ahmet'im bin kere kovsa, anan anandır. Ben yine sokulurum. Bana burada yollarını gözlettiren şey bu heybedir" demişti. O gün oluyormuş gibi hatırlıyordu her şeyi. Heybenin gözlerinde onu seyrediyordu. Önünde birkaç dakika durakladı. Her ilmeğinde eli vardı onun, elini uzatıp elini tuttu. İçi ısındı, toprak koktu ev, derin bir nefes çekti içine. Kulağına "Güzel olmuş mu? sorusu geldi. Fısıltıyla, "Ebe sultanım sen yaparsında kötümü olur." dedi. Derin bir iç çekip kitap odasına yöneldi. Sallanan sandalyesinin hemen yanında, üzerine beyaz dantel işlemeden örtü bulunan fiskos masasına elindeki tepsiyi bıraktı. Geçen gece başladığı Fûzuli'nin divanını çalışma masasından aldı ve yavaşça, gıcırtısı name tadında sandalyesine oturdu. Kahvenin köpüğü solmaya başlamıştı. Orda olsaydı mutlaka söylenirdi; "Biz sana kallavi köpüklü kahve yapmak için yırtınalım senin yaptığına bak!" derdi. Tebessümle fincanı eline aldı, bir yudum çekti, damağına yayılmasını bekledi. Gözlerini kapayıp, "Eline sağlık sultanım, tam kıvamında olmuş."dedi. Karısı edebiyat öğretmeniydi ve divan şiirini çok severdi. Evliliklerinin ilk yıllarının kış gecelerinde işkence edercesine; Nedim'den, Neffi'den, Eşreften beyitler okur, uzun uzun anlatırdı. Kendisi matematik hocasıydı. Uzun süre hiç haz almamıştı, çoğu zaman işkence gibi gelirdi. Sevgisine hürmeten dinlermiş görünür, ama kulakları kapalı, aklı başka yerlerde olurdu. Ta ki, o acı dolu ıstırap içinde geçen, evliliklerinin üçüncü senesinde karısının okulun zıpırı 163 Veli'nin eşek şakası sonuncuda aylarca yatağa bağlı kaldığı o berbat yıla kadar. Merdivenin kenarında dikilen Veli, çelme takmış merdivenlerden bir kat aşağı yuvarlanmıştı. Bacağı ve iki kaburgası kırılmış, beyin sarsıntısı geçirmişti. Uzun süre hastanede kalmış bilinci ancak 20 gün sonra açılmıştı. Haberi evde almıştı. O gün dersi yoktu. Ertesi gün yapacağı imtihanın sorularım hazırlıyordu. Tahta kapının çalışındaki ıstırap namelerini duyduğunda donup kalmıştı. Sanki kötü bir şeyler olduğunu hissetmişti. İyice şiddetlenen kapı sesiyle kendine gelmiş ve hastanenin yolunu tutmuştu. Onu o yatakta öylece yatarken ilk gördüğünde ölürse ne yapacağı sorusu çalkalanmıştı beyninde. Dizlerinin bağı çözülmüş, ağlayamamanın da etkisiyle olduğu yere çökmüştü. Kendine gelmesini beklediği 20 gün boyunca dünyayla irtibatını kesmiş, okula gitmemiş, doğru dürüst yemek bile yemeden tam bir hayalete dönmüştü. O günlerde aklına gelen ve tek yapabileceği olan karısına sevdiği beyitleri tekrar tekrar okumak olmuştu. Her tekrarda yeni şeyler söyleyen satırları fark etmişti. Sanki; sesinin rengine göre manası değişiyordu okuduğu mısraların. Bir gece Şems'in şu beyitlerine takılmıştı; “Vefa kimden ümid ettimse hep çün ü çıra gördüm Cefayı kar eden sahib-dili ehl-i cefa gördüm Kime raz-ı derunum söyledimse isteyip derman Kamusun derd-i bi-derimana amıza mübtela gördüm Fena esrarını söyler fenanın neydüğın bilmez Fenayı zevk eden sahip di'li ehl-i vefa gördüm” tekrar üstüne tekrar ederken, ışığının gözlerinin kıpırtısını fark etmişti. Ve sonrasında gelen gecelerde karşılıklı okuyup birbirlerine şerhlerini yapar olmuşlardı. Gecenin okuma bölümü tamamlandığında, elleri hiç tereddüt etmeden, yolunu ezbere bildiği, anıların saklandığı kutuya gitti. Kapağını açmadan buruşmuş elerini bir süre kapağın üzerinde öylece tuttu. Beş yıldır neredeyse her gece hiç değişmeden süre gelen bekleyişi kalbini sıkıştırdı. Geride kalan o olsaydı ne olurdu? Bu bekleyişi ona reva göremedi. "İyi ki önden giden sen oldun bebeğim, senin gözyaşlarını seyretmeye katlanamazdım, bilirsin ben çok ağlayabilen biri değilim, seni üzmemek için artık hiç ağlamıyorum. İçim seni yaşasa da senin için kavrulsa da kavuşma anına kadar da ağlamayacağım. Hayatımı elinde tutana and olsun seni çok özledim. Ölmenin kelime manasını aşalı çok oluyor. Sultanım seni öyle özledim ki, ben kalmadı kendimde." Ellerini kaldırıp karşısında durana gösterdi; "Şu eller senin, duvarlar sen, senin ellerinin tutuğu şu kutu yine sen. Eve girerkenki kapı hariç bu evin her yeri sen. Sevemedim be sultanım senin dokunmadığın bir şeye sahip olmayı. Denedim, ama anlatamadım senin dik kafalı oğluna. Ben annenin kokusunun değmediği hiçbir şey istemiyorum dedim. Öyle çok konuştu ki boyun eğdim. Bilirsin, senin sesin olmayan hiçbir uzun konuşmaya katlanamadım, katlanamıyorum. Şimdi açacağım şu kutun içinde sen olmayan, senden olmayan bir tek şey yok." Bir an sustu sesi titremeye başlamıştı, ağlamak istiyordu. Buna sevinmeli mi korkmalı mı karar veremedi. Tekrar kutuya baktı. "O kapının kulplarına dokunmadan evin bütünlüğü tamamlanmış gelmiyor bana." Kutuyu inciteceğinden ürker gibi yavaşça açtı. Önce kapıdan geriye kalanlara dokundu, bildik rahatlama duygusunun vücuduna yayılışının keyfine bıraktı kendini çember tamamlanmıştı, o derin sessizliğin içinde açılmaya başlayan kanatlı kapının sesini fark edemedi, narkoz almış gibi uyuşmuştu. Kulpları kutunun kenarına özenle koyduktan sonra ipek mendili aldı eline. "Sanki dün gibi değil mi? Sen gitmeden bir sonbahar önceydi. Tam altı yıl oldu, ama şuan bu mendile dokunduğumda o kasabanın içinde akşam yürüyüşündeymişiz gibi geliyor. -Ahmet'im- diyişin hala kulağımda, -Hadi bu gece ormanda dolaşalım- demiştin. Hava hafif serin diye zorla ceketimi giydirmiştin. O pamuk ellinle elimi tutup gözlerinle gülmüştün. Sessizce sonbahar sarısının bin tonunun kapladığı ormana yönelmiştik. Kuru yaprakların çıtırtılarını dinledik bir süre, birden fısıltıyla Nabi'nin “Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz Biz neşatın da gamında ruzigarın görmüşüz” Beytini söyleyiverdin. Sonra bana dönüp -Gördük değil mi Ahmet'im hem de neler gördük, acının da keyfin de doruklarını gördük, ama biliyor musun ne mutluluk tam olurdu ne hüzün sen olmasaydındemiştin. İçimden “Gah safa buldu gönül ayinesi gahi keder Böyledir hal-i cihan böyle gelmiş böyle gider” satırları geçivermişti o an. Sonra elimi biraz daha kuvvetli sıkmıştın. Kolumu kavrayıp omzuma yaslamıştın başını. -Daha neler göreceğiz bilinmez, görmek nasip olacak mı, o da bilinmez, hangimiz önden gider o hiç bilinmez, amma kim giderse gitsen Allah kalana sabır versin- demiştin yeleğinin cebinden çıkardığın bu mendille şildin ardın sıra gelen sessizliğe eşlik eden gözlerini. Çok acıtıyor o sözlerin yüreğimi, bir de seninle ağlayamamış olmak, onca burkulan içime rağmen gözyaşlarımızın vuslatım sağlamamış olmak şu mendilin üzerinde. “Her dokunuşumda ne diliyorum biliyor musun?" gözlerini kaldırıp karşısına hüzünle baktı, farkında değildi ama gözlerinin kenarından yüreğine sızıntı başlamıştı. Kuyudan gelircesine bir sesle tamamladı cümlesini "Bu mendili yıkamayı unutmuş olmanı. Sen ve unutmak bir arada olmayacak bile olsa, gözyaşını kokladığımı düşünmek mutlu ediyor beni. O gözlerinin etrafındaki tenin gibi pürüzsüz olması, nasıl da sen yapıyor bu mendili." Mendili avucunda ellerini açıp dua etmeye başladı; "Ey Rabbim! halim malumundur, bilirsin gecemi gündüzümü ve yine hissedersin hasretimi. Takdirine boynumuz büküktür. Duamız katında yüreğimizden duyulur. İsyana yeltenmekten korkarım. Muhtemelen cennet bahçelerinde gezinmekteki yarimin yanında olabilmekten alıkoyabilecek her şeyden uzak dururum. Affediciliğine sığınıp sorarım Allah'ım, daha kaç gece ve kaç gün beklemek yazılı kaderimde?" Gözlerini tekrar karşıya çevirip yumruğunda kaybolan mendili göğsüne bastırdı. "Bu gece içimde ayrı bir telaş, farklı bir heyecan var sultanım. Daha bir net alıyorum kokunu, hasretimin ateşi mi kontrolsüz olan, fikrimin yoldan çıkmışlığı mı? Ben... Ben... Sanki? Biraz mutluyum da. Vuslat saatinin son tiktakları mı kulağıma gelen, heyecandan çıldıran kalbim mi?" Daha sıkı tutmak için kutuyu emirler gönderdi kollarına ve gözlerini kapadı, daha sonra gördükleri hayalinde mi, gerçekten oldu mu bilemedi; Gözlerini kapattığında depreme benzer bir sallantıyla titremeye başladığını fark etti, sandalyesi her defasında daha da şiddetlenerek gidip gelmeye başladı. Raflarda kitaplar tek tek atmaya başladı kendilerini aşağıya. Duvarda asılı idare lambasının birden bire yanmaya başladığını fark etti. Bir tek kitap kalmayana kadar raflarda sarsıntı devam etti. Anlamadığı yanındaki küçük masanın hiç kıpırdamamasıydı. Hala hiç kıpırdamadan sanki o odada değilmiş gibi duruyordu yerinde. Sarsıntı dindiğinde her yerinden terler boşalıyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Gözleri masadaki fincanlara kilitlenmişti. Aniden bir sarsıntı daha oldu ve lamba yerlere saçılmış kitapların üzerine düştü. Tutuşmasını seyretti kitaplarının birer birer, el verişlerini diğerlerine, aktarışlarını alevleri. Dört yanı alevler içinde kalmıştı. Ama hiç sıcaklık hissetmiyordu. Yanan her sayfa kendini yüksek sesle son bir kez okuma telaşına girmişti. Alevlerin hışırtısına sayfaların gürültüsü eklenmişti. Elinde tutuğu kutuyu bacaklarının arasına sıkıştırıp kulaklarını kapadı. Engel olamadı içine sızan çığlıklara. Ardından ahşap evinin duvarları tutuştu. Alev gökte yarım kalmış aya uzanıyordu. Gözleri, kızaran aya takıldı. Tüm evi kucaklayan alevlerin ortasında sandalyesi, kutusu ve iki fincanın üzerinde durduğu masası dışında her şey, hareket halindeydi. Ateşin ayaklarını gördüğüne yemin edebilirdi. Karısının sesi çalındı kulaklarına "Ahmet'im hasret yakar" dedi. Tüm ev yanmıştı, civarda kendisi ve o birkaç parça eşyadan başka bir şey kalmamıştı. Nasıl olduysa tüm komşularının oturduğu koca mahallede ortadan kaybolmuştu. Sonbaharı yaşayan bir ormanla sarılmıştı her yer ve sarının bin tonu saçılmıştı etrafına. Arkasını döndüğünde geriye kalan bir şey daha olduğunu gördü; kahrolasıca çelik kapı dimdik ayakta, olması gereken yerde bekliyordu. Birden alçak sesle iki kişinin konuştuklarını duydu. Onca şeyden sonra konuşan fincanlar şaşırtmadı. "Vakit tamam" diyordu kendi fincanı diğerine, "Kadir kıymet bilmeyenlerin elinde kalmaktansa, çatlayıp parçalanmak gerek" diyordu. Asıl fincanın yerine geçen karısının fincanı da onaylıyordu onu. Haykırmasına engel olamadı üzerlerindeki el işi desenlerin akışını gördüğünde, "Bırakmayın beni buradayım işte!" dedi. Çabucak eline alıp kutudaki diğer fincanın yanına yerleştirdi onları. Kapağını kapatıp kapıya yöneldi, kül olmuş kitapların üzerine basarak çıktı kapıdan ve ormana doğru yürümeye başladı. Elleri artık kırış kırış değildi, yüzüne dokundu; gençleşmişti. Belki otuz üç yaşındaydı. Elindeki mendilin ıslandığını fark etti. Sanki az önce ağlanmıştı. Tutmadı yaşlarını ve kavuşturdu onları. Doya doya sildi gözlerini. Kuru yaprakların çıtırtısına kaptırıp yürümeye devam etti. Karşıda tepenin üzerinde, yarım ayın hemen altında beyazlar içinde sultanını gördü. Artık özgürce ağlamaya başlamıştı. Şükür için başını kaldırdığında gökyüzüne; ayın diğer yarısının da kendisiye beraber yürüdüğünü gördü... Yargıtay T.C. YARGITAY 2.Hukuk Dairesi Esas: 2010/9123 Karar: 2010/12688 Karar Tarihi: 24.08.2010 Özet: Eşlerin dava konusu olan evi aile konutu olarak kullandıkları tartışmasızdır. Davalı bu yeri satın alırken aile konutu olduğunu ve davacı eşin satışa rızası bulunmadığını bildiği dosya kapsamı ile sabittir. Davalı kocanın borçları için de olsa aile konutunu satması açık rıza koşulunu ortadan kaldırmaz. Tapuda aile konutu şerhi olmasa da iyi niyetli olmayan alıcının iktisabı korunmaz. Davacı kadının tapu iptali tescil ve aile konutu şerhi konulmasına ilişkin istemlerinin kabulüne karar verilmesi gerekir. (4721 S. K. m. 194, 1023) YARGI KARARKARI *Bu Bölüm Sinerji Mevzuat Birimi Tarafından Hazırlanmıştır “Davacı kadın, üzerinde aile konutu şerhi bulunmayan dava konusu meskenin tapuda kayden malik olan A. eşi R.T. tarafından, kendisinin rızası alınmadan diğer davalı A.B.'ye satıldığını, söz konusu taşınmazın aile konutu olduğunu iddia ederek davalı A.B. adına olan tapu kaydının iptalini, davalı eşi R.T. adına tesciline ve tapu kütüğüne aile konutu şerhi konulmasına karar verilmesini talep etmiştir. Eşlerden biri diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Eşlerin dava konusu olan evi aile konutu olarak kullandıkları tartışmasızdır. Davalı A.B.'nin bu yeri satın alırken aile konutu olduğunu ve davacı eşin satışa rızası bulunmadığını bildiği dosya kapsamı ile sabittir. Davalı kocanın borçları için de olsa aile konutunu satması açık rıza koşulunu ortadan kaldırmaz. Tapuda aile konutu şerhi olmasa da iyi niyetli olmayan alıcının iktisabı korunmaz. Davacı kadının tapu iptali tescil ve aile konutu şerhi konulmasına ilişkin istemlerinin kabulüne karar verilmesi gerekir.” T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas: 2010/12-73 Karar: 2010/109 Karar Tarihi: 03.03.2010 Özet: Dava, icra müdürlüğü işlemini şikayete ilişkindir. Kararının tefhim edildiği celseye katılmayan şikayetçi vekili yerine duruşmada hazır bulunan ve hüküm tefhim edilen stajyer avukatın, şikayetçi vekili yanında staj yapıp yapmadığı, yapıyorsa şikayetçi vekilinin yazılı oluru ile onun gözetimi ve sorumluluğu altında hareket edip etmediği, duruşmaya girmesi konusunda verilmiş bir yazılı olur bulunup bulunmadığı da araştırılıp değerlendirilerek, buna ilişkin açıklama ve belgeler de eklenerek, temyizin süresinde olduğu düşünülüyorsa doğrudan, aksi halde şikayetçi vekilinin temyiz istemi konusunda 1086 sayılı yasanın 432/4-5 maddelerinin gözetilmesi suretiyle bir karar verilerek, bu kararın temyizi halinde dosyanın temyiz incelemesi yapılmak üzere Hukuk Genel Kurulu’na gönderilmesi gerekir. (7201 S. K. m. 37) (1136 S. K. m. 23, 26, 27, 46, 182) (2004 S. K. m. 363) (Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği m. 1, 2) (Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Staj Yönetmeliği m. 19, 20) “İstek, icra müdürlüğü işlemini şikayete ilişkindir. Somut olayda, temyiz süresinin hesabında esas alınan kararın yüze karşı verilmesi sırasında, temyiz eden avukat değil de stajyeri hazır bulunmuş; avukat kararı yeni öğrendiğinden bahisle ve stajyerine hükmün tefhim tarihine göre yasal süre geçtikten sonra temyiz etmiştir. Mahkemece, son celse duruşmaya katılan ve direnme hükmü tefhim olunan stajyer avukatın şikayetçi vekilinin yazılı oluru ile duruşmaya girip girmediği araştırılmadığı gibi, şikayetçi vekili avukatın tefhim tarihine göre süre geçtikten sonra yaptığı temyiz başvurusu konusunda değerlendirme yapılarak 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 432/4-5. maddesi hükümleri gereğince bir karar verilmesi ve bu kararın temyizi halinde dosyanın Yargıtay’a gönderilmesi gerekirken, bu gereklere uyulmadan dosya temyiz incelemesine gönderilmiştir. Mahkemece yapılacak iş; direnme kararının tefhim edildiği celseye katılmayan şikayetçi vekili yerine duruşmada hazır bulunan ve hüküm tefhim edilen stajyer avukatın yukarıda açıklanan hükümlere uygun biçimde, şikayetçi vekili yanında staj yapıp yapmadığı, yapıyorsa şikayetçi vekilinin yazılı oluru ile onun gözetimi ve sorumluluğu altında hareket edip etmediği, duruşmaya girmesi konusunda verilmiş bir yazılı olur bulunup bulunmadığı da araştırılıp değerlendirilerek, buna ilişkin açıklama ve belgeler de eklenerek, temyizin süresinde olduğu düşünülüyorsa doğrudan, aksi halde şikayetçi vekilinin temyiz istemi konusunda 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 432/4-5 maddelerinin gözetilmesi suretiyle bir karar verilerek, bu kararın temyizi halinde dosyanın temyiz incelemesi yapılmak üzere Hukuk Genel Kurulu’na gönderilmesi olmalıdır. Bu nedenlerle, açıklanan hususlar yerine getirilerek eksikler giderildikten sonra oluşacak duruma göre gereğinde doğrudan, gereğinde de temyiz istemi konusunda verilecek kararın temyizi halinde Yargıtay’a gönderilmek üzere dosyanın mahkemesine geri çevrilmesi gerekir. T.C. YARGITAY 13.Hukuk Dairesi Esas: 2010/11360 Karar: 2011/1245 Karar Tarihi: 31.01.2011 Özet: Hakem kurulu kararına itiraz davasında satışa konu cep telefonunun klonlandığı dosya içeriği ile sabittir. Ancak satış sözleşmesi yapıldığı anda telefonun klonlanmış olup olmadığı, satış sonrası tüketici tarafından klonlama yapılıp yapılmadığı, ayıbın gizli ayıp; açık ayıp olup olmadığı, süresinde ayıp ihbarı yapılıp yapılmadığı konularında tüketici sorunları hakem heyeti ve mahkemece hiçbir araştırma yapılmadan eksik inceleme ile karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. (4077 S. K. m. 4) Davacı, davalının kendisinden satın aldığı cep telefonunun klonlanmış olduğundan bahisle Bornova Tüketici Sorunları Hakem Heyetine başvurması üzerine, ürün bedelinin tüketiciye ödenmesine karar verildiğini, anılan kararın 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümlerine aykırı olduğunu, oysa davaya konu cep telefonunun yasal yollardan ithal edilip, ayıplı olmadığı gibi, davalıya klonlanmış olarak da satılmadığını belirterek Bornova Kaymakamlığı Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’nin 8/6/2009 tarihli ve 402 sayılı kararının iptaline karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir. Mahkemece, Tüketici Sorunları Hakem Heyeti kararı içeriğine, ürünün hukuki ayıplı olduğunun anlaşıldığından, sabit olmayan itirazın reddine kesin olarak karar verilmiş; karar, yürürlükteki hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca kanun yararına temyiz edilmiştir. Satışa konu cep telefonunun klonlandığı dosya içeriği ile sabittir. Ancak satış sözleşmesi yapıldığı anda telefonun klonlanmış olup olmadığı, satış sonrası tüketici tarafından klonlama yapılıp yapılmadığı, ayıbın gizli ayıp; açık ayıp olup olmadığı, süresinde ayıp ihbarı yapılıp yapılmadığı konularında tüketici sorunları hakem heyeti ve mahkemece hiçbir araştırma yapılmadan eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. T.C. YARGITAY 4.Hukuk Dairesi Esas: 2009/6763 Karar: 2010/3248 Karar Tarihi: 23.03.2010 Özet: Somut olayda, davalıların bağımsız bölüm sahibi oldukları iş merkezinin çatısında oluşan buz kütlelerinin temizlendiği düşüncesini uyandıracak biçimde bina çevresine çekilen emniyet şeridinin toplanmış olması nedeniyle yaya olarak kaldırımdan yürüyen desteğin, kaldırım yerine yolda yürümesini beklemek yaşamın olağan akışına aykırıdır. (818 S. K. m. 42, 45) Davacıların diğer temyiz itirazlarına gelince; a) Dava, haksız eylem nedeniyle desteğin ölümünden dolayı uğranılan maddi ve manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar davacılar ile davalılardan E... Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından temyiz olunmuştur. Davacılar, mirasbırakanları R.'nın, davalıların bağımsız bölüm sahibi oldukları C... İş Merkezi'nin yanından geçerken, başına çatıdan buz kütlesi düşmesi nedeni ile yaşamını yitirdiğini belirterek, uğradıkları maddi ve manevi zararın, arsa payları oranında bağımsız bölüm sahibi olan davalılardan alınmasını istemişlerdir. Davalılar ise, istemin reddedilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Yerel mahkemece, davacıların desteğinin iş merkezinin çatısından düşen buz kütlesi ile yaşamını yitirmesi nedeni ile, bağımsız bölüm sahibi olan davalıların kusursuz sorumluluk kuralı gereğince zarardan sorumlu oldukları; ancak olayın, desteğin %25, dava dışı Y... Belediyesi'nin %25 oranlarda bölüşük kusurları ile meydana geldiği benimsenerek, bilirkişi tarafından hesaplanan tazminattan kusur oranında indirim yapıldıktan sonra kalan zararın arsa payları oranında davalılardan alınmasına karar verilmiştir. Davacıların uğradığı destekten yoksun kalma zararını hesaplayan bilirkişi, desteğin 2/8 oranında kusurlu olduğunu kabul ederek, hesapladığı tazminattan 2/8 oranda kusur indirimi yaparak zararı belirlemiştir. Yerel mahkemece, desteğin %25 oranında bölüşük kusurlu olduğu gerekçesi ile yeniden indirim yapılmış olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir. b) Dosya arasında bulunan bilgi ve belgelerden, olay günü, C... İş Merkezi sorumlu müdürünün binanın çevresine emniyet şeridi çektirerek çatıda biriken buz kütlelerini temizleme çalışması başlattığı, temizlik çalışması bitmediği halde havanın kararması nedeni ile çalışmaya son verildiği ve emniyet şeridinin de toplandığı anlaşılmaktadır. Kusur oranının belirlenmesine ilişkin bilirkişi raporlarında, desteğinin kendi can güvenliği yönünden önlemsiz davranması nedeni ile %25 oranında bölüşük kusurlu olduğu belirtilmiştir. Ne var ki, davalıların bağımsız bölüm sahibi oldukları iş merkezinin çatısında oluşan buz kütlelerinin temizlendiği düşüncesini uyandıracak biçimde bina çevresine çekilen emniyet şeridinin toplanmış olması nedeniyle yaya olarak kaldırımdan yürüyen desteğin, kaldırım yerine yolda yürümesini beklemek yaşamın olağan akışına aykırıdır. Yerel mahkemece, açıklanan olgular karşısında desteğin kusurlu olmayıp kendisine bölüşük kusur verilemeyeceğinin gözetilmemiş olması doğru olmadığından karar bu nedenle de bozulmalıdır. T.C. YARGITAY 11.Hukuk Dairesi Esas: 2009/4785 Karar: 2010/10588 Karar Tarihi: 20.10.2010 Özet: Somut olayda, mahkemece, kredi sözleşmesinin tarafı olan davalı bankanın kredi verdiği davacılar murisine hayat sigortası yaptırma zorunluluğunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş olması isabetlidir. (6762 S. K. m. 1321, 1322) Davacı vekili, müvekkillerinin murisi olan A. D.'in davalı banka ile yaptığı Kredi sözleşmesi nedeniyle davalı bankanın yaptırması gereken hayat sigortasını yaptırmadığı, bu nedenle A. D.'in ölmesi sonrasında mirasçıları olarak borcunu ödemek zorunda kaldıklarını, hayat sigortası yaptırmayan davalının bu olay nedeniyle sorumluluğunun bulunduğunu ileri sürerek, şimdilik 5.000,00 TL manevi, 1.600,00 TL maddi tazminatın davalıdan temerrüt faiziyle tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili, kredi sözleşmesi imzalanırken hayat sigortası yaptırmanın zorunlu olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma ve dosya kapsamına göre, kredi sözleşmesinin tarafı olan davalı bankanın kredi verdiği davacılar murisine hayat sigortası yaptırma zorunluluğunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacılar vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir. T.C. YARGITAY 1.Ceza Dairesi Esas: 2010/3046 Karar: 2010/7924 Karar Tarihi: 10.12.2010 Özet: Sanığın, kendisine yönelmiş, gerçekleşen ve tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anki hal ve şartlara göre, saldırıyla orantılı bir şekilde defetme zorunluluğunda bulunduğu ancak, bu sınırı mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaşla aştığı anlaşıldığı halde ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi yerine, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek hüküm kurulması bozmayı gerektirir. (5237 S. K. m. 27, 29, 62, 81) (5271 S. K. m. 223) Dosya kapsamına göre; sanığın, üvey oğlu olan kendisinden 5 yaş küçük maktul ve kızı ile birlikte aynı evde yaşadığı, uyuşturucu madde kullanan maktulün, olay günü alkollü ve esrar kullanmış şekilde gece saat 02:30 sularında müşterek yaşadıkları eve geldiği, evin ziline basıp yatakta uyumakta olan sanığı uyandırıp, kapıyı açmasını sağladığı, eve girdikten sonra, su içmek için mutfağa yönelen sanığa, <yatma gel otur biraz konuşalım> dediği, maktulün alkollü olduğunu gören sanığın, konuşmayı bir sonraki güne ertelemeye çalışarak teklifi geçiştirmeye çalıştığı, ancak maktulün, <ben sana otur dediğimde oturacaksın, senin sülaleni sinkaf ederim> diyerek bağırması üzerine sanığın, maktulün odasına gelip yatağının karşısındaki çekyatın üzerinde oturmak zorunda kaldığı, maktulün, <benim karım olacaksın, seni seviyorum, bunca yıl senin için evlenmedim ve babamın ölümünü bekledim, senin kızını da sinkaf ederim> dedikten sonra, birden sanığın üzerine atlayarak burnuna yumruk vurduğu... Devlet Hastanesi ve Adli Tıp Kurumu raporlarına göre, sanığın burnunda yaşam fonksiyonlarındaki etkisi orta (2) derece olacak şekilde kırık meydana getirdiği, sanığa vurmaya devam ederek, onu çek yat üzerine yatırıp, üzerine abandığı, kendisini itip ayağa kalkıp gitmek isterken yere düşürdüğü, mücadele sırasında bir ara fırsatını bulan sanığın, mutfağa giderek kendisini korumak amacıyla tezgahın üzerinde bulunan ekmek bıçağını aldığı, evin hol bölümünde maktul ile karşılaştığı, maktulün tekrar saldırmak istediği anda sanığın, maktulün karnına bıçağı sapladığı, bıçak darbesiyle yere düşen maktulün, ayağa kalkarak meydana gelen gürültü üzerine uyanıp odasından gelen... Ve sanığın üzerine yürüdüğü, <sizi öldüreceğim> diyerek, kendi odasında yatağının altında bulunan, ev arama tutanağında özellikleri yazılı ve şarjöründe 3 adet mermi olan tabancasını almaya yöneldiği, tabancanın yerini bilen sanığın da, maktule engel olmak için bıçakla vurmaya devam ettiği, maktulün iç organ yaralanmalarına bağlı iç ve dış kanama sonucu öldüğü olayda; dava evrakı C.Başsavcılığından tebliğname ile daireye gönderilmekle incelendi: Sanığın, kendisine yönelmiş, gerçekleşen ve tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anki hal ve şartlara göre, saldırıyla orantılı bir şekilde defetme zorunluluğunda bulunduğu ancak, bu sınırı mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaşla aştığı anlaşıldığı halde, TCK. nun 27/2 ve CMK. nun 223/3-c maddeleri gereğince ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi yerine, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek TCK. nun 81, 29, 62 maddeleri uyarınca hüküm kurulması, Esas: 2010/15893 Karar: 2010/17810 Karar Tarihi: 28.12.2010 T.C. YARGITAY 5.Ceza Dairesi Suç tarihi olan 04.08.2008'den itibaren <6 ay geçmeden> Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulu’nca 31.12.2008 tarihinde mağdurenin muayenesinin yapılarak düzenlenen 08.02.2009 günlü rapor içeriğinde, daha önce depresyon nedeni ile tedavi gördüğü belirtilen ve olay nedeni ile ruh sağlığının bozulduğu bildirilen mağdurenin Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 20.11.2007 gün ve 2007/5-142 Esas, 2007/240 sayılı kararında da açıklandığı üzere ruh sağlığında meydana gelen bozulmanın <kalıcı olup olmadığının> değerlendirilmemiş olması da gözetilerek, mağdurenin dosya ile beraber aynı Kurula sevkinin sağlanarak; olay nedeni ile ruh sağlığının bozulup bozulmadığı ve bunun kalıcı nitelikte bulunup bulunmadığının saptanmasından sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması, kanuna aykırıdır. T.C. YARGITAY 10.Hukuk Dairesi Özet: Somut olayda, ilk kez 506 sayılı Kanun kapsamında 10.04.1999 tarihinde zorunlu sigortalı olduğu anlaşılan davacının, 12.07.1985, 15.05.1988 ve 14.11.1989 tarihlerinde gerçekleştirdiği doğumlar sebebiyle doğum borçlanması yapamayacağı göz önünde tutulmaksızın, yanılgılı değerlendirme ile hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. (5510 S. K. m. 41) Esas: 2010/657 Karar: 2010/2746 Karar Tarihi: 07.04.2010 Özet: Daha önce depresyon nedeni ile tedavi gördüğü belirtilen ve olay nedeni ile ruh sağlığının bozulduğu bildirilen mağdurenin ruh sağlığında meydana gelen bozulmanın kalıcı olup olmadığının değerlendirilmemiş olması da gözetilerek, mağdurenin dosya ile beraber aynı kurula sevkinin sağlanarak; olay nedeni ile ruh sağlığının bozulup bozulmadığı ve bunun kalıcı nitelikte bulunup bulunmadığının saptanmasından sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekir. (5237 S. K. m. 102) (YCGK. 20.11.2007 T. 2007/5-142 E. 2007/240 K.) Nitelikli cinsel saldırıya teşebbüs etmek suçundan sanık hakkında yapılan yargılama sonunda; eyleminin ruh sağlığını bozacak şekilde cinsel saldırı olarak kabulüyle mahkumiyetine dair, ağır ceza mahkemesinden verilen hükmün süresi içinde Yargıtay'ca incelenmesi sanık ve müdafii tarafından istenilmiş olduğundan Uyuşmazlık, öncelikle 5510 sayılı Kanunun 41/1-a maddesi ile hukukumuzda ilk kez düzenlenen ve kısaca doğuma dayalı borçlanma olarak nitelendirilebilecek borçlanma hakkının, bu düzenlemenin yürürlük tarihinden önceki doğum olaylarına uygulanıp uygulanmayacağı, doğum sırasında aktif sigortalı olma şartının aranıp aranmayacağı ve sigortalılık başlangıç tarihinden önceki doğumlar sebebiyle bu hakkın kullanılıp kullanılamayacağı noktalarında toplanmaktadır. Sosyal güvenlik hukukunun özel ve kamusal niteliği itibarıyla ve 5510 sayılı Kanunda, anılan hükümle getirilen, sigortalıların lehine olan bu borçlanma hakkının, Kanunun yürürlüğünden önceki doğum olaylarına uygulanmasını engelleyen bir düzenlemenin olmaması da gözetildiğinde, 5510 sayılı Kanundan önce meydana gelmiş doğum olaylarına da uygulanabileceğini kabul etmek gereklidir. Mahkemenin buna dair kabulünde bir isabetsizlik yoktur. Doğuma dayalı borçlanma hakkından yararlanabilmek için doğum sırasında aktif sigortalı olma şartının aranıp aranmayacağı hususunda ise, geçmişte hizmet akdine dayalı olarak zorunlu sigortalılık tescilinin yapılmış olması, bu haktan yararlanabilmesi için yeterli sayılmalıdır. Kadının fiziksel yapısı, doğurganlık işlevi, aile yükümlülükleri ile çalışma yaşamındaki konumu yanında, doğum borçlanmasıyla amaçlanan sonucun tam olarak elde edilebilmesi için, bu tip borçlanmalarda aranan doğum öncesi sigortalılık, herhangi bir süre sınırına tabi tutulmamalıdır. Aksine bir yorum, kanunda bu yönde bir sınırlamanın olmadığı da gözetildiğinde, sosyal güvenlik hakkına aykırılık oluşturacaktır. Doğuma dayalı borçlanma talep tarihinde sigortalı olmasının gerekip gerekmeyeceği noktasında ise, Kanun koyucunun bahis konusu düzenlemede, doğuma dayalı borçlanma hakkını verdiği kişinin borçlanma talep tarihinde sigortalı olmasını gerekli gören bir ifadeye yer vermediği ve bu düzenlemeye göre sigortalı olanların yanında, hak sahiplerinin de, yazılı talepte bulunmaları halinde borçlanabilecekleri dikkate alındığında, böyle bir şartın var olmadığı belirgindir. Ancak, 5510 sayılı Kanunun 41/1-a düzenlemesinde, <a> bendinin ilk kısmında yer verilen borçlanma imkanı, çalışırken ücretsiz doğum ya da analık izni kullanılan sürelere ilişkindir ki bu doğal olarak daha önce sigortalı olmayı gerektirir. Aynı bendin ikinci kısmındaki borçlanma imkanı ise doğrudan ve sadece 41/-a kapsamındaki sigortalı kadına tanınmış ve borçlanacağı süre (doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmayacağı süre) olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu imkandan yararlanabilmek için de, geçmişte hizmet akdine dayalı olarak zorunlu sigortalılık tescilinin yapılmış olması, gerekli sayılmalıdır. Somut olayda, ilk kez 506 sayılı Kanun kapsamında 10.04.1999 tarihinde zorunlu sigortalı olduğu anlaşılan davacının, 12.07.1985, 15.05.1988 ve 14.11.1989 tarihlerinde gerçekleştirdiği doğumlar sebebiyle doğum borçlanması yapamayacağı göz önünde tutulmaksızın, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. T.C. YARGITAY 10.Hukuk Dairesi Esas: 2010/14527 Karar: 2010/12003 Karar Tarihi: 21.09.2010 Özet: Somut olayda, ilk kez 506 sayılı Kanun kapsamında 01.03.1990 tari¬hinde zorunlu sigortalı olduğu anlaşılan davacının, 22.11.1975 ve 14.05.1979 tarihlerinde gerçekleştirdiği doğumlar sebebiyle doğum borçlanması yapama¬yacağı belirgindir. (5510 S. K. m. 41) Dava, davacının iki çocuğundan dolayı, 5510 sayılı Kanun'un 41/1-a maddesi gereğince, doğuma dayalı borçlanma yapabilmesi istemine ilişkindir. 5510 sayılı Kanun'un, <Sigortalıların borçlanabileceği süreler> başlıklı, 41/1-a maddesinde; <Bu Kanuna göre sigortalı sayılanların; Kanunları gereği verilen ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4. maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki sigortalı kadının, iki defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreleri, ... Kendilerinin veya hak sahiplerinin yazılı talepte bulunmaları ve talep tarihinde 82. maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt ve üst sınırları arasında olmak üzere, kendilerince belirlenecek günlük kazancın %32'si üzerinden hesaplanacak primlerini borcun tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde ödemeleri şartı ile borçlandırılarak, borçlandırılan süreleri sigor¬talılıklarına sayılır...> hükmü düzenlenmiştir. Kural olarak her kanun, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren derhal hu¬kuksal sonuçlarını doğurmaya başlar ve bu tarihten sonra meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır. Bu kuralın doğal sonucu da, kanunların geriye yürümemeleridir. Ancak sosyal güvenlik hukukunun özel ve kamusal niteliği itibarıyla ve 5510 sayılı Kanun'da, anılan hükümle getirilen, sigortalıların lehine olan bu borçlanma hakkının, Kanunun yürürlüğünden önceki doğum olaylarına uygulanmasını engelleyen bir düzenlemenin olmaması da gözetildiğinde, 5510 sayılı Kanun'dan önce meydana gelmiş doğum olaylarına da uygulanabi¬leceğini kabul etmek gereklidir. Zira maddi hukukun her zaman, hayatın değişen sosyal akışı içinde gelişen tüm olayları ve ayrıntıları kurallaştırma gücüne sahip olmadığını da dikkate alıp, çıkarlar dengesi ve adalet duygularını gözeterek toplumun gereksinmelerini karşılamakla yükümlü bulunan yargı organları, sigortalıların lehine hükümler içeren düzenlemelerin yürürlüğe girdiği durumlarda, kanun koyucunun amacını da göz önünde bulundurarak, söze oranla öze üstünlük tanıyan bir yorumla sonuca varmalıdır. Doğuma dayalı borçlanma hakkından yararlanabilmek için doğum sırasında aktif sigortalı olma şartının aranıp aranmayacağı hususunda ise, geçmişte hizmet akdine dayalı olarak zorunlu sigortalılık tescilinin yapılmış olması, bu haktan yararlanabilmesi için yeterli sayılmalıdır. Kadının fiziksel yapısı, doğurganlık işlevi, aile yükümlülükleri ile çalışma yaşamındaki konumu yanında, doğum borçlanmasıyla amaçlanan sonucun tam olarak elde edile¬bilmesi için, bu tip borçlanmalarda aranan doğum öncesi sigortalılık, herhangi bir süre sınırına tabi tutulmamalıdır. Doğuma dayalı borçlanma talep tarihinde sigortalı olmanın gerekip gerekmeyeceği noktasında ise, kanun koyucunun bahis konusu düzenlemede, doğuma dayalı borçlanma hakkını verdiği kişinin borçlanma talep tarihinde sigortalı olmasını gerekli gören bir ifadeye yer vermediği ve bu düzenlemeye göre sigortalı olanların yanında, hak sahiplerinin de, yazılı talepte bulunmaları halinde borçlanabilecekleri dikkate alındığında, böyle bir şartın var olmadığı belirgindir. Ancak, 5510 sayılı Kanun'un 41/1-a düzenlemesinde, <a> bendinin ilk kısmında yer verilen borçlanma imkanı, çalışırken ücretsiz doğum ya da analık izni kullanılan sürelere ilişkindir ki bu doğal olarak daha önce sigortalı olmayı gerektirir. Aynı bendin ikinci kısmındaki borçlanma imkanı ise doğrudan ve sadece 41/1-a kapsamındaki sigortalı kadına tanınmış ve borçlanacağı süre (doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmayacağı süre) olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu imkandan yararlanabilmek için de, geçmişte hizmet akdine dayalı olarak zorunlu sigortalılık tescilinin yapılmış olması, gerekli sayılmalıdır. Somut olayda, ilk kez 506 sayılı Kanun kapsamında 01.03.1990 tari¬hinde zorunlu sigortalı olduğu anlaşılan davacının, 22.11.1975 ve 14.05.1979 tarihlerinde gerçekleştirdiği doğumlar sebebiyle doğum borçlanması yapama¬yacağı belirgindir. T.C. YARGITAY 18.Hukuk Dairesi Esas: 2010/12141 Karar: 2011/691 Karar Tarihi: 27.01.2011 Özet: Mahkemenin ek kararıyla hükümlerin tavzihi yoluyla ilk kararından farklı olarak doğum tarihini değiştirmesi usul ve yasaya aykırıdır. (1086 S. K. m. 455) Hakimin nüfus kayıtlarında düzeltme yaparken, kayıtlar arasında çelişki meydana getirmemeye ve hayatın doğal akışına ters düşecek durumlara yol açmamaya özen göstermesi gerekirken, bu hususa dikkat edilmeksizin nüfus kayıtlarında çelişki yaratacak şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı bulunmuştur. Diğer taraftan; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 455. maddesinde <Hüküm müphem ve gayrivazıh olur veya mütenakız fıkraları ihtiva ederse icrasına kadar iki taraftan her biri ilamın tavzihini ve tenakuzun ref’ini isteyebilir.> hükmü mevcuttur. Buna göre, açık olmayan veya çelişik fıkralar kapsayan hükümlerin açıklanması istenebilir. Hakim, verdiği hüküm ile bağlıdır. Sonradan hükmün yanlış olduğu kanısına varsa dahi, hüküm temyiz edilip bozulmadıkça veya yargılamanın iadesine karar verilmedikçe değiştirilemeyeceği gibi, unutulan bir hususun tefhimden sonra tamamlanması da mümkün değildir. Hükümlerin tavzihi bunun bir istisnası olarak kabul edilemez. Mahkemenin 10.06.2008 tarihli ek kararıyla HUMK. nun 455. maddesine aykırı olarak hükümlerin tavzihi yoluyla ilk kararında 09.09.1992 olarak düzeltilen doğum tarihinin ek kararla değiştirilip 01.01.1992 yapılmış olması da usul ve yasaya aykırı bulunmuştur. T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas: 2010/2-227 Karar: 2010/324 Karar Tarihi: 16.06.2010 Özet: Eşlerin birbirine karşı sadakat yükümlülüğünün ihlali olgusunun, ancak boşanma davasından önce gerçekleşmesi halinde ve buna davada dayanılması durumunda hükme esas teşkil edebileceği kuşkusuzdur. Dava tarihinden sonra sadakat yükümlülüğünün ihlali halinde ise, yeni olgunun yeni bir davanın konusunu teşkil edeceği, her türlü duraksamadan uzaktır. Yerel Mahkemenin, her davanın açıldığı tarihteki hukuki ve maddi olgulara göre sonuçlandırılması gerektiği ilkesi benimsenerek, davadan sonra tanık beyanıyla beliren olgunun kadının kusurunun belirlenmesinde değerlendirilemeyeceği, dolayısıyla hükme esas alınamayacağı yönündeki direnme kararı usul ve yasaya uygundur. (4721 S. K. m. 166, 184, 185) (1086 S. K. m. 75, 179, 438) (YİBK. 28.11.1956 T. 1956/15 E. 1956/15 K.) Dava, karşılıklı boşanma istemlerine ilişkindir. Evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda davalı-karşılık davacı erkeğin kusurlu bulunduğu Yerel Mahkeme ve Özel Daire'nin kabulündedir. Yargılama sırasında dinlenen tanık beyanıyla beliren, davacı-karşılık davalı kadının güven sarsıcı davranışta bulunduğu olgusunun, dava tarihinden sonra geliştiği konusu da çekişme dışıdır. Uyuşmazlık; dava tarihinden sonra meydana gelen maddi ve hukuki olguların mahkemece değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve buna bağlı olarak hükme esas alınıp alınamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü; somut olayda olduğu gibi, boşanma davasının açılmasından sonra gerçekleşen maddi olguya ilişkin olarak delil ibraz edilip edilemeyeceği ve davadan sonra ortaya çıkan olguya dair böyle bir delilin değerlendirilmesinin gerekip gerekmediği sorularına doğru cevabın verilmesiyle mümkündür. Bu soruların cevaplanabilmesi ise, hukuk yargılamasında uygulanan genel usul hükümlerinden gidilerek, davanın açılmasının usul hukuku bakımından meydana getirdiği sonuçların irdelenmesini gerekli kılmaktadır. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 179/1. maddesi uyarınca davacı, davanın dayanağı olan bütün vakıaları sıra numarası altında ve açık özetleriyle birlikte dava dilekçesine yazmalıdır. Bunlar, dava dilekçesindeki talep sonucunun dayanağı olan ve bu talep sonucunu haklı göstermeye yarayan vakıalardır. Davacının dava dilekçesinde bildirdiği vakıaların doğru olduğu yargılama sırasında ispat edilirse ve bu vakıalar davacıyı haklı gösteriyorsa, dava kabul edilerek davacı lehine hükme bağlanır. Dava dilekçesinde ileri sürülmemiş olan vakıalar, davadan sonra kendiliğinden incelenemeyeceği gibi, hakim onları hatırlatacak hallerde dahi bulunamaz (H.U.M.K m75). O halde, sadece dava dilekçesinde bildirilmiş olan vakıalar davanın sınırını çizmekte ve mahkemece ancak, bu vakıalar hakkında inceleme ve değerlendirme yapılabilmektedir. İşte bu nedenledir ki, her dava açıldığı tarihteki fiili ve hukuki duruma göre karara bağlanır. Bir başka ifadeyle hüküm, uyuşmazlığın başlangıcından dava açılan güne kadar gerçekleşmiş olayları kapsar. Aksinin kabulü; davacının dayandığı olguların, dolayısıyla elde etmek istediği nihai talebin dışına çıkılması sonucunu doğuracağı gibi; temyiz ve karar düzeltme süreçleri de dahil, yargılamanın hangi aşamasına kadar gerçekleşecek hukuki ve fiili olguların nazara alınması gerektiği sorununu ortaya çıkaracaktır. Nitekim 28.11.1956 tarih ve 15/15 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı'nda, <her davada açıldığı tarihte tespit edilen vaziyet hükme ittihaz olunması iktiza eylemesine…> gerekçesine yer verilerek, davanın açılmasına kadar gerçekleşen hukuki ve maddi vakıalara göre sonuçlandırılması gerektiği benimsenmiştir. Bu genel açıklamalardan sonra; uyuşmazlığın üzerinde toplandığı yön itibariyle, boşanmada yargılama usulüne dair yasal düzenlemenin ayrıca irdelenmesi gerekmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 184. maddesinde <Boşanmada yargılama usulü> ayrıca düzenlenmiş; anılan maddenin ilk fıkrasında <Boşanmada yargılama, aşağıdaki kurallar saklı kalmak üzere Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa tabidir> hükmüne yer verilerek, maddede sayılan istisnalar dışında, boşanma davalarının genel yargılama usulüne tabi olduğu belirtilmiştir. Boşanma davalarında genel yargılama usulünün uygulanmayacağı istisnalar, Medeni Kanunun 184. maddesinin birinci fıkrasında; <1. Hakim, boşanma veya ayrılık davasının dayandığı olguların varlığına vicdanen kanaat getirmedikçe, bunları ispatlanmış sayamaz. 2. Hakim, bu olgular hakkında gerek re'sen, gerek istem üzerine taraflara yemin öneremez. uygulanmasına ayrık olan kurallar ve uygulanması gereken özel usuller, Türk Medeni Kanunu'nun 184. maddesinde sınırlı olarak belirtilmiş olmasına karşın; bu sınırlamalar ve istisnalar içinde, davadan sonra ortaya çıkan fiili ve hukuki olguların değerlendirmede esas alınacağına dair özel bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Şu hale göre; her dava ve bu bağlamda -eldeki davada olduğu gibi- boşanma davaları, açıldığı tarihteki hukuki ve maddi olgulara göre sonuçlandırılmalıdır. Öyle ki, bu husus vazgeçilmez temel bir hukuk kuralıdır. Somut olayda; yargılama sırasında bilgi ve görgüsüne başvurulan tanık Y... K..., <davacı kadının başka bir erkekle yaşadığı> olgusunun, 18.01.2005 tarihinde açılan davadan sonra gerçekleştiğini <şu anda> sözcükleriyle ifade etmiştir. Esasen tanık beyanında, söz konusu yeni olgunun dava tarihinden sonrası kastedilerek aktarıldığı hususu, Özel Dairece ve Yerel Mahkemenin kabulünde olup, çekişme dışıdır. Dava dilekçesinde, davanın açıldığı tarihe kadar davacı kadının güven sarsıcı davranışlar sergilediğini gösterir bir olayın varlığı da ileri sürülmemiştir. Bu itibarla, dava tarihinden sonra üstelik salt tanık beyanıyla beliren maddi bir olgunun değerlendirilmesi ve hükme esas alınması olanaklı değildir. Bozma ilamında sözü edilen, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 185. maddesinin 3. fıkrası uyarınca eşlerin birbirine karşı sadakat yükümlülüğünün ihlali olgusunun, ancak boşanma davasından önce gerçekleşmesi halinde ve buna davada dayanılması durumunda hükme esas teşkil edebileceği kuşkusuzdur. Dava tarihinden sonra sadakat yükümlülüğünün ihlali halinde ise, az yukarıda açıklanan ilkeler gereği, bu yeni olgunun, yeni bir davanın konusunu teşkil edeceği, her türlü duraksamadan uzaktır. Hal böyle olunca; Yerel Mahkemenin, her davanın açıldığı tarihteki hukuki ve maddi olgulara göre sonuçlandırılması gerektiği ilkesi benimsenerek, davadan sonra tanık beyanıyla beliren olgunun kadının kusurunun belirlenmesinde değerlendirilemeyeceği, dolayısıyla hükme esas alınamayacağı yönündeki direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir. T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu 3. Tarafların bu konudaki her türlü ikrarları hakimi bağlamaz. 4. Hakim, kanıtları serbestçe takdir eder. 5. Boşanma veya ayrılığın fer'i sonuçlarına ilişkin anlaşmalar, hakim tarafından onaylanmadıkça geçerli olmaz. 6. Hakim, taraflardan birinin istemi üzerine duruşmanın gizli yapılmasına karar verebilir.> Şeklinde sıralanmıştır. Görüldüğü üzere, boşanmada genel yargılama usulünün Esas: 2010/13-284 Karar: 2010/325 Karar Tarihi: 16.06.2010 Özet: Ayıplı mal davasında, aynı arızanın ikiden fazla tekrar etmesi, gerekse <sağa çekme> sorunu nedeniyle araç muayenesinin de onaylanmaması karşısında, söz konusu arızanın halen dahi devam ettiği görülmekle, davacı tüketicinin seçimlik haklardan biri olan <bedel iadesi> ne ilişkin talebinde haklı olduğunun kabulü ile davadaki diğer taleplerin de değerlendirilerek, sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekir. (4077 S. K. m. 4, 13) (Garanti Belgesi Uygulama Esaslarına Dair Yönetmelik m. 14) Davacı, satın aldığı aracın ayıplı olduğunu belirterek, ödediği satış bedeli ile birlikte bu nedenle uğradığı zararlar ve yapmış olduğu masrafların tahsilini talep etmiştir. Dava tarihinde yürürlükte bulunan 4822 sayılı yasa ile değişik 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanunun 4. maddesi hükmü gereğince tüketici satın aldığı malın ayıplı olduğunun anlaşılması halinde satıcıdan, verdiği bedelin iadesini, ayıp nispetinde bedelin tenzilini, ayıbın giderilmesi için gerekli onarımın yapılmasını, son olarak da aracın yenisi ile değiştirilmesini isteyebilir. Aynı Kanunun 13. maddesinin 3. fıkrasında da <Tüketici Onarım hakkını kullanmışsa, garanti süresi içerisinde sık arızalanması nedeniyle maldan yararlanamamasının süreklilik arz etmesi veya tamiri için gereken azami sürenin aşılması veya tamirin mümkün bulunmadığının anlaşılması halinde, 4. maddede yer alan diğer seçimlik haklarını kullanabilir> hükmü bulunmaktadır. Öte yandan 14.06.2003 gün ve 25138 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Garanti Belgesi Uygulama Esaslarına Dair Yönetmeliğin 14. maddesinde de <tüketicinin onarım hakkını kullanılmasına rağmen malın tüketiciye teslim edildiği tarihten itibaren, belirlenen garanti süresi içerisinde kalmak kaydıyla bir yıl içerisinde; aynı arızanın ikiden fazla tekrarlanması veya farklı arızaların dörtten fazla meydana gelmesi veya belirlenen garanti süresi içerisinde farklı arızaların toplamının 6'dan fazla olması unsurlarının yanı sıra bu arızaların maldan yararlanamamayı sürekli kılması durumunda tüketicinin malın ücretsiz olarak değiştirilmesini talep edebileceği> hükmü mevcuttur. Açıklanan bu Kanun ve Yönetmelik hükümleri ışığında dava konusu olaya bakılacak olursa davacının, satın aldığı ve 6.1.2008 tarihinden itibaren kullanmaya başladığı aracın direksiyonunun sağa çekme şikayeti nedeniyle 11.1.2008, 17.1.2008 ve 5.3.2008 tarihlerinde yetkili servise başvurduğu, davadan önce alınan 7.4.2008 tarihli tespit raporunda, düz yolda ve sabit hızla seyir halinde iken aracın ve direksiyon simidinin kontrol dışı sağa yöneldiğinin, bu durumun kullanım hatasına bağlı olmayıp, imalat, montaj ya da tasarımdan kaynaklanabileceğinin, dolayısıyla aracın ayıplı olduğunun belirtildiği, buna karşılık hükme esas alınan 27.7.2008 tarihli bilirkişi raporunda ise, araçta herhangi bir ayıp bulunmadığının, aracın ön düzen ayarlarının da fabrikasyon toleransları dahilinde olduğunun açıklandığı, anlaşılmaktadır. Davacı tarafından dosyaya ibraz edilen 13.01.2009 tarihli araç muayene raporunda ise, <Aracın direksiyonu hareket halinde sağ yöne doğru çekme yapmaktadır.> Notu yazılmak suretiyle aracın muayenesinin onaylandığı, etiket verilmediği belirtilmiştir. O halde gerek az yukarda açıklanan yönetmelik hükümleri gereğince aynı arızanın ikiden fazla tekrar etmesi, gerekse <sağa çekme> sorunu nedeniyle araç muayenesinin de onaylanmaması karşısında, söz konusu arızanın halen dahi devam ettiği görülmekle, davacı tüketicinin az yukarda değinilen 4822 sayılı Yasanın 4. maddesindeki seçimlik haklardan biri olan <bedel iadesi> ne ilişkin talebinde haklı olduğunun kabulü ile, davadaki diğer talepleri de değerlendirilerek, sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas: 2010/12-106 Karar: 2010/107 Karar Tarihi: 24.02.2010 Özet: Somut olayda, infazı istenilen ilamının hüküm kısmında <dava konusu aracın iadesi ile bedelin davacıdan tahsiline> karar verilmiş olup, aracın tesliminin, bedelin ödenmesinden önce gerçekleşmesi gerektiği veya araç teslimi ile bedelin ödenmesinin eş zamanlı yapılması gerektiği hususlarında bir ifade bulunmadığı gibi aracın bizzat davacı tarafından icra müdürlüğüne teslim edilmesi yolunda da bir hüküm kurulmamıştır. Şikayetçi başvurusunda haklıdır. Şikayet konusuz kaldığına göre de, yerel mahkemece karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi ve buna göre yargılama giderlerinden sorumluluğun belirlenmesi gerekir. (1086 S. K. m. 417, 423) (2004 S. K. m. 16) (YHGK. 08.10.1997 T. 1997/12-517 E. 1997/776 K.) (YHGK. 21.12.2005 T. 2005/6762 E. 2005/755 K.) İstek; icra müdürlüğü işlemini şikayete ilişkindir. Hukuk Genel Kurulu'ndaki tartışmalar esnasında konunun özüne girmeden önce şikayetin konusuz kalması hususu tartışılmıştır. Bu nedenle öncelikle 'şikayetin konusuz kalması' hususunda genel açıklama yapmanın faydalı olacağı düşünülmüştür. Şikayet başvurusundan sonra ortaya çıkan bir olay nedeniyle artık şikayet konusu edilen talep hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesine gerek ya da neden kalmıyorsa, burada şikayetin konusuz kalmasından söz edilebilir. Böyle bir durum söz konusu olduğunda mahkemenin yargılamaya devam etmesine gerek yoktur. Şikayetin konusuz kalması halinde, artık şikayet (esas talep) hakkında yargılama yapılmasına ve hüküm verilmesine gerek kalmaz. Bu halde, mahkeme, şikayet (esas) hakkında bir karar verilmesine yer olmadığına karar verir. Çünkü, bu tür kararlar da, hükümler gibi (eda, tespit, inşai) diğer nihai kararlardandır. Mahkemenin esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına ilişkin kararı, bir tespit hükmü niteliğindedir. Çünkü mahkeme, bu kararı ile aynı zamanda dava konusu (eldeki dosyada şikayet konusu) yapılmış olan hakkın mevcut olmadığını da tespit etmektedir. (Kuru, Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, cilt 3, s. 3021, 3022) Davacının talep sonucu, asıl talep ve yardımcı talepler olmak üzere iki bölümden oluşur. Bu taleplerden yalnız birinin veya birkaçının veya asıl talebin bir bölümünün konusuz kalması halinde, diğer talepler hakkında yargılamaya devam edilip karar verilmesi gerekir. Davanın konusuz kalması halinde, mahkemenin yargılamaya devam ederek, dava açıldığı zaman hangi tarafın haksız olduğunu tespit edip, o tarafı yargılama giderlerine mahkum etmesi gerekir. (Hukuk Genel Kurulu'nun 21.12.2005 gün ve 2005/6-762-755 sayılı kararında da aynı ilke benimsenmiştir.) icra hukukuna özgü şikayet başvurularında da durum aynıdır. Somut olay bu çerçevede değerlendirildiğinde: Şikayetçi, satın aldığı aracın ayıplı olması nedeniyle aracın teslimi ile bedelin iadesi talebiyle dava açmış, İzmir 2. Tüketici Mahkemesi'nin 2004/774 Esas ve 2007/340 Karar sayılı ilamı ile talebinin kabul edilmesi üzerine bu ilama dayanarak davalılar hakkında icra takibi başlatmış, dosya borcu borçlu G....... Motor şirketi tarafından 01.10.2007 tarihinde icra dosyasına yatırılmış, anılan meblağın ödenmesinin İzmir 20. İcra Müdürlüğü'nden talep edilmesi üzerine, İcra Müdürlüğü'nün 08.10.2007 tarihli kararı ile dosyadaki meblağın ödenemeyeceği belirtilmiş ve görülmekte olan bu şikayet başvurusu yapılmıştır. Bununla birlikte, yine yukarıda açıklandığı üzere, bu durumda yargılamaya sadece davanın (şikayetin) haklı nedenle açılıp açılmadığı, dolayısı ile yargılama giderlerinin hangi taraf üzerine bırakılacağı hususunun açıklığa kavuşturulması için devam olunmalıdır. Somut olayda, infazı istenilen İzmir 2. Tüketici Mahkemesi'nin 06.09.2007 gün ve 2004/774 E., 2007/340 K. sayılı ilamının hüküm kısmında <dava konusu aracın iadesi ile bedelin davacıdan tahsiline> karar verilmiş olup, aracın tesliminin, bedelin ödenmesinden önce gerçekleşmesi gerektiği veya araç teslimi ile bedelin ödenmesinin eş zamanlı yapılması gerektiği hususlarında bir ifade bulunmadığı gibi aracın bizzat davacı tarafından icra müdürlüğüne teslim edilmesi yolunda da bir hüküm kurulmamıştır. Öteki deyiş ile araç bizzat, ilamın davacısı/ şikayetçi tarafından icra müdürlüğüne teslim edilmeden, dosyaya yatan bedelin şikayetçiye ödenmeyeceği gibi bir düşünceye hüküm kısmından ulaşılamamaktadır. Hal böyle olunca, şikayetçi bu başvurusunda haklıdır. Şikayet konusuz kaldığına göre de, yerel mahkemece 'karar verilmesine yer olmadığına' karar verilmesi ve buna göre yargılama giderlerinden sorumluluğun belirlenmesi gerekirken olaya uygun düşmeyen gerekçelerle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. DANIŞTAY T.C. Danıştay 8.Dairesi Esas: 2011/2745 Karar: 2011/2044 Karar Tarihi: 08.04.2011 Yargılama devam ederken, şikayetçi tarafından 06.11.2007 tarihinde ilama konu aracın icra müdürlüğüne teslim edildiği, 09.11.2007 tarihinde de karşı taraf borçlu G....... Motor Ltd. Şti vekili tarafından icra müdürlüğünden teslim alındığı ve yine G....... Motor Ltd. Şti tarafından, 28.09.2007 tarihinde icra borcunun dosyaya yatırılarak, icra müdürlüğü tarafından 12.11.2007 tarihinde de alacaklı vekiline ödendiği hususlarında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Özet: Yükseköğretime Geçiş Sınavının (YGS) dava konusu edildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, düzenleyici işlem niteliğinde olmayan dava konusu işleme ilişkin uyuşmazlığın görüm ve çözümü görevinin, işlemi tesis eden Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezinin bulunduğu yer idare mahkemesi olan Ankara İdare Mahkemelerine ait olduğunun kabulü gerekir. Şikayet yargılaması devam ederken isteğe konu alacak ödendiğine ve menkul mal niteliğindeki araç da teslim edildiğine göre; yargılama sırasında ilam infaz edilmiş olmakla şikayetin konusu ortadan kalkmıştır. Açılmış bir davanın, yapılmış bir şikayetin yargılama esnasında konusuz kalması halinde ne tür bir işlem yapılacağına, ne yönde karar verileceğine dair HUMK da ve İİK'da herhangi bir açık hüküm yok ise de kararlılık kazanmış Yargıtay uygulamasında ve öğretide bu tür durumlarda mahkemece <karar verilmesine yer olmadığına> yönünde karar verilmesinin gerektiği ittifakla kabul edilmektedir. 27.3.2011 günü yapılan Yükseköğretime Geçiş Sınavının (YGS) iptali istemidir. (2575 S. K. m. 24) (2576 S. K. m. 5) (2577 S. K. m. 14, 32) 2576 sayılı Yasanın 5. maddesinde; İdare Mahkemelerinin, Vergi Mahkemelerinin görevine giren davalarla ilk derecede Danıştay’da çözümlenecek olanlar dışındaki davalara bakacağı açıklanmış ve 2575 sayılı Danıştay Yasasının 15.6.2000 gün ve 24080 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4575 sayılı Yasayla değişik 24. maddesinde ilk derece mahkemesi olarak Danıştay’da görülecek davalar sayılmış, aynı maddenin (c) bendinde de; Bakanlıkların düzenleyici işlemleri ile kamu kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca çıkarılan ve ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlemlerin Danıştay’da görüleceği kurala bağlanmıştır. 2577 sayılı Yasanın 32. maddesinde ise, göreve ilişkin kurallar saklı kalmak koşuluyla, bu yasada veya özel yasalarda yetkili idare mahkemesinin gösterilmemiş olması durumunda, yetkili idare mahkemesinin, dava konusu olan idari işlemi veya idari sözleşmeyi yapan merciin bulunduğu yerdeki idare mahkemesi olduğu belirtilmiştir. Dosyanın İncelenmesinden, 27.3.2011 günü yapılan Yükseköğretime Geçiş Sınavının (YGS) dava konusu edildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, 2575 sayılı Yasanın 24/c maddesi kapsamında düzenleyici işlem niteliğinde olmayan dava konusu işleme ilişkin uyuşmazlığın görüm ve çözümü görevinin, işlemi tesis eden Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezinin bulunduğu yer idare mahkemesi olan Ankara İdare Mahkemelerine ait olduğu sonucuna ulaşılmıştır. T.C. Danıştay 8.Dairesi Esas: 2010/3434 Karar: 2010/5412 Karar Tarihi: 22.10.2010 Özet: Ceza Muhakemeleri yasaları çerçevesinde yapılacak hukuki yardımlar için avukatlık asgari ücret tarifesinden ayrık olarak tarife düzenlenmesine yasa ile olanak tanınmıştır. Farklı bir yasal düzenlemeden olan 1136 sayılı Avukatlık Yasasından kaynaklanan avukatlık asgari ücret tarifesinin ihdas ediliş amacı ile dava konusu tarifenin ihdas ediliş amacı dikkate alındığında dava konusu düzenleme ile anayasal eşitlik ilkesine aykırı bir hukuki durum yaratıldığı iddiasının dayanaksız olduğu açıkça anlaşılmaktadır. (1412 S. K. m. 138, 146) (1136 S. K. m. 164, 176) (492 S. K. 1 SAYILI TARİFE, 3 SAYILI TARİFE) (2577 S. K. m. 38, 46, 49) (5320 S. K. m. 13) (1412 Sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Gereğince Yapılacak Hukuki Yardımlar İçin Avukatlık Ücret Tarifesi m. 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8) Dava; 4.12.2004 tarih ve 25560 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren <1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Gereğince Yapılacak Hukuki Yardımlar İçin Avukatlık Ücret Tarifesinin iptali istemiyle açılmıştır. 2577 Sayılı Yasa'nın 46. maddesinin 1. fıkrasında; Danıştay dava daireleri kararlarına karşı Danıştay'da temyiz yoluna başvurulabileceği, 2575 sayılı Yasanın 38. maddesinde İdari Dava Daireleri Kurulunca idari dava dairelerinden ilk derece mahkemesi olarak verilen kararların temyizen inceleneceği, 2577 sayılı Yasanın 49. maddesinin 4. fıkrasında da; idare mahkemelerinin bozmaya uymayarak eski kararında ısrar edebileceği öngörülürken, Danıştay İdari ve Vergi Dava Daireleri Kurulları kararlarına uyulmasının zorunlu olduğu belirtilerek, Danıştay dava dairelerinin ilk derece mahkemesi olarak verdiği kararların temyizen bozulması halinde ise ısrar olanağı tanınmamıştır. Dairemizin 21.3.2006 günlü, E:2005/436, K:2006/1133 sayılı kararı ile dava konusu düzenleme 1.6.2005 günlü ve 25832 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Yapılacak Hukuki Yardımlar için 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 13. Maddesi Uyarınca Hazırlanan Avukatlık Ücret Tarifesinin 8. maddesiyle yürürlükten kaldırıldığından, davanın konusuz kaldığı gerekçesiyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 5.11.2009 gün ve E:2006/2522; K:2009/2135 sayılı kararı ile Dairemizin anılan kararı, dava konusu tarife uyarınca ödenecek avukatlık ücretinin ödenme şekli bakımından davacıların dava açmaktaki menfaatinin devam ettiği gerekçesiyle bozulmuş olduğundan, dava dosyası bozma kararı uyarınca yeniden ele alınarak işin esasına geçildi. Dava konusu işlemin tesis edildiği tarih itibariyle yürürlükte bulunan, 1412 Sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının <Baronun Müdafi Tayini> başlıklı 138. maddesinde, yakalanan kişi veya sanık müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse talebi halinde baro tarafından kendisine bir müdafi tayin edileceği, yakalanan kişi veya sanık onsekiz yaşını bitirmemiş yahut sağır veya dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede malul olur ve bir müdafi'de bulunmazsa talebi aranmaksızın kendisine müdafi tayin edileceği, 146. maddesinde; Baro tarafından tayin edilen müdafie, görevin ifasından doğan masraflar hariç avukatlık ücret tarifesinden ayrık olarak bu tarifenin hazırlanış yöntemine göre tespit edilecek ücretin ödeneceği, ileride Yargılama giderleri ile mahkum olan sanıklardan müdafie ödenen ücreti ödeyebilecek durumda olanlara Türkiye Barolar Birliğinin rücu hakkı olduğu, 492 sayılı Harçlar Yasasına bağlı (1) ve (3) sayılı tarifelere göre alınan yargı harçlarının %15’i ve idari nitelikteki para cezalan hariç olmak üzere para cezalarının %15'i bir önceki yıl kesin hesabına göre tespit edilen toplam miktar esas alınarak yılı içinde Maliye ve Gümrük Bakanlığınca Türkiye Barolar Birliği hesabına aktarılacağı, birinci fıkraya göre ödenecek ücretlerin bu hesaptan karşılanacağı, Türkiye Barolar Birliği tarafından barolar arasında yapılacak dağıtımın usul ve esaslarının Barolar Birliğince çıkarılacak yönetmelikte gösterileceği hükme bağlanmış olup, bu madde uyarınca barolar tarafından müdafi olarak tayin edilen avukatlara yapılacak hukuki yardımlara ilişkin ücret tarifesi, Barolar Birliğince yıllık olarak belirlenerek Resmi Gazetede yayımlanmaktadır. 04.12.2004 gün ve 25560 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan ve dava konusu edilen 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Gereğince yapılacak Hukuki Yardımlar İçin Avukatlık Ücreti Tarifesinin 1. maddesinde; 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunun 18.11.1992 tarihli ve 3842 sayılı Kanun ile değişik 146. maddesi uyarınca baro tarafından müdafi olarak tayin edilen avukatlara yapılacak hukuki yardımlar için bu ücret Tarifesinin uygulanacağı, 2. maddesinde; soruşturma sırasında yapılacak hukuki yardım için tarifede gösterilen ücretin ödeneceği ve müdafi tayin edilen avukata, CMUK Ücret Tarifesine göre makbuz karşılığı ödeme yapılacağı, soruşturma ve yargılamada ayrı ücret ödeneceği, hazırlık veya son soruşturmada birden fazla sanığa, menfaat çatışması olmadığı sürece tek müdafi tayin edilebileceği ve müdafi tayin edilen avukata her sanık için ayrı ücret ödeneceği, 3. maddesinde; görevsizlik, yetkisizlik, davanın nakli veya başka nedenlerle müdafilik görevi sona ererse, Tarifede yazlı ücretin yarısının ödeneceği, iş sahibinin sonradan bir müdafi seçmesi nedeni ile görevi sona eren müdafie ise Tarifede yazılı ücretin tam olarak ödeneceği, 4. maddesinde; davaların birleştirilmesi durumunda tek ücret ödeneceği, 5. maddesinde; birden çok kişinin savunmasını üstlenen müdafiinin, yarar çatışması nedeni ile görevinden bütünü ile çekilmek zorunda kalırsa ücretinin tam olarak ödeneceği, 6. maddesinde; bu tarifenin dava vekillerince sağlanan hukuki yardımlar için de uygulanacağı, 7. maddesinde; müdafilik ücretinin takdirinde hukuki yardımın bittiği tarihte yürürlükte olan tarifenin esas alınacağı, 8. maddesinde, yargılama giderleri ile mahkum olan sanıklardan, müdafie ödenen ücreti ödeyebilecek durumda olanlara Türkiye Barolar Birliğinin rücu edebileceği düzenlenmiş, son kısımda ise davalara göre avukatlık ücretleri belirlenmiştir. Dosyanın incelenmesinden, davacı tarafından dava konusu tarifedeki belirlenen ücretlerin düşük ve yetersiz olduğu, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde belirlenen ücretlerin de altında kaldığı, bu haliyle Avukatlık Yasasının 164 üncü maddesinin 4.fıkrasında ifadesini bulan <Avukatlık Asgari Ücret tarifesi altında vekalet ücreti kararlaştırılamayacağı> hükmüne aykırılık oluşturduğu ve bu şekilde düşük bir ücret belirlenmesinin; eşitlik ilkesine aykırı olduğu öne sürülerek Tarifenin iptalinin istendiği anlaşılmaktadır. Esasen, adli yardımın amacı, maddi olanakları sınırlı olan kişilere avukatın hukuksal yardımını sağlayarak yargısal koruma altına almak olduğundan, bu haliyle kamu hizmetinin gerekleri ve kamu yararı gözetilerek düzenlenip yayımlanan dava konusu Tarifede, mesleğin kamu hizmeti niteliğinin ağır bastığı da göz ardı edilemez. 1412 sayılı Yasanın 146. maddesi ile anılan Yasa gereğince yapılacak hukuki yardımlar için Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinden ayrık olarak tarife düzenlenmesine yasa ile olanak tanınmıştır. Farklı bir Yasal düzenlemeden (1136 sayılı Avukatlık Yasası) kaynaklanan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin ihdas ediliş amacı ile dava konusu tarifenin ihdas ediliş amacı dikkate alındığında dava konusu düzenleme ile Anayasal eşitlik ilkesine aykırı bir hukuki durum yaratıldığı iddiasının dayanaksız olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu duruma göre ihdas ediliş amacına ve 1412 sayılı Yasa hükümlerine uygun olarak düzenlendiği anlaşılan dava konusu 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Gereğince Yapılacak Hukuki Yardımlar İçin Avukatlık Ücret Tarifesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. T.C. Danıştay 8.Dairesi Esas: 2009/6614 Karar: 2011/982 Karar Tarihi: 18.02.2011 Özet: Her ne kadar, davacı tarafından, öğrenci andının bir ırkı esas aldığı, zorla okutulduğu iddialarına yer verilmiş ise de, Türk kelimesi bir ırkın değil, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları ve herkesi kapsayan ve kucaklayan milletin ortak adı olup, aksi yöndeki davacı iddialarına itibar edilmemiştir. (2709 S. K. BAŞLANGIÇ, m. 2, 4, 10, 66) (1739 S. K. m. 2, 3, 10) (Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği m. 12) Dava; Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinin ''Öğrenci Andı'' başlığını taşıyan 12. maddesinin iptali isteminden kaynaklanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının <Başlangıç> kısmında; <Türk Vatanı ve milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda; ...Hiç bir faaliyetin Türk Milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği... Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve <Yurtta Sulh, Cihanda Sulh> arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu; ... TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.> düzenlemesine yer verilmiştir. Anayasanın 10. maddesinde, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu düzenlemesi yer almış; 66. maddesinde ise, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür, hükmüne yer verilmiştir. Dava konusu Yönetmeliğin dayanağı 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasının < Genel amaçlar> başlıklı 2. maddesinin 1. fıkrasında Türk Milletinin bütün fertlerini, <Atatürk İnkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani ve manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek> Türk Milli Eğitiminin genel amaçları arasında sayılmış, aynı yasanın <Atatürk İnkılap ve İlkeleri ve Atatürk Milliyetçiliği> başlıklı 10. maddesinde ise, <Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk İnkılap ve İlkeleri ve Anayasada ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Milli ahlak ve milli kültürün bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verilir.> kuralı yer almıştır. Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinin dava konusu <Öğrenci andı> başlıklı 12. maddesinde, İlköğretim okullarında öğrencilerin, her gün dersler başlamadan önce öğretmenlerin gözetiminde topluca öğrenci andını söyleyecekleri belirtilmiş, aynı maddede öğrenci andı; "Türküm, doğruyum, çalışkanım, İlkem; Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ne mutlu Türküm diyene!> olarak belirlenmiştir. T.C. Danıştay 10.Dairesi Esas: 2006/3200 Karar: 2010/90 Karar Tarihi: 26.01.2010 Özet: Olayda, davacının silah taşıma ruhsatı verilmesi istemli başvurusunun reddine yönelik işlem ile bu işlemin dayanağı olan 2004/74 sayılı Sağlık Bakanlığı Genelgesi eki <Silah Bulundurma ve Taşıma Ruhsatı Verilemeyecek Durumlar> başlıklı listenin, <renk körlüğü> olanlara silah ruhsatı verilemeyeceğine ilişkin kısmının iptaline karar verilmiştir. (2577 S. K. m. 2) (6136 S. K. m. 1, 7) (Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Yönetmelik m. 1, 15, 16) Dava; … İl Genel Meclisi üyesi olan davacının, silah taşıma ruhsatı verilmesi istemli başvurusunun renk körü olduğu gerekçesiyle reddine yönelik 8.9.2005 olur tarihli işlem ile bu işlemin dayanağı olan 24.5.2004 tarih ve 2004/74 sayılı Sağlık Bakanlığı Genelgesi eki <Silah Bulundurma ve Taşıma Ruhsatı Verilemeyecek Durumlar> başlıklı listenin, renk körlüğü olanlara silah ruhsatı verilemeyeceğine ilişkin kısmının iptali istemiyle açılmıştır. Anayasamızın başlangıç kısmında ve 1739 sayılı Yasada belirtilen amaçlar doğrultusunda, Türk Devletini ve Milletini ebediyete kadar yaşatacak, çağdaş uygarlığın ve medeniyetin ortağı ve öncüsü yapacak, toplumun ve kişilerin refah, huzur ve mutluluğunu sağlayacak yeni nesillerin yetiştirilmesi milli eğitim sistemimizin temel amacıdır. Bakanlar Kurulunca yapılan düzenlemede, <renk körlüğü>nün silah taşıma veya bulundurma ruhsatı verilmesine engel teşkil ettiği yolunda herhangi bir belirlemeye yer verilmediği gibi, bu hususun takdiri de İçişleri ya da Sağlık Bakanlığına bırakılmamıştır. Anılan düzenleme doğrultusunda renk körlüğünün ruhsat almaya engel haller kapsamında olup olmadığı hususunun, ruhsat verilmesi isteminde bulunan ilgilinin muayenesi sonucu, rahatsızlığın nitelik ve derecesi tespit edilerek doktor raporuyla saptanması gerekmektedir. Ülkemizin geleceği olan yeni nesillerin Anayasamızda ve 1739 sayılı Yasada yer alan amaçlar doğrultusunda yetiştirilmelerine ve yeni nesillere Türk Devletinin ve milletinin bir ferdi olma onurunu duymaya ve hazzını yaşatmaya yönelik, Anayasamızda ve Yasalarımızda yer alan ifadelerden oluşan dava konusu öğrenci andında dayanağı Anayasa ve Yasa maddelerine aykırılık bulunmamaktadır. Ateşli silahlar ve bıçaklar ile diğer aletler hakkında düzenlemeler yapmaya yetkili olan Bakanlar Kurulunca yapılan düzenleme yürürlükte bulunduğu sürece, İçişleri Bakanlığı veya Sağlık Bakanlığının, rahatsızlığın seyri ve derecesi de dikkate alınmadan; başka bir ifadeyle, Yönetmeliğin 15. maddesinde öngörülen prosedür işletilmeden, salt renk körlüğünün ruhsat almaya engel olduğu yolunda düzenleme yapma yetkisi bulunmamaktadır. Her ne kadar davacı tarafından, öğrenci andının bir ırkı esas aldığı, zorla okutulduğu iddialarına yer verilmiş ise de; <Türk> kelimesi bir ırkın değil, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları ve herkesi kapsayan ve kucaklayan milletin ortak adı olup, aksi yöndeki davacı iddialarına itibar edilmemiştir. Kaldı ki, Sağlık Bakanlığı’nın dava konusu Genelgeyi hazırlarken bilimsel geçerliliği olan herhangi bir veriden yararlanmadığı, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü'nün dosyada mevcut 1.4.2004 tarih ve 47935 sayılı yazısı ekinde yer alan listede belirtilen psikolojik, nörolojik veya fiziki rahatsızlıkları göz önüne aldığı; Emniyet Genel Müdürlüğü'nün söz konusu yazısının ise, İçişleri Bakanlığı Sağlık İşleri Daire Başkanlığınca verilen görüşe dayandırıldığı, bilimsel bir araştırma sonucunda yapılmış tespitler içermediği anlaşılmaktadır. Nitekim Anayasamızda bu hususun vurgulanması bakımından, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin herhangi bir ayırma tabi tutulmaksızın Türk olduğu belirtilmiştir. 6136 sayılı Yasanın uygulanmasına yönelik olarak düzenleme yapma yetkisine sahip olmayan Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılan Genelgenin, dava konusu edilen <renk körlüğü olanlara> silah bulundurma ve taşıma ruhsatı verilmemesine ilişkin kısmında yetki yönünden hukuka uyarlık görülmemektedir. Davanın, davacının silah taşıma ruhsatı verilmesi istemli başvurusunun reddine yönelik 8.9.2005 olur tarihli işlemin iptali istemine ilişkin kısmına gelince; Dosyanın incelenmesinden; … İl Genel Meclisi üyesi olan davacının, silah ruhsatı verilmesi istemiyle … Valiliği'ne başvurduğu, başvurusu üzerine sevk edildiği … Devlet Hastanesi’nde yapılan muayenesi sonucu, <Renkli görme bozuk. Silah ruhsatı alamaz.> yolundaki 14.10.2004 tarih ve 2004/6258 sayılı sağlık kurulu raporunun düzenlendiği; Valilikçe söz konusu rahatsızlığın 91/1779 sayılı Yönetmeliğin 16/n maddesi kapsamında silah ruhsatı almaya engel hal teşkil edip etmediği hususunda duraksama yaşanması üzerine, İçişleri Bakanlığından hukuki mütalaa istenildiği; Bakanlıkça, anılan madde nedeniyle silah ruhsatı verilemeyeceği yolunda görüş bildirilmesi üzerine dava konusu işlemle başvurusunun reddedilerek, bu işlemle birlikte Sağlık Bakanlığının 24.5.2004 tarih ve 2004/74 sayılı Genelgesinin davacıya tebliğ edildiği, davacı tarafından da bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda; hukuka aykırılığı yukarıda açıklanan, Sağlık Bakanlığı’nın 24.5.2004 tarih ve 2004/74 sayılı Genelgesi uyarınca düzenlenen sağlık kurulu raporu esas alınarak tesis edilen uygulama işleminde de, Yönetmeliğin 15. maddesinde öngörülen nitelikte bir rapora dayanmaması nedeniyle (sebep unsuru bakımından) mevzuata uyarlık bulunmamaktadır. İdarece, davacının salt kendi durumunun 91/1779 sayılı Yönetmeliğin 15. ve 16/n maddesi kapsamında ruhsat almasına engel teşkil edip etmediği değerlendirmesini içeren yeni bir doktor raporuna dayanılarak işlem tesis edilmesi gerekmektedir. T.C. Danıştay 5.Dairesi Esas: 2008/561 Karar: 2010/2975 Karar Tarihi: 07.05.2010 Özet: Somut olayda davacının mesaiye uymamasının psikiyatrik hastalığı nedeniyle gördüğü tedaviden kaynaklandığı idarenin de bilgisinde olan bir sebepten kaynaklanan mesaiye uymama durumunun diğer personel açısından kötü örnek olarak değerlendirilecek olmasının davacının naklen atanması için kabul edilebilir bir sebep olamayacağı, sağlık sorunundan kaynaklandığı açık olan bu durumun geçerli bir özür olup olmadığı değerlendirilmesine dayalı olarak gerekirse disiplin işlemlerinin uygulanmasına devam edilmesi yoluyla çözümüne çalışılması veya gerekirse mevcut sağlık sorununun memuriyet görevine devamı konusunda bir değerlendirme yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır. (2577 S. K. m. 49) … Kadastro Müdürlüğü’nde kadastro teknisyeni olarak görev yapan davacının, … Kadastro Müdürlüğüne naklen atanmasına ilişkin işlemin; davacının mesaiye uymamasının psikiyatrik hastalığı nedeniyle gördüğü tedaviden kaynaklandığı, idarenin de bilgisinde olan bir sebepten kaynaklanan mesaiye uymama durumunun diğer personel açısından kötü örnek olarak değerlendirilecek olmasının davacının naklen atanması için kabul edilebilir bir sebep olamayacağı, sağlık sorunundan kaynaklandığı açık olan bu durumun geçerli bir özür olup olmadığı değerlendirilmesine dayalı olarak gerekirse disiplin işlemlerinin uygulanmasına devam edilmesi yoluyla çözümüne çalışılması veya gerekirse mevcut sağlık sorununun memuriyet görevine devamı konusunda bir değerlendirme yapılması gerektiği sonucuna varıldığından davacının naklen atanmasına yönelik dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle iptali yolunda verilen kararın, dilekçede yazılı nedenlerle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesi uyarınca temyizen incelenerek bozulması isteminden ibarettir. İdare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde belirtilen nedenlerden birinin varlığına bağlıdır. Gaziantep 1. İdare Mahkemesi'nce verilen 25.10.2007 gün ve E:2006/2760, K:2007/1504 sayılı karar ve dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden de bulunmadığından, temyiz isteminin reddi ile anıla kararın onanmasına, temyiz giderlerinin istemde bulunan davalı üzerinde bırakılmasına, posta pulu ücretinden artan 1.-TL'nin isteği halinde davalıya iadesine, 07.05.2010 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤) T.C. Danıştay 12.Dairesi Esas: 2008/5409 Karar: 2010/121 Karar Tarihi: 20.01.2010 Özet: Lisans mezunlarının tıpkı kendileri gibi lisans mezunu adaylarla bir yarışmaya tabi tutulması, lisans mezunu bir adayın önlisans veya ortaöğretim mezunu adayların girdiği sınava girmesinin engellenmesi hakkaniyete uygundur. Bu sebeple 2008 KPSS Orta Öğretim/Önlisans Kılavuzunda yer alan <2008-KPSS LİSANS'a başvurmuş adaylar her he sebeple olursa olsun bu sınava da başvurdukları takdirde, bu adayların 2008-KPSS LİSANS başvuruları iptal edilir, lisans düzeyinde yapılacak sınava girseler dahi sorulara vermiş oldukları yanıtlar değerlendirmeye alınmaz> şeklindeki düzenlemenin iptali gerekir. (2577 S. K. m. 2) (4688 S. K. m. 19) (657 S. K. m. 50) (Kamu Görevlerine İlk Defa Atanacaklar İçin Yapılacak Sınavlar Hakkında Genel Yönetmelik m. 6) (DİBK. 03.03.2006 T. 2005/1 E. 2006/1 K.) Dava; Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yayınlanan 2008 Kamu Personel Seçme Sınavı (KPSS) Orta Öğretim/Önlisans Kılavuzunun <Başvurma Koşulları> kısmında yer alan, <2008-KPSS Önlisans/Ortaöğretim'e son başvuru tarihi olan 27 Haziran 2008 tarihi itibariyle önlisans diploması almaya hak kazanmış adaylar ortaöğretim düzeyinde sınava başvuramazlar. 2008 KPSS LİSANS'a başvuru tarihi olan 9 Mayıs 2008 tarihi itibariyle lisans diploması almaya hak kazanmış adaylar bu sınava başvuramazlar. 2008-KPSS LİSANS'a başvurmuş adaylar her ne sebeple olursa olsun bu sınava da başvurdukları takdirde, bu adayların 2008-KPSS LİSANS başvuruları iptal edilir, lisans düzeyinde yapılacak sınava girseler dahi sorulara vermiş oldukları yanıtlar değerlendirmeye alınmaz. Adayların, B <grubu kadrolar için ÖSYM'ce gerçekleştirilecek yerleştirme işlemlerine son başvuru tarihi itibariyle sınava girdikleri öğrenim düzeyinde mezun durumda olmaları şarttır. Yukarıdaki koşullardan herhangi birine durumunun uymadığı tespit edilen adaylar, sınava alınmış olsalar bile bu sınav sonucu ile elde ettikleri hiçbir haktan yararlandırılamazlar.> düzenlemesinin iptali istemiyle açılmıştır. alınmaz> kuralına yer verilerek, lisans düzeyinden mezun olanların ortaöğretim-önlisans sınavına başvurmalarının ve bu sınava girmelerinin engellenmesi yanında, bu kişiler, kendi (lisans) düzeyindeki sınava yapacakları başvuruların iptal edilmesi ve lisans düzeyinden girdikleri sınavın da değerlendirmeye alınmaması sonucuyla da karşı karşıya bırakılmışlardır. Davacı Sendika; söz konusu düzenlemeye göre, Devlet memurluğuna girme şartını taşıyan ortaöğretim mezunlarının, önlisans diploması almaya hak kazandıkları takdirde ortaöğrenim düzeyinden sınava başvurmadıklarını, aynı şekilde lisans diploması almaya hak kazanmış adayların da önlisans düzeyinden bu sınava başvurmayacaklarını, 657 sayılı Yasada aranan şartları taşısalar dahi bitirdikleri alt öğrenimden sınava girmeleri halinde Devlet memuru olma haklarının ellerinden alındığını, oysa bireylerin kendilerini yetiştirmek amacıyla kendi bölümleri ile ilgili veya farklı bir üst programda eğitimlerine devam edebileceklerini, Kılavuzun Anayasa'da güvence altına alınan eğitim ve öğretim hakkı ile çalışma hakkına, 657 sayılı Yasaya aykırı olduğunu iddia etmektedir. T.C. Danıştay 5.Dairesi Başbakanlık Devlet Personel Başkanlığı'nın görüşleri de alınmak suretiyle ÖSYM tarafından hazırlanan ve dava konusu edilen Kılavuzda, adayların mezun durumunda bulundukları eğitim düzeyinin alt düzeyinden sınava girmelerini engelleyen hükümlerinin eşitler arasında yarışın sağlanması amacıyla düzenlendiği ve hukuka uygun olduğu tartışmasızdır. Ayrıca, bu duruma uymayanların sınava girmeleri halinde sınav sonucu ile elde ettikleri haklarından yararlandırılmamaları doğal ve gereklidir. Diğer yandan; lisans mezunlarının tıpkı kendileri gibi lisans mezunu adaylarla bir yarışmaya tabi tutulması, lisans mezunu bir adayın önlisans veya ortaöğretim mezunu adayların girdiği sınava girmesinin engellenmesi yukarıda yapılan açıklamalar ışığı altında hakkaniyete uygundur. Ancak, dava konusu Ortaöğretim-Önlisans Kılavuzunda <2008 KPSS LİSANS'a başvurmuş adaylar her ne sebeple olursa olsun bu sınava da başvurdukları takdirde, bu adayların 2008-KPSS lisans başvuruları iptali edilir, lisans düzeyinde yapılacak sınava girseler dahi sorulara vermiş oldukları yanıtlar değerlendirmeye Lisans mezunu olarak lisans düzeyinde sınava girme hakkı bulunan bir adayın Ortaöğretim/Önlisans düzeyinden sınava girememesinin yanı sıra, lisans düzeyinden sınava katılıp kazanması halinde kamu kurum ve kuruluşları için atama yapılacak kadrolara başvurması ve Devlet memuru olarak atanması mümkün iken, bu hakkının engellenmesi durumuyla da karşı karşıya bırakılması; kamu personeli sınavlarının uzun aralıklarla açılıyor olması göz önüne alındığında adayların atamalarda aranan yaş şartını kaybetme olasılığının da bulunması karşısında, Kılavuz hükmünün bu kısmında hukuka ve hakkaniyete uyarlık görülmemiştir. Esas: 2008/1919 Karar: 2010/3768 Karar Tarihi: 31.05.2010 Özet: Olayda, süresinde açılmayan davanın süre aşımı yönünden reddi gerekirken, İdare Mahkemesi'nce işin esasına girilerek karar verilmesinde hukuki isabet görülmemiştir. (6245 S. K. m. 42) (2577 S. K. m. 7, 10, 11) Davacı, geçici görevlendirilmesine ilişkin 14.3.2006 günlü işlemden dolayı yolluk ödenmesi istemiyle 19.2.2007 tarihinde yaptığı başvurunun reddine ilişkin 30.3.2007 günlü, 1570 sayılı işlemin iptali ve söz konusu yolluğun yasal faiziyle birlikte ödenmesine hükmedilmesi istemiyle dava açmıştır. İzmir 4. İdare Mahkemesi'nin 29.11.2007 günlü, E:2007/852, K:2007/1747 sayılı kararıyla; geçici olarak görevlendirilen davacıya 6245 sayılı Harcırah Kanunu'nun 42. maddesi uyarınca geçici görev yolluğu ödenmesi gerektiği gerekçesiyle dava konusu işlem iptal edilmiş, söz konusu yolluğun yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesine hükmedilmiştir. Davalı idare, davanın süresinde açılmadığını, esas yönünden ise dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığını ileri sürmekte ve İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir. Yolluk ödenmesine (hak kazanılmasına) neden olan işlemin hukuki sebebi genellikle atama, nakil veya geçici görevlendirme işlemlerinden biri olmakla birlikte, yolluğun ödenmesi konusunda idari dava konusu olabilecek bir uyuşmazlığın doğması, yolluk konusunda bir işlemin tesis edilmiş olması koşuluna bağlıdır. Yolluk konusundaki işlem ise ya yolluğa hak kazandıran atama, nakil veya geçici görevlendirme işlemiyle birlikte, atama nakil veya görevlendirmenin <yolluklu veya yolluksuz> olduğunun işlemde belirtilmesi suretiyle tesis edilebilir, ya da yolluğa hak kazandığı iddiasında olan kişinin yolluk talebiyle başvurusu üzerine tesis edilebilir. Doğal olarak sözü edilen asıl işlemle birlikte tesis edilmiş bir yolluk işleminin varlığı halinde, yani yolluklu veya yolluksuz ibaresinin işlemde yer alması halinde dava açma süresi, yolluksuz ibaresi yer alan işlemin tebliğ tarihine göre; yolluk konusunda asıl işlemde ödenip ödenmeyeceği hususunda bir ibare konulmamış ya da ayrı bir işlem kurulmamış olması halinde dava açma süresi, 2577 sayılı Kanun'un 10. maddesinde öngörüldüğü gibi ilgili tarafından yöneltilecek bir başvuru üzerine oluşacak açık veya zımni bir ret işlemine göre hesaplanacaktır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 7/1. maddesinde, dava açma süresinin özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştay'da ve idare mahkemelerinde altmış gün olduğu hükmü getirilmiş; 10. maddesinde, <İlgililerin, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilecekleri, altmış gün içinde bir cevap verilmezse isteğin reddedilmiş sayılacağı, ilgililerin altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde konusuna göre Danıştay'a, idare ve vergi mahkemelerine dava açabilecekleri>; 11. maddesinde de, <İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılmasının üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan idari dava açma süresi içinde istenebileceği, bu başvurmanın işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durduracağı, altmış gün içinde bir cevap verilmezse isteğin reddedilmiş sayılacağı, isteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresinin yeniden işlemeye başlayacağı ve başvurma tarihine kadar geçmiş sürenin de hesaba katılacağı> hükmüne yer verilmiştir. Buna göre; 1- Asıl işlemde (atama, nakil ya da geçici görevlendirme işlemlerinden herhangi birinde), bu işlemin <yolluksuz> olarak kurulduğu yolunda bir ibare yer almışsa, asıl işlemde yer alan yolluksuz ibaresinin iptali ve bu işlem nedeniyle yoksun kaldığı yolluğun kendisine ödenmesine hükmedilmesi istemiyle asıl işlemin tebliğ edildiği tarihi izleyen günden itibaren ilgili 2577 sayılı Kanun'un 7. maddesinde öngörülen süre içerisinde doğrudan dava açabileceği gibi; anılan Kanun'un 11. maddesinin tanıdığı olanak nedeniyle idareye başvurarak, bu başvurunun reddi üzerine de dava açabilir. Bu durumda, dava açma süresi anılan Kanun'un 7. ve 11. madde hükümlerine göre belirlenecektir. 2- Asıl işlemde (atama, nakil ya da geçici görevlendirme işlemlerinden herhangi birinde) <yolluksuz> ibaresi yok ise; ilgilinin, bu işlemden doğan yolluğunun tarafına ödenmesi için yaptığı başvuru 2577 sayılı Kanun'un 10. maddesi kapsamında olup, bu başvuru üzerine kurulacak işlemin iptali istemiyle açılacak davanın süresinin de alınan Kanun’ un 10. maddesi hükmüne göre belirlenmesi gerekmektedir. Davacının geçici görevlendirilmesine ilişkin 14.3.2006 günlü işlemde görevlendirmenin <yolluksuz> yapıldığı ibaresinin yer aldığı ve 17.3.2006 tarihinde davacıya tebliğ edildiği anlaşılan bu işlemin yolluksuz kısmına karşı davacının 2577 sayılı Kanunun 7. maddesi uyarınca süresinde dava açmaması ve anılan Kanun'un 11. maddesinde yer alan yasal süre içinde de davalı idareye bu yönde bir başvuruda bulunmamış olması karşısında; 16.5.2007 tarihinde açılan dava süresinde olmadığı gibi, 2007 yılında yapılan başvurunun sona ermiş olan dava açma süresine etkisi olmayacağı da açıktır. Bu durumda; 2577 sayılı Kanun'un 7. ve 11. maddesi uyarınca süresinde açılmayan davanın süre aşımı yönünden reddi gerekirken, İdare Mahkemesi'nce işin esasına girilerek karar verilmesinde hukuki isabet görülmemiştir. T.C. Danıştay 6.Dairesi Esas: 2008/1317 Karar: 2010/1598 Karar Tarihi: 19.02.2010 Özet: Olayda, dava, Ş… Köyünde bulunan 137 parsel sayılı taşınmazı kapsayan alanda yapılan imar uygulamasının onaylanmasına ilişkin belediye encümeni kararının iptali istemiyle açılmış, idare mahkemesince, yerinde yaptırılan keşif ve bilirkişi incelemesi sonucunda düzenlenen rapor ve dosyanın birlikte değerlendirilmesinden, resmi kurum alanları, sağlık tesisleri, eğitim tesisleri alanı, yönetim alanı vb. gibi alanların tahsisine yönelik olarak herhangi bir Kamu Ortaklık Payı Oranı hesaplanmadığı ancak birçok malikin bu alanlara çeşitli oranlarda hissedar yapıldığı, ayrıca davalı idarenin kapanan kadastral yollar nedeniyle kendi adına parseller oluşturduğu anlaşıldığından, hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiş olması isabetlidir. (2577 S. K. m. 2, 12) Dava, … İli, … İlçesi, … Köyünde bulunan … parsel sayılı taşınmazı kapsayan alanda yapılan imar uygulamasının onaylanmasına ilişkin 29.1.1999 günlü, 243 sayılı belediye encümeni kararının iptali istemiyle açılmış, İdare Mahkemesince, yerinde yaptırılan keşif ve bilirkişi incelemesi sonucunda düzenlenen rapor ve dosyanın birlikte değerlendirilmesinden, resmi kurum alanları, sağlık tesisleri, eğitim tesisleri alanı, yönetim alanı vb. gibi alanların tahsisine yönelik olarak herhangi bir Kamu Ortaklık Payı Oranı hesaplanmadığı ancak birçok malikin bu alanlara çeşitli oranlarda hissedar yapıldığı, ayrıca davalı idarenin kapanan kadastral yollar nedeniyle kendi adına parseller oluşturduğu anlaşıldığından, hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiş, bu karar davalı idare vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava konusu işlemin yukarıda özetlenen gerekçeyle iptali yolundaki temyize konu Adana 1. İdare Mahkemesinin 1.11.2007 günlü, E:2005/2126, K:2007/1561 sayılı kararında, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin 1. fıkrasında sayılan bozma nedenlerinden hiçbirisi bulunmadığından, bozma istemi yerinde görülmeyerek anılan mahkeme kararının ONANMASINA, dosyanın adı geçen mahkemeye gönderilmesine 19.02.2010 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤) T.C. Danıştay 11.Dairesi Esas: 2008/15434 Karar: 2010/5651 Karar Tarihi: 25.06.2010 Özet: Eksik ödenen ek ödeme tutarlarının geriye dönük hak ediş tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesi ve Sağlık Bakanlığının 2007/87 sayılı Genelgesi'nin son paragrafının iptali isteminde; ilgili genelgenin 8. maddesinin son paragrafının ilk cümlesinin iptali talebi yönünden davanın reddine, ilk cümleyi takip eden ibarelerin ve bu kısma dayalı olarak tesis edilen bireysel işlemin iptaline, ek ödeme farklarının tazmini isteminin kısmen kabulü ile 4.7.2008 tarihinden sonra gerçekleşen ilk uygulama tarihinden itibaren ödenmesi gereken döner sermaye ek ödemesinin, idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesine, bu tarihten önceki döneme ait tazmin isteminin ise süre aşımı yönünden reddine karar verilmiştir. (209 S. K. m. 5) (2577 S. K. m. 7, 11, 12, 15) (Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurum Ve Kuruluşlarında Görevli Personele Döner Sermaye Gelirlerinden Ek Ödeme Yapılmasına Dair Yönetmelik m. 1, 5, EK-1, EK-3) (Döner Sermaye Gelirlerinden Ek Ödeme Yapılmasına Dair Yönetmelik Değişikliğinin Uygulanması Hakkında Sağlık Bakanlığı Genelgesi) Dava, Devlet hastanesinde röntgen biriminde radyoloji teknikeri olarak görev yapan davacının, tuttuğu nöbetler sırasında acil polikliniğine sunduğu hizmetlerden dolayı, ek ödemesinin acil servis katsayıları üzerinden ödenmesi istemiyle hastane baştabipliğine yaptığı başvurunun reddine ilişkin 17.9.2008 tarihli işlem ile bu işlemin dayanağı olan Sağlık Bakanlığının 5.10.2007 gün ve (2007/37) sayılı Genelgesi'nin 8. maddesinin son paragrafının iptaline ve eksik ödenen ek ödeme tutarlarının geriye dönük hak ediş tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır. 209 sayılı Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları ile Esinlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanun'un 5. maddesinin 5471 sayılı Kanun'un 1. maddesi ile değişik 3. ve 4. fıkralarında; <Personelin katkısıyla elde edilen döner sermaye gelirlerinden, döner sermayeli sağlık kurum ve kuruşlarında görevli olan memurlar ile bu kurum ve kuruluşlarda 10.7.2003 tarihli ve 4924 sayılı Kanun uyarınca sözleşmeli olarak istihdam edilen sağlık personeline ve 13.12.1983 tarihli ve 181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin ek 3. maddesine göre istihdam edilen sözleşmeli personele mesai içi veya mesai dışı ayrımı yapılmaksızın ek ödeme yapılabilir. Sağlık kurum ve kuruluşlarında Bakanlıkça belirlenen hizmet sunum şartları ve kriterleri de dikkate alınmak suretiyle, bu ödemenin oranı ile esas ve usulleri; personelin unvanı, görevi, çalışma şartları ve süresi, hizmete kalkışı, performansı, serbest çalışıp çalışmaması ile muayene, ameliyat, anestezi, girişimsel istemler ve özellik arz eden riskli bölümlerde çalışma gibi unsurlar esas alınarak Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yukarıdaki fıkrada yer alan hükme göre personelin katkısıyla elde edilen döner sermaye gelirlerinden personele bir ayda yapılacak ek ödemenin tutarı, ilgili personelin bir ayda alacağı aylık (ek gösterge dahil) yan ödeme ve her türlü tazminat (makam, temsil ve görev tazminatı hariç) toplamının; pratisyen tabip ve diş tabiplerinden serbest çalışanlara yüzde 250’sini serbest çalışmayanlara yüzde 500"ünü, uzman tabip, Tıpta Uzmanlık Tüzüğünde belirtilen dallarda bu Tüzük hükümlerine göre uzman olanlar ve uzman diş tabiplerinden serbest çalışanlara yüzde 350'sini, serbest çalışmayanlara yüzde 700’ünü, serbest çalışmayan klinik şef ve şef yardımcılarına yüzde 800'ünü, hastane müdürü ile eczacılara yüzde 250'sini ve başhemşirelere 200'ünü, diğer personele ise yüzde 150'sini geçemez. İşin ve hizmetin özelliği dikkate alınarak yoğun bakım, doğumhane, yeni doğan, süt çocuğu, yanık, diyaliz, ameliyathane, kemik iliği nakil ünitesi ve acil servis gibi özellikli hizmetlerde çalışan personel için yüzde 150 oranı, yüzde 200 olarak uygulanır. Sözleşmeli olarak istihdam edilen sağlık personeline yapılacak ek ödemenin tutarı ise, aynı birimde aynı unvanlı kadroda çalışan ve hizmet yılı aynı olan emsali sağlık personeli esas alınarak belirlenir ve bunlara yapılacak ek ödeme, hiçbir şekilde emsaline yapılabilecek ek ödeme üst sınırını geçemez.> kuralı yer almıştır. 209 sayılı Kanunla verilen yetkiye dayanılarak Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan ve 01.04.2006 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yürürlüğe giren <Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurum ve Kuruluşlarında Görevli Personele Döner Sermaye Gelirlerinden Ek ödeme Yapılmasına Dair Yönetmelik> ile döner sermayeden yapılacak ek ödeme sisteminin oran, esas ve usulleri belirlenmiştir. Bu Yönetmeliğin 5. maddesinin (y) bendi, 25.8.2007 tarih ve 26624 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurum ve Kuruluşlarında Görevli Personele Döner Sermaye Gelirlerinden Ek Ödeme Yapılmasına Dair Yönetmelikte Değişik Yapılmasına Dair Yönetmelik’in 2. maddesi ile 1.9.2007 tarihinden itibaren yürürlüğe girmek üzere değiştirilmiştir. Dava konusu Yönetmeliğin 5. maddesinin 1. fıkrasının (y) bendinin 25.8.2007 tarihli değişiklikten önceki halinde, <Devlet hastanelerinde özellik arzeden riskli bölümler ameliyathane, yoğun bakım, doğumhane, yeni doğan, süt çocuğu, yanık, diyaliz, acil servis-poliklinik ve kemik iliği nakil üniteleridir. Eğitim ve araştırma hastanelerinde ise devlet hastaneleri için sayılan bölümlere ilave olarak döner sermaye komisyonu, 2/3 oy çokluğu ile, özellik arzeden diğer tıbbi riskli bölümleri gerekçeli olarak belirler ve buralarda çalışan personel için de, ameliyathane, yoğun bakım, doğumhane, yeni doğan, süt çocuğu, yanık, diyaliz, acil servis-poliklinik ve kemik iliği nakil ünitelerinde çalışan personel için belirlenen, tavan ek ödeme katsayıları ve hizmet alanı-kadro unvan katsayıları esas alınır.> hükmüne yer verilmiş, 25.8.2007 tarihli değişiklik ile aynı madde. <Kurumlarda özellik arz eden nakli bölümler; ameliyathane, yoğun bakım, doğumhane, yeni doğan, süt çocuğu, yanık, diyaliz, acil servis-poliklinik ruh sağlığı ve hastalıkları hastanelerinin psikiyatri servisleri ve kemik iliği nakil üniteleridir. Özellik arz eden riskli birimlerde kısmi süreli çalışan personel, çalıştığı süre kadar riskli birimler için öngörülen katsayılar üzerinden değerlendirilir.> şeklinde değiştirilmiştir. Yönetmelik ekinde yer alan Ek-1 sayılı <Tavan Ek Ödeme Tutarına Esas Katsayılar> Tablosunda, riskli birimlerde çalışan personel için (2) katsayısı, diğer personel için (1,5) katsayısı öngörülmüş, aynı şekilde Ek-3 sayılı <Kurum Personelinin Hizmet Alanı Kadro-Unvan Katsayıları> Tablosunda da özellik arz eden riskli birimlerde çalışan sağlık hizmetleri sınıfı personeli için (0,50) katsayısı, diğer sağlık hizmetleri sınıfı personeli için (0,40) katsayısı belirlenmiştir. 26.8.2007 tarihli Yönetmelik değişikliği ile, özellik arz eden riskli bölümler bakımından Devlet hastaneleri ile eğitim ve araştırma hastaneleri arasındaki ayrım kaldırılmış ve riskli bölümler bend hükmünde sayılan birimlerle kurtlanmıştır. Ayrıca özellik arz eden riskli birimlerde kısmi süreli çalışan personel bakımından, riskli birimde çalışılan süreyle kisti' olmak üzere riskli birim katsayısından yararlanma imkanı getirilmiştir. Bu Yönetmelik değişikliğine dayanarak, kadrosu riskli birimlerde olmamakla birlikte riskli birimlere geçici süreli hizmetler sunan ve genellikle hastanelerin röntgen ve laboratuar birimlerinde çalışan personel tarafından, riskli birimlere sundukları hizmet süreleriyle orantılı olarak riskli birim katsayılarından yararlandırılmalar gerektiği ileri sürülerek idareye başvurularda bulunulmuştur. Davalı idarece söz konusu Yönetmelik değişikliğine açıklık getirmek amacıyla çıkarılan 5.10.2007 tarih ve (2007/67) sayılı Genelge'nin 3. maddesinin, davacı tarafından iptali istenilen son paragrafında, <Mezkur Yönetmeliğin 5 inci maddesinin (y) bendi ile riskli birimler tek tek sayma yoluyla belirlenmiş olup hükümde sayılan birimler haricindeki birimlerin riskli birim olarak kabul edilebilmesi mümkün değildir. Anılan hüküm ile riskli birimler hizmet bazında değil birim bazında belirlenmiştir. Riskli birim için öngörülen katsayılardan faydalanılabilmesi hususu; personelin görev yaptığı kurumda mezkur Yönetmelikte sayılan riskli birimlerin ayrıca ve açıkça tanımlanmış birimler olması şartına bağlıdır. Bu nedenle riskli birim haricindeki birimlerde, riskli birime ilişkin hizmetlerin verildiğinden bahisle riskli birim katsayısından faydalanılabilmesi mümkün değildir. Örneğin: Çocuk servisi bünyesinde yeni doğan ve süt çocuğu hastalarına hizmet veriliyor olması durumunda, bu birimin yeni doğan veya süt çocuğu servisi olarak ayrıca tanımlanmış bir birim olmaması sebebiyle çocuk servisinde görev yapan personelin riskli birimler için öngörülen katsayılardan faydalanması mümkün değildir. Yine acil laboratuar ve acil röntgen birimlerinin ayrı bir birim olarak kurulmadığı hastanelerde, laboratuar ve röntgen birimlerinde acil servis - acil poliklinikten istenilen işlemler yerine getirilse dahi riskli birimler için öngörülen katsayılardan faydalanılması mümkün değildir.> açıklamalarına yer verilmiştir. 209 sayılı Kanun'un 5. maddesi uyarınca, ülke genelindeki sağlık hizmetlerini sunma, planlama ve denetleme yetkisi bulunan ve bu konumundan dolayı kurumlarda sunulan sağlık hizmetlerinin önemini, özelliğini ve çalışan personelin çalışma şartlarını dikkate alarak, bu bölümlerin özellik arzeden riskli bölüm olup olmadığını belirleme yetkisini haiz bulunan Sağlık Bakanlığının özellikli hizmet sunulan birimlere ilave olarak tespit edilecek birimleri belirlemede de takdir yetkisinin bulunduğundan. Sağlık Bakanlığıma Bağlı Sağlık Kurum ve Kuruluşlarında Görevli Personele Döner Sermaye Gelirlerinden Ek Ödeme Yapılmasına Dair Yönetmeliğin 5. maddesinin (1/y) bendinde sayılanlar dışındaki birimlerin riskli birim olarak kabul edilemeyeceği yönündeki dava konusu Genelge'nin 8. maddesinin son paragrafının birinci cümlesinde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte, Yönetmelik hükmünde, riskli birimlerde çalışan sağlık personeli için öngörülen katsayılardan, bu birimlerde kısmi süreli çalışan personelin de çalıştığı süre ile orantılı olarak yararlandırılacağı belirtilmiş olup, riskli birimlerde fiilen çalışmamakla birlikte bu bölümlere geçici süreli hizmet sunan sağlık personelinin bu hizmet süresiyle orantılı olarak riskli birim katsayılarından yararlanmalarını engelleyen bir hüküm bulunmadığından, bu birimlerin risk ve hizmet şartlarını geçici süreyle paylaşan personelin, hakkaniyet gereği olarak çalıştıkları süreyle kısıtlı olmak kaydıyla, riskli birimlerde çalışan personelle aynı katsayılardan yararlanmaları gerekmektedir. Kaldı ki acil servis bünyesinde kurulmuş bulunan röntgen ya da laboratuar birimi ile acil servis yanında hastanenin tamamına hizmet sunan röntgen ya da laboratuar biriminin farklı hizmet standarttan ve riske tabi olduğuna dair dosyada herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Bu durumda davacının, riskli birimler arasında sayılan acil servise kısmi süreli olarak sunduğu hizmetler nedeniyle, çalıştığı süre kadar riskli birimler için öngörülen katsayılar üzerinden ek ödeme alması, anılan Yönetmeliğin 5. maddesinin (1/y) bendi hükmü gereği olduğundan, dava konusu Genelge'nin 8. maddesinin son paragrafının birinci cümlesini takip eden kısımlarında hukuka uygunluk görülmemiştir. Öte yandan, düzenleyici işlemin hukuka aykırı bulunan kısmına dayalı olarak tesis edilen bireysel işlemde de hukuka uyarlık bulunmamaktadır. Davacıya eksik olarak ödenen döner sermaye ek ödemelerinin yasal faiziyle birlikte tazmini istemine gelince; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 11. ve 12. maddeleri hükümleri karşısında, belli bir uygulama tarihi esas alınarak istekte bulunulan davalarda, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 7. maddesine göre uygulama tarihinden itibaren 60 gün içinde; uygulama üzerine davacı idareye başvurmuş ise, 12. maddenin yollamada bulunduğu 11. maddeye göre idarenin bu başvuruya cevap vermemiş olduğu hallerde uygulama tarihinden itibaren en geç 120 gün, idarenin cevap verdiği durumlarda ise, uygulama tarihine kadar geçen süre de hesaba katılmak koşuluyla cevabın davacıya tebliğ tarihinden itibaren 60 gün içinde idari davanın açılmış olması gerekir. Dava konusu bireysel işlem ve bunun dayanağı olan düzenleyici işlemde hukuka uyarlık bulunmadığa sonucuna varıldığından ve hukuka aykırı bulunan bu istemler nedeniyle davacının mahrum kaldığı ek ödeme tutarlarının idarece ödenmesi gerektiğinden, davacının 2.9.2006 tarihli başvurusunun, 17.9.2006 günlü işlemle reddedilmesi üzerine 4.11.2006 tarihinde açılan bu davada, davanın açıldığı tarihten geriye doğru 120 günü geçmemek üzere, başvuru tarihinden geriye doğru 60. günün rastladığı 4.7.2008 tarihinden sonra gerçekleşen ilk uygulama tarihinden itibaren eksik ödenen döner sermaye ek ödemesinin davalı idarece hesaplanarak, idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle bittikte davacıya ödenmesi, bu tarihten önceki döneme ilişkin istemin ise süre aşımı nedeniyle reddi gerekmektedir. T.C. Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü Esas: 2009/208 Karar: 2010/124 Karar Tarihi: 07.06.2010 Özet: Yüklenici firmaya fazladan ödenen tutar nedeniyle idarelerinin uğramış olduğu zararda, yapılan protokol hükümlerine göre gerekli dikkat ve özenin gösterilmemiş olması nedeniyle davalı idarelerin kusur ve sorumluluğunun bulunduğunun ileri sürülmesi karşısında, kamu hizmeti yürüttüğü gözetilen davalı Bakanlığın, bu hizmeti yürüttüğü sırada verdiği zararın tazmini istemiyle açılan davada, kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya kimi nedenlerle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının saptanmasının gerekeceği kuşkusuzdur. Bu hususların saptanması ise idare hukuku ilkelerine göre yapılabileceğinden tam yargı davasının görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevlidir. T.C. Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü Esas: 2009/258 Karar: 2010/57 Karar Tarihi: 01.03.2010 Özet: Olayda hemzemin geçitte trenin motosiklete çarpması sonucunda doğan zararın TCDD İşletmesi’nce tazminine yönelik olarak açılan davanın, idarenin hizmet kusuru esasına göre görüm ve çözümünde idari yargı yeri görevli olduğundan, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile TCDD İşletmesi vekilinin görev itirazının reddine ilişkin asliye hukuk mahkemesi kararının kaldırılması gerekmiştir. UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ (2709 S. K. m. 125) (2577 S. K. m. 2) (2247 S. K. m. 10, 12, 13, 27) (2918 S. K. m. 2, 3, 85, 90, 106) (233 S. KHK. m. 3, 4) T.C. Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü Esas: 2010/56 Karar: 2010/157 Karar Tarihi: 05.07.2010 Özet: Davacı, Telekom Müdürlüğünde iş mevzuatına tabi kapsam dışı personel olarak çalışmakta iken kurumun özelleştirilmesi nedeniyle il sağlık müdürlüğü emrine memur olarak atanan davacının, davalı tarafından maaş nakil ilmühaberinin 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine uygun düzenlenmemesi sonucunda hak kaybına uğradığını ileri sürerek maaş nakil ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi ve maddi zararının faizi ile birlikte tazmin edilmesine karar verilmesi istemiyle açtığı davanın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır. T.C. Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümü Esas: 2010/3 Karar: 2010/3 Karar Tarihi: 01.02.2010 Özet: 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’ nda yapılan değişiklikle, sivil kişilerin barış zamanında, Askeri Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerinde yazılı suçları işlemeleri halinde adli yargı yerinde yargılanacakları kuşkusuzdur. Davanın adli yargı yerinde görülmesi ve Sulh Ceza Mahkemesi'nin görevsizlik kararının kaldırılması gerekir. (1632 S. K. m. 63, 64) (353 S. K. m. 9, 11, 13) (2247 S. K. m. 14) T.C. Uyuşmazlık Mahkemesi T.C. Uyuşmazlık Mahkemesi Ceza Bölümü Esas: 2010/32 Karar: 2010/32 Karar Tarihi: 07.06.2010 Hukuk Bölümü Esas: 2010/102 Karar: 2010/135 Karar Tarihi: 07.06.2010 Özet: Jandarma personelinin ancak askeri hizmete ilişkin eylemlerinden dolayı askeri yargıya tabi bulundukları kuşkusuzdur. Özet: Uyuşmazlıkta, öngörülen idari para cezasının, 5326 sayılı Kanun’un 16. maddesinde belirtilen idari yaptırım türlerinden biri olduğu, 3213 sayılı Maden Kanunu’nda idari para cezasına itiraz konusunda görevli mahkemenin gösterilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda, Kabahatler Kanunu’nun ilgili maddesinde belirtildiği üzere, idari yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümlerinin, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde uygulanacağı nedeniyle, görevli mahkemenin belirlenmesinde 5326 sayılı Yasa hükümleri dikkate alınacağından, idari para cezasına karşı açılan davanın görüm ve çözümünde, adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır. Sulh Ceza Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekir. Asker kişi sanıkların mülki görevleri sırasında işledikleri ileri sürülen suç nedeniyle haklarında açılan kamu davasının adli yargı yerinde görülmesi ve asliye ceza mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması gerekir. (5237 S. K. m. 294) (1632 S. K. m. 140) (353 S. K. m. 9) (2803 S. K. m. 7, 15) (2247 S. K. m. 1, 14, 27) (Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliği m. 45, 186) T.C. Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü Esas: 2009/237 Karar: 2010/55 Karar Tarihi: 01.03.2010 Özet: İdarece kamu gücüne dayanılarak ve tek yanlı irade ile kurulan geçici teminat mektubunun gelir kaydedilmesi işlemi sonucunda uğranıldığı ileri sürülen zararın tahsili isteminden doğan uyuşmazlığın görüm ve çözümünde, dava konusunun bir idari işleme dayanması nedeniyle idari yargı yerinin görevli olduğunun kabulü gerekir. (4734 S. K. m. 11, 17) (2886 S. K. m. 1) (2247 S. K. m. 10, 13) (2577 S. K. m. 2) T.C. Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü Esas: 2009/199 Karar: 2010/12 Karar Tarihi: 01.02.2010 Özet: 3194 sayılı İmar Kanunu'nun 42. maddesi uyarınca verilen para cezasına karşı açılacak davanın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır. (2709 S. K. m. 125, 155) (3194 S. K. m. 32, 42) (5403 S. K. m. 22) (5271 S. K. m. 3, 4, 5) (2247 S. K. m. 14, 15, 27) (5326 S. K. m. 3, 27) (ANY. MAH. 15.05.1997 T. 1996/72 E. 1997/51 K.) (UYM. MAH. 11.7.1988 T. 1988/1 E. 1988/1 K.) (3213 S. K. m. 12, 18) (5326 S. K. m. 3, 16, 27) (5302 S. K. m. 26, 55, 56, 59) (2247 S. K. m. 14, 27) (Maden Kanununun I (A) Grubu Madenleri ile İlgili Uygulama Yönetmeliği m. 18)
Benzer belgeler
Adalet ve - Bağımsız Savunma
amacı hüküm fıkrasına ulaşmaktır. Diğer
bir anlatımla uzun ve bir dizi merasime
havi işlemler sonucunda bir yargıya
varılmaktadır. Türkiye Barolar Birliğinin ilk
başkanı ve ceza hukuku profesörü ol...
Çe tin Tu ran - Bağımsız Savunma
bir anlatımla uzun ve bir dizi merasime
havi işlemler sonucunda bir yargıya
varılmaktadır. Türkiye Barolar Birliğinin ilk
başkanı ve ceza hukuku profesörü olan Av.
Faruk EREM Hocamızın ifadesiyle k...