Adalet ve - Bağımsız Savunma
Transkript
Adalet ve - Bağımsız Savunma
Adalet ve Özgürlük İçin! Çetin TURAN Avukat, İzmir Barosu “Adalet duygusunun zedelendiği ülkelerde insanların toplumu bir arada tutan değerlerden uzaklaşması ve hukuk ortamının bir karabasana dönüşmesi kaçınılmazdır. Ülkemiz hukuka aykırılıklar denizinde dümensiz gemiye dönmüştür.” Socrates’i zehiri içerken gösteren bir gravür... Baroların genel kurulları toplanıyor. Ekim ayı, tüm barolar için seçim ayıdır. İzmir Barosu da seçime hazırlanıyor. Bağımsız savunma olanaklarının yitirildiği, yargı bağımsızlığının yok edildiği bu günlerde, baroların hukukun üstünlüğü için vereceği mücadele büyük önem kazanmıştır. İzmir Barosu yönetim kurulları, zaman zaman çizgi dışına düşse de, ülke ve meslek sorunları arasındaki diyalektik bağlantının bilincinde olarak bu güne kadar görevlerini sürdürmüşlerdir. Yönetim kurulu üyeleri için baro çalışmalarını her şeyin önüne almak temel ilkedir. ‘Önce baro, sonra büro’ anlamına gelen ‘baroculuk’, özellikle yönetim kurulu üyelerinin titizlikle uyması gereken bir kavramdır. Baro’yu hiçbir kişinin, grubun ya da siyasi partinin kuyruğuna takmamak; baronun bağımsızlığını savunmak; kişisel çıkarları için kullanmamak; ‘önce baro’ anlayışının gerekleridir. Baro yönetim kurulları, tüm avukatlara, bir meslek örgütü olmanın bilinci ile, ayrım gözetmeden yaklaşmak; tüm avukatların görüşlerine, katılmasa da saygı duymak; onların düşünceleri nedeniyle dışlanmalarına meydan vermemekle yükümlüdür. Baro komisyonları, vazgeçilmez yapılardır. Komisyon çalışması baro içinde bir üretim sürecidir. Komisyonlarla ilişkilerin düzeyi, yönetim kurulunun başarısını belirleyen en önemli kriterdir. Çalışma sürecinde korunması gereken karşılıklı güven, sevgi ve saygıdır. Baro yönetim kurulu ile komisyon ilişkisi ‘amir-memur’ ilişkisi olmadığı gibi, komisyonlar da baro yönetim kurullarının üzerinde, onlardan bağımsız çalışma grupları olarak düşünülemezler. Sonuçta sorumluluğu üstlenecek ve hesap verecek olan taraf baro yönetim kuruludur. Komisyonlarını verimli çalıştıramayan baro yönetimlerinin başarılı olması mümkün değildir. Katılımcılık, ancak tüm avukatlara açık komisyonlar sayesinde geliştirilebilir. ••• Çok üyeli barolarda gruplaşmaların olması doğaldır. Gruplar, kendilerince uygun gördükleri yöntemlerle adaylarını belirlemektedir. Seçimi kazanan yönetim kurulu üyeleri grup aidiyetlerini sağlıklı bir dengeye oturtamazlarsa, baroda sorun var demektir. Geçmiş dönemlerde bu ilişkileri karıştırmanın sıkıntıları yaşandı. Örneğin, Baro/Grup/ Devamı 2.sayfada... Adalet ve YIL: 2 SAYI: 6 EKİM 2012 İmtiyaz Sahibi: Toplum İçin Hukuk Derneği adına Av. Azra SİRAY Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Av.Tamer DOĞAN Yayın Kurulu: Av. Ahmet Hamdi YILDIRIM Av. Azra SİRAY Av. Çağatay YILMAZ Av. Çetin TURAN Av. Hüseyin ÖZGÜR Av. Kemal YAZGAN Av. Mert SARAÇOĞLU Av. Tamer DOĞAN Av. Uluğ İlve YÜCESOY Yönetim Yeri: Milli Kütüphane Cad. No: 19/216 Konak-İZMİR • Tel: 0232 445 96 39 [email protected] e-posta: Tasarım/Uygulama: Rifat Güler / Tel.: 0232 421 08 96 Baskı ve cilt: Lamineks Matbaacılık Dijital Baskı İşl. San. Tic. Ltd. Şti. 5627 Sokak No:37 Çamdibi/İzmir Tel: 0232 433 33 55 Faks: 0232 457 30 33 www.lamineks.com.tr Basım Tarihi: 7 Ekim 2012 BU SAYIDA 1 Baro/Metre Adalet ve Özgürlük İçin! Çetin Turan 4 Dil Sürçmesi, 12 Eylül Referandumu ve HSYK Ahmet Dokucu 5 Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuruya İlişkin Bir Değerlendirme Bahattin Özcan Acar 7 Sosyal Güvenlik Destek Primi Avukatlar İçin Ne Anlama Geliyor? Azra Siray 8 Yasa Yapma Süreci Baki Okan 13 Avukat Mutsuzluğu Tamer Doğan 16 Şam Hurması mı, Türk Lokumu mu? Mert Saraçoğlu 18 İş Sahibinin Avukatlık Sözleşmesinden Cayması Cafer Özkan 20 Baro Yöneticileri Avukatları Değil, Süreçleri Yönetir Avukat Bahattin Özcan Acar ile Söyleşi 24 Seçim Barajı ve Getirdikleri Sabri Kurt 26 Ulemaya Sormak!.. Çetin Turan 30 Ülkemizde İşe İade Var mı? Erdinç Tekeli 35 Yargı Kararları 38 Cevval Kaplumbağa Diyor ki… Behçet Akal 39 Gizli Tanık Mert Saracoğlu 40 İzmir Barosu’nda Seçim Zamanı 2 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Baş tarafı 1.sayfada... Komisyon, birbirlerine indirgenemeyecek üç farklı oluşumdur. Yönetim sürecinde ise ‘grupçu’ anlayışın terk edilmesi zorunludur. Grubun kendisini ‘baro’ yerine koyması ve baro yönetim kurulu üzerinde egemen olmaya çalışması da yönetim kurullarının işleyişini bozan önemli yanlışlardan biridir. Aynı şeyler komisyonlar için de geçerlidir. Yine İzmir Baro’sunun geçmişinde, Baro Yönetim Kurulları ile kimi komisyonlar (‘çevreci avukatlar’, ‘insan hakları merkezi’, ‘İÖG’ vs) arasında sorunlar yaşandığı biliniyor. Bir komisyonun baro yönetim kurulunu disipline etmeye ve belli bir düşünce/ davranış biçimini seçmeye zorlaması doğru ve –bu sözcük aşınmış olsa da-demokratik değildir. Komisyonların yönetim kurulu tarafından bir ‘sorun’ olarak algılanması da baro kültürü ile bağdaşmaz. Yönetim kurulu tarafından komisyonlara yönelik suçlayıcı yayın yapmak, komisyonu işlevsiz kılmak, feshetmek vs de onaylanması imkansız yönetsel yanlışlardır. Sonuçta baroyu kamuoyu önünde tartışılabilir duruma sürükleyen, baroların güvenilirliğini zedeleyen ve asıl uğraş alanlarından uzaklaşılmasına, gerilim ve kutuplaşmalara yol açan bu eğilimlerin ne barolara, ne avukatlara ne de grup dürtüsü ile hareket edenlere yararı olmuştur. Önemli olan çalışmaya gönüllü avukatların varlığıdır; bu varsa, sorun yoktur. İlişki kopukluğundan birinci derecede yönetim sorumludur. Aksi halde avukatların katılımının düşüklüğünden yakınmanın hiçbir anlamı olmayacaktır. Yönetim kurullarının üye bileşimi olarak keskin düşünce ayrılıkları taşımaları, ülke ve meslek sorunlarına bakış açılarındaki zıtlıkların varlığı da yönetimi hantallaştıran, tepkisizleştiren ya da sudan tepkilerle günü geçiştiren bir çalışma anlayışına sürükleyebilir. Grup listelerinin bu nedenle ‘uzlaşmaz’ farklılıkların bilincinde olarak hazırlanması gerekir. Yeni yönetim kurulunun bu deneyimlerden gerekli dersleri çıkaracağını düşünüyoruz. ••• Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da yönetim kurulu üyelerinin, her birinin, komisyon üyelerine göre çok daha fazla emek ve zamanlarını baroya ayırma zorunluluklarıdır. Seçilenler, özellikle yönetim kurulu üyeleri, eğer ilk defa seçiliyorlarsa, sürpriz olmamalı, beklemedikleri ölçüde bir iş yoğunluğu ile karşılaşacaklardır. Diğer meslek ve ülke sorunları bir yana salt 6.500 avukatın rutin işlemlerinin yürütülmesi bile son derece zorlaşmıştır. Bu tür görevlerin, hiçbir getirisinin olmadığını da biliyoruz. Özellikle yönetim kurulu üyeleri, nedeniyle kendi bürolarındaki işleri yürütmekte bile sıkıntıya düşerler. Önceki başkanlardan Sabri Kurt’un, (1990-1992) Baro görevlerinin yoğunluğu nedeniyle, başkanlığı süresince yeni iş ve dava almayacağına ilişkin bir duyuruyu bürosunun kapısına asması, fiili durumun çarpıcı bir özetidir; sıra dışıdır ve unutulmaması gerekir. Gerek başkanlık gerekse yönetim kurulu üyelikleri çok yoğun emek, zaman, yetkinlik ve feragat gerektiren görevlerdir. Bu zor görevlere talip olanlara şimdiden başarılar diliyoruz. ••• Mesleğin sorunlarına bu derginin önceki sayılarında ve bu sayısında değiniliyor. Yıllardır bunları dile getirmekten neredeyse bunalıma gireceğiz. Hiç biri çözülmediği gibi, mesleği yürütmenin koşulları giderek ağır- laştı. Seçime hazırlanan tüm gruplar da bu konudaki görüş ve önerilerini paylaşmış durumdalar. Bu nedenle ve bu yazının kapasitesini de aşacağı için, yönetim kurullarının Avukatlık Kanunu’nun 95/21. Maddesinden kaynaklanan görevlerine deyetiniyorum. ğinmekle Çünkü bu görev karşısındaki tavırları barolar için mihenk taşı niteliğindedir. ••• Avukatlık Kanununun 95. Maddesinin 21. Fıkrası, yönetim kurullarına “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak” görevini vermiştir. Son derece önemli, kapsamlı ve zorlu bir görevdir. Bu madde ile belirlenen görevin içini doldurmak yönetim kurulunun ülkeye ve mesleğe bakış açısıyla yakından ilgilidir. Barolar bu görevlerini yerine getirirken, özellikle siyasal iktidarlardan bağımsız hareket etmek zorundadırlar. Tekrara gerek var mı bilmiyorum, ama hukukun üstünlüğü ve insan hakları için mücadele, tarih boyunca hep siyasal iktidarlara karşı yürütülmüştür. Kaynağını Avukatlık Kanunu’nun 95. Maddesinden alan bu görev bu gün, hiçbir zaman olmadığı kadar önem kazanmıştır; üzerinde biraz durmamız gerekiyor. ••• Önce ‘Hukukun Üstünlüğü’ne bakalım. Ülkemizde bu kavram artık unutulmuştur; yoktur; yeniden yaratılması, baroların önünde yaşamsal bir görev olarak durmaktadır. Hukuk devleti kavramının ‘ulusal’, ‘demokratik’, ‘laik’, ‘sosyal’, gibi anayasa ile belirlenen nitelikleri hiçbir zaman tam olarak işletilmedi; ama şimdi hepsi tehlikede. ‘Ulusal’ olan ne varsa karalandı ve terk edildi. Ulusal politikalar, uluslararası or- Özgürlük için... tamda ‘eşitlik’, ülke içinde ‘eşitlik ve özgürlük’ içerir. Ama ikisi de yitirilmiştir. Yıllar boyu, “…ulus devlet öldü!...”, “… küreselleşen dünyada artık hiçbir ülke bağımsız değil, hepsi birbirine bağımlı!...” yalanına sığınılarak, ülke bağımsızlığı hiçe sayıldı. Ülkemiz, ABD güdümlü ‘BOP’ ile kıskıvrak bağlanmıştır ve tüm komşuları ile köprüleri atmıştır. Türkiye Uluslararası ortamda bağımsız davranma gücünü giderek yitirmiş, ipleri ABD’nin elinde olan bir savaşa doğru sürüklenmektedir. “Yurtta ve Dünyada Barış” ilkesi terk edilmiştir. Ülke içinde ise yurttaşlar bir korku imparatorluğunda gözaltına alınmış durumdadır. Eşitlik ve özgürlükten söz etmek mümkün değildir. Yargı bağımsız değildir; yurttaşlar için sığınılacak son kapı olma özelliğini özellikle yaratılan ucu açık yargılama süreçlerinde ve son ‘Balyoz’ kararları ile siyasallaşarak, yitirmiştir. Adalet duygusu, kamu vicdanının en hassas denge taşıdır. Bu dengeyi korumak; yargının en önemli görevidir. Adalet duygusunun zedelendiği ülkelerde insanların toplumu bir arada tutan değerlerden uzaklaşması ve hukuk ortamının bir karabasana dönüşmesi kaçınılmazdır. Ülkemiz hukuka aykırılıklar denizinde dümensiz gemiye dönmüştür. Baroların bu gidişe karşı çıkmaları, dışarıya karşı bağımsızlığı ülke içinde eşitliği ve özgürlüğü savunmaları, siyaset değil, onların 95. Madde kapsamında görevleridir. ••• Siyasal iktidar, gitgide totaliter bir yapıya bürünmüştür. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin tümü, eğer iktidar karşıtı ise, şiddetle bastırılmaktadır. Sendikalar, meslek örgütleri; ‘emek’, susturulmuştur. Basın işlevini yitirmiş, karşı devrimin yollarını açmaktadır. Gerçek anlamda bir demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Hukukçular, demokrasinin salt bir seçim mekanizmasından ibaret olmadığını, hak ve özgürlüklerin; varlığı, korunması ve kullanılması ile ilgili olduğunu bilir. Demokrasinin geçerli olduğu bir ülkede özgürlükler kısıtlanamaz, iktidar despotlaşamaz. O halde gerçek demokrasiyi savunmak da siyaset değil, baroların 95. Madde kapsamına giren görevlerindendir. ••• Devletin dini esaslara dayandırılamayacağını öngören Anayasa hükmüne rağmen, bugün laiklik ilkesi ayaklar altındadır. Örneklemeye gerek yok, yöneliş son derece açık. Devletin ‘sosyal’ niteliği ise zaten pek belli olmuyordu, şimdi hiç yok. Artık her koyun kendi bacağından asılıyor; sosyal politikalar terk edilmiş, oy pazarında yoksul halka –açlığını bastırsın diye- gıda maddeleri dağıtılıyor. (Sadaka kültürü yaygınlaşıyor; asgari “sadaka-i fıtır” miktarı (sadaka taban fiyatı!..), Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından bu yıl için 18,5 lira olarak belirlenmişti. Ne var ki, İTO tarafından açıklanan “2012 Temmuz Ayı İstanbul Ücretliler Geçinme Endeksi”ne göre, Haziran’da 18 lira 75 kuruş olan “fitre”, Temmuz’da yüzde 13.33 artışla 21 lira 25 kuruşa çıkmış, yani ‘sadaka taban fiyatı’ yükselmiş, zam rekoru kırmış, buraya kadar geldik.) ••• Ülkemizin insan hakları sicilinin ne durumda olduğunu da biliyoruz. Saydıklarımızın tamamı birlikte ve her biri tek tek, hukuk devleti olmanın zorunlu bileşenleridir. Bu bileşenlerin savunulması hukukun üstünlüğünün savunulmasıdır ve barolar yasal olarak sadece bu değerleri savunmak değil aynı zamanda ‘korumak’ ve ‘işlerlik kazandırmak’la da görevlidir. ••• Baskı ve sömürünün her türlüsünün başını alıp gittiği ülkemizde, emperyalizme, onun dayattığı neo-liberalizme, köktendinciliğe, mikro milliyetçiliğe, ırkçılığa, faşizme, terörizme karşı çıkmadan, bu odakları geriletmeden, demokrasinin çağdaş ölçütlerine ulaşabilmek mümkün değildir. ••• Hukukun üstünlüğü için mücadele, ister istemez baroları, emekten yana bir toplumsal düzeni savunmaya doğru götürecektir. Çünkü emekten yana bir toplumsal düzen ‘eşitlik’ ve ‘özgürlük’ ayakları üzerinde yükselir. Eşitlik ve özgürlük yoksa adalet de yoktur. Bu iki ilke aynı zamanda ‘hukuk devleti’ olmanın vazgeçilmez elemanlarıdır. Eşitliğin olmadığı yerde ‘özgürlük’ egemenler için çalışır, onlar tarafından kullanılır/tüketilir. Toplumun güçsüz, emeği ile geçinen geniş yığınları için ise adaletsizlikten başka bir sonuç vermez. Emperyalizm, dünyayı yeniden (ve üçüncü kez) paylaşıp sömürgeleştirirken, toplumcu, demokratik, sosyal bir ekonomik modeli değil, emek karşıtı, ‘rekabete dayalı serbest piyasa ekonomisini’ alternatifi olmayan tek model olarak sunmaktadır. Bu politikaların ideolojik dayanağı ‘neo-liberalizm’dir. Siyasal liberalizm ile ‘özgürlükler’ öne çıkarılır, ‘ekonomik liberalizm’ ile topluma ‘eşitlik’ kavramına yabancı, her koyunun kendi bacağından asıldığı, ‘serbest piyasa ekonomisi’ ile yerliyabancı tekellerin egemenliği dayatılır. Eşitlik ve özgürlük ise ‘emeğin’ talebi ve hasretidir. Ancak emekten yana bir toplumsal düzende, ‘hukukun üstünlüğünü’, ‘demokratik, lâik, sosyal, hukuk devletini’ yaşatabilir, uluslararası ortamda eşitliği, barışı, işbirliğini öne çıkarabilirsiniz. Ancak emekten yana bir düzende ekonomik/sosyal haklardan koparmadan ‘insan haklarını’ savunabilirsiniz. ••• ABD ve AB’nin, Türkiye’de ‘eşitlik’ kavramı ışığında ve barışçı yöntemlerle çözülebilecek kimi ‘etnik’ sorunları (bu alanda gerçekten var olan haksızlıkları), ‘azınlık hakları’ kategorisine yada ‘mikro-milliyetçilik’ çıkmazına taşıyıp kışkırtma aracı olarak kullandığı da biliniyor. Ortadoğu’da İslam coğrafyasını kan gölüne çevirenlerin insanî değerlerden söz etmeleri ciddiye alınamaz. Barolar, öncelikle hukukçuların örgütü olarak, neo-liberal politikalara, bu politikaların ülkemiz ekonomisinde, sosyal yapısında, siyasetinde ve hukukunda yarattığı olumsuzluklara karşı çıkamayacaklarsa, neyin kavgasını vereceklerdir? ••• Barolar, ülkenin korunması gereken ulusal değerlerinden de kopamazlar. Bu nokta son derece önemlidir. Kendi ülkesinin değerleri üzerinde kök salmayan hiçbir hareket, yığınsal özellikler kazanamaz. Faşist hareketler dünyanın her tarafında ulusal değerleri, istismar ederek; yanlış tanımlayarak; kitle tabanı edinme ya da anti-faşist güç bileşenlerini bölme yolunda kullanmışlardır. Barolar bu değerleri savunmanın ‘ulusal’ bir tavır olduğunu, neo liberal fesadın iddia ettiği gibi ‘faşistlik’ vs. olmadığını bilmek durumundadır. 1919-1923 ve devamında gerçekleştirilenlerin tümü, önceki siyasal-sosyal yapıya göre (hatta pek çoğu bu güne göre), son derece ilerici dönüşümlerdir. Ulusal kurtuluş savaşı, devrimler, aydınlanma, cumhuriyet rejimi, laiklik vs.. bunların tümü tarihe geçmiş, topluma ileriye doğru ivme kazandırmış, benimsenmiş, ulusal değerlere dönüşmüştür. Bu değerler, şimdi gerici siyasal yapılanma, odak ve cemaat- ler tarafından yok edilmeye çalışılsa da, sanıldığının aksine, sahipsiz değildir. Bu ilkelerin söküp atılacağını düşünenler de hüsrana uğrayacaklardır. ••• Hiç unutmayacağımız, ihmal edemeyeceğimiz bir başka nokta da birleştirici olmaktır. Yarsav’ın açıklamasına göre yeni HSYK 7.000 hâkim ve savcının yerlerini değiştirmiştir. Başbakan ‘benim bakanım, benim valim, benim milletvekilim’ üslubunu, ‘benim yargım’ noktasına da taşımıştır; “yargıya gerekeni söylemekte”dir; devir ‘kanun benim’ devridir. Yargı çökmüştür, sadece ‘savunma mesleği’ ve onun örgütleri; ‘barolar’ ayakta… İşimiz çok ağır. Hukukun üstünlüğü mücadelesinde, yargı bağımsızlığını, yargıç güvencesini savunmak da barolara düşüyor. Bu nedenle barolar arası diyalogu, iş ve güç birliğini, hareketliliklere katılımı üst düzeye taşımamız zorunludur. Barolar ve TBB seslerini birlikte yükseltmek zorundadır. Yani, barolar ve avukatlar arasındaki birliği bozucu, itici, küçümseyici tavırların, söylem ve ‘kavramların’ zamanı değildir; en geniş birliğin sağlanması gerekir. Bu birliğin ifadesini bulmadığı, cılız eylemlerin yararı yoktur. 60.000 avukatın olduğu bir ülkede, Özel Yetkili Mahkemelerin Kaldırılması için, İzmir’de ve ‘ülke düzeyinde’ avukatlarla yapılan mitinge katılım oranının düşüklüğü, eksik ve yanlışlar, bu açıdan değerlendirilmelidir. ••• Umarım tekrar görüşürüz. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 3 Dil Sürçmesi, 12 Eylül Referandumu ve HSYK Ahmet DOKUCU Avukat, İzmir Barosu 12 Eylül öncesinde Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, CHP Adana İl Başkanı Avukat Ahmet Albay ile CHP Kayseri İl Başkanı Avukat Mustafa Kulkuloğlu'nun öldürülmesinden müebbet hapis cezasına çarptırılan ve 3'üncü Yargı Paketi kapsamında serbest bırakılan Muhsin Kehya, "Ben kullanılmadım, herhangi bir pişmanlık falan da duymuyorum. Ben sadece bu süreç içerisinde özellikle 12 Eylül referandum sürecinde ’evet’ oyu veren herkese buradan teşekkürlerimi iletiyorum” demişti. Geçen günlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması için yargıya talimat verdiklerini beyan etmiş, HSYK Başkanı ise bunu bir dil sürçmesi olarak nitelemişti. Bu gelişmelerin kaynağı 12 Eylül Referandumunda ‘evet’ oylarının ‘hayır’ oylarından fazla çıkmasıdır. Sorun hukukçu etiği, hukukçu namusu, hukukçu vicdanı ile yakından ilgilidir. Bu nedenle 12 Eylül referandumunda özellikle ‘evet’ oyu veren hukukçuların ve aynı doğrultuda açıklama yapan baroların sorgulanması gerekir. 12 Eylül Referandumu öncesi Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun mevcut yapısından şikayet eden yargıçlar, avukatlar, barolar; referanduma destek veren tüm hukukçular, HSYK’nın yeni yapılanmasının yaratacağı sorunları görememiş ya da görmek istememişlerdir. Referandumdan sonra yapılan HSYK seçimlerinde beklentilerin aksine yerel mahkemelerde görev yapan yargıçlar yerine Adalet Bakanlığının işaret ettiği yargıçlar aday olmuştur. Bu durumu sorgulamayan değerli yargıçlarımızın 4 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 oyları ile HSYK’nın mevcut yeni yapısı “zuhur” etmiştir. Yüksek Mahkeme üyelerinin seçiminden sonra ve son 2012 kararnamesi ile yargıda gerçekleştirilen tayin/terfilerle, yapılanma tamamlanmıştır. Bugün ortaya çıkan sonuçlar- dan referandum sonrası çalışmalara katılan ve HSYK’ya yoğun destek veren bir kısım yargıçlar dahi rahatsızdır, korku ve tedirginlik içindedir. “Yetmez ama evet” diye diye sandığa gidip güle oynaya “Evet” “Yetmez ama evet” diye diye sandığa gidip güle oynaya “Evet” oyu veren, ama daha sonra Anayasa değişikliklerinin ülkeyi felakete sürüklediğini gördüğü halde halâ bir özeleştiri yapmayan hukukçular var. Özeleştiri, küçük düşürmez; aydın namusu ve sorumluluğunun gereğidir. oyu veren, ama daha sonra Anayasa değişikliklerinin ülkeyi felakete sürüklediğini gördüğü halde halâ bir özeleştiri yapmayan hukukçular var. Özeleştiri, küçük düşürmez; aydın namusu ve sorumluluğunun gereğidir. Danıştay Başkanı “artık yürütmenin durdurulması kararı vermeyeceğiz, şimdiye kadar verdik de ne oldu?” diyor, hava yollarında çalışanlara grev yasağı getiriliyor, eğitim sistemi tahrip ediliyor… Mardin’de 13 yaşında 26 kişiye satılan N.Ç.’nin erkeklerle rızasıyla beraber olduğuna yönelik toplum vicdanını sızlatan kararlar yeni yargılama düzeninin ürünüdür. Bu tür kararların atamalar sonrası oluşan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Özel Yetkili Mahkemeler, Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından oluşturulduğunu, verildiğini, onandığını, engellenmediğini görmezlikten gelemeyiz. Hukuk ve yargı alanında gözlenen tüm olumsuz düzenleme ve kararların ardında 12 Eylül referandum sonuçlarının belirleyiciliğini görmemek mümkün değildir. 12 Eylül referandumu sonrasında yargı bağımsızlığı ortadan kalkmıştır. Yargıya olan inanç ortadan kalkmıştır. Bunda en büyük pay, referanduma “yetmez ama evet” diyen yargıçların, avukatların, öğretim üyelerinin ve barolarındır. Ne yazık ki topluma yanlış yol göstermişlerdir. Onların katkısı ile bugün yargı, iktidarın emrine girmiştir. Başbakan’ın dili onlar sayesinde sürçmektedir!... Üzerinden yıllar geçse de referandumda verilen oyun rengi, tüm hukukçular için turnusol kağıdı işlevi görecektir. Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuruya İlişkin Bir Değerlendirme Bahattin Özcan ACAR Avukat, İzmir Barosu Bireysel başvuru yolu, 12.09.2010 tarihinde yapılan referandum konusu olan, 07.05.2010 tarih 5982 sayılı Kanunun 18. maddesiyle, Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkilerini düzenleyen, Anayasanın 148. maddesine eklenen düzenlemeyle hukukumuza girmiş, yüksek mahkemenin görev ve yetkileri kapsamına dahil edilmiştir. Bireysel başvuruda, kanun yolu incelemesi veya bu anlama gelebilecek inceleme yapılamaması, yüksek mahkemelerin “son yargı yeri” olmasının zorunlu sonucudur. Yukarıda belirtildiği gibi, kanun yolu incelemesi yapılamamasının anlamı, bireysel başvuru yoluyla, yüksek mahkeme kararının, ispata, hukuki nitelendirmeye, tespit hükmüne ve hüküm fıkrasına etkide bulunu- lamamasıdır, bozulamamasıdır, yargı otoritesinin, uygulanmasının engellenememesidir. C) Anayasanın 148. maddesinin V. fıkrasında, “Bireysel başvuruya ilişkin usul ve esasların kanunla düzenleneceği” hükmü yer almıştır. Bu nedenle 23.09.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6216 sayılı Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Bireysel başvuru yolu ile, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvuruların çokluğuna karşı bir çözüm aranmasının da amaçlandığı ileri sürülmektedir. Buna AİHM’ye başvuru yoluna bir tür baraj getirilmesi de diyebiliriz. A) Anayasada 148. maddenin III fıkrasıyla, bireysel başvuru konusu üç koşulla sınırlandırılmıştır. 1- Başvuru konusunun Anayasada güvence altına alınmış “temel hak ve özgürlükler”e ilişkin olması; 2- Bu hak ve özgürlüklerin AİHS ve eki Protokollere konu olan hak ve özgürlükler kapsamında bulunması; 3- Önemli bir koşul da, “Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması”dır. B) 148/IV maddesiyle, bireysel başvuruya “inceleme sınırı” getirilmiştir. Bu sınır, “bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacağı” hükmüdür. Usul hukukunun ortak/genel ilkesine göre, uyuşmazlık konusu eylemin, olgunun belirlenmesi (ispatı)/ sübutu ve hukuken nitelendirilmesi, kanun yolu (temyiz ve itiraz) konusudur. Haşim Kılıç; Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi 1972 mezunu. Sayıştay üyesi iken 1990 yılında, Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından Anayasa Mahkemesi Üyeliği'ne atandı. 2007’de Anayasa Mahkemesi Başkanlığına seçildi. Hukukçu değil; kısa süre önce, Anayasa Mahkemesi’nin “milletin iradesini temsil edenlere çelme takma yeri olmadığı” şeklindeki açıklaması, ‘Hukuk Düzlemi’nde tartışılmıştı. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 5 kabul edilmiştir. Kanunun 45-51 maddelerinde, konuya ilişkin düzenleme yapılmış ise de bu düzenlemenin Anayasanın yukarıda özetlenen 148/IV. fıkrasına aykırılık olup olmadığı ile birkaç basit öneri bu yazının tartışma konusudur. I- Bireysel başvuru, “yeni bir kanun yolu “ değildir. Anayasanın 148. maddesinin IV. fıkrasında “bireysel başvuru”nun bir kanun yolu olmadığı, hak ihlali halinde Anayasa Mahkemesine bir üst derece mahkemesi olarak kesinleşmiş yargı kararının denetlenmesi için yetki verilmediği açıkça belirtilmektedir. Bireysel başvuru incelemesi sonucunda, hak ihlali bulunan bir yargı kararının kaldırılması ve yeniden yargılama yapılması yoluna gidilmesi söz konusu değildir. Başka bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi bu açıdan yeni bir üst yargı yeri değildir. Oysa, bireysel başvuru açısından uygulamaya ilişkin usulü düzenleyen 6216 sayılı kanunla Anayasa Mahkemesine Anayasanın vermediği yetki verilmektedir. Kanunun 48/2 maddesindeki düzenlemenin, içeriği, kapsamı, sınırları belirsizdir. 48/2 maddesine göre, “Mahkeme, Anayasanın uygulanması ve yorumlanmasını veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önem taşıyan ve esas hakkında karar verilmesini gerektirmeyen ve başvurucunun önemli bir zarara uğramadığı başvurular reddedilir. 50/2’ye göre, “İhlal bir mahkeme kararından veya idari işlemden kaynaklanmışsa, ihlale konu kararın veya idari işlemin iptaline karar verilir. Kararın iptali kendiliğinden ihlali kaldırmazsa yargılamanın yeniden yapılmasına hükmedilir”. Kanunun 48/2 ile 50/2 maddeleri birlikte değerlendirildiğinde yasanın, Anayasanın 148/IV maddesindeki “bireysel başvuruda kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz” hükmüne aykırılık olduğu anlaşılmaktadır. Uygulamada, Anayasanın 148/IV maddesine aykırılık yaşanmaması, kanunun 45/2 maddesindeki düzenlemeye göre yapılacak uygulamalarda, yüksek mahkemelerin “son yargı yeri” olarak verdikleri 6 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 kararlara karışılmamasına bağlıdır. Kanun yolunda gözetilmesi gereken konular, ilgili usul kanunlarında gösterilmiştir. Kanun yolu incelemesinde, uygulanan hukuk kuralının olaya uygunluğunun denetlenmesi de bulunmaktadır. Kanun yoluna konu olan bir karardaki hukuki nitelendirme ve bunun denetiminde, Anayasa, AİHS ve eki Protokoller de göz önüne alınmaktadır. Bu nedenle kanun, incelemenin kanun yoluna giren konularda yapılamamasına uygun, somut bir ölçüt getirilecek biçimde düzenlenmelidir. II- Kanundaki diğer hükümlerin durumu ve birkaç öneri: a) Düzenleme Alman Anayasa Mahkemesi Kanunu emsal alınarak yapılmıştır. Anayasanın 148/3 ve kanunun 45/2 maddesine göre bireysel başvuru yapılabilmesi için idari ve yargısal başvuru yollarının tüketilmiş olması şarttır. Örnek alınan Federal Alman Anayasa Mahkemesi Kanunu'nun anayasa şikayeti (davası) denilen bireysel başvuru yolu ile ilgili farklı ve önemli bir hükmüne bakmak gerekir. Almanya'da da ihlale karşı, bireysel başvuru için, yargısal yolların tüketilmesi şart ise de; bizdeki düzenlemeden farklı olarak Alman Kanununda “yargısal başvuru yolu tüketilmiş olmadan yapılan başvuru hakkında; başvuru genel yararlar açısından önemli ise veya başvuru sahibinin önce normal yargısal yola başvurması halinde, onun için ağır ve telafisi güç zararların doğması muhtemel ise, Federal Mahkeme derhal karar verebilir” hükmü yer almış bulunmaktadır. Yeni düzenlemede, başvurudan önce tüm idari ve yargısal yolların tüketilmiş olması şartının aranması, isabetli ise de gerektiğinde, Federal Anayasa Mahkemesi Kanunundaki düzenlemede olduğu gibi, benzer koşullarda mahkeme, kanun yollarının tüketilmiş olması şartı aranmadan karar verebilmelidir. b) Başvuruların harca tabi olduğunu düzenleyen 47. madde haksız bir yük getirmektedir. Temel hak ve özgürlüklerden yararlanmayı sağlamak ve ihlalini önlemek, devletin temel görevidir. Alman kanununda bu başvuru yolu harçtan muaftır. Yalnızca, hakkın kötüye kullanıldığının sabit olması durumunda, başvurucuya mahkeme masrafı yüklenebilir. c) Kanunun 48. maddesinde bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları ve incelenmesi düzenlenmiştir. Kabul edilebilirlik incelemesinin “komisyon”larca yapılacağı öngörülmüş olup alınacak kabul edilmezlik kararı kesindir. Her zaman hata olabileceğinden bu karara karşı itiraz hakkı olmalıdır. d) Komisyonun oluşumu ve çalışma tarzı kanun metninde yer almamıştır. Kesin kararlar verecek komisyonların oluşumu ve üyelerinin niteliklerinin kanunla belirlenmesi şarttır. III- Yüksek Mahkemeler eşit ve bağımsızdır. Bireysel Başvuru düzenlemeleri Yüksek Mahkemelerin beğımsızlık ve eşitliği bakımından sorunludur. Anayasamızda egemenliğin ulusa ait olduğu, bunun yasama, yürütme ve yargı erklerince kullanılacağı, yargı görev ve yetkisinin ulus adına karar veren bağımsız mahkemelerce yerine getirildiği vurgulandıktan sonra, yargıya ilişkin düzenlemelerin yer aldığı bölümde, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve Uyuşmazlık Mahkemesi “Yüksek Mahkemeler” başlığı altında yer almıştır. Yüksek Mahkemelerin görev alanlarına ilişkin yargı yolları arasında derece farkı yoktur. Her yargı yolu diğerinden ayrı ve bağımsızdır. Bu durum, yüksek mahkemeler arasında hiyerarşi olmadığının, işlev ve konumlarındaki eşitliğin sonucudur. Yargı yolu görev alanlarıyla sınırlı olan yüksek mahkemelerin, görevleri dahilinde “son yargı yeri (mercii)” olduğu belirtilmiştir (Any.154-157). Yüksek Mahkemelerin görev alanlarına ilişkin “son yargı yeri” olarak verdikleri kararlar kesindir. Bu kararlar başka mahkemelerce denetlenemez, bozulamaz; uygulanması herhangi bir merci tarafından engellenemez. Yüksek Mahkemelerin bağımsızlığı ve eşitliği ilkesinin yargı içinde ve dışında etkili hukuki sonuçları vardır. Yüksek mahkemeler birbirlerinin görev alanına giremezler. Bu konu Anayasanın 158. maddesiyle düzenlenmiştir. Yüksek mahkemeler birbirlerinin “son yargı yeri” olarak verdiği kararlar ile bağlı olup, yargı yolu ilk derece mahkemelerinin kararlarına ve uygulamalarına karışamazlar.. Yüksek Mahkemelerin kararlarına karışılamaması, anlaşmazlık konusu eylem ve olguların sübutu ile (tavsifini) hukuki nitelendirmesini de kapsar. Belirtilen anayasal ilkenin yargı dışındaki sonuçlarından birisi, mahkeme kararlarının bağlayıcılığıdır. (Any.138/son) Diğeri ise, yasamanın, yüksek mahkemelerin görev alanlarını, işlevlerini, bu mahkemelerin eşitliğini, bağımsızlığını ve kararlarının etkinliğini (yargı otoritesini), uygulanmasını bozabilecek, zedeleyebilecek yasama işleminde bulunamamasıdır. Yasama organınca yüksek mahkemelerden birisinin görev alanı düzenlenirken veya genişletilirken, Anayasada belirtilen eşitlik ve bağımsızlık bozulamaz, bir yüksek yargı organının yetki alanı genişletilirken, öteki yüksek yargı organlarının yetki ve görevlerine tecavüz edilemez. SONUÇ: Mevcut düzenleme, yüksek mahkemelerin eşitliği ve bağımsızlığına dair anayasal ilkeye aykırı bir nitelik taşımaktadır. Kanunun 48/2 maddesinin kapsam ve sınırlarının belirsizliği Anayasa Mahkemesini, yüksek mahkemeler arasındaki eşitliği ve bağımsızlığı bozacak derecede güçlendirmektedir. Kanunun 50/2 maddesi ise, mahkeme kararının iptali veya yargılamanın yeniden yapılması kararıyla, bireysel başvuruya, Anayasanın 148/IV’maddesi hükmüne aykırı şekilde, yüksek mahkemelerin “son yargı yeri” olarak verdikleri kararlara karşı yeni bir kanun yolu niteliği kazandırmaktadır. Oysa, yasa koyucu, yasama yetkisini, hukuk düzenini bozucu biçimde değil, hukuk devletine ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun biçimde kullanmakla görevlidir. Sosyal Güvenlik Destek Primi AVUKATLAR İÇİN NE ANLAMA GELİYOR? Azra SİRAY Avukat, İzmir Barosu 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na göre 01.10.2008 tarihinden itibaren, “kendi adına ve hesabına bağımsız çalışan” avukatlar 4/1-b bendi kapsamında sigortalı sayılmaktalar ve yaşlılık aylığı almaya hak kazandıklarında Sosyal Güvenlik Kurumundan yazılı istekte bulunmaları halinde kendilerine aylık bağlanmaktadır. Yaşlılık aylığı bağlanan ancak avukatlık mesleğini aynı koşullarda yapmaya devam eden avukatlardan sosyal güvenlik destek primi kesilmektedir. Söz konusu kesintiye ilişkin olarak yapılan düzenlemede bir kısım ayrımlarda bulunulmuştur, buna göre; 01.10.2008 tarihinden sonra serbest avukat olanlar, yaşlılık aylığı bağlandıktan sonra tekrar çalışmaya başlarlarsa yaşlılık aylıkları kesilecektir. (md 30/3a) Aylıklarının kesilmemesi için yazılı istekte bulunanların yaşlılık aylıklarının ödenmesine devam edilecek ancak aylıklarının % 15'i oranında sosyal güvenlik destek primi kesilecektir. (Md 30/3-b) Söz konusu avukatların yaşlılık aylığı almaya hak kazanmaları için 9000 prim ödemeleri ve 31.12.2035 tarihine kadar kadın ise 58 erkek ise 60 yaşına gelmesi gerekmektedir. Bu yaş sınırı 01.01.2048 tarihinden itibaren ise kadın erkek tüm avukatlar için 65 yaştır. Gerçekten de mesleğe yeni başlayan meslektaşlarımız için yaşlılık aylığı oldukça zor bir süreçten sonra mümkün olabilecektir. 2012 yılında sosyal güvenlik destek primi kesilen avukatların genel durumuna gelince; 01.10.2008 tarihinden önce yaşlılık aylığı bağlanmış bulunan avukatlar ile 01.10.2008 tarihinden önce topluluk sigortası kapsamında olup bu tarihten sonra yaşlılık aylığı bağlanan avukatlar ve 01.10.2008 tarihinde sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışmakta olan avukatlar %15 oranında emekli aylıklarından kesilmek suretiyle sosyal güvenlik destek primi ödemekteler. 26.01.2012 tarihinde resmi gazetede yayınlanan 6270 sayılı kanun ile 5510 sayılı kanunun geçici 14. Maddesine ek fıkra eklenerek 2008 yılı Ekim ayı başından önce 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanununa göre emekli olup yine bu tarihten önce serbest avukatlık veya noterlik yapanların aylıklarından da %15 oranında sosyal güvenlik destek primi kesileceği hükme bağlanmıştır. 6270 sayılı yasadan önce Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı 2009/37 sayılı genelge ile; 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanuna göre emekli aylığı almakta iken 2008 yılı Ekim ayı başından önce serbest avukatlık ile noterlik mesleğini yapanlardan sosyal güvenlik destek primi kesilmeyeceğini açıklamıştı. (madde 5.7.2.) Ancak yeni düzenleme ile söz konusu avukatlar da sosyal güvenlik destek priminden sorumlu olacaklardır. 5510 sayılı kanun 30.maddesinde “Sosyal güvenlik destek primine tabi olanların primleri, aylıklarından kesilmek suretiyle tahsil edilir.” hükmünü getirirken aynı kanunun 87. Maddesinin b bendinde sosyal güvenlik destek primine tabi olanların prim ödeme yükümlüsü oldukları belirtilmektedir. Böylece yasal düzenleme gereği sosyal güvenlik destek primi kesilmesi gereken serbest avukatların kesinti için sosyal güvenlik kurumuna bildirimde bulunmaları gerekecektir aksi halde daha sonra borçlu durumuna düşmeleri söz konusu olabilecektir kanısındayım. Sosyal güvenlik destek primi ödenmiş veya bildirilmiş süreler 5510 sayılı Kanuna göre malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları prim ödeme gün sayısına ilave edilmemektedir (30/3-b). Yaşlılık aylığından yapılan destek primi kesintisinin avukatlara hiçbir faydası, dönüşü olmamaktadır. Yaşlılık aylığının çalışma süresi ve ödenen prime göre tespit edilerek ödendiği göz önüne alındığında aylıkta kesintiye gidilmesinin açıklaması yoktur. Çünkü yaşlılık aylığı almakta iken çalışmaya devam eden avukatın söz konusu çalışmasının Sosyal Güvenlik Kurumunu ilgilendiren bir yönü bulunmamaktadır. Avukat yasal düzenlemenin gerektirdiği şartlara uymuş, primlerini ödemiş ve yaşlılık aylığı almaya hak kazanmıştır, çalışmaya devam etmesinin kuruma getirdiği hiçbir yükümlülük yoktur. Sosyal güvenlik destekleme primi ile iş kazası ve meslek hastalığı haklarından avukatların faydalanabilmesinin mümkün olup olmadığı açık değildir. 5510 sayılı yasa Meslek hastalığını, sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal özürlülük halleri olarak tanımlamaktadır. (madde 14) Hangi hallerin meslek hastalığı sayılacağı, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı tarafından çıkarılan yönetmelikte düzenlenmiştir, eki meslek hastalıkları listesinde avukatları doğrudan ilgilendiren hastalık görülmemiştir. Yönetmelikte belirlenmiş hastalıklar dışında herhangi bir hastalığın meslek hastalığı sayılıp sayılmaması hususunda çıkabilecek uyuşmazlıklar, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanacaktır. Avukatlar için iş kazasının tanımının da ne olduğu belli değildir. Bu yönüyle de destekleme priminin faydası yoktur. Diğer taraftan 5510 sayılı kanunun 81. Maddesine göre; kısa vadeli sigorta kolları prim oranı, yapılan işin iş kazası ve meslek hastalığı bakımından gösterdiği tehlikenin ağırlığına göre % 1 ilâ % 6,5 oranları arasında olmak üzere değişmektedir. İş kazası ve meslek hastalığı tanımı belli olmayan avukatlardan %6,5 üst sınırının üzerinde %15 destek primi kesilmesinin yasal düzenlemenin amacı ile bağdaşmadığı açıktır. Burada hedeflenen yaşlılık aylığı alanların çalışmamasını sağlamak ise, yapılması gereken aylıkların açlık sınırının üzerine çıkarılmasıdır. Bu gün avukatların kendilerine ödenen yaşlılık aylığı ile geçinilebilmesi mümkün değildir. Yaşlılık aylıklarının genel olarak bulunduğu düzey söz konusu durumun bahanesi olamayacaktır. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 7 Yasa Yapma Süreci Baki OKAN Avukat, İzmir Barosu Giriş Ülke yönetimini elinde tutanların çabalarıyla son on yıla yayılarak yaşanan siyasal, ekonomik ve toplumsal travmanın değişik bakış açılarından değerlendirmesi yapılabilir. Bu değerlendirmeler sonucunda da olumlu/olumsuz, yeterli/yetersiz vb. değer yargıları ortaya konulabilir. Ancak, bu değer yargılarının objektif bir süzgeçten geçirilmesi olanağı olsa, kuşkusuz yasama alanında uygulamaya konulanlar öncelik taşıyacak ve “olumsuz” nitelemesi bu alanda yapılanlar bakımından ağırlıklı bir çoğunluğun görüşü olacaktır. Gerçekten yasama alanında ortaya konulan performans değerlendirildiğinde geçtiğimiz on yıllık süreçte nicelik olarak tarihsel bir rekor kırıldığı söylenebilir. Ama kırılan bu rekorun pek de övünülecek bir yanı olduğu söylenemez. Zira, yasama işlevinin en azından son on yılına baktığımızda, gerektiği gibi özenli davranılmadığı, süreçlerin iyi yönetilmediği, dağınıklığın ve umursamazlığın egemen olduğu bir zihniyetin yapılan işin önemini kavramaktan uzak olduğu, kısır düşüncelerle yasama meclisinin itibarının sarsılmasına zemin hazırlandığı bir gerçektir. Bütün bu söylem son günlerde sıklıkla karşılaştığımız yasa, tüzük, yönetmeliklerde yapılan ve üstelik bürokrasinin azaltılması gibi iddialı bir gerekçeye dayandırılan değişikliklerden kaynaklanmaktadır. O nedenledir ki, izninizle sözü bu yazı boyunca uzatacağız. Bilinen bir gerçektir ki, demokrasinin bir türlü kurumsallaşmadığı ve yerleşemediği ülkemizde ve benzeri kimi ülkelerde yasa yapımı, hükümet politikalarının uygulama aracı olarak kullanılmaktadır. Ülkemizde mevcut iktidar döneminde yoğun bir yasama faaliyetine tanık olunmaktadır. Bu yoğun süreç içerisinde yasaların taşı8 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Bilindiği gibi, yasaların temel amacı, kamu yararını gözetmek, toplumun gereksinimine yanıt vermek olmalıdır. Ne var ki, günümüzde bu nesnel amacın bir yana bırakıldığı, kişisel ve siyasal amaçlara yönelik yasaların sayısının giderek çoğaldığı gözlenmektedir. Kamu yararı amacıyla çıkarılması gerekirken, aslında başka amaçlarla çıkarılan yasalar hakkında, halka bilgi verme gereği bile duyulmamaktadır. ması gerekli genellik, soyutluk ve nesnellik gibi nitelikleri gözardı edilmekte, kamu yararının gözetildiği yasalar yerine, kişisel ve siyasal amaç taşıyan yasalar meclisten geçirilmekte; içerik olarak da demokratik ve özgürlükçü olmak yerine, yasaklayıcı anlayış öne çıkmaktadır. Kimi hukukçularca 'yasa enflasyonu' olarak tanımlanan bu ortam nedeniyle, özellikle uygulama aşamasında birçok sorunla karşılaşılmakta ve kuşkusuz bu durumun sonucu olarak yasalar etkinliğini yitirmektedirler. Bu bağlamda Türkiye’de yasa yapım sürecinin ele alınıp sorgulanması ivedi bir gereksinim olarak ortaya çıkmaktadır. Yasa Yapım Süreci Parlamentoların geleneksel işlevi yasa yapmaktır ki bu işlevlerinden ötürü “yasama” organı olarak adlandırılırlar. Yasama süreci, yasa yapım işlevinin gerçekleştirilmesi yolunda, işlerin Meclise girişinden başlayarak komisyonlardan ve Genel Kurul’dan geçişlerini ve süreçten çıkışlarını içeren bütün aşamaları ve bu aşamalarda işleyişe dâhil olan bütün birimleri ve işleyiş biçimlerini içine almaktadır. Bu aşamaların her biri belli bir amaca hizmet etmektedir. Yasa yapma sürecinde TBMM'nin, işlevsel olarak verimlilik ve performans yönünden her zaman sürece hâkim olamadığı, toplumun beklentilerini anında yanıtlayabilen süreci her zaman yönetemediği görülmektedir. Parlamentoya yansıyan siyasal tablo, her zaman istenildiği gibi çalışmasına izin vermemektedir. TBMM’nin çalışmalarını verimlilik ve performans açısından inceleyen bir doktora tezinde, TBMM’nin performansında en önemli faktörün “çoğunluk partisi” olduğu, çoğunluk partisi veya partilerin istediklerinde çok sayıda yasayı kısa sürede çıkarılabildiği sonucuna ulaşılmıştır. Çoğunluk partisinin hakimiyeti ve homojenliği olması durumunda yasama sürecinin belirleyicisi olduğu, çözüm olarak siyasi parti gruplarını sorumlu hale getirecek Anayasal düzenlemelerin yapılması, TBMM’de komisyonların parti disiplini dışında özerk olarak çalışabilmesi, özellikle komisyonlara bilgi desteği sağlanması amacıyla uzmanlık kurumunun yerleştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.(1) Yasal metinlerin kalite yönünden sahip olmaları gereken en önemli özelliklerden biri, toplumun gereksinimini en iyi karşılayacak şekilde ilişkileri düzenlemeleridir. Yasaların en sağlıklı şekilde, bu yönde sınanmaları toplumsal gereksinmelerin sistemli ve yaygın çalışmalarla araştırılması ve yasa metni ile toplumsal gereksinmeler arasındaki ilişkinin karşılaştırma yöntemiyle kurulmasıdır. Yasaların sık sık değişmesi, gereksinimlerden kaynaklanan baskıların etkisiyle gerçekleşmektedir. TBMM’nin çıkardığı çeşitli alanları düzenleyen yasaların büyük kısmı önceki yasal mevzuatta değişiklik yapmıştır. Siyasal partiler halkın taleplerinin ve isteklerinin meşru yoldan yönetime yansımasının aracıdır. Çeşitli sebeplerle siyasal partiler, bu aracı görevini yerine getirememektedir. Bu açığı bazen baskı grupları da denilen sivil toplum kuruluşları doldurmaktadır. Bu bakımdan baskı gruplarının siyasette önemli yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Baskı grupları aynı ilgi, istek ve amacı taşıyan bireyleri bir araya getirir ve siyasetin belirlenmesi sürecinde önemli rol oynarlar. Baskı grupları güçlerini bir araya getirerek taleplerini kamu politikası haline getirmeye yönelik bir güç oluşturmak amacındadırlar. Aslında, demokrasinin gelişimi ile sivil toplum kuruluşlarının gelişimi paralel bir süreç izlemektedir. İngiltere, düzenleme yapma sürecinde düzenlemeden etkilenenlere danışma, onların görüşünü alma bakımından ileri düzeyde bir ülkedir. Danışmada önemli olan husus, düzenlemeher türlü yasa vb.için kullanılmaktadır- hazırlama sürecinde danışma sürecini mümkün olduğunca erken başlatmak ve hazırlanan mevzuattan etkilenmesi muhtemel kesimlerin görüşünü dikkate almaktır. İngiltere’de, düzenlemeden etkilenecek olanların görüşünün alınması için en az 12 haftalık bir süre ve yorum yapmalarına yardımcı olacak şekilde düzenleme taslağına ilişkin bilgi verilmesi gerektiği düşünülmektedir.(2) İngiltere’de hükümet, kamuözel sektöre, sivil toplum kuruluşlarına ve bireylere düzenlemeden kaynaklanan bürokrasi sorununa ve bu sorunun ortadan kaldırılmasına ilişkin önerilerini değişik yollarla sunmalarını istemektedir. Daha iyi düzenleme birimi olarak anılan bu birim, bürokratik yükün azaltılmasına ilişkin her öneriye ayrı bir önem verdiklerini ve öneri sahiplerine yapmış oldukları başvuru için önerileriyle ilgili bilgi verileceğini açıkça internet sayfalarında beyan etmişlerdir. İnternet sayfasındaki ibare şöyledir: Düzenlemeden kaynaklanan bürokrasinin azaltılmasına ilişkin öneriniz, ilgili kamu kuruluşuna gönderilecektir ve e-mail yoluyla yaptığınız öneriye ilişkin bir “alındı fişi” alacaksınız. Önerinize 90 iş günü içerisinde cevap verilecektir.(3) Ülkemizde ise, yasa tasarılarının hazırlanmasında uyulacak kural ve yöntemler “Kanun, Kanun Hükmünde Kararname, Tüzük ve Yönetmelik Tasarılarının Hazırlanmasına ilişkin Esaslar”da belirlenmiştir. Başbakanlık tarafından hazırlanan bu yönetmelikte, sadece ilgili bakanlık ve kuruluşlardan görüş alınması konusu üzerinde durulmaktadır. Buna karşılık Üniversitelerin, yüksek yargı organlarının, sendika ve meslek örgütlerinin bu sürece katılımları konusundan söz edilmemektedir. Sanırız bu durum, ihmalden çok bilinçli bir tercihtir. Yasaların görüşülmesinde Komisyon çalışmasına gerek duyulmasının temel nedeni, inceleme aşamasına yeterince zaman ayrılması, meclisin iş yükünün hafifletilmesi ve konuların çoğu zaman uzmanlaşmayı gerektiriyor olmasıdır.(4) Ancak uygulamada bu gerekliliğin yeterince yerine getirildiği söylenemez. Komisyon çalışmalarının temel amacı, Genel Kurula gidecek tasarı ve tekliflerin daha teknik düzeyde incelenmesi ve yasa yapım tekniğine uygun hale getirilmesidir. Komisyon çalışmaları, yasama faaliyetinin bir başlangıcını oluşturur ve zorunluluk olmadıkça bundan vazgeçilemez. Bunun dışında, yasaların komisyonlarda ve Genel Kurulda görüşülmesi sırasında yeterli titizlikle çalışılmadığını gösteren bir başka örnek olarak, ülkemizde özellikle son dönemlerde yaygın olan “gece yarısı sonrası yasaları” verilebilir. Bilindiği gibi, yasaların temel amacı, kamu yararını gözetmek, toplumun gereksinimine yanıt vermek olmalıdır. Ne var ki, günümüzde bu nesnel amacın bir yana bırakıldığı, kişisel ve siyasal amaçlara yönelik yasaların sayısının giderek çoğaldığı gözlenmektedir. Kamu yararı amacıyla çıkarılması gerekirken, aslında başka amaçlarla çıkarılan yasalar hakkında, halka bilgi verme gereği bile duyulmamaktadır. Anayasa Mahkemesi, yasaların kamu yararının sağlanması amacına yönelik olmasını da aramaktadır: “Yasaların, kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle yasa koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini gözönünde tutarak kullanması gerekir” (5) Profesör Teziç, kamu yararı unsurunu, yasanın tanımlanmasıyla ilgili olmayıp, geçerlik şartı saymaktadır. Yasaların kişisel ve politik amaçlarla konulmuş olması halinde ortada bir yetki saptırması söz konusu olacaktır. Yasama organındaki çoğunluk, sırf kendi politik çıkarları için bir yasa koyarsa, bu yasa amaç unsuru bakımından sakat olur. Yasa koyucu kamuya yararlı olanı belirlemekte serbesttir. Anayasa Mahkemesi, amaç unsurunu değerlendirirken, yasama organının bir yasayı kamu yararı amacıyla mı yoksa kişisel ya da politik bir amaçla mı yaptığını araştırmalıdır. Ancak, yasaların görüşülmesi sırasında yasa koyucunun amacının kamu yararı olmadığının Özetle torba yasa uygulamasının, hukuk sistemimiz ile bağdaşmadığı açıktır. Çünkü bu durum, yasa yapma tekniğine aykırı olduğu gibi, Başbakanlık tarafından yayınlanan, “Kanun, Kanun Hükmünde Kararname, Tüzük ve Yönetmelik Tasarılarının Hazırlanmasına İlişkin Esaslar”ın 13. maddesine de aykırıdır. 13. maddeye göre, “Bir tasarı ile, zorunlu olmadıkça, birden fazla kanunun hükümleri değiştirilemez. Her yasada öngörülen değişiklikler müstakil tasarılarla düzenlenir.” Ayrık durumlarda ve ancak zorunlu hallerde kullanılması gereken bu yöntem, bizde neredeyse kural haline gelmiştir açıkça ortaya konabildiği durumlarda iptal yoluna gidilebilir. (6) Görüldüğü gibi ülkemizde son yıllarda giderek artan bu uygulama sonucunda ortaya çıkan durum ekonomi biliminden mülhem bir deyişle 'yasa enflasyonu' olarak nitelendirilmektedir. Yaşamın her alanını yasayla düzenleme ve bunları günün koşullarına, daha doğru bir deyişle, hükümet edenlerin siyasal amaçlarına göre yeniden belirlemeye soyunan çoğunluğun, yasama meclisini - deyim yerindeyse - bir 'yasa imalathanesi' ne dönüştürdüğü yolundaki tespit isabetli bir nitelemedir. Elbette bu hızlı sayısal artışın hukuk devleti ilkesini de tehdit ettiği öne sürülmektedir.[7) Özetle, yasa enflasyonunun hukuk düzenini karmaşaya sürüklediği, yaratılan bu kaotik hukuk ortamından kimi kişi/grup/cemaat/topluluk/oligarşik yapılanmaların -ne derseniz deyiniz- alabildiğine yararlandığı da bir gerçektir. Ülkemizde “Torba/Paket Yasa” ve “Temel Yasa” Uygulamaları Yasaların topluca değiştirilmesi, haberci jargonuyla söylersek; “torba ve paketler” halinde meclisten geçirilmesi düşüncesi aslında göründüğü kadar pratik ve kullanışlı bir uygulama değildir. “Yasa” sözcüğünün önüne konulan “torba” sözcüğü sözlük anlamıyla, içine öteberi konulan taşıma işlevi gören bir gereçtir. Kim ne derse desin, bu terim, halkımızın pratik/kıvrak zekasının bir ürünü olarak medyanın da katkısı ile yaygınlaşmış ve kamuoyunun güncel kullanımına yerleşmiştir. Kısaca, birbiri ile konu yönünden ilgisi olmayan ve bir çok yasada değişiklikler yapan yasalara “torba yasa” denilmektedir. Örneğin "Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair 5234 Sayılı yasa" ile 64 yasada değişiklik yapılmıştır. Bir yasanın torba yasa olup olmadığının temel göstergelerinden birisi, yasanın başlığıdır. Torba yasaların başlığı, içerik itibariyle yürürlükteki birden fazla yasayı etkilediği için genellikle “çeşitli yasalarda/yasa hükmünde kararnamelerde” diye başlamaktadır. Bu uygulamanın özellikleri kabaca, şöyle sıralanabilir:(8) -Torba yasa uygulaması, geleneksel komisyon sistemini devre dışı bırakmaktadır. Hemen HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 9 BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ’NDE SON DURUM ABD merkezli Freedom House tarafından yayımlanan 2012 Basın Özgürlüğü Raporu’nda, Bir önceki yıla göre Dünya Basın Özgürlüğü sıralamasında bir puan kaybeden Türkiye, 197 ülke arasında 117’nci sıraya geriledi. Rapora göre Türkiye’de basın özgürlüğünün, Nijerya, Mali, Tanzanya gibi üçüncü dünya ülkelerinden geri kalması dikkat çekti. Raporda, Ergenekon soruşturması ve KCK davası nedeniyle “Türkiye’nin dünyada en fazla tutuklu gazetecinin bulunduğu ülkelerden biri olduğu” vurgulandı. Raporda, Ceza Kanunu’yla Terörle Mücadele Kanunu’nun basın ve ifade özgürlüğüne zarar verdiği belirtildi. ÖNCE SAVCILAR LÜTFEN... Deniz Feneri soruşturmasını yürütürken soruşturmadan alınan savcı Nadi Türkaslan, Abdulvahap Yaren ve Mehmet Tamöz Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nde yargılanmaya başlandı. Böylece üç savcı, yürüttükleri soruşturmanın faillerinden daha önce hâkim karşısına çıkmış oldu. Savcı Nadi Türkaslan, “resmi belgede sahtecilik ve görevi kötüye kullanmak” suçlarından, savcı Yaren ve Tamöz de “görevi kötüye kullanmak” suçundan yargılanıyor. Yetkisizlik kararıyla Ankara’dan İstanbul’a gönderilen Deniz Feneri iddianamesinin akıbeti ise bilinmiyor. BALYOZ DAVASINDA “SAVUNMA” YOK Balyoz davasında, tanık dinletme ve bilirkişi tayin edilmesine yönelik talepleri kabul edilmeyen sanık avukatlarının duruşmalara girmeme eylemi, mahkemece hüküm verilinceye kadar devam etti. Bu dönemde, İstanbul Barosu ile davaya bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi arasında, protestocu avukatlar yerine atama yapılması konusunda müzekkere nedeniyle karşılıklı atışma yaşandı. Mahkemenin, avukat atanmadığı durumda yasal işlem yapılacağı uyarısına İstanbul Barosu, “Mahkemenin bu yazısı başkanlığımızı yasadışı işlem yapmaya zorlama anlamına gelmektedir. Bir avukatla vekâlet ilişkisi devam eden sanığa zorunlu müdafi görevlendirilemez” şeklinde yanıt verdi. Duruşmalar bu şekilde devam ederken, mahkeme heyeti Ağustos ayında verdiği bir ara kararda avukatların protesto amacıyla duruşmalara girmemesini “hakkın kötüye kullanılması” olarak değerlendirdi. Mahkeme bir sonraki celsede müdafiler duruşmaya katılmasalar dahi yargılamaya devam edileceği, sanıklara son savunmaları için söz hakkı verileceği ihtarında bulundu. Nihayet, 21 Eylül günü kararlar açıklandı ve 2 yıl 8 aylık hukuki süreç tamamlandı. Davada 365 sanıktan 323'ü ceza aldı. Ceza alan sanıklardan 78'i 18, 214'ü ise 16 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 10 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 her torba yasa tasarısı/teklifi, mali nitelikli hükümler içerdiği gerekçesiyle, esas yönünden “bütçe komisyonu” na havale edilmektedir. Ayrı yasa teklifleri halinde sunulmuş olsa, başka ihtisas komisyonlarının görev alanına girecek olan işler, zorunlu olarak tek komisyona gönderildiği için devre dışı (bypass) bırakılmış komisyonların uzmanlığından yararlanmadan ve katkıları alınamadan yasalaşmış olmaktadır. - Torba yasa görüşmelerinin, özellikle, komisyon aşamasında, metne yeni madde eklenmesi sıklıkla görülmektedir. Genel Kurulda, torba yasaya yeni madde eklenmesi Komisyon aşamasına göre çok daha zordur. - Komisyona gelen ve komisyondan geçen madde sayısının yeni maddelerin eklenmesi yüzünden katlanarak arttığı görülmektedir. Böylece, torbaya daha önceden kamufle edilmek istendiği ya da kamuoyunda, ilgili kesimlerde en azından bir süre gözlerden kaçırılmak istendiği için konulmayan bir madde veya konu son anda eklenmiş olmaktadır. Bu bağlamda, torba yasalar, genellikle, yasadan etkilenecek kesimler bakımından sürprizlere açıktır. -Yasa yapım sürecinde sivil toplumun etkili bir şekilde katılması ve görüşlerini açıklaması, torba yasa yönteminde yeterince uygulanmamaktadır. Öte yandan, çok sayıda yasa çok sayıda bakanlığı ve kuruluşu ilgilendirdiğinden yasa yapım sürecinin teknik ilgilileri arasında gereken bilgi akışı sağlanamamaktadır. Bu durum, yasama hatalarının artmasına yol açabilmektedir. Torba yasa uygulamasının pragmatist gerekçelerle doğduğu bir gerçektir. Hükümetler bir an önce gerçekleştirmek istedikleri, her birini ayrı bir yasa ile yapmak durumunda kalacakları düzenlemelerin hepsini geniş bir yelpazede torba yasa uygulaması yoluyla yapabilmektedirler. Bu durum, özellikle seçimlerin yaklaştığı, yasama dönemlerinin sona ermesine yakın zamanlarda sıklıkla görülmektedir. Çünkü, artık sona ermek üzere olan dönemde yeni bir seçimle işbaşına geçip geçmeyeceği belirsiz olan hükümetler, giderayak yapmak istedikleri düzenlemeleri birleştirmektedir. Torba yasa sadece yasama süreci açısından değil, tasarı ya da teklif yasalaştıktan sonra uygulama sürecinde de sorunlar doğurmaktadır. Torba yasa çı- karma yolu, muhalefetin ve sivil toplum kuruluşlarının yasa yapım süreçlerine etkili biçimde katılımının sağlanamamasını göze almayı gerektirmektedir. Kaldı ki, konu bakımından değişik alanları kapsayabilen torba yasaların, yürürlükteki mevzuata olan etkileri hakkında, iktidar partisi üyesi milletvekilleri bile içerik hakimiyeti bakımından sıkıntıya düşmektedir. Uygulamada, böyle bir zorunluluk olmadığı halde, temel yasa kapsamında görüşülen torba yasaların hızla yasalaştırılması yüzünden ortaya çıkan yasama hatalarını düzeltmek amacıyla değişen yasa veya yasalarda çok geçmeden yeniden değişiklik yapılmasını körüklemektedir. Kısaca, ülkemizde torba yasalar, değişen yasada yeni değişiklik gereksinimlerini tetikleyici bir etken niteliği de taşımaktadır.(9) Konuyla ilgili bir köşe yazısındaki şu alıntı her şeyi özetliyor aslında: “...İçinde çok, çok, çok şey var. Öğretim üyesinden avukata, emeklisinden çalışana, işadamından köylüye, müteahhitten memura, bankacıdan afetzedeye, meteoroloji çalışanından Üsküdar'ın Selimiye ve İhsaniye Mahallesi sakinlerine kadar, herkesi ilgilendiren maddeler kanuna doldurulmuş... İlginç olan da şu: İsimsiz ve uzun “torba” bir yasayla 64 yasada değişiklik yapılırken, değişiklik yapılan yasaların isminden hiç mi hiç söz edilmiyor. Sadece numaraları veriliyor. Demek ki halkımız, tüm yasaları numarasından tanır durumda!.” (10) Özetle torba yasa uygulamasının, hukuk sistemimiz ile bağdaşmadığı açıktır. Çünkü bu durum, yasa yapma tekniğine aykırı olduğu gibi, Başbakanlık tarafından yayınlanan, “Kanun, Kanun Hükmünde Kararname, Tüzük ve Yönetmelik Tasarılarının Hazırlanmasına İlişkin Esaslar”ın 13. maddesine de aykırıdır. 13. maddeye göre, “Bir tasarı ile, zorunlu olmadıkça, birden fazla kanunun hükümleri değiştirilemez. Her yasada öngörülen değişiklikler müstakil tasarılarla düzenlenir.” Ayrık durumlarda ve ancak zorunlu hallerde kullanılması gereken bu yöntem, bizde neredeyse kural haline gelmiştir. Gerek yasa enflasyonu, gerekse torba yasa uygulamasının, yasal düzenlemelerin öngörülebilirliği, ulaşılabilirliği, etkinliği gibi ilkelere aykırı olduğu ve son tahlilde de hukuk güvenliğini tehdit ettiği bir gerçektir. Bu bağlamda, yasaların yeterli titizlik ve ciddiyetle hazırlanmadığı, komisyon ve genel kurul aşamalarında da benzer bir durumun yaşandığı bir ortamda çıkarılan temel yasalarımızdan olan Türk Borçlar Kanununun Geçici 2. Maddesi ile ilgili traji komik bir hatayı dikkatlerinize sunmak isterim. Bu temel yasa 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ancak yasanın yürürlüğe girmesinden önce kira sözleşmesine ilişkin bazı hükümlerin sorun yaratacağı düşüncesiyle olsa gerek, bir başka yasa ile Türk Borçlar Kanununa eklenen Geçici 2. Madde ile kira sözleşmesi ile ilgili bazı maddelerinin yürürlük tarihi 8 yıl sonraya ertelenirken bu süre içinde doğacak uyuşmazlıklara kira sözleşmesi hükümlerinin uygulanacağı belirtildi. Aynı geçici maddenin son fıkrasında ise; kira sözleşmesinde hüküm bulunmayan hallerde yürürlükten kaldırılan (mülga) Borçlar Kanunu hükümlerine yollama yapılarak uyuşmazlıkların çözümü yürürlükte olmayan bir yasaya bağlanmıştır! Geçici madde düzenlemesinin amacı, yasanın uygulanmasından kaynaklanacak kamu yararına aykırı sonuç ya da durumlara geçici çözümler üreterek, yeni yasanın esas hükümlerince getirilen düzenlemelere yumuşak geçişi sağlamaktır. Ancak, yukarıdaki örnekte bu amaç aşılarak uyuşmazlıkların çözüm yolu geçici değil sürekli olarak ve üstelik yürürlükten kaldırılan bir yasaya bağlanmaktadır. Geçici maddenin yarattığı bu hukuksal hatanın giderilmemesi, en azından 8 yıl boyunca yeni sorunlar doğuracak ve uygulamada tartışmalı durumlara sebep olacaktır. Yasaların gereken ciddiyet ve titizlikle hazırlanmadığına ilişkin örnekler çoğaltılabilir. 3. Yargı Paketi olarak adlandırılan yasanın görüşülmesi sırasında İktidar partisinin, CMK 250, 251 ve 252 maddelerinin kaldırılması ve Terörle Mücadele Yasasının 10. maddesinde değişiklik yapılarak, bu yasa kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davaların, bölge ağır ceza mahkemelerinde görülmesine yönelik yasa teklifi torba/paket yasaya eklendi. Mecliste deyim yerindeyse ışık hızıyla yasalaştı ve aynı hızla Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak yayımlandı. Bu şu anlama gelmektedir; 6352 sayılı yasa uyarınca, bir yanda artık kamuyonun kaygıyla izlediği, adil olmayan uygulamalarını bildiği Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemeleri sürecek, diğer yanda ise, aynı işlevi bir başka adla sürdürecek Bölge Ağır Ceza mahkemeleri kurulacaktır. Bilmem bu filmi daha önce izlediğinizi anımsadınız mı? Yasanın geçici 2/4 maddesinde, “Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemelerinde açılmış olan davalara kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bakılacağı” hükmü geçici sözcüğünün sınırlarını zorlamaktadır. Bu mahkemelerde görülmekte olan davaların dosya kapsamı ve sanık sayısı vs. dikkate alındığında belki de on yıllara yayılacağını öngörmek hiç de zor değildir. Aynı maddede yetkisizlik ve görevsizlik kararı verilemeyeceği de düzenlenmiştir. Yasa bu haliyle hukuk devleti ve eşitlik ilkeleri bakımından anayasaya aykırı hükümler içermektedir. Görüldüğü gibi temel yasalarımızda yapılan bu vahim hata ve hukuka aykırılıklar hukuk güvenliği yönünden ileri sürülen kaygıları doğrulamaktadır. Yürütme Organının Yasama Çalışmalarındaki Rolü Yürütme organının, yasama çalışmalarına hakim olmaya başlamasıyla birlikte yasa, hak ve özgürlükleri düzenlemek ve güvencelemek, kamu yararı amacına yönelik genel, kişisel olmayan kurallar içermek yerine; hükümet politikalarının uygulamaya geçirilmesine hizmet eden, böylece de kişisel ve siyasal amaçları kollayan bir araç haline gelmiştir. Böylece yasa yapım yöntemlerine uyulmadan, oldukça hızlı bir biçimde mecliste oylanan tasarı ve teklifler, olağan bir uygulama halini almıştır. İkinci olarak, bu hızlı “yasa imalatını” denetleyecek ve yavaşlatacak bir siyasal ve yargısal denetim sisteminin eksikliği de, sözkonusu süreçte rol üstlenen çoğunluğu da cesaretlendirmektedir. Prof. Kaboğlu'na göre, “Siyasal parti çoğunluğuna dayanan parlamentoculukta, yasama organı, hükümetler iradesinin ve idare tarafından hazırlanmış metinlerin kayıt bürosuna dönüşmektedir. Günümüzde yasa genel iradenin ifadesi olmaktan çok, iktidar partileri ve hükümet iradesinin yansımasıdır. Artık yasanın genel niteliğinin de tartışma götürmesi Parlamento’nun işl- YENİ ANAYASA İÇİN YAZIM SÜRECİ BAŞLADI TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu Ekim 2011’den bu yana süren çalışmalarının ardından yeni anayasa sürecinde ikinci aşama olan yazım aşamasına Mayıs ayında başladı. Uzlaşma Komisyonu’nda, devletin şekli, nitelikleri, bayrağının tarif edildiği “Başlangıç” bölümünün yazımının en sona bırakılması kararlaştırılırken yeni anayasanın 9 bölümden oluşması konusunda ilke kararına varıldı. Yeni anayasanın yazımına “Temel hak ve özgürlükler”den başlanması benimsendi. ALİ ALKAN YARGITAY’IN BAŞKANI SEÇİLDİ Nazım Kaynak'ın 5 Mayıs'ta yaş haddinden emekliye ayrılmasının ardından Yargıtay Başkanlığı için yapılan seçimlerde, 13. Hukuk Dairesi Başkanı Ali Alkan ilk turda 201 oy alarak başkan seçildi. Yargıtay Birinci Başkanvekilliği’ne ise 23. Hukuk Dairesi Başkanı Mahmut Bilgen seçilirken, Bilgen’in de Alkan kadar (200) oy alması, iki ismi de aynı grubun blok olarak desteklediği yorumlarına neden oldu. Alkan, kendisini cemaatin desteklediğine ilişkin kulislere, “Yargıtay’da hiç kimse belli bir inancın temsilcisi değildir” sözleriyle karşılık verirken “blok” hareket üyelerin istediğini seçtirdiği değerlendirmesini ise “yakıştırma” olarak niteledi. DANIŞTAY BAŞKANI ‘YÜRÜTMEYİ DURDURMUYOR’ Danıştay Başkanı Hüseyin Karakullukçu’nun, nükleer santral projeleri konusunda, “Danıştay bunun da yürütmesini durdurabilir mi?” sorusuna, “Ne varsa durduruyoruz. Yok, durdurma yok artık. İlerleme var. Ben espri yapıyorum, siz ciddiye alıp yazıyorsunuz. Devletin, milletin lehine ne varsa yapılacak. Bunun lamı cimi yok. Öyle bir şey mi var? Onu durdur, bunu durdur. Durdurduk ne oldu?” diye cevap verdi. Karakullukçu’nun beyanı, hukukçular tarafından ihsası rey olarak değerlendirildi. Uzun yıllar idari yargıda hâkimlik yapan ve bir süre önce emekli olan Kudret Ulutürk, Danıştay Başkanı Karakullukçu’nun açıklamalarıyla ilgili olarak, “Danıştay Başkanı’nın açıklamaları önceki açıklamalarıyla bağdaşır niteliktedir. İdarenin ajanı gibi yaklaşım sergilemiştir. İhsası rey içerir. 40 yıl idari yargıçlık yapmış birisi olarak, bu yaklaşımın, bir yargı mensubuna uygun olmadığını söylüyorum” dedi. İzmir Barosu Başkanı Sema Pektaş da, “Danıştay Başkanı’nın, idareye açık çek veren bir değerlendirme yapması açık biçimde anayasa ihlalidir. Herkesi anayasaya uygun davranmaya davet ediyoruz. Danıştay Başkanı’na, anayasa böyle bir açıklama yapma yetkisi vermiyor. Karakullukçu, bu açıklamasıyla, oyunun rengini açıklamaktan öte anayasa ihlali yapmıştır” dedi. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 11 AVUKAT GÖRÜŞMESİ KAYIT ALTINDA ‘Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi’ndeki avukatların tutuklu ve hükümlülerle görüşme yaptığı odalara kamera takıldı. Cezaevi yönetimi bu uygulamayı “güvenlik gerekçesi” ile yaptığını belirtti. Çağdaş Hukukçular Derneği Ankara Şubesi, savunma hakkının kısıtlandığını belirterek ilgililer hakkında suç duyurusunda bulundu. HAK İHLALLERİNDE BİR ALTIN, BİR GÜMÜŞ... Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı’nın Avrupa Konseyi geneli ve Türkiye’ye ilişkin AİHM’ye yapılan başvuru ve mahkeme kararlarına ilişkin istatistikleri yayınladığı raporuna göre Türkiye, AİHM’ye yapılan başvuru sayısı bakımından ikinci sırada. Birincilik Rusya’nın. Buna karşılık Türkiye, 1959-2011 yılları arasında mahkemenin verdiği ihlal kararlarında ise 2 bin 404 kararla 47 ülke içerisinde birinci sırada yer alıyor. Türkiye’ye ilişkin ihlal kararları, mahkemenin vermiş olduğu tüm ihlal kararlarının yüzde 19’unu oluşturuyor. Türkiye aleyhine verilen kararlarda en çok ihlal edilen haklar adil yargılanma hakkı, mülkiyet hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele yasağı olarak sıralanıyor. İSTANBUL BAROSU BAŞKANI YÖNETİM KURULU ÜYELERİ HAKKINDA SORUŞTURMA Silivri Cumhuriyet Savcılığı, İstanbul Barosu Başkanı Kocasakal ve 10 yönetim kurulu üyesi hakkında Balyoz davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin suç duyurusu üzerine soruşturma başlattı. İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal ve 10 yönetim kurulu üyesi, Balyoz davasında sanık avukatlarının “savunma hakkı”nın engellendiği, avukat Celal Ülgen’in duruşmadan çıkarıldığına ilişkin şikâyetleri üzerine 6 Nisan 2012 tarihindeki duruşmaya girmişti. Bunun üzerine, baroların mahkemeyi denetleyemeceğini ifade eden İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, İstanbul Barosu heyeti hakkında “adil yargılamayı etkileme girişiminde bulundukları” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. Mahkeme, ayrıca, duruşmaya katılmayan sanık avukatlarının yerine avukat tayin edilmesi için yazdığı yazıya karşılık İstanbul Barosu’nun verdiği ret kararı dolayısıyla da suç duyurusunda bulundu. Bu gelişmeler üzerine İstanbul Barosu’nca yapılan açıklamada “Tümüyle adil yargılama hakkını, savunmayı ve meslek onurunu korumayı amaçlayan tavrımızın ‘suç’ olarak nitelenmesi ve ‘şüpheli’ sıfatıyla çağrı çıkarılması karşısında, hukuksuzluğa teslim olmayacağımızı ve ‘yasaya uygun işlem yapılıncaya’ kadar davete icabet etmeyeceğimizi, yalnızca meslektaşlarımızın hukukunu korumak adına değil, yurttaşların da hukuk güvenliği adına kamuoyuna ilan ederiz” denildi. Açıklamada, “Hukuksuzluğun doruğa ulaştığı olağanüstü dönemlerde hukuk devletini, savunmayı ve meslek onurunu korumak için bedel ödemek gerekiyorsa, İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri bu bedeli ödemeye hazırdır” ifadeleri kullanıldı. 12 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 evini örselemiştir...”(11) Bu durum, kuvvetler ayrılığı ilkesi ve parlamentoların etkinliği üzerinde yeniden düşünmeyi ve yürütme organının yasama çalışmalarına hakim olmasının nedenlerini ortaya koymayı gerekli kılmaktadır. İktidar partisi üyesi olan Prof. Burhan Kuzu’ya göre, “parlamentolar, yasama fonksiyonlarını tam olarak yitirmeseler bile, oldukça zayıflamışlardır ve günümüzde bir müzakere organı durumuna indirgenmiştir”(12) Bazı yazarlar ise, ülkemiz için parlamentoların bugün bir müzakere organı bile olmadığını ileri sürmektedir.(13) Zira yürütme organından gelen yasa tasarıları, çoğu zaman üzerinde değişiklik yapılmaksızın ve muhalefet partileri kavga kıyamet sindirilerek oylanmaktadır. Bu durumda artık meclis, milletin gerçek temsilcisi sıfatıyla, temsil görevini yerine getirememektedir. Asli görevi olan “yasa yapma”, sadece bir onay makamı olarak “yasaları oylama” işlemine indirgenmiştir. İkinci asli görevi olan yürütme organını denetleme işlevini ise yerine getirmesi hukuken mümkün gibi görünse de fiilen olanaksız olduğu bilinen sebeplerle gerçekleşememektedir. Başbakan partisinin grup toplantısında milletvekillerini bazı davranışları sebebiyle azarlamış ve şu veciz sözleri söylemiştir: “Bizim sevkettiğimiz yasaları birtakım önergelerle değiştirmeye çalışıyorsunuz. Biz bunları okuyarak hazırlamıyor muyuz?”(14) Yürütme organının yasama çalışmalarında etkin ve hakim olmasının iki temel nedeni öne çıkmaktadır. İlki, mevcut seçim sisteminin çoğulcu bir demokrasiye değil, çoğunlukçu bir demokrasiye yol açan etkisi, öncelikle mecliste çoğunluğu elde eden partinin aşırı güç kazanmasına neden olmaktadır. Bunun sonucunda ise, yasa ile çoğunluk iradesi özdeşleşebilmektedir. İkinci olarak, parti içi demokrasi sorunu ve parti disiplini de, yasama organının gerçek işlevini yitirmesinde etkili olmaktadır. Parti içi demokrasi yokluğu ya da eksikliği ve parti disiplini, milletvekillerinin, partilerinden ve parti başkanlarından bağımsız olarak, özgür iradeleriyle hareket edebilmelerini engellemektedir. etkilemekte ve toplumsal değişim de buna bağlı olarak hızlı bir şekilde gerçekleşmektedir. Bu nedenle toplumsal değişime paralel bir değişim gösteremeyen yasalarımız çok daha kısa sürede eskiyebilmektedir. Bu cümleden olarak; ancak, toplumun değişimine uyan, yerel ve evrensel gelişmeleri benimseyen bir anlayışla yapılan yasaların ömrü uzun olabilir. Yeterli ön hazırlık aşamasından geçmemiş, iyi bir yasa hazırlığı için gerekli olan ilkelere uyulmamış, ilgili çevrelerin katılımları sağlanmamış ve hızlı bir biçimde hazırlanarak yürürlüğe konulmuş yasalarımız, kalite unsurundan da yoksun olacağı gibi, hataların giderilmesi için sık sık değişiklik yapılması zorunlu olacaktır. Yasa yapma sürecinin zamanında ve verimli işlemesi kadar sürecin saydam/açık olması, her isteyenin süreci izleyebilmesi ve gerektiğinde menfaatini etkileyen konularda muhataplarından hesap sorabilmesi de ayrı bir önem taşımaktadır. Dipnotlar : 1. Ö.Faruk GENÇKAYA, Örgütsel Özelliklerin Yasama Performansına Etkisi: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Yapısal-Fonksiyonel Analizi-Doktora Tezi 2. İngiltere, Hollanda ve ABD’de Daha İyi Düzenleme Çalışmaları ve Bu Çalışmalardan Türkiye İçin Çıkarılabilecek Sonuçlar – Yasama Dergisi 2008/9 3.http://www.betterregulation.gov.uk 4. BAKIRCI, 2000: 310-311; SABUNCU, 2005: 202; TEZİÇ, 1972: 59). 5. ARAÇ/İBA, 2003, 37 6. http\\:www.anayasa.gov.tr AYM, E: 1963/124, K: 1963/243, k.t. 11.10.1963. AYM, E.1990/31, K.1990/24, k.t. 24/9/1990; AYM, E. 2001/353, K. 2002/87, k.t. 26.9.2002; AYM, E. 2003/12, K. 2004/69, k.t. 16.06.2004. AYM, E. 2002/132, K. 2003/48, k.t. 4.6.2003; AYM, E. 2001/79, K. 2002/194, k.t. 26.11.2002. 7.TEZİÇ, 1972: 49 ve 104 vd. 8. Şeref İBA, Ülkemizde “Torba yasa” ve “Temel yasa” Uygulamaları • Ankara Barosu Dergisi-2011/1 9.Şeref İBA (2010), Parlamento Hukuku, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, (yenilenmiş ) 4. Baskı. 10. URAS, Milliyet 27 Eylül 2004 11. KABOĞLU, 2000: 167 12. KUZU, 1987: 121 Sonuç Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler, toplumsal yapıyı 13. ÇAKIN Akın, Yasa Yapma Süreci ve Sosyal Kontrol (Şeffaflık ve Katılım) , Yasama Dergisi 2008/6,7,8 14. AKÇALI, 26.7.2004: 15 AVUKAT MUTSUZLUĞU Tamer DOĞAN Avukat, İzmir Barosu Çok uzun zamandan beri cevabını bulmaya çalıştığım sorulardan biri “avukatlığın bize neleri kaybettirdiği” sorusu oldu. Hukuk fakültesinde okumanın ve sonrasında hukuk disiplini içinde hareket etmenin, avukatlık pratiği yapmanın bize kazandırdıkları üzerine konuşmaya gerek yok. Bir taraftan bunları az çok bildiğimizden, diğer taraftan da, bu yapının içinde olmak sebebiyle, bu kazanımları ortaya dökmenin bizim için fayda getirmeyeceğini düşündüğümden. Bu mesleğin bize neler kazandırdığını bizim dışımızdakiler değerlendirsin. Beni ilgilendiren, kayıplarımız. 2000-2002 döneminde İzmir Barosu yayın kurulunda çalışırken, muhtemelen altta yatan bu sorunun etkisiyle, bir taraftan avukatlık mesleğini yürütüp diğer taraftan başka alanlarda, özellikle kültür ve sanat alanında, bir şeyler üreten meslektaşlarımızla konuşmanın ufuk açıcı olacağını düşündük. Kültür ve sanat pratiğinin o meslektaşlara neler kazandırdığını, belki daha da önemlisi bu pratiğin mesleği yürütme şekillerine etkisini görmeye, onları bizden (sadece avukatlık yapan ve hayatına başka bir şeyler girmesine izin vermeyen fanilerden) ayıran bir şey olup olmadığını görmek heyecan verici olacaktı. Böylece, şiir, müzik, dans, karikatür, fotoğraf gibi alanlarda uğraş veren, daha ötesi bu alanda üretim yapan meslektaşlarımızla söyleşiler gerçekleştirdik. Söyleşinin gidişine bağlı olarak çok ilginç yanıtlarla karşılaştık. Bu iki alanı (avukatlık ve sanatsal/kültürel faaliyet alanlarını) birbirini besleyen/destekleyen alanlar olarak görenler de vardı; bunlar arasında bir mesafe koymayı gerekli (bazen zorunlu) görenler de vardı. Müspet bir yerden bakmak gerekirse, avukatlık yapmak, sorunları çözme, olayları değerlendirme, yaşananlara daha derinlikli, analitik bakma imkanı yaratmasının ötesinde, örneğin sanat pratiği içinde hareket etmeye niyetli birine ne kazandırabilir? Ama bir kez daha tersten bakmayı tercih edeceğim: Avukatlık, sanata yakınlaşmak isteyen bir insanı arkasından çeken, engel olan bir pratik midir? Soru, özellikle üreten olmak bakımından anlamlı görünüyor. Ama bugün gelinen noktada durum daha vahim: Artık sanatsal ya da kültürel ürünleri tüketme (okuma, dinleme, izleme vb) noktasında da giderek gerilediğimiz görülüyor. Hayatın anlamlı bir sürü noktasından uzaklaşıyoruz. Sorunun yalnızca “çok işim var, başka bir şeye vakit ayıramıyorum” yanıtıyla karşılanabileceğini, sanırım, hiçbirimiz düşünmüyoruz. Başka bir şeyler olmalı. Elbette, hacizde, duruşmalarda, müvekkillerle, yargı mensuplarıyla ya da meslektaşlarla ilişkilerde yaşananları bir çırpıda üzerimizden atıp kendimizi ‘entelektüel faaliyette bulunmanın keyfi’ne bırakmak kolay değil. Doğrudur: mesleği yürütürken yaşanan sorunlar, gerilimler, özellikle serbest çalışanlar için geçerli belirsizlik durumu bizleri ziyadesiyle yoruyor, yıpratıyor; başka şeyler için kullanılabilecek bir zihin ya da ruh hali bırakmıyor. Ama başka bir yerden daha bakmak gerekiyor: Mesleği doğru yürütmek için (isterseniz siz bunu davaları kazanmak, alacakları tahsil etmek vb. şekilde de düşünebilirsiniz; herkesin ‘doğru’su başka), kabul etmek ve içinde bulunmayı göze almak zorunda olduğumuz bir “gerçeklik” hali var. Ve bu hal, bizim için ziyadesiyle tanımlayıcı ve belirleyici oluyor. Boşanmak için gelen bir müvekkile ne konuşuyorsunuz? Evliliğin nasıl bir ‘sözleşmesel yükümlülük’ doğurduğunu, bir evliliği tüketici olmaktan çıkarmak için konuya daha farklı bir yerden bakmak gerektiğini, yaşanan ekonomik ya da siyasal gelişmelerin zaman içerisinde insanların tahammül sınırlarını aşağıya çektiğini ve artık evli insanların birbirleriyle dayanışma yerine birbirlerine katlanmak gibi bir ruh haline girdiğini, oysa karşımızdakini anlamak için önce kendimizi dinlememiz gerektiğini, neyin peşinde olduğumuzu değerlendirip buna göre karşı taraftan da ne beklememiz gerektiğini belirleyebileceğimizi, birlikte olmanın birlikte üretmenin mutlaka peşinde koşulması, sonuna kadar zorlanması gereken ülküler olduğunu mu anlatıyorsunuz? Tersine, geçimsizlik sebepleri nedir, çocukları ne yapacaksınız, ne kadar nafaka/tazminat istiyorsunuz vb. soruları sorup bunları yargılama hukukunun sizden istediği şekilde bir dilekçeye döküp davanızı açıyorsunuz. Böylece ömür geçiyor. Bunları her gün, her hafta, yıllarca ve sonuçta bir ömür boyu yapınca, başka bir hakikat olabileceğini unutuyorsunuz. Ya da artık gözleriniz o başka şeyi görebilme yeteneğini yitiriyor. * * * Bir meslektaşımın uyarısıyla “Avukatlar Nasıl Yoldan Çıkar?” (1) isimli bir kitap yayımlandığını duyunca, doğal olarak, ilgi çekici geldi. Hele de kitabın arka sayfasında “… avukatların mutsuzluğu kavramsal ve fenomenolojik boyutlara sahiptir… Bu ikisi birbiriyle bağlantılıdır… Bize göre MacLeish’in içinde bulunduğu açmazın kökü, aynı bugünkü pek çok avukat için olduğu gibi, hukuksal formalizm adıyla bilinen hukuk ve hukuk pratiği yaklaşımına kadar uzar..” diye giden bir alıntı da görünce, yukarıda sözünü ettiğim soruların cevaplarını bulabileceğim inancıyla kitabı okudum. Kitap, bir avukat ve bir şairin yaşamları ve birbirleriyle olan ilişkilerinden yola çıkarak avukatların mutsuzluğuna yol açan temel sebeplere yönelik açıklamaları –bu konuda yapılmış başka çalışmalara ilişkin bilgilerle birlikte- içeriyor. Çok sayıda alıntı ve buna bağlı dipnotlar dikkate alındığında, yazarlarının konuya ilişkin daha derin analizlerinin eksik kaldığı duygusu uyandırmakla bir- likte, ortaya konan veriler oldukça açıklayıcı. Ele alınan meseleyi netleştirmek bakımından kitabın son bölümlerinden başlamak daha uygun görünüyor. Bu bölümlerde, avukatların memnuniyetsizlikleri çok çarpıcı örnekler ve araştırma sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmiş. Ortaya çıkan manzara hiçbirimize yabancı değil: Pek çok avukat, mesleğe girmiş olmaktan pişmanlık duyarak, başka alanlara kaymanın hayalini kuruyor. İşten duyulan tatminsizlikler, uzun mesailer, ezici iş yükü, yinelenen ve birbirine benzeyen işler, zayıf meslek dayanışması, rekabetçilik, avukatlığın neredeyse ticari faaliyete dönüşmesi, kamuoyunda kötü imaj vb. durumlar bu mutsuzluğun temel sebepleri olarak sayılmış. Çok tanıdık değil mi? Ben, bu sayılan durumların her biri için açıklama yapmaya girişmeyeceğim. Kitapta doğrudan avukatların açıklamalarıyla sunulmuş çok sayıda örnek var. Örnekleri gözden geçirdiğinizde, çoğunun bizler için de yaşanmışlık duygusu yarattığını göreceksiniz. Amerika’da yaşayan avukatların -hukuk sistemleri, örgütlenişleri, mesleği yürütme biçimleri bizimkinden farklı olsa da- yaşadıkları sıkıntıların burada yaşananlarla örtüşüyor olması, ortak ve temel bir sorunun varlığına işaret ediyor. * * * Kitap, kendi alanlarında yetenekli, popüler; ama ayrıca başka bakımlardan da dikkat çekici gerilimleri olan, biri hukukçu biri şair, iki kişiyi örnek alarak hazırlanmış: Archibald Mac Leish ve Ezra Pound Archibald MacLeish (18921982) Amerika’lı bir hukukçu. Avukatlık dışında bürokratik görevler de yürütmüş, hatta Roosevelt döneminde dışişleri bakan yardımcılığına kadar yükselmiş biri. MacLeish’i ilginç kılan özelliği, yaşamının önemli bir bölümünde edebiyatla yakın ilişki kurmuş olması. Ödül alan tiyatro oyunları ve yayımlanan şiirleri var. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 13 4 YIL SONRA KEŞİF 2008 yılında, basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle tutuklanan ve işkenceyle öldürülen Engin Çeber’in Metris Cezaevi’nde koğuşunda ölümünde yaklaşık 4 yıl sonra keşif yapıldı. Yargıtay’ca verilen bozma kararı sonrası, Çeber’in ölümünden sorumlu 51 kamu görevlisinin yeniden yargılandığı davada yapılan keşif işlemine tutuklu sanıklar ve Çeber’le aynı koğuşta kalan olayın tanığı tutuklular da katıldı. N’APALIM, “FİİLİ İMKANSIZLIK” VAR! Bakanlar Kurulu, bazı özelleştirme işlemleri hakkında verilen yargı kararlarının uygulanmasında ortaya çıkan fiili imkansızlık nedeniyle Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nca yapılmış iş ve işlemlerin devam ettirilerek sonuçlandırılmasını kararlaştırdı. Konuya ilişkin Bakanlar Kurulu Kararı, Resmi Gazete'nin yayımlanarak yürürlüğe girdi. Buna göre, Bakanlar Kurulu, özelleştirme uygulamaları sonucunda nihai devir sözleşmesi imzalanarak devir ve teslim işlemleri tamamlanmış olan özelleştirme işlemleri hakkında verilen yargı kararlarının uygulanmasında ortaya çıkan fiili imkansızlık nedeniyle Eti Alüminyum AŞ'nin yüzde 100 oranındaki hissesinin satış yöntemiyle özelleştirilmesi, Türkiye Denizcilik İşletmeleri AŞ'ye ait Kuşadası Limanı'nın işletme hakkı verilmesi yöntemiyle özelleştirilmesi, Türkiye Denizcilik İşletmeleri AŞ'ye ait Çeşme Limanı'nın işletme hakkı verilmesi yöntemiyle özelleştirilmesi, SEKA-Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları AŞ'ye ait Balıkesir İşletmesi'nin varlık satışı yöntemiyle özelleştirilmesi ve Türkiye Petrol Rafinerileri AŞ'nin yüzde 14,76 oranındaki hissesinin İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Toptan Satışlar Pazarı'nda satılması işlemlerini iptal eden yargı kararlarıyla ilgili olarak geriye ve ileriye yönelik herhangi bir işlem tesis edilmemesine ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nca bu yönde yapılmış olan iş ve işlemlerin devam ettirilerek sonuçlandırılmasına karar verdi. HSYK KLASİĞİ : YAZ KARARNAMESİ Adli yargı yaz kararnamesini tamamlayan HSYK, 2 bin 335 hâkim ve savcının görev yerini değiştirdi. Kararnameyle Ergenekon savcısı Cihan Kansız, Şike savcısı Mehmet Berk ve Balyoz davası savcısı Savaş Kırbaş’ın özel yetkileri alındı. Adı geçenler Başsavcı Vekilliklerine atandı Hrant Dink cinayeti davasını karara bağlayan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Başkanı Rüstem Eryılmaz, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na atandı.. KCK davasına bakan Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Menderes Yılmaz da İzmir Hâkimliği’ne atandı. Uludere’de 34 köylünün bombalarak öldürülmesine ilişkin soruşturmayı yürüten özel yetkili Diyarbakır Başsavcıvekili Ahmet Karaca da Adana Başsavcı Vekilliği’ne atandı. YARSAV’ın kurucusu, kapatılan Yargı-Sen’in Başkanı Ömer Faruk Eminağoğlu’na yönelik HSYK’nin olumsuz tavrı, bu kararnamede de kendini gösterdi. Daha önce Yargıtay Savcılığı’ndan İstanbul hâkimliğine atanan Eminağoğlu, bu kez de Çankırı hâkimliğine getirildi. Avukat Turgut Kazan, HSYK’nin son kararnamesini yorumlarken, hükümet ile “hizmet” arasındaki savaşın devam ettiğini söyledi. Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin, kararnameyi “Cemaatin yargıdaki iktidarını sınırlayacak, gerilecek hiçbir girişim taşımıyor. Hatta tam tersi, cemaatin bu iktidarını pekiştirmeye yöneliktir” diye değerlendirdi. YARSAV Başkanı Murat Arslan ise kararnamenin “herkesi memnun etmeye yönelik” olduğunu söyledi. Harvard’dan onur derecesiyle mezun olduktan sonra, avukatlık yapmakla yazmak arasında kararsız kalan MacLeish, biraz da zorunlu olarak, önce bir avukatlık şirketinde çalışmaya başlar. Para kazanır, mutlu bir evlilik yapar, çocukları olur, şirkete ortak olma olasılığı belirir. Yine de mutsuzdur. Şöyle yazar ailesine: “Hukuk –ilginçtir- çok kalabalık ve kederle dolu. Yalnızca kendi kazançlarını öne çıkarıyor, başka değil. Onun gelişiminden duyabileceğim bir memnuniyet ya da çıkarabileceğim bir taahhüt bulunmuyor..” (2) Bekleneceği üzere, avukatlık bürosundan istifa eder. Bir süre Paris’te yaşar ve eserleri saygın dergilerde basılmaya başlar (Pound’u çok önemseyen MacLeish, bu dönemde de Pound’dan beklediği övgüleri alamaz). Sonuçta, Paris’te de beklentilerini karşılayamayınca tekrar Amerika’ya döner ve yazarlığı ikinci plana atarak güvenli, bürokratik alanlarda çalışmaya başlar. Kitap, MacLeish’in bu geliş- gidişlerini net bir şekilde özetliyor: “MacLeish başından itibaren başka bir şeyin açlığını çeken olağanüstü bir hukuk teknisyeni idi. Beşeri bilimlerde yetişmiş ancak yavan bir hukuk dünyasına sıkışmış ve kişiliğinin iki parçasını bir araya getirmenin mücadelesini vermişti.” (3) Özelikle şair yanı, MacLeish’in Ezra Pound ile olan ilişkisinin belirleyici yönlerinden. İkili, uzunca bir süre mektuplaşarak birbirlerine görüşlerini iletirler. MacLeish şairlikte ısrar eder ve bu konuda Pound’dan destek bulabileceğini umar. Ancak, dönemin en dikkat çekici ve yenilikçi şairlerinden olan Pound, bu konuda fazla açık sözlü ve kırıcıdır. MacLeish’in şiirlerini beğenmez. Ezra Pound (1885-1972) Amerikan şiirine getirdiği yenilikleriyle olduğu kadar, 2. Dünya Savaşı’ndaki Ezra Pound 14 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Archibald Mac Leish faşistleri destekleyen tutumu dolayısıyla da çok tartışılan bir şair. Sanat ile siyaset ilişkisinin nasıl değerlendirileceği bakımından oldukça ilgi çekici bir örnek. Ama bu konu, bu yazının sınırlarını aşar. Siyasi görüşleri o kadar uç noktalara ulaşır ki, arkadaşları onun aklını oynattığını düşünmeye başlarlar. Özellikle İtalya’da bulunduğu dönemde Mussolini hükümetine övgüler düzdüğü bir dizi radyo programı yapar. Programlarında Amerika’yı, Roosevelt’i, Yahudileri ve hatta o dönem Gerçekler ve Rakamlar Dairesinin yöneticiliğini yapmakta olan MacLeish’i suçlar. Bu gelişmeler sonrasında, 1943’te Washington’da hakkında ihanet suçlamasıyla dava açılır. Ka- sım 1945’te Amerika’ya döner ve tutuklanır. Mahkeme, Pound’un akıl sağlığının yerinde olmadığına karar verir ve onu cezai ehliyetleri olmayanların tedavi gördüğü bir hastaneye gönderir. 2. Dünya Savaşı ve sonrasında soğuk savaş (özelikle McCarthy uygulamaları) nedeniyle kesintiye uğrayan MacLeish ve Pound arasındaki ilişki, McCarthy’nin gözden düşmesinden sonra 1955 yılında tekrar başlar. Pound 10 yıldır hastanede tutulmaktadır. Serbest bırakılması için yoğun bir çalışma başlatılır. Bu konuda en büyük çabayı sarfeden de kendisini bir şair olarak beğenmediğini açıkça belli ettiği, bir dönem siyaseten de eleştirdiği MacLeish olur. Çabalar sonuç verir ve Pound 1958’de serbest bırakılır. lışma sürelerini günlük on saat ya da haftada 60 saatle sınırlandıran yasa iptal edilir. Gerekçe, yasanın sözleşme serbestisini zayıflatmasıdır. Mahkemeye göre, işçiler, zorlu çalışma koşullarını kabul edip etmemekte özgürdürler; aynı işverenin de bu çalışma koşullarını sineye çekecek işçiler bulup bulmamak konusunda özgür olduğu gibi. Sanırım, bu örnekler, formalist yaklaşımın bizi nerelere sürükleyebileceği konusunda açıklayıcı olmuştur. Kitapta başka örnekler de var. (Elbette, günümüzde yukarıda verilen örneklerdeki kadar tuhaf kararlar çıkmıyor. Ama kitap, formalizmin bugün hala birçok alanda etkisinin devam ettiğine vurgu yapıyor) * * * * * * MacLeish’i, özellikle Ezra Pound ile olan ilişkisi üzerinden, örnek alan kitabın yazarları, avukatların mutsuzluğunu, bu mesleğin öğrenilmesinde ve yürütülmesinde etkili olan ‘Formalizm’ rahatsızlığına bağlıyor. Hukuksal formalizm, hukuksal kararların ortaya çıkışında, dışsal etkenler yerine içsel etkenlere vurgu yapan hukuksal muhakeme anlayışı olarak tanımlanıyor. Bu yaklaşım, her şeyden önce hukuk eğitiminde kendini gösteriyor. Doktrini ve davaları önemseyip, adalet, sosyal politika ve siyaset gibi dışsal etkenleri küçümseyen bir eğitim biçimi olarak. Ama toplamda bir politika olarak kendini her yerde belli ediyor. Uygulamada, özellikle içtihada vurgu yapan, yöneten sınıfın çıkarlarına hizmet etmek üzere konulmuş olduklarını görmezden gelerek, verili kurallar düzeninin gerekli ve haklı olduğunu varsayan bir yaklaşım. Böylece, mahkemenin hesaba katması gereken eşitlik, merhamet, iktisat, sınıf ilişkileri gibi unsurların sayısını azaltıyor. (s. 96) Hukuk dışı alanlarda da kendisini gösteren formalizm, boğucu endüstrileşmenin entelektüel karşılığı olarak nitelendiriliyor. Bu yaklaşımın sonucu olarak da sapkın kararlar ortaya çıkıyor. Örneğin, 1896 yılında siyahlar ve beyazların farklı demiryolu araçlarında yolculuk yapmaları gerektiğine ilişkin bir yasaya karşı açılan davayı, Yüksek Mahkeme reddeder. Mahkemeye göre, araçlar biçimsel olarak birbirinin aynısıdır ve eşitlik ilkesinin gerektirdiği de bundan ibarettir. Araçların işlevsel olarak eşit olması yeterlidir. Bundan birkaç yıl sonra verilen bir başka kararda da fırıncıların ça- Başa dönersek… Bu mesleğin bize neleri kaybettirdiği, bizi neden bu kadar mutsuz ettiği sorusunun yanıtını arıyoruz. Bu konuda üzerinde durulabilecek birçok nokta var. Ama ortaya çıkan tablo, yanıtın o kadar da basit olmadığını gösteriyor. Neyi nasıl öğrendiğimizi ve neyin içinde yer aldığımızı da gözden geçirmemiz gerekiyor. Böyle olunca, konu aynı zamanda ideolojik olarak avukatlık mesleğinin konumlanmasıyla da bağlantılı. Açıkçası bizden ne bekleniyorsa, neyi öğrenmemiz, neyi yapmamız isteniyorsa, biz de onu yerine getiriyoruz. Öyle olunca da kamuoyunda “başkalarının felaketleri ile beslenen fırsatçılar ve adaletten çok paraya düşkün kişiler” olarak tanımlanan avukatlar “soğuk, heyecansız, şefkatsiz, fazla mantıki, olgu-odaklı, saldırgan, rekabetçi, insafsız ve hatta ahlak dışı” görülüyorlar. (4) Çok mu ağır oldu? Dipnotlar: (1) Avukatlar Nasıl Yoldan Çıkar? Ezra Pound, A. MacLeish, Şiir, Hukuku ve Hayal Kırıklığı; Jean Stefancic – Richard Delgado, Çev. Kasım Akbaş, Nota Bene Yayınları, 2012. Kitabın çevirmeni Kasım Akbaş “Avukatlık Mesleğinin Ekonomi Politiği” kitabının da yazarı. Bu kitapla ilgili Av. Hüseyin Özgür imzalı yazı, dergimizin 2. Sayısında (Temmuz 2011) yer almıştı. (2) a.g.e., s. 49 (3) a.g.e., s. 23 HABERAL’IN DOKTORLARI YARGILANIYOR Ergenekon davası tutuklu sanığı, CHP Zonguldak Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın doktorları hakkında hazırlanan iddianame kabul edildi. Doktorların, 7.5 ile 15’er yıl arasında hapis cezasına mahkûm edilmeleri istendi. İddianamede, 17 Nisan 2009’da tutuklanan ve aynı gün rahatsızlanan Haberal’ın tedaviye başlamasından bir süre sonra taburcu edilmesine yönelik heyet raporu düzenlendiği ancak 16 Ekim 2009 tarihli bu raporun işleme konulmadığı, adli mercilerden saklandığı iddia ediliyor İNSAN HAKLARI, BAŞBAKAN GÜVENCESİNDE Mecliste kabul edilen Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu ile hak ihlallerini incelemek için oluşturulan kurum doğrudan Başbakanlık’la ilişkili hale getirildi. İşkence ve kötü muameleyle mücadele etmek, şikâyetleri incelemek, insan haklarının korunmasına, ihlallerin önlenmesine yönelik çalışmalar yapmak üzere oluşturulan Türkiye İnsan Hakları Kurumu, doğrudan Başbakan’a bağlandı. 11 üyeden oluşacak kurul üyelerinin 7’sini Bakanlar Kurulu, 2’sini Cumhurbaşkanı, 1’ini YÖK seçecek. BİRİ GİDER BİRİ GELİR (BAZEN İKİSİ DE KALIR) Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılmasından sonra kurulan ve geçen Temmuz ayında yapılan değişiklik ile yürürlükten kaldırılan Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin yerini, bu kez de Terörle Mücadele Kanunu kapsamında düzenlenen mahkemeler aldı. Bu mahkemelerin nerelerde kurulacağına, Adalet Bakanlığı’nın teklifiyle HSYK karar verecek. Ancak halen devam etmekte olan davalar, mevcut Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından bakılmaya devam edecek. Ankara Barosu Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, özel yetkili mahkemelerin kaldırılarak, yerine terörle mücadele mahkemeleri kurulmasını, “kes-yapıştır formülü” olarak nitelendirdi. Devlet güvenlik mahkemeleri kapatıldığında buradaki davaların ÖYM’lere devredildiğini anımsatan Feyzioğlu, buna karşın mevcut davaların aynı mahkemelerde sürecek olmasının anayasaya aykırı olduğunu vurguladı. BİREYSEL BAŞVURU İÇİN 150-TL HARÇ Anayasa Mahkemesi’ne tanınan bireysel başvuru hakkının uygulamaya başlaması nedeniyle Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nde değişikliğe gidilerek, başvurunun usulleri belirlendi. Bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği ve buna ilişkin kararın kesinleştiği tarihten, başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren 30 gün içinde yapılması gerekecek. Bireysel başvuru için 150 lira bireysel başvuru harcının da maliye veznesine yatırılması gerekiyor. (4) a.g.e., s. 117 HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 15 Şam Hurması mı, Türk Lokumu mu ? Mert SARAÇOĞLU Avukat, İzmir Barosu “Suriye ile Türkiye, daha yedi buçuk yıl öncesine kadar birbirine husumetle bakıyordu. Sürekli gerginlikler yaşanıyor, iki ülke zaman zaman savaşın eşiğine geliyordu. Biz geldik, Esad kardeşimle oturduk, iki ülke arasındaki meseleleri konuştuk, istişare ettik, müzakere ettik ve Türkiye ile Suriye'yi bölgenin iki kardeş, iki dost ülkesi haline getirdik. Her alanda işbirliğine gittik... Şimdi benim Gaziantepli kardeşim, cebine pasaportunu koyuyor, istediği gibi Halep'e gidiyor, Şam'a gidiyor. Halep'teki, Şam'daki, Lazkiye'deki, Hama, Humus'taki kardeşim cebine pasaportunu koyuyor, Gaziantep'e geliyor. Kim kazandı? Gaziantep kazandı. Gaziantepli esnaf kardeşim kazandı, tüccar kazandı, sanayici kazandı, vatandaşım kazandı. Bütün o korkuların, bütün o tehditlerin ne kadar boş olduğu ortaya çıktı. Düşman üretme politikasından yarar değil, zarar gördüğümüz ortaya çıktı.''(1) Referandum öncesi mitinglerden Gaziantep’te yapılan bu dokunaklı konuşma Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat kendisine ait. Çok değil, iki yıl öncesine kadar,Türkiye Cumhuriyeti başbakanının Esad kardeşi ile olan yakın ilişkisi, ortak bakanlar kurulu toplantılarına varıncaya kadar ilerlemişti. Kardeşlikten hasımlığa giden yolun bu kadar kısa olması, hükümetin Suriye politikasındaki keskin dönüşünü de –kuşkusuzinandırıcılıktan uzak kılıyor. İflah olmaz bir diktatör olduğuna son anda karar verilen Beşar Esad’ın temsil ettiği Suriye’ye neden birdenbire diş bilendiği konusunda iç kamuoyu bir türlü ikna edilebilmiş değil. Ülkemizde kamuoyunun içini dışını bilenler, ‘muhalefete ve demokrasiye tahammülsüz’ bir tek adamın devrilmesi gerektiğine inandırmanın ne denli zor olduğunu da bilirler. Muhalefetin yerlisi kriminalize edilmişken yabancısının masumiyetine kim inanır? Nereden bakılırsa bakılsın, hükümetin Suriye sorunu ile ilgili olarak, iç kamuoyundan onay almaya dönük çabalarının toplumsal algıda ‘elalemin muhalefeti’nden öte bir karşılık bulabildiğini söylemek zor görünüyor. 16 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Tayyip Erdoğan ve eşi, Şam’da Beşar Esad ve eşi ile birlikte Beşar Esad’ın bir insan kasabı, Suriye’nin ise alt edilmesi gereken azılı bir düşman olarak resmedildiği tabloya değen fırça darbeleri şimdilik oldukça acemice vurulmuşa benziyor. İlerleyen günlerde bu resme bir ‘usta eli’ değer mi, bugünden kestirebilmek mümkün değil. Başka bir açıdan ise, siyasal iktidarın iç gündemle ilgili pek çok başlıkta yaptığı gibi, Suriye politikasında da halkın geniş kesimlerinin onayını bir önkoşul olarak görmediği iddia edilebilir. Bu iddiaya dayanak olarak, başbakanın Suriye’nin iç meselemiz olduğu yönündeki beyanı, kinayeli de olsa, gösterilebilir. Gelgelelim, dış ilişkiler söz konusu olduğunda, Suriye konusunda takınılan tutumu ‘uluslararası meşruiyet’ve ‘uluslararası hukuk’ zeminine yaslanmadan savunabilmek olanaksızlaşacaktır. Suriye’de yaratılmış olan kargaşa ortamında Türkiye, bilindiği gibi, silahlı isyancılardan yana açıkça taraf oldu. Kendilerine ‘Özgür Suriye Ordusu’ adını veren paramiliter güçlerin Suriye devletince ‘terörist’, yandaşları tarafından ise’ ‘muhalif’olarak adlandırılması bu grupların karakteristik özelliklerini değiştirmiyor: 1- Siyasal önderlik, mutlak olarak köktendinci örgütlerdedir, 2Silahlı grupların yalnızca mühimmat ve finans değil, aynı zamanda militan ihtiyacı Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye eliyle alenen karşılanmaktadır. Dış desteğin bu denli görünür oluşu, yakın tarihe kadar, kendi resmi ideolojimizin sözcülerinden duymaya alışık olduğumuz ‘kökü dışarıda’ kavramını çağrıştırıyor. Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye söz konusu olduğunda, adı geçen silahlı militanların kökü bu kez dışarıda değil, içeridedir. İnsani gerekçeler ileri sürülerek sınırdan içeri alınan onbinlerce kişi ‘mülteci kampı’ adı verilen alanlara yerleştirilmiş, bu kampların gerçekte neye hizmet ettiği konusu ise kamuoyundan gizlenmeye çalışılmıştır. Hatırlanacağı üzere, ortaya atılan ciddi iddiaları yerinde araştırmak üzere Hatay’daki Apaydın kampını ziyaret etmek isteyen CHP milletvekillerine kampa giriş izni verilmemişti. Hatay valisinin engellemeye ilişkin açıklaması ise devlet ciddiyetinin veciz bir ifadesi olarak hafızalardaki yerini aldı: “Bahsi geçen kampta kalan misafirler güvenlik endişesiyle ziyaret edilmeyi arzu etmemektedirler.”(2) Bahsi geçen kampta kalan ‘misafirlerin’ çatışma bölgelerinden gelip Hatay’daki çeşitli hastanelerde tedavilerinin sağlandığı, savaşmaya hazır olarak sınırın öte yanına geçirildikleri artık bir sır sayılmazken, ziyaret edilmeyi arzu etmemeleri anlaşılır görünüyor. Aynı misafirlerin Özgür Suriye Ordusu’nun ana üssü olarak Hatay’ı, iletişim numarası olarak da Türkiye’deki GSM şirketine kayıtlı bir telefon hattını gösterdikleri düşünüldüğünde, Türk misafirperverliği parmak ısırtıyor. nın koşullarını yaratmak için adeta elinden geleni yapıyor. Bu uğurda, Suriye’den yeni bir Irak veya Afganistan imal edilecek NATO müdahalesinin alt yapı çalışmalarında eşsiz bir şehvetle, iştahla rol alıyor. Türkiye’de üstlenerek Suriye sınırında eylem yaptığı ileri sürülen El Kaide militanları... Egemen bir devlete yönelmiş açık bir saldırının göz göre göre destekçisi, hatta merkezi durumunda olmak, uluslararası hukuk açısından meşru kabul edilebilir mi? Neo-liberal pencereden bu soruya verilecek yanıt, Birleşmiş Milletler düzeninin dünya sisteminde artık geçerliliğini yitirdiği, ulusal sınırlarla birlikte ‘egemenlik hakkı’ kavramının da aşındığı biçiminde olacaktır. Her şey bir yana, ‘Arap Baharı’ manipülasyonunun trajik kurbanlarından Muammer Kaddafi’nin linç görüntüleri bu yaklaşımı ‘uygulamada’ doğrular nitelikte görülebilir. Fakat söz konusu olan, emperyalist bir merkez ülkenin ulusal çıkarları ise, 11 Eylül örneğinde yaşandığı üzere, ‘ulus-devletin sonu’ palavrası biter; koca bir coğrafyanın ulus-devlete ait bol yıldızlı bayraklar, ordular ve şirketlerle tarumar edilmesi ‘doğal hak’ olur. ‘Küreselleşme’ ile serbestleşmenin sağlandığı ve sınırların anlamını yitirdiği tezi ancak çevreülkeler söz konusu olduğunda geçerlilik taşır. Gündelik dilde çoğunlukla ‘çifte standart’ olarak karşılık bulan bu bariz asimetri yönetilenlerin zihninde kanıksandı, doğallaştırıldı. Dünyaya dayatılan neo-liberal algı, toplumsal ilişkilerde olduğu gibi, uluslararası alanda da ‘eşitlik’ varsayımını tarihe gömmeye yeminli göründüğünden, kategorik olarak hukuka giderek yabancılaşıyor. Muhatapları arasında önkabul olarak dahi eşitliğin verili sayılmadığı bir ilişki hukuksal olabilir mi? Dünyanın son yirmi yılında olup bitenlere “Eşitlik tarihe gömüldü, yaşasın özgürlük!” çığlıklarının eşlik etmesi rastlantı sayılabilir mi? Eşitliğin ve buna bağlı olarak hukukun olmadığı yerde ezen taraf değilseniz, zafer sarhoşluğuyla duvarları yıkanların özgürlük çığlığına katılmanız safdillik olur; günü gelir sizi de özgürleştirirler! O halde, Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerine eşitlik düzleminden hareketle hukuk penceresinden yaklaşmak yalnızca bir vicdan borcu değil, temsilcisi olduğunu iddia edenler için ‘ulusal çıkarla- rın’ da gereği olan bir zorunluluktur. İç hukuktan başlanacak olursa; öncelikle, kendilerine ‘Özgür Suriye Ordusu’ adını veren silahlı grup üyesi militanların Türkiye’de barındırılmasının açık bir anayasal ihlal olduğunu belirtmek gerekiyor. Anayasa’nın 92. maddesinde, yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi TBMM’ye hasredilmişken, konuyu bütün açıklığıyla Meclis gündemine taşıma iradesi gösteremeyen siyasal iktidar, saman altından su yürütmeyi tercih ediyor. Samanların su içinde yüzdüğü şu sıralar, TCK’nın ‘yabancı devlet aleyhine asker toplama’ başlıklı 306. maddesine göre 12 yıla kadar hapis istemiyle yargılanması gereken failleradalete hesap vermiyor. Çünkü adalet de, kendileri de son zamanlarda pek meşguller. Uluslararası hukuka gelecek olursak, iki ülke arasında 1998 Ekim ayında imzalanmış Adana Protokolü ilk olarak üzerinde durulmaya değer görünüyor. Halen yürürlükte olan bu ikili anlaşma ve ek protokolleri gereğince her iki ülke, silahlı muhalif grupların karşılıklı olarak iadesi konusunda mutabakata vardılar. Türkiye’deki Suriye karşıtı paramiliter güçlerin iadesi bir yana, himaye edilmekte olduğu göz önüne alındığında, anlaşmayı bozan tarafı tespit etmek zor olmasa gerek. Suriye’nin protokolün imza tarihinden sonra PKK’lıları kasten kendi topraklarında bulundurduğu yönünde bir iddia ise Türkiye tarafınca resmen gündeme getirilebilmiş değil. Kaldı ki, Suriye yönetimince yakalanan çok sayıdaki PKK militanının Türkiye’ye teslim edildiği biliniyor.(3) Taraflar arasında yürürlüğünü koruyan ikili anlaşmanın yanısıra, devletlerarası ilişkilerde yerleşik bir ilke olan ‘devletlerin kendi ülkelerini başka bir egemen devlet aleyhine kullandırmama yükümlülüğü’nün de ağır biçimde ihlal edilmekte olduğu anlaşılıyor. Gelgelelim, Türkiye’yi temsil eden yönetici kadro hiçbir uluslararası meşruiyet ölçütü gözetmeksizin, Suriye ile bir sıcak çatışma- Geçtiğimiz Haziran ayında, bir Türk jetinin Suriye açıklarında düşürülmesi NATO sözleşmesinde yer alan 5. maddenin uygulamaya sokulması için yeterli bir gelişme olarak sunuldu.(4) Bu teze gerekçe olarak ise; vurulan uçağın silahsız olduğu, Suriye makamlarınca hiçbir uyarı yapılmadan düşürüldüğü biçiminde önermeler sıralandı. Ancak somut örneğimizdeki gibi keşif uçaklarının casusluk faaliyetleri için kullanıldığı, Türk jetinin Suriye hava sahasını ihlalinin sabit olduğu göz önüne alındığında, Suriye’nin eyleminin uluslararası hukuk çerçevesinde ‘meşru müdafaa’ olarak değerlendirilmesi de pekala mümkün. Kaldı ki, NATO sözleşmesinin 5. maddesi, NATO üyesi bir ülkenin egemenlik haklarını hedef alan silahlı bir saldırının bir başka ülke tarafından açıkça ve haklı hiçbir neden olmaksızın gerçekleştirilmesi durumunda gündeme gelebiliyor. Öyle sabırsız bir iştah ki bu, Türkiye dış politikasının NATO saldırganlığını bir an önce devreye sokmaya dönük aceleci adımları bizzat emperyalist merkezler eliyle dizginlenmeye çalışılıyor. ABD Başkanı Obama’nın Türk yetkililerle tam da bu başlıkta yaptığı telefon görüşmesi sırasında bir elinde duran beyzbol sopası dizginlerin nerede olduğunu hatırlatan utanç verici bir örnek olarak tarihe not düşülüyor. Türkiye’nin bir akıncı eri gibi cephe önüne sürülüp yalnızlığa mahkum edildiği yorumları sıklıkla yapılıyor. “Yalnız ve güzel ülke” mi?(5) Yazık ki masumiyet taşımayan bir durum bu.Yalnızca, yalnız. (1) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 14 Ağustos 2010 tarihli Gaziantep konuşması şu linkten izlenebilir: http://www.youtube.com/watch?v=MdxFC0uB2lA (2) Hatay valisi Celalettin Lekesiz’in konuyla ilgili açıklamasının ayrıntıları için: http://www.haberturk.com/gundem/haber/771803 -vali-lekesizden-chp-yaniti (3) Refik Yılmaz, CHP Hatay milletvekili, Ülkemize Sığınan Suriye Vatandaşlarının Barındıkları Çadırkentler Hakkında İnceleme Raporu Muhalefet Şerhi, 23.02.2012, s.2 şu linkten ulaşılabilir: http://www.amnesty.org.tr/ai/system/files/TBMM_ %C4%B0H%C4%B0K_rapor_Muhalefet.pdf (4) 4 Nisan 1949 tarihli Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesi, bugüne değin yalnızca bir kez 11 Eylül saldırılarından sonra Afganistan’a karşı uygulamaya konulmuştur: “Taraflar, Kuzey Amerika'da veya Avrupa'da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa BM Yasası'nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerler ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır.” (5) Nuri Bilge Ceylan’ın en iyi yönetmen ödülünü aldığı 2008 Cannes Film Festivali’ndeki nitelemesine gönderme yapılmıştır. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 17 İŞ SAHİBİNİN AVUKATLIK SÖZLEŞMESİNDEN CAYMASI Cafer ÖZKAN Avukat, İzmir Barosu İş sahibi, avukattan hukuki yardım istediğine ve avukat da bunu kabul ettiğine, vekalet akdi bu şekilde kurulduğuna göre hem kanuna hem de tarafların iradesine aykırı olarak bu sözleşmenin “alelade bir vekalet akdi olduğunu” savunmak ve buna dayalı olarak da 174/2. maddesindeki Ceza Şartı’nın burada uygulanamayacağı sonucuna varmak isabetli değildir. 18 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Avukatların iş sahipleriyle ilişkilerinde karşılaşılan ilginç bir sorun da iş sahibinin avukatla anlaşmaya vardıktan sonra cayması durumudur. İş sahibi avukata işi tevdi ettikten sonra avukatı azletmek, vekaletname vermemek, “Ben bu davayı açmaktan/takip etmekten vazgeçiyorum” ya da “Ben bu davayı başka bir avukatla veya bizzat takip edeceğim” demek suretiyle yaptığı anlaşmadan vazgeçmiş olabilir. O takdirde taraflar arasındaki sözleşmeye dayalı olarak avukat iş sahibinden herhangi bir ücret talep edebilecek midir? Eğer avukat, yapılan anlaşma doğrultusunda işe başlamış ise sorun yoktur. Bu durumda Avukatlık Kanunundaki avukatın azline ilişkin hükümler uygulanacaktır. 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 174/2. maddesinde “Avukatın azli halinde ücretin tamamı verilir. Şu kadar ki, avukat kusur veya ihmalinden dolayı azledilmiş ise ücretin ödenmesi gerekmez.” denilmektedir. Demek ki iş sahibi, vekil ettiği avukatı haklı bir neden olmaksızın azletmişse kararlaştırılan ücretin tamamını avukata ödemekle yükümlüdür. Bir ücret kararlaştırılmamış ise iş sahibinin avukata ödemek zorunda olduğu ücret, Kanununun 164/4. maddesine göre belirlenecektir. Bu yazıda, avukatın işe başladıktan sonra azledilmiş olmasını değil, işe başlamadan iş sahibinin cayması durumu tartışılacaktır. İş sahibi avukata işi tevdi ettikten ve avukat işi kabul ettikten sonra artık vekalet sözleşmesi kurulmuş ol- maktadır. Vekalet sözleşmesi bir şekle tabi değildir. 1136 sayılı kanununun önceki düzenlemesinde avukatlık sözleşmesinin ücrete ilişkin bölümünün yazılı şekle tabi olması zorunluluğu vardı. Kanunda 2001 yılından yapılan değişiklikle bu zorunluluk da kalkmıştır. Özetle iş sahibinin avukata vekaletname verip vermemesinin sözleşmenin kurulması ile bir ilgisi yoktur. Vekaletname vekalet akdinin kurulduğuna ilişkin bir ispat vasıtasıdır. İş sahibi vekaletname vermeden sözleşmeden caydığı ya da vekaletname verdiği halde avukatı vekaletten azlettiği, azletmese dahi tevdi ettiği işin avukat tarafından yürütülmesinden vazgeçtiğini bildirdiği takdirde ne olacaktır? Daha somut bir anlatımla avukat kendisine tevdi edilen işle ilgili olarak hiçbir işlem yapmadan iş sahibi sözleşmeden caymışsa acaba ücrete hak kazanacak mıdır? Bu durumda iş sahibinin sözleşmeden caymasındaki nedene bakmak gerekir: Eğer iş sahibinin bu davranışı 174/2. maddede belirtilen haklı nedene dayanıyorsa (Örneğin avukat iş sahibinin güvenini zedeleyecek davranışlarda bulunmuşsa, geçerli bir nedeni olmaksızın makul sürede işe başlamamışsa) kuşkusuz avukat iş sahibinden ücret isteyemeyecektir. Peki iş sahibi sözleşmeden caymak için haklı bir nedeni olduğunu kanıtlayamazsa avukat ücret talep edebilecek midir? Bunun için 174/2 madde hükmünü irdelemek gerekir. Bu düzen- leme, avukatlık sözleşmesinin iş sahibi tarafından haksız yere bozulmasını yaptırıma bağlamaktadır ve bu haliyle Ceza Şartı niteliğindedir. Bilindiği gibi Ceza Şartı Borçlar Hukukunda sözleşmenin bozulmasının bir yaptırımı olarak yer almaktadır. 174/2. maddedeki düzenlemenin Borçlar Kanunu düzenlemesinden ayrılan yanları ise buradaki Ceza Şartı’nın sözleşmeden değil kanundan doğması ve miktarının da (kararlaştırılan ücretin tamamı) kanunla belirlenmiş olmasıdır. Bu nedenle de hakim, hüküm kurarken sözleşmeden doğan ceza şartında indirim yapabildiği halde avukatın (Ceza Şartı olarak) hak kazandığı ücretten indirim yapamayacaktır. Burada avukatın işe başlayıp başlamamasının, dosyaya vekaletname koyup koymamasının, herhangi bir dilekçe, ihtarname vb yazıp ilgili yere verip vermemesinin hiç önemi yoktur. Çünkü avukatlık sözleşmesi bir vekalet akdi olarak kurulmuştur ve bu sözleşme avukatın bir kusuru olmaksızın karşı tarafça bozulmuştur. Aynı şekilde, iş sahibinin cayma nedeninin kendince haklı olup olmaması da önemli değildir. Yani iş sahibi, davayı açmakta yararı olmadığını anladığını, karşı yanla anlaşma olasılığının doğduğunu, davayı kazanma ihtimalinin düşük olduğunu, masrafların fazla geldiğini ileri sürerek caysa bile bu gerekçeler avukatın Ceza Şartı niteliğinde ücret talep etmesine engel olmamalıdır. Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin içtihatları da bu doğrultudadır: Ör- neğin 13. HD. nin 13. Dairenin 03.03.1989 gün ve 5926-360 sayılı kararında “Avukatlık Kanununun 174/2. maddesi gereğince azil haklı bir sebebe dayanmıyorsa vekalet ilişkisi sona ermekle beraber vekil ücretin tamamını isteyebilir, Avukatlık Kanunundaki bu özel hüküm gereğince azil halinde avukat herhangi bir iş yapmamış olsa bile ücretin tamamına hak kazanacağı açıklanmak suretiyle haksız azlin cezai şartı özel olarak gösterilmiş bulunmaktadır” denilerek 174/2. maddedeki düzenlemenin kanundan kaynaklanan Ceza Şartı niteliğinde olduğu vurgulanmıştır. Yine 20.04.1993 gün ve 1381-3362 sayılı kararında “Vekalet görevinden haksız azledilen avukat, vekaleten hiçbir iş yapmasa dahi tam vekalet ücretine hak kazanır” denilmektedir. Aynı daire, bir başka kararında, avukatın ücrete hak kazanması için ücret sözleşmesinin yapılmış olmasını yeterli saymış, avukata vekaletname verilmemiş bile olsa ücrete hak kazandığını hükme bağlamıştır (04.05.1988 gün ve 783-2567 no.lu karar). Kararda “”Gerek Borçlar ve Gerek Avukatlık Kanunu hükümlerine göre taraflar arasında işin görülmesine ilişkin birleşen iradeler ile vekalet sözleşmesi oluşur. Temyize konu olayda işin takibini yüklenen avukat ile iş sahibi davalılar arasında yazılı ve hukuken geçerli bir vekalet sözleşmesi akdedilmiş olmakla yasanın öngördüğü şekilde bir davaya vekalet sözleşmesi meydana gelmiştir. Davalıların bir süre sonra vekillerine mahkemelerde işi takibe imkan veren temsil yetkisini vermeleri gerektiği halde vekaletname vermemek suretiyle avukatın yüklendiği vekalet görevini engellemeleri, gerçekleşmiş vekalet sözleşmesinden vazgeçme olup Av. K.’nun 174. maddesine ifade edilen azil sonucunu doğurur, B:u durumda iş sahibi davalıların Av. K’nun 174. maddesi hükmünce kararlaştırılan ücretin tamamını ödemeleri zorunludur.” denilmektedir. BU kararlarda dikkat çeken husus, iş sahibinin işten caymasının avukatın azledilmesi anlamına geldiğinin vurgulanmasıdır. Buna karşılık, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi bazı kararlarında 174/2. maddeyi iş sahibinin cayması durumunda 13. Daireye göre dar yorumlama eğilimindedir. Bu Dairenin 2008/6473-9508 sayılı kararındaki ”azil halinde ücretin tamamı verilir yasal cezai koşulun uygulanabilmesi için de hukuki yardımın başlaması, yani dava açma üstlenilmiş ise davayı takip için hukuki yardım amacıyla gerekli hazırlıkların tamamlanmış ol- ması gerekir” cümlesi konuyu tartışmalı hale getirmekte, avukatın cayma nedeniyle ücretin tamamını talep edebilmesi için bazı işleri yapmış olmasını ön görmektedir. Gerçi bu kararda da illa ki davaya girmiş ya da davayı açmış olma şartı aranmamakta, “gerekli hazırlıkların yapılmış olması” ücrete hak kazanabilmek için yeterli bulunmaktadır. Aynı Daire 1997/11339-12497 sayılı kararında da iş sahibinin avukata vekaletname vermemiş olması halinde “taraflar arasında alelade bir vekalet bulunduğunun kabulü ve sorunun buna göre çözümlenmesi gerekir” diyerek bu durumda Avukatlık Kanununun 174. maddesinin uygulanamayacağını belirtmekte, ancak avukata Medeni Kanunun 4. maddesi doğrultusunda bir ücret takdir edilmesi gerektiği görüşüne yer vermektedir. Bu görüşe katılmak olanaksızdır. Çünkü yukarıda değindiğimiz üzere Vekaletname, vekalet sözleşmesinin geçerlilik koşulu değildir. 3. Hukuk Dairesinin, avukat ile müvekkil arasındaki vekalet ilişkisinin kurulmuş olduğunu kabul ettikten sonra bunun “alelade bir vekalet ilişkisi” olduğundan bahisle sorunun buna göre çözümlenmesi görüşü hatalıdır. Çünkü avukatın verdiği hizmet hukuki yardımdır ve Avukatlık Kanununa göre (madde 35) hukuki yardım hizmeti münhasıran avukatlar tarafından verilebilir. Yani burada vekalet akdi ile üstlenilen iş, Avukatlık Kanunundan doğan yetki ve sorumluluklarıyla birlikte avukatlık hizmetidir. İş sahibi avukattan hukuki yardım istediğine ve avukat da bunu kabul ettiğine, vekalet akdi bu şekilde kurulduğuna göre hem kanuna hem de tarafların iradesine aykırı olarak bu sözleşmenin “alelade bir vekalet akdi olduğunu” savunmak ve buna dayalı olarak da 174/2. maddesindeki Ceza Şartı’nın burada uygulanamayacağı sonucuna varmak isabetli değildir. Ayrıca 174/2. maddesindeki düzenlemeden çıkan sonuca göre kurulan sözleşmenin hangi aşamada bozulduğunu tartışmaya, sözleşme kurulduktan sonra avukatın hangi hizmetleri verdiğini irdelemeye gerek yoktur. Esasen “Ceza Şartı”nın özelliği sözleşmeden cayan taraf için bir yaptırım olması, caymanın karşı tarafın kusurundan kaynaklanmaması halinde cayan taraf açısından haklı nedene dayanıp dayanmadığının önemli olmamasıdır. BALYOZ VE POYRAZKÖY DAVASININ SANIK AVUKATLARINDAN ŞİKAYET Balyoz ve Poyrazköy davalarında tutuklu sanıkların avukatları, 3. yargı paketi kapsamındaki yasal değişikliklere karşın tahliye taleplerini reddeden 6 yargıç hakkında HSYK’na suç duyurusunda bulundular. Avukatlar, tahliye taleplerinin reddi kararında imzaları bulunan Balyoz davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti Başkanı Murat Üründü, üye hâkimler Savaş Çelik ve Abdullah Öztürk ile Poyrazköy davasına bakan İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti Başkanı Mehmet Hamzaçebi, Osman Kaya ve Vedat Dalda hakkında soruşturma başlatılmasını istediler. CEZAEVİ KAZANDIRMA PROJESİ Diyarbakır’da yetişkinler, kadınlar ile çocuklar için 5 ayrı bölümden oluşan Türkiye’nin ikinci büyük cezaevi kampusunun yapılmaya başlamasının ardından kapatılan TEKEL Tütün İşleme Fabrikası’nın da açık cezaevine dönüştürüldüğü ortaya çıktı. Cezaevine mahkûmlar sevk edilmeye başlandı. ÇOCUKLAR CEZAEVİNDE Ülkemizde 0-6 yaş arası 300’e yakın çocuk anneleriyle birlikte cezaevinde kalıyor. Yaş ortalaması ağırlıklı olarak 14-18 yaş olan 2 bin 300 çocuk ise çeşitli suçlardan cezaevinde. Bu rakamlara göre yaklaşık 2 bin 600 çocuk, hayatının başında cezaeviyle tanışıyor. Çocuklar için çok sayıda proje üreten Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı İkinci Başkanı Nevin Özgün, ülkemizde gerek cezaevindeki çocuklar, gerekse annesi ile cezaevinde kalmak zorunda kalan çocukların yasal hakları ile ilgili uluslararası sözleşmelere imza atıldığı ancak bunlara yeteri kadar uyulmadığını söyledi. Özellikle çocukların kaldığı cezaevlerinde büyük eksiklikler olduğunun altını çizen Özgün, çocukların destek alabileceği psikososyal hizmet uzmanlarının yetersizliğini ifade ederek “Örneğin 500 kişiye 2 psikolog ya da sosyal hizmet uzmanı düşüyor” diye konuştu. 7 YILDA 3 BİN 777 ÇOCUK MAHKÛM EDİLDİ Ağır ceza mahkemelerinde 2004-2011 yılları arasında yargılanan 8 bin 828 çocuktan 3 bin 777’si hakkında mahkûmiyet kararı verildi. Yazılı soru önergesini yanıtlayan Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in verdiği bilgiye göre ağır ceza mahkemeleri ile özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde açılan davalarda 2004-2011 yılları arasında 8 bin 828’i 18 yaşından küçük olmak üzere 209 bin 750 kişi yargılandı. Bu yargılamalarda, 3 bin 777’si 18 yaşından küçük olmak üzere 137 bin 692 kişi hakkında mahkûmiyet kararı verildi. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 19 İzmir Barosu Bağımsız Savunma Grubu “Baro yöneticileri süreçleri 2008 yılında oluşturulan ve ilk kez o yıl Baro Genel Kurulunda seçime katılan Bağımsız Savunma Grubu bu dönem de seçimlere girecek. Biz de, aynı zamanda dergimiz yazarlarından olan, grubun başkan adayı Bahattin Özcan Acar’la söyleştik. Ekim ayında yapılacak seçimlere, Bağımsız Savunma Grubunun başkan adayı olarak katılacaksınız. Aslında, 2002-2004 döneminde İzmir Barosu Başkanlığı yapmış biri olarak, yeterince tanınan bir adaysınız. Ancak, siz de kabul edersiniz ki, her yıl yüzlerce genç avukat katılıyor baromuza. O dönemi yaşamayan ve bu nedenle de sizi çok iyi tanımayan birçok meslektaşımız var. Bu yüzden, diğer konulara geçmeden önce kısaca kendinizden bahsetmenizi istesek? Muğla'da 1945 yılında doğmuşum. 1950 yılında babamın görevi sebebiyle İzmir'e yerleştik. Okul yaşamına İzmir'de başladım. Namık Kemal Lisesi mezunuyum. 1966 yılında İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsünün Edebiyat Bölümünü bitirdim. Kura sonucu atandığım Konya'da aynı yıl Türkçe öğretmeni olarak çalışmaya başladım. 1961 Anayasasının getirdiği özgürlük ve yeniden aydınlanma ortamının oluşması, özellikle 1968 ruhu bizim gibi gençlerde toplumculuk eğiliminin güçlenmesinde, yurtseverlik duygusunun içselleştirilmesinde etkili oluyordu. Hepimiz daha çok öğrenmek çabası içindeydik. Mesleki örgütlenme çalışmalarında sorumluluk almak istiyorduk. Bu duygularla 1969-1970 döneminde Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), 19721974 yıllarında Tüm Öğretmenler Birlik ve Dayanışma Derneği (TÖBDER) Konya Şubesinde Yönetim Kurulu üyesi ve Şube Başkanı olarak görev yaptım. 1970 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdim. Fakülteyi bitirdikten sonra 1975 yılında 20 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Konya’da serbest avukat olarak çalışmaya başladım. 1978 yılında Etibank Alüminyum Tesislerinde çalışan 6000 işçinin DİSK içinde örgütlenmesinde çalışabilmek için işimi ve evimi Seydişehir'e taşıdım. 12 Eylül.1980 darbesi nedeniyle bu çalışmalarımız sonuç getirmedi. 1988 yılına kadar burada serbest avukat olarak çalıştıktan sonra İzmir'e dönerek Baromuz bünyesine katıldım. 1994-1998 yıllarında iki dönem İzmir Barosu Yönetim Kurulu üyeliğine seçildim. Bu evrede Yayın Kurulu üyeliği ve baro yayınları yazı işleri müdürlüğü yaptım. 1998’den sonra kurumsallaşan Baro Staj Eğitim Merkezinde “Avukatlık Hukuku” alanında eğitim görevlisi olarak staj yapan meslektaşlarımızla bilgi ve deneyim paylaştım. 2000–2002 döneminde Türkiye Barolar Birliği Delegeliği ve 2002-2004 döneminde İzmir Barosu Başkanlığı görevlerinde bulundum. Halen, bir meslektaşımla ortak olarak, dayanışma içinde avukatlık çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Başkan adayı olarak temsil ettiğiniz Bağımsız Savunma Grubu hangi ihtiyaçtan doğdu? Daha açık sormak gerekirse, sizi ‘yeni’ bir grup kurmaya yönelten gelişmeler nelerdir? Biraz grubun ilkelerinden söz eder misiniz? İzmir Barosu’nun onurlu geçmişi, demokrasi, hukukun üstünlüğü, mesleğin saygınlığı için, özellikle hukuksuzluğun egemen olduğu dönemlerde baskıya, faşizme, gericiliğe, ırkçılığa karşı demokrasi ve hukuk devleti için verilen mücadelelerle doludur. Bu onurlu geçmişte meslektaşlarımızın özveri ve emekleri vardır. Bağımsız Savunma'yı oluşturan meslektaşlar, yıllara dayalı mücadelenin deneyim ve birikimi içinden gelen ve onurla sahiplendikleri baro geleneğinin yüklediği duyarlılıkla, meslek kuruluşunu etkin bir hukuk örgütü yapabilmek için sorumluluk üstlenen hukukçulardır. Bu arkadaşlar 30.06.2008 tarihli bir “çağrı” metnini tüm meslektaşlarımıza göndererek ülkenin, hukukun, mesleğin artan sorunları ve özellikle Baroda yaşanan kısır çekişmeler nedeniyle “dar grupçuluk” anlayışı dışında bir yaklaşım önermiş, bunun için sorumluluk alacağını açıklamışlardır. Bu çağrıya rağmen maalesef genel kurula yedi grupla gidilmiş, ibra sorunu başta olmak üzere orada tatsız olaylar yaşanmıştır. Oysa dönem, bugün olduğu gibi hukukçu sorumluluğu ve bağımsız avukat duruşuyla hareket etme dönemiydi. Gelenekleri ve birikimi tahrip olan Baronun yeniden yapılandırılması, grupçu anlayışın üstesinden gelebileceği bir iş değildi. Böyle bir ortamda, sorunların çözümünde dar grup anlayışları yerine mesleğimizin özü olan ve Avukatlık Kanununun 1. maddesinde bağımsızlık ilkesini vurgulayan “Avukat, yargının kurucu unsurlarından bağımsız savunmayı temsil eder” anlayışının öne çıkarılması; Baro’nun bir kişinin, bir grubun ya da bir siyasal çizginin yan kuruluşu konumuna getirilmemesi; meslektaşlar arasında “kişisel nitelik ve birikimi olanların, kendisini baro camiasına kabul ettirmiş bulunanların” özgürce aday olabilmelerinin önünün açılması, kısacası meslektaşı temel alan, demokratik ve bağımsız baro anlayışının yerleştirilmesi ama- cıyla bu çağrıyı yapanlar, görev ve sorumluluk almak için “Bağımsız Savunma”yı oluşturdular. Bu yolda her zaman ayrılıklarda uzlaşma aradılar. “Elimizi taşın altına koymuyoruz” Bağımsız Savunma, mesleğin sorunlarını sadece şikâyet ederek ele alan, çözüme ilişkin etkili ve inanılır bir proje üretemeyen, meslek sorunları ile ülkenin hukuk yapısı/hukuk sorunları arasındaki çok yönlü bağlantıları analiz edemeyen, sadece sabah akşam demokrasi, özgürlük, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı gibi kavramları içeriği belirsiz slogan halinde tekrarlayan yönetim anlayışları yerine; zor da olsa farklılıkları anlamayı, düşünceye özgürlük ve say- Başkan Adayı Bahattin Özcan Acar: avukatları değil, yönetir.” içindeki demirler korozyona uğradığı zaman yapıda çatlamalar başlıyor doğal olarak. Biz de önceki yıllarda bu tarz olguları yaşadık hep birlikte. Mesele çok yönlü. Neo-liberalizmin etkileri gıyı, hukuk ortak paydasında buluşmayı şiar edinmiştir. Bu noktada, meslektaşlar olarak katılım anlamında hepimize düşen sorumlulukları da göz ardı etmememiz gerektiğini unutmayalım. Maalesef, meslektaşlarımız, mesleğe bağlılıklarını ve mesleği icra etmenin sevincini yitirmiş durumdadırlar. Gençlerimiz bocalamakta ve ümitlerini yitirerek mutsuzluğa sürüklenmektedirler. Her gün birbirimize “Mesleğin, hukukun, ülkenin durumu kötü, Baro bir şey yapmıyor” diyerek yakınıyor, fakat elimizi taşın altına koymuyoruz. Birilerinin vaatlerine inanarak kurtarıcılar bekliyoruz. Bu bağlamda önce kendimizi eleştirmeliyiz. Umudu yitirmemeliyiz. Doğru olan kurtarıcı beklemek değil, kurta- rıcıdan kurtulmayı becerebilmektir. Unutmayalım, Baro yöneticileri avukatları değil, süreçleri yönetir. Bağımsız Savunma içinde yer alan avukatların önemli bir kesimi, öncesinde başka yapılar içinde yer almış kişiler. Siz de daha öncesinde içinde olduğunuz başka bir grupla aday olmuş ve başkanlığa seçilmiştiniz. Şimdi neden diğer gruplarla birlikte değilsiniz? Nedir ayrışma noktaları? İnsanlar kişisel özellikleri nedeniyle birliktelik oluşturmuyorlar, bilirsiniz. Onları bir arada tutan ortak değerler, kalıcı ilkeler, dünya görüşü yakınlıkları, hukuka bakışta benzerlik gibi düşünceler birlikteliğin harcı, çimentosu oluyor. Bu harç bozulduğu, Dünyadaki tek kutuplu hegemonyanın şirinlik maskesi takan vahşi yüzü olan neo-liberalizm, bildiğimiz ve yaşadığımız gibi, dünyayı birçok krize sürüklemiş, bu süreçte her kişi ve kurum benzer nedenlerle kriz ortamından payını almıştır. Bu rüzgar, 2000 yılların başından itibaren etik değerlerde, insan ilişkilerinde ve o dönem birlikte olduğumuz grup disiplininde sorunlara sebep olmuştur. Yani ilk yansıma insana özgü olmuştur. Grup içinde kişilere yönelik çarpıtma, genelleme, niyet okuma, sıfat yakıştırma, ön yargı, dedikodu, kendi doğrusunu dayatma gibi tutumlar alışkanlık haline geldi. Baronun kurumsal yapısı içinde iyi amaçlarla oluşturulan bazı komisyonlar, çalışma grupları kendilerine sağlanan kurumsal olanakları baro içinde iktidar mücadelesi için kullanmaya, baro yönetiminin kararlarına ve uyarılarına rağmen baroyu zor durumda bırakan davranışlara yöneldiler. Toplu imzalarla baro yönetimini bloke etmeye çalıştılar. Grubun sağduyu sahibi deneyimli birçok üyesi, hatta kurucusu olan bazı arkadaşlarımız uzun süre bu tür disiplinsizliklere sessiz kaldı. Asıl önemli olan da buydu. Yapılan yanlışa seyirci kalınması grupta güven ortamını zedeledi, Grup içinde hoşgörü, saygı, güven ve dayanışma zamanla ortadan kalktı. Bu arkadaşlarımızın çoğunun bugün yaşananları daha doğru değerlendirdiklerini zannediyorum. Neden mi? 2004 yılında yönetime gelen grup İÖG’nun varlığına son verdiği zaman, “olağanüstü genel kurul” fiyas- kosunu yaşatan bu arkadaşlarımız 2010’da baro yönetimine geldikleri halde bu çalışma grubunu yeniden kurmaktan kaçındılar. Acaba geçmişten ders mi alınmıştı? İkinci boyut ise politiktir. Neo-liberal politikalara karşı açık, net, yurtsever bir duruş şarttır. Herkes bu saldırı karşısında direnmek, ait olduğu grubun ilkelerini, değerlerini unutmadan onlara sarılmak, sahiplenmek durumundadır. Baroda oluşan grupsal birlikteliklerde, hiç kimse kendi siyasi çizgisini ve tarzını gruba dayatamaz. Böyle bir tavır, esasen mücadeleyi hukuk ekseninin dışına taşımak demektir. Ayrıca, 8-9 sene önce Baro'da çokça tartışılan, hatta Baro Başkanı ve iki üye tarafından muhalefet şerhi konulan AB projeleri bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Gerçekleştirilmesi için büyük paralar ayrılan AB projeleri, gelişme ve ilerlemeden çok, ulusal birlikteliklerin yıkımına, küresel iktidarın tesciline, sahte bir dünya barışına ve sömürüye hizmet eder durumdadır. Keza insan hak ve özgürlükleri sorununa bakış meselesi de ayrışmada önemli kavşaktır. Hak ihlallerinin sebebi, eşitsizlikçi toplumsal yapılaşmadır. Bu yapı değiştirilmeden insan hakları ihlallerindeki acılar hafifletilebilir, uyuşturulabilir, ancak temel sorun kökten çözümlenemez. Küresel sömürü ve neo-liberal politikanın bir uzantısı olan “insan hakları mücadelesinin her türlü ideoloji ve siyasetin üstünde olduğu” düşüncesine karşı dikkatli olunmalıdır. İnsan hakları mücadelesi, ekonomik ve sosyal hakları maskelememeli, hak ihlalleri bahanesiyle küresel emperyalist gücün, ulusların, halkların bağımsızlığına yönelik müdahalesine karşı durulmalıdır. Ulusçuluk ve yurtseverlik anlayışı da gruplar arası ayrışmada etkili olmuştur. Emperyalizm karşısında ülkenin korunması gereken ulusal değerleri, HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 21 başkalarına, faşistlere, şovenistlere terk edilemez. Bu değerlere emekten yana sınıfsal olarak bakmak, emperyalizmin etnik ve dinsel ayrımları kışkırtma, ulusları bölme yöntemlerine karşı ulusal birliği savunmak gerekir. Kendi ülkesinin değerlerine, bağımsızlık ve egemenliğine sahip çıkmayan hareketler yığınlardan kopar, marjinalleşir ve bu alanları istismar ederek kitle tabanı kazanan faşist ve ırkçı eğilimlerin güçlenmesine yardım eder. Ülke bağımsızlığı ve ulusal egemenlik, emperyalist çözüm arayan etnik ya da dinsel oluşumlar karşısında daha sıkı sahiplenilmesi gereken kazanımlardır. Bu değerlerin korunması kadar, hamasi davranışlarla grup çıkarı için istismar edilmemesi de önemlidir. Bağımsız Savunma'nın oluşumunda ve mücadelesindeki bazı çizgileri, başka Gruplara göre farklı olan düşüncelerimizi kısaca böyle özetleyebilirim. Sözü daha fazla uzatmayayım. Daha önce Baro Başkanlığı yapmış biri olarak, sizi yeniden aday olmaya yönelten şey nedir? Sonuçta, oldukça meşakkatli bir süreç bu. Bu soruya kişisel bir yanıt vermeden önce ülkemizin, hukukun, avukatlık mesleğinin, doğal olarak yargının, meslektaşların, baronun, kısacası içinde bulunduğumuz koşullar ile bu koşullarda hukukçulara ve baroya düşen görev ve sorumlulukların önemi üzerinde kafa yormamız gerekir. “Sorumluluk almak gerekiyorsa…” Gerekir, çünkü aday olmanın kişisel bir heves, kişisel bir tatmin olmadığını söylemeye gerek yok. Bizim kuşağın genlerinde, sorumluluk almak gerekiyorsa bundan kaçınılamayacağına dair DNA’lar var. Yararlı olacağına inanıyorsan, varım diyeceksin, duruşunu göstereceksin. Meslektaşların seçer ya da seçmez. Tercih onların. Buna da saygı duyacaksın. Şimdi neden aday olduğumuza geçelim. Türkiye sınırlarında bir mezhep çatışmasına varacak iç savaş sürüyor. Coğrafyamızda yer alan ülkeler mezhep ve ırk temelinde parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya. Bireyin din ve inanç özgürlüğünün teminatı olan laiklik yerlerde sürünüyor. Siyasal iktidarın, ucu açık bir yargılama süreci ve hukuk dışı yargılama yöntemleri kullanarak ‘muhaliflerini’ ortadan kaldırmaya yöneldiği bariz olarak ortada. Bu durum muhalif belediyelere karşı şiddetle uygulanıyor. 22 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Hukukun temel ilkeleri, savunma hakkı açıkça çiğneniyor, soruşturma evresinden itibaren bir kısım yargı mensubu görevlerini kötüye kullanmaya devam ediyor. Haberleşme özgürlüğü bitti. Herkesin telefonu dinlenmekte, insanlar telefonda espri yapmaktan, hatta uzun konuşmaktan bile kaçınmakta. Yıllardır tartışılan yargı bağımsızlığı hiç bu günkü kadar yara almadı. Avukatlar görevlerini yapamaz haldedir. Avukatlara görevleri sırasında çıkarılan her zorluk, hukuk devletinin önünde bir engeldir. Terörle Mücadele Kanunu"nun uygulandığı hallerde avukatın, şüphelinin ifade tutanağını, bilirkişi raporlarını ve şüphelinin hazır bulunmak hakkına sahip olduğu adli işlemlere ilişkin tutanakları alma hakkı, gizlilik kararları ileri sürülerek engellenmektedir. Oysa gizlilik kapsamındaki delillerin basın ve yayın organlarında günlerce yayınlanması olağan hale gelmiş olup bu vahim bir hukuk ihlalidir. Cumhuriyet savcısı da kolluk da, şüpheli ve sanıkların lehindeki delilleri de toplamak ve savunma hakkını korumakla yükümlü olduğu halde bırakın delil toplamayı, bazı durumlarda deliller klasör içlerinde, emanet bürolarında gizlenmektedir. “Önümüzdeki yıllar mücadele yılları olacaktır” Silivri yargılamaları, KCK yargılamaları, toplu olarak götürülüp tutuklanan meslektaşlarımız, gazeteciler, ordu mensupları, hepsi için durum içler acısıdır. Hukuk bitmiştir. Temel hak ve özgürlüklerin güvencesi, usul kurallarıdır. Usul kurallarına uyulmadan, uyuşmazlığın esası doğru çözülemez. Usul kuralları, esasa feda edilemez ve hafife alınamaz. Bir soruşturma, toplumu sürekli tedirgin edecek, bireyleri endişeye sürükleyecek yaygınlık, genişlik ve süreklilikte yapılamaz. Ceza davaları her türlü anayasal ve yasal güvence sağlanarak, en kısa sürede bitirilmelidir. Aylarca tutuklu kalınarak duruşma beklemek, adil yargılanma hakkı ile bağdaşmaz. Ceza yargılaması kurallarına uyulmaması suçtur. Kurallara uymayan yargı mensupları, kamu görevlileri hakkında ilgili makamların derhal harekete geçerek adli ve idari soruşturma başlatması gereklidir. Hukuk devleti başka türlü korunamaz. Yargıya güven başka türlü sağlanamaz Kısacası, belli ki önümüzdeki yıllar mücadele yılları olacaktır. Mesleki sorunumuzun hiç biri, meslek onurumuzdan, hukuk devleti mücadelemizden daha önemli değildir. Keza, hiçbir mesleki sorun, ülkemizin bölünmezliğinden, cumhuriyetin temel kazanımlarından daha öncelikli ve önemli değildir. Göreve talip olurken beni en çok etkileyen, sorumluluk almaya zorlayan duygu ve düşüncem, vicdan ve adalet için mücadelenin içinde olmayı istememdir. Birlikte olduğum arkadaşlarımda da aynı duygu ve düşünceler etkili olmuştur. Konuştuklarımız, ister istemez, eskiden beri tartışılan bir konuyu gündeme getiriyor: “Baro siyaset yapmalı mı?” Gerçekten de, zaman zaman, ülkede yaşanan sorunlara karşı sesini yükselten barolar ‘siyaset yapmakla’ suçlanıyor. Sizce Baro ile siyaset arasında nasıl bir ilişki olabilir? Yüz yıllık bir kuruluşun gelenekleri vardır. Gelenekler yol gösterir; ancak kurumlaşma şarttır. Baro hem meslek örgütü, hem hukuk kurumu hem de demokratik baskı grubudur. İzmir Barosu, kim tarafından temsil edilirse edilsin, bu niteliklerini korumak ve geliştirmek zorundadır. Yurt sorunlarıyla yakından ilgili, ancak meslek örgütü olma kimliğinden uzaklaşmamalı, hukukun üstünlüğü ilkesini her şeyin üstünde tutmalı, kime karşı olursa olsun hukuk ihlallerine seyirci kalmamalıdır. Bir siyasal oluşumun paralelinde imiş gibi bir görüntü yaratmak baronun fonksiyonlarına ve misyonuna zarar verir. Baro’lar demokratik kitle örgütleri değildir, modalaştığı, sıkça kullanıldığı için söylüyorum sivil toplum kuruluşu da değildir, meslek örgütleridir. Bu nedenle baro organlarında görev alanlar diğer siyasal örgütlerdeki yönetsel görevlerini bırakırlar. İzmir Barosu bu ilkeyi uzun zaman titizlikle korumayı başarmıştır. Başka barolarda tespit ettiği aksi eğilimlerle de mücadele etmiştir, önümüzdeki dönemde de mücadele edecektir. Avukatlık Kanunu’nda değişiklik yapılması için bazı AKP Milletvekilleri tarafından TBMM Başkanlığına kanun teklifi verildiği doğru mu? Ne yapılmak isteniyor sizce? TBMM sunulan yasa teklifi, TBB Genel Kurulunun yapısı; avukatın bağımsızlığı ve savunma hakkı ile bağdaşmayacak bir şekilde kanunu değiştirme girişimidir. Avukatlık Kanunu 43 yıl önce kabul edildi. Zaman zaman değişiklikler oldu. En önemlisi de 2001 yılında gerçekleşti. Ancak bu güne kadar kimse TBB Genel Kuruluna ilişkin 114. maddeyi değiştirme ihtiyacı duymadı. 4 Temmuz 2012 tarihinde bazı AKP milletvekilleri, kalabalık baroların delege sayısını azaltacak, az sayıda avukatın üye olduğu baroların delege sayısını abartılı bir şekilde arttıracak bir teklifi TBMM Başkanlığı’na sundular. Aynı teklifte zorlama yoluyla, (Gruplar sanki tüzel kişilikmiş gibi) nisbi temsil sisteminin de hayata geçirilmesi hedeflenmektedir. Türkiye Barolar Birliğinin öznesi barolar değil, avukatlar ve avukatlık mesleğidir. Yasada değişikliklerinde dikkate alınması gereken norm ve ilkeler bu teklifte yok sayılmaktadır. Avukatlık Kanunu’nda olması gereken, mesleğe girişte kalite kazandıracağı kuşkusuz olan “avukatlık stajı ve sınav” ile ilgili çağdaş bir yasal düzenlemeye ihtiyaç kendini dayatırken, bunun yerine baro seçimlerinin arifesinde TBMM'nin tatile girdiği 4 Temmuz 2012 tarihinde Meclis Başkanlığına teklif sunulması çok dikkat çekicidir Siyasi iktidar ne olursa olsun TBB'ni ele geçirmek, yargı üzerindeki egemenliğini savunma üzerinde de kurmayı amaçlamaktadır. Bu teklife karşı mücadele etmek hukukun emridir. Mücadele demişken, meslektaşların çoğunun Baroya ilgi duymadığı, etkinliklere katılımın azaldığı söyleniyor. Böyle olunca da Baroların seslerini duyurmaları zorlaşıyor. Meslektaşlarla iletişim nasıl sağlanır? Üyelerin baro faaliyetlerine katılımı nasıl artırılabilir? İletişim, yönetim ve üretimin temel koşuludur. Baro-üye arasındaki sıcaklık, telefon mesajları ya da eposta yoluyla sağlanamıyor. Katılımı artırmak, herhangi bir avukatın bir etkinliğe davet edilmesi ile de sınırlı tutulmamalı. Gerçek katılım, üyelerin içeriğinden örgütlenmesine kadar etkinliğin her aşamasında gönüllü ve aktif olarak yer almasıdır. Seyircilik ile katılımcılık farklı kavramlardır. Baro-üye ilişkisinin (iletişimin), en önemli aracı ise baro bültenidir. Çıkarılış gerekçesi üyelerle baro arasında mesleki bilgi iletişimini sağlamak olan bülten, bu fonksiyonunu kaybetmiştir. Özellikle son dönemde baro bülteni kuşe kağıda basılı bir ‘fotoğraf albümü’ ile ‘monoton’, sürekli kendisini yineleyen bir karışıma dönüşmüş durumdadır. Bültenin gerçek fonksiyonuna kavuşturulması görevi ile karşı karşıyayız. Yönetim tarzının temel ilkesi saydamlık ve denetime açıklık, diğer bir ilkesi üyeler arasında ayrım yapmamaktır. Görevlendirirken, hizmet sunarken, birlikte çalışırken bu ilkeyi elden bırakmamak, baro komisyonlarının tüm üyelere açık olduğunu unutmamaktır. Son sözü size bırakalım… Baro başkanının kullanacağı üslup son derece önemlidir. Saldırganşoven- hamasi bir üslubun baroya bir yararı yoktur. ‘Ulusalcılık’, ’Cumhuriyetçilik’, Atatürkçülük’ kavramlarının içerikleri korunmalı, ‘tam bağımsızlık’ ilkesi sonuna kadar savunulmalı ama bu kavramlar aşındırılmamalıdır. Seçilecek Baro Başkanı, Baro Yönetim Kurulu ile birlikte saflaşmayı giderici, birleştirici, tüm avukatları kucaklayan bir anlayışı yeniden yaratma görevi ile karşı karşıyadır. Baro öncelikle meslektaşlar için vardır Meslek ve meslektaşın yaşadığı sorunlar baronun temel gündemidir. Özellikle genç avukatların, ücretli çalışan avukatların çok ciddi sıkıntıları vardır. Bunların çözümü için çalışmak önceliğimizdir. Bir de arabulucuk sorunu var. Geçtiğimiz aylar içinde Arabuluculuk Kanunu TBMM tarafından kabul edilerek yasalaştı. Bu kanun kime ne yarar sağlar? İyi mi olmuştur? Sizce sakıncalı hususları nelerdir? Yukarıda da değindiğim gibi siyasi iktidar, yeni bir yargı ve adalet anlayışı inşa ediyor. Yargı, güç mücadelesinde araç olarak kullanılıyor. Yargı eliyle toplumun adalet duygusu hızla köreltiliyor. Oysa, adalet bizim işimiz, mesleğimiz, varlık nedenimizdir. Avukatlık mesleğinin bugünü ve geleceği, toplumun adalete olan ihtiyacı ile aynı paraleldedir. Arabuluculuk Kanununu bu kapsamda ele almak gerekir. Kabul edilen, Arabuluculuk Kanunu yukarıda sözünü ettiğim, hatta Bağımsız Savunma'nın ilk deklerasyonu sayılan 30.06.2008 tarihli çağrı yazımızın ana teması idi ve tehlikeye o tarihte dikkat çekilmişti. Arabuluculuk Kanunu ile: Bazı durumlarda yargı yetkisi, “Ulus Adına” karar veren bağımsız yargı organlarından alınmakta, belirli kişi ve çıkar çevrelerine bırakılmaktadır. Hukuk eğitimi almamış kişilere hukuku uygulama yetkisi verilmekte, başka bir deyişle “kadılık” kurumuna iktidar eliyle zemin hazırlanmaktadır. Yargıda özelleştirmenin önü açılmaktadır. Avukatlık meslek tekeli kırılmakta, etkinlik alanı daraltılmaktadır Arabuluculuk Kanunu görüşülürken, avukatlık mesleğine ağır darbe indirecek, hak arama özgürlüğünü yurttaşlar için ‘lüks’ haline getirecek bu girişimlere karşı -birkaç Baro dışında- yeterli tepki hukukçular tarafından şimdiye dek gösterilememiştir. Bu birkaç Baro arasında meslek örgütümüz olan İzmir Barosu’nun bulunduğunu söylemek ise -ne yazık ki- mümkün değildir. 3. YARGI PAKETİ KİME YARADI? 3. yargı paketi düzenlemesiyle birlikte cezaevlerinde yüzlerce mahkûm tahliye oldu. Bunlar arasında Bahçelievler katliamı olarak bilinen cinayette TİP’li yedi genci elbise askısıyla boğan Ünal Osmanağaoğlu ve Bünyamin Adanalı da var. Tahliye kararı veren Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi, “hukukumuzda karma uygulama söz konusu değil ise de” diyerek Bünyamin Adanalı ve Ünal Osmanağaoğlu için daha önce ölüm cezasını ağırlaştırılmış müebbet hapise dönüştüren lehe yoruma ek olarak, Terörle Mücadele Yasası’nın ölüm cezasının hükümlülerinin 10 yılını cezaevinde geçirenlerin salınacakları hükmünü uyguladı. Kararı veren mahkemenin başkanı Ali Altınkaya, Meclis’in yaptığı yasanın gereğini yerine getirdiklerini belirterek şunları söyledi: “Meclis ‘Af verdim’ diyor, af kanunu çıkıyor. Bu doğru mudur, vicdanları sızlatıyor mu? Sızlatıyor. Ama bizim yapacağımız bir şey yok. Biz yargıçlar olarak bundan zevk almıyoruz.” Ayrıca, 12 Eylül öncesinde dönemin CHP Kayseri ve Antalya il başkanlarının öldürülmesi olaylarından hüküm giyen Muhsin Kehya da yasa kapsamında tahliye edilenler arasında. Yasa kapsamında 120 Hizbut Tahrir üyesi de tahliye edildi DENİZ FENERİ’NDE ÖRGÜT YOK! Sincan Ağır Ceza Mahkemesi, Deniz Feneri soruşturmasında “örgüt” ve “dolandırıcılık” suçlamasından verilen takipsizlik kararına yapılan itirazı reddetti. Savcı Nadi Türkaslan’ın koordinasyonunda yürütülen Deniz Feneri soruşturmasında aralarında Akman ve Karaman’ın da bulunduğu 9 şüpheli, “örgüt kurmak, yönetmek, üyesi olmak, nitelikli dolandırıcılık” ile “resmi belgede sahtecilik” suçlarından tutuklanmıştı. Ancak Türkaslan ile savcılar Abdulvahap Yaren ve Mehmet Tamöz önce dosyadan el çektirildi, ardından da “evrakta tahrifat” suçlamasıyla yargılanmaya başlandı. Yeni atanan savcılar tarafından hazırlanan iddianamede, Akman ve Karaman’ın da aralarında bulunduğu 20 sanık, “Hizmet sebebiyle güveni kötüye kullanmak, özel belgede sahtecilik, kamu görevlisinin sahtecilik suçuna iştirak etmek”le suçlanmış; dolandırıcılık ve örgüt suçlaması bakımından ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmişti. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 23 Seçim Barajı ve Getirdikleri Sabri KURT Avukat, İzmir Barosu 24 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Milletvekili Seçimi Kanunu yapımında, “Temsilde Adalet, Yönetimde İstikrar” sağlanması hedeflenmelidir. Seçim Kanunumuza göre seçim yapılan çevrelerin tümünde geçerli oyların %10’nu geçemeyen partiler milletvekili çıkaramazlar. Barajın altında kalan partilerin mecliste temsilcisi olamıyor. Baraj altında kalan partilerin çıkaracağı milletvekillerini de barajı geçen partiler paylaşıyor. Bu nedenle partinin meclisteki milletvekili oranı, seçimde aldığı oy oranından daha yüksek oluyor. %10 barajla temsilde adaleti sağlamak olanaksızdır. Bu yüksek baraj, seçmenlerin gerçekten benimsediği partiye oy vermesini de engelleyebilir. Seçmen, fikren bağlı olduğu partinin barajı aşamayacağına kanaat getirirse oy’unun heder olacağı düşüncesiyle, yakın bulduğu başka partiye yönelebilmektedir. Oranı yüksek barajın Temsilde Adaleti sağlamadığını seçim sonuçlarında oluşan TBMM’nin yapısında görüyoruz. 2002 seçimlerinde AKP, oyların %34,4’ünü alarak TBMM’de %66’lık, CHP de %19’luk oy oranıyla TBMM’de %33’lük temsil oranına ulaşmıştır. 2011 seçimlerinde ise AKP %49,9 oy almasına karşın TBMM’de %60’lık oranla temsil edilmektedir. Yönetimde istikrar, sürekli aynı kişinin Başbakan olması, hükümeti kurması, hükümet bunalımı yaşanmaması anlamında kabul edilirse istikrar var denilebilir. Ancak istikrar, aynı kişinin Başbakan olması ve hükümet bunalımı olmaması demek değildir. Toplumdaki huzur ve istikrar esastır. TBMM’de büyük çoğunluğu sağlayan ve tek başına iktidar olan bir parti “Milli iradeyi ben temsil ediyorum, ben istediğim yasayı çıkarırım” dayatmasıyla Anayasayı da, Yargı Kararlarını da evrensel insan haklarını da tanımaz bir yönetim biçimini benimserse, o ülkede huzur da istikrar da olamaz. Yönetimde bir parti diktası oluşur. Hükümet bunalımının olmamasının, huzurlu ve istikrarlı bir toplum hayatı olduğu anlamına gelmediği ülkemizin bu günkü geldiği noktadan bellidir. AKP’nin meclis çoğunluğu, demokrasi ve özgürlük söylemleriyle tek parti diktasını ve tek adam diktatörlüğünü getirmiştir. AKP İktidarının ülkemizde yarattığı ötekileştirme, kamplaşma ve bölünmelerle huzursuzluk artarak devam etmektedir. AKP demokrasiyi benimsemiş ve özümsemiş kimselerden oluşsaydı Meclisteki çoğunluğuyla gerçekten özgür ve demokratik lâik bir devlet düzeni kurma çabasını gösterirdi. Demokrasi kültüründen yoksunlukları, ülkemizi ve halkımızı bilimsellikten uzak dinci bir yapılanmaya götürmektedir. Milletvekili Seçimi Kanunundaki %10 baraj ve seçilenlerin demokrasi kültüründen yoksun olması, ülkedeki huzursuzluğun ve tek parti diktasının en önemli nedenlerinden birisidir. AKP İktidarı Cumhuriyet Rejimini değiştirebilmek için, meclisten çıkarmak istediği her yasayı, Anayasa’ya aykırılığını da dikkate almadan çıkarabilmektedir. Mecliste muhalefet milletvekillerinin konuşmaları, önerileri sonuca etkili olmamaktadır. Muhalefetin bulunuşu, figüranlıktan öte bir anlam taşımamaktadır. Mecliste yasa yapma usulüne de uygun davranıldığı söylenemez. Birbiriyle ilgisiz çeşitli yasalarda değişiklik yapan pek çok madde bir “Torba yasa” adıyla meclise getirilmektedir. Torba Yasaların görüşüldüğü gece yarılarında, verilen bir önergeyle çok önemli sonuçlar doğuracak maddeler eklenebilmektedir. Bunun en tipik örneği, 26.04.2012 gecesinde 6300 sayılı torba yasa görüşülürken, “Özelleştirme Uygulamaları Hakkındaki” 4046 sayılı kanuna son dakikada eklenen geçici 5.ci maddedir. Bu maddeyle Yargı Organlarının özelleştirmelerle ilgili verdiği, Yürütmenin Durdurulması ve İptal kararlarının UYGULANMAMA yetkisi Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Önceden komisyonlarda 6 AYDA 3163 YARGICIN YERİ DEĞİŞTİRİLDİ görüşülmemiştir. Anayasaya aykırı olup olmadığı değerlendirilmemiştir. Getirilen bu ek madde açıkça “Yasama ve yürütme organları ile İdare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar ve İdare mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” (md 138/son) hükmüne aykırıdır. AKP İktidarı kendini Yargı’ya, Anayasaya bağlı kabul etmemektedir. Hem de “Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma namusum ve şerefim üzerine ant içerim” diye yemin ettikleri halde. Eklenen bu maddeyle devletteki kuvvetler ayrılığı yok edilmiş, Bakanlar Kuruluna yargı kararını tanımama, yargı kararına uymama yetkisi verilmiştir. Kamu mallarının özelleştirilmesindeki satış ve ihalelerde, yasalara aykırılık ve kamu zararı nedeniyle açılan İptal davaları mahkemelerce haklı bulunup satış iptal edilince satılanın Kamuya geri verilmesi gerekir. Eklenen geçici 5.madde, trilyonlarca liralık özelleştirmelerin kamuya geri döndürülmesini engelliyor. Olayı somutlaştırırsak: Seydişehir Eti Alüminyum Fabrikası Cengiz Holding’e, Seka Kâğıt Fabrikası Albayraklar Gurubuna, Tüpraşın %14,76 ‘lık kısmı İsrailli Ofer’e özelleştirme yoluyla devredilmiş, ancak özelleştirmeler Danıştay tarafından iptal edilmiştir. Danıştay, Kuşadası Limanının işletme hakkının 30 yıllık süreyle ihale edilmesini, ayrıca Çeşme Limanının işletmesinin ihalesini de iptal etmişti. Yargının İptal kararlarına karşın satılanlar ve işletme hakkı devredilen yerler kamuya döndürülmemişti. Özelleştirme Uygulamaları Hakkındaki Kanuna eklenen geçici 5. maddeyle Yargı kararını uygulamama yetkisini Nisan 2012’ de alan Bakanlar Kurulu, “Kararların uygulanmasında fiili imkânsızlıklar olduğu” gerekçesiyle yukarıda yazılı özelleştirmeleri iptal eden yargı kararlarının uygulanmamasına karar vermiştir. Kararda “Yargı kararlarıyla ilgili geriye veya ileriye yönelik herhangi bir işlem yapılmamasına ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığınca bu yönde yapılan iş ve işlemlerin sonuçlandırılmasına” denilmiştir. Bakanlar Kurulu kararında “Fiili imkânsızlık” gerekçe gösterilmişse de fiili imkânsızlık yoktur. Kamu malını satın alan tarafın yaptığı ödemeler, harcamalar ödenerek mal geri alınabilirdi. Bu durumda herhangi bir fiili veya hukuki imkânsızlık olduğu kabul edilemez. Bakanlar Kurulu Kararının iptali için Danıştay’a, 4046 sayılı yasaya eklenen geçici 5. maddenin iptali için Anayasa Mahkemesine giden olup olmadığı konusunda bilgi sahibi değiliz. Seçim Kanunundaki %10’ luk yüksek baraj nedeniyle TBMM’ de büyük çoğunluk sağlayan başımızdaki Siyasal İktidarın hukuka aykırı ve kanun tanımaz uygulamalarını halkımız öğrenmeli ve bilmelidir. İktidarın Hukuksuz, akıl ve bilime aykırı gerici gidişini, rejimi değiştirici uygulamalarını, demokratik direnç gösteren halkımız önleyecektir. Aydın geçinen kişiler söylemlerle vakit geçireceklerine halkın dinamik güçlerini harekete geçirecek, onları bilinçlendirecek çalışmalarda yer almalı, örgütlü mücadele gücü yükseltilmelidir. Tarih nice diktatörlüklerin yok olup gittiklerine tanıktır. Bu tek parti diktatörlüğü de mutlaka yıkılacaktır. İktidara seçimle geldikleri gibi, gene halkın gücüyle gönderileceklerdir. Hiç kimse hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalıdır. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 2012 yılının ilk 6 aylık faaliyet raporu tamamlandı. Rapora göre, HSYK 3 bin 163 yargıç ve savcının yerini değiştirdi. HSYK, “Kamu İdarelerince Hazırlanacak Faaliyet Raporları Hakkında Yönetmelik” hükümleri gereğince hazırlanan rapora göre, 1649 adli, 141 idari olmak üzere toplam 1790 hâkim ve savcının adaylığı devam ediyor. Kurul 6 ay içinde 257 hâkim ve savcıyı mesleğe kabul etti. 2012 yılının ilk altı ayında 9 hâkim ve savcı yeniden mesleğe kabul edilirken 6 hâkim ve savcının yeniden mesleğe kabul edilme, 7 hâkim ve savcının ise yeniden inceleme talebi reddedildi. 2012 yılının ilk 6 ayında 5 kişi meslekten çıkarıldı, 7 hâkim ve savcı meslekten çekildi. Bir kişinin sağlık nedeniyle meslekten ayrıldığı bu dönemde, 65 hâkim ve savcı kendi isteğiyle emekliye ayrılırken 43 yargı mensubu yaş haddinden emekliye oldu. 6 AYDA 4796 KİŞİ GÖZALTINA ALINDI, 1576 KİŞİ TUTUKLANDI İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre, 2012’nin ilk 6 ayında 4 bin 796 kişi gözaltına alındı,1576 kişi tutuklandı. Cezavlerinde de 35 kişi yaşamını yitirdi. Dur ihtarına uymadığı için açılan ateş sonucu 17 kişi öldürülürken, toplumsal gösterilere yapılan müdahalelerde ise üç kişi yaşamını yitirdi. TİHV Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, 6 ayda gözaltı sayısının 5 bine yaklaşmasını “iktidarın muhaliflere gözdağı vermek istemesi” olarak nitelendirdi. Fincancı, “İktidarın, muhalifleri yok etme politikası artık şekil değiştirdi. Yok etme politikası, sokak ortasında infazla değil, gözaltı ve tutuklamalarla devam ediyor” dedi. İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ise “İktidarın bakış açısında insan haklarına yer yok. İktidar, tüm topluma yargı yoluyla baskı uyguluyor. Sonra da seri gözaltıları başlatıyor. Cezaevlerinde ise ‘çürütme politikası’ uygulanıyor. Ağır bir infaz rejimi ile karşı karşıyayız” dedi. SOSYALİST ENTERNASYONAL: “VEKİLLERİN TUTUKLULUĞU İNSAN HAKLARI İHLALİDİR!” 24. Kongre çalışmalarını tamamlayan Sosyalist Enternasyonal’in Demokrasi Raporu adlı sonuç bildirgesinde Türkiye’deki yargı uygulamaları da gündeme getirildi. Bildirgede, ‘’Türkiye’de, parlamentonun seçilmiş milletvekillerin sebepsiz mahkeme kararları ile görevlerini yerine getirmeleri engellenmektedir” denildi ve tutuklu vekil sorunu, “insan hakları ihlali” ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırılık olarak değerlendirildi. YEMİN METNİNE HAKİM İLAVESİ Aralarında eski Kayseri Jandarma Alay Komutanı emekli Albay Cemal Temizöz’ün de bulunduğu 7 sanığın yargılanması sırasında, Diyarbakır 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi başkanı, tanıklara “Bildiğimi dosdoğru söyleyeceğime Allah’ım, namusum ve vicdanım üzerine yemin ederim” şeklinde yemin ettirdi. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 25 “Ulemaya Çetin TURAN Avukat, İzmir Barosu “Laik bir rejimde, din, siyasi rol edinmesine karşı korunmaktadır. Yetkililerin elinde bir araç değildir ve her bireyin kendi vicdanı tarafından belirlenecek olan saygıdeğer yerini muhafaza etmektedir…” (Anayasa Mahkemesi’nin, 7 Mart 1989 tarihli kararı, RG: 05.07.1989) Türkiye’den ulema manzaraları... 26 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Kavramlar birbiri ardına günlük yaşamımıza girdi. Büyük Ortadoğu Projesi… ‘Arap Baharı’… ABD icadı ‘adım adım şeriat’ anlamına gelen ‘Ilımlı İslam’ modeli… Ortadoğu ülkelerinde; Irak’ta, Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da yaşanan ‘devrilme’ ve ‘şeriata evrilme!..’ süreçleri… Hedefe konulan Suriye ve sıradaki İran… Susmak bilmeyen savaş tamtamları… Türkiye toplumu bütün bu gelişmelerin aktif unsuru olarak, reaksiyoner (karşı devrimci) bir gidişin tüm renklerine boyanıyor. Eğitimden Adalete devlet sıfırlanıp yeniden yapılandırılıyor. Yüzyıllardır İslam dinini yaşayan bu ülkede din adeta yeniden tanımlanıyor; “Arap milliyetçiliği, Vahabilik, Emevi tutuculuğu ve zulmü, ‘İslam’ diye dayatılıyor”. Dincilik resmi ideoloji oldu… Laik toplum yapısını yıkmak için İslâm’ın altıncı şartına dönüştürülen ve adına ‘türban’ denilen bir üniforma, her alanda her kapıyı açan, açılmazsa kıran, koç başı olarak kullanılıyor. Toplumu sindirmek, yıldırmak, gidiş karşısında sessizliğe/tepkisizliğe mahkum etmek için, her an herkesin sürece sanık olarak dahil edilebileceği, tutuklanabileceği, bu anlamda ‘herkese açık’, yargılama süreçleri yaratılıyor… Gizli dinleme, gizli kayıt, gizli tanık, gizli virüs, gizli adalet!...Ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları…Yeni yargılama düzeni, bu kodlarla yükseliyor!. Cumhuriyet, devrimler, laiklik, içerikleri boşaltılıp yeniden tanımlanarak, altmış yıldır sinsice kemiriliyordu. Şimdi artık gizlemeye gerek görmüyorlar… Mahallede, camide, sokakta, dernekte, dergâhta, mecliste, komisyonda; laiklik -ve laik yurttaşlar-hedef tahtasıdır. Bir ilahiyat profesörü yakın zamanda “örtünmeyen kadınlar fuhşu davet ederler” demiş ve Türkiye’nin laik, modern, başı açık kadınlarını ‘fahişelik eğilimi’ taşımakla suçlamıştı… Bir başka profesörün “biz laiklerle birlikte yaşayamayız, onlara ancak tahammül ederiz!..” şeklindeki açıklaması ise hafızalarımızdaki tazeliğini koruyor. İmam hatip mezunu ve dini konularda ‘mürekkep yalamış’ olmakla övünen Başbakan’ın da (zamanında) “…Müslümanlıkla laiklik bağdaşmaz, bir insan ya müslümandır ya da laik…’ dediğini hatırlamanın ise zamanıdır. Örnekleri saymakla bitiremeyiz. Birkaç gün önce, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu toplantısında, mevcut Anayasa’nın 24. maddesinin son fıkrasının laikliğin güvencesi olarak yeni anayasa çalışma metnine alınması önerildiğinde sinirlenen (!) AKP’li üye ayağa fırlayarak, “Anayasanın 24. maddesinin son fıkrası ne zaman anayasaya girdi, 1961 anayasasında. Cumhuriyetin kurulduğu ilk anayasada var mı?.. Yok. O zaman bu, cumhuriyetin değil 27 Mayıs darbesinin kazanımıdır.” diye sesini yükseltebiliyor. Milli Eğitim Bakanlığı, yazılı mevzuattan laiklik ilkesine yapılan tüm atıfları çıkarırken, 4+4+4 yasası ile ilkokul ve ortaokul müfredatına seçmeli Kuranıkerim, temel dini bilgiler ve Hz. Peygamber’in hayatı derslerini ekliyor. MEB, yaklaşık 8 bin din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni açığını kapatamazsa, seçmeli dersler dâhil tüm din derslerinde, müftüleri, imamları ve Kuran kursu eğiticilerini ücretli öğretmen olarak kullanacak. Yargıtay, Cemevleri’nin ibadethane sayılamayacağına karar verdi; gerekçe ‘tekke ve zaviyeler’ kanunu!.. Nasıl bir benzerlik saptandı bilemiyoruz ama bir devrim yasasının halâ yürürlükte olduğunu ‘bağımsız yargıdan’ bu vesile ile öğrenmiş olduk. İmam hatip okullarına kayıtlar artık Cuma hutbelerinin konusudur. Çeşitli Dernekler, “…‘yeni dönemde’ …Türkiye’nin gözbebeği olacak olan imam hatip liselerine kayıtta geç kalmayın!..”, yazılı ‘reklam’ broşürleri bastırıp dağıtıyor. Malatya’da öğrencileri İmam Hatip Okuluna davet eden pankart ise bir rövanşın açık ifadesidir; ‘Şimdi sıra bizde!..’ i İzmir’de 22 yeni imam hatip okulu açıldı… Kilis’e kız imam hatip lisesi açılacak… Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde Büyükşehir Belediyesi, ahşap paravanlarla kapatarak kadınlara özel plaj yaptırdı... Malatya’nın Doğanşehir ilçesi Sürgü beldesinde ramazan davulcusu ile tartıştıkları için linç edilmek istenen Evli ailesinin başına gelenler biliniyor.i i Alevi bir yurttaş, Erzincan merkezde gündüz vakti, sokak ortasında, oruç tutmadığı gerekçesiyle 15-20 kişinin saldırısına uğradı. Kafatasında ve burnunda kırıklarla ölümden dönen M.S. saldırı sırasında olay yerinde olan polis ekibinin saldırganlara müdahale etmek bir yana, araçtan bile inmediğini söyledi. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatı Bölüm Başkanı ve bölümün tek profesörü Dr. Sevinç Özer, türbanlı öğrencilerin “kendilerini aşağıladığı” yönündeki dilekçeleri üzerine görevinden uzaklaştırıldı. Ege Üniversitesi'nde öğrenim gören başörtülü bir öğrencinin, “okula girmesini engellediği” öne sürülen Prof. Dr. Esat Renan Pekünlü, 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı, cezası ertelenmedi!.. Saymakla bitmiyor… Daha dinci, daha mütevekkil, daha tabi, daha itaatkâr; bağımsız düşünemeyen, kuşkulanmayan, sorgulamayan, karşı çıkmayan, direnmeyen–‘dinci’ ve ‘kinci’- nesiller yetiştirilmek isteniyor. • • • Terör’ü ayıralım; ulaştığı boyutları, yarattığı acıları tarife gerek yok, biliniyor. Nedenini de başbakan zaten açıkladı; İmam Hatip sormak!..” Türkiye’den ulema manzaraları... Okullarından terörist yetişmiyor muş. Yani terörün nedeni ‘öbür’ okullar oluyor!... Bu durumda bizler de terörist yetiştiren okullarda okumuş olduk, artık geri de dönemeyiz! O yüzden böyle ‘hak, hukuk’ diye saçmalayıp duruyor olmayalım! • • • İçişleri Bakanlığı’na ait resmi asayiş verileri ise Türkiye’de hırsızlık, gasp, yankesicilik ve kapkaç gibi suçlarda yaşanan artışı ortaya koyuyor. Nasıl oluyor da camilerimizin sayısı İran’ı sollar, imam hatipler giderek çoğalır, ‘dincilik’ pazarlanırken, suç işleme oranları artıyor, hapishaneler dolup taşıyor, ahlak bozuluyor? Türkiye’de niçin asayiş ‘berkemal’ değil? • • • İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in 2005 yılından sonra işlenen suçlara ilişkin açıkladığı veriler, çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. “2011 yılına kadar (son 7 yıl içerisinde) Türkiye’de hırsızlık, gasp, yankesicilik ve kapkaç gibi meydana gelen asayiş olaylarının sayısı 6 milyon 961 bin 835” imiş. Buna göre bir yılda ortalama 994 bin 548, bir günde ortalama 2 bin 724 hırsızlık, gasp, yankesicilik gibi suç işleniyor. Başka bir de- yişle Türkiye’de bir saatte 114 hırsızlık ve gasp gibi suç meydana geliyor. Resmi verilere göre; “2005-2011 yılları arasında Türkiye’de işlenen cinayet sayısı ise 16 bin 313” olarak hesaplanıyor. Buna göre “Türkiye’de bir yılda ortalama 2 bin 331, bir günde ise ortalama 7 cinayet işleniyor.” Ve bu cinayetlerin büyük çoğunluğu kadınlara yönelik. Gün geçmiyor ki birkaç kadın sokak ortasında vurulmasın, töre cinayetine kurban gitmesin. • • • Şimdi birkaç yıl öncesine gidelim. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Kurul’u, 10 Kasım 2005 tarihinde önemli bir karar verdi. Türkiye gündeminden bir türlü düşmeyen, ‘türban’ sorunu ile ilgili bu karar, iç hukuk yargı organlarınca (Anayasa Mahkemesi, Danıştay, İdare Mahkemeleri,), verilen kararlar ile aynı doğrultuda idi. ‘Büyük Kurul’, Türkiye Cumhuriyeti ulusal yargı organlarınca verilen kararları hukuka uygun bulmuştu. Son sözü ‘bağımsız’ yargının söyleyeceği, yargı kararlarının herkesi ve idareyi bağlayacağı, bu kararlara uymak zorunluluğu demokrasi ile yönetilen ülkelerin temel özelliğidir. Sorun, hukuken nihai çözüme bu şekilde bağlandığı halde, siyasal iktidar tarafından yok sayıldı ve bir siyasi getirim alanı olarak istismara devam edildi. Bu gün yargıya toz kondurmayan Başbakan, Türkiye Cumhuriyeti Mahkemelerinin; idare mahkemesinin, Danıştay’ın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını nasıl kabul etmez. Bir hukuk devletinde bu mümkün olabilir mi? Bunlar yargı kararı değil mi? Süreci kısaca hatırlamakta yarar var. 23 Şubat 1998 tarihinde, İstanbul Üniversitesi Rektörü (Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu; şimdi Silivri’de!..), bir Genelge yayınlamıştı. Genelgenin öğrencilerin uymaları gereken kıyafete ilişkin bölümü şöyleydi; “Anayasa, yasa, yönetmelikler, Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile Üniversite Yönetim Kurulu Kararları doğrultusunda, (yabancı uyruklu öğrenciler dâhil) bayan öğrencilerin başları bağlı olarak (başörtülü olarak), erkek öğrencilerin sakallı olarak ders, staj ve uygulamalara alınmamaları gerekmektedir”. Davacı öğrenci (Leyla Şahin), genelgeye rağmen ‘İslami başörtüsü’ takması ve ısrar etmesi nedeniyle, derslere ve sınavlara kabul edilmemişti. Yani genelge uygulanmıştı. Leyla Şahin, 29 Temmuz 1998 tarihinde, rektörlüğün bu konuda düzenleme yetkisinin bulunmadığını, Sözleşme’nin 8., 9. ve 14. maddelerinde ve 1 nolu Protokol’ün 2. maddesinde teminat altına alınan haklarının ihlal edildiğini öne sürmüş ve Genelgenin iptalini istemişti. İstanbul 19. İdare Mahkemesi, 9 Mart 1999 tarihinde, “Yüksek Öğrenim Kanunu’nun 13/b maddesinin üniversitenin idare organı olan rektörlüğe düzenin korunması amacıyla üniversite öğrencilerinin kıyafetini düzenleme yetkisi verdiğini; düzenleyici yetkinin ilgili mevzuat, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarına uygun olarak kullanıldığını…” belirterek davayı reddetmiş, Danıştay da 19 Nisan 2001 tarihinde idare mahkemesi kararını onamıştı. Davacı, 21 Temmuz 1998 ta- rihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na Türkiye Cumhuriyeti aleyhine başvurmuş, başvuru kabul edilebilir bulunmuş ve 19 Kasım 2002 tarihinde, Strazburg’daki İnsan Hakları Binası’nda kamuya açık bir duruşmadan sonra Daire, 29 Haziran 2004 tarihinde, başörtüsü takma yasağına ilişkin olarak Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlal edilmediğine ve Sözleşme’nin 9. Maddesi, 1. numaralı Protokol’ün 2. maddesi ile birlikte dikkate alınarak, Sözleşme’nin 8, 10 ve 14. maddeleri kapsamında başka bir sorunun ortaya çıkmadığına oybirliğiyle karar vermişti.. Davacının istemi üzerine (27 Eylül 2004), Sözleşme’nin 43. Maddesi uyarınca dava Büyük Daire’ye iletilmiş ve Büyük Daire’deki inceleme sürecinde davacı ve davalı T.C. Hükümeti esas hakkında ayrı ayrı yazılı görüş bildirmişler, 18 Mayıs 2005 tarihinde Strazburg’taki İnsan Hakları Binası’nda kamuya açık bir duruşma daha yapılmış ve 10 Kasım 2005 tarihinde karar açıklanmıştı.i i i 55 sayfalık ayrıntılı ve çok yönlü bir incelemeye dayalı karara göre, üniversite öğrencilerinin kıyafetlerine ilişkin yapılan düzenlemelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile çelişen bir yanı yoktur. Bu gelişmeler üzerine Hayrünnisa Gül de türban nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açtığı davayı (eşi Cumhurbaşkanı olduktan sonra), geri çekmek zorunda kalmıştı. Türkiye Cumhuriyet Hükümeti, AİHM’den, kararın onanmasını, açılan davanın reddini talep etmiş, dava da bu doğrultuda sonuçlanmıştı…Yani sonuç olarak davayı Türkiye Cumhuriyeti kazanmıştı!.. Ne var ki bu sonuca devlet erkânı üzüldü!... Bu da işin trajikomik tarafıdır… Bu karar beğenilmeyebilir, evrensel, çağdaş hukuk normları ışığında eleştirilebilir, ama dolanılamaz, üzerinde esaslı hiçbir değişiklik yapılamaz. Sözleşmeci devlet mahkeme kararının gereğini yerine getirmekle mükelleftir. O günden bu yana hukuk ortamında yaşanmış aksine bir yargı kararı da yoktur. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 27 • • • Sorun bu şekilde çözüldü diye düşünürken, yeni bir tartışmanın alevlendiğine tanık olduk. Kararın ardından Başbakan, “Mahkemenin bu konuda söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı din ulemasınındır… Biz de bu konuda biraz mürekkep yaladık…” dedi. Mahkemedeki savunma ile kamuoyu önündeki bu açıklama taban tabana çelişiyordu. Başbakan’ın Laik bir ülkede, sosyal yaşam düzenlenirken, din ulemasından fetva alınması gerektiğini, doğal ve yasal bir talep gibi dile getirmesi, vahimdir. O günden bu yana yaşadığımız süreçte bu yargı kararları, fiili durumlar yaratılarak, anti-laik girişim, dayatma ve düzenlemelerle aşılmaya çalışılıyor. • • • Üniversitelerde artık türban fiilen yasak olmaktan çıkmıştır. 4+4+4 formülü ile ‘milli eğitimin tümüyle imam hatip okullarına dönüştürülmesi; bebek yaşta çocukların zorla okula alınıp hafızlığa özendirilmesi ve ‘mele’ denilen mollalara teslim edilmesi; eğitimin içeriğinin dinselleştirilmesi; hayatın her alanında dini referansların giderek daha çok kullanılmaya başlaması ve ‘helal bisiklet’ saçmalıklarına kadar işin tırmandırılması; Cumhuriyet’in tüm kazanımlarının reddedilerek karalanması; yaşadığımız karşı devrim sürecinin göstergeleridir.i v Şimdi alıştık, (ya da uyuştuk mu demeli bilmiyorum), bu tür söylemleri pek yadırgamıyoruz. Ne var ki 2005’te Başbakan’ın bu açıklaması gündeme bomba gibi düşmüştü. O günlerin kadrolu ‘düzeltmen’i Akif Beki, “… ‘ulema’dan kasıt ‘bilirkişi’ incelemesi yapılmamış olmasıdır”, diye tevil etmeye çalıştı ise de ok yaydan çıkmıştı. Türkiye’de, bir AİHM kararının, din ulemasına atıf yapılarak tartışılması, değersizleştirilmesi, aşağılanması ve uygulanmaması, yürürlükteki hukuk düzeninde (ve de halâ), hukuken ve fiilen, mümkün değildir. Laiklik ilkesi -açıkça- Anayasa’dan çıkarılmadıkça, böyle bir tartışmaya hukuken imkân yoktur. Bir ‘dini ulema’ sınıfının bulunmaması ise bu tartışmanın önündeki fiili engeldir. • • • İstanbul Milletvekili Berhan Şimşek, o günlerde Başbakan’dan sormuştu, basında yer aldı; “Danimarka’da yaptığınız değerlendirmede, ‘Bu konuyu di28 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 nin ulemasına sormak lazım’ sözünüzde bahsettiğiniz ulema sınıfı Türkiye’de kimlerden oluşmaktadır? Bu ulema sınıfı Türkiye’nin iç hukuk düzeninde ve yönetim yapısında söz söyleme hakkı olan bir sınıf mıdır?.. Ulema sınıfının Türkiye’de söz söyleme hakkı varsa bu hakkı nereden almaktadır?” Başbakanın bu konuda ne cevap verdiğini, bir adres gösterip göstermediğini bilmiyoruz ama o günden bu yana, AİHM Büyük Daire Kararına rağmen ‘türban’ ve ‘ulema’ tartışması gündemden hiç düşmedi. Tam ortalık duruldu derken bu kez farklı bir noktadan patladı; ana muhalefet partisinin 2010 yılı Temmuz sıcağında, türban konusunda ulemaya gitme kararı aldığına ilişkin haberler basında yer aldı.v Bu haberler üzerine Bursa’da bir TV kanalında konuşan Arınç’ın söyledikleri ‘ulema’ kimliği konusundaki sıkıntısını dile getiriyordu; “Zekeriya Beyaz ya da Yaşar Nuri Öztürk’ü ulema zannedip, onlara sorarak başörtüsü sorununu çözmeye kalkarlarsa, yandım Allah!..” Yani ‘dini ulema’ konusunda sıkıntı var. Şimdilik belli bir adres yok. Demek ki öyle herkesin ulemadan sayılması da mümkün değil. Dini konularda uzman olmak yetmiyor; bu alanda ‘uzman’lık son derece ‘izafi’ ve sübjektif. Herkesin ‘uleması’ kendi meşrebine uygun olacak; ‘ulema’ dediğin egemen siyasete uygun fetva verecek. Aksi halde Osmanlı’da kellesi alınırdı, şimdi cübbesinden ve unvanından oluyor. Ali Bardakoğlu olayı henüz unutulmadı. Diyanet İşleri Başkanı, ‘Türban dine giriş şartı değil’ demiş, siyasi irade ile ters düşmüştü. Diyanet İşleri Başkanlığının bu açıklaması, ‘türban’ı İslam’ın altıncı şartına dönüştürüp toplumu gerenlerin hoşuna gitmemişti. Bardakoğlu’nun suçu bu kadar değil, dahası var; “…’Bir konuda yasal düzenleme yapacağız, diyanetin görüşü nedir’, demek, laiklik ilkesine aykırıdır…” diyen de yine sayın Bardakoğlu’dur. Bu kadarı onun gözden düşmesine (ulemadan sayılmamasına) yetti, sahibinin uleması olamadı ve görevden ayrılmak zorunda kaldı. • • • ‘Osmanlı’dan da biliyoruz ‘ulema’nın başı Şeyhülislam’ın vazifesi de Padişah iradesine meşruiyet kazandıran fetvaları vermekti; aksi halde kelleyi “kallâvi kavuk bile” kurtaramazdı. Sultan 2. Mahmut döneminde 15 yıl arayla 2 kez Sadrazam’lık yapan Mehmet Emin Rauf Paşa, genç, boylu boslu ve oldukça yakışıklıydı. Sadrazamların giydiği ‘kallâvî kavuk’ da ona çok yakışırdı. Rauf Paşa, düşmanı Nişancı Halet Efendi’nin fesadı yüzünden padişah tarafından azledildi. Sultan 2. Mahmut, Nişancı Halet Efendinin idam için tüm ısrarlarına rağmen; “…Kallâvî kavuğun böylesine yakıştığı bu başa kıyılır mı...” diyerek sadrazamın boynunu vurdurmadı ve sürgüne göndermekle yetindi. Rauf Paşa bu sırada yaşadığı ölüm korkusunu hayatı boyunca unutmadı. 15 yıl Sakız adasında sürgünde kaldıktan sonra ‘affı şahane’ ile saraya döndü, hem Sultan 2. Mahmut, hem de Sultan Abdülmecit dönemlerinde tekrar sadrazamlık yaptı. Devlet işleri görüşülürken hep sustu, sessiz kaldı. Soran bir yakınına ise acı acı gülerek; “Şu zamandan sonra beni Kallâvî Kavuk bile kurtaramaz”, demişti. Son yıllarda, Osmanlı’ya öykünüyoruz ya, Nişancı Halet Efendi kılıklılar (fesat erbabı), iyice çoğaldı. Sadrazam Rauf Paşa’nın ruhu ise şimdi ve her halde Başbakan’ın her sözüne kavuk sallayan; basının, yasama / yürütme / yargı erklerinin üzerinde dolaşıp duruyor. (Azledilenleri saymazsak, iki şeyhülislamın padişah tarafından idam edildiği, birinin ise katledildiği biliniyor; 1634'de IV. Murad'ın idam ettirdiği Ahîzâde sehid Hüseyin Efendi, 1656'da IV. Mehmet’in idam ettirdiği Hocazâde sehid Mes'ud Efendi ve 1703 Edirne Vakası’nda isyan eden cebeciler tarafından katledilen Erzurumlu Seyyid Feyzullah Efendi). • Din uleması, şeriatla yönetilen ülkelerde dini konularda söz sahibi olan topluluğa deniliyor. Ne var ki yine o ülkelerde, salt dini konularda değil, sosyal hayata ilişkin olarak da her şey onların iki dudağı arasında şekilleniyor. Şeriatla yönetilen ülkelere göz atmak, bu ‘ulema’ sınıfının yaşamı nasıl kâbusa çevirdiğini anlamak için yeterlidir. Suudi Arabistan’da Kral Abdullah’ın kızı Prenses Adile, “genç kızlar arasında obezite oranı %51’e, kemik erimesi oranı da %67’ye çıktı. Çocuklarımız spor yapmıyor. Kız okullarına beden eğitimi dersi şart” dedi. Eğitim Bakanlığı yetkilileri bunun üzerine bir çalışma başlattı. Mekke Valisi Prens Halid el Faysal da bir okul ziyareti sırasında yanına gelen ve “ben de erkek kardeşlerim gibi okulda spor yapmak istiyorum” diyen 8 yaşındaki bir kız çocuğuna, “bu isteğin yerine gelecek” sözünü verdi. Sonra ulemaya soruldu; “caiz midir?”. Elcevap; “sadece ahlak seviyesi düşük olan kadınlar spor yapar. Bakire kızlar spor sırasında yapılan hareketlerle bekâretlerini kaybedebilir, o zaman bu durumu ilerideki kocalarına nasıl açıklayacaklar. En iyisi kızların evde oturmasıdır.” Ve sonunda Eğitim Bakanlığı bir genelge yayınlayarak kız okullarında beden eğitimi dersini yasakladı. (VATAN, 28.12.2010) Kral, prenses ve prens, ‘ulema’nın altında kaldı!.. Laik devletlerde ‘dini ulema’ sınıfı yoktur, olamaz. Türkiye'de, Cumhuriyetin ilanından sonra, 3 Mart 1924 tarihinde hilâfetin kaldırılması ile birlikte, ulema sınıfının varlığı da sona erdi. • • • Dini siyasete alet etmeyen, kötüye kullanmayan, alıp satmayan, ilâhiyat mensuplarına elbette saygı duyulur. Bunlar Cumhuriyet’in yüz akıdır. Ne var ki, 21. Yüzyıl Türkiye’sinde, yeniden yerli/yabancı (ya da ithal) resmî dinî ulema sınıfı yaratma arayışı var.v i Ne var ki bu arayış son derece riskli ve tehlikelidir. ‘Muhteşem Osmanlı’ hayali de kimseyi yanıltmamalı. Komşu ülkelere (örneğin İran), bakıldığında görülür. Ulema artık efendisine (Şaha), uygun fetva veren bir zümre değil, ‘kendisi için’ bir tür sınıf haline geldi; doğrudan yönetiyor; siyasal iktidarın emrinden/ hiyerarşisinden çıktı, iktidara el koydu (devleti yuttu) ve siyasetin doğrudan belirleyicisi oldu. Oralarda ‘az buçuk’ mürekkep yalamışların esamisi okunmuyor. Lâik, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkesinde birleşmekten başka aydınlık yol yoktur. Bu ilkelerin içtenlikle, inanarak, içi boşaltılmadan ve inatla savunulması gerekiyor. • • • Laiklik, dinsizlik değil, demokratik düzenin ve hukuk devletinin asgari koşuludur; vazgeçilmez niteliğidir. Laiklik ilkesini rafa kaldırıp Türkiye’yi ılımlı İslam ülkesine dönüştürmek, ABD güdümünde sömürülen, kimliksiz bir üçüncü dünya ülkesi haline getirmek için girişilen çabaların ülkeyi götüreceği yer bataklıktır. Cumhuriyet kuşakları ve halk, demokrasiyi ve laiklik ilkesini sindirmiş ve bilincine varmıştır. Bu gerici gidiş de mutlaka tersine çevrilecektir. • • • Laiklik denildiğinde nevri dönenlerin bilmeleri gerekiyor; laiklik 27 Mayıs anayasasının ürünü değildir. Mustafa Kemal Atatürk dö- neminde, 1937 yılında, bir anayasa ilkesi olarak, 1924 Anayasasındaki yerini almıştır. İçini boşaltmak için bin dereden su getirenlere de 1928 yılında Başbakan İsmet Paşa (İnönü) ve 120 arkadaşı tarafından (Anayasa’nın 2. Maddesindeki “devlet dini”ne ilişkin hükmün Anayasa’dan çıkarılması için), verilen yasa önerisinin gerekçesindeki ‘laiklik’ tanımını anımsatmak gerekiyor. “Dinin ile devlet işlerinin ayrılması prensibi, Devlet ve Hükümetçe dinsizliğin kabulü anlamına gelmemektedir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması; dinlerin, devleti idare edenlerle edecekler elinde bir alet olmaktan kurtuluş teminatıdır (…) Türk devrimi, din ile dünya işlerini karıştıran ve türlü zorluklara neden olan maddeleri kaldırıp Anayasaya açık ve samimi bir düzenleme getirerek Türkiye Cumhuriyeti’ne gerçek anlamını vermiş olacaktır. Bu suretledir ki, insanlığın manevi mutluluğunu üstlenen din, aracı eli değmeden vicdanlarda yüce mevkiini kazanarak, Allah ile fert arasında mukaddes bir temas vasıtası haline girmiş olacaktır. Bu kutsal teması camilerde, kiliselerde, havralarda veya sadece vicdanlarında arayıp bulanlar vardır.Devlet ve kanunlar cümlesinin hâmisidir [koruyucusudur].” (Dr. Niyazi Altunya, Türkiye’de Laiklik ve Din Eğitimi, 3. Bası, Ankara 2010) Anayasa Mahkemesi’nin, AİHM Büyük Dairesi’nin de atıfta bulunduğu, 7 Mart 1989 tarihli kararında (RG: 05.07.1989) ne deniliyordu; “Laiklik, milli egemenlik, demokrasi, özgürlük ve bilime dayalı olan, siyasi, sosyal ve kültürel hayatın medeni düzenleyicisidir. Laiklik, bireyin düşünce özgürlüğüyle kişiliğini ispat etmesine olanak tanıyan, siyaset ve dini inançlar arasında ayrım yaparak din ve vicdan özgürlüğünü etkili kılan ilkedir. Dine dayalı, dini düşünce ve kurallarla işleyen toplumlarda, siyasi örgütlenmenin niteliği dinidir. Laik bir rejimde, din, siyasi rol edinmesine karşı korunmaktadır. Yetkililerin elinde bir araç değildir ve her bireyin kendi vicdanı tarafından belirlenecek olan saygıdeğer yerini muhafaza etmektedir…” Bu tanıma kim itiraz edebilir? Evet, yinelemek gerekiyor; “Laik bir rejimde, din, siyasi rol edinmesine karşı korunmaktadır. Yetkililerin elinde bir araç değildir ve her bireyin kendi vic- danı tarafından belirlenecek olan saygıdeğer yerini muhafaza etmektedir...” Danıştay 8. Dairesi’nin Ocak 2011’de, verdiği, Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavında (ALES), türbana izin veren düzenlemenin yürütülmesini durdurma kararı da aynı ilkeleri korumaktadır, aynı yargısal içtihatlarla uyumludur.v i i Çözüm budur ve bunca yargı kararından sonra halâ çözümsüzlükten söz etmek, fiili durumlar yaratarak hukuku delmek, hukukun üstünlüğü ilkesini hiçe saymaktır. Hukukun üstünlüğü ilkesi etrafında birleşenler, yürüyüşlerini ‘hukuk düzleminde’ sağlam adımlarla sürdürmelidir. Bunun başka yolu yoktur. Yani, laik düzen bu ülkenin topraklarına ayağı basan herkes için vazgeçilmezdir. Kimileri anlamamakta dirense de çağdaş hukuk düzeni, laik olmak zorundadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün büyüklüğü de buradan kaynaklanır. i Almanya merkezli Der Spiegel dergisi, Fethullah Gülen cemaatinin Almanya’daki ‘en tehlikeli’ İslami hareket olduğu ifadelerine yer verdi ve eğitim örgütleriyle birlikte ‘Fethullahçılar’ın ‘gizli ittifak’ını sorguladı. (07.08.2012 Basın) ii ‘Bağımsız yargı’, saldırganlar hakkında ‘linç’ yerine ‘mala zarar verme’ suçundan soruşturma açtı!… iii AİHM Büyük Daire’si, bire onaltı oyla Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlal edilmemiş olduğuna; bire onaltı oyla 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin ilk hükmünün ihlal edilmemiş olduğuna; oybirliğiyle Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edilmemiş olduğuna; oybirliğiyle Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edilmemiş olduğuna; oybirliğiyle Sözleşme’nin 14. maddesinin ihlal edilmemiş olduğuna karar vermiştir. iv Partisini feshederek AKP’ye katılan Numan Kurtulmuş, basına verdiği ilk demecinde; “.. amacımız nice Said Nursi’ler yetiştirmek. Mecliste başörtülü milletvekili bulunmaması eksikliktir…” dedi. (Basın, 22.09.2012) v 25 Temmuz 2010 tarihli gazeteler. vi Ehli Sünnet Uleması Birliği kurulmuş. Şişli'deki Grand Cevahir Otel'de Ocak 2011’de düzenlenen basın toplantısında konuşan Ehli Sünnet Uleması Birliği Başkanı Dr. Ahmed Er Raysuni, birliğin, “Müslümanlar arasındaki fitne ve fesadı bitirerek ümmeti yeniden bir araya getirmek ve ulemayı ehli sünnetin başvuru kaynağı yapmak” amacıyla kurulduğunu söyledi. vii Siyasal iktidarın güdümlü yargı (HSYK/Yargıtay/Danıştay), yaratma girişimleri ve bu yolda aldığı endişe verici mesafe ise ayrı bir yazının konusudur. TÜRBAN KARŞITI TAVIR 25 AY HAPİS GETİRDİ. Türbanlı öğrenciyi okula almadığı gerekçesiyle 25 ay hapisle cezalandırılan Ege Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Rennan Pekünlü, hâkimin kendisini “Öğrencilerin toplu olarak oturdukları binalara veya bunların eklentilerine girilmesine veya orada kalınmasına engel olunması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur” hükmüne dayanarak cezalandırdığını söyledi. Öğrencilere hiçbir şekilde fiziksel engelleme yapmadığını anlatan Pekünlü, “Temyize gideceğim. Ama sonuç değişmese de alnım açık yatarım. Ben bireysel tavır sergilemedim, evrensel bir ilke olan laiklik ilkesini korumak için yaptım. Bu suç için gururla yatarım, tıpkı Mustafa Balbay gibi. Eğer temyizden olumlu sonuç çıkarsa da bu konudaki mücadelemi sürdüreceğim” dedi. “Balyoz’da, Ergenekon’da hukuk sistemi nasıl işlediyse, bende de aynı şekilde işledi” diyen Pekünlü, birçok öğretim üyesinin bu süreçte “üç maymunu” oynadığını vurguladı. BALBAY VE ÖZKAN’A 16 CELSEDEN MEN CEZASI İzmir Milletvekili Mustafa Balbay ve gazeteci Tuncay Özkan’a 16 celseden men cezası verildi İzmir Ekonomi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Timur Demirbaş, cezayı “tamamen keyif bir uygulama” olarak nitelendirdi. Duruşma düzenini bozan sanığın 1-2 celse dışarı çıkarılabileceğini belirten Demirbaş, şöyle konuştu: “Sanık hazır bulunmadan, o sanık hakkında yargılama yapılamaz. Bu ceza muhakemesi hukukunun temel kuralıdır. Tabii, disiplinsiz hareket ettiği zaman bir sanık duruşma düzenini bozduğu için salondan dışarı çıkarılabilir. Bu birkaç celse olabilir. 16 celse duruşmaya katılamayacak. Bu ceza hukukunun temel kurallarına aykıdır. Yasada, duruşma düzenini bozan çıkarılır, yokluğunda yapılan işlemler sonrasında o kişiye anlatılır diyor. Yasada bu kadar ağır bir yaptırım yok. 16 celse diyorsa bu kişiler hakkındaki yargılamanın yapılmaması gerekir.” Prof. Demirbaş, Özkan’ın avukatına ilettiği notun, hâkim tarafından engellenmesini de eleştirdi. Demirbaş, “Yargılamanın yine en temel kurallarından birisi sanık ile avukatının yan yana olması. Avukatın sanığa bilgi vermesi. Bundan doğal ne olabilir? Elbette, bu sırada yargılamayla ilgili belge alışverişi olabilir. Ancak Özkan’ın gönderdiği notun avukatına ulaştırılmasına izin verilmemesi kanuna aykıdır. Sıkıyönetim mahkemelerinde bile sanıklarla avukatları yan yanadır. Avukat ile sanığın görüşmesi diye bir suç var mı? Bu da ayrı komedi” dedi. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 29 ÜLKEMİZDE İŞE İADE VAR MI? Erdinç TEKELİ Avukat, İzmir Barosu 30 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 158 sayılı İLO sözleşmesi, işçinin feshe karşı korunmasına ilişkin olup işçiye iş güvencesi sağlamak amacı ile düzenlenmiş uluslararası bir sözleşme metnidir. T.C.Devleti 158 sayılı İLO (Uluslar arası Çalışma Örgütü) sözleşmesini 1982 yılında imzalamış,1994 yılında 3999 sayılı yasa ile kabul etmiş ve bu Yasa 18.06.1994 tarih 21964 sayılı R.G.de yayınlanmıştır. 158 sayılı İLO sözleşmesinin Yasa olarak kabulü ve R.G.de yayınlanması yeni bir hakkın kullanımına yol açmamış, imzada belirlenmiş bekleme süresi de dolduğu halde, işçilerin açtığı işe iade davaları Yasal dayanak olmadığı gerekçesiyle mahkemelerce ret edilmiştir. Usulüne uygun Yasalaştırılmış olan uluslararası sözleşmeler iç hu- kuk kurallarına göre öncelikli olmasına karşın, Yasa yok sayılmış ve uygulanmamıştır. 09.08.2002 tarihinde 4773 sayılı Yasa haline getirilen ve 15.03.2003 tarihinde yürürlüğe girmesi kararlaştırılan 158 sayılı İLO sözleşmesinden yararlanmak yine de mümkün olmamış Yasanın yürürlük tarihi 30.06.2003’e ertelenmiştir. Ertelemeye ilişkin Yasa, Sosyal Devlet İlkesine aykırı olduğuna karar veren Cumhurbaşkanınca veto edilmiş, tekrar Meclise gönderilen Yasa görüşülemeden, içeriğinde iş güvencesi hükümlerini de barındıran 4857 sayılı İş Yasası 10.06.2003 tarihinde R.G.de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Batıdaki işçilerin uzun yıllardır yararlandığı bu hakkın Türk işçisi tarafından kullanılması yukarıda an- latıldığı gibi oldukça gecikmeli ülke gerçekleri de göz önüne alınmadan yürürlüğe konmuştur. 4773 sayılı İş Güvencesine ilişkin Yasa maddeleri, imzalanan 158 sayılı İLO sözleşmesindeki hakların oldukça budanmış halidir. 4857 sayılı İş Yasası ile getirilen dava koşulları da,4773 sayılı Yasadaki, dava koşulu olan işyerindeki işçi sayısını 10’dan 30’a çıkarmış, ayrıca işe iade davasını kazanıp süresinde işe başlama başvurusu yapan işçinin işe başlatılmaması halinde ödenecek tazminatın tavanını 12 aydan 8’e indirilmiş, hakları biraz daha budamıştır. Sonuçta, iş güvencesine ilişkin haklar, ertelemeler ve budamalar sonucu yararlanılması oldukça zor bir hale gelmiştir. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile işe ide davası açmak ve kazanmak daha da zorlaşmıştır. Çünkü bu davalar Basit Usule tabi olduğundan, bu usule göre de cevaba cevap verilemediğinden, ayrıca davaya ilişkin tüm yargılama giderleri peşin alındığından işe iade davası açmak oldukça zorlaştırılmıştır. Yürürlükteki iş Yasasının iş güvencesine ilişkin maddelerinde; • belirsiz süreli iş akdi ile çalışan, • en az 6 aylık kıdemi olan, • işyerini tek başına sevk ve yönetimini yapmayan işçi,fesih bildiriminin yapıldığı tarihten itibaren 30 gün içerisinde işe iade davası açabilecektir.Ayrıca işyerinde çalışan işçi sayısının da en az 30 olması gerekmektedir. İşe iade davalarının, Yerel Mahkemelerde 2 ay, Yargıtay’da ise 1 ay içerisinde görülmesi Yasa hükmü olsa da bu süre içerisinde davaların sonuçlanması mümkün olamamak- ÖSYM KLASİĞİ : HÂKİMLİĞE GEÇİŞ SINAVI İPTAL tadır. 4 yılı aşan işe iade davaları vardır. Buna karşın davanın sonuçlanması süresi ne kadar uzun olursa olsun boşta geçen sürenin en fazla 4 aylık ücreti işverence karşılanabilmektedir. İşe iade davası kabul edilip, kesinleştiğinde, işçinin 10 gün içerisinde işverene işe başlama başvurusu yapması gerekmektedir. Yapılan başvuruyu ispatlamak oldukça zordur, hatta işverenin insafına bırakılmıştır; hiçbir işveren işe başlama başvurusu yapıldığını gösteren belge vermemektedir; başvurunun noterden yapılması pahalıdır. Bu başvuru, fesihten ortalama 18 ay sonra yapılmaktadır. İşçi muhtemelen yeni bir iş bulmuştur; çünkü işsizlik ödentisi 10 aylık süreyi aşamamaktadır (şartları varsa), ancak işçi lehine sonuçlanmış bir dava bulunmaktadır, çekilen sıkıntıların ve yapılan masrafların tazmini beklenmektedir, bunun için işe dönüş başvurusu şarttır. İşveren başvuruyu 1 ay içerisinde değerlendirir, işçinin başka bir işte çalıştığını öğrenmek zor değildir; ayrıca yaptığı fesih Mahkemece iptal edilmiştir, işçiye olan kızgınlığı daha da artmıştır; işçinin işe başlamama, işverenin işçiyi işe başlatmama iradesi AÇIK VE NET olmasına karşın işveren işçiyi işe davet eder. Fesih anında ödendiyse kıdem ihbar tazminatının da kendisine ödenmesini ister. Bu andan itibaren iş güvencesi hakkının kullanılmasında büyük kırılma yaşanır, işçi muhtemelen çalıştığı işten ayrılmayı göze alamaz çünkü yeni işyerinin şartlarına uygun bir düzen kurmuştur ayrıca fesih anında kendisine ödenenleri iade etme gücü de yoktur, yine işverenin kendisine olan kızgınlığının artığından kendisine o işyerinde çalışma or- tamı sağlamayacağını da tahmin etmektedir, düşünür ve uzun uğraşılar sonucu kazandığı hakkını kaybetmeyi göze alarak davet edildiği tarihte İŞE DÖNMEZ. Bu durumda, işe iade davası açıp, kazanan işçinin yararlanacağı hiçbir şey yoktur, binbir güçlükle yaptığı yargılama giderlerini ve duruşmalara gelebilmek için aldığı izinlerden kaynaklanan ücret kayıplarını sineye çekmek zorundadır. Haksız olarak bazen kötü niyetle işçinin iş akdini fesheden KUSURLU olduğu Mahkeme kararı ile belirlenmiş işverenin kaybettiği hiçbir şey yoktur, işe başlatma ya da başlatmama seçenekleri olan işverene karşın işçinin, çağrıldığında işe başlamama ve kararda belirtilmiş haklarını isteme hakkı yoktur. Bu durum hak ve nesafet ilkelerine uygun değildir. İşe iade davasını kazanıp eski işine dönen işçi sayısı %1 dahi değildir bu durumda ülkemizde işe iade var mıdır? SONUÇ 10.06.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Yasasının yaklaşık 9 yıllık uygulaması sonunda tekrar gözden geçirilerek, başta iş davalarında harcın kaldırılmasının yanında, işe iade davası açmak için işçi sayısına bakılmaması, dava açma süresinin işçinin işyerinden ayrıldığı tarihten itibaren başlaması, yargılama süresinin tamamının ücretinin haklı çıkan işçiye ödenmesi, davayı kazandığı halde işe dönmek istemeyen işçiye de en azından çalışamadığı sürenin ücretinin ödenmesi gibi iyileştirmeler yapılması gerekir kanısındayız. ÖSYM, 6 Mayıs 2012’de yapılan ve sınava giren karıkocaların aynı puanları alması üzerine “sorular sızdırıldı” iddiaları ile gündeme gelen “Avukatlar İçin Adli Yargı Hâkim ve Savcı Adaylığı Yarışma Sınavı”nın tekrarlanmasına karar verdi. Soruların sızdırıldığına ilişkin somut bir bulgu elde edilemediğini açıklayan ÖSYM, sınav sonuçlarının tartışılır hale geldiğini belirterek sınavın tekrarlanacağını açıkladı. Bu arada, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, çok sayıda suç duyurusuna konu olup iptal edilen ‘’Avukatlar İçin Adli Yargı Hâkim ve Savcı Adaylığı Yarışma Sınavı” için soruşturma başlatırken, bu yıl düzenlenen KPSS’ye ilişkin olarak da ayrı bir soruşturmanın yürütüldüğü öğrenildi. Türkiye Adalet Akademisi ise sınav sorularının kendi kurumu tarafından hazırlandığı iddiasını yalanladı. Hâkim ve Savcı Adaylığı Yarışma Sınavı’nın 1998’den beri ÖSYM tarafından yapıldığı vurgulanan açıklamada, Türkiye Adalet Akademisi’nin görevlerinin 4954 sayılı yasanın 5. maddesinde açıkça belirtildiği kaydedildi. Adalet Akademisi’nin, ÖSYM veya başka herhangi kuruma soru hazırlama gibi bir görevinin bulunmadığı belirtilen açıklamada, şimdiye kadar da bu şekilde herhangi bir sorunun hazırlanmadığı bildirildi. BAŞBAKAN ERDOĞAN: “YARGIYA ZATEN GEREKENLERİ SÖYLEDİK” Başbakan Tayyip Erdoğan, BDP’lilerin dokunulmazlıklarını kaldıracaklarına ilişkin ilk kez çok açık bir mesaj verirken, “Yargıya gerekenleri söyledik” ifadesini kullandı. Erdoğan, 30 Eylül’deki büyük kongre konusunda değerlendirme yapmak için AKP Genel Merkezi’nde topladığı milletvekillerine seslenirken şunları söyledi: “Yargıya gerekeni söyledik: Eğer kendilerine çok daha rahat yer arıyorlarsa kendilerine adres verdim, Kandil’e gitsinler, ama bu parlamentonun içinde mücadele edeceklerse, anayasa ne emrediyorsa, hukuk neyi emrediyorsa o çerçevede hareket etmeye mecburdurlar. Etmedikleri takdirde de şu anda kendileri... Yargıya zaten gerekenleri söyledik, yargı da gereğini yapıyor, biz de parlamentoda gereği neyse onu yapacağız.” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın BDP’li milletvekilleri ile ilgili “Yargıya gerekeni söyledik” şeklindeki açıklaması, “anayasa suçu” olarak değerlendirilerek savcılar göreve çağrıldı. İzmir Barosu Başkanı Sema Pekdaş, Başbakan’ın sözleri ile ilgili olarak “İrkildim, korktum, tüylerim diken diken oldu. Böyle bir sözü nasıl söyler? Cumhuriyet savcıları hiçbir ihbara gerek duymadan resen soruşturma başlatmalıdır. Başbakan Erdoğan anayasa suçu işliyor” dedi. Pekdaş, anayasada yer alan “Hiç kimse yargıya emir ve talimatta bulunamaz” maddesinin hiçe sayıldığını, bu durumun artık yürütmenin yargı üzerindeki baskısının “ifşası” olduğunu söyledi. “Savcıların Başbakan’ın açıklamalarıyla ilgili gereğini yapacağına inanıyorum. Eğer yapmazlarsa talimatın gereğini yerine getirmiş olacaklardır” dedi. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 31 YARSAV: YARGI ALT ÜST EDİLMİŞTİR YARSAV Başkanı Murat Arslan, yaptığı yazılı açıklamada, yeni HSYK’nin ikinci adli yılını da geride bıraktığını belirterek “Yandaşlığı esas alan tayin tasarruflarıyla bir tarafta mağduriyet, diğer tarafta piyangovari sürpriz terfilerle ötekileştirme-kutuplaşma arttırılarak devam etmiştir. Bir yıl içinde yargı mensuplarının yarıdan fazlasının görev unvanları ve yerleri değiştirilmiş, adeta yargı altüst edilmiştir. Bu gayretkeşlik kürsü ile sınırlı kalmayıp bileşik kaplarda da etkisini göstermiş; HSYK anlayış ve icraatından ‘ayak alan’ Yargıtay ve Danıştay yönetimlerince, üyeler ve tetkik hâkimlerinin görev yerleri resen değiştirilerek anılan anayasal kurumlara da ‘güvencesizdir’ levhası asılmıştır. Siyasi iktidarın, hiyerarşisi ve emri altındaki Adalet Bakanlığı, HSYK ve hatta yasama içindeki güçleri ile yargıya saldırıları kesintiye uğramadan sürmektedir” dedi. Demokrat Yargı Derneği Başkanı Orhan Gazi Ertekin: “DESPOTİZM SÜRECİNİN İÇİNDEYİZ” Referandumda “Yetmez ama evet”çi kanadın temsilcilerinden olan Demokrat Yargı Derneği’nin Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin referandumun temel iki amacının HSYK’de ve Anayasa Mahkemesi’nde değişiklik yapmak olduğunu anlatarak “Her ikisi de aslında bu kurumların demokratikleşmesi iddiasıyla kamuoyunun karşısına çıktı ve çok yüksek bir oyla kabul edildi. İlk tecrübe HSYK’de yaşandı. HSYK, belli bir ittifak tarafından devletleştirildi. Arkasından Anayasa Mahkemesi’nde de bireysel başvuru yakında başlayacak. Fakat AYM, hem kurumsal hem de zihinsel yenilenmesine tabi tutulamadı. Her ikisinde de anayasa referandumuna hedef teşkil eden yargıdaki demokratik dönüşümü gerçekleşemedi. Son derece tehlikeli, yeni bir despotizm sürecine dahil edildi. Şu an tam da o despotizm sürecinin içindeyiz” değerlendirmesini yaptı. İktidar nereyi istiyorsa yargının orayı vurduğuna işaret eden Ertekin, “Bu zaten Türk yargısının geleneğidir. Türkiye’de yargı, politik iktidarların, kendi gözlem ve çıkarları doğrultusunda kullandığı bir alet durumunda olmuştur. Bugün de bu gelenek değişmedi maalesef. Aynı gelenek devam ediyor, fakat sahipleri değişmiştir. Sahipleri bugün önemli ölçüde cemaat ve Erdoğan ittifakı üzerinden iş görüyor. Ve maalesef aynı antidemokratik süreç devam ediyor” dedi. Referandum sürecindeki tavrına ilişkin olarak da Ertekin şunları söyledi: “Şu an bunların olacağını bilseydim yine ‘evet’ derdim. En ufak bir pişmanlığım yok. Hatta çok büyük bir gurur duyuyorum; 12 Eylül referandumunda bir önceki despotizmi yıktığımız ve onda pay sahibi olduğumuz için. Biz bir despotizme karşı çıkıp yıkarken oldukça başarılı olduk. Ama bir başka despotizmin onun yerini almasına karşı koyamadık. Elimizden geleni yaptık. Ama engelleyemedik. Sonuçta bundan sonra da aynı despotizme karşı mücadele devam edecek, etmeli... ” 32 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Avukatlar Özel Yetkili Mahkemelere Karşı Yürüdü İzmir Barosu öncülüğünde geçen yıl yayımlanan ve özel yetkili mahkemelerin kaldırılması istemini içeren deklerasyonun karşılığını bulmaması üzerine avukatlar, 5 Mayıs’ta alanlara çıktı. İzmir Barosu öncülüğünde düzenlenen mitinge katılan avukatlar adalet için ‘bağımsız yargı‘ vurgusu yaptı. 12 baro başkanı ve yönetim kurulu üyesinin katıldığı mitingde özel yetkili mahkemelerin kaldırılması istendi. İzmir, İstanbul, Ankara, Bursa, Çanakkale, Adana, Uşak, Aydın, Manisa, Balıkesir, Tekirdağ, Eskişehir barolarının başkanları, yönetim kurulu üyeleriyle hazır bulunduğu mitinge pek çok şehir barosu da mesajıyla destek verdi. Cumhuriyet Meydanı’nda toplanan avukatlar, Gündoğdu Meydanı’na doğru yürüdü. İzmir Barosu Başkanı Sema Pektaş mitingde yaptığı konuşmada, “Bir yıl önce yayımlan deklarasyonda, özel görevli mahkemelerin kaldırılması dile getirmiştik. Aradan geçen süre içinde uygulamanın son bulması bir yana, baskılar daha da artmış, her türlü muhalefet, baskı, sindirme, gözaltı ve tutuklama uygulamalarıyla tahakküm altına alınmıştır. Ülkemizin sürüklenmek istendiği karanlığa karşı çıkmak için geri adım atmayacağız” dedi. İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal da “DGM’lerden daha beter olan özel görevli mahkemeler, siyasi iktidarın güç ve etki alanına dönüşmüş durumda. Bu mahkemeler olduğu sürece hiçbirimiz güvencede değiliz. Ama tüm bedeli ödemeye hazır olarak, savunma hakkını sonuna kadar kullanacağız” diye konuştu. . TBB Başkan Yardımcısı Berra Besler ise yaptığı konuşmada savunmanın, Cumhuriyet'in kazanımlarından biri ve halkın sesi olduğunu söyleyerek, halkın hak arayışına destek vermek, onun sesi olmak amacıyla bu eylemi düzenlediklerini ifade etti. HÜKÜMLÜ SAYISI HAVA İŞKOLUNDA 12 YILDA 4 KAT ARTTI GREV YASAĞI Bir soru önergesine Adalet Bakanı Sadullah Ergin tarafında verilen cevap ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlü sayısının 2000 yılında 25 bin 545 iken 2012’de 93 bin 970 olduğunu ortaya koydu. Bakan Ergin’in verdiği bilgiye göre ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlü sayısı 1990’da 29 bin 373, 1991’de 11 bin 47, 1992’de 12 bin 823, 1993’te 15 bin 147, 1994’te 16 bin 881, 1995’te 22 bin 8, 1996’da 26 bin 979, 1997’de 36 bin 334, 1998’de 35 bin 886, 1999’da 42 bin 665, 2000 tarihinde 25 bin 545, 2001’de 30 bin 384, 2002’de 33 bin 273, 2003’te 35 bin 730, 2004’te 40 bin 451, 2005’te 29 bin 445, 2006’da 35 bin 865, 2007’de 52 bin 809, 2008’de 63 bin 63, 2009’da 76 bin, 2010’da 86 bin 566, 2011’de 92 bin 617, 2012’de 93 bin 970. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı verilere göre de, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı son 10 yılda üç katına çıkarak 132 bin 369’a ulaştı. FAZIL SAY HAKKINDAKİ İDDİANAME KABUL EDİLDİ Dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say hakkında, Twitter mesajları nedeniyle “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” iddiasıyla hazırlanan iddianame mahkeme tarafından kabul edildi. İddianamede, Say’ın davaya konu tweet’lerinin, üç büyük dinin mensuplarının ortak değerleri olan Allah, cennet ve cehennem gibi kavramlara yönelik hislerini nedensiz yere inciterek, bu kavramların “anlamsız, gereksiz ve değersiz” olduğu kanaatini uyandıracak şekilde “dini değerleri aşağılamak kastıyla” yazıldığı vurgulanıyor TBMM’de kabul edilen havacılık hizmetlerinde grev yasağı getiren düzenleme Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, BM Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi ve anayasaya aykırılık taşıyor. ILO normlarında, sadece silahlı kuvvetler ve polis konusunda sözleşmelerle sağlanan güvencelerin ne ölçüde uygulanacağı ilgili ülke mevzuatlarına bırakılıyor. Diğer alanlarda sınırlama bulunmuyor. BİBER GAZI ZARARSIZMIŞ! İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in bir soru önergesine “biber gazının tamamen doğal, bitkisel olduğu ve insan sağlığı üzerinde kalıcı hiçbir etkisi olmadığı” şeklinde yanıt vermesi hem tıp camiasında, hem de yakınlarını yitirenler tarafından tepkiyle karşılandı. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan, bir şeyin bitkisel kökenli ya da doğal olmasının zararsız olduğu anlamına gelmeyeceğini dile getirerek “Bütün uyuşturucular da bitkisel kökenlidir. Birçok yan etkisi olan ilaçlar da yine bitkilerden ve doğal yollardan elde edilir. Dolayısıyla her doğal yoldan elde edilen zararsız değildir” diye konuştu. Hüseyin Demir 29 Mart 2006’da İstanbul’da, İbrahim Sevindik 1 Mayıs 2007’de İstanbul’da, İshak Kalvo 6 Ekim 2009’da İstanbul’da, Metin Lokumcu 31 Mayıs 2011’de Hopa’da, Hacı Zengin 18 Mart 2012’de Zeytinburnu’nda ve Çayan Birben 28 Mayıs 2012’de Yalova’da biber gazına maruz kalmaları sonrasında yaşamlarını yitirmişti. CMK’nun 234.Maddesi İptal Edildi Anayasa Mahkemesi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun mağdur ile şikâyetçinin haklarını düzenleyen 234. maddesindeki “Tutanak ve belgelerden vekili aracılığı ile belge isteme” hükmündeki “vekili aracılığı ile” ibaresini iptal etti. Yüksek mahkemenin gerekçeli kararı Resmi Gazete’de yayımlandı. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 33 SÜRGÜ’DE LİNÇ EDİLMEK İSTENEN ALEVİ AİLE KABAHATLİ ÇIKTI Malatya’nın Doğanşehir ilçesi Sürgü beldesinde 28 Temmuz gecesi Alevi Evli ailesini ramazan davulcusunu “Biz oruç tutmuyoruz, burada çalma” diyerek uyarmasından sonra ailenin linç edilmeye çalışmasına kadar varan olaylarla ilgili Doğanşehir Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma sonrasında iddianame düzenlendi. İddianamede, olayda linç edilmek istenen Evli ailesinin iki bireyine, saldırganlardan daha fazla ceza istendi. İddianamede, Evli ailesinin oğlu Servet Evli hakkında davulcu Mustafa Evşi’ye vurduğu gerekçesiyle basit yaralama, davulcuya hakaret ve tehditte bulunduğu gerekçesiyle alenen hakaret ve tehdit, evin önündeki kalabalığa yönelik sözleri nedeniyle de “var olan veya varsayılan suç örgütlerinin korkutucu gücünden yararlanarak zincirleme tehditte bulunmak” suçlarından hapisle cezalandırılması istendi. Evin kızı Leyla Evli’ye de aynı suç kapsamında hapis cezası verilmesi talep edildi. Alevi ailenin kapısında davul çalarak olayları başlatan Mustafa Evşi hakkında ise “suç işlemeye tahrik, mala zarar verme, basit yaralama ve zincirleme hakaret” suçlarından hapis cezası istendi. Sanığın bu suçları Alevi ailenin “haksız tahriki” altında işlediği savunuldu. Saldırgan grup içinde yer alan 49 kişi hakkında da benzer suçları Alevi ailenin “haksız tahriki” altında işledikleri belirtilerek, ceza verilmesi istendi. 34 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden İhlal Kararları ‘Vicdani ret’ kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, “vicdani ret” davasında Türkiye’yi mahkûm etti. Vicdani retçi Halil Savda’nın yaptığı başvuruyu karara bağlayan AİHM, Türkiye’nin “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kötü muamelenin yasaklanmasıyla ilgili 3’üncü, ifade özgürlüğüyle ilgili 9’uncu ve adil yargılanma hakkıyla ilgili 6’ncı maddelerini ihlal ettiği”ne hükmetti. Türkiye, Savda’ya mahkeme masrafları da içinde olmak üzere yaklaşık 14 bin Avro ödeyecek. İşkencecilere verilen cezayı erteleyen Türkiye mahkûm oldu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gazinocu Tamer Taylan’ın 2000 yılında işkence gördüğü gerekçesiyle açtığı davada, işkenceci polislere verilen cezanın ertelenmesi ve polislerin görevden alınmaması nedeniyle Türkiye’yi mahkûm etti. “Bu tür cezaların ertelenmesi, mahkûmiyet hükümlerinin etkisiz kalmasına yol açtığından, kabul edilemez tedbirler kategorisine girmektedir” diyen AİHM, Taylan’a 45 bin 500 Avro manevi tazminat ödenmesine hükmetti. Türkiye, AİHM’e gönderdiği savunmasında, “polis memurları hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS), ‘Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz’ hükmünü içeren 3. maddesini ihlal etmediğini ve hükmü takip eden 5 yıllık süre içinde polis memurlarının kasıtlı başka bir suç işlemeleri halinde hükmün icra edilecek olmasından ötürü polis memurları açısından cezasızlık ile sonuçlanmadığını” iddia etmişti. AİHM kararında ise şu tespitleri yer aldı: “Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi ile düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması ilkesi, cezanın infazının ertelenmesinden daha güçlü bir etkiye sahiptir ve suçluların cezadan muaf tutulması ile sonuçlanmaktadır. Bunun sebebi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması uygulamasının, suçlunun erteleme hükmüne uyması şartıyla, kararı ceza dahil olmak üzere tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırması; ancak cezanın infazının ertelenmesi halinde ne karar ne de karara dayalı mahkûmiyetin varlığının sona ermemesidir.’’ ‘Hayata Dönüş’te de ihlal var Bayrampaşa Cezaevi’ne 19 Aralık 2000’de yapılan operasyonda asker kurşunuyla yaralanan Cuma Şat’ın “yaşam hakkının ihlal edildiğine” karar veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi 15 bin Avro tazminat ödemeye mahkum etti. 55 yaşındaki Şat, operasyon sırasında parçalanan dirseği nedeniyle kolunu yüzde 70 oranında kullanamıyor. Türkiye Emekçi Komünist Partisi/Leninist (TKEP/L) üyesi olduğu gerekçesiyle yargılanan Şat, 19-22 Aralık 2000’de 12 kişinin öldüğü “Hayata Dönüş Operasyonu” sırasında Bayrampaşa Cezaevi’nde dirseğinden yaralandı. Aylar sonra Adalet Bakanlığı’na yapılan başvurunun ardından ameliyat edilen Şat, suç duyuruları hakkında işlem yapılmayınca, 23 Mart 2004’te AİHM’ye başvurdu. Şat, operasyonda yaşam hakkının tehlikeye atıldığını, işkence gördüğünü, yeterince tedavi edilmediğini, bununla ilgili etkin soruşturma yapılmadığını belirtti. AİHM, 10 Temmuz 2012’de verdiği kararında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi uyarınca Şat’ın yaşam hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Şat’ın yaşamının devletin sorumluluğunda olduğunu belirten mahkeme, Türkiye’yi, Şat’a 15 bin Avro manevi tazminat, 1000 Avro da mahkeme masrafı ödemeye mahkum etti. Yargılama süresinin uzunluğu ihlal sebebi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs ettiği” gerekçesiyle yargılaması 15 yıl sürdükten sonra 2008 yılında ömür boyu hapse mahkûm edilen Sarp Kuray’ın adil yargılanmadığına ve yargılama süresinin uzun olduğuna karar vererek Türkiye’yi 10 bin Avro cezaya mahkûm etti. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı YABANCI MAHKEME KARARLARININ TENFİZİ İÇİN İLÂMIN GEREKÇELİ OLUP OLMADIĞINA BAKILMAZ T.C. YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME BÜYÜK GENEL KURULU KARARI 2010 / 1 E. 2012 / 1 K. 10.02.2012 T. ÖZET: Kendi usul hukuku hükümlerine göre ‘ilâm” niteliğinde kabul edilen kesinleşmiş yabancı mahkeme kararı ile ilgili olarak , 5718 Sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’da sınırlı olarak sayılan koşulları taşıması durumunda tenfize karar verilmesi gerekir.Tenfiz yargıcının kesinleşmiş yabancı mahkeme ilamının maddi hukuk bakımından doğruluğunu inceleme ve değerlendirme yetkisi yoktur. Türk usul hukuku anlamında gerekçesi bulunmayan yabancı mahkeme ilâmının gerekçesizliği salt bu nedenle tenfize engel değildir. (NOT: Aşağıda kararın geniş bir özetini sunuyoruz). İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME KONUSUNDA BAŞVURU edeceği benimsenmiş, görüş yazılarında da aynı yöne işaret edilmiştir. “Yabancı mahkeme ilamının gerekçesiz olmasının kamu düzenine aykırılık teşkil edip etmediği ve bu bağlamda gerekçeden yoksunluğun yabancı mahkeme kararının tenfizine engel olup olmayacağı” hususunda Yargıtay 2. Hukuk Dairesi kararlarının, aynı Daire kararlarıyla ve Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin kararlarıyla çeliştiği ileri sürülerek, görüş aykırılığının içtihatların birleştirilmesi yoluyla giderilmesi, Av. Serpil Alatalı Bayburt’un 24.11.2009 tarihli başvurusuyla istenilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun yabancı mahkeme ilamlarının tenfizinde doğrudan geçersizlikle ilgili bir kararı bulunmamakla birlikte; 21.06.2000 gün, E:2000/2-1051 K:2000/1068 ve 27.05.2009 gün, E:2009/19-102 K: 2009/208 sayılı kararlarında, gerek 2675 sayılı Kanun’un uygulanmasında ve gerekse yürürlükte bulunan 5718 sayılı Kanun’un uygulanmasında yabancı ilamın içeriğinin tetkik ve denetime uygun bulunduğu, kamu düzeni ölçüsünün denetim için yeterli bulunduğu kabul edilmiştir. Nasıl ki, Türk Mahkemesinden verilmiş bir “mahkeme ilamını” yabancı bir devletin kendi usul hukuku kurallarına göre bir icra emri veya emirname olarak nitelemesi düşünülemez ise, aynı şekilde yabancı bir mahkeme kararının mahkeme ilamı niteliğinin Türk usul hukuku hükümlerine göre belirlemesi de söz konusu olamaz. Şu durumda; Hukuk Genel Kurulu’nun konuya ilişkin olarak, yabancı mahkeme ilamlarının tenfizinde doğrudan geçersizlikle ilgili bir kararı bulunmadığından; İkinci Hukuk Dairesi kararlarının kendi içinde ve Onüçüncü Hukuk Dairesi kararlarıyla çelişki arz ettiği açıktır. Nitekim, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Kanunda tenfiz için 54. maddede öngörülen usul hukukuna ilişkin şartlardan, kararı veren mahkemenin tabi olduğu usul hukukuna göre değerlendirilebileceği ilkesinden hareket edildiği açıktır. KONUYLA İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER: Bu bakımdan kendi usul hukuku hükümlerine göre “ ilam” niteliğinde kabul edilen bir mahkeme kararını Türk İcra Hukukunda yer alan bir düzenlemeye benzeterek, belirli bir miktar paranın ödenmesi ihtarını içeren emirname veya “ödeme emri” olarak nitelemek olanaksızdır. Öyleyse, tenfize uygun yabancı bir mahkeme ilamının, 5718 sayılı Kanunda sınırlı olarak sayılan şartları taşıması halinde tenfize karar verilmesi gerekir. ………… GÖRÜŞ AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLARDA BELİRTİLEN GÖRÜŞLERİN ÖZETLERİ Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 30.06.1999 gün ve E:1999/5858 K:1999/7609 sayılı kararında; gerekçe ihtiva etmeyen ve geçici boşanma olduğu belirtilen yabancı mahkeme kararının Türk kamu düzenine aykırılık teşkil ettiği ifade edilmiştir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 08.06.2006 gün ve E:2006/2612 K:2006/9147 sayılı kararında; tanıma ve tenfizde yabancı mahkeme kararının doğruluğunun, uygulanmış olan usul hükümlerinin, maddi ve hukuki tespitlerin inceleme dışında tutulması gerektiği, kamu düzenine açıkça aykırılığın ancak, Anayasa ile düzenlenen temel hak ve hürriyetlere, milletlerarası hukukta kabul edilen temel ilkelere, adil yargılanma ve savunma hakkına, genel ahlaka, Türk hukuk düzeninin temelini oluşturan ve devletin vazgeçemeyeceği ilkelere aykırılık halleri ile sınırlı bulunduğu, bu itibarla yabancı mahkeme ilamının gerekçesiz olmasının kamu düzenine aykırı ve dolayısıyla tenfize engel kabul edilemeyeceği belirtilmiş, anılan Daire Başkanlığı’nca da istikrarlı son uygulamalarının bu yönde olduğu açıklanmıştır. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 05.12.2001 gün ve E:2001/9007 K:2001/11406 ve 02.10.2003 gün ve E:2003/6226 K:2001/11095 sayılı kararlarında; yabancı mahkeme ilamlarının gerekçe ihtiva etmemesinin Anayasa ve kamu düzenine aykırı olması nedeniyle tanıma ve tenfize engel teşkil (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, M.141; 6100 sayılı HMK., M. 297; Mülga 1086 Sayılı HUMK. M. 388; 5718 Sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un Yabancı Mahkeme ve Hakem Kararlarının Tenfizi ve Tanınması ile ilgili M. 52-57; Mülga 2675 Sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un M. 34-41) ……………. DEĞERLENDİRME Mülga 2675 sayılı Kanun ve bu Kanun’u yürürlükten kaldıran 5718 sayılı Kanunda yabancı bir mahkeme tarafından “hukuk davalarına ilişkin olmak üzere verilmiş” ilamların tenfiz edilebileceği, ayrıca ceza ilamlarının “kişisel haklarla ilgili hükümlerinin” de tenfize tabi bulunduğu kabul edilmiştir. Şu halde “maddi hukuka” ait talepler hakkında verilmiş bulunan her türlü yabancı mahkeme kararları, tenfiz kararı verilebilecek kararlardır. Yabancı devletin usul hukukuna tabii olarak verilmiş olan bir mahkeme kararının, mahkeme ilamı niteliğinde olup olmadığı ve kesinleşme şartları, hiç şüphesiz ki münhasıran kararın verildiği ülkenin usul hukuka göre tayin ve tesbit olunur. Bu durum, bilindiği üzere milletler arası alanda gerekse Türk Mahkeme uygulanmasında kabul edilmiş bulunan, usul hukukunda lex fori prensibinin, diğer bir deyişle mahkemenin kendi usul hukukuna tabii olması prensibinin bir gereğidir. Tenfiz için aranan şartlardan biri, Türk kamu düzeninin müdahalesi ile ilgilidir. 5718 sayılı Kanun’un 54/c maddesine göre, yabancı bir mahkeme ilamının tenfiz edilebilmesi için, bu mahkeme ilamının Türk Kamu düzeninin müdahalesini gerektirebilecek bir ”hüküm” taşımaması şarttır. Burada yabancı mahkeme ilamının tenfizinin reddini temin edebilecek tek imkân yabancı mahkeme “hükmünün ya da hüküm fıkralarının” Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmasıdır. Bu şart bakımından yabancı ilamda yer alan “gerekçe” ilamın tenfizini etkileyebilecek bir güce sahip değildir. Önemle vurgulanmalıdır ki, tenfiz hâkiminin yabancı mahkeme ilamının maddi hukuk bakımından doğruluğunu inceleme ve değerlendirme yetkisi yoktur. Bu yasak çerçevesinde, tenfiz hakiminin ilamda mevcut olan bir gerekçeyi HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 35 inceleyip değerlendirmesi de söz konusu olamaz. Diğer bir deyişle, ilamda bir gerekçenin bulunması veya bulunmaması ilamda yer alan hükmün kamu düzenine aykırılığını belirlemede önem taşımamaktadır. Tenfizi talep edilen yabancı mahkeme ilamında Türk Usul Hukuku’nun anladığı anlamda bir gerekçenin bulunması ya da bulunmaması Türk Kamu düzeninin müdahalesi bakımından tenfiz için ne etkilidir ne de gereklidir. Aksinin kabulü, yeniden yargılama yapmak sonucunu doğuracağı gibi yabancı ilamı ittihaz eyleyen mahkemenin de denetim ve inceleme organı haline gelmek gibi istenilmeyen bir durum belirecektir. Aleyhine karar verilen tarafa savunma hakkını kullanma imkânının verilmemiş olması da Türk Kamu düzeninin müdahalesini gerektiren bir durumdur. İlke olarak, her mahkeme kendi usul hükümlerini uygular(“Lex Fori” prensibi). Bu sebeple yabancı mahkemenin uyguladığı usulün, Türk Usul hukukundan farklı olması Türk Kamu düzeninin müdahalesi için bir gerekçe değildir. Aynı ilke yabancı mahkeme ilamında uygulanan ispat hukukuna ait kurallar bakımından da geçerlidir. Bununla beraber, eğer yabancı mahkeme ilamı Türk hukuk anlayışına göre, bir hukuk devletinde olabilecek bir usul hukuku düzeninden ve ispat hukuku kurallarından farklı, adil yargılama ilkelerinin ihlal edici nitelikteki bir usule tabii olarak verilmiş ise, Türk kamu düzeninin müdahalesinin gerekli olduğunu düşünerek tenfiz talebinin reddi uygulanabilir. Özellikle taraflara yeterli derecede kendilerini savunma imkânı vermeyen bir usul sistemi içinde verilmiş yabancı mahkeme ilamı için tenfiz talebinin reddi söz konusu olabilecektir. Yabancı Mahkemenin davada kullandığı “Dava Usulü” de Türk Kamu düzeninin müdahalesini gerektiren bir usul değildir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası “Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır” ilkesini benimsemiştir (m.141/3). Türk Mahkemelerindeki davalarda duruşmalara ilişkin yargılama kurallarını tespit eden 141. maddenin, her türlü kararlarda gerekçe bulunmasını emreden hükmünde yer alan “Bütün mahkemeler” kavramına, yabancı mahkemelerin de dahil olduğunu söylemek olanaksızdır. Anayasanın 141. maddesinin yargılama usulüne ilişkin olarak koyduğu ilkelerin, münhasıran Türk Mahkemeleri için geçerli olacağı açık ve tartışmasız kabul edilen bir belirlemedir. Türk Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun, şekli ve maddi içeriğini belirlediği “gerekçe” bilindiği üzere “Türk Usul Hukuku anlamında” bir gerekçedir. Bu içerikteki bir gerekçenin yabancı mahkeme kararında da bulunmasını istemek veya aramak şüphesiz lex fori prensibi ile de bağdaşmayacaktır. Öncelikle bu içerikteki bir gerekçe, Anayasaya değil fakat Türk Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na ait bir gerekçedir. Türk Usul Kanunu’nun eski 388, yeni 297. maddesinde sayılan şekli ve maddi unsurların yabancı bir mahkeme kararında da yer alması36 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 nı beklemek ve aramak, neticede bu unsurlardan birinin veya bir kaçının mevcut olmaması halinde bunu düşünerek tenfize uygun yabancı bir mahkeme ilamının tenfizini engellemek anlamına gelir. Bu çeşit bir düzenleme Milletlerarası Usul Hukukunun ve Türk Tenfiz Hukuku’nun kabul edemeyeceği bir görüş ve anlayış biçimidir. Uygulamada ve ilmi görüşlere göre benimsenen lex fori prensibi gereği, şekil ve maddi içeriği ile “gerekçe” her ülke hukukunun bizzat kendisi tarafından belirlenen ve diğer ülke hukukları tarafından “gerekçe” olarak kabul edilmesi zorunlu ve gerekli bir kavramdır. Buna rağmen Anayasa’da yer alan Türk Mahkeme kararlarının gerekçeli olması kuralı, Türk Kamu Düzeninin müdahalesini gerektirebilecek bir emredici hüküm olarak düşünülemez. Diğer yandan, mahkeme kararlarının gerekçeli yazılması gerektiğini ifade eden anayasa kuralının Türk Mahkemelerinden verilmiş kararlar için “emredici” nitelikte olduğunda şüphe yoktur. Ancak burada, her emredici kuralın, Anayasa kuralı dahi olsa, “temel hak ve hürriyetlere ilişkin bir kural olmadıkça” yabancı hukukların uygulanmasında ve dikkate alınmasında Türk Kamu Düzeninin müdahalesini gerektirmeyeceğinin de kamu düzenine ilişkin bilinen bir prensip olduğunu hatırlamak gerekir. Türk tenfiz hukuku yabancı mahkeme kararlarının taşıdığı “hükümlerin” açıkça Türk kamu düzenini ihlal edip etmeyeceği konusu ile ilgilenir. Üstelik tenfiz hâkimine kararın gerekçesini incelemek ve dikkate almak görev ve yetkisi dahi verilmemiştir. Yabancı mahkeme kararı, verildiği ülkenin usul hukuku kuralı “lex fori” kuralına tabidir. Tenfiz şartları bu kuralların nasıl ve hangi ölçüde tenfizi engelleyeceğini ayrı ayrı göstermiştir. Görülmektedir ki, yabancı mahkeme kararında Türk Usul Hukukunun yeni yürürlüğe girmiş bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297. maddesi hükmü anlamında bir gerekçenin bulunmaması tek başına Türk kamu düzeninin müdahalesini gerektiren bir olgu değildir. geçerli olan prensiplere özel hukuka ilişkin hüsnüniyet kurallarına, Türk Devletinin siyasi rejimine, toplumun ekonomik yapısının temelinden sarsacak olan değerlendirmeye, temel insan haklarına, adalet anlayışına aykırılıklar, kamu düzenine aykırılık olarak kabul edileceğinden, yabancı mahkeme ilamının hüküm fıkrasının uygulanmasıyla, şu sonuçları doğuracak yabancı mahkeme kararlarının tenfizi olanaklı değildir. SONUÇ “Yabancı mahkeme kararlarının salt gerekçesinin bulunmamasının kesinleşmiş yabancı mahkeme kararının tenfizine engel olmayacağına ve bu hususun 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 54/c maddesi anlamında kamu düzenine açıkça aykırılık sayılmayacağına” 10.02.2012 tarihinde yapılan ilk toplantıda üçte ikiyi aşan oy çokluğu ile karar verildi. (NOT: Tam metni 20.09.2012 tarihli, 28417 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan kararda, çoğunluğun yukarıdaki görüşüne 10 Hukuk Dairesi Üyesi Çetin Şen usul yönünden, bir bölüm kurul üyesi ise aşağıda aynen aktarılan nedenlerle karşı oy kullanmıştır.) KARŞI OY İçtihadı birleştirmenin konusu, “Yabancı mahkeme kararlarının, gerekçe ihtiva etmemesinin tenfize engel olup olmayacağı” hakkındadır. Sayın çoğunluk 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 54/c maddesi gereğince hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması halinde gerekçe içermese dahi yabancı mahkeme kararının tenfiz edilebileceğini kabul etmektedir. Yabancı mahkeme ilamlarının tenfiz şartları, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 54. maddesinde düzenlenmiştir. Bu yasal düzenlemeye göre yabancı mahkeme kararının tenfiz edilebilmesi için; a)Türkiye Cumhuriyeti ile ilamın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma yahut o devlette Türk mahkemelerinden verilmiş ilamların tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün veya fiili uygulamanın bulunması. Kısaca; ilke olarak her mahkeme kendi milli usul hükümlerini uygular, bu sebeple yabancı mahkemenin tatbik ettiği usulün Türk hukukundan farklı olması kamu düzeninin müdahalesi için gerekçe değildir. Aynı ilke yabancı mahkeme kararında uygulanan ispat hukukuna ait kurallar bakımından da geçerlidir. Münhasıran hukuki dinlenilme hakkı verilmeden oluşturulan ve kesinleşen gerekçesiz bir yabancı mahkeme kararının sırf bu sebeple Türk kamu düzenine aykırı bulunduğunu belirtmek suretiyle tenfiz talebinin reddi lex fori prensibine de aykırı düşecektir. c) Hükmün Kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması Diğer bir değişle kendi usul hukuk hükümleri uyarınca, Türk usul hukuku anlamında, gerekçesi bulunmayan yabancı mahkeme ilamlarının gerekçesizliği salt bu sebepten dolayı tenfize engel bir sebep olarak ileri sürülemez. Ancak kararın Türk Hukukunun temel değerlerine, Türk genel ahlak ve adap anlayışına, temel adalet anlayışına, Anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklere, milletlerarası alanda ç) O yer kanunları uyarınca, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin hükmü veren mahkemeye usulüne uygun bir şekilde çağrılmamış veya o mahkemede temsil edilmemiş yahut kanunlara aykırı bir şekilde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmiş ve bu kişinin yukarıda ki hususlardan birine dayanarak tenfiz istemine karşı Türk Mahkemesine itiraz etmemiş olması gerekir. b)İlamın Türk Mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması veya davalının itiraz etmesi şartıyla ilamın, dava konusu veya taraflarla gerçek bir ilişkisi bulunmadığı halde kendisine yetki tanıyan bir devlet mahkemesince verilmiş olmaması. Yasa koyucu, yabancı mahkeme kararlarının tenfizini kayıtsız şartsız kabul etmemiştir. Tenfiz için yukarda belirtilen sınırlamaları getirmiştir. Bunlardan birisi de içtihadı birleştirmenin konusunu oluşturan hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması ilkesidir. Tenfizi istenen kararda yasada öngörülen diğer koşullar gerçekleşse dahi hüküm kamu düzenine aykırı ise tenfiz edilemeyecektir. Kamu düzeninin tanımlanmasında, uygulama ve doktrinde oybirliği bulunmamaktadır. Kamu düzeni zamana ve yere göre değişebilir. Ancak gün geçtikçe kamu düzeni kavramının kapsamı daraltılmaktadır. Anayasa ile düzenlenen temel hak ve hürriyetlere, milletlerarası hukukta kabul edilen temel ilkelere, adil yargılama ve savunma hakkına, genel ahlaka Türk hukuk düzeninin temelini oluşturan ve devletin vazgeçemeyeceği ilkelere aykırılık, kamu düzenine aykırılık teşkil eder. Tenfizi istenen kararın kamu düzenine aykırı olup olmadığı gerekçe ile saptanabilir. Anayasa 141/3 maddesi “ Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” HUMK 388 (HMK 297) maddesi de bütün kararların gerekçeli olmasını öngörmüştür. Gerekçe hükmün dayandığı hukuki esasları açıklar. Böylelikle hükmün denetlenmesi mümkün olur. Taraflar da mahkemenin gerekçesi sayesinde haklı olup olmadıklarını anlayabilir. Yargıtay incelemesi aşamasında kararın usul ve yasalara uygun olup olmadığı gerekçe ile denetlenebilir. Avrupa insan Hakları Sözleşmesinin 45.maddesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hükümlerinin ve kararların gerekçeli olmasını şart koştuğu gibi sözleşmenin 6. maddesi de adil yargılama hakkı başlığı altında kararların gerekçeli olmasına değinmektedir. Kararın hüküm fıkrası (sonucu), talep hakkında verilen sonucu belirtir. Örneğin; 50.000 TL’nin davalı Maliye Hazinesinden tahsili ile davacı A’ya verilmesine dair yabancı mahkeme kararında ki hüküm fıkrası görünüşte kamu düzenine açıkça aykırılık teşkil etmemektedir. Ancak bu uyuşmazlık (A) ile maliye Hazinesi arasındaki Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine giren vergi hukuku uyuşmazlığından doğduğu takdirde, Türk kamu düzenine aykırı bir kararın tenfizi sonucu doğuracaktır. Tenfizi istenen kararın kamu düzenine aykırılık teşkil edip etmeyeceği hüküm fıkrası (sonucu), ile gerekçenin birlikte değerlendirilmesi ile saptanacağından sayın çoğunluğun gerekçe içermeyen kararların sadece hüküm bölümünün denetlenmesini yeterli gören düşüncelerine katılmıyoruz. 10.2.2012 Ali ALKAN 13.H.D.Başkanı Harun KARA 13.H.D.Üyesi Mehmet Ali ESMER 13.H.D.Üyesi Mete DUMAN 13.H.D.Üyesi Candaş İLGÜN 13.H.D.Üyesi MAHKEMECE KARŞI TARAF LEHİNE HÜKMEDİLEN VEKALET ÜCRETİ KDV’NE TABİ DEĞİLDİR T.C. İSTANBUL 11. VERGİ MAHKEMESİ 2011/ 1275 E. 2012/ 1046 K. 14.05.2012 T. İSTEMİN ÖZETİ: Avukatlık işinden dolayı vergi mükellefi olan davacı tarafından ihtirazi kayıtla verilen 2011/5. Dönemine ilişkin katma değer vergisi beyannamesine istinaden yapılan tahakkukunun; karşı taraf vekalet ücretleri bir hizmetin karşılığı olmadığı için katma değer vergisinin konusuna girmediği, vekalet ücreti ödemek zorunda kalan taraf ile lehine vekalet ücreti hükmedilen avukat arasında bir hizmet ilişkisinin bulunmadığı gibi bu hususun Avukatlık Kanununa göre yasak bir durum olduğu, söz konusu ücretin 1086 Sayılı HUMK uyarınca bir yargılama gideri olduğu ileri sürülerek iptali istenmektedir. SAVUNMA ÖZETİ: Davacının kendi beyan ettiği matrah üzerinden tarh edilen dava konusu vergiye karşı dava açamayacağı, dava dilekçesinde eksiklikler bulunduğu , serbest meslek faaliyeti çerçevesinde gelir elde eden davacının, 3065 sayılı KDV Kanunu uyarınca hizmet verdiği andan itibaren mükellef olduğu, ayrıca 2011 Mayıs ayından evvel tebliğ edilen ve lehine avukatlık ücreti hükmedilen kararların dava açma süresi açısından tetkik edilmesi gerektiği, yapılan işlemlerde hukuka aykırı bir yön bulunmadığından davanın reddi gerektiği savunulmuştur. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren İstanbul 11. Vergi Mahkemesi’nce önceden belirlenen gün ve saatte açık olarak yapılan duruşmaya davacı ve vekilleri ile davalı idareyi temsilen Av. ..’nın geldikleri görüldü. Taraflara usulüne uygun olarak söz hakkı verilip, açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilip, dava dosyası incelenerek işin gereği görüşüldü: Dava, 2011/5. Dönemine ilişkin olarak ihtirazi kayıtla verilen katma değer vergisi beyannamesine istinaden yapılan katma değer vergisi tahakkukunun iptali istemiyle açılmıştır. 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 1. Maddesinin 1. Fıkrasının 1. bendinde, Türkiye’de; ticari, sınai, zirai faaliyet ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılan teslim ve hizmetlerin katma değer vergisine tabi olduğu, 4. Maddesinde, Hizmetin teslim ve teslim sayılan haller ile, mal ithalatı dışında kalan işlemler olduğu, bu işlemlerin; bir şeyi yapmak ve işlemek, meydana getirmek, imal etmek, onarmak, temizlemek, muhafaza etmek, hazırlamak, değerlendirmek, kiralamak, bir şeyi ÖZET: Serbest meslek kazancının katma değer vergisine tabi olması bir hizmet sunumuna bağlı olup, bu hizmetin tarafların karşılıklı iradeleriyle yaptıkları sözleşmeye bağlı olması ve bu hizmetin doğrudan doğruya iş sahibi (müvekkil) için yapılmış olması gerekir. Bu nedenle mahkemelerce karşı taraf lehine hükmedilen vekalet ücreti, ödeyen tarafın (borçlunun) karşı taraf avukatından aldığı bir hizmetin karşılığı olmadığından katma değer vergisinin konusu dışında kalır. yapmamayı taahhüt etmek gibi, şekillerde gerçekleşebileceği hükümlerine yer verilmiştir. 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 65. Maddesinde, her türlü serbest meslek faaliyetlerden doğan kazançların serbest meslek kazancı olduğu, serbest meslek faaliyetinin; sermayeden ziyade şahsi mesaiye ilmi veya mesleki bilgiye veya ihtisasa dayanan ve ticari mahiyette olmayan işlerin ve işverene tabi olmaksızın şahsi sorumluluk altında kendi nam ve hesabına yapılması olduğu belirtilmiştir. 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu’nun 1. Maddesinde, avukatlığın, kamu hizmeti ve serbest bir meslek olduğu, 163. Maddesinde avukatlık sözleşmesinin serbestçe düzenleneceği, avukatlık sözleşmesinin belli bir hukuki yardımı ve meblağı yahut değeri kapsaması gerektiği, 164. Maddesinde, Avukatlık ücreti, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade edeceği, maddenin devamında, ücretin tespitine ilişkin esaslar belirlenmiş olup, bu maddenin son fıkrasında 2.5.2001 tarih ve 4667 sayılı Kanunu’nun 77. Maddesiyle değişmeden önceki halinde, avukatla iş sahibi arasında aksine yazılı sözleşme bulunmadıkça, tarifeye dayanılarak karşı tarafa yüklenecek avukatlık ücretinin avukata ait olduğu hükmüne yer verilmişken, 4667 sayılı Kanunla bu son fıkra, “dava sonunda, kararla tarifeye dayanılarak karşı tarafa yüklenecek vekalet ücreti avukata aittir. Bu ücret, iş sahibinin borcu nedeniyle takas ve mahsup edilemez, haczedilemez.” şeklinde değiştirilmiştir. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu’nun 423. Maddesinde, mahkemece tayin edilen vekalet ücretlerinin yargılama giderleri arasında yer aldığı düzenlenmiş, benzer düzenleme 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 323. Maddesinde de bulunmaktadır. Dava dosyasının incelenmesinden, avukat olan davacının elde ettiği karşı taraf vekalet ücretlerine isabet eden Katma Değer Vergisini ihtirazi kayıtla beyan ederek, karşı taraf vekalet ücretlerinin katma değer vergisine tabi olmadığı gerekçesiyle tahakkukunun iptali istemiyle iş bu davayı açtığı görülmüştür. Yukarıda yer alan yasal düzenlemelere göre, avukatlık mesleğinin, serbest meslek faaliyeti, bu meslekten elde edilen kazancın da serbest meslek kazancı olduğu, serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılan teslim ve hizmetlerinde ise katma değer vergisine tabi bulunmadığı anlaşılmaktadır. Avukatın gerek vekalet sözleşmesine dayalı olarak müvekkilinden elde ettiği ücret gerekse mahkeme kararıyla karşı taraftan elde ettiği ücret serbest meslek kazancı olup, serbest meslek kazancının katma değer vergisine tabi olabilmesi için bir hizmet sunumuna dayalı olması zorunludur. Hizmetin ise, tarafların karşılıklı iradeleriyle akdettikleri sözleşmeye dayalı olması ve bu hizmetin doğrudan doğruya ve münhasıran, muhatap için yapılmış olması gerekmektedir. Mahkeme kararı uyarınca karşı taraf avukatına ödenen vekalet ücreti, ödeyen tarafın karşı taraf avukatından aldığı bir hizmetin karşılığı değildir. Tamamen Hukuk Usulü Mahkemeleri Kanunu ve Avukatlık Kanuna göre mahkeme kararı uyarınca ödenmektedir. Zaten belirtilen şekilde vekalet ücretine hak kazanan avukatların, karşı/borçlu tarafa serbest meslek faaliyeti kapsamında bir hizmet sunması hukuken mümkün olamaz. Dolayısıyla, Avukatlık Kanuna göre haklı çıkan tarafın avukatına ait olan bu vekalet ücretinin, elde eden avukat için Gelir Vergisi Kanunu açısından serbest meslek kazancı niteliğinde olmasına rağmen, hem verilen hizmet karşılığı elde edilen bir bedel niteliğinde olmaması, hem de hizmet verilen kişiden tahsil edilen bir bedel olmaması sebebiyle, katma değer vergisinin konusuna girmemektedir. Bu durumda, karşı taraf vekalet ücretinin katma değer vergisinin konusuna girmemesi nedeniyle, yapılan tahakkuk işleminde hukuka uyarlılık bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle; davanın kabulüne, dava konusu tahakkuk işleminin iptaline, aşağıda dökümü yapılan yargılama giderinin ve Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca hesaplanan 900,00 TL vekalet ücretinin davalı idareden alınarak davacıya ödenmesine, müdahil harç giderleri ile 56 TL müdahil posta giderlerinin müdahale talebinde bulunanlar üzerinde bırakılmasına, artan posta avansının kararın kesinleşmesi halinde davacıya ve müdahale isteminde bulunanlara iadesine, kararın tebliğ tarihini takip eden gün itibaren 30 gün içinde Danıştay’a temyiz yolu açık olmak üzere 14/05/2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 37 Helâl Olsun !... Duruşma sonunda mahkeme başkanı sanıklara: “hakkınızı helâl edin” dedi. (Milliyet 03.07.2012) 12-13 yaşlarındaydım, annem bana şöyle bir hikâye anlattı; adamın birinin uzak bir şehirde kadılık yapan çok samimi bir arkadaşı varmış. Bir gün adamın aklına esmiş, “gideyim şu dostumu bir ziyaret edeyim.” demiş. Bin bir zahmetle yolculuk yapıp arkadaşının bulunduğu şehre varmış. Sorup soruşturup mahkemeyi bulmuş. Kadı efendi o sırada başka bir davaya bakmakta imiş. Adam açık kapıdan başını uzatmış, kadı ile göz göze gelmişler fakat kadının yüzünde ne bir tebessüm ne de hoş geldin gibilerden bir sözcük veya ifade var. Adam fena halde bozulmuş ve üzgün bir şekilde kapının önüne oturmuş. Bunca yorgunluğa mı üzülsün, karşılaştığı muameleye mi yansın. Biraz dinlenip dönmeyi düşünürken, dava başka bir güne ertelenmiş, davacı ile davalı salonu terk edip gitmişler. Kadı efendi yerinden kalkıp gelmiş, arkadaşının boynuna sarılıp hoş geldin demiş, kendisini gördüğüne ne kadar sevindiğini anlatmaya başlamış. Adam gördüğü iki zıt muameleden fena halde şaşkın, “yahu, demin seninle göz göze geldik, bir tebessüm bile etmedin, şimdi de boynuma sarılıyorsun, bu tezat nedir? “ demiş. Kadı efendi ; “ kusura bakma” demiş “ben elbette seni gördüm ama o sırada davacıyı dinlemeyi bitirip, davalıyı dinlemeye başlamıştım, yüzümdeki ifadenin değişmesinden dolayı bir taraf davayı kaybedeceği, diğer taraf kazanacağı yolunda bir düşünceye kapılır endişesi ile seni görmezlikten geldim” demiş. Bu hikâye beni çok etkilemiş, çocuk aklımla asla böyle bir mesleği icra edemeyeceğimi, hâkimlik yapanların da olağanüstü insanlar olduklarını düşündürmüştü. Şimdi ne kadar yanıldığımı anlıyorum, adalet dağıtmak hiç de o kadar zor değilmiş meğer. Yapacağınız iş şu ; mensubu olduğunuz cemaat, gurup, ideolojinin patronları, gücü elinde bulunduranların işaret ettiği adamları içeri alıyorsun, sahte CD, uydurma delil, imzasız ihbar, binlerce sayfalık polis fezlekesini iddianame olarak kabul edip, “yeter artık sal” talimatı alıncaya kadar içerde tutuyorsun , sonra salıyorsun, bu kadar basit. Vicdanında herhangi bir rahatsızlık duyacak 38 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 olursan, son duruşmada sanıklara “hakkınızı helâl edin” diyorsun, olup bitiyor. Artık bir sabi çocuk kadar saf ve günahsızsınız içiniz rahat olsun. Musalla taşında upuzun yatmakta olan cenazenin namazını kıldıran hoca hani sorar ya; “merhuma (veya merhumeye) hakkınızı helâl ettiniz mi?..” ölende hakkı olan, olmayan, tanıyıp tanımayan cemaat hep bir ağızdan mırıldanır; “helâl olsun” Ve cenaze omuzlara alınır. Soruyorum lütfen cevap verin “adalete hakkınızı helâl ettiniz mi ?” SEHVEN!.. Bu kelimeyi sevdiğim kadar hiçbir kelimeyi sevmiyorum. Ne aşk sözcükleri, ne manzara tasviri ifadeleri, ne beni öven cümlelerdeki kelimeler, ne şiir dizeleri, ne şarkı güfteleri beni “sehven” sözü kadar heyecanlandırmıyor. Bu kelimeyi yaratan Araplara, “yanlışlıkla ya da yanılarak” sözleri yerine Arapça’dan Türkçe’ye apartan zat-ı muhtereme büyük hayranlığım var. Düşünün bir kere, bu kelime bütün namussuzlukları, bütün hırsızlıkları, hataları, günahları bir anda aklayıp pir-ü pak ediyor. Kabul olunan tövbe gibi mübarek. Ne halt işlersen işle “sehven” dedin mi, her şey bitti…Misal ; • Bu düzmece CD delil çuvalına neden kondu? • Savcı, “sehven efendim.” • Tanımadığı örgüt üyelerinin telefon numaraları sanığın telefonunda ne arıyor? • Polis, “sehven yüklemişiz hâkim bey.” Bence ceza kanununa bir madde konmalı, “sehven yapıldığı beyan edilen fiiller suç teşkil etmez “, denmeli… “sehven çaldım hakim bey” “sehven öldürdüm efendim” “sehven tecavüz ettim, hakim bey” “yardım paralarını sehven iç ettim savcı bey” “Yaz kızım, karar; sanık üzerine atılı eylemi sehven işlediğinden suç teşkil etmeyeceğine bu nedenle beraatına…” KAYNAK GÖSTERMEZ KAYNAK YAPAR Balyoz Mağdurlarına Müjde: Temyiz Hakkı Kazanıldı Tarihe altın harflerle yazılacak bir başarıyla tamamlanan Balyoz davasının ardından, sanık yakınları için müjdeli haber hükümet yetkililerinden geldi. Haklarında mahkumiyet kararı verilen sanıkların temyiz haklarının bulunduğu haberi yakınlarını sevince boğarken, ekran başında duygu dolu anlar yaşandı. Sürecin bir de temyiz boyutu bulunduğunun açıklanması ile birlikte, tüm yurtta hukuk devletine olan sarsılmaz inancın daha da pekiştiği, ada- lete olan güvenin tazelendiği belirtiliyor. Özel Görevli Mahkeme tarafından yapılan çok özel yargılama sırasında, savunma tarafından sunulan delillerin değerlendirilmediği, şüphenin sanıklar lehine yorumlanmadığı gibi maksatlı iddialar ortaya atılmıştı. Hükümet yetkililerinin temyiz yolunun açık olduğu yönündeki müjdesinden sonra, iddia sahibi mihrakların tahriklerine nasıl devam edecekleri ise belirsizliğini koruyor. Uzmanlar Açıkladı: Türkiye’de Rejim Değişmiştir Darbe miydi değil miydi, postal mıydı takunya mıydı derken, uzmanlardan Türkiye’deki rejim tartışmalarına son noktayı koyan açıklama geldi. Konuyla ilgili titiz bir çalışma yürüten ekibin başındaki isim Diyetisyen Narin Filiz, son yıllarda obezite oranındaki artışın kaygı verici olduğunu, ancak bu durumun bir rejim bunalımına yol açmadan aşıldığını belirtti. Hareketsiz ve giderek daha çok yiyen bir toplum olmamızın ağırlığa olan etkisinin inkar edilemeyeceğini kaydeden Narin Filiz, çalışmalarının sonuçlarını şöyle değerlendirdi: “Toplum olarak yeme alışkınlığımızdaki farklılaşmanın çok önemli sonuçları olduğunu gözlemledik. Eskiden bir oturuşta hepsini yiyorduk. Şimdi azar azar ve sık sık yiyoruz, üstelik ayakta yiyoruz. Tabi uygulanan rejim de haliyle buna bağlı olarak farklılık gösteriyor. Vatandaşlarımız sık ama kararında yemeye teşvik eden rejime daha çok rağbet eder oldular. Buna çeşitli isimler takanlar var. Ama biz hazmı kolay olması açısından ‘yetmez ama evet rejimi’ diyoruz.” Tumturaklı Avukatlar Grubu Seçime Hazır Tumturaklı Avukatlar Grubu (TUMTAG) tüm avukatları kucaklayan seçkin kadrosuyla seçim sürecindeki iddialı çıkışını sürdürüyor. Grubun ilk kurulduğu günden bu yana savundukları demokratik, laik, milliyetçi, muhafazakar, özgürlükçü, mukaddesatçı anlayıştan asla ödün vermeyeceklerini söyleyen başkan adayı Özberk Özbeyaz, çizgilerinin net olduğunu bir kez daha vurguladı. Hatırlanacağı gibi, grup ilk çıkışını basının ilgi odağı olan bir kokteylle Club Palace Resort Hotel’de yapmış, şarap ve viskinin yanısıra zemzem suyunun da su gibi aktığı geceye birlik ve beraberlik mesajı damgasını vurmuştu. Özbeyaz, bütünleştirici bir anlayışla çıktıkları yolda her geçen gün daha da büyüdüklerini belirterek meslektaşlar arasında ayrımcılığa son vereceklerini vaad etti: “Bugüne kadar hep unutulan sigortalı avukatların sorunlarını bizden iyi kim bilebilir? Ekip olarak tüm arkadaşlar oturup birbirimize bir söz verdik. Bundan sonra sigortalı çalışanlarımıza asgari ücretin altında ücret vermeyelim dedik. Sonra da bunu tutanağa geçirdik ki herkese örnek olalım istedik. Sonuçta biz onları da kendi meslektaşımız sayıyoruz, kucaklıyoruz. Bir de kıdem tazminatı meselesi var tabi. Bu konuda gerçekçi olalım, kendimizi kandırmayalım. Sigortalı avukatlar meslektaşlarımızdan tazminatlarını alabiliyor mu? Bu işi baro yönetiminde kuracağımız kıdem tazminatı fonuna bırakacağız ki, on yıllık çalışma süresini doldurmuş sigortalı avukatlarımız mağdur olmasınlar.” Meslek sorunlarına ‘Rantabl Avukat Minimal Baro’ anlayışıyla çözüm arayacaklarını sözlerine ekleyen Özberk Özbeyaz, seçim döneminde tüm meslektaşlara gönderecekleri birbirinden yaratıcı seçim mesajlarıyla ‘Herkese 1000 SMS kampanyası’ projesinin hazır olduğunu kaydetti. HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 • 39 İzmir Barosu’nda Seçim Zamanı İzmir Barosu'nun 20-21 Ekim günlerinde yapılacak olağan genel kurulu öncesinde, avukatlar arasında seçim heyecanı giderek yükseliyor. Türkiye’nin en fazla üyeye sahip barolarından olan İzmir Barosu’nda, değişik gruplarda yer alan avukatlar, baro organları için yapılacak seçimlerde meslektaşlarından oy isteyecek. Bir önceki genel kurulda olduğu gibi bu yıl da çok sayıda grubun seçimlere girmesi bekleniyor. Edindiğimiz bilgiye göre, halen yönetimde olan Çağdaş Avukatlar Grubu, İzmir Barosu Başkanı Av. Sema Pekdaş’ı; Bağımsız Savunma Grubu, eski baro başkanlarından Av. Bahattin Özcan Acar’ı; Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu, eski baro başkanlarından Av. Özdemir Sökmen’i, İlerici Avukatlar Grubu, Av. Arif İnönü’yü ve Demokrat Avukatlar Grubu da Av. Mehmet Girgin’i baro başkanlığına aday gösterecek. Atlı binden fazla üyesi olan İzmir Barosu’nda beşbine yakın üyenin genel kurulda oy kullanması bekleniyor. Bağımsız Savunma Grubu, adaylarını açıkladı 28 Eylül’de İzmir Adliyesinde bir basın toplantısı düzenleyen Bağımsız Savunma Grubu, 2012-2014 döneminde İzmir Barosu organlarında çalışmak üzere göreve talip olan adaylarını basına ve kamuoyuna tanıttı. 40 • HUKUK DÜZLEMİ-6 • EKİM 2012 Tanıtım toplantısında söz alan grubun başkan adayı Av.Bahattin Özcan Acar, yaptığı basın açıklamasında şu görüşlere yer verdi: “Önümüzdeki iki yıllık dönemde mesleğe, meslektaşlara ve hukuka, kurumsal olarak hizmet verebilmek için İzmir Barosu'nun yönetimine talip oluyor, ‘Bağımsız Savunma’nın adayları olarak görev ve sorumluluk almak istiyoruz. Ucu açık bir yargılama süreci ve hukuk dışı yargılama yöntemleri uygulanarak, hukukun temel ilkeleri, savunma hakkı açıkça çiğnenerek, bir kısım yargı mensubu tarafından görev ve yetkiler kötüye kullanılarak hukuk, güç mücadelesi ve otoriter bir devlet yapılanması için kullanılıyor. Avukatların görevlerini yapamaz hale geldikleri ortada. Silivri yargılamaları, KCK yargılamaları, toplu olarak götürülüp tutuklanan meslektaşlarımız, gazeteciler, ordu mensupları, hepsi için durum içler acısıdır. Hukuk bitmiştir. Arabuluculuk yasasıyla, yargıda özelleştirmenin önü açılıyor, avukatlık meslek tekeli kırılıyor, etkinlik alanı daraltılıyor. 4 Temmuz'da iktidar milletvekilleri tarafından Meclise verilen kanun teklifiyle, siyasi iktidar ne olursa olsun TBB'ni ele geçirmek, yargı üzerindeki egemenliğini savunma üzerinde de kurmak istiyor. Meslektaşlar mesleği icra etmenin şevkini kaybetti. Gençlerimiz bocalıyor, yarınlara dönük umutlarını yitiriyor. Asla umudu yitirmeyeceğiz. Baro öncelikle meslektaşlar için vardır. Meslek ve meslektaşın yaşadığı sorunlar baronun temel gündemidir. Ancak, hiçbir sorun, meslek onurumuzdan, hukuk için mücadeleden daha önemli değildir. Bağımsız Savunma'yı oluşturan meslektaşlar, yıllara dayalı mücadelenin deneyim ve birikimi içinden gelen, onurla sahiplendikleri baro geleneğinin yüklediği duyarlılıkla tüm meslektaşlarımızla birlikte, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz ‘vicdan ve adalet’ için göreve taliptir.” İzmir Barosu son genel kurul (2010) seçim sonuçları Adaylar Aldığı oy Av. Sema Pekdaş (Çağdaş Avukatlar Grubu) 1022 Av. İbrahim Bahçıvancılar (Bağımsız Savunma) 896 Av. Özdemir Sökmen (Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu) 871 Av. Erdoğan Öztürker (Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu) 809 Av. Refik Uzun (Değişim Avukatlar Grubu) 286 Av. İlhan Erkul (Tüm Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu) 236 Av. Mehmet Seyrek (İlerici Avukatlar Grubu) 111
Benzer belgeler
Çe tin Tu ran - Bağımsız Savunma
eni boyu değerlendirilmesi gereken konular arasında. Ancak ben, bu yazıda, yapılan değişiklikleri uluslararası açıdan, AYM’nin bireysel başvuruları değerlendirirken evrensel uluslararası
hukuki makaleler
Adalet ve
YIL: 2 SAYI: 6 EKİM 2012
İmtiyaz Sahibi: Toplum İçin Hukuk Derneği adına
Av. Azra SİRAY
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Av.Tamer DOĞAN
Yayın Kurulu: Av. Ahmet Hamdi YILDIRIM
Av. Azra SİRAY
A...