e-bülten - ATAUM - Ankara Üniversitesi
Transkript
e-bülten - ATAUM - Ankara Üniversitesi
ATAUM e-bülten Yıl 6 - Sayı 68 Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi Avrupa Gündemi... MAYIS 2014 'İç' ve 'Dış'taki Adımlarla Kurulan Avrupa'nın 'Güvenli' Madenciliği Avrupa’da madenlerde çalışma koşullarıyla iş sağlığı ve güvenliği konusunda zorunlu düzenlemeler var. Bunların çoğunun çerçevesini çizense uluslararası örgütlerle AB'nin talepleri. Öte yandan, “bu nedenlerle artan maliyetler”, büyük şirketlerin Afrika ve Latin Amerika gibi bölgelere yönelmesine neden olmuş! Avrupa'da alınan sıkı önlemler maden kazalarını önemli ölçüde düşürmüş durumda. Zira madenlere ekonomik bağımlılık sürdüğü için, bu sektöre tümüyle sırt da dönülemiyor. Buradaki yüksek maliyetlerse kıta dışına taşınan maliyeti düşük faaliyetleri beraberinde getiriyor. Öyle ki, Avrupalı şirketlerin sık kazalı Afrika faaliyetleri "suistimale" fazlasıyla açık. Elâ BİLGEN MALİYETİ ÖDEYENLER HEP VAR Dünyada her yıl 10 milyar tonun üzerinde maden üretiliyor. Bunun yüzde 75‘i kömür, uranyum ve petrol gibi enerji hammaddelerinden, yüzde 15’i elmas, mermer ve kum gibi endüstriyel hammaddelerden, yüzde 10’u da demir ve bakır gibi metalik madenlerden oluşmakta. Bir yılda üretilen tüm madenlerin değeri ise 1.5 trilyon doları buluyor. Dünyada faaliyet gösteren yaklaşık 4 bin maden şirketi var. Ancak toplam üretimin yüzde 85’i az sayıdaki büyük çokuluslu şirketler tarafından yapılmakta. Dünyanın en büyük ilk on maden şirketinden beşiniyse Avrupa merkezli şirketler oluşturuyor. Devletlerin gelişmişlik düzeyiyle doğru orantılı olarak artan maden ürünleri tüketiminin, ithalat oranlarına bakarak Avrupa’da da hızla arttığını söylemek mümkün. Avrupa Komisyonu daha 1989’da Avrupa Ekonomik Topluluğu’nda madencilik sektörüyle ilgili olarak hazırlattığı raporda, ulusal hükümetlerin sektörün Avrupa ekonomisi açısından taşıdığı önemin yeterince farkında olmadıkları uyarısında bulunuyordu. Rapor aynı zamanda kamu teşebbüslerinin özelleştirilmesi, madencilik eğitiminin ve ar-ge çalışmalarının desteklenmesi ve yasal yapının basitleştirilmesi gibi öneriler getirmekteydi.. (devamı 3.sayfada) Asgari Ücret İstemiyoruz! AB’nin İlk 'Sosyal Gözetim' Raporu Ukrayna’nın Seçimi: İstikamet Batı Bosna-Hersek’te Muşa Eylemleri Onur HAZNEDAR sayfa 4 Esra AKGEMCİ sayfa 5 Mühdan SAĞLAM sayfa 8-9 Harun Hasanagiç sayfa 10 AB Vatandaşlarına ‘Unutulma Hakkı' Cannes Film Festival 2014 Portre: Lord Rosebery Yasemin KARADAĞ sayfa 12-13 Ezgi POLAT sayfa 16 Polisten Twit ‘Ziyareti’ Gökçe ÖZSU sayfa 11 üyelik ve diğer talepleriniz için [email protected] Recep Ersel ERGE sayfa 18-19 2 'Batı'nın Batısı ve Doğusu Üzerine Bilgesu Büyükçolak MAYIS 2014 ATAUM e-bülten 'Batı'nın Batısı ve Doğusu Üzerine Bilgesu Büyükçolak Her ne kadar dünyanın yuvarlak olduğunu ve bu sebepten her yerin hem batı hem de doğu olabileceğini bilsek de, Avrupa ve Amerika odaklı olarak batı ve doğu kavramlarımızda evrensel bir söylem görülüyor. Günümüzde siyasi, ekonomik, kültürel ve daha birçok anlamda sınıflandırma yaparken kullandığımız “doğu” ve “batı” kavramları kaynağını kapitalizmin doğuşundan alıyor. Ancak Avrupa'nın kendi içerisinde düştüğü “Doğu Avrupa” ve “Batı Avrupa” ayrımının nedeni ve etkileri neler olabilir? Aslında dünyanın doğu ve batı blokları şeklinde ayrılmasıyla beraber her uygarlık kendi içinde doğusunu ve batısını yaratıyor. Bütün coğrafi ve tarihi farklılıkların yanında bu isimlendirme, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası çift kutuplu sistemde batının kapitalist, doğununsa komünist yapısıyla beraber batıya modernizm ve gelişmişlik, doğuya ise geri kalmışlık atfeden oryantalist bir kimliğe bürünüyor. Avrupa ülkelerindeki durum da buna paralel olarak kapitalist sistemde yerini bulan Batı Avrupa ülkeleri ve Sovyet Rusya'nın dağılmasıyla beraber ekonomik kriz yaşayan ve bu nedenle aşırı sağ hareketin yükselmesiyle baş edemeyen Doğu Avrupa ülkeleri olarak kendini gösteriyor. Öyle ki Avrupa'nın zengin kanadında kendini konumlandırmış Almanya'da bi le 2012'de yapılan bir araştırmada, ülke içindeki doğu ve batı ayrımının doğunun aşırı sağcılaşmasıyla beraber derinleştiği vurgulanıyor. Öte yandan, Mayıs’ta yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağın yükselişi de birçok kesim tarafından şaşkınlıkla ve tepkiyle karşılanıyor. Ancak komünist sistemin tarih içerisinde nihai zafere ulaşamaması nedeniyle artık yoksulluk ve işsizlik sağ ideolojiyi güçlendiriyor. Doğu Avrupa ülkeleri son yıllarda AB’de yer alma ve serbest pazar ekonomisine geçme girişimleriyle Soğuk Savaş ve sonrasında Doğu Bloku ülkelerinde var olan Batı'ya ve kapitalizme olan tepkilerini kırıyor. AB ise genişleme politikalarında Doğu Avrupa ülkelerinin birlik başvurularına olumlu yanıtlar vererek onların Batı'ya yakınlaşma çabalarını ve Avrupa ülkelerinin her açıdan birleşmelerini destekliyor. Ancak güçlenen sağ hareket içerisinde AB karşıtlığı politikası uygulayan siyasiler de bulunuyor. Yani Avrupa doğu-batı ayrımının yanında sol ve sağ ideolojiler arasında da sıkıntı yaşıyor. Dünyanın en büyük ekonomiye sahip kıtası olan Avrupa'da, ekonomide de doğu ve batı eksenli olarak zengin-fakir şeklinde ayrılmış durumda. Tabii bu ayrıma rağmen Avrupa'nın en fakir ülkeleriyle dünyanın en fakir ülkeleri arasında uçurumlar bulunuyor. Bulgaristan, Yunanistan ve Kosova gibi ülkeler Avrupa'nın en fakir ülkeleri arasına girerken, Lüksemburg, Almanya ve Hollanda gibi ülkelerse en zenginler sınıfına giriyor. AB son yıllarda fakir ülkeleri kalkındırmak adına birçok sivil toplum örgütünü finanse ediyor. Bu girişimler kısa vadede başarılı olsalar da son yıllarda Doğu Avrupa ülkeleri sık sık ekonomik krizlerle baş başa kalıyor. AB'nin yaşattığı hayal kırıklığı sebebiyle de ülkede güvensizlik hali ortaya çıkıyor ve bu da tarihin her sahnesinde gördüğümüz gibi politik bir boşluğa ve sağın yükselmesine sebep oluyor. Lüksemburg, Avrupa'nın en küçük ülkelerinden olmasına rağmen en zengin ülkesi olarak tahtını koruyor. Diğer ülkelere kıyasla enflasyon ve işsizlik oranı çok düşük düzey- de bulunuyor. Kişi başına düşen yıllık milli gelir sınıflandırmasında dünya birincisi, ülkelere göre yaşam kalitesi sıralamasındaysa dördüncüsü durumunda. Ülkede sigorta, sanayi ve kimyasal sektörleri büyük paya sahipken, tarım sektörü oldukça küçük miktarda bulunuyor. En fakir AB üyesi ülke olan Bulgaristan'daysa halkın yüzde 50'si sefaletle mücadele ediyor. Sovyet pazarının çözülmesiyle beraber Bulgaristan ve diğer Doğu Avrupa ülkeleri kapitalizme eklemlenme girişiminde bulunuyorlar ancak 2007'de birliğe dahil olan Bulgaristan aradan 7 sene geçmesine rağmen yerinde sayıyor. Bu sebeple ülkede yolsuzluk, cinayet, hırsızlık, eğitimsizlik ve evlilik yaşının çok düşük olması gibi problemler yaşanıyor. Bulgaristan'da çalışanların aylık ortalama kazancı 300 Euro iken, Lüksemburg'ta bu rakam ortalama 3 bin Euro'yu buluyor. Bu ekonomik temelli ayrım, bizi en başta doğubatı ayrımına iten sebebe döndürüyor. Bulgaristan ve Lüksemburg arasında kültürel, hukuki, sosyal vb. birçok uçurum yaşanıyor. ATAUM e-bülten Bu gelişmelere paralel olarak 1996’da Avrupalı ulusal maden birliklerini bir araya getiren Avrupa Maden Endüstrisi, Metal Cevherleri ve Endüstriyel Mineraller Birliği (Euromines) kuruldu. Tüm Avrupa’dan 19 ulusal birlik ve 28 şirketten oluşan Euromines üyeleri 40’tan fazla farklı metal ve mineral üretmekte. Ayrıca üye şirketler ve bunların bağlı kuruluşlarının çalışan sayısı da dünya ça- MAYIS 2014 pında 350 binin üzerinde. 2008’de yine Avrupa Komisyonu tarafından Euromines’ ın da desteklediği “Hammadde Girişimi – Avrupa’da Büyüme ve İstihdam için Kritik İhtiyaçların Karşılanması” konulu bir bildiri Konsey ve Parlamento’ya sunuldu. Bildiride metal cevherine yönelik küresel talepteki artışa dikkat çekilmekte ve “Avrupa ekonomisi açısından kritik öneme sahip olan hammad- de çıkarımının arttırılması için gerekli tedbirlerin alınması” tavsiye edilmekteydi. Ayrıca AB için kritik hammaddelerin tespit edilmesi ve cep telefonları, LCD televizyon gibi ürünlerde kullanılan ileri teknoloji metallerinin tedarikine önem verilmesi gerektiği de ifade edilmekteydi. AB’de enerji dışı madencilik endüstrisi yaklaşık 300 bin kişiyi istihdam etmekte. İnşaat, Avrupa'nın 'Güvenli' Madenciliği Elâ BİLGEN kimya ve otomotiv gibi alt sektörlerle birlikte 30 milyon kişinin bu endüstride çalıştığını söylemek mümkün. Enerji açısından bakıldığındaysa tüm risklerine rağmen görece düşük maliyeti nedeniyle Sanayi Devrimi’nden bu yana hâlâ en yaygın enerji kaynağı kömür ve Avrupa çapında sadece bu sektörde çalışanların sayısı 200 bini buluyor. İş sağlığı ve güvenliğine ilişkin düzenlemeler Avrupa ekonomisi açısından madencilik faaliyetlerinin önemi ve çok miktarda çalışanın bu faaliyetlerde yer alması, çalışma koşullarıyla iş sağlığı ve güvenliği konusunda düzenlemeler yapılmasını zorunlu kılmakta. Bu kapsamda Avrupalı devletlerin büyük çoğunluğu hem Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Uluslararası Sosyal Güvenlik Kuruluşları Birliği (ISSA) gibi uluslararası örgütler, hem de AB tarafından yapılan düzenlemelere tâbi. ILO’nun 1995’te imzaya açtığı “Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi”ne taraf olan 26 devletten 16’sını Avrupalı devletler oluşturuyor. Yine ILO’nun desteğiyle 1927’de kurulan ve bugün 150 ülkeden 340 üyeye sahip olan ISSA’ya da 40’ın üzerinde Avrupa ülkesinin ulusal sosyal güvenlik kurumları üye. ILO çerçevesinde madenlerde güvenliğin sağlanması amacıyla yapılan düzenlemeler işverene kazaları önlemek için her türlü önlemi alma, riski kaynağında bertaraf etme, güvenli çalışma sistemleri tasarlama, işçileri bilgilendirme ve eğitme, kaza halinde gerekli tıbbi yardımı sağlama gibi yükümlülükler getiriyor. Hükümetler açısındansa teknik kılavuzların hazırlanması, denetimlerin düzenlenmesi ve denetimler için gerekli yasal zeminin oluşturularak kazaların etkin soruşturulması öngörülüyor. AET’yi kuran 1957 Roma Antlaşması’nın 118 A maddesinde Konsey’in, direktifler yoluyla iş sağlığı ve gü- venliği açısından özellikle çalışma alanlarının iyileştirilmesi için asgari koşulları kabul etmesi gerektiği ifade ediliyor. Buna dayanarak oluşturulan ve üye devletlerin iç hukukuna uyarlanması beklenen Çerçeve Direktif (89/391/EEC) ise bu koşulların sağlanması için genel ilkeleri tanımlamakta ve çalışma alanlarıyla ilgili pek çok hususun belirlendiği ilgili diğer direktiflere zemin hazırlamakta. Örneğin 92/91/ EEC ve 92/104/EEC Sayılı Konsey Direktifleri sırasıyla delme marifetiyle gerçekleştirilen madencilikte ve yer altı ve yer üstü madenciliğinde iş sağlığı ve güvenliği konularını ele alıyor. Direktifler şirket veya işletmeci tarafından iş yerindeki tehlikelerin, patlayıcı ekipman ve maddelerin belirlendiği bir İş Sağlığı ve Güvenliği Belgesi hazırlanması gerektiğini söylüyor. Ayrıca tehlikelere karşı teknik ve kurumsal açıdan uygun tedbirlerin alınmasını, bunun için gereken personelin atanmasını, şirket sahibi veya bu personeller tarafından iş yeri ekipmanlarının güvenli hale getirilmesini öngörüyor. Bunların yanı sıra iş yükü, psiko-sosyal riskler, çalışan yaşı gibi pek çok konuda hazırlanmış direktifler mevcut. AB düzenlemelerine ek olarak Euromines tarafından hazırlanan "Avrupa Maden Sektöründe Sürdürülebilir Kalkınma Rehberi" de üye şirketlere gereken tüm koruma tedbirlerini alarak iyi ve güvenli çalışma koşulları sağlama yükümlülüğü getiriyor. Düzenlemelerin 'erişemediği' bölgeler Sanayi Devrimi, yalnız İngiltere’de ve yalnız 1856-1886 arasında yaklaşık bin madencinin hayatına mal olmuştu. Avrupa’da yürürlükte olan düzenlemeler bu büyük felaketlerin büyük ölçüde sona ermesini sağladı. Batı Avrupa’da, 405 madencinin yaşamını kaybettiği 1946’ dan bu yana büyük maden kazaları yaşanmıyor. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var: Avrupa’da sürdürülebilirlik ilkelerinin sosyal boyutunun madencilik faaliyetlerinin “maliyetini” artırması, büyük şirketlerin Afrika ve Latin Amerika gibi bölgelere yönelmesine neden oldu. Afrika Kıtası dünya mineral rezervlerinin yüzde 30’una ev sahipliği yapıyor. Elmas, manganez, platin, kobalt ve altının büyük bir kısmı da Afrika’da. Kıta’nın petrol ve mineral rezervlerinin 55 trilyon doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Dolayısıyla Afrika, büyük maden şirketlerinin dikkatini cezbediyor. Afrika Kalkınma Bankası da gelişmiş ülkelerdeki yüksek madencilik faaliyetlerinin çok uluslu şirketleri, görece düşük üretim maliyetleri sunan Afrika’ya yönelttiğini ifa- de etmekte. Ancak Afrika’nın endüstrileşmesi açısından olumlu yorumlanan bu durum, maden kazaları bakımından aynı olumlu sonucu vermiyor. 1960’ta Güney Afrika’da meydana gelen kazada 437 madenci, 1972’de Zimbabwe’deki kömür madeni kazasındaysa 426 madenci hayatını kaybetmişti. 2012’de bu defa Demokratik Kongo Cumhuriyeti 60’tan fazla maden işçisi göçük altında kalarak öldü. Büyük felaketler kadar dikkat çekici olmasa da 2011’de İsveç menşeli bakır madeni işletmesinde bir hafta içinde meydana gelen ve iki kişinin ölümüne neden olan iki ayrı kazada olduğu gibi, aynı işletmede sık aralıklarla iş kazaları yaşanıyor. Bu tür olaylar ücretlerin düşüklüğünü, yetersiz güvenlik tedbirlerini ve zaman zaman da maden atıklarının çevreye verdiği zararları gündeme getiriyor ama kalıcı tedbirlerin alınması için yeterli olmuyor. Hükümetlerin yetersiz denetimlerinin yanı sıra işletmeciler de iyi sicillere sahip değil. Kongo’daki kazanın meydana geldiği bölge kalay ve altın bakımından oldukça zengin ve bölgede İngiliz menşeli AngloGold Ashanti faaliyet göstermekte. İngiliz yardım derneği War on Want, 2008’de yayın ladığı raporda, Anglo Gold’un da sahibi olan dünya devi Anglo American Maden Şirketi’ni faaliyet gösterdiği gelişmekte olan ülkelerin insanlarını suistimal etmekle suçlamıştı. Ayrıca her yıl Bern Deklarasyonu ve Greenpeace öncülüğünde yapılan halk oylaması sonucu seçilen en kötü şirkete verilen Public Eye Award’un 2011’ deki sahibi de “ciddi insan hakları ihlalleri ve çevresel sorunlarla dolu” olan Anglo Gold Ashanti oldu. Son yıllarda Afrika madenlerinde meydana gelen ölümlerin “iş kazası”ndan farklı bir niteliğe büründüğünü de söylemek mümkün. Nitekim 2012’de İngiltere menşeli Lonmin Şirketi’nin Güney Afrika’daki Marikana platin madenlerinde düşük ücretler nedeniyle greve giden 3 bin işçinin üzerine polis tarafından ateş açılmış, 34 madenci ölmüş ve 78’i de yaralanmıştı. Olayın ardından kurulan Marikana Araştırma Komisyonu’nun incelemeleri sırasındaysa Lomnin yöneticilerinin “suç işleyen” gösterici- lere karşı önlem alınması yönünde hükümet yetkililerine baskı yaptığı ortaya çıkmıştı. Sorunu daha karmaşıklaştıran ve hatta vahimleştirense, ırkçı Aperthied rejiminden çıkan Güney Afrika’daki bu katliamın ırkçılığın uzuz yıllar mağduru olanların yeni rejimde polis olanları tarafından maden işçisi olanlara yönelik yapılmasıydı. Afrika, tıpkı 19. yüzyyıl Avrupası gibi sanayileşmesinin bedellerini ödüyor. Bu “fedakârlığın” yabancı şirketler lehine yapılmasıysa, iki kıtanın sanayileşme hamleleri arasındaki en önemli farkı oluşturmakta. Günümüzde birçok uluslararası toplantının konusunu Afrika’nın endüstrileşmesi oluşturuyor ve Afrikalı hükümetler bu konuda Avrupalı mevkidaşlarından danışmanlık alıyor. Hükümetler yabancı yatırımcıyı çekmek pahasına iş sağlığı ve güvenliği konusunu ağırdan almaya devam ettikçe de Avrupa madencilik sektörü ne Avrupa’daki maden kazalarının önlenmesinde ne de sektörün sürdürülebilirliğinin sağlanmasında zorlanacak gibi görünüyor. 3 4 Asgari Ücret İstemiyoruz! Onur HAZNEDAR MAYIS 2014 ATAUM e-bülten Asgari Ücret İstemiyoruz! Onur HAZNEDAR Gün geçmiyor ki İsviçre’de yeni bir referandumla karşılaşmayalım. Daha yeni Avrupa’dan gelen göç konusunda referanduma giden ve de bunu engelleyen İsviçre, bu sefer de asgari ücret uygulamasını halka sundu. Bu referandumu farklı kılansa rekor düzeyde bir asgari ücret tutarını öngörmesiydi. Zira eğer kabul edilseydi dünyada işçilerine en fazla asgari ücret ödeyen devlet İsviçre olacaktı. Ancak halkın bu öneriyi sandık başında reddetmesiyle birlikte bu rekora ulaşılamadı. Bu sonuca en çok sevinense, başından beri öneriye şiddetle karşı çıkan iş dünyası oldu. Herhangi bir asgari ücret düzenlemesinin bulunmadığı ülkede, İsviçre Sendikalar Federasyonu (SGB) tarafından önerilen ve Sosyalistler’le Ye- Neden olmadı? şiller Partisi tarafından desteklenen bu referandumda asgari ücretin ayda en az 4 bin İsviçre Frangı olması gerektiği savunuluyordu. Sendikalara göre hayat pahalılığının had safhada olduğu ülkede her şeye rağmen asgari ücret uygulamasının olmamasından dolayı işçiler ekonomik bir darboğaz içerisindeydi. Özellikle Cenevre ve Zürih gibi yaşam standar- dının yüksek olduğu kentlerde alınan ücretler barınma ihtiyacını ancak karşılayacak nitelikteydi. Bu nedenle de saatlik 14.70 Euro’ya denk düşen bu tutarın asgari olarak belirlenmesini savunuyorlardı. Ancak halkın yalnızca yüzde 23’ünün sendikaların ve işçilerin yanında olması sonucu bu uygulama hayata geçirilemedi. Bu öneriyi reddedenlerin ortak görüşü, ücretlerin arttırılması sonucu üretim maliyetlerinin artacağından gençlerin iş bulma konusunda zorluklar çekeceği ve mevcut işlerinden ayrılmak zorunda olacakların sayısının artacağıydı. İsviçre İş Birliği Cenevre Ofisi yöneticisi Cristina Gagnini de bu görüşü savu- nanlardan: “Çalışmalar gösteriyor ki, asgari ücret uygulaması insanlara yardımcı olmak bir yana daha çok işsizlik ve sefalete yol açıyor. Ayrıca bu yükseklikteki bir ücretle baş etmek birçok küçük işletme için problem olacaktır.” Özellikle iş dünyasının benimsediği bu görüşün dışında var olan bir başka du- rumu belirtmekte de yarar var. Zira hâlihazırda İsviçre’de işçilerin yüzde 90’ından fazlası ayda 4 bin İsviçre Frangı’ndan fazla maaş alıyor. Dahası İsviçre hükümetinin geliri düşük vatandaşlara çeşitli sosyal yardımları da bulunuyor. Yani işçiler açısından bile böyle bir uygulamanın gerekliliği konusunda cid- di soru işaretleri bulunuyor. Ancak ülkede özellikle kadın işçiler ve sezonluk işçiler için böyle bir uygulama yine de önem taşıyor. Zaten öneriyi sunan sendikaların amacı da düşük ücretle çalışan ve toplu sözleşme fırsatı olmayan yaklaşık 400 bin kişiye bir taban ücret oluşturmaktı. Avrupa’nın asgari ücret haritasına baktığımızdaysa, karşımıza ilk olarak çıkan nokta ülkeler arasında ücretlerde görülen derin farklılıklar oluyor. Şekilde de görüleceği üzere asgari ücretin Doğu Avrupa ülkelerinde oldukça düşük, buna karşın Batı Avrupa ülkelerinde de oldukça yüksek seviyelerde olduğu göze çarpıyor. Altı Avrupa ülkesinde asgari ücret 1000 Euro’ nun üzerinde seyrediyor. Asgari ücretin belirlenmesinde ülkelerin ekonomik gelişmişlikleri göz önünde bulundurulduğundan buna çok da şaşırmamak gerekiyor. Bunun dışında bir başka göze çarpan noktaysa Avrupa’nın tüm ülkelerinde asgari ücret düzenlemesinin bulunmadığı. AB üyesi ülkelerden Danimarka, İsveç, Finlandiya, İtalya, Avusturya, Kıbrıs ve Almanya’da asgari ücret uygulaması bulunmuyor. Bunun dışında AB üyesi olmayan İzlanda, Norveç ve İsviçre’de de asgari ücret uygulanmıyor. Bu ülkelerde ücret, şirketler aracılığıyla ya da birtakım özel sözleşmelerle belirleniyor. Şimdilik asgari ücret uygulaması bulunmayan Almanya’ ya ayrı bir parantez açmakta yarar var. Zira geçtiğimiz aylarda aldığı kararla birlikte Almanya da 2015’ten itibaren asgari ücret uygulayan devletler kervanına katılacak. Almanya bu zamana dek yabancı yatırımı kendisine çekmek ve bazı sektörlerde ücretleri düşük tutmak adına asgari ücrete uzak durmuştu. Ancak yeni hükümette Merkel’in koalisyon ortağı Sosyal Demokratların önerisini kabul etmesiyle Almanya’da da ücret saatlik 8.50 Euro asgari ücret uygulamasına geçilmiş oldu. Her ne kadar AB’de ülkeler asgari ücret tutarlarını kendi ekonomik durumlarına göre belirleseler de, son zamanlarda ortak bir tutar belirleme konusunda da bazı girişimler bulunuyor. Emektar bir siyaset adamı olan Lük- semburg eski başbakanı Jean-Claude Juncker’in girişimleri de bunlardan biri: “Bir Avrupa ortak asgari ücretini kabul etmek çokönemli. Çünkü eğer bu olmazsa AB, işçi sınıfının desteğini kaybedebilir.” Euro grubu başkanlığını yürüttüğü sırada girişimlerde bulunan Juncker’in bu önerisi, bu görevini Hollandalı meslektaşı Jeroen Dijsselbloem’e devretmesiyle şimdilik sadece lafta kalmış gözüyor. Üye ülkelerin ekonomik farklılıkları göz önünde bulundurulduğunda da böyle bir uygulamanın yakın gelecekte hayata geçirilmesi pek mümkün gözükmüyor. Avrupa ne durumda? 10 ATAUM MAYIS 2014 e-bülten AB’nin İlk 'Sosyal Gözetim' Raporu Esra AKGEMCİ 5 AB’nin İlk 'Sosyal Gözetim' Raporu Esra AKGEMCİ Recep Ersel ERGE Avrupa Komisyonu, ilk kez hazırladığı “sosyal gözetim” raporuyla, AB’de ekonomi politikalarının eşgüdümü için 2010’da geliştirilen “Avrupa Sömestri” planını güçlendirmeyi hedefliyor. Önümüzdeki ay yayınlanacak olan raporda, yoksulluk, eşitsizlik, hane halkı geliri, istihdam oranları ve genç nüfus arasında işsizlik oranları gibi ekonomik krizle birlikte alt üst olan sosyal göstergeler üzerine değerlendirmeler yer alacak. “Sosyal gözetim” raporu, AB’ nin son dönemde üye ülkeler, özellikle de Euro Bölgesi ülkeleri arasında ekonomik kriz yüzünden gittikçe büyüyen sosyoekonomik farklılıkları kapatmak için yaptığı ça- lışmalardan biri olarak görülebilir. Mart 2011’de AB liderlerinin kurduğu Euro-Artı Paktı (Euro-Plus Pact) “farklı ekonomileri, ekonomilerdeki gelişmişlik düzeylerini, Maastricht kriterleri gereğince birbirine yakınlaştırmak amacıyla” hayata geçirilmiş ve bu pakt kapsamında “Avrupa 2020 Stratejisi” ve “Avrupa Sömestri” adlı girişimler başlatılmıştı. “Avrupa Stratejisi 2020” ile 2020 yılına kadar Euro Bölgesindeki farklı sosyal piyasa ekonomilerinin birbirine yakınlaştırılması amaçlanırken, “Avrupa Sömestri” ile finans ve maliye politikalarının koordinasyonunu sağlamak hedeflenmişti. Böylelikle AB ekonomi politikalarının eşgüdümü güçlendirilerek AB genelinde ekonomik kalkınmanın güçleneceği öngörülmüştü. Avrupa Sömestri’nin geliştirilmesi için hazırlanan “sosyal gözetim” raporunun da bu çerçevede sosyal politika önerileri sunması bekleniyor. Avrupa Komisyonu’na göre raporda belirtilen istihdam ve işsizlik oranları gibi sosyal göstergeler ve politika önerileri, Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği’nin (EMU) sosyal boyutunu inşa etmek için yeni bir araç olacak. Euro Bölgesi’nde borç krizinin patlak vermesinin ardından “aşırı kamu borçlanması” içindeki ülkeleri kurtarmak için uygulanan kemer sıkma politikaları, krizin sosyal boyutunu ihmal etmekle eleştirilmiş ve Avrupa Komisyonu bugüne kadar bu konuda bir adım atmamıştı. Kemer sıkma politikalarının olumsuz etkilerinin devam etmesini “parasal birlik için ciddi bir sorun” olarak tanımlayan Komisyon üyeleri, EMU’nun sosyal boyutunun güçlendirilmesine dair “sosyal gözetim” raporunun önemine dikkat çekiyor. Raporda sosyal eşitsizliklerin azaltılması için sunulan çözüm önerilerinden biri de, işçi sendikaları gibi sosyal aktörlerin AB düzeyinde karar alma mekanizmalarına katılımının artırılması ve ekonomik yönetişimin bu şekilde güçlendirilmesi. Ancak katılımın niteliği üzerine henüz bir tartışma açılmış değil. AB ülkelerinde ulusal düzeyde bir siyasi irade oluşturulması. Son olarak, Avrupa Komisyonu’nun kurmak istediği “sosyal gözetim” mekanizmasının, Euro krizinin ortaya çıkmasından bu yana üye ülkelerdeki ekonomik gidişatı kontrol altına almak için üretilen Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM), İstikrar ve Büyüme Paktı (SWS) ve EuroArtı Paktı gibi tahakküm mekanizmalarının bir parçası olduğunu vurgulamak gerek. Mali disiplini sağlamak için İspanya, Yunanistan, İtalya, Portekiz gibi üyelere dayatılan anlaşmalar, istenilen disiplini sağlamada bugüne kadar yetersiz kaldı. Bundan dolayı krizin sosyal boyutuyla ilgili atılacak adımların, sosyal eşitsizliğin giderilmesi için yapısal önlemler almaktan çok mali disiplini tamamlayıcı bir işlev görmesi bekleniyor. Diğer yandan “kurtarma paketleri” ve “yardım fonları”nın maliyetinin özel vergilerle halktan kesilmesi, kemer sıkma politikalarının eğitim ve sağlık alanlarındaki sosyal hakları tehdit etmesi ve borç krizlerinin özellikle genç nüfusta işsizliği artırması, Avrupa’da son yıllarda önemli kitle hareketlerini sahneye çıkarmış durumda. Özellikle İspanya, Yunanistan, İtalya gibi ülkelerde ortaya çıkan kitlesel eylemlerin boyutu, Avrupa Komisyonu’nun “sosyal gözetim” için ne kadar geç kaldığını açıkça gözler önüne seriyor. Rapora eleştiriler Komisyon’un “sosyal gözetim” raporuna yönelik ciddi itirazlar da var. Öncelikle sosyal önerilerin mali önerilerden farklı olarak AB ülkeleri için bağlayıcı olmaması, raporun sunacağı yeni perspektiflerin bir fark yaratıp yaratmayacağı konusunda endişe uyandırıyor. Önerilerin ciddiye alınacağı konusunda şüphelerini dile getiren AP Yeşiller Grubu üyesi Philippe Lamberts, Komisyon’un halihazırdaki mali önerileriyle sosyal eşitsizliği azaltmak için sunduğu yeni önerilerin birbiriyle çeliştiğini de vurguluyor. Lamberts, tüm üyeler için bağlayıcılığı olan mali önerilerin daha sıkı bir işgücü piyasası dayattığını, bunun da sosyal muhatapların gücünü azalttığını ve ücretlerde net bir düşüşe sebep olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla hiçbir bağlayıcılığı olmayan sosyal öneriler, Lamberts’a göre eşitsizlikler üzerine oturup konuşmaktan ibaret olan bir “iletişim pratiği” olmanın ötesine geçemiyor. 2010’da AB ülkeleri için sosyal göstergeler hazırlanması için girişimde bulunan ancak önerileri merkez sağ partilerce dikkate alınmayan Yeşiller Grubu, Komisyon raporu için “çok geç, çok yetersiz” yorumunu yapıyor. Yeşiller’in iki çözüm önerisi var: AB Antlaşması’nda değişikliğe gidilerek AB kurumlarının sosyal politika alanında yetkilerinin artırılması ve sosyal ve ekolojik disiplinin en az mali disiplin kadar önemli olduğuna dair 6 Yeni Yunanistan’a Doğru… Christos TEAZIS ATAUM MAYIS 2014 e-bülten Yeni Yunanistan’a Doğru… 25 Mayıs 2014’te Yunanis- seçilen bağımsız adayların tan’da üç seçim birden oldu. sayısındaki artış vurgulaBirincisi belediye seçimleri, maya değer. Bu, insanların siikincisi vali seçimleri, üçün- yasal eğilimlerinin siyasi parcüsü de Avrupa Parlamento- tilerce belirlenmediğini ve su seçimleri. Belediye ve Vali temsil edilmediğini gösterseçimleri iki turda gerçekleş- mekte. tirildi. Yunan seçim sistemine Valilik seçimlerinin renginin göre, 18 Mayıs 2014’te yapı- biraz daha siyasi olduğunu lan birinci turda yüzde elli ar- söylemekse mümkün. Matı bir oy alan aday belediye lum, Yunanistan on üç eyabaşkanı seçilecekti. Fakat letten oluşmakta. Bu on üç adaylar yüzde elliden az oy eyaletin sekizini Yeni Dealırlarsa o zaman en çok oy mokrasi alırken, iki eyaleti alan ilk iki aday ikinci tura ge- SYRİZA, geri kalan üçünü de çecek, burada yüzde elliden bağımsız adaylar kazandı. fazla oy alan aday da beledi- Bu seçimlerden iki önemli soye başkan olacaktı. Aynı pro- nuç çıkarmak mümkün: Bisedür valilik seçimleri için de rincisi, ilk defa Atina eyaletigeçerli. Her seçimi ayrı ayrı kı- ni SYRİZA kazandı. Bu çok ösaca değerledirmemizde fay- nemli bir gelişme, çünkü Yuda var. nanistan nüfusunun yüzde Belediye seçimleri açısından 6 0 ’ ı A t i n a’ d a y a ş ı y o r. dört büyükşehir çok önemli: SYRİZA, Atina’yı almakla bir Atina, Pire, Selanik ve Patra. bakıma iktidar partisi yolunAtina Belediye Başkanlığı’na da olduğunu ortaya koydu. Giorgos Kaminis tekrar seçil- İkincisi, eyalet seçimleri di. Kaminis’i, Zeytin Partisi (Y- “çevre”nin büyük bir bölüunancası “elia” olan zeytin, münün Yeni Demokrasi ParPASOK’un yeni ismidir) ve Ye- tisi’nin elinde ve “merkez” ni Demokrasi destekledi. Pi- inse SYRİZA’nın elinde oldure Büyükşehir Belediyesi’nin ğu ortaya çıktı. Başka bir deyeni başkanıysa bağımsız a- yişle, kentte yaşayan ve ekoday İoannis Moralis oldu. Se- nomi krizin etkilerine daha lanik Büyükşehir Belediye çok maruz kalanların oyları Başkanlığı’na Zeytin Partisi’ SYRIZA’ya giderken, kırda yance desteklenen İoanis Buta- şayan ve şimdilik krizden ris yeniden seçildi. Patra Bü- kentte yaşayanlara nazaran yükşehir Belediyesi’nin yeni daha az etkilenenler Yeni başkanıysa Komünist Parti ta- Demokrasi’ye destek verdirafından desteklenen Kostas ler. Peletidis oldu. İktidardaki Ye- Avrupa Parlanmeto seçimleni Demokrasi’nin adayları- rine gelince, sonucun tam annın bu dört büyükşehirden lamıyla “siyasi” olduğunu hiçbirini kazanamaması in- söyleyebiliriz. Şöyle ki, Avrusanların hükümete hoşnut- pa seçimlerinde SYRİZA yüzsuzluklarını göstermesi açı- de 26.60, Yeni Demokrasi sından dikkat çekici. Ayrıca yüzde 22.71, Altın Şafak yüzbu seçimlerde siyasi partile- de 9.38, Zeytin (eski PASOK) rin adaylar üzerindeki etkisi- yüzde 8.02, Nehir yüzde nin ilk defa çok az olması ve 6.61, Komünist Parti yüzde Christos TEAZIS 6.07 ve Bağımsız Yunanlılar da yüzde 3.47 oy aldı. Sonuçlara bakıldığında ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Yunanistan genelinde SYRİZA birinci parti konumunda ve gelecek genel seçimlerde iktidar partisi olabileceğine kesin gözüyle bakılmakta. Zaten SYRİZA genel başkanı Aleksis Tsipras de ertesi gün Cumhurbaşkanı Karolos Papulias’le görüşüp erken seçime gidilmesi gerektiğine vurgu yaptı. İktidar partisi Yeni Demokrasi ise ikinci parti durumunda. Ekonomik krizin faturası Yeni Demokrasi’ye kesilmişe benziyor. Nitekim Başbakan Adonis Samaras mesaj alındı diye bir açıklama yaptı ve hükümetin daha hızlı adımlar atacağını vurguladı. Üçüncü parti durumundaki Altın Şafak’ın oylarıysa ülke genelinde arttı. Örneğin Atina’da gücünü ikiye katladı (yüzde 8’den yüzde 6’ya) ve yapılan araştırmaların da gösterdiği üzere göre zaman geçtikçe daha da güçleneceğini kanıtlamış oldu. Seçim gecesinde her kanalda her konuşmacı ve bütün partiler tek bir konuda hemfikirdi: Altın Şafak güçlenmekte. Öyle ki, bu artışı önleyebilmek için ne gibi tedbirler alınabileceği tartışıldı. Dördüncü parti Zeytin (eski PASOK) ise yüzde 8.02 almakla “siyaset sahnesinde ben de varım” gibi bir mesaj vermiş oldu. Ama realitenin mesajları farklı. Zira Zeytin ölmekte ve Avrupa Parlamento seçimleri onun için geçici bir hayat öpücüğüdür. Zira Yunan siyasi sahnesine daha yeni katılan Nehir Partisi bile yüzde 6.61 alarak Avrupa Parlamentosu’na 3 kişi gönderdi. Bu üç seçime bakarak şöyle bir değerlendirme yapabiliriz. Seçmenlerin kriterleri, eskisi gibi, siyasi partiler tarafından belirlenmiyor. Eskiden yerel seçimler gerçekleştirildiği zaman insanlar kendi iradeleriye değil siyasi partilerin iradesine göre hareket ederdi. Bu son seçimlerdeyse adaylara kendi istekleri doğrutulsunda oy verdikleri söyleniyor. Bağımsız adayların artması da bunun bir göstergesi. Buna göre toplum yerelden başlayarak “bağımsızlaşıyor”. Bu toplumsal/siyasal olguysa, aslında Yunanistandaki genel dönüşümün bir tezahürü. ATAUM e-bülten İletişim Adres: Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM) Cemal Gürsel Caddesi, 06590 Cebeci, Ankara Telefon: 0 (312) 362 07 62 Faks: 0 (312) 320 50 61 Web: www.ataum.ankara.edu.tr/ebulten E-posta: [email protected] Editör: Erdem DENK Tasarım: Turan BACI-Erdem DENK * Yazılarınızla katkıda bulunmak için [email protected] adresine email atabilirsiniz. * ATAUM E-Bülten’de yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. ATAUM'un resmi görüşü değildir. * Bu e-bülten içinde yer alan özel kullanım lisanslı tüm yazı ve görsellerin bütün hakları ATAUM`a aittir. * Bu e-bülten, kaynak gösterilerek kopyalanabilir, dağıtılabilir, basılabilir. Sahibi: ATAUM adına Çağrı ERHAN · Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Erdem DENK · Yayının Türü: Süreli (Aylık) · Basım Yeri: Ankara Üniversitesi Basımevi, İncitaşı Sokak No:10 06510 Beşevler/ANKARA Tel: 0(312) 213 66 55 · Basım Tarihi: 8 Haziran 2014 ATAUM MAYIS 2014 e-bülten Makedonya’da Muhafazakarlardan Çifte Zafer Emre YÜKSEL Makedonya’da Muhafazakarlardan Çifte Zafer Emre YÜKSEL Ünlü Makedon yönetmen Milcho Manchevski’nin Yağmurdan Önce filminde “zaman asla ölmez, çember yuvarlak değildir” diye tanımladığı Balkanlar’da her se- çim hem o ülkenin hem de tüm Balkanlar’ın istikrarı için büyük önem arz etmekte. Hemen hemen tüm ülkeler bağımsızlık sürecinde etnik çatışmalar yaşamış olduğun- Cumhurbaşkanlığı Seçimi Makedonya esasen bu sene ilk olarak cumhurbaşkanlığı seçimi için gitti sandık başına. Dört adayın yarıştığı ve kayıtlı seçmen nüfusunun yüzde 50 oyunun alınması gereken ilk turda adayların hiçbiri yeterli oy oranına ulaşamadığı için seçimler ikinci tura ertelendi. İkinci turunsa genel seçimlerle aynı gün yapılmasına karar verildi. Seçim komisyonu başkanı Rilkoski, iktidardaki İç Makedon Devrimci Örgütü-Make- donya’nın Ulusal Birliği Demokratik Partisi (VMRODPMNE) ko a lis yo nu nun adayı ve mevcut cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov’un ilk turu galip bitirdiğini açıkladı. Ivanov, kullanılan oyların yüzde 51’ini almasına rağmen kayıtlı seçmenlerin yarısının oyunu alamadığı için seçimi kazanamadı. Zaten seçime katılımın yüzde 48’lerde kalması nedeniyle böyle bir sonucun çıkması da olanaksızdı. Bu durumun oluşmasında İstikrarın zaferi Ülke için daha kritik olan süreçse genel seçimdi. Normal şartlarda genel seçimin 2015 yılının ortalarında yapılması gerekmekteydi. Ancak iktidardaki koalisyonun ortak bir aday üzerinde anlaşamaması üzerine Arnavut Partisi Demokratik Bütünleşme Birliği (BDİ) erken seçime gidilmesini önermiş ve bu teklif kabul edilmişti. Makedon halkının bağımsızlıktan sonra sekizinci kez sandık başına gittiği seçimlerde 123 milletvekilliği için oy kullanıldı. Bu 123 koltuğun 120’si Makedonya’daki seçmenler tarafından 3 tanesiyse diaspo- radaki Makedonlar tarafından seçiliyor. Buna göre ülke 6 seçim bölgesine ayrılıyor ve her bölge 20 milletvekili seçiyor. Yurtdışındaysa 3 seçim bölgesi oluşturuluyor ve her biri bir milletvekili seçip parlamentoya gönderiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi genel seçimlerden de mevcut başbakan Nikola Gruevski’nin liderliğini yürüttüğü muhafazakar VMRO-DPMNE koalisyonu galip çıktı. Seçim komisyonu Gruevski’nin oyların yüzde 43’ünü aldığını açıkladı. Gruevski zaferi “bu büyük ve güçlü bir zafer. Halk kendi iradesini göster- Ülkenin Batı’ya bakışı Ivanov ve Gruevski’nin tekrar seçilmeleri ülkenin Batı’ ya yönelmesi açısından da önemli. Hem Ivanov hem de Gruevski iktidarları boyunca ülkeyi AB’ye ve NATO’ya sokma girişimlerinde bulunmuştu. Ancak bu durum Yunanistan’ın vetosu nedeniyle engellenmekte. “Makedonya” adının kendi topraklarını(n bir bölümünü) temsil ettiğini söyleyen Yunanistan, bu sebeple ülkeyle isim sorunu yaşamakta ve tüm başvurularını veto etmekte. Nite- kim Makedonya birçok devlet ve uluslararası örgüt tarafından “Eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya” olarak tanınmakta. Cumhurbaşkanı Ivanov’un seçim vaatlerinden birisi de Yunanistan’la olan isim sorununu çözmekti. Aslında isim sorunu bir yana bırakıldığında Makedonya, AB’nin ve NATO’nun gelecek planlamaları arasında yer almakta. Nitekim veto sebebiyle üyelik süreci henüz başlayamamış olsa da bu iki örgütle ilişkiler geliştirilmek- dan, seçimler ülke içi hassas dengeleri korumanın ya da koruyamamanın en önemli yapı taşlarından. Nitekim ülkede yoğun bir Arnavut azınlığı barındıran Makedonya için de yapılan cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık seçimleri hem ülkenin hassas dengesi hem de istikrarı için büyük önem taşıyordu. ülkenin yüzde 25’ini oluşturan Arnavutların bazı seçim bölgelerinde seçimi boykot etmelerinin payı büyüktü. Bunun nedeniyse koalisyonun ortak bir aday üzerinde anlaşamaması. Ivanov’un yüzde 24.15 oy aldığı seçimde, en büyük rakibi muhalefetteki Makedonya Sosyal Demokratlar Birliği’nin (SDSM) adayı Stevo Pendarovski ise yüzde 17.49 oy alarak Ivanov’un 120 bin oy arkasında kaldı. Ivanov ve Pendarovski’nin yarıştığı seçimlerin ikinci turundaysa kazanan mevcut cumhurbaşkanı Ivanov oldu. Oyların yaklaşık yüzde 55’ini alan Ivanov, böylece ikinci kez cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. Siyaset bilimi profesörü olan ve muhafazakar siyasal görüşe sahip olan Ivanov, Batı’nın da desteklediği bir aday konumundaydı. di” şeklinde değerlendirirken, Zoran Zaev liderliğindeki ana muhalefet partisi Makedonya Sosyal Demokratlar Birliği ise yüzde 24 oy oranında kaldı. Seçim sonuçlarını tanımadıklarını belirten Zaev, Gruevski’yi otoriter olmakla ve tüm sistemi istismar etmekle suçladı. Ayrıca Gruevski’ye yönelik yolsuzluk suçlaması ve medya özgürlüğünü kısıtladığına yönelik suçlamalar da bulunuyor. Tüm bunlara rağmen Gruevski’nin seçimi kazanmasındaki en büyük etkenler seçmenin istikrar arayışı ve ekonomideki büyüme olarak göze çarpıyor. 2006’dan beri iktidarda bulunan Gruevski, işsizliğin yüzde 28’leri bulduğu Avrupa’nın en fakir ülkelerinden Makedonya’da ekonomik büyüme sağlamayı başarabildi ve dış yatırımı artırdı. Ayrıca Gruevski ülkedeki Slav çoğunlukla Arnavut azınlık arasında dengeleri kurmakta da başarılı. Bağımsızlık sürecinde çatışmalar yaşayan bu iki etnik grup arasındaki dengelerin sağlanması, hem ülkenin hem de bölgenin istikrarı açısından büyük önem arz etmekte. te. Gruevski ve Ivanov’un tekrar seçilmesi de bu ilişkiler için önemli. Muhafazakar adayların tekrar seçildiği çifte seçim sonucunda ülke içindeki dengeler de korunmuş oldu. Ancak VMRO-DPMNE’yi bekleyen çok önemli sorunlar hala bulunuyor. Örneğin, her ne kadar ülke ekonomik gelişme gösterse de hala yüksek oranda işsizliğe sahip. Ayrıca Makedonya, diğer eski Yugoslav cumhuriyetlerinin yolundan giderek yüzünü Batı’ ya dönmüş ve AB ve NATO’ ya üyelik girişimlerinde bulunmuştu. Bu sebeple de bu yapıların üyesi olan Yunanistan’la sorunlarını da çözmesi gerekmekte. Ivanov’un ilerleyen süreçte vadettiği gibi bu soruna odaklanması ülkesi için büyük önem arz etmekte. Çünkü ülkenin bu örgütlere üyeliği ekonomik sorunlara çare olabilecek nitelikte görülüyor. 7 8 Ukrayna’nın Seçimi: İstikamet Batı Mühdan SAĞLAM ATAUM MAYIS 2014 e-bülten Ukrayna’nın Seçimi: İstikamet Batı Mühdan SAĞLAM Avrupa’da Mayıs’ta bir rüzgâr halini alan seçimlerin son durağı, yaklaşık yedi aydır çatışma altında olan Ukrayna’ydı. Ülkenin içinde bulunduğu sancılı dönemin son bulması umudu cumhurbaş kan lı ğı se çim le rin de arandı. 35 milyon seçmenin bulunduğu ülkede seçime katılım oranı yüzde 60 düzeyinde kalırken, Donetsk ve Luhansk’da seçimler birkaç istisna bölge dışında yapılamadı. İçlerinde Ukrayna eski başbakanı Yulia Timoşenko’nun da yer aldığı 23 adaylık seçim yarışındaysa ipi göğüsleyen yüzde 56’lık oy oranıyla Roshen çikolatalarının sahibi ve Ukrayna’nın en zengin oligarklarından Petro Poroşenko oldu. Zaferinin ardından kamera- ların karşısına geçen Poroşenko, ilk olarak Ukrayna’ya istikrar getireceğini ancak bir federasyon ihtimalinin olmadığını açıkça ifade etti. Kırım referandumunu asla tanımayacaklarını i fa de eden Ukrayna lideri, sorunların barışçıl yollarla çözülmesi için Rusya’yla de masaya oturmaya hazır olduklarını kaydetti. Bununla beraber kendisine verilen oyların Avrupa’yla daha yakın ilişkiler anlamına geldiğinin altını çizen Poroşenko, AB’yle daha yakın ilişkiler için çalışacağının da altını çizdi. Seçimlerin gerçekleştiği Mayıs 2014’te ölü sayısının yüzlerle ölçüldüğü Doğu Ukrayna’ysa adeta barut fıçısına döndü. Zira ne terörle mücadele operasyonu yaptığını söyleyen hükümet ne de Rusya yanlısı milisler geri adım atıyor. Ancak hükümetin yanında başka grupların silahlanarak ülkenin doğusuna çıkarma yapması Ukrayna’da yaşanan çatışmaların iş savaş olarak nitelendirilmesine neden oldu. 2 Mayıs’ta Odesa’daki bir gösteride Rusya yanlılarının içinde bulunduğu bir binanın ateşe verilmesi ve 41 kişinin yaşamını yitirmesinde Kiev’deki gösterilerdeki Nazi yanlısı tutumlarıyla dikkat çeken Sağ Sektörün başrolü oynaması, durumun en net örneğiydi. Otel yangının ötesinde neredeyse her gün Donetsk ve Luhansk’tan ölüm haberleri geliyor. Öte yandan 18 Mayıs’ ta Donetsk ve Luhansk’ta yapılan referandumda ayrılık kararının çıkmasının ardından milis gruplar, Novorossiya (Yeni Rusya) isminde bir devlet kuracaklarını ifade etmişti.Bununla beraber tüm Ukrayna gibi bu bölgede de gözler yeni cumhurbaşkanına ve açıklamalarına çevrildi.Nitekim sandıktan Poroşenko’nun çıkmasının öğrenilmesiyle eylemlere devam kararı alındı. Bu tutumda kuşkusuz federasyon formülüyle istikrar uman bölge halkının çiçeği burnunda cumhurbaşkanından “hayır” cevabı almasının etkisi var. Dahası Poroşenko’nun Ukrayna’da istikrar için ilk icraatının Donetsk Hava Limanına hava operasyonu olması, yakın vadede istikrar vaat eden gelişmeler olarak görülmüyor. Doğu Yakası: Moskova’dan temkinli açıklamalar Ukrayna halkı sandığa gitmeden önce akıllara takılan soruların başında, kızgın doğu komşusunun nasıl bir tutum alacağı geliyordu. Hatta Rusya’nın seçimleri tanımaması ya da oy vermek isteyen Kırımlılara engel olması ihtimali yeni savaş senaryolarının da hareket noktası oldu. Analizlerini silahlı kuvvetleri karşılaştırmaya kadar vardıran uzmanlar, NATO’ nun bu ihtimal karşısında uygulaması gereken eylem planını bile hazırladı. Ancak beklendiğinin aksine Rus yetkililer seçimlerin Ukrayna için önemli bir dönemeç olduğunu ve Ukrayna halkının tercihlerine saygı duyacaklarını ifade etti. Poroşenko’nun zaferinin kesinleşmesinin ardından söz alan ilk isimse Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov oldu. Lavrov, Ukrayna’daki seçim sonuçlarını tanıdıklarını ifade etmekle kalmadı, Kiev yönetimiyle uyuşmazlıkların çözülmesi için masaya oturmaya hazır olduklarını ifade etti. Ancak Lavrov’un konuşmasında en dikkat çeken unsur “Ukrayna ve Rusya iki devlet olarak aralarındaki anlaşmazlıkları kendi başlarına çözebilirler. Rusya, Ukraynalı yöneticilerle masaya oturmaktan kaçınan taraf olmakyacaktır” vurgusuydu. Aslında Lavrov’ un genel bir konuşma gibi duran bu sözleri, Poroşenko’nun “Kremlin’le masaya oturabiliriz, ancak Cenevre’ de olduğu gibi görüşmelerin AB’yle ABD’nin arabuluculuğunda gerçekleşmesini isti- yoruz” sözlerine bir yanıttı. Yani Moskova, Kiev’e ya “ya yalnız gel, ya da gerilime devam” mesajını iletmiş oldu. Öte yandan Poroşenko’nun Başkan Putin’le görüşmek istediğini ifade etmesi Kremlin’de memnuniyet sebebi olurken, Ukrayna Cumhurbaşkanı’nın ilk ziyaretini Rusya yerine Polonya’ya yapacağını söylemesi, Rusya cephesinde sessizlikle karşılandı. Rusya’nın bu sessizliğine karşın Kiev’in Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan çekil- 2 ATAUM e-bülten me kararı aldığı duyumu, iki ülke arasında gerilimin tırmanmasına zemin yaratacağa benziyor. Zira Ukrayna Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi Sekreteri Andrey Parubiy’e dayandırılan bu bil- MAYIS 2014 giye göre Ukrayna, eğer böyle bir karar varsa, örtük bir biçimde Rusya’yla sadece komşu kalacaklarını ve herhangi bir birlik içinde yer almayacaklarını ifade etmiş oldu. Her ne kadar resmi olarak Ukrayna’nın Seçimi: İstikamet Batı Mühdan SAĞLAM Ukrayna makamları bu kararı doğrulamamış olsa da, Poroşenko’nın basın toplantısında “Ukrayna’nın istikameti Batı’dadır” sözleri dikkat çekiyor. “Rusya’yla sorun istemiyoruz, üstelik de Batı’ nın bir parçası olmak istiyoruz” olarak özetlenebilecek bu hamle, şimdilik ufukta iki ülke arası bir çözüm olmadığını gösteriyor. ABD’de yüzler gülüyor, AB’nin başı kalabalık Ukrayna seçimlerinin sonra- sponsoru olduğu düşünüldüsında gözlerin çevrildiği di- ğünde, ABD cephesinde soğer iki durak, Ukrayna’nın ge- runsuz ve Rusya’yı büyük releceğini ellerine emanet etti- simde köşeye sıkıştıran bir ği AB ile ABD oldu. Seçimler Ukrayna’nın temellerinin öncesinde Ukrayna’ya 11.4 atıldığı fikri baskın durumda. milyon dolar yardım gönde- ABD’yle benzer bir tutum ren ABD Başkanı Baracak içinde olacağı düşünülen Obama, yaptığı yazılı açıkla- AB’yse, kendi parlamento semada, Ukrayna halkını se- çimleriyle meşgul olduğu çimlere katıldığı için tebrik et- için Beyaz Saray’ınkine benti ve yeni cumhurbaşkanıyla zer tonda memnuniyetini diçalışmaktan mutlu olacak- le getiremedi. Ekonomik larını söyledi. Obama’nın krizlerin yanında AB’nin haliPoroşenko’ya açık biçimde hazırda alarma geçmesine destek olmasıysa seçimlerin neden olacak kadar sağ oykazananının çok önceden lar yükselişe geçti. Özellikle belli olduğu yorumlarına ne- Fransa’da birinci sırada yüzden oldu. Halihazırda Batılı de 24’lük oy alan Milli Cepyönetimlerle yakın ilişkiler he’nin (Front Nasyonel) yükiçinde olan Poroşenko’nun selişi dikkate alındığında, Turuncu Devrim’in de gizli ABD’ye rağmen yeni bir eko- nomik ve siyasi yük olarak görülen Ukrayna’nın tam üyeliği reddeden Doğu Komşuluk politikasından öteye gitmesi zor görünüyor. Sonuç olarak Mart’tan bu yana büyük bir merakla beklenen Ukrayna seçimleri, Donetsk ile Luhansk’ın boykotu ve Kırım’ın düşük katılımıyla gerçekleşti. Çikolata Kralı ve Turuncu Devrim’in sponsorlarından Petro Poroşenko’ nun zaferiyle sonuçlanan seçimler Rusya tarafından tanındı. Ancak aday olduğu andan bu yana Batı’ya fazla angaje olmakla eleştiren Poroşenko’nun çözümü AB’yle ABD’nin arabuluculuğunda araması, Moskova’nın beklediği cevap olamadı. Daha- sı AB üyeliği konusundaki hevesini hiç saklamayan Kiev’in Avrupa’da değişen gelişmeler karşısında geleceğinin ne olacağı hala muamma. ABD’nin açık desteğini almasına karşın, ekonomik sorunlara bir de çekirdek ülkelerde aşırı sağın yükselişinin eklenmesi Brüksel’in sorunlarına bir yenisini ekledi. Buna bağlı olarak AB kendi içinde bir denge kurmadan Ukrayna’yı öncelikleri içerisine almayabilir. Dolayısıyla Ukrayna için aranan istikrar ve çözümün yakın gelecekte ufukta görünmeyeceği de söylenebilir. 9 10 Bosna-Hersek’te Muşa Eylemleri Harun Hasanagiç MAYIS 2014 ATAUM e-bülten Bosna-Hersek’te Muşa Eylemleri Harun Hasanagiç Muharem Hindic, namı diğer Muşa, Bosna-Hersek’te epey zamandır yaptığı “tek kişilik” eylemlerle dikkat çekiyor. Onunki Bosna-Hersek’te savaştan sonraki en büyük eylem olmayabilir ama kendisini ülkenin en uzun eylemcisi sayabiliriz. Muşa’nın protestosu on bir aydır devam etmekte. Bu on bir ayın yedisinde protestosunu tek başına, her gün, Mostar şehrinin tam ortasında bulunan ve zamanında Boşnak ve Hırvat güçlerinin ateşkes hattı olarak kullanılan İspanya Meydanı’nda gerçekleştiriyor. Bu nedenle de medyada ve halk arasında “ıssız ya da yalnız protestocu” olarak anılmakta. Muşa, protestosunun ilk iki ayında medyaya adını bile söylemek istememiş, yaptığı posterlerin kendisi için önemli olan her şeyi ifade ettiğini vurgulamıştı. Posterlerdeyse “Dünyadaki Bütün Gençler, bir araya gelin!”, Kadınlar, siz de bize katılın çünkü siz en güçlüsüsünüz!, Hükümet istifa, böyle devam etmiyoruz!, Anayasamız değiştirilmeli, Dayton değiştirilmeli!, Ulusal barıştan korkmayın! (Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar arasında) Ey Gençler, en önemlisi sizsiniz, harekete geçin, eylem yapın!, Gençlerimize kulak vermeliyiz!, Hadi hep beraber, çalışan bir Bosna-Hersek için!' diyen sloganlar yer almaktaydı. Daha sonraysa “Ben bunu sadece gençlerimiz için yapıyorum, başka bir şey için değil” şeklinde ifadeler kullanılıyordu. Her ne kadar ısrarı ve eyleminin uzunluğu şaşırtıcı olsa da, Muşa’nın temel istekleri ve protesto ettiği şey belirsizdi. Zira “Hükümet istifa”, “Dayton değiştirilmeli”, ve “rüşvete, hırzılığa, adeletsizliğe son verelim” ifadeleri, BosnaHersek’te yaşayan herkesin günlük hayatında yüzlerce kez kullandığı ifadeler. Muşa’nın medyada yer alan ifadelerinin en önemlisiyse belki de gençliği ve vatandaşları aktivizme, eylem yapmaya çağırmasıydı. Muşa’nın “ıssız protestosunun” sekizinci ayında Bosna-Hersek Federasyon Entitesi’nde Bosna Hersek’in daha önce görmediği eylemler patlak verdi. Büyük şehirlerin tamamında, dört gün boyunca, protestolar fazlasıyla alevlendi. Yerel hükümet, büyükşehir belediye ve hatta Saraybosna’da Cumhurbaşkanlığı binaları ateşe verildi. Felaketin en büyüğüyse Mostar’da yaşandı ve toplamda yedi resmi bina ve iki parti binası (milliyetçi olarak bilinen partiler SDA ve HDZ) yakıldı. Mostar’daki büyük protestonun başlangıcında, bütün protestocular öncelikle Muşa’nın tek başına eylem yaptığı yere gelip onun liderliğinde hükümet binalarına gitmeye başladı. Bazı genç eylemciler birdenbire hükümet binalarını yakmaya başladığındaysa Muşa’nın gençlere şöyle seslendiği duyuldu: “Yapmayın, bu çözüm değil, siz benim için değil, ben sizin için buradayım!” Bosna’daki bu yoğun protestolar başladığı gibi bitti. Protestolar sadece dört gün sonra sona erdi ve caddeler boşaldı. Mostar’sa bunun istisnasıydı. Protestolar “İspanya Meydanı”nda devam etti. Her gün Muşa’nın bulundu- ğu yere yeni protestocular geldi. Protestocuların çoğunluğu gençlerden oluşmaktaydı. Mikrofon Muşa’nın elindeydi ve o bu mikrofonu sadece genç protestoculara verdi. Bu yeni protestolar sakin bir atmosferde geçiyordu ve protestocuların sayısı eskisinden daha azdı. Ama Muşa ve yanında sürekli olarak bulunan birkaç genç Mostar Şehri Forumları’nı organize etti. Şu anda Muşa, protestoların resmi olmayan lideri olarak görülmekte. Bu forumlara rağmen eylemcilerin protesto ettiği ya da mevcut hükümetten istediği şey, hala belli değil. Protestolar daha çok rahatsızlığı ya da öfkeliliği göstermek için gerçekleştiriliyor. Mostar’daki forumlardan sonra Muşa medyada daha çok yer aldı ancak hiçbir açıklama bulunmadı. Protestolarla ilgili konuşan kişilerse, Muşa’nın yanında sürekli olarak bulunan iki genç olan Fedja Fajic ve Nadir Frlj’di. Protestolar sırasında Muşa mikrofonu kullanmaya devam etti, havayı yumuşattı ancak medyada daha çok gençler yer aldı. Mostar Bosna-Hersek’teki diğer protestolardan çok farklı, çünkü Mostar’daki eylemler halen devam etmekte. Muşa her gün İspanya Meydanı’na çıkmakta, etrafında daha çok protestocu toplanmakta ve eylem devam etmekte. Protestocuların sayısı fazla değil ama görünen o ki, bu protestoların amacı kısa süreli bir şov yapmak değil; ısrarla yaşamaya devam etmek. Bu protestoların resmi olmayan lideri olan Muşa’nın dik- kat çeken bir diğer özelliğiyse, her zaman saldırgan davranışların karşısında durması. Eylemcilerle yürüyüşe geçtiğinde, hepsinin ellerini havaya kaldırtarak suç işlemeyeceklerini etraftakilere ve tabii polise göstermekte. Yine de böyle olayların birinde polis tarafından dövülüp gözaltına alınmaktan kurtulamadı. Buna karşılık olaraksa protestolar arttı ancak protestocular Muşa’nın serbest bırakılmasını yine saldırgan davranışlarından kaçınarak talep etti. Muşa da serbest bırakıldığında kendi tonunu hiç değiştirmeden eyleme devam etti. Medyada pek konuşmasa da posterlerinden hala onun hakkında birkaç şey öğrenebiliriz: “Özgürlük benim milletimdir!”, “Ey yaşlılar, gençlerimizi dinleyin”, “Ey Dünya gençliği, biz sizi seviyoruz “. Mikrofon hala onun ellerinde ve o hala her eylemde o mikrofonu genç olanlara vermeyi tercih ediyor. Açık olansa, şehirlerde gerçekleşen eylemlerin siyasi hayata herhangi bir doğrudan etkisinin olmaması. Protestolardan sonra BosnaHersek’te var olan hiçbir sorun çözülmedi ama Mostar’ daki protestolar üç aydır da devam ediyor. Muşa ise çok daha uzun zamandır aynı şeyleri söylüyor. Dahası aynı yerde eylem yapıyor ve mevcut halini hiçbir şekilde değiştirmiyor. Protestolarsa devam ediyor ve o mikrofonla medyaya ve kamuoyuna seslenen “ısrarlı protestocular”ın sayısı artıyor. ATAUM e-bülten MAYIS 2014 Polisten Twit ‘Ziyareti’ Gökçe ÖZSU Polisten Twit ‘Ziyareti’ Gökçe ÖZSU Attığınız bir twitten dolayı polislerin evinizi “ziyaret etmesi”, birçok ülke için “sıradan” bir durum. Fakat İngiltere’de yaşanan bir gelişme böylesine “sıradan” durumları aratmayacak cinsten. Cambridgeshire’da yaşayan bir blog yazarı olan Michael Abbertone, AB karşıtı sağ popülist partisi UKIP (United Kingdom Independence Party) aleyhinde attığı bir twitten sonra kapısında polisleri ve 2 UKIP yetkilisini buldu. Olay, 5 Mayıs’ta Abbertone’un Twitter hesabından UKIP politikalarını eleştiren bir “check-list”i paylaşmasıyla başladı. Akabinde Abbertone’un kendi blogu olan “Axe of Reason”da anlattığı olaya göre, 2 polis yetkilisi evini ziyaret etti. Polisler ayrıca Abbertone’un attığı twiti kaldırmasını ve yaşananları kimseye anlatmamasını istedi. Olayı BuzzFeed’e doğrulayan Cambridgeshire polis yetkilileriyse olayın bundan ileri gitmediğini dile getiriyor: “Cuma saat 12.40’ta bir sosyal medya mesajına yönelik yapılan bir şikayet üzerine çağırıldık. Yapılan suçlamalar soruşturuldu fakat herhangi bir şey ortaya çıkmadı. Olay bundan ibaret.” Abbertone, “UKIP’e oy vermek için 10 güzel sebep” başlıklı twitinden sonra yaşananları Axe of Reason’da şu şekilde aktarıyor: “Hep farklı şeyler ve insanlar hakkında yazdım. Kendim hakkında hiçbir şey yazmadım. Şimdiye dek. Dün öğlen garip James Caan filmleri izleyip iz- lememe konusunda kendimle tartışırken salon penceremin önünde beliren polisler tarafından rahatsız edildim. Zemin katta yaşadığım için olay hiç de hayal edebileceğiniz gibi değildi. Kapıya gittiğimde iki polis karşımda duruyordu. İlk söyledikleri şey korkulacak bir şey olmadığı, sadece konuşmak için geldikleriydi. Herhangi bir yasayı ihlal etmediğimi, bunun adli bir mesele olmadığını söylediler. Bu daha önce başıma gelmiş bir şey değildi. Polisler paylaştığım twitteki posteri kendi bilgisayarımda yapıp yapmadığımı sordular. Ben de posteri partinin internet sitesinden aldığımı ve twitterda zaten dolaşımda olduğunu söyledim. Sonra benden twiti silmemi istediler. Ben bu sefer twitin defalarca retweet edildiğini ve kontrolümden çıktığı için silemeyeceğimi söyledim. Onlar da beni buna zorlayamayacaklarını söylediler. Onlara beni ziyaretlerini twitter’da paylaşıp paylaşamayacağımı sordum. Açıkça verdikleri cevap yaklaşan seçimler öncesi polisin nötr olması gerektiği bakımından bunun uygunsuz olacağı için “hayır” idi. Ama beni bunu yapmaktan alıkoyamadılar çünkü benim ifade özgürlüğüm var. Şüpheci bir şekilde onlara “ne yaptığınızın farkına varmalısınız” dedim. Biri omuz silkti, diğeri mahcup oldu. Tam giderlerken sebebi ziyaretlerini açıklığa kavuşturmak için bunun telif hakkı ihlaliyle alakalı olup olmadığını sordum. Hiç- bir alakası olmadığını söylediler. Ve olsa bile yine de adli bir mesele değil sivil bir meseleydi. Yaklaşık 15 dakika sonra bir parti üyesinden tehdit mesajı aldım. Mesajı atan parti destekçisi gibi görünmüyordu. Polisin geldiğinden haberi var gibiydi. Twiti kopyalayıp polise yolladım.” Guardian’a konuşan bir başka polis yetkilisiyse olanları şöyle anlatmakta: “Bir UKIP meclis üyesi itiraz ettiği bir twit üzerine geldi. Twitteki kişinin ismi tanımlanmış ve o kişi de aynı şekilde konuştu. Olaya baktığımızda polis müdahalesini gerektirecek herhangi bir şey bulamadık. Açıkçası meclis üyesi atılan twitten dolayı mutlu değildi. Eğer her siyasetçi kendi fikrini dile getirenlerden dolayı mutsuz olacaksa hiç siyaset yapamayız demektir.” Liberal Demokrat Milletvekili Julian Huppert ise, New Statesman’a verdiği demeçte, Cambridge polis yetkililerinden gerçekte tam olarak ne olduğuna dair bir açıklama beklediğini dile getirerek şunları söyledi: “Gördüğüm kadarıyla polisin olaya dahil olması uygunsuz gibi duruyor ve Michael Abbertone’un yazdıklarıysa polisin Abbertone’un suç işleyip işlemediğini anlamasının ötesinin yaşandığını iddia ediyor. Fakat polisin twitleri silmesini istemek için gelmesi, çevredekilere herhangi bir şey söylememeleri ve göz önünde tutulacak bunun gibi başka şeyler açıkça uygunsuz. Asıl sorun, Abbertone’un suç işledi- ğine dair özgün iddiaların olup olmadığı. Ve bu tarz bir iddia varsa polisin müdahale etmesi açıkçası doğru, ama ben potansiyel bir suç unsuru barındıran herhangi net bir iddia göremedim. Ama açıkçası gerçek bir suç unsuru barındırmadan siyasi bir eleştiri amacıyla -ki kendimin de görmüş olduğu- atılan twitler üzerine polisin olaya müdahil olmasında doğru bir mantık yok.” New Statesman’a konuşan UKIP’in Cambridge’teki örg ütünün sekreteri Peter Burkinshaw, tıpkı dünya üzerindeki tüm muhafazakârlar gibi “iftira”yı öne çıkararak şunları söyledi: “Bir şeyler hakkındaki düşüncelerinizi eğer iftira değilse- twitlemenizin suç olduğu şeklinde bir düşüncem yok. Polisin oraya neden gittiğini anlamıyorum. İlkesel olarak, bir kişi düşüncesini dile getiriyorsa polisin müdahil olmasını gerektiren bir şey göremiyorum.” Yaşanan olaydan sonra Michale Abertone, Axe of Reason’da ve twitter hesabında UKIP’e yönelik eleştirel paylaşımlarını sür dür dü. Geçtiğimiz günlerde ünlü UKIP üyesi Hindistan doğumlu Sanya-Jeet Thandi’ nin “popülist ırkçı politikalardan” dolayı istifa ettiğini açıklaması üzerine UKIP lideri Nigel Farage’ın “Romanların suç oranlarındaki yerine” dair açıklamalarını eleştiren yazılarına yer veren Abertone’u kimse durdurabilecek gibi görünmüyor. 11 AB Vatandaşlarına ‘Unutulma Hakkı’ 12 Yasemin KARADAĞ MAYIS 2014 ATAUM e-bülten AB Vatandaşlarına ‘Unutulma Hakkı’ Yasemin KARADAĞ Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), özel hayatın gizliliği hakkı çerçevesinde ortaya çıkan bireylerin “unutulma hakkı”na (right to be forgotten) ilişkin oldukça önemli bir karar verdi. Söz konusu kararda Divan, dünyanın en büyük çevrimiçi arama motoru olan Google’ın, ilgili kişi tarafından talep edilmesi halinde, bir kişi hakkında geçerliliği olmayan, yanlış ya da eksik bilgi içeren linkleri kaldırması gerektiğine hükmetti. ABAD’nin kararı Birlik içerisinde memnuniyetle karşılanırken, ifade özgürlüğü savunucularıysa kararı pek çok yönden eleştirmekte. Dava konusu olay, İspanyol vatandaşı Mario Costeja Gonzales’in adının Google’ da arandığında, Gonzales’in sosyal güvenlik borçlarına karşılık gayrimenkullerinin açık artırmaya çıktığı haberlerinin yer aldığı 19 Ocak ve 9 Mart 1998 tarihli La Vanguardia gazetesinin haberlerinin çıkmasına ilişkin. Gonzales, öncelikle 5 Mart 2010’ da İspanya’nın veri koruma ajansı olan Agencia Española de Protección’a (AEPD) yaptığı şikayet başvurusunda, La Vanguardia gazetesinden ilgili sayfaların kaldırılmasını ya da içeriklerinin değiştirilmesini talep etti. Aynı başvuruda Gonzales, arama motoruna adı yazıldığında gazetenin linklerinin çıkmasını önlemesi için Google İspanya ya da Google’ dan söz konusu haberle ilgili kişisel bilgilerinin kaldırılmasını ya da gizlenmesini talep etti. Başvurucu, bahsi geçen linklerin kaldırılma talebine gerekçe olaraksa gazetede yer alan haberdeki sorunlarını yıllar önce çözüme kavuşturmasını ve bu nedenle ilgili haberlerin artık onunla bir alakası olmadığını gösterdi. AEPD, 30 Temmuz 2010’ da verdiği kararda gazeteye ilişkin başvuruyu reddetti. Zira La Vanguardia gazetesi başvurucuyla ilgili bilgilerin yer aldığı haberleri, açık artırmanın olabildiğinde geniş bir kesime duyurulabilmesi için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın talebi üzerine çıkarmıştı. Dolayısıyla hukuki bir gereklilikle yayınlanan haberleri gazetenin ortadan kaldırma gibi bir zorunluluğu yoktu. Google’a ilişkin şikayetle ilgili olaraksa karar biraz farklıydı. AEPD, işlenen verilerin internet kullanıcılarına ulaşmasına aracılık eden arama motoru operatörlerinin bilgilerin ve bilgi öznelerinin haysiyetlerinin korunmasından sorumlu olduklarını belirtti. Bu çerçevede de, bilgi öznesi talep ettiği takdirde, üçüncü kişiler tarafından bilinmesini istemediği verileri arama motoru operatörünün silmekle yükümlü olduğu sonucuna vardı. Kararın ardından Google İspanya ve Google, İspanya Yüksek Mahkemesi’ne itirazda bulundu. Yüksek Mahkeme de dava hakkında görüş bildirmesi için davayı ABAD’ a taşıdı. Unutulma hakkı v. ifade özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı ABAD, 1995’te kabul edilen 95/46 No’lu AB Veri Koruma Yönergesine dayanarak 13 Mayıs 2014’te davayı sonuçlandırdı (C-131/12 Google Spain SL, Google Inc. v AEPD and Mario Cesteja Gonzales). Öncelikle, Yönergeye göre üçüncü kişiler tarafından yayınlanan bilgileri alan, bir araya getiren ve ulaşıma açan arama motorlarının eylemlerini “kişisel bilgilerin işlenmesi” (processing of personal data) olarak tanımlayan Divan, arama motoru operatörlerinin de veri kontrolörleri (data controllers) olduklarına hükmetti. Ardından, Google Grup tarafından kurulan Google İspanya’da kişisel verilerin işlendiğini belirten Divan, yine de Birlik üyesi ülkelerde bulunan Google şubelerinin bulundukları ülkenin ulusal veri koruma hukukuna tabii olduklarını söyledi. Divan, özel hayatın gizliliği hakkı başta olmak üzere, kişilerin temel hak ve hürriyetlerinin etkili bir şekilde korunması amacı göz önünde bulundurulduğunda ilgili davada Veri Koruma Yönergesi’nin sınırlı bir şekilde yorumlanmaması gerektiği sonucuna ulaştı. Divan, Yönergenin 12 (b). ve 14 (a). maddelerine ve 2000 yılında ilan edilen AB Temel Haklar Şartı’nın özel hayata ve aile hayatına saygı ve kişisel bilgilerin korunması haklarının düzenlendiği 7. ve 8. maddelerine atıfta bulunarak kişilerin “unutulma hakkı” olduğu sonucuna vardı. Bu çerçevede Divan, şayet in- ternette işlenen bilginin, özellikle yanlış ya da eksik olması halinde ilgili veri öznesinin bilgilerin düzeltilmesini, silinmesini ya da bloke edilmesini talep etme ve kişisel bilgilerinin işlenmesine itiraz etme hakkı olduğunu belirtti. Divan’ın kararına göre, arama motorunun yer verdiği ve ilgili kişi hakkında bilgi içeren linkin yönlendirdiği internet sayfaları, bilgileri yasal gerekçelerle yayınlasalar bile, talep edildiği takdirde söz konusu linki arama sonuçlarından çıkarmak zorunda. Divan’ın vermiş olduğu bu karar çeşitli eleştirileri de beraberinde getirdi. İfade özgürlüğünü savunan uluslararası Sansür İndeksi Örgütü’nün (Index on Cencorship) Baş- kanı Jodie Ginsberd, kararı, “kişisel tarihlerindeki kusurları yok etmeye çalışan kişilere açılan kapı” yorumuyla eleştirdi. ABAD’ın kararını pek çok yönden eleştiren Cambridge Üniversitesi öğretim üyelerinden Christopher Kuner da, Divan’ın Hukuk Sözcüsü N. Jääskinen’in davayla ilgili 25 Haziran 2013’te yayınladığı tavsiye görüşüne dikkat çekmekte. Buna göre, Veri Koruma Yönergesinin 2. maddesinde “Kontrolör”, “Birlik hukukuna ya da ulusal hukuka uygun şekilde bilgilerin nasıl ve hangi amaçla işleneceğini saptayan tüzel ya da gerçek kişiler” olarak tanımlanırken, “Veri İşlemcisi” de “kontrolörün saptadığı şekilde verileri işleyen gerçek ya ATAUM e-bülten da tüzel kişi” olarak tanımlanmakta. İşte Jääskinen de arama motoru Google’ın kontrolör olarak tanımlanmasının mümkün olmadığını, ancak veri işlemcisi olarak görülebileceğini belirtiyor. Dolayısıyla başvurucunun arama motorundan ilgili verilerinin silinmesi talebi, unutulma hakkı bağlamında değerlendirilemez. Öte yandan Kuner, Divan’ın “Temel Haklar Şartı kapsamında kişilerin bilgilerinin korunmasıyla, ifade ve bilgi edinme özgürlüğü arasındaki dengenin gözetilmesi gerektiği” yorumuna da dikkat çekmekte. Zira Divan, bu yorumunun ardından, bazı durumlarda kişilerin bilgilerinin silinme talebinin red- MAYIS 2014 dedilebileceğini belirtmiş, an- kararı neticesinde arama socak hangi durumlarda oldu- nuçları ve ağ içerikleriyle ğuna dair ayrıntılı bir açıkla- dünyanın geri kalanından ma yapmamış ve ifade ve bil- farklı bilgiler içeren “AB gi edinme özgürlüğüne de interneti” ortaya çıkacağını dava boyunca bir daha de- ve böylelikle Birlik vatandaşğinmemiş olmakta. Kuner, larının İnsan Hakları Evrenayrıca konuyla ilgili AİHM iç- sel Beyannamesi ve Medeni tihadına hiç değinmemesi ve ve Siyasal Haklara İlişkin unutulma hakkını yalnızca Uluslararası Sözleşme’de bölgesel anlamda yorum- yer alan “ülke sınırları söz kolaması nedeniyle de Divan’ı nusu olmaksızın” bilgi edineleştirmekte. Kuner, herhan- me haklarının kısıtlanacağını gi bir AB vatandaşının AB’ye düşünmekte. ait olmayan bir uzantıya sa- Öte yandan, Divan’ın kararıhip arama motorunda yer nı “zafer” olarak tanımlayan alan bilgilerinin silinmesini Adalet ve Temel Haklardan talep etmesi halinde, Veri Ko- Sorumlu Komisyon Üyesi Viruma Yönergesine göre viane Reding, 12 Mart 2014’ unutulma hakkının olup ol- te Avrupa Parlamentosu’nda madığı sorusunun yanıtsız kabul edilen AB Veri Koruma kaldığına da dikkat çekmek- Reformu ışığında kararın yete. Ayrıca Kuner, Divan’ın bu ni düzenlemenin ruhuna uy- Google’ın ABAD kararına tepkisi Divan’ın kararına uyarak Birlik vatandaşlarının unutulma hakkını tanıyacaklarını söyleyen Google Yönetim Kurulu Başkanı Larry Page, bu uygulamanın baskıcı hükümetlerin daha da güçlenmesine neden olacağı kanısında. AB Vatandaşlarına ‘Unutulma Hakkı’ Yasemin KARADAĞ Öte yandan, Divan’ın kararı doğrultusunda kişilerin Google arama motorunda kendileri hakkında çıkan internet linklerinin silinmesi talebi için bir başvuru formu da hazırlandı. Formda linklerin silinmesinin hangi amaçla ta- lep edildiği ayrıntılı bir şekilde açıklanmak zorunda. Formu dolduran kişi kimliğini de ekleyerek başvurusunu gerçekleştirdikten sonra, ilgili kişiye Google tarafından formun işleme konulduğuna dair bir mesaj gelecek. An- gun olduğu görüşünde. Unutulma hakkıyla birlikte medya özgürlüğünün ortadan kalkacağı eleştirilerine yanıt olaraksa Reding, unutulma hakkıyla bilgi edinme özgürlüğü hakkının düşman değil, arkadaş olduklarını ve nitekim yeni düzenlemede de vatandaşların kişisel bilgi le ri ni yö net me hak kı güçlendirilirken ifade özgürlüğü hakkının sürekli olarak göz önünde bulundurulduğunu söylüyor. Diğer taraftan, Veri Koruma Reformunun “unutulma ve sildirme hakkı” başlıklı 17. maddesi, kişilerin internette kendileriyle ilgili yer alan bilgilerin sildirilmesini talep edeceği durumları oldukça geniş tanımlamakta. cak başvurunun ardından ilgili linklerin kaldırılmasıyla ilgili işlemlerin ne kadar süreceği hakkında henüz bir açıklama yapılmadı. 13 Ukrayna: AB’ye Uzak, Polonya’ya Yakın! 14 H. Kardelen IŞIK ATAUM MAYIS 2014 e-bülten Ukrayna: AB’ye Uzak, Polonya’ya Yakın! H. Kardelen IŞIK Ukrayna’da Kasım 2013’ten bu yana süregelen kriz, pek çok aşamadan geçerek ülkeyi iç savaşı eşiğine kadar getirdi. İkinci Soğuk Savaş benzetmesinin yapıldığı süreçte, tüm dünyanın gözü her an Ukrayna’nın üzerinde olsa da sürecin önde gelen aktörlerinden ne ABD ne de Rusya Ukrayna’ya AB kadar “yakın”. Polonya kadar “en yakın” ise hiç değil. Komünizmin çöküşünün 25., NATO üyeliğinin 15., AB üyeliğininse 10. yılını bu yıl içinde kutlamaya hazırlanan Polonya, Ukrayna’da yaşanan gelişmelerle “çok yakından” ilgileniyor. Ukrayna’ daki krizin derinleşmesiyle birlikte, Polonya’nın halihazırda “Batı”nın bir parçası olması, Ukrayna’nınsa AB’yle Rusya arasına sıkışıp kalması durumu daha da çetrefillendiriyor. Krizin sebebinin AB’ nin Doğu Ortaklığı’yla Ukrayna’ya kadar uzanmasını tarihi nedenlerle “tehdit” olarak gören Rusya’yı endişelendirmesi olarak tanımlayan Polonya, Ukrayna’ya yardıma hazır olduğunu belirtiyor ancak bir şartla: Ukrayna’nın hangi blokta yer ala- cağına “kendisinin” bir an önce karar vermesi. Krizin çözümü için belirsizliğin sürdüğü bu ortamda, Ukrayna’yı Polonya için “aşırı derecede önemli bir ülke” olarak tanımlayan kamuoyu Avrupa Parlamentosu için oy vermeye giderken, Ukrayna’ysa “kaderini” belirlemek için sandık başındaydı. Mavi perde Polonya ve Ukrayna arasında inmişti Polonya, tarih boyunca bir yanda bağımsızlık özlemiyle mücadele ederken diğer yanda da Avrupa-Rusya güç müca de le si a ra sın da “Leh koridoru” şeklinde ifade edildiği üzere önemli bir noktaydı. Avrupa haritasından dahi silinen Polonya, özellikle Ocak 1990’da komünist rejimin yıkılmasıyla kendini “Batı”da konumladı. Bu yeri, önce NATO’ya sonra da Mayıs 2004’te AB’ye üye olmasıyla daha da belirginleşti. Öte yandan Polonya’ yla ortak Galiçya mirası bulunan Ukrayna açısından bakıldığında da 2004 ve 2007 genişlemeleriyle post-komünist ülkelerin Polonya da dahil olmak üzere AB üyesi olması kırılma oldu. Avrupa aksının Polonya’ya doğru k ay m a sıy la Ukrayna’nın AB’ye komşu olması, Demir Perde benzetmesinden yola çıkarak “Mavi Perde” olarak adlandırılan yeni sınırın öteki tarafına (ve Rusya’nın yanı başına) Ukrayna’yı koymuştu. Almanya’nın Soğuk Savaş döneminde Ostpolitik çerçevesinde Polonya’ya “Batılı değerleri” taşımaya çalışması gibi Polonya da bu tarihten itibaren AB’nin değerlerinin doğuya taşıyıcısı misyonunu üstlendi. Bu tarihten sonra da tarihsel olarak bağları bulunan Ukrayna’ya Avrupa yolunda öncülük etmeyi kendisine görev edindi. AB bünyesinde dönem başkanlığı boyunca Ukrayna lehine yaptığı lobi faaliyetleri de bu rolünü pekiştirdi. Öyle ki, krize kadar bu yönde en çok faaliyet gösteren ülke olmasıyla dikkat çekti Polonya. Turuncu Devrim ve şimdi de Doğu Ortaklığı Projesi çerçevesinde her zamankinden daha çok anlam ve önem kazanan Ukrayna’daki Batı yanlılarının gözünde Polonya’nın önemini artırıyor. Polonya’ ‘Olabilecek en iyi komşun Avrupa’dır' Rusya’nın bu süreçte Ukrayna üzerinde artan nüfuzunun sınırlanmasında en etkili olabilecek aktör AB olarak karşımıza çıkıyor. Süreçte AB’nin yerini ve izlediği dış politikanın temasını anlatan en iyi ifade de Mayıs’ta Almanya Federal Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble’den geldi. Rusya’ya göndermede bulunarak “olabilecek en iyi komşun Avrupa'dır. Hem ekonomisi güçlü, hem de güvenilirdir” diyen Schäuble, AB’nin Ukrayna’ya yönelik dış politikasını Rusya’ya göndermeyle özetledi. Ukrayna’yı ekonomik ve siyasi araçlarla istikrara ka- vuşturarak “Büyük Ivan” Putin’den koruma görevinde 1990’lardan bu yana belirli aralıklarla “Weimar Üçgeni” adı altında bir araya gelen Polonya, Almanya ve Fransa’ dan ziyade üçgeninin krize en yakın köşesi konumunda bulunuyor. Bunun bir uzantısı olarak AB içinde atılacak nın AB’deki konumunun belirginleşmesinden sonra kendilerini Avrupalı hisseden Ukraynalıların isteği, Avrupa Komşuluk Politikası tartışmasından sonra hiç olmadığı kadar artmış görünüyor. Bunun neticesinde Ukrayna’da Kasım 2013’ten bu yana gitgide artan istikrarsızlık, Polonya’yı ciddi anlamda endişelendiriyor. Diğer yandan da krizi dindirebilmek için AB’nin atabileceği adımlara yönelik belki de en önemli öneriler Polonya’dan geliyor. somut siyasi adımlara yönelik şimdiye kadarki en önemli belki de en doğru öneri halihazırda Polonya Başbakanı Donald Tusk’tan geldi. AB, Ukrayna krizinin ardından başta Rusya olmak üzere enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için Haziran’daki AB Zirvesi’ne kadar kapsamlı 11 ATAUM e-bülten bir plan hazırlanması yönünde hareket geçme kararı almıştı. Bu çerçevede yenilenebilir ve nükleer enerji gibi yerel kaynakların teşvik edilmesi üzerinde durulurken, Polonya Başbakanı Donald Tusk ise 2009’da Ukrayna’ daki durum nedeniyle yaşanan doğalgaz krizine dikkat çekerek daha kapsamlı bir plan önerdi. Tus, planında, doğalgaz piyasasından başlayarak ortak bir vekalet ve ortak bir fiyat politikasıyla birlikte acil olarak bir Avrupa enerji birliği mekanizmasının kurulmasını istiyor. Planın içerisinde ortak alım da MAYIS 2014 dahil enerji güvenliğinin arttırılması hedefi de yer alıyor. Tusk, ayrıca Ukrayna'daki konjonktürün enerjide bağımsızlığın ekonomik bağlamın da ötesine geçen öneminin yalnızca Polonya değil tüm kıtada arttığı düşüncesinde. Ukrayna Başbakanı Arseniy Yatsenyuk’in Rusya' nın kendilerine sattığı doğalgazın fiyatını “Avrupa'yı seçtikleri için cezalandırmak amacıyla” ikiye katladığını söylediği ve Rus doğalgazına bağımlılığı azaltmak için enerji politikalarında yapacakları reformlarda AB’den yardım istediği bir ortamda Ukrayna: AB’ye Uzak, Polonya’ya Yakın! H. Kardelen IŞIK Tusk’un önerileri hayati önem taşıyor. Şayet Tusk’un önerileri AB Komisyonu’nun Haziran’a kadar hazırlayacağı planla birleştirilirse, Rusya’nın en önemli petrol ve doğalgaz müşterisi olan AB’nin Ukrayna üzerindeki güç mücadelesini AB lehine çevirebileceği açık görünüyor. Ab’nin enerji ve doğalgaz pazarlarının entegre edilmesine en önemli karşı çıkışsa Weimar Üçgeninin bir diğer köşesi olan Almanya’dan geliyordu. Ancak Almanya’nın Ukrayna krizinin ardından yaptırımlar yoluyla Rusya’yla 15 11 karşı karşıya gelmek istemediği düşünüldüğünde, Tusk’ un önerisi daha da önem kazanıyor. Zira Ukrayna Krizi derinleştikçe Rusya’nın kendisine uygulanabilecek olası yaptırımlara karşı enerji kozunu oynama riski de artıyor. Bu barışçıl ve önemli önerisinin ardından Polonya, giderek daha da bütünleştiği Avrupa’da ilk fırsatta Euro bölgesine de katılırsa Rusya’nın Doğu Avrupa’da kimin etkili olacağına dair Avrupa’ya meydan okumasına önemli bir oyuncu olarak cevap verebilecek gibi görünüyor. Polonya’da Avrupa, Ukrayna’da cumhurbaşkanlığı seçimleri “Sovyetler Birliği”yle yeniden sınırların oluşmasını istemeyen Polonya halkı, görece düşük katılımın gerçekleştiği Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de tercihini bu yönde kullandı. Avrupa Komisyonu Başkanlığı için de adı telaffuz edilen Başbakan Tusk’un muhafazakâr The Civic Platform’uyla Avrupa şüphecisi Kaczynski’nin Peace and Justice’i arasında adeta başa baş bir mücadele yaşandı. Nitekim ikisinin de oyları yüzde 32 civarında kaldı. Avrupa’ da yükselen AB kuşkuculuğunun Polonya’yı da etkilemesi bekleniyordu ancak birçok Polonyalı Ukrayna’da yaşanan istikrarsızlığa AB’nin halihazırda somut bir çözüm getirememiş olmasından dolayı sağ partileri destekleme kararı almış görünüyor. Sınırın diğer tarafındaysa Uk- rayna halkı eşzamanlı olarak yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri ve yerel seçimlere gitti. Ukrayna’nın AB yanlısı yeni cumhurbaşkanı Petr Poroşenko, ülkedeki siyasi krizi çözme ve AB’yle ilişkileri geliştirme sözü verirken, ilk yurtdışı ziyaretini de Polonya’ya gerçekleştirecek. Ukrayna’daki seçim sonuçlarının ardından AB’nin Rusya’ ya karşı olası yaptırımları da şimdilik gündeme gelmeyeceğe benziyor. Öte yandan, Putin’in uygun koşullarda verdiği doğalgaz bağlamında Polonya ve Ukrayna’yı karşılaştırmasının ardından Güney Akım Projesi’ni de AB üyesi olmayan bir ülkeden geçirebiliriz a çık la ma sı, Tusk’un önerisiyle birlikte düşünüldüğünde kafalarda soru işareti bırakıyor. 16 Cannes Film Festival 2014 Ezgi POLAT MAYIS 2014 ATAUM e-bülten Cannes Film Festival 2014 Ezgi POLAT Eğitim ve Güzel Sanatlar Ba- festivali daha da popükanı Jean Zay’in girişimiyle lerleştirir. kurulan Cannes Uluslararası 1948’deki festival manifesFilm Festivali, Zay’in Venedik tosunda festivalin amacı diUluslararası Film Festivali’ne ğer film yapan ülkelerle birrakip yaratma hevesinin bir ü- liktelik ruhunu geliştirmek, rünü olarak ortaya çıkar. Fes- sürdürmek ve aynı zamanda tivalin ilki 1939’da Fransa’ tüm film türleri için film yapnın Cannes şehrinde sine- ma sanatının gelişimine desmatografın da mucidi olarak tek olarak sinema sanatbilinen Louis Lumiére’in baş- çılarını cesaretlendirip teşvik kanlığında gerçekleştirilir. etmek olarak belirtilir. 1955’ Ancak sonrasında İkinci Dün- e kadar yarışma kısmında en ya Savaşı nedeniyle festival iyi filme verilen Grand Prix’in sekteye uğrar ve savaş bite- adı, o yıl Palme d’or (Altın Palne kadar da festival gerçek- miye) olarak değiştirilir ve leştirilemez. Savaştan sonra böylece ilk Altın Palmiye de ilki 20 Eylül 1946’da gerçek- 1955’te Marty filmiyle yönetleştirilen festival, 1948- men Delbert Mann’in olur. 1950 yılları hariç 1952’ye ka- 1960’larda resmi kategoridar eylül ayında, 1952’den lere paralel olarak iki bağımitibarense bugün de olduğu sız kategori daha açılır. Bungibi mayıs ayında gerçekleş- lar 1962’de başlayan Ulustirilmeye başlar. lararası Eleştiri Haftası ve Festival, ilk zamanlarında ka- 1969’da gelen Yönetmenin tılan hemen hemen her fil- İki Haftası’dır. Mayıs 1968’ min ödülle döndüğü bir sos- de Fransa’daki politik gerilim yal etkinlik gibiyken, zaman- öğrencilerin ayaklanmala dünyanın her yerinden ün- larıyla sonuçlanınca ve olaylü isimler kırmızı halıda belir- lar Mayıs-Haziran ayları bomeye ve festival medyanın yunca devam edince festival da desteğiyle uluslararası o yıl yapılamaz. çapta ün kazanmaya başlar. 1972’den önce, filmler kendi Özellike 1950’lerde Kirk Do- ülkelerinin seçtiği kategoriuglas, Sophia Loren, Grace lerde yarışırlarken, 1972’ Kelly, Brigitte Bardot, Cary G- den itibaren Festival filmleri rant, Romy Schneider, Alain seçmek üzere Resmi Seçim BiDelon, Simonw Signoret, rimi kurulur. 1978’de Gilles Gina Lollobrigida ve diğer Jacob genel temsilci olarak pek çok ünlü ismin katılımı, belirlenir ve aynı yıl Jacob Un Palme D’or Palme d’or’un ilk günden bugüne değişimine baktığımızdaysa, ilk olarak ödülün yıllar içinde Festivalin simgesi haline dönüşmeye başladığını vurgulamak gerek. Aslında 1955’de ilk Palme d’or verilene kadar Grand Prix ödülü verilmektedir. Ancak, 1954’ün sonlarında Robert Favre Le Bret’in girişimiyle Cannes şehrinin de hanedan arması olan palmiyenin tasarlanması için mücevheratçılara çağrıda bulunulur. Böylece ilk palmiye takı tasa- Certain Regard (Saygınlık) 2000’lerde genç yönetmenKategorisi ve Caméra d’or lerin gelip çalışabileceği ve (Altın Kamera) ödülünü festi- senaryolarını tamamlayabivale kazandırır. Yine Jacob’ lecekleri bir mekan olarak un faaliyetleriyle festivale Résidence’ın açılışıyla berapek çok sekme eklenir. 1991’ ber büyür. Dahası 2005’de de Leçon de Cinéma ( Usta- her yıl 20 yönetmene filmlelardan Film Dersleri) açılır ve rini çekebilmeleri için finansilki Francesco Rosi tarafın- man sağlayan Atelier’in dan verilir. O zamandan be- yaratılışıyla daha da gelişir. ri, pek çok sayıda ünlü yönet- Tematik retrospektif filmler men kendi artistik kariyerleri olarak gösterilen önemli döve sinema üzerine düşünce- nem (klasik) filmleri, 2004’ lerini paylaşmak üzere bu den itibaren Cannes Classics derslerde yerlerini alır. Ben- (Cannes Klasikleri) adı altınzer şekilde, 2003’ten itiba- da sunulur. Bu kategori, dören Leçon de Musique (Müzik nem filmlerinin onarılmış Dersleri), 2004’ten itibaren kopyalarının gösterimini de Leçon d’Acteur (Oyunc- içermekle birlikte sinema uluk Dersleri) verilmeye baş- hakkındaki film ve belgelar. 1989’da Fransız Devrimi’ sellere övgü amacıyla da nin 100. Yılına ithafen sem- oluşturulmuş durumda. pozyum “Sinema ve Özgür- 2007’de Festivalin 60. Yılı lük” adını alarak dünyanın kutlamalarında dünyanın en her yerinden yönetmenlerin büyük 33 yönetmeni yıldöilgisini çeker. 1997’deyse nümü filminde yer almak Cannes Film Festivali’nin 50. üzere davet edilir. Her bir yöYıl Dönümü nedeniyle dün- netmenin 3 dakikalık kısa yanın en iyi yönetmenleri bir- filmler çekmesiyle oluşturulikte sahneye çıkarak Usta lan To Each His Own Cinema Yönetmen Ingmar Bergman’ (Her Biri Kendi Sineması a Palme des Palmes (Palmi- İçin), yönetmenlerin filmleriyelerin Palmiyesi) ödülünü su- ni planladıkları odalarla ilgili nar. kısa filmlerdir. 2010’da Can1998’de Gilles Jacob, dün- nes Kısa Film kategorisi de yanın her yerinden film okul- yaratılır ve Kısa Film Yarışları tarafından yapılan kısa ması ve Kısa Film Köşesi olave orta uzunluktaki filmler i- rak gruplara ayrılır. çin Cinéfondation (Sinevakıf) kategorisini getirir. Bu alan, rımcısı Lucienne Lazon tara- lar ve bugünkü haline kafından yapılır. 1975’de yeni- vuşur. lenen tasarım, saf kırmızı Fas Geriye dönerek baktığımızderisi üzerine iliştirilmiş bir bi- da, Palme d’or’u yalnızca altı çimde sunulurken, 80’lere yönetmenin iki defa alma şegelindiğindeyse deriden vaz- refine eriştiği görülüyor: geçilip sütun üzerine taşınan Francis Coppola, Shoei Imapalmiye yaprağı, sonrasında mura, Bille August, Emir Kuspi ra mit şek lin de kris tal turica, Dardanne Kardeşler sütuna iliştirilmiş versiyon- ve Michael Haneke. 1993’ larıyla geliştirilmeye başlar. deyse Festival tarihinde ilk Ödül, 1997’ye gelindiğinde kez bir kadın yönetmen (Jabir İsveç mücevherat firması- ne Campion) Piano filmi ile nın sponsor olmasıyla zengin Palme d’or sahibi olur. bir görünüm kazanarak 24 Sonuncusu bu yıl 14-25 Makarat altından yapılmaya baş- yıs tarihleri arasında gerçek- leştirilen festivalin Palme d’or ödülüyse Kış Uykusu (Winter Sleep) filmiyle Nuri Bilge Ceylan’a verildi. Jüri Büyük Ödülü “The Wonders” filmiyle Alice Rohrwacher’a, en iyi yönetmen ödülüyse “Foxcatcher” filmiyle Bennett Miller’ a gitti. En iyi kadın oyuncu ödülünü “Maps to the Stars” daki performansıyla Julianne Moore, en iyi kadın oyuncu ödülünü de “Mr. Turner” filmindeki rolüyle Timothy Spall kazandı. ATAUM e-bülten MAYIS 2014 Ebola Salgını'nı İhtimali Ahmet Miraç Sönmez 17 Ebola Salgını İhtimali Ahmet Miraç Sönmez Ab’nin 11 Eylül olayları sonrasında oluşturma kararı alarak 2005 yılında faaliyete geçirdiği Stockholm merkezli Avrupa Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC), 14 Mayıs 2014 tarihinde resmi internet sitesinde yaptığı açıklamada, Şubat 2014’te Batı Afrika ülkelerinde baş gösteren Ebola virüsü salgınına dair rakamları güncelledi. Buna göre, bu salgından en fazla etkilenen ülkelerden olan Gine ve Liberya’ da Mayıs’ın ilk haftası itibariyle hayatını kaybeden insanların sayıları sırasıyla 157 ve 11’e ulaşmış durumda. Ancak hastalığın bulaşmış olduğu insan sayısı daha fazla, zira hastalığa yakalanan her kişi hayatını kaybetmiyor. Bununla birlikte hastalığın ölümcül olma yüzdesi oldukça yüksek. Salgından etkilenen bir diğer Batı Afrika ülkesiyse Sierra Leone. Buradaysa teyit edilmiş bir ölüm vakası bulunmuyor. AB ülkelerinden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan bu ülkelerde yaşanan vakalar hem AB’yi hem de Dünya Sağlık Örgütü’nü yakından ilgilendiriyor. Zira artan ülkeler arası temas nedeniyle hastalığın diğer bölgelere ve dolayısıyla Avrupa’ya da bulaşma ihtimali var. İlk teyit edilmiş vakaların Sierra Leone ve Liberya ile sınırdaş bulunan Gine’nin güneydoğusunda ormanlık bir yer olan Guéckédou bölgesinde ortaya çıktığını belirten ECDC, Ebola virüsü salgınının yavaşlamış gibi görünmekle birlikte Guéckédou bölgesinde halen canlı olduğu uyarısında bulunuyor. DSÖ, Sınır Ta- nımayan Doktorlar ve AB gibi uluslararası örgütlerin yerel yetkili otoritelerle işbirliği içinde kontrol altına almaya çalıştığı virüsün Gine ve Liberya’yı ziyaret eden turistleri etkileme ihtimalinin düşük olduğu belirtilse de, enfekte olmuş hastaların tedavi olduğu hastanelerdeki hijyen koşullarının yetersizliğinin bulaşmayı tetiklediği bildiriliyor. Ancak hastalığın ana bulaşma yolu, kan ve vücut sıvılarıyla temas. Hastalığı yaratan patojenin de bir aşısı ya da tedavisi henüz geliştirilmiş değil. Kalp-damar rahatsızlıkları, kanser ve obezite gibi kronik hastalıkların bulaşıcı hastalıklara oranla daha fazla can aldığı AB ülkelerinde bulaşıcı hastalıklar konusu yine de ciddiyetini yitirmiyor. Zira bulaşma yolları devamlı değişebilen ve gelişebilen bulaşıcı hastalıklar çoktandır sınır-aşan ciddi sağlık tehditleri sınıfına girmekte. Ebola dışında çocuk felci ve MERS virüsleri de yine dünya ve AB gündemini işgal eden bulaşıcı hastalıklar arasında yer almakta. AB’nin geçen Kasım’da yürürlüğe koyduğu 1082/2013 /EU sayılı Parlamento ve Komisyon Kararı, bulaşıcı hastalıklar gibi biyolojik kökenli tehditlere ek olarak kimyasal ve çevresel kökenli sınıraşan tehditler açısından da bildirim ve uyarı mekanizmaları geliştirmiş durumda. Yeni Karar, ayrıca sektörler arası koordinasyonun gerekliliğini ortaya koymakta, bu da farklı alanlardaki yetkili otoritelerin -örneğin Başbakanlık, Sağlık Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve Tarım Bakanlığıbirlikte çalışmasını gerektirmekte. Hâlihazırda AB üyeleri bu AB Kararını ulusal mevzuatlarına aktarmakla meşgul. AB’nin bulaşıcı hastalıklar konusunda uzman kuruluşu olan ECDC, işvereni pozisyonunda olan Avrupa Komisyonu’nun talebi üzerine araştırmalar yapmakta, raporlar hazırlamakta, üyelere yönelik olarak bulaşıcı hastalıklara ilişkin bilimsel tavsiyelerde bulunmakta ve üyelerin yetkili otorite temsilcilerine yönelik olarak DSÖ Avrupa Bölge Ofisi ile birlikte ortak eğitim seminerleri düzenlemekte. Ancak yaptığı en önemli işlerden bir tanesi de olası tehditlere karşı risk değerlendirmesi yapmak ve gerekli tedbirleri öngörmek. Tüm bu çalışmaların amacı, halen yaşanan ve ileride yaşanması muhtemel salgınlara karşı AB bölgesini erkenden uyarmak ve hazırlıklı bulunmasını sağlamak. Ancak koordinasyon konusu burada da önemli zira ECDC tehdidin çeşidi veya durumuna göre AB üyelerinin yetkili otoriteleri, Avrupa Gıda Ajansı (EFSA) veya Avrupa Kimyasallar Ajansı (ECHA) gibi AB kurumlarıyla veya CDC gibi ABD’nin 1946 yılından kurduğu hastalıkları önleme ve kontrol kurumu gibi ulusal kuruluşlarla işbirliği içerisinde bulunmakta. ECDC’nin Gine ve Liberya’ya seyahat edecek olanlara yönelik tavsiyeleriyse oldukça basit. Öncelikle bulaş taşıma ihtimali olan ölü veya canlı insanların kan veya vücut sıvılarıyla temasta bulunulmaması, vahşi hayvanlarla yakın temastan kaçınılması, av eti yenmemesi ve son olarak da korunmasız cinsel ilişkiden uzak durulması. Hayvandan insana geçebilen Ebola virüsünün Batı Afrika’ da çokça avlanan yarasa, sincap, maymun, antilop ve kirpi gibi vahşi hayvanların etlerinin tüketilmesinden kaynaklandığının anlaşılmasından sonra bu hayvanların özellikle de yarasa etinin tüketilmemesi zaruretine dayanarak Gine otoriteleri bu ürünlerin Pazar yerlerinde satışlarını yasaklamış durumda. AB de geçtiğimiz Nisan’da yaptığı açıklamada hastalıktan etkilenen ülkelerde yapılan çalışmalara yönelik 1.1 milyon Euro finansman sağlanacağını belirtmiş ve Gine’ ye altı bulaşıcı hastalıklar uzmanı mobil laboratuvar birimiyle Mart’ta gönderilmiş. DSÖ ise 5 Mayıs 2014 tarihi itibariyle 112 uzmanını söz konusu Batı Afrika ülkelerin göndermiş durumda. Hâlihazırda uluslararası uçuşlarda kısıtlamaya gidilmesi, söz konusu ülkelerin vatandaşlarına vize verilmemesi veya ülkeye almama gibi önlemler ne AB ne de DSÖ tarafından önerilmezken, Batı Afrika ülkelerinde havalimanlarındaki sağlık görevlilerinin tetikte olması, hastalık belirtisi gösteren yolcuları durdurulması ve ateşine bakılması, gerekirse havaalanındaki sağlık ekibine yönlendirilmesi gibi önlemler DSÖ tarafından öneriliyor. Portre Portre Recep Ersel ERGE Lord Rosebery Bir Avustralya ziyaretinde sarf ettiği şu sözler tarihe geçecekti: “Sizin bu millet olduğunuz gerçeği… İmparatorluk’tan ayrıldığınız anlamına mı geliyor? Tanrı korusun! Ne kadar büyük olursa olsun hiçbir milletin İmparatorluk’tan ayrılmasına gerek yok, çünkü İmparatorluk, Milletlerin bir Ortak Varlığıdır.” Lord Rosebery, zayıf ve zarif, her zaman özenle dik yürüyen, güzel konuşan, kibar bir beyefendiydi. Diploması olmadığı halde çağının en bilgili insanlarından biri olarak görülüyordu. Hayatta üç amacının olduğunu söylerdi: Bir soylunun kızıyla evlenmek, Derby’yi kazanan bir ata sahip olmak ve başbakan olmak. Üçünü de gerçekleştirdi. Ancak başbakanlıktaki başarısızlığı nedeniyle tarih onu daha çok zenginliği, yarış atı sevdası ve cinsel yönelimine dair söylentilerle hatırlayacaktı. Gerçek adıyla Archibald Philip Primrose, İskoçyalı aristokrat bir ailenin üçüncü çocuğu olarak 7 Mayıs 1847’de Londra’da doğdu. Babası ölünce, Rosebery Kontu olan dedesine üç yaşında varis oldu. Orta öğrenimini Eton College’da tamamladıktan sonra 19 yaşında Oxford’da lisans eğitimine başladı. Mart 1868’de, henüz ikinci sınıf öğrencisiyken dedesi de ölünce “Rosebery Kontu” oldu. Böylece, yılda 30 bin sterlinden fazla gelir getiren 20 bin dönümlük bir arazinin de sahibi olmuştu. Çok geçmeden “Lord Rosebery ” adıyla Lordlar Kamarası’ ndaki yerini aldı. Genç Lord, çok iyi bir binici olmasa da at yarışlarına pek meraklıydı. İlk yarış atı Ladas’ı 1869’da aldı, ama Oxford’da öğrencilerin at sahibi olması yasaktı. Üniversite idaresi ya Ladas’ı ya da okulu bırakmasını istedi. Kolay bir tercihti. Çocukluğundan beri hayalini kurduğu safkan İngiliz atına sahip olmak varken Oxford’da okumanın lafı bile olmazdı. Okulu bıraktı. Ertesi yıl Jokey Kulübü’ne üye seçildi. Rothschild Baronu’nun tek kızı ve varisi Hannah de Rothschild’le 1878’de evlendi. Aktif siyasete girişi de aynı yıllara denk geliyordu. 1880 seçimlerinde Liberal Parti lideri William Ewart Gladstone’un Midlothian kampanyasını organize etti. Kasım 1879’la Mart 1880 arasında süren kampanya, İskoçya’nın Midlothian bölgesinde gerçekleşen seçim konuşmalarını kapsıyordu. Sonuçta Liberal ATAUM e-bülten Parti’nin iktidara gelmesi ve Gladstone’un Başbakan olmasında Rosebery’nin katkısı önemliydi. Rosebery, çalışmasının karşılığı olarak teklif edilen Hindistan Bakanlığı Müsteşarlığı görevini iki kez reddetti. Bir görüşe göre, bu teklifi şahsi çıkar için çalıştığı izlenimi vermemek adına reddetmişti. Ancak, daha makul görünen bir diğer görüşe göre, bakanlık teklifi beklerken müsteşarlık önerisini küçük gör müş tü. Ni te kim Gladstone’un ısrarı üzerine, Ağustos 1881’de İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı görevini ancak “İskoçya işlerinde özel yetkilere sahip olma” şartıyla kabul etti. Ne var ki, parlamentonun İskoçya’yla fazla ilgilenmediğini görmek onu hayal kırıklığına uğratacaktı. Gladstone’un kendisi de en çok İrlanda’yla meşgul oluyor, Rosebery’nin yakınmalarına cevap vermiyordu. İki yılı doldurmadan istifa eden Rosebery, önce ABD sonra da Avustralya seyahatine çıktı. Gittiği her yerde Britanya emperyalizminin propagandasını yapıyordu. Özellikle 18 Ocak 1884’te Adelaide’ de sarf ettiği şu sözler tarihe geçecekti: “Sizin bu millet olduğunuz gerçeği… İmparatorluk’ tan ayrıldığınız anlamına mı geliyor? Tanrı korusun! Ne kadar büyük olursa olsun hiçbir milletin İmparatorluk’tan ayrılmasına gerek yok, çünkü İmparatorluk, Milletlerin bir Ortak Varlığıdır.” Genellikle “(İngiliz) Milletler Topluluğu” şeklinde Türkçeleştirilen “Commonwealth of Nations” ifadesini Rosebery icat etmişti. Gladstone, Londra’ya dönüşünde gönlünü aldı ve Rosebery’yi Şubat 1886’da kurduğu üçüncü hükümette Dışişleri Bakanı yaptı. Kraliçe Victoria yeni hükümetteki “tek gerçekten iyi atama”nın bu olduğunu düşünüyordu. 1889’da Londra Belediye Başkanı seçildi. Üç yıl boyunca itfaiye, spor tesisleri ve sosyal konutların gelişmesini sağladı. Ancak, 1890’da Hannah’nın ölümüyle bir süre aktif siyasetten uzaklaştı. Eşcinsel olduğu iddiaları da bu dönemde yaygınlaşmıştı. Queensberry Markizi John Douglas’un iddiasına göre Rosebery ve ünlü yazar Oscar Wil de, oğ lu Alf red Douglas’la ilişki yaşıyorlardı. Alfred, Rosebery’nin özel sekreteriydi. Bu iddia Oscar Wilde’ın hayatını karartacaktı, ama Rosebery her nasılsa skandala dâhil olmaktan kurtuldu. Daha sonra, Kraliçe Victoria’nın teşvikiyle, Ağustos 1892’de dördüncü Gladstone hükümetinde yine Dışişleri Bakanı olarak si- MAYIS 2014 yasete geri döndü. Dördüncü Gladstone hükümeti üçüncüsünden biraz daha uzun sürse de Gladstone’un istifasıyla yine iki yılı doldurmadan sone ermişti. Kraliçe Victoria, Mart 1894’ te Başbakanlık görevini Rosebery’ye verdi. Atlarından birinin ilk kez ünlü Derby yarışını kazanması da aynı yıla denk geliyordu. Böylece Lord Rosebery, 47 yaşında, kalan iki hayalini de gerçekleştirmiş oldu. İlerleyen yıllarda atları Derby’de yeni zaferler de kazanacaktı, ancak Rosebery Başbakanlıkta o kadar başarılı olamayacaktı. Çünkü daha en başından beri partisine ters düşmüştü. Başbakan olarak ilk konuşmasında, İngiltere’nin onayı olmadan İrlanda’nın özerk yönetime kavuşamayacağını söyledi. Hâlbuki Gladstone başbakanlığındaki Liberal Parti altı yıldır İrlanda’nın özekliği için çalışıyordu. Çünkü partisi, Avam Kamarası’nda çoğunluğu sağlamak için İrlanda milliyetçilerinin oylarına ihtiyaç duymaktaydı. Rosebery’yse iktidarı pahasına İrlanda politikasında ısrar etti, çünkü “küçük İngiltere” görüşüne şiddetle karşıydı. Britanya’nın egemenlik haklarından vazgeçmesi şöyle dursun dünya işlerine daha çok dâhil olması gerektiğine inanıyordu. Mısır’a hâkim olanın Hindistan’a hâkim olacağı düşüncesiyle Mısır’ dan çekilmeye karşı çıktı. Yine, zamanında Gladstone’ un bütünüyle terk etmek istediği Uganda’yı himaye altına aldığını ilan etti. Rosebery’nin siyaseti çok netti, ancak icraatı da bir o kadar zayıftı. Çünkü Muhafazakârların çoğunlukta olduğu Lordlar Kamarası bütün yasa tasarılarını reddediyordu. Avam Kamarası’ysa İrlanda politikası yüzünden zaten tepkiliydi. Parlamento bir yana, Rosebery bakanlarıyla bile sıklıkla ters düşüyordu. Sonunda Haziran 1895’te, askeriyeyle ilgili çok önemsediği bir oylamanın aleyhte sonuçlanmasını kendine güvensizlik oyu olarak değerlendirdi ve Başbakanlıktan istifa etti. “Rosebery hükümeti” sadece 16 ay sürmüştü, ancak veda konuşmasına bakılırsa Rosebery bundan şikâyetçi değildi: “Hayatta iki büyük keyif vardır. Birisi ideal, diğeri gerçekçidir. İdeal olan, bir kimsenin Hükümdarından Portre: Lord Rosebery Recep Ersel ERGE görev mührünü almasıdır. Gerçek keyifse onu geri verdiğinde gelir.” 1895 seçimlerini Muhafazakârlar kazandı. Rosebery ertesi yıl Liberal Parti Genel Başkanlığı’ndan istifa etti. Bir süre, parti içi muhalefeti oluşturan Liberal Emperyalistlerin liderliğini yaptı. Liberallerin 1905’te iktidara dönmesiyle kendi hükümetinde Savaş Bakanı olan Henry Campbell-Bannerman Başbakan olunca Rosebery aktif siyaseti bıraktı. Son yıllarını ünlü siyasetçilerin biyografilerini yazmakla geçirdi. Oğlu Neil, Kasım 1917’de Gazze’de bir çatışmada öldü. Ertesi yıl da Rosebery felç geçirdi ve kısmen sakat kaldı. Hareketsiz, hastalıklı ve mutsuz yılların ardından 21 Mayıs 1929’da öldü. Victoria döneminin son liberal Başbakanı olan Lord Rosebery, o zaman kadar en kısa süre görev yapan ama en zengin İngiliz Başbakanıydı. Kütüphanesi, değerli tabloları ve eski gümüş koleksiyonu da dâhil olmak üzere terekesi 1.5 milyon sterlinden fazlaydı (bugünün alım gücüne göre en az 60 milyon sterlin). 21 19 Avrupa Gündemi... ATAUM ATAUM-BİM (08-2011) e-bülten bulmak isteyene not: sadece elektronik posta kutusunda bulunur...
Benzer belgeler
Sayı 69 Temmuz 2014 - ATAUM
hazırlattığı raporda, ulusal hükümetlerin sektörün Avrupa ekonomisi açısından taşıdığı önemin yeterince farkında olmadıkları uyarısında bulunuyordu. Rapor aynı zamanda kamu teşebbüslerinin özelleşt...
Sayı 67 Mayıs 2014 - ATAUM
hazırlattığı raporda, ulusal hükümetlerin sektörün Avrupa ekonomisi açısından taşıdığı önemin yeterince farkında olmadıkları uyarısında bulunuyordu. Rapor aynı zamanda kamu teşebbüslerinin özelleşt...
Ukrayna Krizinin Ulusal, Bölgesel
kapitalizme eklemlenme girişiminde bulunuyorlar ancak 2007'de birliğe dahil olan Bulgaristan aradan 7 sene geçmesine rağmen yerinde sayıyor. Bu sebeple ülkede yolsuzluk, cinayet, hırsızlık, eğitims...