HF150 - Hayatım Futbol
Transkript
HF150 - Hayatım Futbol
3 1EKİ M2 01 4-SAYI 1 5 0 B A R C E L O N A ʼ N I N G E L E C E K T E K İ H O C A S I R O B E R T O MA R T I N E Z L i v e r p o o l ʼ a n e l e r o l u y o r D o n o v a n ʼ ı n v e d a s ı D e r b i d e i s p a t z a ma n ı Yayın Koordinatörü Roberto Martinez İlker Yılmaz 146. sayımızda ‘Geleceğin teknik direktörleri’ başlığı altında potansiyelli 15 teknik adamı kaleme almıştık. Bu isimlerden bazılarını Avrupa’nın üst düzey takımlarında göremeyeceğiz. Ama onlar en kötü ihtimalle kalburüstü takımlarda boy gösterecekler. Seriyi genişletip gelecekte dünya futboluna teknikleriyle yön verecek isimleri daha detaylı işlemek istedik. İlk olarak Roberto Martinez’e merceğimizi yakınlaştırıyoruz. İngiliz futbolunun içinde yoğrulmuş 41 yaşındaki Katalan teknik adamı bu güne kadar yaptıklarıyla ve vaat ettikleriyle bize göre Barcelona’nın gelecekteki teknik direktörü. Yazarlar Aslıhan Karlıdağ Emre Çelik Emre Gürkaynak Güner Çalış Rafet Baran Eryılmaz Sercan Ergün Hayatım Futbol’un 150. sayısında ayrıca; Liverpool’un kötü gidişini ve son haftaların tartışılan ismi Balotelli’yi, kariyerini sonlandıran London Donovan’ı, üniversite takımıyla yetinmeyip amatöre kadar uzanan 1863 Boğaziçi’yi, kadın futboluyla Varol Döken’e meydan okuyan Aslıhan Karlıdağ’ın ‘Öz Maç Bahane’sini ve Beşiktaş ile Fenerbahçe arasında oynanacak olan derbinin ön izlemesini bulabilirsiniz. Keyifli okumalar, İlker Yılmaz [email protected] [email protected] #150 BU SAYIDA Geleceğin Teknik Direktörleri #1 İngiltere’de parlayan Roberto Martinez, bizce Barcelona yolunda Olmuyor, Olamıyor Şahane geçen geçen sezonun ardından Liverpool bu sene beklentilerin uzağında Hata Onun, Suç Onun, Günah Onun Mario Balotelli belki de üst düzeyde kalmak için son şansını zorluyor Futbol Aşkı Sınır Tanımaz Halı sahanın kesmediği Boğaziçi Üniversiteliler amatör lige girerek mücadelelerini sürdürüyor Altın Çocuğun Vedası ABD’nin gördüğü en iyi futbolcu London Donovan futbolculuğa veda ediyor Derbide İspat Zamanı Hem Beşiktaş hem Fenerbahçe kendilerini ispat etmek için derbide Öz Maç Bahane Kadınlar 1. Ligi başladı. Ateşehir Belediyespor – Karşıyaka BESEM mücadelesinden izlenimler burada Emre Çelik Türkiye HF150 iSPAT ZAMANI Spor Toto Süper Lig’in sekizinci haftasında ligin lideri Beşiktaş ile Fenerbahçe, Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda karşı karşıya gelecek. Özellikle iki takımın oynadığı futbol -zirvede görülen Beşiktaş ve yetersiz bulunan Fenerbahçe; ligde bulundukları konum- en iyi olarak görülmesine rağmen kopamayan Beşiktaş ve tökezlemesine rağmen zirveden sadece 1 puan geride olan Fenerbahçe; ve hocalarının durumu göz önüne alındığında derbi, sadece ismiyle değil iki takım adına sezonun gidişatını belirleyecek olmasından dolayı da en önemli maç olarak öne çıkıyor. Sezon başından bu yana Fenerbahçe’nin en büyük sorunu olarak temposuzluğun öne çıktığını belirtmek yanlış olmaz. Topa sahip olmakta bir sorun yaşamayan Fenerbahçe buna rağmen eleştirilerin dozunu artıracak seviyede gereksiz bir sabırla oynuyor! Topa sahip olarak rakibi hataya zorlayan görüntüdeki Fenerbahçe’de yine de topun dolaşım hızının yetersizliğinden kaynaklanan bir tempo problemi olduğu gerçek. Hatta Fenerbahçe’nin MatchStudy istatistiklerine göre ilk yedi haftada rakip ceza alanı içinde en fazla topla oynayan takım ve rakip ceza sahasına en fazla top gönderen takım olması da bunu açıkça gösteriyor lâkin o pasların öldürücü olmaması da doğal olarak İsmail Kartal’a başta Diego’yu oynatmaması olmak üzere eleştiri olarak dönüyor. Hakeza Emre’nin istikrarsızlığı ve Alper’in de bir oynayıp bir oynamaması Fenerbahçe’nin rakip kaleye bu denli yaklaşmasına rağmen verimsiz olmasında en büyük etkenler. Kartal, ilk 11 seçimini ne yönde yapar bilinmez ama bu noktada Beşiktaş’ın ‘fren yapmayı bilmeyen’ oyun yapısı da Fenerbahçe’nin işine gelen bir faktör olarak öne çıkıyor. Tottenham, Sivas ve Kayseri Erciyes maçlarında da görüldüğü üzere Beşiktaş rakip kaleyi düşündüğü zaman ligin en iyi ve keyif veren takımı ama ne zaman skoru korumaya yeltenseler rakip takımın kalitesinden bağımsız olarak kalelerinde golü görüyorlar. Bu da gösteriyor ki Fenerbahçe’nin sıkıcı oyunu, topa sahip olup Beşiktaş’ı geriye ittiğinde Fenerbahçe adına önemli bir avantaja dönüşebilir. Bir başka ifadeyle maçın en belirleyici noktalarından birisi de hangi takımın topa sahip olmak için çıkacağı. Beşiktaş’ın taktiksel açıdan Fenerbahçe’ye göre sahip olduğu opsiyonlar açısından daha kısıtlı bir takım olduğunu da göze alırsak Kara Kartal adına galibiyet için topa sahip olmanın elzem olduğunu söylemek yanlış olmaz. Taktiksel açıdan sahip olunan opsiyonlar konusunda Fenerbahçe’yi avantajlı kılan bir diğer silah da takımın başta Emenike olmak üzere kontra atağa yatkın bir forvet hattı havuzuna sahip olmasını ve takımın savunmaya oturmayı bilmesini. Her ne kadar Galatasaray maçı kaybedilmiş -sarı-kırmızılıların tatmin edicilikten uzak genel performansına rağmen- olsa da Fenerbahçe 10 kişi oynarken bile rakibe %100’lük bir pozisyon vermedi. Yani Kartal’ın elinde B Planı yaratmaya makul bir takım yapısı var ve Fenerbahçe öne geçmesi durumunda bir kademe daha tehlikeli bir takıma dönüşebilir. Lâkin Arsenal karşısında bile topa hükmederek oynayan Demba Ba Emmanuel Emenike Slaven Bilic’in Beşiktaş’ı için elde Demba Ba gibi kuvvetli, Olcay-Sosa-Frei gibi hızlı oyuncular olmasına rağmen ‘kontra-atak’ bir opsiyon olarak görülmüyor. Bunun en önemli sebebi de hiç şüphesiz takımın skoru korumayı bilmemesi ki Beşiktaş maç içinde öne geçse bile skoru korumaya çalışması değil farkı artırmanın yollarını araması çok daha doğru hareket olacaktır. Karşılaşma adına bir diğer önemli nokta da duran toplar. Beşiktaş için savunma yapmamayı bilmemesinin yanı sıra en büyük handikap olarak duran top savunmasındaki zafiyet göze çarpıyor. Fenerbahçe ise duran top hücum/savunmasında rakibine göre bir adım önde. Dahası akan oyunda da Beşiktaş’ın sağ bek sorunu ile sol bekte Motta’ın defansif özelliklerinin vasatlığından dolayı özellikle arka direk ortalarında rakibe kıyasla bir handikaba sahip olduğu gerçek. Hele ki Caner ve Gökhan Gönül’ün varlığı da düşünülünce… Fakat atlanmaması gereken diğer bir konu da savunmada Fenerbahçe’de sol taraftaki tüm defansif yükün Caner’in omuzlarına binecek olması. Burada Töre’nin cezalı olması da düşünülünce Bilic’in vereceği ‘tek maçta parlayan ama büyük maçta ne yapacağı kestirilemeyen Frei mı yoksa Atletico Madrid’de de birçok kez sağ açık oynayan Sosa mı?’ yanıtı maçın sonucu için son derece belirleyici bir faktör olacak. Bireysel performanslar açısından ise Fenerbahçe’de en belirleyici isimin İsmail Kartal, Beşiktaş’ta ise Slaven Bilic ve Oğuzhan Özyakup olacaktır. Kartal’ın ise eleştirilere boyun eğerek Diego’yu 11’e yerleştirip yerleştirmeyeceği son derece önemli. Diego her ne kadar büyük yetenek olsa da unutmamak lazım ki savunmaya katkısı yok denecek kadar az (Seviye farkı olsa da bu faktörden dolayı geçen sezon devre arasında transfer olduğu Atletico Madrid’de Diego plan oyuncusu değil hamle oyuncusu olarak kullanıldı ve ne zaman plan oyuncusu yapılsa Atletico kazanamadı). Beşiktaş’ın hücum gücü ve hareketliliği karşısında Diego önemli bir handikaba dönüşebilir. Kısacası Fenerbahçe açısından ‘denge ve sabır’ kilit faktör. Beşiktaş’ta ise Bilic’in sağ bek tercihi, yapacağı oyun planı -doğru olan ‘öne Olcay Şahan Diego geçseniz bile durmayın’ olmalı- hem uzun vadede kendi kaderini hem de Beşiktaş’ın kaderini belirler. Oğuzhan için ise hücum performansı değil savunmaya vermesi gereken katkıyı verip vermeyeceği ve Bilic’in sık sık ondan görmek istediği ‘liderlik’ özelliğini sergileyip sergileyemeyeceği Beşiktaş’ın kaderini çizecek. Son olarak unutmamak gerekir ki Beşiktaş, Erciyes yenilgisine rağmen ligin en etkili hücum eden takımı. Her ne kadar ‘şampiyonluk’ mantalitesine sahip olmasalar da en iyi bildikleri işi yapmaya çıkmaları, durumun istenmeyen şekilde gitmesi rağmen ısrarla rakibi yarı sahasına yıkarak kaleyi düşünmeleri durumunda ibrenin ne olursa olsun Beşiktaş’tan yana olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bunu yaparken de özellikle rakip sahaya geçildiği noktada bireysel hata yapılmaması (Fenerbahçe rakip sahada en fazla top karşılayan ve çalan takımlar sıralamalarında ilk ikide) son derece önemli. Ve dahası geçen sezonki 2-2’lik maçın aksine sahada yaşanan olaylara reaksiyon olarak kazanma düşüncesini korumaları da. Zaten bunu yapmayı başarırlarsa Beşiktaş için üzerindeki ‘kırılgan takım’ etiketinden kurtulup şampiyonluk için gerçekten aday konuma yükselebileceğini söylemek mümkün. Aksi ise eleştirilen Fenerbahçe’yi hem zirveye taşıyabilir hem de –daha da önemlisi– ‘bizim ölümüz ligin en iyi top oynayanına yeter’ düşüncesini kanıtlayarak Fenerbahçe’ye zihinsel açıdan şampiyonluk yarışında son derece önemli bir avantaj sağlar. Dahası Beşiktaş geçen sezon Galatasaray maçının ardından olduğu gibi ciddi anlamda bir sallantıya girebilir. Slaven Bilić İsmail Kartal Güner Çalış Geleceğin Teknik Direktörleri HF150 GELECEĞİN TEKNİK DİREKTÖRLERİ #1 ‘Geleceğin teknik direktörleri’ adı altında bir seriye başlamaya karar verirken aklımızdan neler geçiyordu? Belli bir yaşın, belirlediğimiz parametreye göre 45 yaşın altında, ve henüz futbol sahnesinin en büyüklerinde kendini tam anlamıyla ispatlama fırsatı bulamamış; fakat ileriki yıllarda adını çokça işiteceğimizi düşündüğümüz teknik direktörleri belirlemeye çalışacaktık. Yine de bu listeyi oluştururken en büyük motivasyon kaynağımız, aslında başka bir noktaya dikkat çekmekti. 1996’da Arsenal’e Japonya’nın Nagoya Grampus takımından gelen ve “Arsene who?” (Arsene kim?) manşetleriyle karşılanan Arsene Wenger’in, Ada futbol kültürü üzerinde ne denli büyük bir etki yarattığı üzerine sayısız tartışma yapılmıştır. 6 dil konuşabilen, oyuncuların beslenme alışkanlıklarını yeniden belirleyen ve ekonomi üzerine master yapmış bir menajer Premier League için bir ilkti. Galip gelinen maçların ardından takım olarak topluca ‘dağıtmanın’ profesyonel futbolcular için kabul edilebilir bir davranış olmadığının benimsenmesinde ve Ada futbolunda içki kültürünün değişmesinde Wenger’in çok önemli bir rolü olacaktı. Kuşkusuz daha sonra Gerard Houllier, Jose Mourinho gibi değerli yabancı menajerler de Wenger’in açtığı kapıdan Adaya ayak basmıştı. 20. yüzyılın sonunda, Arsene Wenger daha önce gördüğümüz herkesten farklı duruyor ve futbolda yeni bir döneme işaret ediyordu. Listedeki pek çok isimde, ve daha şimdiden çok başarılı olmaları gerekçesiyle bu listeye dahil edilemeyen Luis Enrique, Andre Villas-Boas gibilerinde, Wenger için sözü edilen bu özelliklerin var olduğunu göreceksiniz. Kazandıkları başarılar bir yana, teknik direktöre bakış açımızı değiştirebilecek niteliklere sahipler ve ‘geleceğin’ teknik direktörleri olarak anılmayı bu yüzden hak ediyorlar. 2010’da Burnley’e yaptığı iş teklifinde kullandığı Powerpoint sunumu kulübün yöneticilerince fazla ‘teknik’ bulunan ve işi bu sebeple alamayan 34 yaşındaki Andre Villas-Boas size de garip gelmiyor mu? Peki ya Luis Enrique’nin Barcelona antrenmanlarını bir kule üzerinden, adeta Football Manager kamerasından izler gibi ‘tepeden’ takip etmesi ne demeli? Bu seride ilk yazılacak isim Roberto Martinez olacak. 1995’den bu yana Britanya’da yaşayan ve ‘artık İngilizce düşünebilmek’ için Manchester’da ikinci üniversitesini bitiren Katalan, futbolculuğu sırasında eş zamanlı olarak her hafta sonu televizyonda İspanya futbolu yorumculuğu yapıyordu. Son iki Dünya Kupası’nda Amerikan ESPN kanalı adına çalışan Martinez, yaptığı analizlerle Amerikalılara futbolu sevdirme konusunda en az Tim Howard kadar etkili bir isim olarak anılıyor. Gelin Roberto Martinez’i daha yakından tanıyalım. iSPANYOL UYRUKLU iNGiLiZ ROBERTO MARTINEZ “Roberto’nun çok başarılı bir menajer olması beni şaşırtmıyor, çünkü o fazlasıyla titiz ve zeki biri. Aynı futbolculuğundaki gibi. Futbolcuyken hiçbir zaman sebepsiz yere koşmaz, sahada yaptığı her harekette bir anlam arardı. Oyuncularına da aynı profesyonel ve mükemmeliyetçi bakış açısını kazandırmak istiyor. Hiçbir zaman alkol ve sigara kullanmayan biri olarak, takımındakilerin de aynı özeni göstermesini bekliyor. Pozitif, yardımsever, arkadaşlarına destek olmaya her zaman hazır biri oldu. Onu tanıdığım için çok şanslıyım ve öyle söyleyebilirim ki, Roberto ailem dışında tanıdığım en önemli insan ve benim en büyük ilham kaynağım.” Jordi Cruyff Roberto Martinez’in 2008 yılında yayınlanan otobiyografisinin önsözünü yazan Jordi Cruyff, en yakın dostunu bu şekilde tanımlıyor. Roberto Martinez, Jordi’nin düğününde sağdıç ve daha sonra da Jordi’nin oğlunun vaftiz babası olmuş. 20’li yaşlarının hemen başında İspanya’dan koparak Ada’nın yolunu tutan bu iki genç, o vakitler pek de kozmopolit yerler olmayan İngiltere’nin kuzey vilayetlerinde tanışmış. Jordi, Manchester’a uyum sağlayamayarak 4 sene sonra İspanya’ya geri dönmüş. Martinez ise o günden bu yana hâlâ İngiltere’de, tam 19 senedir. İngiltere Milli Takımı’ndan ‘biz’ diye bahseden 41 yaşındaki Roberto Martinez, hayatının yarısını İngiltere’de geçirmiş biri olarak, kendini yarı yarıya İspanyol ve yarı yarıya İngiliz olarak tanımlıyor. Martinez, futbolu öğrendiği İspanya’nın ve kariyerinin hemen hemen tamamını geçirdiği İngiltere’nin farklı futbol kültürlerini bir araya getirdiği, kendine özgü bir futbol anlayışı ortaya çıkarmış. ‘Bobby’, İngiliz futboluna dışarıdan bakabilen bir yabancı değil; bilakis, artık içlerinden biri. Fakat diğer yandan, dışarıdan birinin perspektifiyle bakabilme ayrıcalığına sahip. Bu, gerçekten eşsiz bir konum. Roberto Martinez’i anlamaya çalışırken, İspanyol kökenlerinden gelen ön yargıya kapılıp da onu sadece topa sahip olma oyunun idealist bir temsilcisi olarak görmek, büyük bir yanılgı olacak. Geçtiğimiz ay FourFourTwo’ya verdiği röportajda, “Bir futbol kulübünü sanki sonsuza dek orada kalacakmışçasına yönetmelisiniz” diyordu. Onu en iyi anlatan cümle bu olsa gerek. Roberto Martinez, bir yandan saha içinde olan bitene dair çok iyi analizler ve çözümler sunabilen bir antrenörken, diğer yandan futbolu tüm boyutlarıyla anlamaya çalışan çok yönlü bir futbol adamı. 1995 yılında Wigan Athletic’e transfer olan üç İspanyol oyuncudan yalnızca Roberto Martinez’in kalıcı olması bir rastlantı değil. Sert ve direkt oynanan İngiliz futboluna adapte olamayan diğer oyuncuların aksine, Martinez alışık olmadığı bu kültüre uyum sağlamanın yollarını aramış. “Topa sahip olma oyunu eğitimi almış birinin perspektifinden bakarak, İngiliz futbolunda neyin işe yarayabileceğini bulmam gerekiyordu” diyor Katalan. Alt liglerde tüm İngiliz takımları 4-4-2 oynarken, onları düşük bütçeli Swansea ile alt edebilmeleri, ancak 4-3-3, 4-2-3-1 gibi farklı dizilimler üzerinden çözümler arayarak mümkün olmuş. Martinez, İngiliz futbol piramidinin gerçekliği içinde, bir İspanyol’a özgü çözümler yaratarak her gittiği kulüpte iz bırakmayı başarmış. Roberto Martinez, hayatında izlediği en iyi futbol takımı olarak 1993 yılının Barcelona’sını anıyor. Yani en yakın dostu Jordi Cruyff’un babası Johan Cruyff’un çalıştırdığı ünlü Barcelona takımını. “Barcelona öyle bir takımdı ki, herkes onların ne yapacağını bilmesine rağmen yine de kimse onları alt edemezdi” diyor Martinez. Johan Cruyff, tüm Barcelona kulübünün ‘felsefe’sini baştan aşağı değiştirirken, o sıralar Real Zaragoza alt yapısında oynayan 20 yaşındaki Roberto’yu da derinden etkilemiş. The Independent gazetesinin 2009 yılında “Roberto Martinez: Yeni Arsene Wenger mi?” başlığıyla sunduğu röportajda, Martinez için bir futbol ‘felsefe’sine sahip olmanın ne anlama geldiğinin anlatıldığı değerli bir bölüm yer alır. “İnançlarıma kuvvetle bağlıyım, sonuç kesinlikle belli bir oynama biçimiyle gelmeli” diye başlar. “Önemli olan, performansınızın yüksek olması ve futbol kulübünü ne şekilde geliştirdiğinizdir. 10 maçlık bir periyotta, istikrarlı olarak kazanmaya devam etmek için kısa vadeli çözümler yaratmak Roberto Martinez, elinde 1982 Dünya Kupası topu ‘Tango’ ile. zorundasınız. Ama bir maç için baktığınızda, oynama biçiminiz de en az maçın sonucu kadar önemlidir” der Martinez. Roberto Martinez’in, gelecekte Barcelona’yı çalıştırmasına kesin gözüyle bakılan teknik direktörlerden biri olarak anıldığına tanık olabilirsiniz. Fakat yazının bu kısmına kadar hâlâ dersinizi almadıysanız, bir kez daha tekrar edelim: Roberto Martinez, ilk aklınıza gelen, sanki kesin gibi gözüken kalıplara çoğu zaman uydurulamıyor. Hayatında gördüğü en iyi takımın Barcelona olduğunu söyleyen Katalan Martinez, bir Barcelona taraftarı değil. Aslında küçüklüğünde en gıpta ettiği oyuncu da bir Real Madrid efsanesi olan Emilio Butragueno. Küçük Roberto, Barcelona taraftarı olan tüm arkadaşlarının aksine, babasının takımı Balaguer’i tutuyordu. Aynı adı taşıyan babası Roberto Martinez Sr, onun hayattaki en büyük ilham kaynağı olmuştu. İlk yarı Roberto Martinez, “Futbolla yaşayan ve futbolla nefes alan bir ailenin içine doğdum”, diye anlatıyor. İşine bağlı, çok iyi bir profesyonel olan babasının tüm hayatı, futbol kariyerine göre şekillenmiş. 43 yaşına kadar çeşitli kulüplerde futbol oynayan baba Martinez, sıkı bir egzersiz ve diyet programına bağlı olarak yaşamış. Martinez, pazar günleri babasını izlemeye gittiği futbol maçlarını çocukluğuna dair ilk hatıralar olarak tanımlıyor. Babasının hiçbir oyunu, hatta kart oyunlarını bile kaybetmek istemeyen rekabetçi yapısının kendisi için çok iyi bir öğrenme süreci olduğunu söylüyor Martinez. Babasını, kaybetmekten nefret eden ama kazanan rakibine saygı göstermeyi unutmayan pozitif bir insan olarak tanımlıyor. İçki ve sigara kullanmayan, 34 yaşında teknik direktörlük teklifi aldığı vakit, babası gibi 40’larına kadar futbol oynamak istediği için büyük bir ikilimde kalan biri Roberto Martinez. Pozitif karakterinin oluşması ve profesyonel kariyerinin şekillenmesinde, büyüdüğü sıcak aile ortamının etkisi çok büyük. Martinez, babasının işi nedeniyle sürekli şehir değiştirmek zorunda kalan annesi Amor’u sevgiyle anarken, annesi ve Motherwell’de futbol oynadığı sırada tanıştığı İskoç eşi Beth arasındaki benzerliklerden bahsediyor. Martinez, üzerine kalemle çizimler yapabildiği 60 inçlik televizyonunda, kaybettikleri maçların görüntülerini tekrar tekrar izliyor. “Bir çözüm bulana kadar kendime gelemiyorum. Düşünmek ve çözümler oluşturabilmek için zamana ve alana ihtiyacım var” diyor Martinez. Ev ile işi bu denli birbirine karıştırmasına karşın, eşi Beth’in onu anlayışla karşılamasından dolayı çok mutlu olduğunu söylüyor. Şehrin tüm erkekleri haftasonunda eşlerini dansa götürürken, maçları sebebiyle Amor’a bu zamanı ayıramayan Roberto Sr’un hissettiği gibi. Mutlu bir evlilik yapan Roberto Jr.’un evi ve tüm hayatı, aynı babası gibi futbol kariyerine göre şekilleniyor. 9 yaşındaki Roberto, cumartesi günlerinde okul takımı için beş kişilik maçlarda ve ertesi günde, Barcelona genç takımından Jordi Cruyff ve Zaragoza genç takımından Martinez ile aynı karede. Henüz birbirlerini o kadar da iyi tanımıyorlar! Küçük Roberto, aynı adı taşıyan babası ile birlikte babasının teknik direktörlük yaptığı Balaguer’in genç takımında 11’e 11 maçlarda oynuyordu. Roberto, teknik direktör olan babasıyla futbol tartışmaya da bu yaşlarda başlamış. İspanya’da aldığı eğitimi hatırlayan Martinez, İngiliz futbolunun alt yaş kategorilerinde yaptığı hatalara değiniyor. Çok küçük bir alanda dörder kişiyle oynadıkları ‘futbol sala’, tekniğini geliştirmesi ve futbolu serbestçe, kendi deneyimleriyle tanıması açısından çok önemli olmuş. Martinez, İngiltere’de 11’e 11 futbola çok küçük yaşta başlandığını söylüyor. 16 yaşına geldiğinde, Balaguer’e iki saat uzaklıktaki Zaragoza şehrinin takımı Real Zaragoza’ya transfer olan Martinez, böylece İspanya’nın büyük kulüplerinden birine sıçrama yapmayı başarmış. Genç takımlarda geçen beş senenin ardından, ligde yalnızca 1 kez oynayarak 21 yaşında Balaguer’e geri dönmüş. Martinez, İkinci yarı 1995 yılında Wigan Athletic’i satın alan iş adamı Dave Whelan, 20’li yaşlarının başındaki üç İspanyol genci Wigan gibi bir yere getirmek için neler yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. “Sakatlık tazminatı olarak aldığı parayla açtığı ilk spor dükkanından, tüm Avrupa’da bilinen bir spor mağazası ağı oluşturmuş. Elini değdirdiğini altına çeviren biri gibi gözüküyordu” diyor Martinez. Whelan, eski bir futbolcuydu. 1960 FA Cup finalinde ayağını kırması sebebiyle bir miktar tazminat almış, futbola daha fazla devam edemediği için bu parayla iş hayatına atılmıştı. ‘Üç Amigo’ olarak anılacak Martinez ve arkadaşlarına, beş sene içinde Premier League çıkmayı vaat etti. 10 senede oldu, ama bunu sahiden başardılar. “1995’in Temmuz ayında Wigan’a geldik. Bizimle ilgilenen herkes çok olumluydu, kendimizi özel hissettiriyorlardı. Hatta Blackpool’a bir gezi dahi düzenledik ve şans o ki, gezimiz güneşli bir güne denk getirilmişti! O kadar mutluyduk ki, ailelerimizi arayıp İngiltere’nin İspanya’dan o kadar farklı olmadığını dahi söyledik!” diye şöhreti yakaladığını sanıp kendini kaybeden diğer genç sporcular gibi olmayacağı hususunda ailesine bir söz verdiğini söylüyor. Bu esnada, annesinin dileğini de gerçekleştirerek Zaragoza Üniversitesi’nde Fizyoterapi bölümünü bitirmiş. Martinez, futbol kariyerinin beklenmedik bir şekilde sona erme ihtimaline karşı, başka bir alanda da eğitim alması gerektiğini düşünüyordu. Balaguer’de bir sene daha oynadıktan sonra, Dave Whelan’ın peşine takılıp 22 yaşındayken İngiltere dördüncü kademe takımlarından Wigan Athletic’e transfer oldu. İspanyol oyuncuların İngiltere’ye transferi, hele ki İngiltere alt liglerine transferi, o tarihlerde görülmemiş bir şeydi. İngiltere’nin kuzeybatısında, kış vakti dükkanlar akşam beşte tamamen kapanmış oluyordu. Sabah antrenmanı sonrası ‘siesta’sını ihmal etmeyen Roberto, kuşkusuz bu denli büyük bir kültür farkıyla karşılaşacağının farkında değildi. anlatıyor Martinez. İşin aslının böyle olmadığı anlaşılınca, onla beraber transfer edilen diğer iki İspanyol oyuncudan Jesus Seba bir, Isidro Diaz da iki senenin sonunda ülkelerine geri döndüler. Martinez ise ilk sezonunda taraftarlar tarafından yılın oyuncusu seçilmişti. 6 sene Wigan Athletic’te ve 3 sene Swansea City’de olmak üzere 12 sene boyunca İngiltere’nin alt liglerinde oynayan Roberto Martinez, bu esnada İngiliz futbol piramidini çok iyi bir şekilde gözlemleme imkanı buldu. Diğer yandan, İngiltere futbol kültürüne bu denli iyi adapte olabilen bu iyi eğitimli ve kibar İspanyol, İngilizlerin de dikkatinden kaçmıyordu. Walsall ve Chester City’de oynarken Sky Sports’un Pazar öğleden sonra programı ‘İspanya Futbolu’nda yorumcu olarak yer almaya başladı. Oynadığı tüm kulüplerde iz bırakmıştı. Swansea City, henüz 33 yaşında bir futbolcu olarak kariyerine devam ettiği sırada, onu menajer olarak takımın başına getirmek isteyecekti. Martinez bir keresinde, sanki Swansea City’de başardıklarını özetlercesine, “Sizi takip edecekler için iyi temeller oluşturmalısınız” demişti. Onun gelişiyle yepyeni bir ‘felsefe’ edinen Galler kulübü, Martinez’i takiben Paulo Sousa, Brendan Rodgers, Michael Laudrup gibi topa sahip olma oyununu tercih eden menajerlerle çalışarak çok başarılı sezonları geride bıraktı. Dave Whelan’ın hatalı tercihleri sonucu, Wigan her ne kadar Martinez’in ayrılığı sonrası aynı istikrarı sürdüremese de, Martinez yine de kendisinden sonra geleceklere mükemmel bir miras bırakmayı başardı. Whelan’ın en büyük uktesini gerçekleştirdi, FA Cup’ı kazandılar. Geçtiğimiz sezon Everton’ın başına geçen Martinez, başkan Bill Kenwright’a Şampiyonlar Ligi’ne katılma sözü verdiğini söylüyordu. Wigan’ın başına geçtiğinde, Avrupa Kupalarına katılacaklarını söylediği gibi. Roberto Martinez’in sözleri ilk dinleyişte kulağa inandırıcı gelmese de, oyuncularına aşıladığı güven ve tüm takım üzerinde yarattığı pozitif hava, sanki her şeyi mümkün olabilir kılıyor. Martinez, Everton’la ilk sezonunda 72 puan toplayarak kulübün Premier League puan rekorunu kırdı. Sezon sonunda, haklı olarak, bıraktığı sağlam temeller için David Moyes’a teşekkür ediyordu. Kulüpteki oyuncuların hemen hemen tamamıysa, adeta ağız birliği etmişçesine, Moyes ile Martinez arasındaki temel bir farkı öne çıkarmıştı: Moyes, rakibi durdurmak üzerine planlar yapıyor; Martinez ise kendi oyun planlarını rakibe empoze etmek istiyordu. Martinez’in en büyük hayranlarından Tim Howard, “Antrenmanlarda rakibi değil, kendimizi düşünüyoruz. Fark bu” şeklinde açıklıyor. “Moyes varken, tüm hafta rakibin neler yapacağı ve bizi nasıl tehlikeye atacağı üzerine çalışırdık. Martinez aklı bu şekilde çalışmıyor, o harika bir zekaya sahip. O rakip takımlarda tehlike değil, güçsüzlük arıyor. Tüm hafta rakibin güçsüz yönleri üzerine çalışıyoruz” Howard, 35 yaşında futbola dair hâlâ yeni şeyler öğrendiğine inanamadığını söylüyordu. Jenerasyonunda dünyanın en iyilerinden Romelu Lukaku, Roberto Martinez’le çalışmaya devam edebilmek için Everton’ı ısrarla tercih etti. Sanki dünyanın dört bir yanından futbolcuların Pep Guardiola’yla çalışmak istemesi gibi değil mi? Martinez, önümüzdeki senelerde yeni başarılar elde etmeye devam edecek ve biz de bu satırlarda onu yeni övgülerle karşılayacağız. Emre Gürkaynak Futbol Kültürü HF150 FUTBOL SINIR TANIMAZ 1863 BOĞAZiÇi Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri tarafından, daha fazla futbol oynama isteği ve arkadaşlık temelinde kurulan 1863 Boğaziçi, tüm zorluklara rağmen 1. Amatör Lig’de yoluna devam ediyor, hikayesiyle duyanları şaşırtıyor Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerince kurulan bir futbol takımı var: 1863 Boğaziçi. Ve okuldan bağımsız olarak 1. Amatör Lig’de mücadele veren bu takım, denklerinden kesinlikle çok farklı. Son zamanlarda sesini ufak ufak duyurmaya başlayan ekibin hikayesi, değil mikrofon, megafonu hak eden cinsten. Okullarından veya herhangi bir sponsordan maddi bir destek almayan 1863 Boğaziçi, 1. Amatör Lig’de, arkasında parasal güç olan kulüplerle mücadele içerisinde. Motivasyonları ise aralarındaki arkadaşlık ortamı ile futbol oynama isteği ve sevgisi. Bask doğumlu olanlar yerine Boğaziçi mezunları ve öğrencilerini koyunca, Athletic Club’ı anımsatan 1863 Boğaziçi için gelenek, en az gelecek kadar önemli yer tutuyor ve takıma sağlam bir temel sağlıyor. 1863 Boğaziçi’nin oyuncuları ve teknik direktörü, takımlarını anlatırken, geleneğin yanı sıra “arkadaşlık” ve “zorluklar” kelimelerini de dillerinden düşürmüyor. Biz de futbola olan sevginin olmasa bile, ilginin azaldığı, tribünlerin giderek daha boş hale geldiği bir ortamda, bazı Süper Lig kulüpleriyle yarışır derecede seyirci çeken 1863 Boğaziçi’nin hikayesini, aynı zamanda takımın formasını giyen kurucu başkan Erdi Özer, teknik direktör Cenk Erden, ikinci kaptan Ramazan Yalın ve altyapı eğitimini Fransa’da almış oyunculardan Mustafa Sencer Özcan’dan dinledik. Futbol oynama isteği, kulüp kurdurdu Boğaziçi’nin Güney Kampüsü yakınında buluştuğumuz takım üyelerine ilk olarak, yalnızca birkaç yıllık geçmişi olmasına rağmen 2. Amatör Küme’den, bir üst lige atlayan ve zamanla 3. Lig’e kadar yükselmenin hayallerini kuran 1863 Boğaziçi’nin kuruluş hikayesini ve diğer ekiplerden farkını soruyoruz. Takımın büyük çoğunluğu gibi öğrenci olan ve röportaja sekiz saat dersin ardından gelen başkan Erdi Özer ise yorgunluğa aldırmadan anlatıyor. Başkan, “Bu okula geldiğim ilk sene futbol takımına da girdim. İlk iki sene okulu, çevreyi tanıma süreci oluyor. Okul takımında birçok arkadaş ediniyorsunuz ve ortak zevkleriniz olduğu için, onlarla sınıf arkadaşlarınıza nazaran daha çok vakit geçiriyorsunuz. Ayrıca bir emek veriyorsunuz. Haftada dört gün antrenmana gidiyorsunuz” diyerek arkadaşlığa ve emeğe dikkat çekerken, “Açıkçası antrenmanlara büyük bir zaman harcıyorsunuz ancak bakınca yalnızca iki hafta boyunca resmi turnuvaya girebiliyoruz. Harcadığımız emeğin karşılığını zevk olarak alamıyoruz. Futbol açısından tatmin edici bir durum ortaya çıkmıyor. Bakınca üniversite öğrencilerinin rekabet ve eğlenme duygusu daha fazla oluyor” diyor ve aslında takımın kuruluş hikayesinin temelinde, futboldan zevk almanın olduğunu belirtiyor. İkinci kaptan Ramazan Yalın da başkanı ve takım arkadaşıyla aynı doğrultuda fikir belirtirken, “Üniversiteler arası lige katılıyoruz. Yaklaşık bir yıl idman yapıyoruz ancak okul takımıyla her sene 4-5 maç oynuyoruz ve 30 kişilik kadromuzda herkes maçlarda oynayamıyor” ifadelerini kullanıyor. Ayrı bir kulüp kurma fikri, okul takımındaki arkadaşlık ve daha fazla futbol oynama isteğiyle ortaya çıkarken; okula konu hakkında yapılan girişimler sonuç vermiyor ve 1863 Boğaziçi’nin temelleri, 2012 yılının ekim ayında, direkt öğrenciler tarafından atılıyor. Kulüp kuracakken sudan çıkmış balığa döndüklerini ifade eden başkan Erdi Özer, kulübü kurduktan sonra da lisans çıkarmak için gereken paranın kendilerine engel olduğunu söylüyor ve “Paramız yok. Ne yapacağız? Kendi cebimizden karşılayacağız, çünkü futbol bir sevda, futbol bir tutku. Her şeyden önce yaşadığımız bir arkadaşlık var ve bunu pekiştireceğiz” diyor. Daha önce yine amatör bir kulüpte para alarak oynayan başkan, bu sefer takım için para ödüyor, gerekirse kendi evinde formaları yıkıyor. Ancak her şeye rağmen bu takımı bu gibi zorlukların oluştuğunu söylerken, kendilerinden hiçbir desteği esirgemeyen mezunlara da teşekkür ediyor. İlk seneden başarı Hızlı bir şekilde kurulan ve lige son anda katılan takım, ilk senesinde 2. Amatör Lig’den, 1. Amatör’e çıkarak bir anda, oyuncuları da hırslandırırken, takımın oyuncularından Mustafa Sencer Özcan, o günleri, “İlk sene kısıtlı bir kadromuz vardı. Genellikle yedek ağırlıklı oynadık. Sahamız Hadımköy’deydi. Oraya gitmek için iki saat mesafeye servis kullanıyorduk. İlk yıl gerçekten fedakarlık yapıldı” diyerek hatırlıyor. Zorluklara rağmen küme atlamasıyla birlikte dikkatleri çeken takımın, başarının da etkisiyle dışarıdan oyuncuların katılım talebiyle karşı karşıya kaldığını da Ramazan Yalın belirtirken, “Dışarıdan talep geliyor. Takım ortamını görenler oynamak istiyor, arkadaşlarımızın tanıdıkları oluyor. Ancak bizim altyapımız, özellikle karakteri düzgün olan ve okula yeni gelen arkadaşlarımız. Tom, Mark, Zack olmak üzere de üç yabancı oyuncumuz var. Mali nedenler nedeniyle onları ligde oynatamıyoruz ancak üniversiteler arası maçlarda şans veriyoruz” şeklinde konuşuyor. Kafalarda 3. Lig var Dışarıdan görenleri özendiren, içerisinde olanların da şüphesiz çok memnun olduğu 1863 Boğaziçi için en belirsiz noktalardan biri ise gelecek. Üniversite sınavı devam ettikçe alttan gelen oyuncular açısından sıkıntı yaşamayacak takımın karşısına yine de ileride daha büyük zorluklar çıkabilir. İkinci kaptan Yalın, içerisinde oldukları oluşumla birlikte teknik direktörlere ve futbolculara bakış açılarının kesinlikle değiştiğini vurguluyor ve dikkat çekmek istedikleri bir noktanın da endüstriyelleşmeye karşı olmaları olduğunu “Futbola olan ilgi git gide azalıyor. Ben fanatik Fenerbahçe taraftarıyım, eskiden maç kaçırmazdım. Bu sene Fenerbahçe’nin maçlarını izlemiyorum. Endüstriyel futbol geliştikçe, profesyonel seviyedeki futbola ilgi azalıyor. Biz de kendimizi bu yöne kaydırdık, amatörde antrenmanlara çıkıyorum, arkadaşlarımla vakit geçiriyorum” ifadeleriyle özetliyor. Bu güzel ortam içerisindeki takımın hedefini ise her yıl bir lig çıkarak 3.Lig’e doğru yol almak olarak koyuyor, en azından Türkiye Kupası’nda mücadele etmeyi bekliyor. Şampiyonlar Ligi’nin hayal olmadığının şaka konusu olduğu sohbetimizde, herkes üst liglerle birlikte devreye girecek deplasman ortamını bu ekiple birlikte yaşamak istese de başkan ve oyuncu Erdi Özer, gerçekleri ön plana taşıyor, “Deplasman olayları işin içine girince daha zor bir ortam olacak. Burada bile sınavlardan, derslerden arta kalan zamanlarda maçlara çıkıyoruz. Böyle bir durum için aklımda bir çözüm yok açıkçası. Bölgesel Amatör’den sonra 3. Lig var, orada baktığınızda oyuncular para kazanıyor, ailesini geçindiriyor. Onlar direkt futbolcu. Onlarla baş edemeyeceğimizi aklı basan herkes az çok biliyor” ifadeleriyle durumu anlatıyor. Bu durum üzerine takım oyuncularından Mustafa Sencer Özcan ve teknik direktör Cenk Erden, hem üniversiteler arası hem de rekabetçi olabilecek bir ligin kurulmasını daha iyi olabileceğinin ipuçlarını veriyor. Erden: İdeali üniversite ligi Sohbetimize, sonlarına doğru katılan teknik direktör Cenk Erden söze, takımlarının bir televizyon programına katılmasından sonra, gün içerisinde 1863 Boğaziçi’nin teknik direktörü olarak tanındığını anlatarak giriyor. Yoğun olarak çalışan Erden, üç gün antrenman bir gün maç olmak üzere dört gününü fedakarlık yaparak takıma ayırıyor. Kendisi de okul takımının eski oyuncularından olan Erden, öğrencilerle antrenman yapmanın çok keyifli olduğunu söylerken; sezon başında devraldığı takımın gösterdiği gelişimden memnun olduğunu da belirtiyor ancak takımda hala bazı noktalarda eksikler görüyor. Erden, “İlk maçlarda eksik-cezalı durumu vardı. Tam kadro olabilmek için gün sayıyorduk ancak maçlara daha hiç full çıkamadık. Sanırım sene boyunca da hiç tam olamayacağız” diyor ve devam ediyor: “Hedef olarak küme çıkmayı koyduk, çocuklarda o potansiyel de var. Ancak biraz algı konusu sıkıntılı. Takımda arkadaşlık ortamı olmasının yanı sıra, başarı elde etme süreci var. Bunu daha arkadaşlara geçiremedik. Geçen sene antrenmanlara 1520 kişi zor toplayıp maçlara 11 zor çıkarırken, şimdi antrenman yapar durumdayız. Yetenek olarak potansiyelliyiz ancak mental eksiklik var. Oyuncuların hem spor hayatı hem de sosyal hayatı var. Şu an spor hayatına konsantrasyon biraz eksik. Bunu tamamlarsak ortaya bir şey çıkacaktır.” Daha sonra ekibin kafasında bulunan başka bir amaca değinen 2003 mezunu hoca, “Bu girişim, bir öğrenci insiyatifinin amatör kulüp olması. Federasyondaki diğer takımların başkanı var, gelir getiren birtakım durumları var. Bizde öyle bir şey yok. Aslında ideal şey, üniversite ligi olması. Bu grubun böyle bir hedefi olabilir. Üniversite öğrencilerinin başarı hedefiyle spor içerisinde zaman geçirmesi sağlanabilir” şeklinde konuşuyor. Mustafa Sencer de Üniversite Ligi oluşumuna değinirken; “Üniversiteler arasında deplasmanlı bir lig olsa, hem rekabet sağlansa hem de okul içerisinde ‘Bu hafta hangi okul geliyor’ tarzı bir hava yaratılsa mükemmel olur” diyerek düşüncelerini aktarıyor. Üniversite Ligi kurulsun veya kurulmasın 1863 Boğaziçi, kendilerine çok yardımcı olan ve her pazartesi 11’e 11 maç yapan mezunlarının geleneğiyle, aralarındaki arkadaşlığı ve futbol sevgisini harmanlayarak futbol oynamak istiyor. Zaten kendi ligleri kesmediği için 1. Amatör’deler ya! Takımı üzerine kurdukları değerlerle, sahada eşi görülmemiş bir futbol esintisi oluşturan Boğaziçi’nden son söz de beklendiği gibi teşekkür oluyor. Tüm takım, kurucularını ve destekçilerini unutmama konusunda hassasiyet gösterirken, ekibin kurulmasında ve bugünlere gelmesinde emeği geçen Boğaziçi mezunları ile Caner Akdolun, Özgür Can Büyükçoban, eski teknik direktörler ve takım kaptanları başta olmak üzere herkese teşekkür ediyorlar. Rafet B. Eryılmaz İngiltere HF150 OLMUYOR, OLAMIYOR Geçtiğimiz sezon lig şampiyonluğunun kapısından dönen Liverpool, Suarez’i kaybettiği sezonda beklentilerin çok uzağında kaldı. Peki ama Merseyside ekibi neyi yanlış yapıyor? 2013 yazı pek çok Liverpool taraftarı için imkansıza yakın işlerin başarıldığı bir dönem olarak kayıtlara geçti. Luis Suarez, takımda kalmaya ikna edilirken, sıkıntılı bölgelere doğru ilaveler yapılmıştı. Formu gittikçe düşen Pepe Reina’nın yerine eldivenleri ligin en parlak kalecilerinden Simon Mignolet devralmıştı. Agger-Skrtel’li tandeme Mamadou Sakho gibi genç ve gelecek vaat eden bir oyuncu katılmıştı. Iago Aspas ve Luis Alberto gibi İspanyol futbolunun önemli yetenekleri de hücum hattını zenginleştirecekti. Ne var ki sezon boyunca bu transferlerden Mignolet dışında takıma ciddi bir katkı vermeyi başaran çıkmadı. Fakat Brendan Rodgers’ın ekibi sezonu etkileyici biçimde 2. sırada tamamladı ve uzun bir aradan sonra Şampiyonlar Ligi vizesi aldı. Liverpool’da işlerin doğru gitmediğini geçen sezon yaşananlardan bile anlamak mümkün aslında. Transfere 60 milyon euroya yakın para harcadığınız sezonda sadece bir oyuncudan beklediklerinizi alabiliyorsanız çok yanlış işler yapmış olduğunuzu görmek zor değil. Geçen sezon Manchester United’a çöken Moyes kabusu, Arsenal’in sakatlıklardan kurtulamaması ve Tottenham’ın girdiği Gareth Bale sonrası sendromu iyi değerlendiren Liverpool, taraftarlarına yeniden zirveye oynayabileceğine yönelik çok yanlış sinyaller verdi. Nitekim bu durum 2014 yazında çok daha iyi anlaşıldı. 2013 yazında Suarez’in takımdan ayrılma isteğinin temelinde Şampiyonlar Ligi’nde oynamak yatıyordu. Arsenal’in kapısından dönen Uruguaylı oyuncu, Liverpool’u Devler Ligi’ne taşıdıktan sonra yeniden ayrılık sinyalleri vermeye başladı. Çok iyi bir sözleşmesi, yaptığı her şeye rağmen ona sahip çıkan taraftarlar ve hayalini kurduğu Şampiyonlar Ligi varken Suarez’i Barcelona’ya gitmeye iten nedenler Liverpool’un bu sezon yaşadığı hüsranı da çok iyi açıklıyor aslında. Owen’dan, Suarez’e... Liverpool’un yakın tarihine baktığımızda Suarez gibi taraftarın kahramanı olmuş forvet oyuncularını kaptırmakta adeta markalaşmış bir takım olduğunu görüyoruz. İşin komik tarafı, bu kaptırılan yıldız forvetlerin boşluğunu doldurmak için aynı hataları yapmayı ısrarla sürdürüyorlar. 2001’de Robbie Fowler Leeds United’a gittiğinde Nicolas Anelka ve Milan Baros’u aldılar. Yetmedi ertesi sezon El-Hadji Diouf’a 15 milyon euro verdiler. Ne oldu? Bu üç oyuncu da Fowler’ın boşluğunu doldurmak şöyle dursun kabul edilebilir performanslar bile sergileyemediler. 2004 yazında Owen, Real Madrid’e gittiğinde de aynı şey yaşandı. Yerine gelen Djibril Cisse, Fernando Morientes ve Luis Garcia gibi isimler onun Anfield’da yarattığı etkiyi bir türlü yakalayamadılar. Kabuslarla dolu 2010/11 sezonunda Fernando Torres’in gidişinden sonra Andy Caroll’a bağlanan umutlar da suya düştü. Ama Liverpool tarihinden hiç ders almayarak, aynı hataları ısrarla sürdürdü. ‘Moneyball’ denen 1970’li yıllarda uyguladıkları ve çok başarılı oldukları sat-yetiştir mantığı, 1986’da Ian Rush’ı Juventus’a sattıkları transferden sonra bir daha hiç işe yaramadı. Dünya futbolunda yaşanan gelişmelerin transfer piyasasını çok uç noktalara taşımasına kulüp kültürü olarak uyum sağlayamamış görünüyorlar. Takımı 2011’de satın alan, ABD’li yatırımcı John W. Henry’nin transfer dünyasının dinamiklerine iptidai yöntemlerle yaklaşması oldukça şaşırtıcı. Netice itibariyle forvetini, büyük paralar karşılığında kaybeden tek takım Liverpool değil. Ama transferden elde ettiği geliri bu kadar amaçsızca harcayan tek takım Liverpool olabilir. Önümüzde bu konuda çok net bir örnek var: 2013’te Napoli’nin Edinson Cavani’yi Paris Saint-Germain’e kaptırması. Uruguaylı forvetin transferi, 16 Temmuz’da 64,5 milyon euro karşılığında gerçekleşti. Serie A ekibi Cavani’nin boşluğunu sadece 11 gün sonra 40 milyon euroya Gonzalo Higuain’i alarak doldurdu. Liverpool’sa Suarez’in transferini 11 Temmuz’da duyurdu. Mario Balotelli’yi transfer etmeleri ise 1 aydan fazla sürdü ve İtalyan futbolcu 25 Ağustos’ta Kırmızılar’la sözleşme imzaladı. Napoli’nin transferden elde ettiği gelir de, sponsorluk gelirleri de Liverpool’dan çok daha az. Üstelik Serie A’nın imajı hiç olmadığı kadar sarsılmış durumda. Ancak John W.Henry İtalyan ekibi, hızlı davranarak ve para harcamaktan çekinmeyerek kadro kalitesinden ödün vermedi. Liverpool ise Suarez’in gideceği 2013/14 sezonu biter bitmez gündeme gelmesine rağmen -geçen sezon başındaki süreyi saymıyorum bile- Uruguaylı oyuncunun yerini kadro kalitesini kaybetmeden koruyacağı bir plan geliştirmedi. İşin ironik tarafı, “2013 yazının son günlerinde Suarez, Arsenal’e gitse ne olacaktı?” sorusunu sorunca ortaya çıkıyor. Liverpool yönetiminden hiç kimsenin bu soruya vereceği bir yanıtı olmadığını yapılan transfer hamlelerinden rahatça anlıyoruz. İşin komik tarafı ABD’li yöneticilerin Suarez’in gidişini süper yıldızını kaybeden bir NBA takımı edasıyla karşılamaları oldu. Maaş sınırlamasının uygulandığı NBA’de ‘franchise player’ denen takımı sırtlayan oyuncusunu kaybeden takımlar, genellikle draft hakkı kovalayarak genç oyunculara yönelirler. Bu mantık NBA’de doğru olabilir zira oyuncular için bonservis bedeli elde etmezsiniz. Ama Suarez için alınan 81 milyon euroyu yine onun klasında bir oyuncuya harcamak yerine potansiyelli birçok genç oyuncuya paylaştırmak futbol mantığının çok uzağında bir hareket. Lazar Markovic’in, Divock Origi’nin, Adam Lallana’nın Suarez’in verdiği farklı şeyleri verecek seviyeye gelmelerini beklerken kaybedeceklerinizi de hesaba katarak hareket etmeniz gerekir. Henüz bir sezon önce benzer bir mantıklı Gareth Bale’den gelen bonservisi paylaştırarak harcayan Tottenham örneğini bile görmezden gelmek stratejik olarak yapılan yanlışları ortaya koyuyor. Dertler dermansız kaldı Liverpool’un geçen sezonki en büyük sorunlarından biri savunmasında verdiği açıklardı. Agger-Skrtel tandeminin yıllar geçtikçe kalitesini kaybetmesi, Carragher gibi lider vasıflı bir oyuncunun bulunamaması ve sakatlıklar Rodgers’ın ekibinin rakiplerine oranla çok fazla gol yemesine yol açtı. Öyle ki ligi ilk 6 içinde tamamlayan takımlardan sadece Tottenham(51), Liverpool’dan(50) fazla gol yemişti. Felaket bir sezon geçirip, ligi şampiyonun 22 puan arkasında bitiren Manchester United bile kalesinde yalnızca 43 gol görmüştü. Gerrard kendi mevkisinde alternatifinin bulunamasına Liverpool’dan daha çok endişe duyuyor. Böyle bir tablo ortadayken transferde önceliğinizin takım savunmasını güçlendirmek olması gerekir. Fakat Liverpool yönetimi aynı hatayı burada da yaptı. 27 Temmuz’da Dejan Lovren’in transferi açıklandı. Hırvat stoperin, savunma kurgusuna katkı sağlayacağına şüphe yoktu. Ancak 30 Ağustos’ta Daniel Agger’in takımdan ayrılacağı taraftarlara büyük sürpriz olmuştu. Savunmasında liderlik sıkıntısı çeken, geçen yıl yaptığı Sakho ve Toure takviyelerinden verim alamayan bir takım, transferin son gününde 8 yıllık stoperini, kaptanlarından birini kaybetti. Agger, transferinden sonra “Son sezonda Rodgers’la aynı frekansta değildik” açıklamasını yaptı. Rodgers ile Agger arasındaki bu tartışma bir süredir mevcutsa niye savunmaya liderlik edebilecek bir stoper alınmadı kimse bilmiyor. Kariyerinin olgunluk dönemine giren bir oyuncuyu, kaybetmenin ağır bedelleri olacağını da kimse düşünememiş görünüyor. Jordan Henderson Rodgers, geçen sezon sadece tandemde değil beklerde de sıkıntı yaşadı. Hem sakatlıklar, hem de Enrique ile Johnson’ın istikrarsız performansları onu şapkadan tavşan çıkarmaya itti. John Flanagan, savunmanın her iki kanadında da ekstra işler yaptı. Potansiyelini gösterdi. Ancak Johnson ile Enrique’nin durumları hakkında bir değerlendirme yapılmadı. Alberto Moreno’nun transferi de bir hayli geçe bırakıldı. İspanyol sol bek takıma ancak 16 Ağustos’ta katılabildi, sezon öncesi hazırlıklarında takımla yer almadı. Liverpool önceki santrafor transferindeki yanlışları gibi Suarez’in boşluğunu doldurmakta da hata yapıyor. Orta alanda da Liverpool’un alternatif bulması gerekiyordu. Gerrard’ın ilerleyen yaşı nedeniyle 40 maçlık bir sezonu kaldıramayacağı çok açıkken, Coutinho gibi saf 10 numara bir oyuncuyu kullanıyorken, bütün yükü Henderson’ın omuzlarına yükleme hatasının cezasız kalmayacağını görmek çok zor olmasa gerek. Lucas Leiva’nın hem fizik, hem de kafa olarak yarıştığınız takımların gerisinde kaldığı çok açık. Emre Can ise gelişme döneminde bir oyuncu. Üstelik sezon başlamadan yaşadığı sakatlıkla hem uyum sürecini, hem de gelişimini baltaladı. Joe Allen’ın iki sezondur fizik ve teknik olarak yerinde sayması da irdelenmesi gereken bir durum. Southampton’dan gelen Adam Lallana ve Rickie Lambert transferlerine de değinmek gerekiyor. Premier League’deki son İngiliz gol kralı 2000 yılında Kevin Phillips olmuştu. Sırf bu istatistik bile son yıllarda ligin dinamiklerinin nasıl değiştiğini özetlerken gidip İngiliz bir santrforu transfer etmek ne kadar doğru? Aynı şekilde oyun zekası ve tekniğiyle kalburüstü olsa da Lallana’ya 31 milyon euro saymak çok mantıklı bir hareket mi? Bundesliga’dan, Eredivisie’den, La Liga’dan Lallana’nın yaptıklarını yapabilecek bir oyuncu bulmak hiç de zor olmazdı. Bu iki transferi de Dalglish döneminde takıma bulaşan, yerli oyuncuları toplama takıntısının bir uzantısı olarak görmek mümkün. Elbette bu mantığın doğru sonuçlar vereceği ligler var. Almanya’daki yerli oyuncu havuzunu düşündüğümüzde Bayern Münih’in, en ufak parlama gösteren Alman oyuncuya talip olması kadar doğal bir olay yok. Ama belki de son 10 yılda şampiyon olan hiçbir takımının yıldızı İngiliz olmamış bir ligde İngiliz oyunculara yatırım yapmak ve şişirilmiş bonservis bedelleri ödemek çok zararlı bir transfer alışkanlığı olarak değerlendirilmeli. Eli kolu bağlı mı? Liverpool’un transfer hamlesine yönelik eleştirileri verilen en popüler cevaplardan biri olarak takımın imajında yaşanan düşüş ve futbolcuların takıma gelmek istememesi gösteriliyor. Nitekim sezon öncesinde Borussia Dortmund’un yıldızı Marco Reus’un adı takımla anılınca rakip takım taraftarlarının alayları hepimizin malumu. Ancak Liverpool yönetiminin eline bu sezon bu durumu değiştirebilecek pek çok koz geçti. Bunların en önemlisi Şampiyonlar Ligi’nin getirdiği maddi ve manevi katkılardı. Ancak bunlar hiçbir şekilde kullanılamadı. Suarez’i takımda tutmak için elinizde 2013 yazına oranla çok daha fazla şey vardı. Yahut Suarez’in yerine ve takımın diğer zayıf bölgelerine önceki sezonlara oranla çok daha üst klasmandan oyuncular seçme şansınız vardı. Bunları kullanamamak yönetimin zaafı olarak yorumlanmalı. Transferin son döneminde elinde Şampiyonlar Ligi kozu olmayan Manchester United’ın Angel di Maria ve Radamel Falcao gibi çok önemli iki katkı yapması bile Liverpool yönetiminin düşünmesi gereken bir şey. 2010’da Rafa Benitez’in ayrılığı sonrasında yaşanan imaj sarsıntısını yıllardır aşamamaları çok ilginç. 2011’de PSG’yi satın alan Katarlı grubun yaptığı gibi bir yatırım yapılamaz mıydı? Juventus’un Antonio Conte’yle birlikte yakaladığı doğru transfer adımları örnek teşkil edemez miydi? Tüm bunları düşündüğümüzde imajın sarsılmasının yönetim için bir bahane olmadığını görüyoruz. Rodgers’ın ortaklığı Yönetimin hatalarına ortak olan ve bunların cezasını çeken Brendan Rodgers’ı ise karanlık günlerin beklediğini söylemeliyiz. Elinde çok yüksek maliyetle kurulmasına rağmen verimli olamayan bir kadro var. Üstelik bu kadronun verimsizliğinde saha kenarında yaptığı hataların da payı büyük. Bu durumun en büyük örneği Anfield’da 3-0 kaybedilen Real Madrid maçında görüldü. Tüm kamuoyunun tepkisini çekmesine rağmen Mario Balotelli’yi ilk 11’de sahaya sürdü. Devre arasında Balotelli’yi kenara alırken, yerine Lallana’yı koyup, Sterling’i forvete çekti. Bu hamlenin hiçbir taktiksel mantığı olmadığı çok açık. Kulübede santrfor oynayabilecek Rickie Lambert varken Sterling’i Pepe-Varane tandeminin göbeğinde harcamak çok yanlış bir karar oldu. Üstelik skor 3-0’ken rakip ceza alanına sürekli top atıp, tehlike yaratmayı bekleyecekken Lambert’ı kulübede oturtmak ne derece doğru bir karar tartışılır. Lambert transferi ne kadar yanlış olursa olsun Sturridge’in sakatlığına ve Balotelli’nin Raheem Sterling formsuzluğuna rağmen şans bulamıyorsa ya oyuncunun çok ciddi problemleri vardır ya da Rodgers’ın. Savunma kurgusunda da hata yaptığını söylemek mümkün. İspanya U-20 Milli Takımı’nın sağ beki, İngiltere A Milli Takımı’nın sağ bekini kesebilecek düzeydeyse Johnson’ın alternatifini çok önceden aramak gerekmez miydi? Aynı şey Enrique’den formayı kapan Moreno için de geçerli. O transferi Ağustos’un ortalarına bırakmak uyumun en çok ihtiyaç duyulduğu savunma kurgusuna darbe vurmak anlamına gelmiyor mu? Yine de Rodgers’ın Henderson, Sterling ve Coutinho gibi oyunculara yaptığı katkıyı gözardı etmemek gerekiyor. Geçen sezon yakaladığı başarıyı da küçümsemek futbolun doğrularına ihanet olur. Ancak takımı ve kendisini bir üst seviyeye taşımak ve sürdürülebilir bir başarı alışkanlığı elde etmek istiyorsa hatalı stratejilerden vazgeçmesi gerektiği çok açık. Adam Lallana Rafet B. Eryılmaz İngiltere HF150 HATA ONUN, GÜNAH ONUN, SUÇ ONUN! Dünya futbolunun son yıllarda gördüğü en ilginç karakterlerden olan Mario Balotelli, bu defa Liverpool’da yaptıklarıyla eleştirilerin odağına yerleşmiş durumda Fransız yazar Emile Zola’nın devlet başkanına yazdığı meşhur açık mektubu “J’accuse...!” (suçluyorum) başlığını taşır. Zola’nın Dreyfus Davası’nda takındıkları tavır nedeniyle devlet erkanına yönelttiği bu suçlamanın bir benzerini Mario Balotelli’nin yaşadığını söyleyebiliriz. Transfer döneminin son günlerinde Liverpool’a imza atarak İngiltere’ye dönen İtalyan oyuncu, bu sezon yaptıkları ve yapamadıklarıyla ülkedeki futbol otoritelerinin hedefindeki adama dönüştü. Yolu Liverpool’la kesişmiş her futbol adamı onu suçlarken, menajer Brendan Rodgers, inatla oyuncusuna sahip çıkmaya çalışıyor ve kendi imajını kurtarmaya çalışıyor. Ancak Rodgers’ın bile bile denilmiş bir ladesin peşine bu kadar takılmasını da sorgulamak gerekiyor. 3-1 kaybedilen Manchester City maçından önce Sky Sports sunucusu Ed Chamberlin’in “Balotelli, Liverpool’a ne katacak?” sorusuna “Bela!” cevabını verdikten sonra kahkahalarla gülen isim Brendan Rodgers’tı. Liverpool menajerinin bu esprisi gayet komikti. Ancak sonrasında yaptığı açıklamalar ise endişe verici türdendi. Rodgers, herkesin söyleyebileceği gibi bunun Balotelli’nin son şansı olduğundan, potansiyelini yansıtmasını beklediğinden bahsediyordu. Tüm bunları stüdyoda bulunan Liverpool’un eski kaptanı Jamie Carragher’ın tatminsizlikle takip ettiğini görebiliyordunuz. Carragher’ın yüzündeki endişe Rodgers’a soru sorarken de dağılmamıştı. Suarez’in oyun sistemindeki rolünü üstlenebileceğini umduğunu söyleyen Rodgers, sisteme göre gelişim gösterebileceğine inandığını da söylemişti. söyleyen Carra, İtalyan oyuncunun Liverpool formasına saygısızlık ettiğinin de altını çiziyordu. Nitekim geride kalan zamanda Rodgers’ın dediklerinden sadece ‘bela’ kısmı gerçekleşti. Yalnızca 1 gol atabilen Balotelli, teknik yetersizliklerinin yanında umursamaz tavırlarıyla da dikkat çekti. 3-0 kaybedilen Real Madrid maçının devre arasında Pepe’yle forma değiştirmesi bardağı taşıran son damla olarak gözükse de Rodgers onu Hull City maçında da ilk 11’de sahaya sürmekten çekinmedi. Balotelli de onu yüzüstü bırakmaktan o maçta da vazgeçmedi... Gerçekten Redknapp’ın dediklerinde haklılık payı var. Onu keşfeden adam olan Mancini, Inter’den Manchester City’ye gelmesini de sağlamıştı. Ancak sonunda Balotelli’yle antrenmanda yumruk yumruğa kavga edecek noktaya geldi. Aynı şekilde Jose Mourinho gibi her çalıştığı futbolcuya ‘Birlikte çalıştığım en iyi teknik adamdı’ dedirtebilen bir antrenör bile Balotelli’ye söz geçiremedi. Prandelli ise Euro 2012’de yarattığı taktiksel hareketlenmeyi Balotelli’nin isteksizliği yüzünden 2014 Dünya Kupası’na taşıyamadı. Dönüşüme inanmak? Açıkçası Gregor Samsa’nın bir sabah kendini devcileyin bir böceğe dönüşmüş olarak bulması, Balotelli’nin Suarez’in boşluğunu dolduracak bir oyuncuya dönüşmesinden çok daha mantıklı görünüyor. Bu noktada Liverpool’un eski oyuncularından Jamie Redknapp’a kulak vermek gerekiyor. İngiliz futbol adamı, “Ben Balotelli’yi suçlamıyorum, onu buraya getiren Rodgers’ı suçluyorum. Mourinho’nun, Mancini’nin, Prandelli’nin yaka silktiği bir oyuncuyu dönüştüreceğini nasıl düşünebildi? Böyle bir transfer benim mantığıma sığmıyor” diyerek tavrını Rodgers’a gösteriyor. Benzer bir tavrı Carragher da koyuyor. Balotelli’nin önümüzdeki sezon takımda olacağına inanmadığını Şimdilerde Conte de onu milli takıma almazken Balotelli’nin herhangi bir takımda fark yaratabileceğine inanmak için mantık sınırlarını zorlamak gerekiyor. Rodgers’ın bu çağrıya ne zaman kulak asacağı ve Balotelli’ye olan inancını yitirdiğini itiraf edeceği meçhul. Carroll’dan bile beter Liverpool taraftarının unutmak isteyeceği 2010/11 sezonunda en büyük hayal kırıklığı bonservisine 41 milyon euro verilen Andy Carroll’un performansıyla yaşanmıştı. Büyük umutlarla, Fernando Torres’in 9 numaralı formasını devralan İngiliz forvet, Kırmızılar’ın formasını giydiği 58 maçta sadece 11 gol atınca West Ham United’ın yolunu tutmuştu. Ama emin olun Carroll’ı o kadar para ödeyerek transfer etmek bile Balotelli’nin transferinden daha mantıklı bir hareketti. Şöyle düşünelim, as forvetinizi transferin son gününde kaybetmişsiniz. Elinizde harcayabileceğiniz para var ama hem alternatifleriniz, hem de zamanınız dar. Liginizin o sezon en çok gol atmış, transfer edilebilir oyuncusuna yönelmekten başka ne yapardınız? Geldiğinde Newcastle United formasıyla 19 maçta 11 gol (maç başına ort. 0,57) atmış bir Carroll vardı. Ligin en sansasyonel ismiydi ve milli takımda da oynamaya başlamıştı. Kulüp efsanelerinden Kevin Keegan bile onun için ‘Muhtemelen gördüğüm hava toplarındaki en etkili 3 oyuncudan biri’ demişken bu transfere kayıtsız kalmak zor olacaktı. Yani Carroll için oynanan 41 milyon euroluk kumar, kabul edilebilir bir kumardı. Şimdi günümüze dönelim ve aynı kıstaslarla Balotelli transferine bakalım. İlk olarak, zamanınız hiç dar değildi. Zira Suarez’in gideceği söylentileri çok uzun zaman önce başlamıştı. Alternatif arayışlarına da önceki sezonun başından itibaren girişmiş olmanız gerekiyordu. Maddi olarak da gayet rahat konumdaydınız. Suarez’den gelen 81 milyon euronun yanında Şampiyonlar Ligi gelirlerini de hesaba katmanız lazımdı. Ayrıca Balotelli’nin form durumu da Carroll’ınki kadar parlak değildi. Bir önceki sezonda Milan formasıyla 41 maçta 18 gol (maç başına ort. 0,43) atmıştı. İtalya’yla da kabus gibi bir Dünya Kupası geçirmişti. Saha içindeki ve dışındaki etkenleri düşündüğümüzde oynanmayacak tek kumar Balotelli kumarıydı, Rodgers da onu oynadı. Halbuki Dünya Kupası’nda herkesin ağzını açıkta bırakan Divock Origi’nin bonservisini ideal bir bedelle almışken onu kadroya monte etmeye çalışmak çok daha mantıklı bir hamle olurdu. Belçikalı oyuncu, rüzgarı arkasına almışken kendini Şampiyonlar Ligi’nde göstermek isteyecekken neden Lille’de kalmasına müsaade edildi anlamak güç. Üstelik Sterling ve Coutinho gibi genç yeteneklerle uyum yakalayacağı ve takımın hızlı hücumlara dayanan sistemine kendine yer bulabileceği o kadar aşikârdı ki Balotelli çilesinin Liverpool taraftarına çektirilmesine hiç gerek kalmayabilirdi. Ne olacak şimdi? Liverpool taraftarının son günlerdeki en büyük endişesi Daniel Sturridge iyileşene kadar takımın zirve yarışından uzak kalması. Geçirdiği sakatlıklardan sonra onun da nasıl döneceği, gol yollarındaki dertlere hızlı bir çözüm sunup sunamayacağı büyük merak konusu. Balotelli’nin form tutacağına inananların sayısı her geçen gün azalırken, Lambert’ın takıma bir türlü monte edilememesi de can sıkıyor. Sırp genç yetenek Lazar Markovic’in de ne katlarda, ne de forvette beklenen katkıyı verememesi moralleri bozan bir başka gelişme. Tüm bunların ışığında 9 haftada sadece 13 gol atılabilmesi ve Şampiyonlar Ligi’nde 3 maçta toplanan 3 puan umut verici bir geleceğin olmadığını gösteriyor. Rodgers’ın ekibinin Sturridge’in dönüşünü mümkün olan en sorunsuz şekilde sağlaması ve ara transfer döneminde doğru hamleleri yapması gerekiyor. Aksi takdirde Balotelli’nin formsuzluğu ve umursamazlığıyla başlayan bu kriz, genişleyerek takıma yayılabilir ve bütün bir sezonun boşa gitmesine neden olabilir. Sercan Ergün Profil HF150 ALTIN ÇOCUĞUN VEDASI ABD Milli Takım tarihinde 50 gol barajına ilk ulaşan, tüm zamanların en çok gol atan ve asist yapan (57 gol, 58 asist) ve 2002 Dünya Kupası’nın “En İyi Genç Oyuncu’’ ödülünün sahibi… Ontario, California doğumlu Landon Timothy Donovan, neredeyse tamamı Yeni Kıta’da geçmiş kariyerine 33 yaşında veda etmeye hazırlanıyor “FIFA mı, PES mi?” tartışmalarına daha çocuk yaşta son vermiş bir futbol sever olarak, FIFA serilerinin bende yeri ayrıdır. Özellikle -çoğu insan için aynı önemi taşımasa da- FIFA 2002, bilgisayar oyunlarında benim için bir milat niteliği taşır. Arjantin Milli Takımı ile en kolay düzeyde bile Irak’ı yenememekten, St.Pauli ile yapılan inanılmaz kariyere uzanan bir serüvende en çok ABD ile Gold Cup’ı kazanırdım; hani şu zayıf Orta Amerika ülkelerinin katıldığı ve en zor rakibin ezeli Meksika olduğu turnuva. O zaman ABD bana en sempatik gelen takımdı, ya da turnuvada 3 yıldızlı olan iki takımdan biriydi. Earnie Stewart, Clint Mathis, kaptan Reyna, genç Beasley ve elbette ki ‘’wonderkid’’ Landon Donovan. Babası yarı profesyonel bir hokey oyuncusu olan Donovan, doğuştan atlet sayılabilecek bir çocuktur. Futbola 5 yaşında başlar, lisedeki 2. yılında 17 gol atarak ligin en değerli oyuncusu seçilir. Takip eden yılda attığı 16 gol, onu geniş kitlelere tanıtır ve milli takımın kapılarını açar. Yeni Zelanda’da düzenlenen U-17 Dünya Kupası’nda 4. olan ABD takımının bir parçası olan Landon, gösterdiği performansla henüz 18 yaşında 2000 Sydney Olimpiyatları’nda mücadele eden U23 kadrosuna dahil olur. U17 seviyesinde çıktığı 41 maçta 35 gol, 16 asistlik bir performans gösterir ve Avrupa’nın önde gelen kulüplerinin dikkatini çeker. Manchester United ve Arsenal gibi Ada’nın devlerinin takibine aldığı genç oyuncu, şansını Almanya’da denemeye karar verir ve Bayer Leverkusen’e transfer olur. Bundesliga kariyerinde Leverkusen formasıyla 7 maça çıkabilen ve bunlardan da yalnızca 2 tanesi ilk 11 olan Donovan, Avrupa’ya ve Alman kültürüne alışmakta zorlanır. California’lı genç adam, kiralık olarak San Jose Earthquakes formasını 2001-2004 yılları arasında 3 sezon terletir. Bu süre zarfında golleri ve asistleriyle bu mütevazi takımla iki şampiyonluk yaşar. Üst üste iki sezon da ABD’de yılın futbolcusu seçilir. Ligde ve play-off’larda 42 gol, 35 asistlik etkileyici bir performansa imza atar. Leverkusen ile kontratı bittiğinde ise evinin, Los Angeles’ın yolunu tutacaktır. LA Galaxy, onun kariyeri için dönüm noktası olur. Gerçek galaksi benim! Los Galacticos fırtınası Avrupa’yı kasıp kavuradursun, okyanusun öte yakasında ayrı bir hikaye yazılmaktadır. Çok genç yaşta Almanya’nın yolunu tutmuş, ama tutunamamış olan Donovan artık kendi evinde, kendi topraklarındadır. San Jose forması giyerken ne yapıyorsa aynısını yapmaya devam eder, golleri ve asistleriyle hem Los Angeles Galaxy’yi, hem de ulusal takımı sırtında taşır. 2005 yılından bugüne kısa aralıklar dışında formasını giydiği Los Angeles Galaxy forması altında 112 gol atar, 109 asist yapar. MLS tarihinde 60 gol, 60 asist barajını aşan ilk oyuncu olur. Doğduğu şehrin takımıyla 3 şampiyonluk yaşar, ABD Milli Takımı ile ise 4 Gold Cup şampiyonluğu kazanır. Konfederasyonlar Kupası Finali’ne çıkarlar, bu ABD futbol tarihi için unutulmazdır. 7 kez yılın futbolcusu, 2 kez MLS All-Star maçının en değerli oyuncusu seçilir. Liverpool’un mavi yakası için 2 kez kiralık olarak ter döker, bu deneyiminin ardından da kendisini ‘’ömür boyu bir Evertonian’’ olarak tanımlar. Real Madrid aktarmalı ABD’nin yolunu tutan süper star David Beckham ile takım arkadaşı olur. Gol bulamasa da Bayern Münih formasıyla iyi hatıralara imza atar, ki daha önce Leverkusen ile tutunmayı başaramadığı bu topraklara daha şaşalı bir giriş yapmış; kendini kanıtlamış bir hücum oyuncusudur artık. 2010 Güney Afrika’da kaleye 3 şut atar, 3’ünde de golü bulur. Milli takım forması onu Amerikan halkının gözünde kahraman seviyesine çıkarır, ancak ne gariptir ki yolu yine bir Alman’la kesişir; milli takımın dışında kalır. Jürgen Klinsmann onu 2014 Brezilya kadrosuna almaz, ABD kamuoyunda ve dünya futbol çevrelerinde bu karar büyük tartışma konusu olur. Klinsmann’ın yeniden yapılandırdığı ve genç oyunculardan kurulu takımında artık bu ‘’yaşlı kurt’’un yeri yoktur, belki de bu seçim onun kariyeri hakkında aldığı en kritik kararlardan birine sebep olur. yaşındayken, futbol dünyasının veteranlarından biri olarak anılması, kariyerini bu kadar erken yaşta sonlandırmasını bir sürpriz olmaktan çıkardı. Judas mı, kahraman mı? Kariyerinin sonuna geldiğini düşünen bir oyuncu için alışık olduğumuz sözler bunlar. Kişisel Facebook hesabından yayınladığı duygusal mesajla herkese veda etti bile. Milli takım formasını son kez giydiği Ekvador maçında sahaya kaptan olarak çıktı, taraftarların alkışları ve tutamadığı göz yaşları arasında da terk etti. Amerikalılar onu ‘’Futbolun Steve Nash’i’’ olarak tanımlıyor. Hayalinde Boca Juniors forması giymek vardı, Tanrı’nın eli Diego Armando Maradona’nın Barcelona’dan önceki durağı. Nam-ı diğer Landycakes, her zaman sözünü budaktan sakınmayan bir karaktere sahip oldu. “Son yıllarda insanların hedef tahtası haline geldi. O, Amerika’daki futbolun Kobe Bryant’ı. İnsanlar ona ya tapıyor, ya da ondan nefret ediyorlar.’’ ABD Milli Takımı’nın eski oyuncularından, yorumcu Eric Wynalda onun hakkında bu sözleri sarf ediyor. Soccer America dergisinin editörü Ridge Mahoney için ise Donovan; “Harika bir oyuncu. İyi görünüşlü bir çocuk, bir aktrisle evli ve California sahillerinde yaşıyor. Onun, Amerikan rüyasını yaşadığını söyleyebilirim” der. Dünya Kupası kadrosuna Klinsmann tarafından alınmadığında onun için sosyal medyada “Şayet Landon’dan iyi 23 oyuncuya sahipsek, Dünya Kupası’nı kazanmak için de bir şansımız var” yorumu bile yapılmıştı. 2006 Dünya Kupası’nda dönemin ABD teknik direktörü Bruce Arena ile sorunlar yaşamış, 2012 yılının ortasından 2013 Mart ayına kadar da zihinsel yorgunluğunu göstererek futbola ara vermişti. 27 “Yapacağım çok fazla şey var. Seyahat etmek istiyorum, daha önce bulunamadığım yerleri görmek istiyorum. Futbolcuyken bir çok yere gittim, ancak oralarda görmem gereken yerleri göremedim. Ailemle vakit geçirmek, haftalarca hiç bir şey yapmadan oturmak ancak uyandığımda istediğim şeyleri yapmak istiyorum.” “Asla, asla demem. Hala oynayabileceğimi düşündüm elbette. ‘Tanrım artık emekli olmak istiyorum’ dediğim zamanlar da oldu. Bir sporcu olarak sonuna gelmek olası değil gibi görünür, ama aslında öyledir. Hayatımın bir sonraki bölümüne başlıyorum.” Aslıhan Karlıdağ Kadın Futbolu HF150 ÖZ MAÇ BAHANE Bu dergide Maç Bahane yazılarını hep Varol Döken’den okumaya alışıksınız. Tabi Aslıhan Karlıdağ kim ki... Varol’ın yazılarını keyifle okurken içten içe kıskandığım, keşke ben de böyle maç günü hikayelerimi yazsam dediğim doğrudur. İlker Yılmaz’ın ağzından Maç Bahane gibi bir yazı yaz lafı daha çıkmadan ben o topu almış, rakip ceza sahasına kadar sürmüş, kalecinin üzerinden aşırtmayı yapmıştım bile. Kadınlar Futbol Ligi fikstürü açıklanır açıklanmaz ilk hafta İstanbul’da maç var mı diye bakmıştım. Şanslıydım, Ataşehir Belediyespor’un ilk maçı İstanbul’da oynanacaktı. Ülkede, Kadınlar Ligi başlıyor diye benden başka heyecanlanan biri var mıdır emin değilim. Olsun, ben bu oyunu seviyorum ve top peşinde koşamasam da koşanların peşindeyim her daim. Bir de olayın sosyal sorumluluk tarafı var tabi. Sorumlu bir teyze olarak, “kızlar futbol oynamaz ki” diyen altı yaşındaki yeğenim Eda’yı bu maça götürmeyi kendime görev ediniyorum. Eda futbolu pek sevmiyor ama benimle maça gelmeye ikna oluyor. Hatta kızların oynayacağını duyunca ilgisi artıyor. (Eda’nın beyninde henüz kadın diye bir kavram yok. Onun için kız ve oğlan var. Belki de doğrusu budur) Ben de belki futbolu sevmeye başlar diye hevesleniyorum. Ligin ilk haftası ya içim içime sığmıyor. İlker Yılmaz’ı da davet ediyorum, gelmeye çalışırım diyor. İlker’le konuştuğumuzda federasyon maçın başlama saatini 14:00 olarak açıklamıştı. Perşembe günü maç saati 12:30’a çekildi. İlker’e değişikliği haber verdiğimde, “çok erken kalkmam gerekecek, yol da uzun” gibi cümleler kurunca kesin gelmeyecek diyorum kendi kendime. İlker’in geleceğinden hiç ümidim yok. Ama ona çaktırmıyorum, maç sabahı uyanınca beni haberdar etmesi konusunda anlaşıyoruz. Sabah saat 10:00’a kadar İlker’den ses çıkmıyor. Ben de gelmeyeceğine emin oluyorum. Hatta içimden söyleniyorum biraz. Tamam kabul biraz değil, İlker’in nezlinde kadınlar maçı izlemeye gelmeyen herkese saydırıyorum. (Bu yazı sansüre uğramazsa, bilin ki Hayatım Futbol’da düşünce özgürlüğü var:)) İlker beni fena halde yanıltıyor, 10:30’da mesaj atıyor buluşma yeri ve saatini ayarlıyoruz. İki tane maç arkadaşım var daha ne olsun, mutlu mesut yola koyuluyorum. Daimi maç arkadaşım, aynı zamanda hayat arkadaşım Baturay ise yurtdışında olduğu için tribündeki ve yanımdaki yerini alamıyor. İlker’in şarjı yok, ben buluşma yerini tam bilmiyorum ama yine de buluşmayı başarıyoruz. Zaten benim zamanında cep telefonu mu vardı? Yer saat belirlenir, herkes o saatte orda olurdu. Eda yolda, maçtan önce patlamış mısır almak istediğini söylüyor. En son Fenerbahçe Ülker Sport Arena’da basketbol maçı izlemiştik, sanırım Yeni Sahra Stadı’nda da benzer büfelerin olduğunu hayal ediyordu. Moralini bozmamak için büfede satılıyorsa alırız demek zorunda kalıyorum. Yeni Sahra Stadı’na ulaşmak için en kolay yol metro kullanmak. Metrodan Yeni Sahra durağında iniyorsunuz. Otobüs durağının sağındaki sokaktan giriyorsunuz, sağdan üçüncü sokaktan bir paralel caddeye geçince 500 m ileride stadı göreceksiniz. Arabayla gidecekseniz, e-5’ten Kadıköy istikametinde giderken Yeni Sahra’da yanyola giriyorsunuz. Shell benzin istasyonunu geçtikten sonra yol tekrar E-5’le birleşmeden hemen önce sağa dönüyorsunuz. Stadı solunuzda göreceksiniz, otopark girişi için ilk sola dönüyorsunuz. Stadın otoparkına direksiyon kırmamla, hem İlker’de hem Eda’da bir hayalkırıklığı sezdim. Gecekonduların içerisinde, derme çatma bir yer Yeni Sahra Stadı. Zemin tabi ki suni çim. El kadar tribünlerdeki koltukların yarısı kırık ve istisnasız hepsi pislik içinde. Tribünlere göre sol tarafta kalan kale arkasında hurda malzemeler duruyor. Tuvaletlerin önünde sinekler uçuşuyor ve öyle bir koku yayılıyor ki tuvalete girmek cesaret ister. Tribünde kırık olmayan koltuklara oturuyoruz ama Eda’nın patlamış mısır sevdası devam ediyor. Geçen sezon kantinin olduğu küçük bina bu yıl terkedilmiş bir halde. Dolayısıyla bir kafetarya dahi yok. Sadece bir büfe var, onda da içecek satılıyor. Mısırdan ümidi kesip, tribüne geri dönüyoruz. Galler maçında çapraz bağları kopan Seval ile sakat olduğu için takımdaki yerini alamayan Çiğdem tribünde oturuyorlar ve o da ne çekirdek yiyolar. Benim yeğen, bu defa çekirdeğe yöneliyor. İlker bu çağrıya kayıtsız kalamıyor ve çekirdek almak üzere stadı terkediyor. İlker dönene kadar yeğenim en az elli kez ‘Arkadaşın nerede’ diye sorarak sabrımı sınıyor. Uslu durursa dergiye çıkacağını söyleyerek biraz sakinleştiriyorum. Neyse İlker de geliyor, çekirdek de. O arada maç başlıyor. Ataşehir Belediyespor kendi evinde 1. Ligin yeni takımı Karşıyaka BESEM’i (Beden Eğitimi ve Spor Eğitim Merkezi Spor) konuk ediyor. Karşıyaka’yı çok fazla tanımıyorum ama Ataşehir Belediyespor’un rakibine göre daha güçlü bir kadroya sahip olduğunu anlamak çok zor değil. Öyle ki Ataşehir’in A Milli takımda direk oynayan altı oyuncusu varken, İzmir ekibi sahaya yalnız 14 oyuncuyla çıkarabiliyor. Karşıyaka BESEM 1. Lig’de, iş insanlarından ve belediyelerden destek almayan tek takım. Tamamen teknik direktör Feriha Paylar ve eşinin kişisel çabalarıyla ayakta kalmaya çalışan bir kulüp. Bu şartlarda 1. Lig’e yükselmiş olmaları başlı başına büyük bir başarı. Ataşehir Belediyespor tecrübesini konuşturuyor ve maçın henüz 5. dakikasında Hanife’nin ayağından ilk golü buluyor. İki takım arasındaki güç farkı o kadar net ki, İlker’e dönüp bu maçta fark olur diyorum. Nitekim ilk yarı Ataşehir’in 6-0 üstünlüğü ile sona eriyor. Ataşehir için biraz antrenman havasına geçen bir maç oluyor ve 13-1 gibi farklı bir skorla sona eriyor. Eda futbolu sevmediğini bir kez daha belirtiyor. Ben sezonun başlamış olmasından çok mutluyum. On beş gün sonra İstanbul’da Ataşehir BelediyesporKonak Belediyespor maçını iple çekmeye başlıyorum. Maç bitiminde Ataşehir Big Chiefs’te güzel bir ziyafet çekiyoruz. Dönüş yolunda İlker, yazının başında belirttiğim maç bahane tarzı bir yazı yaz diyor ve Öz Maç Bahane bölümü böyle doğuyor. Bu vesileyle Varol’a meydan okuyorum, iyi olan kazansın.
Benzer belgeler
O sene bu sene mi?
Roberto Martinez, hayatında izlediği en iyi futbol
takımı olarak 1993 yılının Barcelona’sını anıyor.
Yani en yakın dostu Jordi Cruyff’un babası Johan
Cruyff’un çalıştırdığı ünlü Barcelona takımını....