avkae dergisi (2011)1:8-14 - Veteriner Kontrol Enstitüsü Müdürlükleri
Transkript
avkae dergisi (2011)1:8-14 - Veteriner Kontrol Enstitüsü Müdürlükleri
AVKAE DERGİSİ (2011)1:8-14 Atık Sığır Fetüslerinde Brusellozisin Patolojik, Ġmmunohistokimyasal, Mikrobiyolojik Yöntemlerle ve Gerçek Zamanlı PZR ile TeĢhisi Mehmet TUZCU1, Murat ÖZMEN1, Nevin TUZCU1 Atila YOLDAġ1 , Hüseyin TOPÇUOĞLU1 ---------------------------------------------Özet: Brusellozis, sığır yetiştiriciliğinde önemli ekonomik kayıplara sebep olan zoonoz bir hastalıktır. Bu çalışmada brusellozise bağlı atıkların dokularında belirlenen patolojik ve immunohistokimyasal boyama sonuçları ile atık dokularında Gerçek zamanlı PZRile hesaplanan brusella genomik DNA miktarları arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmanın materyalini 105 adet atık sığır fetüsü oluşturdu. İncelenen atık sığır fetüslerinin 11’inde gerçek zamanlı PZR ile 8 tanesinde immunohistokimyasal metotla, 4 tanesinde de mikrobiyolojik yöntemlerle brusellozis belirlendi. Brusellozis belirlenen atıkların deri altı dokusunun ödemli olduğu, göğüs ve karın boşluklarında koyu kırmızı renkli bir sıvının bulunduğu, akciğerlerinde renkleri griden koyu kırmızıya kadar değişen, sert kıvamlı alanların olduğu dikkati çekti. Mikroskobik incelemelerde bronşiyol epitellerinde dejenerasyon ve dökülmeler belirlenirken, lümenlerinde nötrofil lökosit ve makrofaj birikimleri görüldü. Sonuç olarak; brusellozisin patolojik, immunohistokimyasal, mikrobiyolojik ve gerçek zamanlı PZR ile yapılan karşılaştırmalı tanısında: Gerçek zamanlı PZR teşhiste, daha duyarlı olduğu ve kısa sürede sonuç verdiği; ancak bu imkâna sahip olmayan laboratuarlarda immunohistokimyasal yöntemlerin de mikrobiyolojik yöntemler kadar güvenle uygulanabileceği kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Brusellozis, İmmunhistokimya, Mikrobiyoloji, Patoloji, Gerçek zamanlı PZR Diagnosis of Brucellosis in the Aborted Bovine Fetuses by Pathological, Immunohistochemical, Microbiological and Real Time PCR Methods Abstract: Brucellosis which causes economic losses in cattle breeding is breeding problems. In this study is determined to relationship of between the pathological findings in tissues of aborted fetus due to brucellosis and brucella genomic DNA which is calculated by the amount of real time PCR of this tissues. The material of this study constituted the number of 105 aborted bovine fetuses. Brucellosis was determined by Real Time PCR in 11 of 105 aborted bovine fetuses, by immunohistochemical method in 8 of them and microbiological medhod in 4 of them. In aborted fetuses which determined of brucellosis were seen to edema of subcutaneous tissue, find a dark red fluid in the chest and abdominal cavities. In addition to this lung color ranging from gray to dark red with hard consistency areas. In microscopic examinations, bronchioles epithelial degeneration and desquamation with neutrofil leukocyte and macrophage accumulation were determined in lumen. As a result; comparative diagnosis of brucellosis with pathological, immunohistochemical, microbiological and Real Time PCR methods: Real Time PCR is more sensitive for diagnosis of Brucellosis and respond in a short time, but immunohistochemical method was concluded to in the laboratories which don’t have this opportunity so confidently to microbiological methods Keywords: Brucellozis, Immunohistochemistry, Microbiology, Pathology, Real Time PCR ----------------------------------------------Giriş Atık olguları, sığır yetiştiriciliğinde önemli ekonomik kayıplara sebep olan yetiştiricilik problemlerindendir. Atıkların ancak %50-65’inde etiyolojinin belirlenebildiği; etiyolojisi belirlenen olguların %67’sinin bakteriyel, %5’inin viral, %11’nin mantar kaynaklı olduğu kaydedilmiştir (3). Sığırlarda bakteriyel nedenlere ilişkin atıkların dağılımını ortaya koymak üzere Kuzeydoğu Anadolu Bölgesinde yapılan bir çalışmada Kars bölgesinde görülen sığır atıklarında %40 oranında Brucella ssp tespit edilmiştir (23). Arjantin’de 354 atık sığır fetüsü üzerinde yapılan bir araştırmada, 193 olgunun etiyolojisi herhangi bir nedene bağlanamazken, etiyolojisi saptanan 161 (%45.5) http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php olgudan 80’inde (%22.6) bakteriyolojik etken belirlenmiş; en yaygın bakteriyel etkenin 28 olguda (%7.9) Brucela abortus olduğu açıklanmıştır (4). Ülkemizde çeşitli bölgelerde abortlar üzerinde yapılan izolasyon çalışmalarında ruminantlarda brusellozise bağlı abortların %15-40 oranlarında olduğu bildirilmektedir (19,14). Yine ülkemizde çeşitli serolojik yöntemler kullanılarak yapılan bölgesel çalışmalarda ise brusellozis seroprevalansının %1-70 arasında değiştiği rapor edilmiştir (7,8,19,11) --------------------------------------1 Adana Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü, 01122 Adana, Turkiye. Sorumlu Yazar: Mehmet TUZCU E-mail:[email protected] Ulaşma tarihi: 12.12.2010 AVKAE Dergisi 2011 1:8-14 8 8 AVKAE DERGİSİ (2011)1:8-14 Brusellozise ilgili şekillenen atıklarda fötus çoğunlukla ödemlidir ve deri altında kanlı bir sıvı toplanır. Benzeri sıvı karın ve göğüs boşluklarında da bulunabilir. Brusellozda abomazum sıvısı bulanık, limon sarısı renginde ve pıhtılıdır. Atık fetuslarda şekillenen bronkopnömoni en sık gözlenen lezyon olup brusella enfeksiyonu için diagnostik olarak kabul edilmektedir (5,15,17,20). Ayrıca fötusda özellikle akciğerde nekrotik arteritise, lenf düğümleri, karaciğer, dalak ve böbreklerde fokal nekroz odakları ile dev hücrelerine rastlandığı bir çok araştırıcı tarafından rapor edilmiştir (14,15,19,26,). Dalakta beyaz pulpada azalma, germinal merkezlerde mitoz ile hafiften orta dereceye kadar değişen lenfositik hiperplazi ve fokal nekroz odakları görüldüğü bildirilmiştir (13,26). Hastalığın klinik teşhisi mümkün değildir. Kesin teşhis için laboratuvar muayenelerine ihtiyaç vardır. Brusellozisin laboratuar teşhisi direk yada indirek laboratuar metotlarıyla yapılmaktadır (2). Etkenin mikrobiyolojik izolasyonu ve identifikasyonu en geçerli yöntemdir. Bunun yanında lam aglutinasyon, tüp aglitinasyon ve ELISA gibi serolojik testler de tarama testleri olarak sıklıkla kullanılmaktadır (6,11). Brusella ssp. antijenlerinin tespitine yönelik immunohistokimyasal teknikler ile yapılan çalışmalarda da yüksek oranda spesifite (%94) ve sensitivite (%82) bildirilmektedir (1,17,20). Son yıllarda hastalıkların tanısında kullanılan moleküler yöntemlerin gelişmesine paralel olarak brusellozisin teşhisinde başarı ile kullanılan farklı PZR protokolleri bildirilmektedir (22,25). Bu çalışmanın amacı; sığırların önemli atık sebeplerinden biri olan bruselloziste atığa ait dokularda belirlenen patolojik bulgular ile bu dokularda Real Time PZR ile hesaplanan brusella genomik DNA miktarları arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve brusellozisin teşhisinde patolojik immunhistokimyasal, mikrobiyolojik yöntemler ile gerçek zamanlı PCR metodunu karşılaştırmaktır. Materyal ve Metod Çalışmanın materyalini Adana Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitü Müdürlüğü’ne sorumluluk alanında bulunan illerden (Osmaniye, Gaziantep, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Kilis, Mersin, Hatay) 20072009 yılları arasında getirilen 105 adet atık sığır fetüsü oluşturdu. Nekropsiyi takiben fetüslerin akciğer, karaciğer, dalak, abomazum, böbrek, kalp, mediastinal lenf bezleri ve beyninden alınan doku örneklerinin yarısı mikrobiyolojik ve PZR muayeneleri için ayrıldı. Diğer yarısı %10’luk tamponlu formalin solüsyonunda tespit edildi. Tespit edilen dokular bilinen yöntemlere göre işlendi ve parafinde bloklandı. Parafin bloklardan 5 µm kalınlığında alınan kesitler, hematoksilen eozin (HE) ve immunohistokimyasal boyamalarda kullanıldı. Öncelikle bütün fetüslerin akciğer ve abomazum sıvılarında Gerçek zamanlı PZRmetodu ile Brucella ssp. nükleik asitleri aranarak pozitif bulunanlar ayrıldı ve bu atıkların diğer dokuları da gerçek zamanlı PZR ile Brusella ssp nükleik asitleri yönünden araştırıldı. İmmunhistokimyasal muayene http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php İmmunhistokimyasal incelemeler için avidinbiotin-peroksidaz kompleks (ABC) yöntemi kullanıldı. 3-aminopropyltriethoxsilane ile kaplı lamlara alınan kesitler, ksilol serilerinden geçirilerek parafini giderildi ve alkol serilerinde rehidre edildi. Endojen peroksit aktivitesini gidermek için hidrojen peroksid’in %70’lik metanoldeki %3’lük çözeltisinde 15 dakika bekletildi. PBS (phosphate-buffered saline; pH:7.3) ile yıkanan kesitler % 0.1’lik tripsin ile oda sıcaklığında 10 dakika inkübe edildi ve tekrar PBS ile yıkandı. Daha sonra, kesitlerin üzeri 1/1000 sulandırmadaki poliklonal rabitanti Brucella (Becton Dickinson and Company Kat No: 240934) primer antikoru ile +4°C’de 1 saat inkübe edildi. PBS ile yıkanan kesitler 1/300 oranında sulandırılmış biotinle işaretli tavşan anti-keçi sekonder antikoru (Santa Cruz Biotechnology; Kat No: sc 2774) ile oda sıcaklığında 30 dakika inkube edildi. Lamlar PBS ile yıkandıktan sonra 1/300 oranında sulandırılan avidinperoxidase (Sigma; Kat No: E-2886-250UG) ile 1 saat süreyle oda sıcaklığında inkübe edildi. Kromojenik substrat DAP (3.3’diaminobenzidine tetrahydrocholoride, (Sigma; Kat No: D 3939-SET) ile renk reaksiyonu sağlandıktan sonra Mayer’in hematoksilen boyasıyla karşıt boyamaya tâbi tutulup alkol serilerinde dehidre edildi ve lamelle kapatılarak ışık mikroskobunda incelendi. Reaktif kontrol olarak mikrobiyolojik metotla etken izole edilen atıklardan birine ait karaciğer kesitleri kullanıldı. Bu kesitlere boyama prosedürü sırasında poliklonal keçi-anti Brucella spp. antikoru yerine PBS uygulandı. PCR analizleri Gerçek zamanlı PZRanalizlerinde ticari brucella genus tespit kiti (Way2Gene; Kat No: WG40-0294-16) kullanıldı. PCR işlemleri kit prosedürüne uygun olarak gerçekleştirildi. Kültür örneklerinden DNA ekstraksiyonu amacıyla High Pure PCR template (Roche Katolog no: 11796828001) DNA ekstraksiyon kiti kullanıldı. Bakteri kültüründen eppendorf içerisine 200 μl alınarak 13000 rpm de 5 dakika santrifüj edildi. Santrifüj işleminden sonra süpernatat uzaklaştırıldı ve pellet üzerine 200 μl PBS eklendi. Karışıma 5 μl lizozim katılıp 37°C’de 15 dakika inkubasyona bırakıldı. İnkubasyondan sonra karışıma 200 μl binding buffer ve 40 μl proteinaz-k eklenerek 70°C’de 10 dakika tekrar inkübasyona bırakıldı. İnkübasyondan sonra süspansiyona 100 μl isopropanol eklenerek iyice karıştırıldı. Süspansiyon filtreli tüplere konularak 8000 rpm 1 dakika santrifüj edildi ve süpernatat uzaklaştırıldı. Filtreli tüpler collection tüpün içerisine yerleştirilip 500 μl inhibitör removel buffer ilave edildi ve 8000 rpm de 1 dakika santrifüj edildi. Filtreli tüpler collection tüplerin içerisine yerleştirilip 500 μl wash buffer ilave edilerek 8000 rpm de 1 dakika santrifüj edildi. Filtreli tüpler collection tüplerin içerisine yerleştirilip 500 μl wash buffer ilave edilerek 8000 rpm de 1 dakika ve 13000 rpm de 10 saniye santrifüj edildi. Son aşamada filtreli tüpler temiz bir eppendorf tüpünün içerisine yerleştirilerek 70 °C ısıtılmış 100 μl elution buffer eklenerek 8000 rpm de 9 AVKAE DERGİSİ (2011)1:8-14 1 dakika santrifüj edildi. İzole edilen DNA lar -20 °C de PCR yapılıncaya kadar saklandı. Doku örneklerinden DNA ekstraksiyonu amacıyla HighPure PCR template DNA ekstraksiyon kiti (Roche; Kat no:11796828001) kullanıldı. DNA izolasyonu için doku örneklerinden 25-50 mg alınarak üzerine 200 μl doku Lysis Buffer ve 40 μl Proteinaz K ilave edildi. Daha sonra 55°C’de 1 saat inkübe edildi. 200 μl Binding Buffer ilave edilerek 70°C’de 10 dakika tekrar inkübasyona bırakıldı. İnkübasyondan sonra süspansiyona 100 μl isopropanol eklenerek iyice karıştırıldı. Süspansiyon filtreli tüplere konularak 8000 rpm de 1 dakika santrifüj edildi ve süpernatant uzaklaştırıldı. Temiz collection tüpün içerisine yerleştirilip 500 μl İnhibitör Removel Buffer ilave edildi ve 8000 rpm de 1 dakika santrifüj edildi. Daha sonra iki defa temiz collection tüplerin içerisine yerleştirilip 500 μl Wash Buffer ilave edilerek 8000 rpm de 1 dakika santrifüj edildi. En son aşamada filtreli tüpler temiz bir eppendorf tüpünün içerisine yerleştirilerk 70 °C ısıtılmış 100 μl Elution Buffer eklenerek 8000 rpm de 1 dakika santrifüj edildi. İzole edilen DNA lar -20 °C de PCR yapılıncaya kadar saklandı. DNA miktarı spektrofotometre (NanoDrop ND-1000) ile 260 ve 280 nm de ölçülerek belirlendi. Macfarland yöntemi ile mililitredeki 8 konsantrasyonu 3x10 CFU/ml olarak belirlenen Brusella abortus kültüründen elde edilen genomik DNA'nın 10'lu 0 7 dilüsyonları ve 3x10 'dan 3x10 ' e kadar olan kopya sayıları standart eğrinin oluşturulmasında kullanıldı. Brusella ssp. nükleik asitlerinin amplifikasyonları gerçek zamanlı PZR cihazı (Roche Light Cycler 2.0) kullanılarak 95°C 10 dakika inkubasyonu takiben 95°C 3 saniye, 60°C’de 30 saniye ve 72°C 1 saniye olacak şekilde 45 döngülük inkubasyon ile gerçekleştirildi. PCR'nun tüm aşamalarında pozitif kontrol olarak Pendik Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü Brusella Referans Laboratuarı tarafından doğrulanan Brucella abortus suşu ve negatif kontrol olarak da distile su kullanıldı. Mikrobiyolojik muayene Atık fetuslardan aseptik şartlarda alınan doku ve abomazum içeriklerinden Brucella izolasyon ve identifikasyonu amacıyla %7’lik kanlı agar ve selektif (Oxoid; SR209E) ilave içeren Brucella agarlara ekim yapıldı. Agarların aerobik ve mikroaerofilik ortamda 37 0 C’de 48-72 saat inkübasyonundan sonra üreyen kolonilerin Brucella ssp. yönünden makroskobik görünümü, gram boyama, oksidaz, H2S,üreaz, katalaz üretimi, boyalara duyarlılık ve monospesifik serumlarla aglütinasyon gibi konvansiyonel yöntemler kullanılarak identifikasyonu gerçekleştirildi (2). Bulgular Çalışmada incelenen 105 atık sığır fetüsünün laboratuar incelemelerinde atıkların 11’inde brusellozis, 13’inde listeriozis, 7’sinde kampilobakteriozis, 2’inde klamidiozis, 1’inde leptospirozis, 3’ünde salmonellozis, 7’sinde streptokokkozis, 2’sinde toksikozis, 2’sinde IBR ve 1’inde de mikozis belirlendi. Çalışmada gerçek zamanlı PZR ile Brucella ssp. nükleik asitleri belirlenen 11 olgunun 8 tanesinde immunhistokimyasal yöntemle, 4 tanesinde de mikrobiyolojik olarak brusellozis belirlendi. Atıkların geldiği odaklar ile teşhis metotlarına göre brusellozisin belirlenme oranları Tablo 1’de verilmiştir. Geldiği Odak n PZR İH M 17 3 2 2 Gaziantep 9 3 2 1 Kahramanmaraş 12 2 2 Şanlıurfa 15 1 1 1 Mersin 14 1 1 Hatay 16 1 Adıyaman Tablo 1: Atıkların geldiği odaklar ile brusellozisin teşhis metotlarına göre belirlenme oranları Çalışmada brusellozis belirlenen atıklarda makroskobik olarak derialtı dokusunun ödemli olduğu, göğüs ve karın boşluklarında koyu kırmızı renkli bir sıvının bulunduğu görüldü. Akciğer loblarında farklı büyüklüklerde renkleri griden koyu kırmızıya kadar değişen, sert kıvamlı alanlar belirlendi. Bütün olgularda abomazumda sarı-bulanık renkli sıvı tespit edildi. Brusellozis belirlenen atıkların tamamında mikroskobik olarak bronşiyol lumenlerinde ve alveollerde nötrofil lökosit ve makrofaj infiltrasyonu tespit edildi (Resim 1A). Atık olgularının hepsinde farklı şiddetlerde olmak üzere bronşiyol ve alveol epitellerinde dejenerasyon ve dökülmeler tespit hepatositlerinde edildi. vakuoler İncelenen dejenerasyonun 4 atığın geliştiği, remark kordonlarının dizilişinin bozulduğu, sinuzoidlerin genişlemiş ve hiperemik oldukları dikkati çekti. Dejenerasyonlara ek olarak atıklardan 2 tanesinde karaciğerde fokal nekroz alanları ile mononükleer hücre infiltrasyonlarının bulunduğu belirlendi (Resim 1B). Yine bu atıkların böbreklerinde yaygın konjesyon ve intertubuler kanamalar ile birlikte tubulus epitellerinde dejenerasyonlar tespit edildi. İncelenen atıkların 4 tanesinde dalakta beyaz pulpada atrofi ve fokal nekroz alanları dikkati çekti. Gerçek zamanlı PZR ile brusellozis belirlenen 11 atıkta belirlenen patolojik bulgular ve bu bulguların görülme oranları tablo 2 de gösterilmiştir. http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 10 AVKAE DERGİSİ (2011)1:8-14 Patolojik Bulgu Makroskobik bulgular Vücut boşluklarında serohemorajik eksudat Akciğerde sertleşmiş, griden koyu kırmızıya kadar değişen alanlar Karaciğerde farklı büyüklükte sarı-boz renkte alanlar Kokuşma Deri altında yaygın ödem Abomazumda sarı bulanık renkli içerik Mikroskobik bulgular Adet Oran(%) 8 8 2 3 6 8 72 72 18 27 56 72 Karaciğerde fokal nekroz ve hepatitis 2 18 Kataral bronkopnömoni 8 72 Karaciğerde vakuoler dejenerasyon 4 36 Böbreklerde intertubuler kanama 2 18 Dalağın beyaz pulpasında atrofi ve nekroz 4 36 Tablo 2: PZR ile Brusellozis teşhis edilen sığır atıklarında belirlenen patolojik bulgular ve görülme oranları Spesifik antikorlar kullanılarak yapılan immunhistokimyasal incelemelerde 8 atıkta brucella spesifik reaksiyonlar belirlendi. Brusella antijenleri akciğerlerde kahverengi ve küçük granüller şeklinde olmak üzere makrofaj ve nötrofillerin sitoplazmalarında tespit edildi. Makrofajların sitoplazmalarının koyu boyanmış, amorf görünüşteki antijenler ile dolu oldukları görüldü (Resim 1C). Brucella Karaciğerde immunhistokimyasal pozitiflik 3 olguda tespit edildi. Bu atıklarda brusella antijenlerinin hepatosit ve Kupffer hücrelerinin sitoplazmalarını doldurduğu tespit edildi. Atığa ait organlardan ve abomazum sıvısından hazırlanan inokulumlardan brusella besi yerine yapılan ekimlerde etken izole edilen 4 olgunun Brusella abortus olduğu belirlendi. Dört olgunun 3 tanesinde akciğer, karaciğer ve abomazum sıvısından, 1 olguda ise akciğer ve abomazum sıvısından Brusella abortus izole edildi. Çalışmada sığır atıklarının akciğer, karaciğer, dalak, Genomik DNA CP Değerlerin Kopya Sayıları(Kop/ml) Ortalamaları 4 27.23 4 28,04 4 28,08 Dalak 1.29x 10 14,6 x100 Kalp - - Mez. Lenf Yum. - Akciğer Karaciğer Böbrek Abomazum 2,74x 10 1,33x10 4 1,86x10 35.70 27,76 Tablo 3: Çalışmada Real-Time PCR ile atık dokularında belirlenen Brucella genomik DNA kopya sayıları ve CP Değer ortalamaları abomazum, böbrek, kalp, beyin ve lenf yumrularından alınan doku örneklerinde Gerçek zamanlı PZR belirlenen ile Brusella genomik kopya sayıları ve CP değerlerinin ortalamaları Tablo 3 de verilmiştir. A DNA B C Şekil 1: Bronkopnömoni, akciğerde bronşiol ve alveol lümenlerinde nötrofil lökosit ve makrofaj infiltrasyonu (A) Hematoksilen Eozin, x200, Karaciğerde fokal nekroz (B) Hematoksilen Eozin x260, Akciğerde makrofaj stoplazmalarında Brucella spesifik boyanma (C) x380 İmmunperoksidaz Hematoksilen. http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 11 AVKAE DERGİSİ (2011)1:8-14 Karaciğer Akciğer Böbrek Dalak Beyin Kalp Abomasum Mez. Lenf Yum P C R İ M H P C R İ M H P İ M C H R P C R İ H P M C R İ H P İ M C H R M P İ C H R G.Antep 1 - - - + - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - G.Antep 2 + + + + + + + - - + - - - - - - - - + - + - - - G.Antep 3 + - + + + + + - - - - - - - - - - - + - + - - - K.Maraş 1 + - - + + - + - - + - - - - - - - - + - - - - - K.Maraş 2 - - - + - - - - - - - - - - - - - - + - - - - - K.Maraş 3 - - - + + - - - - + - - - - - - - - + - - - - - Ş.Urfa 1 + + - + + + - - - - - - - - - - - - + - + - - - Ş.Urfa 2 - - - + - - - - - - - - - - - - - - + - - - - - Mersin + + + + + + + - - + - - - - - - - - + - + - - - Hatay - - - + + - - - - - - - - - - - - - - - - - - - Adıyaman + - - + - - - - - - - - - - - - - - + - - - - - TOPLAM 6 3 3 11 7 4 4 - - 4 - - - - - - - - 9 - 4 - - - M P İ M C H R Tablo 5: Real Time PCR ile Brusellozis belirlenen sığır atıkların immunhistokimyasal (IH) ve mikrobiyolojik (M) muayene sonuçlarının dokulara göre karşılaştırılması. Tartışma ve Sonuç Sığırlarda atıklara sebep olan bakteriyel hastalıkların klinik belirtileri atipik olduğundan bu hastalıkların laboratuar tanısı oldukça önemlidir. Bu bağlamda, sunulan çalışmada belirlendiği üzere, atık fetüslerin nekropsileri sırasında tespit edilen vücut boşluklarında birikmiş serohemorajik eksudat, karaciğerde belirlenen nekroz odakları, deri altında şekillenen yaygın ödem, abomasumda sarı bulanık renkli içerik ve akciğerlerde şekillenen griden kırmızıya kadar değişen renk değişiklikleri gibi makraskobik bulgular ile histopatolojik incelemelerde farklı yoğunluklarda belirlenen kataral bronkopnömoni, böbreklerde intertubuler kanama, dalağın beyaz pulpasında atrofi ve nekroz ile karaciğerdeki nekroz ve hepatitis gibi bulguların sığırlarda atıklara sebep olan kampilobakteriozis, listeriozis ve klamidiozis gibi hastalıklarda da bildirilmiş olması (9, 12) patolojik tanının etken izolasyonunun yanında immunohistokimyasal ve moleküler yöntemlerle de desteklenmesi gereğini ortaya koymaktadır. Brusellozis nedeniyle meydana gelen atıklarda en fazla bildirilen patolojik bulgu bronkopnömonidir (5,15,17,20). Bu çalışmada da gerçek zamanlı PZR ile brusellozis belirlenen atıkların hepsinde en sık http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php karşılaşılan patolojik lezyon benzer çalışmalarda da bildirildiği gibi bronkopnömoni oldu (14,19,26). Diğer çalışmalarda bildirilen bronşiyal nekrozis (15,20) ve yangısal hücre infiltrasyonları içerisinde görülen dev hücreleri (5) bu çalışmada tespit edilemedi. Gerçek zamanlı PZR ile akciğerlerde belirlenen brusella genomik DNA sayısının diğer dokulara nazaran daha fazla olması ve akciğerlerin tamamında patolojik olarak pnömoni belirlenmesi brusella etkenlerinin yavruya annede gelişen nekrotik plasentitis sonucu amniyotik sıvıya dökülen etkenlerin fetus tarafından aspire edilmesi sonucu geçtiği fikrini kuvvetlendirmektedir (15). Çalışmada karaciğerde belirlenen ortalama 4 brucella genomik DNA sayısı (1,33x10 kopya/ml) akciğerlere nazaran daha düşüktür. Ancak karaciğerlerin patolojik muayenesinde 4 atıkta hepatositlerde farklı şiddetlerde vakuoler dejenerasyon belirlenmiş olması ve bu atıklardan sadece 2 tanesinde hepatitis belirlenmesi, oluşan hasarın brusella etkenlerinden ziyade korionik trofoblastlarda şekillenen nekroz sonucu bozulan dolaşıma bağlı gelişen hipoksi ile ilgili olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmada Gerçek zamanlı PZR ile 11 atıkta brusellozis belirlenmesine rağmen 4 atığa ait iç organlarından ve fötal abomasum sıvısından bakteriyolojik olarak Brusella abortus izole edilebilmiş 12 AVKAE DERGİSİ (2011)1:8-14 olması, PCR yönteminin bakteriyolojik yönteme göre daha duyarlı olduğunu düşündürmektedir (4,21). Ancak bu durum laboratuara teşhis için getirilen atıkların çoğu kez kokuşmuş yada dondurulmuş olması ile de ilgili olabilir. Brusellozis zoonoz bir hastalık olmasından dolayı etkenin izolasyon ve identifikasyonunu yapan laboratuarlar açısından da yüksek düzeyde biyolojik risk oluşturmaktadır. Bunun yanında brusellozisin mikrobiyolojik teşhisinde kullanılan etken izolasyon ve identifikasyonuna yönelik yöntemlerin uzun zaman alması, tecrübeli personel gerektirmesi, etkenin nükleik asitlerini belirlemeye yönelik PCR temeline dayanan teşhis metotlarını ve tespit edilmiş dokularda etkeni belirlemeye yönelik immunohistokimyasal yöntemlerini atıkların teşhisinde ön plana çıkarmaktadır. Yapılan çalışmalarda Brucella antijeninin immunohistokimyasal yöntem ile tespitinde yüksek oranda duyarlılık bildirilmesine rağmen (1,10,17,26), bu çalışmada Brusella antijeni için spesifik immunohistokimyasal boyanma 7 olguda akciğerlerde makrofajların sitoplazmalarında, 3 olguda da akciğerle birlikte karaciğerde hepatositlerde ve kumpfer hücrelerinde tespit edildi. Çalışmada PZR ile akciğer, karaciğer, dalak, böbrek, abomazum gibi dokularda brusella nükleik asitleri belirlenmiş olmasına rağmen immunhistokimyasal metotla incelenen dokulardan sadece karaciğer ve akciğerlerde brucella antijenlerinin belirlenmiş olması, atık dokularında Brucella antijeninin immunohistokimyasal yöntemlerle tespit edilebilecek eşik seviyesinin altında olması veya otolizin bakteri antijenleri üzerindeki olumsuz etkisi ile açıklanabilir. Benzer şekilde Meador ve ark (1986) ABC immunohistokimyasal boyama yönteminin kullanıldığı çalışmalarda pozitif sonuç elde edilebilmesi için bir gram dokuda en az 106 adet bakterinin bulunması gerektiğini bildirmektedir. Otoliz ve kokuşmaya bağlı değişikliklerde etkenlerin nükleotid yapılarının antijenik yapılarına göre daha uzun süre dayanıklı kalması etkene özgü nükleotidlerin belirlenmesi esasına dayanan polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemleri ile kokuşmuş dokularda da teşhisi mümkün kılmaktadır (24). Bu durum çoğunlukla otolitik olarak atılan fetuslarda gerçek zamanlı PZR ile teşhis için önemli bir avantaj sağlamaktadır. Bu çalışmada gerçek zamanlı PZR ile incelenen atıkların 11 tanesinde Brusella ssp nükleik asitleri belirlenmiştir. PCR ile brusellozis belirlenen atıkların tamamında akciğer dokusunda ve abomazumdan alınan örneklerde, yüksek oranda bakteri nükleik asitleri amplifiye edilmiş olması ve benzer şekilde çalışmada akciğer, karaciğer ve abomazumdan alınan örneklerden etken izolasyonu ve identifikasyonu yapılabilmiş olması mikrobiyolojik teşhis için örneklerde yüksek miktarlarda etkenin bulunması gerektiğini ortaya koymakla birlikte mikrobiyolojik muayenelerde akciğer ve abomazumdan alınan örneklerin etken izolasyonunda kullanılmasının başarıyı artırabileceğini göstermektedir. Sonuç olarak; bu çalışma ile sığırların önemli atık sebeplerinden olan brusellozisin patolojik, immunohistokimyasal, mikrobiyolojik ve gerçek zamanlı PZR ile yapılan karşılaştırmalı tanısında: Gerçek zamanlı PZR’ın daha duyarlı olduğu ve kısa sürede sonuç verdiği, ancak bu imkâna sahip olmayan laboratuarlarda immunohistokimyasal yöntemlerinin de mikrobiyolojik yöntemler kadar güvenle uygulanabileceği kanısına varılmıştır. Kaynaklar 1. Alberts JN, Erasmus, J, (1995). Detection of Brucella abortus antigens by immunoperoxidase histochemical staining of lochia smears. Onderstepoort J Vet Res. 62: 147-150 7. Genç O, Otlu S, Şahin M, Aydın F,Gökçe HI, (2005). Seroprevelance of brucellosis and leptospirosis in aborted dairy cows.Türk J Vet.Anim.Sci. 29:359-36 2. Arda M, Minbay A, Leleoğlu N, Aydın N, Kahraman M, Akay Ö, Ilgaz A, İzgür M, Diker KS, (1999). Özel Mikrobiyoloji, 5. Baskı, Medisan Yayın Evi, Ankara 8. 3. Augustine TP (2000). Abortions in dairy cows: New insights and economic impact. Advances in Dairy Technology 12: 233-244 Gürtürk K, Alan M, Boynukara B, Solmaz H, (1994). Van ve yöresinde koyun ve sığır Brucellozis’inin insidensi üzerinde seroepidemiyolojik araştırmalar. YYÜ Vet Fak Derg, 5, 121-125 9. Hazıroğlu R ve Milli ÜH, (1998). Veteriner Patoloji, Cilt II, Tamer Matbaacılık, Yayıncılık, Tan Hiz Tic ve Paz Ltd, Şti, Ankara 4. 5. 6. Campero CM, Moore DP, Odeon AC, Cipolla AL, Odriozola E, (2003). Aetiology of bovine abortion in Argentina. Vet Res Commun 27(5):359-369 Enright FM, Walker JV, Jeffers G, Deyoe BL, (1984). Cellular and humoral responses of Brucella abortus-infected bovine fetuses. Am J Vet Res 45:424-430 Fidancı HA, Akın S, Alabay M, Güvener N, (1995). Sığırlarda Brucella abortus’a karşı oluşan antikorları saptamada ELISA ve diğer serolojik tekniklerin karşılaştırılması. Ankara Üniv Vet Fak Derg. 42: 553-557 http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 10. Ilhan F, Yener Z, (2008). Immunohistochemical detection of Brucella melitensis antigens in cases of naturally occurring abortions in sheep. J Vet Diagn Invest, 20:803-806 11. İyisan AS, Akmaz Ö, Düzgün S, Ersoy Y, Eskiizmirliler S, Güler L, Gündüz K, Işık N, İçyerioğlu K, Kalender H, Karaman Z, Küçükayan U, Özcan C, Seyitoğlu Ş, Tuna İ, Tunca T, Üstünakın K,Yurtalan S, (2000). Türkiyede sığır ve koyunlarda brusellosisin seroepidemiyolojisi. Pendik Mikrobiyoloji Der. 31 (1):21-75 13 AVKAE DERGİSİ (2011)1:8-14 12. Jerret IV, Mcorist S, Waddington J, Browning JW, Malecki JC, Mccausland IP, (1992). Diagnostic Studies Of Fetus, Placenta and Maternal Blood From 265 Bovine Abortion. J Vet Diagn Invest. 4 (2):175-180 13. Jones TC, Hunt RD, King NW, (1997). Veterinary Pathology, Sixth Ed., Williams and Wilkins, Pennsylvania 14. Kıran MM, Baysal T, Gözün H, Güler L, Gündüz K, Kuyucuoğlu Ö, Küçükayan U, (1997). Konya yöresinde koyun abortusları üzerinde patolojik, bakteriyolojik ve serolojik çalışmalar. Etlik Vet Mikrobiyol Derg. 9:109-127 15. López A, Hıtos F, Perez A, Navarro-Fıerro RR, (1984). Lung lesions in bovine fetuses aborted by Brucella abortus. Can J Comp Med 48: 275-277 16. McEntee K, (1990). Reproductive Pathology of Domestic Mamals, Academic Press, Inc, New York 17. Meador VP, Tabatabaı LB, Hagemoser WA, Deyoe BL, (1986). Identification of Brucella abortus in formalin-fixed, paraffin embedded tissues of cows, goats and mice with avidin-biotin-peroxidase complex immunoenzymatic staining technique, Am J Vet Res 47, 2147-2150 patolojik olarak incelenmesi, Turk J Vet Anim Sci 23:177-188 20. Pérez J, Quezada M, Lopez J, Casquet O, Sierra MA, Martin De Las Mulas J, (1998). Immunohistochemical detection of Brucella abortus antigens in tissues from aborted bovine fetuses using commercially available polyclonal antibody. J Vet Diagn Invest 10: 17-21, 21. Pritchard G, (1990). Diagnosing thi cause of bovine abortion, In Practice 12(3):92-95 22. Probert WS, Schrader KN, Khuong NY, Bystrom SL, Graves MH, (2004). Real-time multiplex PCR assay for detection of Brucella spp., B. abortus, and B. melitensis. J Clin Microbiol, 42:1290-1293 23. Sağlam YS, Türkütanıt SS, Tastan R, Bozoglu H, Otlu S, (1998). Kuzeydoğu Anadolu Bölgesinde görülen bakteriyel sığır ve koyun abortlarının etiyolojik ve patolojik yönden incelenmesi Vet Bil Derg. 14:133-145, 24. Türkyılmaz S, Esendal MÖ, (2002). Polimeraz zincir reaksiyonu ve mikrobiyolojide kullanım alanları. Kafkas Üniv Vet Fak Derg. 8 (1): 71-76 18. Murray RD, (1990). A field investigation of causes of abortion in dairy cattle, Veterinary Record 1:543547 25. Ünver A, Erdoğan HM, Atabay İH, Şahin M, Güneş V, Çitil M, Gökçe İH, (2006) Sığır atıklarından izole edilen Brucella türlerinin PAPD-PCR ile genotiplendirilmesi, Kafkas Üniv Vet Fak Derg. 12 (2):121-127 19. Muz A, Özer H, Eröksüz H, Ertaş HB, Öngör H, Gülcü HB, Dabak M, Başbuğ O, Kalender H, (1999). Elazığ ve çevresinde koyun ve keçilerde abortus olgularının bakteriyolojik, serolojik, ve 26. Yazıcıoğlu O, (1997). Koyunlarda bruselloza bağlı abortuslarda fötal lezyonlar üzerinde patolojik ve immunoperoksidaz çalışmalar. Ankara Univ Vet Fak Derg.44, 291-307 http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 14 AVKAE DERGİSİ (2011)1:24-29 Babesia bigemina’nın Endemik Durumu Özlem D. EKİCİ1 Ferda SEVİNÇ1 ---------------------------------------------Özet Babesiosis, ruminantlarda eritrositlerde yıkıma neden olan ve kenelerle bulaşan enfeksiyöz bir hastalık olup, tropikal ve subtropikal bölgelerde yaygın olarak görülmektedir. Subtropikal iklim kuşağında yer alan Türkiye’de de babesiosis endemik bir hastalıktır. Babesia türlerini nakleden keneler, Türkiye’nin bütün coğrafik bölgelerinde bulunmakta ve kenelerin aktif oldukları mevsimlerde genellikle her yıl bu hastalıkla karşılaşılmaktadır. Endemik yapısı sabit olan ülkelerde aşı uygulanmasına gerek duyulmazken; endemik yapısı değişken olan ülkelerde, mutlaka aşı uygulamaları gerekmektedir. Bu makale, Türkiye’de sığırlarda endemik olduğu bilinen babesiosisin endemik olarak sabit mi değişken mi olduğunun belirlenmesinin önemine ve aşının gerekliliği konusuna dikkati çekmek amacıyla derlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Babesia bigemina, endemik durum. Endemic Structure of Babesia Bigemina Abstract Babesiosis is an infectious disease causing to destruction of red blood cells in ruminants. The disease occurs in tropical and subtropical areas. Turkey is located in a subtropical zone and babesiosis is an endemic disease. Ticks transporting Babesia species exist in almost all regions of the country and the disease is seen every year during seasons when ticks are active. In regions where babesiosis is endemic, the most reliable method of protecting animals from the blood parasite infection is vaccination. Vaccination reduces the economical cost of the disease by achieving immunity of susceptible animals to field challenge. The initial step of deciding whether a vaccination protocol is required is to assess the endemic status of the disease. Vaccination is usually only required in countries where the endemic status of the disease is unstable. This review was written to draw attention to the importance of babesiosis is endemic stable or unstable and necessity of the vaccine. Key words: Babesia bigemina, endemic structure. ----------------------------------------------Giriş Babesiosis, tropik ve subtropik bölgelerde evcil ve yabani hayvanlarda yaygın olarak görülen ve İxodidae ailesine bağlı vektör keneler tarafından transovarial ve transstadial nakledilen protozoer bir hastalıktır (15). Sığırlarda babesiosis; Babesia bovis, Babesia bigemina, Babesia divergens ve Babesia major’un neden olduğu protozoer bir hastalıktır (16, 26, 37). Babesia türleri heteroksen gelişme gösteren protozoonlardır. Gelişmelerinin bir kısmını koyun, keçi, sığır, at, köpek ve insan gibi omurgalı konaklarda, bir kısmını da İxodidae ailesinde yer alan bazı kene türlerinde (Boophilus microplus, B. annulatus, B. decoloratus, Rhipicephalus appendiculatus, R. bursa, Hyalomma anatolicum excavatum gibi) geçirirler (10, 23, 32, 35, 40). Türkiye’de babesiosis, endemik bir hastalıktır ve ülke genelinde büyük ekonomik kayıplara yol açmaktadır (7, 12, 13, 18). Babesia türlerinin naklinde rol alan keneler, Türkiye’de bütün coğrafik bölgelerinde http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php bulunmaktadır. Bu nedenle kenelerin aktif oldukları mevsimlerde genellikle her yıl bu hastalıkla karşılaşılmaktadır. Endemik durum, son yıllarda sık sık gündemde olan ve sürü immünitesini tanımlayan epidemiyolojik bir kavramdır. Sürü immünitesinin düzeyi genellikle serolojik testlerle ölçülür ve “inokulasyon oranı” olarak tanımlanan terimle ifade edilir. İnokulasyon oranları, immun sığırları enfekte edebilecek miktarda olduğu zaman, klinik hastalık sınırlı düzeyde olmakta ve endemik sabitlik elde edilmektedir. Bunun aksine, eğer inokulasyon oranı yeterli değilse ve genç sığırların bağışıklıkları tam şekillenmemişse endemik değişkenlik şekillenmekte ve bu durum klinik vakalarla sonuçlanmaktadır (16). Endemik yapısı sabit olan ülkelerde hayvanlar doğal yollarla aşılanmış hayvan pozisyonunda olduğu için, aşı uygulanmasına gerek duyulmazken; endemik yapısı değişken olan ülkelerde, hastalığa karşı korunma amacıyla mutlaka aşı uygulamaları gerekmektedir. --------------------------------------Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Konya-TÜRKİYE Sorumlu Yazar: Özlem DERİNBAY EKİCİ E-mail: [email protected] Geliş Tarihi: 12.11.2010 AVKAE Dergisi 2011 1:14-29 1 24 AVKAE DERGİSİ (2011)1:24-29 Bu makale, Türkiye’de sığırlarda endemik olduğu bilinen babesiosisin endemik olarak sabit mi değişken mi olduğunun belirlenmesinin önemine ve aşının gerekliliği konusuna dikkati çekmek amacıyla derlenmiştir. Klinik Belirtiler Hastalığın endemik olduğu bölgelerde, hayvanlarda yüksek ateş, anemi, sarılık ve hemoglobinuri gibi patognomik semptomların görülmesi ve vektör kenelerin mevcudiyeti babesiosisi düşündürür (35). Bu belirtiler konak ve parazit türlerine göre farklılıklar gösterebilir, konağa ait faktörlere ve alınan etken sayısına bağlı olarak, perakut, akut veya kronik olarak seyredebilir. Sığırlarda Babesia enfeksiyonlarının inkubasyon süresi yaklaşık 7-14 gün olup, 41-42ºC’ye çıkan yüksek ateş genellikle 2-7 gün devam eder. Bu dönemde ileri derecede anemi tablosu şekillenir. Ayrıca taşikardi ve hemoglobinuri ile birlikte, önce diare daha sonra konstipasyon gibi bağırsak bozuklukları görülür. Hastalığın akut döneminde eritrositler büyük oranda tahrip olur. Daha sonra akut hastalık tablosu, yerini kronik döneme bırakır. Kronik dönemde hemoglobinuri görülmez. Babesia bigemina enfeksiyonlarında beyin kapillarlarının tıkanmasına bağlı olarak 12-36 saat içerisinde perakut ölüm şekillenebilir (35). Teşhis Babesiosisin teşhisi klinik belirtilerin yanında, parazitin kendisinin saptanması veya parazite karşı oluşan özgül antikorların tespit edilmesi ile yapılmaktadır (5). Hastalığın kesin teşhisi kan frotilerinde etkenlerin görülmesiyle konur. Bunun için sığır, koyun, keçi gibi hayvanların kulak uçlarından birer damla kan alınarak sürme ve kalın damla frotiler hazırlanır, tekniğine uygun olarak Giemsa solüsyonu ile boyanır ve mikroskopta immersiyon objektifte incelenir. Kanda görülen protozoer ve riketsiyal etkenlerin karakteristik özelliği olarak, hastalık atlatıldıktan sonra iyileşen hayvanlar taşıyıcı hale gelirler (29). Taşıyıcı hayvanların, tüm sığır populasyonu içindeki oranı hastalığın epidemiyolojisi açısından belirleyicidir. Bu nedenle portör hayvanların ortaya konması hastalığın kontrolü ve epidemiyolojisinin belirlenmesinde en önemli kriterlerden biridir. Ancak, taşıyıcı hayvanların kanında, genellikle çok az miktarda parazit bulunur ve bunlar, frotilerde her zaman tespit edilemezler (14). Bu tip hayvanlarda etkenin teşhis edilebilmesi için çeşitli serolojik ve moleküler teknikler kullanılmaktadır. Babesiosisin serolojik teşhisinde en eski olan ve en çok kullanılan test, IFA testidir (3). Tedavi http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php Günümüzde babesiosisde imidocarb dipropionate hem terapötik hem de profilaktik amaçla kullanılmaktadır (25, 26, 38, 41). IMDP’nin ruminantlardaki tedavi dozu 1.2 mg/kg olup, kullanıldıktan kısa bir süre sonra kandaki bütün Babesia’lar etkisiz hale getirilmektedir (4). İlacın koruyucu dozu ise 2.4 mg/kg olup, koruyuculuk süresinin iki ay kadar olabileceği belirtilmektedir. İlaç verilen hayvanların doku ve organlarında 5.5-6 ay süreyle kalıntılarına rastlanmaktadır. Bu sebeple, süt veren hayvanlarda ve besi hayvanlarında kullanmaktan kaçınmalı, kullanıldığında ise hayvanlar ilaç uygulamasının üzerinden 28 gün geçmeden kesilmemelidir. Bu süre 90 güne kadar da uzatılabilmektedir. İlacın karsinojenik olabileceği de belirtilmektedir (20, 22). Korunma ve Kontrol Babesiosisin kontrolü için günümüzde yapılan uygulamalar, hasta hayvanların tedavisi ve vektör kenelerle mücadele metotlarından ibarettir. Halbuki etkenin vektör kenelerde ve sığırlarda güvenilir bir biçimde teşhis edilmesi ve gerekiyorsa aşı uygulamalarının yapılması, hastalığın kontrolü için büyük önem arz eden konulardandır. Bu hastalığa karşı korunmada kene kontrolü büyük önem taşımaktadır. Ancak akarisidlerin pahalı oluşu, bazılarına karşı direnç şekillenmesi, uygulama sırasında sığır hareketleri ile ilgili düzenlemelerin ve karantinanın tam olarak yapılamaması ve birçok işletmede akarisidlerin banyo veya püskürtme şeklinde uygulanacağı sistemlerin genellikle yetersiz olması gibi sebeplerden dolayı güvenilir bir kontrol metodu değildir. Babesiosisin endemik olduğu bölgelerde hayvanları kan paraziti enfeksiyonlarına karşı korumak için, uygulanması gereken en güvenilir metot aşı uygulamasıdır. Aşı ile korumanın en önemli yararı, popülasyonda bulunan duyarlı hayvanların enfeksiyona karşı direncini artırarak, akut enfeksiyona bağlı ekonomik kayıpları azaltmasıdır. Ancak bir ülkede herhangi bir aşının gerekli olup olmadığına karar vermek için, öncelikle o hastalığın ülke çapında yayılışının tespit edilmesi ve hastalığın endemik durumunun belirlenmesi gerekmektedir. Hastalığın endemik açıdan sabit olup olmadığının tespiti, farklı yaş gruplarına ait sığırların enfeksiyon oranlarının belirlenmesi ile mümkündür. Endemik yapısı sabit olan ülkelerde hayvanlar doğal yollarla aşılanmış hayvan pozisyonunda olduğu için genellikle akut enfeksiyonlara rastlanmaz, bu sebeple de aşı uygulanmasına gerek duyulmaz. Endemik yapısı değişken olan ülkelerde ise daima salgın çıkma riski söz konusudur ve bu nedenle hastalığa karşı koruyucu aşı uygulamaları tavsiye edilmektedir. Endemik sabit bölgelerde doğan buzağılar maternal antikorlar sayesinde 6-9 aylık olana kadar enfeksiyona karşı dirençli olabilmekte ve bu arada enfekte keneye de maruz kalarak koruyucu antikor titreleri 25 AVKAE DERGİSİ (2011)1:24-29 yükselmektedir. Bu nedenle de aşılamaya gerek duyulmamaktadır. Ancak, endemik değişken bölgelerde daima enfeksiyon riski olabilmekte ve bu nedenle 6-9 aydan sonra aşı ile koruma tercih edilmektedir (16, 30, 34, 39). Endemik Durum Endemik durum, son yıllarda sık sık gündemde olan ve sürü immünitesini tanımlayan epidemiyolojik bir kavramdır. Sürü immünitesinin düzeyi genellikle serolojik testlerle ölçülür ve “inokulasyon oranı” olarak tanımlanan terimle ifade edilir. İnokulasyon oranı direkt olarak kenelerdeki enfeksiyonun yoğunluğu ve hayvanlardaki enfeksiyon oranı ile ilgilidir. Babesia türlerinin inokulasyon oranları, doğal ve kolostral immuniteyle korunan sığırları enfekte edebilecek miktarda olduğu zaman, klinik hastalık sınırlı düzeyde olmakta ve endemik sabitlik elde edilmektedir. Bunun aksine, eğer inokulasyon oranı yeterli değilse ve genç sığırların doğal ve kolostral bağışıklıkları tam şekillenmemişse endemik değişkenlik şekillenmekte ve bu durum klinik vakalarla sonuçlanmaktadır (16). İnokulasyon oranının formülü, Mahoney ve Ross (1972) tarafından geliştirilen yönteme göre; h = (-1)[ln (1-I)] /t’dir. h = inokulasyon oranı, I = enfekte hayvan oranı (%), t = hayvanların yaşlarının aritmetik ortalaması (gün olarak). İnokulasyon oranının hesaplanmasıyla, bir sürüde babesiosisin görülme ihtimali belirlenebilir. Mahoney ve Ross (1972), inokulasyon oranı 0.05 ile 0.005 arasında olan bir sığır populasyonunun endemik açıdan sabit olduğunu, 0.005 ile 0.0005 arasında ise değişken olduğunu belirtmişler, bu oranın 0.0005’den düşük olması durumunda ise salgın çıkma riskinin veya hastalık oluşma ihtimalinin çok az olduğunu bildirmişlerdir. Endemik sabitliğin olabilmesi için gerekli minimum inokulasyon oranı 0.005’dir. Başka bir ifadeyle, dokuz aylığa kadar olan hayvanların en az %75’inin seropozitif olması, o sürünün endemik sabit olduğunu göstermektedir. Böyle bir sürünün enfekte kenelerle enfeste olması durumunda genellikle akut hastalık tabloları gözlenmez, aksine vücuttaki antibabesia antikorlarının titresi daha da yükselir ve müteakip kene aktivite sezonlarında da güçlü immüniteye sahip olmaları dolayısıyla reenfeksiyonlara direnç gösterirler. Ancak yaşamlarının ilk dokuz aylık döneminde hayvanlar kene enfestasyonuna maruz kalmaz ise koruyucu immünite giderek azalmaktadır. Maternal antikorların ve yaş direncinin azalması dolayısıyla enfeksiyona karşı daha duyarlı olan dokuz aylıktan büyük sığırlarda, http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php inokulasyon oranı 0.005’den düşük ise primer enfeksiyonun şekillenme ihtimali yükselir. Bu ihtimal 0.001’lik inokulasyon oranında en yüksek seviyededir (34). Mahoney ve Ross’un (1972) geliştirdiği model, kenelerle bulaşan diğer hastalıklar için de kullanılmaktadır (24). Endemik sabitliğin şekillenmesi, ortamdaki kene varlığına bağlıdır. İklim veya bilinçsiz akarisid uygulamaları dolayısıyla kene populasyonunun azalması durumunda endemik sabitlik, değişkenliğe dönüşebilir. Bu nedenle sürü bazında stratejik kene kontrol metotları uygulanarak, endemik sabitlik durumunun gelişmesi teşvik edilebilir. Güney Afrika’da, bazı çiftliklerde uygulanan kene kontrol metotlarının, B. bigemina ve B. bovis’in endemik sabitliği üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapılan çalışmalar, stratejik kene kontrol metotları uygulanarak endemik sabitliğin oluşturulabileceğini göstermiştir (2). Hastalığın yayılma bölgeleri endemik, marjinal ve enfekte olmayan bölgeler olarak üç grupta sınıflandırılabilir. Endemik bir bölgeden endemik olmayan bir bölgeye hayvan nakilleri ile hastalık yayılabilmektedir (39). Carrique ve ark (2000), yaptıkları bir çalışmada, yaşları dokuz aya kadar olan sığırların bulunduğu sürülerde inokulasyon oranını 0.0005 ile 0.005 arasında tespit ederek, bu sürülerin, ilk dokuz aylık dönemde etkene maruz kalmamaları dolayısıyla, endemik açıdan değişken olduğunu belirtmişler ve buna göre etkene ilk defa maruz kalabilecek olan yaşlı sığırlarda enfeksiyonun öldürücü olabileceği üzerine vurgu yapmışlardır (6). Ndou ve ark (2010), Kuzey Afrika’nın Mafikeng bölgesinde anaplasmosis’in seroprevalansını tespit etmek için cELISA testini kullanarak seroprevalans değerini %96.4-100 bulmuşlar ve hastalığın endemik sabit olduğunu belirtmişlerdir (27). Norval ve ark (1983), seropozitif hayvanların oranını baz alarak, hastalığın endemik yapısını belirleyecek beş farklı epidemiyolojik durum geliştirmişlerdir (28). Bunlar: Endemik sabit durumlar (%81-100 pozitif serum) Yaklaşık endemik sabitlik (%61-80 pozitif serum) Endemik değişken durumlar (%21-60 pozitif serum) Minimum hastalık durumu (%1-20 pozitif serum) Hastalıksız alanlar (%0 pozitif serum) 26 AVKAE DERGİSİ (2011)1:24-29 Güney Afrika’da yapılan bir çalışmada, yaşları 7, 8, 10, 17, 20 ay ile 30-120 ay arasında değişen sığırların serumları IFA testi ile B. bigemina antikorları yönünden incelenmiş ve hayvanların sırasıyla %46, %70, %90, %92, %54 ve %82 oranlarında seropozitif oldukları tespit edilmiştir. Endemik sabitliğin, hayvanlar dokuz aylık olduğunda şekillendiği bildirilmiştir (30). Yaş, sığır babesiosisinde önemli bir faktördür ve ciddi Babesia vakalarının sayısı yaşla birlikte artmaktadır. Enfeksiyonu daha önceden geçirmemiş annelerden doğan iki aylıktan küçük buzağılar, B bovis ve B. bigemina enfeksiyonlarına karşı oldukça hassastırlar. İmmun annelerden doğan buzağılar ise kolostrum yoluyla pasif bağışıklık kazandıklarından dolayı her iki parazite karşı da dirençlidirler. Buzağılar iki aydan sonra en az 4-6 ay devam eden non-spesifik doğal dirençle korunurlar. Bu nonspesifik direnç, annenin immun yapısına bağlı değildir. Buzağıların yaşamında 6 ile 9 ay arasındaki dönem kritiktir. Bu dönemde Babesia enfeksiyonuna maruz kalırlarsa endemik sabitlik oluşur. Daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan primer enfeksiyonlar ise öldürücü olabilir (16). Swai ve ark (2005), Tanzanya’da, kenelerle nakledilen enfeksiyonların (Theileria parva, T. mutans, Anaplasma marginale, Babesia bigemina ve B. bovis) özellikle iki yaşından büyük sığırlarda görüldüğünü, maternal antikorların da hayvanlar 18 haftalık olana kadar tespit edilebildiğini bildirmişlerdir. Çalışmada bu parazitler için seroprevalansın yaşla birlikte arttığı tespit edilmiştir (36). Türkiye’de, babesiosis endemik bir hastalıktır. Babesia türlerini nakleden keneler, Türkiye’nin bütün coğrafik bölgelerinde bulunmakta ve kenelerin aktif oldukları mevsimlerde genellikle her yıl bu hastalıkla karşılaşılmaktadır (8, 11, 17, 19). Akut enfeksiyonlar veteriner hekimler veya hayvan sahipleri tarafından, klinik veya mikroskobik metotlarla teşhis edilip antibabesial ilaçlarla tedavi edilmektedir. Türkiye’de sığır babesiosisinin serolojik metotlarla teşhisi ve hastalığın yaygınlığı yönünde yapılan serolojik çalışmalar sığırlarda Babesia seropozitifliğinin değişik oranlarda görüldüğünü ortaya koymaktadır (1, 8, 13, 17, 19, 21, 31, 33). Yapılan bir çalışmada, Konya bölgesi Babesia bigemina yönünden endemik değişken olarak değerlendirilmiş ve bu hastalıktan korunmada etkili bir aşının gerekliliği konusu önem kazanmıştır (9). Ancak, diğer bölgelerde farklı yaş gruplarına ait sığırlarda endemik durumun sabit mi, yoksa değişken mi olduğu ve aşı uygulamalarının gerekli olup olmadığı konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bundan sonra yapılacak çalışmaların, çeşitli yörelerle sınırlı kalmayıp tüm Türkiye çapında yapılması, hastalığın endemik durumunun ortaya çıkarılması http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php açısından oldukça önemlidir. Türkiye’nin coğrafik suşlarından hazırlanmış bir aşı bulunmamaktadır. Bu nedenle en yakın zamanda aşı çalışmalarının yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Kaynaklar 1. Aktaş M, Sevgili M, Dumanlı N, Karaer Z ve Çakmak A, (2001) Elazığ, Malatya ve Tunceli illerinde sığırlarda BabesiaTürlerinin SeroPrevalansı. Turkish Journal of Veterinary and Animal Sciences, 25: 447-451. 2. Ardington PC, (1982) The benefits of intensive tick control. The proceedings of a Symposium on Ecto-parasites of cattle, South African Bureau of Standarts, Pretoria, 136-140. 3. Bidwell DE, Turp P, Joyner LP, Payne RC, Purnell RE, (1978) Comparisons of serological tests for Babesia in British cattle. Veterinary Record, 103: 446-449. 4. Blood DC, Radostits OM, (1989) Veterinary Medicine: A Textbook of the diseases of cattle, sheep, pigs, goats and horses. Seventh ed ELBS, Bailliere, Tindall, London. 5. Bose R, Jorgensen WK, Dalgliesh RJ, Friedhoff KT, De Vos AJ, (1995) Current state and future trends in the diagnosis of babesiosis. Veterinary Parasitology, 57(1-3): 61-74. 6. Carrique JJ, Morales GJ, Edelsten M, (2000) Endemic instability for babesiosis and anaplasmosis in cattle in the Bolivian Chaco. The Veterinary Journal, 160: 162-164. 7. Çakmak A, (1990) Ankara yöresinde bir sığır sürüsünde hemoparazitlerin insidensinin araştırılması. AÜ Veteriner Fakültesi Dergisi, 37(3): 632-645. 8. Çakmak A, Öz İ, (1993) Adana yöresi sığırlarında Kan protozoonlarının Serodiagnozu. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi, 40 (1): 70-77. 9. Derinbay Ekici O, Sevinç F, (2009) Seroepidemiology of Babesia bigemina in cattle in the Konya Province, Turkey: Endemic status. Bull. Vet. Inst. Pulawy, 53: 645-649. 27 AVKAE DERGİSİ (2011)1:24-29 10. Dik B, Sevinç F, (2002) Veteriner Protozooloji. 21. Karatepe B, Karatepe M, Nalbantoğlu S, Karaer Z, Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi Yayın Çakmak A, (2003) Niğde Yöresinde Sığırlarda Ünitesi, Konya. Babesiosis’in Prevalansı. Türkiye Parazitoloji 11. Dumanlı N ve Özer E, (1987) Elazığ yöresinde sığırlarda görülen kan parazitleri ve yayılışları üzerinde araştırmalar. Selçuk Dergisi 27 (4): 243-246. 22. Kaya S, Pirinçci İ, (2002) Protozoonları Etkileyen Üniversitesi İlaçlar. “Veteriner Hekimliğinde Farmakoloji” Ed, Veteriner Fakültesi Dergisi, 3 (1): 159-166. Kaya S, Pirinçci İ and Bilgili A, Cilt 2, Baskı 3, 12. Düzgün A, Alabay M, Çerçi H, Emre Z, Çakmak A, (1992) A serological survey using Medisan Yayın Serisi, 55: 483-510. 23. Kreier JP, Baker JR, (1987) Parasitic Protozoa. ELISA for Babesia bovis infection of cattle in Turkey. IAEA-TECDOC-657: 175-177. 13. Eren H, (1992) babesiosisi Ankara üzerinde yöresinde serolojik Allen and Unwin. Inc., Boston. 24. Mahoney DF, Ross DR, (1972) Epizootiological sığır factors in the control of bovine babesiosis. Aust survey çalışmaları. Doktora tezi, Ankara Üniversitesi, Vet J, 48: 292-298. 25. Merck, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Ankara. Veterinary February http://www.merckveterinarymanual.com/mvm/ 14. Figueroa JV, Precigout E, Carcy B, Gorenflot A, (2006) Identification of common antigens in (2007) index.jsp?cfile=htm/bc/10402.html. 26. Minjauw B, McLeod A, (2003) Tick-borne Babesia bovis, B. bigemina, and B. divergens. disease and povert. Research report, DFID Ann NY Acad Sci, 1081: 382-396. Animal Health Programme, Centre for Tropical 15. Friedhoff KT, (1988) Transmission of Babesia. Veterinary Medicine, University of Edinburgh, In “Babesiosis of Domestic Animals and Man” Ed by Ristic M, CRC Press, Inc Boca Radon, Florida, 23-52. UK. 27. Ndou RV, Diphahe TP, Dzoma BM, Motsei LE, (2010) The seroprevalence and Endemic 16. Geleta AR, (2005) Antibody response to Stability of Anaplasmosis in Cattle Around Babesia bigemina and Babesia bovis by Mafikeng in the North West Province, South vaccinated and unvaccinated cattle in an Africa. Vet. Res., 3: 1-3. endemic area of South Africa. Master thesis, University of Pretoria etd. 17. İça A, Vatansever Z, İnci A, (2005) Bovine Babesiosis in Turkey. Babesia World Summit, Buenos Aires, Argentina, 9-10. 18. İnci A, (1992) Ankara’nın Çubuk ilçesinde sığırlarda Babesiosis’in seroinsidensi üzerine araştırmalar. Doktora tezi, Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Ankara. 28. Norval RAI, Fivaz BH, Lawrence JA, Dailecourt T, (1983) Epidemiology of tick-borne diseases of cattle in Zimbabwe. 1. Babesiosis. Tropical Animal Health and Production, 15: 87-94. 29. Purnell RE, (1981) Babesiosis in variosis host. In “Babesiosis” Ed by, Ristic M, and Kreier PJ, Academic Pres, Newyork, 25-39. 30. Regassa A, Penzhorn BL, Bryson NR, (2003) Attaintment of endemic stability to Babesia 19. İnci A, Çakmak A, Karaer Z, Dinçer Ş, Sayın F, bigemina in cattle on a South African ranch İça A, (2002) Kayseri yöresinde sığırlarda where non-intensive tick control was applied. Babesiosis’in seroprevalansı. Turk J Vet Anim Veterinary Parasitology, 116: 267-274. Sci, 26: 1345-1350. 31. Sayın F, Dinçer Ş, Karaer Z, Çakmak A, İnci A, 20. Karaer Z ve Nalbantoğlu S, (2005) Protozoon Yukarı BA, Eren H, Friedhoff KT, Miller I, Hastalıklarında Tedavi. “Parazit Hastalıklarında (1996) Studies on Seroprevalence of Babesia Tedavi” Ed, Burgu A ve Karaer Z, Türkiye Infection of Cattle in Turkey. In “New Parazitoloji Derneği, Yayın No 19: 1-19. Dimensions in Parasitology” Ed by, Özcel MA, http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 28 AVKAE DERGİSİ (2011)1:24-29 Proceedings of the VIII International Congress parasite of veterinary and zoonotic importance. of Parasitology ICOPA VIII, Acta Parasitologica Clinical Microbiology Reviews, 16: 622–636. Turcica, 505-516. 32. Sevinç F, (1996) Konya yöresi koyunlarında Babesia ovis’in ELISA ile teşhisi. Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Konya. 33. Sevinç F, Sevinç M, Birdane FM, Altınöz F, (2001) Prevalence of Babesia bigemina in cattle. Revue Med Vet 152 (5): 395-398. 34. Smith RD, Evans DE, Martins JR, Ceresér VH, Correa BL, Petraccia C, Cardozo H, Solari MA, Nari A, (2000) Babesiosis (Babesia bovis) stability in unstable environments. Ann N Y Acad Sci, 916: 510-20. 35. Soulsby EJL, (1987) Helminths, Arthropods and Protozoa of Domesticated Animals, 7th Ed Bailliere Tindall London UK. 36. Swai ES, French NP, Beauchamp G, Fitzpatrick JL, Bryant MJ, Kambarage D, Ogden NH, (2005) A longitudinal study of sero-conversion to tick-borne pathogens in smallholder dairy youngstock in Tanzania. Veterinary Parasitology, 131: 129-137. 37. Tonnesen M, (2005) Distrubution of Boophilus microplus and Boophilus decoloratus and associated occurrence of babesia species in cattle in the Soutpansberg region, northern province, South Africa, Master thesis, University of Pretoria etd. 38. Vial HJ, Gorenflot A, (2006) Chemotherapy against babesiosis. Veterinary Parasitology, 138: 147–160. 39. Young ER (1988) Epidemiology of Babesiosis. In “Babesiosis of Domestic Animals and Man” Ed by, Ristic M, CRC Pres, Boca Raton, Florida, 81-98. 40. Yukarı BA, Karaer Z (1996) Babesiosis. Vet Hek Derneği Dergisi, 67: 46-54. 41. Zintl A, Mulcahy G, Skerrett HE, Taylor SM, Gray JS (2003) Babesia divergens, a bovine blood http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 29 AVKAE DERGİSİ (2011)1:1-7 Devekuşunun (Struthio Camelus) Koroner Arterleri Üzerinde Makroanatomik Bir Araştırma* Atila YOLDAŞ1 Memduh GEZİCİ2 ---------------------------------------------Özet Bu çalışma devekuşu kalp atardamarlarının makroanatomik özeliklerini belirlemek için yapıldı. Kalp ağırlığının vücut ağırlığının %0,99’nu teşkil ettiği görüldü. Devekuşlarında kalbin A. coronaria sinistra (ACS) ve A. coronaria dextra (ACD) tarafından beslendiği ve dallanmanın memelilerdeki duruma daha çok benzediği gözlendi. A. coronaria sinistra (ACS) ve A. coronaria dextra (ACD)’nın r. profundus’u verdikten sonra r. superficialis olarak devam ettiği, a. coronaria sinistra (ACS) daha sonra r. circumflexus sinister ve r. interventricularis paraconalis’e ayrıldığı a. coronaria dextra (ACD) ise r. circumflexus dexter olarak devam edip, r. interventricularis subsinuosus’u (RIS) oluşturduğu belirlendi. ACS ve ACD’dan ayrılan r. conales, conus arteriosus ve conus arteriosus’a yakın ventriculus dexter bölümünü beslediği tespit edildi. Septum interventriculare’nin vaskularizasyonunu ACS’nın ve ACD’nın r. profundus’ları tarafından yapıldığı, ayrıca r. interventricularis paraconalis ve r. interventricularis subsinuosus’dan ayrılan rr. septales’lerin de yardımcı olduğu belirlendi. Anahtar kelimeler: Devekuşu, Anatomi, kalp, koroner arter A Macroanatomic Investigation on the Coronary Arteries of the Ostrich Summary This study was performed to investigate the macroanatomy of coronary arteries in the ostrich. Its weight was 0.99% of the total body weight. The heart was found to be noursihed by the right and left coronary arteries, and the branch distribution resembled that of the mammal heart. It was observed that the left coronary atery (ACS ) continued as r. profundus and r. circumflexus sinister; and was then divided into r. circumflexus and r. interventricularis paraconalis (RIP). The right coronary artery (ACD) was found to be divided into r. profundus and r. superficialis; and the latter continued as r. circumflexus dexter which later became r. interventricularis subsinuosus. R. conales that arised from ACS, and ACD was found to feed conus arteriosus and ventriculus dexter area nearby the conus arteriosus. Septum interventriculare was vascularized by r. profundus of the ACS and ACD, also by rr. septales that originated from r. interventricularis paraconalis and r. interventricularis subsinosus. Key word: Anatomy, Ostrich, Anatomy, Heart, Coronary arteries ----------------------------------------------Giriş İlk çağlardan beri eti ve tüylerinden yararlanılan devekuşunun evcilleştirilmesi ile günümüzde sağlık sektöründen (16) sanayi sektörüne kadar birçok alanda yararlanılmaktır (6,8). Bunun yanında Dünya nüfusundaki hızlı artış, hayvansal kaynaklı protein ihtiyacnı artırmıştır. Bu durum insanları yeni kaynak aramaya ve alternatif besin maddelerine yönelik araştırmalar yapmaya yöneltmiştir. Bu amaçla uzun yıllar yaşayabilen iri, cüseli gelişim hızı yüksek olan devekuşlarının önemini artırmıştır (8). devekuşlarının önemini artırmıştır (8). Devekuşu kalbinin beslenmesi ile ilgili az çalışma yapılmasına rağmen (4), farklı kanatlı (1,15,17,19) türleri ve memelilerin (2,9,10,28) koroner arterlerin orijin dağılımı hakkında bir çok çalışma mevcuttur. Dünyada farklı farklı alt türleri bulunan devekuşunun, ülkemizde yetiştirilmesi yapılan, Doğu Afrika (Redneck) ile Güney Afrika (Blueneck) devekuşlarının melezleştirilmesinden elde edilen Afrika _____________________ *Doktora tezinden özetlenmiştir. http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php siyahı olarak adlandırılan alt türürünün (6,13), korener arterleri anatomasi çalışılmıştır. Materyal ve Metod Araştırma materyalleri Adana ve çevresinde devekuşu üretim çiftliklerinden elde edildi. Bu amaçla cinsiyet ayrımı yapılmadan toplam 25 adet kalp kullanıldı. Çalışma bu alt alttür ile memeli ve kantlıların koroner arterleri arasındaki bezerlikler veya farklılıkları ortaya koymayı ve kısmende bu konudaki eksikliği kapatmayı amaçlamaktadır. Kesim anında canlı ağırlıkları tartılan devekuşlarının kesimden sonra içi boşaltılmış kalplerin ağırlıkları %0,1 hassasiyetindeki terazi (Shimadzu EB-3200H) ile ölçüldü. -----------------------------------------1 Adana Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü, 01122 Adana, Türkiye 2 Selcuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Anatomi ABD, Konya, Türkiye Sorumlu Yazar: Atilla YOLDAŞ E-mail:[email protected] Ulaşma tarihi: 12.12.2010 AVKAE Dergisi 2011 1:1-7 1 AVKAE DERGİSİ (2011)1:0-0 Kesim anında canlı ağırlıkları tartılan devekuşlarının kesimden sonra içi boşaltılmış kalplerin ağırlıkları %0,1 hassasiyetindeki terazi (Shimadzu EB-3200H) ile ölçüldü. Kesimden hemen sonra alınan kalplere arcus aorta düzeyinden yerleştirilen uzun bir kateter aracılığı ile Na heparin (5000) verilerek koroner arterlerdeki kanın pıhtılaşması önlendi. Daha sonra kalpler 45-50 ºC sıcaklığındaki su içinde bekletilirken, aorta ascendens’de bulunan kateter yardımı ile fizyolojik tuzlu su (%0,9) enjekte edilerek damarlar yıkandı. Kaynaklarda belirtildiği gibi koroner arterleri belirlemek için 15 adet kalbe latex enjeksiyonu (1,2,10) ve 10 adet kalbe ise corrosion cast tekniği (20) uygulandı. Bu amaçla her kalp için %10’luk (250 ml latex ve 25 ml kırmızı kumaş boyası (goya) karışımı hazırlandı. Kast için kullanılan takilon karışımı150 ml sıvı (monomethylmetacrylaste), 90 gr. toz (polymethylmethacrylate) ve 20 ml beyaz tahta kalemi boyası (plan master, TZ 025) karıştırılarak elde edildi. Hazırlanan bu karışım aorta ascendens’e yerleştirilen kateter yardımı ile verildi Materyaller diseksiyonu yapılarak Şekil 1/A: A. coronaria sinistra ve a. coronaria dextra’nın orijini (Dorsal Canon D400 marka makine ile fotoğraflandı. görünüş, Latex) Çalışmada kullanılan anatomik Şekil 1/B: R. interatrialis orijin ve dallanması (Latex) isimlendirmeler için Nomina Anatomica Avium Şekil 1/C: R. circumflexus dexter’in seyri ve ventromedial kökleri (atrium (1993) temel alındı. dextrum uzaklaştırıldıktan sonra, dorsal görünüş) Bulgular Materyal olarak kullanılan devekuşları duvarı üzerine uç dallar vermekteydi. Çalışılan canlı ağırlıklarının 77,70±4,2 kg olduğu pericardium’u materyallerin % 28’inde r. interatrialis’in ACD’nın sol ayrılmış atrium ve ventriculus’ları boşaltılmış kalp lateral duvarından tek kök halinde çıktığı belirlendi. ağırlığının ise 769,40±40,7 gr olduğu bulundu. R. superficialis (Şekil: 1/3): A. coronaria sinistra Kalbin ACS, ACD ve dalları tarafından vaskularize r. profundus’u verdikten sonra sulcus interventricularis edildiği belirlendi. paraconalis seviyesine kadar devam ettiği belirlendi. A. Coronaria Sinistra (Şekil: 1, 3/1): Aorta’nın Buradan çıkan ince 1-2 dalın atrium sinistrum’un dış başlangıç seviyesinde bulunan valvula semilunaris duvarına ulaştığı belirlendi. sinistra’nın serbest kenarının hemen üzerinden başlangıç aldığı görüldü. Damarın orijininden sonra, tr. pulmonalis ile R. profundus (Şekil:1,3,5/4): ACS’nın orijininden auricula sinistra arasından ve bu oluşumla örtülü durumda, hemen sonra numunelerin %45’in de güçlü tek kök, kraniodistale doğru seyrine devam ettiği belirlendi. %25’inde 2, %30’unda ise 3 kök halinde çıktığı belirlendi. Damarın orijininden hemen sonra sol lateral duvarından r. Arter valvula semilunaris dorsalis’in ventralinden ve interatrialis’i, akabinde ventral duvarından r. profundus’u bulbus aorta’nın komşuluğunda septum verdiği belirlendi. ACS, r. profundus’u verdikten sonra r. interventriculares’e girdikleri tespit edildi. Septum içinde superficialis olarak sulcus interventricularis paraconalis ile oblik olarak kaudoventrale doğru birbirlerine paralel sulcus coronarius’un kesişim seviyesine kadar vardığı olacak septum interventriculare sonuna kadar ilerledikleri belirlendi. Burada r. superficialis’in, r. circumflexus sinister görüldü. Bu dalların birbirleri ile anostomoz yaptıkları ve RIP olarak iki ana dala ayrıldığı tespit edildi. belirlendi. Bunun yanında arter RIP’n rr. septales’i ile R. interatrialis (Şekil:1/2): ACS’in ilk verdiği daldı. Kraniale doğru bulbus aorta üzerinde oldukça uzun bir seyir izleyerek atrium dextrum’a kadar vardığı, atrium dextrum’un arcus tranversus dexter ve mm. pectinati’si içine dağılarak sonlandığı tespit edildi. Seyri boyunca atrium sinistrum’un dorsal duvarına, bulbus aorta, septum interventiculeris’nin proksimal kısmına ve tr. pulmonalis’in http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php anastomoz yaptığı gözlemlendi. ACS’nın rr. profundi’nin septum interventriculares’in cranial yarımının büyük bir kısmının vaskulirazasyonunu sağladığı tespit edildi. Çalışılan materyalerin bazılarında (%20) r. profundus’un orijin yerine yakın olarak ayrılan ince zayıf bir dalın hemen üzerinde bulunan atrium sinistrum’a ulaşıp sonlandığı gözlemlendi. 2 AVKAE DERGİSİ (2011)1:0-0 R. circumflexus sinister (Şekil:1,2,4/5): R. superfacialis’den ayrıldıktan sonra sulcus coronarius içinde auricula sinistra’nın alt sınırı boyunca ve bu yapı ile örtülü olmadan caudale doğru ilerlediği belirlendi. R. circumflexus’un çapının RIP çapından dar olduğu tespit edildi. R. circumflexus sinister seyri sonunda uç dallarının r. interventricularis subsinuos’un rr. ventriculares’in güçlü bir dalı ile anastomoz yaptıkları belirlendi. R. circumflexus sinister sulcus coronarius’daki seyri boyunca, atrium sinistrum’a rr. atriales ve ventriculus sinister’e rr. ventriculares olarak adlandırılmış dalları verdiği görüldü. Rr. atriales (Şekil:2/7): R. circumflexus sinister’in dorsal duvarı üzerinden verdiği dallar olarak gözlemlendi. Sayılarının 3-5 adet olup çapları oldukça dar oldukları tespit edildi. Orijininden kısa bir seyir sonra atrium sinistrum duvarı üzerine dağıldıkları ve mm. pectinateae ve valva venae pulmonalis’e uç dallar verdiği tespit edildi. Rr. ventriculares (Şekil:2,4/11): R. circumflexus’un caudal’e doğru seyri boyunca ventriculus sinister üzerine verdiği dallar olarak tespit edildi. Bu arterlerin seyir ve orijinleri bakımından r. circumflexus’un ventral ve medial (Şekil:1/15) duvarından çıkan kökler olarak iki farklı gurup olduğu gözlemlendi. R. circumflexus’un ventral duvarından çıkan rr. ventriculares’in; çap, uzunluk ve dağılım bakımından 5-8 kökten oluştuğu belirlendi. Bu dallardan 2-3’nün güçlü olduğu göze çarpmaktadydı. Bu güçlü dallardan birinin, numunelerin %88’inde r. circumflexus sinister ile RIP ayırım yerindeki açıdan ya da bu açıya yakın olarak (Şekil:2,3/10); ikincisinin numunelerin hepsinde r. circumflexus’un seyrinin orta seviyesine yakın olarak çıktığı, numunelerin % 32’inde ise ventriculus sinister’in uzunluğunun orta seviyesine kadar ulaştığı (Şekil:2/12), üçüncüsünün ise ikinci dalın orijininden yaklaşık 1-2 cm sonra r. circumflexus sinisterin ayrıldığı görüdü. Ancak numunelerin %28’inde dalın r. circumflexus’un devamı şeklinde olduğu görüldü (Şekil:2/14). Bu dalların ventriculus sinister’in büyük bir kısmınına dağıldığı belirlendi. Şekil 2: R. circumflexus sinister ve r. interventricularis paraconalis’in dalları (latex, lateral) R. circumflexus’un bu güçlü dallarına ek olarak sayıları 2-4 arasında değişen rr. ventriculares’i verdiği gözlemlendi. Bu dalların orijin yerlerine yakın ventriculus sinister bölümünü beslediği belirlendi (Şekil:2,3/11). R. circumflexus’un madial yüzünden çıkan rr. ventriculares’in kalpte 8-9 ince dal halinde oldukları dikkati çekmekteydi. Dalların orijinlerinden hemen sonra ostium atrioventriculare sinistrum çevresindeki ventriculus sinister’e ait myocardium’a girdikleri ve kısa bir seyirden sonlandıkları tespit edildi (Şekil:1/15). R. interventricularis paraconalis (Şekil:1,2,3,4,/8): R. superficialis’in sulcus interventricularis paraconalis içindeki devamı olarak tespit edildi. RIP, sulcus interventricularis paraconalis içinde apex cordis’e doğru ilerlediği, seyrinin 2/3’ünden sonra incusurae apex cordis’e girip ventriculus dexter’in distal sınırını belirleyen septum interventricularis boyunca oblik olarak kaudale doğru kısa http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php Şekil 3: R. interventricularis paraconalis’in dallanması (kast) 3 AVKAE DERGİSİ (2011)1:0-0 bir seyirden sonra, apex cordis düzeyinde uç dallara ayrılarak sonlandığı belirlendi. Rr. conales (Şekil:1,3,4/6): Çalışılan numunelerin 9’unda r. Superficialis, r. circumflexus ve RIP ayırım yerindeki açının kaudalinden orijin aldığı belirlendi. Devekuşlarında rr. conales’in ventriculus dexter’in proksimal bölümünün sulcus interventricularis paraconalis’e yakın kısmının ve conus arteriosus’un beslenmesinde büyük önem taşıdığı belirlendi. Rr. conales’in uç dallarının RIS’un homolog dalı olan ve aynı bölgeye gelen dal ile conus arteriosus’da anastomoz yaptığı belirlendi. Bir materyalde rr. conales’ten ayrılan bir dalın septum interventriculare’yi beslediği görüldü. Rr. ventriculares (Şekil:2,3,4/13): RIP’in seyri boyunca sağ lateral duvarında ventriculus dexter duvarına, sol lateral duvarından ventriculus sinister duvarı üzerine verdiği dallar olarak gözlemlendi. Ventriculus sinister duvarı üzerine 5-6, ventriculus dexter duvarı üzerine ise 2-3 kök halinde dağıldığı tespit edildi. Materyallerin %88’inde RIP’nin proksimal bölümünden (Şekil:2/13’) ve bununla birlikte materyallerin tümünde RIP’nin seyrinin distal 1/3’ünden (Şekil:2/13’’) güçlü iki dalın çıktığı belirlendi. Bu dallın ventriculus sinister’in üzerinde caudoventral doğru ilerleyip ventriculus sinister’in uzunluğunun ortasına kadar ilerlediği belirlendi. Çalışılan devekuşlarının 5 (%20)’inde r. interventricularis paraconalis’den seyrinin 2/3’ü seviyesinde sol lateral duvarından çapı oldukça kalın tek dalın çıktığı belirlendi. Bu dalın ventriculus sinister üzerinden oblik olarak apex cordis’e doğru ilerlediği ve bu arterlerden çıkan distal dalların aynı bölgeye kadar ulaştığı görüldü (Şekil: 4/13). Rr. septales (Şekil:3,4/9): RIP’in sulcus interventricularis paraconalis’teki seyri sırasında medial duvarından ayrılan ince çaplı dallar olarak göze çapraktaydı. Rr. septales sayıları 8-10 kadar oldukları belirlendi. Çıkışından sonra septum interventriculares içinde kısa bir seyirden sonlandığı belirlendi. A. coronaria dextra (Şekil:1,5/I): ACD’nın aorta’nın başlangıç seviyesinden valvula seminularis dextra ventralis’in serbest kenarından başlangıç aldığı görüldü. Arter’in truncus pulmonalis ile auricula dextra arasından kraniale doğru ilerleyip, daha sonra kaudale kavis yaparak sulcus coronarius’a vardığı belirlendi. ACD’nın orijininden sonra r. profundus’u verdikten sonra r. superficialis olarak devam ettiği belirlendi. R. profundus (Şekil:3,5/V): R. profundus orijininden hemen sonra septum interventriculare’in kaudal bölümüne daldığı, septum boyunca oblik olarak ventrokaudal yönde ilerlediği belirlerdi. R. profundus’un, seyri boyunca ACS’nın r. profundus’una paralel olarak bir seyir izlediği gözlemlendi. R. profundus’un septum interventriculares’in distal sınırına kadar ulaştığı görüldü. R. profundus’un kaudaline yönelen uç dalların mm. http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php Şekil 4: R. interventricularis paraconalis’in farklı dallanması (latex) papillares’e ulaştıkları belirlendi. R. profundus’un uç dallarının numunelerin %24’ünde RIS’un septal dalları ve numunelerin tümünde ACD’nın r. profundus’unun dallarının anastomoz yaptığı da gözlemlendi. R. profundus a. coranaria dextra’dan orijin alır almaz, kaudal duvarından bir kök verdiği belirlendi. Bu kökün 12 (%48) materyalde a. coronaria dextra’nın r. profudus’u vermeden hemen önce ventral duvarından ayrıldığı gözlemlendi (Şekil: 1 /IV’). Bu kökün septum interventriculare’nin proksimal bölümünü ve aorta kökü ile ostium atrioventriculare dextrum çevresindeki myokarda uç dallar vererek sonlandığı belirlendi. R. superficialis (Şekil:1/III): R. superficialis başlangıç yerinde hafif kraniale doğru yöneldikten sonra, kaudale doğru yönelerek truncus pulmonalis ve auricula dextra’nın arasından sulcus coronarius’a vardığı belirlendi. Rr. conales (Şekil:1,4,5/II): Yapılan çalışmada ACD r. profundus’u verdikten hemen sonra dorsal duvarından rr. conales’i verdiği gözlemlendi. Çalışılan %32 olguda rr.conales r. circumflexus’un lateral duvarından tek kök halinde çıktığı görüldü. R. circumflexus dextra (Şekil:1,5/V): R. superficialis’in sulcus coronarius içindeki devamı olduğu tespit edildi. Sulcus interventriularis subsinuosus’un başlangıç seviyesine kadar seyrine devam ettiği belirlendi. Seyri boyunca rr. ventriculares ile rr. atriales’i verdiği gözlemlendi. 4 AVKAE DERGİSİ (2011)1:0-0 Rr. ventriculares (Şekil:5/VI): R. circumflexus’un sulcus coronarius içindeki seyri boyunca ventral duvarından ayrıldıkları tespit edildi. Numunelerde sayıları 5-6 adet rr. ventriculares’in r. circumflexus’un ventral duvarından çıktığı, ventriculus dexter’in dış duvarı üzerinde uç dallara ayrılarak son bulduğu belirlendi. Rr. septales: RIS’un seyri boyunca ventral duvarından ayrılan çapları oldukça dar 11-14 adet rr. septales gözlemlendi. Arterlerin çıkışından hemen sonra septum interventriculare’ye dağıldığı görüldü. Tartışma ve Sonuç Kanatlılarda yüksek bazal metabolizma ile vücut ısısı ve aktif hareketlilik nedeniyle kalbin ortalama ağırlığının vücut ağırlığına oranının, memelilere (12) kıyasla daha yüksek (21) olduğu vurgulamıştır. Devekuşunda kalp ağırlığının vücut ağırlığının %0,99’u kadar olduğu tespit edilmiştir. Kalbin arterial vaskülarizisyonunu, diğer kanatlı (1,4,21) ve memeli(22) kalplerinde sunulan çalışmalarda da belirtildiği gibi aorta’dan çıkan ACS ve ACD tarafından yapılmaktadır. Lindsay ve Smith (17) kümes hayvanlarında, Beziudenhout (4) devekuşunda bildirdiği gibi, devekuşlarında da, ACD ve ACS’nın dağılım oranlarında kesin bir fark olmadığı ve örneklerde hemen hemen eşit dağılım gösterdiği belirlendi. Çalışmada numunelerin %45’de ACS; r. profundus, RIP ve r. circumflexus olmak üzere üç dala ayrıldığı belirlendi. Ancak Kanatlılarda (1,3,15,17,21) ACS’nın r. profundus ve r. superficialis olmak üzere ana iki dala ayrıldığı bildirilmiştir. Bunun yanında çalışma materyalinde olduğu gibi, Dursun ve Türkmenoğlu (10) köpek materyallerinin %50’sinde, Dursun ve ark (11) Yenizellanda tavşanında materyallerin %10’nunda, Dowd (9) keseli sıçanlarda ACS’nın, r. septiventricularis, r. intreventricularis paraconalis, r. circumflexus sinister olarak toplam üç ana dala ayrıldığını tespit etmişlerdir. Myczkowski (19) bazı kanatlılar, Lindsay ve Smith (17) kümes hayvanları, Kuru (15) tavuklarda bildirdiklerin aksine, Bezuıdenhout (4)’in devekuşu çalışmasında bildirdiği gibi, ACS’in r. profundus’u sadece septum interventriculare dağıldığı tespit edilmiştir. R. interatrialis kanatlılarda (17,19) geniş bir dağılım gösterdiğini bildirmişlerdir. Materyallerin %28’inde Bezuıdenhout (4) bulduğu gibi r. interatrialis çok geniş bir dağılım göstermediği tespit edilmiştir. R. interatrialis, Myczkowski (19)’nin değişik kanatlı türleri üzerinde yaptığı çalışmada bu dalı r. atrialis sinister magnus olarak adlandırılmıştır. Down (9) ise keseli sıçanın coroner arter dallanmasını kanatlıların arter dallanmasına benzetmiş ve adı geçen dalı da r. atrialis olarak adlandırmıştır. Tecirlioğlu ve ark (29)’nın mandada, Miller ve ark (18)’a köpek de var olduğunu bildirdikleri ve r. proximalis atrii sinistri olarak ifade edilen arterin kanatlıda ve çalışma materyallerinde bulunan r. interatrialis ile fonksiyonel olarak benzerlik gösterdiği tespit edilmiştir. Devekuşu çalışmasında, atrium sinistrum ve atrium dextrum’u besleyen rr. atriales’in, Day ve Johnson (7) tavşan ve Miller ve ark (18) köpek, Myczkowski (19) bazı http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php Şekil 5: A. coronaria dextra’nın seyri (sağ latera görünüş, kast) kanatlı türleri, Lindsay ve Smith (17) kümes hayvanı, Bezuıdenhout (4) devekuşu, Kuru (15) tavuklar için bildirimleri ile uyum içinde olmasına rağmen, evcil memeliler (14,22,29,30) için bildirildiği gibi özelleşmiş 3 ana daldan oluşmamaktadır. Çalışılan devekuşlarında kanatlıda (4,15,17,19) bildirildiği gibi, r. circumflexus sinister’in rr. ventriculares’i, ventriculus sinister’in vaskülarizasyonundan sorumludur. Bunun yanında bazı devekuşu materyallerinde, rr. ventriculus’un kalın köklerin orijin ve dağılım olarak memelilerde r. proximalis ventriculi sinistri, r. marginis ventriculi sinistri ve r. distalis ventriculi sinistri (14,22,29) olarak isimlendirilmiş dalların orijin dağılımına bezemesi dikkat çekiçiydi. Çalışma materyallerinde olduğu gibi devekuşunda (4), memelilerde (5,14,24,29,30) ve kanatlılarda (1,23) RIP olarak ifade ettikleri ana dalın (Myczkowski (19) tavuk ve güvercinde, r. descendes cranialis, olarak adlandırılmıştır. Ancak Lindsay ve Smith (17) kümes hayvanlarında, Nickel ve ark (21) evcil kanatlılarda, Kuru (15) tavukta bu arterin varlığından söz etmemektedirler. Devekuşlarında RIP’in seyri boyunca rr. conales’i, rr. ventriculares ve rr. septales’i verdiği tespit edildi. Oysa kanatlıda RIP rr. ventriculares (1, 21) ile r. conales’i (21) verdiği bildildirilmiştir. Bunun yanında devekuşunda (4) ve birçok memelide (5,10,22,14,18,28,30) septum interventriculare’nin beslenmesine RIP’ten orijin alan rr. septales’in katıldığını tespit etmişleridir. Bunun yanında memeli (5, 10,18, 22, 28, 29) ve devekuşunda (4) bildirildiği gibi, çalışmada RIS’dan apex cordis’e seyri 5 AVKAE DERGİSİ (2011)1:0-0 boyunca ayrılan rr. septales’in septum interventriculare’ye dağıldığı gözlemlendi. R. conalis, çalışma materyallerinin %64’ünde kanatlı (23) ve memelilerde (12, 22,) bildirildiği gibi RIP’in orijin almaktadır. Ancak materyallerin %36’sında, Lindsay ve Smith (17) kümes hayvanları ile Bezuıdenhout (4) devekuşlarında bulduğu gibi r. superficialis’den orijin almaktadır. R. conalis’in materyallerin %8’inde geniş bir dağılım göstererek atrium sinistrum üzerine uç dallar verdiği tespit edilmiştir. Söz konusu araştırma bulgusuna benzer literatür bilgilerine rastlanmamıştır. Aslan ve ark (1) r. conalis’in kaz ve hindi de olmadığını bildirmişlerdir. Podesser ve ark (26) tavşanda a. coronaria sinistra’dan ayrılan r. coni arteriosi’nin septum interventriculare’yi beslediği rapor etmiştir. Bunun yanında ACD’dan orijin alan rr. conales’in bir dalının çalışma numunlerimizin %8’inde septum interventriculare’ye kadar ulaştığı belirlendi. Podesser ve ark (26) tarafından tavşanda septum interventriculare’yi beslediği bildirimi ile araştırma bulgusu birbirine benzemektedir. RIP’den ayrılan rr. ventriculares’inin ventriculus sinister duvarı üzerinde dağılan dalların orijin, dağılım ve çap olarak güçlü olması ile kendini gösteren iki ana dalın memelilerde, r. collateralis sinister proximalis ve r. collateralis sinister distalis ile (5, 22) benzerlik göstermektedir. Yapılan devekuşu çalışmasında birçok araştırıcının (1,3, 4,15,17, 21) kanatlıda bildirdiği gibi ACD r. profundus’u verdikten sonra r. superficialis’e olarak devam eder. ACD’nın r. profundus’u Lindsay ve Smith (17) kümes hayvanlarında, NAA (21) kanatlılarda, Kuru (15) tavuklarda rr. septales ve rr. ventriculares’i verdiğini bildirmelerine rağmen, Bezuidenhout (4) devekuşunda, Aslan ve ark (1) hindi ve kazda r. profundus’un rr. ventriculares’i vermediğini vurgulamıştır. Çalışmada elde edilen bulgular Lindsay ve Smith (17) kümes hayvanları ve NAA (23) kanatlı, Kuru (15) tavuk verileri için bildirdiklerine uymamaktadır. Oysa yazarların devekuşu (4) ,hindi ve kazlar (1) için bildirdikleri ile uyum içindedir. Araştırmada r. circumflexus dexter seyri boyunca çap ve uzunluk bakımından hemen hemen birbirine eşit 5-6 kök halinde ventriculus dexter duvarlarına dağılan rr. ventriculares’i verdiği belirlendi. Çalışma bulgusu, yazarların kaz, hindi(1,19), tavuk, güvercin (19), kümes hayvanları (17) evcil kanatlılar (3,21), devekuşları (4), tavuklar (15) için bildirdiklerini desteklemektedir. Oysa araştırmacıların (2,14,22,29) memeliler için bildirdikleri ile uymaması, ventriculus dexter’in kanatlı ve memeli arasında yapısal farklılığından kaynaklanmış olabilir. Lindsay ve Smith (17)’in kümes hayvanları ve Bezuıdenhout (4)’un devekuşları için bildirdiklerine uygun olarak r. circumflexus’dan çıkan, valva atrioventricularis dextra’nın cranioproximal’i ile ventriculus dexter’in medioproximal bölümüne dağılan rr. valvaleris rastlandı. Devekuşunda, r. circumflexus’un sulcus interventricularis subsinuosus seviyesine geldiğinde, insan (25) bazı evcil memelilerde (27,28,31), devekuşu (4), kaz ve hindide (1) bildirildiği gibi RIS adını aldığı ve apex http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php cordis’e doğru seyrettiği tespit edildi. Ancak hindi ve kazda (1) zayıf bir dal olduğu bildirilmesine rağmen, devekuşunda oldukça güçlü bir dal olarak kendini göstermektedir. Bunun yanında Myczkowski (4) kanatlılarda, Lindsay ve Smith (17) kümes hayvanlarında, Nickel ve ark (21) evcil kanatlıda, Kuru (15) tavuklarda, bu durumun varlığından söz etmemektedirler. Sonuç olarak; devekuşlarının koroner arterlerinin orijin, dağılım ve dallanmaları memeliler ile benzerlik gösterdiği, her iki ana korner arterinin eşit bir dağılım gösterdiği ve uç dallar arasında anastomozların yoğun olduğu belirlendi. 1. Kaynaklar Aslan K, Kürtül İ, Özcan S, Atalgın ŞH, ( 2009). The Coronary Circulation of the Heart of the Goose and Turkey Living at High Altitudes and Cold Climate Conditions Kafkas Univ Vet Fak Derg 15 (3): 375378. 2. Aksoy G, Karadağ H, (2002). Evcil Kedi ve Beyaz Yeni Zelanda Tavşanlarında Kalp ve Kalp Arteriaları Üzerinde Anatomik bir Araştırma Vet. Bil. Derg. 18,12:33-40. 3. Baumel J J, (1975). Aves heart and Blood vessels İn:”Sisson and Grosman’s the Anatomy of the Domestic Animals” Getty R. (Ed). Vol II. Fifht ed. W.B: Sounders Company/ Philadelphia. 4. Bezuidenhout A J, (1984). The Coronary Circulation of the heart of the ostrich (struthio camelus) J. Anat. 138,3,pp.385-397. 5. Bhargava I and Beaver C (1970). Observations on the Arterial Supply and Venous Drainage of the Bovine Heart. Anat. Anz. 126:343-351. 6. Cracraft J, (1973). Contenintal drift, paleoclimatology and the evolution and biogeography of birds. 7. Day SB and Johnson JA, (1958). The Distribution of the Coronary Arteries of the Rabbit. Anat. Rec. 132:633-643 8. Deeming DC (1999). The ostrich Biology, Pruduction and Health Pub. CABI Cambridge 9. Dowd D, (1991). The Coronary Vessels in the Heart of a Marsupial (Trichosorus Vulpecula). Am j. Anat. 140:47-56. 10. Dursun N ve Türkmenoğlu İ, (1996). Kangal Köpeklerinde septum İnterventriculare’nin Arteriel Vaskülarizasyonu. Vet. Bil. Derg. 12(1):141-144. 11. Dursun N, Yıldız D, Kabak M, (1996). Yeni Zeland Tavşanında (Oryctolagus Cunıculus L.) Septum Intervenriıculare’nin Arteriel Vaskularizasyonu. Vet. Fak. Derg. Cilt:43, Sayı:4, s.391-395 12. Ghoshal NG, (1975). Sisson an Grossman’s the Anatomy of the Domestic Animals. Editor: Getty, R. 5. Edition. Volume 1-2. W.B. Saunders Company. Philadelpia. London. 13. Jensen J, Johnson J and S. Weiner (1992.) The Husbandry and Medical Management of Ostriches, Emus and Rheas. Wildlife and Ex.otic Animal Teleconsultants, College Station, Texas. 6 AVKAE DERGİSİ (2011)1:0-0 14. Karadağ H ve Soygüder Z, (1989). Doğu Anadolu Kırmızısı Sığırında Kalp ve Kalp Arteria’ları Üzerinde Anatomik Bir Araştırma. A.U. Vet. Fak. Derg. 36(2):482-495. 23. Ozgel O, Haligür A, Dursun N and Karakum E (2004). The Macroanatomy of Coronary Arteries in Donkeys (Equus asinus L.) . Anat Histol. Emryol. 33,278-283 15. Kuru N, (1996). Evcil Tavuk ve Yeni Zelanda Tavşanında Aortanın Seyri ve Dağılımı Üzerinde Makroanatomik Araştırmalar. S.Ü Fen Bil. Ens. (Tez) 24. Raphael MJ, Hawtin, DR and Allwork SP (1980). The Angiographic Anatomy of the Coronary Arteries. Br. J. Surg. 67:181-187. 16. Maestro MM, Turnay J, Olmo N, Fernández P, Suárez D, García Páez JM, Urillo S, Lizarbe MA, Jorge-Herrero E, (2006). Biochemical and mechanical behavior of ostrich pericardium as a new biomaterial. Acta Biomater. Mar;2(2):213-9. Epub 2006 Jan 6. 25. Podesser B, Wollenek G, Seitelberger R, Siegel H, Wolner E, Firbas W and Tschabitscher M, (1997). Epicardial Branches of the Coronary Arteries and Their Distribution in the Rabbit Heart: The Rabbit Heart as A Model of Regional Ischemia. The Anatomical Record. 247:521-527. 17. Linsday FEF and Smith HJ (1965). Coronary Arteries of Gallus Domesticus. Am. J. Anat. 116:301314. 26. Sans-Coma V, Arque JM Duran AC, Cando M and Fernandez B, (1993). The Coronary Arteries of the Syrian Hamster, Mesocricetus Auratus (Waterhouse 1839). Annals of Anatomy. 175:53-57. 18. Miller ME, Christensen GC and Evans HE (1964). Anatomy of the Dog. W.B. Saunders Company. Philadelpia. 27. Taha AAM and Abel-Magied EM, (1996). The Coronary Arteries of the Dromedary Camel (Camelus dromedarius). Anat. Histol. Embryol. 25:295-299 19. Myczkowski K, (1960). Morphology of the coronary arteries of fowl. and. some wild birds. XI.1.21-31 28. Tecirlioğlu S, Dursun N ve Uçar Y, (1977) Mandada Kalp ve Kalp Arteria’ları Üzerinde Anatomik Çalışmalar. A.Ü. Vet. Fak. Derg. 24(3,4):361-374. 20. Nerantsiz C,Antonakis E, Avgaustakis D, (1978). A New Corrosion Casting Technique. Anat. Rec., 191, 321-325 21. Nickel R, Schummer A and Seiferle E, (1977). Anatomy of the Domestic Birds. Verlag Paul Parey Berlin-Hamburg . 22. Nickel RA, Shummer A And Seiferle E, (1981). The Anatomy of the Domestic Animals.Volume 3 ‘’ the circulatory system’’ Velag Paul Parey. BerlinHamburg.Nomina Anatomica Avium (1993) Second Edition. Publ. Nuttall Ornithological Club, No. 23. Cambridge, Mass 29. Tıpırdamaz S, Dursun N, Yalçın H, (1996). Kangal Köpeklerinde Kalbin Koroner Arterleri Üzerinde Makroanatomik Çalışmalar. Vet. Bil. Derg. 12(2):115-120. 30. Weaver ME, Pantely, GA, Bristow JD, and Landley, H.D. (1986). A Quantitative Study of the Anatonmy and Distribution of Coronary Arteries in Swine in Comparison With Other Animals and Man. Cardiovascular Researc. 20:907-917 Anatomik Yapıların Simgeleri 1: A. coronaria sinistra 2: R. interatrialis 2’’: R. interatrialis’in proximal dalları 2’’’: R. inter atrialis’in distal dalları 3: R. superficialis 4: A. coronaria sinistra’nın r. profundus’u 5: A. coronaria sinistra’nın r. circumflexus’u 6: A. coronaria sinistra’nın rr. coneles’i 7: A. coronaria sinistra’nın r. circumflexus’unun rr. atriales’i 8: R.interventricularis paraconalis 9: R.interventricularis paraconalis’in rr. septales’i 10: R.cicumflexus’un rr. ventriculares’inin kalın kökü 11: R. cicumflexus’un rr. ventriculares’i 12: R. cicumflexus’un rr. ventriculares’inin kalın kökü 13: R. interventricularis paraconalis’in rr. ventriculares’i 13’: R. interventricularis paraconalis’in rr. ventriculares’inin kalın kökü 13”: R. interventricularis paraconalis’in rr. ventriculares’inin kalın kökü 14: R. cicumflexus’unun rr. ventriculares’inin kalın kökü 15: R. circumflexus’un ventromedial dalları I: A. coronaria dextra http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php II: A coronaria dextra’nın rr. conales’i III: R. superficialis IV: A. coronaria dextra’nın r. profundus’u IV’: R. profundus’un caudal dalı V: A. coronaria dextra’nın r. circumflexus’u VI: A. coronaria dextra’nın r. circumflexus’unun rr. ventriculares’i VII: R.interventricularis subsinuosus VIII: Rr. ventriculares’in ventromadial kökleri IX: A. coronaria dextra’nın r. circumflexus’unun rr. atriales’i X: R. interventricularis subsinuosus’in trigono fibrosum’a giden dalı XI: R. interventricularis subsinuosus’in rr. ventriculares’i XII: R. interventricularis subsinuosus’in rr. septales’i XIII: R. interventricularis subsinuosus’in cranioventral yöndeki devamı XIV: R. interventricularis subsinuosus’in caudoventral yöndeki devamı Ac: Apex cordis AD: Atrium dextrum dış duvarı AD: Atrium dextrum duvarı Ao: Aorta AS: Atrium sinistrum 7 AVKAE DERGİSİ (2011)1:19-23 DERLEMELER Kanser ve p53 Geni∗ Elif Yılmaz1 Vahdettin ALTUNOK1 ---------------------------------------------Özet Günümüz dünyasında kardiyovasküler hastalıklardan sonra mortalite bakımından ikinci sırada yer alan kanser önemli bir toplumsal problemdir. Kanser, hücrelerde bir dizi değişim sonucu yeni özelliklere sahip hücrelerin kontrolsüz bölünmesi ile oluşan bir hastalıklar grubudur. Kanser hücrelerinde bazı moleküler değişiklikler meydana gelir. Kanserde en yaygın görülen moleküler değişiklikler; onkojenlerin mutasyonel etkinleşmesi, tümör süpressör genlerin inaktivasyonu, DNA tamiri ve hücre döngüsünün düzenlenmesinden sorumlu genlerin değişmesidir. DNA’daki hasarları önlemek ve düzeltmek için kontrol mekanizmaları vardır ve p53 geni (tümör baskılayıcı gen) bunlar arasında en önemlisidir. Fakat mutasyona uğradığında kansere sebep olabilir. İnsan kanserlerinin yaklaşık %50’sinde, p53 geninin mutant olduğu tespit edilmiştir. P53 geni, diğer genlerin promotor bölgelerine bağlanır ve onların transaktivasyonunu sağlayan nüklear bir fosfoprotein kodlar. DNA’da oluşan herhangi bir hasarda p53 geni ifadesi artar ve hücreyi G1-S fazında durdurur. Hücrenin DNA tamiri ya da apoptozis arasında karar vermesi için zaman kazandırır. Genomik dengesizlik p53’ün fonksiyonunun bozulması ile sonuçlanır. Bu da hücreyi ya malign şekle dönüştürür ya da hücre ölümü gerçekleşir. Bu derlemede, p53 tümör baskılayıcı genin doğası, morfolojik yapısı ve genetik düzenlenmesi araştırılmıştır. Anahtar kelimeler: Kanser, p53 geni Cancer and P53 Gene Abstract In today's world cancer is a major public health problem second to cardiovascular diseases for mortality. Cancer is a multi-step mechanism occurring as a result of serial progressive genetic alterations. Some molecular changes happen in the cancer cells. The most common molecular changes seen in cancer are the mutational activations of oncogenes, the inactivation of tumor suppressor genes and the alterations in the genes responsible for cell cycle regulation and DNA repair. There are control mechanisms to prevent DNA damages and correct them. The p53 gene (tumor suppressore gene) is the most famous of them. But when mutated, it can cause cancer. Approximately in 50% of human cancers, p53 gene was found to be mutated. P53 gene binds to the promotor regions of the other genes and encodes a nuclear phosphoprotein which transactivates them. P53 expression increases when any DNA damage occurs and it arrests cell cycle at G1-S check point and gives time to the cell to make a decision for DNA repair or apoptosis. Genomic instability results in p53 function loss. This causes the cell to malign form or the cell death occurs. In this paper, the nature of p53 tumor suppressor gene, its involvement in morphological structure and genetic regulation is reviewed. Key words: Cancer, p53 gene Giriş Kanserin keşfi 1911 yılında Rockefeller Medikal Araştırma Enstitüsü olarak bilinen New York City Rockefeller Üniversitesi’nde başladı. Baltimor Johns Hopkins Medikal Okulunda 1908-1909 yılları arasında mikrobiyolojist olarak çalışan Peyton Rous, Rockefeller Medikal Araştırma Enstitüsüne asistan profesör olarak gelmiştir. Enstitü Müdürü olan Simon Flixner, Peyton Rous’tan kanser üzerine çalışmasını ve nelerin kansere sebep olduğunu araştırmasını ister. Çalıştığı ilk yıl, New Jersey’den bir çiftçi elinde bir tavukla laboratuvara girer. Tavuğun göğüs kasında tümör vardır. 1 --------------------------------------- Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Konya, Türkiye Sorumlu Yazar: Elif Yılmaz E-mail: [email protected] Ulaşma tarihi: 12.12.2010 AVKAE Dergisi 2011 1:19-23 * Yüksek Lisans seminerinden özetlenmiştir. http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 19 AVKAE DERGİSİ (2011)1:19-23 Çiftçiyi dikkatli bir şekilde dinledikten sonra bu tavuğun diğer tavuklarla yaşadığını ve diğer tavuklara bulaştırma ihtimalini düşünür. Böyle düşünmesinin sebebi, tavuğun doğadan bir ajan almış ve diğer tavuklara da bulaştırmış olabileceğindendir. Bu ajanın tümöre sebep olabileceğini düşünür. Araştırmalarını bu yönde yapmaya devam eder. Dr. Yamagima ve Ichikava isimli araştırmacılar, sigara dumanı veya baca isi kullanarak kömür katranından kimyasal bir katran elde ettiler. Bu karışımı farelerin sırtına sürdüklerinde belli bir süre geçtikten sonra farelerde tümör oluştuğunu gözlemlediler. Bu araştırma kimyasal maddelerin tümöre sebep olduğunu kanıtladı. Bu bilgiyi 1914 yılında yayınladılar. Bu kimyasal maddelere karsinojen adı verildi. 1930’larda ise kanserin bazı ailelerde sıklıkla görüldüğü dikkati çekti. Kanserin genetik yapıdan kaynaklanabileceği düşünülerek, araştırmalar bu yönde yapılmaya başlandı. Yapılan çalışmalarla farelerde kanserin kalıtsal olabileceği belirlendi. Bundan kısa bir süre sonra insan genetiği çalışanlar, bazı ailelerde kanserin görülmesinin sebebini anlamaya başladılar. Bu ailelerde kansere sebep olan genetik bilgi takip edilmeye başlandı ve yapılan çalışmalar, bazı genlerin değişimi ve mutasyonu sonucu insanlarda kansere sebep olan genlerin transfer edilebileceği gerçeğini ilk defa dar bir açıdan da olsa gösterdi. 1950’lerde kanserin temelinde kalıtımın olduğuna dair birçok örnek elde edilmişti. 1960’larda dört kişiden oluşan bir grup epidemiyolog kanser alanında çalışmaya başladılar. Bu grup, kanserin daha çok bir yaşlılık hastalığı olduğu fikrini ileri sürdüler (15). 1960-1970’lerde virüslerin anormal bir etki yaparak kansere sebep olduğu kanıtlandı. Fakat bu bilgi insanlarda ve laboratuvar hayvanlarında doğrudan ve bağımsız olarak yeterli bir kanıt değildi. Çünkü tam olarak tanımlanmış yüzlerce insan kanserlerinden sadece birkaçının, spesifik viral infeksiyonlarla ilişkilendirilebileceği biliniyordu (16). Dolayısıyla bu bilgi yetersiz bulunduğu için çalışmalara kimyasal maddeler üzerinde devam edildi. 1979’da Princeton Üniversitesindeki laboratuvarda çalışan araştırma grubu p53 genini ilk defa keşfetti. p53 geni kanser önleyici özelliktedir. Bu nedenle bunlara tümör suppressör (tümör baskılayıcı) genler denildi. Ancak bu genler mutasyona uğradıkları zaman kansere sebep (onkojen) olmaktadırlar (15). Genetik bir hastalık olan kanser, hücrelerdeki genetik değişiklikler sonucu oluşur ve yeni nesillere kalıtsal olarak aktarılabilir. Kanser doğrudan ve aniden ortaya çıkan bir durum değildir. Normal bir hücrenin önce kanseröz duruma, daha sonra metastatik yayılım yapacak şekilde dönüşüm geçirmesi gerekir (5). KANSER HÜCRESİNİN ÖZELLİKLERİ Kanser hücreleri üç nitelik ile karakterize edilir: 1) Büyümenin denetiminde azalma veya ortadan kalkma; 2) Yerel dokuları işgal; 3) Vücudun diğer bölümlerine yayılma veya metastaz (17). http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php Kanser, hücrelerin sürekli olarak çoğalmasıyla karakterize olan bir düzen bozukluğudur. Sürekli çoğalan hücrelere karşılık hücre kaybı aynı oranda olmadığı için hücreler birikmeye başlarlar. Bu biriken hücreler invazyon yaparlar ve organizmanın organlarını hasara uğratırlar. Kanser hücreleri normal hücrelerden daha kısa ömürlü olmalarına karşın, yeni hücre oluşumu o kadar hızlıdır ki hücreler devamlı birikirler. Bu dengesizlik, hem kanser hücrelerindeki genetik anormalliklerden hem de organizmanın bu hücreleri tanımada ve yok etmedeki başarısızlığındandır. Bu biriken kütlelere kanser veya tümör adı verilmektedir (22). Tümör bening ve malign olmak üzere 2 çeşittir. Bening tümörde, tümör hücrelerinin büyüme denetiminde azalma görülse de bunlar yerel dokuları istila etmez veya vücudun diğer bölümlerine yayılmazlar (invazyon yapmazlar) (17). Örneğin bening bir akciğer tümörü akciğerde bulunur. Akciğer dışında başka bir organa metastaz yapmaz (4). Bening tümörler kapsül oluştururlar ve canlının yaşamını çok fazla tehlikeye atmazlar. Bununla birlikte sinir sistemi, damarlar ve kanallara basınç yaparak hastalık belirtileri oluştururlar. Bu tümörler genellikle operasyonla alınırlar. Ancak iyi huylu bir tümör zamanla malign bir değişime uğrayabilir (insan kolon adenomları gibi), ya da kendiliğinden gerileme gösterebilir (6). Malign tümörler hücrelerden ayrılıp vücut içinde başka bir bölgeye gittiğinde ikinci bir tümöre sebep olur. Buna metastaz denir (8). Malign tümörler kapsül oluşturmaz ve başka dokulara yayılmak için dolaşım sistemine katılır ve gittiği dokularda kansere sebep olur (4). ONKOJENLER VE TÜMÖR BASKILAYICI (SÜPPRESSÖR) GENLER Onkojenler normal bir hücrenin kanseröz olmasına neden olabilecek protein ürününe sahip olan genlere denir. Onkojenler, protoonkojen denen normal hücresel genlerden gelişir. Tümör baskılayıcı gen ise hücre büyümesini durduran protein ürününe sahip olan gene denir ve p53 gibi tümör baskılayıcı genin kaybı kansere neden olabilir. Normal hücrelerin gelişimi çoğalmayı artıran onkojenler tarafından düzenlenirken, büyümeyi kısıtlayıcı tümör baskılayıcı genler tarafından da dengelenmektedir (3, 5). Kanser, onkojen ekspresyonunun aktivasyonu ve değişimi ile tümör baskılayıcı genlerin inaktivasyonu veya kaybı ile oluşmaktadır (3). Onkojenik değişimler hücreleri farklı etkileyebilir. Bunlar, yaşlanma ile hücre kaybı veya kontrol edilemeyen büyüme, ısrarcı büyümeyi aktifleyen sinyaller yoluyla kontrol edilemeyen hücre bölünmesi veya hücre siklusundaki bazı kritik noktalar tarafından kontrol edilemeyen hücre büyümesi şeklinde olabilir. Genetik istikrarsızlık, premalignant hücreyi atmadan malignant hücreyi üretir. Bu düzensizlik mikro seviyede (DNA sekans kopyasına bağlı tamir) olduğu kadar, makro seviyede (kromozom) olabilir. Kromozomlarda oluşan tekrar düzenleme, aktif olmayan (sessiz) onkojenleri aktifleyebilir veya baskılayıcı genleri içeren bölgeleri silebilir. DNA’ daki mutasyon, onkojenleri aktive edebilir veya baskılayıcı genleri inaktive edebilir. Genetik 20 AVKAE DERGİSİ (2011)1:19-23 defektlerin sebep olduğu hücre ölüm yolunun inhibisyonu tümörgenezisde önemli bir mekanizmadır. İnsan kanserlerinin oluşumunda dominant onkojenler anlamlı bir rol oynarlar. Örneğin, kanserlerin %10’unda ras mutasyonu bulunur. Özellikle kolon ve akciğer adenokarsinomalarında sıklıkla görülür. Ras geni, c-myc geni, c-erb B-2 ve HER-2/neu geni, Bcl2 geni tanımlanmış onkojen genlerdir. Retinoblastoma geni, p21(WAF+1/CIF 1), BRCA 1- BRCA 2 ve p53 geni tümör suppressor (tümör baskılayıcı) genlerdir (5). P53 GENİ Yapı ve Fonksiyonları Memeli genlerinde kanser gelişimine karşı koruyan bir mekanizma vardır. Bu mekanizmadaki genlerden biri de p53 genidir. On yedinci kromozomun p kolunda yerleşen p53 geni, 17q13.1’de lokalize olmuştur. Kromozomun 7,571,719-7,590,862 bazları arasında yer almaktadır (24). İnsan p53 proteini 393 aminoasitten oluşur. p53 tümör süppressor geni, genomun bütünlüğünü korumada önemli bir rol oynar (14). Normalde çok kısa yaşayabilen bir proteindir (1). P53 proteini üzerinde bu kadar çalışılmasının nedenleri ise; p53 biyolojik mekanizma araştırmalarının, malign transformasyon, tümör baskılayıcı genler, viral onkojenler, apoptozis, hücre siklusu regulasyonu, radyorezistans, moleküler epidemiyoloji ve hatta gen tedavisinde önemli buluşlara yol açmasıdır. Genomun gardiyanı olduğu da söylenen p53 suppressor proteini memeli hücrelerinde birçok sinyali birleştirme özelliğine sahiptir (19). Ayrıca p53 suppressor geni bu sinyalleri birleştirerek, hücre yaşamını ve ölümünü kontrol eder (21). Sekansa spesifik transkripsiyon faktörü olarak görev yapar (11). P53 proteini birçok fonksiyonel bölge içerir. Aktivasyon bölgesi 1 (AD1) 1-42. amino asitlerden oluşur. Aktivasyon bölgesi 2 (AD2) 43–63. amino asitlerden oluşur. Prolince zengin bölge (PRD) 64-91. amino asit arası bölgedir. DNA’ya bağlanan sekansspesifik bölgesi (DBD) 100-300. Nüklear sinyal bölgesi (TD) 316-325., ve C terminal bazal (temel) bölgesi (BD) 364-393. amino asitleri kapsayan bölgedir. BD bölgesi önemli bir düzenleyici bölgedir (9). p53 tümör baskılayıcı protein hücre siklusunun kontrolünde, DNA bütünlüğü ve hücre canlılığında çok işlevli bir transkripsiyon faktörüdür. p53 geni ve onun fonksiyonlarıyla bağlantılı genler komplike bir gen şebekesi oluştururlar. Gen şebekesinde oluşabilecek güçlü bir bağlantı kopukluğu durumunda, engellenen p53 geni birçok bozukluğa neden olur (21). Apoptozis ve hücre yaşlanması süreçlerinin her ikisi de hasara uğramış hücreleri neoplastik transformasyona geçişini geri dönüşümsüz bir şekilde koruyan etkili tümör süppressor mekanizmalardır (19). Hücrede herhangi bir iç veya dış faktör sonucu oluşan hasardan sonra p53 aktifleşir. Hücre siklusunu G1 fazında durdurarak ya DNA’nın tamir edilmesine zaman tanır ya da düzeltilemeyecek bir hata ise hücreyi senesence (yaşlanma) veya apoptozize yönlendirir. Bu da p53’ün genomun gardiyanı olduğunu gösterir. Apoptozis ve hücre siklusu birbirleriyle kompleks ve yakın bir ilişki http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php içinde çalışırlar. P53 geninin aktiviteleri arasında hücre siklusunun inhibisyonu, genetik stabilite ve apoptozis vardır. (21). 1.Hücre Siklusunun İnhibisyonu DNA hasarı durumunda p53 proteini aşırı exprese olarak, hücre siklusunu G1-S kontrol noktasında durdurarak, hücrenin DNA tamiri veya apoptozis yönünde bir tercih yapmasına imkan sağlar. Fonksiyonel p53 kaybında ise, genomik instabilite sonucu malign transformasyon veya hücre ölümü gerçekleşir (18). DNA hasarından sonra birçok hücrede, hücre siklusu devamlı bir durmaya girer. Deneysel çalışmalar bu devamlı durmanın sadece p53’ün hücrede hazırken görüldügünü ve transkripsiyon aktivitesi yapabilen siklinbağımlı p21 inhibitörü varlığında devam ettiğini gösterdi. Gama ışını verilerek tahrip p53 ve p21 genlerinin tahrip edilmesi sonrası hücrelerde mitoz gelişir ve sadece DNA içeren G2 fazı görülür; çünkü hücre sitokinezde başarısızdır. Böylece p53 ve p21, hücrelerde kaliteli G2 kontrolünü sağlamak için zorunludur (13). 2. Apoptozis Programlı hücre ölümüne apoptozis denir (23). Doku homeostazisi yani yeniden yapım ve yıkımın bir harmoni içinde oluşu apoptozis/ proliferasyon dengesinin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesine bağlıdır. Bu dengenin apoptozisi baskılayacak şekilde bozulmasının, karsinogenezisde rol aldığı düşünülmektedir. Apoptozis çok sayıda ve çeşitli mediatörler tarafından düzenlenir. Bunlar arasında bazı iyonlar (kalsiyum), moleküller (seramid), genler (c-myc), proteinler (p53) ve hatta organeller (mitokondri) bulunmaktadır. Apoptotik hücre programı, üç ana bileşen içerir. Bunlar Bcl–2 ailesi proteinleri, kaspazlar ve apoptotik proteaz aktive edici faktör–1’dir. Bu anahtar bileşenlerin biyokimyasal aktivasyonu apoptozda gözlenen morfolojik değişikliklerden, mitokondrial hasarlardan, çekirdek zarı kırılmalarından, DNA fragmentasyonundan, kromatin kondansasyonundan ve apoptotik cisimciklerin şekillenmesinden sorumludur (20). P53 ayrıca bir transkripsiyon faktörü olan Mdm2 (murine double minute 2) tarafından ya transkripsiyonu azaltılır ya da kendisine bağlanması ile hem aktivitesi inhibe edilir hem de yıkımı hızlandırılır. Fakat DNA’da hasar meydana gelmesi halinde p53’ün fosforilasyonu artar ve buna bağlı olarak da Mdm2’den ayrılır. Böylece yarılanma ömrü uzadığı için de aktivitesi artar. Genotoksik ajanların etkisiyle oluşturulan ağır DNA hasarına yanıt olarak p53’ün aktivasyonuyla, apoptozis başlatılabilir. Apoptozis ayrıca reaktif oksijen radikallerinin (oksidatif stres) hem mitokondri hem plazma membranı hem de genom üzerinde oluşturabileceği hasarlara bağlı olarak da başlatılabilir. Hücre siklusu ve apoptozisin uyumunda da anahtar faktör, bir tümör supressör gen ürünü protein olan p53’dür. Normalde asıl görevi, bir şekilde DNA (radyasyon veya bazı ilaçların etkisiyle) hasar gördüğü zaman, hücre siklusunu (proliferasyonu) durdurup hücrenin hasar görmüş DNA’sını tamir etmesi için ona zaman kazandırmasıdır. p53 kanser hastalarında mutasyonu en sık görülen proteindir ve kanserlerin 21 AVKAE DERGİSİ (2011)1:19-23 yaklaşık % 50-55’inde mutant’tır. P53 Gen Ailesi p51, p63 ve p73’ün gen yapısı p53’e benzer. Onlar p53 gen ailesinin birer üyesi sayılırlar (21). Bunlara p53 benzeri proteinler denir. Büyük bir süper familya oldukları düşünülen p53-benzeri proteinler benzer yapı ve fonksiyon içermelerine karşın, bunlar aynı değildirler. P53 Geninde Mutasyon Tüm tümörlerin %50’sinde p53 geni mutasyona uğramıştır. UV ışık, karsinojenler ve sitostatiklerin DNA’da oluşturdukları hasarı ortadan kaldırmak için p53 hücrenin hasar düzeltme mekanizmasını aktifleştirir. Hasar düzelmez ise hücre apoptoza yönlendirilir. p53 geninin her iki alelindeki kayıp (heterozigotluk kaybı) veya nokta mutasyonları meme kanseri gibi çeşitli tümörlerde gösterilmiştir (10). Missens mutasyonlar (DNA dizisindeki tek nükleotid değişimidir, üçlü bazdaki kod değiştiği için gen ürünündeki aminoasit de değişmiş olur) veya p53’ün belli bölgelerinin çeşitli proteinlerle etkileşimi, DNA’ya özgü bağlanan oligomerlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu mekanizmaların herhangi birisi p53’ün işlev kaybına ve dolayısıyla hücrede transformasyona veya tümörün hızlı büyümesine yol açabilir. Tümör baskılayıcı genler çekinik özellik gösterdiği için söz konusu genin iki kopyasının da kaybı gereklidir (12). P53 ve Mitokondri Birçok çalışma kanser hücrelerinde mtDNA mutasyonlarının varlığını göstermiştir. mtDNA’da oksidatif hasar miktarı, nüklear DNA’dakinden en az 10 kat daha fazladır. mtDNA’daki bu yüksek sayıdaki oksidatif hasarlar ve mutasyonlar, mtDNA’nın oksidantların üretildiği iç mitokondriyal membran yanında yer almasına, koruyucu histonların bulunmamasına ve DNA tamir aktivitesinin eksikliğine bağlanabilir (7). Oksidatif stresin, yaşlanma sürecinde hücrelerde oluşan hasarı tetiklediği ve yaşla birlikte kanser oluşumunu artırdığı düşünülmektedir. P53 oksidatif stresi azaltarak yaşamı uzatabilir (2, 19). Günümüzde p53 geni üzerinde yapılan araştırmalar artarak devam etmektedir. Bu derlemede açıklandığı üzere p53 hücre için önemli bir gendir ve hücrenin hata mekanizmalarını kontrol etmede anahtar rol üstlenmiştir. 5- Devita T V Jr, Hellman S, Rosenberg A S (2001). Cancer Principle&Practice of Oncology. Sixth Edition. USA 6- Erer H, Kıran M M (2005). Veteriner Onkoloji. 3.baskı. KONYA 7- Fışkın K, Özkan A, Ayhan G A(2004). Mitokondrial DNA ve Kanser. THOD. 14.(4),232– 240 8- Gardner EJ, Simmons MJ, Snustad DP(1991). Principle of Genetics. Eight Edition. CANADA 468 9- Harms K L, Chen X (2005). The C Terminus of p53 Family Proteins is a Cell Fate Determinant. Molecular and Celular Biology. 25:5,2012–2030 10- Hollstein M, Moeckel G, Hergenhahn M, Spiegelhalder B, Keil M, Werler-Schneider G, Bartch H, and Brickman J(1998). On the origins of tumor mutations in cancer genes: insight from the p53 gene. Mutant Res. 405: 145-154 11- Jin S, Martinek S, Joo S W, Wortman R J, Mirkovic N, Sali A, Yandell D M, Pavletich P N, Young W M, Levine A J (2000). Identification and characterization of a p53 homologue in drosophila melanogaster. PNAS. 13:7301-7306 12- Kars A (2004). Gen Tedavisi. XIII. TPOG Ulusal Pediatrik Kanser Kongresi, Non-Hongkin Lenfoma. 18–22 Mayıs;59–63. 13- Kastan M B, Onyekwere O, Sidransky D, Volgelstein B, Craig R W (1991). Participation of p53 protein in the cellular response to DNA damage. Cancer Res. 51,6304-11 14- Levine A J (1997). P53, the Cellular Gatekeeper for Growth and Division. Cell. 88, 323-331 15- Levine AJ (2001). Cancer research in the 21st century. Commemorative Lecture. USA 16- Mayers A R(1995). Molecular Biology and Biotechnology. United State of America. 17- Murray R K, M D PhD(1996). Harper’ın Biyokimyası. Yirmidördüncü baskı. İstanbul. 18- Özdemir E (1998). Üretelyal Karsinojenezin Anlaşılmasında p53 Anahtarı. T Klin J Med Sci. 18.277–284 19- Rodier F, Campisi J, Bhaumik D (2007). Survey And Summary Two faces of p53: aging and tumor suppression. Nucleik Acids research. 35:22,7475– 7484 20- Tomatır A G (2003). Apoptoz: programlı hücre ölümü. T Klin J Med Sci. 23: 499–508 21- Zhu Z, Zhu MH (2003). Research advances on p53 gene network. Ai Zheng. 22(5): 547–51 22- Anonim a. Medical Oncology & Principle of Cancer Biology. Erişim adresi: Kaynaklar 1- 2- 3- 4- Arrowsmith CH (1999). Structure and function in the p53 family cell death and differantiation. Cell Death and Differentiation. 6:1169-1173 Bokov A, Chaudhuri A and Richardson A (2004). The role of oxidative damage and stres in aging. Mech. Ageing Dev. 125; 811-826 Burtis A C, Ashwood R E, çeviri editörü: Aslan D (2005). Tietz Klinik Biyokimya Temel İlkeler. Beşinci Baskıdan Çeviri TÜRKİYE Darnell J, Lodish H, Baltimore D (1990). Molecular Cell Biology Second Edition. USA. http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 22 AVKAE DERGİSİ (2011)1:19-23 http://biyokimya.uludag.edu.tr/SiklusApoptozisKan ser.pdf. Erişim tarihi: 7.06.2010 23- Anonim b. Akciğer Kanserleri Tanı ve Tedavide Temel İlkeler ve Uygulamalar. Erişim adresi: http://biyokimya.uludag.edu.tr/CellCycleApoptosis. pdf. Erişim tarihi: 7.06.2010 24- Anonim c. TP53. Erişim adresi: http://ghr.nlm.nih.gov/gene/TP53. Erişim tarihi: 7.06.2010 http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 23 AVKAE DERGİSİ (2011)1:30-35 Kistik Ekinokokkozis’te Serolojik Tanı Yöntemleri Nermin IŞIK 1 Feyzullah GÜÇLÜ1 ---------------------------------------------Özet Kistik ekinokokkozis, Echinococcus granulosus’un metasestod formunun neden olduğu, Türkiye’de ve dünyada önemli ekonomik kayıp ve sağlık sorununa neden olan zoonotik bir enfeksiyondur. Kistik ekinokokkozisde klinik bulgulara dayanarak tanı koymak çok zordur. Bu nedenle tanıda spesifik antikor yanıtının belirlenmesini amaçlayan serolojik yöntemler kullanılmaktadır. Serolojik testlerin tanısal duyarlılığı ve özgüllüğü kullanılan antijenin cinsi ve kalitesine, kistin canlılığı ve lokalizasyonuna göre değişmektedir. Enzime-Linked Immunosorbent Assay (ELISA), İndirekt Hemaglütinasyon (IHA), İndirekt Fluoresan Antikor (IFA), Western Blot, İmmundifüzyon (ID) ve İmmünelektroforez (IE) kullanılan temel testlerdir. Bu makale kistik ekinokokkozun tanısında kullanılan serolojik testlerle ilgili bilgileri sunmak amacıyla derlenmiştir. Anahtar kelimeler: Kistik ekinokokkozis, Serelojik test, Tanı Serological Methods of Diagnosis in Cyctic Echinococcosis Abstract Cystic echinococcosis is a zoonosis, caused by the metasestode form of Echinococcus granulosus and a seriosus economic loss and health problem in Turkey and in the world. The diagnosis of cystic echinococcosis is difficult using the clinical findings of the disease and thus use of serological methods aimed at determining the spesific antibody response. The diagnostic sensitivity and specifity of the serological tests change according to the type and quality of the antigen, the viability and location of the cyst. Enzime-Linked Immunosorbent Assay (ELISA), Indirect Hemaglutination (IHA), Indirect Fluoresan Antikor (IFA), Western Blot, Immunodifusion (ID) ve Immunelectroforesis (IE) are primary tests. This review was written in order to provide relavant information about serological tests for the diagnosis of cystic echinococcosis . Key words: Cystic echinococcosis, Serological test, Diagnosis ----------------------------------------------GİRİŞ Bütün dünyada hem insan hem de evcil hayvan sağlığını tehdit eden hidatidozis (kistik ekinokokkozis) Türkiye’deki paraziter zoonozların en önemlilerinden birisi olup özellikle kırsal bölgede yaşayan insan ve hayvanlarda oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. Bu hastalığın dünyada gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere özellikle Güney Amerika, Akdeniz ülkeleri, Rusya, Orta Asya ve Avustralya’da yaygın olduğu bildirilmektedir. Türkiye’de de gerek kasaplık hayvanlarda gerek insanlarda yaygın olarak görülen bu hastalık sağlık ve ekonomik açıdan sorun oluşturmaktadır (5). Ayrıca koyunlardaki kistlerin organlara göre değişmekle beraber % 76.47-92 oranlarında fertil olduğu (17,41) düşünülürse, özellikle koyunların ekinokokkozis ve kistik ekinokokkozis’in yayılışındaki ve halk sağlığını tehdit noktasındaki önemi net bir şekilde görülmektedir. http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php Türkiye’de son 15 yılda farklı illerde yapılan çalışmalarda; kistik ekinokokkozis’in koyunlarda %3.5, %26.6, %51.89, %63.85 oranında, sığırlarda %3.5, %11.2, %11.6, %31.25 oranında yaygın olduğu bildirilmiştir. Farklı yörelerde yapılan bu çalışmalara göre kist hidatiğin koyunlardaki oranının %3.5 ile %63.85 arasında değiştiği gözlenmektedir (10,13,15,38) TANI Türkiye’de hayvanlarda oldukça yaygın görülen ve aynı zamanda insan sağlığınıda tehdit eden kistik ekinokokkozis enfeksiyonlarında hastalığın arakonak hayvanlarda klinik tanısı hemen hemen imkansız olup tanıda serolojik testlerden faydalanılmasına rağmen kesin tanı nekropsi ile yapılmaktadır (34,42). --------------------------------------- Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Konya-TÜRKİYE Sorumlu Yazar: Nermin IŞIK E-mail: [email protected] Geliş Tarihi: 12.11.2010 AVKAE Dergisi 2011 1:30-35 1 30 AVKAE DERGİSİ (2011)1:30-35 Klinik tanı İnsanlarda sıklıkla klinik belirtiler gözlenmesine rağmen arakonak hayvanlarda önemli klinik belirtiler oluşmamaktadır. Kistin bulunduğu organa bağlı olarak sarılık, solunum yetersizliği, öksürük gibi belirtiler dikkati çeker ancak hiçbiri kesin tanı için yeterli değildir (37). İmmunolojik tanı Kistik ekinokokkozis’te immunolojik tanı konağın parazite karşı göstermiş olduğu hücresel ve humoral immun yanıtı ortaya koyma esasına dayanmaktadır. Serolojik testlerin, enfeksiyonlu kişilerin serumundaki spesifik antikorları tespit etme kapasitesinin (sensitivite) ve kistik ekinokokkozis hastalığı olanları diğer parazitik ve klinik hastalığı olanlardan ayırma kapasitesinin (spesifite); kullanılan antijenin cinsi ve hazırlama şekli, değişik pozitiflik kriterleri, kistin canlılığı ve lokalizasyonu, parazitin suşu gibi birçok sebebe bağlıdır (24). İmmunolojik tanıda en yaygın kullanılan antijen kaynakları fertil kistlerden elde edilen kist sıvısı, kist membranı ve protoskolekslerdir. İnsan ve koyun kistlerinde, sığır ve domuz kistlerine, karaciğer kistlerinde ise akciğer kistlerine oranla daha fazla antijenik protein olduğu ve en yüksek antijen konsantrasyonunun koyun karaciğer kistlerinde olduğu bildirilmektedir (26). Hidatik kist sıvısı içinde konağa ait proteinlerin bulunması ve antijenlerin bir kısmının diğer helmintlerin yapısında da bulunmasından dolayı hidatidozisin tanısında kullanılan serolojik testlerde yanlış pozitif reaksiyonlar şekillenmektedir. Serolojik testlerin tanısal gücünü artırmak amacıyla purifiye antijenler veya konak komponentlerini minimum düzeyde içeren kist sıvısı antijenleri kullanılmaktadır (1). En fazla kullanılan iki büyük hidatik kist sıvısı antijeninin; ısıya dayanıksız (termolabil) bir lipoprotein olan antijen 5 ve ısıya dayanıklı (termostabil) bir protein olan antijen B olduğu bildirilmiştir (26,28). Antijen 5 ilk defa immunoelektroforez metoduyla at kist sıvısından elde edilmiş ve hidatidozisin tanısındaki değeri üzerine durulmuş, ayrıca antijen 5’in çimlenme zarında, protoskolekslerin parankiminde ve bunların salgılarında bulunduğu tespit edilmiştir. Antijen 5, parazitin hidatik sıvısında ve kistin somatik dokularında bulunan 10 veya daha fazla antijenden biri olup, immunoelektroforetik çalışmalar bu antijene karşı oluşmuş antikorların hasta serumunda bulunmasının hidatidosisin tanısında kesin bir kriter olduğunu göstermiştir (7). Enfeksiyondan sonra ilk saptanabilir düzeye ulaşan antikorlardan biri de antijen 5’e yönelik antikorlardır. Buna karşın her olguda antijen 5’e yönelik antikor bulunmayabilmektedir (16). Bu antijene aynı zamanda T. hydatigena sistiserkleri içindeki sıvıda da rastlandığı ve bu nedenle sistiserkozis ile çapraz reaksiyona neden olduğu bildirilmiş ve antijen 5’in spesifikliği tam olarak tespit edilememiştir (39). İkinci önemli hidatik antijen lipoprotein yapıda, ısıya dayanıklı http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php ve moleküler ağırlığı 12000 dalton olan antijen B (AgB)’dir. İlk kez Oriol ve ark (1971) tarafından tanımlanan antijen B hasta kanında ölçülebilmektedir ve bu da AgB’nin parazitin biyolojisinde ve konakla olan ilişkisinde önemli bir role sahip olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte AgB’nin SDS-PAGE yöntemiyle moleküler ağırlıkları yaklaşık olarak 8-12, 16 ve 24 kDa olan üç alt üniteden oluştuğu bildirilmiş, en küçük alt ünitesinin 8kDa olduğu ve ekinokok türüne özgü olduğu gösterilmiştir. AgB kist sıvısı kaynadıktan sonra geriye kalan en önemli antijenik bileşimdir. Kist membranının geçirgenliği antijen B için antijen 5’e göre 10 kat daha fazladır (26,28). İnsanlardaki çalışmalarla kıyaslandığında E. granulosus enfeksiyonlarının arakonak hayvanlardaki immunolojik tanısı amacıyla yapılan çalışmalar daha azdır. Hayvanlarda serolojik tanıda en büyük sorun yüksek seviyedeki antikor cevabın görüldüğü insanlarla kıyaslandığında doğal enfekte hayvanlarda enfeksiyona karşı oldukça düşük düzeylerde antikor cevabı oluşmasıdır. Bu nedenle enfekte hayvanlarda sık olarak yanlış negatif cevap şekillenmektedir. Enfekte hayvanlarda diğer parazitlerle özellikle T. hydatigena ve T. ovis gibi tenya türleriyle hidatik kistler arasında çapraz reaksiyonlar olduğundan dolayı serolojik teşhis güçleşmektedir. Kistik ekinokokkozis’in ara konaklardaki teşhisi esas olarak nekropsiye dayanmaktadır (22,42). Arakonak hayvanlarda immunolojik tanı amacıyla kullanılan ELISA, İndirekt Hemaglütinasyon (IHA), İndirekt Fluoresan Antikor (IFA), Western Blot, İmmundifüzyon (ID) ve İmmünelektroforez (IE) temel testlerdir (2). 1. Casoni Deri (intra dermal- ID) Testi İlk kez 1912 yılında Casoni tarafından kullanılan Casoni deri testinde antijen olarak insan veya hayvan orjinli steril kist sıvısı deri içine verilmektedir. Tepkime olumlu olduğunda 15-20 dakika içinde iğnenin girdiği noktanın çevresinde kızarıklık oluşur. Tepkimenin erken görülmesi ve sürekli olması tanı için önemlidir, geç olması ise kökeni parazitten kaynaklanmayan albüminlere bağlanır ve önemsizdir (25). Testte kullanılan antijenin yüksek azot ve protein konsantrasyonuna sahip oluşu ve kan grubu maddelerinden zenginliği nedeniyle % 30-40’a varan yalancı pozitif reaksiyonlar ile karşılaşılmaktadır (19). Bunlara ek olarak kistin lokalizasyonuna göre Casoni testinin duyarlılığı değişmektedir. Steril kistlerde reaksiyon zayıf, fertil kistlerde ise daha güçlüdür. Deneysel bulaştırmalarda 12 ay sonra bile olumlu alerjik tepkime oluşabildiği saptanmıştır (25). 2. Komplement Birleşmesi (Weinberg reaksiyonu) İlk kez 1906 yılında Ghedini tarafından kullanılan bu test bağışık serumdaki antikorların komplemanla karşılaşınca spesifik antijenlerle bağlanması esasına dayanmaktadır. Hidatik kist 31 AVKAE DERGİSİ (2011)1:30-35 sıvısındaki bazı bileşikler doğrudan kompleman aktivasyonuna yol açtığından sıklıkla yanlış pozitiflik ortaya çıkar (25). Yapılan çalışmalarda %23 yalancı pozitiflik saptanmıştır (4). Günümüzde daha duyarlı testlerin geliştirilmesi sonucu Weinberg testi hemen hemen terk edilmiştir. 3. İndirekt Floresan Antikor Testi (IFAT) Kist hidatik tanısında IFAT’ı ilk kez 1964 yılında Azevedo ve Rombert kullanmışlardır. Fluoressein izosiyanat, Fluoressein izotiyosiyanat ve Rodamin B200 gibi fluoresans verici maddelerle işaretlenmiş antikor, antijen ile bağlanınca fluoresan mikroskop altında görülebilir hale gelmektedir. Pozitif preperatlar sarı-yeşil fluoresans vermektedir (25). Antijenler genellikle mezbahalardan temin edilen (özellikle hastalıklı koyun karaciğerinden izole edilen) fertil kistler içindeki protoskolekslerden hazırlanmaktadır. Kist içine yapılan punksiyonla kist sıvısıyla birlikte çekilen protoskoleksler, kist sıvısının santrifüj edilmesiyle sedimentte toplanmakta ve üst kısmın atılmasıyla kist sıvısından ayrılmaktadır. Daha sonra 2-3 kez fizyolojik su ile yıkanan protoskolekslerden mililitrede 4000 veya 6000 adet bulunacak şekilde bir süspansiyon hazırlanmaktadır. Bu süspansiyondan pastör pipeti ile alınarak özel boyalı lamlar üzerindeki çukurlara doğrudan birer damla konup laboratuvar ısısında kurutulmaktadır. Bu şekilde hazırlanan antijenler 20C’de 6 ay kadar saklanabilmektedir. Bu antijenler % 10’luk formaldehitle tespit edildikten sonra veya hiç tespit edilmeden IFAT’ta kullanılabilmektedir (29). Şenlik (2000), antijen olarak fertil karaciğer koyun kistlerinden elde edilen protoskoleksleri kullanarak yaptığı çalışmada, pozitif reaksiyonlar için IFAT’ta 1:128 ve daha yüksek titrelerin esas alınması gerektiğini, testin sensitivitesinin % 78.95, spesifitesinin % 92.57 olduğunu bildirmiştir. Kistlerin karaciğer ve akciğerde birlikte bulunduğu durumlarda oluşturdukları antikor düzeyi daha yüksek bulunmuş, sadece karaciğer veya akciğerde bulundukları durumlarda ise antikor titreleri daha düşük düzeyde tespit edilmiştir. Ayrıca kist sayısı ile IFAT titreleri arasında tam olmamakla birlikte kuvvetli bir korelasyon bulunduğu ve kist sayısının artışına bağlı olarak IFAT titrelerinin artış gösterdiği tespit edilmiştir. Koyunlarda kist hidatiğin teşhisinde, IFAT ile IHAT’a göre daha güvenilir sonuçlar alınmıştır. Hem IFAT hem de IHAT’ta düşük sulandırmalarda yüksek düzeyde yanlış pozitif reaksiyonlar görülmekte olup pozitiflik titrelerinin dikkatli belirlenmeleri gerektiği vurgulanmaktadır. 4. Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) ELISA testinde polisteren plaklara emdirilmiş antijen molekülleri ve anti-immünglobulin eklenmiş renksiz enzimin bulunduğu ortama hasta serumu dökülür. Serumda antikor varsa antijen-antikor-antiimmunglobulin kompleksi oluşur ve enzim kromojen madde bağlı http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php substratı ile birleşir. Test spektrofotometre ile değerlendirildiğinde absorbans ölçümleri kriter alınır ve belli bir eşik değerin (cut-off) üstü pozitif kabul edilir. Hidatidozisin tanısında kullanılan ELISA yönteminin duyarlılığının yüksek olup, çok az miktarda serumun yeterli olması, kesin kantitatif ölçmeyi sağlaması ve kısa zamanda çok sayıda serum örneklerinin işlenmesine olanak sağlaması bakımından rutin kullanıma uygun, duyarlı, özgül ve ekonomik bir yöntem olduğu bildirilmiştir (1). Çeşitli antijenlerin kullanıldığı ELISA teknikleri kist hidatikli hayvanların immunodiagnozu amacıyla test edilmiştir. Deneysel enfekte koyunlarda enfeksiyondan sonraki en erken 4 ve 6. ncı haftalarda hidatik antijenlerine karşı şekillenen antikorlar tespit edilebilmiş ve en az 4 yıl kalabilmiştir. Buna rağmen E. granulosus ve diğer sestodlar arasındaki serolojik çapraz reaksiyonlar ham parazit antijenlerinin kullanıldığı ELISA ile hidatik enfeksiyonların spesifik tanısını güçleştirmektedir (42). Kittelberger ve ark (2002), hidatik kist sıvısından purifiye edilen 8 kDa antijeni (8 kDa ELISA), rekombinant EG95 onkosfer proteini (onc ELISA) ve ham protoskoleks antijenini (prot ELISA) kullanarak ELISA testini uygulamışlar ve bu antijenlerin koyun hidatidozisinin tanısındaki yerini araştırmışlardır. Prot ELISA’nın spesifitesi % 95.8- 99.5, sensitivesi ise % 51.4-62.7 arasında tespit edilmiştir. Türkiye’de ELISA’yı koyun ham kist sıvısı antijenini kullanarak uygulayan Şimşek ve Köroğlu (2004), testin sensitivitesini % 60, spesifitesini % 94 olarak belirlemişlerdir. Organ lokalizasyonuna bağlı olarak karaciğerdeki kistlerde sensitivitesi % 47.3, akciğerdeki kistlerde % 60, her iki organda birden bulunan kistlerde % 69.2, fertil kistlerde % 67.8, steril kistlerde % 75 ve yeni gelişmeye başlayan kistlerde % 38.4 olarak tespit etmişlerdir. Şimşek ve ark (2006), yaptıkları bir diğer çalışmada koyun ham kist sıvısı antijeni ile kısmi purifiye kist sıvısı antijenini kullanarak her iki antijenin sensitive ve spesifite oranlarına ELISA ile bakmışlardır. Kısmi purifiye kist sıvısı antijeninin (agB) sensitivitesi % 91.6, spesifitesi % 77.1 olarak belirlenmiş; ham kist sıvısı antijeni (cAg) için ise bu oranların sırasıyla % 79.1 ve % 60.4 olduğu tespit edilmiştir. 5. İndirekt Hemaglütinasyon Testi (IHAT) İndirekt Hemaglütinasyon testi indirekt aglütinasyon testleri arasında arakonaklarda hidatik kistlerin tanısı amacıyla en fazla denenen serolojik testlerden birisidir. Hidatidozisde IHAT yöntemi, önceden tannik asitle duyarlılaştırılmış koyun alyuvarlarının uygun antijen ve hasta serumu ortamında birbirine yapışıp kümelenerek (aglütine olmalarıyla) çökmeleri kuralına dayanmaktadır (25). Lightowlers ve ark (1986), hidatik kistlerle enfekte olan ve hidatik kist sıvısı antijeni ile immunize edilen koyunlarda oluşan spesifik serum antikorlarını incelemişler ve tüm enfekte koyunlarda IHAT ile yüksek 32 AVKAE DERGİSİ (2011)1:30-35 antikor titreleri belirlediklerini bildirmişlerdir. Sweatman ve ark (1963), yaptıkları deneysel çalışmada 20 koyunun 18’ini IHAT ile tespit etmişler ve pozitiflik sınırını 1/400 olarak belirlemişlerdir. Nijeruh ve Gathuma (1987) hidatik kistli koyun ve keçi serumlarında yaptığı çalışmada 1:256 titrede testin sensitivitesini % 92.7, spesifitesii % 99 olarak tespit etmiştir. Conder ve ark (1980), yaptıkları deneysel çalışmada koyun serumlarına IHAT uygulamışlar ve düşük titrelerde yanlış pozitif reaksiyonların görülebileceğini belirtmişlerdir. 1:1024 ve daha yukarı titrelerin pozitif kabul edildiğinde ise çapraz reaksiyonları elimine ettiğini gözlemlemişlerdir. Türkiye’de ise IHAT ile koyunlarda yapılan çalışmalarda Dik ve ark (1999), % 91.04 sensitivite, % 80.72 spesifite elde etmişlerdir. Bazı araştırıcılar akciğer kistlerinin % 73’ünde, karaciğer kistlerinin % 89’unda IHAT pozitif bulmuş iken (21), bazı araştırıcılar akciğer kistlerinin % 59’unda, karaciğer kistlerinin ise %76’sında IHAT pozitifliğine rastlamışlardır (40). Şenlik (2000), koyunlarda yaptığı çalışmada 1:256 ve daha yukarı titrelerde testin sensitivitesini % 78.29, spesifitesini % 77.03 olarak tespit etmiştir. Araştırmada C. tenuicollis ve Monezia türleri ile enfekte koyun serumlarında IHAT ile çapraz reaksiyonlar görülmüştür. Ayrıca fertil kistlerde daha yüksek antikor cevabı oluştuğu, kalsifiye kistlerde ise antikor cevabının daha düşük düzeyde kaldığı tespit edilmiştir. 6. Lateks Aglütinasyon Testi (LAT) İlk kez 1960 yılında kullanılan bu testte ekinokok antijenleri ile kaplanmış lateks partikülleri kullanılmaktadır. Hasta serumu ile karşılaşan lateks partikülleri 10 dakikada çökmektedir. Force ve ark (1992) yaptıkları çalışmada testin duyarlılığının % 83, özgüllüğünün % 94 olduğunu bildirmişlerdir. Picardo ve Guisantes (1981)’de yaptıkları çalışmada LAT duyarlılığının % 86.7, özgüllüğünü % 99 olarak ifade etmişlerdir. 7. Sodium Dodecyl Sulfate Polyacrylamide Gel Electrophoresis (SDS-PAGE) Protein karışımlarının polyacrylamide jel içinde analizine dayanan bu yöntem oldukça hızlı ve mikrogramla ifade edilebilecek bir hassasiyete sahip olduğu gibi boyama veya otoradyografi ile jeldeki proteinlerin teşhisinde son derece hassas bir yöntemdir. Yöntemin en önemli özelliklerinden biri de çok sayıda komponent içeren proteinlerin kompleks karışımlarının ayrılmasını sağlamasıdır (3). Burgu ve ark (2000) koyun hidatik kist sıvısının SDSPAGE ile analizinde dokuz farklı spesifik protein bandı elde etmişler ve 116 kDa’lık bantın koyunlarda spesifik tanı koyulmasında en önemli bant olduğunu belirtmişlerdir. Aynı yöntemi kullanan Şimşek ve Köroğlu (2004) ise altı farklı polipeptid bandı tespit etmişler ve bunlar içerisinde en belirgin olanın yine 116 kDa’lık band olduğunu bildirmişlerdir. http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 8. Western Blot (İmmunoblot) Ayrıştırılan proteinlerin jellerden membranlara transfer yöntemlerinin geliştirilmesi, proteinlerin elektroforetik analizi için yeni bir devir açılmasına neden olmuştur. Immünoblotting ya da Western blotting adı verilen bu immünokimyasal yöntemler bir membran üzerine sabitleştirilmiş proteinleri tanımlamada kullanılmaktadır. Bu transfer yöntemi blotting, proteinlerin membranlara transferi ise ‘western blotting’ olarak isimlendirilmiştir (31). Elazığ yöresindeki koyunlarda yapılan bir çalışmada Western Blot’un sensitivitesi %88, spesifitesi %84 olarak belirlenmiş, karaciğerdeki kistlerde sensitivite % 84.2, akciğerdeki kistlerde % 80.2 her iki organda birden bulunan kistlerde % 92.3 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca bu çalışmada testin sensitivitesi fertil kistlerde % 92.8, steril kistlerde % 75, kalsifiye kistlerde % 100 ve yeni gelişmeye başlayan kistlerde % 84.6 olarak saptanmıştır (36). Koyunlarda EITB (Enzyme linked immunoelectrotransfer blot) testini kullanan Dueger ve ark (2003) ise sensitiviteyi % 91.4 olarak tespit etmişlerdir. Ayrıca yalnız karaciğeri kistli koyunlarda % 81.8, yalnız akciğeri kistli koyunlarda %84.8, hem karaciğeri hem de akciğeri kistli koyunlarda % 94.4 olarak tespit etmişlerdir. 9. İmmundifüzyon (ID) ve İmmunoelektroforez (IE) Bu testler antijen ve antikor moleküllerinin jel içinde optimal konsantrasyonda yayılırken karşılaştıkları bölgede presipitasyon oluşturarak çizgi şeklinde görülür hale gelmesi esasına dayanmaktadır. İlk kez Chordi ve Kagan hasta serumuyla karşılaşan kist sıvısı antijenlerinin aynı bölgede çok belirgin bir presipitasyon bandı verdiklerini gözlemlemişler, bu banda ‘Arc5’ ve bunu yapan antijene de antijen 5 adını vermişlerdir (8). Hamel ve Ris (1982) doğal enfekte, deneysel enfekte ve enfekte olmayan koyunlarda yaptıkları çalışmada İmmunoelektroforezis (IE) de kullanılan katodik antijene karşı oluşan antikorların tanıda kullanılabileceğini bildirmişlerdir. Çalışmada ortaya çıkan yanlış pozitifliklerin çoğunun T. ovis veya T. hydatigena larvalarının hafif enfeksiyonlarıyla ilişkili olduğu düşünülmüştür. İnsanlardaki kistik ekinokokkozis enfeksiyonları için en spesifik immunodiagnostik test olan IE testinin koyunlardaki enfeksiyonların kesin teşhisinde kullanışlı olmadığı bildirilmiştir. Kistik ekinokokkozis’in tanısında tek bir altın standart yöntem bulunmamakla birlikte serolojik yöntemlerin birlikte kullanılması duyarlılığı artırmaktadır. Serolojik olarak özellikle karaciğer kist hidatiğinin tanısında duyarlılığı yüksek olan IFAT ile duyarlılığı ve özgüllüğü kullanılan antijene ve hazırlama yöntemine bağlı olan ELISA ve duyarlılığı yüksek fakat özgüllüğü düşük olan IHA yöntemlerinin kullanılmasından iyi sonuçlar alınacağı anlaşılmaktadır. Serolojik tanıda daha iyi sonuçlar alabilmek için birden fazla testin kullanılması ve 33 AVKAE DERGİSİ (2011)1:30-35 pozitif sonuçların Western Blot veya İmmunelektroforez yöntemlerinden biriyle doğrulanması gerektiği ortaya çıkmaktadır. 15. Kaynaklar 16. 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. Altaş K, (1981) İnsan Hidatidozunun Tanımında ELISA (Enzyme Linked İmmunosorbent Assay)‟nın Değeri. Doçentlik Tezi, İstanbul: İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji. Altıntaş N, Yazar S, (1999) Cystic Echinococcosis‟de tanı, T Parazitol Derg, 23(2): 160-168. Altıntaş N, Yolasığmaz A, (1997) Proteinlerin analizi ve SDS-PAGE, In ‘Parazit Hastalıklarında Tanı”, Ed by Özcel MA ve Altıntaş N, 321-341 Türkiye Parazitoloji Derneği Yayını no 15. Baldelli F, Papili R, Francisci D, Tassi C, Stagni G, Pauluzzi S, (1992) Postoperative surveillance of human hydatidosis: evaluation of immunodiagnostic tests, Pathology, 24: 75-79. Budak S, (1991) Kist Hidatik‟in Epidemyolojisi. ‘İnsanlarda ve Hayvanlarda Kist Hidatik (Echinococcosis) T. Parazitol. Derg. Yay. No:10 Ege Ünv. Ofset Basımevi, İzmir, p. 55-64 Burgu A, Doğanay A, Gönenç B, Sarımehmetoğlu HO, Kalınbacak F (2000) Analysis of Fluids of Hydatid Cysts from Sheep by SDS-PAGE, and Determination of Specific Antigens in Protein Structure by Western Blotting, Turk J Vet Anim Sci, 24: 493-500. Capron A, Yarzabal LA, Vernes A, Fruit J, (1970) Le diagnostic immunologique de I‟echinococcose humaine. Pathologie Biologie, 18: 357-365 Chordi A, Kagan IG, (1965) Identification and characterization of antigenic components of sheep hydatid fluid by immunoelectrophoresis. J Parasitol, 51: 63-71. Conder GA, Andersen FL, Schantz PM, (1980) İmmunodiagnostic tests for hydatidosis in sheep: an evaluation of double diffusion, immunoelectrophoresis, indirect haemagglutination and intradermal tests, J Parasitol, 66(4): 577-584. Dik B, Cantoray R, Handemir H, (1992) Konya Et ve Balık Kurumu Kombinasında kesilen küçük ve büyükbaş hayvanlarda hidatidozun yayılışı ve ekonomik önemi, T Parazitol Derg, 16: 91-99. Dik B, Sevinç F, Köse M, (1999) Koyunlarda kistik ekinokokkozun indirekt hemaglütinasyon (IHA) testi ile teşhisi, 11. Ulusal Parazitoloji Kongresi, 6-10 Eylül, Sivas. Dueger EL, Verastegui M, Gilman RH, (2003) Evaluation of the enzyme-linked immunoelectrotransfer blot (EITB) for ovine hydatidosis relative to age and cyst charactristics in naturally infected sheep, Veterinary Parasitology, 114: 285-293. Esatlıgil UM, Tüzer E, (2007) Prevalence of hydatidosis in slaughtered animals in Thrace, Turkey, Türkiye Parazitol Derg, 31(1): 41-45. Force L, Torres JM, Carrillo A, Busca J, (1992) Evaluation of eight serological tests in the http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 17. 18. 19. 20. 21. 22. 23. 24. 25. 26. 27. 28. 29. diagnosis of human echinococcosis and follow-up, Clin Infect Dis, 15, 473-480. Gıcık Y, Arslan ÖM, Kara M, Köse M, (2004) Kars ilinde kesilen sığır ve koyunlarda kistik ekinokokkozisin yaygınlığı, T Parazitol Derg, 28(3): 136-139. Gottstein B, (1992) Molecular and immunological diagnosis of echinococcosis, Clinical Microbiology reviews, 248-261. Güralp N, (1981) “Helmintoloji”, 2.Baskı Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Yayınları No 368, Ders Kitabı, No 266, Ankara. Hamel KL, Ris DR, (1982) The use of cathodic antigen in the immunoelectrophoretic serodiagnosis of echinococcus granulosus in sheep, Vet Immunol Immunopathol, 3(4): 419425. Kagan IG, Osimani JJ, Varela JC, Allain DS, (1966) Evaluation of Intradermal and Serologic Tests for the Diagnosis of Hydatid Disease, Am J Trop Med Hyg, 15(2) p. 172-179 Kittelberger R, Reichel MP, Jenner J, Health DD, Lightowlers MW, Moro P, Ibrahem MM, Craig PS, O’Keefe JS, (2002) Evaluation of three enzyme-linked immunosorbent assays (ELISAs) for the detection of serum antibodies in sheep infected with echinococcus granulosus, Veterinary Parasitology, 110, 57-76. Kuru C, Baysal B, (1999) Uniloküler kistik ekinokokkozis‟in tanısında indirekt hemaglütinasyon yönteminin değeri, T Parazitol Derg, 23(3): 251-254. Lightowlers MW, Gottstein B, (1995) Antigens, ımmunological and moleculer diagnosis. In Echinococcosis and Hydatid Diseases”, Ed. by Thompson RCA and Lymbery AJ, p.355-410, CAB International Oxon. Lightowlers MW, Rickard MD, Honey RD, (1986) Serum antibody response following parenteral immunization with hydatid cyst fluid in sheep infected with Echinococcus Granulosus, Am J Trop Med Hyg, 35(4): 818-823. Mattosian RM, (1977) The immunological diagnosis of human hydatid disease. Trans R Soc Trop Med Hyg ,71:101-104. Merdivenci A, Aydınlıoğlu K, (1982) Hidatidoz, İstanbul Ünv Cerrahpaşa Tıp Fak Yayınları Rektörlük No 2972. Musiani P, Piantelli M, Lauriola L, Arru E, Pozzuoli R, (1978) Echinococcus granulosus spesific quantification of the twomost immunoreactive antigens in hydatid fluids. J Clin Pathol, 31:475-478. Nijeruh FM, Gathuma JM, (1987) Serodiagnosis of hydatidosis in livestock by the indirect haemagglutination test (IHA) and enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA), Bull Anim Health Prod Afr, 35, 124-129 Oriol R, Williams JF, Perez Esandi MV, Oriol C, (1971) Purification of lipoprotein antigens of E. granulosus from sheep hydatid fluid Am J Trop Med Hyg 20: 569-574 Özcel MA, Üner A, Ertuğ S, (1997) İmmunofloresans Yöntemi In ”Parazit Hastalıklarında Tanı”, Ed by Özcel MA ve 34 AVKAE DERGİSİ (2011)1:30-35 30. 31. 32. 33. 34. 35. 36. 37. 38. 39. 40. 41. 42. Altıntaş N, p. 215-239 Türkiye Parazitoloji Derneği Yayını no 15. Picardo NG, Guisantes JA, (1981) Comparison of three immunological tests for seroepidemiological purposes in human echinococcosis, Parasite Immunol, 3: 191-199. Stott DI, (1989) Immunoblotting and dot blotting. J Immunol Methods, 119: 153-187 Sweatman GK, Williams RJ, Moriarty KM, Henshall TC, (1963) On acquired immunity to Echinococcus granulosus in sheep, Res Vet Sci, 4: 187-198. Şenlik B, (2000) Koyunlarda hidatidoz‟un teşhisinde indirekt floresan antikor (IFA) ve indirekt hemaglütinasyon (IHA) testlerinin kullanımı, T Parazitol Derg, 24(4): 408-413. Şenlik B, (2004) Echinococcosis‟de hayvanlarda tanı In” Echinococcosis” Ed. by Altıntaş N, Tınar, R Çoker A, p.295-316, Hidatidoloji derneği Yayın No1 Ege Üniversitesi Matbaası Bornova, İzmir. Şimşek S, Köroğlu E, (2004) Evaluation of enzyme-linked immunosorbent assay(ELISA)and enzyme-linked immunoelectrotransfer blot (EITB) for immunodiagnosis of hydatid diseases in sheep, Acta Tropica, 92: 17-24. Şimşek S, Ütük AE, Köroğlu E, (2006) Hidatik kist sıvısından antijen B (agb) „ nin kısmi purifikasyonu ve koyun hidatidosisinin tanısındaki etkinliği, Fırat Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 20(5): 337-340. Tınar R, Coşkun ŞZ, (1991) Hayvanlarda Kist Hidatik (Echinococcoses), In: Unat ve ark. Eds. İnsanlarda ve Hayvanlarda kist hidatik (Echinococcosis), T Parazitol Dern Yay. No:10, E.Ü.ofset Basımevi, Bornova-İzmir, p. 157-196 Umur S, (2003) Prevalence and economic importance of cystic echinococcosis in slaughtered ruminants in Burdur, Turkey, J Vet Med, B, 50: 247-252. Varela-Diaz VM, Coltorti EA, Rickard MA, Torres JM, (1997) Comperative antigenic charecterization of Echinococcus granulosus and Taenia hydatigena cyst fluids by immunoelectrophoresis. Res Vet Sci, 23: 213-216. Wattal C, Malla N, Khan IA, Agarwal SC, (1986) Comparative evaluation of enzyme-linked ımmunosorbent assay for the diagnosis of pulmonary echinococcosis, Journal of clinical microbiology, 24: 41-46. Yıldız K, Gürcan S, (2003) Prevalence of hydatidosis and fertility of hydatid cysts in sheep in Kırıkkale, Turkey, Acta Vet Hung, 51: 181-187. Zhang W, Li Jun, McManus DP, (2003) Concepts in immunology and diagnosis of hydatid disease, Cilinical Microbiology reviews, 16: 18-36 http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 35 AVKAE DERGİSİ (2011)1:15-18 Pnöymonili Koyun Akciğerlerinden İzole Edilen Mannheimia haemolytica Izolatlarının Bazı Antibiyotiklere İn Vitro Duyarlılıklarının Belirlenmesi Hasan SOLMAZ1 Ziya İLHAN2 ---------------------------------------------ÖZET Bu çalışmada, pnöymonili koyunlardan izole edilen Mannheimia haemolytica izolatlarının çeşitli antibiyotiklere in vitro duyarlılıklarının saptanması amaçlandı. Çalışmada materyal olarak, 2009 yılında Et ve Balık Kurumu Van Kombinasında kesilen 165 adet koyundan alınan akciğer örnekleri kullanıldı. Örnekler kısa sürede Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Mikrobiyoloji Anabilim Dalı laboratuarına getirilerek ekimleri yapıldı. Ekimler %7 koyun kanlı agara yapılarak, 37°C’de ve aerobik atmosferde, 48-72 saat inkube edildi. Konvansiyonel testlerle yapılan identifikasyonda, materyallerin 21’inden (%12.7) M. haemolytica identifiye edildi. Kirby-Bauer Disk Difüzyon Yöntemine göre yapılan antibiyogram testinde; enrofloksasin (5 µg), sulfametaksazol/trimetoprim (25 µg), eritromisin (5 µg), kloramfenikol (30 µg, Oxoid), oksitetrasiklin (30 µg), gentamisin (10 µg), ampisilin/sulbaktam (10 µg), linkomisin (2 µg) ve penisilin G (10 units) diskleri kullanıldı. İzolatlardan 19’u (%90.4) enrofloksasin ve sulfametaksazol/trimetoprime; 16’sı (%76.1) eritromisine, kloramfenikol ve oksitetrasikline; 15’i (%71.4) gentamisine, 10’u (%47.6) ise ampisilin/sulbaktam (10 µg), linkomisin (2 µg) ve penisilin G’ye duyarlı bulundu. Sonuç olarak, Van ve yöresindeki pnöymonili koyunlardan izole edilen M. haemolytica izolatlarının tamamı, test edilen antibiyotiklerin hiç birine %100 duyarlı bulunmadı. Anahtar Kelimeler: Akciğer, Koyun, Mannheimia haemolytica, Pnömoni, Determination of in Vitro Susceptibility of Mannheimia haemolytica Strains Isolated from Lung Samples of Sheep with Pneumonia to Some Antibiotics Abstract In this study, it was aimed to detect in vitro antibiotic susceptibility of Mannheimia haemolytica isolated from lung samples of sheep with pneumonia to some antibiotics. A total of 165 lung samples from sheep with pneumonia collected from Van Meat and Fish Institution and the samples were immediately transferred to Department of Microbiology, Faculty of Veterinary Medicine, Yüzüncü Yıl University in 2009. The samples were inoculated in 7% sheep blood agar and incubated aerobically at 37°C for 48-72 h. Identification was performed by conventional biochemical tests and M. haemolytica was isolated from 21 (12.7%) samples. Kirby-Bauer Disc Diffusion Methods was applied and enrofloxacine (5 µg), sulfamethoxazole/trimethoprim (25 µg), erythromycin (5 µg), chloramphenicol (30 µg, Oxoid), oxitetracycline (30 µg), gentamicin (10 µg)), ampicillin/sulbactam (10 µg), lincomycin (2 µg) ve penicilin G (10 units) discs were used in this study. By antibiotic sensitivity test, out of 21 M. haemolytica strains, 19 (90.4%) were found to be susceptible to enrofloxacine and sulfamethoxazole/trimethoprime; 16 (76.1%) to erythromycin, chloramphenicol and oxitetracycline; 15 (71.4%) to gentamicine; 10 (47.6%) to penicilin G, ampicillin/sulbactam and lincomycine. In conclusion, M. haemolytica strains isolated from sheep with pneumonia in Van region were not susceptible against tested antibiotic discs as 100%. Key Words: Lung, Mannheimia haemolytica, Pneumonia, Sheep ----------------------------------------------Giriş Mannheimia haemolytica koyunlarda pnömoni vakalarından izole edilen en önemli mikroorganizmadır. Etken ayrıca septisemi ve mastitis olgularından da izole edilmektedir (4). Etken sebep olduğu hastalıklardan dolayı koyun yetiştiriciliğinde önemli ekonomik kayıplara neden olmaktadır (4, 7, 9, 10). Koyun pnömonilerinde çevresel faktörlerle (taşıma, sütten kesme, kalabalık, yetersiz beslenme, ani iklim değişiklikleri gibi stresfaktörleri) birlikte birden fazla http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php infeksiyöz etkenin (çeşitli bakteriler viruslar, mantar, parazit v.s.) rol oynadığı kabul edilmektedir (19). -------------------------------------------------Mustafa Kemal Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, Hatay, Türkiye 2 Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, Van, Türkiye Sorumlu Yazar:Hasan SOLMAZ E-mail: [email protected] Geliş Tarihi: 12.11.2010 AVKAE Dergisi 2011 1:15-18 1 16 AVKAE DERGİSİ (2011)1:15-18 Bu çalışmada, Van ilinde mezbahada kesilen pnöymonili koyunların akciğerlerinden izole edilen M. haemolytica izolatlarının çeşitli antibiyotiklere in vitro duyarlılıklarının saptanması amaçlandı. Materyal ve Metot Çalışmada materyal olarak, 2009 yılında Et ve Balık Kurumu Van Kombinasında kesilen 165 adet koyundan alınan akciğer örnekleri kullanıldı. Pnömoni lezyonlu akciğer örnekleri kısa sürede Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Mikrobiyoloji Anabilim Dalı laboratuarına getirildi. Akciğerin lezyonlu kısmı sıcak spatula ile dağlandıktan sonra dağlanan bölge steril bistüri ile açıldı ve açılan yüzeyden %7 koyun kanlı agar üzerine direkt olarak ekim yapıldı. Ekim yapılan kanlı agarların 37°C’de ve aerobik ortamda 48-72 saat inkubasyonu sonucu üreyen bakterilerin koloni morfolojileri, hemoliz özellikleri, gram boyama, oksidaz, katalaz, indol ve Mac Conkey agarda üreme gibi özellikleri incelenerek standart metodlara göre identifikasyonları yapıldı (14, 18). Kirby-Bauer Disk Difüzyon Yöntemine (5) göre yapılan antibiyogram testinde; enrofloksasin (5 µg), sulfametaksazol/trimetoprim (25 µg), eritromisin (5 µg), kloramfenikol (30 µg, Oxoid), oksitetrasiklin (30 µg), gentamisin (10 µg), ampisilin/sulbaktam (10 µg), linkomisin (2 µg) ve penisilin G (10 units) diskleri kullanıldı. Bulgular Konvansiyonel testlerle yapılan identifikasyonda, 165 adet pnöymonili akciğer örneğinin 21’inden (%12.7) M. haemolytica identifiye edildi.İzolatlardan 19’u (%90.4) enrofloksasin ve sulfametaksazol/trimetoprime; 16’sı (%76.1) eritromisine, kloramfenikol ve oksitetrasikline; 15’i (%71.4) gentamisine, 10’u (%47.6) ise ampisilin/sulbaktam (10 µg), linkomisin (2 µg) ve penisilin G’ye duyarlı bulundu. Tartışma ve Sonuç Solunum sistemi hastalıkları koyunlarda önemli verim kayıplarına neden olup dünyanın birçok bölgesi ile beraber ve Türkiye’de de görülmektedir. Koyun pnömonilerinin oluşmasında hayvan nakilleri, ani iklim değişiklikleri, beslenme şartları, aşılamalar ve stres gibi faktörlerin yanı sıra, bakteriyel ve viral ajanların da rol oynadığı bilinmektedir (24). Yapılan araştırmalar sonucu koyun pnömonilerinin nedenleri arasında bakteriyel ve viral ajanların rol oynadığı ortaya konmuştur (1, 13). Koyun pnömonilerinden M. haemolytica izolasyonuna yönelik yapılan çalışmalarda, Kaya ve Erganiş (16) pnömonili koyun akciğerlerinden %5.8 ve kuzu akciğerlerinden ise %32.0 oranında, Hazıroğlu ve ark. (12), 500 pnömonili koyun akciğerinin 258 (%51.6)'inde M. haemolytica izole etmişlerdir. Tel ve Keskin (19) yaptıkları benzer bir çalışmada 240 adet pnömonik koyun akciğerinin 76 (%31.6)’sından P. multocida, 30 (%12.5)'undan M. haemolytica, İlhan ve http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php Keleş (15) Van bölgesinde yaptıkları çalışmada 584 örneğin 66 (%11.3) adedinden M. haemolytica izole ve identifiye ettiklerini bildirmektedirler. Kırkan (17), Aydın yöresinde bulunan mezbahalardan topladığı pnömonili 200 adet koyun akciğerinden 24 (%12) adet M. haemolytica izole ettiğini belirtmiştir. Bakke (3), 126 pnömonik koyun akciğerinden 47 (%37.3) adet, Güler (11), pnömonili koyun ve keçi akciğerlerinden %29.7 oranında P. haemolytica suşu izole ettiklerini bildirmişlerdir. Bu çalışmada Et ve Balık Kurumu Van Kombinasında kesilen 165 adet koyundan alınan pnömoni lezyonlu akciğer örneklerinin mikrobiyolojik incelemesi sonucu örneklerin 21’inden (%12.7) M. haemolytica izole ve identifiye edildi. Pnömonili koyun akciğerlerinden M. haemolytica izolasyon oranı İlhan ve Keleş (15), Kırkan (17) ile Tel ve Keskin (19)’in bulgularına benzerlik gösterirken diğer araştırmacıların bulgularından farklı bulunmuştur. Pnömoni vakalarında korunma tedbirlerine rağmen infeksiyon meydana geldiğinde hastalığın antimikrobiyel maddelerle sağıtımı yoluna gidilmektedir. Diker ve ark. (8) yaptıkları çalışmada, pnöymonili koyun akciğerlerinden izole ettikleri P. haemolytica suşlarının hepsinin kloramfenikol’e duyarlı, ama yine aynı suşların hepsinin linkomisin’e dirençli olduğunu ifade etmektedirler. Tel ve Keskin (19) koyunların pnömonik akciğerlerinden yaptıkları izolasyon çalışmasında izole ettikleri 30 adet M. haemolytica suşunun yapılan antibiyogram testinde, 30 (%100) suşun tamamının sülfametaksol-trimethoprim ve norfloksasin’e duyarlı olduğunu, ayrıca 9 (%30) suşun amoksisilin’e, 29 (%97) susun gentamisin'e, 27 (%90) suşun eritromisin'e, 29 (%97) suşun streptomisin'e, 26 (%87) suşun tetrasiklin'e, 18 (%60) suşun ampisiline duyarlı olduğunun tespit edildiğini bildirmektedirler Berge ve ark (6) koyun ve keçilerin akciğer örneklerinden izole ettikleri 39 adet M. haemolytica suşunun tamamının amoksasilin-klavulanik asit, ceftiofur, siprofloksasin ve florfenikol’e duyarlı olduğunu rapor etmektedirler. Bu çalışmada izole edilen izolatlardan 19’u (%90.4) enrofloksasin ve sulfametaksazol/trimetoprime; 16’sı (%76.1) eritromisine, kloramfenikol ve oksitetrasikline; 15’i (%71.4) gentamisine, 10’u (%47.6) ise ampisilin/sulbaktam (10 µg), linkomisin (2 µg) ve penisilin G’ye duyarlı bulundu. Bu çalışmanın antibiyotik duyarlılığı sonuçları ile diğer çalışmaların antibiyotk duyarlılıkları arasında farklılıklar bulunmaktadır. Sonuç olarak, Van ve yöresindeki pnöymonili koyunlardan izole edilen M. haemolytica izolatlarının tamamı, test edilen antibiyotiklerin hiç birine %100 duyarlı bulunmadı. Kaynaklar 1- Adlam C, Rutter JM, (1989). Pasteurella and Pasteurellosis, Academic Press Inc, NewYork. 17 AVKAE DERGİSİ (2011)1:15-18 2- Aydın N, Paracıkoğlu J, (2006). Veteriner Mikrobiyoloji, İlke-Emek Yayınları, Ankara. 3- Bakke T, (1982). The occurence of Mycoplasma and bacteria in lungs from sheep in Soutern Norway, Acta Vet. Scand. 23: 235-247. 4- Barbour EK, Nabbut NH, Hamadeh SK, AlNakhli HM, (1997). Bacterial identity and characteristics in healthy and unhealthy respiratory tracts of sheep and calves. Vet. Res. Commun. 21: 421-430. 5- Bauer AU, Kirby WM, Sherris JC, Tack M, (1966). Antibiotic susceptibility testing by a standardized single disc method. J. Clin. Pathol. 45: 493-494. 6- Berge ACB, Sischo WM, Craigmill AL, (2006). Antimicrobial susceptibility patterns of respiratory tract pathogens from sheep and goats. JAVMA. 229(8): 1279-1281. 7- Bowland SL, Shewen PE (2000). Bovine respiratory disease: commercial vaccines currently available in Canada. Can. Vet. J. 41:33-48. 8- Diker KS, Akan M, Haziroglu R, (1994). Antimicrobial Susceptibility of Pasteurella haemolytica and Pasteurella multocida Isolated from Pneumonic Ovine Lungs, Vet. Rec. 134(23): 597-598. Determinative Bacteriology. Williams and Wilkins, Baltimore. 15- İlhan Z, Keleş İ, (2007). Biotyping and serotyping of Mannheimia (Pasteurella) haemolytica isolated from lung samples of slaughtered sheep in the Van region. Turk J. Vet. Anim. Sci. 31 (2): 137-141. 16- Kaya O, Erganiş O, (1991). Koyun ve kuzu pnömonileri üzerinde etiyolojik survey. Veterinarium. 2 (3-4): 27-29. 17- Kırkan Ş, (2003). Aydın Yöresinde Koyunların Solunum Sisteminde İnfeksiyon Nedeni Mannheimia (Pasteurella) haemolytica’nın Biyotip ve Serotip Tayini, Elektroforez ve PCR İle Tanısı, Doktora Tezi, ADMÜ Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Aydın. 18. Koneman EW, Allen SD, Janda WM, Schreckenberger PC, Winn WC, (1997). Miscellaneous Fastidious Gram-Negative Bacilli. Andrew Allen eds. Color Atlas and Textbook of Diagnostic Microbiology (fifth edition). Lippincott-Raven, Philadelphia. 19- Tel OY, Keskin O, (2010). Koyun Akciğerlerinden Pasteurella multocida ve Mannheimia haemolytica İzolasyonu ve Antibiyotiklere Duyarlılığı, YYÜ Vet. Fak. Derg. 21 (1): 31 – 34. 9- Diker KS, Akan M, Kaya O, (2000). Evaluation of immunogenicity of Pasteurella haemolytica serotypes in experimental models. Turk. J. Vet. Anim. Sci. 24: 139-143. 10- Gilmour M L, Wathes CM, Taylor FGR, (1989). The airborne survival of Pasteurella haemolytica and its deposition in and clearance from the mouse lung. Vet. Microbiol. 21:363- 375. 11- Güler L, (1993). Pnömonili koyun ve keçilerden mikoplazmaların izolasyonu, identifikasyonu ve bazı antibiyotiklere duyarlılıklarının belirlenmesi. Doktora Tezi, SÜ Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Konya. 12- Hazıroğlu R, Diker KS, Gülbahar MY, Akan M, Güvenç T, (1994). Studies of pathology and microbiology of pneumonic lungs of lambs. Dtsch. Tierarztl. Wschr. 101: 441-443. 13- Hindson JC, Winter AC, (2002). Manual of Sheep Diseases, 2. Ed., Blackwell Publishing Company, Oxford. 14. Holt JG, Kreig NR, Sneath PHA, Staley JT, Williams ST, (1994). Facultatively Anaerobic Gram-Negative Rods. Hensley W.R. eds. Bergey’s Manual of http://www.adanavet.gov.tr/tr/e-dergi.php 18
Benzer belgeler
Kıvırcık Koyunlarında Koroner Arterler Üzerine Makroanatomik
between the pathological findings in tissues of aborted fetus due to brucellosis and brucella genomic DNA which is calculated by the amount
of real time PCR of this tissues. The material of this st...
22 Number: 2 2011 2011_2
Yazar(lar)ın, ad(lar)ı küçük, soyad(lar)ı büyük harflerle yazılmalı
ve unvan belirtilmemelidir.
Özet, Türkçe ve İngilizce olarak, tek paragraf halinde ve en fazla
500 sözcük olmalıdır.
Anahtar keli...