Vassilios Papacharisis
Transkript
Vassilios Papacharisis
2 4EKİ M2 01 4-SAYI 1 49 FUTBOL VE Sİ Y ASET Tür ki y e ’ des i y a s e t i n f ut bol ae t ki s i v a rmı ? Yuna ni s t a n’ dav eSı r bi s t a n’ da dur um na s ı l ? Üçül k ea r a s ı nda ki f a r kl a rv ebe nz e r l i kl e r I Şİ D’ i nf ut bol at e hdi di T a r t ı ş ma l a r ı ng öl g e s i nde J uv e nt us Li e c ht e ns t e i n’ ı n Ce ng i z ’ i Fut bol , bi r a , bi s i kl e t Kope nha g Yayın Koordinatörü Futbol ve siyaset İlker Yılmaz Futbolumuzun içerisindeki sorunlar her geçen gün artarak devam ediyor. Siyasiler her zaman futbolu bir araç olarak görmüşlerdi zaten ama özellikle son 1 yılda bunun etkisini daha çok hissediyoruz. En son Gezi Parkı’nda yaşananlar nedeniyle Beşiktaş taraftar grubu Çarşı’nın 35 üyesi “hükümeti yıkmaya teşebbüs” iddiasıyla gözaltına bile alındı. Sabancı Üniversitesi’nden Alper Güner, Alperen Mustafa Turgut ve Can Özsoy, Türkiye, Yunanistan ve Sırbistan’da röportajlar yaparak futbol ve siyaset ilişkisini ortaya koymaya çalıştı. Yazarlar Cihat Akbel Emre Çelik Fırat Topal Mert Sarıbaş Rafet Baran Eryılmaz Rena Bilgin Serkan Akkoyun Varol Döken Hayatım Futbol’un 149. sayısında ayrıca; Liechtenstein’ın kalesini koruyan Türk eldiven Cengiz Biçer’i, Afrika Uluslar Kupası’nda aldığı sonuçlarla dikkat çeken Lesotho’yu, Messi’nin yeni bir rekoruyla tekrardan hatırladığımız Zarra’yı, Premier League’de Pelle ve arkadaşlarının beklentilerin üzerine çıkardığı Southampton’ı, İtalya’da durdurulamayan Juventus’u, Işid’in futbola etkisini, Kopenhag’dan futbol, bira, bisiklet turunu ve Varol Döken’den Maç Bahane’yi bulabilirsiniz. Keyifli okumalar, İlker Yılmaz [email protected] [email protected] #149 BU SAYIDA Futbol ve Siyaset Siyaset futbola ne kadar giriyor? Türkiye, Yunanistan ve Sırbistan’dan izlenimler Futbola IŞİD Tehdidi Orta Doğu’yu kana bulayan IŞİD futbola da el atıyor Liechtenstein’ın Cengiz’i Türkiye’de şans bulamasa da Liechtenstein’ın kalesi ondan soruluyor Futbol, Bira, Bisiklet Kopenhag’da bisikletle Parken’den Nyhavn’a, oradan Carlsberg Brewery’ye uzanıyoruz. Kayıp Krallık Lesotho Afrika’nın en küçük ve fakir ülkerinden biri olan Lesotho futbolla adını duyuruyor Telmo Zara Messi rekorları kıradururken bize de bir efsaneyi anmak düşer İleri mi? Geri mi? İtalya’da tartışmaların gölgesinde 4. Yıldıza yürüyen Juventus hala Avrupa başarısının hayalinde Şehrin Azizleri Sezon başında kadrosunu büyük ölçüde kaybeden Southampton eskisiden daha güçlü Maç Bahane Varol Döken bu kez kendi evinden yazıyor Futbol Kültürü HF149 SiYASET VE FUTBOL Geçtiğimiz yıl yaşanan Gezi Parkı’nda yaşananlar hala hafızalarda taze. Bazı tribün grupları yapılan eylemlere hem Taksim’de hem de tribünde destek verdi. Üç İstanbul kulübünün tribünlerinde irili ufaklı tezahüratlar yapıldı. Son olarak Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı’nın 35 üyesi hakkında “hükümeti yıkmaya teşebbüs” ettikleri iddiasıyla dava açıldı. Sabancı Üniversitesi’nden Alper Güner, Alperen Mustafa Turgut ve Can Özsoy futbol ve siyaset ilişkini araştıran bir proje yayınladı. Türkiye, Yunanistan ve Sırbistan’dan spor ve siyaset üzerine kafa yoran insanlarla röportaj yapılarak ülkeler arasındaki farklılıklar ve benzerlikler ortaya çıkarıldı. Ve ortaya bir sonuç çıkarıldı... TÜRKiYE Cem Dizdar -Sizce Türkiye’de futbol siyasal yapıda mı? Burdan ne anlıyoruz? Realpolitikten mi bahsediyoruz yoksa siyaset olgusundan mı? -Realpolitik tabii… Futbol politik tabii, herkesin ülkede bir tarafı var. Trabzonspor başkanı kendisini böyle deklare ediyorsa, Aziz Yıldırım CAS’taki davayı başbakanı işaret ederek çektiğini ima ediyorsa, milli takımın başına Fatih Terim tercihi başbakanın talebi ve iradesiyle getirildi diye düşünülüyorsa... Bütün bunların hepsi açık olmayan ama böyle düşünülen şeyler. Bunun dışında bütün siyasiler seçim süreçlerinde gittiklerinde propaganda yaparken o şehrin takımının atkılarını boynuna takıyorlarsa bu zaten siyasetin kaçınılmaz olarak oyunun içinde olduğu, futbolun içinde olduğu, çünkü futbolun da esasen politik bir oyun olduğunu gösteren birşey. Futbol politik bir oyun. -Ama futbolu Türkiye’de en popüler spor olarak kabul edersek (basketbolun da bir popülaritesi var futbol kadar olmasa da) basketbol da futbol kadar reel politikanın içinde mi? Reel politikanın içinde. En son Avrupa Şampiyonası ‘nda Cenk Akyol olsun daha öncekinde sanıyorum Sinan Erdem’de başbakanın ve cumhurbaşkanının yuhalanmış olması meselesi oyun etrafına toplanmış insanların bizati kendilerinin politik birer karakter olduğunu gösterir. Yani oyunu izlemeye giden insanlar politik birer karakterken onlar oyunu bir şekilde okurken oyuna dair tanımlarda bulunurken oyuna dair tarafları tutarken kendi tuttukları takım içinde bile diyelim ki Fatih Terim’in varlığı Mustafa Denizli’nin varlığı Şenol Güneş’in varlığı ya da bir başkan seçimi sırasında gösterdikleri belirttikleri kanaatler bile oyunun politik yanını işaret eder. Yani bu oyun politikadan ayrı bişey değildir. Kaldı ki zaten ekonomik bağlılıkları dolayısıyla politiktir. Sermaye gruplarıyla ilişkisi, vergi meslelerinde ülke maliyesiyle ve maliye politikalarını yöneten hükümetlerle sadece bizde değil dünyanın her yerinde böyledir. -Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman futbol çok teşvik edilen bir spor değil. Devlet atletizm, jimnastik gibi sporları teşvik ediyor. Kimilerinin dediği gibi de 80 darbesine kadar futbol biraz hor görülen bir spor. Yalçın Doğan’ın “Fenerbahçe Cumhuriyeti” kitabını okumalarını öneririm. O 80 sonrası diye yani meseleyi futbolu bu Salazar’a atledilen 3F formülüyle anlamaya çalışan insanlara tam da anlattığım şeydir. Realpolitik hiçbir zaman güçlü toplumsal olguları kendi dışına itmez, itemez. İterse çalışamaz. İşleyemez, kendisini yeniden üretemez, kendisini yeniden üretebilmesi için toplumdaki bütün sinir uçlarına bir şekilde birşey söylemek zorunda, onunla temas etmek zorundadır. YUNANiSTAN Türkiye ile tarihsel ve siyasal yakınlığı bulunan Yunanistan da darbeler yaşamış ve nüfus mübadelesinin etkilerini derinden hissetmiş bir ülke. Yunanistan futbol maçlarında da Türkiye’ye benzer bir fanatizm ile Avrupa ülkelerinden ayrılıyordu. Diğer bir sebep ise Gezi olaylarıyla paralel olarak ekonomik kriz sonrası halkın meydanlara çıkarak eylem yapması. Çünkü Gezi olaylarında Türkiye’de üç büyükler olarak adlandırılan ve özellikle Çarşı grubu üzerinde kimlikleşen etkinin Yunanistan’da da yaşanıp, yaşanmadığıydı. George Georgakopoulos Kathimerini Newspaper Kathimerini gazetesi İngilizce versiyonunda spor ve iş hayatı yazarı olarak çalışıyorum ve Yunanca spor bölümüne de yardım ediyorum. Öncelikle söylemeliyim ki Yunanistan’da politika ve spor diğer ülkelerde olduğu gibi iç içe değil. Ancak geçmişte hükümetin Yunan ideolojisini dünyaya duyurmak için bazı spor kulüplerini kullandığı oldu. Elbette kendini bazı kulüplerle bağdaştıran kesimler vardır ancak bu kesimlerin yüzdesi çok düşüktür. -Gezi protestolarını duymuşsunuzdur. Gezi olaylarında ezeli rakiplerin taraftarları bir araya gelip hükümete karşı ortak bir tepki gösterdiler. Atina’da benzer bir olay meydana geldi mi? Aynı şekilde rakip kulüp taraftarları bir araya gelip ortak bir tepki gösterdi mi? aldı. Kulübü de futbolcuya ceza verdi ve kontratı yenilenmedi. Kesinlikle hayır. İstanbul’da taraftarlar protestolara atkı ve formalarıyla gidiyordu ama Atina’da böyle bir şey söz konusu değildi. Yunanistan’da daha çok kulüpler kendileriyle direkt alakalı durumlarda tepki gösteriyorlar ve bunu ayrı ayrı yapıyorlar. Taraftar gruplarının beraber protestoya katılmalarını bırakın, üzerlerine futbol forması bile giymezler siyasi eylemlerde. 2005’te Egaleo’da bir futbolcuya kendi takımının taraftarları tarafından ırkçı saldırıda bulunuldu. Sonradan takımını ve Yunanistan’ı terk etti. Aralıkta Olimpiyakos’un Şampiyonlar Ligi maçında UEFA, Olimpiyakos taraftarının ırkçı hareketlerde bulunduğunu tespit etti ve Yunanistan’daki maçta Olimpiyakos’un fanatik taraftar grubunun stada alınmayacağını söyledi. -Türkiye’de futbol kulüplerinin belli bir siyasi profilleri, kalıpları vardır. Yunanistan’da böyle bir durumdan bahsedebilir miyiz? Kulüplerin bazı oluşumlara yakın olduğunu söyleyebilir miyiz? -Hatırlarsanız 2008 Avrupa Şampiyonası elemelerinde Türkiye ve Yunanistan futbol takımları aynı grupta yer almıştı. Türkiye, Yunanistan’I Atina’da 4-1 yendiğinde bunu Atina’nın fethi olarak algılayıp milli bir gurur olarak yaşayanlar vardı. İkinci maçta siz bizi İstanbul’da 1-0 yendiniz. Siz de bunu İstanbul’un fethi olarak gördünüz mü? Hayır,böyle bir şey söz konusu değildir. Ancak örnek vermek gerekirse PAOK taraftarının büyük bir kısmı sol görüşü savunmaktadır. Ayrıca bildiğiniz gibi PAOK kulübü İstanbul’dan gelen göçmenler tarafından kurulmuştur.Ayrıca AEK stadında büyük Filistin bayrakları görebilirsiniz. Bu da bu takımın sol eğilimli olduğunu göstermektedir. Politik olmamakla beraber Olimpiyakos işçi sınıfı ağırlıklı bir kulüpken Panathinaikos daha üst sınıflara hitap eder. -Geçmişte AEK’li bir futbolcu gol sonrası Hitler sevinci yapmış ve milli takımdan ömür boyu men edilmişti. Bu Hitler selamı yüzünden mi oldu? Yahut taraf olmaksızın sadece bir tavır sergilediği için mi? Eğer başka bir politik gol sevinci yapsaydı bu kadar sorun olmazdı. Bu gerçekten Hitler’in Nazi selamı yüzünden oldu. Her ne kadar futbolcu sonradan Nazi selamı yapmadığını söylese de büyük bir ceza -Irkçılıktan bahsedelim. Stadyumlarda ya da futbol çevrelerinde herhangi bir ırkçı hareketle karşılaştınız mı? Hayır, bu hiç öyle algılanmadı. Bu sadece Yunanistan’da sportif bir başarı olarak kutlandı. Yunanistan’da sadece gruplara kalmanın sevinci yaşandı. Ayrıca basketbolda da böyle bir durum söz konusu değil. -Türkiye’de Fenerbahçe’nin adı şikeye karıştı ve bu sürece birçok politikacı dahil oldu. Yunanistan’da da Olimpiyakos Volou ve Kavala takımları aynı duruma düşmüştü. Yunanistan’da süreç nasıl ilerledi? Politikacılar sürece kesinlikle dahil olmadı. Bazı çevreler hükümetin bu konuyu halletmesi gerektiğini söyleseler de federasyon bu sorunu kendi içinde çözdü ve takımları cezalandırdı. Örneğin Erdoğan gittiği her kentte futbol atkısı takıyor ama Yunanistan’da böyle birşeye hiç rastlanmadı. Sofia Prokou Atina Üniversitesi Sofia Prokou, 18 yaşına kadar İstanbul’da yasamış. Bir süre İstanbul’da bir süre Belçika’da eğitim görmüş. 80’li yılların sonlarına doğru Yunanistan’a gelmeye karar vermiş. Sosyal bilimler ve ekonomi üzerine eğitim almış. -Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan spor veya sanat her konuya bir yorum getirebiliyor. Yunanistan’da bu durum Samaras için de geçerli mi? O şekilde bir müdehale mümkün değil. İmkansız. Bu müdehale kilise üzerinden oluyor. İnançlı kitle çok büyük bir kitle olduğu için Samaras olsun politikacılar olsun kilisenin dediğine karşı gelemiyor. Ama basın daha özgür diyebilirim. Bu tarz bir müdahale oldugundaki tepki çok daha büyük oluyor. -2008’de Türkiye ve Yunanistan ortak bir spor etkinliği düzenlemek istedi. O zamanlarda Yunanlıların bu konuya yaklaşımı neydi? Özel bir reaksiyon olmadığı için hatırlamıyorum. Çok olağan karşılandı. Yunanistan’da daha çok finansal bir maceraya atılmanın stresi vardı. -Gezi olaylarında sade vatandaştan çok sanat, sosyal, spor çevrelerinden insanlar göz önündeydi. Peki Yunanistan’daki ekonomik kriz protestolarındaki durum buna benzer miydi? Ekonomik kriz protestolarının kapasitesi Gezi’den çok daha düşüktü. Atina’da iki kutup vardı. Aşırı solcular ve aşırı sağcılar meydanların uzak köşelerindeydi, birbirlerine uzak durdular. George Doganis George Doganis Psikoloji ve Sosyal Bilimler profesörü / Aristotle Univ. Of Thessaloniki Vassilios Papacharisis Spor Bölümü yöneticisi / University Gymnasium -Ülkemizde futbol ve siyaset iç içe olan iki terim. Peki Yunanistan’da durum buna benzer mi? Vassilios Papacharisis: Tabii Türkiye’de çok politikacı ve yönetici var, Yunanistan’da durum buna çok benzemiyor. George Doganis: İki sene önce bir Larissa taraftarı meşale yüzünden bir gözünü kaybetti. Bu mesele uzun süre Yunanistan’da tartışılmıştı. Futbol teröristlerini ortadan kaldırmak için gündemde uzun süre kalmıştı. -Milliyetçilikten bahsedelim. Sahalarda milliyetçiliği nasıl gözlemliyorsunuz? Türkiye ve Bulgaristan’a karşı oynadığınz milli maçları sadece bir spor müsabakası olarak mı görüyorsunuz yoksa milli mücadele olarak mı? Vassilios Papacharisis: Bu durumdan çok da söz edemeyiz. Toplumun bir kısmı bunu Konstantinapolis’in fethi olarak görse de büyük bir kısım da sadece galibiyet olarak görüyor. -Bildiğiniz gibi PAOK İstanbul’dan gelen göçmenlerin kurduğu bir takım. Yananistan liginde PAOK’a karşı olumsuz bir algı var mı? Vassilios Papacharisis: Bir kesimde tabii ki var. Ancak bunlar genç koyu taraftarlar. Belki de PAOK’un nasıl kurulduğunu bile bilmiyorlar. Genel olarak yoğun bir kinden bahsedemeyiz. George Doganis: AEK da Pera’da kurulmuş bir takım. Bazı takım taraftarları bu takımı hanım olarak nitelendiriyorlar. Böyle de bir durum mevcut. -Politikacılar kulüp sahibi ya da kulüplerde yönetici olabiliyorlar mı? Türkiye’de bunun birkaç örneğini görüyoruz. Vassilios Papacharisis: Direkt olarak göremiyoruz. Ama ilişkileri var. Ekonomik destekleri mevcut. Örneğin idman yapmaları için saha tahsis ediyorlar. Yer tahsis ediyorlar. SIRBiSTAN Murat Can Ege Yazihaneden.com yazarı -İstanbul’daki Gezi Parkı olaylarında Çarşı gibi taraftar grupları siyasete el atmış durumdaydı. Sırbistan’da bu tarz bir durum var mı? Sırbıstan’da Türkiye’deki kadar siyasi müdahaleye çok rastlamıyoruz. Polis tabi ki var ama siyasi hiçbir olaya müdahelesi olmuyor. Siyasetin Sırbistan sporundaki çok büyük bir etkisi yok. Sadece kimi taraftar gruplarında kimi siyasi topluluklar oluyor. Mesela Red Star takımının faşist görüşlü bir taraftar grubu var; ancak bu taraftar gruplarının etkisini maçlarda görmüyoruz. -Sırpların milliyetçiliği ne kadar etkin ve “Sırplar Türkleri sevmez” miti ne kadar doğru? Sırp televizyonlarında iki üç Türk dizisi var; hatta sokaklarda Türk dizilerinin reklamları var. Türk lokantaları, Belgrad’ın en işlek caddelerinde genellikle huzur ortamı içinde hizmet verebiliyorlar. Şehirde toplumsal bir ayaklanma olduğu zaman kimi ekstrem göstericiler hızlarını alamayıp McDonald’s gibi kimi restorantlara; Arnavut ve Türk konsolosluklarına kimi saldırılar düzenliyorlar. Bojan Milic 44 yıllık gazeteci. Aslen Hırvat, Zagreb’te doğmuş ve eski Yugoslavya’yı oluşturan tüm devletlerde çalışmış. Televizyonda muhabirlik, röportajlar, gezi programları, akşam haberleri sunuculuğu ve editörlüğü, New York’ta bir Yugoslav kanalında çalıştı. Şu an Aj Jazeera Balkans’ta program editörlüğ yapıyor. -Türkiye’nin başbakanı futbol taraftarıyla çok çelişiyor. Yugoslavya bölgesinde de aynı durum var mı? -Statlarda hükümete destek yada muhalefet var mı? Öyle bir şey çok görünmüyor. Red Star, Partizan maçında; deplasman tribünündeki Partizan taraftarı statta yangın çıkardı. Taraftar grupları arasında çatışma var ama taraftar gruplarıyla hükümet arasında bir çekişme yok. Bugün Karadağ başbaşkanı ayrıca basketbol derneği başkanı. Hırvatistan başbakanı futbolla çok alakalı. Hatta Dünya Kupası’nda bile çok büyük etkileri oldu. Yugoslav ordusunun bir generali Sırbistan’nın Partizan kulübünün başkanıydı. Artık siyaset ve futbol çok yanyana gelmiyorlar. Spor, özellikle futbol para anlamına geliyor. Bugün politikacılar spor üzerine para yatırmak istemiyorlar. Olan her olaydan sorumlu tutulmaktan korkuyorlar. Sosyalist rejim zamanında kimi politikacıların isimleri kimi kulüplerle anılıyordu. Diğer sosyalist ülkelerle karşılaştırıldığında oranı oldukça yüksekti. -Stadyumlarda milliyetçi ve dini ögelere izin veriliyor mu? Bu tarz ögeler yasaklı değil. Kimi takımlar bu tarz ögeleri kendi tezahüratlarında dile getiriyorlar; ama yavaş yavaş bu tarz ögeler ortadan kalkıyor. Diğer bir örnek de Sırp bir basketbolcunun kolundaki Dragoljub Mihailović dövmesi. Bu dövmeye karşı elbette ki kimi reaksiyonlar ortaya çıkıyor. Milliyetçi ögelerin en çok görüldüğü zamanlar tam da savaşın öncesi. -Peki ya, Tito sporla ilgilendi mi hiç? Tito sporla hiç ilgilenmedi; ama onun en sevdiği kulüp Hajduk’tu. Çünkü bu takımın tarihi faşizim karşıtı bir temele dayanıyordu. Tito genelde aktörler, şarkıcılar ve operayla ilgileniyordu. -Stadyumlarda göçmen oyunculara karşı faşist söyleml er gözlemlemek mümkün mü? Birçok siyahi oyuncu Yugoslav futboluna dahil oldu. Yugoslavya zaten Afrika’ya karşı negatif bir duruş sergilemiyordu. Onları arkadaşları olarak görüyorlardı. İlk başlarda gelen göçmenler çok azdı, bu nedenle milliyetçi tepkiler çok görülmüyordu. Problem gelen siyahi insanların sayısı artınca başladı. Mesela Milan-Kızılyıldız eşleşmesi. İlk maç Milan’da 1-1 bitmişti. İkinci maç 0-0 giderken Kızılyıldızlı siyahi bir oyuncuya “kinta kunte” (zamanın dizisindeki siyahi köle ismi) şeklinde seslendiler. Bugün bu tarzda faşizmi çok görmüyoruz. Önceden de bu tepkiler bir amacın sonucu değildi. İnsanların kendilerini tamamen maçın heyecanına kaptırmasına bağlıydı. SONUÇ Bu projenin sonucunda siyasetin futbolun içinde olmaması gibi bir durumun olanaksız olduğu kanısına vardık. Futbolun kitlesel bir spor olmasından dolayı siyasetçilerin bu alanı bakir bırakması gibi bir durum söz konusu olamıyor. Her siyasetçi gerek seçim dönemi gerek ise seçildikten sonra futbola müdahelede bulunuyor. Örnek olarak; Yunanistan’da polisin daha toleranslı davranmasının sebebi ülkenin değişkenlerinin siyasal ideolojilerden daha çok ekonomik değişkenlere bağlı olması olabilir. Bunun araştırılmaya değer bir konu olduğunu düşünüyoruz. Diğer bir örnek ise; bizim toplumumuzda bulunan futbolun siyasete girmemesi çabasının diğer toplumlarda yer alıp almadığıdır. Açıkcası Yunanistan ve Sırbistan bu konunun normal akışında olduğu için herhangi bir dışarda müdaheleye ihtiyaç duymadıklarını düşünen toplumlar. Son olarak da, futbol ve siyaset ilişkinin dışında görünmesine rağmen etkileyen diğer faktörlerin de araştırılması gerektiğini düşünüyoruz. Sırbistan’ın Yugoslavya parçalamasından sonra mafyanın durumu konusu bu ilişkiyle doğrudan bağlantılı. Yunanistan’da ise Avrupa Birliği üyesi olması durumu Türkiye ve Sırbistan’dan ayıran bir faktör olarak görünüyor. Futbol Kültürü Serkan Akkoyun HF149 FUTBOLA IŞiD TEHDiDi Ortadoğu’yu kana bulayan IŞiD, futbola da el atmayı ihmal etmedi. Dolaylı ya da doğrudan futbol IŞİD tehdidi altında. “Top yuvarlak, saha dört köşe Yer ile gök misali; Top tepemizde ay gibi süzülür, İki takım karşı karşıya geldiğinde” Seçuanlı Li-yu (M.S. 50-136) Futbol icat edildiği günden bu yana birçok şeyden etkilendi. Hastalıklar, doğal afetler, savaşlar, ideolojiler ve dinler. Hayat denen bu yolda adım adım yürüyen futbolun, bu yaşananlara rastlamaması kaçınılmazdı çünkü. Futbol dışında gelişen her şey, bir gün futbola da bulaştı. Bunlardan sonuncusu da Dünya’nın gözünü üzerine çevirdiği IŞİD oldu. Sadece öldürüyorlar Açılımı Irak ve Şam İslam Devleti olan IŞİD daha sonra bu adını İslam Devleti olarak değiştirdi. Irak’ta 2004 yılında El Kaide’ye bağlı olarak kuruldular ve daha sonraki süreçte bağımsız harekete giriştiler. Özet olarak Sünni mezhebindenler ve Irak, Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da yoğun hâkimiyet kurmuş durumdalar. Bu hâkimiyetlerini de büyük çoğunlukla diğer mezhep ve dinlerden olanları (Sünnileri de dâhil ettikleri oluyor) sert biçimde yok ederek sağlıyorlar. Din kökenli bu örgüt hiçbir ülke tarafından resmen tanınmayan İslam Devleti olarak kendisini duyurdu. Buradan kaynaklı olarak da hayatın tüm alanlarına müdahale hakkını kendisinde buluyor; futbol da dâhil. İslamın futbola bakışı İslam dininde futbol, tavsiye edilen bir spor değil. Dinin güvenilir kabul ettiği hadislerden yola çıkarak önümüze serebileceğimiz bilgilere göre İslam’ın öğütlediği sporlar arasında futbola benzer faaliyetler içeren bir şey yok. Bu hadislerden bazılarında; Ebû Hüreyre (r.a.) den yapılan rivayette, adı geçen, Resûlüllah’ın (a.s.) şöyle buyurduğunu haber vermiştir: “Yarış ancak deve, at ve ok ile olur.” îbn Ömer (r.a.) dan yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: “Peygamberimiz (a.s.) atlar arasında yarış yaptırır ve yaşı yarışa elverişli olanlara üstünlük tanırdı.” Gibi ifadeler yer alıyor. İslam âlimleri de daha farklı hadislerden yola çıkarak güreşi da İslam’ın olumlu baktığı sporlar arasına alıyor. Dinin temel bakış açısına göre İslam boş işler peşinde koşmayı hoş karşılamadığı için Müslümanların sağlıklarını korumak ve bedenlerini cihat anında hazır ve donanımlı tutmaları dışında spor yapmalarını doğru bulmuyor. Günümüzde futbolun geldiği noktaya baktığımızda da işin içine giren bahis, para gibi konular nedeniyle hiçbir şeriat hükmüne uygun düşmüyor. Ancak IŞİD’in bu konuda görüşü biraz farklı… Dünya Kupası’na tehdit Aslında farklıdan ziyade değişken. IŞİD, Katar’da 2022’de düzenlenecek olan Dünya Kupası konusunda ciddi tehditler savurdu. Örgüt, daha önce belirttiğimiz gibi ‘devletliğini’ ilan ettikten sonra Katar topraklarını da kendi içine kattığını ve artık Katar diye bir ülke olmadığını söyledi. Katar’ın yer aldığı bölgede Halife kabul ettikleri Ebu Bekir Bağdadi’nin sözünün geçtiğini açıkladılar ve Bağdadi’nin boş işler sevmediğini vurguladılar. Hadislerle örtüşen bu açıklamanın ardından FIFA’ya ayağınızı denk alın, gidin o futbolunuzu ‘kâfir topraklarda’ oynayın demeye getirdiler. FIFA bu tehdidi pek ciddiye almasa da bir süre sonra güya konudan bağımsız olarak Katar’ın ev sahipliği tartışmaya açıldı. FIFA yolsuzluklarında Katarlı yetkililerin yer aldığı, Katar gibi yaz aylarında hava sıcaklığının çok yüksek derecelere ulaştığı bir ülkede futbol oynamanın tıbben sakıncalı olduğuna kadar çeşitli konularda turnuvanın geleceği masaya yatırıldı. Şeriata uygun futbol… IŞiD, FIFA’yı Katar topraklarında Dünya Kupası düzenleme konusunda tehdit ederken kendisinin Libya’nın Derne şehrinde bir futbol turnuvası düzenleyeceğini açıklaması ise şaşırttı. ‘Örgütümüzün faaliyetlerini daha makul kılmak ve katılımı artırmak için’ sözleri ile bu turnuvayı neden yaptıklarını açıklayan IŞİD, Afganistan, Irak, Suriye, Mısır ve Libya’dan futbolcuların katılacağını söyledi. Aralarında birçok sporcunun yer aldığı IŞİD örgütünün düzenleyeceği futbol turnuvası, şeriat hükümlerine göre olacak. Eğer bu turnuva gerçekleşirse futbolun bu örgütü dahi sempatik göstereceği ise kesin. Çünkü tarihte buna benzer örneklere Latin Amerika ülkelerinde rastlandı. Birçok silahlı örgüt ve lideri futbol oynayarak bu oyun üzerinden mesaj gönderme yönetimi kullandı. IŞİD’in Libya’da düzenleyeceğini açıkladığı turnuvada gerçek futbol topu kullanıp kullanmayacakları ise meçhul. Zira örgüt daha önce İran’da öldürdükleri insanların kesilmiş kafalarını futbol topu gibi tekmeledi ve ‘Bu da bizim futbolumuz’ açıklamasını yaptı. Ürkütücü ama gerçek. Tribünlere girdiler IŞiD’in ilerlemesi Dünya genelinde antipati ve korku ile karşılansa da bazı gruplarca destekleniyor. Bunun futbola yansımalarından birisi de Fas’ın ünlü Raja Club Athletic takımının Ultras taraftar grubu oldu. Taraftalar geçtiğimiz Eylül ayının sonlarına doğru bir lig maçı öncesinde tribünlerde IŞİD lehine tezahüratlarda bulundular. Önce “IŞİD, IŞİD” seslerini yükselten grup daha sonra “Allahu Ekber, haydi cihada” diyerek sırtları pek, karınları tok bir halde insanları cihada davet ettiler, ama kendileri tribünden sonra evlerine gitti. Video link: http://www.youtube.com/ watch?v=cjyXKRL-aNY#t=34 Pankart açıldı Fas’ta yaşanan bu olayın dışında Tunus’ta da bir lig maçı sırasında IŞİD’in resmi bayrağı açıldı. Adı açıklanmayan iki takım arasında oynanan maç sırasında kale arkası tribünlerinde açılan bayrak bir anda sosyal medyada paylaşıldı ve gündem oldu. Açıldığı dönem, IŞİD’in henüz dünya piyasasına çıkmadığı günler olduğu tahmin edilen maçla ilgili hiçbir yetkiliden de açıklama gelmedi. Bundan sonra ne olacak? IŞİD’in izleyeceği yolu Ortadoğu siyaset uzmanları bile zor tahmin ediyor. Futbol konusunda tehditlerini artırarak sürdürecekleri kesin. Bunun yanında önümüzdeki dönemlerde futbol maçları sırasında statlara saldırı düzenleyebilirler. Yine bazı tribünlerden destek görmeleri de muhtemel. Avrupa’dan bazı futbolcuların da örgüte katılması ihtimaller arasında yer alıyor. “Onlar devlet sahipleridir (hum ashabu’d devle). Ne söz ne de ahit tanırlar. Hakka çağırırlar ama kendileri hak ehli değildir.” Hadis-i Şerif Röportaj HF149 Mert Sarıbaş LIECHTENSTEIN’IN CENGiZ’i! Cengiz Biçer 1987 İsviçre doğumlu doğumlu. 2009’dan’den beri Türkiye’de. Daha once Samsunspor, Mersin İdman Yurdu’nun eldivenlerini giydi. Süper Lig’de 3, birinci ligde ise 1 kez forma giydi. Şimdi 2. Lig’de Göztepe’nin kalesini koruyor. Burada ise şimdiye dek sadece 1 kez Türkiye Kupası’nda formasını terletti. Pek de parlak bir geçmişi olduğundan bahsedemeyiz. Cengiz’i özel kılan sebep ise başka. Çünkü O, 2013’teki nüfus sayımına göre 37132 kişinin yaşadığı Liechtenstein’ın kalesini koruyor. Çok sık bulamadığı forma şansını milli takımda buluyor. Euro 2016 elemelerinde iki kez maça çıktı. Hatta bunlardan biri de Jimmy Durmaz ve Erkan Zengin’in gol attığı İsveç karşısındaydı. Mert Sarıbaş: Cengiz, bize hikayeni anlatır mısın ? Futbola başlama sürecin nerede nasıl gelişti. Cengiz Biçer: Ben futbola 7 yaşında İsviçre’de başladım, 12 yıl aynı takımda bütün alt yapılarda görev almamın ardından A takıma yükseldim, orada 1 yıl oynadıktan sonra da Türkiye’ye geldim, A takıma yükselme sürecinde Liechtenstein U2021 takımlarında da forma giydim. -Liechtenstein Milli Takımı’nın kalesini bir Türk’ün koruyor olması hepimizin ilgisini çekiyor. Bu tercihinde neler etkili oldu? Liechtenstein tercihim, oranın bütün alt yapı takımlarında oynamamdan kaynaklandı, orada sistem çok farklı, A milli takım ne yapıyorsa ne çalışıyorsa diğer genç milli takımlarda o çalışmaları yapıyor. Orada alt yapıdan hocalarım zaten beni tanıyordu ve şu anki A milli takım hocamız o zaman benim U20-21 hocamdı, istikrar avrupa futbolunda çok önemli. -Peki maçlardan önce Liechtenstein soyunma odasında neler konuşuluyor? Bizim milli takım olarak belki en büyük özelliğimiz birbirimizi çok uzun zamandır tanımamız, yani alt yapıdan bu yana hep birlikte oynamamızdır. Çok iyi bir arkadaşlık var, bir milli takımdan öte bir aile gibi, güven çok fazla hem bireysel hemde karşılıklı güven. Ben 6 yıldır A milli takımda görev alıyorum ve 6 yıldır çok güzel başarılarımız da oldu. Bu çok büyük bir azim ve inanç gerektiriyor. -Takım arkadaşlarından futbol dışında mesleklerle uğraşanlar var mı ? Daha önceden vardı, ben genç milli takımlarda oynarken. Ama şu an yok, hepsi profesyonel ve hepsi çok iyi liglerde oynuyorlar, örneğin İsviçre Süper Ligi, Almanya Bundesliga, Avusturya, İngiltere 2. ligi ve İspanya’nın alt yapıları. Bu da Liechtenstein’daki futbolun gelişiminin somut bir örneğidir. -2008 yılında Adana’da Nuri Şahin’li Türkiye U21 takımına karşı mücadele etmiştin, bu maçta neler hissettin? Benim için çok özel bir maçtı, belki de hayatım boyunca unutamayacağım maçlar arasında zirvede yer alır. Kendi açımdan Türkiye’ye transferimde o maç çok büyük bir rol oynadı. Çünkü çok iyi bir maç çıkardım ve maçtan sonra Türkiye’den birkaç kulüp tarafından teklif aldım. Sonrasında zaten Samsunspor ile 3 yıllık sözleşme imzaladım. Dileğim inşallah bir gün Liechtenstein formasıyla Türkiye A Milli Takımı’na karşı oynamak, bu benim için kariyerimin en özel maçlarından biri olur. -Son dönemde Türk Milli Takımı’nda kaleci tartışmaları gün yüzüne çıktı. Sence kaleyi kim korumalı? Türk Milli Takımı’nda bence en güvende olan mevki kaledir. Diğer mevkilere bakıldığı zaman çok büyük bir istikrarsızlık var ama milli takım olarak çok iyi kalecilere sahibiz. Bence milli takımda tartışılması gereken pozisyon kale değildir. ’Kim korumalı’ sorunuza cevap verecek olursam, benim düşüncem her zaman genç bir kaleciden yana. Mert Günok, Onur Kıvrak gibi isimler Türk Milli Takımı’nın kalesinde olmalı. -Son olarak Göztepe’deki kariyerin ve Göztepe taraftarı hakkında neler söylemek istersin ? Göztepe geçmişiyle çok özel, futbolu halkımıza sevdiren benim çocukluğunda bile başarılarını duyduğum bir kulüp. Benim için bu camianın bir parçası olmak tabii ki de çok güzel bir şey. Burada sadece bir parçası olmak değil, başarılı olup yükselip kalıcı olmayı da isterim, her başarı güzeldir ama Göztepe forması altında yaşanan başarı eminim ki çok daha güzeldir. Göztepe taraftarını benim anlatmama gerek yok sanırsam, eminim ki onları Alsancak’ta izlemek herkese çok büyük keyif vermiştir. Bizi hiç yanlız bırakmıyorlar, her zaman arkamızdalar. Göztepe ne kadar farklı bir kulüp ise taraftarı da o kadar özeldir. Bir başarı olacaksa bu sadece futbolcularla olmaz, yönetim, futbolcu, taraftar bir olursa olur ve bu Göztepe’de böyle, inşallah başarılarda gelecektir. Maç Gezileri HF149 Rena Bilgin FUTBOL, BiRA, BiSiKLET KOPENHAG “Hayat siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir.” Kopenhag seyahati benim için tam olarak öyle bir seyahat oldu. Bisikletle Parken’den Nyhavn’a, oradan Carlsberg Brewery’ye uzanan bu “anlık kararlar” seyahatini buyrun beraber tekrar yaşayalım Çok yorucu bir haftanın üzerine Dubai’nin 3738 derecelerde gezen sıcağı yenmiş, saatlerce uçulmuş ve 22 saatlik bir İstanbul arasından sonra Kopenhag’a inilmiş. Öğlen saatleri, şahane güneşli bir hava. Beklediğim, donmak; gerçekleşen, “Montu kim elinde taşıyacak şimdi ya...” Havaalanında Carlsberg’in “Welcome to the world’s happiest nation” reklam afişleri tarafından karşılanıyorsunuz. Hal böyle olunca, önünüze çıkan ilk sosisçiden bir Carlsberg kapmamak mümkün olmuyor. Güneşli havada bira keyfi de hakikaten güzel başlangıç oluyor böyle bir mini maceraya. Keyif biter bitmez, ilk amaç otele ulaşıp valizlerden kurtulmak oluyor tabii ki. Şehir merkezine ulaşım inanılmaz kolay. 3 günlük kart 200 DKK (77 TL civarı) ve tüm metro, tren ve otobüs hatlarında (12-3 ve 4. zone) kullanabiliyorsunuz. Ben merkeze ulaşmak için treni seçtim. Havaalanından Merkez İstasyon’a varmak da 20-25 dakika kadar sürdü. Şimdi sırada güzel bir sürpriz. Gardan çıkıp nerede olduğunuzu, ne yapsanız daha iyi olabileceğini düşünmeye başladığınız anda, karşınızda Hard Rock Cafe’yi görüyorsunuz. Tivoli’ye de bitişik olan Hard Rock’ta oturup kendinize yol planı çizebilirsiniz mesela. Ben öyle yaptım, tavsiye de ederim. Benim bu noktada valizi bırakmaktan da önemli bir derdim vardı. Akşamki Arsenal-Galatasaray Şampiyonlar Ligi maçını izleyecek yer bulabilmem gerekiyordu. O’Learys yetişti bu noktada da imdadıma. Garın dışına çıktığım an karşıma çıkan ikinci şeydi Hard Rock ile birlikte. Sports Cafe yazıyor karşımda kocaman, her şeyi kapının önünde bıraktığım gibi koştum içeriye. Bar, barmen, nefesi düzenle, sorunu hazırla, ATIŞ! “Akşam Şampiyonlar Ligi maçlarını verecek misiniz”, “Evet, ama sadece iki maçı yayınlıyor olacağız”, “Hangileri” (yüzü düşer), “GALATASARAY ve Liverpool”. Rena zıplayarak bir tur atar, geri döner ve “Bana bir yer ayırır mısınız lütfen”. Mekanın iç tasarımı inanılmaz şeker bu arada. Tuttuğunuz takımın maçı denk gelmese bile, o ortamda bir maç izlemenizi mutlaka tavsiye ederim. Maç rezervasyonu ve Hard Rock t-shirt alışverişi de tamam olduğuna göre, artık otele eşyalar bırakılabilir. Ben WakeUp Copenhagen’ı tercih ettim. Gara yürüme mesafesinde ve ülke standartlarına göre fiyatı oldukça uygun (İki kişilik 4 gece 3100 DKK). Yürüyerek oteli bulup eşyaları bıraktıktan sonra garın civarını bir güzel gezmeniz de güzel bir uçuş günü tavsiyesi diye düşünüyorum. Yeterince yorgun olduğunuz günün kalanını geçirmek için ideal. Maça kadar da vakit geçirmem gerekiyordu tabi benim. İçim içime sığmıyor, falan. Maç 20.45’te, o noktada jetlag oldum tabi ben. O ana kadar iyi giden saat ayarı, orada patladı. Gerçi 19.45’te Barcelona-Manchester City maçım var bir de yerinde. Oradan biraz hazırdım. Ama vurdu yine de. Zaten heyecan da çoktu, Kopenhag’da Arsenal maçı fikri, içim kıpır kıpır. Gittim erkenden, rezerve masamı istedim, biramı söyledim, yanına da atıştırmalıklar. Hazırız! (O’Learys’in fiyatları beklediğim gibi, biraz yüksekti. Bir de, yakında İstanbul’da da açılacağını öğrendim, bu iyi haberi de vermiş olayım haberiniz yoksa sizin de benim gibi.) Her şey güzeldi ilk gole kadar, hatta ikinci gole kadar, ya da üç. Bilemedim... Benim için en komik olan tarafı mekandaki tek parçalı olmam ve bu nedenle her golde dönüp bana sırıtan İngiliz taraftara yalandan gülümseyip, içimden “siz var ya siz” demek zorunda kalmamdı. Ama 4-1’lik skora rağmen, Kopenhag’da Arsenal maçı izlemek, her Galatasaray taraftarının yaşaması gereken bir şey. Bir daha eşleşirsek, o zamana denk getirebilirsiniz siz de Kopenhag seyahatinizi mesela. İkinci gün: Bisiklet mi o? İş ile başlayan ikinci günde bu sıkıcı detayı atlayıp hemen muazzam tura geçiyorum. Ben Emdrup’tan başladım güne kısacası, ama eminim şehir merkezinden başlamak daha kolay olacaktır. Günün geri kalanının benim olduğunu öğrendiğim an, ilk olarak yapacağım şey çoktan belliydi bile: Telia Parken. Güm güm güm. Tren istasyonuna gidip iki kıza sordum “Parken’e nasıl giderim” diye, uzun uzun düşündüler. Stadı sorduğuma emin olmak için ayrı ayrı “Kopenhag’ın maçlarını oynadığı hani” diye sordular. Sonunda anlaştık ve “Trenden Østerport’ta in, oradan da sorup otobüse binebilirsin” tarifini aldım. Trene biniş ve doğru durakta iniş biraz flu, zira heyecan devasa. Söylenilen durakta indim, yukarı çıktım ve “Otobüse nerden bineceğim acaba” diye boş boş dolanırken yan yana dizilmiş GoBike bisikletlerin yanından geçtim. Bisikletlere baktım, gülümsedim ve birkaç adım ilerledim. Sonra durdum, “Neden bisiklet almıyorum ki” dedim ve sonrası cihazın ekranından -çok kolay bir şekilde, kredi kartı kullanarak- yapılan kayıt, bisikleti alış, navigasyona “Telia Parken” yazış ve PEDAL! Benim gibi bisikleti tercih edecek olanlara çok ufak bir uyarım da olacak. Bisiklet 10 kilo. Hiçbir şey sandığınız gibi olmuyor dolayısı ile. Ben minik bir tretuvarı yanlamasına kolayca çıkarım sanırken yeri boyladım mesela. Ben yaptım, siz yapmayın diye diyorum. Aman. Gerçi hemen yol çalışmasında çalışan abi yardıma gelip dağılan çantamı ve beni toparladı, hiçbir sorun da yaşanmadı. Bu noktada düşmenin şokundan büyüğünü de, kaldırım çalışmasında çalışan abinin muazzam aksanla konuştuğu İngilizce nedeniyle yaşadım. Sonrasında da dizimdeki küçük yara ve şaşkınlığım ile devam ettim hız kesmeden yola. Navigasyon giderek yaklaştığımı söylüyordu, metreler giderek azaldı, azaldı, azaldı… VE, PARKEN. O anı burada sizlere tarif edebilecek yazı gücüne sahip olmayı çok isterdim, ama bambaşka bir olay o. Yok sanırım tarifi. Goethe falan, belki o başarırdı. Ama Rena’nın yapabileceği iş değil o. İlk tepkimi karalayayım buraya kısaca sadece: Bisikleti (10 kilo olan hani), üzerinden indiğim gibi yana doğru yere attım, sırt çantamdan bir sigara çıkarıp çantamı da onun üstüne attım.. Onları orada bırakıp stadın mümkün olduğunca yakınına koştum, birkaç fotoğraf çektim -elim titreyerek-, sonra kendimi stadı en güzel açıyla göreceğim noktada yere attım ve sigaramı yaktım. BU. MegaStore görünce dayanabilen? Cevabı çok belli bu sorunun gerçi. Bu yazıyı okumaya zaman ayıran herhangi birinin “Hayır” demeyeceğinin oranı 1.05 olsa gerek. Evet, ben de dayanamadım. Barselona seyahatlerinde bütçenin 3’te birini Botega’ya ayıran biri olarak, burada da aynısının başına gelebileceğini hesap etmemiştim fakat önceden. O üzücü oldu biraz. “O formanın kolundaki bantlar pembe mi? İç saha mı o, ne o”, “Yok, bu dış saha”, “Tamam, ver ondan bir tane hemen”, “Arkasına ne yazacağız peki”, “Hazır kimler var”, “Jørgensen, 10 numaramız”, “Ha biliyorum ben onu. Seviyor musun peki sen bu çocuğu”, “Tabi, yıldızımız”, “Onu sar o zaman”. Forma, rozetler, odamın kapısına yapıştırmalık logolu bir R harfi, atkı, Parken tişörtü... Evet, kasaya geçebiliriz. Kasaya yürürken bir yandan da çocukla sohbet ediyoruz tabi. “Deli misin sen, maç günü değil, bir şey değil, sen hayırdır” der bakışlarla bakıyor bana, çünkü tam anlamıyla delirmiş gibiyim yine öyle bir mağazaya girdiğim için. Dedim “Ben Galatasaraylıyım canım, biz burada UEFA Kupası aldık 2000’de”, “Arsenal’i yenerek” diye de ekledim, içimde kalmış bir önceki günden. OH. Bunun üstüne kolumdan tutup, “Gel şöyle sen” diyor. Diyorum içimden “Renacım, böylelikle öğrenirsin çok konuşmamayı, dayak hayırlı olsun şimdiden” . Kolumdan çeke çeke götürüyor arkaya, “Bekle” diyor, “He” diyorum, ne diyeceğim. Raftaki atkıları karıştırıyor ve bir tanesini çekiyor “Hah, buldum işte, bir tane kalmış şansına” diyor. Geçen seneki grubun Şampiyonlar Ligi atkısı. Galatasaray armalı, üzerinde Parken yazan atkı. Atkıyı elinden kapıp çığlık atarak zıplıyorum. Bu sefer emin oluyor sanırım deli olduğuma. Kasada bir de Jørgensen kartpostalı veriyor. “Formayı giyerken kim olduğunu hatırlatır” diyor, gülüyoruz. Ödüyorum ve çıkıyorum. Saf mutluluk. “Müze yok, ancak kulüp girişi var yanda. Oradan girip birkaç kupa görebilirsin” demişti çıkmadan. Hemen tarif ettiği kapıyı buluyorum. Bir kadın oturuyor içeride. Bana bakıyor şaşkın. Ona da Galatasaray hikayemi anlatıyorum. Gülüyor… Fotoğraf çekme iznimi alıp hakikaten “birkaç” kupanın vs. fotoğrafını çekiyorum. Bir Camp Nou Experience değil, evet. Ama tadı bambaşka. Çıkmadan “Bu hafta içerde maç var mı” diye soruyorum, “Evet, Pazar akşamüstü” diyor. Teşekkür edip çıkıyorum. Nyhavn: Yolun en düşmesi gereken yere düşüşü Parken macerası sonrası kalp hala atıyor. Stadın yanındaki parkı bisikletle turlamanın iyi bir fikir olduğunu düşünüp dalıyorum parka bir girişten. Şahane bir park. Bebeklerini gezdirenler, beden eğitimi dersini parkta yapan minik çocuklar, sevgilisiyle el ele öğlen turu yapanlar. Aralarından keyifle gözlemleyerek geçiyorum. Karşıma kocaman bir antrenman sahası çıkıyor. Kızlar, erkekler… Birlikte futbol oynuyorlar. Durup atıyorum bisikleti yine. Bir sigara da onları izlerken içiyorum. Fotoğraflarını da çekiyorum. Bazıları bana bakıp gülümsüyorlar. Sigara bitiyor, yola devam. Ne yapacağımı bilmeden dolanıyorum, birkaç minik köprü geçiyorum. Bisikletin aküsü azalıyor, bacaklar ağrımaya başlayınca duruyorum. Kendimi bir banka atıp bir rota belirlemeye karar veriyorum. Çantada, her seyahatime çıkmadan mutlaka edindiğim şehir rehberi var. Ona bakmaya karar veriyorum. Nyhavn, o meşhur rengarenk evlerin kıyıya paralel uzandığı, o dünya sevimlisi bir yer. Kendime kızıyorum “Bu nasıl bakmadan aklıma gelmedi ki” diye. Navigasyona yazıyorum ki, zaten 500 metre yakınına kadar düşmüş yolum. En düşmesi gereken yerlerden birine. Gidin siz de, bir take away bira alın köşedeki mekandan. Yürüyün biraz. Belgian waffle da yerseniz güzel olur. Ya da bir sosisli sandviç. Keyfini çıkarın, fotoğraflar çekin. Tadına varın. Hakikaten güzel. Carlsberg Brewery: Birayı futbolu sever gibi sevmek Günün son durağını da Carlsberg Brewery olarak belirledim Nyhavn’da biramı içerken. Zaten şehre gelirken aklımda olan başlıca şeylerden birisi de bunu kesinlikle yapmaktı. Visit Carlsberg demişler. Camp Nou Experience gibi gelmişti bana fikren, neden bilmiyorum. Fikri sevdim, gidip kendisini de sevmemek için hiçbir neden bulamadım bu noktada. Yerin biraz uzak oluşu biraz düşündürdü, ancak çabuk geçti. Yola koyuldum. Öncelikle en yakın bisiklet istasyonuna uğrayıp aküsü dolu bir bisiklet aldım tabi. Yoksa başaramayabilirdim. 6-7 kilometre civarı bir mesafe çıkarttı navigasyon. Pedal, yine. Yoruldum da biraz bu sefer, yalan yok. Ama üzerinde Carlsberg yazan o dev taş kapıdan geçerken, yorgunluk kalmıyor kesinlikle. Bu da bir gerçek. Ortam şahane. Kendi minik barı var. Biranı alıyorsun -tavisyem kesinlikle India Pale Ale-, minnacık sosislerden alıyorsun bir paket de, çık sonra avluya. Etrafı izleyerek yap işte keyfini. Çok da güzel bir mağazası var. Terlikler, tişörtler, biranın onlarca çeşidi, kitaplar, açacaklar, kartpostallar, aklınıza gelebilecek onlarca farklı ürün. Burada da delirmek garantili gibi. Her şeyi almak istiyorsunuz. Ama siz de benim gibi bisikletle geldiyseniz, taşımak sıkıntı olacağı için, benim gibi daha az şey alırsınız. Bingo! (Değil, aklım deli gibi o 33’lük 6-packlerde kaldı.) Pazar, anlık kararlar günüdür Carlsberg sonrası, iş-güç ile geçen iki-buçuk gün oldu benim için. Orayı da geçtim, Pazar’dan devam ediyorum... Konferansı öğlen yemeği ile bitirdik, uçak da gece 1’de. Tabii ki oturmak yok, yorgun olsak da gezmeye devam. Bu sefer gardaki GoBike’tan birer bisiklet aldık. Önce Tivoli’yi zorladık, bir çocuk etkinliği nedeniyle kapalıydı parkın tamamı, oraya giremedik. Ben de annemi Nyhavn’a filan götürdüm, o da görsün diye. Sonrasında da boş boş dolanmaya başladık. Muazzam bisiklet yollarında bisiklet keyfi yaptık. Dolanırken, bir sanat müzesinin önüne geldik tesadüfen. “Özellikle buraya getirdim zaten” dedim anneme. Ama büyük yalan. Kaybolmuştum biraz. Yorgunluk da çöktü iyice. Attım bisikleti yine yere, uzandım yanına kocaman haritamla. Bir destinasyon belirlemeye çalışırken, birkaç saniyeliğine gözlerimi kapattım. Karşıma kim çıktı o karanlıkta, tahmin edin. PARKEN ABLA. “Pazar, akşama doğru maç var”, “Esbjerg’le oynayacağız”, burun kıvırış, stop. “ANNE YA, SANA BİR ŞEY SORACAĞIM, AMA İSTEMEZSEN SÖYLE BAK, KIRILMAM” (Büyük yalan, “Hayır ya” dersen ağlarım bile.) “Kopenhag maçı var bugün 5’te, saat de 4 hani. Gitsek miieee?” Cevabı beklerken seneler gibi geçen saniyeler. Ve beklenen cevap! “Hadi be, gidelim.” Atladık bisikletlere, ben alınan “Evet” cevabının heyecanıyla hunharca kayboldum navigasyonun tüm uyarılarına rağmen. Annem pes edecek noktaya geldiği an, o korkuyla inen vahiyle birden stat karşımızda belirdi sonra. Maç önü, maç ve “patlamış mısır alır mısın” Her yer formalı taraftar dolu. Stadın kendi barında, barın önünde, yandaki park tarafında biralarını içen taraftarlar, taraftar grupları... Sosisli standından kendine sosisli alıp iştahla yiyen bızdık çocuklar... İki dakikalık beklemeyle çok kolay şekilde alınan biletler (Kale arkası, kişi başı 155 DKK), stada her tarafınız ellenmeden giriş ve MAÇ... Biz aile tribünü dedikleri taraftan izledik. Kale arkası, hemen solumuzda da rakip takım taraftarları var. Arada ne tel ne başka bir şey mevcut. Herkes kardeş kardeş. Gol yedik, dakika 22’de. Esbjerg taraftarı bağırındı, sevindi. Yine olay yok. Biz şaşkın. Devreye 1-0 geride girdik. Kimse küfür etmiyor. Aileler gidip çocuklarına patlamış mısır, kendilerine biralarını aldı. Sonra iç kısımda çocuklarıyla PS, langırt, vs oynadılar. İkinci yarı başlayacakken de tribüne dönüp yerlerini aldılar. 52 ve 57’de gelen gollerle 2-1 kazandık maçı (Evet, “Kazandık”. Artık Danimarka’dan da tuttuğum bir takım var çünkü). Maç sonunda, “Çıksak mı ne yapsak” diye düşünürken, hayatımda bir maçta görüp görebileceğim en sevimli olaya tanık oldum. Şöyle ki; Maç bitince, eğer kazanırlarsa, aile tribünündeki çocuklara ÇAK yapmaya gelirmiş Kopenhag topçuları. “High-five, high-five” sesleri arasında kalınca sorup öğrendik biz de. Diğer tribünlerle selamlaşıp, en son bizim tribüne geldi topçular. Ufaklıklarla çok yapa yapa önümüzden sıra sıra geçiyorlar. Tam o esnada bir tanesinin babası, oğluna “Patlamış mısır ikram et abiye” dedi. O da sıradan gelen topçuya uzattı patlamış mısır kutusunu: “Alsanaaaaağ, bak pop-corn.” Karnını tutup, “Yok sağol” diyerek geçen topçu, çocuğun sevimli kahkahası, yüzünde şaşkın bir gülümseme ile olayı izleyen ben... Futbol güzel, Danimarka güzel, Kopenhag güzel. Maç çıkışı çok rahat. Şehir rahat, insanlar rahat. Kopenhag, bira sevenlere güzel tatlar, futbol sevenlere unutulmaz anılar, bisiklet sevenlere şahane köprüler vadediyor. Gidin siz de. Yaşamak lazım bunları. Cihat Akbel Afrika HF149 KAYIP KRALLIK LESOTHO Lesotho Afrika’nın en küçük ülkelerinden biri. Kara kıtanın çoğunda olduğu gibi hastalıklardan ve açlıklardan kaçış yolu spor aktiviteleri Ansiklopedik Bilgiler Dünyada sınırının tamamının aynı ülkeyle paylaşıldığı üç devletten bir tanesi Lesotho. Etrafı Güney Afrika’yla çevrili. Çoğu insanın ismini ile duymadığı bu küçük yerleşim yaklaşık 2 milyon nüfusa sahip. Eski ismiyle Basutoland, bağımsızlığını 1966 yılında İngilizler’den kazanmış. Parlamentosu olan ülkede yönetim biçimi Anayasal Monarşi. Kral 3. Letsie bağımsızlıktan sonraki ikinci kral. İngiltere’de üç üniversite bitirdikten sonra 1989’da Lesotho’ya dönen Letsie 1996’da beri tahtta oturuyor. Devletin resmi dilleri Sesotho ve İngilizce. İnsanların %65’e yakını fakirlik sınırının altında yaşıyor. İşsizlik oranı ise %40’larda. Ülkenin en büyük doğal kaynakları yeraltı suları. Afrika’nın birçok bölgesine su ithal ediyorlar. Diğer önemli doğal kaynak ise elmas. Yabancı yatırımcılar tarafından parsellenen değerli taşlar madenlerinin yeteri kadar olmasa da ülke hazinesine katkısı aşikâr. En büyük geçim kaynağı tarım ve hayvancılık. Tarımın büyük bir kısmı ilkel yollarla yapılıyor. Nüfusun %90’ı Hristiyan, geri kalanını da yerel dinler, Budizm, Hinduizm, Bahaizm ve Müslümanlık oluşturuyor. 40.000 kadar Müslümanın yarısından fazlası Hindistan ve Pakistan’dan göç edenlerden bir araya geliyor. Ülkenin hiçbir yerinde cami yok. Dünya üzerindeki en yüksek AIDS oranı Lesotho’da. Kentlerde yaşayan kadınların yarısı HIV virüsüyle yaşıyor. Uluslararası sağlık örgütlerinin araştırmasına göre erkekler ve kadınlar için yaşam süresi yaklaşık 42 sene. Lesotho’da futbol Ülkede en popüler spor futbol. Bunun arkasından da Güney Afrika’nın etkisiyle kriket ve beyzbol geliyor. Futbol federasyonu 70’li yılların ortalarında kurulmuş. 1970 yılında açılan Lesotho Premier Ligi’nde 12 takım mücadele ediyor. Ligdeki takımların mazisi ise daha eskilere dayanıyor. Premier Lig kurulana kadar yerel ligler ve Güney Afrika liglerinde yer almışlar. Bu küçük krallığın en büyük kulüpleri başkent ekipleri Matlama FC, Lesotho Defence Force FC ve Lesotho Correctional Service FC. Son iki sezonun şampiyonları ise kırsal bölge takımları Bantu FC ve Lioli FC. Bir diğer önemli oluşum ise Likhopo Futbol Kulübü. Milli takımın kayda değer hiçbir başarısı bulunmuyor. Ta ki 2015 Afrika Uluslar Kupası elemelerine kadar. İlk turda kimsenin şans vermediği Lesotho iki ayaklı maçta Liberya’yı elemeyi başardı. İkinci turda ise Afrika’nın köklü ekiplerinden Kenya’yla eşleştiler. Bahis siteleri turu geçmelerine 1’e 20 veriyordu. İlk maçta Tsepo Seturumane’nin gölüyle 1-0 kazandılar. Nairobi’de 30.000 kişinin karşısında Kenya’yla 0-0 berabere kalıp play-off gruplarına katılmayı başardılar. Bu, ülke futbolu için yeni bir milat oldu. Grup kuralarında Angola, Gabon ve son Afrika Kupası finalisti Burkina Faso’yu çektiler. İçeride oynadıkları Gabon ve Angola maçlarından beraberlikle ayrılmayı başardılar. Gabon maçında son dakikalarda yenilen golle 1 puan almak durumunda kaldılar. Dışarıdaki iki maçı da direnç gösteremeden kaybettiler. Önlerinde Burkina Faso ve Gabon maçları var. Gruptan çıkmaları çok zor ama Lesotho artık kendini kabul ettirmeye başladı. Özellikle iç sahada kolay kolay kaybetmiyorlar. 2010 yılından beri gelişimin sinyallerini vermişlerdi. Eski milli oyuncu Mochini Matete’nin takımın başına gelişiyle birlikte ipler daha da sıkılmış durumda. Lesotho’nun en önemli oyuncusu kaptan Ralekoti Mokhahlane uzun yıllar Tunus’ta top koşturdu. Şu an ise Lihtenştayn Ligi takımlarından FC Balzers’in formasını giyiyor. Avrupa’da futbol oynayan diğer oyuncu ise Thapelo Tale Andorra Ligi’nde mücadele ediyor. Lesotho anlaşıldığı gibi küçük ve mütevazı bir futbol takımı. İstikrarı yakalayacaklar mı o Kral 3. Letsie da bilinmez. Buradaki önemli nokta her maç hezimete uğrayan bir ekibin artık kolay lokma olmadığı. Futbol, AIDS ve açlığın pençesinde kıvranan bu halk için de bir nefeslenme kaynağı. Emre Çelik Unutulmaz HF149 AVRUPA’DA CHURCHILL’DEN SONRA AKLINI EN iYi KULLANAN ADAM:ZARRA Lionel Messi rekorları kırmaya devam ededursun bu sayade unutulmaya yüz tutan efsaneleri de anmış oluyoruz. İspanya futbolunun gelmiş geçmiş e golcü isimlerinden Telmo Zarra’yı analım “Artık biraz olsun futbol oynamayı öğrendiğime göre futbolu bırakabilirim” Telmo Zarra, 1956 Futbolu sevdiren, milyonlarca insanın takip etmesini sağlayan efsanelerle doludur bu oyunun tarihi. Konu İspanyol futboluna geldiği zaman ise genellikle bu futbolcuların ya Barcelona ya da Real Madrid forması giydiği, diğer efsanelerin ise arka planda kaldığı görülür. İşte bunlardan biri de, Messi’nin La Liga’nın gelmiş geçmiş en golcü oyuncu unvanını eline geçirmek üzere olmasından dolayı gündeme gelen Telmo Zarra. Hayatını Athletic’e adamış, halen La Liga ve Athletic tarihinin en çok gol atan, İspanya Milli Takımında gol/maç oranı en yüksek olan fakat Real MadridBarcelona rekabeti dolayısıyla İspanya hatta Bask Bölgesi dışında hak ettiği değeri görememiş efsanelerden biridir Zarra. Zarra, 21 Ocak 1921’de 10 çocuklu bir ailenin yedinci çocuğu olarak Vizcaya’da dünyaya gelir. Hemen hemen bütün çocuklar gibi sokak aralarında başlar futbol oynamaya. İç savaş sonrası İspanya’da savaşın getirdiği sefaletten dolayı birçok kez evlerde, çocukların kendi imkânlarıyla yaptığı toplarla sokak aralarında futbol oynarlar ve bunun faydasını kariyeri boyunca görecektir Zarra. O dönem La Liga takımlarından Guecho’da oynayan en büyük abisi Tomás Zarra -İç savaşta ölmüştür - ve Domingo Zarra’dan etkilenerek -ailesinin ‘bir ailede 2 futbolcu yeter’ demesine rağmen- Asua ‘daki amatör takımlarda futbol oynamaya başlar. Burada dikkatleri çeken Zarra’ya ilk profesyonel kontratı 1939’da Liga Segunda kulüplerinden Erandio teklif eder. Zarralı Erandio o sezon tarihinin en iyi performansını göstererek Liga Segunda’yı altıncı sırada bitirir (kulüp halen bu derecesinin üzerine çıkamamıştır). Sezon sonunda ise Bask Bölgesi’nin en büyük kulübü Athletic Club’a transfer olur. Zarra, Athletic’da öyle bir başlangıç yapar ki adını tarihe kazıyacağının işaretini verir resmen. Valencia’ya karşı oynanan ligin ilk maçında ilki henüz 17’nci dakikada olmak üzere takımının iki golünü birden atar. Sezonun geri kalanında ortalama bir performans gösterir fakat Athletic, La Liga’yı Atletico Aviacion’un (Atletico Madrid) arkasından ikinci sırada tamamlar. Iriondo, Zarra, Panizo ve Gaínza’nın başı çektiği gençlerden kurulu bir nesille savaş sonrası çoğu takımın problemlerle uğraşmasını da değerlendirerek ligin en önemli takımlarından birine dönüşürler. 1941/42 sezonunda Zarra askerlik yaptığı için futboldan uzak kalır. Sezon sonunda takıma döner ve sadece Barcelona’ya kaybedilen Copa del Generalissimo finalinde forma giyebilir. Fakat dönüşü muhteşem olmamıştır; uzatma dakikalarında kaleci ile karşı karşıya pozisyonda golü atamaz, dönen pozisyonda da Barcelona golü bulunca kupa Katalan ekibinin olur. Gol krallığına ambargo 1942/43 sezonu ise hem Athletic tarihinin hem de Zarra’nın en önemli sezonlarından biri olur. Bilbao, La Liga ve Copa del Generalissimo’yu kazanıp duble yaparken bu kupaların kazanılmasında en kritik goller Zarra’dan gelir. Finalde Real Madrid ile oynanan maçın uzatma anlarında attığı golle adeta bir önceki sezonun acısını da çıkarmıştır. 1943/44 sezonunun büyük bir bölümünü sakatlık yüzünden kaçıran Zarra, 1944/45’den itibaren Pichichi’ye ve İspanya futboluna ambargo koymaya başlar. Athletic sezonu altıncı tamamlar fakat Zarra 26 maçta 19 gol atarak hem bütün dikkatleri çeker hem de gol krallığına ulaşır. Hatta gösterdiği performansından dolayı Zarra, 11 Mart 1945 tarihinde Lizbon’da Portekiz’e karşı oynanan hazırlık maçında ilk defa İspanya Milli Takımı’nın formasını giyer. 1945/46 sezonunda ise Athletic sezonu şampiyon Sevilla’nın 3 puan arkasında üçüncü bitirirken Zarra 26 maçta 24 gol atarak bir kez daha gol krallığına ulaşır. 1946/47 sezonunda ise Zarra tam 34 gol birden atarak gol krallığı unvanını üçüncü kez üst üste kazanır. 1947/48 ve 1948/49 sezonlarında Zarra performans olarak önceki 3 sezona göre daha düşük bir performans gösterir ve bunun sonucunda Athletic her iki sezonda da La Liga’yı altıncı olarak tamamlar fakat 1950 Dünya Kupası öncesi Zarra kariyerinde tekrar zirve görür. Sezonu 25 gol ile gol kralı olarak kapatır. Sezonun tamamlamasının ardından Portekiz ile oynanan Dünya Kupası elemelerinde 1’i deplasmanda olmak üzere 3 gol atar ve İspanya’nın Dünya Kupası biletini almasında büyük rol oynar. Eleme maçlarının ardından oynanan Copa del Generalissimo finalinde 3’ü uzatma anlarında olmak üzere Valladolid’e tam 4 gol atarak halen kırılamayan bir rekorun altına imzasını atar. Brezilya’da oynanan Dünya Kupası ise Telmo Zarra ismini tüm dünyanın tanımasına yol açar. İspanya, B grubunda Şili, Amerika ve İngiltere ile eşleşirken ilk iki maçta Şili ve Amerika karşısında 1’er gol atarak takımının kazanmasında büyük rol oynar. Grubun son ve en kritik maçı ise İngiltere ve İspanya arasındadır (Grup liderleri statüye göre final grubuna kalacaktır). İngilizlerin final grubuna yükselebilmesi için İspanya’yı yenmesi gerekir fakat maç Zarra’nın attığı golle 1-0 sonuçlanır ve İspanya son 4 takım arasına adını yazdırır. O gol için İspanya’nın Halit Kıvanç’ı Matías Prats Cañete “Bir nesil için mutluluğun anlamı olan gol” diyecektir. Dünya Kupası’ndan sonraki sezonda Zarra, La Liga’da 38 gol atarak yıllar sonra Hugo Sanchez, C. Ronaldo ve Lionel Messi tarafından kırılacak olan rekorun altına imza atar. Bu sezonun sonunda Zarra, İsveç’e karşı son kez milli formayı giyerken bütün Stockholm sokakları “Avrupa’da Churchill’den Sonra Aklını En İyi Kullanan İnsan Telmo Zarra” afişleri ile doludur. Zarra, bir sonraki sezon kasımda oynanan Atletico Madrid maçında sakatlanıp sezonu kapatır. Zaten o dönem de Athletic için “Bir neslin düşüşü” olarak tanımlanır. La Liga’daki sondan bir önceki sezonu olan 1952/53’te, herkes Zarra için artık eskisi gibi değil derken, 24 gol atarak altıncı ve son kez Pichichi’yi kazanarak halen kırılamayan bir rekora sahip olur. 1953/54’te ise ne Zarra ne de yol arkadaşları Iriondo, Zarra, Panizo ve Gaínza eski performanslarının yanına bile yaklaşamaz. Hatta Bilbao halkı o sezon için “Tanrıların batışı” bile der. Takımın gediklilerinin yerlerini Arteche, Marcaida, Arieta ve Uribe gibi isimler almıştır. Ulusal Spor Delegasyonu’ndan General Moscardo, 23 Kasım 1953’da federasyondan Zarra için özel bir maç düzenletir. İspanya’nın o dönem için birçoklarınca gelmiş geçmiş en iyisi olan Zarra için düzenlenecek maç İspanyol futbolunun da önemli günlerinden biridir. Takımlardan biri, Zarra’nın da yer aldığı, Merkez-Kuzey isminde olup; Carmelo; Martín, Lesmes I, Lesmes II; Muñoz, Garay; Atienza, Coque, Zarra, Di Stéfano ve Gaínza’dan oluşur. Eizaguirre, Venancio, Mújica ve Panizo’da oyuna girenler arasındadır. Levante-Katalonya’da ise Domingo; Argilés, Biosca, Segarra; Pasieguito, Puchades; Basora, Wilkes, Kubala, César ve Manchón’dan oluşur. Bosch ile Marcet de sonradan oyuna giren isimler olur. Di Stefano, Kubala, Muñoz, Gaínza, Basora ve Cesar başta olmak üzere dönemin, belki de İspanya tarihinin en iyileri Zarra için bir araya gelmiştir. Maçın oynandığı Chamartin (şimdiki Santiago Bernabeu) girişinde 80 bin kişiye Zarra için bestelenen şarkının sözlerin bulunduğu kağıtlar verilir ve oyuncular sahaya çıkarken hep bir ağızdan söylenir. Nakarat ise şöyledir; Keyifle şarkıyı söyleyelim/ Bu acayip figüre / Bağıralım; çok yaşa Munguía! / Zarra, Zarra, Zarra! Zarra’nın ekibi maçı 4-3 alır. Ee, tabi Zarra da boş geçmez; golünü atar. Maçın geliri olan 823 bin pesata da -o dönem için bir servet- Zarra’ya bırakılır. Zarra, 1955’te Athletic’ten ayrılır ve sırasıyla Liga Adelante’de mücadele eden Bask kulüpleri Indautxu ve Barakaldo’da birer sezon forma giydikten sonra futbolu bırakır. Son olarak 17 Ağustos 1997’de Bilbao formasıyla kendi adına düzenlenen jübile maçında San Mames çimlerine ayak basar Zarra. Bilbao, La Liga karması ile oynarken Laszlo Kubala, Alfredo Di Stefano ve Jose Maguregui gibi efsaneler yine yanlız bırakmaz Zarra’yı. 23 Şubat 2006’da ise 86 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda eder Zarra. O hafta Zarra’nın anısına San Mames, Anoeta, Camp Nou, Bernabeu, Ramon Sanchez Pizjuan, Chapin, Lasesarre’de efsanenin anısına maçlardan önce 1 dakikalık saygı duruşu yapılır. Bu saygı duruşlarının tamamı kulüplerin inisiyatifleriyle gerçekleştirilir. Kariyerini tamamladığında ardında La Liga’da 278 maçta atıığı 252 gol, Copa del Generalissimo’da attığı 81 gol, 6 Gol Krallığı, İspanya formasıyla maç başına 1 gol oranı, La Liga’da bir sezonda (1950/51) ulaşılan 1.375’lik gol oranı (Sadece Zara’nın bir dönem giydiği krampon Bata, Priden, Isidoro Langara ve Lionel Messi dörtlüsünün arkasında), Copa del Generalissimo (Copa del Rey) finalinde bir maçta attığı 4 gol gibi halen kırılamayan rekorlar bırakır. İşte böyle bir efsane Telmo Zarra. İspanya’da milli takım, kupa ve ligdeki bir çok rekoru halen kırılamamasına rağmen ölümünün ardından birkaç kulübün bireysel kararıyla ölümüne saygı duruşu düzenlenen, Lionel Messi sayesinde tekrar hatırladığımız bir efsane… Rafet B. Eryılmaz İtalya HF149 iLERi Mi? GERi Mi? İtalyan futboluna yeniden ağırlığını koyan Juventus, şike tartışmaları arasında 4. şampiyonluğuna yürüyüp, arzu ettiği Avrupa başarısını yakalayabilmenin hayalini kuruyor Juventus’un küme düşürülmesiyle sonuçlanan sürecin başladığı 2006 yazının üstünden 8 sene geçti. Bu 8 senede Torino ekibi, toparlanmayı, Serie A’ya dönmeyi ve yeniden şampiyonluklar kazanmayı başardı. Son 3 sezonda Antonio Conte yönetiminde şampiyonluğa ulaşan siyahbeyazlılar, 2014/15 sezonuna da Massimiliano Allegri yönetiminde fırtına gibi girdi. 7 haftada 6 galibiyet ve 1 beraberlik alan Juve, hakimiyetini bu sezon da sürdürecekmiş gibi görünüyor. Peki ama bütün hikaye küllerinden doğan bir devin başarısını mı içeriyor? Yoksa 2006’da başlarını yakan kirli olaylara yeniden mi bulaşıyorlar? İtalyan futbolunun içinde bulunduğu darboğaz da düşünüldüğünde bu çelişki iyice derinleşiyor. Elbette bu çelişkinin hem saha içindeki hem de dışındaki etkenlerini mercek altına almak gerekiyor. Bu sezon ligin 6. haftasında oynanan JuventusRoma maçı büyük bir heyecanla bekleniyordu. 5 galibiyetle yoluna devam eden iki takımın verdiği liderlik mücadelesi, sertliğe ve skora bakıldığında oldukça doyurucu gözüküyordu. Ne var ki maçtan sonra yükselen tartışmalar bu eksende olmadı. Hakem Gianluca Rocchi’nin maç içinde verdiği üç penaltı kararından Juventus lehine olanlar Roma cephesinde infial yarattı. Teknik direktör Rudi Garcia’dan, takım kaptanı Francesco Totti’ye kadar herkes Juventus’un kollandığı şeklinde görüş bildirdi. Öyle ki Garcia, Maicon’un elle oynadığı gerekçesiyle çalınan penaltının ardından kulübede kollarını keman çalarmış gibi sallıyor, adeta ortada bir tiyatro olduğunu dile getiriyordu. Maçtan sonra da “Benim içim rahat ama bu yenilgi İtalyan futboluna zarar verdi” ifadelerini kullandı. Böylesine tartışmalı penaltılarla en yakın rakibinizi yenerseniz tartışmaların çıkması kaçınılmazdır. Hele ki isminiz üzerinden 10 yıl bile geçmemiş bir şike skandalında kirlendiyse bütün ülkenin takımınıza cephe almasından daha doğal bir şey olamaz. Nitekim maçın ardından hakem Rocchi’nin gözlemciyle yaptığı telefon konuşmasında hata yaptığını kabul ettiği şeklindeki haberler tartışmaları alevlendirdi. Totti’nin “Böyle şeyler yıllardır oluyor. Pozisyonları ağır çekimde izlemeye bile gerek yok. Çok açık hatalar vardı. Juventus bizi yenmedi. Gidip kendi liglerinde oynasalar da rahat etsek” şeklindeki açıklamaları ortamı iyice gerdi. Bu açıklamalara Juventus cephesi de tepki gösterdi elbette. Sportif direktör Beppe Marotta, Totti’nin sözlerini kabul edilemez bulurken; Pavel Nedved, işi Totti’nin Roma kaptanlığından alınması gerektiğine kadar götürdü. İşi Juventus’a karşı kurulan bir tertip olarak nitelendirmeye, diğer kulüplerin Torino ekibinin başarısını kıskandığına getirmeye vardıranlar da oldu. Deneyimli teknik adam Giovanni Trapattoni, “Juve, gerçek şu ki Inter, Milan veya Roma’yla teker teker değil tüm İtalyan takımlarıyla mücadele ediyor. Bu eskiden beri olan bir şey” diyerek duruma yaklaşmayı tercih etti. 2006’daki skandalın baş aktörlerinden Luciano Moggi de Roma cephesini kendi başarısızlığını örtmeye çalışmakla suçladı. En dikkat çekici açıklama ise Juventus’un eski oyuncusu, UEFA başkanı Michel Platini’den geldi. Fransız futbol adamı, diğer takımların Juventus’u kıskandıklarını ve başarılarının daima hakemlere bağlandığına dikkat çekti. Tek bir maçın ardından böylesine bir tartışmanın çıkması Juventus’un kollandığına yönelik iddiaları biraz olsun kuvvetlendirse de ortada net bir kanıt olmaması Torino ekibini aklamaya yetiyor. Ligin mâli yapısı en sağlam kulüplerinden biri olmayı ve Conte döneminde kadrosuna doğru yatırımlar yapmayı başaran Juventus, ligdeki yerini kolay kolay kaybedecekmiş gibi görünmüyor. İçerisi tamam ama... Juventus’un ligde yakaladığı başarıyı Avrupa kupalarına tahvil edememesi Conte döneminden beri tartışılan bir şeydi. Geçtiğimiz sezon en çok sıkıntı çektiklerini düşündükleri forvet hattına yaptıkları Fernando Llorente ve Carlos Tevez takviyelerine rağmen Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkamadılar. UEFA Avrupa Ligi’ndeyse kendi stadyumlarındaki finalin kapısından döndüler. Pogba, Vidal gibi yıldızları takımda tutmak için harcadıkları efora ve sahip oldukları maddi kaynaklara bakıldığında Avrupa’da büyük bir hüsran yaşadıkları söylenebilir. Sezon başında Conte ile yönetim arasındaki anlaşmazlığın ardından göreve getirilen Allegri’yle bunu aşmayı beklemeleri de gayet doğal. Kadroyu koruyarak geçirilen transfer döneminin ardından Allegri’nin selefinin sistemine dokunmaması takım adına olumlu bir gelişme olarak yorumlanabilir. Conte’nin iyi işleyen 3-5-2 sistemini ufak oynamalarla devam ettiren Allegri, dengeli bir hücum takımı yaratmayı başardı. Ligde oynadığı 7 maçta 14 gol atan Juve, kalesinde de sadece 3 gol gördü. Geçen sezon sıkça yaşanan Sebastian Giovinco’ya yer bulamama sorununu da çözen Allegri, bu oyuncudan vazgeçerek taktiksel istikrarı korumayı amaçladı. Kadrodaki oyuncuların kariyerleri adına bir şeyleri kanıtlama çabasında olduklarını da vurgulamalıyız. Şampiyonlar Ligi’nde bu sezon farklı bir istekle oynadıkları çok açık. Buffon, Pirlo ve Evra gibi oyuncular son bir iz bırakmak için sahnedeler. Marchisio, Vidal ve Tevez gibi isimlerse en verimli dönemlerinde başarılı olma peşindeler. Bu isteğin ilk ciddi sınavları sayılabilecek Atletico Madrid maçında sahaya yansıdığını gördük. Geçen sezonun en etkileyici takımlarından olan Atletico’ya yenilmelerine rağmen maçın yıldızı Arda Turan’a “Bizi en çok zorlayan rakip Juventus oldu. Barcelona veya Real Madrid gibi değillerdi. Oyunun her alanında çok iyilerdi” dedirtmeyi başardılar. Üç sezondur ligi domine eden ve oturmuş bir kadrosu olan Juventus’un Şampiyonlar Ligi’nde arzuladığı yere gelmesi için önündeki tek engel oyuncuların tartışmalardan uzak tutulması olacaktır. Vidal’in gece hayatı, Pogba’nın peşindeki Avrupa devleri ve Serie A’nın bitmek bilmeyen şike imâlarından ne kadar uzak kalırlarsa saha içine o kadar odaklanabilecekler. Bunu başarabildikleri anda da mevcut kadro kaliteleriyle yeni kupalar kazanmaları zor olmayacaktır. İngiltere Fırat Topal HF149 ŞEHRiN AZiZLERi Sezon başında büyük yıldızları da dahil 17 oyuncusu takımdan ayrılan, teknik direktörünü de Tottenham Hotspur’a kaptıran ve ligde kalma mücadelesivereceği düşünülen Southampton bugün Şampiyonlar Ligi potasında. Rotterdam limanından gelen itici güçle bütün dikkatleri üzerinde toplayan Southampton’ın sırrı ne? Adam Llana, Luke Shaw, Rickie Lambert ve Dejan Lovren... Southampton sezon başında ilk 11’inde oynayan 4 çok önemli oyuncuyu toplam 80 milyon paunda Premier League takımlarına gönderdi. Başta Lambert ve Llana olmak üzere bu 4 oyuncu Premier League’de ortalama 35 maça çıkmış, atılan 54 golün 24’ünün altına imzasını koymuş ve yaptıkları asistlerle de yarısından fazlasına doğrudan katkı sağlamıştı. Bu yetmedi, geçtiğimiz sezon kadroda kendisine yer bulmaya başlayan 19 yaşındaki defans oyuncusu Calum Chambers da 16 milyona Arsenal’in yolunu tuttu. Bir süre sonra Saints’in bu şekilde ürünleri indirimde olan bir mağazaya dönüşmesinin ardından bir dolu espri üretildi. Kimileri boş bir odanın görüntüsünü “Southampton’ın sezon öncesi takım toplantısı” diye internete koyuyordu, kimisi Lovren, Llana ve Lambert’i transfer eden Liverpool’un hazır başlamışken St. Mary’s’ Stadyumu’na da talip olduğunu yazıyordu. Hatta bu öyle bir espriye dönüştü ki, bizzat yeni menajer Ronald Koeman, temmuz ayının sonunda boş antrenman sahasının altına “antrenmana hazırız” yazılı bir twit attı. Bu sadece bireysel anlamda önemli oyuncuların kaybı anlamına gelmiyordu. Takımı geçtiğimiz sezon sekizinciliğe taşıyan Arjantinli Mauricio Pochettino, aynı zamanda Premier League’in en yüksek topa sahip olma ortalamasına imza atmıştı. Bielsa takımlarını ve Guardiola’nın Barcelona felsefesini aynı potada eritmeyi hedefleyen genç menajer, özellikle topun kaybedilmesinin ardından rakibin oyun kurmasına fırsat vermeyen, ani presle topu tekrar kazanmayı hedeflemiş taktiğiyle önemli bir başarıya imza attı. Bunu yaratan oyuncuların en önemlileri takımdan ayrıldığı gibi, felsefeyi yaratan Pochettino da Tottenham’ın yolunu tutmuştu. Kısacası sezon başı Southampton doğru dürüst ciddiye dahi alınmıyordu. Koeman, satılan oyunculardan elde edilen 100 milyon pound civarındaki geliri (bu oyunculara zamanında 9 milyon ödeyen Southampton 90 milyon civarında bir kâr elde etti) akıllı transferlerde kullandı. Feyenoord’da Koeman’ın son 2 sezon öğrencisi olan ve toplam 54 golün altına imzasını koyan Pelle ile Twente’nin orta sahadaki maestrosu Sırp Dusan Tadic İngiltere’nin güney sahilinin yolunu tuttular. İki defans oyuncusu Florin Gardoș ve Toby Alderwireld ile Red Bull Salzburg’un Senegalli dinamosu Sadio Mané’nin yanına, Ada futbolundan 2 önemli transfer daha eklendi. Hull City’nin orta saha oyuncusu Shane Long ve Celtic kalecisi Fraser Forster... Bu transferler için 50 milyonluk bir bonservis harcandı. Koeman adaya gelirken yanındaki koltuğa kardeşi Erwin’i de oturtmuştu. Durgun başlangıç ve patlama Kaderin cilvesi Southampton, 3 oyuncusunu transfer eden Liverpool’a konuk oldu sezonun ilk maçında ve 2-1 mağlup oldu. Ardından West Bromwich Albion ile içeride 0-0 berabere kaldılar. Basın tahmin edilenin gerçekleşeceği görüşündeydi. Tadic’in potansiyeli olduğundan, ancak Pelle’nin Lambert’in yerini dolduramayacağından bahsediliyor, 2013/14 sezonundaki ilk iç saha maçına çıkan kadrodan sadece 4 futbolcunun, WBA maçında sahada olduğuna dikkat çekilerek takımdaki değişimin etkisini göstermesinin kaçınılmaz olduğundan dem vuruluyordu. Üstelik, geçen sezonun en golcü ismi Jay Rodriguez’in de nisan ayında yaşadığı ciddi diz sakatlığının hala iyileşmemesi işleri daha da kötüleştiriyordu. Ama, sonraki haftalarda yaşanacaklar bu yorumların hepsini susturacaktı. Southampton, 30 Ağustos’ta deplasmandaki West Ham galibiyeti ile başlamak üzere eylül ayının sonuna kadar 4 maçta 4 galibiyet aldı. Dört tanesinde Pelle imzasının olduğu 10 gol atmışlar ve kalelerinde 2 gol görmüşlerdi. Takımın orta sahasında ulusal takım için de adı geçmeye başlayan Jack Cork ve Fransız Morgan Schneiderlin, önlerinde Long, Davis ve Tadic bulunuyor. İleride ise bu üçlü sayesinde tam bir “hedef adam”a dönüşen Graziano Pelle... Lige ara verilmeden önceki son maçta Tottenham’a 1-0 mağlup olan Southampton’ın dönüşü muhteşem oldu ve Sunderland’ı geçtiğimiz hafta 8-0 mağlup ettiler. Tadic 4 asist yapmış, Pelle 2 golün altına imzasını koymuş ve Southampton, Premier League tarihindeki en farklı galibiyetini almıştı. Hatta takım, bundan önce herhangi bir maçı 8-0 kazandığında yıl 1921’di ve Northampton Town’la 3. Lig mücadelesi veriyorlardı. Maçtan önce Cuma günü, Koeman ve Pelle, Premier League’de eylül ayının en iyi menajeri ve en iyi oyuncusu ödüllerini aldılar. Koeman, ödül komitesindeki 40 oyun 39’unu almıştı. 8-0’lık Sunderland galibiyetinden sonra Koeman, “Mourinho’nun ödül hakkındaki sözleri oyuncuları motive etmiş olabilir belki” diyerek Portekizli meslektaşına göndermede bulundu. (Mourinho, Koeman’ın ödülü alması üzerine, Barcelona’da bir dönem beraber çalıştığı Hollandalı için övgü dolu sözler sarfetmiş, sonra da ağustos ayında ödülü kazanan Swansea menajeri Garry Monk’un, ödülü izleyen ilk maçı Chelsea’ye kaybetmesine gönderme yaparak “Bu ödül pek iyi şans getirmiyor” açıklamasını yapmıştı.) Southampton, yarın ligde Stoke City’i konuk ettikten 4 gün sonra aynı Stoke’la bu sefer rakip sahada, Lig Kupası 4. turunda karşı karşıya gelecek. Futbol ilginç tesadüflere gebe. Sadece bu fikstür açısından değil. Bundan 5 yıl önce, Southampton İngiliz futbolunun üçüncü kademesi League One’a düşmüş ve mali sıkıntılar sebebiyle iflas sürecine girmişti. En son 1960 yılında bu seviyede mücadele etmiş, izleyen 49 yılın 35’ini en üst kademede mücadele ederek geçiren bir kulüp için bu kabus demekti. O felaket sezonda takımı 6’şar ay süre ile 2 Hollandalı hoca Jan Poortvliet ve Mark Wotte yönetmişti. Bugün bir başka Hollandalı, Ronald Koeman, vatandaşlarının kulüpte bıraktığı kötü etkiyi değiştirmekle meşgul. Onun da Avrupa futboluna ispatlamak zorunda olduğu bir şeyler var. Zira Hollanda dışına çıktığı geçmişteki 2 macerası, Benfica ve Valencia serüvenleri oldukça kötü bitmişti. Yaptıkları başlangıç sonrası artık, bütün kurşunlarını harcamış bir takım değil, çekinilmesi gereken bir tehdit olarak görüldüklerinin bilincinde, bundan sonrası daha da zor olacak. Morgan Schneiderlin Dusan Tadic Başka çöplükleri seven horoz GRAZIANO PELLE 2007 yılında 22 yaşındayken Alkmaar şehrine geldiğinde, Van Gaal onu Lecce’den kiralandığı Serie B takımı Cesena’daki performansı üzerine Hollanda’ya getirmişti. O sırada 2008 Pekin Olimpiyatları’nda yer alacak İtalya 21 yaş altı takımında forma giyiyordu. Aynı yıl Toulon’da yapılan ve İtalya’nın kazandığı turnuvada 20 yaş altı takımının formasını giymişti. Ama Pierluigi Casiraghi onu olimpiyatlara götürmedi, Giuseppe Rossi onun için daha iyi bir seçimdi. Pelle de daha sonra bir daha Azzurri formasını giyemedi. Alkmaar’da Van Gaal yönetiminde şampiyonluk yaşadıktan sonra 2011’de İtalya’ya döndü ama diğer İtalyan golcülerden farklı olarak, kendi çöplüğünde değil başka çöplüklerde öten bir horozdu Pelle. Feyenoord onu 2012 yılında Hollanda’ya geri getirdi ve o da bunu, 2 sezonda attığı 50 golle değerlendirdi. İtalya ulusal takımından öyle ümidini kesmişti ki, geçen sezonun sonlarına doğru şakayla karışık, “Beni Hollanda’ya getiren Van Gaal, Hollanda için oynamamı isterse düşünebilirim, sonuçta burası benim ikinci evim” diyordu. 29 yaşında onu Premier League’in en iyi oyuncusu haline getirecek yolculuğu başlatan adam ise yine bir Hollandalı Ronald Koeman’dı. Southampton’a imzayı atar atmaz eski öğrencisini aradı. 2013 ocak ayında bonservisine 3 milyon euro ödediğinde karşılığında 50 gol almıştı. Şimdi ise ödediği 10 milyon, ancak Pelle bu rakamın da karşılığını vermeye niyetli gibi. Kariyerinin sonlarına doğru yaşadığı bu şöhreti İtalyanlar da görmezden gelemedi. Cesare Prandelli’nin 2014 Dünya Kupası öncesinde sadece övgü göndermekle kaldığı oyuncuyu, yeni hoca Antonio Conte ulusal takıma çağırdı. Pelle de 2 sezondur yaptığı şeyi yapmaya devam etti, güveni boşa çıkarmadı ve 13 Ekim’de Malta ile deplasmanda oynanan maçta ilk kez A takım formasını sırtına geçirip maçın tek golünü attı. Tadic ile yaptığı işbirliği tüm İngiliz otoritelerince hayranlıkla izleniyor. Tabii sadece onlar tarafından değil.... Varol Döken Maç Bahane HF149 MAÇ BENiM EVDE iZLENiR! Maddi ve manevi sebeplerden ötürü (şişmanlık manevi mi oluyor?)bir süredir alkolle aramı düzeltmeye, o ünlü magazin cevabı gibi ilişkimizi düzeyli bir arkadaşlık seviyesine çekmeye çalışıyorum. Maç, alkol almak için en büyük bahanelerimden biri çünkü maç izlerken sıkılıyorum. E deplasman maçlarını izlemek için barlara falan gittiğimden bu çözülmesi zor denklemden bari bir Digiturk Play alayım, barlarda içmekten kurtulayım, evimde rahat rahat izlerim diyerek çıktım. Hazır Digiturk varken, Galatasaray- Fenerbahçe maçını da arkadaşlarla benim evde izleriz dedik ve bu haftanın hiç ilgi çekici olmayan konusu ortaya çıkmış oldu. Deplasman tribünü yoksa ydyd tribünü var Deplasmana gidemiyoruz malum. Bu yüzden maçtan 2-3 gün önce Sencer Yücel’den derbiye özel ‘‘Yenilsen de Yensen de’’ programı teklifini oldukça cazip geldi. Akşam maçı da beraber izleyeceğimiz Yiğit Yılmaz ile bir Kadıköy sabahında Bağış Erten’i beklemeye başladık. Biz arabayla gittik ama yine de köşenin şanındandır diye bir adres tarifi verelim. NTVSpor’un binası Maslak’ta. Anadolu yakasından gidecekler için en güzel çözüm, metrobüsle Mecidiyeköy’e geçip oradan Hacıosman yönüne giden metroya binmek. Avrupa yakasından ise metroya Taksim’de ilk duraktan binebilirsiniz. Oto Sanayi durağında inip çıkış kapısını doğru tutturursanız 5 dakikalık bir yürüme sonrası binaya ulaşıyorsunuz. Biz binaya, 11.30 gibi giriyoruz. Galatasaray ve Fenerbahçe’yi destekleyen 8’er kişiyiz. Çay kahve, Yiğit’in Bağış ve Banu’ya Kocaelispor atkısı hediyelerinden sonra program 12.15 gibi başlıyor. Derbinin heyecansızlığı programa da yansımış. Tüm program boyunca bir kez hakem denmedi, gerisini siz düşünün. Yine de güzel bir program ve sohbet oluyor. Herkesin ortak noktası, ilk düdük çalınca o heyecan geri gelir. Bu ne perhiz bu ne viski kursu Girişte yazdığım paragrafı yalanlarcasına programdan sonra, Mehmet Yalçın ile Gusto Viski Kursu’na gidiyorum ben. Viskiye hayır diyemiyorum, onu diğer alkollerle aynı kefeye koyamıyorum. Gusto Dergisi’nin düzenlediği bir kurs bu, meleklerinpayi.com sayesinde haberimin olduğu ve geçen seneden beri çok katılmak istediğim bir etkinlik. Kuruçeşme’deki İncirli Şaraphanesi’nde yapılıyor, temel viski bilgileri veriliyor ve 4 ayrı kategoride her hafta 8’er viskinin tadılıyor. Türkiye’de bulamayacağınız viskileri tadıp güzel insanlarla tanışabileceğiniz şahane bir etkinlik yani. Cumartesi ilk etabı başladı ama sene içinde mutlaka bir 2.si yapılacak. İlgilenenler 0212 237 01 12-17 no’lu telefondan Sezgin Bolat ile iletişime geçebilirler. Kursun maç günüyle çakışması şanssızlığım oluyor. Hesabım, 16’da başlayan kurstan 17.30’da çıkıp 18.15 Beşiktaş vapuruyla Kadıköy’deki evime yetişmek. Tabi bunu daha ilk kadehi yuvarlamamış biri söylüyor. Kursta bulunduğum 2 saat boyunca normalde tadım için şöyle bir damakta dolaştırılması gereken kadehler tarafımdan bir bir yuvarlanıyor. Çakırkeyfim ama pişman değilim. Vapur da kaçıyor zaten. Alves bir gider misin lütfen? Maça 15. dakikasında yetişiyorum. Yiğit Yılmaz, Müge Seventürk, İlker Yılmaz’dan oluşan dev kadro oyuna dalmış durumda. Maça iyi başlıyoruz yani başlamışız öyle söylüyorlar zira ben maçın son 5 dakikası dışında fazla bir şey hatırlamıyorum. Aldığım kararlar birer birer önce bira şişelerine sonra viski kadehlerine gömülüp duruyor. Digiturk Play, güzel iş. Veriyorsun 280 lira tüm maçları izliyorsun. Bir tane HDMI kablon varsa televizyona da yansıtabilirsin. Görüntünün 40 saniye geç gelmesi dışında bir sıkıntı yok, en azından bendeki 8 mbps paketinde bir sıkıntı çıkmadı. Tavsiye ederim. Hayır reklam için para almadım. Alves’in kırmızı kartına kadar maç dengede gidiyor. Alves için fazla bir şey söylemeye gerek yok. 56’da gördü kartı ben 57’de kovardım, bugün haber geldi 30 bin euro ceza vermişler. Kendisine buradan sesleniyorum. Alves bir git artık ya. Volkan’ı Emre’yi Meireles’i de alırsan uçak biletleriniz benden. Sabah programda da söylediğim gibi yaptırım yoksa böyle saçma hareketleri her zaman görürüz. Futbolcu başına bir şey gelmeyeceğini biliyor. Gerçi bu ülkede herkes ne yaparsa yapsın başına çok büyük bir şey gelmeyeceğini biliyor artık. Neyse… O son golü izlemeyecektim! Öyle ya da böyle 87’ye kadar skoru tutuyoruz. Ben de kendimi ayakta tutuyorum bir şekilde. Kadlec ile %100 bir gol kaçırıyoruz, atsak belki 3 puanı alıp kaçacağız. Ama sonra Sneijder bir sağa bir sola öyle bir çakıyor ki, ben de daha fazla dayanamayıp kendimi yatağa bırakıyorum. Adam resmen Volkan ile birlikte beni de bayıltıyor. Sneijder takımına elleriyle 3 puan getirirken bizim 10 numaramız ise hiç terlemeden soyunma odasına gidiyor. Fazla diyecek bir şey yok. Kısasını ben diyeyim, İsmail Kartal ile bu iş olmaz. Öyle ya da böyle maceralı güzel bir gün oluyor. Yiğit ile İlker’i maç yorumlarıyla baş başa bırakıp uyumaya gidiyorum. Rüyamda Volkan ile viski içiyoruz, abi diyor böyle karşımda 10 tane Sneijder var, bir sağa bir sola vuruyorlar, görsen nasıl uçuyorum kedi gibi hepsini çıkarıyorum diyor. Kadehi alıyorum elinden, Volkan diyorum yeter, sen uçunca sapıtıyorsun. Haftaya yeni bir macerada görüşmek üzere…
Benzer belgeler
HF158 - Hayatım Futbol
ülkeler arasındaki farklılıklar ve benzerlikler ortaya
çıkarıldı. Ve ortaya bir sonuç çıkarıldı...