Asistanlar rektörlükte - Arıyorum İTÜ Gazetesi
Transkript
Asistanlar rektörlükte - Arıyorum İTÜ Gazetesi
Kadınlar Günü’ne özel Yazıcıdan doku nakli Sayfa 7 karikatürler... Sayfa 22 Arıyorum’un özel haberi: Türkan Şoray’ın kitabında bahsettiği İTÜ’lü müzisyen... Sayfa 5 arıYORUM Eurovision yok, İTÜVision var! Sayfa 10 itü kültür ve sanat birliği basın yayın kulübü yirmi üçüncü sayı, nisan iki bin on üç süreli yayın ISSN: 1305 - 4785 itü gazetesi Rektör Karaca: Kerem Cankoçak yazdı: Sayfa 6 ‘‘Büyük Patlama her şeyin başlangıcı değil!’’ Yönetmelik resmi gazetede yayınlanmadı! İşlerine iadeleri için Araştırma Görevlilerinin talepleri ve İTÜ Rektörlüğü’nün gerekçeleri daha da netleşti.. YÖK’ün aldığı yeni karar ile asistan - rektörlük arasındaki sürtüşme rektörlüğün içine taştı. Bin kişinin istilası, gelecek günlerde etki yaratacak mı göreceğiz... Sayfa 12 DININ BİLİM VE SANATTA KA TTI YERİNİ KADINLAR ANLA ER Prof. SALLY HASLANG LIN Yrd. Doç. Dr. AYŞE AKA IN Öğr. Gör. GÜLİZ KAPK Sayfa 14 İTÜ Geliştirme Vakfı’nın katkılarıyla... Sayfa 20 luğu tarif ediyor ORHAN KURAL mutlu ERT AYDIN’la NTV Spor yorumcusu M macerası Türk futbolunun Avrupa omi kulüpleri Gönüllülük, FRP, Gastron ve Ragbi takımı leri İTÜRO ve GOBİ etknlik www.gazete.itu.edu.tr SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI EN ÖĞRENCİ KONSEYİ’ND MESAJ VAR Sayfa 9 ‘‘Hazır gıdadan uzaklaşın!’’ SAYFA 1 Asistanlar rektörlükte Obeziteyle mücadele eden Prof. Bağrıaçık’tan gençlere uyarı: SAYFA 2 SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI 2 İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ NİSAN 2013 SİZİ BEKLİYOR GOBI, bu yıl 14-19 Nisan tarihleri arasında, 42 farklı ülkeden ve Anadolu’dan gelen 2000 civarı üniversite öğrencisinin katılımıyla gerçekleşecek. GOBI, Global Opportunities in Business and Investment (İş ve Yatırım Alanında Küresel Fırsatlar), İTÜ Yatırım Kulübü’nün bu yıl beşincisini düzenlediği uluslararası iş ve yatırım zirvesidir. Gobi 2013 ile ilgili ayrıntıları Melih Yahşi’ye sorduk. GOBI’nin keyif ile işe yararlılığı birleştirmek isteyen öğrencilerin, özgeçmişini doldurup, bütün dünyadan insanlarla birlikte iş kültürüyle ilgili bilgi sahibi olmalarına olanak sağlamak amcıyla kurulmuş bir organizasyon olduğunu öğrendik.. Değişen ekonomik trendlerin göz önünde bulundurulmasıyla oluşan yeni küresel fırsatlar ve sektörlerdeki global değişimler, panellerin ana temasıdır. Konferanslar, nisan ayının ortasında başlamakta ve 5 gün sürüyor. İlk gün, yaklaşık 100 civarı uluslararası öğrenci, İstanbul’a varıyor. Aynı günün akşa- mı, etkinlik açılış gecesi ile başlamaktadır. Açılış gecesinde Türk Kültürü, geleneksel dans ve müziklerle tanıtılıp, açılış gecesi konseriyle keyifli bir müzik şöleni yaşanır. Devam eden üç günde, 10.00 ve 15.00 saatleri arasında beş bloktan oluşan panellerde, Türkiye’nin seçkin iş adamları, iş ve yatırım sahalarının ilgi çekici evrensel konularından bahseder. Konuşmacılar İngilizce olan sunumlarını öğrencilerin sorularını cevaplayarak sonlandırmaktadırlar. Organizasyon sonunda belli miktarda katılım göstermiş kişilere sertifika verilmektedir. GOBI’de Türkiye ve İstanbul tanıtımı esas alınarak, gezi ve sosyal aktiviteler ile her üniversite öğrencisinin, hayatı boyunca unutamayacağı bir hafta yaşatmaya çalışılır. Panellerden sonra her gece, İstanbul’un en elit eğlence mekânlarında çeşitli aktiviteler düzenlenmektedir. Paneller, üçüncü -Casper CEO- Charlotte Anne Lamprecht -Groupon Türkiye Genel MüdürüOnur Aydın - EnerjiSa CEO - Yetik Mert -Yemeksepeti.com Kurucusu- Nevzat Aydın -Markafoni.com Kurucusu- Sina Afra - Doğuş Otomotiv Yönetim Kurulu Başkanı- Aclan Acar - PwC Türkiye Danışmanlık Hizmetleri Lideri - Hüsnü Can Dinç Merve Turhan / Ayazağa etkinliklerle bir araya getirmeyi hedefleyen ve meydana gelen teknolojik gelişmeler ışığında yapılan çalışmaları sorgulamayı planlayan bir oluşum. İTÜRO BAŞLIYOR 2007 yılında başlayan İTÜRO organizasyonu 7. kez sizleri robot dünyası ile buluşturuyor. 11 Nisan’da başlayacak olan etkinlikte robotik alanındaki son gelişmeler ve öğrenciler arası yarışmalar dikkatleri çekecek. İTÜRO Tanıtım Koordinatörü Ahmet Caner Erdoğan ile yaptığımız kısa söyleşiden edindiğimiz bilgileri sizlerle paylaşıyoruz. gün kapanış töreniyle sona ermektedir. 2013 Gobisi’nin panel başlıkları; • 15 Nisan 10.00-12.00: Markasını Konuşturan Yöneticiler • 16 Nisan 10.00-12.00: Neden Türkiye’de Yatırım? • 16 Nisan 13.00-15.00: Sürdürülebilir ve Gelecek Vaadeden Projeler • 17 Nisan 10.00-12.00: Dünya’da Öne Çıkan Türk Markaları • 17 Nisan 13.00-15.00: E-Ticaretin Duayenleri ve panelistleri; - Tofaş CEO- Kamil Başaran - Microsoft Türkiye Genel Müdür Yardımcısı - Mustafa Çağan - Borusan EnBW Enerji Genel Müdürü - Mehmet Acarla - Intel Türkiye CEO- Burak Aydın İTÜ Robot Olimpiyatları (İTÜRO), İTÜ Kontrol ve Otomasyon Kulübü (OTOKON) tarafından 11-12-13 Nisan 2013’te, İTÜ Ayazağa Kampüsü Süleyman Demirel Kültür Merkezi (SDKM)’nde düzenlenecek. İTÜRO, robotik alanında çalışma yapmakta olan öğrencileri, akademisyenleri ve endüstri temsilcilerini düzenlediği Her yıl binlerce lise ve üniversite öğrencisinin katıldığı İTÜRO’ya geçtiğimiz yıl yarışmacı veya izleyici olarak 7 bin kişi katıldı. Bunun yanı sıra etkinlik için İTÜRO ekibi organizasyonda 150 aktif kişi ile faaliyet gösterdi. Proje kayıtlarının internet üzerinden yapıldığı İTÜRO’da robotlar Çizgi İzleyen, Mini Sumo, Mikro Sumo, Süpürge, Yangın Söndüren, Merdiven Çıkan, Labirent, Kendini Dengeleyen, Senaryo: Top Taşıma ve Serbest Kategori olmak üzere on farklı kategoriyle yarışmada yer almakta ve robotlarını SDKM’de sergilemektedirler. İTÜRO kapsamında robotik ve kontrol bilimi gibi alanlar- “Cumartesi-Pazar sınav olan 8 Mart’da Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde, sanatçı bir sistemde öğrencilerin ilgiAyhan Tomak’ın “Kadının Rengi” adlı resim ve heykel ser- sizliğine şaşırmam.” gisinin açılışı ve söyleşisi yapıldı. Sergide 6 heykel, 4 tablo, 3 SDKM’deki etkinliğe öğrencilerden gelen talebin az olması dikkat ayna çalışmasından oluşan 13 farklı eser yer aldı. Anıl Güler / Ayazağa SATRANÇ DERSLERİ İTÜ Satranç Topluluğu’nun bahar dönemi ücretsiz satranç derslerinin gün ve saatleri şöyledir: Başlangıç-orta seviye: Her cuma saat 16.30'da. İletişim: Emre Hasgüleç, [email protected], 530 558 8555 Orta seviye: Her çarşamba saat 17.30'da. İletişim: Görkem Sivri [email protected], 533 349 4873 Dersler İTÜ Satranç Topluluğu kulüp odasındadır. NİSAN 2013 İTÜ - RTEÜ iş birliği İTÜ ile Recep Tayyip Erdoğan (RTE) Üniversitesi arasında eğitim-öğretim, araştırma-geliştirme ve inovasyon konularında iş birliği protokolü imzalandığı bildirildi. İTÜ'den yapılan açıklamaya göre, Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca, Genel Sekreter Doç. Dr. Tayfun Kındap ile RTE Üniversitesi'ni ziyaret etti. Protokole göre, İTÜ öğretim üyeleri, RTEÜ'nde çeşitli dersler verebilecek, ortak doktora programları açılacak, RTEÜ Makine Mühendisliği Bölümü öğrencileri İTÜ'de 2 dönem İngilizce hazırlık okuyabilecek. Karşılıklı tespit edilecek sayıda RTEÜ öğrencisi yaz dönemlerinde 2 ay süreyle İTÜ eğitim-öğretim laboratuvarlarında uygulama yapabilecek. Ayrıca, araştırma-geliştirme ve inovasyon kapsamında ortak çalışmalar yapılacak ve sonuçları ortak kullanıma açılıp, her iki üniversitenin öğretim üyeleri, yardımcıları, araştırmacıları ve öğrencileri arasındaki bağ daha da güçlendirilecek. Açıklamada görüşlerine yer verilen RTEÜ Rektörü Prof. Dr. Arif Yılmaz, iki üniversite arasında yapılan işbirliği protokolünün esas amacının ülkeye katkı sağlamak olduğunun altını çizerek, İTÜ ile başarılı çalışmalar ortaya çıkaracaklarına inandığını belirtti. Rektör Karaca da insanı ve tabiatıyla Rize'nin yüksek bir potansiyele sahip olduğunu kaydetti. Rockwell ve İTÜ iş birliği: Güç ve Hareket Kontrolü Laboratuvarı 2011 Ekim ayında görüşmelere başlanan Rockwell Automation ile anlaşmaya varılarak 19 Şubat Salı günü Güç ve Hareket Kontrolü Laboratuvarı açıldı. İTÜ Kontrol Mühendisliği Bölümü öğretim görevlisi Yrd. Doç. Dr. Ali Fuat Ergenç laboratuvarın yürütücülüğünü yapıyor. Ergenç, laboratuvarın herkese açık olduğunu, Rockwell Automation ekipmanlarının İTÜ’ye hibe edildiğini ve İTÜ’ye yaklaşık 1.5 Milyon dolarlık yatırım getirildiğini dile getirdi. Anlaşmaya göre laboratuvar müsait olduğu sürece burada hem endüstriyel eğitimler verilecek hem de endüstri ile beraber projeler yapılabilecek. Rockwell ile firmanın misafirlerinin laboratuvarı ziyaret edebilmelerine ve üniversiteden akademisyenlerle anlaşıp eğitimlerin bir kısmının üniversitemizde verilmesinin sağlanmasına yönelik karşılıklı bir anlaşma yapıldı. Türkiye’de 1993 yılında kurulan, “BENİN’DE YAŞAM” BAŞLIKLI FOTOĞRAF SERGİSİ Çoğunlukla bir fotoğraf onlarca sayfada anlatılanlardan daha fazlasını ifade eder. Afrika’nın kilit noktasındaki sevimli coğrafyası ile Benin Cumhuriyeti’ni daha geniş kesimlere tanıtarak iş birliği alanlarını artırabilmek için Benin İstanbul Fahri Başkonsolosluğu, on yıldır farklı etkinlikler gerçekleştirdi. Bu defa Alman Fotoğraf sanatçısı Jörg Bier ve tanınmış fotoğraf sanatçımız İbrahim Göksungur’un objektifle- rinden Benin’i sunmayı amaçladı. Benin’de Yaşam başlıklı fotoğraf sergisi İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde, 4 Mart 2013 Pazartesi günü Saat 16.00’da açıldı. 8 Marta kadar gezildi. Benin, tarihsel zenginliği, eşsiz doğası, gölleri, lagünleri, sıcak su kaynakları, sahilleri, safari turizmini de imkan sağlayan doğal parkları, dünyada benzeri olmayan yılanlı mabedi ve Vudu ritüelleri ile farklı coğrafyaları keşfetmek isteyen gezginler için bulunmaz bir fırsattır. Fotoğraf sergisi, Benin Cumhuriyeti İstanbul Fahri Başkonsolosluğu başta olmak üzere Benin’de ABD’nin otomasyon konusunda lider şirketi Rockwell Automation, Türkiye’de de hem global hem de yerli markalara hizmet veren fabrika otomasyonlarında lider bir şirket. ticari faaliyet yürüten Tailwind Havayolları, Superteks ve Hummel firmalarının desteği ile gerçekleşti. İTÜ’de Lütfen+1 Prof. Dr. Orhan Kural’ın hazırlayıp sunduğu “Ekoloji Bilincini” yerleştirmeye yönelik Bugün Kanalı’nda Pazar günleri yayınlanan “Lütfen +1” programının geçtiğimiz haftaki konukları Rektörümüz Prof. Dr. Mehmet Karaca, İTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ayşe Sema Kubat ve rüzgâr sörfü dalındaki başarıları ile tanıdığımız Türkiye 2. Güzeli, İTÜ Makine Mühendisliği mezunu Çağla Kubat ile oyuncu, sunucu, İTÜ Jeoloji Mühendisliği mezunu Şebnem Özinal idi. Ortak konu çevre, ekoloji ve daha yeşil bir İTÜ idi. SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI Tomak, sergisi hakkında Kadının Rengi adıyla kadının yaşamları ve yaşam karşısında duruşları ile ilgili resim çizgilerinin olduğunu belirtti. Ayrıca: “Benim için 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü gözüyle baktığım için bu emek ve emekle birlikte insan olmak benim için yapı taşlarıdır. Yoksa orada kadınlar çiçektir, böcektir gibi laflar bana itici geliyor. Burada olay şu; çok doğal şekilde karşımızda bir insan var. Ben varım veya bir başkası, yani bir kişilik var. O kişiliği bir sanatçı hangi açıdan veya nasıl bir biçim yaratarak ortaya çıkartıyor.” dedi. çekerken, bu konu hakkında Tomak: “Sergiye gelecek kişiler ilgisiz olup gitse kendimi sorgularım. Fakat daha gelmeden ilgisizlik varsa o zaman burada iletişimsizlik vardır. Ve asla kabul edemeyeceğim bir şey gördüm; cumartesi ve pazar günlerinin sınav olması. Böyle bir şey hiçbir zaman hiçbir yerde yok. Kölelik düzeninde bile yok. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün temel özelliği kadın hakları, işçi haklarıdır. İşçi hakları olan bir yerde cumartesi pazarın da sınav olması demek, saçmalıktır. Bu yüzden sergiye gelmemezlik değil, hiç uğramasalar da hiç şaşırmam artık.” dedi. nbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Kulübü tarafından düzenlenen Sürdürülebilir Ekosistem Günleri’nin dördüncüsü 04-05 Nisan 2013 tarihleri arasında gerçekleştirilecektir. Etkinliğin Programı aşağıdaki gibidir: SEG '13 Program 4-5 NİSAN 2013 04 Nisan Perşembe 09:30-10:00 Açılış (İsmail Toröz) 10:15-11:00 Waste Free Oceans (Yavuz Eroğlu) 11:15-12:00 Sürdürülebilir Şehirler (Celal Toprak) 12:00-13:00 Öğle yemeği 13:00-13:30 Belgesel Gösterimi 13:30-14:15 Karbon Ticareti ve Karbon Ayak İzi (Selda Cabbar) 14:30-15:15 Biyoenerji (Mirat Gürol) 15:30-16:30 İş Dünyasında Çevreci Yaklaşım 16:30-17:00 Etkinlik (Tanışma-Bez çanta boyama vb.) 05 Nisan Cuma 09:30-10:00 Biyomimetrik (Emirhan Coşkun) 10:15-11:00 Enerji Verimliliği (Meriç Öven) 12:00-13:00 Öğle yemeği 13:00-13:30 Müzik dinletisi 13:30-14:15 Life Cycle Assesment (Zerrin Çokaygil) 14:30-15:15 Atık Yönetimi (Aynur Acar) 15:30-16:15 Yeşil Gençlik Platformu - Sürdürülesi Kent Konuşmaları 2 16:30-17:00Serbest Kürsü-Kapanış BASIN-YAYIN KULÜBÜ SAYFA 3 KSB’DEN KADINLAR GÜNÜNE ÖZEL ETKİNLİK da seminerler, söyleşiler, paneller ve sergiler düzenlenmektedir. Yarışmalarla eş zamanlı olarak düzenlenen bu etkinlikler, bu alanda çalışmalar yapmakta olan katılımcılara yol göstermektedir. Tanıtım Koordinatörü Erdoğan İTÜ öğrencilerinin etkinliğe ilgisinin beklenenin çok altında olduğunu, herkesi organizasyona davet ettiklerini belirtti. İsta 3 ARIYORUM İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ SAYFA 4 SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI 4 İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ NİSAN 2013 Esra Erdoğan ‘‘Tek amacım hayatlara denge getirmek...’’ Bu ay İTÜ Basın Yayın Kulübü etkinliğine konuk olacak Esra Erdoğan ile sohbet ettik. Öncelikle bu sohbetimize ve ardından KSB Küçük Salon’daki sürprizlerle dolu etkinliğe 18 Nisan saat 18.00’da tüm İTÜ’lüleri bekleriz. Kendiniz ve düşünceleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz? Kendimi bildim bileli hep farkındalıkla uğraştım. Farkındalık fark ettiklerimizin dışında da olasılıkların derinliğinde ve içselliğinde olacağımız bir yolculuktur ki bu aslında potansiyellerimizi oluşturur. Dolayısıyla insanlarla da bu farkındalık üzerine yolculuk yapıyoruz. 10 yıllık bir tasavvuf geçmişim var ve tasavvuf kişinin bireysel olarak “kendini bilmesi” prensibine dayalıdır. Benim de hayata bakış açım bu prensible kesiştiği için farkındalığın kendini bilmek adına geliştirilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bizler görünene değil daima görünmeyene bakabilmeyi geliştirebilmeyi deneyimlemeye izin vermeliyiz. İnsanların kendi potansiyellerine ve yeteneklerine ulaşabilmeleri şüphe içinde olduklarından dolayı zordur. Kendi farkındalığında kalmaları ve tam kapasite kendilerine güven duymaları daha da zordur. Oysa kendilerini bilmeye ve deneyimlemeye şüphesizce açtıklarında yaratıcılık patlaması yaşarlar. Ben her zaman çalışmalarımda bana danışanları kör noktalarına bakmalarını söylerim. Onların kendi biricik alanlarında yaratıcılık ve potsansiyelleri zaten var. Bu herkesin doğuştan hakkı olan bir durumdur. Yeter ki keşfetmek için istekli olalım ve ben de var mı acaba demeden kendimize şüphesizce yaklaşabilelim. Uluslar arası ticaret okumuşsunuz neden farklı bir alana yöneldiniz? Çünkü hayatın bir yolculuk olduğunu, her alanından bir şeyleri görmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sadece tasavvufçu olmak, sadece kişisel gelişici olmak, sadece bir yerde genel müdür olmak ya da sadece sporcu olmak, sadece bir şey olmak değil; hayatın her alanını deneyimlemek gerektiğini düşünüyorum. Değişik bir bölüm, değişik bir ortam, değişik bir üniversite ortamı yaşamak istedim. Çok da keyif aldım, yine o bölüme rağmen yine orada farkındalığı buldum, yine yaratıcılığı buldum. Çalışma yaptığınız insanlardan nasıl dönüşler alıyorsunuz? Bugüne kadar hiç fark etmedikleri yönlerini ve potansiyellerini gördüklerini hep söylerler. Daha önce sinirlendikleri noktalara daha farklı yaklaştıklarını ve bunlarla çok kolay baş edebildiklerini söylerler. Hayatlarına denge geldiğini söylerler. Benim de zaten tek amacım hayatlara denge getirmek. Potansiyellerimiz nelerdir ve nasıl ortaya çıkarabiliriz? İnsanın bir kere kendi sonsuz potansiyelleri olduğunu bilmesi gerekir. Potansiyelleri İ stanbul Teknik Üniversitesi IEEE öğrenci kulübü, bu yıl 8-9 Nisan’da 5.si düzenlenecek olan ProjeKent 2013 ile Türkiye’de günümüzde en çok desteklenen AR-GE sektörünü ele alıyor. Yaratıcılığı ne engeller? Korkular engeller. Başaramamak, sınırlı görmek kendini, reddedilmek, yaratıcılığı hep bunlar engeller. Yaratım çok farklı şekillerde olabilir yani canavarlar da yaratabiliyoruz. Yarattığımız şeyin ne olduğunun farkına varmadan yaratıyoruz. Düşündüklerinizin ve inandıklarınız yaşamınıza etkileri nelerdir? Bu düşündüklerimi düşünmüyorum artık çünkü ben oldular. Hayatım zaten böyle olduğu için bunları ben deneyimliyorum şu an. Zaten düşünceler ve duygular sonuçta sizi şekillendiren şeyler haline geliyor. Benim de yaşamım bunlarla şekillendi. Bu iş aynı zamanda hayatım. Korkuyla yaratmak ile sevgiyle yaratmak arasındaki fark nedir? Korku dediğin zaman işin içinde zihinsel manipülasyonlar var. Yalanlar da yaratıcılıktır ancak bunlar zihinseldir ve insana kalıcılık vermez. Korkunun olduğu yerde biz yaratıcılıktan bahsedemeyiz, o sadece geçiştirilmiş tatmin duygularıdır. Gerçekte sevgiyle yaratırsak kendimizi çok sevdiğimiz için çok kalıcı bir noktadan yaratmaya başlarız. Her an grubu, üniversite içerisindeki laboratuvarlardan da faydalanarak, oldukça önemli projelere imza atmalarına rağmen, proje grubu dışındaki öğrenciler bunlara hiçbir zaman ulaşamıyor. Fuar alanında topladığımız projelerle öğrencilerin inovatif fikirlere ulaşmasını sağlıyoruz. Mini Projekent’in amacı ise; okula yeni gelmiş Ar & Ge’yi bilmeyen öğrencileri bu konuda bilgilendirmek amacıyla oluşturulmuş bir alan. Esas kısım dediğimiz bölüm ise seminerler. Seminerlerimiz içerisinde konuların çeşitlilik göstermesini amaçlıyoruz.” dedi. Sergilenecek projelerden bazıları: Formua SAE Yarış Arabası, İTÜ ATA Takımı İnsansız Hava Aracı ve İTÜ Pars Roket Takımı Yerli Üretim Roket. Etkinlik programıyla ilgili ayrıntılar için www.projekent.org sayfası sizi bekliyor. Serhat Orhun Urfalı / Gümüşsuyu Deniz Sayın .tr [email protected] MERCURY DÜNYA FENOMENİ İTÜ’de ilk defa bir Queen gecesi düzenlendi. Çok fazla ilgi gördü. Bu etkinlik nasıl oluştu? Süreçten biraz bahsedebilir misin? Aslında bu etkinlik konservatuardan arkadaşım Neyzen Özsarı tarafından bize sunuldu. Bana da çok mantıklı geldi, çünkü İTÜ Müzikali artık bir marka olma yolunda ve böyle projelere ve yaratıcı fikirlere daima açık bir kulüp. Bu yüzden kalbul ettik ve sanırım başarılı bir şekilde yaptık. Neden Queen? Freddie Mercury ne ifade ediyor sizin için? Queen çünkü Queen grubu müzikalitesi son derece yüksek düzeyde ve avant-garde bir grup. Yaptıkları müzik theatre- rock diye geçiyor. Rock müzik ile klasik müziğin içiçe geçmiş hali aslında bu. İTÜ Müzikali de bu düzeyde seyretmeyi amaçlayan bir kulüp. Freddie Mercury de tabi bizim için ve aslında bütün dünya için bir fenomen. Yalnızca şarkıcı ya da müzisyen değil. O sanatçı. Çok iyi piyano çalıyor. Tasarımcı koreograf, bestekar ve son derece yaratıcı bir insan. Bütün bu özellikleriyle Freddie örnek aldığımız bir isim. İTÜ Müzikal Kulübü’nün de kurucularındansın. Kurucu şefisin. Müzikale ilgin nereden geliyor? İTÜ Müzikali’ni Emine Yılmaz arkadaşımla beraber kurduk. Müzikale ilgim müziğe başladığımdan beri vardı. Aslında ben ilk Karagöz-Hacivat oynatarak başladım. Büyükbabama rica ettim dört kasnağı kare şekilde birbirine çaktı, beyaz bir perde gerdi ve bana bir hayal perdesi yaptı. Ben o hayal perdesinde kendi çizdiğim karakterleri oynatırdım. Hayal perdesinin ana enstrumanlarından olan zilli tefi de porselen çaydanlığın içine demir paralar koyarak yapmıştım. Sihirbazlık yaptım bir ara. Yani böyle yaratıcı fikirler ve görsel şovlar hep benimleydi. Sonra müzikte karar kılıp orta- Türkan Şoray onu kitabında yazdı: tekleyen kurumlar çok az. Mühendis arkadaşlarımızın müzik aşkı benim hayranlıkla izlediğim bir şey, ama onlardan en büyük isteğim bunu meslek olarak seçen müzisyenlere saygı duymaları ve onların hakkını gözetecek bilince sahip olmaları. Yoksa piyanoda iki parça çaldı diye kendini Fazıl Say zanneden insanlar da var. Orkun Zafer Özgelen TÜRKAN ŞORAY’IN KİTABINDA YER ALDI Röportaj: Fatih Avcı okuldan sonra İTÜ Konservatuarı Çalgı Eğitim Lise Devresi’ne girdim ve bu aşk böylece daha da büyüdü. İTÜ Müzikali’nde neler yaptınız? İlerisi için senin başka ne tür planların var? Bu sene İTÜ Müzikali’nin üçüncü senesi. İlk senemizde birçok müzikalden şarkıları ufak enstantaneler ile kolaj şeklinde sunduk. İkinci senemizde Stephen Sondheim’in Sweeney Todd’unu, Tim Burton’ın The Nightmare Before Christmas’ını ve Muhlis Sabahattin Ezgi’nin Ayşe Opereti’ni kendi yorumumuzla ve öyküleri minimalize ederek sunduk. Özellikle Ayşe Opereti’nin kurgusunu çok araştırmamıza rağmen bulamadık ve aslında dram olan bir opereti komediye çevirdik. İTÜ Müzikali’nin kuruluş amacı aslında Türk müzikallerini ve bu kültürü yeniden canlandırmaktı. Bunu elimizden geldiğince yapmaya çalıştık. Umarım Türk müzikal kültürünün gelişimine katkı sağlayabiliriz. Müzikalde kendi bestelerini de kullanıyor musun? Hangi eserleri seçiyorsunuz ya da genel olarak? İlk senemizde “İTÜ Müzikal Şarkısı” diye bir şarkı yazmıştım ve bu şarkı kulüpçe benimsendi. Marş ve jingle gibi oldu. Bütün müzikal gösterilerinin başında bu şarkı okundu.Umarım gelecek yıllarda da okunur. Doğrusu ben bundan büyük gurur duyuyorum. Şimdiye kadar hep yabancılardan olsun, Türk operet ve müzi- kallerinden olsun kolajlar yaptık. Bu sene Hair müzikalini yapacağız. Umarım muvaffak oluruz ama benim en büyük isteğim ve dileğim İTÜ Müzikali’in kendi müzikalini yazması. Peki müzik kariyerin için ne gibi planların var? Ne yapmak istiyorsun? Müziğin ve sanatın çeşitli dallarıyla uğraştığım için kafam bazen çok karışır. Türkiye bir çok kültürü içinde barındıran ve aslında ne Doğulu ne de Batılı diye tabir edebileceğimiz bir konumda. Bu elbette müziğine de yansıyor. Ben mesela piyano çalarken aklımdan bir bozlak geçiyor. Bunu travma şeklinde İtalya’da eğitim alırken de yaşadım. Bir yandan üç sesli envansiyon çalarken bir yandan Dede Efendi’nin ‘Yine Bir Gülnihal’ini piyanoya adapte etmeye çalışıyordum. Sene sonunda yapılan konserde de piyano ve bağlama için yazdığım bir parça seslendirdim, final ve bis parçası olarak çalındı. Yani demek istediğim Doğu ve Batı kültürünü kalbinde ve beyninde duyan bir insan olarak bunu müziğime de yansıtmak istiyorum. İsteğim bu mantaliteki müzisyen arkadaşlarla çalışmak ve dünyada böyle işler yapabilmek. Onun dışında solo olarak da planlarım var. İKİ PARÇA ÇALINCA KENDİNİ ‘FAZIL SAY’ ZANNEDENLER VAR İTÜ öğrencilerinin müziğe olan ilgisi nasıl sence? Konservatuar öğrencisi olmayanların müzikte gelişebilme ihtimalleri var mıdır? İTÜ’nün konservatuardan olmayan öğrencileri müziğe son derece önem veriyor ve gördüğüm kadarıyla bazıları müziği bir terapi, bir kaçış ve aslında en güzel parçaları gibi görüyor. Bu mükemmel bir şey çünkü konservatuar öğrencilerinde bu bilinci yakalamak zor oluyor. Bunun nedeni sanırım müziğin meslek olma süreci. Ülkemizde ne yazık ki sanatı, sanatçıyı des- Türkan Şorayın yazdığı “Sinemam ve Ben” adlı kitapta senden ve ona yazdığın şarkıdan bahsediyor. Biraz da bundan söz eder misin? Öncelikle söylemeliyim ki bu benim için büyük gurur ve onur. Türk Sinemasının Sultanı diye tabir edilen bir fenomen tarafından hatırlanmak ve onun kendi cümleleriyle bundan bahsetmesi ne kadar mutluluk ve onur verici tarif etmesi mümkün değil. Öncelikle burdan da kendisine tüm kalbimle teşekkürlerimi bir daha sunuyorum. Üç yıl önce İTÜ Basın Yayın Kulübü tarafından ‘İTÜ Türk Sinemasına Emek ve Onur Ödülleri’ töreni düzenlenmişti. Bunu düzenleyenler benim iki yakın dostum. Biri sen, yani Fatih Avcı, diğeri Emine Yılmaz. Bu arkadaşlarım benim önceden Türkan Şoray’a ‘Yeşilçam’ın Sultanı’ diye bir şarkı yaptığımı biliyorlardı ve bana ödül töreninde şarkıyı orada söylememi, çünkü Türkan Şorayın’ da bu törene geleceğini söylediler. Ben de büyük bir şerefle kabul ettim. Törende Türkan Hanım anons edilmeden önce şarkıyı okudum ve bitiminde sahnenin önüne geldim. Uzun uzun sarıldık. Daha sonra Türkan Şoray bizi evine davet etti. Arada görüşüyorduk ve kitap yazdığından bahsediyordu ama böyle bir sürpriz yapacağı hiç aklımın ucundan geçmemişti. Kitap çıktığında henüz almamıştım. Değerli hocam Orhan Kural bir gece beni arayıp, Türkan Şoray’ın kitabında benden bahsettiğini söyledi. Nasıl sevindim anlatamam. Hala da aslında inanamıyorum... DİR? ORKUN ZAFER KİM rkun Zafer O 1987 yılında doğan ervatuarın ns ko ’ye Ü İT Özgelen, . Ardından lise kısmıyla başladı müyle yüksek ‘kompozisyon’ bölü eden Özgelen, öğretimine devam la gittiği 1 Erasmus programıy itimi de alarak yıllık İtalya’daki eğ oldu. Me2010 yılında mezun şitli müzik çe a zun olduktan sonr müzik öğretgruplarında çalıştı, nist ve aranjörmenliği yaptı, piya rzlardaki eserlelük yaptı. Farklı ta Özgelen’in çok riyle dikkat çeken nuyor. Halen sayıda bestesi bulu den yüksek Haliç Üniversitesi’n n Özgelen, lisans öğretimi göre uluğu’nun da İTÜ Müzikal Topl kurucularındandır. ran için yaptıÖzgelen, Türkan Şo Şoray’ın bu yıl ğı şarkının Türkan r almasıyla da çıkan kitabında ye çekmiştir. dikkatleri üzerine SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI Öğrenci-Sanayi-Üniversite üçlüsünü bir araya getirerek genç mühendis adaylarının gelişen ARGE hakkında bilgilenmesi ve AR-GE’nin Türkiye’deki yerini anlatmayı hedefleyen ProjeKent’te bu yıl, yurt dışında ve ülkemizde önemli başarıları bulunan proje takımları bulunacak. Ayrıca ziyaretçilerine AR-GE alanında önemli işler başarmış şirketlerin mühendisleriyle bire bir sohbet edebilme fırsatı sunacak ProjeKent 2013, kendi bünyelerinde bulunan İTÜ IEEE Laboratuvar, komitesi tarafından ziyaretçilerine elektronik devreler kurma şansı veriyor. Türkiye’nin AR-GE temalı en büyük öğrenci etkinliği olan ProjeKent 2013 aynı zamanda 12000 TL ödüllü yarışmasını neticelendirerek ödül töreniyle AR-GE alanına hizmet vermeye devam edecek. Sektörün önde gelen isimlerinin yapacağı sunumlar ve gün sonunda gerçekleşecek olan sosyal konuk sohbetleri ile renklenecek olan ProjeKent 2013 katılımcılarına, hayatlarını şekillendirme fırsatı sunuyor. İTÜ IEEE Başkanı Orkun Gökhan; “Projekent’e esas olarak beş etkinliğin bileşimi diyebiliriz. Yarışma kısmında; şirketlerin bize belirttiği problemleri, öğrencilerin çözmesini sağlıyoruz. Etkinliğin diğer kısmıysa, fuar alanı. Birçok proje Yaratıcılık nedir ve nasıl gelişir? Yaratmak için önce kişinin kendisinin şüphesizce yaratanlığının farkında olması gerekir. Bir kere bizler hepimiz yaratıcı varlıklarız, bunu kabul etmesi gerekir. yaratmak zorunda değilim, belli aşamalardan geçerek yaratırsam işte bu sevgidir, kendime sevgi duyuyorumdur. İnancım o kadar yüksektir ki bir başkasının inancına gerek duymadan kendime inanıyorumdur. Başkasının beni sevmesine gerek duymadan kendimi seviyorumdur. İşte o zaman önüm çok açık. B NİSAN 2013 SAYFA 5 ProjeKent bu yıl AR-GE’yi konu alıyor keşfetmiyoruz biz, zaten olanın ortaya çıkmasına izin veriyoruz. İnsan bu konuda çok sınırsız ve sonsuz bir varlıktır. Bunu fark ettiği zaman potansiyelleri de zaten o oranda sonsuz ve sınırsızdır. Yapamama korkusu potansiyelleri engeller. BASIN-YAYIN KULÜBÜ azen yakınında olduğumuz insanların yaptığı sıradışı şeyler bize öyle pek de ‘olağanüstü’ gelmez. Ne zaman uzaklaşıp seyretmeye koyuluruz, o zaman daha berraklaşır, güzelleşir, olağan olmadığının farkında oluruz. Tam da bu tanıma uygun bir isim Orkun Zafer Özgelen. Sıradan tavırları, ilginç konuşması, mutevazı hareketleri bir yana dursun, piyano çalarken hırçınlaşması, şarkı söylerken adeta başka biri olması ve de bütün bu zıtlıkların aynı bedende yaşanması çok kolay olmasa gerek. Bu açıdan bakıldığında yanıbaşımızda bir müzik dehasının yetişmekte olduğunu söylesek abartı kaçmaz. Orkun Zafer Özgelen, İTÜ Müzikal Topluluğu’nun müzik direktörlüğünü yürütüyor. En son İTÜ Müzikal tarafından düzenlenen ‘2. Queen Gecesi’ etkinliğinde karşılaştık Zafer’le. Hazır buluşmuşken hem etkinlikle hem de kendisiyle ilgili bir röportaj yapalım dedik. 5 ARIYORUM İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ SAYFA 6 SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI 6 İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ NİSAN 2013 BASIN-YAYIN KULÜBÜ NİSAN 2013 BÜYÜK PATLAMA HER ŞEYİN BAŞLANGICI MI? Gözlemlediğimiz evrenin 13,7 milyar yıl yaşında olduğunu ve Büyük Patlamayla başladığını biliyoruz. Ancak bu “her şeyin” Büyük Patlamayla başladığı anlamına gelmiyor. Gözlemleyemediğimiz evrenler olabilir, evrenimiz döngüsel olabilir (Büyük Patlama ve Büyük Çöküşler arasında gidip gelen bir evren gibi) ya da hiper uzay içinde sonsuz evrenlerden birisi olabiliriz. Mutlak kesinlikle bildiğimiz tek şey var: Gözlemlediğimiz Evren sürekli genişliyor, dolayısıyla tam olarak 13.7 milyar yıl önce atomdan daha küçük bir noktadaydı. Hesaplamalar, sıfır zamandan sonraki saniyenin çok küçük bir kesirinde, bugün gördüğümüz evrenin, tüm içeriğinin atom çekirdeği yoğunluğunda sıcak bir madde yığınına sıkıştığını gösteriyor. Bu noktada şimdiki fizik kuramlarımız işlemez oluyor. Henüz daha geriye giden, her şeyi açıklayan tutarlı bir kuram çıkmadı ortaya. Yani günümüz fiziği “başlangıcı” ispatlayamıyor. Çok sayıda kuram var elbette. Örneğin, sicim kuramlarına dayanan bir kuantum kütleçekim kuramı ispatlanabilirse, zamanın doğuşundaki tekillik sorunu çözülebilir. Çünkü kuantum fiziği bize, zamanın diğer her şey gibi öbekli olduğunu söylüyor. Bu durum, zamanın bölünemeyen en küçük olası bir birimi var, anlamına geliyor. Elbette bu temel zaman birimi çok küçük: 10-43 saniye; ama bu sıfır değil. Dolayısıyla bu, herhangi bir tatmin edici kuantum kütleçekim teorisinin bize, evrenin sıfır zamanda sonsuz yoğunluktaki bir tekillikten değil, çok yüksek bir yoğunluk durumunda, 10-43 saniye yaşıyla başladığını söyleyeceği anlamına geliyor. Kuantum fiziği, cep telefonlarından DNA’ya her şeyin nasıl çalıştığını açıklayabilse de, gerçekte neden böyle olduğunun cevabını veremiyor. Bu- radaki temel gizem, bir elektronun iki delikten aynı anda geçmesi (yani Schrödinger’in kedisi) paradoksu. Hangi delikten geçtiğine baktığınızda, elektronlar ekranda girişim deseni oluşturmaz, belli bir duruma ‘çökerler’. Kopenhag yorumuna göre, elektron gibi kuantum varlıklarının siz onlara bakmıyorken ne yaptıklarını sormak anlamsızdır. Uzaydaki bir noktada, örneğin iki delikten birinde, gerçek gözlemden bağımsız olarak, elektronun nesnel varlığına verilebilecek herhangi bir anlam yoktur. Elektron sadece biz onu gözlemlediğimizde varlığa kavuşur gibi görünür. Kuantum fiziğinin tek yorumu bu değildir. 1957’de Everett’le başlayıp, DeWitt’le devam eden ve en son Deutsch’un toparladığı bir diğer yoruma göre, elektronun nerede olduğuna baktığınızda, dalga fonksiyonu çökmez ama gözlemci de dahil tüm evren bölünür. Burada önemli olan nokta, asıl bölünenin Evren veya gözlemci olmadığı, ama ortalama dalga fonksiyonunun, üst üste binme durumlarının ölçüm veya gözlem yapıldığı an kendi içinde bir dallanma oluşturduğudur. Üst üste binme durumları aslında ‘Çoklu Evrenler’dir. Böylece meşhur Schrödinger’in kedisi paradoksu da çözülmüş olur. Yani kedinin hem ölü hem canlı olma durumu (üst üste binmiş durumlar) yerine, bir evrende canlı diğerinde ölü olması durumu gelir. Bu kuramın çeşitlemeleri mevcut. ‘Çoklu Evrenler’de özel bir evren olmadığı gibi, tek bir Çoklu Evren modeli de yok. Belki de her bir karadelik başka bir evrene olan bağlantıdır. Şüphesiz bütün bunlar şimdilik spekülasyon düzeyindedir, ama bunlar bilimsel spekülasyonlardır. Diğer fizik kuramlarıyla uyum içinde, matematiksel olarak tutarlı kuramlardır. Tek sorun deneysel ispatlarının henüz gerçekleşmemiş oluşudur. Birçok Paralel Evren (Çoklu Evren) modeli vardır. Tegmark’ın “1. Tür” dediği Çoklu Evren modeli, çok uzaklardaki Hubble hacimleridir. Örneğin; 100 ışık yılı genişliğinde yarıçapı olan Dünya merkezli bir uzay bölgesinden 10’un 1091 kuvveti kadar metre uzaklıkta uzayın küresel bir hacmi olmalıdır; ve 10’un 10115 kuvveti kadar metre uzaklıkta tüm Hubble hacminin özdeş bir kopyası olmalıdır. Diğer evrendeki “kopyalarımız” gelecek hayatlarını etkileyen değişik seçimler yaparlar. Evrenimizin biraz daha kusurlu birçok kopyası çeşitlenirler. Her şeyin aynı Büyük Patlama’dan ortaya çıktığı sonsuz ve genişleyen bir metaevrende her şeyin başka kopyaları vardır ve her şey aynı fizik yasalarına uyar. 2. Tür Çoklu Evren modeline ise şişme kuramında ihtiyaç duyulur. Metaevren’de yüzen olası baloncuk evrenlerin sonsuz dizisinden, kendimizi yaşam için uygun olan birinde buluruz, çünkü yaşam için uygun olmayan baloncukların içinde neler olduğunu fark edecek başka yaşam formları yoktur. Diğer baloncuklar tam olarak farklı büyüklüklere veya genişleme hızlarına sahip olmayabilirler, ama Planck parçacığında skaler alanların etkileşmesi ve temel kuvvetlerin birbirinden ayrılması sayesinde, kütleçekim kuvveti veya nükleer yanmanın verimliliği gibi şeylerde farklı değerlere sahip olabilirler. Temel kuvvetlerin sayısı ve temel parçacıkların yapısı bile farklı baloncuklarda farklı olabilir. hücre veya doku küreleri icat edilebilir. Doku küreleri çok küçük (200-800 micron çapında) olan değişebilen ve saf hücrelerden yapılan kürelerdir. Doç. Dr. Kerem Cankoçak [email protected] Everett tarzı kuantum fiziğinin paralel evrenleri ve çeşitlemeleri 3. Türü oluştururlar. Bu model aynı zamanda çok boyutlu fizik modelleriyle de örtüşür. Örneğin bazı sicim kuramlarında öngörülen 11 boyutlu uzayzaman yapısı ancak Çoklu Evrenlerle anlam kazanır. Çoklu Evrenler kuramı “Evrenin başlangıcındaki enerji nereden geliyor?” sorusuna da bir yanıt verir. Einstein’ın 1905’de ortaya koyduğu özel görelilik kuramına göre (E=mc2) enerji, madde, parçacık ve alanlar arasında değiş tokuş yapabilir. Alanda yeteri kadar uygun enerji varsa, kendini bir parçacık ile onun karşı-parçacığına dönüştürebilir ve enerjileri başka bir çeşit alan enerjisine dönüştükçe, yok olarak etkileşebilirler. Kuantum belirsizliği, elektron gibi bir nesnenin, hatta boş uzayın enerjisinin bile kesin bir enerjiye sahip olmasının imkânsız olduğunu söyler. Oysa sıfır, kesin bir değerdir. Dolayısıyla kuantum fiziğine göre, boş uzay (vakum olarak düşündüğümüz şey), aslında bu şekilde oluşmuş kısa ömürlü varlıkların kaynaştığı bir alandır. Belki de evren bir kuantum dalgalanmasından başka bir şey değildir. Üstelik evrenin toplam enerjisi de sıfırdır; negatif kütleçekim, maddenin pozitif enerjisine eşittir. Dolayısıyla başlangıçta büyük bir enerji patlaması olmamış, bir kuantum dalgalanması olmuştur. Kuantum fiziğine göre odanız, tüm bir galaksi veya herhangi başka bir boyutta dalgalanmalar olur. Bunun sonucu, sonsuz bir Çoklu Evren’de sizin, benim, Dünya’nın ve tüm gözlemlenebilir Evren dahil olmak üzere, her şeyin kopyalarının olması gerekir. Öte yandan, alternatif kuramlar içinde en popülerlerinden biri olan sicim kuramında elektron gibi temel varlıklar matematiksel noktalar olarak değil, “sicim” ismiyle adlandırılmış titreşen bir şeyin döngüleri olarak ele alınır. Her bir titreşim, bir “nokta”ya, elektrona veya başka bir kipinde fotona karşılık gelir. Ayrıca sicim kuramında denklemler, en azından toplamda 11 boyut (10 uzay, 1 zaman boyutu) kapladığında çalışır. Witten’ın M-teorisiyse titreşen sicimler yerine, titreşen zarları koyar. Bir nokta bir 0-zar’dır, bir çizgi (sicim) bir 1-zar’dır, bir tabaka bir 2-zar’dır, görsellemesi zor olsa da, daha yüksek boyutlarda 3-zar, 4-zar, vb. bulunmaktadır. İşte bu kuram evrenin başlangıcı sorununa, Büyük Patlamanın birbirine çarpan zar evrenler ile başlamış olabileceği açıklamasını getirir. Öte yandan başka boyutlarda, sonsuz sayıda Büyük Patlamalar gerçekleşmekte ve sonsuz sayıda başka evrenler ortaya çıkmakta. Dolayısıyla Paralel evrenler (Çoklu evrenler) bir çok fizik problemine çözüm getirmektedir. * Konuyla ilgili daha geniş bilgiyi John Gribbin’in Çoklu Evrenler kitabında okuyabilirsiniz. Araştırmacıların CERN’den yayınladığı son rapora göre, D ve anti-D mezonlarının salınımlarının açık bir şekilde gözlenebildiği öğrenildi. D mezonları diğer mezonlar gibi Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndaki proton çarpıştırmaları sonucu saniyenin küçücük bir bölümünde ortaya çıkan kısa ömürlü parçacıklardır. B, acayip B ve K mezonlarında daha önce gözlenen madde-karşımadde durumlarının birlikte bulunuşu, D mezonları için ilk kez gözlendi. Dr. Kerem Cankoçak bu bulguyu, “Bu Schrödinger kedisinin ato- maltı düzeydeki doğrudan gözlemi. Diğer bir deyişle kedinin hem ölü hem canlı olduğunun açık kanıtı. Kuantum dalgalanmaları parçacıkların kendi karşı-parçacıklarıyla sürekli yer değiştirmesine neden olur. Bir parçacık, hem parçacık hem de karşı-parçacıktır.” şeklinde yorumladı. Araştırmacılar, D ve anti-D mezonlarının miktarına odaklanmış durumda. İkili arasında sayı eşitliğinin bulunmaması ümit ediliyor. Böylece D mezonları salınımında keşfedilmemiş bir parçacık olma ihtimali ortaya çıkıyor. Iowa Üniversitesi’nde AMTecH grubu tarafından yapılan 3D prototipleme aracında biyo-mürekkep kullanılarak yapay organ üretiminde önemli gelişmeler elde edildi. Iowa Üniversitesi bünyesindeki Biyoüretim Laboratuvarı’nda, Advanced Manufacturing Technology (AMTecH) grubundan Türk mühendis Dr. İbrahim Tarık Özbolat ve doktora öğrencisi Howard Chen tarafından geliştirilen çift kollu biyo-prototipleme aracı ile yapay organ üretimi gerçekleştirme yolunda ilerlemeler kaydediliyor. Makine, endüstri ve elektrik mühendisliği, biyoloji, biyomedikal ve tıp alanlarında uzman bilim insanlarından oluşan, disiplinlerarası AMTecH grubu şuan özellikle iki çalışmaya odaklanıyor. Birincisi, damar dokuyu ve bunu organ üzerine entegre edebilecek sistemi geliştirmek. Bu çalışmada damar benzeri yapılar oluşturulup, “branch (dal)” denilen çatallara bölünebilmiş durumda. Daha ince kılcal damarlar seviyesine kadar inmeye çalışılıyor. Diğer çalışmada ise pankreasın insülin hormonu salgıla- yan kısmının üretilmesi amaçlanıyor. Oluşturulacak mekanizmada insülin üreten hücreler (beta hücreleri), damar dokuyla beraber 3 boyutlu olarak entegre edilecek. Ekip, pankreas üzerinde iki boyutlu olarak yazdırma işlemini gerçekleştirdi. Hedef bunu üç boyutlu olarak yazdırmak. Fikir, kök hücre teknolojisinden faydalanılarak geliştirildi. Iowa Üniversitesi Hastanesi Klinik Laboratuvarları’nda, kök hücreler konusunda uzman Dr. Nicholas Zavazava tarafından kök hücreleri insülin üreten hücrelere dönüştürüldü. Dr. Özbolat, “Hücre bazında çok önemli aşamalar kaydedildikten sonra, bunu kullanarak daha büyük 3 boyutlu bir yapıya çevirebileceğimize inanıyoruz.” dedi. Üç boyutlu biyo-üretimde, canlı ile üretilen doku arasındaki uyuşmazlığı aşma konusunda Dr. Zavazava’nın uzmanlığından yararla- VORTEKSLERİN GÜCÜ ADINA! Georgia Teknoloji Enstitüsü’nde rüzgar enerjisinden %20, güneş enerjisinden %65 daha ucuz yenilenebilir enerji üretebilen bir sistem geliştirildi. Atlanta’daki Georgia Teknoloji Enstitüsü’nde Akışkanlar Mekaniği Araştırma Laboratuvar’ında Mark Simpson ve Ari Glezer tarafından kasıtlı oluşturulan rüzgar hortumlarından elektrik enerjisi üretimi gerçekleştirildi. “The Solar Vortex” adı verilen sistem, merkezde bir adet türbin ve türbini çevreleyen bir dizi kanattan oluşturuldu. Mekanizmada, sıcaklık farkı olan iki tabaka arasında oluşan konveksiyon akımları (ısınan havanın yükselip soğuyan havanın alçalması) kullanılıyor. Güneşin ısıttığı zemin- den yükselen hava, çevre kanatlardan geçerek kıvrılıyor, dönüyor ve burgaçlar oluşturarak merkezdeki türbinden geçip bir rüzgar hortumuna (vortekse) dönüşüyor. Yükseldikçe soğuyan hava alçalarak zemine iniyor. Zemindeki sıcaklıkla yeniden ısınarak kanatlardan geçiyor. Olay böyle devam ediyor ve gravitasyonel potansiyel enerjinin kinetik enerjiye dönüşümü sağlanmış oluyor. Hava akımının türbini döndürmesiyle birlikte elektrik enerjisi elde ediliyor. Burada, bilindik hortumlardan farklı olarak, kasıtlı ve kontrollü bir oluşum nılıyor. Prototiplemede kullanılan biyo-mürekkep, her canlı için, o canlıya özel olarak kendi kök hücrelerinden elde ediliyor. Dr. Özbolat’tan öğrenildiği üzere, canlılardan elde edilen protein türevi yapılar olan hidrojellerin içerisine hücreler karıştırılarak biyo-mürekkep olarak kullanılabilir. Ayrıca biyo-mürekkep olarak küçük Damar yolu üretimi söz konusu. Sistemde, zemindeki sıcaklık güneşin etkisiyle oluştuğundan, herhangi bir tetiklemeye ihtiyaç duyulmadan, sürecin devamlılığı korunuyor. Doktor Özbolat, Doktor Zavazava ile. birimler var. Bu yapısal birimler 1 ila 3 milyon arasında değişiyor. Bu yapıcıklardan teker teker 3 milyon tane yapmak ve bunları birleştirmek ciddi anlamda bir yük. Çok kompleks ve yapılması zor. O yüzden biz şuan pankreas ile başladık. Pankreas haricinde karaciğer de oldukça basit görünüyor.” Dünyada diyabet hastalığı yüzde 1015 arası oranlarla ülkelere dağılır. Dr. Özbolat, pankreas üretiminin çok önemli bir olay olduğunu, çalışmaları sayesinde ilerleyen yıllarda diyabetin önüne geçilebileceğini vurguladı. Yapay organ üretiminin 6-7 yıl içerisinde gerçekleşmesi bekleniyor. “Organ biyo-üretiminde, biyo-yazlımında aslında çok engel var.” – Dr.Özbolat da işlevsel anlamda herhangi bir şey yapmıyor ama hücreleri birleştirip kalp dokusu yaptığınızda bir kasılma, hareketlenme görüyorsunuz.” diyor Dr. Özbolat. Organların heterojen yapıları ise gerçek bir organ üretimini şimdilik imkansız kılıyor. Gerekli olan hücre çeşidi, bu hücrelerin organ içerisindeki dağılımı ve bağlantıları, yapıyı oldukça kompleks bir hale getiriyor. Ancak organın fonksiyonları bir veya birkaç hücre çeşidi ile sağlanabilirse, bu kompleks yapılanma gereksinimi de azalabilir. Organların karmaşık yapısı, iç kısımlarındaki boşluklar ve iç yapılarındaki komplekslik de yapımlarını çok zorlaştırıyor. “Böbrek şuan yapılması en zor organ gibi görünüyor. İçinde çok küçük, nefron dediğimiz yapısal Simpson’ın testlerini yürüttüğü küçük modelde 1 metrelik vorteks oluşumu sağlanabildi. Yapılan hesaplamalar, 8 ila 11 m/s arasında değişen rüzgar hızlarıyla elde edilen 5 m çapındaki bir vorteksin 10 m çapındaki türbini döndürmesinden 50 kW’lık elektrik gücü üretilebileceğini gösteriyor.ABD’nin temiz enerji destekleyen oluşumu Dr. İbrahim Tarık ÖZBOLAT Orta Doğu Teknik Üniversitesi Endüstri ve Makine mühendisliklerinden çift anadal ile mezun olduktan sonra 2007’de Buffalo Üniversitesi’nde doktora eğitimine başladı. Doktora çalışmalarını hibrid doku modellenmesi ve biyo-üretimi üzerine yapan Dr. Özbolat, 2011’de Iowa Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak katıldı. Biyo-üretim Laboratuvarı ve Advanced Manufacturing Technology (AMTecH) grubunu kuran Dr. Özbolat çalışmalarının bir çoğunu canlı organ prototiplemesi üzerine sürdürüyor. ARPA-E (Advanced Research Projects Agency Energy), Simpson ve Glezer’in tasarımlarını desteklemeye karar verdi. Buna göre, önümüzdeki iki yıl içerisinde 10 kW’lık bir model yapılması planlanıyor. Gelecekte için asıl amaçları ise 50 kW’lık modeller yapıp, enerji tarlaları kurmak. “The Solar Vorteks” sistemi, kilowatt başına 0.066 dolarlık küçük maliyeti ve daha yüksek verimli oluşuyla da günümüz yenilenebilir enerji teknolojileriyle yarışacağa benziyor. SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI ABD Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki araştırmacılar, arı zehrinde bulunan melittin maddesini taşıyan nanoparçacıkların, diğer hücrelere zarar vermeden, sadece HIV vb virüsleri kendilerine bağlayarak tahrip ettiğini gözlemledi. Bu gelişmenin ışığında, aids virüsünün yayılmasını önleyebilmek amacıyla vajinal jel üretimi gerçekleştirilmesi planlanıyor. İlaç dayanımı oldukça yüksek olan HIV virüsü- CERN deneylerinde neden var olduğumuzu açıklama yolunda bir adım daha attıldı. BİYO-YAZICI İLE YAPAY ORGAN Yapılan iki kollu mekanizmanın, Iowa Üniversitesi tarafından karşılanan 35-40 bin dolar civarında bir maliyeti oldu. Dr. İbrahim Özbolat ve kendi doktora öğrencisi Howard Chen birlikte tasarladı. Chen, bütün malzemeleri kendisi alarak icat etti. Çift kollu biyo-prototipleme aracının iki kolu aynı anda birbirinden bağımsız ve birbirleriyle çarpışmadan çalışabiliyor. Bu şekilde, üretim zamanını düşürebilmek ve farklı dokuların yazdırılmasını farklı kanallarla yapabilmek amaçlandı. Eğer bir organı üç boyutlu olarak yazdırdıysanız, o organ mekanik ortamda stabile olmak yani birine yapışık, entegre halde olmak zorundadır. Aksi takdirde parçalanır. Yapılan organ fonksiyonel olmak zorundadır. Örneğin, bir kalp yaptığınızda, normal bir kalp gibi atması beklenecektir. “Kalp hücrelerine tek tek baktığınız- SAYFA 7 İKİ DURUMLU PARÇACIK nün şimdiye kadar sadece tedaviyle vücuda yayılması yavaşlatılabilmişti. Araştırmacı Dr. Joshua L. Hood’a göre, teoride, melittin içerikli nanoparçacıkların damar içine enjeksiyonu ile aids virüsünün kan dolaşımından temizlenmesi ihtimaller arasında bulunuyor. Ayrıca melittin maddesinin, hepatit B, hepatit C vb. hastalıklara karşı da kullanılabileceği düşünülüyor. Aysel Merve Topaloğlu [email protected] Çift kollu biyo-prototipleme aracı (Multi-arm bio printer) sadece bir adet üretildi. HIV VİRÜSÜNE KARŞI ARI ZEHRİ Arı zehrindeki melittin maddesinin aids virüsünü yok ettiği keşfedildi. 7 ARIYORUM İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ SAYFA 8 SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI 8 ARIYORUM NİSAN 2013 İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ BASIN-YAYIN KULÜBÜ İTÜ’nün İngilizce ile imtihanı – 2 FATİH AVCI [email protected] G eçtiğimiz sayıda İTÜ’nün İngilizce öğretimle ilgili mazisine kısaca değinmiştik. Asıl değinilmesi gereken konu ise İngilizce öğretimin dengesi, yahut mutlak kabul görülen ‘uluslararası dil’ savının tutarlılığı galiba. ‘İTÜ Ay-Ti-Yu Olmasın’ dedik de, buna karşılık ne önerdiğimizi anlatmadık. Şimdi anlatalım. İTÜ Öğrenci Konseyi ile Arıyorum İTÜ Gazetesi’nin ortaklaşa düzenlediği ‘İTÜ Ay-Ti-Yu Olmasın’ eylemin bir gayesi vardı. Bu gaye de eylem günü kitapçık olarak dağıtılmıştı. Evet, yüzde yüz İngilizce öğretim olmasın ama ne olsun, nasıl olsun diye soruları da sormalıyız bir yandan. İNGİLİZCE ŞART, TÜRKÇE VASAT Şu bir gerçek ki İngilizce, uluslararası iletişim dili olarak kabul görmekte. Her ne kadar Fransızca, Almanca gibi ‘uluslararası diller’ kategorisinde görünen diğer diller olsa da özellikle Türkiye’nin haşır neşir olduğu İngilizce’nin toplumdaki yaygın algısı tartışma götürmez. Dolayısıyla yabancı dil bilmek, özellikle de İngilizce bilmek İTÜ gibi uluslararası bilim platformunda yer edinme gayretinde olan bir üniversitenin mensupları için kaçınılmaz. Diğer taraftan da İTÜ, Türkçe bilim üretme ve bunu teşvik etme görevini de layıkıyla yerine getirmeli. Çünkü bir dilin her yönüyle sosyal yaşamda kullanılması o dilin yaşayan bir dil olmasını sağlar. Bunu, uluslararası kabul görmüyor olsa da her anadil için söylemek yerinde olur. Kişinin kendi anadilinde bilim öğrenme, üretme özgürlükleri de desteklenmeli. Dolayısıyla Türkiye için, Türkçe bilim dinamiklerini oluşturmak son derece önemli. Bu yüzden de İTÜ’nün tamamen yabancı dilde öğretim vermesi, Türkiye’nin önemli bilim dinamiklerinden birinin yok olması demek olur. 1. Yurtdışı dil kampları Yabancı dil, en hızlı ve etkili olarak o dilin 3. TOEFL ile işbirliği Her ne kadar İTÜ’nün yeterlik sınavı geçilmiş olsa da İngilizce bilgisini ölçen bir numaralı TOEFL sınavı, her zaman önümüze çıkacak bir değerlendirme sistemi olacak. Dolayısıyla İTÜ’nün hazırlık eğitiminin TOEFL standartlarına çekilmesi hem öğrencilerin daha sistematik bir şekilde İngilizce öğrenmelerini sağlayabilir. Bu saydığımız üç madde bile İTÜ’nün yabancı dille imtihanını başarıyla sonuçlandırabilmesi için etkin bir yol olabilir. Tabi hazırlık öğretiminden sonraki lisans öğretimi de, öğrencilerin İngilizce ile münasebetlerinin gelişmesi açısından oldukça önemli. Bunu da yine dersleri İngilizce anlatarak değil, öğrencileri araştırarak öğrenmeye teşvik ederek sağlayabiliriz. ING102 gibi yabancı dil ders sayısının arttırılması, mezuniyet koşulu olarak TOEFL yeterliğinin istenmesi gibi uygulamalar da sürece yayılmış bir yabancı dil teşviki sağlar. PROF. BAYTAŞ’IN SÖZLÜĞÜ Elbette öğretim üyelerinin kalıcı ürün bırakma kaygılarıyla da ilgili bir mesele bu. Ürün oluşturmak lazım. İngilizce makaleler yazarken, kitaplar yazarken Türkçe bilim üretiminin de bir ucundan tutmak gerekir. Bu paralelde somut neticeler de olmuyor değil. Son olarak Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Son dönemde İTÜ’de öğrenci temsilcilğinin farkında olunmamasının nedenleri nelerdir? Öğrenci temsilciliğini ne kadar anladık, ne kadar sahip çıkıyoruz öğrenciler olarak? Sözün özü, yabancı dilde öğretime karşı duruşu ancak bilim üretiminin artarak devam etmesinden de yana olarak sağlayabiliriz. Aksi türlü kısır tartışmalarla ömrümüz geçer. Aslında şöyle bir yargıya da zaman zaman hak vermiyor değilim: ‘‘Sanki Türkçe olunca çatır çatır bilim üretecek öğretim üyelerimiz...’’ Az sayıdaki örnek bile umut beslemek için yeterli, ne diyelim... Ama bir de şu ‘özel muamele’ mevzusu, porselen tabak falan. Ne acayip oluyor her şey... FİKİR VE MERAK PLATFORMU Son zamanlarda çeşitli etkinliklerde İTÜ Fikir ve Merak Platformu’nu duyar olduk. Önceleri kulüp zannediyorduk. Adında kulüp olmayınca ve üniversite olanaklarından da haylice faydalandığını görünce araştıralım dedik. Fikir yürütmek için merak etmemiz gerekiyordu. Bu mantıkla da, ne bileyim ben hep merak kısmını önde tutuyordum. Neyse, platformun başkanına bir akşam telefonla ulaşmaya çalıştık. 21.30 sularıydı. Önce mesajlaştık, sonra telefonla konuştuk. Belki o güne kadar benzer sorulardan bunalmış olacak ki (olabilir, empati kurmak gerek) telefon görüşmemiz pek de hoş geçmedi. Derken ertesi günkü etkinliklerine davet edildik, yüzyüze konuşuruz dedik. Ertesi gün gittik. Merkezi Derslik Binası’nın önünde bir kermes düzenlemişlerdi. Tanıştık arkadaşlarla. Hoş beş falan... Agresif bir tutum vardı. Sorulara sert yanıtlar, boy gösterme oyunları falan. Açık söyleyeyim rahatsız oldum. Bizi bilen bilir, gerek kişisel olarak gerekse de gazetenin ortak tutumu olarak herkesle konuşmaya açığızdır. Çünkü konuşmak taraf olmak değildir, ilgili tarafı tanımaktır. Hala da böyle yaklaşıyoruz bu olaya da ama... NİSAN 2013 ÖĞRENCİ KONSEYİ İŞ BAŞINDA Cihat Baytaş’ın ‘Uçak Mühendisliği Terimleri Sözlüğü’ uzun soluklu bir çalışmanın ürünü olarak TMMOB Yayınları tarafından basılmıştı. Prof. Baytaş’ın bu katkısı örnek olmalı. İlgili arkadaşların sözlüğü temin etmelerini özellikle tavsiye ederim. HOCALARA ‘ÖZEL’ YEMEKHANE Rektörlüğün yeni kararıyla, 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi’nin bir kısmı idari ve akademik personel için porselen tabaklarla servis verilmeye başlandı. Haliyle öğrencilerin girmesi de yasak. Bir kurumun her paydaşı tarafından iyi niyetle benimsenebilmesi bazı ortak kültür unsurlarıyla mümkün olur. İTÜ sanki gitgide bu kültürden uzaklaşıyor. Ben yıllardır yemekhanede profesörlerle, rektörlerle yemek yedim. Gazete dağıttım, afiş astım. Hocalarımla birlikte yemek kuyruğunda bekledim, masada sohbet ettim. Bu İTÜ’nün bir kültür unsuruydu bana göre. Her ne kadar öğretim üyelerinin zaman sıkıntısı, acelesi gibi gerekçeler ortaya konulacak olsa da bunun çözümü ayrı bir karantina bölgesini oluşturmak değil, daha çok hocanın daha çok öğrenciyle iç içe olabilmesinin kolaylığını sağlamak olurdu. Tamam yemekhane kalabalık, sıra da çok... 9 ARIYORUM Konuşma gerginliğini azaltmaya çalışıyoruz bir yandan ama hay dilim tutulaydı da ‘‘İTÜ Merak ve Fikir Platformu’nu merak ettik’’ demeyeydim. ‘‘Önce adımızı doğru öğren de sonra konuş’’ dedi arkadaşımız. Fikir ve merak sıralaması yanlıştı maalesef. Ama dedim bende merak fikirden önce gelir. Neyse, bu yaptığım büyükçe hatadan ötürü arkadaşlarımızdan özür dilerim, artık iyice öğrendim, 40 kere falan tekrar ettim. Bunları da geçelim. Benim gerçekten merak ettiğim bu platformun nereye bağlı olduğuydu. Yani kulüp mü, dernek mi, siyasi parti kolu mu nedir? Bunları da sorduk kısaca. İki kez kulüp başvurusu yapmışlar, reddedilmişler. KSB tüzüklerinde eksiklikler olduğunu söylemiş. Arkadaşlarsa KSB’nin tüzüğünün değişmesi gerektiğini söylüyor. Tabi kulüp olup olmamalarının önemli olmadığını, her şekilde etkinlik gerçekleştirebileceklerini, gerekli izinler aldıklarını, onların tabiriyle Rektör Karaca’ya kadar herkesle ‘istişare’de bulunduklarını ve destek aldıklarını söylüyorlar. Destek aldıkları kuşkusuz, aksi takdirde İTÜ ne öğrencilerin para toplanan etkinlik yapmasına izin ne de öyle kolay kolay etkinlik yapılacak mekan verir. Kulüplerde çalışan öğrenci arkadaşlarımız bu konudaki sıkıntıları ve prosedürleri çok iyi bilirler. Yine de beni üzen mevzu, resmi sıfatı olmayan bir grup öğrencinin etkinlik yapması değil. Üretmek iyidir. Ancak, istişare yoluyla aldığı desteği kendine kalkan olarak tutan ve bu gücü ‘bizi kulüp yapmadılar ama bizim zaten kulüp olmaya ihtiyacımız yok’ lafıyla zikreden zihin. Doğru ya, biz o kadar prosedür, defterler, izinler falan... Enayiyiz... Gerçekten merak ediyorum, kim muhatap olacak bilmiyorum ama fikir yürütmemiz için şu sorulara yanıt istiyoruz. Yanıt gelirse elbette yayınlarız. Soru 1: İTÜ Fikir ve Merak Platformu ne zaman kuruldu, amacı-hedefi nedir? Soru 2: Yeni kurulan bir oluşum olarak bu kadar hızlı destek alınmasının yolu nedir? Soru 3: Neden kulüp olamadınız? KSB neden kulüp başvurusunu reddetti? Kulüp olma gayreti hala var mı? Merak iyidir, kızmasın kimse... İTÜ’de öğrenci temsilciliğinin az bilinir olmasının en temel kaynaklarından birisi başta üniversite yönetiminin sonrasında da öğrencinin bu konuya karşı kayıtsızlığıdır. 1999 yılında YÖK tarafından Bologna Süreci’nin de bir dayatması olarak üniversitelere zorunlu kıldığı öğrenci temsilciler kurulunun (ÖTK) seçimleri –o günden bu yana- hep kağıt üstünden yürütüldü. Haliyle o dönemden beri İTÜ’de akademisyenlik yapmış herkes; ayrıca fakülte yazı işlerinde, öğrenci işlerinde, dekanlıklarda vb. yerlerde bulunan idari çalışanda bu vebalin altındadır. Bu kayıtsızlık öyle bir hal aldı ki, okul yönetimi yeri geldiğinde kendi yaptığı yönetmeliği unuttu! Geçtğimiz dönem rektör yardımcısı Prof. Dr. Ali Fuat Aydın imzalı bir yazı bütün fakülte dekanlıklarına yollandı. Bu yazı 8 Ekim’de kaleme alınmış, her nasılsa rektörlükten fakültelere anca 11-12 Ekim tarihlerinde ulaşmış ve fakültelerden 18 Ekim’e kadar seçimlerin tamamlanıp, isimlerinin rektörlüğe belirtilmesi isteniyordu. Normalde öğrenci konseyi başkanlık seçimlerini her yıl aralıkta seçen İTÜ yönetiminin bu acelesini anlamak güçtü. Daha da enteresan olanı bu yazıda temsilcilik seçimlerinin usülü 10 Nisan 1997 tarihinde kabul edilen yönerge olarak gösteriliyordu (ki bu yönergede “seçimler ekim ayında duyurulur, kasım ayında yapılır” ibaresi yer alıyor, madde 8.) Daha da enteresan olanı İTÜ Senatosu 2011-2012 akademik yılında yeni bir Öğrenci Konseyi Yönergesi kabul etmiş (http:// www.sis.itu.edu.tr/tr/yonetmelik/ogrenci_temsil. html) ve bu yönergede gerekli esaslarla (adayların propaganda süreci, sandıkların kurulması, seçimlerin fakültelerce duyurulması, seçim kurullarının oluşması vb.)seçimlerin kasım ayı içerisinde yapılması öngörülüyordu. Fakat bu yeni yönergeye rağmen alınan ilk kararın geri döndürülmesi kolay olmadı. Çünkü 12-13 Ekimde ellerine yazı ulaşan fakülteler 18 Ekime kadar seçimleri yapmaya çalıştılar. Fakat o 2-3 günlük kısa dönemde “öğrenci temsilciliğini dert edinen temsilciler ve öğrenciler” olarak o kararı geri çektirerek seçimlerin fakültelerde usülüne uygun olarak yaptırılmasını sağlamaya çalıştık. Ancak okulda hiç bir şey olması gerektiği gibi gitmedi. Bu kararı döndürdükten sonra Öğrenci İşleri Dekanlığı her fakülteye yolladığı yazıda bu sefer seçimlerin 9 Kasım’a kadar yapılmasını istiyordu. Fakat süre gene dardı. Yapılan seçim takvimine göre 30 Ekim, bölümlerde öğrenci temsilcisi olmak isteyen adayların son başvuru tarihiydi. Fakat 24-30 Ekim arası Kurban ve Cumhuriyet Bayramı tatili vardı ve çoğu öğrenci bu tatili memleketlerine giderek 10 güne çıkarmıştı. Yani öğrencilerin seçimlerden haberi olması için 1 gün veriliyordu! O dönemde Öğrenci İşleri Dekan Yardımcısı Yard. Doç. Semra Ahmetolan’a ısrar edip, “tarihi bir fırsatı tepiyoruz, 9 Kasım yerine 19 veya 29 Kasım’da yapalım” dememize rağmen, bu isteğimiz dikkate alınmadı. Bunun sonucunda temsilciliği olması gerektiği gibi anlatamadan-aktaramadan, okul da duyurusunu yap(a)madan seçimler yapıldı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, temsilcilik seçimleri ilk defa bu yıl İTÜ’de hak ettiği değeri bulmaya başladı. Okulumuzda son 4 yılda seçimler yönetmelikte belirtildiği esaslara dayanmadan oldu-bittiye getirilirken, geçtiğimiz dönem pek çok fakültede (Kimya-Metalurji Fakültesi, Makine Fakültesi, Elektrik-Elektronik Fakültesi vd.) ilk defa öğrenciler seçim sandığını görerek, olması gerektiği gibi seçimler yapıldı. Bunun yanı sıra, okul yönetiminden kaynaklı yaşanan olumsuzluklardan dolayı; temsilciliği bilmeden, sadece CV’sine yazmak için seçilenlere veya kendi üyesi olduğu kuruluşların propagandasını yapmak için seçilenlere -az da olsaengel olamadık. Bu nedenlerle yüzü öğrenciye dönük olmayan temsilcilerin öğrenciler tarafından gerekirse tespit edilerek duyurulması gerekli. Temsilcilerin yüzü öğrenciye dönük oldukça, öğrencilerin taleplerini muhataplarına ilettikçe ve bu şekilde öğrenciler tarafından sahip çıkıldıkça, öğrenci temsilciliği gerçek anlamını bularak, devamlılığı sağlanabilir. Peki öğrenci temsilciliği nedir? Öğrencilerin temsilcilerden beklentisi ne yönde olmalıdır? Öğrenci temsilcisi; öğrencinin sorununu, talebini doğrudan muhattaplarına iletecek ve sonrasında öğrencilerden gelecek geri dönüşlerle durumu takip edecek kişilerdir. Yani aslında öğrencilerin fakülte yö- lemek zorunda kaldı. Temsilciler ısrarcı olmadıkça netim kurulunda, senatoda sesi olacak kişilerdir. Öğöğrencinin taleplerini dikkate alan olmayacak. renci temsilcileri ne kadar öğrenci diliyle konuşursa Öğrenciler size nasıl ulaşıyor? Siz alınan kararları ongörevini o kadar yerine getirmiş olur. Bizim dönemilara nasıl ulaştırıyorsunuz? mizde öğrenci arkadaşlarıyla hiçbir şey konuşmayan Temsilciler okuldaki her türlü gelişmeden, sorundan bir öğrenci temsilcisi istemiyoruz. Sınıf temsilcisi haberdarlar ve öğrencilere de bunu gerek internet veya bölüm temsilüzerinden gerekse kocileri olarak hepimiz nuşarak duyuruyorlar. sınıflarımızda/bölümBunun takibini tüm Merhaba! lerimizde topladığımız öğrenciler yapmalı. Okulumuzda öğrenci temsilciliği tamamiyle öğöğrencilerin talepleBeraber yürütülmeli. rencilerden oluşan, hiçbir kurum-kuruluşa bağlı rini muhattaplarına Biz herkesin görebileolmadığı gibi hiç bir akademisyeninde danışmaniletiyoruz. Bu yüzden ceği bir yerde yemeklığı altında olmayan ve esas görevi öğrencilerin soöğrenci temsilcisi, hanede ya da girişte runlarını muhattaplarına iletmekle yükümlü olan öğrencinin kolaylıkla mesela bir panomuz bir kurul var. Fakat yıllardır hem okul yönetiminin iletişime geçebileceği olsun, iletilen talepilgisizliği (yapılamayan veya duyurulmayan seçimbir kişi olmalıdır. Örler, yapılanlar oradan ler, görevini yapmadığı için haberimiz olmayan neğin final döneminde öğrenciler tarafından temsilciler vb.) hem de öğrencilerin temsilcilikle topladığımız talepletakip edilsin istiyoruz. beraber okulumuzu sahiplenememesi yüzünden rin içinde kütüphane FEB’de öğrenci temhakettiği değeri göremiyordu. Bu sene yapılan seyoğunluğundan dolasilcileri panosu olan çimlerle beraber yeni seçilen temsilciler olarak yı Merkezi Dersliğin tek yer camla kapalı, herkesle beraber demokratik bir temsilcilik sistemi gece 00.00’a kadar kilitliydi ve 2004 yıoluşturmaya çalışıyoruz. açık kalması vardı. lından kalma öğrenci Eğer sende bölüm temsilcini tanımıyorsan, onu buRektörlükle iletişime konseyinin yazısı vargeçtik ve bunu gerçekdı. Anahtarı veren yok. larak iletişime geç. Her hafta fakültende yapılan faleştirdik. Sonrasında Halbuki öğrenci konkülte yönetim kurulu toplantısına fakülte temsilcin ingilizce eğitimle ilgili seyinin duyurularını giriyor mu? Giriyorsa senin gözün-kulağın-dilin öğrencilerin görüşleasacakları bir panonun olabiliyor mu? Oluyorsa taleplerinin gerçekleşmesi rini ve beklentilerini olması yönetmelikte için yeterli ısrar ve takibi gerçekleştiriyor mu? Seni toplayarak Rektörlük geçiyor. Oranın kapalı alınan kararlardan haberdar ediyor mu? ve Öğrenci Dekanlığı olması da bir zihniyeAyrıca fakülte temsilcilerinin seçtiği İTÜ öğrenci ile bir toplantı gerçektin göstergesi aslında. temsilcisi de her perşembe yapılan üniversite senaleştirdik. İnternet üzerinden tosuna girip bizim taleplerimizi doğrudan muhatİngilizce eğitimle ilgili mail yoluyla ogrentaplarına iletmektedir. Her hafta senatodan sonrasenatoda neler oldu? [email protected] da öğrencilere geri dönüşü yapmaktadır. Bu sene bir ilk geradresinden ve ayrıca Sende yaşanabilinir, hayal ettiğin bir üniversite çekleşiyor; öğrenci facebookta ITU Ogistiyorsan, öğrenci temsilcilerine taleplerini ilet, temsilciler konseyi renci Konseyi sayfaonlarla beraber ol. Öğrenci temsilcilerinin tüm başkanı seçildiği günsından bize taleplerini öğrencilere açık toplantılarına katıl! Ama halinden den itibaren çağrıliletebileceği gibi hafmemnunsan, bana ne okulda olup bitenden, beni dığı bütün senatolara talık yapılan öğrenci alakadar etmez diyorsan o zaman yapılanlar sana ve ÜYK’lara katıldı, konseyi toplantılarına sorulmadan yapılmaya devam eder, hakkında alınkatılıyor, katılacak. katılabilirler. Çünkü nan kararlardan haberin olmaz. Böylece rektör çok tarher öğrenci ÖTK’nın Detaylı bilgi için: www.ogrencikonseyi.itu.edu.tr tışmalı bir konu olan doğal üyesidir. ingilizce eğitim ile Her temsilci kendi böilgili öğrenci temsilcilümüyle ilgili konulara lerinden bir toplantı talep etti. Temsilciler öncelikle aynı hassasiyetle yaklaşıyor mu? facebook vb. kanallardan öğrenci taleplerini topladı. Temsilci olmuş arkadaşların hepsi aynı duyarlılıkta olRektörlükle yapılan görüşmeye 27 tane sınıf ve bölüm mayabiliyor. Düzenli olarak derslere gitmeyen biri aröğrenci temsilcisi birden gitti. Bu kadar kalabalık bir kadaşlarıyla iletişim halinde olmadığı için o bölümün temsilci grubunu karşısında beklemeyen rektörlük ve sorunlarını dile getiremiyor. O zaman temsilcilik işleöğrenci işleri dekanlığı bütün temsilcileri tek tek din- memeye başlıyor. Öğrencilerin aslında görevini yap- mayan temsilcileri duyurması lazım. Temsilcilik bir koltuk, değişmeyen bir makam değil. Aslında yönetmelikte değiştirilerek görevini yerine getirmeyen/getiremeyen temsilciler için geri çağrılma(temsilcilikten düşürülerek yeni temsilci seçilmesi) sistemi olmalı. Bunun dışında bir de doğal olarak temsilcilerden hem okuyup, hem çalışan arkadaşlar olabiliyor. Bu da üniversitenin bir gerçeği. Çünkü barınma parasından yemek parasına kadar bütün masraflar öğrenciler için büyük bir külfet. Barınma sorunu da zaten İstanbul’da ve özellikle İTÜ’de en büyük sorun. Yönetim öğrencilere karşı yeterince açık mı sizce? Eğer bir yönetim senatoda konuşulanları öğrencinin duymasını istemiyorsa o senatonun hiçbir gerçekçiliği yoktur öğrencilerin gözünde. Orada öğrencinin sözünü söylemesi lazım. Öğrenci temsilcisi olarak ben girebiliyorum senatoya. En son senatoya gittiğimde bana ‘öğrenci ne istiyor?’ dediler. Ben de ‘öğrenci burada konuşulanları bilmek istiyor.’ dedim. İlk iki hafta yönetim dahil senatonun tamamına girdikten sonra 3. haftada ‘Biz yönergeyi okuduk, sen sadece öğrencileri ilgilendiren konuların konuşulduğu yerde katılabiliyorsun’ dendi. Ben senatoya girdiğimde kendi fikrimi değil herkesin fikrini söylüyorum. Oradaki öğretim görevlilerinin, hocaların da görevi o aslında. Yani diğer hocaların, fakültelerinin ortak sorunlarını dile getirmek. Öğrenci temsilcileri burada samimi, öğrenciler de samimi ama samimi olmayan bir taraf var. O yüzden bu samimi iki tarafın acil bir şekilde bir iş birliği oluşturması lazım. Öğrenci temsilciliğinin yurtdışından ve önceki deneyimlerinden örnekler: Avrupa'nın bir çok ülkesinde öğrenci temsilcilikleri bir çok hakka sahip. Değil oda, üniversitede binaları olanlar var. Rektör seçimlerinde ağırlıkları olan bir yapıda temsilcilik. Avrupa’da toplam 47 ulusal öğrenci konseyinin bireşmesiyle oluşan European Students’ Union yaklaşık 10 milyon öğrenciyi temsil etmektedir. Ayrıca kendilerine ait bütçeyede sahipler. Örneğin 20000 öğrencisi olan University College London Öğrenci Birliği’nin bütçesi 2006 yılında 1,8 milyon £’dir. Üniversitemizde ise seçimler için afiş bütçesi istendiğinde kağıt israfı diyerek karşı çıkılmıştır. Ayrıca bu birlik Türkiye’deki Ulusal Öğrenci Konseyi’ni bağımsız olmadığı için tanımıyor ve toplantılarına çağırmıyor. Ülkemizde ise öğrenci temsilciliği Avrupa’yı 150 yıl geriden takip etmiştir. Bu anlamda ’70 yıllarda ilk kez tamamen öğrenci isteği ve emeğiyle etkinliğe geçen ODTÜ ÖTK Avrupa modeli öğrenci birliklerine çalışma prensibi açısından oldukça benzemekteydi. İlknur İlhan / Ayazağa Serhat Orhun Urfalı / Gümüşsuyu SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI İTÜ’nün hazırlık eğitiminin verimliliğini arttırmak için yapması gerekenlere şu örnekleri verebiliriz: 2. Anadili İngilizce olan okutmanlar Anadili İngilizce olan okutman sayısının arttırılması da öğrencilerin daha verimli olarak yabancı dil öğrenebilmelerinin yolunu açar. BASIN-YAYIN KULÜBÜ SAYFA 9 HAZIRLIKTA YURT DIŞI KAMPLARI OLSUN Hazırlık öğretimi zaten ayrıca bir sorun. Hazırlık eğitimini tamamlayan öğrencilerin İngilizce hakimiyetlerinde yetersizlik olduğu bilinen bir gerçek. Bir koca yılı İngilizce öğrenmek için harcayan ve hedefine ulaşamayan öğrencilerle dolu İTÜ. Buna ben kendimi de dahil edebilirim. Ancak özel bir çabayla İngilizce’ye hakim olabiliyoruz. Halbuki hazırlık öğretiminin verimli bir hale sokulması, İTÜ’nün İngilizce problemini önemli ölçüde azaltacaktır. İşte biz de yıllar önce bu konuda bir çözüm önerilerinde bulunmuş, bunları Rektörlük’le de paylaşmıştık. konuşulduğu ülkede öğrenilir. Hazırlık öğretimi süresince uygun görülen bir zaman aralığında, öğrenciler yurtdışında İngilizce kamp programlarına dahil edilebilirler. Bu bir proje. Üretilebilecek daha yaratıcı projelerden yalnızca bir tanesi. Düşünün ki böyle bir uygulamayla İTÜ Türkiye’de bir ilki gerçekleştirir, yüzde 100 İngilizce öğretime geçerek dahi kazanamayacağı puan artışını bu projeyle sağlayabilir. Üstelik bir yıl hazırlık öğretimi maliyetinden daha da uygun olabilir. İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ SAYFA 10 SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI 10 ARIYORUM NİSAN 2013 Eurovision yok, var Hazal Şener [email protected] ITUVISION, başvuru sürecini tamamlayarak hız kesmeden devam ediyor. 5 Nisan’da başlayacak olan ön eleme oylaması 18 Nisan’a kadar sürecek. Bu süreçte destekleyeceğiniz grupları takip etmenizi öneririz. Yarışmanın ayrıntılarını SKM asistan öğrencisi ve Geomatik Mühendisliği son sınıf öğrencisi Cem Deniz Şahin’den aldık: ITUVISION projesi ne zaman başladı? Süreçten kısaca bahseder misiniz? Adımız Eurovision’dan gelmedir. Çünkü yarışmanın formatı Eurovision’a çok benzemektedir. Burada her fakülteyi birer ülke gibi düşünebiliriz. Öncelikle fakülte temsilcilerini seçebilmemiz için fakülte içinde oylama oluyor. Fakülte temsilcileri seçildikten sonra finalde kendi fakültenize oy veremiyorsunuz. Benzer içerikten dolayı adını böyle koyduk. Kimler nasıl başvurabiliyor? Kriterler nelerdir? İsteyen herkes başvurabilir. www.ituvision. com web adresinden formu indirip doldurduktan sonra çıktısını alıp, SKM’ye teslim ettikleri zaman başvurmuş oluyorlar. Ayrıca bizi facebook ve twitter hesabımızdan da takip edebilirler. Yarışamaya katılabilmek için grubun en az %50 İTÜ’lü olma şartı var. Grup üyeleri başka üniversitelerden olabilir %50’lik şart sağlandığı sürece. Şarkılarda dil kısıtlaması yok ama içeriği önemli ırka, dine, aykırı, insanları küçümseme ve şiddet içerikli şarkıları kabul etmiyoruz. Jürileri nasıl seçiyorsunuz? Bugüne kadar kimler jüride yer aldı? Her yıl en az bir adet İTÜ’lü sanatçı olan birisini jüri üyesi olsun istiyoruz. İlk yıl konservatuvardan dört adet hocamız vardı. SKM’nin açtığı perküsyon kursunun hocası ve aynı zamanda produktör olan hocamız Uğur Yılgın, Ogün Şanlısoy, İTÜ’lü Onur Şan ve bir öğrenci jürimiz vardı. İlk yıl öğrenci jüriliğini ben yaptım. Diğer sene ise jürimizde Aydilge, Ceyhun Yılmaz, Reyhan Karaca, Rockçı Aslı vardı. Reyhan Karaca da İTÜ’lüydü. Jüriyi seçerken sahnede show ve müzikten her türlü konsepten anlyan, öğrencilerle iletişim kurabilen tarzda üyeler seçtik. Popüleriteye önem vermiyoruz. Ayrıca Bülent Özveren’in desteğini de aldık açılış konuşmamızı yapacaktı fakat Almanya’da Eurovision’da olduğu için aramıza katılamadı ama TRT Stüdyolarına gidip, bir açılış videosu çektik ve bize de kısa da olsa biraz sunuculuk eğitimi verdi, etkinliğimizde büyük katkılarda bulundu. Ödüller neler? Kim sponsor oluyor? Yarışma 1.sine single kaydı yapıyoruz. İTÜ Konservatuvarı’nda profesyonel şekilde ses kaydı yapılıyor, hatta Sezen Aksu da albümlerini İTÜ Konservatuvarı’nda yapıyor. Bu konuda sponsorumuz İTÜ MİAM’dır. Ayrıca 2011 de olmak üzere bu yıl da İTÜ Rektörlüğü’nün oldukça büyük katkısı bulunmaktadır. Geçmiş yıllardaki yapılan yarışmalarda nasıl elleştirler aldınız? İlk yıl maddi açıdan sponsorumuz yoktu kendi bütçemizle yaptığımız için ses sistemi iyi değildi bu nedenle olumsuz eleştirler gelmişti. Şarkılar hem beğenildi hemde beğenmeyen kesim de oldu. İTÜ Sözlük ve Ekşi Sözlük’te beni ti’ye alan eleştiriler de var. 2011 yılında Rektörlüğün desteği alındığı için daha iyi bir yarışma yapıldı ve eleştiriler olumlu yönde ilerledi. Üniversitelerde şarkı yarışmasını ilk olarak ortaya atan siz misiniz? Evet İTÜ olarak ilk biz yaptık. Araştırmalarımıza göre Ege Üniversitesi böyle bir çalışmaya başlamış ancak gerçekleştirmemişlerdi. Bizden sonra Kocaeli, Sakarya ve Hacettepe Üniversiteleri bizimle iletişime geçti. Benzer bir yarışmayı kendi üniversitelerinde yapmak için ama yapamadılar çünkü yeterli ekipleri yoktu bu yarışmada ekip çok önemli. İlerisi için hedefleriniz nelerdir? ITUVISION belli bir seviyeye ulaştığında bunu Ünivision olarak genişletmek istiyoruz ve her üniversiteden birer temsilcinin İTÜ’ye gelip, burada yarışmalarını planlıyoruz. BASIN-YAYIN KULÜBÜ ARIYORUM NİSAN 2013 11 ITUVISION NEDİR? Sosyal & Kültürel Merkez tarafından düzenlenen ITUVISION, İstanbul Teknik Üniversitesi kapsamında bulunan on beş fakülte’nin yer aldığı ve her bir fakültenin kendi temsilcisi ile katıldığı, sadece teknik üniversiteli öğrencilerin değil diğer tüm üniversite öğrencilerinin de ilgiyle takip ettiği, İTÜ’nün ilk ve tek amatör müzik yarışmasıdır. www.ituvision.com Biri Hariç Yarışmaya Mimarlık Fakültesi’nden katılan Biri Hariç Grubu’nun hikayesi biraz komik. Katıldıkları şarkının söz ve bestesinin sahibi Selçuk Keser: “Aslında 5 kadın 1 erkekten oluşan bir gruptuk fakat ITUVISION telaşı ile stüdyoya Ayşe ve ben girebildim. Bir de öğrencim Nuri Kalyoncuoğlu’nu apar topar evinden çağırdım. Biri Hariç’in manası sadece tek erkek iken , sadece tek kız anlamına gelmiş oldu. Merak edenler bizi www.biriharic. com’dan takip edebilirler.” derken, ITUVISION’u yüksek lisansa ilk başla dığı sene eski bir sayımızda gördüğün ü fakat 2012’de yapılmadığı için yarışmayı dört gözle beklediğini belirtti. Yarışmacılara söylemek istediğiniz bir şeyler var mı? Bence sesine güvenen herkes katılmalı, grup olmasa bile tek başlarına katılabilirler. İleriki zamanlarda geriye dönüp baktıklarında hoş bir anı olarak kalabilir. Yarışmaya katılacak olarak arkadaşlara ilgilerinden dolayı çok teşekkür ediyorum ve başarılar diliyorum. Son olarak sizin eklemek istediğiniz şeyler var mı? ITUVISION, SKM’nin bir organizasyonu oradaki gönüllü asistanlar ile bunu yapıyoruz, orada bize destek veren hocalarımız ve gönüllü ekibimiz olmasaydı bunu gerçekleştiremezdik. ITUVISION da bu merkezde doğdu. Bu başta benim hayalimdi sonra tüm ekibin hayali oldu. Bu hayale katkısı olan herkese çok teşekkür ederiz. SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI Neden ITUVISION? Amacımız İTÜ öğrencleri arasında birlik sağlamak olduğu için popstar tarzında bir yarışma yapmadık. Bireysel katılım yerine fakülteler arası yaptık, fakültenin öğrencilerinin birbirini desteklemesi için. Yarışmaya katılırken kendi şarkılarınız ya da cover bir şarkıyla katılabilirsiniz. Örneğin İnşaat Fakültesi öğrencileri arasında bir eleme oluyor, eleme sonucunda 1. çıkan grup, finalde de diğer fakültelerin oyları ile %50’lik oy kısmını tamamlıyorlar. Diğer %50 kısım için ise jüri karşısına çıkıyorlar ve bu kısmı da jüri belirliyor. BASIN-YAYIN KULÜBÜ İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ SAYFA 11 2008-2009 yıllarında Sosyal Kültürel Merkezinde asistanlık yaptığım zamanlarda bizim her yıl yaptığımız Erguvan Şenlikleri oluyordu. İTÜ Yabancı Diller Yüksek Okulu’nda söz konusu şenliklerden yola çıkarak ITUVISION’nun temellerini attık. O zamanlar ekip olarak yeterli sayıda değildik ve o yıllarda bu etkinliği gerçekleştiremedik. 2010 yılı Mart ayında Sosyal Kültürel Merkezi(SKM) asistanları ile Yıldız Park’ında yaptığımız kahvaltı esnasında asıl temelleri ortaya çıktı ve kafamda daha da iyi şekillendirdim. Eurovision’a uyarlayarak ve hocalarımızın desteğini alarak bu yarışmayı yapmaya karar verdik. Martın ortasından nisanın sonuna doğru 1,5 ay gibi kısa bir süre içerisinde afişler tasarlandı ve bu afişlerle aynı zamanda sosyal medya aracılığıyla da duyurular yapıldı. O yıl 15 civarında başvuru almıştık ve ilk etkinliği Maçka’da Mustafa Kemal Anfisi’nde gerçekleştirdik. 2011 yılındaki yarışmada daha iyisini ve geniş çaplısını yaparak Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdik. 2012 yılında ekip olarak toparlanamadığımız için ara verdik. 2013 yılında tekrar bu yola çıktık umarım daha uzun soluklu olur. Yarışmaının içeriğinden ve konseptinden biraz bahseder misiniz? İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ SAYFA 12 SİYAH MAVİ KIRMIZI SARI 12 İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ NİSAN 2013 İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ 13 ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ NİSAN 2013 ARAŞTIRMA GÖREVLİLERİ BU DEFA REKTÖRLÜĞE GİRDİ YÖK’ün tavsiye mektubu ile işlerinden çıkarılan fakat YÖK’ün bu kararını geri çekmesine rağmen görevlerine iade edilmeyen araştırma görevlileri, 28 Mart Perşembe günü kendilerini destekleyen yaklaşık 1000 kişi ile rektörlük binasını işgal etti. Yaklaşık iki saatlik eylemin ardından grup, rektör ile görüşme sözü alarak eyleme son verdi. A raştırma görevlileri, öğretim üyeleri ve öğrencilerden oluşan grup, Maslak Yerleşkesi'ndeki yemekhane önünde “Dayanışma Meydanı” adını verdikleri alanda bir araya geldi. “Kazanana kadar mücadeleye devam” yazılı bir pankart açan grup, Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca aleyhinde çeşitli sloganlar attı. Ardından rektörlük binasına yürüdü. ASİSTANLAR İŞLERİNE İADE EDİLSİN Araştırma görevlisi Zafer Eren, YÖK'ün, ''yüksek lisansı 3 yılda, doktorayı 6 yılda bitiremeyenlerin okulla ilişkisi kesilsin'' yönündeki yazısıyla işten çıkarılan asistanların; YÖK'ün 1 Şubat'taki kararı ile işe iadelerini sağ- ladığını fakat kararın İTÜ yönetimi tarafından uygulanmadığını belirtti. Tehdit edildiklerini ve fişlendiklerini öne sürdükleri Rektör Karaca’yı son kez uyardıklarını ifade ederken, artık rektörün her yerde karşısında kendilerini bulacağını belirtti. REKTÖRE İSTİFA TALEBİ Üniversitede yaşanan keyfi ve hukuksuz uygulamalardan söz eden Eren, taleplerinin gerçekleşmemesi durumuyla ilgili: “Bunlar uygulanmadığı takdirde, Rektör Karaca bulunduğu makamı terk etmeli ve derhal istifa etmelidir. Bugün burada hep birlikte İTÜ'ye ve akademik iradeye sahip çıktığımızı bir kez daha ilan ediyoruz.” dedi. İTÜ’DE 519 HOCA YOK! Araştırma görevlilerinin iddialarına göre ortaya çıkan tablo sizlerle. Kaynak: ituasistandayanismasi.blogspot.com İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde oy birliğiyle 5 araştırma görevlisinin 33a’ya geçişi onaylanmışken bunlardan 3’ünün fakülte yönetimi tarafından değerlendirme kuruluna bile gitmesi engellendi. 99 hocanın kararı hiçe sayıldı. REKTÖRLÜK KAPILARI BU DEFA DAYANAMADI İşe iadelerini bekleyen asistanların yok sayıldığını savunarak Rektör Karaca ile görüşme talebinde bulunan grup ile güvenlik görevlileri arasında tartışma yaşandı. Arbedenin ardından rektörlüğe giren 300 kişilik grup, oturma eylemi yaptı ve “İTÜ, İTÜ'ye sahip çıkıyor”, “İTÜ burada, Rektör nerede” ve “Rektör istifa" şeklinde sloganlar attı. Eyleminin ardından seçilen 3 temsilci asistan, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Fuat Aydın ile kısa bir görüşme yaptı ve eylem sırasında binada bulunmayan Prof. Dr. Karaca ile görüşme sözü aldı. Ardından grup, oturma eylemine son verdi. İTÜ ASİSTAN DAYANIŞMASI’NIN 28 MART BASIN AÇIKLAMASI Değerli hocalarımız, idari personelimiz, üniversitemizin cefakar emekçileri, sevgili asistan dostlarımız, meslektaşlarımız, sevgili öğrencilerimiz ve basın emekçileri; sizleri asistan dayanışmamız adına sevgi ve saygıyla selamlıyoruz. Biz asistanlar, bu üniversitede tam 7 aydır, işimiz, ekmeğimiz, haklarımız ve onurumuz için mücadele ediyoruz. Tam 7 aydır gece gündüz çadırımızda iş güvencemiz ve geleceğimiz için direniyoruz. Artık bizi iyi tanıyorsunuz. Bu kampüs bizim evimiz oldu. Yemekhane önünde çadırımızın olduğu alana Dayanışma Meydanı adını verdik. Bu ad tüm İTÜ'lüler tarafından benimsendi. Ne mutlu ki bugün bize yalnız olmadığımızı bir kez daha gösterenlerle bir aradayız. Buraya ilk gelişimiz değil ama son olacağını umuyoruz. Bu 7 ay boyunca yürüyüşten boykota, imza kampanyasından şenliğe bir çok eylem, forum ve etkinlik gerçekleştirdik. Derdimizi tüm kamuoyuna anlatmak, haklı mücadelemizi duyurmak için elimizden geleni yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. Ne yazık ki işten atılan onlarca arkadaşımızın yanı sıra sadece son 1 ay içinde üniversitedeki geleceklerinden kaygı duyan ve İTÜ'ye olan inançları sarsılan 13 asistan arkadaşımız istifa edip aramızdan ayrılmıştır. Bu süreçte sesimizi en sağır kulaklara duyurmayı başardık. Ancak yanıbaşımızdaki Rektör Mehmet Karaca'ya bir türlü ulaşamadık. Ama bizi duyduğunu biliyoruz. Duyduklarının hoşuna gitmediğini de biliyoruz.Bir rektör düşünün ki yönettiği üniversitede kendisiyle görüşülemiyor. Bir rektör düşünün ki kendi personellerinden, araştırma görevlilerinden ve öğrencilerinden köşe bucak kaçıyor. Yakalandığında ise anlamsız cevaplarla geçiştiriyor, üstü kapalı tehdit ediyor. Rektör Karaca bundan 7 ay önce altında sadece YÖK başkanvekilinin imzası bulunan uyduruk bir görüş yazısını gerekçe göstererek onlarca asistanı bir çırpıda kendi deyimiyle kapının önüne koymuştur. Araştırma görevlilerinin görece güvenceli 33 a kadrosuna geçişi için onay veren 500'den fazla öğretim üyesinin kararı rektörlükçe oluşturulan ne idüğü belirsiz geçiş kriterleri ve değerlendirme kurullarıyla hiçe sayılmış ve bu engizisyon kurulları ile bölüm iradeleri çiğnenerek 60'tan fazla asistanın ilişiği kesilmiştir. Bu hukuksuz işten çıkarmalara karşı başından beri kararlı bir şekilde mücadele eden asistanlar olarak 31 Ocak'ta Ankara'ya gidip tarihte görülmemiş bir eylem gerçekleştirdik. Tam 36 saat boyunca ağır kış şartlarında YÖK önünde bekledik ve sonunda işten atılan asistanların işlerine geri dönmesini sağlayacak YÖK Genel Kurul Kararları ile oradan dönmeyi başardık. Ancak bu zamana kadar her sıkıştığında topu YÖK'e atan Rektör Karaca, işimize geri dönmemize hükmeden bu genel kurul kararını görmezden gelerek Resmi Gazete’de yayımlanmadığı bahanesini öne sürmektedir. Bu tavır asistanları işten çıkarmakta çok hevesli olan Rektör Karaca'nın gerçek yüzünü göstermektedir. Hepimiz biliyoruz ki Rektör Mehmet Karaca'yı hocalarımız seçmedi. Atanmış bir Rektör olarak Mehmet Karaca demokrasiden ne anladığını birçok kez İTÜ kamuoyuna göstermiştir. Kendisine derdimizi anlatmak isteyen bir asistanı "efendi ol" diyerek tehdit eden, bizzat kendi imzasıyla işten çıkardığı 6 yıllık bir asistana "sen bu okuldan değilsin, seni tanıyorum" diyerek açıkça fişleme yaptığını itiraf eden Karaca'yı son kez uyarıyoruz. Artık buna tahammül etmeyeceğiz. Rektör Karaca bundan sonra gideceği her yerde karşısında bizi bulacaktır. Biz burada sadece kendimizi değil, 33a kadrosuna geçişi için onay verdikleri halde asistanları işten çıkarılarak iradeleri yok sayılan 500'den fazla hocamızı, özgür ve demokratik bir üniversite için mücadele eden öğrencilerimizi, servis hakları ellerinden alınan taşeron işçileri, yemeklerini porselen tabakta yedikleri gerekçe gösterilerek yemek ücretine %100 zam yapılan ve ayrımcılığa maruz bırakılan tüm idari personeli temsil ediyoruz. Bir kez daha ilan ediyoruz; YÖK'ün asistanların işe iadesini hükmeden 1 Şubat kararları derhal uygulanmalı ve işten atılan tüm asistanlar geri alınma- lıdır. 33a kadrosuna geçişteki tüm engeller kaldırılmalı ve geçmiş dönemlerde olduğu gibi bu karar tekrar bölümlerin iradesine bırakılmalıdır. Üniversitemizde yaşanan tüm keyfi ve hukuksuz uygulamalar durdurulmalıdır. Bunlar uygulanmadığı taktirde, Rektör Karaca bulunduğu makamı terketmeli ve derhal istifa etmelidir. Bugün burada hep birlikte İTÜ'ye ve akademik iradeye sahip çıktığımızı bir kez daha ilan ediyoruz. Ve tüm duyarlı kamuoyunu İTÜ'ye ve bilime sahip çıkmaya çağırıyoruz! İTÜ'de artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak! Yaşasın asistan dayanışması! Yaşasın mücadelemiz! İTÜ Asistan Dayanışması 28 Mart 2013 İTÜ KAMUOYUNA BİLGİLENDİRME Yüksek lisans ve doktora programlarında azami sürelerini dolduran araştırma görevlilerinin kadroları ile ilişkilerinin kesilmesi 25.02.2011 tarihinde yürürlüğe giren 2547 Sayılı Yasanın 6111 sayılı yasa ile değişik 44. Maddesinin (c) fıkrası hükümleri gereği tüm üniversitelere YÖK tarafından tebliğ edilmiştir. Göreve geldiğimizde karşımızda bulduğumuz bu soruna olumlu bir yaklaşım getirmek ve Öğretim Üyesi Yardımcılarımızın maduriyetini engellemek, çözmek amacıyla, İTÜ Rektörlüğü olarak 05.09.2012 tarih ve 3068 sayılı yazı ile YÖK Başkanlığına 6 aylık ek süre talebinde bulunulmuş fakat bu talebimiz ne yazık ki uygun görülmemiştir. Ancak bu girişimimizi destekleyen bir karar YÖK Genel Kurulu’nun ancak 01.02.2013 tarihli 2013.01.135 toplantısında alınmıştır. Buna göre; “2547 sayılı Kanunun 50.maddesinin (d) fıkrası kapsamında araştırma görevlisi kadrosunda bulunup, aynı Kanunun 44.maddesinde belirtilen azami eğitim sürelerini tamamlayan veya 30 Haziran 2013 tarihine kadar tamamlayacak olanların, doktora tezlerini 30 Haziran 2013 tarihine kadar teslim etmeleri kaydıyla, 2013 yılı sonuna kadar kadro ile ilişkilerinin devam etmesine; Geçici Madde-3 ile de, “2547 sayılı kanunun 50/d maddesi uyarınca yükseköğretim kurumlarının araştırma görevlisi kadrolarında görev yaparken 2547 sayılı Kanunun 6111 sayılı kanunla değişik 44.maddesinin yürürlüğe girdiği tarihten sonra ve bu maddede belirtilen azami süreler içerisin- de doktora tezini tamamlayamaması nedeniyle ilişiği kesilen araştırma görevlileri bu Yönetmelik’te belirtilen atama şartlarına tabi olmadan bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir ay içinde talep etmeleri halinde, 2013 yılı sonuna kadar görev yapmak üzere araştırma görevlisi kadrolarına atanırlar” ifadesi yer almaktadır. Ancak yukarıda belirtilen YÖK Genel Kurulu kararlarının uygulamaya konulabilmesi için, kurul kararlarında aynı zamanda Geçici Madde 3’de “Yönetmelik” olarak ifade edilen, ilgili Yönetmelik değişikliğinin onaylanarak Resmi Gazete’de yayınlanması yasal bir zorunluluktur. Bahsi geçen Yönetmelik değişikliği, halen Başbakanlık’ta inceleme ve onay aşamasında olup, belirtilen kurul kararları onaylanmış son haliyle ilgili Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren geçerli olacaktır. Tüm devlet üniversitelerinde olduğu gibi, üniversitemizde de Yardımcı Öğretim Üyesi meslektaşlarımızı haklı olarak endişelendiren, mutsuz eden uygulamaya ilişkin üniversitemizi bağlayıcı yasal düzenleme bu şekildedir. Bunun dışındaki düşünce ve yaklaşımlar, ya eksik ya da taraflı bir algıyı yansıtmaktadır. Üniversitemiz tüm çalışanlarına saygı ile sunulur. İTÜ Rektörlüğü 02 Nisan 2013 Elektrik Mühendisliği Bölümü’nde neredeyse hocaların tamamı 3 araştırma görevlisinin 33a’ya geçişini onaylamışken 2’si 33a’ya geçirilmedi. 30 hocanın kararı hiçe sayıldı. İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’nde oy çokluğuyla 33a’ya geçirilmesine onay verilen 2 araştırma görevlisi, değerlendirme kurulu tarafından 33a’ya geçirilmedi. 19 hocanın kararı hiçe sayıldı. Çevre Mühendisliği Bölümü’nde oy birliğiyle 3 araştırma görevlisinin 33a’ya geçişi onaylanmışken bunlardan 1’inin fakülte yönetimi tarafından değerlendirme kuruluna bile gitmesi engellendi. 41 hocanın Kimya Bölümü’nde hocaların kararı hiçe sayıldı. %99’u 3 araştırma görevlisinin 33a’ya geçişini onaylamışken, “%33 Geomatik Mühendisliği kotasını aştıkları gerekçesiyle” bu Bölümü’nde oy birliğiyle 3 araş- arkadaşların değerlendirme kurulutırma görevlisinin 33a’ya geçişi na bile gitmeden ilişikleri kesildi. 55 onaylanmışken 3’ünün de fakülte hocanın onayı geçersiz sayıldı. yönetimi tarafından değerlendirme kuruluna bile gitmesi engellendi. 37 Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde hocanın kararı hiçe sayıldı. oy birliği olmasına rağmen 5 araştırma görevlisinden 4’ü hiçbir geMimarlık Bölümü’nde oy birliği ol- rekçe gösterilmeden 33a’ya geçirilmasına rağmen 1 araştırma görevli- medi. 33 hocanın kararı hiçe sayıldı. si, dil puanı bahane edilerek 33a’ya geçirilmedi. 88 hocanın kararı hiçe İşletme Mühendisliği Bölümü’nde sayıldı. oy birliği olmasına rağmen 5 araştırma görevlisinden 2’si hiçbir geEndüstri Ürünleri Tasarımı rekçe gösterilmeden 33a’ya geçirilBölümü’nde oy birliği olmasına medi. 34 hocanın kararı hiçe sayıldı. rağmen 33a’ya geçirilmesine karar verilen 2 araştırma görevlisinin ili- Konservatuar’da oy birliğiyle 33a’ya şiği kesildi. 6 hocanın kararı hiçe geçirilmesine karar verilen 2 araşsayıldı. tırma görevlisinin, değerlendirme kuruluna bile gitmeden ilişikleri keElektronik ve Haberleşme sildi. 10 hocanın kararı hiçe sayıldı. Bölümü’nde oy çokluğuyla 33a’ya geçirilmesine onay verilen 4 araş- Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nde oy tırma görevlisinden 3’ü 33a’ya ge- çokluğu olmasına rağmen 4 araştırçirilmedi. 38 hocanın kararı hiçe ma görevlisinden 2’si hiçbir gerekçe sayıldı. gösterilmeden 33a’ya geçirilmedi. 29 hocanın kararı hiçe sayıldı. İTÜ, İTÜ’ye sahip çıkıyor..! Baran Serdar Sarıoğlu [email protected] 28 Mart günü saat 12.30 ‘u gösterdiğinde bine yakın İTÜ’lü birkez daha yok sayılan iradelerini haykırmak için Dayanışma Meydanı ( Yemekhane önü) ‘nda bir araya geldi. Bu kitlenin büyük çoğunluğunu asistan hocalarına destek olmak için gelen ve aynı zamanda kendi geleceklerinden kaygı duyan, aynı duruma düşmemek için bugünden tavırlarını ortaya koyan öğrenci arkadaşlar oluşturuyordu. Sınırlı bir kısmını diğer asistanlar ve çok çok sınırlı bir kısmını öğretim üyesi hocalarımız oluşturuyordu. Sanırım iradesi yok sayılan 519 hocamızdan 15-20 kişi kadar orada olan vardı ki bu vahim bir durumdur. Çünkü sindirilmek, hem iradenin yok sayılmasından hem de muhatap bulamamaktan daha kötü bir durum. Sindirilmek karşı tarafın ekmeğine yağ sürme durumu. Evet taraflık söz konusudur, çünkü ortada anti demokratik bir durum söz konusuysa ve bilim insanlarının aydın olma gibi bir görevi varsa, her bilim insanının bu duruma taraf olma mecburiyeti vardır. Biz öğrencilerin beklediği eğer hocalarımızın da bilimin ancak özgür ve demokratik ortamlarda yapılabildiğine inançları varsa onları da tavırlarını daha net ortaya koyabilecekleri yöntemlerin içinde görmek. Yapılan eylem meşru mudur? Yapılan eylem meşrunun da meşrusudur? Çünkü sözlerinizi söylemek için karşınızda güvenlik görevlilerinden başka muhattap bulamassanız, eyleminiz yönetimden daha meşru hale gelir. Sanırım bunun nedeni tek bir ağızdan çıkan söze itaatin benimsenmiş olması, ağız olmayınca saatlerce sözde gelmedi. Halbuki oraya gelenler ortak ağzın sözlerini söylemeye gelmişlerdi. Söylemek için geldiler, haykırarak döndüler. Görünen o ki asistan dayanışması artık sadece İTÜ içi bir olay değil, tüm Türkiye de üniversiteler üzerinde ki baskının bir başka haykırışı. Bu noktada bu eylem pratiğini sadece İTÜ’lü asistanların isteklerini elde etme mücadelesi olarak değerlendirmek yanlış olur. Artık bu ve ODTÜ, KTÜ ve İstanbul Üniversitesindeki benzer eylemler Türkiye’ de üniversiteler üzerinde ki baskıya ve anti demokratik uygulamalara karşı yapılmış ortak eylemlerdir. Bu baskı ortamından nasiplenen üniversitenin her bileşeni, baskılara karşı ortak mücadele etmelidir. Çünkü bugün asistanları doğrudan etkileyen kararlar yarın hocaları ya da öğrencileri etkileyecektir. Bu yüzden her İTÜ’lü İTÜ’ye sahip çıkmalıdır, her İTÜ’lü gelecekleri hakkındaki kararların alımında söz sahibi olmanın yollarını aramalıdır. 14 İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ NİSAN 2013 PERDELERİN ARDINDA BIRAKILAN KADINLAR : 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nden yola çıkarak bilim ve sanatta kadının yerini sorguladık. Bu araştırma çerçevesinde aslında bunun sorgulanmasının sakıncalarını ve insanları kategorilere ayırmamak gereğini gördük. Bu konu hakkında çok şey araştırılıp, yazılabilir. Biz sözü bu sefer onlara bıraktık: Yönlendirdiğimiz soruların çok yönlü olduğunu ve ayrıntılı düşünülerek yanıtlamak gerektiğini belirten Türk Dili Bölümü Öğretim Görevlisi F. Güliz Kapkın şunları belirtti: Sizin için “kadın” kimdir? Kadını nasıl tanımlarsınız? “Kadın” kavramını (sanat ve bilim söz konusu olduğunda) “insan” kavramından çok ayrı bir yere koyamıyorum. Yapacağım her tanım, kişisel özellikleri ihmal edip genelleme kapsamına sokacak bizi diye tedirginim. Biyolojik farklılığın altını çizmek de çok anlamlı gelmiyor. Tarihte bilim ve sanatta kadının yeri neresidir? “Kadın” “erkek” kavramlarını kendi hallerine bırakıp sanata, bilime, topluma hizmet etmiş insanlar açısından bakıyorum konuya daha çok. Böyle kurunca bakış açısını, geçmişle günümüz arasında üretim açısından çok büyük farklılık görmüyorum. Kadının belki geçmişte eser ortaya koyması, sergilemesi dış şartlar yüzünden günümüzdeki kadar kolay değildi, ama bu üretmediği ve başarısız olduğu anlamına gelmemeli. Belki gölgede hatta karanlıkta kalıyordu ürettikleri. Değişen şartlar, baskıların artıp azalması, toplum kurallarının, yaşam şekillerinin değişmesi, görünür olma ve tanınma açısından sayıca bir değişiklik getiriyordur mutlaka. Çetin Altan, kadını çocuk dünyaya getirdiği için kıskanan ya da bundan korkan erkeğin yaratıcı olmaya yöneldiğini, eser ortaya koyarak eksik yanını tamamlamaya çalıştığını ifade etmişti bir yazısında. Bu da başka bir bakış açısı. Neden başarılı kadınların isimlerini çok duymayız? Bir de tanınmak ve adı duyulmakla başarıyı aynı kefeye koyamıyorum çoğu zaman. Hiç tanıya- Sabiha Rıfat Gürayman (1910 - 2003) madığımız nice bilim insanı ve sanatçı geldi geçti kim bilir. Kadın ya da erkek. Adlarını sayamasak da düşünce ve ruh dünyamıza kattıklarını inkâr edemeyiz. Ama erkek kimliği dünyanın çoğu yerinde daha baskın, daha güçlü ve kural koyucu olarak öne çıktığından, yönetimler ve yaşam şekilleri de çoğu zaman bunu desteklediğinden sanırım daha çok erkek adı sayabiliyoruz. Aynı başarıya sahip oldukları halde niçin erkekler kadınları gölgede bırakır? Günümüzün başarılı sayılan ve göz önünde olan çoğu kadını, belki bu yüzden erkeklere özgü kişilik özellikleriyle maskeleniyor ya da gerçekten öyle bir kişilik oluşuyor. Bu da zaten istenen, kabul gören bir şey. Ama erkeklerin ruhlarının kadınsı tarafını ortaya koyması aynı kabulü görüyor mu tartışılır. Ben ne kadar kefeleri ayırmamaya çalışsam da dilde bu ayrım çok sert şekilde karşıma çıkıyor. “Bilim adamı, hayat adamı, adam olmak” ifadelerinde hep erkek imajı var zihnimizde. İstediğimiz kadar “Bilim Kadını” demeye dilimizi zorlayalım, “Hayat kadını” ile “Hayat adamı”nın anlamları arasındaki uçurum anlatmaya yetiyor bu zorlanmanın sebebini. “O” zamiriyle dilde cinsiyet ayrımına izin vermeyen Türkçede de ne yapalım ki yaşamımızın izleri bu yönde çok sert ve incitici şekilde karşımıza çıkıyor. Ama son zamanlarda “bilim insanı” ifadesiyle sanki bu bakış açısı -biraz iterek de olsa- aşılıyor. Dil yaşamın yansısı olduğuna göre, bu ifade de gölgede kalanın yavaş yavaş gün ışığına çıktığını gösteriyor diye düşünebiliriz belki. Yoksa hâlâ erken mi? İlk Türk kadın inşaat mühendisi, Anıtkabir’in kontrol mühendisi, erkek takımı Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusu 1927’de Atatürk’ün kızların Yüksek Mühendis Mektebine (bugünkü İTÜ) alınması yönündeki isteğiyle inşaat mühendisliğini seçti. Gürayman, bu okula giren ilk kız öğrenci. Bazı kayıtlara göre 2 kız öğrenciden biri. Kendisi Fenerbahçe Voleybol takımındaki erkek arkadaşları ile birlikte pek çok resmi maça çıkmış, erkek takımında oynayan ilk kadın sporcu olmuştur. 1935 yılında Ankara-Beypazarı yolu üzerindeki ve halen O'na atfen "Kız Köprüsü" diye bilinen kemer köprünün inşaatında görev aldı ve kendini şantiyede de kabul ettirdi. BayındırIık Bakanlığı Teşkilat Kanunu ile kurulan Yapı ve İmar İşleri Reisliği emrine atandı. Bu görevdeyken okul, hastahane, hükümet konağı, halkevi gibi resmi binaların mimari ve statik projelerini yaptı. 1939’da yüksek mühendis Remzi Gürayman ile evlenen Sabiha Rıfat 1941'de Koordinasyon Bürosu ve TBMM inşaatı kontrol şefliklerinde bulundu. 1945’te Ulu Önder Atatürk'ün Anıtkabir İnşaatı Başmühendisliği'ne atandı. Bu göreve geldiğinde 35 yaşındaydı. 10 yıl bu onurlu görevi üstün bir başarı ile sürdürdü. MIT (Massachusetts Institute of Technology) Üniversitesi Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Bölüm Direktörü Prof. Sally Haslanger’a sorduk: Sizin için “kadın” kimdir? Kadını nasıl tanımlarsınız? Bence bu konuda Simone de Beauvoir’yı takip etmek ve fiziksel cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin ayrımının yapılabilmesi çok önemli. Kadının cinsiyeti, üreme ve eşeysel kapasiteleri ile tanımlanır. Vücutlarımız kompleks organizmalar olduğundan ve fiziksel organlar, kromozomlar, hormonlar gibi birçok özelliklerinde farklılıklar sayılabileceğinden dolayı, kadın ve erkek için ortada basit olarak “bir” adet fiziksel farklılık yoktur. Fakat, yavaş ve büyük üreme hücreleri üreten yumurtalıklar ile hızlı ve küçük üreme hücreleri üreten testislerin ayrımının yapılması kullanışlı olabilir. Bununla beraber, ben kadını cinsiyet faklılıklarını sosyal anlamları ile tanımlarım. “Cinsiyet”in farklı toplumlarda farklı anlamları olmasına rağmen (-ki çok kültürlü motifin tanınmasında yarar var), kadınlar doğurma kapasitelerine göre değerlendirildikleri bir baskıyla karşılaşır. Bu durum, üyelerine adaletsiz davranıldığı için politik öneme sahip bir grubun ortaya çıkmasına neden olur; feministler, üyelerinin adına adalet için çalışmalıdır. Remziye Hisar (1902 - 1992) Bilim ve sanatta kadının yeri Tarihte bilim ve sanatta kadının yeri neresidir? Bu birkaç cümleyle açıklanamayacak kadar önemli bir soru. Kadınlar daima çeşitli şekillerde bilgi ve sanat üretirler. Bu bilgi ile sanat, tanınmadı ve kıymetli sayılmadı. Hatta “bilim” ve “sanat” olarak değerlendirilmedi. Bunun yanında, tarihte kadınlar eğitim alma ve değerli bilimsanat kaynaklarına erişme hakkına sahip değildi. Son dönemlerdeyse kadınların katkılarının üstü örtülmeyip, çocuk doğurma ve büyütmelerinin ötesinde kültüre katkıda bulunmalarına karşı büyük bir farkındalık oluşturuluyor. Ayrıca kadınlar artık eğitim alma ve bilimde, sanatta kariyer yapma hakkını kazanmış durumda. Neden başarılı kadınların isimlerini çok duymayız? “Başarı” farklı şekillerde karşımıza çıkar. Politika, bilim, edebiyat, sinema vb. alanlarda birçok başarıya imza atmış ve ün kazanmış kadınlar var. Kadınların, erkeklerin üstesinden geldiği başarıları elde edemeyeceklerini düşünmek için hiçbir sebep yok. Kadınların başarı kazanamamasının iki muhtemel sebebi var. Birincisi, kadınların başarılı olup büyük işlere imza atmalarına karşı olan önyargının, kadınların tanınmasına engel olmasıdır. Bir kadın inanılmaz bir aşçı olabilir, fakat erkeklerin aşçılıklarıyla para kazanması ve ünlü şefler olması daha alışılageldiktir. Bir kadın mükemmel bir zanaatkar olabilir, fakat erkeklerin eserleri “sanat” olarak değerlendirilir ve toplumda sergi- İlk Türk kadın kimyager Üç yıllık ilköğrenimini bir yılda tamamlayan Hisar oldukça zeki bir kızçocuğuydu. Öğrenim hayatı boyunca, başarılı öğrenciler arasında yerini almıştır. Darülfünun’da kimya bölümünü seçtikten sonra kız ve erkek öğrencilerin farklı saatlerde ders aldığı bu dönemde, öğretmeni ve okul arkadaşlarıyla birlikte Bakü’ye gitti. Kafkasya’daki savaşlara rağmen, kendini bölgenin eğitilmesine adayarak bir erkek öğretmen okulunda dersler verdi. Azerbaycan bağımsızlığını kaybedince orada tanışıp evlendiği eşi Dr Reşit Süreyya Gürses ile İstanbul’a döndü. Ardından eşinin ısrarlarıyla Paris’e giderek ve Sorbonne Üniversitesi’nin kimya bölümüne başladı. Burada Langevin ve Madam Curie gibi tanınmış isimlerden dersler aldı. Tezini tamamladıktan sonra doçent adayı olarak yurda döndü. 1933- 1936 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde kimya ve fizikokimya doçenti olarak görev yaptı. 1947’de İTÜ Makine ve Kimya Fakültelerinde kimya doçentliğine başladı, 1959 yılında profesör oldu. 1973 yılında emekliye ayrıldı. Fransa Hükümeti’nden 1956’da “Officer de l’Académie” nişanı almış, 1991’de Tübitak Hizmet Ödülü’ne layık görülmüştür. Ayrıca dünyaca ünlü fizikçi Feza Gürsey ve Milletlerarası Psikoloji Cemiyeti’nin tek Türk ve kadın üyesi psikiyatrist Deha Gürsey’in annesidir. lenerek erkeğin ün kazanması sağlanır. İkincisi, kadınlar başarılı erkeklerin “değerli” gördüklerine değer vermeyebilirler. Bu nedenle enerjilerini, daha az göz önünde olan veya toplumsal değeri olan çalışmalara harcarlar. Bir anne ya da öğretmen yaptığı işte çok başarılı bir kadın olabilir. Fakat, mutlu olmak için, başarılı olmak için, şöhrete ihtiyaç duymayabilirler. Bu yüzden onların adlarını duymayız. Aynı başarıya sahip oldukları halde niçin erkekler kadınları gölgede bırakır? Tarihte kadınların yetki alanı daha çok aile ve bireysel yaşamları olarak görülürdü. Toplumsal alan ile erkek meşguldü. Bu durum için, erkeğin kadını çocuklarla ilgilensin diye evde tutarak, kontrol etmek istemesi dahil birçok açıklama yapılabilir. Hikaye ne olursa olsun, kadınların çalışmaları toplumla ilgili değil, ev ve aile ile ilgili görülür. Tabii ki çocuklarla ilginenen, yemek hazırlayan vs. kadın olmadan toplumun varlığını sürdürmesi düşünülemez. Fakat, eğer toplumsal alanda kimin tanındığına bakılırsa, buraya egemen olduğu için erkeğin çalışmalarının daha ortada olduğu görülür. Bu durumda kadınlar için gerçekleştirilmesi gereken iki önemli strateji vardır: (i) toplumsal alan ile onun sunduklarına (eğitim, kariyer, politik güç) erişmek için çalışmak, (ii) özel alandaki kadınların katkılarının tanınması için çalışmak (anneliğin, öğretmenliğin değerini arttırmak gibi). İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ 15 ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ NİSAN 2013 Sanat ve Bilimde Olmayan Kadınlar (mı?) “Kadının bilim ve sanattaki yeri nedir?” sorusu, yanıtlamadan önce üzerinde düşünmeyi gerektiren bir soru. Zira aslında içinde pek çok tuzak barındırıyor. Öncelikle burada olduğu varsayılan sanat ve bilim arasındaki yakın ilişkiden başlayalım. Bu yakınlık varsayıldığı ölçüde doğru ise o zaman örneğin Türkiye’nin tartışmasız bilim merkezlerinden biri olan İTÜ’de sanata da her anlamda aynı derecede bir ilgi olması gerekir. Yani pek çok sayıda çalışma, etkinlik, ders, sergi, tartışma toplantıları, gibi. Oysa korkarım ki hayatında bir kere bile bir sergiye gitmemiş İTÜ’lülerin sayısı hiç de azımsanmayacak bir orandadır. Yapılmamış bir araştırmanın olmayan sonuçları üzerinden bir çıkarım yapmayayım ama bir İTB bölümü öğretim üyesi olarak gözleme dayalı bazı hipotezlerim var. Bu basit örnek üzerinden kendi sözümü kendim tamamlayayım; öncelikle bilim ve sanatın ne yazık ki gerçek hayatta varsaydığımız kadar yakın bir ilişkisi yok. Ve fakat bahis konusu 8 Mart olunca normalde doğrudan ilişkisi o kadar da olamayan bu iki alan bu durumda aynı cümleye giriverebiliyor. Çünkü tuzak asıl orada, sanat ve bilim 1) birbirine çok benzer alanlardır –ki değil 2) ve geleneksel olarak kadının dışlandığı alanlardır- ki en azından artık değil ama bu soruyu soranlar “son durum nedir?” diye araştırmaktan ziyade genel bir varsayımı devam ettirmeyi tercih etmişler. Peki acaba niye? Çünkü aslında bu bir soru değil bir önerme, bir meydan okuma, belki de aslında biraz da bir suçlama. Bu kadar kısa bir soruda sanat ve bilim arasında pek de olmayan ilişkinin kurulmasını sağlayan tek bir şey olabilir; bu iki alanın da tanımsal olarak bir genel gidişattan dışarı çıkma, gerektiğinde herkesi karşına alma, bir aşkınlık haline tekabül etme özellikleri. Ki bu gerektiğinde herkese karşı durabilme hali daha sonraki dönemleri doğrudan dönüştürebilme gücüne sahip olmuş haller. Bilimin paradigmaları varsa sanatın da ekolleri vardır ve bu anlamda yeni dönemlerin ortaya çıkması gerçekten de bu iki alanı da tarihi dönüştürme gücüne haiz kılmıştır. Ama bence yukarıdaki soruda gizli olan varsayım işte tam da burada. “O ekoller, o paradigmalar arasındaki geçişler kimin üzerinden olmuş?” diye sorduğumuzda gördüğümüz aktörler hep erkekler oluyor. Bir Einstein, bir Darwin, bir Shakespeare, bir Picasso’yu dünya üzerinde belki herkes bilir ya neden aynı kilit konumlarda bir kadın yok? İşte bu iyi niyetle sorulmuş sorunun içindeki gizli suçlama da burada ortaya çıkıyor. “Bakın 2013’e gelmişiz, geriye dönüp baktığımızda onca erkeğe karşı kaç tane kadın görüyoruz? Bu konuda bir kusurumuz bize söyleyin, varsa yapılacak birşey yapalım. Ama acaba bu sorunun kaynağı biraz da kadınların kendisinde olamaz mı? Bunca geçen zaman, bunca dönüşen topluma karşın kadınlar hala var mı yok mu belli değil. Yoksa acaba kadınların kendi varlıklarında mı aşkınlık değil de bir içkinlik hali, bir kendinden ve belki en yakın çevresi ötesinde tahayyülünü geliştirememe ya da gerektiğinde herkesi karşısına alıp baskıya direnme gücü gösterememe sorunu var? Yoksa acaba kadın biraz yapısı itibarı ile yönetilmesi gereken bir şey mi?” Benim bu soruda duyduğum biraz da böyle bir şey. Mihri Müşfik (1886 - 1954) Sordukları soruların satır aralarına aslında kadının kimliği konusunda varsayımlarda bulunan herkese hatırlatmak isterim ki cinsiyet eşitliği denen mevzuda “fırsat eşitliği”nden “koşullar eşitliği” biçimine geçilmediği sürece biz daha çok “kadınlar nerede?” sorusunu soracağız. “Fırsat eşitliği” kavramı toplumda genel soyut bir anlamda formel alanlarda ayrımcılığım kaldırılması ile ortaya çıkar. Örneğin iş yasalarından cinsiyet ayrımını kaldırır, eğitimde “haydi kadınlar okula” kampanyaları düzenler, “işte bariyerleri kaldırdık, daha ne yapalım?” diyip yolunuza devam edersiniz. Oysa daha genel toplum nezdinde aşkınlık ve içkinlik halinin kendisinin bir toplumsal cinsiyet ile özdeşleşmesi konusunda bir değişikliğe gitmek ile ilgili olarak gereken çok daha uzun soluklu çabayı göstermezsiniz. Bunun sonucunda da örneğin özel olarak kızını okutmaya karşı olmasa da örneğin 1 çocuğunu okutmaya gücü yeten bir babanın kız ve erkek çocukları arasında erkeği tercih etmesi gene devam eder. Ve ama kastım toplumda sadece sınıfsal olarak yaşanan bir tıkanma değil. Aynı şekilde bir oğlu ve bir kızı olan ve onları dünyanın en iyi okullarında okutan babanın da zamanı geldiğinde şirketinin başına bir varis ataması gerektiğinde oğlunu tercih edip kızını münasip bir evlilikle daha çok cemiyet toplantılarına yönlendirmesi de o aşkınlık ve içkinlik hallerinin toplumsal cinsiyet kodları ile yeniden üretilmesinin bir örneğidir. “Peki burada şirketin başına geçmektense evli çocuklu olmayı seçen kadının hiç mi rolu yok?” sorusuna istinaden de; elbette var ancak gene ben size sormuş olayım. Günde 12 saatinizi son İlk Türk kadın ressam İlk eğitimini, evde özel öğretmenlerden aldı. Batılı kadınların hayatına özendi. O dönemde yadırganan biçimde, dekolte giyindi. Alafranga hayata tutkundu. Bir salon kadınıydı. İttihat ve Terakki Partisi büyüklerinden çoğu ile dostluğu vardı. Hıristiyan kadınları gibi, erkeklerle içki masasına oturdu. Cumhuriyet’in ilanından sonra Mustafa Kemal’in portresini yapan ilk ressam oldu. Papa XV. Benedict’in bir portresini yaptı (şuan Vatikan Müzesi’nde). Papa, ilk defa bir kadın ressama poz veriyordu. On yedi yaşındayken bir dinletide tanıştığı İtalyan bir müzik şefinin peşinden Roma’ya kaçtı. Sahte pasaportla gittiği İtalya’da tanıdıklarının yanında kaldıktan sonra Paris’e geçti. 52 Montparnasse Bulvarı’ndaki adreste kiraladığı yeri, ev-atölye olarak kullandı. Dışavurumcu, özgün portreler yaptı. Çağdaş resim akımlarını yakından takip etti. Portrelerinde kübizmin ve ekspresyonizmin etkisi görülür. En önemli eseri Naile Hanım portresini bu dönemde yaptı. Paris'teki hayatı, çok müsrif geçti. Resme olan tutkusu nedeniyle aristokrat yaşamını terk etti, Müşfik Bey'le evlenip, Amerika’da bohem ve yoksul bir yaşam sürdü. 1988’e kadar bilinen Türkiye’de 32, İtalya’da 36, Fransa’da 23 ve Amerika’da 60’ı aşkın olmak üzere, 150 civarı eseri bulunmaktadır. derece stresli bir sorumlulukla bezeli bir işte geçirmek ile villanızda havuzunuza girip çocuklarınızla birlikte geçirmek arasında toplumsal baskı ve roller açısında HİÇBİR FARK OLMASA idi, gerçekten ve gerçekten hangi senaryoyu tercih ederdiniz? Bütün bunlara karşı eşitliği “koşullar eşitliği” üzerinden tahayyül etmeyi öneren feminist pozisyon ise toplumda formel anlamda eşitliklerin sağlandığı durumlarda bile geleneksel olarak kadına atfedilen tanımların kendisinde hiçbir değişikliğin olmamasının gerçek anlamda eşitliğe erişimde en büyük engel olduğunu bize hatırlatır. Örneğin bu hafta derste okuyup tartıştığımız bir makaleden ödünç alırsak Türkiye’de bankacılık sektöründe 2002 yılı itibarı ile toplam istihdamın 46%sı kadınlardan müteşekkil olmasına karşılık, en üst kademelere geldiğimizde çok daha az kadın yönetici görmekteyiz. Kadınların yetenekleri ve eğitimleri sebebi ile işe alındıkları konusunda şüphemiz olmadığı bu sektör için bile sormamız lazım, peki neden bahis konusu kariyer anlamında yükselme olunca kadınlar bir anda durup eğitim ve yeteneklerini o en yüksek potensiyelde icra edemez oluyorlar? Çünkü mesela projenizi bitirmeniz için geç saatlere kadar sabahlamanız, müşterinizi akşam yemeğe götürüp mesela bir de futbol maçında eğlendirmeniz gerektiği durumlarda o projede çalışan bir kadın ve bir erkeğin hangisinin önü daha açık olacaktır? Geç saatlere kadar aslında ailesinin refah ve mutluluğu için çırpınan bir çalışanın eşi bir kadın olduğunda o profesyönel çaba evde nasıl bir karşılık bulacak, buna karşı bir kadın olduğunda nasıl bir karşılık Samiye Morkaya (1899 - 1972) bulacaktır? “Çocukları yatırdım, yemeği hazırladım, gömlekleri de ütüledim karıcım, sen rahat ol, işine bak” diyen onlarca, binlerce erkek var da mı kadınlar hala istedikleri ya da aslında yeteneklerinin onları güçlendirdiği ölçüde yükselemiyorlar? “Fırsat eşitliği”ne karşı “koşullar eşitliği”nden kastımız işte bu. Kadınların en yukarılara, en üst düzeylere, en aşkın hallere ulaştıklar hallerde bile hala ev, aile denilen yerden asli olarak sorumlu tutulmalarının getirdiği maddi ve manevi yükün kendisini konuşmadan, soyut bir düzlemde “biz baktık baktık kadınları göremedik, nerdeler? demek en hafifinden kadınlara yapılmış bir haksızlıktır. Ve son olarak bütün bu genel resmin ötesinde sanat ve bilim alanları aslında kadının başka alanlara nazaran çok daha fazla sayıda olduğu alanlar olduğunu da hatırlatmam gerek. Bilim biraz da yukarıda bahsettiğim “çift mesai” durumuna görece daha uygun çalışma ortamı sağlayabildiği için öyle. Yani gündüz üniversitede, ofisinizde, laboratuarınızda çalışıp gene de akşam yemeğini yetiştirmeye eve yetişebiliyorsunuz. Sanattaki dönüşüm ise biraz daha farklı sebeplerden. Çünkü artık tarihsel olarak öznelikten dışlanan bütün aktörlerin hikayelerinin ayrı ayrı değerler ve hikayeler içeridiğini biliyoruz ve onları duymak istiyoruz. Sanat alanında kadının yükselişi belki de diğer bütün alanlarda daha hızlı bir biçimde gerçekleşmekte. O yüzden bana sorulan soruya cevaben ben kendi sorumu sormak istiyorum. Kadınlar çoktandır buradalar beyler. Peki ya siz neredesiniz? Yrd. Doç Dr. Ayşe Akalın İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü İlk Türk kadın otomobil yarışçısı Yedikule Alman Mektebi'ni bitiren Samiye Hanım, müziğe de meraklı idi. Tanburi Cemil Bey'den sekiz sene kemençe dersi aldı. O zamanın konservatuarı olan Darülelham'da 1922'de açılan bir sınavı kazandı ve kemençe öğretmeni oldu. Aynı yıl Pangaltı Amerikan Garajından ehliyetini aldı. İlk otomobilini, 1923'te evlendiği dönemin popüler romancılarından Burhan Cahid Bey satın aldı. Cahid Bey karısının sazını sevmiyor ama otomobile olan merakından çok keyif alıyordu. Her iki yılda bir otomobilini mutlaka yenileyen Samiye Hanım, bir süre sonra Turing Klüp'ün düzenlediği otomobil yarışlarına katıldı. 1930'dan itibaren yarışların tek kadın sürücüsüydü. 1932'de İstinye Köprüsü ile Zincirlikuyu arasındaki 9,5 km’lik yarışı birincilikle bitirdi. İkinci gelen Paşazade Vehbi Bey sonuca itiraz etti ve gerekçe olarak da birinci ilan edilen yarışmacının “kadın” olmasını gösterdi. İş mahkemeye aksetti; Sultanahmet Sulh Hukuk Mahkemesi’nin “Bir kadın da otomobil yarışlarına katılabilir” kararınca Samiye Hanım'ın birinciliği resmiyet kazandı. 1934 yarışlarında aynı parkurda kaza yaptı ve ağır yaralandı. Kullandığı Ford marka otomobil devrilince sol kolu parçalandı. Ancak araba kullanma sevdasından hiç vazgeçmedi. 73 yaşında öldüğünde, hala Nash marka otomobilini kullanıyordu. 16 R BASIN-YAYIN KULÜBÜ NİSAN 2013 MUTLULUĞU TARİF EDEBİLİR MİSİNİZ? Prof. Dr. Orhan KURAL [email protected] eklamı seviyoruz, gösterişi seviyoruz, anlık zevkleri seviyoruz. Kısaca “tüketmeyi” de seviyoruz. Ama nereye kadar? Bu yeni yaşam tarzı aslında ABD’de doğdu, hızla yayıldı ve yayılıyor, dünyanın her yerinde gücü yeten herkes tarafından da taklit edilmektedir. Alan During’e göre tüketim, adım adım “yaşam tarzı” haline getirilmektedir. Malların satın alınıp kullanımı bir ayine dönüşmekte yani tüketimle, egomuz tatmin olmaktadır. Bir şeylerin giderek artan bir hızla tüketilmesi, bitirilmesi, yıpratılması ve yenisiyle değiştirilip hurdaya çevrilmesi gerekmekte. Yüz üçü Nobel ödülü almış olan iki bin bilim adamı yaptıkları ortak açıklamaya göre yaşlı dünyamızı 200 yıl içinde tüketmiş olacağız. Artık yeni bir gezegen veya gezegenler bulmamız gerekiyor. İnsanlar mutluluğu daha “çok tüketmek” sanıyor ve tabii çok çok yanılıyorlar. Yapılan geniş kapsamlı bir araştırma sonucu dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Bangladeş’in ve Pasifik Adası olan Vanatu’nun en mutlu insanlara sahip olduğu anlaşılmış. ABD, Kanada, İngiltere, Almanya, Fransa, İsviçre, Norveç “mutluluk listesinde” hep son sıralarda yer alıyor. Demek ki mutluluk detaylardır, mutluluk anlardan ibarettir. Belediyeler, oy endişesi ile; ödediğiniz vergilerle göze görünmeyen alt yapı hizmetleri, ağaçlandırma, çağdaş katı atık alanları, geri dönüşüm tesisleri, hayvan bakım ve tedavi merkezleri, arıtma tesisleri yerine beldesinin profesyonel futbol kulübüne veya “festival” başlığında po- İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ARIYORUM püler kültürün şımarık sanatçılarına çuvallarla para akıtmaktadırlar. Türkiye’de bir yıl içinde 1176 şenlik, kutlama ve festival gerçekleştirilmekte, yani her gün ülkemizin üç beldesinde çoğu kez sırf “gösteriş” ve “anlık eğlence” uğruna etkinlikler yapılmaktadır. Bir gecede Sezen Aksu’ya 90 bin TL rahatlıkla ödenmekte ama vahşi çöp sahalarında yılda 100 bin balığı öldüren naylon torbaların denize uçmasını önlemek adına, modern bir katı atık toplama alanı için nedense bir türlü para bulunamıyor! Üç dakikalık havai fişek gösterisi için aynı belediye 3000 Amerikan dolarını öderken, biyolojik arıtma tesisi için ödenek olmadığından yakınmaktadır. Oysa havai fişekler bir çok hayvanı ürkütmekte, düşük yapmalarına sebep olmakta, kültür değerlerimize zarar vermekte, hastaları uyandırmakta, hava kirliliği yaratmakta ve hatta zaman zaman insanları yaralayıp, yangınlara bile neden olmaktadır. Olsun ne de olsa havai fişeğin “havası” var ya! Gösterişi çok seven bir belediye başkanı Cumhuriyet’in 80. Yılı dolayısıyla 3 bin 800 metre uzunluğunda, 3 bin 500 kilo ağırlığında dev bir Türk bayrağına sekiz ay içinde 300 bin lira harcamış. Hammadde tüketildi, enerji harcandı, emek verildi. Keşke böyle bir bayrakla hakiki “Cumhuriyet ve Atatürk” sevgisi aşılanabilse? O koca bayrak artık bir deponun köşesinde çürüyor. Oysa ki bu bayrak için harcanan para ile Atatürk’ün başlattığı eğitim seferberliğine ömür boyu hizmet edebilecek modern bir okul bile inşa edilirdi. Efendim, devlet güdümlü şaşalı gösteriler komünist ülkelerde göz boyamak için bir dönemde bol bol yapılırdı. Dev panolar, dev binalar, dev heykeller, geniş sokaklar, madalyonun öbür yüzü ise hep çok farklı olmuştur. Günümüzde de sadece Kuzey Kore’de bu gösteriş geleneği devam ediyor. Bilirsiniz, Ramazan Ayı’nda lüks otellerde ünlü sanatçı ve işadamlarının katılımı ile görkemli iftar yemekleri veriliyor. Katılanların hepsinin oruçlu olduğu bile şüpheli. Bu iftar yemeği dinimizin emrettiği gibi kırsal mahallelerde fakir evlerinde sahiden ihtiyacı olanlara verilse neyse. Kocaman şaşalı davetiyelerle “lüks iftar yemeğine” çağrıların yapılması ardından, yemeklerin ve ekmeğin çoğunun tabaklarda bırakılıp çöpe doğru gitmesi beni çok yaralıyor. Zaten sosyetede tabaktaki yemeği bitirmek ayıpmış. Sonra elinde markalı bir çanta tutan vizon kürküne sarılmış sahte sarışın kadınlar tabağında yemek bırakmayan arkadaşları için şöyle derler “aç olmalı, her şeyi tüketti, bir kırıntı bile bırakmadı, görgüsüz”. Oysaki dinimizde her türlü israf “haramdır”. Nazım Hikmet Paris’te arkadaşı ünlü ressam Abidin Dino’ya sormuş “Abidin, bana mutluluğun resmini çizer misin?” Acaba Sayın Dino, ne çizdi? Sadece bir şiir yazdı. Mutluluk gülen bir çocuğun yüzünde, verdiğiniz suyu içen bir kedinin bakışında, yolun karşısına geçirdiğiniz yaşlının teşekküründedir. Yani “mutluluk” ufak detaylarda saklıdır. Ama sessiz, üstümüze ölü toprağı serilmişçesine “sessiziz”. Herkes kısaca “boş ver” diyor. Herkes görevi bir başkasına devrediyor. Çocuklarımıza, torunlarımıza, ülkemizin ve dünyamızın geleceğine yazık oluyor. Günün birinde belki de bu hatalarımızdan dolayı mezarlarımız torunlarımız tarafından taşlanacak! İTÜ’nün en aktif 3 kulübünden biri: Gönüllülük Kulübü En son ne zaman insanlık ve toplumsal sorumluluk adına bir şey yaptık? En son ne zaman bencilliğimizden kurtulmaya çalıştık? “Karşılıksız” kelimesini en son ne zaman anlamlı kıldık? İTÜ Gönüllülük Kulübü 2004 yılından bu yana gerçekleştirdiği proje, etkinlik ve kampanyalarıyla sosyal-kültürel sorunlara karşı duyarsız kalmayıp İTÜ’de Gönüllülük bilincini yaymayı amaçlamaktadır. Bugün baktığımızda, hayatta olan projeleriyle ve bu projelerde aktif olarak çalışan 200’den fazla gönüllüsüyle İTÜ bünyesindeki en aktif 3 kulübünden biri olmayı başarmıştır. Devam eden projeleri tanıyalım biraz. Hayal Dünyasında Bir Oyun: Fantasy Role Playing yapının. Kapısının üst tarafında ki güzel “kuş köşkleri” ne dikkat etmiş miyizdir hiç? Ne kadar önemli bir yapıdır oysa. Tophane, Fındıklı, Beyoğlu, Galata ve Kasımpaşa’ nın mahalleleri arasındaki küçük çeşmelerden akan sular Belgrat Ormanları’ndan bu küçük yapıya taşınır ve buradan dağıtılırdı. 1. Mahmut döneminde 1731’de açıldı bu yapı. Osmanlı bu tip yapılara “maksem” derdi. Maksem; yani şehir sularının pay edildiği, taksim edildiği yer. İstanbul’un kalbi diyebileceğimiz bir yer Taksim ismini işte bu küçük, belki de her gün önünden geçip te hiç fark etmediğimiz yapıdan aldı. Eğer Taksim Meydanı’nın, Taksim’in ne anlama geldiğini, nereden geldiğini merak ediyorsanız, Taksim Maksemi’ne yani suyun taksim edildiği yere bakın. Binadaki inceliği ve kuşlar için yapılan köşkeri görün ve koca bir bölgeye ismini veren bu küçük yapının zarafetiyle Taksim’in bugün ki halini kıyaslayın. GEZİ Kendi kendime konuşurum ceviz ağacıyla o mermer sütunun ortak yönünü. İkisi de fark edilmeyi beklemektedir. Yapıldığı zaman adına ne denilmiştir, ya da kim yaptırmıştır kesin bir bilgi yoktur. Üzerindeki yazıtta; “FORTUNAE REDUCI OB DEVICTUS GOTHOS” yazdığından dolayı bizler ona “Gotlar Sütunu” demişiz. Kimin diktirdiğine gelince de Byzantium’un kurucusu Megara’lı Byzas’tan Roma İmparatoru 2. Cladius’a, Constantinapol’ün kurucusu Büyük Constantin’den imparatorluğu tarihçiler tarafından tartışmalı olan Zeno’ya ve Roma İmparatorluğu’nu iki oğluna kardeş payı eden 1. Theodosius’a kadar tartışmalar sürmektedir. Ortada dikili bir sütun olunca hiçbir Roma imparatoru bu sütunun tepesini boş bırakmaz ve mutlaka bir heykel diktirir ama gelin görün ki bu sütunun talihsizliği bilinmezlik olsa gerek, bir zamanlar üzerinde duran heykelin de kime ait olduğu söylence. Kimileri Byzas’ın kente ilk ayak basışını temsil eden heykelinin olduğunu söylerken, kimileri de Roma’nın tanrıçalarından Fortuna’nın olduğunu söylüyor. Ama bu kadar bilinmezliğin üzerine bilinen bir şey var ki o da bu sütunun İstanbul’un en eski, belki de ilk anıtı olduğu. Tam bin yedi yüz yıldır her türlü zorluğa göğüs germiş bir bilge gibi bekliyor ağaçların arasında. Beklediği şeyse insanların onu fark etmesi. Bu kadar lafın üzerine sıra geldi yukarıda Latince’ sini yazdığım yazıtın Türkçe tercümesine. “Gotların Yenilmesi Sayesinde Geri Dönen Fortuna’ya” bazıları bu Fortuna’yı tanrıça olarak nitelerken, kimileri de talih olarak nitelendiriyor. Fakat şurası net ki, Gotlar’ın bugün ki Almanlar’ın büyük büyük dedeleri olduğu. Bu İsim de Nereden Geliyor ? “Her gören tahsin edip güya olur tarihin Maksem Sultan Mahmud dürü yekta cedid” Önünden kim bilir kaç kez geçmişizdir İstiklal Caddesi’nin başında ki türbeye benzer küçük Yorum Tekin Karatepe [email protected] İTÜ FRP Topluluğu, İTÜ FRP Kulübü olarak 1999 yılında kurulmuş olup, üniversitemiz bünyesinde FRP’yi tanıtmakta ve FRP ile ilgilenenleri bir araya getiren etkinlikleri düzenlemektedir. Farklı Tatları Keşfet: Gastronomi Kulübü Gastronomi Kulübü kurma fikrinin arkadaşlar arası sohbetler sırasında çıktığını belirten kulüp üyeleri, üç farklı topluluğun talebinin birleşmesi sonucu kulübü oluşturduklarını söylediler. Bu haberimizde gastronominin ne olduğunu ve kulübü tanıyacağız. Yaşam boyu ihtiyaç duyacakları eğitim ve tecrübeleri; 12-17 yaş arası yetiştirme yurtlarındaki öğrencilere eğlenceli vakit geçirerek kazandırmayı amaçlayan bir sosyal sorumluluk projesidir. Bu proje kapsamında her cumartesi Zeytinburnu Erkek Yetiştirme Yurdu’na gidiliyor. Bu haftalık ziyaretler sırasında öğrecilerle sohbet ederek, çeşitli aktiviteler yaparak, derslerine yardım ederek topluma faydalı birer birey olmalarını ve toplumla iyi iletişim kurabilmelerini sağlamak amaçlanıyor. Ayrıca yılda bir defa da çocuklar kendi okulumuzda ağırlanıp İTÜ tanıtılıyor. Hayata Bir Adım Hayata bir adım projesi Maltepe Çocuk ve Gençlik kapalı infaz kurumunda Adalet Bakanlığı’nın gözetimi altında bulunan çocuk ve gençlerin, hükümlülük ve tutukluluk süreleri içerisinde gelişimleri üzerinde oluşabilecek olumsuz etkileri en aza indirgemeyi amaçlıyor. Bu sebeple NİSAN 2013 her cumartesi İtü’lü proje gönüllüleri kurumda gençlerle beraber tiyatro, müzik, sinema&belgesel ve oyun atölyesi düzenlemektedir. Bir Başka Yol Bir başka yol projesi üniversite sınavlarına hazırlanan, maddi durumu yetersiz lise öğrencilerine Üniversite sınavlarına yönelik dersler vererek onların sınavlara hazırlanma süreçlerinde katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Proje kapsamında derslerin yanı sıra etütlerle ve rehberlik hizmetleriyle de öğrencilere destek verilmektedir. Dershane mantığının aksine sıcak bir ortamda gelecek planlarını yapmalarını hem de üniversite öğrencileriyle kaynaşarak onların sosyal ve kültürel birikimlerinden faydalanmalarını sağlamaya çalışmaktır. Nasıl Oynanır? Masa başında bir araya gelen 4-5 oyuncu birer karakteri (PC – Player Character) canlandırırlar. Oyunda karakterin özelliklerini düşünerek hareket edip, kararlar verir ve mümkün oldukça rol yaparak karakterlerin yaptıklarını anlatırlar. Bir senaryonun nasıl başladığına ve PC’lerin nasıl ‘yaşadıklarına’ göre senaryonun Gastronomi, kültür ve yemek arasındaki ilişkiyi inceleyen bir disiplindir. Ayrıca gastronomi; hijyenik, iyi düzenlenmiş, hoş ve lezzetli mutfak; yemek düzeni ve sistemi anlamına da gelir. Çalışma konusu; yenilebilir tüm maddelerin, hijyenik olan ama sağlığa uygun olması gerekmeyen şekilde azami damak ve göz zevkini amaçlayarak sofraya ve yenmeye hazır hale getirilmesine kadar olan süreçtir. Yiyeceklerin hazırlanmasında özen gösterilmesi gereken başka noktalar arasında tat karşıtlığı ya da bütünleyiciliğinin sağlanması, kullanılan malzemenin yaratacağı doku ve renk uyumu da vardır. alıp, belki de hiç tanışma imkanı bulamayacağı farklı din, dil, etnik köken, sosyal statü, cinsel yönelim, meslek ve ideolojilerden insanlarla sohbet edip onları anlayabilme fırsatı buluyor. Etkinlik Mayıs ayında şenlik zamanında, şenlik alanında 2 gün boyunca sürecek. Proje gönüllüleri tüm İtülüleri etkinlik çadırına davet ediyor. Engeller Durmasın Projenin temel amacı engelli haklarının engelli haklarını gözetmek ve onların toplumdaki yerini sağlamlaştırmaktır. Bu amaç ile İtü kampüslerinde engelsizleştirme çalışmaları yürütülmekte ve akülü araç kampanyaları düzenlenmektedir. Yaşayan Kütüphane Yaşayan kütüphane; insan hakları temelinde bir proje olup en temel amacı, ideolojileri yüzünden toplum tarafından ayrımcılık ve önyargılara maruz kalan insanlara daha açık fikirli yaklaşabilemeyi ve hoşgörülü olabilmeyi sağlamaktır. Yaşayan kütüphanenin işleyişi bildiğimiz kütüphane gibi; sadece kitaplar birer insan. Okurlar kitapları ödünç Şu anda Zeka Oyunları Kulübü FRP Topluluğu adı altında faaliyetlerini sürdürmektedir. Yaptıkları atölye çalışmaları ve etkinliklerle FRP’yi, fantastik ve bilim-kurgu edebiyatını hiç duymamış kişilere bu kültürü tanıtmaya çalışıyorlar. Türkiye’de FRP dendiği zaman çoğu kişinin aklında bir şeyler canlanmıyor. Fakat oynadığınız birçok bilgisayar oyununun kökeni bu rol yapma oyunu. 17 ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ Nar Harekatı: Almanlar, Ceviz ağacı ve Mermer Gülhane Parkı’na Kennedy Caddesi’nden girince yolun az ilerisinde sol tarafta gökyüzüne uzanan bir beyaz mermer görürsünüz. Genellikle insanlar yürüdükleri doğrultuda baktıkları için, bu mermeri fark etmezler bile. Ve işte o zaman Cem Karaca’nın muhteşem yorumuyla ezberlerimize kazınan Nazım Hikmet şiiri gelir akıllara “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda/Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında” . İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ Hayalimi Paylaş Hayalimi Paylaş 3-18 yaşları arasında hayati tehlike taşıyan hasta çocukların dileklerini gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş gönüllülerden oluşan onlara umut vererek, imkansızı yıkmayı amaçlayan bir projedir. Yıl içinde çeşitli etkinliler düzenleyerek elde edilen gelirlerle bu minicik yüreklerin hayallerini paylaşmak için ve bir senaryo oluşturulup hem gönüllüler hem dilek çocuğu bir masalın kahramanı oluyorlar. Umut Okulu Zor koşullarda eğitim almakta olan köy okullarındaki öğrencilere yardım etmeyi hedeflemektedir. Bu amaçla yardıma ihtiyacı olan okullar belirleniyor ve mezun derneklerden, firmalardan öğretim üyeleri ve öğrencilerden gelen kıyafet, ayakkabı, kitap ve kırtasiye malzemesi, oyuncak gibi yardımlar toplanmaktadır. Daha sonra proje ekibi bu yardımları okullara kendi elleriyle ulaştırmaktadır. Bu ziyaretlerde İtü’lü gönüllüler öğrencilerle sadece birer arkadaş olunmuyor, bir palyaço ya da bir tiyatro kahramanı kılığında da karşılarına çıkarak hayal dünyalarına dokunuyorlar. Bu proje kapsamında İtü Gönüllülük Kulübü Mersin’den Çorum’a, Osmaniye’den Malatya’ya, Ordu’dan Adıyaman’a kadar birçok ilin köylerine gidip oralarda İtü öğrencilerini gönüllülük ruhunu temsil etti. Gönüllü Zirvesi İtü’lü Gönüllülerle tanışmak, kulüp hakkında daha detaylı bilgive ulaşmak ve hatta projelerde gönüllü olmak isteyenler hafta içi 4ten sonra KSB binasındaki kulüp odasını ziyaret edebilirler. Ayrıca sorularınız için [email protected] adresine mail atabilirsiniz. Kamil Can Erdem/Taşkışla [email protected] Gönüllü Zirvesi, İTÜ Gönüllülük bir ateş topu attığında haydutlara zarar verebilecek mi? Bu soruların hepsinin cevabı oyun sisteminde yatıyor. Siz hiç ateş topu attınız mı? Gerçek hayatı, bir takım şans fak- törlerini göz önüne alarak, oyun kuralları bütününde birleştirdiğinizde ‘oyun sistemi’ni elde edersiniz. Oyunda karakterler yoldayk e n haydutların pusu kurduğu bir yere geldiler, şimdi ne olacak? Grup yoldayken pusu kurulduğunu farkedecek mi? Konuşup haydutlarla anlaşacaklar mı? Ya da haydutlar kılıçlarını çekti ve bir dövüş yaşanacak, grubun büyücüsü Kulüp üyeleri, kuruluş amaçları ve konseptleri hakkında: “Her ay bir tema oluşturmaya karar verdik. Bu tema dahilinde temel etkinlikler olarak birer workshop, tadım gezisi, sinema gösterimi ve seminer düşünüyoruz. Bunların dışında da yapacağımız geziler olacak.” dediler. Kulübün işleyişi hakkında ise: “Kulüp sponsorluk, organizasyon ve reklam komitesi olarak üçe ayrılıyor. Organizasyon komitesi seminer, workshop ve tadım gezilerinin planlanmasıyla ilgileniyor. Workshop için de birkaç firmayla mail yoluyla iletişim sağladık ve şu an cevap bekliyoruz. Sponsorluk ekibiyse, şu an oldukça büyük bir proje üstünde çalışıyor. Kulüp olarak kendi kitaplığımızı oluşturmak istiyoruz. Bunun içinde sadece yemek kitapları değil sofra adabı, mutfak terimleri ve gastronominin kendisiyle alakalı şeyler olmasını planlıyoruz. Bunu da bağışlar aracılığıyla yapmak istiyoruz. Bu iş için 60-70 kitaplık bir liste oluşturduk. Bunların dışında film gösterimleri için ne yönde gelişeceğine karar veren kişi ise oyun yöneticisidir. Oyun yöneticisi, GM (Game Master), PC’lerin etkileşime gireceği tüm karakterleri c an l andıran, PC’lerin bulunduğu sahneyi tasvir eden, yaptıkları etkilerin nasıl tepkilere yol açtığını karar veren ve gelişmekte olan hikayeyi anlatan kişidir. Kulübü tarafından geleneksel olarak düzenlenen gönüllülük, sosyal sorumluluk, sosyal girişimcilik, çevresel ve toplumsal sorunlar gibi konuları çeşitli oturumlar, paneller ile ele alan bir organizasyondur. Organizasyonun temel amacı toplumdaki gönüllülük bilincini yaygınlaştırmak ve gerçekleştirilmesi imkânsız olarak düşünülen fikirlerin planlı bir şekilde, organize olup birlikte çalışarak yapılabilmesinin mümkün olduğunu göstermektir. Gündelik hayatta olduğu gibi bazen FRP karakterlerinin de şansları yaver gitmiyor. Şans faktörünü kontrol etmek için çeşitli zarlar kullanılır. FRP’de en bilinen ve en çok kullanılan zar 20 yüzlü zardır. Durumların çoğunda karakterlerin yapmaya çalıştığı eylemi başarıp başaramadığı, zar sistemi ile belirlenir. Günümüzde popüler olan birçok fantastik-kurgu ve bilim-kurgu temalı World of Warcraft, Diablo, Elder Scrolls: Skyrim, Mass Effect gibi bilgisayar oyunlarının temeli FRP’dir. Oyun size devam eden bir hikayeyi sunuyor. Kazanmak ya da kaybetmek yoktur, hep beraber eğlenmek ve keyifli bir oyun sürmek vardır. Eğer siz de bu eğlenceyi paylaşmak istiyorsanız devam edecek yazıları takip edebilir veya bu tadı hemen yaşamak istiyorsanız İTÜ FRP Topluluğu’na Eski Kütüphane Binası’ndaki odalarında ulaşabilirsiniz. Kim kazanıyor kim kaybediyor? Bu sorunun FRP için bir cevabı yok. Levent Gerçeker Yücel Okçu de sponsorlar getirmeye çalışacağız. Reklam komitesi ise kulübün gerek yazılı medya gerekse sosyal medyada tanıtımıyla ilgileniyor.” dediler. Ekip, Gastronomi Kulübüne katılmak için herhangi bir kısıtlama olmadığını, etkinliklerle ilgilenen ve yeniliklere açık herkesi kulüplerine beklediklerini belirttiler. Kulüp tarafından mart ayında çikolata konsept olarak belirlenmişti. Nisan ayı için ise sağlıklı yaşam seçildi. Kulüp olarak belli bir mutfağa ağırlık vermek yerine homojen bir birliktelik oluşturmaya çalışıyorlar.Kulübü tek bir kültüre ya da tek bir mutfağa yönlendirilmesi, insanların Gastronomi Kulübü’nü tamamıyla içine kapalı bir oluşum gibi gösterebilir. Tam aksine, kulüp, farklı damak tatlarına ve farklı kültürlere uzanmayı planlıyor. Serhat Orhun URFALI/Gümüşsuyu 18 İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ NİSAN 2013 TİYATRO SERGİ İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ KONSER NİSAN 2013 YEMEK KİTAP Şakanın Ardından Alan Sokal / çev: Gülsima Eryılmaz DUMAN HEDDA GABLER Burjuva hayatının garantilerine sığınarak yaşayan Hedda Gabler, bu nedenle hayatında oldukça fazla ödünler vermiş ve aşkı yaşamayı, üretkenliği kabul etmez. Sevgiden değil sıkıntıdan evlenir. Kocası güvenilir bir insandır ama bir bilgin değildir. Bir gün ortaya büyük bir tutku yaşadığı ve tehlikelerle dolu hayatı olduğu için reddettiği eski sevgilisi çıkar. Hem de lisede saçlarını çekip durduğu, basit bulduğu bir kız arkadaşının desteğiyle kocasını yerinden sarsacak müthiş bir kitap yayınlamak üzeredir. Oyun için İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan biletinize ulaşabilirsiniz. MAHŞER-İ CÜMBÜŞ 14 Nisan 2013 18:00 KKM Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi Doğaçlama Tiyatro Bilet Fiyatı: 28.50 TL Beyin Fırtınası: 2006 yılından beri Hayalhane adlı mekanda Mahşer-i Cümbüş tarafından oynanmaya başlanan farklı bir gösteri biçimidir. Modern doğaçlama tiyatronun tüm türlerinde olduğu gibi seyircinin katılımı önemlidir. Oyuncular, seyirciden alınan yönelimler doğrultusunda öykü, karakter ve temayı ortaya çıkararak tamamlanmış oyunlar sergilerler. Oyuncuların performanslarının dışında, doğaçlama müzik ve ışık da çok etkilidir. NASA: A Human Adventure 14 Nisan’a kadar uzatıldı! Bilet Fiyatı: 27 TL İstanbul / Marmara Forum saat 10:00 - 22:00 Uzay çalışmalarına yön veren Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın, insanoğlunun uzayla ilgili önemli adımlarını bir araya getiren sergisi “Nasa: A Human Adventure” Marmara Forum’da. 2.500 m2 büyüklüğünde Expo Center’a kurulan sergide, insanoğlunun uzaydaki 50 yıllık macerasını gözler önüne seren NASA koleksiyonuna ait uzaya gitmiş ve gelmiş 100’den fazla orjinal parça ve çok büyük objeler yer alıyor. 23 Nisan 2013 18:00 Bostancı Gösteri Merkezi 56.00 TL Türk Rock müziğinin efsane grubu Duman yeniden Bostancı Gösteri Merkezi’nde… Sahne aldığı tüm konserleri oldukça ilgi gören ve geçen yıl sahne aldığı Bostancı Gösteri Merkezi konserinde biletleri günler öncesinden tükenen Duman, yeniden aynı yerde hayranları ile buluşuyor. Konserin biletlerini tükenmeden alın. TOPLU HİKAYELER 17 Nisan 20:30 - 28 Nisan 15:00 Kenter Tiyatrosu, İstanbul Tam 34.00 TL Öğrenci 24.00 TL İndirimli 29.00 TL Özel İndirimli 19.00 TL Toplu Hikayeler, ünlü ve saygıdeğer bir kısa öykü yazarı olan Ruth Steiner ve önce asistanı, daha sonra sıkı dostu, meslektaşı; sonunda rakibi olan öğrencisi Lisa Morrison'un öyküsü. Oyun, iki edebiyat kadının profesyonel ve kişisel ilişkisi üzerinden kültürel üretimin estetik ve etik sorgulamasına dönüşüyor. Ortaya çıkan sorular hepimizi ilgilendiriyor çünkü en kadim sanat olan hikaye anlatımı hem tüm çağdaş sanat formlarının hem de insanların gündelik ilişkilerinin özünü oluşturuyor. Ruth'un Lisa'nın yazdığı bir öyküyü eleştirirken söylediği gibi: “Hiçbir zaman gelişigüzel yazmamalıyız. Hayatta çok fazla gelişigüzel şey var. Bunun hikayelerimize de sızmasına izin vermemeliyiz. Hikayelerimizi değersizleştirmemeliyiz. Bu hepimizin sonu olur.” Biletleri Biletix sitesinden ve satış noktalarından temin edebilrsiniz. DOĞAYA SAYGI Armaggan Nişantaşı 20 Mart - 29 Mayıs Adres: Abdi İpekçi Cad. Bostan Sok. No:8 Nişantaşı 34367 Şişli İstanbul Web Adresi: www.armaggan.com 22 Heykel Sanatçısı Armaggan Art & Design Gallery’de Bu Soruya Yanıt Arıyor. Sanatçıların Rönesans’tan bu yana en önemli ilham kaynaklarından biri olan ‘doğa’ nın bugün sanat dünyasını nasıl etkilediği, sanatçılar için ne ifade ettiğini sorgulamak amacıyla oluşturulan karma heykel sergisinde 22 heykeltraş sergiye özel üretimleri ile yer alıyor. KABİN 02 Mayıs 20:30 - 30 Mayıs 20:30 Tam 45.00 TL - Öğrenci 25.00 TL Craft Tiyatro, İstanbul"Burayı bizim Ramazan Abi işletiyor. Önceden kıraathaneydi. Girişimci ruhlu bir abimizdir Ramazan Abi. Yurt dışına gider, gelir. Bir ara Almanya’ya gitmişti, döndüğünde hamam işine girdi. Tutturamadı. Trencilik oynuyorlarmış. Mekanı polisler bastı, kapandı. Sonra Amsterdam’a gitmiş, ordaki kabinleri görmüş. Kıraathaneyi kapatıp burayı yapmış. Yasal olmadığı için baya para yediriyormuş. Tabi hep adamlar geliyor. Aklı başında kadının burada işi ne! " Biletleri Bilet-ix gişelerinden ve internet sitesinden alabilirsiniz. Günümüz teknoloji devrimlerine göndermeler, ses ve hareketi içine alan hareketli heykeller, mermerin kadın vücudunda doğaya dönüşümü gibi pek çok farklı yorum ve tekniği içine alan sergide Malik Bulut, Tan Mavitan, Ferit Yazıcı, Aysun Bozuklu, Kağan Toros gibi isimler yer alıyor. Burak Boyraz Resim Sergisi Damla Sanat Galerisi 06 Nisan ~ 16 Nisan Adres: Merkez Mah. Abide-İ Hürriyet Cad. Koca Mansur Sok. No:42 Şişli İstanbul Web Adresi: dksistanbul.com Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Sanat Bölümü öğretim üyelerinden Ahmet Dolunay’ın küratörlüğünde Burak Boyraz’ın eserlerine ev sahipliği yapıyor. New York Üniversitesinde Teorik fizik profesörü olan Alan Sokal, 1996'da Social Text isimli bir postmodern dergiye saçma bir makale gönderir. Fizik kuramlarını bilerek çarpıttığı ve saçma bir şekilde sunduğu bu makalesini Social Text basar ve ardından Sokal bunun bir şaka olduğunu, postmodern dergilerin her türlü saçma makaleyi bastıklarını ispatlamak için bu yola başvurduğunu açıklar. Sonrasında büyük bir tartışma başlar, postmodern felsefeciler ile bilim adamları arasında. ''Bilim savaşlarında''nda yeni bir sayfa açılmış olur ve Derrida gibi ünlü postmodernistler ile Weinberg gibi Nobel ödüllü fizikçilerinin de dahil olduğu sert tartışmalar yaşanır. Düşün tarihine 'Sokal vakası' olarak geçen bu olayın devamı 'Şakanın Ardından'ın ilk kısmını oluşturuyor. Kitabın ikinci bölümü ise detaylı bir bilim felsefesi tartışması içermekte. Son olarak üçüncü bölümde Sokal, bütün bu tartışmaların akademik düzeyde kalmadığını, aslında bunun politik bir mesele olduğunu, günlük hayattan örneklerle anlatıyor. Bu son kısım kitabın en politik kısmı. Rastlantı ve Zorunluluk Jacques Monod / çev: Elodie Eda Moreau YENİ TÜRKÜ 27 Nisan 2013 22:00 Jolly Joker İstanbul VIP - 79.00 TL Normal - 34.00 TL Uzun bir aradan sonra Yeni Türkü yeni şarkıları müzikseverlerle… Adını Yılmaz Erdoğan’ın “Ankara” şiirinin dizelerinden alan yeni albüm, 10 yeni “Yeni Türkü” şarkısı içeriyor. Albümün çıkış parçası “Böyle Gitmez”, Cengiz Onural ve Derya Köroğlu imzalı… Şarkı radyolarda ve TTNet Müzik’te dinleyiciyle buluşmaya başladı. Derya Köroğlu, Erkin Hadimoğlu, Serdar Barçın ve Furkan Bilgi hem yepyeni şarkılar hem de klasik Yeni Türkü repertuarı ile sahnede olacak. 1965 yılında Nobel Tıp ödülünü kazanan Monod hiç kuşkusuz çağının ilerisinde bir yazar. Keskin bilim adamı zekasıyla, sadece kendi alanı olan biyoloji üzerine değil, felsefe ve toplum bilimleri alanında da yıllar sonra doğrulanacak öngörülerde bulunur kitabında. Monod'ya göre, Homo Sapiens’in ortaya çıkışından bile geriye giderek, insanlığın çocukluk yıllarına uzanan animist görüşler, modern insanın ruhunda halen canlı ve kökleşmiş haldedir. Nesnel bilginin neden hâlâ özgün gerçekliğin tek bilgi kaynağı olarak görünmediğini sorgulayan Monod, bilim düşmanlığını modern toplumların ruh hastalığı olarak tanımlar. Monod'ya göre; ilk insanlardan bu yana binlerce yıldır animist düşünceler hakimdir. Monod'un kitabındaki eleştiriler güncelliğini korumaktadır. Modern toplumlar bilimin keşfettiği zenginlikleri ve güçleri çoktan kabul ettiler; fakat bilimin en derin mesajını dinlemediler: ''Bilim’e borçlu olduğu tüm zenginliklerin keyfini sürerken, toplumlarımız bilimin kendisi tarafından kökten çürütülmüş değer sistemlerini yaşamaya ve öğretmeye devam etmektedir.''. Modern toplumlardaki bu ikiyüzlülüğe dikkat çeker Monod. Bir yandan bilimin sağladığı bütün olanakları kullanırken, öte yandan bilimden çıkan mantıksal sonucu, maddenin kendiliğinden rastlantısal macerasının getirdiği sonucu, özetle bu evrenin bizim için tasarlanmadığı sonucunu kabul etmek istemiyor insanlar. Bilimin bu soğuk katılığı onları rahatsız ediyor. İnsanlar ''inanmak'' istiyorlar, hayatlarının bir anlamı olması gereğine olan inanç insanları rahatlatıyor. Madde ve Bilinç Paul M. Churchland / çev: Berkay Ersöz / Önsöz: Saffet Murat Tura Kali Kala'v - Ezgi Ece Ertuğrul ve Fırat Uran Resim Sergisi Mekan Artı 06 Mart ~ 15 Nisan Adres: Üftade Sokak No:31 Harbiye Şişli İstanbul Web Adresi: www.mekanarti.com Ezgi Ece Ertuğrul ve Fırat Uran’ın ilk sergisi ve ağırlıklı olarak son dönem çalışmalarından oluşuyor. Kali, Hinduizm’de uzun ve karmaşık geçmişe sahip bir tanrıçadır. ‘Kali‘ kelimesinin anlamı: ‘Karanlık ve Değişim’. Kalav ise İbranicede hikaye anlamına gelmektedir. İki kelimeyi birleştirdiğimizde ‘Karanlık Hikaye’ ortaya çıkıyor. CEM ADRIAN 26 Nisan 2013 22:00, Jolly Joker İstanbul VIP - 90.00 TL Normal - 39.50 TL ''...Ve şimdi Emir'le doğan ve Kayıp Çocuk Masalları’yla can çekişen bir hikayenin sonunu anlatmalıyım size. Bilmeye hakkınız var. Yüzleşmekten hiç korkmadan, kaçmadan… Her ne varsa... İyisi kötüsü. Güzeli çirkini. Siyah Bir Veda Öpücüğü’yle bitmeli her şey. Üç noktalar yerine tek noktalar koymalıyım artık.” 19 ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ Günümüzün en ünlü materyalist felsefecilerinden olan P. M. Churchland'ın bu kitabı Princeton Üniversitesinde verdiği derslerin notlarından derlenmiştir. Zihin felsefesine yeni başlayanlar için yazılan Madde ve Bilinç, kapsamlı bir özet ve kaynak kitaptır. Descartes’ın zihin/beden ayrımına dayalı düalizmi uzun zamandır geçersiz, ancak tartışmalar bitmedi. Henüz bilincin ne olduğuna dair yeterli bir kuramımız yok. Churchland, kitabında tözcü düalizmleri birer birer analiz ettikten sonra, zihin/beden sorununu materyalist açıdan ele alır ve farklı materyalizmlerin konuya yaklaşımını özetler. Mantıksal Pozitivistlerden, çağdaş zihin felsefecilerine ulşan uzun yolda, materyalizmin zihin problemine getirdiği çözümleri analiz eder. Ontolojik, semantik, epistemolojik ve metodolojik bilinç sorunlarının detaylı bir incelemesinin yapıldığı kitapta, yapay zeka üzerine kapsamlı bir bölüm bulunmakta. Daniel Dennett, D. Chalmers, S. Blackmore gibi zihin felsefecilerinin sıklıkla alıntıladıkları 'Madde ve Bilinç'te, Churchland diğer materyalistlerle girdiği tartışmalarda kendi 'eliminatif (eleyici) materyalist' yaklaşımını getirir. EVDE DURACAĞIM DİYENLERE BİZDEN TAVSİYE Öğrenci yemeği olarak düşünülen makarnanın lezzet sırrı ponçini mantarlı papardelle Malzemeler - 1 kişilik. > 80-100 gram papardelle. > 2 tatlı kaşığı sarımsaklı zeytinyağı. > 100 gram ponçini mantarı > 4 yemek kaşığı çiğ krema > 1-2 tatlı kaşığı toz parmesan peyniri > Bir kaç yaprağı taze fesleğen > Bulyon suyu Hazırlanışı Porçini mantarları dilimler halinde doğrayınız. Tavaya sarımsaklı zeytinyağını ve porçini mantarları koyunuz ve yüksek ateşte 1-2 dakika kavurunuz. Üzerine yaklaşık bir çay bardağı bulyon suyu ve 3-4 yemek kaşığı çiğ krema ilave ediniz. Pastavilla Papardelle’yi paket üzerindeki pişirme önerisine uygun olarak al-dente kıvamında haşlayarak süzünüz. Sosa bir miktar taze çekilmiş karabiber ve makarnaları ilave ederek karışıtırınız. Son olarak toz parmesan peyniri ilave ediniz, karıştırınız. Afiyet Olsun Makarnanın Vucüda Yararları Faydaları Uzmanlar, makarnanın vitamin ve mineral bakımından çok zengin ve yararlı bir besin kaynağı olduğunu belirtiyor. Makarna A, B1, B2 vitaminleri ile demir, kalsiyum, fosfor, potasyum ve protein yönünden çok zengin bir gıda. Makarnadaki yağ ve sodyum oranı çok düşük. Kolesterol riski de bulunmuyor. Makarna, kompleks karbonhidratlar grubunda yer alıyor ve metabolizmada çabucak parçalanarak, hemen enerjiye dönüşüyor. Bu nedenle, kolay hazmediliyor. Ayrıca, makarnanın içinde şişmanlatıcı unsurlar da bulunmuyor. Şişmanlatan makarna değil, içine konulan yağ ve kalorisi yüksek soslar. Formuna dikkat eden herkes, hafif bir sosla yapılmış bir tabak makarnayı gönül rahatlığıyla yiyebilir. Özellikle öğrenci isen :) 20 ARIYORUM NİSAN 2013 İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ BASIN-YAYIN KULÜBÜ OBEZİTEYİ İŞİN EHLİNDEN ÖĞRENDİK Türkiye’de obeziteye karşı savaş veren ve halkı bilinçlendirmek adına çalışan birçok kuruluşun yönetim kurulunda aktif görev yapan Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık ile çağımızın bu büyük sorununu konuştuk. Obezite kavramını genel olarak açıklayabilir misiniz? Nedir obezite? Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık Türk Diabet ve Obezite Vakfı Başkanı Türkiye Obezite Araştırma Derneği Başkanı 1931 yılında doğan Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık, 1949-1955 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde eğitim görmüştür. 1956-1985 yıllarında İstanbul Üniversitesi Tedavi Kliniğinde İç Hastalıkları Uzmanlık Eğitimini sürdürmüş, eğitimine 1958-1959 yıllarında Paris Tıp Fakültesinde Hematoloji Bölümünde asistan olarak Prof. Jean Bernard’ın yanında çalışmıştır. 1967’de Doçent, 1972’de profesörlüğe yükseltilmiştir. Prof. Bağrıaçık 1985 yılında Harvard Üniversitesi Joslin Diabet Merkezinde Konuk Profesör olarak görev yapmıştır. 1988 yılından bugüne Diabet ve Metabolizma Araştırma Uygulama Merkezi Müdürlüğünü yürütmektedir. Prof. Bağrıaçık EASD (European Association fort he Study of Diabetes), IDF (International Diabetes Federation), ALFEDIAM, American Diabetes Association Union Medical Balkanique, European Association for the Study of Obesity, Türk Diabet Cemiyeti, Türk Obezite Derneği Kurucu Üyesidir ve 1986-1988 , 1991-1994 yılları arasında EASD konsül üyeliği yapmıştır. Prof. Bağrıaçık 1969’dan bugüne Türk Diabet Cemiyetinin yönetim kurulu üyesi olup aynı zamanda 1980 yılından 2012 yılına kadar Başkanlığını yürütmüştür. Şu an da Türk Diabet ve Obezite Vakfı & Türkiye Obezite Araştırma Derneği Başkanlığını yürütmektedir. Şişmanlık dünyada olduğu gibi ülkemizde de artış gösteriyor. Bilhassa son 15 yıl içerisinde genç ve çocuk yaştakiler başta olmak üzere bütün yaş grubunda büyük bir artış var. Bu artış yalnız şişman sayısının artışı değil. Şişmanlık diğer yan dal hastalıklara da neden olmakta. Çünkü şişmanlık vücutta yağ toplanması, yağ kitlesinin artması diye tarif edilse de şişmanlığın meydana getirdiği metabolik, fiziksel ve psikolojik hastalıklar hastaları yıpratmaktadır. Metabolik yönden şeker, tansiyon, hiper tansiyon riski artmakta. Beslenmede zorluk yaşamakta. Bir de bunların yanında fizikteki bozukluklar var; bunlarda hastanın vücudundaki belli bir bölgedeki bozukluklardır. Bunların en önemlisi iskelet ve kas dokusunda, hastanın bacaklarında, kollarında, kalçalarında ve bel kemiğinde deformasyonlar, ağrılar artmakta. Vücutta yağ kitlesinin artması, vücudun koltuk altı, kasık gibi bölgelerinde mantar enfeksiyonlarının oluşmasına, damarlarda pıhtılaşmanın artmasına, tromboz dediğimiz damar tıkanmaları gibi komplikasyonlara sebep olur. Toplumsal yönüyle ele aldığımızda obezitenin yol açtığı sorunlar nelerdir? Obezite rahatsızlığı çok büyük sosyal problemler doğuruyor. Mesela iş bulma konusunda, bir çok müessese ve kuruluşlar çoğunlukla obez hastaları verimliliğinin düşük olması, iş yerinde çalışamama, uyuklama problemlerinden dolayı işe alırken çekingenlik gösteriyor. Bir çocuğun veya yaşlı bir kişinin psikolojik yönden de toplumdaki yaşantısı bozuluyor. Bunun için obezite, toplumun sosyal bir hastalığıdır. Obezite denince ilk önce Amerika gelir akla. Sanki bu durum onlara has bir özellikmiş gibi. Türkiye’nin durumu nedir sizce bu konuda? Amerika’daki şişmanlığın cinsi başka, onlarda şişmanlık dendiği zaman mutlak 120 kilonun üzeri düşünülürken, bizim ülkedeki şişmanlık 70-80 den fazla kilolu olunca düşünlüyor. Çünkü onların hepsinin boyu 1.801.90, bu da onların ırkının bir özelliğidir. Obezite beslenme problemleri ile ilgili. Amerika’daki şişmanlık çok büyük bir şişmanlık, ama bizim ülkede veya Avrupa ülkelerindeki de toplumun 40-50 sene öncesine nispetle daha fazla. Mesela bugün Türkiye’de obez miktarı 25-30 milyondur. Bunların ağır şişmanlık olanı %10 . Obeziteyi nasıl teşhis ediyoruz? Tedavileri nelerdir? Obezite ölçü ile teşhis edilir, boyunun karesini kilona böldüğümüz zaman vücut kitle indeksi dediğimiz bir oran buluruz. Bu oran 25’ten küçükse normal kilolu, 25-30 arası ise balık etli şişman, yani fazla kilolu, 30’un üzerinde ise aşırı şişman kilolu ve 40’ın üzerinde ise morbit şişman, yani ameliyat gerektiren şişman olarak obeziteyi 4’e bölüyoruz. En önemli şişmanlık beden şişmanlığı, örneğin; bir hastanın bacakların şişman, kalçalarında, göğsünde ve sırtında yağ var ama karında şişmanlık yok. Bu durum tehlikeli değil bizim için. Bizim için esas tehlikeli olan karındaki karın yağlarının şişmanlığıdır. O hem kalp damar hastalıklarında ve hem de hastalarda insülin direnci dediğimiz tip-2 diyabette gidişi kolaylaştırdığından bir sorun teşkil eder. Tedavisi de; ilk hastanın çevresel yaşantısını düzenlemek, alışkanlıklarından vazgeçirmek gerekir. Fakat bugün ülkemizde hala sabah kahvaltılarında sucuk, pastırma bulunuyor, yüz sene önceki kebap, dürüm gibi alışkanlıklar devam ediyor. Yani insanları ilk olarak alışkanlıklarından vazgeçireceğiz. Obezite ile mücadele konusunda Türkiye’de neler yapılıyor. Bu bağlamda sizin derneğiniz neler yapıyor? Bizim derneğimiz 1988 yılında obezite ile mücadele konusunda kuruldu. Dernek olarak faaliyetimiz 1998-1999 yıllarında başladı. O vakitten beri ülke çapında duyuru yapıyoruz. Halk ile bire bir temas ederek ve doktorlarla ayaklarına giderek taramalar yapıyoruz. Yaz aylarında buradan bir grupla laborant götürüyoruz. Hem kan şekerlerine bakıyoruz hem de boylarını kilolarını alıyoruz. Bu sonuçlara göre şişman olanlara şunu yapacaksın, şuraya müracaat edeceksin diye bilgi veriyoruz. Şimdiye kadar 6 ilde, bu iller Denizli, Konya, Gaziantep, Balıkesir, Kırklareli ve İstanbul, 20 bin kişilik 20 yaşın üstündeki kişilerde tarama yaptık. Bunun yanı sıra okullarda da tarama yapıyoruz. Ve halkımızın %36’sı normal kilolu, %39’u fazla kilolu, %25’i da aşırı kilolu olduğu saptandı. Bu aşırı kilolular ile fazla kiloluları toplarsak bu %64 gibi bir oran olur; ki bu oran Amerika’da %78’dir. Bizde bunları tespit edip bu hastaları bulundukları illerdeki endokrinologlara yönlendiriyoruz. Toplumun bu konuda yeterli bilinçte olduğunu düşünüyor musunuz? Hiç bilinçli değil. Bilhassa büyük şehirlerde. Çünkü zararlı alışkanlıklara devam ediyor. Ama Anadolu öyle değil. Orada insanlar tarlada çalışıyor, yediği şeyler belli, ekmeğini alıyor arasına da peynir koyuyor ve tarladan söktüğü marulla, soğanla yiyor. Büyük şehirlerde sanayileşme arttığı için kadınların yemek yapmaya vakitleri yok. Bu yüzden fastfood ve marketlerden aldıkları dondurulmuş gıdaları yiyorlar. Her şeyden önce insanları bilinçlendirmek, onları eğitmek için okullara gidiyoruz, çocuklara konferans veriyoruz. Peki üniversiteli arkadaşlarımız için bu konuda ne söylemek istersiniz? Mutlak suretle hazır gıdadan uzaklaşmalılar. Şeker ve yağdan uzaklaşacaklar ama tamamen kısmayacaklar, daha sağlıklı olan sebze, salata, yoğurt, peynir ve yağsız et gibi gıdalar ile beslenmeliler. Hareketlerini arttırsınlar, günlük spora çok önem versinler. Bunları yaparlarsa obez olmaktan kurtulur ve obezite ile mücadele etmiş olurlar. Ahmet Korkmaz / Ayazağa İlknur İlhan / Ayazağa İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ NİSAN 2013 YORUMUN USTASINDAN; AVRUPA MACERAMIZ “Rakamlara takılmayın!” Tarafsız yorumları ve dikkat çekici bakış açısıyla sporseverlerin gönlünde taht kurmuş olan değerli NTVSpor yorumcusu Mert Aydın gazetemizin bu sayısında konuğumuz oldu. Kendisinden Galatasaray ile Fenerbahçe’nin bu sezonki Avrupa performanslarına ve Türk futbolunun tarihte Avrupa arenasındaki yerine ilişkin değerlendirmeler aldık. Galatasaray’dan açıyoruz sözü: Herkes için ilk bakışta kolay bir grup gibi gözüküyordu. Hafife alınması yanlış bir şey. ”Lokum gibi kura lafına inanmam” diyor Mert Aydın. Ölüm grubu tabirini sorduğumuzda: “Real Madrid, Dortmund, Manchester City ve Ajax’tan oluşan bir gruba başka ne ad verilebilir ki?” diyor. Galatasaray için işler pek de iyi başlamadı. Daha kolay daha rahat maçlar çıkarması beklenen sarı kırmızılılar formsuzluk, sakatlar, eksikler ve son olarak da drenaj sorunu ile karşı karşıya kaldı. İstanbul’da oynanan Cluj maçı için: “Burak’ın attığı o beraberlik golü turun kapısını araladı.” diyerek kırılma noktasının o gol olduğunu, Burak o golü atmasaydı diğer üç maçın havasının düşük; çabasının yetersiz olacağını belirtiyor. Yeni transferler Hamit ve Amrabat sezon başında uyum sorunu yaşadılar. Defansın ortası Ujfalusi’den yoksun, solda ise Riera ciddi defansif bir zaaf demekti.Ancak Romanya deplasmanından alınan galibiyet; inancı getirdi beraberinde. Takım, Fatih Hoca’nın istediği kıvama geldi. Burak makine gibi gol atmaya başladı. Lafı açılmışken “Hala Burak için şansa gol atıyor diyenler var. Golü koklama ve kovalamanın önemini hatta daha önemlisi insana ve emeğe saygıyı hiçe sayanlar var. Ne şansmış arkadaş çözemedim gitti. Piyango oynasa ya Burak o zaman…” İkinci tur kuralarında istenen gerçekleşti ve Galatasaray’ın rakibi Schalke 04 oldu. Drogba ve Sneijder transferleri yapıldı. Schalke’nin düşüş yaşadığı bir dönemdi ancak Galatasaray çok kötü bir ilk maç çıkardı. 21 ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ Galatasaray yeni transferleriyle oyun sistemini değiştirmek zorunda kaldı. Ancak “4-2-3-1 ve ya 4-33 gibi rakamlara takılmayın. “Olay oyun felsefenizle alakalıdır.Size öyle bir 4-3-3 gösteririm ki bazı oyuncuları o sistemin hiçbir yerine dahil edemezsiniz” Mühim olan savunma mı yoksa hücum futbolu mu oynadığınızdır. Galatasaray ilk Schalke maçında ikisini de tam anlamıyla ortaya koyamadı. Bu yüzden beraberlik şanslı sayılabilir.Galatasarayın en büyük avantajı “Kötü oynasa da pozisyon üretebiliyor.” olması. Fenerbahçe’ye geçiyoruz: Öncelikle Şampiyonlar Ligi’ne kalamayan Fenerbahçe’de bu büyük sıkıntı yarattı. Ardından zor sayılabilecek bir gruba düştü UEFA Avrupa Ligi’nde. İlk Marsilya maçının 2-0’dan 2-2’ye gelmesi ve Alex krizinin hortlaması kafalarda soru işaretleri yarattı. Gol attıktan sonra takımı geri çekme mantelitesini soruyoruz Mert Bey’e. Teknik adamda bu mantelitenin olmadığını, Fenerbahçe’nin oyuncu karakterinin bu olduğunu söylüyor. ”Fenerbahçe’nin en büyük eksiği hücum yapması zorunlu olan anlarda gerekli baskıyı rakibin üzerinde kuramamasıdır.” “Fenerbahçe turu geçmek istiyorsa deplasmanda net avantaj elde etmeli!” Almanya’da alınan 4-2’lik galibiyet ve Limasol’dan tek golle koparılan üç puan grubu şekillendirdi. Ondan sonra temkinli oynamak Fenerbahçe’nin çok işine yaradı. Bate maçını zorlaştıran dördüncü dakika kırmızı kartı oldu. “Maçtan önce 0-0 sorulsa tamam demezdim ama seksen altı dakika on kişi oynayan Fenerbahçe’nin 0-0 kalması iyi sonuç.” Rövanşı alıp yoluna devam etti sarı lacivertliler. Sıradaki rakip Plzen. Başta can sıkmayan bu eşleşme Plzen’in Napoli’ye 2 maçta 5 gol atmasıyla algıları değiştirdi. “Turu geçmek için ilk maçı mutlaka deplasmanda kazanmalı Fenerbahçe yoksa işi zor” diyor Mert Aydın. İstanbul’da seyircisiz oynanan maçta ceza alınmasını “Büyük başarı vallahi! “ diye nitelendiriyor. Ceza yalnızca sahaya inen paraşüte değildi. Bu kümülatif bir cezaydı. En son olaysa UEFA’nın sabrını taşırmış olacak ki Fenerbahçe Avrupa’dan men edilme tehditi ile burun buruna. “Kanun 2-5 maç arası ceza diyorsa mutlaka 2 maç ceza verilir bizim ülkemizde 5 verildiğini hiç görmedim!” Cezai yaptırımlar konusunda yeterli değiliz. UEFA standartlarında cezalar PFDK ve Tahkim Kurulu tarafından sadece PTT 1. Lig ve altı kategorilere uygulanıyor. Süper Lig’de hele ki büyük takımlara bunların uygulandığına şahit olmak neredeyse imkansız. Bu tarz büyük cezaları “Veremezler! Kesinlikle veremezler, siz biz olsaydık da veremezdik” diyor. Cezalar kamu oyu tepkisine göre şekilleniyor. “Ben artık kötümserim, bunun düzeleceğini düşünmüyorum” diyor. Verdiği bir örnekte 1986-87 sezonunda Samsunspor - Fenerbahçe maçında büyük olayların çıktığını, 4 oyuncunun 6 ay ceza aldıklarını fakat vatandaşların bu olayı yalnızca gazetelerden okuyup üç günde muhabbetinin bittiğini anlatıyor. Bir de kritik soru..”Şimdi olduğunu düşünsenize neler olur bu futbol ortamında?!” “Sporseverlikten çok kulüpçülük bu ülkede pompalanıyor !” Galatasaray ve Fenerbahçe bundan sonra nereye kadar ilerleyebilir sorusunu yönelttiğimizde: “Bir sonraki turda Barcelona çıkmasıyla Malaga çıkmasını aynı potada değerlendirmek anlamsız, önce bu turu bir geçsinler de...” “Medyum Memiş’i getirin ruh çağırsın o zaman!” Tam Galatasaray’ın 2000 ruhu diyeceğiz ki ağzımızı açmaya fırsat vermeden cevap veriyor: “Yok öyle bir şey! Buna takılıp kalmak çok anlamsız ve saçma. O dönemdeki oyuncular, yöneticiler o dönemde kaldı. Artık elinizde farklı bir grup farklı bir jenerasyon var. Pek tabi ki bu takımla da kupalar kaldırabilirsiniz. Bırakın artık bu yeni Hagi arama sevdalarını. Şu an oynayan oyunculara büyük saygısızlık. Ruh diye tutturulmuş madem öyle getirin Medyum Memiş’i çağırsın size ruhunuzu! ” Herhangi bir tarihte bir Türk takımının Şampiyonlar Ligi’ni kaldırabileceğini düşünüyor musunuz? “Bundan 10 yıl önce dünyanın en iyileri İtalya Ligi’ne giderdi. Şimdi İspanya ve İngiltere’ye. Dünyada dengeler değişiyor. 5-10 yıl sonra "ASLAN VE KANARYANIN AVRUPA YÜRÜYÜŞÜ" bu dengeler bizim ligin lehine değişirse belki…” Bu değerlendirmeleri aldıktan sonra konu Avrupa devlerinden açılıyor. Barcelona’yı konuşurken soruyoruz: Barcelona gibi oynayabilmek için Xavi , İniesta , Messi mi olmak lazım? Cevap çok net : “Barcelona olmak lazım.” “Futbolda modeller vardır. Ve bu modeller taklit edilebilir ya da örnek alınabilir ama aynısını yapamazsınız. Barcelona gibi oynayabilirsiniz ama Barcelona olmak diye bir şey yok. Fatih Terim’in de yaptığı Barcelona olmak değil pas oyunuyla onları örnek almak” İstanbul Teknik Üniversitesi Ragbi Takımı İTÜ Ragbi Takımı 2011 yılının güz döneminde İstanbul’daki farklı kulüp takımlarında oyuncu olan öğrencilerin bu sporu okullarına yaymak istemesiyle kuruldu. İBRETLİK HİKAYE ! 1988’de Johan Cruyff Barcelona’nın başına geçtiğinde Katalanların bir tane bile Avrupa kupası yoktu! Cruyff ’ün yaptığı iş şu oldu: A takıma ve alt yapıya aynı futbolu oynatıyordu. Yani 12 yaşında bir çocuk 18 yaşına gelip A takıma yükseldiğinde hiç yabancılık çekmeden yoluna devam ediyor. La Massa’nın sırrı işte budur. Xavi, 1980 doğumludur. 10 yaşında altyapıya girmiş ve Xavi 23 yıldır aynı oyunu oynuyor. Kusursuzlaşmaktan daha kaçınılmaz ne olabilir böyle bir durumda? “Futbol’da Türk modeli ya da sistemi diye bir şey yok” Son olarak bizim altyapımızı konuşup vedalaşıyoruz: “Kaos futbolu bile diyemiyorum oynadığımız futbola. Bir modelimiz anlayışımız yok. Bunun sorunu teknik adam yetiştirememekte mi yoksa oyuncular da mı tartışılır. Ancak oyuncular penceresinde iş altyapı da bitiyor. Bizim altyapılarımızda 12 yaşında çocuklarımıza ‘POZİSYON BİLGİSİNDEN ÇOK KAZANMAK ÖĞRETİLİYOR, OYUNCUYU KAZANMAYI HEDEFLEMİYORLAR, MAÇI KAZANMAYI HEDEFLİYORLAR’ Bakın Bülent Korkmaz, 30 yaşına geldiğinde bazı şeyleri yeni öğrendiğini, Arda Turan Türkiye’ye gelen yabancı hocalar sayesinde yeni şeyler öğrendiğini söylemişlerdir.” Röportaj: Anıl Güler, Dilşad Dağtekin, Müge Şenel / Mart 2013 Kadıköy Ragbi takımı ile oynanan hazırlık maçı öncesi ısınma koşusu Ragbi, toplumdaki algısında sadece iri ve güçlü erkeklerin dahil olabileceği bir spor olarak görülmektedir. İTÜ Ragbi Takımı ise kendi okulunda bu algıyı yıkmak adına herkese açık bir takım olmak üzere adım atmış. İTÜ Ragbi Takımı öğrencilerden yeteri kadar destek alamadığı için geçen sene 20’nin üzerinde sporcu ile idman yaparken bu sene yaklaşık 12 kişi ile idmanlara başlamıştır. Bu spora meraklı olan herkesin katılımı ile takım arkadaşlarının sayısının artacağına inanıyorlar. Bu artış ile idmanlar daha öğretici ve keyifli olacak, bunun akabinde ise en öncelikli adımları lig başvurusu yapmak olacak. Sayı yetersizliği sebebiyle bu başvuruyu yapamadıklarını belirtiyorlar. İdmanları öğrencilerin final, vize ve ödev teslim zamanlamalarına denk gelmeyecek şekilde organize eden takım, idmanlarını her SalıPerşembe Maslak Kampüs sahasında saat 16.30 - 18.00 arasında gerçekleştiriyor. Herkesin bildiğinin aksine Amerikan Futbolundan gerek korunmasız oynanışı gerekse işleyişi bakımından çok farklı bir spordur. Bu spora meraklı herkesi bekleyen ekip, takımı seçme yapmadan oluşturduklarını belirtiyorlar. 22 ARIYORUM NİSAN 2013 Utku SÖNMEZ [email protected] ka ri ka tür İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ BASIN-YAYIN KULÜBÜ İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ARIYORUM BASIN-YAYIN KULÜBÜ NİSAN 2013 İTÜ’lü yeni mutfağına kavuştu Hiç komik olmayan kısa haberler 3 Dönemdir gözetimde kalan öğrenci bir dersten AA aldığını duyunca bir yanlışlık olmalı diyerek notuna itiraz etti. Bu sene yoğun kar yağışı nedeniyle okulların toplamda 2 gün tatil edilmesi herkeste büyük bir şok etkisi yarattı. Öğrenciler acaba bu 2 gün yaz tatilinin 2 hafta kısalması olarak mı yansıyacak diye korkmadan edemedi. Derslerini bütünleme sınavlarına bırakan 10 genç bütünleme sınavları sonucu aynı dersi tekrar alma şansını yakaladı. Kütüphanede masa seçimini manzaraya göre yapan Murat Kızkesen transkriptine bir FF daha ekledi. Uzun İnce Ders Uzun sıkıcı bir dersteyim Uyuyorum gündüz gece Bilmiyorum ne haldeyim Kalıyorum gündüz gece İtüye geldiğim anda FF aldım aynı zamanda İki kapılı bir sınıfta Uyuyorum gündüz gece Uykuda dahi kalıyom Kalmaya sebep arıyom Geçenleri hep görüyom Kalıyorum gündüz gece Kırk dokuz aydır bu okulda Yemekhanede, sınıfta, avmde Düşmüşüm gurbet ellerde Gidiyorum gündüz gece Düşünülürse Derince Transkriptini görünce Bir yıldaki daka miktarınca Kalıyorum gündüz gece Şaşar Oğuz bu hale Kah FF kah VF Yetişmek için mezuniyete Yatıyorum gündüz gece Bahçeli Remix Kampüste çocuklar Avmde dizilmiş oturuyorlar Karşınızda dersten çıkan çocukların ellerinde AA’lar BA’lar Birbirlerine gösteriyorlar, birbirlerine anlatıyorlar, şakalaşıyorlar O çocuk aklından geçiriyor Benim de bir AA’m olsa Benim de iyi bir notum olsa diyor Hocam bana niye not vermiyorsun diyor Bizde niye yok diyor. Oğuz Onur Kul / Ayazağa 23 İTÜ Ayazağa Yerleşkesi, içerisinde barındırdığı sosyal merkezler, yurtlar ve eğlenme-dinlenme alanları ile öğrenci potansiyeli en yüksek kampüsümüzdür. Bunca öğrenciyi bünyesinde barındıran İTÜ Ayazağa Yerleşkesi, öğrencilerinin beslenebilmesi için sağlanan şu anki mekân kapasitesinin yetersiz olduğunu söylersek yanlış bir şey söylemiş olmayız. 7/24 çalışmaktan geri durmayan; fakat bununla beraber kampüs içinde özellikle sağlıklı yiyecek ve içecek temininde sıkıntılar yaşayan İTÜ’lüler için gazetemiz aracılığı ile bir müjde vermekten mutluluk duymaktayız. Artık biz İTÜ öğrencilerini bu sıkıntıdan kurtaracak bir mutfağımız var. İTÜ’lünün hak ettiği teras İlk mutfağı Ayazağa Yerleşkesi içindeki Vadi Erkek Yurdu yerleşiminde açılmış olan bu mekânı ziyaret ettik. Konumu gereği, Armutlu ve Armutlu arkasından görülen boğaz manzarası ile İTÜ’lüye hak ettiği terası sonunda veren bir mekân ile karşılaşmış olmak tüm İTÜ’lüler için sevindirici. ‘Açık mutfak’ anlayışı İTÜ için İTÜ’lülerle işbirliği halinde olmak, kampüsümüzün yeni mutfağının vizyonlarından birisini oluşturmakta. Mutfağından, sunum ve servisine kadar birlikte çalışmak isteyecek tüm İTÜ’lülere ve İTÜ’lü fikirlerine açık bir anlayışa sahip. Kurucularının da İTÜ’lü olması, geliştirilen projelerin öğrencilerin talep ve ihtiyaçlarına göre belirlenerek hazırlanmasını sağlıyor. Kampüsteki merkezi noktalara açacağı yeni mekânlarla da İTÜ’lüye kaliteli yemek sağlayarak marka olma amacıyla çalışmalara başlamıştır. Kampüs içinde bugüne kadar gençlerin “yemek ye, içe- ceğini iç ve kalk” anlayışına sahip mekânlardan daha fazlasına sahip olmaları gerektikleri düşüncesi ile hem keyifle yemek yiyebilecekleri hem de eğlen-dinlen (rekreasyon) için kullanabilecekleri mekânlar yaratılacaktır. Bu mekânlar, kantin ve restoranlara eklemli teras ve açık-kapalı bahçeler üzerine konumlandırılacaktır. Mekan İTÜ’lüleri bekliyor Ücretsiz Lig TV hizmeti, hafta sonu barbekü partileri, bilardo, play-station ve langırt imkanlarıyla her İTÜ’lünün aradığını bulacağı bir mekan. Gece 2’ye kadar paket servisi de mevcut. Ayrıca mekân, yakında bahçesinde nargile hizmeti de sunacak. Yavaş yavaş ama emin adımlarla büyümeyi hedefleyen bu mutfağın marka adını ilerleyen günlerde kampüsümüzdeki merkezi yerlerde görecek ve gazetemizde okuyabileceğiz. Şimdilik merak edenlerin ziyaret edebilecekleri bir mekân mevcut. İTÜ içi ring servisiyle ulaşım için Vadi Erkek Yurdu’nda inmek yeterli. Mekân İTÜ’lüleri bekliyor. ARIYORUM İTÜ GAZETESİ YAYIN KURULU Haber Kurulu Genel Yayın Yönetmeni Serdar Erbay Görsel Yönetmen Baran Serdar Sarıoğlu Yayın Danışmanı Fatih Avcı Baş Editör Anıl Güler Yazı İşleri Damla Bayrak Tasarım Batuhan Hoştaş Dağıtım Kamil Can Erdem Reklam Ferit Çağlar Gündüz Ahmet Korkmaz, Aysel Merve Topaloğlu, Ceyda Baş, Dağhan Günhan, Deniz Sayın, Dilşad Dağtekin, Eren Sönmez, Gizem Akın, Hazal Şener, Hülya Göktaş, Irmak Türe, İlknur İlhan, Merve Turhan, Müge Şenel, Nur Dilara Kılıç, Oğuz Onur Kul, Selçuk Keser, Sena Kıral, Serhat Orhun Urfalı, Şeyda Albayrak, Tekin Karatepe, Utku Sönmez, Volkan Zengin. İTÜ BASIN YAYIN KULÜBÜ ARIYORUM İTÜ GAZETESİ [email protected], www.gazete.itu.edu.tr, 05416466062 BASKI: STAR MEDYA YAYINCILIK *İTÜ Basın Yayın Kulübü üyeleri Arıyorum İTÜ Gazetesi yayın kurulunun doğal üyeleridir. İsimleri belirtilen kişiler 23. sayıya doğrudan katkısı bulunan üyelerimizdir.
Benzer belgeler
itü kültür ve sanat birliği basın yayın kulübü itü gazetesi
kadınlar çiçektir, böcektir gibi laflar bana itici geliyor. Burada olay
şu; çok doğal şekilde karşımızda
bir insan var. Ben varım veya bir
başkası, yani bir kişilik var. O kişiliği bir sanatçı hang...
gazete internete 21. sayı.indd - Arıyorum İTÜ Gazetesi
Başlangıç-orta seviye: Her cuma saat
16.30'da.
İletişim: Emre Hasgüleç,
[email protected], 530 558 8555
Orta seviye: Her çarşamba saat
17.30'da.
İletişim: Görkem Sivri
[email protected], 533 349