parumph
Transkript
parumph
1 YENİ ÇIKAN İLAÇLAR Firma: PHARMACTİVE Dexpanten Krem/Merhem Etken Madde: Her 1 gr Dexpanten 50 mg Dekspantenol içerir. Özelliği: Enfeksiyon riski olan yüzeysel yaralar, sıyrık, kesik, çizik, çatlak, yanık, dermatit, anüs çatlakları, bacak ülserleri, dekübitis ülserleri, meme ucu çatlakları, pişik Krem P.S.F.: Krem: 8,38 TL - Merhem : 9,41 TL Tiremix krem Etken Madde: Her 1 mg Tiremix 20 mg fusidik asit içerir Özelliği: Enfekte yanık ve yaralar, enfekte egzema, apse, impetigo, follikülit, akne vulgaris P.S.F.: 9,97 TL Exenate losyon Etken Madde: Her 1 g Exenate 1 mg metilprednisolon aseponat içerir. Özelliği: Atopik dermatit, kontakt egzeması, nörodermatit, dejeneratif, dishidrotik, vulger egzema, pediatrik egzema P.S.F.: 9,97 TL Tirebrant Fort Etken Madde: Her 1 tablet 200 mg Trimebutin Maleat içerir. Özelliği: İrritabl barsak sendromu, Fonksiyonel sindirim bozuklukları, Gastrointestinal polimorf semptomlar 40 tabletlik ve 20 tabletlik formları mevcuttur. P.S.F.: 40 Tablet: 15,02 TL - 20 Tablet: 6,45 TL Anthix 10 mg 20 Tablet Etken Madde: Rupatadin - 10 mg/tablet Özelliği: 12 yaş ve üzeri hastalarda günde tek doz olmak üzere; Alerjik rinitin (Mevsimsel veya yıl boyu süren/ intermitan veya persistan) Ürtikerin semptomatik tedavisinde endikedir. Firma: SANTA FARMA Sayfren 28 Tablet Etken Madde: Aripiprazol etken maddeli Sayfren 5mg, Sayfren 10mg, Sayfren 15mg ve Sayfren 30mg Tablet ailesi piyasaya sunuldu. Özelliği: Yetişkin ve ergenlerde (13-17 yaş) şizofreni tedavisinde endikedir. Yetişkinlerde Bipolar I Bozuklukla ilişkili akut manik epizodların tedavisinde ve son epizodu manik ya da karma olan bipolar I hastalarında stabilitenin sağlanması ve reküransın önlenmesinde endikedir. Duloxx 30 mg / 60 mg Kapsül Tablet Etken Madde: Duloksetin hidroklorür etken maddeli Duloxx 30mg ve Duloxx 60mg 28 ve 56 kapsullük ambalajlarda piyasa verildi. Özelliği: 18 yaş ve üzeri yetişkinlerde, major depresif bozukluk (MDB), genel anksiyete bozukluğu (GAB), diyabetik periferal nöropatik ağrı (DPNA), fibromiyalji (FM), kronik kas iskelet ağrısı (KA), kronik bel ağrısı ve osteoartrite bağlı kronik ağrısı olan hastaların tedavisinde endikedir. Modet 1000mg Tablet Etken Madde: Kalsiyum dobesilat Özelliği: Mikroanjiopatide (özellikle diabetik retinopatide), Ağrı, kramp ve tembellikle seyreden venöz yetmezliklerde endikedir. Ayrıca, tedaviye yardımcı olarak arterio-venöz kaynaklı sirkülasyon bozukluklarında, hemoroidal rahatsızlıklarda kullanılır. Komox 20mg ve Komox 40mg kapsül Etken Madde: Duloksetin etken maddeli Komox 20mg ve Komox 40mg kapsül 28 kapsül içeren blister ambalajlarda piyasaya sunuldu. Özelliği: Kadınlarda orta dereceli ve şiddetli Stres Üriner İnkontinans (SÜİ)’ın tedavisinde endikedir. 2 3 İÇİNDEKİLER 36 AİLE HEKİMLİĞİNİ BÜROKRATLAR ANLAMADI! Dr. Ömer SÜMER 28 MUHTEŞEM FOTOĞRAFLARIN USTASI Dr. Erhan KABASAKAL 24 RESMEN ALDATILDIK Dr. Murtaza BAYKAN ARAŞTIRMA AİLE HEKİMLİĞİ SAĞLIK BÜTÇESİNE NE GETİRDİ? 32 MODA 46 OTOMOBİL Alzheimer Hastalığı 18 22 44 4 KÜRŞAT BAŞAR PROF. DR. KORAY TOPGÜL DR. HAKAN UZUN 54 MEGAPİKSEL MEDICANA HASTANESİ SİNEMA 52 08 14 62 5 EDİTÖR kalemleri bu ay NE YAZDI? KÜNYE İMTİYAZ SAHİBİ VE GENEL YAYIN YÖNETMENİ MUHAMMET SIDDIK AKDOĞAN YAYIN EDİTÖRÜ MURAT KAAN YURTTÜRK YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ MUHAMMET SIDDIK AKDOĞAN REDAKTÖR CEYDA AKDOĞAN HUKUK DANIŞMANI Av. Fahrettin CANPOLAT KURUMSAL İLETİŞİM TM Bilgisayar Tel: (0 362) 237 22 56 Kazımkarabekir Mah. Siteler Bulvarı No:3Demetkent Sitesi A Blok Daire 8 İlkadım/SAMSUN www.ailehekimleri.net [email protected] [email protected] GRAFİK TASARIM UĞUR OFSET www.ugurofset.com.tr REKLAM REZERVASYON GSM: 0 505 637 00 69 BASKI YERİ UĞUR OFSET MATBAACILIK Pazar Mahallesi Mukayyitzade Sk. No:48 İlkadım/SAMSUN Tel: 0362 431 52 55 – 432 09 90 Baskı Tarihi: 5 NİSAN 2015 6 Dr. Tolga SUCU CANLANMALI VE KARARLI OLMALIYIZ Baharla birlikte kaçınılmaz bir şekilde biz de canlanıyoruz. Bu ay ki sayımızda sizlerde fark edeceksiniz ki, zengin bir içerikle karşınızdayız. Biz yine alışık olduğumuz şekilde bu sayıda sizleri neler bekliyor; onlardan başlayalım. AHEF’in de kurucu derneklerinden olan ADAHED Başkanı Dr. Murtaza Baykan, her ne kadar karamsar bir tablo da çizmiş olsa yukarda da bahsettiğim gibi, bahar aylarındayız ve canlanmalıyız. Ama Baykan’ın tespitlerine ve o bölgede yaşanan sorunlara yetkililerin kulak vermesi gerektiğini belirtelim. AHEF, Sağlık Bakanlığı’ndaki bürokratlara da veri teşkil edecek çok önemli bir ankete imza attı. Buradan AHEF Başkanı Dr. Murat Girginer’e bize verdiği bu bilgilerden dolayı da teşekkür etmek isterim. Zira, yapılan anketin sonuçları, bir çok gereksiz soruya da cevap niteliğinde. Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’nda Tüberküloz Daire Başkanı olan Dr. Erhan Kabasakal, başlarda hobi olarak başladığı ve sonrasında büyük bir tutkuya dönüştürdüğü fotoğrafçılığını sizlerle paylaşmak istedik. Fotoğraf çekmenin kişiye kazandırdığı gelişimi okumaktan keyif alacaksınız. Bu ay ki sayımızın kapak konusu Dr. Ömer Sümer ile gerçekleştirdiğimiz röportaj oldu. Sümer’in aile hekimliği sürecini anlatırken, değişen ve bugün büyük sorun teşkil eden yasalardaki saptamalarını mutlaka okumalısınız. Dergimizin Yayın Editörü Kaan Yurttürk’ün 15 yıllık dergicilik tecrübesinden yola çıkılarak ve siz değerli meslektaşlarımında katkı ve fikirleriyle geçtiğimiz ay tam tamına bir yılı geride bırakmış olduk. Kutlama gecemizde neler yaşandı bilmek isterseniz, en iyisi vakit geçirmeden sayfaları karıştırmak olacak. Yine bu sayımızda teknolojiden modaya, otomobilden araştırma haberimize kadar dop dolu bir içerik sizleri bekliyor. Yeniden görüşmek üzere… 7 YARASALARI ALDATABİLİYOR DÜNYA’YA DÖNÜŞ Soyuz TMA-14M uzay aracı 12 Mart 2015 tarihinde Dünya’ya iniş yaptı. Araç, NASA astronotu Barry Wilmore ile Rus kozmonotlar Samokutyaev ve Serova’yi Uluslararası Uzay İstasyonu’ndsa geçen altı aylık bir görevden sonra sağ salim geri getirmeyi başardı. 8 Güvelerle beslenmeyi seven yarasalar, geceleri avlanmaya çıktıklarında radar sistemleri sayesinde onları rahatlıkla buluyorlar. Ancak bu Ay güvesinin (Actias luna) kendisini yarasa radarından koruyan bir sırrı var. Güvenin kanat uçlarındaki kuyruklar, yarasaların avlarını bulmak için yolladıkları sonar ses dalgalarını etkisiz hale getiriyor. Bu canlının bu özelliği, şimdi ABD savunma sisteminde kullanılıyor. 9 YALNIZ KAŞİF Mars keşif robotu Curiosity, Gale Krateri’ndeki Pahrump Tepeleri’ni araştırıyor. Bölge, suyun var olduğu zamanlarda oluşan tortul kayalar içermekte. Arizona Üniversitesi’nin NASA ile ortaklaşa yürüttüğü Yüksek Çözünürlüklü İmajlar Bilimsel Deneyi (HİRISE) tarafından yakalanan ve 270 kilometreye yayılan bu fotoğrafta, Mars topraklarındaki çalışmalarına devam eden kaşif ve gezegenin üzerine düşen gölgesi görünüyor. 10 11 KİTAP KULÜBÜ HANGİ TÜRÜ TERCİH EDERSİNİZ Hazırlayan: Kaan YURTTÜRK ? BİR DAHA, BİR DAHA YAŞAMAK İSTEYENE BOL SİSLİ BİR KİTAP OKUMAK İSTEYENE The Buried Giant / Kazuo İshiguro / Knopf Hayat, Sil Baştan / Kate Atkinson / YKM Kazuo İshiguro’nun bir takıntısı var: Hatırlamak. Nasıl hatırlarız, hatırlarken neleri sileriz, neleri ifşa ederiz? Bu kitapta olaylar 5’inci yüzyılda Britanya’da geçiyor. Romalılar adayı terk etmiş, gizemli bir dönem başlamış. Ejderhalar ve fantastik edebiyatın savaşçı figürleri eşliğinde kahramanlarımız Beatrice ve Axl ile insanların geçmişi hatırlayamadığı ıssız topraklardayız. Sinema uyarlamasının yolda olduğunu da buradan ilk kez ben duyurmuş olayım. Kesinlikle okunmalı! Kahramanımız Ursula Todd’un entresan bir özelliği var. Kendisi öldükten sonra yeniden doğabiliyor. Allah’ın herkese nasip etmediği bu mahareti sayesinde 1910 yılında ölen Ursula, yeniden doğuyor. Öle öle ve doğa doğa, 20’nci yüzyılda olup bitenlere tanık oluyor. Biz de onun nasıl tarihi değiştirdiğini görüyor, acaba başka türlü olabilir miydi, başka türlü olsa (mesela biri Hitler’i öldürse) nasıl olurdu diye kendimize sormaya başlıyoruz. ŞÖYLE KORKUNÇ BİR ROMAN ARAYANA Bölge Bir / Colson Whitehead / Siren Amerikan edebiyatının en maharetli ve sevilen New York’lularından Colson Whitehead’in Bölge Bir’i çok feci bir salgın hastalığın ele geçirdiği bir dünyayı anlatıyor. Hastalıktan etkilenenler yaşayan ölü misali New York’ta gezerken, paçayı kurtaranlar da kara kara gelecekte olacakları düşünüyor. Şehir hastalar ve hasta olmayanlar arasında bölünmüş. Whitehead bu ürkütücü dünyayı şahane tasvir etmiş, çeviri de fevkalede. 2013 Costa Kitap Ödülü’nü kazanan romanında Kate Atkinson, önemli argümanına bizi tatlı tatlı ikna ediyor: İkinci Dünya Savaşı hiç yaşanmayabilir, tarih başka türlü yazılabilirdi. SİSİ GEÇ, BANA PUSLU KİTAP VER DİYENE Puslu Kıtalar Atlası / İlban Ertem / İletişim Puslu Kıtalar Atlası, 1995’te ilk kez yayımlandığında, yayın dünyasını şöyle bir sarsmış. Valla o yıllarda bu kitap elime geçmedi ama söylenen o. İhsan Oktay Anar’ın Osmanlı tarihi, felsefe ve mizahı birleştiren romanına herkes bayılmış. Beş yıllık yoğun çalışmanın ardından İlban Ertem’in çizgileriyle, Puslu Kıtalar Atlası’nda yaşayanları artık rengarenk görebiliyoruz. Ertem hayal gücünüzü kıskandıracak, şahane çizgilerle yorumlamış hikayeyi. Aslına sadık, aslı kadar eğlenceli. 12 EDEBİYAT ALEMLERİNDE KONUŞULAN 3 MEVZU 1 2 3 Umberto Eco’nun Mussolini’yi ve 1990’lar Milano’sunu anlatan yeni romanı Numero Zero. Martin Amis’in seks, komedi ve Auschwitz kampını bir araya getiren içeriği nedeniyle Alman ve Fransız yayıncılar tarafından reddedilen romanı The Zone of İnterest’i basmayı, nihayet bir İsviçreli yayıncının kabul etmesi. 92 yaşındaki vefatıyla sadece Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatında bir çağı kapatan Yaşar Kemal. OSMANLI TARİHİNDE GEZİNESİ OLANA Osmanlı Tarihinde Efsaneler Ve Gerçekler / Halil İnalcık / NTV Halil inalcık, Osmanlı tarihini en iyi bilen dört-beş kişiden biri olabilir. Osmanlı’nın kuruluşu da çok az bilinen birkaç hikayeden biri olabilir. Herkes farklı bir tez ortaya atmış: İslamı yaymak isteyen gazilerin kurduğunu da, Türklüğü yaymak isteyenlerin işin başında olduğunu da, asıl amacın ganimet elde etmek olduğunu belirten de var. Yani efsane ve gerçek daha ilk sahneden karışmış. İnalcık, bizi kuruluş hikayesinden sultanların hayatlarına, pek çok ilginç yere götürüyor. 13 Hasta odalarının tümünün tek kişilik olduğu söylediniz? Özellikleri nelerdir? Özel Medicana International Samsun Hastanesi’nin hasta odaları, hastaların rahatı ve güvenliği göz önüne alınarak planlanmıştır. Gerektiğinde, ara yoğun bakım hizmeti ve acil servis her türlü müdahalenin yapılabileceği alanlara dönüşebilecek alt yapıya sahiptir. Tek kişilik, Suit ve VIP odalarda refakatçilerin de her türlü konforu düşünülmüştür. Her odada TV ve minibar bulunmakta, 24 saat kesintisiz kafeterya hizmeti sağlanmaktadır. Tüm hastane ve hasta odalarında kullanılan boya ve duvar kağıtları anti-statik ve anti-bakteriyel özelliklere sahiptir. röportaj Dr. Murat Bey;Medicana Hastanesi’nin Başhekimi olarak Hizmet verdiğiniz branşlar konusunda bilgi verir misiniz ? Samsun başta olmak üzere tüm Karadeniz bölgesinde toplumun sağlık ve yaşam kalitesini arttırmak amacıyla dünya standartlarında sağlık hizmeti sunma hedefiyle kurulan Medicana Samsun Hastanesi; modern tıbbın tüm gereklerini yeni ve kapsamlı bir sağlık anlayışıyla hastalarına sunmaktadır. Hastanemiz dahili ve cerrahi birimler, laboratuvar hizmetleri, görüntüleme merkeziyle, Medikal Onkoloji ve Radyasyon Onkoloji Merkezi ve Tüp Bebek merkeziyle tüm branşlarda kaliteli sağlık hizmetinin adresi olmayı devam etmektedir. Alanların da 40 branşta yaklaşık 90 uzman ve akademisyen hekim ve 800 çalışanıyla Samsun ve bölge halkına hizmet vermektedir. Hedeflerimiz doğrultusunda ortaya koyacağımız yatırımlarımızla Sağlık kenti olma yolunda hızla ilerleyen Samsun için kaliteli ve ulaşılabilir sağlık hizmetini toplumun geniş bir kesimine sunmaya devam edeceğiz. Medicana International Samsun Hastanesi Kadrosuna yeni dönemde ilave edeceği uzman hekimlerle Samsun, bölge halkı ve yakın coğrafi konumdaki ülkelere kaliteli ve sürekli sağlık hizmeti sunmayı amaçlamaktadır. Tıbbi Bölümlerimiz; HASTALIKTA VE SAĞLIKTA MEDICANA INTERNATIONAL SAMSUN HASTANESİ ‘’Hastalıkta ve Sağlıkta’’ Samsun ve bölge halkının yanında olmayı en önemli misyonu olarak kabul eden Medicana Samsun Hastanesi’nin Genel Müdürü A. Vahap Doğan ve Başhekim Op .Dr. Murat Küsdül ile Medicana Samsun Hastanesi branşlar, uzman ve deneyimli kadroları, teknolojik altyapısı ve gelecek hedefleri konusunda konuştuk. Vahap Bey; Medicana Sağlık Grubu ve Medicana Samsun Hastanesi konusunda bilgi verir misiniz ? Medicana Sağlık Grubu; İstanbul’da 6, Ankara’da 1 ve Samsun’da 1, Konya da 1 ve son olarak da Sivas’ ta olmak üzere toplam 10 adet hastane ile uluslararası standartlarda sağlık hizmeti sunan, 20 yıllık sağlık deneyimi ile sektörün önde gelen sağlık gruplarından biridir. Grubun, Ankara ve İstanbul’daki iki hastanesi, “A Tipi VIP Hastanecilik” alanında dünyanın sayılı özel sağlık kuruluşları arasında yer almaktadır. Medicana Sağlık Grubu hastane yatırımları ile dünyanın sayılı sağlık yatırımları arasında sayılmaktadır. Bununla birlikte (JCI) Uluslararası Akreditasyon Belgesine sahip olan bir sağlık grubudur. Mevcut çalışan sayısı 5000 kişi olan grubumuzun, 2015 yılı içerisinde çalışan sayısının -6000 kişi civarında olacağı öngörülmektedir. 14 Medicana Samsun Hastanesi Medicana Hastaneler Grubu’nun mevcut yönetim kapasitesi, bilgi teknolojileri altyapısı, kalite/akreditasyon gücü ve medikal turizmde almış olduğu mesafe, Medicana International Samsun Hastanesi’nin bölgede lider sağlık kuruluşu olma sürecini hızlandırıp güçlendirecektir. 30 bin metrekare kapalı alan üzerine inşa edilen Medicana International Samsun Hastanesi; 4 VIP, 8 Suit olmak üzere 141 tek kişilik hasta odası ve 81 yoğun bakım hasta yatağı olmak üzere toplamda 222 yatak kapasitesine ulaşmıştır. • 8 yataklı Kardiyovasküler Yoğun Bakım, • 27 yataklı Genel Yoğun Bakım, • 20 yataklı Koroner Yoğun Bakım, • 7 yataklı Çocuk Yoğun Bakım, • 19 yataklı Yenidoğan Yoğun Bakım olmak üzere 81 yoğun bakım ünitesi bulunmaktadır. Acil, TÜP Bebek, Çocuk Hastalıkları gözlem üniteleri 23 yataklıdır. Acil Servis Genel Cerrahi Polikliniği Ortopedi Polikliniği Ağız Ve Diş Sağlığı Göğüs Cerrahisi Polikliniği Plastik Cerrahi Polikliniği Anestezi ve Reanimasyon Polikliniği Göğüs Hastalıkları Polikliniği Psikiyatri Polikliniği Beyin Cerrahi Polikliniği Göz Hastalıkları Polikliniği Tıbbi Onkoloji Polikliniği Beslenme ve Diyet Gastroenteroloji Polikliniği Romatoloji Polikliniği Çocuk Cerrahisi Polikliniği İç Hastalıkları Polikliniği Üroloji Polikliniği Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği Ortodonti Polikliniği Dermatoloji Polikliniği Kalp ve Damar Cerrahisi Polikliniği Medikal Estetik Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniği Kardiyoloji Polikliniği Nükleer Tıp Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Polikliniği Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniği Radyasyon Onkolojisi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Polikliniği Nöroloji Polikliniği Radyoloji Genel Yoğun Bakım Yenidoğan Yoğun Bakım Laboratuvar Tüp Bebek Ünitesi Koroner Yoğun Bakım Kardiyovasküler Yoğun Bakım Çocuk Yoğun Bakım Vahap Bey; Hastanenizdeki tıbbi cihaz donanımı ve teknolojik gelişmeler nelerdir ? Hastanemiz çağdaş teknolojik altyapısıyla; Modern Görüntüleme Merkezi (Radyoloji) cihazları (MR - BT- Mammografi – Kemik Mineral Dansitometre, Röntgen - 4D USG’ler vb…) ile en son teknoloji ile donatılmış Laboratuvarları ,Nükleer Tıp Bölümü ve çok yakın bir zamanda hizmete girecek Kemik İliği Merkezi tam bir sağlık kompleksine dönüşecektir. Vahap Bey; Tüp Bebek Üniteniz konusunda bilgi verir misiniz ? Medicana Samsun Hastanesi 2013 yılında hizmete açmış olduğu Tüp Bebek ( IVF ) Merkezi ile bebek sahibi olmak isteyen aileler için hizmet vermeye devam etmektedir. Dr. Murat Bey; Bilindiği gibi bölgemizde kanser vakaları oldukça yaygın. Kanser Tedavileri konusunda hastanenizde verdiğiniz hizmetlerden bahseder misiniz ? Bölgemizde hızla artan kanser vakaları gerçekten dikkat çekici. Özellikle son yıllarda önceki yıllara oranla daha fazla kanser vakasıyla karşı karşıyayız. Kanser teşhis ve tedavisi konusunda ciddi yatırımlarımız var. Medicana Samsun Hastanesi olarak kadromuzdaki uzman hekimlerimiz ve tıbbi onkoloji uzmanımız sayesinde kanser tanı teşhis ve tedavisinde Samsun ve bölge halkına kaliteli hizmet veriyoruz. Medicana Samsun Hastanesi tüm tıbbi birimleri aynı çatı altında toplayan bir sağlık kompleksi. ‘ Onkolojik birimlere destek vermesi gereken İç Hastalıkları,Genel Cerrahi 15 Kadın Hastalıkları,Ortopedi, Nöroloji,Enfeksiyon Hastalıkları gibi pek çok branş bu sağlık kompleksi içinde aynı çatı altında ortaklaşa hizmet sunabileceklerdir Medicana International Samsun Hastanesi ; kanserin tanısında ve tedavisinde günümüz modern tıbbının en ileri teknolojilerini Samsun ve bölge halkının hizmetine sunmaktadır. Sahip olduğu teknolojik olanakları ve konusunda uzman doktorları ile Medicana International Samsun Hastanesi bölgede aranılan referans gösterilen bir kanser merkezi olma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. Modern ve etkin kanser tedavisi, bir çok uzmanlık dalının bir arada çalışmasını gerektirmektedir. Aynı yapı içerisinde kanser cerrahisi, radyasyon onkolojisi ve medikal onkoloji birimlerinin eş zamanlı olarak çalışması ile başarılı sonuçlar alınmaktadır. Kanser tedavisi sürecinde; Teşhis sırasında patoloji, teşhisi güçlendirmek ve tedavi sonuçlarını izlemek için radyoloji ve nükleer tıp bölümleri büyük önem taşımaktadır. Kanser hastalarının büyük çoğunluğunda birinci tedavi, tümörün ameliyatla çıkarılması ile gerçekleşiyor. Bu müdahale hem hastalığın tedavisini sağlıyor hem de teşhisi kesinleştiriyor. Hastalığın yerine ve tuttuğu organa göre çeşitli cerrahi dalları burada görev almakta; genel cerrahi, ortopedi, kulak burun boğaz, kadın hastalıkları ya da akciğer cerrahisi, göz, üroloji gibi dallar ilk müdahaleyi yapıyor. Cerrahi sonrası tedaviye tıbbi onkoloji ve radyasyon onkolojisi dalları devam ediyor. Vahap Bey; Kanser Tedavisinde yapmış olduğunuz yatırımlardan bahseder misiniz ? Medicana International Samsun Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Ünitesi bu alanın en gelişmiş teknolojileri demek olan çok enerjili LINAC, IMRT ile 3 boyutlu Konformal Radyoterapi imkanını hastalarının hizmetine sunmaktadır. 16 BU AY NELER OLDU? Aramız Aile Hekimleri ile bir nedenden dolayı açıldı! Medicana International Samsun Hastanesi konusunda uzman ekibi; hastanın tedavi alanının belirlenmesinden, tedavi yöntemi ve cihazı seçimine, tedavinin başlangıcına kadar gereken tüm işlemleri en kısa, doğru ve güvenilir yolla gerçekleştirilmektedir. Vahap bey; Hastanenizde gerçekleştirdiğiniz kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarınız konusunda bilgi verir misiniz ? -Özel Medicana International Samsun Hastanesi; çağdaş teknik donanımı ile güncel tıbbi yaklaşımı bütünleştirerek, hastalara doğru, hızlı, güvenilir tıbbi hizmet sunma, hastaları anlaşılır tarzda bilgilendirme, yalnız tanı ve tedavileri safhasında değil, kişinin sağlıklı olma halini sürdürme konusunda da içinde bulunduğu topluma katkı sağlama kararlılığındadır. Bu amaçla; toplumu bilgilendirmeye yönelik seminer, konferans ve kapsamlı eğitim programlarımız belirli bir takvim dahilinde düzenli ve sürekli olarak düzenlenecektir. Vahap Bey; Açılıştan bu güne kadar hedefleriniz de ve bakış açınızdan bir değişim oldu mu? Bu anlamda gerek hasta bakım kalitesi gerekse cirosal anlamda hedeflerimizin üstünde gidiyoruz. Samsun halkının hak ettiği sağlık hizmetini vermeye çalışıyoruz. Bunu da sağladığımızı zannediyorum 3,5 yıllık hastane olarak 900.000 muayene 30000’e yakın cerrahi ve medikal tedavi yaptık. Hekim kadromuz giderek artmaktadır. Personel konusunda; şu anda bizler devlete deneyimli personeller yetiştiriyoruz. Özel sağlık kuruluşları olarak biz sağlık personellerine bilgi ve deneyim katıyoruz. Onları yetiştiriyoruz. Devlet her 6 ayda bir elimizdekinin de yarısını alıyor. Biz tekrar başa sarıyor ve tekrar eğitim sürecine girmek zorunda kalıyoruz. Vahap Bey,Dr. Murat Bey; Son olarak eklemek istedikleriniz. Vahap Doğan -Özel Medicana International Samsun Hastanesi ‘en modern oteller kadar şık aynı zamanda hasta güvenliği ve mahremiyetini göz önüne alarak JCI standartlarında bir hastanedir. İnsan hayatını temel alarak kurulmuş olan hastanenin uzman kadrolarıyla, her kesimden insanımıza kaliteli hizmet vererek sadece Samsun’daki hastaların değil, çevre illerden ve yurt dışından gelen hastaların da tercih edeceği bir sağlık kuruluşu olmayı hedeflemektedir. Özel Medicana International Samsun Hastanesi insanımıza hak ettiği değeri gösterebilmek için bütün çalışanlarıyla, emeğini, sevgisini, azmini ortaya koymuştur., Dr. Murat Küsdül - Medicana International Samsun Hastanesi kuruluş döneminde benimsemiş olduğu hedeflerinin bir çoğunu emin adımlarla ilerleyerek başarıyla gerçekleştirmiştir. Hedefleri konusunda hala ilk günkü heyecan ve azimle çalışmalarına devam etmektedir. PET CT ,Kemik İliği Nakli ve Organ Nakli Hedeflerini yakın ve orta dönem olarak gerçekleştirme arzusunda olan hastanemiz; Hasta bakım kalitesi, hasta memnuniyeti ve kaliteli sağlık hizmeti sunma konusunda tüm kadrolarıyla ciddi hassasiyet göstermektedir. Amacımız; Hasta ve yakınlarımıza evlerindeki konforu aratmayacak bir ortam hazırlamak ve yüzlerdeki gülümsemeyi daimi kılmaktır. AHEF’den Bakana Jet Yanıt ! Sağlık Bakanlığı’nın, Danıştay tarafından alınan aile hekimlerinin nöbet tutmalarına yönelik kararına yalanlama getiren açıklaması, AHEF tarafından da karşılık buldu. AHEF Genel Sekreteri Dr. Lütfi Tiyekli, söz konusu davanın 2011 yılında açıldığını ve o tarihten bu zamana kadar yasanın pek çok değişikliğe maruz kaldığını söyledi. Sağlık Bakanlığı’nın Danıştay tarafından alınan kararın iptali için belge topladığını ileri süren Dr. Tiyekli, nöbete gitmeyen aile hekimleri hakkında her hangi bir dava açıldığında, mahkemelerin Danıştay’ın alacağı kararı tanıyacağını ve nöbete gitmeyen aile hekiminin ceza almayacağını sözlerine ekledi. Sağlık Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu, aile hekimleri sayesinde son 7 yıldır başarılı bir şekilde sağlık hizmeti verildiğini ve bakanlık tarafından gerçekleştirilen hasta memnuniyeti anketinde vatandaşların yüzde 85’inin memnun olduğunu söyledi. Son zamanlarda aile hekimleri ile aralarında yaşanan sorunlara da değinen Bakan Müezzinoğlu, aile hekimlerinin cumartesi günü de hizmet vermelerini istemelerinden dolayı aile hekimleriyle aralarının açıldığını belirtti. Aile hekimlerinin sayıca yetersiz olduğunu kabul eden Müezzinoğlu, “2 Bin 500 vatandaşımıza 1 aile hekimi vermemiz gerekirken biz şu anda 3Bin 750, 3 Bin 800 vatandaşımıza 1 aile hekimi verebiliyoruz” dedi. Sağlık Bakanlığından “grip” Açıklaması Danıştay İzinlerle ilgili iki maddeyi iptal etti Türk Sağlık-Sen Sendikasının açtığı dava sonucunda, Danıştay aile hekimleri ve aile sağlığı çalışanlarının yıllık izinlerinin bir sonraki yıla aktarılmasını engelleyen düzenlemeyi iptal etti. Ayrıca yıllık izinden sonra mazeret iznini 5 gün ile sınırlayan düzenlemenin de iptaline karar verdi. Nöbet uygulaması hakkında açıklama Mevsimsel olarak artış gösteren grip salgınına karşı sağlık bakanlığı bir açıklama yaptı. Bakanlık tarafından yapılan açıklamada 17 ilden gönüllü olarak 180 aile hekiminin grip takibi yaptığını ifade etti. Sadece grip vakalarının takibe alınmadığına dikkat çekilen açıklamada, şu önemli konuların da altı çizildi; “Bu grip sezonunda ülkemizde 57 vatandaşımızın hayatını kaybetmesinde grip virüsleriyle ilişki tespit edilmiştir. 43 vatandaşımızda İnfluenza A(H1N1), 7 vatandaşımızda İnfluenza B ve 7 vatandaşımızda ise İnfluenza A(H3N2) virüsü tespit edilmiştir. Bu kişilerin 20’si 65 yaş ve üzerindedir. İnfluenza AH1N1 tespit edilenlerin 25’inde, influenza B tespit edilenlerin hepsinde, influenza A ve A (H3N2) tespit edilen 7 hastanın 5’inde eşlik eden başka hastalıkların olduğu tespit edilmiştir.” Basında yer alan “Danıştay Yürütmeyi Durdurdu, Aile Hekimlerinin Nöbet Sorunu Ortadan Kalktı” haberlerine yanıt, Sağlık bakanlığı’ndan gecikmedi. Bakanlık tarafından basında çıkan bu haberlere yönelik yapılan açıklamada “Bilindiği üzere aile hekimleri ve aile sağlığı elemanlarının nöbetleri 5258 sayılı Aile Hekimliği Kanunu ve bu kanuna istinaden yayımlanan mevzuat çerçevesinde yürütülmektedir. Yürürlükteki nöbete ilişkin yönetmelik hükümlerinin iptaline yönelik ilgili yargı mercilerince verilmiş bir karar bulunmamaktadır. Basın yayın organlarında yer alan mahkeme kararı 2011 yılında yürürlükte olan mevzuata göre verilmiştir. Bu tarihten sonra aile hekimlerinin nöbetleriyle ilgili yeni bir kanuni düzenleme yapılmıştır. Dolayısıyla verilen kararın aile hekimlerinin bugünkü nöbet hizmetleriyle ilgili mevcut uygulamaya herhangi bir etkisi olmayacaktır. Bu çerçevede verilen karar ülkemiz genelindeki aile hekimliği nöbetlerinin durdurulması veya kaldırılmasını etkileyen bir karar olmayıp, aile hekimliğindeki nöbet uygulamaları ilgili mevzuat çerçevesinde devam edecektir. Aksi yönde yapılan yayınlar gerçeği yansıtmamaktadır. Kamuoyunun bilgisine saygı ile sunulur” şeklindeki ifadelere yer verildi. 17 Kürşat BAŞAR YAZAR Casus kadınlar, çıtır karides ve sosyal flört BİR ARKADAŞIM EŞİYLE FECİ BİR KAVGA ETTİ VE İŞ NEREDEYSE BOŞANMAYA KADAR GELDİ. Kocası bana gelip hiçbir suçu olmadığını, karısının olayı fazla abarttığını söyleyerek araya girmemi rica etti. ‘Olay ne?’ derseniz, kısaca anlatayım. Arkadaşım 40 yaşlarında yakışıklı, havalı bir adam. Eşi de ondan 3-4 yaş küçük güzel bir kadın. Sekiz yıllık evliler ve bir de tatlı kızları var. Bizimki geçenlerde popüler kafelerimizden birine gidiyor. Dışarıda birkaç arkadaşıyla oturuyor. O sırada yanlarına da birkaç kız gelip oturuyor. Masalar oldukça sıkışık ve neredeyse tanımadığınız insanlarla kucak kucağa oturduğunuz bir mekandan söz ediyoruz. Bir süre sonra artık biri ötekinin üstüne kahve mi döküyor, biri ötekinden sigarasını yakmak için ateş mi istiyor ne oluyorsa bizim üç adamla diğer kızlar arasında konuşma başlıyor. Bizimkinin ifadesine göre konuşma öyle fazla ileri giden bir şey değil; gayet normal, havadan sudan konuşmalar... Her neyse, bir süre sonra kızların başka arkadaşları geliyor ve konuşma da kesiliyor. Sonra da kalkıp gidiyorlar. Olay aslında bu kadar. Ama işin kötü yanı şu ki, bu gayet sıradan ve normal görünen durumu izleyen bir çift göz var. Tahmin edeceğiniz gibi bizimkinin eşinin bir arkadaşı ama adam onu tanımıyor. Bu meraklı göz, elindeki telefondan durumu ihbarla kalmıyor bir de fotoğraf çekip gönderiyor. İşte asıl kıyamet de bu fotoğrafla kopuyor. Fotoğrafı gördüm. O sırada bizimki, yanındaki oldukça ha18 valı, öğle saati için oldukça makyajlı ve de havalı giyinmiş kıza eğilmiş, kız da onun kulağına bir şey söylüyor ve hatta kulağını öpüyor gibi görünüyor. Tabii fotoğraf çok profesyonel olmadığı, uzaktan çekildiği ve hatta araya başka birilerinin kafası filan da girdiğinden ne kadar büyütürseniz büyütün durum tam anlaşılamıyor. Ama olay aslında bununla bitmiyor. İşin daha kötüsü şu ki, fotoğrafı alan ve durumu öğrenen karısı bizimkine bunu söylemiyor. Akşam eve geldiği zaman o gün ne yaptığını soruyor sadece... Öylesine sorulmuş gibi görünen bu soruya bizimki de gayet sakin cevap veriyor. Verilen cevapta, kafeye gidildiği ve şu şu arkadaşlarla oturulduğu kısmı var. Ama başka kızlarla orada sohbet edildiği yok. Ama biliyorsunuz bizim kızlar, doğuştan hafiyedir. Hafiyelik de yetmez savcılık yetenekleri gelişmiştir. Eşi, profesyonel sorgu yargıcı gibi çaktırmadan sormaya devam ediyor. ‘Başka kimseye rastlamadınız mı?, ‘Tanıdık kimse yok muydu?’ gibi basit sorular soruyor. Elbette bunu normal sohbetin akışında aralara sıkıştırarak veya başka bir nedenle sorarmış gibi belli etmeden yapıyor. Adam milletinde kafa fazla ince çalışmaz. Bizimkine bakılırsa zaten o olayı unuttuğu için aklına gelip de söylemiyor. “Başka iki adam gelmiş ve onlarla konuşmuş olsaydım onu da söylemeyi akıl etmezdim, çünkü ilginç bir şey yoktu ortada...” diyor. Ama tabii eşi hiç o görüşte değil. Pat diye fotoğrafı çıkartıveriyor. “Demek başka kimseye rastlamadın...” deyip kıyameti kopartıyor. Adam utanmazın, ahlaksızın biri olmakla kalmıyor, bir de zaten ömür boyu yalan söylemekle, kim bilir bu güne kadar neler yapmış olmakla, kim bilir bu kızla ne zamandır görüştüğüne varıncaya kadar suçladığı, saatlerce bitmeyen bir tartışmanın içinde buluyor kendini. Bu tür tartışmalarda erkek tarafı kesinlikle kaybeder. Çünkü bir kere baştan boğazından yakalanmış durumda... ‘Madem ortada bir şey yoktu neden yalan söyledin?’ cümlesiyle işe giriştiğinizde, karşı taraf zaten ilk golü yemiş olur ki, bundan sonrasında yaptığı her harekette daha da batar. Tartışma ilerlerken geçmiş defterler ortaya çıkartılıyor. Bir keresinde yıllar önce de telefonda bir mesajının yakalandığı ve o zaman da inkar ettiği bahsi açılınca, bizimki de sinirleniyor ve iş iyice içinden çıkılmaz bir hale geliyor. Daha da kötüsü, bir ara artık iyice sinirlenen adam, “Ben zaten sosyal flörte karşı değilim, böyle yapmış olsam ne olur, sonuçta tanımadığım bir kızla ortalık yerde sohbet etmişim, bunda ne var, gizli saklı bir şey yapsam herhalde orada yapmam” diyerek kendince çok mantıklı ama kavgada söylenmeyecek son sözü söylüyor, ki bundan sonra onu ben de kurtaramam. Adam dediğin biraz akıllı olacak. Bir kere, fotoğraftan da kötüsü, bir başka kızla samimi durumdayken karının arkadaşı tarafından görülmektir, ki bu karını ortalığa rezil etmek anlamına geleceğinden bombanın fitili orada ateşlenmiş olur. İkincisi elde böyle bir fotoğraf olunca fazla yapacak bir şey kalmaz. Hayatında ilk kez gördüğün bir kız kulağına yapışıp ne söylüyor olabilir? Buna iyi bir bahane bulamazsan sosyal flört neymiş görürsün... Tabii bu arada belki iki saat yan yana oturup konuştuğu kızın saç rengini doğru dürüst adam hatırlamıyor ama karısı kirpiklerin takma olduğunu bile resimden çıkartmış. Sen şimdi gel de bu kadına laf anlat. Adama daha önce diyorum ki, “Oğlum sen bana doğrusunu söyle, kız o anda sahiden ne diyordu kulağına veya niye kulağına söylüyordu?” Bizimkinde doğru dürüst bir cevap yok. Güya efendim kız o sırada önceki akşam bilmem nereye gittiklerini, oranın ‘çıtır karidesi’nin daha güzel olduğunu anlatıyormuş. “İnşallah karına da bu saçmalığı söylemedin” dedim. Yahu sen gurme misin? Elin kızı sana ne diye İstanbul lokantalarının hangisinde daha güzel karides çıtır yapılıyor diye anlatsın. Ayrıca bu gizli bir bilgi mi ki kulağına anlatıyor? Bu erkek milleti beni delirtecek. Kadını hasta etmek için düşünsen böyle saçma bir şey söylenmez ama bizimki inatla yemin billah doğru olduğunu söylüyor. Bunun üzerine arkadaşlar arasında tartışma açtık. Sosyal flört normal mi- dir veya sınırları nereye kadardır? Erkekler yapabildiği gibi kadınlar da yapabilir mi? Kimi, insanların bir bara, kafeye gittiğinde tanımadıkları insanlarla konuşmalarında bir gariplik olmadığını düşünüyor. Kaldı ki son yılların modern kafelerinde malum koca koca masalar var, ister istemez hiç tanımadığınız insanlarla birlikte oturuyorsunuz. Ya da Paris lokantaları gibi yeni moda dip dibe oturtuyorlar, mecburen olmadık insanların tartışmalarını filan dinliyorsunuz. Kimileri, özellikle kadınlar bu duruma itiraz ediyor. Bu işin sonunun kesinlikle başka türlü biteceğine inanıyor. Hatta kimisi, ‘Bizim erkekler Avrupalı erkeklere benzemez, iki kelime konuştun mu telefon ister, bilmem ne ister, görüşmek ister, karısını marısını unutur’ diye inat ediyor. Ben bu tartışmada ortada durdum, taraf tutmadım. Durduk yerde başımı kızlarla belaya sokamam. Zaten onlar sosyal flört durumunda görülseler mutlaka bir bahane bulurlar. Kaldı ki hangi erkek, bir arkadaşının karısını bir yerde görse fotoğrafını çekip arkadaşına yollar? Bu nedenle bu tartışmadan bir yere varılmayacağını anladım. Erkekleri bir kere daha bu konuda uyardım. Ortalık artık soğuk savaş dönemi gibi casus dolu. Hem de Mata Hari’lerle. Bunlar teknolojiyi özellikle dinleme, izleme teknolojilerini herkesten iyi kullanmakta mahir. Dikkatli olmakta fayda var. Bu arada merak edenler için not: Sonunda işi tatlıya bağladık. Bizimkiler ayrılmaktan vazgeçti ama artık adam bir daha öyle tanımadığı kızlarla ‘çıtır karides’ muhabbetine girer mi? Hiç sanmam... 19 BÜYÜK FİKİR Çözülmüş Şifre İLAÇ DEVLERİNE DNA’NIZI EMANET EDER MİYDİNİZ? C Kişileştirilmiş ilaçların küçük bedeli, mahremiyetiniz Kısa yanıt: Evet. Balıklar oksijene ihtiyaç duyar. Ocak ayında biyo teknoloji firması Genentech, iddialara göre 3.000 Parkinson hastasının ve ailelerinin DNA’sına erişim için 10 milyon dolar ödedi. Bir hafta sonra Pfizer da 5.000 Lupus hastasıyla benzer bir anlaşma yaptı. Şu anda en azından 11 adet benzer işlem gerçekleşmek üzere. Özel genomik şirketi 23andMe, müşterilerinin biyonik kimliklerini metalaştırarak para kazanmayı hedefliyor. Genetik bilgiyi en çok parayı bastırana satmak rahatsız edici geliyor. Google’ın konumunuzu ve aramalarınızı satması gibi bir şey. Olay şu ki, kişisel bilgilerinizi satmanız ya da gönüllü olarak vermeniz, tıp dünyasında bir çığır açabilir. Bu veri yığını sayesindebilim insanları belirli hastalıklarda genlere özgü ilaç tedavileri geliştirmelerini sağlayan araçlara kavuşabilir. Genentech, yazılı olarak yaptığı bir açıklamada, Parkinson için, semptomları tedavi etmek yerine hastalığı değiştiren ilaçlar geliştimeyi umduklarını belirtti. DNA’daki örüntüleri çözümlemek bilim insanlarının hastalıkları tetikleyen genetik işaretçileri bulmasına yardımcı olabilir, önleyici tedaviyi daha kişisel, daha etkili hale getirebilir. Beyaz Saray da işin içine dahil. Şubat ayında ABD Başkanı Barack Obama bir milyon gönüllüden genetik bilgi toplanmasına yönelik “Hassas Tıp Girişimi” adlı 215 milyon dolarlık projeyi başlattı. Tabii 141 ABD’de Federal Hükümetin 17 yıllık insan Genomu Projesine yatırdığı her dolardan elde ettiği ekonomik karşılık. ki, bizim ülkemizdeki siyasetçilerden farklı olarak, böylesi bir projeyi Beyaz Saray’dan gerçekleştirilen canlı yayınla vatandaşlarına duyuran Obama, “Yeni tedavi bulmamıza yardımcı olma olasılığı bir yana, bu girişim hastalık tedavi sistemi yerine gerçek bir hastalık sağlık sistemi kurmamızı sağlayabilir” dedi. Tüm çağdaş veri işleri gibi bunda da mahremiyet büyük kaygı konusu. DNA’nın küçük bir bölümü bile (23andMe, 3 milyar baz çiftinden sadece 750.000’ine bakıyor) hastalık tarihçesini ve gelecekteki riskleri ortaya çıkarabiliyor. Fakat Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü’nün Genomik ve Toplum Bölümü’nde program müdürü olan Dave Kaufman, Obama’nın konuşmasının ardından, medyanın da tetiklediği “Ya mahremiyet ne olacak?” sorusu karşısında, bu kaygıların yersiz olduğuna dair açıklamalarda bulundu. Evet… Geçen ay bizim ülkemizde kamuoyu, bir o konudan bir bu konuya sallana dursun, ABD’de bu tartışmalar “Bu uygulama, hastalık tedavi sistemi yerine gerçek bir sağlık hizmetleri sistemi kurmamızı sağlayabilir.” (Barack Obama) 20 KAFANIZI KURCALAYAN KEŞFET süre durdu. Tam da ABD’li vatandaşlar ve özellikle Obama’nın çağrısıyla ‘Hassas Tıp Girişimi’ projesi hayata geçirilmişken ve araştırma materyallerinin çok sıkı korunduğu ilan edilmişken, sağlık sigortası şirketi Anthem’in maruz kaldığı türden bir veri sızdırma saldırısı, tekrar Amerikalıların projeye olan güveninde kocaman bir delik açtı. Yasalar bu konuda koruma sağlıyor. 2009 tarihli Genetik Bilgi Eşitliği Yasası, sağlık sigortası şirketlerinin ya da işverenlerin genetik veriyi baz alarak ayrımcılık yapmasını engelliyor. Yasa, verinin elde edildikten sonra kimin denetiminde olacağına değinmese de, bu alanda yakın zamanda başka politikalar belirlenecek. Beyaz Saray’ın girişimi ise birçok güvenlik uzmanını işe alacak. Yine de Mart ayında DNA paylaşımının ABD’de coşkuyla karşılanmasının en önemli sebeplerinden biri, insanların verilerini teslim etmek konusunda pek de endişe duymaması oldu. 23andMe kullanıcılarının yüzde 80’i genomlarının araştırmalarda kullanılmasını kabul etti bile. İmzaladıkları kağıtlarda küçücük harflerle yazılmış şeyleri ne kadar anladıkları tartışılır. Fakat çoğu kişi özellikle de ailesinde genetik rahatsızlıklar bulunanlar biliyor ki biyolojik kimliklerin deşifre olmasıyla yapılacak potansiyel keşifler onlara kaybettirdiklerinden fazlasını kazandıracak. C Kısa yanıt: Birçok farklı sebepten olabilir. BALIKLAR NEFESSİZ KALIR MI? Bilinen kabaca 30.000 balık türü var ve British Columbia Üniversitesi’ndeki biyokimyagerler, balıkların her birinin yorgunluğa farklı tepki verdiğini söylüyor. Söz gelimi somonlar şelalelerden ya da coşkun ırmaklardan geçerken çok çaba sarf ediyor ama nefes nefese kalmıyor. Biyokimyagerler, bu çabanın koşmaktan çok ağırlık kaldırmaya benzediğini söylüyor. Balığın kasları oksijeni tüketmeden önce yoruluyor. Tropik balıklarda ise durum farklı. Somonlar soğuk sularda yaşıyor ve bu sularda genelde bol miktarda çözünmüş oksijen var. Tropik balıkların ise kendini az oksijenli ortamlarda bulmaları daha olası. Dolayısıyla nefessiz kalmamak için özel yöntemlere baş vurmuşlar. Birçoğu ev akvaryumları içinde satılan bazı türler, “su yüzeyinde soluma” yapıyor ve akvaryumun yüzeyine çıkıp, havaya maruz kalmış ve bu yüzden daha çok oksijen içeren suyu kullanıyor. Bazıları ise sudan başlarını çıkarıp hava soluyor. Bir de ciğerli balık gibi iç organlarını akciğer yerine kullanan ve ağız duvarından, yüzme kesesinden ve hatta karnından aldığı oksijeni kana karıştıran balıklar var. NOT: Bir balık asla bayılacak kadar soluksuz kalmaz. Ya güç toplamak için deniz dibinde dinlenir ya da BiR SORU MU VAR ? [email protected] Adresine yollayın cevaplayalım oksijen peşinde yüzeye çıkar. Bu kadar savunmasız olmaları riskli görülebilir ancak bu kadar düşük oksijen seviyesinde yaşamayı başarabilen tek bir balık türü yok! DİŞLERİMİZ NEDEN SARARIR? Işıltılı ve bembeyaz dişlere sahip olmayı hepimiz isteriz. Ancak birçoğumuzun dişleri sarıya çalan bir tondadır. Dişlerin rengini belirleyen birçok faktör var. Bunlar; harici ve doğal etkenler olarak ikiye ayrılıyor. Eğer dişlerinizde lekelerde varsa, bunun sebebi genelde beslenme şekli oluyor. Kahve, kırmızı şarap, çay, siyah üzüm veya nar gibi koyu renkli besinler daha fazla leke yapma potansiyeline sahip. Çünkü renk verici maddeler ve pigment üreten özler bulunduruyorlar. Bunlar genelde dişin dış katmanına yapışarak belli bir süre sonra lekelere dönüşüyor. Asit oranı fazla olan yiyecek ve içecekler ise, dişin dış tabakasını aşındırarak durumu daha da zorlaştırıyor. Onları da sık tüketiyorsak, koyu renkli besinler dişlerimizde daha çok lekelenme yaratıyor. Özellikle şarap ve çayda bulunan tanin, bu yiyecek ve içeceklerdeki renk verici maddelerin dişe rahatça tutunmasını kolaylaştırıyor. Bunun yanı sıra, tütün ürünleri de ağız hijyenini negatif yönde etkileyip diş plağında birikme olmasına sebep oluyor. Doğal faktörlerse dişin kendisinden kaynaklanıp ışığın yansıtılma oranını belirlemekte. Bazı ilaçlarda dişin böyle bir yapıya bürünerek sarı görüntüyü ortaya çıkarmasına neden olabiliyor. Örneğin, dişleri hala gelişmekte olan çocuklar tekrasiklin ve doksisiklin grubundaki antibiyotikleri kullandık- larında diş renkleri koyulaşmaya başlıyor. Yetişkinlikte ise diş eti iltihabını önlemek amacıyla kullanılan klorheksidin denilen antiseptiğin kullanılması renk bozulmalarına sebep olmakta. Bunların yanı sıra; akne tedavisinde ya da alerjiler için kullanılan bazı ilaçlarda aynı etkiyi yaratabiliyor. Diş macunlarının çoğunda yüksek oranda bulunan floridi de unutmamak gerek. Zira dişleri beyazlaştırmak için kullanılıyor olsa da aslında zarar vererek rengini kaynetmesine de sebep olmakta. Bunlar sonradan oluşan renk bozulmalarından sorumlu. Ancak genetik olarak her birimiz farklı tonlardaki dişlere sahip olmaya kodlanmışız. Genetik faktörler, diş minesinin kalınlığını belirliyor. Diş minesi ne kadar kalınsa, rengi o kadar beyaz oluyor. 21 Prof. Dr. Koray TOPGÜL YAZAR Fail-i Meşru Zamanlar geçiyor, bu topraklarda yaşanan benzerlikler sürüyor. Çocukken hep duyardım adını. 22 Okuma fırsatı bulana kadar daha çok uğradığı haksızlık ve ölüm şekli etkilemişti beni. Hiçbir insanın son anı böyle olmamalı diye düşünürdüm. Aydın bir beynin, sadece yazdıkları, fikirleri ve düşüncesi nedeniyle tutsak ve maktul olması incitirdi içimi. Sonra okuyunca eserlerini, ruhunun derinliklerine, beynine, bilincine ve fikirlerine bir yolculuk yapınca incinişim bir kat daha arttı. Bu uzaklara dalgın ve zeki bakan adam yazdıklarıyla yanıma geldi. Sabahattin Ali. 1907 yılında Gümülcine’nin Eğridere kazasında doğmuştu. Babası Subay olduğu için sıkça yer değiştirdiler. Edremit’te bulundukları sıralarda Yunan işgali gördüler. Ciddi parasızlık çektiler. Parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu’nda okudu. İstanbul Öğretmen Okulu’ndan mezun oldu. Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yaptı, Millî Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanarak Almanya’ya gitti ve iki yıl (1928-1930) orada okudu. Avrupa ve Alman kültürü ile temas etti. Kürk Mantolu Madonna kısa romanının izlerini burada aldı zihnine. Cumhuriyet’in ilk yıllarıydı. Zordu, eğitimsizlik, parasızlık ve daha pek çok sıkıntı kol geziyordu memlekette. Yurda döndükten sonra, Almanca bilmesi işine yaradı. Aydın ve sonra Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yaptı. Askerlik ve kızı Filiz Ali’nin doğumu o yıllar içinde gerçekleşti. Hayat böyle kronolojik gitmedi Sabahattin Ali için. Çünkü düşünüyor, yazıyor, üretiyordu. Sakıncalı olmakta gecikmedi. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz gibi dönemin ve tüm zamanların sakıncalıları ile birlikte Marko Paşa dergisini çıkardılar. En güçlü ama en kırılgan yolla, mizahla eleştirdiler yanlışları. Yazılarından dolayı üç ay hapis yattı. Sürekli takipte ve baskı altındaydı. Ali Baba dergisinde,”Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi”. Haklıydı. Değişik zamanlarda Sinop Cezaevi ve Paşakapı Cezaevlerinde yattı. Bu kötü zamanlar aralıksız sürdü. Baskı, işsizlik (iş vermiyorlardı) ve parasızlıkla bütünleşti. İnsan sohbetleri yasaktı artık. Ülkeden ayrılmaya karar verdi. Yasal olarak yurtdışına çıkma olanağı bulamayınca bir kaçakçı ile anlaştı. Oyuna gelmişti. 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında cesedi bulundu. Kırkbir yaşındaydı henüz. Bundan 8 ay sonra katili bulunarak tutuklandı. Adam öldürme suçundan yargılandı, 18-24 yıl olan cezası “milli hisleri tahrik” gerekçesiyle 4 yıla indirildi. Bundan birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest bırakıldı. Bütün bunlar olurken cesedi bulunmuş ve kafasına aldığı ağır darbe sonucu öldüğü anlaşılmıştı. Kafatası vücuttan ayrılarak hastane morguna konuldu. Daha sonra Eski Mezarlık’ta belirsiz bir yere gömüldü. Bedeni mezarlıklar dışında bir çukura bırakıldı. Üzeri örtüldü, başına bir taş bile dikilmedi. Cesedinin bulunduğu yere köylüler “Sabahattin Ali Çatağı” adını koydular. Sadece romanlar ya da eleştirel mizah yazıları değil Sabahattin Ali’nin edebi gücü. Hepimizin bildiği ve şarkılarını söylediğimiz şiirleri var. Aldırma Gönül, Eşkiya Dünyaya, Leylim Ley, Göklerde Kartal Gibiydim, Geçmiyor Günler, Benim Meskenim Dağlardır (Dağlar), Ben Yine Sana Vurgunum (Eskisi Gibi) , Melankoli gibi pek çok şarkıya dönüşmüş şiiri var. Sabahattin Ali’nin şiirleri pek çok yönüyle halk edebiyatının bir parçasıdır. Uzun yıllar eserleri yasaklı kaldı. Son yıllarda yeniden rafları doldurdu kitapları ve en çok satanlara çıkıverdi. Kürk Mantolu Madonna belki de en öne çıkanı. İnsan ruhunun analizlerinden, toplumsal eleştirilere, önyargıların sığlığından hayatlardaki sığlığa harmanlar atar okuyucuyu. Kafka’nın eserleri ne kadar dünya çapındaysa o kadar dünya romanıdır Ali’ninkiler. Ellili yıllardan beri İçimizdeki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf gibi pek çok eseri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulmaktadır ve Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır. Yıllar sonra sevgili kızı Filiz Ali, cesedinin bırakıldığı yerde bir kaya üzerine babasının şu mısralarını yazdırdı: Bir gün kadrim bilinirse, İsmim ağza alınırsa, Yerim soran bulunursa, Benim meskenim dağlardır 23 RÖPORTAJ 180 aile hekiminin bulunduğu Adıyaman’da, birkaç aile hekimi dışında, tüm aile hekimleri kamu binalarında hizmet veriyor. 2006 yılında aile hekimliği uygulamasına ilk geçen illerden biri olan Adıyaman’da aile hekimlerinin en büyük sıkıntısı, oldukça yüksek olan ASM kiraları. Adıyaman’da hizmet veren aile hekimlerinin yaşadığı sorunları bilmek ve ilgili mercilere bu sorunları duyurmak istedik. Adıyaman Aile Hekimleri Derneği Başkanı Dr. Murtaza Baykan, Adıyaman’da aile hekimi olarak çalışmanın nasıl olduğunu anlattı. AN Dr. Murtaza BAYK Sorunumuz sistemsel RESMEN ALDATILDIK Adıyaman Aile Hekimleri Derneği Başkanı Dr. Murtaza Baykan, aile hekimliği uygulamasının en güzel yıllarının ilk yıllar olduğunu söylüyor. “Şimdi nasıl buluyorsunuz?” diye sorduğumuzda ise verdiği cevap oldukça düşündürücü… “Aldatıldık!” 24 ASM kiraları Adıyaman’da ne gibi farklılıklar göstermekte ve yerel yönetimler yeni ASM’lerin açılması ya da kiraların daha uygun hale getirilmesi konusunda gerekli duyarlılığı gösteriyor mu? Adıyaman aile hekimliğine ilk geçen illerden birisi olması nedeniyle, sistemden kaynaklı bir çok sorunla, ilk olarak bizler boğuşmak zorunda kaldık. Bunlardan birisi de görev yapacağımız alanlar ile ilgiliydi. İlimizde aile hekimliğine ilk geçildiğinde tüm aile hekimleri için eskiden kullandığımız sağlık ocakları tahsis edildi. Yani, özel mekanların açılmasına izin verilmedi. İlk geçişte yaşadığımız en önemli sorunlardan biri, eskiden bizlerle birlikte çalışan, hizmetli, şoför, temizlikçi gibi personellerin birdenbire elimizden alınmış olmasıydı. Her sabah gelip ASM’mizi ve odalarımızı kendimiz temizliyorduk. Sağlık ocaklarının milli emlak idaresine devredilmesi de çok büyük sorunlara neden oldu. Yani kiralar daha da mı arttı? Milli Emlak İdaresi, aile sağlık merkezlerini tanımlayamadı ve bizleri ticarethane statüsüne koymaya çalıştı. Bizlerden vergi levhası istediler. 10 metrekarelik odalara Bin TL kira istemeye kalktılar. Peki bıu sorunu çözmek için neler yapıldı? Hatırlıyorum da, o dönemde defterdarı ziyaret sıklığımız o kadar yoğunlaşmıştı ki, defterdar bizden kaçar duruma gelmişti. Kiraları indirebilmek için ne kadar uğraştık bir bilseniz. Yine de bizi kazıkladılar. Tam da her şeyi düzene soktuk derken yeni bir milli emlak müdürü atandı. “Sizin kiralarınız çok düşükmüş, yüzde 300 arttıracağım” dedi. Onu da ziyaret ettik, ikili ilişkilerle, zam oranını bir nebze de olsa düşürebildik. Daha sonra sağlık ocakları Halk Sağlı- ğı Kurumu’na devredildi. Bu kez de çiçeği burnunda müdürümüzün ilk icraatı olarak kiralara yüzde 300’lere varan zam teklifi ile karşılaştık. Her yeni gelen yetkili yüzde 300 artış istiyor. Bu size garip gelmedi mi? Evet. Böyle sanki, makamdan makama geçen bir gelenek haline geldi bu oran. Tabii onu da ziyaret ettik. İkili ilişkilerle zam oranını az da olsa düşürebildik. Bu aralar yine ekstra zam yapılacağı yönünde çalışmaların yapıldığı bilgisi bana ulaştı. Sanırım ziyaretlerimiz devam edecek. Aile hekimleri açısından geçtiğimiz yıl son derece zorlu ve eylemlerle dolu bir yıl oldu. Çok sayıda ‘angarya iş’ aile hekimlerine verilmekte. Sizce bu yıl aile hekimlerini ne gibi zorluklar beklemekte ve aile hekimliği uygulamasına yönelik politikaları nasıl buluyorsunuz? Aile hekimliğinin en güzel yılları, başladığı yıllardı. Her yıl, bir önceki yılı arattı ve bundan sonra da böyle olacakmış gibi görünüyor. Aile hekimliği ilk başladığı zaman bizleri aile hekimliğine geçmek için teşvik eden idarecilerimizin, bakanlık bürokratlarının ve üniversite hocalarımızın sözlerini daha dün gibi hatırlıyorum. Bu gün bunun üzerine tek bir söz söyleyebilirim. Resmen aldatıldık. Neden aldatıldığınızı düşünüyorsunuz? Hiçbir söz tutulmadı ve artık bir aile hekimliğinden bahsetmek mümkün değil. Şu anda aile sağlık ocağı denen ucube bir uygulama var ortada. Mevcut sağlık bakanımız ise aile hekimliğinden tamamen bihaber. Bakanlık bürokratlarımızın ise aile hekimliğinin geleceği hakkında fikirleri yok. Sadece günü kurtarmak adına icraatlar yapıyorlar. Aile hekimliğinin geleceğini belirleyecek en önemli kurum AHEF’dir. Türkiye aile hekimliği modeli hakkındaki detaylı dosya, AHEF’in elinde mevcut. Sağlık Bakanı samimi olarak AHEF ile masaya oturacak olursa hem ülkemizin aile hekimliği modeli hem de koruyucu sağlık hizmetleri ve sağlık harcamaları sağlıklı bir zemine oturacaktır. Aksi taktirde tabelası olan ancak içi boşaltılmış bir aile hekimliği sistemi ile karşı karşıya kalırız. ADAHED’in AHEF’e üyelik sürecinden söz eder misiniz? 2006 yılında ilimiz aile hekimliğine geçer geçmez, dernek kurma çalışmalarını başlattık. 2007 yılında derneğimizi kurduk. Hemen akabinde 2008 yılında 8 il derneği ile birlikte federasyonumuzu kurduk. Adıyaman Aile Hekimleri Derneği, AHEF’in kurucu derneklerindendir. AHEF’in çalışmalarını nasıl bulmaktasınız? Yeterli ya da yetersiz bulduğunuz yönleri nelerdir? Buna yönelik çözüm önerileriniz nelerdir? Ben başından beri sürecin içerisinde ve federasyonumuzun kurucularından birisi olduğumdan dolayı AHEF’in ilk gününü de, bu gününü de analiz etme şansına sahibim. Aile hekimliği ülkemiz için yepyeni bir uygulama. Böylesine devasa bir projenin hayata 25 geçirilmesi kolay olmayacak elbette. Hem Sağlık Bakanlığı açısından, hem diğer ilintili kurumlar açısından hem de vatandaşlar açısından zorlu süreçler yaşanılması kaçınılmaz. AHEF de henüz kendi ayakları üzerinde durma ve kurumsallaşma gayreti içerisinde olan yeni bir oluşum. Bu bakımdan federasyonumuzu eleştirmek için çok erken. Başından beri federasyon bünyesinde görev alan arkadaşlarımızın nasıl canla başla çalıştıklarını çok iyi biliyorum. Üstelik yönetim kurullarında görev alan aile hekimlerimiz, asli görevi olan aile hekimliği hizmetini yerine getirirken, bir de 22 Bin aile hekiminin yükünü taşıyan federasyonun ağır işleri ile uğraşmak zorunda kalıyorlar. Kuruluşunun üzerinden 6 yıl geçmiş olan federasyonumuzun bu kadar kısa süre içinde yapmış olduğu icraatlara baktığım zaman başarılı görüyorum. Önümüzdeki süreçlerde çok daha iyi noktalara geleceğinden hiç şüphem yok. Aile hekimlerinin lokal bazda sorunları birbirinden farklılık göstermekte. Adıyaman’da aile hekimlerinin yaşadığı en büyük zorluklar nelerdir? Ve bu sorunların çözümüne yönelik ADAHED neler yapmaktadır? 26 Aile hekimliği başladığı günden bu yana hemen hemen tüm il sağlık müdürlükleri birbirinden farklı uygulama modelleri geliştirdiler. Bu nedenle maalesef aile hekimliği uygulamasının doğru bir şekilde yerleşmesini de geciktirmiş oldular. İlimizde en çok karşılaştığımız sorunlar, işe giriş raporları, adli ve defin nöbetlerinin hala devam ediyor olması, misafir hastalar, ebe bulma sıkıntısı, asm kiralarının yüksekliği, kontrasepsiyon malzemelerindeki eksikliklerden kaynaklanan sıkıntılar, TSM-ASM ilişkileri, öğrencilerin sahte rapor talepleri, gebe ve bebeklerimizin izlemlerine gelmemeleri vs. Dernek olarak bu ve buna benzer bir çok sorunu çözmek için mücadeleye devam ediyoruz. Siz Avrupalı bir meslektaşınızla kendinizi kıyasladığınızda, ne gibi farklılıklar görmektesiniz ve Avrupa standartlarında bir aile hekimliğine ulaşılabilmesi için neler yapılmalıdır? Bu konudaki düşünceleriniz veya projeleriniz nelerdir? Avrupa ülkelerini incelediğimizde de standart bir aile hekimliği modeli ile karşılaştığımız söylenemez. Her ülkenin kendi özelliklerine uygun aile hekimliği modelleri ürettiğini görüyoruz. Birçok Avrupa ülkesinde koruyucu hekimlik ile ilgili alanlarda aile hekimleri değil de halk sağlığı hekimleri hizmet vermekteler. Aile hekimleri daha ziyade tedavi edici hizmetler sınıfına kaydırılmış görünüyorlar. Ayrıca vatandaşlara sağlıklarının korunması yükümlülüğü de getirilmiş durumda. Avrupa’da bir vatandaş aşısını yaptırmıyorsa, izlemine gelmiyorsa çeşitli müeyyidelerle karşılaşıyor. Biz ülkemizde Türkiye aile hekimliği modelini henüz oturtamadık. Mavzuattan ve sistemden kaynaklı birçok boşluk, aile hekimlerinin sırtına yüklenmeye çalışılıyor. Koruyucu hizmetler, tedavi edici hizmetler, sağlık raporları, evde bakım hizmetleri, idari hizmetler, ASM yönetimi, veri ve istatistik yönetimi gibi birçok işi aile hekimleri yaptığı için aile hekiminden istenen verim elde edilemiyor. 20 yıllık, köy, ilçe, şehir merkezi ve çeşitli kademelerde idari tecrübesi olan bir hekim olarak bence Türkiye’de doğru bir aile hekimliği modeli şu şekilde olmalıdır. Ülkemizin büyük olması, çok çeşitli coğrafik, ekonomik ve altyapı farklılıkları nedeniyle öncelikle şehir merkezleri ve kırsal yerler birbirinden tamamen ayrı olarak değerlendirilmelidir. Yani, şehir tipi aile hekimliği ve kırsal tip aile hekimliği ayrı olarak modellenmeli ve mevzuatı ve hizmet alanları farklı olarak ele alınmalıdır. Her bir aile hekimine düşen birey sayısı mutlaka 2000’in altına düşürülmelidir. Sevk zinciri olmadan aile hekimliğinin olması düşünülemez. Özel bir yasa çıkarılarak ülkemizdeki aile hekimlerinin kısa bir süre içinde uzman olabilmesinin önü açılmalıdır. Mutlaka her bireye, sağlıklarının korunması yükümlülüğü getirilmeli, aile hekiminin buradaki rolü, bilgilendirme ve eğitim olmalı, aile hekimi yükümlü olmamalıdır. Son olarak söylemek istedikleriniz nelerdir? Aile hekimliği uygulaması, ülke sağlığı bakımından devrim niteliğindedir. İyi uygulandığı takdirde sağlıklı bireyler ve sağlıklı nesillerin oluşmasında, gereksiz sağlık harcamalarının azaltılmasında, sağlık okuryazarlığının arttırılmasında, sağlığın disiplinize edilmesinde ve koruyucu sağlık hizmetlerinin gelişmesinde önemli katkıları olacaktır. İyi bir aile hekimliği modelini oturtmuş ve bireyleri biyopsikososyal yönden en üst sıraya yerleşmiş bir ülke olma hayali ile her şeye rağmen aile hekimliğine devam diyorum. %80’ini ANKET AİLE HEKİMLERİ MEMNUN ETTİ, PEKİ AİLE HEKİMLERİ MEMNUN MU? Sağlık bakanlığı tarafından belirli periyodlarla yaptırılan anket sonuçlarına göre, aile hekimlerinden sağlık hizmeti alanların yüzde 80’i son derece memnun. Bu sonuç madalyonun bir yüzü ise diğer yüzünde yer alan aile hekimleri acaba durumlarından memnun mu? Şu bir gerçek ki, birinci basamak sağlık hizmetlerine verilen önem, tedavi etmek yerine korumak ve henüz hastalık oluşmamış iken tespit edip erken tanı koyabilmek, hastalığın maliyet taplosunda çok önemli bir fark yaratıyor. İSTAHED Yönetim Kurulu, bakanlık tarafından gerçekleştirilen anketi masaya yatırdı ve ilginç tespitlerde bulundu. Mesela, Sağlık Bakanlığı halka yönelik memnuniyet anketleri gerçekleştirirken, bu hizmeti verenlerin memnunluğuyla ilgilenmiyor mu? Bu eksik bir şey gibi görünse de aslında acı verici bir gerçek. İSTAHED; 2014 yılı Haziran ve Ekim ayları arasında sistem üzerinden gerçekleştirdiği ve Bin 10 kişinin katıldığı memnuniyet anketinin verilerini açıkladı. Ankette sorulan soruların başlıcaları ve çıkan sonuçlar ise şöyle; Aile hekimliği yapmaktan memnun musunuz? Sorusuna verilen yanıtlar incelendiğinde; Evet memnunum diyen kişi sayısı; 134 ve yüzdelik dilimi % 13 Hayır memnun değilim diyen kişi sayısı 328 yüzdelik dilimi %32 Belirsizlikler olmasa memnun olurdum diyen kişi sayısı 531 yüzdelik dilimi ise %53 Fikrim yok diyen kişi sayısı 17 yüzdesi ise %2 İstanbul ölçeğinde 3 Bin 600 aile hekimi olduğu düşünüldüğünde ankete katılım oranı yüzde 28. Bu da neredeyse her 4 hekimden birinin görüşünün alındığı anlamına geliyor. Aslında sayıdan çok çıkan sonuçların analiz edilmesi daha önemli ve ilginç. Zira yapılan toplantılar, mail grupları, bire bir görüşmeler ve sosyal medya grupları içerinde ifade edilen görüşlere bakıldığında sonuçların İstanbul ölçeğinde hatta Türkiye ölçeğinde tutarlı olduğunu düşünüyorum. İSTAHED bu konuda bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti ve yaptığı açıklamada şunlara değindi; “Bakanlığımız da illaki bu tip çalışan anketleri yaptırıyor olmalı? Değilse vatandaşının memnuniyeti kadar, o vatandaşa bu hizmeti sunan personelin de ne düşündüğünün bakanlığımızca dikkate alınması gerekmektedir, tek taraflı bakış açısı,sadece vatandaş tarafından bakarak politika üretmek hatalar yapılmasına ve hatta memnuniyet verici olarak görülen sistemin giderek bozulması tehlikesi ile karşı karşıya kalınmasına sebep olabilecektir.Ben bakanlığımızın da bu tip anketler yaptırdığı konusunda şüpheliyim. Düzenli çalışan, memnuniyeti araştıran bir idare sanırım memnuniyet oranlarını daha da aşağı çekecek uygulamadan kaçınırdı.” Gelelim sonuçların analizine, aslında saha çalışanlarının vermiş olduğu mesaj çok açık ve doğru okunduğunda, aradaki kodlar görüldüğünde neredeyse yüzde 70’lere yakın bir çalışan memnuniyeti yakalamak hiç de imkansız değil. Bu şekilde halk memnuniyeti ve çalışan memnuniyeti paralel seviyelerde gidebilecek ve bu da sistemden beklenen veririmin tam anlamı ile alınması ile neticelenecek. İSTAHED, bu anketin bürokratlar tarafından da yanlış görüldüğünü belirtiyor ve bu konuda yapılan açıklamada ise şunlar vurgulanıoyor; “Yanlış okuma yapılmakta, olanların devamı, belirsizliğin arttırılması, yüklenen yüklerin her gün arttırılarak çalışma alanının giderek genişletilmesi ve bir zorunlu çalışma halinin ortaya çıkarılması ise, yüzde 85’ lik bir memnuniyetsizlik oluşması ve dahi memnun olduğunu ifade edenlerden de bu grup içine kaymalar ile yüzde 90’ lara yakın bir memnuniyetsizlik ile sistemin verimliliğini bırakın, uzun vadede kesinlikle bozulma ve daha kötüye gitmeye, vatandaş memnuniyetinin de giderek düşmesine sebep olacaktır.” YÜZDE 85 DİKKATE ALINMALI! İSTAHED, çalışan memnuniyetini yansıtan ankette çıkan yüzde 85 memnuniyetsizliğin, bakanlık tarafından da ciddiye alınması gerektiğini söylüyor. Bu konuda yapılan açıklamada ise şunlara değinildi; “Bakanlığımızca atılan adımlar incelendiğinde ise aile hekimlerinde memnuniyet ortaya çıkaracak adımlar atılmamakta, aksine zorunluluklar arttırılarak, mevzuat içindeki belirsizlikler derinleştirilerek, idarenin çeşitli kademelerinin hatta her il ve ilçede farklı uygulamaları ile aile hekimlerinde huzursuzlukların artmasına yol açarak, mevzuat harici uygulamalar ile, çıkacak mevzuatlarda hak artışları yerine hak kayıpları, ücret düşüşleri, zorunlu görevlerin artışı vs şeklinde uygulamalar ile belirsizlik artmakta, memnuniyet ise giderek düşmekte.” ÇÖZÜM NASIL OLACAK? İSTAHED, eğer başarılı ve sağlık sisteminin merkezinde olan, etkili bir birinci basamak isteniyorsa çözüm önerilerini şu şekilde deklare etti; - sistem içinde hizmet sunan ve bire bir vatandaş ile karşı karşıya olan hizmet sunucuların görüşleri, memnuniyetleri de dikkate alınmalı, buna yönelik çalışma ve araştırmalar yapılmalı, - dünya örnekleri de göz önünde tutularak, birinci basamağı temsil eden sivil toplum kuruluşları ile sürekli fikir alış verişi içinde kalınmalı -belirsizliklerin giderildiği, memnuniyetin sadece vatandaş için değil hizmet veren personel nezdinde de yükseldiği dinamik bir yapıyı kurabilmelidir. 27 Hangi fotoğraf makinesini kullanmayı daha çok seviyorsunuz? Az evvel söylediğim gibi en çok Canon 5 D Mark 3 makinemi seviyorum. Ve 2. sırada Canon G1X Mark2 makinem önemlidir. İş seyahatlerimde ençok Canon G1X Mark 2 yanımda olur. Pratik olması, kolay taşınması nedeni ile tercih ediyorum. RÖPORTAJ Fotoğraf çekimlerinizin bir kurgusu ya da hikayesi var mı? En çok nasıl fotoğraflar çekmeyi seviyorsunuz? Kurgu pek yok daha çok aksiyonel ve doğal ortamlarda çektiğim öbje veya canlının ortamını bozmadan çekim yapıyorum. Hatta tripot -fasulye torbası vs. bile kullanmıyorum. En çok makro, kuş, vahşi doğa ve sahne fotoğrafları çekiyorum. Bu çekimlerin hepsini doğal akışı bozmadan yapıyorum. Kurgulu ve fazla oynanmış fotoğrafları beğenmiyorum, tarzım değil. Aksiyonel fotoğrafın zorluğunu her an yaşıyorum, bazen boşa emek harcadığınız oluyor. için kadraj halini alır. Fotoğraf kişiye iletişim kazandırır, psikoterapi gibidir. İnsanı sorunlarından uzaklaştırıp rahatlatır. Hekimlik mesleğine katkısı büyüktür. Sanatsal bir yaklaşım, iyi bir gözlem yeteneği kazandırır, estetik Günümüz fotoğrafçılığı daha çok dijital olarak icra edilmekte. Bu konuda ki düşünceleriniz neler? Dijital fotoğrafçılık fotoğraf dünyasında devrim yarattı. İlk olarak dijital makineyi Kodak üretti. Filmin yerini sensör dediğimiz algılayıcılar aldı. Fotoğrafçının çekim hatalırını anında kontrol etmesini sağladı. Eskiden filmli çekimlerde hatanızı ancak banyo ve baskıdan sonra görebiliyordunuz. Bazen iş işten geçmiş oluyordu. Photoshop dediğimiz düzenlemeler ile değişik fotoğraf uygulamalarını izlemek imkanına sahip olduk. Birde dijital fotoğrafçılık çevre kirliğini azalttı ve kısmende olsa ormanların-ağaçların kesilmesinin önüne geçti. Çevreye çok katkısının olduğu- Fotoğraf çekmenin kişiye bir takım şeyler kazandırdığı hep söylenir. Siz meslektaşlarınıza bu hobinize yönelik neler söylemek istersiniz? Sizce kişiye ne gibi şeyler kazandırır fotoğraf çekmek? Fotoğraf çekmek en önce kişiye reel, doğru, sanatsal bakış açısı kazandırır. Başkalarının göremediği gözle görmeye başlarsınız. Baktığınız yön sizin MUHTEŞEM FOTOĞRAFLARIN USTASI Dijital fotoğrafçılık fotoğraf dünyasında devrim yarattı. Fotoğraf çekmeye meraklı olanlar, bu pahallı aletlerin her tarafını kurcalayarak sonunda profesyonel fotoğraflar çekebilir oldu. İşte harika, hatta muhteşem doğa fotoğrafları ve mikro çekimler yaparak adından söz ettiren Dr. Erhan Kabasakal, bize bu yolculuğunu anlattı 28 Fotoğraf çekmeye nasıl başladınız? İlk fotoğraf makineniz hangisiydi? Fotoğrafa ilk olarak lisede ilgi duydum ,fotoğrafçılık kolunda çalıştım ama makinem yoktu. Tıp fakültesinde iken kısmen ilgilendim. Portatif minik bir Agfa makinem vardı. Fotoğraf sanatı pahalı idi bırakmak durumunda kaldım. En son 6 yıl önce tekrar fotoğrafa yöneldim ve şimdi hayatımın önemli bir parçası oldu. Son yönelmemde ise ilk makinem Nikon D40 idi. kazandırır. Doğayı, canlıları, insanları sevmenize, anlamanıza yardımcı olur. Bunlar kadar önemli olan bir başka konu ise sosyal statunuz ve cevreniz değişir, çevrenizdeki dünyayı keşfetmek için arayışlara girersiniz. na inanıyorum. Ayrıca fotoğrafa olan ilgiyi artırdı, kolay çekim, anında paylaşımlar oldu. Mevcut ekipmanlarınız neler? Ve fotoğraf çekimlerinizde yanınızda mutlaka en olmazsa olmazınız nedir? Zaman içinde oldukça fazla ekipmanım oldu,çok sayıda makinem ve objektiflerim var.Ayrıca pek kullanmasamda tripot ,monopot ,flaş, led aydınlatma vs vs gibi cihazlarım var. Çekimlerde yanımda olmazsa olmaz Canon 5d Mark3 ve canon 100 mm macro ile canon 70-200 f:2.8 II lensim var.Birde flaşım macro çekim olursa yanımda olur. 29 Zamanınızın ne kadarını fotoğrafa ayırıyorsunuz? Son 2 yıldır pozisyonum gereği iş yoğunluğu nedeniyle biraz azaldı ama fırsat bulduğumda yakın cevreye aracımla uzağa ise ucakla giderek çekimler yapıyorum. Fotoğraf gezilerimde tüm günüm sabah 04:00 den akşam hava kararana kadar sürekli fotoğraf çekiyorum. Bazı günler günde 4000 kare çekim yaptığım oluyor. Her boş anımda fotoğraf çekiyorum. Kişi obje toplantı manzara günlük hayat vs çekimleri yapıyorum. Bu beni rahatlatıyor zevk alıyorum. Bazen dostlarımın portre ve günlük hayat fotoğraflarını çekiyorum. Kızımın bale-dans gösterileri nedeni ile sahne fotoğrafçılığıda yapmaya başladım onuda zevkle sürdürüyorum. En büyük hayaliniz nedir? Ve çektiğiniz bir fotoğrafın iyi olduğunu nasıl anlıyorsunuz? En büyük hayalim emekli olduğumda dünyanın farklı bölgelerine (Peru,Nepal,İzlanda,Madagaskar,Grönland,Yeni Zellanda, Avusturalya ve 30 Orta Asyada, Sibirya Terni ve Afrika treni ile gezi) fotoğraf safarisi yapmak, çekimlerimi tasnif ettikten sonra sergiler açmaya devam etmek olacaktır. Eğitim aldığınız/ verdiğiniz kişiler var mı? Örnek aldığınız fotoğraf sanatçıları kimler? Fotoğrafı daha çok alaylı öğrendim sürekli fotoğraf çektim, aynı kareyi farklı ayarlarda yüzlerce kez çekerek deneyim ve hız kazandım, acemilik döneminde makinemin ayarlarını sürekli bozdum. Fotoğrafçılık konusunda kitaplar okudum. Sürekli fotoğraflara baktım, sergilere gittim, sohbetlere katıldım. Bir de aile hekimi arkadaşım Hakan Özsaraç’tan destek aldım.Başka ders almadım.Destek ve ders verdiğim çok kişiler, gruplar oldu. Çeşitli kurslarda eğitmen oldum. Miguel A. Leyva, Sam Hung, Süha Derbent, Lord Brain ve Kazım Çapacı takip edip örnek almaya çalıştığım sanatçılardır. book ve son aylarda İnstagram ı kullanarak paylaşım yapıyorum. Daha önceleri değişik sergilere katıldım. Kongrelerde sergi ve multivizyon sunumlarım oldu. Para ödüllü yarışmalara katılmadım. Bunları emekli olunca planlıyorum. Yakında Sağlık Bakanlığı bünyesinde bir sergim olacak. Müsteşar Yardımcımız Sayın Hüseyin Çelik’in teklifi ve desteği ile sergi açacağım ve yine aynı destekle Bakanlık merkez teşkilatında personelimize kurs planlıyoruz akabinde kursiyerlerle karma bir sergimiz olacak. Sosyal medyayı aktif kullanıyor musunuz? Yani çektiklerinizi sergiliyor musunuz? Son zamanlarada vaktim olmuyor ancak sosyal medya olarak Face- Sizinle röportaj yapma imkanını sunduğunuz için teşekkür ederiz. Son olarak ne söylemek istersiniz? Her sosyal insanın bir hobisi olmalı ve onunla vakit geçirmeli. Çocuklarımıza hobileri olması için destek verip teşvik etmeliyiz. Hobisi ve uğraşı olan bireylerin kötü alışkanlıkları olmayacağını ve sosyal ve psikolojik yönden daha sağlıklı olacağına,iletişimlerinin güçleneceğine inanıyorum. Sosyal bir toplum olmak için sanatla, sporla ve diğer hobilerimizle uğraşmalıyız diyor ve size röportaj için çok teşekkür ediyorum. 31 ARAŞTIRMA AİLE HEKİMLİĞİ SAĞLIK BÜTÇESİNE NE GETİRDİ? 2005 yılında ‘Aile Hekimliği Uygulaması’ ile tanışan ve 2010 yılında tüm ülke genelinde uygulanmasına başlanılan aile hekimliği hakkında çok şey söylendi. Olumlu, olumsuz çok sayıda yorum yapılırken, bu yorumlardan birisi de “Aile hekimliği sağlık bütçesine hiçbir katkı sağlamıyor” fikriydi. Kamuoyunun özellikle bu konuda doğru bilgi edinmesi gerektiğini düşünen AHEF, bu tür tartışmalara son noktayı koyacak olan araştırmayı bizlerle paylaştı. İşte sayısal verilerle aile hekimliğinin sağlığa sağladığı katkılar. AHEF’in 2010 yılı aile hekimliği anket verileri 32 MALİYET ANALİZİ YAPILMADAN ELEŞTİRİLİYOR! 4 yılı aşkın bir zamandır Aile Hekimliği Uygulamasına yönelik çok sayıda tartışma yaşandı. Üstelik birçok kurum tarafından. Ve her kurum, aile hekimliğini kendi politik ve kurumsal duruşuyla tenkik etti. Uzaktan değerlendirilmeler yapılırken, bu değerlendirmelere gerçeği yansıtmayan yorumlarda eklendi. Şimdi sözün bittiği yerde ve herşeyin rakamsal verilerle gözler önüne serildiği noktadayız. AİLE HEKİMLİĞİNDE ÖDEME MODELİ Aile hekimliğinde özgün bir ödeme modeli üzerinden, hakedişler hesaplanıyor. Peki bu ödeme modeli nasıl işliyor? Bu ödeme modelinde baz alınan kayıtlı kişi sayısı ve o kişilerin özel gruplara göre ayrılması ile belirlenen katsayı çarpımı sonucu elde ediliyor. Yani temelinde kişinin Aile hekimine başvuru sayısı yok. Hasta bir kez başvuru yapsa da bin kez başvuru yapsa da ödeme de bir değişiklik olmuyor. Performansa dayalı döner sermaye sistemi yok. 2’nci ve 3’ncü basamak ödeme modelinde ki performans sisteminin olmayışından dolayı farklılıklar yaşanıyor. CARİ YARDIM KALEMİNDEN YAPILAN ÖDEMELER ASM’nin genel giderleri (kira, elektrik, ısınma, telefon, internet) Esktra çalışan ebe, hemşire, laborant, tıbbi sekreter, temizlik, güvenlik görevlisi gibi çalışanların maaşları ve SGK’sı Tıbbi sarf malzemeleri (Jeneratör, defibrilatör, aşı dolabı gibi demirbaşlar) Aile Hekimleri tarafından cari yardım kaleminden ödeniyor. 2’nci ve 3’üncü basamak için bu giderler ayrı bütçelerden ödeniyor. Aile hekimliği uygulamasında genel bütçeden ödenen ve limiti belli olan bir ödenekle yapılan laboratuvar tetkikleri bu ödenekten karşılanıyor. 2’nci ve 3’üncü basamakta ise yapılan tetkikler SGK tarafından ödeniyor. SONUÇ: Aile hekimliğinde maaşlar ve genel giderler tek bir bütçe üzerinden ve döner sermaye gibi bir performans sistemi olmadan kayıtlı kişi üzerinden ödeniyor. 2’nci ve 3’üncü basamakta ise maaş artı döner sermaye sistemi üzerinden performansa bağlı olarak kişilerin başvuru sayılarına ve uygulanan laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri röntgen, MR gibi yapılanlar üzerinden ödeniyor. Genel giderler için ise yine performans üzerinden gelen döner sermaye ve diğer ödeneklerden ödeme yapılıyor. 33 Tüm bu açıklamalar ışığında son 3 yılda sağlıktaki bütçe harcamalarına bakıldığında; • Aile hekimliğinde personel giderleri, genel giderler, laboratuvar giderleri olarak son 3 yılda sabit ve toplam 4 milyar TL. bütçe harcanmış. • 2’nci ve 3’üncü basamak hastaneleri olan kamu ve özel sektör hastanelerine sadece tedavi giderleri olarak ayrılan bütçe 3 yıl önce 18,3 milyar TL iken bir sonraki yıl 21,9 milyar TL’ye , sonra ki yıl ise 28,6 milyar TL’ye yükseldi. Yani 3 yılda Aile Hekimliği bütçesinin 2.5 katı kadar artış var. Ve bu bütçede personel giderleri yani maaş artı döner sermaye yer almıyor. • Hep bahsedilen İlaç harcamaları ise sanıldığının aksine son 3 yılda 15.7 milyar TL civarında, neredeyse sabit durumda. Peki, bu bütçelerle aile hekimleri kaç hastalık başvurusu aldı? Kamu ve özel sektör hastaneleri ne kadar başvuru aldı? 2014 yılı için Aile Hekimliği poliklinik sayısı 231.405.041 iken kamu özel hastane başvuruları 386.882.474 oldu ve bu başvurunun 90 milyonu acil başvuru olarak alındı. Yani aslında acil dışı poliklinik sayısı 296.882.474 olmuş. Bu kadar sağlık hizmeti, nerde ve ne kadar bütçe ile sunulduğuna, bütçesel olarak bakacak olursak: MALİYETLER Aile hekimliğinde 2014 yılında yapılan muayene sayıları Poliklinik muayene sayısı: 171.553.415 15-49 yaş muayene sayısı: 17.992.221 Bebek, çocuk izlem sayısı: 18.478.646 Gebe izlem sayısı : 4.882.052 Loğusa izlem sayısı : 2.111.617 olarak gerçekleşti. 34 Aile Hekimleri hiçbir şekilde bu hastalık başvurularından ek ödeme almadı. Yani performans ödemeleri yok. Bunu kendilerine ayrılan bütçe içinde sundu. SGK da bu hastalık başvuruları için bir ödeme yapmadı. Şimdi dilerseniz bir karşılaştırma hesabı yapalım. SGK’nın, kamu ve özel hastaneler için muayene başı ödediği rakamlardan yola çıkalım. SUT EK 2’ye göre; Çocuk hastalıkları muayene ücreti ortalama olarak ; 28 TL Kadın hastalıkları muayene ücreti ortalama olarak; 37 TL Branşa göre değişmekler birlikte bir poliklinik muayene ücreti ortalama olarak: 30 TL’ dir. Aile Hekimlerinin yaptığı muayeneleri buna göre ücretlendirirsek; Poliklinik muayene sayısı: 171.553.415 171.553.415 x 30 = 5.146.602.450 TL Bebek, çocuk izlem sayısı: 18.478.646 18.478.646 x 28 = 517.402.088 TL 15-49 yaş muayene sayısı: 17.992.221 17.992.221 x 37 = 665.712.177 TL Gebe İzlem sayısı: 4.882.052 4.882.052 x 37 = 180.635.924 TL Lohusa İzlem Sayısı: 2.111.617 2.111.617 x 37 = 78.129.829 TL olarak hesaplayabiliriz. Buna ek olarak aile hekimliğinde sunulan laboratuvar hizmet bedelini de hesaplayalım. Bir aile hekimi aylık ortalama 2300 TL laboratuvar isteminde bulunmaktadır. 21.324 x 2300 = 49.045.200 TL/ ay 49.045.200 x 12 ay = 588.542.400 TL olarak hesaplayabiliriz. Poliklinik hizmetleri artı laboratuvar ödemelerini toplarsak; 7.177.024.868 TL Yani Aile Hekimliğinin ülke sağlık harcamalarına katkısı 2014 yılı için ortalama; 7.177.024.868 TL. Aile Hekimliğinin 2014 yılı için sağladığı tasarruftur. Aile Hekimliği ile ilgili verileri analiz etmeyen, etmediği halde Aile Hekimliği Sistemini olumsuz yönde eleştiren bürokratların, kurumların kendi verilerini analiz ederek Aile Hekimliğinde harcanan emeğin, aile hekimlerinin ve ebe, hemşirelerin katkılarını, kattığı değerleri takdir etmesi ve gurur duyması gereklidir. Tüm bu veriler sadece poliklinik verileri üzerinde ortalama kabaca bir hesaplamadır. İçerisine bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar, hipertansiyon, diyabet gibi hastalıkları olan hastaların aile hekimliğinde yazılsa bile SGK tarafından ödenmeyen ilaçlar yüzünden hastanelere başvuruları bir gerçektir. Bunun SGK’ya getirdiği ek yük, hasta muayene sayıları üzerinden ödediği gereksiz pay, SGK bütçesinden ödediği tahlillerin payı, hastaların ödediği katkı payları da hesaplanmalıdır. Aile hekimliğinden hizmet alınsa, SGK ve hastalar ödemek zorunda kalmayacaklar ve ülke sağlık giderleri kontrol noktasında büyük yol katedilecek. 35 RÖPORTAJ AİLE HEKİMLİĞİNİ BÜROKRATLAR ANLAMADI! Bir dönem AHEF Hukuk Komisyonu Üyesi olan Dr. Ömer Sümer, aile hekimi hizmetlerinin idareciler, bürokratlar ve hatta hizmet alan vatandaşlar tarafından anlaşılamadığını söylüyor. Aile Hekimliği; Diyabet, Obezite, Kanser, Hipertansiyon gibi bireysel kronik hastalıkların tanı, tedavi ve takibi için en uygun birinci basamak Sağlık hizmeti sunum modeli olarak tüm dünyada kabul gören bir model. Ülkemizde Aile Hekimliği Uygulamasının tam olarak anlaşılabilmesi için, ‘Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi’ ve ‘Sağlık Ocağı Modeli’ ile Aile Hekimliği arasındaki farklılıkları ortaya koymak gerekiyor. Aile hekimleri ve tüm aile hekimliği çalışanları açısından her yıl hizmetin verimliliği ve özellikle de özlük hakları konusunda kötüye doğru bir gidişatın olduğu görülüyor. Peki, tüm dünyada en iyi sağlık hizmeti modeli olarak kabul görmüş olan ‘Aile Hekimliği’, neden bizde, özellikle de bu hizmeti sunanlar açısından mutlu edici bir şekilde uygulanmıyor? kanun tasarısı TBMM’ye sevk edildiğinde, ‘Aile Hekimliği ve genel sağlık sigortası ile ilgili yeni bir düzenleme yapılıncaya kadar; Sağlık Bakanlığı, pilot olarak belirleyeceği illerde, kişilerin sağlığını korumak ve geliştirmek üzere aile hekimliği uygulamasını yürütür’ ibaresi verilen bir önerge ile “Sağlık Bakanlığı pilot olarak belirleyeceği illerde aile hekimliği uygulamasını yürütecektir. Bu uygulama, uygulama sonuçları alınıncaya kadar devam edecektir. Dolayısıyla geçici sürenin ne kadar olacağı belli değildir. Yeni düzenleme yapıldığında ise pilot bölge uygulaması zorunlu olarak sona erecektir. Bu nedenle bu ifade fazla ve gereksizdir” gerekçesi ile “Aile hekimliği ve genel sağlık sigortası ile ilgili yeni bir düzenleme yapılıncaya kadar,” ibaresinin metinden çıkarılması oldu. Bunun için 2004 yılının Temmuz ayında çıkan ‘Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkındaki Kanun Tasarısı’na bizzat bakmak gerekiyor ki, meselenin kökleri bu kanun tasarısıyla birlikte bugünlere kadar geliyor. Çünkü, bu Sorunun başlangıcı bununla bitse iyi… Sonrasında ise Plan ve Bütçe Komisyonunda da Tasarının 7 nci maddesi birinci fıkrasında yer alan “nitelikleri, hak ve yükümlülükleri” ibareleri “çalışma usul ve esasları” 36 olarak değiştirilmesi oldu. Muhalefet vekilleri tarafından çok önemli bir hususa dikkat çekilmeye çalışılsa da, Anayasa Mahkemesi’nin 2008 ve 2014 tarihli kararlarıda dikkate alınmadı. Çünkü, Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki karara göre, sözleşmeli çalıştırılacak memur veya diğer kamu görevlilerinin işe girme ve işine son verme gibi hak ve yükümlülüklerinin mutlaka yasayla düzenlenmesi gerekiyor. Aile Hekimlerinin sözleşme imzalayabilmek için taşımaları gereken şartların çerçevesinin Kanunda çizilmiş olmasına rağmen sözleşme fesih şartları ile ilgili bırakın çerçevenin, hiçbir tanımlamanın dahi yapılmamış olduğu tehlikesi de dikkate alınmadığından, bugün tüm bu sorunlar katlanarak çözülemez bir hale getiriliyor. İşte tam da bu süreci ve ne yapılması gerektiğini AHEF Hukuk Komisyonu’nda bir dönem görev yapmış olan Dr. Ömer Sümer’e sorduk ve verdiği bilgilerin, bundan sonraki çalışmalara da ışık tutacağını umuyoruz. Sizce aile hekimliği uygulamasın- daki sorunlar, karşılıklı olarak bir çözüme kavuşur mu? Çözüme kavuşturulmasını ve her iki tarafından memnun olmasını sağlayacak, daha doğrusu dünyadaki uygulaması ne ise, bizde de o şekilde olmasını umut ediyoruz. Bakın, uç bir öngörü olarak ta aile hekimliği pilot uygulamasının genel sağlık sigorta sistemine geçişte ortadan kaldırılacağı ortaya atılmıştı. Muhalefet vekilleri tarafından sağlık ocağı döneminde sunulan adli tabiplik hizmetlerinin Aile Hekimliği Uygulaması ile hangi hekimler tarafından ve nasıl verileceği sorulmuştu. İktidar partisi adına bazı eleştirilere karşılık açıklamalarda bulunuldu. Kanun tasarısının, hiçbir hekimin, hiçbir sağlık çalışanının özlük haklarını asla geri götürmeyecek, ileriye götürecek bir hamle olduğu belirtildi. Adli Tıp hizmetlerinin de Toplum Sağlığı Merkezlerinde, ilçe sağlık müdürlükleri seviyesinde yapılacak hizmetler olduğu belirtildi, bu konunun (unutulmayıp) da düşünüldüğü belirtildi. Mevzuatların yayınlarını müteakip Aile Hekimliği Pilot Uygulaması (AHPU) 15.09.2005 tarihinde Düzce ilimizde başlamıştır. 21.02.2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi (E:2005/10, K:2008/63) vermiş olduğu kararında; 5258 sayılı Yasa’ya göre aile hekimleri ve aile sağlığı elemanlarınca sunulacak hizmetlerin, kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak tanı koyucu, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetleri olduğu, kişilerin bu sağlık hizmetlerinden yararlanabilmelerinin aile hekimlerine kayıt olmalarına bağlı olması gerektiği, idare ile imzalayacakları sözleşmenin idari hizmet sözleşmesi niteliğinde olduğu ve Anayasa’nın 128. maddesinde yer alan “diğer kamu görevlisi” kapsamında değerlendirilmesi gerektiği yönünde tespitlerde bulunmuştur. Ayrıca Aile Hekiminin sevk oranı ile kendisine yapılacak ödeme tutarı arasında bağlantı kuran dava konusu düzenlemenin, ihtiyacı olan kişilerin sağlık hizmetlerine ulaşmalarını ve bu hizmetlerden gereği gibi yararlanmalarını güçleştirecek öte yandan Devletin kişilerin yaşamını ruh ve beden sağlığı içinde sürdürmelerini sağlamak görevini gereği gibi yerine getirmesini zorlaştıracak nitelikte bir düzenleme olduğundan Anaya- sa’ya aykırı bularak iptal etmiştir. Uygulamada yaşanan sapmaları adım adım anlatmış oldunuz. Peki ne zaman bu uygulamaya büyük zararlar verecek kararlar alınmaya başlandı? 2010’dan itibaren Aile Hekimliği Pilot Uygulamasında Aile Hekimliğinin ruhuna ve amacına aykırı işlemlerin hayata geçirilmeye başlandığı görülüyor. O halde mesai dışı hizmetlerin verilmesi de bu dönemde mi ortaya çıktı? Kesinlikle. Hatta, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün 28.01.2010 tarih ve 2010/6 sayılı Mesai Dışı Poliklinik Uygulaması konulu Genelgesi ile Aile Hekimlerine Hastane Acillerinde “Mesai Dışı Poliklinik” adı altında görevler verilmeye başlandı. 2010 yılında yaşananlar oldukça önemli. Zira bir çok sorunun temeli o yıllarda atıldı. Biraz daha anlatır mısınız, o yıllarda alınan hangi kararlar bugün çözümsüz olarak kaldı? 2010 yılı sonunda tüm illerimizde Aile Hekimliği uygulamasına geçilmiştir. 30.12.2010 tarihli ve 27801 sayılı Resmi Gazetede Aile Hekimliği Uygulaması Kapsamında Sağlık Bakanlığı’nca Çalıştırılan Personele Yapılacak Ödemeler ve Sözleşme Şartları Hakkında yönetmelik yayımlanmıştır. Bu Yönetmelik ile Aile Hekimlerine yapılan kişi başı ödemelere risk grupları da eklenmiş, Aile Hekimlerine izin verme yetkisi ilçelerde Kaymakamlar ve TSM’lerden alınarak Müdürlüklere verilmiş ve sözleşme feshine esas teşkil edecek İhtar Puanı uygulaması başlatıldı. Peki, Sağlık Bakanlığı’nda da köklü bir değişime gidildiği görülüyor. O süreç nasıl oldu? 2011 yılının Kasım ayına gelindiğinde Sağlık Bakanlığı teşkilatı köklü bir değişim yaşadı. 02.11.2011 tarih ve 28103 (Mükerrer) sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Bakanlık Merkez ve Taşra Teşkilatlarında ve Bağlı Kuruluşların yapıları değiştirilmiştir. Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, Türkiye İlaç ve Tıbbî Cihaz Kurumu, Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü ve Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu 4 yeni Kuruluş kuruldu. Taşra Teşkilatında da bu değişime bağlı olarak en üstte İl Sağlık Müdürlüğü olmak üzere İl Halk Sağlığı Müdürlükleri ve İl Kamu Hastane Birlikleri şeklinde 3’lü bir yönetim şekli ortaya çıktı. Aile Hekimleri, 5258 sayılı Yasa’nın Sağlık Bakanlığına vermiş olduğu yetki ile,657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile diğer kanunların sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki hükümlerine bağlı olmaksızın, İdari Hizmet Sözleşmesi niteliğinde olan Aile Hekimliği Hizmet Sözleşmesi ile çalıştırılmaktadırlar. Aile Hekimleri, “Kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetleri” olarak adlandırılan Aile Hekimliği Hizmetlerini kendilerine kayıtlı asgarî 1000, azamî 4000 kişiye bir sözleşme dönemi boyunca sunmak zorundadırlar. Sunmuş oldukları hizmetler ile ilgili bilgilerin, ay sonunda SağlıkNet aracılığı ile Sağlık Bakanlığına bildirmelerinin akabinde, onbeş gün içerisinde ücretleri ödenmektedir. Aile Hekimlerine ödenen ücretlerin 657 sayılı Kanun’a tabi memur veya sözleşmeli personellere ödenen 37 aylık/maaş’lardan önemli bir farkı mevcuttur. 657 sayılı Kanun’un 147. Maddesinde Aylık; Bu Kanuna tabi kurumlarda görevlendirilen memurlara hizmetlerinin karşılığında, kadroya dayanılarak ay itibariyle ödenen para,Sözleşmeli Ücreti; 4 üncü maddenin (B) bendi gereğince çalıştırılan personele ödenen para ve Fazla Çalışma Ücreti de; Kurumların, Kanunun 178 inci maddesinde yazılı esaslar çerçevesinde normal çalışma saatleri dışında çalıştırdıkları memurlara, fazla çalışma saati itibariyle ödenen para olarak tanımlanmıştır. Gaziantep Milletvekili Sayın Dr. Mehmet ŞEKER’in TBMM Başkanlığına vermiş olduğu yazılı soru önergesine Hükümet adına Maliye Bakanı sayın Mehmet ŞİMŞEK’in vermiş olduğu 07.03.2012 tarih ve 025273 sayılı cevap yazısında; Aile Hekimlerinin sözleşmeli personel pozisyonlarında istihdam edilmedikleri ve yapılan her türlü ödemelerin Sağlık Bakanlığının ilgili yıl bütçesinde yer alan “03.5 Hizmet Alımları” ekonomik kodunu içeren tertiplerden yapıldığı belirtilmiştir. 2015 yılı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Bütçesini de incelediğimizde,“03.5.2 Mal ve Hizmet Alım Giderleri – Aile Hekimliği Hizmetleri” kalemi adı altında 4.828.000.000 TL bir tutarın Aile Hekimliği Hizmetleri için Maliye Bakanlığı tarafından Kurum’a tahsis edildiği görülmektedir. Söz konusu tutarı ülke nüfusumuz olan 78 milyona böldüğümüzde yaklaşık kişi başına 60 TL bir miktarı görmekteyiz. 60 TL’yi de 12 aya bölünce karşımıza 5 TL gibi bir rakam çıkmaktadır. Başka bir deyiş ile Maliye Bakanlığının her vatandaş için Aile Hekimliği Hizmetinde kullanılmak üzere bütçeden 5 TL ayırdığı görülmektedir. Bu rakamı bizzat Aile Hekimliği Kanunu’da ispatlamaktadır. Aile Hekimliği Kanunu’nun 3. Maddesi 7. Fıkrasına göz atınca karşımıza şu ibare çıkmaktadır: “ (Ek fıkra: 4/7/2012-6354/12 md.) Aile hekimliği uzmanlık eğitimi veren kurumların; her bir araştırma görevlisi/asistan başına azamî kayıtlı kişi sayısı 4000 kişiyi aşmamak ve her kayıtlı kişi başına (görev yapacak araştırma görevlisi/ 38 asistan sayısı da esas alınmak suretiyle) aylık beş Türk Lirasından fazla olmamak üzere belirlenecek tutar, çalışılan aya ait sonuçların ilgili sağlık idaresine bildiriminden itibaren onbeş gün içinde ilgili döner sermaye mevzuatı hükümlerine tabi tutulmaksızın döner sermaye işletmelerinde bu amaçla açılacak olan hesaba yatırılır.” Akla şu soru gelmekte: Bugün ülkemizde yaklaşık 22 bin Aile Hekimi ve Aile Sağlığı Elemanı görev yapmakta. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde de bu sayının 30 bin üzerine çıkması öngörülmekte. Aile Hekimi ve Aile Sağlığı Elemanlarının sayılarında yaklaşık %50 artış olması ile Maliye Bakanlığının Bütçeden Aile Hekimliği Hizmetlerine ayıracağı paranın da %50 oranında artacağını öngörebilir miyiz? Aile Hekimlerinin Devlet Memurluğu ile ilgisi çok karışmaktadır. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu 4. Maddesinde Kamu Hizmetlerinin Memurlar, Sözleşmeli Personel, Geçici Personel ve İşçiler eliyle görüleceği hüküm altına alınarak söz konusu personellerin tanımlamaları yapılmıştır. Aile Hekimlerinin 657 sayılı Devlet Memurluğu Kanunu’nun 4. Maddesinde belirtilen Devlet Memurları ile ilgisi bulunmamaktadır. Peki yine 4. Maddenin B bendinde tarif edilen Sözleşmeli Personeller ile herhangi bir ilgisi var mıdır? Söz konusu maddede tarif edilen Sözleşmeli Personeller, Maliye Bakanlığınca vizelenen pozisyonlarda, mali yılla sınırlı olarak sözleşme ile çalıştırılmasına karar verilen ve işçi sayılmayan kamu hizmeti görevlileridir. Aile Hekimleri Maliye Bakanlığınca vizelenen pozisyonlarda çalışmadıkları için bu grupta değerlendirilmeleri mümkün değildir. 657 sayılı Kanun’un 5. Maddesinde Kamu Kurumlarının 4. Maddede belirtilen Memurlar, Sözleşmeli Personel, Geçici Personel ve İşçiler dışında personel çalıştıramayacakları açıkça belirtilmektedir. Peki Aile Hekimleri herhangi bir Kamu Kurumuna bağlı olarak çalışmamakta mıdırlar? Aile Sağlığı Merkezleri Kamu Kurumu statüsünde değiller midir? Bu sorunun cevabını, Türk Tabipleri Birliğinin, Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Usul ve Esaslara Dair Tebliğ’in 3. Maddesi 3. Fıkrasında yer alan “… sözleşmeli aile hekimlerinin sigorta primlerinin tamamı …” ibaresinin iptali için Danıştay 10. Dairesinde açmış olduğu davaya, Sağlık Bakanlığı’nın vermiş olduğu savunmada yer alan şu ifadelerde arayabiliriz: Sözleşmeli olarak istihdam edilen Aile Hekimleri ile Bakanlık arasındaki ilişki, 5258 sayılı Kanun’a dayalı olarak akdedilen bir “idari sözleşme ilişkisi”dir. Bu kişiler tamamen gönüllülük esasıyla bu hizmete talip olmaktadırlar. Aile Hekimlerine Devletçe Ödeme yapılması, kamu taşınmazlarının kiralanması, merkez giderleri için katkıda bulunması ve sair kolaylıklar sağlanması, işbu kamu sağlık hizmetinin niteliğinden ve öneminden kaynaklanmaktadır. 5258 sayılı Kanun hükümlerine göre, aile hekimlerinin bir kamu sağlık kurumunda çalışmadığı ve sadece idari hizmet sözleşmesine dayalı sağlık hizmeti sundukları sabittir. Aile Hekimliği hizmetlerinin niteliğinin kamu sağlık hizmeti olması aile hekimlerinin kamu sağlık kurumunda görev yaptığı sonucunu doğurmamaktadır. Dava Danıştay 15. Dairesine havale edilmiş, verilen nihai kararda da ise Aile Sağlığı Merkezlerinin kurumsal özelliklerine hiç değinilmemiş olup, Aile Hekimlerinin Anayasa Mahkemesince de tescil edilen “diğer kamu görevlileri” statüleri öne sürüle- rek Bakanlık aleyhine karar verilmiştir. Aile Sağlığı Merkezlerinin kurum olarak nitelendirilebilmeleri için yasa ile kuruluş şekillerinin, bütçelerinin, teşkilat yapılarının ve statülerinin belirlenmiş olmaları gerekmektedir. Ancak 5258 sayılı Yasa’da Aile Sağlığı Merkezleri 6 cümlede geçmesine rağmen herhangi bir tanımları yapılmamıştır. Oysa Anayasamız gereğince, düzenlenen konuların Kanunlarda sadece kavram, ad veya kurum olarak söz edilmesinin yeterli olmadığı, temel ilkelerin konulup çerçevelerinin çizilmiş olmasını gerekmektedir. Aile Sağlığı Merkezlerinin hukuki statüleri, Emeklilik sonrası Aile Hekimliği yapmak üzere sözleşme imzalayan hekimlerin, emeklilik maaşlarının kesilmesi veya ödenmiş emekli maaşlarının yasal faizleriyle geri istenmesi ile başka bir boyutta tartışılmaya başlanmıştır. 5335 sayılı Kanun’un 30. Maddesi 2. Fıkrası uyarınca, herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanların bu aylıkları kesilmeksizin herhangi bir kamu kurum veya kuruluşlarında herhangi bir kadro, pozisyon veya görevde çalıştırılamaz ve görev yapamazlar. SGK tarafından bu kanun maddesi gerekçe gösterilerek aile hekimlerinin emeklilik aylıkları kesilmektedir. bir teşkilat yapısı bulunmamaktadır. Siz bu uygulamayı nasıl buluyorsunuz? Kanımca söz konusu uygulama hatalıdır. Çünkü Aile Sağlığı Merkezlerinin ne 5258 sayılı Aile Hekimliği Kanunu ne de 663 sayılı KHK ile,kuruluş şekilleri, bütçeleri, teşkilat yapıları ve statüleri belirlenmemiştir. Öte yandan Aile Hekimleri herhangi bir kadro veya pozisyonlarda çalışmamaktadırlar. Bazı yerel idare mahkemelerince de Aile Sağlığı Merkezlerinin Aile Hekimlerince kiralandığı, sigorta primlerinin kendileri tarafından ödenmesi, kullanılan malzemelerin satın alınması, tıbbı sekreter ve hizmetlilerin maaşlarının yine kendileri tarafından ödenmesi hususları göz önüne alınarak Aile Hekimlerinin 5335 sayılı Yasa’nın 30. Maddesinin 2. Fıkrasında sayılan kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapmadıkları belirtilerek kesilen emekli maaşlarının geri ödenmelerine hükmedilmiştir. 663 sayılı KHK’da veya bağlı mevzuatları olan Sağlık Bakanlığı Bağlı Kuruluşları Hizmet Birimlerinin Görevleri ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik ve Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Taşra Teşkilatı Hizmet Birimlerinin Görevleri, Çalışma Usul ve Esasları ile Kadro Standartları Hakkında Yönerge’de Aile Hekimliği ile ilgili herhangi Anayasa Mahkemesi 11.09.2014 günlü ve E:2014/82 K:2014/143 sayılı kararı ile de,kamu görevlisi statüsünde olan sözleşmeli aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının, özlük hakları kapsamında bulunan izin hakkına ilişkin temel ilkelerin yönetmelikle düzenlenmesine imkân tanıyan kuralların, kamu görevlilerinin statülerinin kanunla düzenlenmesi ve yasama yetkisinin devredilmezliği yönündeki anayasal ilkelerle bağdaşmaması nedeniyle, Kanun’un 8. Maddesinin İkinci fıkrasının “Aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarıyla yapılacak sözleşmede yer alacak hususlar.” ve “.Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınarak, Sağlık Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.” bölümlerini “sözleşmeli aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının izin hakkı” yönünden Anayasamıza aykırı bularak iptal etmiştir. Bizleri bu konularda bilgilendirdiğiniz için teşekkür ederiz. -Bu konulara değinmeme fırsat verdiğiniz için ben teşekkür ederim. 39 SEYAHAT gelen ve Devrek tarafından. Her ikisinde de Zonguldak son duraktır. Geçen 15 yıl boyunca benim için de öyle oldu Zonguldak. Bilenlerin de tahmin edeceği gibi ben bu “dik merdivenli kente” İstanbul yönünden giriş yapmıştım. Aylar sonra bir Ankara dönüşü aynı şehre girerken ne kadar şaşıracağımı henüz bilmiyordum. Üniversite’den mezun olup da tayin tercihlerim arasında ilk sıraya yerleştirdiğim zaman bu daha önce hiç görmediğim kenti, kenti iyi bilen bir dostum bana; “Zonguldak’a tayin olacaksan, şimdiden kendini merdiven çıkmaya alıştırmalısın” demişti. Ben ise o dostuma inat bu dik şehirde hep merdivensiz sokakları, merdivensiz evleri mesken tutmaya çalıştım bunca sene. Ama gün geldi o gri ve soluk merdivenleri bir gün birileri çıktı ve boyadılar. İşte bu yüzden hep iki rengi oldu Zonguldak’ın, benim için… Tıpkı iki farklı şehir girişinden hissettiğim iki kent gibi; zaman, zaman kömür gibi kara, duman gibi gri, zaman, zaman da tıpkı bir gökkuşağı gibi, o boyanan merdivenler gibi rengarenk. BAZEN ILIK LODOS ESER BAZEN DE POYRAZ… Tıpkı yolu gibi, rengi gibi, rüzgarı da ikidir Zonguldak’ın. Bazen ılık bir lodos esiverir Şubat ortasında, erik ağaçlarını aldatır türküsüyle, bazen de poyraz eser kuzeyden, sanırsınız ki deniz öfkelenmiş, kızmış Zonguldaklılara… Hatta Temmuz ayında bile denize giremezsiniz, ayağınızı suya soktuğunuzda, dişleriniz bambaşka bir türkü söylemeye başlar. Öyle karpuz kabuğuna falan aldırmaz. Zonguldaklılar Ankara’da oturan politikacıları işte bu poyraza benzetirler. EN SON HATIRLANIR! Harf sırasında en sonda olmasından mıdır bilinmez, hep en son hatırlanan kenttir Zonguldak. Yine de çok hayıflanmaz Zonguldak halkı, çünkü kötü günlerinde hiç yalnız bırakılmamıştır. Ne zaman kara bir duman yükselse kentin üstünde, Ankara’nın bozuk yollarına hiç aldırış etmeden, geline bilinecek en son hızla gelirler, en son duymak isteyeceklerimizi ilk önce söylemek için. HER ŞEY İKİDİR, ZONGULDAK’TA Dedim ya, her şey ikidir Zonguldak’ta. Şehrin tam ortasından geçen Acılık Deresi, Dr. Hasan KOCA ZONGULDAK Yıl 2000… 4 Nisan sabahı uzun bir yolculuğun ardından giriyordum Zonguldak’a. Havada hafif bir lodos esintisi ve lodosun birbirine kattığı erik, kiraz ve şeftali ağaçlarının çiçek kokuları eşliğinde. Yeryüzünde “cennet” diye bir yer varsa eğer, cennet burası olmalı diye düşündüm, sol tarafımdaki uçsuz bucaksız Karadeniz’in sularını seyrederken. Ve de sağ tarafımdaki Karadeniz yeşilini… Zonguldak’a iki yoldan girilir. Biri İstanbul istikametinden gelen ve Karadeniz Ereğli tarafından, diğeri Ankara istikametinden 40 41 şehri de iki yakaya ayırır. Hatta Devlet Hastanesi bile bu ayrımdan payını alır. Birisi eski Devlet Hastanesi adıyla bilinen hastane, diğeri ise eski SSK Hastanesi adıyla bilinen hastane, birbirlerini uzaktan uzağa seyrederler. Tam ortada kalan alanda, Acılık Deresi’nin yakınında üç kule selamlar sizi. Bunlar eski lavuar kuleleridir. Lavuar alanı temizlenip şehrin biraz dışına taşınırken, yıkılmaktan son anda kurtulduklarını belli edercesine, yan yana birbirlerine destek olarak ayakta kalmayı sürdürürler. Tek dostları vardır, o da, her gece ışığıyla Karadeniz’deki gemiler gibi onlara da selam veren deniz feneri. Deniz feneri bulunduğu tepeye kendi adını vermiştir. Fener semti Zonguldak’ta mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında yer alır. Yaklaşık yüz yıl kadar önce, burada yaşayan Fransızlar tarafından yapılmış geniş bahçeli evler, her biri yaklaşık yüz senelik ağaçlarla kaplı yemyeşil bir tepe, eşsiz Zonguldak ve deniz manzarasını izlerken içinizin ürpereceği yüksek kayalıklar. Deniz fenerinin yanındaki çay bahçesinde çayınızı yudumlarken, Zonguldak tüm güzelliğiyle kuş bakışı ayaklarınızın altına serilir. Tam aşağıdaki Zonguldak Limanı’ndan harekete hazırlanan bir geminin sireni sanki veda edercesine duyulur. günbatımı manzarası gelir. Güneş bir başka batar Zonguldak’ta, bir film çekimi sonrasında yaptığı röportajda Yılmaz Erdoğan’a “Dünyada en güzel gün batımının yaşandığı o kente selam olsun” dedirtecek kadar. Birçok kişiyi Zonguldak’ta tutan da hep bu gün batımıdır çoğu zaman. Bırakıp gidenlerinse en çok özlediği hep o günbatımlarıdır, bu yüzden gittikleri yerlerde hep kuzeye bakar pencereleri… LİMANI HAREKETLİDİR Limandan kalkan gemiler kömür taşır Ukrayna limanlarına, biraz da zamanı taşırlar ağır cüsseleriyle. Bu nedenledir ki, zaman ağır, ağır ilerler Zonguldak’ta. Hep bir bekleyişi vardır Zonguldaklının. Günde üç kez uğurlanır madenciler işlerine. Sağ salim evlerine dönmeleri zaman alır. Yerin yüzlerce metre altına gitmişlerdir ekmek paralarını kazanmaya. Hani dedim ya Zonguldak hep ikidir diye, işte bu kentin iki de katı vardır. Biri yeryüzündedir, diğeri yer altında. Haritalar vardır yolları gösteren… Zonguldak’ta iki tane kent haritası vardır. Her gün binlerce işçi bu ikinci haritanın yollarında ilerler. Zonguldak bu yolculuktan dönememiş olanları da unutmamıştır. Liman arkasına doğru yürüdüğünüzde “Zonguldak Havzası Maden Şehitleri Anıtı” çıkar karşınıza. Ama “Liman Arkası” deyince akla en çok, yıllarca balıkçılara, sevdalılara ve fotoğrafçılara mesken olmuş o muhteşem 42 43 Hakan UZUN - TRABZON YAZAR DANIŞTAY’IN SON KARARI Kahramanmaraş ilinde bir aile hekiminin, yazılan İlçe Devlet Hastanesinde ki acil ve adli nöbet listesinin iptali için yaptığı itirazının, Gaziantep 1.İdare Mahkemesi tarafından “ Kamu yararı gözetilmesi” nedeniyle red edilmesi sonucunda, davanın Danıştay 5. Dairesinde görülmesi sonucunda, Danıştay 5. Dairesi aile hekimlerinin lehine bir karar vererek, Gaziantep 1. İdare Mahkemesinin kararını esastan bozmuştur. Bu kararı inceleyecek olursak; Danıştay 5. Dairesinin, 2012/ 8148 Esas ve 2015/1711 Karar sayılı 26.02.2015 tarihli kararında Aile Hekimlerinin görev tanımlarının Aile Hekimliği Kanunu’nun 2. maddesinde “Aile hekimi; kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini yaş, cinsiyet ve hastalık ayrımı yapmaksızın her kişiye kapsamlı ve devamlı olarak belli bir mekânda vermekle yükümlü, gerektiği ölçüde gezici sağlık hizmeti veren ve tam gün esasına göre çalışan aile hekimliği uzmanı veya Sağlık Bakanlığının öngördüğü eğitimleri alan uzman tabip veya tabiptir.” tanımlanmış olduğunu, özellikle bu maddeye atıf yaparak, “farklı bir statüde görev yapan aile hekimlerine Kanunda sınırları çizilip tarifi yapılan ve imzalanan sözleşmelerle de sınırları belirtilen görevleri dışında, başka görevler verilmesini olanaklı kılan yasal bir hüküm bulunmamaktadır diye karar vermiştir. Danıştay 5. Dairesinin bu kararı, AHEF olarak şimdiye kadar savunduğumuz tezlerin doğru olduğunun bir kanıtıdır. Her yazımızda söylediğimiz gibi aile hekimlerine verilecek olan görevlerin mutlaka Aile Hekimliği Kanunun da yer alan görev tanımı içinde olması gerekmektedir. Bu kararın ayrıntılı incelemesine bakacak olursak, 1. Danıştay 5. Dairesi Aile Hekimlerinin farklı bir statüde görev yaptıklarını ifade etmiştir. 44 2. Kanunda sınırları çizilip tarifi yapılan ve imzalanan sözleşmelerle de sınırları belirtilen görevler dışında başka görev verilmesine olanak olmadığını açık olarak karara bağlamıştır. Bu hüküm çok önemli çünkü kanunda sınırları çizilmemiş ( en az-en fazla belli olmayan) ve imzalanan sözleşmelerle sınırları belirtilmeyen görevlerin ( Örnek: nöbetler gibi) ( bakınız imzaladığınız sözleşme metinleri; 2010 yılı sözleşme metni, 2015 yılı sözleşme metinlerini karşılaştırınız ) verilmesinin olanaklı olmadığını Danıştay 5. Dairesi ifade etmiştir. 3. Adli Nöbetler: Adli nöbetler bu davanın ana konularından birisidir. Danıştay 5. Dairesinin bu kararına göre adli nöbetler, aile hekimlerinin görev tanımlarında yer almamaktadır. Ayrıca Aile Hekimliği Kanununda ve imzalanan sözleşmeler de sınırları çizilip tarifi yapılmamıştır. Bu durumda adli nöbetler aile hekimlerinin görevi değildir. Danıştay 5. Dairesinin bu kararı ile idare aile hekimlerini, adli nöbet listelerine yazması hukuksuzdur. Sadece Savcı aile hekimlerini adli bilirkişi olarak bizzat görevlendirebilir. 4. Defin Nöbetleri: Defin nöbetleri bu davanın konusu olmamasına rağmen, Danıştay 5. Dairesinin kararına göre defin nöbetleri de (ÖBS nöbetleri ) aile hekimliği görev tanımı içinde Aile Hekimliği Kanunun da yer almamaktadır. Aile Hekimliği Kanununda yer almayan ve imzalanan sözleşmeler de sınırları çizilip tarif edilmeyen defin nöbetleri aile hekimlerine görev olarak verilemez. Defin nöbetleri konusunda başka bir kanıtta Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’ nun 216. maddesinde “ Belediye tabipleri olan yerlerde defin ruhsatiyeleri bu tabipler tarafından, bulunmadığı takdirde Hükümet tabipleri tarafından mevtanın muayenesinden sonra verilir. Ölümüne sebep olan hastalık esnasında tedavi eden tabibin verdiği ruhsatname resmi tabipler tarafından tasdik edilmek şartıyla muteberdir.” hükmü ile defin ruhsatlarının kimler tarafından verileceği belirlenmiştir. Ne Aile Hekimliği Kanunun da ne de Umumi Hıfzıssıhha Kanunun da defin ruhsatı verme görevi aile hekimlerine verilmemiştir. Bu yüzden idarenin aile hekimlerini defin ruhsatı nöbet listesine yazması hukuksuzdur. 5. Hastane Acil Nöbetleri: Bu davanın ikinci asıl konusu olan, hastane acil nöbetleri için Danıştay kararını ve Anayasa Mahkemesinin gerekçeli kararını beraber incelemek lazım. Danıştay 5. Dairesinin kararına göre aile hekimlerinin görevleri 5258 sayılı Aile Hekimliği Kanunu’ nun 2. maddesindeki tanımda yer almaktadır. Bu tanımda özellikle aile hekimlerinin görev tanımı “ kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini yaş, cinsiyet ve hastalık ayrımı yapmaksızın her kişiye kapsamlı ve devamlı olarak belli bir mekânda vermekle yükümlü, gerektiği ölçüde gezici sağlık hizmeti veren ve tam gün esasına göre çalışan aile hekimliği uzmanı veya Sağlık Bakanlığının öngördüğü eğitimleri alan uzman tabip veya tabiptir.” şeklinde yapılmıştır. Bu tanımda dikkat çeken üç önemli husus vardır. a- Aile Hekimleri, Aile Hekimliği Kanunun’ nun 2. maddesinde tanımlandığı gibi, kendisine kayıtlı kişilere yönelik birinci basamak sağlık hizmeti vermek üzere idare ile sözleşme imzalamıştır. Bunu nerden anlıyoruz, Danıştay 5. Dairesinin kararında bahsedildiği gibi Aile Hekimliği Kanunun da misafir hasta tanımı yok- tur. Bu sebeple Aile Hekimliği görev tanımı içinde bulunmayan, sınırları çizilip tarifi yapılmayan misafir hastalara bakmak, aile hekimlerinin görevi değildir. Aile Hekimlerinin görev tanımından da anlaşılacağı üzere, Aile Hekimliği Uygulaması bölge tabanlı değil, kişi tabanlı bir birinci basamak sağlık hizmetidir. b- İkinci önemli kısım ise, Aile Hekimliği Kanunu’nun 2. maddesinde tanımlandığı gibi aile hekimleri birinci basamak teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini vermek üzere idare ile sözleşme imzalamışlardır. Hastane acil nöbetleri gibi ikinci-üçüncü basamak sağlık hizmetlerini vermek, Danıştay 5. Dairesinin üstüne basarak söylediği gibi aile hekimlerinin görev tanımları içinde yer almamaktadır. c- Üçüncü en önemli kısım ise, Aile Hekimleri Kanunu’nun 2. maddesinde tanımlandığı gibi aile hekimleri verdiği sağlık hizmetini belli bir mekanda vermekle yükümlüdür. Belli bir mekan dışında sadece gezici sağlık hizmeti verebilir. Danıştay 5. Dairesinin atıf yaptığı aile hekimlerinin görev tanımlarını belirleyen Aile Hekimliği Kanunu’nun 2. maddesine göre aile hekimleri belli bir mekan dışında gezici sağlık hizmetleri hariç görev yapamaz. Bu durumda 04.07.2012 tarihinde Prof. Dr. Recep Akdağ ’ın Bakanlığı sırasında Aile Hekimliği Kanununa eklenen “Entegre sağlık hizmeti sunulan merkezlerde artırımlı ücretten yararlananlar hariç olmak üzere, aile hekimlerine ve aile sağlığı elemanlarına ihtiyaç ve zaruret hâsıl olduğunda haftalık çalışma süresi ve mesai saatleri dışında 657 sayılı Kanunun Ek 33 üncü maddesinde belirtilen yerlerde nöbet görevi verilebilir ve bunlara aynı maddede belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde nöbet ücreti ödenir.” ve Uzm. Dr. Mehmet Müezzinoğlu’ nun Bakanlığı sırasında 02.01.2014 tarihinde değişikliğe uğrayan madde ” Aile hekimlerine ve aile sağlığı elemanlarına 657 sayılı Kanunun ek 33 üncü maddesinde belirtilen yerlerde haftalık çalışma süresi ve mesai saatleri dışında ayda asgari sekiz saat; ihtiyaç hâlinde ise bu sürenin üzerinde nöbet görevi verilir. (Ek cümle: 2/1/2014-6514/52 md.) Bunlara entegre sağlık hizmeti sunulan merkezlerde artırımlı ücretten yararlananlar hariç olmak üzere, 657 sayılı Kanunun ek 33 üncü maddesi çerçevesinde nöbet ücreti ödenir.” maddesi kanunda olmasına rağmen, Danıştay 5. Dairesinin atıf yapmış olduğu Aile Hekimliği Kanunu’nun 2. maddesindeki görev tanımında, misafir hastaya bakılacağı yer almadığı için, ikinci veya üçüncü basamak sağlık hizmetleri verileceği tanımlanmadığı için ve aile hekimlerinin belli bir mekan dışında ( gezici sağlık hizmeti hariç) görev yapabileceği yer almadığı ve imzalanan sözleşmelerde nöbet kavramının bulunmadığı için, Aile Hekimliği Kanunu’na 04.07.2012 tarihinde eklenen ve 02.01.2014 tarihinde değişikliğe uğrayan madde ile tezat oluşturmaktadır. Bu durumda Anayasa Mahkemesinin 03.10.2013 günlü E:2012/103 K:2013/105 sayılı gerekçeli kararına baktığımız zaman, nöbet uygulamasına üç ayrı ölçüt getirilmiştir. a- İlk ölçüt, kimin nöbet tutamayacağına ilişkindir. Entegre sağlık hizmeti sunulan merkezlerde artırımlı ücretten yararlananlar nöbet tutmayacaklardır. b- İkinci ölçüt, nöbetin ancak ihtiyaç ve zaruret hâlinde tutulmasıdır. c- Üçüncü ölçüt ise nöbet görevinin gerçekleştirileceği yerlere yöneliktir. Buna göre de 657 sayılı Kanun’un 33. ek maddesinde sayılan yerlerin dışında nöbet tutulamayacaktır. (Anayasa Mahkemesi karar verdiğinde Ek-33: Yataklı tedavi kurumları, seyyar hastaneler, ağız ve diş sağlığı merkezleri ve 112 acil sağlık hizmetleri ) Bu ölçütler ile nöbet uygulamasının genel çerçevesi belirlenmiştir. Aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarına nöbet tutturulması için yukarıda belirtilen şartların hepsinin bir arada bulunması gerekir. Yukarıdaki Anayasa Mahkemesinin Gerekçeli Kararı ve Danıştay 5. Dairesi’nin kararlarına göre, Hastane Acil Nöbetleri, ihtiyaç ve zaruret hali olmadan aile hekimlerine görev olarak verilemez. Danıştay 5. Dairesinin kararı tekrar incelendiğinde” Kanunda sınırları çizilip tarifi yapılan ve imzalanan sözleşmelerle de sınırları belirtilen görevler dışında” aile hekimlerine görev verilemez denmiştir. Burada Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu karara esas teşkil eden, Kanun maddesinin mevcut Aile Hekimliği Kanununda olup olmadığının da irdelenmesi gerekmektedir. Bu durumda Danıştay 5. Dairesinin tespit ettiği şartların, hem kanunda sınırları çizilip tarifinin yapılması hem de sözleşme metinlerinde nöbet görevinin sınırlarının belirlenmesi gerektiğinden, aile hekimlerine Hastane Acil Nöbet görevi verilmesinin ne kadar hukuki olduğunu sizlerin takdirine bırakıyorum. 6. ASM-TSM Nöbetleri: ASM-TSM nöbetlerine özel henüz elimizde sonuçlanmış bir mahkeme kararı bulunmadığı için bununla ilgili değerlendirmelerimizi, mahkeme kararları sonrasına bırakıyoruz. Ama Danıştay 5. Dairesinin atıf yapmış olduğu Aile Hekimliği Kanunu’ nun ikinci maddesinin burada da geçerli olduğu, kararda yer alan “Kanunda sınırları çizilip tarifi yapılan ve imzalanan sözleşmelerle de sınırları belirtilen görevler dışında” ibaresinin konunun can alıcı noktasını oluşturduğunu bir kere daha ifade etmek lazım. ASM nöbetleri ile ilgili olarak Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliği’nin 8. maddesinin 6. fıkrasında yapılan değişiklikle, “Aile hekimlerince aile sağlığı merkezlerinde sunulan nöbet hizmetleri hekime kayıtlı kişilere bakılmaksızın ifa edilir” hükmü yönetmeliğe eklenmiştir. Bu durumda Aile Sağlığı Merkezleri dışında Toplum Sağlığı Merkezleri v.b yerlerde aile hekimlerince sunulan nöbet hizmetlerinde hizmet alacak olan kişinin aile hekimine kayıtlı olma şartının devam ettiği anlaşılmaktadır. Danıştay 5. Dairesinin vermiş olduğu kararda da görüldüğü gibi aile hekimlerine verilecek olan görevlerin, Kanunda sınırları çizilip tarifi yapılmalı ve imzalanan sözleşmelerde görevin sınırları belirtilmedir. Bu yapılan yönetmelik değişikliği ile Danıştay 5. Dairesinin vermiş olduğu karara tezat oluşturacak şekilde aile hekimlerine verilen bir görevin sınırları yönetmeliklerle çizilmeye çalışılmıştır. Aile hekimlerine ASM nöbetlerinde kendisine kayıtlı hasta dışında hasta bakma görevi verilmesi hukuka uygun değildir. Bu uygulamaya da Danıştay’ın hukuksuzluk nedeniyle dur diyeceği kesindir. Aile Hekimliği Uygulaması bölge tabanlı bir uygulama değil kişi tabanlı bir uygulamadır. Bu nedenlerle, Danıştay 5. Dairesinin tespit ettiği şartların, yani aile hekimlerine verilecek olan ASM nöbetlerinin sınırlarının hem kanunda çizilip tarifinin yapılması hem de sözleşme metinlerinde ASM nöbet görevinin sınırlarının belirlenmesi gerekmektedir. Bu yüzden aile hekimlerine Danıştay 5. Dairesinin tespit ettiği olayın özüne aykırı olarak, ASM-TSM nöbet görevi verilmesinin ne kadar hukuki olduğunu sizlerin takdirine bırakıyorum. Danıştay 5. Dairesinin bu kararı aile hekimliğinde bir milat olacaktır. Böyle olmasaydı bu mahkeme kararını iptal ettirmek için herkes ayağa kalmazdı. 45 İ L R İ H ŞE OTOMOBİL YENİ FORD MONDEO i ilk büyük n 2015’tek ’u rd o F a ıklı arka nd a liste başı , hava yast o d e ın d ığ n d o n M la kat çeken obiller sıra aşarmış. rımıyla dik ştirmeyi b ygun otom sa le u n ta n ı tü e sl ü a in b k iç la ikle nımı ka tasamıy liyor. Özell Şehir kulla liliğini hari ir ondeo ge n M e v n ü la g o i i yeniliğ e şehirdek emerleri il emniyet k TEKNİK ÖZELLİKLER Model Ford Mondeo 1.5 EcoBoost Style Motor 1499 cc, dört silindir. Maksimum hız 209 km/s Şanzıman Altı ileri otomatik Yakıt tüketimi 7.2 lt/100 km T İÇ TASARIM Otomobilin dinamik dış görünüşünün yanında kabininde de birçok yenilik mevcut. Daha az düğme ve bolca ferahlık sunan yeni iç tasarım konsepti modern gereksinimlere cevap veriyor. Mondeo ürün gamında standart sunulan 8 inçlik dokunmatik ekran, SYNC II ve dijital göstergeler ile iç mekanda güçlü teknoloji hissi yaşatılıyor. Bilgi-eğlence sistemi SYNC II ile öne çıkan ve bir önceki versiyonda sunulmayan önemli özellikler ise klima, radyo ve navigasyon sistemlerinin Türkçe sesli komutlar ile kumanda edilebilmesi. ACİL DURUM YARDIMI SYNC II ile birlikte sunulan acil durum yardımı, hava yastıklarının açılmasına veya yakıt akışının kesilmesine neden olan bir kazada Bluetooth ile sisteme bağlı cep telefonunuz üzerinden 112 Acil Yardım Servisi’ni otomatik olarak arayarak kaza yerinin GPS koordinatlarını acil durum birimlerine iletiyor. Tamponlarda LED Gündüz Farları, Üstünde Farlar, Onun üstünde de Sinyaller yer alıyor OTOMATİK PARK SİSTEMİ Yeni Mondeo’da sunulan bir diğer yeni teknoloji gelişmiş otomatik park sistemi. Bu sistem, paralel veya dikey park seçiminize göre uygun park yerini buluyor ve park etmeniz için gerekli tüm direksiyon manevralarını kendisi yapıyor. Paralel park çıkış yardımıysa dar park alanlarından çıkılmasına yardım ediyor. EuroNCAPten beş yıldızlı güvenliğe sahip yeni Mondeo, düşük hızlarda öndeki araca çarpmayı engelleyen aktif şehir içi güvenlik sistemi, kör nokta uyarı sistemi, şerit takip sistemi, şeritte kalma yardımcısı ve sürücü dikkat takip sistemi gibi teknolojilerle donatılmış. 46 Bagaj hacmi 429 lt rafik artıp şehir lerde otomo billerle ilerlemenin imkansıza yaklaştığı, hatta park etmeye bile zor yer bulduğumuz şu yıllarda Ford Mondeo EcoBosst’un değeri daha da artıyor. Şehir içinde yüksek performans sergilemesi için geliştirildiğini tahmin ettiğimiz Mondeo’da, ilk kez altı ileri otomatik şanzıman ile kombine edilen bu motor, ürün gamında önemli bir yere sahip. Yeni Mondeo’nun ortalama yakıt tüketim değerleri 4.1 lt/100 km ile 7.2 lt/100 km arasında değişirken, CO2 emisyonu ise 109 ila 168 g/km arasında değişiklik gösteriyor. Style ve Titanium donanım paketlerine sahip olan Ford Mondeo’nun Türkiye’deki satış fiyatları 84 bin 900 TL’den başlıyor ve 97 bin 800 TL’ye kadar ulaşıyor. 47 Uzm. Dr. Mithat TOSUN YAZAR Hiç sonsuzluğu düşündüğünüz oldu mu ? Sonsuzluğu çağrıştıracak başka bir resim bulamadım. Her zaman +1 eklemek mümkün çünkü. Bununla idare edin. Ne evrenin sonlu olduğunu, ne de evrenin sonsuzluğunu kavrayabilirsiniz. Her iki seçenek de akıl almazdır bizler için. Aynı şey neden-sonuç ilişkileri için de geçerlidir. Her ne kadar Big Bang’e kadar geri gidebildiğimizi varsaysak da, ilk nedenin ne olabileceği, hatta bir varsayımda bulunabileceğimizi düşünsek bile, ondan önce, buna neyin neden olmuş olabileceğini sormadan duramayız. İster neden–sonuç ilişkileri, ister uzay, isterse zaman kavramlarını ne sonlu, ne de sonsuz olarak düşünebilmemiz olası değildir. Dışarıdan bakana göre 50 km/saat hızla giden bir tren düşünelim. İçindeki bir yolcu hareket yönünde 5 km/saat hızla hareket ederse, onun hızı dışarıdan bakan gözlemciye göre 55 km/saattir. Aynı hızla geriye doğru giderse 45 km/saattir. Sağlıklı bir insan aklı bunu anlar ve itiraz etmez. Peki, ışık hızına yaklaşan bir uzay gemisini düşünelim. Hareket yönüne doğru bir ışık huzmesi gönderildiğinde hızı ne olur? İşte bu aşamada aklımızın söylediği ile gerçek dünyada geçerli olan fizik kuralları çelişmeye başlar. Işık hızının sabit olduğunu ve ışıktan hızlı gidilemeyeceğini, artık hızların birbirine eklenemeyeceğini ya da birbirinden çıkartılamayacağını anlamakta güçlük çekeriz. Hatta açıkçası anlayamayız. Albert Einstein’ın dehâsı işte tam da buradadır. Gündelik yaşamımızdaki deneyimlerin dışına çıktığımızda fizik yasaları biraz değişir. Ya da bizim algılamaya ve yorumlamaya alıştığımızdan farklı işlemeye başladığını düşünmeye başlarız. Işık hızına yaklaştıkça zaman genişler (Dilatation), nesneler yassılaşır. Olaylar bir tuhaflaşır. 48 Atom-altı parçacıkların dünyasına indiğimizde de aklımızın almadığı tuhaflıklarla karşılaşmaya başlarız. Bunu sömüren popüler kitaplar da olaylardan daha anlaşılmaz paylar çıkartıp bizler için olayları daha bir gizemli ve anlaşılmaz hale getirmeye katkıda bulunurlar. Özellikle ülkemizde halk düzeyinde anlaşılır bir dille yazma kaygısı olan Bilim Gazeteciliği de pek gelişmemiş olduğundan, modern bilim bizler için gittikçe mistikleşir adeta… Peki neden anlayamayız? Ya da anlamakta güçlük çekeriz? Bilimsel bir dille açıklamaya çalışalım; Çünkü beynimiz evreni gerçekte olduğu gibi algılamak, anlamak ve yorumlamak için değil, yaşadığı ortama uyum sağlayıp hayatta kalmak için gelişmiştir de ondan. Eflatun’un mağara benzetmesi Eflatun’ un (Platones) meşhur ‘ Mağara benzetmesi ‘ nde anlattığı; “ Bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak oturmaya mahkûmdurlar. Başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler. Gördüklerini gerçek olarak kabul etmektedirler“ Bu hikaye üzerinde biraz duralım. Yani, yaşadığımız dünyanın zihnimizdeki bir sinema perdesi üzerindeki izdüşümü üzerinde akıl yürütmek olarak ta günümüze taşıyabiliriz bu benzetmeyi… Üstelik de elektromanyetik tayfın küçücük bir bölümünü algılayabildiğimizi hatırda tutalım. Bütün tayfa bakarak aslında kör gibiyiz. Sözgelimi arıların bizim göremediğimiz ultraviyole (Ultra: ötesi, Viole: mor; Yani: mor-ötesi) dalga boylarını, Baykuşların bizim göremediğimiz infraruj (İnfra: altı, ruj:kırmızı, kızıl; Yani: kızıl-altı) dalga boylarını algılayabildiklerini biliyoruz. Aslında bizim dışımızdaki gerçek dünyada renkler de yoktur, sadece elektromanyetik dalgalar vardır. Gözün retina (ağ) tabakasındaki reseptörler (algılayıcılar) tarafından algılanıp, nöronlarla beynin görme merkezine gönderilen sinyaller, burada nasıl olduğunu hâlâ bilemediğimiz bir şekilde ruhsal düzeyde renklere tercüme edilir ve renk olarak algılanır. Yani beyin bizlere bir kolaylık sağlayıp belli frekanslar arasını renk olarak algılar. Aynı şekilde insan kulağının duyamdığı ses frekansları vardır. Bazılarını kedilerin, köpekleri ya da diğer hayvanların duyabildiğini biliyoruz. Köpek düdükleri meşhurdur mesela. Hatta insan kulağının duymadığı ses frekanslarıyla hayvanaları kovalayan, uzak tutan elektronik aletler bile var piyasada. Yıllarca öklid geometrisindeki beşinci postulayı* daha basit diğer aksiyomlardan türetmeye çalışarak bu ilk başta çetrefil görünen beşinci postulayı kaldırmaya çalışmış matematikçiler yüzyıllar boyu. Ama başaramamışlar. Bu da öklide olan saygımızı arttırır sanırım. Çünkü öklid geometrisinin geçerli olduğu dünyada beşinci postula gereklidir. tian Martin Bartels’ ın (1769 – 1833) öğrencisiydiler) Bu acaip durumun 1919 de Einstein’ın bir öngörüsünün astronomik gözlemlerle kanıtlanmasıyla kafa karıştırmasına son verilmişti. Carl Sagan’ın deyimiyle “ Olağanüstü iddialar olağanüstü kanıtlar gerektirir “. İngiliz fizikçi Sir Arthur Eddington, 29 Mayıs 1919 daki güneş tutulmasının sonuçlarını Kasım ayında anca analiz ederek açıklamış ve Einstein’a teorisinin kendisi tarafından doğrulandığına dair bir telgraf göndermişti. Einstein’a göre, Güneş’in güçlü çekim kuvveti, yakınından geçen yıldız ışıklarını saptırmalıdır. Eğer bunun nedeni yalnızca kütle çekimi olsaydı, Newton da bunu kabul edebilirdi. Ancak Einstein’ın, uzayın bükülmesi varsayımını da dikkate alan hesaplamaları, Newton’ununkinin iki katı bir sapma gerektiriyordu. Eddington’un yaptığı açıklama, haklı olanın Einstein olduğunun ilanıydı (Bu arada Eddington’un bu araştırmayı Einstein’ın yanıldığını göstermek için yapmış olduğunu da belirtmekte yarar var sanırım) Ertesi gün çıkan ‘London Times’ bunu “Bilimde Devrim” olarak ilan ederken, ‘New York Times’ ‘’Gökyüzündeki Bütün Işıklar Çarpıkmış: Güneş Tutulması Gözlemlerinin Sonuçları Bilim Adamlarını Şaşırttı!” diyordu. Gündelik algı ve deneyimlerimizin, sağlıklı insan aklının, sezgilerimizin ötesinde bir şeydi bu uzayın ve zamanın bükülmesi. Genel görecelik kuramı kütleçekimini uzay-mekanın bükülmesi olarak tanımlar. Zaman paradoksonu gibi daha bir çok şey var algılayıp, tasavvur etmekte zorlanacağımız ama gözlemlerle ve matematiksel olarak kesin doğrulanan. Yani kısacası, insan beyni evreni olduğu gibni algılamaktan epey uzak. Bizim yaşadığımız sadece bir yanılsama. Beynimiz evrim sonucunda hayatta kalma şansımızı arttıran ve yaşadığımız boyuta uyum sağlamış bir organ sonuçta. Evreni olduğu gibi algılasın ve yorumlayabilsin diye tasarlanmamış. Öyle olsaydı zaten bilim diye bir şey de olmazdı muhtemelen. Çünkü bilim bu örneklerde de görüldüğü gibi algımızın ve yarumlamamızın yanılsamasını sağlayan bir örtüyü olguların üzerinden kaldırıp görünür, algılanabilir, yorumlanabilir hale getirme çabasıdır bir bakıma. İngilizcedeki Dis-covery ya da Almancadaki Ent-deckung sözcükleri de bu yaklaşımı aynen böyle ifade etmektedir. Bu durum Einstein’ın nasıl bir deha olduğunu hayranlıkla bir kez daha taktir etmemize de vesiledir sanırım. Göz yanılsamaları ve pareidolia’lar da beynin bilincin üzerine düşen izdüşümlerini işleme ve yorumlama konusundaki yetersizliklerine örnektir. Beynimizin algı sınırları için bir benzetme olarak Üexküll’ün kenenin yaşam döngüsünü tanımlayışına da bir gözatmakta yarar var. İnsan öğrendikçe tavazusu artıyor … Öklid geometrisine göre bir dünya algılayışı diyebilirmiyiz … ? Oysa ünlü matematikçi Gauss’un, Janos Bolyai ve Rus matematikçi Nikolai İvanovich Lobachevsky nin birbirinden bağımsız olarak tanımladıkları öklidin 5. postulasını gereksiz kılan non-öklid geometrisi, Einstein evrenine daha yakındı ve alıştığımız gündelik algılarımızın ötesindeydi. Yani doğal olarak tasavvur etmekte zorlanıyorduk. (Lobachevski ve Gauss, herikisi de Johann Chris49 ARAŞTIRMA EVET! HASTALIKLARI GER İYE BAZI HASTALIKLAR ZAMANLA İLERLİYOR, GİTGİDE YAYILARAK DAHA YIKICI BİR HALE GELİYOR. FAKAT BİLİM İNSANLARI ZAMANI TERSİNE DÖNDÜRMENİN YOLUNU BULDU. Hazırlayan: Kaan YURTTÜRK 50 ÇEVİREBİLİRSİNİZ 51 DİYABET Yeni teknikler kilo vermeyi sağlıyor, kan şekerini düşürüyor. KÖRLÜK Alzheİmer hastalığı Genç kan belleği onarıyor ABD’DE ŞU AN ALZHEİMER HASTALIĞIYLA yaşayan insan sayısı beş milyonu aşıyor ve bu rakamın 2050’ye kadar üç kattan fazla artması bekleniyor. Araştırma için dökülen milyarlarca dolara karşılık, çözüm arayışı bir arpa boyu yol katedemedi. Fakat Stanford Üniversitesi’nde sinirbilimcilerin yürüttüğü yeni çalışmalar sıra dışı bir çözüme işaret ediyor. Burada Alzheimer hastalarının kanı tetkik edildi ve sağlıklı bireylerin kanından ciddi biçimde farklılıklar gösterdiği görüldü. Kanın bileşimi yaşla değiştiği için, genç kan naklinin beynin yaşlanmasını etkileyip etkilemeyeceği üzerine testler yapıldı. Bir genç ve bir yaşlı fareyi, dolaşım sistemleri ortak olacak biçimde birbirine diktiler. Takip eden beş hafta boyunca, genç fare daha az nöron üretirken yaşlı fare daha az nöron üretti. Ardından araştırmacılar yaşlı fareye genç plazmayı, yani hücreler süzüldükten sonra kandan geri kalan sıvıyı enjekte ettiler. Bir labirentte test edildiğinde, bu tedavinin uygulandığı yaşlı farelerin daha kolay öğrendiği, daha zor unuttuğu görüldü. Araştırmacılar hala genç kanı bu denli güçlü kılanın ne olduğunu bulmaya uğraşıyor. Plazma, Alzheimer’ın potansiyel sebeplerinden biri olan yangıyı hafifleten proteinler içeriyor olabilir. Bu proteinleri saptamak yeni terapilerin önünü açabilir. Ekip, teoriyi insanlar üzerinde test etmek için bir klinik deneyde başlattı. 18 hastaya gençlerden alınan plazma verilerek, Alzheimer sendromlarının iyiye gidip gitmediği araştırılacak. Üniversitedeki sinirbilimciler yaptıkları açıklamada, bunun küçük bir olasılık olduğunu, ancak riskinin düşük, potansiyelinin ise akıllara durgunluk verici nitelikte olduğunu söylüyor. 52 Kök hücre terapisi görüş yetisini geri getiriyor YAŞLA İLİŞKİLİ maküler dejenerasyon hastaları görme yetilerini ağır ağır kaybediyor. Birçoğu tümüyle kör olmasa da, nesneler bulanıklaşıyor, renkler cansızlaşıyor, nihayetinde yüzler tanınmaz hale geliyor. ABD’li bilimadamları, kaybedilen görme yetisini geri getirmeye yardımcı olabilecek bir insan embriyonik kök hücre tedavisi duyurdu. Hastalığın en yaygın biçiminde, adına retinal pigment epitelyum denilen ince bir doku katmanı, bozulmaya başlıyor. Bu doku gözdeki koni ve çubuk hücrelerine besin taşımakla sorumlu. Besin olmayınca bu fotoreseptörler çalışmıyor. Bilim insanları embriyonik kök hücreleri, retinal pigment epitel hücrelerine dönüşmeye ikna ediyor. Ardından ne olduğu hala meçhul: Hücreler hasta çubuk ve konileri yeniden canlandırıyor ya da yeni hücreler üretiyor olabilir, diyor bu araştırmaya yıllarını veren ABD’li bilim insanları. Öyle ya da böyle tedavi edilen hastalar tekrar görmeye başlıyor. Şirketin ilk iki klinik deneyden elde ettiği veriler geçtiğimiz yıl yayımlandı ve tedavinin işe yaradığını doğruluyor. Katılan 18 kişiden 10’u görüşlerinde iyileşme olduğunu rapor etti ve yedi kişide tedavi görüş kaybının ilerlemesini durdurdu. Hatta bazı hastalarda çarpıcı iyileşmeler görüldü: Tek gözü kör olan 75 yaşındaki bir çiftlik sahibi tekrar at sürmeye başladı. Tdedavinin FDA’dan (Gıda ve İlaç Yönetimi) onay almasına hala birkaç yıl olsa da, bu tedaviyi bulan bilim insanları, ileride bir gün bunun katarakt operasyonu kadar yaygınlaşmasını umuyor. BİR ÇOK ŞEKER HASTASI, hastalıklarını kontrol altına almak için yüksek dozda insülin ve yığınla hap kullanır. Uzun yıllat şeker hastalığı olan biri tek tedavi yolu henüz bu olduğu için insülin ve çok sayıda hap kullanır. Diyabetin ya da egzersizin de pek faydası şeker hastalığı için olmaz. Bunun üzerine şeker hastaları içinNisan 2009’da yepyeni bir şey denendi: Normalde sadece ölüme giden obezite hastalarında kullanılan Rouxen-Y gastrik baypas. Bu operasyon mideyi küçültüyor ve sindirim yolunu değiştiriyor. Ameliyatın ardından hastalar daha az yemeye, daha az besin özümsemeye başlıyor ve böylece kilo kaybediyor. Kimi insanlarda birkaç gün içinde metabolizmada iyileşme görebiliyor. Ameliyat sonrası şeker hastalarının kan şekeri bir anda düştü ve ardından uzun süre insülin kullanmaları gerekmedi. Bu ilginç ameliyata katılan şeker hastaları günümüzde, bir zamanlar aldıkları dozun çok küçük bir dozunu kullanıyor. Açıkcası bu operasyonların obeziteden çok diyabet tedavisi için iyi geldiği söylenebilir. Dublin Üniversitesi’nce yapılan bir araştırma bunun nedenini açıklamaya çalışıyor: Vücut, FXR adını taşıyan bir reseptöre bağlanan safra asitlerinin üretimini artırıyor ve bu da kan şekerini düzenleyen hormonların salgılanmasını sağlıyor. Bilim insanları şimdi aynı etkiyi ilaçla yaratmaya çalışıyor. Yine bu konuda araştırmalar yapan ABD’li moleküler biyologlar,FXR’ı bağırsakta etkinleştirmek için tasarlanmış bir hapın farelerde kilo vermeyi ve kan şekerini düzenlemeyi kolaylaştırdığını gösteren bir araştırmayı Ocak ayında yayınladı. Bu hap ameliyattan da etkili olabilir. Üstelik neşter altına yatmadan tüm metabolik faydalarını görebiliyorsunuz. kalp TSSB yetmezlİğİ Beyin uyarımı depresyonla mücadele ediyor. Gen terapisi kalbinize destek oluyor. KALP YETMEZLİĞİ insanın yorulmasına, kendini zayıf hissetmesine, nefes darlığına sebep olur. Hatta bazı hastalarda organ nakli gerekebilir. Fakat yakında bir başka tedavi, yani gen terapisi de seçenekler arasına girebilir. Kalp adaleleri “atmak” için kasılır ve gevşer. Kasıla sırasında kalsiyum iyonları özel bir organel aracılığıyla hücrelerden dışarı akar. Gevşeme içinse SERCA2a adlı bir protein bu iyonları tekrar geri pompalar. Kalp yetmezliği çekenlerde bu protein, kalbi sağlıklı hastalarınkine kıyasla daha az, o yüzden de New York’ta yapılan bir araştırmaya tam da bu noktada dikkat çekmek istiyorum. Zira kardiyologlar tarafından gerçekleştirilen bu araştırmada bu protein oranı yani SERCA2a artırılmış. Nasıl mı? İşte ilginç olan nokta da bu zaten. Bir laboratuvarda üretilen virüs, SERCA2a’yı kalp hücrelerinin içine kodlayan genin ekstra kopyalarını barındıracak biçimde modifiye edilmiş. Dolayısıyla hücreler SERCA2a üretimini artırmaya başlamış. Protein, mevcut zararı geri alamasa da, geri kalan hücrelerin daha sıkı çalışmasını sağlamış. Araştırmacılar 2007’de MYDICAR adlı terapiyi bir kilinik deneyde 51 kalp yetmezliği hastası üzerinde denediler. En yüksek dozu alanlarda daha az kalp krizi gerçekleşti ve kalp nakli operasyonu daha az yapıldı. 2012’deyse ekip 250 hastayı kapsayan bir araştırma başlattı. MYDICAR geçtiğimiz yıl FDA’dan çığır açan ilaç onayı aldı. Bu da gözden geçirme sürecini hızlandıracak. IRAK VE AFGANİSTAN savaşlarının, görev yapan iki milyondan fazla Amerikalı erkek ve kadına bedeli ağır oldu. Araştırmalar ortaya koyuyor ki kabaca her beş savaş gazisinden biri travma sonrası stres bozukluğu (İngilizcesi PTSD) yaşıyor. Kimileri için kaygı ve kabuslar (hastalığın alametifarikaları) kendi kendine kayboluyor. Kimileri için ise miktarı ne olursa olsun, psikolojik danışmanın ya da ilacın hiçbir faydası olmuyor. “TSSB feci şekilde ıstırap çekmekle eş değer” diye tanımlıyor bu hastalığa yakalananlar. Savaş gazilerinin bu konudaki sorunlarını hafifletmek amacıyla kurulan Los Angeles’taki VA Sepulveda Ayakta Tedavi Merkezi’ndeki psikiyatrisler, TSSB tedavilerine yanıt vermeyen gazilere yardımı olup olmayacağını test etmek amacıyla insanlar üzerinde ilk deneyi başlatıyor. Araştırmada, 6 katılımcı seçiliyor ve her birinin amigdala bölgesine, yani beynin olaylarla duyguları ilişkilendiren kısmına elektrot bağlamayı planlıyor. Yani TSSB’de amigdala olayları korkuyla ilişkilendiriyor. Bilim insanları bu aygıtın hiperaktif amigdaladan gelen sinyal- leri bozabileceğini, bunun da TSSB’li kişilerin gündelik olaylar karşısında hissettikleri aşırı korkuyu dindirmeye yardımcı olabileceğini düşünüyor. Hayvanlar üzerindeki araştırmalarda bunu destekler nitelikte. Sıçanlar üstünde 2012’de yapılan bir araştırma, derin beyin uyarımının aşırı uyanıklığı (dikkat artımını) antidepresanlardan daha etkili azalttığını gösterdi. Bilim insanları, 2013’te 5 yıl sürecek, 70 milyon dolarlık bir programı yürürlüğe soktuklarında, program bir beyin implantı geliştirmeyi hedefliyordu. Şimdi ise ne aşamaya geldiğini bilemiyoruz. Zira bu program sır gibi saklanmakta. 53 MODA HUBLOT / CLASSIC FUSION ENAMEL BRITTO Sanat ve zanaat tek bir gövdede birleşirse nasıl bir sonuç doğurur; şu an işte ona bakıyorsunuz. Brezilyalı çok yönlü sanatçı Romero Britto’yla işbirliği sonucu doğan saatin kadranında yer alan desenler, mine işçiliği harikası. Saatin siyah seramik versiyonu 50 adet, platin versiyonu ise 30 adet limitli üretilecek. hublot.com, dsaat.com.tr ARNOLD&SON INSTRUMENT COLLECTION-DSTB DSTB (Dial Side True Beat) firmanın 250’nci yılına özel, limitli üretim bir model. John Arnold’ın kariyerinin ikinci yarısında ürettiği saatler örnek alınarak yapılan saatin True Beat fonksiyonu (her bir saniyede saatin tıklaması) tamamen kadranda görünecek şekilde yerleştirilmiş. 18 ayar pembe altın saatin boyutu 43.5 mm ve sadece 50 adet üretilecek. arnoldandson.com, dsaat.com.tr ULYSSENARDIN MARINE DIVER GOLD Firmanın UN-26 isimli, 42 saatlik güç rezervi bulunan otomatik mekanizmasından güç alan Marine Diver, saat fonksiyonlarının yanında, saat 6 yönünde tarih ve 12 yönünde güç rezervi göstergelerine sahip. Kauçuk kayışı üzerine işlenmiş 18 ayar altın kısımlarıyla, hem denizde hem de karada rahatlıkla takılabilecek bir model. ulysse-nardin.com, sarksaat.com TAG HEUER / MONACO V4 PHANTOM Gece gibi gizemli ve kapkaranlık. Yeni Tag Heuer, yenilikçi Carbon matrix Composite (CMC) isimli malzemeden yapılan kasası ve mekanizma köprüleriyle şüphesiz aykırı bir duruş sergiliyor. 42 saatlik güç rezervine sahip otomatik V4 mekanizması, kadranda kısmen gözler önünde. Kare şeklindeki kasası da en az kullanılan malzeme kadar göz alıcı. tagheuer.com BASELWORLD TÜYOLARI SÖZ KONUSU SAATLER OLUNCA DÜNYANIN EN BÜYÜK FUARI BASELWORLD’E KATILANLAR, BU YIL DA DEV FİRMALARIN GÖVDE GÖSTERİSİNE ŞAHİT OLDU. İŞTE YILIN EN ÇARPICI MODELLERİ. HAZIRLAYAN MODA EDİTÖRÜ: Bahar ALTUNZADE HERMES / SLIM D’HERMES BULGARI / DIAGONO MAGNESIUM ROLEX / OYSTER PERPETUAL DAY-DATE 40 EVEROSE GOLD Hermes’in sofistike ve asil havasını yansıtan harika bir saat. İnceliği, mimarisi ve sadeliğiyle göz alıcı ve sadece 39.5 mm bir kasa içinde. Kadranı çevreleyen özel numaraların tipografisi Philippe Apeloig tarafından tasarlanmış. hermes.com 1956 yılından bu yana güzelliğinden hiçbir şey kaybetmediği gibi, teknik olarak da mükemmelliğe erişti. Oyster Day-Date bu yıl 40 milimetrelik Everose Gold isimli mükemmel ışıltılı bir altın kasa seçeneğine de sahip. Gerçek bir klasik tutkunuysanız, yeni Rolex’iniz bu. rolex.com, rhodium.com.tr 54 Bulgari, saatçilik dünyasının parçası haline gelen sıradışı malzemelere yenilerini ekliyor: Uzay endüstrisinde kullanılan magnezyum ve PEEK isimli, inanılmaz zor koşullara dayanıklı bir polimer. Saatin bezeli ise seramikten yapılmış. Yeni Diagono Magnesium’un antrasit, kestane, gümüş ve mavi olmak üzere dört rengi bulunuyor. bulgari.com PATEK PHILIPPE / CALATRAVA PILOT TRAVEL TIME REF.5524 Firma, zaman dilimleri arasındaki yolculuğu yaklaşık 80 senedir kendi sunduğu teknolojilerle inanılmaz derecede kolay hale getiriyor. Patentli Travel Time mekanizması da, bu saatin içinde her şeyi sizin için daha kolay hale getirecek. Otomatik mekanizmaya sahip saatin 21 ayar altın, merkezi bir rotoru bulunuyor. Saat 6 yönünde de tarih göstergesi var. patek.com, tektassaatcilik.com.tr 55 STYLESaat STİL İPUCU Klasik bir takım ve iki metal tonun bir arada kullanıldığı bir saat! İşte öldüren cazibe… CHOPARD 37.750 CHF VACHERON CONSTANTIN Fiyatı istek üzerine Roger Federer Rolex Day Date saati ile 2012 Wimbledon Tenis Turnuvası’nda. CARTIER 10.600 $ BULGARI, Fiyatı istek üzerine FREDERIQUE CONSTANT 1.490 CHF MONTBLANC 5.036 € HAMILTON 800 € GÖSTERİŞLİ İKİLİ ALTIN VE GÜMÜŞ RENGİNİN MUHTEŞEM UYUMU SAATLERDE DE ÖNE ÇIKIYOR. ÖZELLİKLE KLASİK SAATLERDE GÖRDÜĞÜMÜZ BU RENKLER KAYIŞLARIYLA DA GÖZ DOLDURUYOR. Özellikle metal rengin daha yoğun olduğu klasik saatlerde; sadece gümüş, sarı ya da roze altın değil, iki farklı metal rengi ile bezenmiş modeller de dikkat çekiyor. Söz konusu tasarımlarda, özellikle roze altın ile gümüş rengin birlikteliği ağırlıkta. Bu ikiliyi sarı altın ve gümüş flörtü takip ediyor. Klasik MOVADO kombinasyonlarda kullanabileceğiniz bu saatler genel görü- 1.625 CHF nümünüze koyacağınız son nokta niteliğinde. 56 RAYMOND WEIL 3.590 TL GEZİ MONACI DELLE TERRE NERE SİCİLYA, İTALYA DÜNYA ÜZERİNDEKİ EN SEKSİ 8 OTEL KONUMLARIYLA VE SİZE SUNDUKLARIYLA AKLINIZI BAŞINIZDAN ALMAK İÇİN BURADALAR. DESTİNASYONU SEÇİN, HAZIRLIKLARA HIZ VERİN. ANDAZ PENINSULA PAPAGAYO GUANACASTE, KOSTA RİKA NEDEN TERCİH ETMELİSİNİZ? Ormanlık bir alan hiç bu kadar stil sahibi bir tasarıma sahip olmamıştı. Otel, Kosta Rika’nın kuzey Pasifik Bölgesi’nde, el değmemiş bir alanda yer alıyor. Yerel mimar Ronald Zürcher burayı tasarlarken vahşi doğadan ilham almış. Lobi koza şeklinde. Odalarsa toprak ve taş yapılarıyla yeşile çalıyor. 58 EN SEKSİ NOKTASI Süitinizde, Pasifik Okyanusu’na bakan, size özel bir havuz var. İçerideyse yağmur duşları sizi bekliyor. MUTLAKA DENEYİN Spa’da volkanik özlü masaj ve rahatlama seçeneklerini tercih edebilirsiniz. RAHATLAYIN Volkanik kumlardan oluşan sahilde tembellik yapın, yağmur ormanlarında yürüyüşe çıkın, sörf yapın. THE SETAI MIAMI, ABD NEDEN TERCİH ETMELİSİNİZ? Sakinliğin ve huzurun diğer adı The Setai. Eğer havuz partileri için gelmeye niyetleniyorsanız yanlış tercih, başka bir yer seçin. EN SEKSİ NOKTASI Tik ağacından ürünlerle dekore edilmiş odalarda, bir duvardan diğerine uzanan yataklar huzur vaat ediyor. MUTLAKA DENEYİN Güney sahilinin hemen yanında yer alan, sanatla dekore edilmiş, mücevheri andıran Dempsey Vanderbit’e gidin. Her biri farklı derece ısıya sahip ideal boyutlardaki üç havuzdan birinde yüzebilir ya da kendinizi Atlas Okyanusu’nun serin sularına bırakabilirsiniz. RAHATLAYIN Okyanus manzaralı böylesi bir terasta kim bir havuz partisine ihtiyaç duyar ki? Mutlaka barbeküde pişmiş mahimahi yiyin, içecek bir şeyler alın, terasta bir şezlonga uzanıp yaşadığınız anın tadını çıkarın. NEDEN TERCİH ETMELİSİNİZ? Hemen arkada Etna Yanardağı bir gösteri yaparcasına hareketlenirken, ön tarafta muhteşem İyon Denizi size göz kırpıyor. Klemantin mandalinalarının sallandığı ağaçlarsa bu stil sahibi organik bölgeye renk katıyor. EN SEKSİ NOKTASI Fotoğraftaki havuz, 15 adet rüstik şık süit odalardan birinin manzarasına konuk oluyor. Bu otele geldiğinizde odadaki her şeyi bavulunuza atıp götürmek isteyeceksiniz. B&B marka İtalyan koltukları, yatak başındaki şık sehpaları, koyu renk volkanik kayalardan tasarlanmış duvara dayalı havada asılı duran yatakları; her şeyi… MUTLAKA DENEYİN Balık, güneşte kızarmış domatesler ve sakız kabağı mutlaka tatmanız gereken lezzetlerden. Kendi çiftliklerinde 150 tip meyve ve sebze yetiştirdiklerini de hatırlatalım. RAHATLAYIN Otelin dışında, doğanın ortasında bir outdoor bar var, orada takılabilirsiniz. Tembellik yapmak için sonsuz havuzlarda yüzebilir, çimenlerde yoga yapabilir, yıldızların altında film izleyebilirsiniz (Evet odalarda televizyon yok). ONE&ONLY HAYMAN ADASI WHITSUNDAY ADALARI, AVUSTRALYA NEDEN TERCİH ETMELİSİNİZ? Bu otel yeni değil ancak küçük bir miktar yatırımla (madem sordunuz, söyleyelim; 43 milyon sterlin) 64 yaşındaki Whitsunday’in güzelliği canlandı. EN SEKSİ NOKTASI Otel, bünyesinde toplam 160 süit, villa ve teras barındırıyor. Siz Diane von Furstenberg tasarlanmış odayı seçin. Ayrıca ateşte servis edilen Wagyu bifteğinden de mutlaka tadın. Otelde altı restoran bulunuyor, dolayısıyla şanslısınız. MUTLAKA DENEYİN Otelde sınırsız aktivite imkanı var. Dalış, şnorkelle dalış, su kayağı, rüzgar sörfü, deniz uçağıyla keşif. Hiçbiri size göre değilse bembeyaz kumlardaki şezlongunuza uzanıp hindistancevizinizin içinden içkinizi yudumlayabilirsiniz. RAHATLAYIN Otelin içinde yer alan fitness merkezinde Bodyism adı verilen seaslara katılarak ısınabilir, ardından serinlemek için kendinizi bir olimpik havuzun tam yedi katı büyüklüğünde olan dev havuza bırakabilirsiniz. 59 ME HOTEL IBIZA, İSPANYA THE BRANDO TETIAROA, FRANSIZ POLİNEZYASI NEDEN TERCİH ETMELİSİNİZ? Buranın adının Brando olmasının elbette bir nedeni var ancak bu neden Hollywood’la ya da kült film Godfather’la (Baba) ilgili değil. Tetiaroa, bir zamanlar Marlon Brando’nun özel adasıydı. Dolayısıyla buraya yapılan otele de ünlü oyuncunun adı verildi. Marlon Brando’nun 1967 yılında 125 bin sterline satın aldığı bu adaya dair hayali, hiç bozulmadan yıllarca korunmasıydı. Öyle de oldu, ta ki geçen temmuz ayına kadar. Şimdi bir yanınızda muhteşem bir deniz, diğer tarafınızda eşsiz yeşillikler içinde, burada tatil yapabilirsiniz. Otele yalnızca özel uçakla ulaşılabiliniyor. Odanıza yerleştikten sonra biraz şampanya yudumlayıp ada yapımı baldan mutlaka tadın. EN SEKSİ NOKTASI Hemen kumsalın yanındaki villalardan birinde kalın. Dışarıda bir sonsuz havuzu (infinity pool) bulunan bu villalar, aynı zamanda açık havada, Güney Pasifik yıldızlarının altında duş olanağı da sunuyor. Hatta komple dışarıda tasarlanmış odalar da mevcut. Karar sizin… MUTLAKA DENEYİN Otelin spa’sı, sizi hindistancevizi yağları içinde kaybolmaya davet ediyor. Polinezya masajı için bir randevu alın. RAHATLAYIN Les Mutines adlı küçük restoran, Paris’teki 2 Michelin yıldızlı Le Grand Vefour’un da şefi olan Guy Martin’e emanet. Tuzda pişmiş deniz tarağı ve Pasifik Okyanusu’nda yetişen bir balık türü olan mahimahiyi (lambuka), zencefil sosuyla birlikte mutlaka deneyin. 60 RAFFLES İSTANBUL İSTANBUL, TÜRKİYE NEDEN TERCİH ETMELİSİNİZ? İstanbul’daki Raffles Hotel, tasarımında kullanılan mermer, cam ve ipeksi ahşapla öne çıkıyor. Bunca yatırımı başka bir otelde görmeniz zor. EN SEKSİ NOKTASI Otelde her odanın bir balkonu bulunuyor. Siz de yere kadar uzanan camınızdan terasınıza doğru bir adım atın ve altınızda akıp giden dünyaya bir bakın. Sonra içeri geçin ve müthiş sanat eserlerini incelemeye koyulun. Mesela Jean-François Rauzier’nin Dolmabahçe Sarayı’nı resmettiği esere ne dersiniz? MUTLAKA DENEYİN Zorlu AVM’de alışverişe çıkabilir, Jamie Oliver ya da Tom Aikens’ta leziz bir yemek yiyebilirsiniz. Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde de ilginizi çekecek bir gösteri mutlaka vardır. RAHATLAYIN Otelin kapalı havuzu, cam figürleriyle bezeli tasarımı sayesinde, yüzerken tepenizde bir galaksi varmış izlenimi yaratıyor. NEDEN TERCİH ETMELİSİNİZ? Santa Eulalia’daki ME Hotel’e merhaba deyin. Muhteşem deniz manzarası, tamamı beyaz süt odalar ve deniz mahsülleriyle dolu bir mönü. Üstelik eğer çılgın havuz partilerine meraklıysanız, meşhur Nikki Beach hemen yanı başınızda. EN SEKSİ NOKTASI Terastaki şezlonga uzanıp, Akdeniz güneşinin altında iyice mayıştıktan sonra kendinizi buz gibi sulara bırakın. MUTLAKA DENEYİN Otelin özel hizmeti sizi bir jet aracılığıyla Ibiza’nın dışına, spa’ya götürüyor. Bu günlük burda sakinleşirken yanınıza, yolculuk boyunca sizi zihinsel olarak da rahatlatacak eğitmenlerden birini almayı ihmal etmeyin. RAHATLAYIN Otelin botlarından kiralayıp bir saatlik kısa bir turla Formentera’ya gidin. Burada Barbados’un pırıl pırıl parıldayan turkuaz renkli denizine karşı, fırınlanmış tuzlu balık ve ev yapımı erikli kek yiyebilirsiniz. LA RESIDENCE FRANSCHHOEK, GÜNEY AFRİKA NEDEN TERCİH ETMELİSİNİZ? Konumlandığı bölge kendinizden geçmenize neden olacak kadar harika. Franschhoek Dağları’nın aşağısında, uçsuz bucaksız bir vadide yer alan otelin odaları çok geniş, huzurlu ve tüm dünyadan toplanmış ilginç aksesuarlarla döşenmiş. Güneşli bir villa mı istersiniz yoksa etnik bir oda mı? EN SEKSİ NOKTASI Günbatımında terasta soğuk bir şeyler içerken, içinde kuşların yüzüp durduğu göle bir göz atın. MUTLAKA DENEYİN Yemekler olağanüstü. Şefin menüsünü seçin ve yetenekli ellerden çıkmış leziz yemeklerden tadın. Barbeküde pişmiş, Güney Afrika’ya özgü kingklip adlı balık ve ev yapımı sebzeli makarna favorimiz. RAHATLAYIN Burası aslında bir şarap şehri. Seyahatinize ekstra bir renk katıp yerel üzüm bağlarında tura çıkabilirsiniz. 61 SİNEMA Kaan YURTTÜRK BİR KAĞIT GİBİ SAVRULDU Kağıt Filmi Sanat filmi desen, değil… Gişe filmi desen, o da değil… Festivallerde başarısız olan, ticari gösterimde üç haftada toplam 21 bin kişi tarafından seyredilen “Kağıt”, Sinan Çetin kriterlerine göre ya aptallığın ya da gerizekalılığın göstergesinden başka bir şey değil. B AZI DEYİMLERİMİZİ ÇOK SEVERİM ÇOĞU ZAMAN ANLIK DURUMLARA ÇOK İYİ UYARLAR, NASIL TARİF EDECEĞİNİZİ BİLEMEDİĞİNİZ durumlarda yardımınıza koşarlar. Örneğin “Büyük lokma ye, büyük konuşma”, bunlardan biridir. Tıpkı, “Boyundan büyük laf etme” gibi mayhoş bir uyarı vardır bu deyimde. ‘Düşmez kalkmaz bir Allah’da aynen öyle, çok severim nedense, çok derin bir anlamı vardır. “Allah’ın sopası yok”, beni genellikle gülümsetir, peşi sıra aklıma hemen “Yer misin, yemez misin” tadında dayaklık vaziyetler gelir. “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” ise özellikle son vurgusu nedeniyle içimde bir ılıklığın yayılmasına neden olur. Bir başka kulvara geçtiğimizde, “Ölünün arkasından kötü konuşulmaz” gibi, hepimizin uymaya gayret ettiği bir başka söz çıkar karşımıza. “Düşene vurulmaz” da aynı anlamı taşıyan, halkımızın ne denli yüce gönüllü olduğunu gösteren bir başka özlü sözdür. Bu nedenle ister ‘düşmüş’ kabul edelim, ister ‘ölmüş’, Sinan Çetin’in “Kağıt” filminin de arkasından kötü konuşmak bana yakışmaz. Ben kendime yakıştırsam bile, siz değerli Aile Hekimlerimizin “Bize yakışmaz!” diyeceğine adım gibi eminim… Öyleyse, hasılat-seyirci sayısı anlamında ülkemizdeki en güvenilir kaynak olan antraktsinema.com’un açıkladığı üzere, gösterimde kaldığı dört hafta boyunca 21 bin seyirci toplamış olan “Kağıt” filminin arkasından “iyi bilirdik” demek, boynumuzun borcu. İttire kaktıra 21 bin seyirci… En sıkı filmin bile ancak 400-500 bin seyirci topladığı yıllarda, yani 1990’ların ortalarında bir sinemacı ağbim; “Fakir sinemacı gerizekalı bir eşektir” demişti. “Filmine 100 bin seyirci çekemeyen bıraksın bu işleri” demeye getiren laflar etmiş Sinan Çetin için bu seyirci miktarı bariz bir utanç tablosu kuşkusuz. “Genel olarak seyircinin nefesini ensesinde hisseden yönetmenler film yapmalıdır” demiş olan bir yönetmen için ne büyük bir fiyasko… “Seyircisiyle bağlantısı kopan sinemacı, sinemacı değildir, amatördür” diyerek atan tutan profesyonel bir sinemacı için 62 ne büyük bir rezalet… Bakın bir başka röportajında, 13 Nisan 2005 tarihli Aksiyon Dergisi’nde neler demiş Sinan Çetin, yukarıdaki lafları ettikten tam bir yıl sonra: “Kendini iyi film yapmak yerine sanat filmi yapmaya adayan her yönetmen aptaldır. İyi film ve kötü film vardır, ben sanat filmi yapıyorum diyen yönetmen aptaldır ve kibirlidir bana göre. Tabii ki kendilerine böyle bir elbise giydiriyorlar. İyi film yapamayınca bari adı sanat filmi olsun diyorlar, başarısızlıklarına büyük bir kılıf geçiriyorlar. İyi film yapamayınca sanat filmi yaptım diye bir bahçede dolaşmak mümkün oluyor.” Daha önce okusaydım, bende inanın bu 21 bin izleyicinin içinde olmak istemezdim ama böyle bir sinemadan da soğumak varmış kaderimizde. Yine de düşünmekten kendimi alamıyorum. Ben hala bir sanat filmi olmayan, seyirciyi de kaçıran bu filmin hangi kategoride yer bulacağı konusunda bir fikre sahip olamadım. Eğer Sinan Çetin, “Bir sanat filmi çektim” deseydi, kolaylıkla ‘aptalca’ derdim, bizzat kendi sözlerinden hareketle. Eğer, “Gişede müthiş başarılı olacak bir film yaptım” deseydi, karşımıza çıkan tablodan sonra ‘gerizekalıca’ diyebilirdim ama şimdi ne diyeceğimi bilemiyorum. Ama peki bu durumda, bu başarısızlık, hatta bu büyük skandal karşısında “Kağıt” nasıl bir film oluyor acaba? Ben söyleyeyim… Abar topar üstelikte kalkarken kendinize hakim olamayıp, “Bu ne aptal film yaa, bir izleyeci bu kadar da aptal yerine konmaz ki…” diyerek ve sizden aldıkları cesaretle nerdeyse çoğu kişinin salonu terk etmekte acele ettiği bir film oluyor. Galiba, Sinan Çetin’in filmin başından sonuna kadar fon müziği olarak kullandığı 1 Mayıs Marşı’nın son dizesini çağrıştıran bir filmdi “Kağıt”. Nasıl bitiyordu o marş: Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi savrulur gider… Hiçbir festivalde sonuna kadar izlenmedi, daha doğrusu izleyicinin sabır taşı o raddeye kadar bile dayanamayarak çatladı. Altın Portakal’da yalnızca Ayşen Guruda ‘en iyi yardımcı kadın oyuncu’ ödülü aldı. Sinan Çetin ona da “Zaten jüriler hak edene değil, ihtiyacı olana ödül veriyor” dedi, yani filminin ‘en sanatsal’ yanını da reddetmiş oldu. E, gişede de yok, hepi topu 21 bin seyirci. Akşam Gazetesi’nden bir yazar, “50 bin seyirci bile gitmez bu filme” demiş. Tekrar görüşmek üzere. Sinema salonunu en son terk eden izleyici (gerçekten bu sabrı tebrik etmeli) Her bir anlatımsal bozukluğu kareselleştiren ve biraz şunu, biraz da bunu çekelim mantığı. 63 BİR YILI GERİDE BIRAKTIK Ailehekimleri.net Dergisi 1. Yaş Gününü, Hampton by Hilton’da gerçekleştirilen görkemli bir geceyle kutladı. Çok sayıda davetlinin yanı sıra, Samsun Valisi Sayın İbrahim Şahin gönderdiği kutlama mesajıyla tüm aile hekimleri dergisinin çalışanlarını kutlayarak başarılarının devamını diledi. Geceye AHEF Başkanı Dr. Murat GİRGİNER, Berko Bölge Müdürü Seyfettin AYDIN, Samsun Anadolu Hastanesi Baş Hekimleri Gen. Cer. Opr. Yakup YÖNTEN, Genel Müdür Güner ARMUTLU ve Kurumsal Tanıtım Müdürü Fatih ESEN, Medicana Hastanesinden Kurumsal Tanıtım Müdürü ile çok sayıda davetli katıldı. Gecede dergiye sağladıkları katkıdan dolayı köşe yazarlarına ve sektörün önde gelen firma temsilcilerine teşekkür plaketi verildi. Gecenin sonunda tüm konuklarla birlikte Ailehekimleri.net dergisinin 1. yaş günü ve Ailehekimleri.net internet portalının 10. yaş günü pastası kesildi. Gecede kutlama pastası tüm davetliler ile birlikte kesilerek yemekten sonra ikram edildi. Slayt sunumu eşliğinde derginin gelişim sürecini davetliler ilgi ile izlerken, dergiye yazılarıyla katkıda bulunan köşe yazarları ve sektör temsilcilerine teşekkür plaketi verildi. Geceye katılamayan davetliler çelenk ve kutlama mesajı göndererek aile hekimlerinin yanında olduklarını gösterdiler. 64 65 ÇENGEL BULMACA Dr.Tolga Sucu’nun sunumu ile birlikte konuklara küçük hediyelerimizin yanı sıra, gecede Dr. Bahri ORAL’ın çıkarmış olduğu ‘Dilimin Ucunda Yüreğim’ adlı şiir kitabı konuklara hediye edildi.. Soldan Sağa 2. Rize Aile Hekimleri Derneği Yönetim Kurulu üyesi (Resim1) 4. Gözün en iç tabakası,ağ tabaka 10. Osmanlı devletinin ilk toprak kaybettiği antlaşma 11. Hayalet uçak olarak tanınan bir uçak modeli 12. Çok kokulu bir tür kahve 13. İyi huylu bağ dokusu tümörü 15. Bir yere gönderilen eşyanın listesi,gönderme belgesi 17. Ruhsal ve bedensel çöküntü 19. Başlangıcını lenfoid dokudan almış tümör 21. Süt şekeri 22. Kemiklerde patalojik olarak oluşan çıkıntı şeklindeki oluşumlar 24. Beynin tabanında yer alan hormon salgılayan bir bez 26. Nisan ayında kanserden kaybettiğimiz ünlü ses sanatçımız(Resim2) 28. Rize ilinde aynı adlı balıyla ünlü bir yayla 29. Geç barok dönem bestecilerinin en önemlilerinden biri,İtalyan keman virtiyözü 31. B vitamini eksikliğinde meydana gelen ağır bir polinevrit 34. Akdeniz anemisi 35. Üç silahşörlerden biri 38. Kendini zehirleyerek panzehir üreten, Osmanlı döneminin Amasyalı ünlü hekim ve cerrahı ÖD Ü LLÜ Yukarıdan Aşağı 1. Topuk kemiği 3. Tek kişilik yönetim biçimi 5. Budala, ahmak, saf, avanak 6. Koyu mavi renk 7. Bağırsak tıkanması 8. Vücut boşluklarında veya doku içerisinde sıvı birikmesi 9. Herpes virüsün yaptığı bir hastalık 14. Göz kapağı iltihabı 16. Tıpta kan kusma 18. Kalınbağırsağın son bölümü 20. Susam yağı 22. Takıntılı, saplantılı 23. Zirve,doruk anlamında bir isim 25. Yüzgeçlerine zehirli dikenleri bulunan,eti beyaz ve lezzetli bir balık 27. Yapı işlerinde kullanılan ufak tefek gereçleri satan kimse 30. Cennet ile cehennem arası 32. Çok iğneli balık oltası 33. İstanbul’un bir ilçesi 36. Koyun barınağı 37. Güneybatı Afrika’da bir ülke 39. Tıpta küçük dil 30 NİSAN’a Kadar Anahtar Kodunu aşağıdaki E-mail adresine gönderen ilk Aile Hekimine 32 GB Flash Memori HEDİYE! e-mail: [email protected] Not: Mail adresine gelen cevapların gönderiş saatlerine bakılacaktır. 66 67 68
Benzer belgeler
AİLE HEKİMLERİNİN SESİ GAZETESİ Şubat 2015 Sayısı
Aile Hekimlerinin iş yükü artmaya devam ediyor.
Bir aile hekimine düşen muayene sayısının yılda 10
bini aştığı belirtiliyor. Sağlık Bakanlığı verilerine
göre, aile hekimliği merkezlerine 2013 yılın...