Erdal Gülmez
Transkript
Erdal Gülmez
256 AYLIK HAVACILIK DERGİSİ 2146-6394 MART 2013 YIL:22 www.uted.com.tr Havacılığa gönül vermiş bir hukukçu: ’ye e r b a F ten ’ s a s i t y r ı s Cu a ıy Erdal Gülmez k e d r e l k ö ş ı G r a y bir Yeni UTED Yönetim Kurulu, 28. Genel Kurul’da oybirliğiyle seçildi Kelimelerin krallıĝına yolculuk Tarihe geçmiș sözler Dünyanın en ilginç binaları vardİyalı sİstemİN sorunları Sevgili meslektaşlarım, Öncelikle geçtiğimiz ay yapılmış olan UTED Olağan Genel Kurulu’na göstermiş olduğunuz ilgi ve tekrar görev vererek ekibime göstermiş olduğunuz teveccühten ötürü teşekkür ederim. Bu ay gündemimizde üyelerimizin büyük bir bölümünün çalışanı olduğu THY ve bağlı şirketlerinde değiştirilmiş olan vardiya başlangıç ve bitiş saatleri yer almaktadır. Havacılık bakım-onarım sektörü özellikle hat bakım alanında 7/24 çalışma esası üzerine kurulmuştur ve meslektaşlarımız sosyal-özel hayatlarından fedakarlık yaparak çalışmak durumundadırlar. Şüphesiz bu çalışma şekli insan performans ve limitleri üzerinde olumsuz etkiye sahip olmaktadır. Özellikle havacılık gibi emniyet ve güvenilirliğin çok önemli olduğu bir sektörde hizmet veren teknik personelin stresten arınmış, mevsimsel hava şartlarından korunmuş, fiziksel ve ruhsal olarak dinlenmiş olması çok önemlidir. Fakat vardiyalı çalışma, insanların en temel ihtiyaçlarından olan uyku düzenlerini bozmakta ve dikkat dağınıklığı, konsantrasyon bozukluğu, kronik yorgunluk ve bitkinliğe sebep olmaktadır. Sektörümüzün son yıllarda hızla büyümesi nedeniyle oluşan teknik personel açığı, meslektaşlarımız üzerinde oluşan iş yükünün artmasına sebep olmuştur. 1968 UÇAK Rİ YENLE TEKNİS EĞİ DERN Bizler yıllardır süregelen 3’lü çalışma sisteminin kısa izin günleri nedeniyle çalışanlar üzerinde olumsuz etki yarattığını dile getirirken ve bu durumun bir çözüme kavuşturulması beklentisi içindeyken çalışma saatlerinin; bilimsel bir temele dayanmadan, çalışanlarla görüş alışverişi yapılmadan eskisinden daha da ağır bir etkiye sahip olacak şekilde değiştirilmesi, UTED tarafından şaşkınlık ve hayretle karşılanmıştır. Havacılığın en temel öğesi “teknik”tir. Çalışanların zihnen ve bedenen dinlenmesi, uykusuzluk gibi dikkat dağıtan, performans düşüren etkenlerden uzak olması elzem iken, vardiya başlangıç saatlerinin birer saat geri alınması yani 05.30-14.00, 13.30-22.00, 21.30-06.00 olacak şekilde değiştirilmesi düşündürücüdür. Bu durum hem meslektaşlarımızın ailevi-sosyal hayatını bitirecek hem de -sabah vardiyasının 05.30’da başlaması nedeniyle- uyku düzenlerinin, dolayısıyla biyolojik saatlerinin bozulmasına sebep olacak, hata yapma oranını çok daha yukarı çekecektir. Biz, çalışanlar olarak, vardiyalı sistemin zorluğunu yıllardır yaşıyoruz. Mevcut düzenin iyileştirilmesi yerine kağıt üzerinde birtakım hesaplar yaparak bu şekilde kazanç sağlanacağını düşünmek bizce, çok tehlikeli olabilecek olaylara davetiye çıkarmaktır. Yöneticilerin, etkinlik ve verimlilik adına; bu uygulamaları hayata geçirmeden önce bilimsel gerçekleri dikkate almasını, empati yaparak ve bu sistemi en az bir hafta bizimle apronda-hangarda bizzat deneyerek zorlukları-olumsuzlukları görmesini, herkesin mutlu olacağı bir sistemi çalışanlarla beraber kararlaştırmasını diliyorum. Çalışanı ile kenetlenmiş bir kurum; güleryüzlü-mutlu çalışanlar ve üretilen kaliteli hizmetle daha etkin ve verimli olacak, dolayısıyla tabii ki hem gönüllerde hem de istatistiklerde daima zirvede kalacaktır. Vatanı ve milleti için Çanakkale’de canını siper eden şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyoruz ve bize bıraktıkları manevi mirastan ilham alıyoruz. 18 Mart Çanakkale Zaferimiz tüm milletimize kutlu olsun. Ev hanımından çalışanına, dünyadaki tüm emekçi kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. Saygılarımla. Ümit Sayıl Uçak Teknisyenleri Derneği Başkanı [email protected] 3 UTED İstanbul Cad. Üstoğlu Apt. No: 24, Kat: 5 Daire: 8 Bakırköy/İstanbul Tel: 0212 542 13 00/543 29 74 Faks: 0212 542 13 71 www.uted.com.tr www.uteddergi.com www.uted.org [email protected] 16 30 50 İmtiyaz Sahibi Uçak Teknisyenleri Derneği Adına Ümit Sayıl 1968 Genel Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Sefa İnan / [email protected] UÇAK Rİ YENLE TEKNİS EĞİ DERN Basın-Yayın Sekreterliği İsmet Şahin / [email protected] Elif Arslan /[email protected] dem 06 Gün erler 10 Hab da 14 Ajan ortaj 16 Röp Yazı Kurulu Kıvanç Bayezit, Zafer Ulavur, Ahmet Akpınar, İsmet Şahin, Elif Arslan, Celal Batur, Dr. Handan Diker Katkıda Bulunanlar Dursun Bayraklı, İsmet İlhan, Şebnem Bayezit, M. Rüzgar Yılmaz, Fatih Aydemir, Arif Sankaya, Hasan Büber, Barış Sönmez YAPIM Umar İletişim Hizmetleri Ltd. Şti. Harman Sok. No: 31/1 34153 Florya - İstanbul Tel: 0212 573 15 65 [email protected] www.umariletisim.com BASKI Elma Basım Yayın ve İletişim Hizmetleri San. Tic. Ltd. Şti. Halkalı Cad. No:164 B-4 Blok Sefaköy - Küçükçekmece İstanbul Tel: 0 212 697 30 30 52 20 Yayın Türü: Aylık, süreli, yaygın 48 UTED’E ABONE OLABİLİRSİNİZ Dergimize abone olmak için yıllık abone ücretini banka hesabımıza yatırdıktan sonra dekontu bize fakslamanız yeterli. Uted dergisi her ay adresinize gönderilecektir. Lütfen ayrıntılı bilgi için derneğimizle irtibata geçiniz. UTED dergİsİnİn geçmİş sayılarına web sİtemİzden ulaşabİlİrsİnİz. 4 i 20 Gez r l Günle 23 Öze acılık 24 Hav al 30 Orijin acılık 34 Hav ik 38 Tekn ür 40 Kült ik 44 Tekn acılık 46 Hav şi 48 Söyle acılık 50 Hav i 52 Hob 54 Tarih ası n Düny 56 Oyu s talamu 58 Hipo in uklar İç 60 Çoc lık 62 Sağ me 64 Gur aca 66 Bulm 62 5 GÜNDEM “Önümüzdeki 10 yılın Türkiye’de ve dünyada, teknik personel için çok iyi kazanımların ve büyük risklerin olduğu bir dönem olacağını hepimiz biliyoruz. İnanılmaz bir mesafe kaydettik, hayal etmediğimiz noktalara geldik. Şöyle bir örnek vereyim; eskiden sadece iki eğitimimiz vardı:Temel ve tip. Bugünse ICAO’nun talimatlarına göre her bir teknisyen en az 4-5 eğitim almak ve 2 yılda bir bunları tekrarlamak zorunda. Bugün derneklere, teknisyenlere çok büyük görev düşüyor. Sadece şu istatistiğe bakmak yeterli; 2006 yılında THY’nin 70 tane uçağı vardı, bugün 210. MNG Teknik 200 kişiydi; şimdi 1000 kişi çalışıyor. myTECHNIC diye bir şey yoktu. Boeing’in yaptığı tahmine göre gelecek 20 yılda Türkiye’de en az 5000 lisanslı teknisyene ihtiyaç duyulacak. Derneklere, teknisyenlik kültürünü oturtabilmek için çok ciddi görevler düşecek. Çünkü yarın daha fazla teknisyene, daha fazla deneyime, daha fazla birikime ihtiyaç olacak.” Murat Çekiç Doğru bir projeydi, yetişmiş eleman açığını kapatmak için gerekliydi.” Özel Gökjet Havacılık Anadolu Meslek Lisesi hakkında da bilgi veren Gülmez bu okuldan mezun olacak öğrencilerin hem diploma hem de EASA Kategori A lisansı alacaklarını söyledi. Gülmez, “Okulun personel problemine köklü bir çözüm olacağını düşünüyorum” dedi. Sefa İnan: “Geleceğin mesleği, uçak teknisyenliği” Yeni UTED Yönetim Kurulu, 28. Genel Kurul’da oybirliğiyle seçildi Açılış konuşmasının ardından Kongre Başkanlık Divanı’nın seçimi için oylamaya geçildi. Sefa İnan oy çoğunluğuyla Divan Başkanı seçildi. İstiklal Marşı’nın okunması ve bir dakikalık saygı duruşunun ardından konuk konuşmacılar sahneye davet edildi. 6 Delice’nin ardından söz alan HABOM AŞ personeli Murat Çekiç, “Yöneticilerin bizi daha fazla sahiplenmesini ve THY Teknik AŞ ile HABOM AŞ çalışanlarının birbirine daha çok kenetlenmesi istiyoruz” dedi. Çekiç’in ardından konuşan UTED'in hukuk müşaviri avukat Erdal Gülmez, çok tartışılan TYP programı ile ilgili bilgiler verdi. Gülmez şunları kaydetti: “Türk Hava Yolları’nda eğitim müdürlüğü yaptığım dönemde TYP projesini başlatan proje koordinatörü benim. Havacılık okullarındaki mühendislerle görüştük. THY’nin personel ihtiyacına baktık, okulların mezun edebileceği insan kaynağını hesapladık ve arada bir uçurum olduğunu gördük. İlk 137 kişiyi bu programa alan benim. O çocukları programa alırken son derece objektif davrandık. çak Teknisyenleri Derneği (UTED)’nin 28. Genel Kurulu, 2 Şubat Cumartesi günü THY Eğitim Akademisi Seminer Salonu’nda gerçekleştirildi. Saat 09.00’da başlayan genel kurulda tek liste yer aldı. UTED Başkanı Ümit Sayıl yaptığı açılış konuşmasında, “27. dönem olarak derneğimizin temelini yeniden inşa ettik. Bizden sonra gelecek olan arkadaşlarımızın önünü açmaya çalıştık. 28. dönemde daha değişik bir sistemle kaldığımız yerden yola devam edeceğiz. Bu süreçte siz üyelerimizin destek ve onayını bekliyoruz” dedi. Daha sonra söz alan Sefa İnan, üniversitelerde havacılığı bilen, bilgi birikimine sahip eğitmen eksikliği olduğunu dile getirdi. Havacılıkta eğitimin ve atölye çalışmasının önemine vurgu yapan İnan, “İyi yetişmiş teknisyenler için iyi yetişmiş hocalara ihtiyaç var. Geleceğin mesleği, uçak teknisyenliği” dedi. Erdal Gülmez Nabi Delice: “Teknisyenlik kültürünü oturtmak derneklerin görevi” İlk olarak MNG’de teknik eğitmen olarak görev yapan TALTA eski başkanı Nabi Delice söz aldı. Delice şunları kaydetti: Ümit Sayıl ise “En büyük hedefimiz genç nesle yol açmak. 28. dönemde genç nesille aradaki kopukluğu gidermek en önemli amaçlarımızdan biri olacak” diye konuştu. Konuk konuşmacıların ardından 27. dönem Yönetim Kurulu faaliyet raporunun okunmasına geçildi. Ümit Sayıl dinleyicilere kısa başlıklar halinde geçmiş dönemde nelerin hedeflendiğini ve nelerin başarıldığını anlattı. Sayıl şunları kaydetti: “27. dönem Yönetim Kurulu olarak bu işe girmemizin sebebi sivil havacılığın en canlı olduğu dönemde derneğimizin pasif kalmasıydı. Üye sayısı 1062’den 368’e düşmüştü. Şu anda 1100 üyemiz var. Emekli olan üyelerimiz bu sayıya dahil değil. Bu süreçte şunları yaptık: - Derneğimizin muhasebe ve yönetimsel sistemleri dijital ortama aktarıldı. Bu sistemler isteyen herkes tarafından 24 saat boyunca izlenebilir hale getirildi. Yurtdışındaki server yurtiçine alındı. - Daha önce kullanılan yasal olmayan bilgisayar sistemleri yasal yazılımlarla değiştirildi. - Uygun fiyatlarla çalışmadığı ve çalışmadığı halde para aldığı saptanan dernek avukatının işine son verildi. Sivil havacılık terminolojisine hakim, içimizden bir isim olan Erdal Gülmez derneğimizin avukatlığını üstlendi. 7 GÜNDEM - Önceki dönemden devralınan 41 milyarlık borç kapatıldı. - Daha önce amatörce hazırlanan UTED dergisi, yepyeni bir tasarımla profesyonel bir ajans tarafından çıkarılmaya başlandı. Süreli yayınlar için uluslararası bir numaralama sistemi olan ISSN numarası alındı. - Web adresimiz, org’dan com.tr’ye alınarak resmi olarak onaylandı. - Çeşitli çalıştaylara katıldık. UTED’liler bu çalıştaylarda üye olarak yönetime girdi.” tık. Bu dönemde çok gurur verici gelişmeler de oldu. Bunlardan biri Anadolu Üniversitesi’nden aldığımız davetti. Anadolu Üniversitesi’nde çok yakın bir gelecekte türbin motorların test edilmesi için bir tesis kurulacak. Biz de bu süreçte iş tecrübelerimizi paylaşmak için davet edildik. Geçtiğimiz dönemde derneğimizin temelini oluşturduk. 28. dönemde ise kat atma çalışmalarına geçeceğiz.” Faaliyet raporunun ve mali raporun okunarak onaylanmasının ardından yeni Yönetim Kurulu, Onur Kurulu ve Denetim Kurulu asil ve yedek üyelerinin seçimine geçildi. Tek liste olduğu için kapalı oylama yapılmasına gerek görülmeyen oturumda aşağıdaki liste oybirliğiyle kabul edildi. Yeni Yönetim Kurulu’nda üç kadın üye yer aldı. Fehmi Arı C Kategori Şefi “Genel kurula daha çok katılım olmasını beklerdim. Üye sayımızın artması gerekiyor. Üyelerimizin de dernek işlerine, meslekleriyle ilgili konulara karşı daha duyarlı olması gerekiyor. Katılımcılık mutlaka artırılmalı.” Atilla Alp Uçak Atölyesi Vardiya Şefi “Ben bu mesleğe 1968 yılında girdim. O zaman uçağın 'u'sunu bile bilmiyordum. Her şeyi atölye çalışmaları sırasında öğrendim. Okul bitirmek yetmiyor yani. Şimdi tabii ki eğitim sistemi çok ilerlemiş durumda; mesleki eğitim olsun, İngilizce eğitimi olsun çok güzel gelişmeler, ilerlemeler var. Ancak bugün sayısal olarak gördüğüm duruma üzüldüm. Eskiden genel kurul olduğunda salonlar dolup taşardı. Herkes derneğe sahip çıkardı.” Ümit Sayıl: “Geçtiğimiz dönemde derneğimizin temelini oluşturduk. 28. dönemde ise kat atma çalışmalarına geçeceğiz” Faaliyet raporunun okunmasının ardından Sayıl sözlerine şöyle devam etti: “27. dönemde derneğimizin temel taşları oturtmaya, derneğimizi yasal bir zemine yerleştirmeye çalış- Erdal Gülmez UTED Yönetim Kurulu üyeleri Elif Arslan, Mehtap Kaşifoğlu, Sibel Yücel (soldan sağa) UTED Yönetim Kurulu 1- Cafer Vatansever 2- Erhan Sıcak 3- Ümit Sayıl 4- Barış Sönmez 5- İsmet Şahin 6- Zafer Ulavur 7- Serhat Karakol 8- Elif Arslan 9- Murat Çekiç 10- Sibel Yücel 11- Mehtap Kaşifoğlu 8 Avukat “Derneğimizin çatı vazifesi görmek için elinden geleni yaptığını düşünüyorum. Sayısal olarak bakıldığında da bu görülüyor; üye sayısı 300’lerden 1000’lere çıkarılmış durumda. Dernek uçak teknisyenlerinin sesini dile getiriyor, onları hakkıyla temsil ediyor. Yeni dönemde UTED’den Türkiye’deki uçak teknisyenlerinin istihdam, kariyer, eğitim gibi sorunlarına yardımcı olacak çalışmalar bekliyoruz. Sosyal faaliyetler artırılmalı, hatta mümkünse bir tesis kurularak üyelerin bir araya gelmesi sağlanmalı.” Sibel Yücel Uçak Teknisyeni - THY Teknik AŞ ve UTED Yönetim Kurulu üyesi “Üç yıldır bu mesleği yapıyorum. Üyeler arasında bir iletişim kopukluğu olduğunu düşünüyorum. Daha önce insanlar birbirine daha çok kenetleniyormuş, bir şey olduğunda hemen duyurulup toplanılarak ortak kararlar alınabiliyormuş. Bu maalesef sadece UTED için değil tüm sivil havacılık camiası için geçerli.Yeni yönetimle birlikte bu kopukluklar giderilecek diye ümit ediyorum. Bugünkü genel kurul gibi üyeleri bir araya getiren toplantılar çok yararlı oluyor çünkü biz gençlerin yeni şeyler öğrenmesine olanak sağlıyor. Örneğin buradaki abilerimiz lisans çevirmelerinden bahsediyor; biz daha lisansımızı alma aşamasındayız. Eski ve yeni nesiller arasında daha fazla diyalog olması için çeşitli toplantılar, söyleşiler yapılabilir.” 9 Haberler Erdoğan’ın uçağı bu ay geliyor aşbakanlık uçağı olarak kullanılmak üzere Airbus’a sipariş edilen “Devlet başkanlarının tercihi” A330’un bu ay teslim edilmesi planlanıyor. İki yıl önce sipariş edilen uçağın bakım ve işletme hizmetlerini Türk Hava Yolları (THY) verecek. Uçağın içi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın istekleri doğrultusunda özel olarak dizayn edildi. Uçakta geniş bir oturma bölümünün yanı sıra çalışma ve yatak odası da bulunuyor. A330’un VIP Presidential modeli genellikle en fazla 50 koltuk kapasitesine sahip oluyor ancak Erdoğan’ın uçağı kalabalık heyetler düşünülerek 90 kişilik olarak tasarlandı. Savunma sistemine sahip olan uçağa herhangi bir saldırıya karşı füzesavar da monte edildi. AmerIcan AIrlInes, US AIrways ile birleşti merikan havacılık sektörünün devleri American Airlines ile US Airways birleşerek dünyanın en büyük havayolu şirketini oluşturmaya hazırlanıyor. Geçtiğimiz günlerde resmi olarak duyurulan birleşme sonucunda şirketin tahmini piyasa değerinin 11 milyar dolar olarak rakibi Delta Airlines’ın seviyesine yaklaşacağı vurgulanıyor. Birleşmenin ardından şirketin adının American Airlines olacağı ve icra kurulu başkanlığını US Airways CEO’su Doug Parker’ın yürüteceği açıklandı. Şirketin toplam 900 uçağı, 3 bin uçuşu ve 100 bin çalışanı olacak. Beş yıl önce dünyanın en büyük havayolu şirketi olan American Airlines, geçen yıl iflastan korunma başvurusu yaparak yeniden yapılanmaya girmişti. US Airways ise son yıllarda kârını artırarak iyi bir performans yakalamıştı. Savunma sanayisi Eskişehir’de buluşuyor skişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Hezarfen Havacılık ve Uzay Kulübü tarafından düzenlenen “Hezarfen Savunma Sanayi Günleri”nin 3.sü, 8-9 Mart’ta üniversitenin Kongre ve Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Geçtiğimiz yıllarda Türk savunma sanayisinin önemli oyuncularını bir araya getiren etkinlik bu yıl da oldukça kapsamlı bir programa sahip. Savunma Sanayi Müsteşarlığı, TEI, Aselsan, Lockheed Martin, Figes, EADS, Kale AERO, TAI, Sikorsky, Airbus ve Solotürk etkinliğe katılacak olan kurum ve kuruluşlardan bazıları. SHGM’nin teşvik uygulaması kapsamında 20 yeni hat açıldı AIrbus’tan A350 XWB bataryaları için B planı oeing’in 787 Dreamliner serisinde yaşanan sorunların ardından Airbus, A350 XWB modeli için Fransız batarya üreticisi Saft ile birlikte geliştirdiği lityum iyon ana batarya yapısının güvenli ve sağlam olduğuna dair herhangi bir şüphe duymadığını açıkladı. Airbus, A350 XWB uçuş testi programına planlandığı gibi lityum iyon bataryalarla devam edecek ancak Hizmete Giriş (EIS) programında B planını uygulamaya alacak. EIS programında, güvenilirliği kanıtlanmış olan nikel kadmiyum bataryalara dönülecek. Airbus ayrıca lityum iyon ana bataryaları için ek incelemeler başlattı. ivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM) tarafından uçuş gerçekleştirilmeyen hatlara sefer düzenlenmesi amacıyla başlatılan teşvik uygulaması kapsamında 20 yeni hat açıldı. Havayolu şirketlerinin yoğun talep gösterdiği uygulamaya yapılan başvuruları değerlendiren SHGM, 2013 yaz tarife döneminde başlamak üzere iç hatlarda 5 havayoluna Sabiha Gökçen’den 10, Ankara’dan 2, İzmir’den 3, Antalya’dan 5 hat olmak üzere toplam 20 hatta haftalık toplam 66 frekans sefer yapma izni verdi. SHGM’nin yaptığı duyuruda “Belirlenen hatlarda haftalık en az 3 frekans uçuş yapmak kaydı ile kendisine o hattı geliştirmesi için 2 yıl tek başına uçuş yapma hakkı tanıyan teşvik uygulamasına dahil olan havayolu işletmelerine ayrıca dış hat uçuş tahsislerinde öncelik tanınacağı” belirtildi. THY, MNG Teknik’i satın almak istiyor ürk Hava Yolları (THY), MNG Teknik ile ortaklık veya satınalma alternatiflerine ilişkin görüşmelere başlama kararı aldığını duyurdu.Yapılan açıklamada, “Ortaklığımız yönetim kurulunca önümüzdeki dönem filo planlaması çerçevesinde artan bakım ve onarım ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik olarak MNG Teknik Uçak Bakım Hizmetleri A.Ş. firmasıyla ortaklık veya satınalma alternatiflerine ilişkin görüşmelere ve durum tespiti çalışmalarına başlanmasına karar verilmiştir. Taraflar arasında iyi niyet anlaşması imzalanmış olup gelişmeler kamuoyu ile paylaşılacaktır” denildi. 10 Türk çift “Havacılığın Yaşayan Efsaneleri” arasında ierra Nevada Corporation’ın (SNC) sahipleri Eren ve Fatih Özmen, ABD’de havacılık sektörünün en prestijli ödüllerinden biri olan “Havacılığın Yaşayan Efsaneleri” listesine girmeye hak kazandı. Fatih Özmen 1963 yılında kurulan SNC’de yönetici olarak çalışırken 1994’te şirketi satın aldı. Bugün 2.500 çalışanı bulunan büyük bir teknoloji şirketi haline gelen SNC, geliştirdiği Dream Chaser adlı uzay aracı sayesinde Boeing ve SpaceX ile birlikte NASA’dan uzay taksi projesinde destek elde eden üç şirketten biri. Amerika’nın en inovatif şirketlerinden biri olan SNC, Pentagon için silah sistemleri üretiyor. Kiddie Hawk Hava Akademisi tarafından belirlenen “Havacılığın Yaşayan Efsaneleri” listesinde havacılığa katkı sağlayan girişimciler, rekor sahipleri, astronotlar ve pilotlar yer alıyor. Rusya’ya düşen göktaşı Hiroşima’nın 20 katıydı ASA, Rusya’nın doğusundaki Çelyabinsk kentinin üzerinden geçen göktaşının neden olduğu sonik patlamaların, 1945 yılında Hiroşima’ya atılan atom bombasının neden olduğu patlamadan yirmi kat büyük olduğunu açıkladı. Düşen göktaşı nedeniyle bölgede 5000 bin kadar evin camları kırılmış, 1000’den fazla kişi de yaralanmıştı. Yaşanan olay nedeniyle NASA ile Avrupa Uzay Ajansı (ESA)’nın tehlikeli gök cisimlerini saf dışı edecek bir sistem kurma çalışmalarına hız vermesi bekleniyor. Konuyla ilgili olarak Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan bir raporun da bu ay içinde yayınlanması bekleniyor. 11 Haberler UTED, Havacılık Sektörü Eğitim İstişare Toplantısı’na katıldı Boeing 787 Dreamliner test uçuşu yaptı ityum-iyon bataryalarında yaşanan sorun nedeniyle dünya çapında seferleri durdurulan Boeing 787 Dreamliner yaklaşık bir ay sonra ilk test uçuşunu gerçekleştirdi. ABD Federal Havacılık İdaresi’nden (FAA) test uçuşu için izin alan Boeing, uçağı Seattle’dan havalandırdı. Uçağın yaklaşık 2,5 saat havada kaldığı bildirildi. Bu arada Boeing Ticari Uçaklar CEO’su Ray Conner, 787’nin yardımcı güç ünitesindeki sorunları çözecek geçici yöntemleri konuşmak için FAA Başkanı Michael Huerta ile 22 Şubat’ta bir araya geldi. Boeing, kısa devreden kaynaklanan yangınları engellemek için batarya hücrelerinin arasına seramik parçalar koymayı önerecek. Diğer bir çözüm ise hücreleri, herhangi bir yangını kontrol altına alacak yüksek basınçlı bir hava deliği olan titanyum veya çelik kutularla kaplamak. Ancak Japonya’dan gelen bir haber yangının sebebiyle ilgili kafa karışıklığı yarattı. Geçen ay elektrik aksamındaki sorun nedeniyle acil iniş yapan All Nippon Havayolları’na (ANA) ait Boeing 787 Dreamliner’da incelemeler yapan Japon Ulaştırma Bakanlığı, uçaktaki lityum-iyon bataryanın düzgün bağlanmamış olduğunu ve yaşanan sorunun bundan kaynaklanmış olabileceğini açıkladı. ABD’nin Ulusal Ulaşım Güvenliği Kurulu (NTSB) ise bataryalarda başka bir sorun bulmuştu. Sekiz hücrede çok sayıda kısa devre bulan kurul bu durumum “ısıl sürükleme”ye yol açtığını bildirmişti. Uzmanlara göre, yangının kesin sebebi anlaşılmadan uzun vadeli bir çözüm bulunması zor görünüyor. FAA geçici çözümü kabul ederse, Boeing’in yeni batarya ünitesini tasarlaması, test etmesi, sertifikalandırması ve uçaklara monte etmesi en az üç ay sürecek. Esenboğa Havalimanı’nda %9’luk yolcu artışı AV Esenboğa Havalimanı geçen yıl iç ve dış hatlarda toplam 24 havayolu şirketi ve 9 milyon 300 bin yolcuya hizmet verdi. TAV Esenboğa Genel Müdürü Nuray Demirer’in verdiği bilgilere göre, 2012 yılında yolcu sayısında yüzde 9, uçak sayısında ise yüzde 3 artış kaydedildi. Demirer 2013’te hizmet verilmeye başlanan ilk yeni havayolunun Alitalia olduğunu söyledi. Alitalia, 26 Mart’tan itibaren haftanın 3 günü Esenboğa’dan Roma’ya direkt seferler düzenleyecek. Embraer ikinci nesil E-Jet için çalışıyor rezilyalı uçak üreticisi Embraer, yüksek satış başarısı yakalayan E-Jet ailesinin ikinci nesliyle ilgili çalışmalarını sürdürüyor. Geçtiğimiz günlerde E-170/175 ve E190/195 serilerindeki General Electric CF34’lerin, düşük yakıt sarfiyatına sahip olan ve %10 daha yüksek performans sağlayan Pratt&Whitney PW1700G ve PW1900G tipi motorlarla değiştirileceği duyurulmuştu. E-Jet’lere performans artırıcı tasarımlar eklemeye devam eden Embraer bu uçaklarda Honeywell’in “Primus 2” adlı entegre aviyonik sistemini ve “Yeni Nesil Uçuş İdare Sistemi (NGFMS)”ni kullanacağını açıkladı. İkinci nesil E-Jet’lerin ilkinin 2018’de teslim edilmesi planlanıyor. Sukhoi Superjet 100’ler “uçuşa elverişli” usya’nın resmi havayolu şirketi Aeroflot’un işlettiği üç Sukhoi Superjet 100’ün uçuşa elverişlilik sertifikaları 14 Şubat’ta yenilendi. Dördüncü bir Sukhoi Superjet 100’ün de sertifikasını yenileyerek operasyonlara başlaması bekleniyor. Uçaklarda saptanan bazı eksikliklerin giderilmesinin ardından sertifikaların yenilenme süreci de tamamlandı. Sukhoi Superjet 100, 75 ila 95 yolcu kapasitesine ve “fly-by-wire” sistemine sahip olan modern bir bölgesel jet. İlk uçuşunu 19 Mayıs 2008 tarihinde yapan uçak, askeri uçaklar üreten Sukhoi adlı Rus şirketinin sivil havacılık departmanı tarafından İtalyan Finmeccanica ile ortaklaşa üretiliyor. 12 EB Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü tarafından organize edilen Havacılık Sektörü Eğitim İstişare Toplantısı, 22 Şubat’ta İstanbul’da yapıldı. Yükseköğretim Yürütme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Durmuş Günay, havacılık orta ve yükseköğretim kurumlarının yöneticileri; havacılık sektör ve eğitim birimleriyle sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinin katıldığı toplantıda, mesleki eğitimde havacılık alanıyla ilgili eğitimlerin mevcut durumu, sorunları ve beklentileri değerlendirildi. UTED’i temsilen toplantıya katılan Genel Sekreter Barış Sönmez söz alarak; mevcut lisanslandırma sistemindeki eksikliklere ve ortaöğretim düzeyindeki mesleki eğitimden yükseköğretim düzeyindeki mesleki öğretime geçişte teşvik edici bir sistemin gerekliliğine işaret etti. Sönmez ayrıca, yükseköğretim düzeyinde eğitim verilen mevcut sivil havacılık yüksekokullarından mezun olanların yaşadıkları sorunları dile getirerek bu okullardan mezun olan meslektaşlarımızın unvanı konusunda atılması gerektiğine inandığımız adımlara değindi. Sönmez, yükseköğretimde 1+4 yıl eğitim alarak mezun olan ülkemizin genç beyinlerinin, sektörde, bu kaliteli eğitime karşılık gelecek uygun bir unvanla temsil edilmeleri ve geçtiğimiz yıl fakülte statüsü almış olan Eskişehir Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi mezunlarının da mühendis unvanı alması gerektiğini kaydetti. Lufthansa’nın first class hizmetlerine tam not Havacılık sektörü Las Vegas ve Abu Dabi’de bir araya geliyor ufthansa’nın first class hizmetleri Skytrax değerlendirmesinde beş yıldızla ödüllendirildi. Değerlendirmede özellikle, first class kabininde yer alan ve iki metre uzunluğunda bir yatağa dönüşebilen ergonomik koltukların sunduğu konfor; uçak içi eğlence sistemindeki sekiz farklı dilde izlenebilen zengin film seçeneği, çok sayıda televizyon ve radyo kanalı, müzik ve sesli kitap seçeneklerine vurgu yapıldı. Yer hizmetlerinde ise Lufthansa’nın Frankfurt’taki first class terminali tüm kategorilerde en yüksek notu aldı. Değerlendirme, havayolu ve havaalanları sektöründe kalite denetimi konusunda uzman Skytrax Enstitüsü tarafından gerçekleştirildi. luslararası Helikopter Derneği (Helicopter Association International) tarafından düzenlenen Heli-Expo 2013 fuarı, 4-7 Mart tarihleri arasında Las Vegas’ta gerçekleştirilecek. Yirmi binin üzerinde kişinin katılması beklenen fuarda 650 şirket stant açacak ve 60’ın üzerinde helikopter sergilenecek. Fuarda ayrıca seminer ve atölye çalışmaları da gerçekleştirilecek. Bu ayki bir diğer önemli etkinlikse 5-7 Mart tarihlerinde düzenlenecek olan Abu Dabi Air Expo. Havacılığı en büyük oyuncularını bir araya getirecek olan fuarda sektördeki son gelişme ve yenilikler görücüye çıkacak. Hawker Beechcraft’a Elmas Bakım Ödülü awker Beechcraft Global Müşteri Desteği (GCS), şirketin Amerika’daki yedi servis merkezinin uçak bakım eğitiminde sağladıkları başarı dolayısıyla ABD Federal Havacılık İdaresi (FAA) Bakım Teknisyeni Programı’nın Elmas Ödülü’ne layık görüldüğünü duyurdu. Ödül, kuruluşların çalışanlarının tamamının FAA’nın programına katıldığını tescil ediyor ve yıl boyunca alınan FAA onaylı eğitimin toplam saatine göre veriliyor. Hawker Beechcraft’in Tampa, Indianapolis, Wilmington, Wichita, Houston ve Atlanta’daki bakım merkezleri ödüle layık görüldü. 13 vİzyona gİrecekler Sefiller (1 Mart) Victor Hugo’nun ünlü edebiyat klasiğinden uyarlanan Sefiller (Les Miserables), Jean Valjean’ın hikayesini bu kez müzikal olarak beyazperdeye taşıyor. Başrollerde Hugh Jackman, Russell Crowe, Anne Hathaway, Helena Bonham Carter ve Amanda Seyfried yer alıyor. Muhteşem ve Kudretli Oz (8 Mart) Sezen Aksu, Fahir Atakoğlu&Ara Dinkjian Sezen Aksu, Fahir Atakoğlu ve Ara Dinkjian, ilk kez Avea Sıradışı Müzik Konserleri’nde bir araya geliyor. Bu özel performans için oluşturdukları ortak repertuarı icra edecek olan sanatçılar müzikseverlere unutulmaz bir gece yaşatacak. 16 Mart Cumartesi, saat 20.30’da İstanbul Kongre Merkezi Harbiye Salonu’nda izlenebilir. mIka, İstanbul'da Eğlenceli sahne performanslarıyla tüm dünyada beğeni toplayan Mika, 17 Mart Pazar akşamı KüçükÇiftlik Park’ta İstanbullu müzikseverlerle buluşuyor. Türkiye’de de geniş bir hayran kitlesine sahip olan Mika, güçlü sesi ve enerjisi ile unutulmaz bir performans sergileyecek. Bu treni kaçırmayın! Rahmi M. Koç Müzesi, “Minyatür Trenlerin Muhteşem Dünyası” adlı sergi ile ziyaretçilerine, 1980’ler Türkiye’sinden bir kesit sunuyor. Sergide; lokomotifi, vagonları ve demiryolu hattı ile Selçuk İstasyonu ve çevresinin hareketli ve sesli bir modeli yer alıyor. 2 Haziran’a kadar görülebilir. "Michael Jackson The Immortal World Tour" “Komedi Meselesi” Yunanistan, Türkiye, İngiltere, Romanya, Finlandiya ortak yapımı “Komedi Meselesi” müzikali, Avrupa turnesi kapsamında 23 Mart’ta İstanbul Devlet Tiyatrosu Cevahir Sahnesi’ne geliyor. Büyüleyici bir müzik ve dans şöleni vadeden oyun, ünlü yazarları ve antik kahramanlarıyla Batı tiyatrosunun doğuşuna çağdaş bir yorum getiriyor. 14 Popun kralı Michael Jackson’ı, dünyanın en ünlü dans gruplarından Cirque Du Soleil ile bir araya getiren bu muhteşem gösteri, Kuzey Amerika ve Avrupa turnesinden sonra Türkiye’de! Farklı dans stillerini Michael Jackson’ın müzikleriyle buluşturan gösteri; 15, 16 ve 17 Mart’ta toplam 5 şovla Ülker Sports Arena’da. Beyazperdenin en ünlü hikayelerinden “Oz Büyücüsü”nün öncesini anlatan filmde, küçük bir sirkte büyücülük numaralarıyla hayatını kazanan Oscar Diggs’in sihirli Oz Ülkesi’ne gelişi ve Theodora, Evanora ve Glinda adlı üç cadıyla tanışarak Oz Büyücüsü’ne dönüşmesini izleyeceğiz. Hazine Avcısı'nın Maceraları (15 mart) Tadeo, Chicago’da işçilik yaparak hayatını sürdüren bir hayalperesttir.Yanlışlıkla ünlü bir arkeologla karıştırılan Tadeo, önemli bir görevi yerine getirmek üzere Peru’ya gönderilir. Hep hayalini kurduğu bu macerayı tamamlayabilmek için hazine avcısı gangsterlerin yardımını istemek zorundadır. İspanyol yapımı bu çizgi film üç boyutlu olarak vizyona giriyor. Dev Avcısı Jack (22 Mart) Uzun zaman önce ortadan kaybolmuş olan devler asırlar sonra serbest kalınca, bir zamanlar kaybettikleri toprakları geri alma mücadelesine girişirler. Onları durdurmak isteyen genç Jack (Nicholas Hoult), sadece efsanelerde var olduğunu sandığı savaşçılarla karşı karşıya kalıp kendi de bir efsane olma şansını yakalayacaktır. Hitchcock (29 Mart) Ünlü yönetmen Alfred Hitchcock’un en ünlü filmi “Sapık (Psycho)”ın çekim sürecini konu alan filmde ünlü yönetmeni Anthony Hopkins, eşi Alma’yı ise Helen Mirren canlandırıyor. 15 röportaj Havacılıkla hukukçuluğu harmanlayıp mesleki alanda başarılı işler ortaya koymuş, havacılığın pek çok dalında çeşitli görevler üstlendikten sonra kendini eğitime adamış bir uçak teknisyeni Erdal Gülmez. UTED’in hukuk müşavirliği görevini üstlenmiş olan ve havacılığın daha ileri noktalara taşınması için yakın zaman önce Gökjet Havacılık Anadolu Meslek Lisesi’nin kurucuları arasında yer alan Gülmez ile dolu dolu bir söyleşi yaptık. Havacılığa gönül vermiş bir hukukçu: avacılık alanında pek çok kişi sizi tanıyor ancak yine de bize kısaca kendinizden bahseder misiniz? 1988 yılından bugüne dek havacılık sektörünün içinde olan, havacılığı ve çalışmayı çok seven bir sektör mensubuyum diyebilirim. Güncel olarak havacılık, eğitim ve hukuk işleri ile ilgili çalışıyorum. Anadolu Üniversitesi’nde sivil havacılık üzerine eğitim aldınız. Ardından da Ankara Ü. Hukuk Fakültesi’ni bitirdiniz. İki apayrı dalı harmanlayıp THY’de pek çok görev üstlendiniz. İki farklı alanda eğitim görmek çalışma hayatınızı nasıl etkiledi? Teknik ve hukuk eğitiminin birleşmesinin, hem havacılıkta hem de diğer işlerimde çok faydasını gördüm; özellikle THY’de yönetici olduğum dönemde, şahsi patent çalışmalarımda ve teknik içerikli hukuk davalarımda. Her iki alanın avantajlı yanlarını birleştirebiliyorsunuz. Ayrıca hep sıradışı düşündüğümü söylerler. Bu durum, iki dalda eğitim görmemle kısmen de olsa alakalı sanıyorum. UTED üyesi bir uçak teknisyeni olarak derneğin hukuk danışmanlığını da üstlenmiş durumdasınız. UTED çatısı altında gerçekleştirdiğiniz hukuki çalışmalardan bahseder misiniz? Derneğimizin yönetim kurulu, UTED’in avukatlığını yapmamı 16 teklif ettiğinde, ücret almamak şartıyla memnuniyetle kabul ettim. Bu süre içinde, tüm üyelerimizi yakından ilgilendiren yasal haklar konusunu gündeme getirdim. Özellikle emeklilik durumunda hak edilen ilave haklar ve ağır-tehlikeli işler yönetmeliğinin sağlamış olduğu hakları dergimizde yazdım. Derneğimize, mahkemelerin talep ettiği sektör ile ilgili bilgiler, yaptığı anlaşmalar ve benzeri konularda yardımcı olmaya çalışıyorum. Eğitim müdürlüğü de yapmış bir uçak teknisyeni olarak, havacılıkta sürekli gelişim sağlayabilmek için gerek teorik gerekse pratik alanda neler yapılabilir? Sadece havacılıkta değil tüm sektörlerde alaylı-mektepli çatışmasını görebiliyorsunuz. Teori mi daha önemli pratik mi, sorusunu ise her ikisi de önemlidir şeklinde cevaplayabilirim; biri olmadan diğeri eksik olur. Okullarda daha fazla pratik, işyerlerinde ise daha fazla hizmetiçi eğitim uygulaması yapmak kısmen de olsa bu durumu çözebilir. Fakat esas kritik nokta eğitmenler. Farklı platformlarda ifade ettiğim üzere, ülkemize çok büyük mesafe aldıracak oldukça pratik bir yol var: Tüm üniversite asistanları bu göreve gelmeden önce belli bir süre kendi alanında çalışmak zorunda olmalı. Fiilen çalışmak ile işyerlerini ziyaret etmek birbirinden çok farklı şeyler. Fiilen çalışma tecrübesi olan akademisyenler ve onların öğrencileri, pozitif anlamda çok farklı olacaktır. 17 röportaj Yakın zaman önce Özel Gökjet Havacılık Anadolu Meslek Lisesi’ni açtınız. Kurucusu olarak bu kurumu açma amacınızdan ve verdiğiniz eğitimin içeriğinden bahseder misiniz? Başlamadan önce bir düzeltme yapayım, Gökjet Lisesi’ni tek başıma açmış değilim; hemen hemen tamamı havacılık sektöründen olan 12 arkadaşımla birlikte kurduk bu okulu. Gökjet Lisesi; uçak-helikopter bakım, pilotaj, lojistik, kabin memurluğu ve havacılık işletme alanında, MEB onaylı olarak 4 yıllık Anadolu meslek lisesi statüsünde eğitim vermek üzere açılmıştır. Sektörün ihtiyaç duyduğu üzere hem “ara personel” hem de “üst personel” yetiştirmek istiyoruz. Lisemizin en önemli farkı, diğer meslek liselerinde olduğu gibi sadece ara personel değil üst personel de yetiştirmesidir. Okulumuz, mezunlarına sadece diploma değil, lisans verebilmeyi de hedeflemektedir. Üst personel ne demektir? Bir meslek lisesi nasıl üst personel yetiştirir? Bunu bir örnekle izah edeyim. A ve B, ortaokulu bitirip liseye başlayan iki öğrenci olsun. A’nın Gökjet Lisesi’ne (havacılık işletme, uçak bakım gibi), B’nin ise iyi bir koleje devam ettiğini düşünelim. A ve B liseyi bitirip üniversitede aynı bölümden (mühendislik, işletme vb. ) mezun olarak havacılık sektöründe çalışmaya başladığında A, Gökjet mezunu olarak hayatının son 8 yılını havacılık ile dolu dolu geçirmiş, işe başladığı gün katma değer üretebilecek durumda olacak. Oysa B, iş ilanını gördüğü ana kadar havacılıkla hiç teması 18 Sektörün EASA eğitimi ve lisansı olan personele ihtiyaç duyması ve böyle bir kuruluş olmaması nedeniyle bu alanda hizmet vermeye karar verdik. olmamış biri. Aradaki farkı ve A’nın sektörümüze, ülkemize yapacağı katkıyı düşünün lütfen. İşte bu gençler uçak yapacak, uydu yapacak ve dünya çapında işlere imza atacak. Burada akla; ara personel ile üst personel adaylarını nasıl ayırıyorsunuz, 4 yıl boyunca eğitimleri farklı mı oluyor, iyi bir üniversiteyi nasıl kazanacaklar gibi sorular gelebilir. İlgilenenleri, tüm bu soruların cevabını almak üzere; sağlıklı nesiller yetişmesi için ücretsiz kahvaltının verildiği, İngilizce derslerinin anadili İngilizce olan eğitmenler tarafından gerçekleştirildiği ve başarılı bir üniversiteye hazırlık süreci için pansiyonlu eğitim çalışmasının yapıldığı okulumuzu görmeye davet ediyoruz. Gold Air Training markasıyla EASA lisans eğitimleri yapıyorsunuz. Neden SHGM yerine EASA lisansı için eğitim veren ve sınav yapan bir kurum açma ihtiyacı hissettiniz? Sistemin işleyişi ve havacılık adına verimliliği konusunda bilgi verebilir misiniz? SHGM lisansı ile ilgili hizmet veren kuruluşlar vardı. Bu alana girmemiz hem çok zor olacaktı hem de bir katma değer sağlayamayacaktık. Sektörün EASA eğitimi ve lisansı olan personele ihtiyaç duyması ve böyle bir kuruluş olmaması nedeniyle bu alanda hizmet vermeye karar verdik. Bu hizmeti, doğrudan yurtdışından almaya oranla daha uygun koşullarda vererek ülkemiz açısından tasarruf sağlamış olduk. Bunun için yeni bir şirket kurmadık; kapanmak üzere olan bir şirketi, eğitim kredisi karşılığı devraldık. İşleyişe gelince; eğitimleri, eski bir uçak imalatçısı olan Alman sivil havacılığından onaylı Aero Bildung’un temsilcisi olarak biz yapıyoruz. Sınavları ise bizim organizatörlüğümüzde Alman firması, bizzat kendi yapıyor. Süreci başarı ile bitiren meslektaşlarımız, Alman sivil havacılığından EASA lisansı alıyor. Aslında bu lisans aynı zamanda SHGM lisansı da demek çünkü sivil havacılık otoritemiz bu lisansları hem doğrudan tanıyor hem de isterseniz çevrim yaparak SHGM lisansı veriyor. Verimlilik konusu ise çok net çünkü kimse işine yaramayacak bir şeye ücret ödemek istemez. Bugün ülkemizdeki havayollarının büyük bölümünün yanı sıra pek çok bireysel kursiyerimiz de olduğunu söylemeliyim. Burada belirtmeden geçemeyeceğim bir konu daha var. KLM bizim EASA lisans organizasyonumuzun müşterisi. İlk KLM sınıfının EASA lisansı eğitim ve sınavlarını 2011 yılında gerçekleştirdik; 2. KLM sınıfınınkileri ise 2012 yılında. KLM gibi bir firma, dünyanın dört bir yanından teknisyen adaylarını İstanbul’a getiriyor ve müşterimiz oluyor. Bunun sebebi, ekonomik ve esnek çözümler sunmamız. Aynı hizmeti doğrudan Almanya’da alsalar en az 3 katı fazla ücret ödemek zorunda kalacaklar. Bu tarz hizmetlerle ülkemize, tanıtımdan tutun da döviz girişine dek pek çok fayda sağlamış oluyoruz. Böylece SHGM’nin, ülkemizin havacılık bakım ve eğitim merkezi olma hedefine destek olduğumuzu düşünüyoruz. Sektörde iş bulmak eskiye nazaran daha zor. Yurtdışına uçak teknisyeni ihraç etmek ve gençlerimize yeni bir istihdam sahası yaratmak adına neler yapılabilir? Bu, bir önceki sorunuzla yani EASA lisansı konusuyla yakından ilgili. Hedefimizi ülkemizle sınırlı tutmak yerine tüm dünyaya yönelmek lazım. Bunun için de EASA lisansı neredeyse bir zorunluluk. Yurtdışına işgücü ihracı ile hem ülkemize döviz kazandırmak hem de çalışılan yerlerden ülkemize bilgi-tecrübe transferi sağlamak mümkün. Neler yapılabilir sorusunun cevabı ise hepimizin bildiği şeyler aslında; iyi eğitim, iyi İngilizce, B1-B2 EASA lisansı ve bunlara ek olarak kompozit-yapısal gibi spesifik alanlar ile Kategori C konuları gibi niş alanlara hakim olmak. Özellikle yabancı dili çok iyi olan gençlerimiz ile genç yaşta emekli olan askeri havacılık personeli, EASA lisansı alarak yurtdışında çalışabilir. Uçak teknisyenliği eğitimi almış ancak hangarda değil de, sektörün beyaz yakalıları arasında çalışmak isteyen genç arkadaşlarımıza önerileriniz nelerdir? Uçak bakımı dışında Part 21 kapsamında veya alternatif alanlarda tasarım, Ar-Ge gibi işler yapılmak isteniyorsa bu durumda hangar çalışması çok şart değil. Fakat uçak bakımı alanında yönetici olmak isteyen meslektaşlarımız, beyaz yakalı olarak başarılı olmak istiyorlarsa o beyaz yakanın üzerinde biraz hidrolik, biraz kerozin olmalı yani en azından belli bir süre hangarda çalışmalı. Zaten 145 kuralları da bu şekilde. Bununla ilgili çok uzun konuşabiliriz fakat röportajın genel kapsamının dışına çıkmayalım diye kısa tutuyorum. Uzun yıllar bu sektörün pek çok farklı noktasında görev almış bir havacı olarak dünden bugüne teknik alanda ve uçak teknisyenliğinde yaşanan gelişmeleri değerlendirebilir misiniz? Uçak teknisyenliği mesleği nereye doğru yol alıyor? Konunun hem insani hem de teknik tarafında büyük değişiklikler oldu. Hat bakımda çalışmaya başladığımda ortaokul mezunu bir vardiya şefimiz vardı. Yabancı firmadan arayan veya gelen olursa İngilizce bilmediği için görüşmeye bizi de çağırırdı. Bu eksiklerine rağmen personeline de sahip çıkardı. Eski uçaklar daha çok mekanik ağırlıklıydı; günümüzdekiler ise elektrik ve elektronik ağırlıklı. Pilotaj için de uçak bakım için de gençler daha avantajlı diye düşünüyorum çünkü yetiştikleri dönem itibariyle dijital dünyaya daha aşinalar. Bugüne kadar yaptığınız işler arasında en sevdiğiniz hangisi? Gelecekte başka iş alanlarında da çalışmalar yapacak mısınız? İlk sorunuzun cevabı kesin; eğitmenlik. İkincisine gelince; kısa ve hatta orta dönemde havacılık eğitimi; fakat uzun dönemde kısmet olursa Roger Federerler yetiştirecek bir spor lisesi açmayı ve ülkemize bu şekilde de hizmet etmeyi hayal ediyorum. Son söz olarak düşüncelerimi meslektaşlarımla paylaşma imkanı sunduğu için UTED’e ve dergi ekibine çok teşekkür ediyorum. Tüm meslektaşlarıma başarılar diliyorum. 19 gezİ Yazı: Dursun BAYRAKLI İkizdere’den Çağrankaya’ya Karadeniz’de 20 etre olin 60 m in ğ li in r ar. Bir De nümü v er gölü. ü t r a ö r g k ir ir uz. Bir mavisi b niyor. Harika b ü izliyor evy ü t n le ü r y everler, duğu sö ce bu gö lın buzullarla ç siği ili doğas p sessiz la g u ka v k r un e u z s t a o y a b e ir de etrafı sür yok. Bun erha im r eyse b e iğ s d ie ld e r e im n g e r a n ıl d in zile Çok önceki y bu kez buzullar Bizim iç madığı. deniz ge la birğ a a r y a r K a n k i; t uz. r ele e dostla relenmiş bu yıl yeterince oğru yol alıyor haline g in y e in d ’n in d e ye iğer Rize la karşıanlamı is etmeden zirve zin bir d rogramımızda, bir grup akika eh n b ı e y p y ç a a e k n g m la n z ş d o zama aktan va veye ula r geçen sürecek tırmanm deki bayrak he deyiz; birbiar’da zir Fakat çadır koıl 6 gün k y a ç u a ld B K o . Y e ik . likteyd trans v ve zirve uyku da zirve or değil luyor… şıyoruz r. Sonun , mat ve lalarında ız parkur pek z o ır la y d a iy a ş y ç le il i t r, ssizlik o ş y e e e le e s n y ş k ım e a ir r ığ c h b e d e a h n ; yaşaız zu lük yiy . Planla biraz d ruz ve u im bilemiyorum nüş uyacağım anslıysak o d y defledik lacağı için 6 gün ç lu t a u iy k t lı o ere ih dan dö rimizi ilir miy . Eğer ş naklama dahil olmak üz ı anlatab raf faslının ardın e kadar u olabilir zından m c a a u t r n r o E o y . ğ a z u iz d B ilir lerin oto bira tulumu in etek on bulab . ekiyor. F taşımak n r iy e a e s biraz v d g n ir ız a k p Z a m a a m ırakınca biliriz lıyor. ş b e a ir b a ç sırt çant ağımız yaylalard d e ı g r ız elsizkta dım hazırlıkla pac ımızda t ilbir yata gölü ar t ığ t a ş ip h a la in geçiş ya r k i a e y b ve gecey dikkatlic ıyoruz. Kampa ttiğimizi duş alır yı hak e n oldu. a la b r. r ız iz o h o ıy ç im a v m e ır bir dah ip sıcak da bizi k dıkeki köy d r n e ’d la la e s t r s n m e o a o d d n İkiz le a r da tam n sağolsun 1. Gün oktamız yine hazırlıkla lan Erzurum’u oruz ve n iy n o ir s d a ıp o m ıl Buluş çıktık. noktası eriş yap amasına aşlangıç ’de alışv ğru yola buo d e ’n orlu olm ak’tan İkizdere arkurumuzun b ü z y e ö d k r n o K e ç il ü r akla ap 3. G öy. Şimd Hacıvan du. urumuz tan sonr e bağlı Sıra Kon rihi bir k kü park aki yayla olan antalarıa n t Ç ü r. g kiyor lü in o u n s y ü B e u ri ile otur sonr mız gere ıcı le a r y v İspir ilç ir le la e m b r n p ş o a a le n z y t e ryüzlü, me iniş dar aklar, ’den g ı’nın güle . Bu a, rağ ert bir çıkış ve n ne ka s u ız la r Sıra Kon e Çamlıhemşin y u ım a k d Y r a lı a a ki imd ev ızda, p önce s e atlattık ine Dav rada Riz ıp yola çıktığım değildik. Neyse yetişti. sayesind ileceğimiz tıyı da y ı r ın ır la ık t s ır a t n k a u a la d k B e b mızı sırt eşilKader v nadir karşılaşa nde yüüz farkın n gelen zel kızı inin hen avalı Yaylası’nda sü, şelalesi ve y e ğ ü k g e nö c o E e ç . il b ık a ola prü ğad alad nD arı il ö o k g la k d a z o y urup ş ü a r a ü ız t d t li a ı, t n ğım ar yerde d idde görü anlar ş s u ı, ğ ir in a s u b y la ilk dura lü ld y fi z a m o y nokalı Y p ke güleryü muhteşe daşımız birden deki bir nan Dav nedeni ile kam r a e a z il d a Sıcak ve k la iz a y k ü a r im z y rde r rüyen a işaret etti. Hep önlümü elgeselle pılan bu e. Rüzga a r b y le e i iz c iğ e b il liği ile g ı d ı t ic a t ız s ir den ıntı yaşa susmam ndık. Belki de ır yetişt ihmal etmedik. önümüz ü s ü r biraz sık cak keçi ve sığ ü la ı s y k ak karaca an . Bu be a bakma taya od nıyordu imiz bir pamadık kremanın tadın a ğ e em c y ır e e t il h b k ve adar göre şara k o k o i u n iz r ü ğ b g taze süt do görüntü ğraflaya eyifli bir yamaca dar da k rikulade i yeterince foto ki bu ıka a ç k h e u y ik ğ e d v u e e k r old işi zir lenm ırtmıştı ihnimizd 2. Gün e… İşte zor, zo zirve günü; iki k düncü yükeğim. Z alan kısmını dırıp şaş c n e la y v r n e n ir a ö ü z c m d g e in Kaçkar n geri k i söyley üzde. Bu ülkemiz zırlayıp larımızı ildiğimiz rüntülerle günü b eleri ha rdı önüm kar, 3937 m ile a m v e a . Çadır lz h r a ik a u ö d d m g ç m ir a li ğ ç iz a k K e s y . e g r eşliğinve in ger nladık benze ylası’nda sonra türküler a soğuk e a v Y a ld mayı pla eceden zirve iç a H k . m a z r n u i olan n or No Hacıva ı. G yaktıkta şçılığı da çok iy ve ve dik. ola çıkıy y lı e n a d n u v i a sek dağ z a ş d u e a D t li a a n doğm ise hay kurup a r. Önce iği çorb yanında sabah gü eceğimiz rota e pişird rliğinin yapıyorla ölü’ne ulaşıp d e n b e ü h d p e n r ü ü , t d g e e p i d Deniz G hızlı harenin kam lu; takip uplar ik a Büyük a san Abi’ ıkardık. çıkışı gr d c a a n ir H y u b ğ lü u le ö ld böy anlı G adını ç rken bir mkün o dan, Soğ pilavın t andan e ıyor. Mü ıl n ık la ız ç n s t la e Yaylası’n a y p h e ra kunu tutarak bah zirv a insanı aya blo d k a i r le k a n a ertesi sa z. Molaları kısa u e d ız tan ned uz. B oru 4. Gün h kamp alanım ızı yaptık ulaşıyor kusu var ve bu t ediım e lt l’ a ö v ket ediy a G h n ab lı n ko arak ka hareke ık. Bugü Ertesi s a Soğan bir soğa e kullan ola çıkt niz e doğru in y in zamand e k t ’n n s d u e e e r lü i t iy ğ k ö ’ ib n o r g it G d a ğı a lev niz kada mas nlaşılaca Yaylası’n yi planlıyoruz. E a yük De edecek it ü a v a B d n le ı' n n E s e a la a d ınd me Yay rme sonr Gölü, ad zun yürü a geçip Palovit mola ve u iz n a e h a D d üyük biraz lası’nı d yoruz. B ovit Yay sonra Tr 21 geZİ varmamız gerekiyordu. Yemyeşil otlarla kaplı yumuşacık parkurda zaman zaman yolumuzu kesen dere, yürüyüşümüzü biraz zorlaştırsa da neşeli anlar yaşamamıza neden oldu. Manzaranın keyfini çıkararak yaptığımız iki saatlik yürüyüşten sonra çam ağaçları ve köpük köpük bir derenin eşlik ettiği ahşap evleri ile Elevit Yaylası, bir tabloyu andıran görüntüsüyle önümüze serildi. Şırıl şırıl akan dereyi seyrederek konserve, şakşuka soslu makarna ve çaydan ibaret olan öğlen yemeğimizi yedikten sonra tekrar yola koyulduk. Sırada Trovit Yaylası var. Daha çok Çamlıhemşinlilerin kullandığı bu yayla Terevit ya da Trevit olarak da biliniyor. Elevit’e oranla daha küçük olan, taştan inşa edilen yayla evlerinin tamamı dereye ve karşıda Palovit Geçidi’ne bakan bu küçük yayla bize İsviçre köylerini hatırlattı. Taştan evlerin güzelliği bizleri öylesine etkiledi ki, yolda rastladığımız yayla sakinlerinin ikram ettiği çay ve çöreklerin sıcaklığının da verdiği rehavetle parkuru yarım bırakıp, yaylanın misafirhanesinde konaklamayı dahi düşündük. Palovit’e ulaşmak için aşmamız gereken yolun dikliğinin de bunda önemli payı vardı tabii ki. Ancak zamanımızın daralıyor olması ve Palovit Yaylası’nda pansiyon, dolayısıyla da duş ve telefon bulma ihtimali, çabuk davranıp yağmura rağmen yola koyulmamızı sağladı. Ama daha ilk 100 metrede pişmanlık yaşadık zira karşıdan gördüğümüz tepe sandığımızdan daha dikti ve yağmur nedeniyle giymiş olduğumuz pançolar ilerlememizi zorlaştırıyordu. Biz yükseldikçe aşağıda, sisler içinde görünen yayla evlerinin güzelliği sıkıntımızı biraz olsun unutmamızı sağladı. İniş ise daha kolaydı. Hava kararırken vardığımız Palovit Yaylası’nda bizi tatsız bir sürpriz bekliyordu; pansiyon kapanmıştı. Hızlıca ortak bir karar alarak parkuru değiştirip Amlekit Yaylası’na geçtik. Palovit Yaylası’ndaki soğuktan sonra Amlekit Yaylası’nda bulduğumuz sıcak pansiyon çölde vaha gibiydi. 5. Gün Palovit Deresi’nin ikiye böldüğü ve yeşilin neredeyse her tonunun gözlenebildiği Amlakit Yaylası; ormanın hemen bitiminde kurulu, 2050 m rakımlı, şirin mi şirin bir yayla. Palovit Deresi’ne nazır pansiyonumuzun bahçesinde, günlerden sonra ilk defa doyurucu ve keyifli bir köy kahvaltısı yapıp enerji depolayarak Hazindak Yaylası’na doğru yola çıktık. Bir yandan vadi ile yamaçlarındaki ağaçların tanımsız yeşilinin güzelliği diğer yandan yer yer patikayı kesen dere ve şelalelerin şırıltısı eşliğinde yürüdüğümüz bu parkur, sanırım Rize bölgesinin en güzel parkurlarından birisi idi. Hazindak Yaylası’nı karşıdan gören yemyeşil bir düzlüğe vardığımızda öğlen olmuştu. Uzaktaki sırtın üstündeki sisler yüzünden Hazindak Yaylası bir görünüp bir kayboluyordu. Adı Hazine Dağı’ndan türetilen bu güzel yaylanın 22 özel günler sakinleriyle biraz yarenlik ettikten sonra Pokut Yaylası’na doğru devam ettik. Pokut’a vardığımızda sis iyice bastırdığı için 100-150 yıllık ahşap evleri ile ünlü, adını sıkça duyduğumuz ve görmeyi çok arzu ettiğimiz bu güzelim yaylanın keyfine maalesef ki varamadık. Yürümeye devam ederek neredeyse bitişik yayla olan Sal Yaylası’na ulaştık. Ancak sis burada da görüşü engelleyecek kadar yoğundu. Daha fazla ilerlemeyip bulduğumuz ilk düzlükte çadır kurduk. Bir şeyler yiyip dinlenmek üzere çadırlarımıza çekildiğimizde, keyfimizi kaçıran sisin aslında bize bir sürpriz hazırladığından henüz habersizdik. Bir süre sonra, dağılıp aşağıdaki vadiye doğru çekilen sis yoğunlaşarak bulunduğumuz düzlüğü çevreleyen vadiyi dolduran bulutlara dönüşmüştü ve biz bulutların üzerindeydik. Karadeniz’e ilişkin resimlerde sık rastlanan bu görüntüyü bire bir yaşamanın keyfi, kelimelerle anlatılamayacak ölçüdeydi. Yine sis dağılıp da güneş pırıl pırıl parladığında, göremeden içinden geçtiğimiz Pokut Yaylası’nı karşıdan, bir tablo gibi izlemek ise keyfimize keyif kattı. 6. Gün Bugün yaylalardaki son günümüz; İkizdere’ye dönüyoruz artık. Kahvaltıdan sonra hedefimiz Şenyuva Köyü idi. Oradan da araçla Rize’ye geçeceğiz. Yokuş aşağı yürüyor olmamıza rağmen ekip olarak en çok zorlandığımız parkur bu oldu. Yol boyu yediğimiz böğürtlenlerin tadı ise damağımızda kaldı. 2008’de ilk defa ziyaret ettiğim ve çok beğendiğim Şenyuva Köyü, modernleşmenin olumsuz etkisi ile maalesef küçük Ayder olma yolunda ilerliyor. Bu köyden aklımızda kalan, son derece güzel olan eski taş köprünün hemen dibine yapılmış olan çirkin yeni köprü oldu. Son gün Bizim için bir tutku haline gelen, güzelliği kelimelere, yeşilliği tasvirlere sığmayan Karadeniz yaylalarında gerçekleştirdiğimiz güzel bir parkuru daha bitirdik.Artık İstanbul’a dönme zamanı geldi.Yola çıkmadan önce son bir keyif için Çağrankaya Yaylası şenliklerinde horon vurmaya gittik.Adını dik kayalarda yankılanan seslerden alan Çağrankaya (Çağırankaya), İkizdere’nin güzel yaylalarından biri. İyi de yapmışız zira bu sayede hiç unutamayacağımız bir deneyim yaşadık. Sis tabakası yukarıya doğru yükseldikçe, Sal Yaylası’nda olduğu gibi aşağıda yoğunlaşarak bizi muhteşem görünen bir bulut denizinin içinde bıraktı. Durduğumuz, baktığımız, gördüğümüz her yerde bembeyaz, pırıl pırıl, köpük köpük bulutlar vardı. Bu tarifsiz görüntü kış boyunca hafızalarımızdan silinmeyecekti... Hoşçakalın… Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. İnsan hakları temelinde, kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılan bu anlamlı gün bir süredir bu niteliğinden uzaklaştırılarak “Dünya Kadınlar Günü” şeklinde kutlanıyor. Bu da tarihsel ve düşünsel retorik olarak önemli mesajlar içeren bu günün içinin boşalmasına yol açıyor. “Emek”siz bir Dünya Kadınlar Günü; “Kadınlar iyi ki var”, “Yaşasın kadınlar” ve “İyi ki kadınız” gibi ne demek istediği belli olmayan içi boş bir söylemi kutsuyor. Anneler, babalar, sevgililer için düzenlenen ticari günler gibi bu önemli gün de bir alışveriş, moda ve eğlence günü haline getiriliyor. Kavramların ve değerlerin içinin boşaltıldığı bu manipülasyona karşı ayık kalmak, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün tarihsel geçmişini ve çıkış noktasını bilmekten geçiyor. Karadeniz’de canını dişine takarak çay toplayan 70’indeki Sakine Nine’nin, Adana’nın asfalt eriten yaz sıcağında pamuk toplayan 17’sindeki Hatice’nin ve burnumuzun dibinde, İstanbul’da, Kumkapı’da, geceleri çiçek satarak ailesini geçindirmeye çalışan 7 yaşındaki Sibel’in durumunu, ne için ve nasıl ayakta kalmaya çalıştığını ancak böyle anlayabiliriz. Hayatın içinde emekleriyle, üreterek; kendilerini ve hatta çevrelerindekileri geliştirerek sapasağlam duran bu kadınlardan öğreneceğimiz çok şey var. Zorlu hayat şartlarında, kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilen bu kadınları, sahip oldukları belki de en önemli şeyden yani “emek”lerinden ayrı düşünmek; uluslararası bir pazarlama me- tası, boya küpü yapma bir bebek, bir “beğeni” malzemesi haline getirmek; yalnızca çocuk yapması, bebek bakması ve ev işi yapması gereken bir varlık (!) olarak görmek ve toplumsal üretim ilişkilerinin dışına çıkarmak çok açık bir şekilde kadının en başta aklına hakarettir. Neyse ki dünya tarihinde azımsanamayacak kadar çok sayıda kadın, kendilerine biçilen bu toplumsal rolü kabul etmemiş, kadının aklının ve yüreğinin gücünü akıl almaz örneklerle tüm insanlığa kanıtlamışlardır. İlk kadın şair Sappho’dan, “Tom Amca’nın Kulübesi” kitabıyla kölelik karşıtı hareketin önemli isimlerinden biri haline gelen Amerikalı kadın yazar Harriet Beecher Stowe’a; modern hemşireliğin kurucusu Florance Nightingale’den, hayatını kadınlara oy hakkı tanınmasına adayan İngiliz eylemci Emmeline Pankhurst’e; fizik ve kimya dallarında Nobel ödülü alan ilk kadın Marie Curie’den, Atlas Okyanusu’nu uçakla tek başına geçen ilk kadın pilot Amelia Earhart’a, ilk Türk kadın pilotu Sabiha Gökçen’den, sporda cinsiyet ayrımı yapılmaması için öncü çalışmalar yapan Amerikalı kadın tenisçi Billie Jean King’e; verdiği mücadeleyle Pakistan özgürlük hareketinin simgesi haline gelmiş Benazir Butto’dan, henüz 22 yaşındayken Gazze Şeridi’nde Filistinlilerin evlerini yıkmak üzere olan İsrail’e ait bir buldozerin altında can veren Rachel Corrie’ye, kadınlar; inanç, vicdan, sevgi, kararlılık, emek ve elbette cesaretle neler yapılabileceğini yalnızca hemcinslerine değil erkeklere de göstermişlerdir. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nüz kutlu olsun. 23 e y ’ e r b a F n e t ’ s s i t Cur e d r e l k Gö a y ı s a y ş kı ı r a y r i b 24 La ro ch e de n ma ar iF nr He Havacılık tarihi II Gle nn Cur H. tiss Ra ym on de t Blério Louis Sam uel Fra nkl in C ody He nr iF ab re HAVACILIK Bu hırslı adamlar buluşlarıyla birbirlerini hem beslediler hem de kıyasıya yarıştılar. Kimi tarih sahnesinden çabucak silindi, kimiyse tarih yazdı. Kimi battı, kimi milyarder oldu. Dünya havacılık tarihini şekillendiren bu aykırı adamların hepsinin ortak bir noktası vardı: Uçma tutkusu. Henri Farman 25 HAVACILIK Louis Blériot, kendi yaptığı ve adını verdiği tek kanatlı bir tasarım olan Blériot XI adlı uçağıyla... Alberto Santos-Dumont'un 50 beygirlikV tipi 8 silindirli bir motorla çalışan 14-bis modeli right Kardeşler artık uçabilen bir uçak yapmıştı ama onu havada nasıl daha uzun süre tutacağını bilmiyordu. Smithsonian Enstitüsü, lider havacılardan Louis Mouillard, Gabriel Voisin, John J. Montgomery, Louis Blériot, Alberto Santos-Dumont ve Percy Pilcher ile yazışarak elde ettiği tüm bilgileri,Wright Kardeşlere iletmeye devam ediyor, onlar ise Amerika’nın kendilerine verdiği bu açık destekle durmaksızın çalışıyorlardı. Amaçları, yaklaşık 1 dakika havada kalmasını sağlayabildikleri bu büyük kuşun tam anlamıyla uçmasını sağlamaktı. Ancak çalışmalar ABD Savunma Bakanlığı’nın istediği hızda gitmiyordu. Bunun üzerine havacılık tarihi sahnesine Kanadalı mucit Glenn H. Curtiss çıktı. Mekaniğe, bisikletlere ve motosikletlere olan merakı ve bu alandaki becerileri sayesinde 1901 yılında kendi adını taşıyan bir motosiklet fabrikası kurmuş olan Curtiss’in yaptığı yenilikçi atılımlar, kısa zamanda –birkaç yıl içinde- bisiklet ve motosiklet alanında mağazalar zinciri kurmasını ve tanınmasını sağladı. 1906 yılına gelindiğinde ise Curtiss’in motosiklet için ürettiği motorlar, havacılar tarafından da kullanılmaya başlanmış ve kabul görmüştü. Havacılıkla ilgili çalışmalar yapan kişi ve kurumların ısrarlı talebi, üretim çizgisini, hızla gelişen havacılığın istekleri doğrultusunda şekillendirmesini sağladı. Havacılığın doğuşu diyebileceğimiz bu süreçte Curtiss, hepimizin bildiği dünyaca ünlü bir bilim insanıyla, Alexander Graham Bell ve dönemin 26 havacılıkla ilgilenen diğer ünlü şahsiyetleri ile birlikte çalışarak 1908 yılında bir hafif uçak imal etti. Curtiss, “June Bug” adını verdiği, tasarımı ve patenti Graham Bell’e ait olan bu uçakla, dışarıdan yardım almadan kalkış yaparak 4 Haziran 1908'de ABD’nin ilk “resmi” uçuşunu gerçekleştirdi. İlk resmi uçuş Henüz 30 yaşındaki Curtiss, daha önceleri hiçbir uçuş tecrübesine sahip olmamasına rağmen o dönem için oldukça önemli bir başarıya imza atmıştı. Bu başarı onu, hayat boyu sürecek olan havacılık macerasının içine sürükleyecekti. Bu uçuş Amerika’nın “havadan ağır bir uçak” ile yaptığı “ilk resmi uçuş”tu. Curtiss,Amerika’nın resmi anlamdaki ilk pilotu olarak 1 No.lu pilot lisansına,Wright Kardeşler ise 4 ve 5 No.lu lisansa sahipti.Avrupa’nın havacılık alanında oldukça hızlı yol alması, ABD Savunma Bakanlığı’nı, Kanadalı Glenn H. Curtiss ile çalışmaya itmişti. Curtiss ve arkadaşlarının elde ettiği bu başarının ardından bakanlık ve Smithsonian Enstitüsü, bu alanda yarışı sürdürmekte zorlanan Wright Kardeşlerden desteğini çekecek ve onları artık sadece “ilk uçuş”u yapan Amerikalı mucitler olarak pazarlayacaktı, tüm dünyaya. Amerika’nın seçimi isabetliydi. Hırs, zeka ve çalışma disipliniyle Curtiss, ilerleyen birkaç yıl içinde oldukça başarılı uçak tasarımları ve geliştirilmiş yüksek performanslı uçak motorları ile Amerika ve Avrupa’da birçok sürat, irtifa ve mesafe rekoru kırdı. “Uçak” adlı hava aracını birçok yönden tüm dünyaya tanıttı. Başarılı mucit sonraki yıllarda, Amerikan hükümetinden de aldığı destekle Amerikan Hava Kuvvetleri ve Donanması'na pilot yetiştirmek üzere bir uçuş okulu kurdu. Adını hem havacılık tarihine hem de Birleşik Devletler tarihine altın harflerle yazdırdı. Avrupa semalarında... 1900’lerin başına dönelim.Yıl 1905’ti;Wright Kardeşler uçağın güç problemini, tasarladıkları bir motorla, kontrolüne ilişkin sorunu ise wing warping (eğilmiş kanat) adını verdikleri bir sistemle çözmüşlerdi.Amerika’da havacılık alanında yaşanan bu gelişmelerin haberi Avrupa’ya ulaşmış ve özellikle Fransa’daki uçmaya hevesli öncüleri yüreklendirmişti. Wright Kardeşler 1905 yılında Amerika’da, yan yatıp ters dönebilen ve havada daireler çizebilen uçakları Flyer III’ü piste çıkardılar; buna karşın İngiltere ve Kıta Avrupası’nda da havacılık hızla gelişiyordu. 13 Eylül 1906’da, Paris’te yaşayan Brezilyalı Alberto SantosDumont, Bagatelle’de halka açık bir şekilde kendi ürettiği havadan ağır uçakla, Avrupa’daki ilk uçuşu gerçekleştirdi. Ne var ki arkadan pervaneli, kutu uçurtma modelindeki, 50 beygirlik V tipi 8 silindirli bir motorla çalışan ve 14-bis modeli olarak adlandırılan bu uçak ancak birkaç saniye havada kalabildi. Ancak Santos-Dumont yılmadı. Yaklaşık iki ay sonra kanart, elevatör ve eğik kanat kullanarak Avrupa’nın ilk uzun uçuşunu gerçekleştirdi; uçağıyla 220 m mesafe katetmekle kalmamış, bunu 21 saniye gibi bir sürede yaparak dünyanın onaylı ilk hız rekorunu da kırmayı başarmıştı. Uçuş sırasında herhangi bir karşı rüzgar ve kalkış için sıçrama sağlayacak mancınık tipi bir alet kullanmadığı için havacılık alanındakilerin bazıları bu uçuşu ilk motorlu uçuş sayar. Havacılığa tutkuyla bağlı olan Santos-Dumont ilerleyen yıllarda, geliştirilmesinde kendisinin de büyük pay sahibi olduğu uçakların savaşlarda kullanıldığını görecek, girdiği bunalım sonucu 1932 yılında intihar edecekti. Santos-Dumont’un yaptıkları, çağdaşı ve meslektaşı olan pek çok mucide yeni bakış açıları sundu. Bu isimler arasında elbette Wright Kardeşler de vardı. 1908’de Avrupa’ya gelip birtakım denemeler yapan havacılığın dahi kardeşleri, 14 Mayıs 1908’de Charlie Furnas’ı yolcu olarak alarak havacılık tarihinin ilk 2 kişilik uçuşunu gerçekleştirdiler. Wilbur, Fransa’da, Le Mans yakınlarında ve Roma’da yaptığı uçuşlarla tüm havacılık dünyasına, bir uçağı kontrol etmenin ve manevra yapmanın yollarını gösterdi. Bütün dünyanın dikkatini çeken bu uçuşlardan biri tam 2 saat 20 dakika sürdü.Avrupalı havacılar onlardan geri kalmadıklarını bu uçuşlardan yaklaşık 1 yıl sonra, ağustos 1909’da, Fransa’da, Rheim’daki “Gordon Bennett Cup” adlı ilk büyük havacılık etkinliğinde ortaya koydular. Gösterilere bir dizi yetkin icatla katılan Avrupalı mucitlerin piste çıkardığı uçaklar arasında, tek kanatlı Antoinette ve Blériot modelleri de vardı. Ki Louis Blériot, kendi yaptığı ve adını verdiği tek kanatlı bir tasarım olan Blériot XI adlı uçağıyla, 25 Temmuz 1909 yılında Manş Denizi’ni aşıp 37 dakikada Calais’den Dover’a uçmuştu. İngiliz Kanalı’nı uçakla geçen ilk insan olan Blériot, bu uçuş sayesinde London Daily Mail’den 1000 sterlinlik bir ödül de kazandı. Blériot modeli daha sonraları Osmanlı Hava Kuvvetleri tarafından Çanakkale Savaşı’nda keşif uçağı olarak kullanıldı. Rekordan rekora! Tek kanatlı bir Blériot, Manş Denizi’ni aşarak bütün dünyaya bir hava taşıtının neler yapabileceğini göstermişti. Rheim’daki gösteride, çift kanatlılar arasında Wright’ın uçaklarıyla birlikte; Charles ve Gabriel Voisin yapımı, yavaş ama dengeli bir uçak olan Voisin, ABD yapımı Curtiss ve Fransız yapımı Henri Farman da sergilendi. Son ikisi, en çok tutulan modellerdi. Henri Farman 1907’de, Gabriel Voisin’in ürettiği uçağı satın alıp uçmuş 27 HAVACILIK Raymonde de Laroche ve o dönemin uzun mesafe rekorunu kırmıştı. Daha sonra kendi uçağını tasarladı ve bu uçakla 30 Mayıs 1908’de Belçika’nın Gent kenti semalarında uçtu. 27 Ağustos 1909’da, Rheim’da üç saatte 180 kilometre; 3 Kasım 1909’da Mourmelon-leGrand’daki bir başka gösteride ise 4 saat 17 dakika 53 saniyede 232 kilometre katederek bir rekora daha imza attı ve en uzun mesafeli uçuş rekorunu kırdı. Yine 1909’da, 10 km’yi iki yolcusuyla birlikte uçarak üç kişilik uçuş yapan ilk pilot oldu. Kardeşi Maurice Farman ile birlikte 1908’de kurduğu Avion Farman firmasını 1913’te diğer kardeşi Dick Farman’ın da katkılarıyla daha da büyüttü. Adını Farman Frères olarak değiştirdiği bu şirketin çatısı altında, başta dünyanın ilk uzun mesafeli yolcu uçağı olan “Goliath” olmak üzere 200’den fazla uçak tasarladı ve üretti. Henri Farman gibi havacılığa tutkuyla bağlı olan, uçaklar üzerinde gece-gündüz çalışan İrlanda kökenli bir İngiliz daha vardı: John William Dunne. Dunne’nun ilk çalışması İngiliz Askeri Kuvvetleri tarafından desteklenmiş ve İskoçya’daki Glen Tilt adlı vadide büyük bir gizlilik içinde test edilmişti. Dunne, 1908’in aralık ayında en iyi erken dönem tasarımlarından biri sayılan D4’ü yine İskoçya, Perthshire’daki Blair Atholl’da başarıyla uçurdu. D4’ün erken dönem havacılığına yaptığı en önemli katkı dengeydi ki bu hem Wright Kardeşlerin hem de İngiltere’de havacılığın kurucularından biri sayılan Samuel Franklin Cody’nin çalışmalarındaki anahtar sorundu. Dunne sonraki yıllarda İngiltere’nin ilk askeri uçağının da planını çizecek ve dünyaca tanınmış bir uçak mühendisi olacaktı. Pistlerde ilk kadın pilot Ülkeler ve kıtalardaki erkekler bu büyük kuşların yapımında epey ustalaşmıştı. Ülkeler arasındaki bu erkek egemen yarışa ise 1909’da, Raymonde de Laroche adlı Fransız bir kadın da dahil oldu. Havacılığın çok dışında bir mesleği olan Laroche –aktristti-, 22 Ekim 1909’da gerçekleştirdiği uçuşla, havadan ağır motorlu bir uçağı kullanan ilk kadın olarak tarihe geçti. Dün28 ya üzerinde pilotluk lisansı alan ilk kadın da olan Laroche’un uçaklara duyduğu yakın ilgide ve bu başarısında kuşkusuz o dönemde havacılığın en önemli isimlerinden olan Charles ve Gabriel Voisin kardeşlerle yakın arkadaş olmasının büyük payı vardı. Küçüklüğünden beri motosikletlere ve otomobillere büyük ilgi duyan Laroche bu tutkusunu profesyonel düzeye taşıyarak 8 Mart 1910’da lisansını aldı. Uçak artık dünyanın yeni taşıtı olarak kabul edilmeye başlanmıştı. İyi bir uçak saatte 60-70 km hız yapabiliyor, bir yolcu taşıyabiliyor ve iki saat havada kalabiliyordu. Laroche’un kadının fendini tüm dünyaya gösterdiği 8 Mart’tan sadece 20 gün sonra 28 Mart 1910’da yine bir Fransız, kendi icadı olan dünyanın ilk deniz uçağıyla Berre Gölü üzerinde başarılı bir uçuş gerçekleştirdi.Tekerlekleri olmayan ve su üzerinde gidebilen kendi adını verdiği bu hava taşıtıyla Henri Fabre, ilk uzun mesafe uçuşunu da Akdeniz üzerinde yaparak adını tarihe yazdırdı. Göklerde, bilim ve teknoloji adına amansız bir mücadele sürerken yeryüzünde de toprak paylaşımı konusunda ülkeler arasındaki gerilim giderek tırmanıyordu. Dünyanın bu ilk savaşının safları yavaş yavaş belirginleşiyordu. Hükümetler savaş hazırlığı yapmaya başlamış, eldeki her şeyin savaşta ne işe yarayabileceği düşünülüyordu ki tüm gözler göklere hakim bu büyük kuşlara çevrildi. Uçaklar, sağladıkları lojistik güçle savaşın kaderini belirleyebilirdi. I. Dünya Savaşı, gelişen hava araçlarının askeri alana dahil edilmesiyle sonuçlandı. Uçaklardaki teknik eksiklik ve aksaklıklar hızla giderilmeye çalışıldı. Kanatları alttan ve üstten tellerle bağlandığı için sık sık arızalanarak kaza yapan tek kanatlı modeller yerini çift kanatlı önden pervaneli uçaklara bıraktı. Tasarımcılar en uygun düzenlemenin, kanatların önüne çekici görevi yapacak bir pervane yerleştirmek ve kontrol yüzeylerini kuyruk bölümüne almak olduğunu gördü. Araları desteklenmiş iki kanat takımı ile kutu gibi sağlam bir yapıya sahip olan bu model, sonraki 25 yılın en yaygın uçak tipi olacaktı. orİJİNal Dünyanın en İlgİnç bİnaları “Çarpık Ev” Dünyadaki mimari trendler giderek daha minimal ve basit binalara doğru kayadursun alışılmadık tasarımlar özellikle turistlerin dikkatini çekme potansiyelleri nedeniyle dünyanın pek çok şehrinde sokak ve caddeleri süslemeye devam ediyor. İster çılgın ve deneysel bir çalışmanın ürünü olsun ister ilhamını sinema veya edebiyattan alsın bu binalar yaratıcılarının kendini ifade etmesine olanak veren birer sanat eseri olarak görülüyor. İşte, görenleri şaşkınlığa uğratan birbirinden ilginç binalar... 30 Polonya’nın Sopot kentindeki “Çarpık Ev”in (Krzywy Domek) mimarı Szotynscy Zaleski binayı tasarlarken ilhamını, Jan Marcin Szancer adlı ressamın çocuk masalları için yaptığı çizimlerden almış. Her iki yanındaki binalara bitişik olarak inşa edilen Çarpık Ev, sanki bir zamanlar dik duruyormuş da daha sonra yorgunluktan bitap düşüp çökmüş gibi görünüyor. 2003’te inşa edilen üç katlı yapı, Polonya’nın fotoğrafı en çok çekilen binası olma özelliğini taşıyor. Çarpık Ev’in içinde restoranlar, mağazalar ve barlar yer alıyor. Kitaptan kütüphane ABD’nin Missouri eyaletindeki Kansas City Merkez Kütüphanesi’nin bir cephesi kitaplık rafına dizilmiş kitaplar gibi tasarlanmış.Yaklaşık yedi metre uzunluğunda ve üç metre genişliğinde yirmi iki kitaptan oluşan cephede kullanılan eserler kütüphane üyeleri tarafından belirlenmiş. "Yüzüklerin Efendisi (J. R. R. Tolkien)", "İki Şehrin Hikayesi (Charles Dickens)", "Romeo ve Juliet (William Shakespeare)" ve "Fahrenheit 451 (Ray Bradbury)", kütüphanenin cephesini süsleyen devasa kitaplardan birkaçı. 31 orİJİNal Kutu kutu pense Sarhoş mu, dans mı ediyor? Hollandalı sigorta şirketi Nationale Nederlanden’in yetkilileri, Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’ın şehir merkezinde bir bina inşa ettirmeye karar verdiklerinde ortaya şehrin en ünlü yapılarından birinin çıkacağını tahmin ediyor muydu bilinmez ama, “Dans Eden Ev” olarak tanınan bu bina ilginç tasarımıyla bu listeye girmeyi hak ediyor. Mimarları Frank Gehry ve Vlado Milunic tarafından dans eden iki kişiyi sembolize edecek şekilde tasarlanan ve beyazperdenin danslarıyla ünlü çifti Ginger Rogers ve Fred Astair’e ithaf edilen bina ayrıca “Sarhoş Ev” olarak da biliniyor. 1967’de Kanada’nın Montreal şehrinde düzenlenen Expo 67 için inşa edilen örnek bir konut kompleksi olan “Habitat 67”, her odası ayrı bir kübik birimden oluşan ve bir tepenin yamacına kurulmuş gecekonduları andırır biçimde aşağıdan yukarıya doğru daralan organik görünümlü bir yapı. Önceden inşa edilen 354 beton kutunun üst üste konulmasıyla oluşturulan 158 dairelik kompleks, eşsiz tasarımı dolayısıyla bugün kentin en pahalı yerleşim yerlerinden birini oluşturuyor. İsrail asıllı mimar Moshe Safdie’nin tasarladığı Habitat 67, Kanada’nın en ünlü siluetlerinden biri haline gelmiş durumda. Çiçek gibi açmış Hindistan’ın başkenti Delhi’de bulunan “Lotus (Nilüfer) Tapınağı”, 1848 yılında İran’da ortaya çıkan Bahailik inancına adanmış bir yapı. Hindistan’ın en çok ziyaret edilen yerlerinden biri olan tapınağın tasarımı, ülkedeki pek çok inanç sisteminin kutsal saydığı nilüfer çiçeğini sembolize ediyor. Mermer kaplı yapraklarla çevrili tapınağın etrafındaki havuzlarsa doğal klima işlevi görüyor. Sepetinde ne var? Tam bir piknik sepetine benzeyen bu yapı aslında el yapımı sepetler ve ev dekorasyonu malzemeleri üreten The Longaberger Company adlı şirketin Ohio’daki genel merkez binası. Yedi katlı bina, şirketin en çok satılan ürünü olan orta boy pazar sepetinin neredeyse bire bir kopyası. Bir aile şirketi olan The Longaberger Company’nin kurucusu Dave Longaberger şirketin tüm binalarının sepet şeklinde olmasını istese de bu karar, babalarının ölümünün ardından şirketi devralan kızları tarafından veto edilmiş. taş devrİ'ne dönüş Ters mi, düz mü? Bu ters dönmüş binalardan Amerika’da bir değil tam beş tane var. Hayır, bu binalar bir fırtına sonucunda ters dönmemiş; Wonderworks adlı eğlence parkı zincirinin birer şubesi olan bu yapılar bu şekilde tasarlanmış. Orlando, Pigeon Forge, Panama City Beach, Myrtle Beach ve Syracuse’da yer alan eğlence parklarının özelliği, tıpkı binaların kendisi gibi içerideki tüm eşyaların da ters durması. 32 Taş Devri’ndeki Fred ve Wilma Çakmaştaş’ın evini anımsatan “A Casa do Penedo (Taş Ev)” Portekiz’de, Fafe Dağları’nın eteğinde yer alıyor. 1974 yılında, üzerinde bulunduğu arazideki dört büyük kayanın arasına duvar çekilerek inşa edilen evi, sahipleri bir süre yazlık olarak kullanmış. Fakat ev zaman içinde o kadar çok turist çekmeye başlamış ki sahipleri bu ilgiden bunalarak taşınmış. Uzaktan bakıldığında Taş Devri’nden kalma bir yapı gibi gözükse de aslında evin içi son derece modern; hatta şöminesi ve havuzu bile var. Konteynerime de beklerim 2002’de Londra’nın rıhtım bölgesinde kurulan “Konteyner Kent”te yaratıcı biçimde bir araya getirilen konteynerlerle hem çevre dostu hem de düşük maliyetli yaşam alanları yaratılmış. Genellikle deprem bölgelerinde, mültecilerin yerleşimi için kullanılan konteynerler bu kez kentin ortasında, şehir sakinlerinin kullanımına sunulmuş. “Konteyner mimarisi” adı verilen bu akımın örneklerine başka ülkelerde de rastlamak mümkün. “Dost uzaylı” Tasarımcılarının “dost uzaylı” adını taktığı Graz Sanat Müzesi, Avusturya’nın Graz kentinin 2003’te Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla inşa edilmiş. Genellikle minimal, sade ve geometrik çizgilere sahip olan modern sanat müzelerinden oldukça farklı bir görüntü sergileyen Graz Sanat Müzesi, “damla mimarisi” adı verilen stile göre tasarlanmış. Etrafını çevreleyen barok tarzı binaların arasında gerçekten de uzaydan gelmiş kadar yabancı duran bu avangart yapının çatısındaki yuvarlak pencereler güneş ışığının içeri girmesine olanak sağlıyor. 33 havacılık Kaza araştırma: Gimli Glider Yazı: Arif Sankaya / Hasan Büber arih, 23 Temmuz 1983.Air Canada’ya ait 143 uçuş numaralı uçak, kusursuz bir havada Orta Kanada semalarında süzülüyordu. Yolculuğun yarısı tamamlanmıştı. Uçak, 61 yolcu ve 8 mürettebat ile Montreal’den Edmonton’a, oradan da Ottowa’ya gidiyordu. Boeing’in son teknoloji ürünü uçağında, eskiden uçuş mühendislerinin yaptığı işleri çok fonksiyonlu mikroprosesler yerine getirdiğinden kokpitte sadece 2 kişi vardı. Bunlar; 15.000 saatten fazla uçuş yapmış olan Kaptan Bob Pearson ve 8.000 saatten fazla uçuş deneyimi bulunan Maurice Quintal idi. Uçakta, ailesiyle birlikte Edmonton’a gitmekte olan Air Canada bakım mühendisi Rick Dean da vardı. Kabin görevlileri onu, ilk defa bindiği Boeing 767’nin kokpitine davet edince, ailesini birkaç dakikalığına yalnız bırakarak dönemin modern uçağı 767’nin kokpitini görmeye gitti. Bob Pearson ve Rick Dean küçük bir uçuş kulübünden tanışıyorlardı. Bu uçak, Air Canada filosunda bulunan yepyeni dört Boeing 767’den biriydi ve henüz 150 saatlik uçuşu bulunuyordu. Rick fırsat bulmuşken tamamen yeni sistemlerle donatılmış uçağın kokpitini incelemeye koyuldu. Kaptan, uçuş ve bakım personeline yabancı olan bu uçağa kendisinin de tamamen hakim olmadığını itiraf etti. Bu sırada sol yakıt pompalarından biri düşük basınç ikazı verdi. Yardımcı pilot ikaz veren pompanın 34 arızalandığını düşünerek ikazı susturdu. Bu ikaz, gerçekten yakıt pompasının bakıma ihtiyacı olduğu anlamına gelebileceği gibi daha ciddi bir durumun habercisi de olabilirdi. Bu esnada diğer yakıt pompası da ikaz vermeye başladı. Flight Management Computer’da Kaptan Pearson’ın kalan yakıt pompalarıyla yoluna devam edebileceği yazıyordu. 767’de, tanklardaki yakıt miktarını gösteren dijital göstergeler bulunuyordu fakat bunlar bu uçuşta servis dışıydı. Pilotlar uyarılara bir anlam veremiyorlardı. Rick ise daha önceki deneyimlerine dayanarak ikazlara sebep olan durumun sol tanktaki düşük yakıt seviyesi olduğunu söyledi. Kaptan Pearson artık sol tanktaki yakıt seviyesinin düşük olduğunu biliyordu fakat belki de sağ tanktaki yakıt seviyesi de düşüktü. Pearson en kısa sürede uçağı indirmek istiyordu. Uçak, ineceği havaalanına 1000 km’den daha uzaktaydı, en yakın havaalanı ise 120 km uzaklıktaki Winnipeg’di. Burada Air Canada’nın bakım merkezi de bulunuyordu. Ekip Winnipeg hava trafiğe, uçuşta bir problem yaşadıklarını ve Winnipeg’e inmek istediklerini iletti. Uçak tam hava trafik kontrolörünün yönlendirmesiyle Winnipeg’e iniş için alçalmaya başlamıştı ki birkaç yakıt pompası daha ikaz vermeye başladı. Pearson, kabin görevlilerine yakıt sisteminde bir sorun olduğunu ve Winnipeg’e divert ettiklerini bildirdi. Uçuş ekibinin halen yakıt pompalarının yanlış uyarı verdiğini umut etmekte oldukları bu anda sol motor, master caution ve diğer ikazlar vererek durdu. 767’nin yakıtı bitiyordu. Ekip 767’yi, daha önce hiç kimsenin denemediği bir şekilde, “tek motorla” indirmek zorundaydı. Kabin ekibinin diğer motorda da problem olabileceği ihtimaline karşı yolcuları en kötü ihtimale hazırladığı ve Rick’in kokpitte tüm yakıt pompalarının ikaz vermesini izlediği sırada diğer motor da sustu ve tüm ana uçuş monitörleri karardı. En yakın havalimanına hala 100 km uzaklıktayken 26.500 feet’te iki motor da kaybedildi. Motorlar sustuğunda itki kuvvetinin yanı sıra uçuş kumanda sistemleri için sağlanan hidrolik ve elektrik güç de kaybedilir. Ama 767’nin ve birçok modern uçağın sahip olduğu RAT (Ram Air Turbine) sistemi otomatik olarak açılarak uçağa sadece önemli sistemlerin kumandası için gerekli olan gücü sağlamaya başladı. Pearson zamanın hızla tükendiğini biliyordu. Bunun için kuleye, kullanabilecekleri en yakın pisti sordu fakat 767 kontrolörün monitöründe kaybolmuştu. Bunun sebebi, RAT’nin sağladığı gücün uçağın konumu ayrıntılı bir şekilde kuleye göndermek için kullandığı sistemleri beslememesiydi. Winnipeg’e doğru uçuyorlardı fakat hiç kimse tam olarak nerede ve havaalanına ne kadar uzakta olduklarını bilmiyordu.Yardımcı pilot sahip oldukları irtifadan süzülerek Winnipeg’e kadar gidip gidemeyeceklerini hesaplamaya çalıştı ama gerekli navigasyon bilgilerine sahip olmadıkları için bunu yapamıyordu. Kule ise eskiden kullanılan reflektif radarı devreye aldı ve bu sayede uçağın konumunu tahmini olarak belirlediler. Sonunda ekibe Winnipeg’e 100 km, Gimli’ye ise 70 km uzaklıkta olduklarını bildirdiler. Kaptan,Winnipeg’e kadar süzülerek gidebileceklerini düşünürken hesaplamalar yapmaya başlayan yardımcı pilot, eskiden askeri amaçlı kullanılan Gimli Havaalanı’nın Winnipeg’den 30 km daha yakın olduğundan iniş için daha güvenli olacağını düşünüyordu. Fakat Gimli Havaalanı sadece bir pistten ibaretti. Ne acil durum ekipmanları ne de kulesi vardı. Buna rağmen yardımcı pilotun hesaplamalarından Gimli’ye inmek zorunda olduklarını anladılar. Gimli’ye yaklaşırken iniş takımlarını kendi ağırlıklarından faydalanarak “gravity drop” (Free Fall) açtılar. Bunun nedeni, RAT’nin sağladığı hidrolik gücün sadece birincil uçuş kumanda sistemleri için olmasıydı. İki ana iniş takımı, ağır olduklarından hızlıca açılıp kilitlenirken burundaki yarı açık şekilde tutukluk yaptı. Pearson ve yardımcısı 8 km kala pisti görmüş ve iniş için çok yüksekte olduklarını fark etmişti. Bu durumda ya normal alçalma yapıp pisti ıskalayarak yere çakılacaklar ya da pisti ıskalamamak için uçağı aniden alçaltacaklardı. Bu sefer de aşırı hızda uçağı pist sonuna kadar durdurmayacaklardı. Pearson “side slip” yaparak hızını artırmadan ani alçalmayı düşündü. “Side slip” bazen planörlerde kullanılmasına karşın yolcu uçaklarında hiç duyulmamış bir uçuş türüydü. Pearson, tecrübeli bir planör pilotu olmasına rağmen daha önce “side slip” yöntemiyle uçmayı denememişti ama şimdi bunu bir 767’de deniyordu. Uçağın aileron’larla sola roll ve rudder ile sağa yaw hareketi yapmasını sağlayarak, çapraz kontrollerle kanatlardaki kaldırma kuvvetini azaltarak irtifa kaybı sağlamaya çalışıyordu. Bu şekilde uçağın gövdesi hava akışına çapraz geldiğinden hızı da artmıyordu. Piste yaklaşmakta olan Pearson uçağı çapraz kontrollerle dengede tutarak hedefine kilitlenmişken, Gimli pistinin uçuşlar için kullanılmadığı 50 yıl içinde drag otomobilleri için bir yarış pistine dönüştürüldüğünden habersizdi. Günlerden cumartesiydi. Cumartesi günleri Gimli’de yarış günü değil, aile günüydü.Yerel bir spor kulübünün üyeleri haftasonları havaalanında kamp ve barbekü yapıyorlardı. İçlerinden iki çocuk, motoru çalışmadığı için sessizce ve hızla gelmekte olan 767’yi fark etmeden pistte bisiklet sürüyordu. Pearson büyük bir ustalıkla pisti hizalayıp tekeri piste koyunca, burun iniş takımı yuvasına gömüldü. Gövdenin burun kısmı ve sağ motor piste sürterken, pilot frene o kadar sert basıyordu ki iki lastik patladı. Kokpit ekibi sonunda onlara doğru bisiklet süren iki çocuğu fark etti.Ama uçağı yönlendirmek için burun iniş takımı açık olmadığından, ellerinde sadece frenler vardı. Çocuklar panik içinde geri dönüp 300 km hızla yaklaşan uçaktan kaçmaya çalışırken pilotlar pistin ilerisinde barbekü yapan insanları, kamptaki aileler de dumanlar içinde gelen uçağı fark etti. Uçak pisti iki şeride ayırmak için ortasına yerleştirilen bariyerlere de sürtmeye başladı ve bunun da yardımıyla durmayı başardı. Air Canada’nın 143 sayılı uçuşu, yakıtı bittikten 17 dakika sonra yerdeydi ve durabilmişti.Yoğun duman kokpit ve kabini doldurmaya başladı. Kabin ekibi uçağı hızlı bir şekilde tahliye etti. On kişi tahliye 35 havacılık havacılık KABİNDE TAŞINAN DEĞERLİ EŞYA VEYA MÜZİK ALETİ Yazı: Şebnem BAYEZİT Ticari ve Yer Hizmetleri Eğitmeni sırasında hafif yaralandı. Pilotların olası bir yangını engellemek için kokpite ve gövdenin sürtünen bölümlerine yangın söndürücülerle müdahalesine, kamp yapanlar da yanlarındaki yangın söndürücülerle destek verdiler. 61 yolcu ve 8 mürettebat tek bir ciddi yaralanma olmadan tahliye edildi. Hatta 767’nin yarası bile ağır sayılmazdı. Ertesi gün, Kanada Havacılık Güvenliği Kurulu’ndan araştırmacılar işe koyuldular. Sofistike sistemlerle donatılmış yeni ve modern bir 767’nin yakıtının bitmesi, uluslararası çapta yankı uyandırmıştı. Araştırmacılar öncelikle yakıt tanklarında kalan yakıtı boşalttılar. Toplam 90.000 litre yakıt alabilen tanklarda sadece 60 litre yakıt kalmıştı. Yakıt sızıntısına dair bir kanıt da bulunamadı. Bu durumun tek bir açıklaması vardı: Uçak, yetersiz yakıtla havalanmıştı. Uçuştan önce uçağın dijital yakıt göstergesinin arızalı olduğu saptanmıştı ancak yedek parça yetersizliğinden arızanın tamiri ertelenmişti. Araştırmacılar arızalı parçayı test için alıp üreticisine gönderdiler. Dışarıdan bakıldığında parçanın devrelerinde problem yokmuş gibi görünse de entegre edilmiş, üzeri kaplanmış bölümlerde arıza tespit edildi. Bu test Pearson’ın neden yakıt göstergesi olmadığı sorusuna cevap verse de neden yetersiz yakıtla havalandığını açıklayamıyordu. Pilotların uçaktaki yakıtın ağırlığını bilmeleri gerekir.Yakıt tankeri yakıtı hacme göre pompalar. Bu dönüşüm için basit bir hesaplama yapılması gereklidir. Yakıt alımı kalkış öncesi yer personeli tarafından manuel olarak yapılmıştı. Araştırmacılar, uçuş öncesi hacim-ağırlık dönüşümü 36 yapılan dokümanı defalarca kontrol ettiler ve nihayet aradıklarını bu dönüşüm hesaplamasında buldular. 1983’te Kanada’daki yer personelleri yakıtı, hacimde lbs’ye çeviriyorlardı. Boeing 767, kg göstergeli ilk uçaktı.Yakıt lbs olarak değil, kg olarak hesaplanmalıydı. 143 no.lu uçuş için 22.300 kg yakıta ihtiyaç duyuluyordu oysa büyük bir hata sonucu uçağa 22.300 lbs yakıt konulmuştu. Sonuçta uçak ihtiyacı olanın %45’i kadar yakıtla havalandı. Eskiden bu dönüşümleri, kokpitteki 3. personel olan uçuş mühendisleri yapardı. Ne teknisyenler ne de pilotlar onlar için yeni olan bu dönüşümler için hiçbir eğitim almamışlardı. 767’lerdeki “fuel processor” değiştirildi. Bunun yanında ileride sorun yaratabilecek ve halihazırda sorunlu başka sistemler de buldular. Eğer 767’nin burun iniş takımı açılsaydı, durmak için daha fazla mesafeye ihtiyacı olacaktı. Bu durumda uçak alanda kamp yapan insanların veya yolcuların yaralanmasına neden olabilirdi. Kanada hükümeti Air Canada’ya, uçuş ve yer personeline yakıt ile ilgili eğitim vermesini ve daha fazla yedek parça bulundurmasını tavsiye etti; “digital fuel gage processor” gibi. Bugüne kadar birçok pilot Vancouver’da bulunan bir uçuş simülatöründeki 143 no.lu uçuş simülasyonunu denedi. Bu denemelerin hepsi uçağın yere çakılmayla sonuçlandı. Hiçbir pilot Pearson gibi uçağı indiremedi. 767, 2 gün sonra tamir için Gimli’den havalanarak Winnipeg’e uçtu ve çeyrek asır daha gökyüzünde hizmet verdi. Pearson’ın ona verdiği isimle; “Gimli Glider”. Geleceğin en ünlü çellisti olmak John Miller’ın rüyasıdır. Çellosu ile seyahat etmeye yeni başlamış olan genç çellist daha şimdiden konserlerde aranan bir isim haline gelmiştir. John, vereceği konser için Londra’dan Viyana’ya çellosu ile beraber seyahat edebileceği havayolunu araştırmaktadır. Gelecek ay vereceği konser için bir havayolu şirketini telefonla arayan John Miller, havayolu yetkilisine durumu anlatır… çakla seyahat edecek bir yolcu bilet satın alacaktır ancak bu yolcu beraberinde değerli eşyasını veya müzik enstrümanını kabinde taşımak için seyahat edeceği havayolu ile önceden irtibat kurmak zorundadır. Havayollarına göre taşınacak eşya ile ilgili kurallar değişkendir. Bir havayolu şirketi herhangi bir müzik enstrümanını uçağa kesinlikle kabul etmeyeceği gibi bir başka havayolu ise taşınacak eşya ya da müzik enstrümanı için ebat ve ağırlık limiti belirler. Belli bir ağırlığı aşan veya belirlenmiş ebatlardan daha büyük olan müzik enstrümanını ya da değerli eşyayı uçağa kabul etmeyebilir. Birçok havayolu uçağın tipine göre çelloyu kabinde taşımayı kabul eder. Ebat ve ağırlık limiti kuralı gereği yolcumuzun çellosunu uçağa kabul etmeyen bir havayolu, bir başka yolcunun gitar veya keman gibi daha küçük bir müzik enstrümanını uçağa kabul edebilir. Çelloyu uçağa kabul eden havayolu, uçak içindeki ek kemer ile diğer yolculara zarar vermeyecek şekilde yolcunun oturduğu koltuğun yanındaki koltuğa çelloyu bir şekilde monte eder. Bazı havayolları ise müzik enstrüman- larını koruyucu çantası olmadan uçağa kabul etmeyebilir. Peki yolcumuzun çellosunun kabin içine alınması için ödeyeceği bilet bedeli nedir? Yine havayoluna göre değişken kurallar bilet bedeli için de geçerlidir. Bir havayolu şirketi kabin içinde yolcu koltuğunun altına yerleştirilebilen ya da el bagajlarının kaldırıldığı başüstü dolabına kaldırılabilen müzik enstrümanı ya da değerli eşya için ücret talep etmeyebilir. Bir başka havayolu aynı eşya için ek koltuk bedeli isteyebilir.Yolcunun ödeyeceği bu koltuk bedelinin kuralı da havayolu şirketine göre değişir. Bir havayolu yolcunun kendisi için satın aldığı koltuk bedelinin %50’sini müzik enstrümanı için alır. Başka bir havayolu ise yolcunun seyahat ettiği parkurdaki en yüksek bilet fiyatını da aynı müzik enstrümanı için alır. Bu nedenle uçakla seyahatiniz sırasında beraberinizde götürmek istediğiniz bir müzik enstrümanı, çok değerli bir tablo veya antika bir vazonuz olması durumunda ilgili havayolu ile önceden irtibat kurmanızı tavsiye ederim. İyi yolculuklar. 37 tEKNİK (Mikro-Elektro-Mekanik Sistemler) Yazı: Fatih AYDEMİR avacılıkta sık sık, tekrar tekrar yaptığımız görevlerden ve benzer kontrollerden zaman zaman dert yanarız. Önceden tahmin edilemeyen veya “plansız arızalar” olarak adlandırılan bazı arızaların bulunması için yapılan belirli kontroller vardır. Bu kontroller ile yapısal hasarların yanında, uçak sistemlerindeki arıza-aksaklıkların görülmesi ve bu sayede uçuş güvenilirliliğinin artırılması amaçlanır. Bu kontrollerden biri de MEMS (mikroelektro-mekanik sistemler) ile sağlanır. Aslında MEMS teknolojisi çok da yeni bir teknoloji değildir. İlk kez 1987 yılında literatürde yer bulan mikro-elektro-mekanik sistemler; günümüzde var olan mekanik ve elektrik sistemlerin entegre ve minyatürize edilmiş versiyonlarıdır. Mikron (10 -6) boyutlarında olan bu sistemlerin sanayi dallarında uygulanması, hele de uçak teknolojisinde kendini kabul ettirmesi hayli vakit almıştır. Aslında MEMS kavramının ortaya çıkması esas olarak entegre devre ve elektronik sektöründeki gelişmeler ile şekillenmiştir denilebilir. Küçük aygıtların yapılması konusunda ortaya çıkan ilk fikir, ünlü fizikçi Richard Feynman tarafından 1959 yılında yapılan “There’s plenty of room at the bottom” başlıklı konuşmada ortaya çıkmıştır. Mikro-elektro-mekanik sistemlerin boyutları 1 ila 100 mikrometre arasında değişim gösterir. Bu küçük boyutlarda standart fizik kuralları genellikle geçersizdir. MEMS devreleri, tasarlandıkları amaç için belli fiziksel değerleri çok hassas olarak takip ederek ve elektronik sinyalleri ana bilgisayar sistemine bildirerek çalışırlar. Hareket/ivme algılayıcı entegre devresi eklenmiş plastik bir buton kapağı. Deneysel amaçlarla bir uçağa yerleştirilmiş piezoelektrik sensörler araştırmacılar tarafından inceleniyor. Gelecek ay: MEMS teknolojisinin uçak üzerindeki uygulamaları. Mekanik bir hareketi algılamak ve data merkezine iletmek üzere hazırlanmış bir MEMS kesiti. MEMS kullanım alanları Günümüzde MEMS birçok uygulama ile hayatımıza yerleşmiş 38 durumdadır. Bu uygulamalardan bazıları aşağıda yer almaktadır. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse; mürekkepli yazıcılar (inkjet), hava yastıkları, ışınım ölçme aletleri (bolometer), jiroskoplar (gyroscope), basınçölçer sensörler, biyo-mikro-elektromekanik sistemler (BiyoMEMS) ve son olarak uçak teknolojisindeki uygulamalardır. Çok yakın bir zamanda ticari uçaklara yerleştirilecek sensör ağları ile yapısal hasarların alışılagelmiş kontrol metotları ile check edilmesine gerek kalmaksızın raporlanması ve kaza oluşmadan önce fark edilmesi sağlanacak. Bu gelişme bir gün muhtemelen plansız uçak kontrollerini azaltacak veya birçoğunu tamamen ortadan kaldıracaktır. Boeing tarafından 2000’li yıllardan beri geliştirilen MEMS uygulamaları ilk meyvelerini vermeye başladı bile. MEMS kullanımında öncelikle uçak gövdesi açısından yapısal dayanımının izlenmesi, olası hasarların fark edilmesi ve tamir metotlarının geliştirilmesi amaçlanmıştır. Fakat bunun yanı sıra uçak motorları için vibrasyon ölçümlerinin de MEMS kullanılarak daha hassas ve sürekli olarak yapılması düşünülmektedir. Ayrıca bu konu detaylı olarak ele alındığında, uçaklarda uygulanabilecek farklı çalışma alanları da olduğu görülecektir. Konunun biz teknisyenleri ilgilendiren yanı ise MEMS teknolojilerinin uygulanması halinde geleneksel uçak bakım alışkanlıklarımızın değişecek olmasıdır. Boeing firması tarafından geliştirilmiş olan, uçuş esnasında oluşan gerçek basıncı (statik ve dinamik) ölçen ve kaydeden MEMS şeridi. KÜLTÜR Kelimelerin krallı¤ına yolculuk Tarihe geçmi sözler Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini Bu cihan cehennemini, sekiz cennet ede bir söz Yunus Emre vet, tam da Yunus’un dediği gibi, kimileri sözleriyle savaşlar bitirmiş, kimininse kellesini almış dudaklarından dökülenler... Kimi sözler ihtilal başlatmış, kimisi fetihlere kapı aralamış, kimi insanları ipe götürmüş, kimiyse ipten almış. Tarihe yön veren büyük devlet adamları, krallar-kraliçeler, komutanlar ve filozoflar, yaşadıkları döneme damgasını vuracak öyle sözler söylemişler ki bunlar, tüm dünyaya malolup yüzyılları aşarak bugünlere dek gelmiş. Zamansız ve mekansız olan, hemen hepimizin bilegeldiği bu sözleri, uygun bir olay ya da durum karşısında bugün dahi kullanırız ancak pek çoğumuz bilmeyiz nasıl ve neye karşılık söylendiklerini... Biz de bu meşhur sözleri derleyelim dedik. Sözlerin krallığında sessiz bir gezintiye var mısınız? 40 Sinoplu Diyojen: “Gölge etme, başka ihsan istemem!” ziyaret ederek bir dileği olup olmadığını sorar. O ise bu soruya o dünyaca ünlü cümleyle, “Gölge etme başka ihsan istemem” diyerek yanıt verir. Ünlü imparatorun daha sonraları yakın çevresine, “Büyük İskender olmasaydım ‘Diyojen’ olmak isterdim” dediği rivayet edilmektedir. Roma İmparatoru Jül Sezar: “Geldim, gördüm, yendim” Çok çok eskilere gideceğiz bu cümlenin izini sürmek için, ta MÖ 4. yy’a; Antik Yunan dönemine... Kinik filozof Diyojen’in epey sıkıldığı, ruhunun arayışını yere göğe sığdıramadığı ve tıpkı Mevleviler gibi bir lokma bir hırkaya kanaat edip bir şarap fıçısının içinde köpeklerle yaşamaya başladığı bir zamana... Gideceğimiz zaman bugüne epey uzak ama mekan bir kuş uçuşu (zamanımızın büyük demir kuşları olan uçaklarla) uzaklıkta; o zamanlar bir Yunan kolonisi olan Sinop’ta. Diyojen’in doğduğu şehir Sinop. Ona Sinoplu Diyojen demeleri de bundan. Rivayet odur ki Diyojen, sahte para basmak suçundan kuyum ustası olan babasıyla birlikte Sinop’tan sürgün edilmiş ve Atina’ya yerleşmiş. Bir süre babası ve Mane adlı kölesiyle birlikte yaşayan Diyojen, bu şehirde Kinizm öğretisinin kurucusu Antisthenes ile tanışmış ve tam anlamıyla hayatı değişmiştir. Sofist Gorgias’ın ve daha sonra da Sokrates’in öğrencisi olan Antisthenes, kurucusu olduğu bu öğretiyi Dijoyen’e öğretmiştir. Kendi felsefe okulu olan Antisthenes’in, gerçek erdemin kişinin kendine egemen olmasına, tutkularından ve öbür insanlara bağımlılıktan kurtulmasına dayanan kinik felsefesini benimseyen Diyojen, hocasının doğaya uygun yaşam çağrısına uymuş ve oldukça fakir bir hayat sürmeye başlamıştır. Bir fıçının içinde köpeklerle birlikte yaşayan Diyojen’in sahip olduğu tek eşya, su içmek için kullandığı çanaktır. Din, davranış, giyim, barınma, beslenme ve terbiyede bütün geleneği reddetmiş olan Diyojen’in ağızdan ağza dolaşıp halkın alay konusu olan bu münzevi yaşamı bir gün, Aristoteles’in öğrencisi olan, felsefeye meraklı ve filozoflara değer veren Büyük İskender’in kulağına gider. Büyük İskender, Diyojen’i Yine çok eskilere MÖ 1.yy’a gidiyoruz; Roma İmparatorluğu’na... Tarihin en büyük hükümdarlarından ve komutanlarından olan ve dünya tarihine etki eden en önemli insanlardan biri kabul edilen Roma İmparatoru Jül Sezar, Pontus asıllı Basforos Kralı II. Pharneke’yi, Tokat’ın Zile (o dönemdeki Zela) ilçesi mevkiinde yaptıkları savaşta yendikten sonra Roma Senatosu’na yolladığı mektupla, savaşın neticesini bu sözlerle bildirir: “Veni-vidi-vici” yani “Geldim, gördüm, yendim.” Roma İmparatorluğu’nu Anadolu’nun tek hakimi yapan bu zafer yalnızca askerî bir zafer değildir. Roma’yı bir cumhuriyet olmaktan imparatorluk olmaya taşıyan Sezar bu savaşı kazanarak yönetimde kendisini alt etmek isteyen aristokrat senato üyelerine, ne kadar kudretli olduğunu ve isterse onları da yok edebileceğini göstermiştir. Kendilerini “optimatates” yani “en iyi ve akıllı adamlar” diye nitelendiren muhafazakar aristokrat kesimin karşısında “populares” yani “halkın gözdeleri” sıfatıyla mecliste bulunan Jül Sezar ve halefleri, elde ettikleri bu zaferle, Roma’nın yönetimini aristokrat bir azınlığın eline bırakmayacakları mesajını açıkça vermişlerdir. Halk Meclisi’nin gücünü sınırlayarak kendilerinden oluşan Roma Senatosu’nun yetkilerini genişletmeyi amaçlayan aristokratlar, Sezar’ın kazandığı bu zaferle köşelerine çekilmek zorunda kalmışlardır. Tribünler (Roma’da, amfi tiyatrolarda gerçekleştirilen gösterileri ilgi ve coşkuyla izlediklerinden, halk için bu tabir kullanılmaktaydı.), halk meclisleri ve askeri kanat Jül Sezar’ı destekliyor, bu durum da yönetim erkini elinde tutmak isteyen aristokratları tedirgin ediyordu. Sezar’ın bu kısa ve özlü sözü sadece zaferinin büyüklüğüne değil, onun askeri hünerine ve yönetim kudretine de vurgu yapıyordu. Bu özdeyiş, aristokratlardan oluşmuş ve geleneksel olarak Roma Cumhuriyeti’ndeki en güçlü grubu temsil eden senatoyu küçümseyişin bir göstergesi olarak da yorumlanabilir. Sezar, Pompei Kalesi’ne taş bir kitabe yaptırarak, dünyaca ünlü bu sözünü oraya da yazdırdı. Bu kitabeler günümüze dek ulaşmış. Ayrıca Zile yöresinde yapılan kazılarda çıkarılan pek çok antik eserin üzerinde ”Veni-vidi-vici” yazısına rastlanmıştır. Descartes: “Düşünüyorum, öyleyse varım” Onun için ne kadar şey söylesek az. O matematikçi, bilim adamı, filozof; Batı dünyasının en önemli düşünürlerinden biri. Batı’nın skolastik anlayıştan sıyrılmasını sağlayan, modern felsefenin ve rasyonalizmin kurucusu kabul edilen adam... Avrupa, engizisyon mahkemelerinin gölgesindeki “Karanlık Çağ”dan çıkalı 150 yıl geçmişti ki Fransa’da, yalnızca ülkesinin değil tüm dünyanın düşünce yapısını değiştirecek bir adam dünyaya geldi: René Descartes (doğ. 31 Mart 1596-öl. 11 Şubat 1650). Septik (şüpheci) ve metodik yaklaşımla felsefe alanında çığır açtı. 30’lu yaşlarında dünyayı dolaşmaya başladı; farklı uygarlıklara, kültürlere, olaylara ve olgulara tanıklık etti; savaşlar gördü, serüvenler yaşadı.Ve nihayet Hollanda’ya yerleşmeye karar vererek tüm bu bilgi ve deneyimlerini aklının süzgecinden geçirip yazın alanında eserler vermeye başladı.Yaptığı, en sade anlatımla şuydu: Öğrendiklerinin, gördüklerinin, duyduklarının, inandıklarının tümünü birden silerek, her şeyden kuşkulanmaya başlamak. Önce tanrıdan, çevreden, kendinden ve diğer insanlardan şüphe etti. Bunu, şüphe edemeyeceği son sını- 41 KÜLTÜR ra kadar götürdü. Descartes’a göre insanların bütün düşünceleri birbirine bağlıydı; bir düşünceyi doğuran, ondan önce gerçekleşmiş başka bir düşünceydi. Düşünceler bir neden-sonuç zinciri içinde sürüp gidiyordu (mekanizm). Öyleyse sırayı titizlikle takip eder, doğru olmayan bir düşünceyi doğru sanmaktan sakınır ve düşünce zincirinin arasına yanlış bir düşünce karıştırmazsak doğru olana ulaşabilirdik. Bu durumda kesin olan tek şey şüphe etmekti; bütün bilgilerden şüphe etmek gerekliydi. Şüphe etmek, düşünmekle eşti; düşünmek ise var olmaktı. Öyleyse şüphesiz, “var”dık.“Düşünüyorum, o halde varım.” Şüphe edemeyeceğimiz ilk ve sağlam bilgi buydu. Bundan sonra ise neden-sonuç zincirini titizlikle kovalayarak, bütün öteki bilgilere bu ipucunu takip ederek ulaşabilirdik. Latincesi “Cogito, ergo sum” olan bu çıkarımı yapmasını sağlayan rasyonel yöntemle Descartes, evrensel sonuçlara ulaştı. Çağdaşları ve kendinden sonra gelen düşünürler arasında, görüşünü kabul etmeyenler dahi ondan etkilendi ve yararlandı. O, pek çok insanın aksine, tıpkı çıkarımındaki gibi “düşündü” ve “var” oldu; 1650 yılında ölmesine karşın adını yüzyıllar sonrasına, bugüne taşımayı başardı. MarIe AntoInette: “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!” Onu hep güzel, güzel olduğu kadar da gaddar ve aptal bir aristokrat olarak hayal ettik. Asıl adı Josephe Jeanne Marie Antoinette von Habsburg-Lorraine olan arşidüşes aslında sadece yanlış anlaşılmış ve tarih boyunca bu sözü nedeniyle hep nefretle anılmış bir soyluydu. Ne yapabilirdi ki! Kutsal Roma İmparatoru I. Franz ve eşi Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa’nın kızı olmak, henüz 14 yaşında Fransa veliahtı XVI. Louis ile evlendirilmek ve 1774 yılında yani yalnızca 19 yaşındayken eşi XVI. Louis taç giyip Fransa kralı olduğu için kraliçe olmak onun suçu değildi. Zengin ve soylu doğmuştu. Ömrü saraylarda, görkemli davetler ve kutlamalar içinde geçmişti. Halkın gündelik yaşamından habersizdi. İşin daha da komiği onun ağzından böyle bir sözün çıktığını duyan ya da işiten hiç kimse yoktu. Aslında Jean Jacques Rousseau, 12 ciltlik “İtiraflar”ının 1767’de 42 yayımladığı altıncı cildinde, bir prensesin böyle bir söz söylediğini not düşmüştü. Bir şeyler yemeden içki içemeyen Roussaeau, içkinin yanında yemek için ekmek temin ederken yaşadığı sıkıntıları anlattığı bu bölümde, bir prensesin söylediği şu sözü hatırlatıyordu:“Ekmek bulamıyorlarsa hamur işi yesinler.” Bu kesinlikle başka biriydi çünkü Marie Antoinette 1774 yılında, Fransız Devrimi arifesinde tahta çıkmıştı. Ayrıca bu ifade 1760’tan beri, aristokratik çürümenin tasviri olarak kullanılıyordu. Rousseau kitabında, bu ifadeyi 1740’ta duyduğunu ileri sürüyor. Bir rivayete göre ise bu sözün hikayesi şuydu: 1789 yılıydı ve Fransız Devrimi tüm hızıyla sürüyordu. Paris’teki yoksullar, yiyecek ekmekleri olmadığı için ayaklandılar. Etkisiz ve saf bir kral olan XVI. Louis’nin yerine ülke yönetimini ele alan Marie Antoinette, ekonomiyi batırıp halk arasında Madame Déficit (Madam Bütçe Açığı) olarak anılmaya başlamış ve kendisine ülkedeki ekmek kıtlığı hatırlatıldığında “Qu’ils mangent de la brioche” demişti. Brioche, bolca yumurta ve tereyağı kullanılarak yapılan zengin işi bir tür çörekti. Monarşi, fırınların, halkın büyük çoğunluğu tarafından satın alınan basit ekmeği üretmekten vazgeçip kaliteli ekmek üreterek yüksek kâr elde etmesini engellemek için ekmek fiyatları üzerinde sıkı bir denetim kurmuş, kaliteli ekmeğin fiyatını da normal ekmeğe yakın bir seviyeye çekmişti. Un kıtlığı Antoinette’e haber verildiğinde o da halkın, fiyatını basit ekmekle eşitledikleri brioche yemesini önermişti. Yani aslında Antoinette yalnızca, sorunu çözmek için bir öneri getirmişti. O dönemde ne yaşandığını net olarak bilemiyoruz ancak kesin olan bir şey var ki o da, genç ve güzel Antoinette’in devrimin yaklaştığı bir dönemde tahta çıktığı ve 1793 yılında (38 yaşında) “vatan hainliği” ile suçlanarak giyotinle idam edildiği... I. Napolyon: “Para, para, para!” Napolyon -daha doğrusu I. Napolyon demek daha doğru olur-; adını hepimizin duymuş olduğu ama hakkında pek de bir şey bilmediğimiz Fransa İmparatoru, İtalya Kralı ve Fransa Cumhuriyeti’nin ilk başkanı olan, Fransız asker ve devlet adamı... İsmi telaffuz edilir edilmez “Para, para, para” sözü gelir aklımıza hemen. 1769 do- ğumlu, Korsikalı Fransız topçu subayı bu dünyaca ünlü lafı boşuna etmemiştir kuşkusuz. Bir eylem adamı olan I. Napolyon; cüretkar, kendine güvenen, gözüpek ve cesur bir askerdi. Sıradan biri değildi, olmadığını da defalarca gösterdi. Kariyeri topçu teğmenlikten Fransa imparatoru olmaya kadar uzanan bu kısa boylu subay, 1812 Rus ve 1813 Leipzig savaşlarını kaybetmiş, Elbe Adası’na sürülmüştü. Fakat yerinde duramayıp adadan kaçtı. Yanında yalnızca has adamı Kont dö Montelon ve birkaç yandaşı vardı. Fransa’ya ayak basıp Paris’e doğru at sürdüler. Bunu haber alan hükümet, Napolyon’u yakalamak için üzerilerine bir ordu yolladı. Bir zamanlar komuta ettiği orduyla şimdi karşı cephelerde olan Napolyon, askerlerle karşı karşıya geldiğinde, ajitasyonu bol bir konuşma yaptı. “Sen yenilgilerin somut örneğiydin, ben seni bileği bükülmez yaptım! Şimdi seni imparatorunun üzerine yolluyorlar. Aranızda imparatoruna kurşun sıkacak varsa haydi buyursun!” dedi ve ceketinin düğmelerini kopararak gömleğini yırtarcasına açtı. Ne mi oldu? Napolyon, kendisini tutuklamaya gelen ordunun başında Paris’e girdi ve iktidarı yeniden ele aldı. O; deneyimli, pratik zekası yüksek ve kendine güveni tam bir imparatordu ama savaşların yalnızca bununla kazanılmayacağını biliyordu. Dünyaca ünlü bu sözünü ise kendisine, bir devleti başarılı bir şekilde yönetmek için gerekli olan 3 şey sorulduğunda söylemişti. Sözleri tam olarak şöyleydi: “Eninde sonunda devleti yönetmek için asker olmalıdır. Devlet, yalnız mahmuzlar ve çizmelerle yönetilir! Ben kan döktüm, belki daha da dökeceğim, ama öfkelenmeden ve sadece kan almanın politika hekimliğinde yeri olduğu için… Bir devleti yönetmek için bir sürü yargıç, bir sürü jandarma, bir sürü asker ve tüm bunlar için de bir hayli para ister… Para, para, para!” NeIl Armstrong: “Bir insan için küçük, insanlık için dev bir adım” Dünya onu bu cümleyle tanıdı. Bunları söylerken, dünyadaki milyarlarca insanın hiçbir zaman ayak basamayacağı, hiçbir zaman yakından göremeyeceği bir yerdeydi: Ay’da. Kendisine verilen bu zor ve tehlikeli görevi, ekip arkadaşları Edwin Buzz Aldrin ve Michael Collins’le birlikte başarıyla tamamlamış, insanoğlunun en büyük hayallerinden birinin baş aktörü olmuştu. Ay’a ilk ayak basan insandı o. Bu, kelimelerle tarif edilebilecek bir duygu değildi elbette ama, hislerini oldukça yerinde bir cümleyle aktardı Armstrong, kendisini TV’leri başında izleyen milyonlarca insana:“Bir insan için küçük, insanlık için dev bir adım.” Evet, gerçekten de öyleydi. Tarih 20 Temmuz 1969’du. Dört gün süren yolculuk sonunda 16 tonluk uzay modülü Eagle, Apollo 11’den ayrılarak Ay yüzeyine yumuşak iniş yapmış, Michael Collins herhangi bir aksaklığa karşı ana gemi olan Columbia’da kalırken Neil Armstrong ve Edwin Buzz Aldrin modülden çıkarak Ay’a ayak basmıştı. Armstrong’un, NASA’nın Houston’daki yetkililerine telsizle söylediği ilk şey şuydu aslında: “Kartal indi”. İnsanlığın en büyük rüyasını gerçekleştiren iki astronot kameraları kurdu ve Armstrong, tam 600 milyon insanın -yani o zamanki dünya nüfusunun beşte biri- karşısında, canlı yayında o tarihi sözleri söyledi. Ardından ABD bayrağını, Ay’ın taş ve kumluk olan yüzeyine diktiler. Onlar Ay yüzeyinde ağır adımlarla gezinip taş ve toprak örnekleri toplarken tüm dünya TV’nin başına çivilenmişçesine onları izliyordu. İnsanlık yeni bir çağın, “Uzay Çağı”nın habercisi olan bu sözleri ve görüntüleri hiç unutmayacaktı... 43 teknİk Mancınık Uçak gemilerinin en can alıcı sistemlerinden biri olan mancınık, şüphesiz hepimizin ilgisini çekmiştir. Mancınık sistemi, uçuşa hazır halde bekleyen bir hava aracını, ani ivmelenme kazandırarak saniyeler içinde take-off süratine ulaştıran itki asistanı bir sistemdir. Yazı: Celal BATUR UÇAK GEMİLERİ üzen kaleler olarak adlandırılan uçak gemileri, üstlerinde onlarca hava aracını mobil olarak taşıyabilen deniz araçlarıdır. Uçak gemilerinin tarihçesinin 1. Dünya Savaşı’ndan da eskiye dayanması ilginçtir ki ilk gemilerden bahsedecek olursak, HMS Ark Royal adlı ticaret gemisi, üzerine bir pist inşa edilerek, uçakların iniş ve kalkış yapabilecekleri bir gemi durumuna getirilmiştir. Bu ilk uçak gemisi, yaptığım araştırmalara ve tarihi kaynaklara göre Çanakkale deniz muharebelerinde, düşman hattındaki deniz filosunda yer almıştır. Uçak gemileri kullanım amaçlarına göre çeşitli özellikler gösterebilirler. Ana güç kaynaklarına göre sınıflandırma yaparsak; nükleer yakıt gücü ile çalışan uçak gemileri, türbin motorlu uçak gemileri ve dizel motorlu uçak gemileri olarak üç sınıfa ayırabiliriz. II. Dünya Savaşı’nın bitimi ile dünya, daha önce olmamış bir şeyle, Soğuk Savaş’la karşı karşıya kaldı. Nükleer enerjinin keşfi ile 44 dünya denizlerinde yol alan gemilerin menzilleri, 20-30 yıl boyunca hiç yakıt yenilemeden ilerleyebilecek duruma getirilmişti. İlk nükleer uçak gemisi olan USS Enterprise, dünya denizlerinde Amerikan donanmasının gözbebeği olmuş, Sovyetler Birliği’ne karşı girişilen Soğuk Savaş’ta ülkesine, önemli bir psikolojik ve askeri üstünlük sağlamıştı. Günümüzde uçak gemilerine sahip olan ülke sayısı, maliyetinin bir hayli yüksek oluşu sebebiyle sınırlıdır. Ayrıca kaleleri yapabilmek için bir hayli meşakkatli çalışmalar yapmak gerekir. Bunlar temel olarak üç ana başlıkta değerlendirilebilir; üretim teknolojileri, savaş-stratejik teknolojiler ve en önemlisi de Ar-Ge. Havacılık açısından baktığımızda ise uçak gemileri, denizcilik bilimiyle harmanlanmış, havacılıkla eşzamanlı ve sistematik bir şekilde çalışmaktadır, diyebiliriz. Hepimizin filmlerde veya belgesellerde az çok gördüğü bu devasa gemilerin üzerine bu uçaklar nasıl inip kalkabiliyor ve o kadar kısa mesafede nasıl güvenli bir şekilde havalanıp durabiliyorlar? Kalkış nasıl yapılır? Uçuşa hazır olan uçak önce “ramp” adı verilen noktaya alınarak uçağın burun iniş takımına takılan mancınık sistemine oturtulur. Daha sonra ramp üzerindeki rüzgar duvarları dik konuma alınarak teknisyen koordinasyonuyla birlikte yerdeki düzeneklerin tamamının eksiksiz olduğu bilgisi pilota ikaz edilir. Pilot uçağın gaz kollarını sonuna kadar ileri alarak birkaç saniye uçağı maksimum takatte bekletir. Ardından mancınık komuta odasındaki otomatik sistemlerden pilota, ramp üzerindeki ışıklı ikaz sistemiyle bilgi verilerek fırlatma gerçekleştirilir. Sonrasındaki iş bir hayli zordur ki her şey artık pilota kalmıştır ve bu kritik anlarda levyeyi iyi kumanda etmesi gerekir. Bu sistem nasıl çalışır? Ramp (fırlatma alanı), üzerinde ve altındaki devasa buhar pistonları sayesinde mükemmel bir çalışma ortaya çıkarmaktadır. Geminin buhar jeneratörleri devasa pistonlara buhar rezerv ederek arka arkaya uçak kaldırabilecek güçte bir enerjiyi üzerinde bulundurur. Buhar enerjisi ramp üzerinde fırlatma topuzuna bağlı olan 20.000 kg ağırlındaki bir uçağı 0’dan 266 km/h’ye, iki saniye içinde çıkarabilmektedir. Bu yüksek buhar gücünü kontrol etmek basit değildir; ki buharın basıncı fazla olduğu takdirde, fırlatma komutunu alan sistem, üzerinde bulunan uçağın iniş takımını parçalayabilir. Az olduğu takdirde ise yetersiz buhar basıncı yetersiz ivmelenmeye neden olur ve uçağı doğruca denize iterek bir felakete sebep olabilir. Yakalama ve yaklaşma Uçaklar gemilere yaklaşırlarken bir hayli zorlanmaktadırlar. Fakat “OLS (optical landing system)” adı verilen bir sistem sayesinde pilotlar, uçak gemisindeki pist ve üzerindeki yakalama ağlarına optimum yaklaşma sağlayabilmektedir. Bu sistem pilotlara glide path (süzülüş yolu) üzerinde görsel olarak bir renk sinyali oluşturarak optimum yaklaşma yolunu bildirir. Sonuç olarak pilot, uçağındaki head up display’in kenarında bulunan green circle ve ramp üzerindeki ışıklı sisteme uyarak uçağı güvenli bir şekilde yaklaşmaya hazırlar. Yakalama Uçağın gemiye inişi esnasında uçak “arrestor gear system” adı verilen bir sistem tarafından yakalanır. Bu sistem uçakların arkalarında bulunan kancaların, gemi üzerinde bulunan 4 kademeli yakalama sisteminden birine takılmasını sağlayarak kinetik enerjisini absorbe eder ve güvenli bir şekilde durmasını sağlar. Arresting point’ler kaçırılacak olursa pist sonundaki ışıklı ikaz sistemi, pilota goaround ikazı vererek olası bir kazayı engellemektedir. 45 havacılık 2013’te bu havayolu şirketlerine dikkat! Sürekli değişen ve gelişen havacılık sektöründe belli başlı bazı havayolu şirketleri daha geniş çaplı değişimlerin hızlandırıcısı olabiliyor. Bu yıl da böyle bir rol alacağı düşünülen pek çok havayolu şirketi var. Bunlardan bazıları rakiplerini zora sokacak büyük atılımlar yapmaya hazırlanırken bazıları ise krizler ve işten çıkarmalarla boğuşuyor. İşte, 2013’te hakkında daha çok şey duyacağımız havayolları... Avrupa Iberia ve British Airways’in birleşerek International Airlines Group’u oluşturmasının üzerinden henüz sadece bir yıl geçti ama havayolu şirketi şimdiden krizde. Büyük ölçekli bir tasarruf ve kapasite düşürme programı uygulamaya hazırlanan Iberia, Latin Amerika ağındaki uzun mesafe uçuşlarına bağlanmayan tüm Avrupa rutlarından çekileceğini duyurdu. Bu kapsamda çalışanlarının yüzde 20’sinin işine son verecek olan Iberia, işçi sendikalarıyla anlaşmaya varamazsa daha fazla kişinin işten çıkarılması gündeme gelebilir. Öte yandan International Airlines Group, geçtiğimiz yıl iyi bir performans sergileyen İspanya merkezli low-cost havayolu şirketi Vueling’i de satın almayı planlıyor. Lufthansa cephesinde ise havayolu şirketinin Frankfurt ve Münih dışındaki bütün kısa mesafe uçuşlarını 1 Ocak’tan itibaren devralan Germanwings, low-cost havayolu şirketleriyle rekabet halindeyken kısa mesafe operasyonlarından kar sağlayamayacağına karar verdi. Kar elde edebilmek için büyüme hamlesi yapması gerektiğine karar verilen Germanwings bu yıl 35 uçağı filosuna dahil edecek. Tıpkı Luftansa ve Iberia gibi Air France da bir yeniden yapılanma programını hayata geçirdi; programın, verimliliği yüzde 20 artırması hedefleniyor. Bu yıl ayrıca kısa mesafe operasyonlarını düzene sokmayı planlayan Air France, Etihad Airways ve Air Berlin’le başlattığı işbirliklerinin meyvelerini de toplamaya başlayacak. Air France’ın bu süreçte vereceği en önemli karar ise Alitalia’dan daha büyük bir hisse satın almakla başka şirketlere yatırım yapmak arasında olacak. Türkiye Son yıllarda yaptığı atakla dünyanın en hızlı büyüyen havayolu şirketlerinden biri haline gelen Türk Hava Yolları (THY), “Dünyada uçulmadık nokta kalmayacak” sloganıyla geçen yıl 39 milyon yolcu taşımıştı. Bu yıl yolcu sayısını 46 milyona çıkarmayı hedefleyen THY yeni uçak siparişlerini teslim almasına paralel olarak 50 yeni 46 uçuş destinasyonu açmayı planlıyor. Lüksemburg,Tallinn (Estonya), Vilnius (Litvanya) ve Malta destinasyonlarının eklenmesiyle THY’nin Avrupa’da uçmadığı ülke kalmamış olacak. Yurtiçi ve yurtdışındaki uçuş ağını genişletmeye devam eden Pegasus Havayolları, 62. uçuş noktası olan Belgrad uçuşlarına şubat ayında başlayarak hizmet verdiği ülke sayısını 26’ya çıkardı. 2012’nin sonunda Airbus’a verdiği 100 uçaklık siparişle Türk sivil havacılığında bir rekora imza atan Pegasus, 31 Mart’ta Antalya-İzmir uçuşlarına başlayacak. ABD ve Kanada ABD’nin en büyük havayolu şirketlerinden biri olan Delta Air Lines geçtiğimiz günlerde satışa çıkarılan Virgin Atlantic’in yüzde 49’unu satın alarak dikkatleri üzerine çekti. Ham petrolle jet yakıtı fiyatları arasındaki farkın giderek artmasına önlem olarak Pennsylvania’da bir petrol rafinerisi satın alan Delta, bu hamleyle yaklaşık 300 milyon dolar tasarruf sağlamayı hedefliyor. Dünyanın en büyük low-cost havayolu şirketi Southwest Airlines, 2011’de diğer bir Amerikan low-cost havayolu şirketi olan AirTran Airways’i satın almıştı. Bu birleşmenin etkisi iki havayolu şirketinin uçuş ağlarının tam anlamıyla birleşmesiyle bu yıl hissedilecek. Southwest’in, diğer havayolu şirketlerinin iflas koruma başvurusu yoluyla yaptığı gibi maliyet düşürücü önlemler alması da bekleniyor. Ancak bu durumun sendikalarla şirket arasında sorunlara yol açabileceği düşünülüyor. Geçtiğimiz kasım ayında iflas koruma başvurusu yaparak yeniden yapılanma sürecine giren dünyanın dördüncü büyük havayolu şirketi American Airlines, US Airways ile birleşerek yolcu trafiği açısından dünyanın en büyük havayolu şirketini oluşturmaya hazırlanıyor. Birleşme sonucunda American Airlines’ın tahmini piyasa değerinin 11 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor. Delta’nın Northwest ile, Continental’in ise United ile birleşmesinin ardından yaşanan bu gelişme, Amerikan havacılık sektöründe yoğun bir konsolidasyon yöneliminin işareti olarak değerlendiriliyor. Air Canada yeni uluslararası pazarlara giriş yapmak için atılım yapmaya hazırlanıyor. Haziran ayında Toronto-İstanbul hattında non-stop uçuşlara başlamayı planlayan havayolu şirket, THY ile uçuş paylaşımı yaparak Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika’ya açılacak. Kendi kıtasında WestJet ile kıyasıya rekabette olan Air Canada için bu açılım büyük önem taşıyor. Avustralya ve Güneydoğu Asya Emirates ile işbirliğine giden Qantas, uluslararası operasyonlarında ciddi bir revizyona gidiyor. İşbirliği, iki şirketin yoğun rekabetin yaşandığı Avustralya-Avrupa hattında daha etkin bir pozisyon almasını sağlayacak. Qantas’ın Avrupa’daki uçuş ağını da genişletecek olan işbirliğinin Singapore Airlines gibi havayolu şirketlerini zora sokacağı düşünülüyor. Air Asia grubunun Asya’daki varlığını sağlamlaştırmak için Filipinli Zest Air ve Güney Koreli T’way ve Eastar’ı satın alabileceği konuşuluyor. Grup, büyüme hamlesine fon sağlamak içinse Kuala Lumpur merkezli AirAsia X ve Endonezyalı Indonesia AirAsia’yı satışa çıkarmayı hedefliyor. Sadece premium segmente odaklı kimliğinden vazgeçip pek çok farklı segmente hizmet veren bir havayolu şirketi haline gelen Singapore Airlines’ın bu yılki hedefi Çin pazarı. Şirket bu amaçla Star Alliance partneri Air China ile olan ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. Afrika Geçtiğimiz yıllarda etkileyici bir büyüme kaydeden Ethiopian Airlines bir yandan Boeing 787 filosunu genişletirken diğer yandan uçaklarının içini piyasa standartlarına yükseltmeye çalışıyor.Afrika ve Asya arasında bir uzun mesafe ağı kurmayı planlayan havayolu şirketinin hedefi, 2025’te satışlarını dört katına çıkarmak. Afrika’nın ilk low-cost havayolu şirketi Fastjet hizmete girdiği ilk gün yüzde 78 doluluk oranı sağladı. Bu iyi bir başlangıç olsa da low-cost modelinin altyapı yetersizliği ve siyasi çalkantıların olduğu Afrika’da ne kadar başarılı olacağını zaman gösterecek. 2013 South African Airways için de çok önemli bir yıl olacak. 2012’de CEO’su istifa eden ve Güney Afrika hükümetinin 576 milyon dolar yardım yapmak zorunda kaldığı havayolu şirketi, Gana başta olmak üzere diğer Afrika ülkeleriyle işbirliği yapma arayışında. Ortadoğu Beş yıldızlı hizmetleriyle öne çıkan Qatar Airways, ana aktarma merkezi olan Doha’da aynı hizmet kalitesini sağlayamadığı için eleştiriliyordu. Bu yıl açılması planlanan Yeni Doha Uluslararası Havalimanı’nın bu durumu değiştirmesi bekleniyor. Qatar Airways yeni havalimanında beş yıldızlı havayolu kimliğine uygun hizmetler sunmayı hedefliyor. Air Berlin, Aer Lingus, Air Seychelles ve Virgin Australia’nın hissedarı olan Birleşik Arap Emirlikleri’nin ulusal havayolu Etihad Airways, bu yıl Avrupa ve Hindistan’da yeni yatırımlar yapmayı planlıyor. 47 söyleşİ Gülhan Kırdı'nın gözünden “Güçlü Kadınlar” Söyleşi: Elif ARSLAN kek, eve ekmek götürme durumunda eşitleniyor. İş başa düşüp eve ekmek götürmek gerektiğinde hayat, kadını da erkeği de eşitliyor. “Güçlü Kadınlar” projesi böyle çıktı. Benim için özel anlamı şu aslında: Ben hayattaki sessiz kahramanları çekiyorum; topluma örnek olacakları. “Güçlü Kadınlar” da öyle. Toplumun çizdiği sınırı aşmakta gösterdikleri güç, onları örnek birer insan yapıyor. Sergi için nasıl bir çalışma yaptınız; bu çalışma sizi çok zorladı mı? Bize biraz süreçten bahseder misiniz? Bu sergi için iyi bir masabaşı çalışması yapmam gerekti. Ulusal ve yerel basını taradım, meslek kuruluşlarıyla konuştum.Aldığım isimlerle konuşma ve görüşme süreci başladı. Projeyi anlattım. Birbirimizi tanıdık, sevdik. Öyle başladım. Sanıyorum ki aynı sergiyi mart ayında tekrar gerçekleştireceksiniz. Mekan ve tarihi hakkında bilgi alabilir miyiz? Evet, sergiyi mart ayında tekrar açacağım. Kadıköy, Bahariye Caddesi’ndeki Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde, 8 Mart’ta açılışı olacak. Buradan herkesi açılışa davet ediyorum. “Fotoğraf, vaktimin çoğunu alıyor” diyorsunuz ama fırsat buldukça dalış da yapıyorsunuz. Dalış yapmak size neler hissettiriyor? otoğraf sanatçısı Gülhan Kırdı ile fotoğraf ve 8-21 Mart tarihleri arasında Kadıköy, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde görülebilecek olan “Güçlü Kadınlar” adlı son sergisi üzerine güzel bir söyleşi yaptık. Halen özel bir üniversitede öğretim görevlisi olarak ders veren ve bir dergide fotoğraf editörlüğü yapmakta olan Kırdı’nın hayatından fotoğraf, üniversite yıllarından bu yana hiç eksik olmamış. Dilerseniz detayları kendisinden dinleyelim. Özünde fotoğrafçılığın olduğu birçok meslekle uğraşmış olan Gülhan Kırdı kimdir? Bize kendinizi tanıtır mısınız? İstanbul’da doğdum. İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’yle başladığım üniversite hayatına Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’yle devam ettim. Halen aynı bölümde yüksek lisans yapmaktayım. Profesyonel iş hayatımda foto muhabiri, fotoğraf editörü, reklam fotoğrafçısı ve öğretim görevlisi olarak çalıştım. Bunların yanı sıra sinema ve dizi sektöründe de kamera arkasında görev aldım. Fotoğrafçı kimliğimi tanımlarken kendimi daha çok “belgeselci” olarak görüyorum. Bir röportajımda bu yaklaşımımı şöyle tanımlamıştım: “Aslına bakarsanız bir reklam fotoğrafı, bir film afişi ya da bir doğum fotoğrafı çekerken objektifin arkasından hep bir belgesel fotoğrafçı olarak bakmaya çalışırım.” Fotoğrafa olan ilginiz ne zaman başladı? Fotoğrafa ilgim üniversite yıllarında, arkeoloji bölümüne girdi48 ğim dönemde başladı. İstanbul Üniversitesi’nin öğrenci kültür merkezindeki fotoğraf kulübüne katılarak fotoğraf çekmeye başladım. Çok keyifli yıllardı. Çalışmalarınızın özünde hep fotoğraf çekimi var. Daha üniversite yıllarında bile önünüzde “sinema” seçeneği varken bunu değerlendirmemişsiniz. En sonunda da kendi projelerinizi yapma düşüncesiyle yine ısrarla “fotoğraf” demişsiniz. Neden ısrarla fotoğraf? Ben Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’ne şunu düşünerek girdim: Görselliğin temellerini iyi öğrenirsem iyi bir sinemacı da olabilirim. Fotoğraf bölümü sınavlarına böyle girdim ve kazandım. Aklımın bir köşesinde sinemayla ilgili bir iş yapmak vardı. Set fotoğrafçılığıyla başladım. Sinema ve dizi sektörüne girerken masamda birikmiş fotoğraf projelerim vardı. Uzun bir süre bu sektörde çalıştıktan sonra bu projeleri hayata geçirmek için fotoğrafa döndüm. Fotoğraf projelerimi hayata geçirdikten sonra sırada bir kısa film ve bir de belgesel film projem var. Serginin adı ve konusu oldukça ilgi çekici; “Güçlü Kadınlar”. Bu fikir nasıl ortaya çıktı, sizin için özel bir anlamı var mı? Sergi fikri, kadın-erkek eşitliği meselesi üzerinden çıktı. Hayatta herkes bu meseleyi bir kez dahi olsa tartışmıştır diye düşünüyorum. Kadın ve erkek ne zaman eşit olur şeklinde sorularım vardı. Bunları düşünürken sergide fotoğrafı da bulunan “kaynakçı kadın”la tanıştım. Arkadaş olduk. İşte bu, dedim. Kadın ve er- Bazen hayatta şöyle deriz: Ben böyle bir duyguyu hiç bilmezdim... Dalış da benim için öyle bir tecrübe ve duyguyu ifade ediyor. Eşimin sayesinde hatta biraz zorlayarak başladığım dalış deneyimi şu an hayatımda önemli bir yere sahip. Bazen rüyalarımda bile suyun altında görüyorum kendimi. Genelde fotoğraf çekmenin çok basit olduğu düşünülür. Fakat bu sanatla yakından ilgili olanlar, böyle olmadığını bilirler. Bize fotoğrafçılığın zor yanlarından bahseder misiniz? Fotoğrafla uğraşmak zor iştir. Sanıldığı gibi kolay elde edilen bir şey değildir fotoğraf. Evet, günümüzde görüntü elde etmek kolaydır. Ama o görüntünün fotoğraf değeri taşıması zor bir iştir. Fotoğrafçılar hep sessizce hayatı izlerler. O kadar ki, özne olmadıkları bile zannedilebilir. Bu sessizliğin altında, hayatı anlama çabası vardır. Hayatın metaforlarını bulma çabasıdır bu. Bu aşamadan sonra fotoğrafçı özne olur; hayatı anlama, gösterme ve değiştirme sürecine girer. Bütün bu uğraşlarınız ve sergi için “emeğinize sağlık” demek istiyorum. Bu söyleşi için de ayrıca teşekkürlerimizi sunuyoruz. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? Ben teşekkür ederim. Sizinle ve derginizle tanıştığım için çok mutluyum. Son olarak şunları söyleyebilirim. Fotoğrafın birçok alanı var. Onların önemsiz olduğunu düşünmüyorum. Ama bu topluma ve çağına dair bir şey söylemek isteyen, bir şeyleri değiştirmek isteyen toplumsal projelerin sayısının artmasını diliyorum. Bu beni gerçekten çok mutlu edecek. 49 havacılık Sadece kanatçıklara hareket verirsek modelimizin dönüşlerde irtifa kaybetmesine neden oluruz. Dolayısıyla modelimizin dönüş esnasında irtifa kaybetmemesi için yükseliş dümenine de aynı oranda hareket vermeliyiz. Yazı: İsmet İLHAN THK Model Uçak Uğraşevi Bakırköy Şubesi Sorumlusu Düz uçuş Modelinizin irtifa kaybetmeden ve irtifa almadan, aynı istikamette yatışsız uçmasını sağlayınız. MODEL UÇAK İNŞASINDA YAPILMASI GEREKEN SON KONTROLLER Merhaba değerli UTED okurları, Bu sayıda tekrar birlikte olmanın mutluluğuyla sizlere model uçakların bitimindeki son kontrolleri anlatacağım. Model bitimi kontrolleri Model uçağımızın inşasını bitirdiğimizde, elektronik malzemeleri plana sadık kalarak yerleştirip sabitleştirdikten sonra, cihazımızı aktif hale getirerek, kumandaların (rudder, elevatör, gaz ve aileron’lar) doğru orantıda çalışıp çalışmadığını kontrol etmek durumundayız. Şayet bu kontrolleri yapıp modelimizin doğru çalıştığına emin olmazsak bizlere havada büyük sıkıntılar yaşatır. Bu yüzden ustalarımın bana ilk öğrettiği kurallardan biri de “Model tezgahta biter” cümlesi olmuştur. Modeli inşa ederken en çok dikkat etmemiz gereken konulardan biri de modelin yapısal ve ağırlık merkezidir. Eğer model inşası esnasında planın dışına çıkar isek modelin hem yapısal hem de ağırlık merkezini bozmuş oluruz ki bu bizim karşılaşmak istemediğimiz durumlardan biridir. Modelin ağırlık merkezinin de iki çeşit kontrolü vardır: Birincisi modelin pervanesinden, en arka kısmındaki dikey parçayı tutarak dengeye bakmaktır. Eğer uçak kanatlara doğru herhangi bir yöne yatmıyorsa model eşit demektir. Şayet bir tarafa yatıyorsa bu, o modelin bir tarafının ağır olduğunun işaretidir. İkincisi modelin kanat uçlarından tutarak ağırlık merkezinin kontrolünü yapmaktır. Eğer üstten kanatlı bir 50 modelin ağırlık merkezinin doğru orantıda olup olmadığını kontrol ediyorsanız, model 1,5 derecelik bir açıyla burnunu aşağı vermelidir. Şayet bu açıdan fazla ise o zaman yapılacak tek bir şey var o da, alıcı pilinizi çekebildiğiniz kadar geriye çekmek. Modelimize dışarıdan müdahale etmek de (ekstra ağırlık koymak) doğru değildir değerli modelciler. Dışarıdan yaptığımız her müdahale uçağımıza ekstra yük bindirecektir ve sağlıklı uçuşu riske atacaktır. Bu “Taşı atarsan o da uçar” durumuna benziyor. Bir diğer sorun da -ki bu en büyük sorunlardan biri- modelinizin pilinin havada bitmesi ya da modelinizin motorunun stop etmesidir. Bu, modelinizin direkt olarak yere çakılması demektir. Günümüzde bu durumlarla halen karşılaşıyoruz. Eğer modeliniz istenilen ağırlıkta olursa motoru havada stop etse dahi süzülerek çok sağlıklı bir şekilde yere iner. Böylece motoru kontrol edip yeniden uçuşa çıkabiliriz. Yine en başta belirttiğim gibi modelin tüm uçuş ayarlarını hem atölyenizde, hem de sahaya çıktığınız zaman kontrol edip uçuşa öyle çıkmalısınız. Bir de eğer kumandanız FM ise sahada bulunan herkese frekansınızı bildirmek durumundasınız. Şayet bildirmezseniz ve havada uçan başka bir modelle frekansınız karışırsa o modelin ya da kendi modelinizin düşmesine neden olursunuz. qpm kumanda kullanıyorsanız (2.4 Ghz) yine uçuş ayarlarınızı kontrol edip gaz rule halinde pist başına gelerek ve pistte kimsenin olmadığından emin olarak hareket etmelisiniz. Bir de kesinlikle havaalanı, yerleşim alanı, elektrik direkleri ve trafoları ile insanların bulunduğu alanlarda model uçak uçurmayınız. Kalkış Pisti karşılayınız; motorumuz rölantide çalışır vaziyette ve uçak hareketsiz: 1) Yavaş yavaş gazı açınız. 2) Gerektiğinde sağa ve sola dönüş dümeni (rudder) ile istikamet veriniz. 3) Modelimiz süratlendikten sonra yerden kesilmesi için yavaş yavaş yükseliş dümenine (elevatör) hareket veriniz. Birden yükseltirseniz modeliniz o anda yan rüzgar yiyerek yana yatabilir. Genelde bu durumlar, o gün uçuş sahasında yan rüzgar fazla ise yaşanır.Yine de bizler her zaman yükseliş dümenine yavaşça hareket verip modelimizin daha sıhhatli bir şekilde havalanmasını sağlayabiliriz. 4) Modelimiz yerden kesildikten ve belirli bir irtifaya ulaştıktan sonra yükseliş dümenini yine yavaşça nötr konuma getirerek güvenli uçuşa başlamış oluruz. 5) Gerekiyorsa sağa sola kanatçık (aileron) kumandası vererek yatışları karşılayınız. 6) Yatışlarda yani sağa ve sola dönüşlerde kanatçıklara ve yükseliş dümenine aynı oranda hareket vermemiz gerekiyor. Son yaklaşma 1) Pist üzerinden rüzgar içine geçerek düz ve ufki olarak 150 m geçtikten sonra 90 derecelik dönüş için, kanatçık ile dönüş kumandası verilerek ilk dönüş yapılmalıdır. 2) Yaklaşık 50 m gittikten sonra 90 derecelik dönüş için kanatçık ve yükseliş kumandası vererek dönüşü tamamlayabilirsiniz. 3) Dönüş yaptıktan sonra hızınızı düşürmeye başlayınız. Eğer üstten kanatlı bir model uçuruyorsanız süzülürlüğü çok fazla olduğu için gazı mutlaka kısmalısınız (gaz rule). 4) Gazı düşürdüğünüz zaman, modeli istenilen irtifada tutmak için irtifa dümenini yavaş yavaş artırmanız gerekiyor. 5) Yükseliş ve kanatçık açarak 90 derece dönüş yapınız. 6) Gerekirse gazınızı biraz daha düşürüp piste yaklaşıncaya kadar düz uçmaya devam ediniz. 7) Pist üstünde kalacak şekilde son yaklaşmaya devam ediniz. Tabii bu durumda irtifanız da düşmüş olacak. 8) Hızınızı tamamen düşürerek ve irtifa kaybetmeye devam ederek yaklaşık 50 m ileride inişe geçiniz. Her zaman söylediğimiz gibi öncelikli olan uçuş emniyetini sağlamak ve güvenli uçmak. Herkese kırımsız ve keyifli uçuşlar dilerim. Bir sonraki sayıda görüşmek dileğiyle... 51 Hobİ Yeşil bir yaşam tarzı: Yüzyıllar önce İskoçya’nın uçsuz bucaksız çimenliklerinde ortaya çıkan golf bugün dünya çapında milyonlarca kişi tarafından yapılan, sportmenliğin ve sabrın öne çıktığı bir spor. Kimileri için bir sosyalleşme vesilesi, kimileri içinse bir rehabilitasyon ve rahatlama yöntemi olan golf, ardı ardına açılan golf sahalarıyla ülkemizde de giderek popülerleşiyor. 52 ir rivayete göre, İskoç çobanların “can sıkıntısı”ndan doğmuş, golf. 15. yüzyılda İskoçya’nın uçsuz bucaksız kırlarında hayvanlarını otlatan çobanlar, sopalar ve taşlarla icat etmişler bu oyunu. Diğer bir rivayette ise sporu icat eden millet aynı ama uğraşları farklı; bu kez başrolde İskoç denizciler var ve hikaye, karaya ayak bastıkları zaman ellerine geçirdikleri sopaları, yolda buldukları taşlara vurarak golfü icat ettikleri yönünde. Çoban mı denizci mi bilinmez ama bu taş-sopa oyununun bir süre sonra İngiliz soyluların ilgisini çektiği ve zamanla saray bahçelerindeki çim arazilere taşındığı biliniyor. Yuvarlak taşların kalın sopalarla deliklere sokulmaya çalışılmasından oluşan golf, askerlerin dikkatini dağıttığı gerekçesiyle 1457’de İngiltere Kralı II. James tarafından yasaklansa da bu durum uzun sürmemiş çünkü ardından gelen krallar bu sporu çok sevmiş. 1502’de yeniden oynanmaya başlanan golf, zamanla halk arasında da popülerlik kazanmış. İlk golf turnuvası 1552’de İskoçya’nın St. Andrews kentinde düzenlenmiş. Golfün okyanusu aşıp Yeni Dünya’ya varması ise 17. yüzyılı bulmuş. 1900 Paris Olimpiyatları’nda yer alan ve böylece olimpik bir spor dalı haline gelen golf bugün dünya çapında 70 milyona yakın kişi tarafından oynanan son derece popüler bir oyun. Modern golf İskoçya’da ortaya çıkmış olsa da bugün 20 bine yakın golf sahası ve 4.5 milyon oyuncuyla birinci sırada ABD yer alıyor. ABD’yi, Avusturya ve Avustralya takip ediyor. Türkiye’de golf Golfün Türkiye’ye gelişi ise 1895’te kurulan İstanbul Golf Kulübü’yle (İGK) oldu. Avrupa’nın en eski 4. golf kulübü olan İGK’nin başlangıçta Okmeydanı’nda 12 delikten oluşan bir golf sahası vardı. 1911’de kulübün ismi Boğaziçi Golf Kulübü olarak değiştirildi. 1920’de Maslak’ta açılan yeni sahayla birlikte yeniden İstanbul Golf Kulübü adını alan kulüp, 1922’de delik sayısını uluslararası standartlara uygun olarak 18’e çıkardı. Bugün 118 yaşında olan ve 700’den fazla üyesi bulunan İstanbul Golf Kulübü çeşitli golf turnuvaları düzenliyor. 1996’da kurulan Türkiye Golf Federasyonu da önemli golf turnuvalarına evsahipliği yaparak bu sporun ülkemizdeki gelişimine katkı sağlıyor. Toplam on sekiz golf sahasına sahip olan Türkiye, bu spor için çok elverişli arazilere ve uygun bir iklime sahip. Son dönemlerde özellikle Belek golf turizminde atağa geçmiş durumda. Önümüzdeki günlerde Antalya, İstanbul, Ankara ve Muğla’da uluslararası standartlarda yeni golf sahalarının açılması planlanıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı; uzun vadede Tarsus, Kapadokya, Bodrum, Marmaris, Kuşadası, Göcek ve Kastamonu’da tahsis edilen alanlarla Türkiye’deki toplam golf sahası sayısını 50’ye çıkarmayı hedefliyor. Nasıl oynanır? Diğer birçok spor dalının aksine golf, herhangi bir hakemin veya yetkilinin gözetiminde olmadan oynanır ve karşılıklı güven esasına dayanır. Özel bir sahada, golf sopaları ve küçük sert bir topla oynanan golfte amaç sahadaki 18 parkuru (deliği) golf topuna en az sayıda vuruş yaparak tamamlamaktır. Uluslararası turnuvalarda yaklaşık 70 hektarlık bir alanda, ortalama 70 ila 72 vuruşla oynanır. Başlangıç vuruşunda top, “tee (golf pimi)”nin üzerine konur. Oyuncu topa vurur. Deliğin mesafesi 228 metreye kadarsa üç vuruş, 229-434 metre arasındaysa dört vuruş, daha uzunsa beş vuruş yapma hakkı vardır. Oyunu, en az vuruş yaparak bitiren oyuncu kazanır. Golfte iki oyun türü vardır: Vuruş oyunu (stroke play) ve puan oyunu (stablefort). Vuruş oyununda topu en az vuruşla deliğe sokan oyuncu kazanır. Puan oyununda ise en çok puan alan oyuncu kazanır. Golf oynarken fazla efor sarf edilmiyormuş gibi gözükse de aslında ciddi kondisyon ve disiplin gerektiren bir spordur. Golf oyununun öncesinde, oyun esnasında ve sonrasında uyulması gereken, görgü, emniyet ve sahanın korunması ile ilgili kurallar “etiket kuralları” olarak adlandırılır. Örneğin, centilmenliğe büyük önem verilen bir spor olan golfte yavaş oyun oynamak arkadan gelen oyuncuları kötü etkileyeceği için hoş karşılanmaz. Golfe uygun kıyafetler ve ayakkabılar olmadan sahaya girilemez. Vuruş sırasında diğer oyuncularla konuşmak, vuruş yapan oyuncuya yakın mesafede durmak da yasaktır. 53 tarİh Çanakkale Kara Savaşları'nda (25 Nisan 1915) “Barışı kazanmak, savaşı kazanmak kadar önemlidir, denilir. Hele bazı savaş sonları vardır ki, o savaş sonlarında barış, onu kazanabilen için bir çağ dönemi niteliğindedir.” Şevket Süreyya Aydemir (Tek Adam, C 3, s. 95) Yazı: Dr. Handan DİKER Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi [email protected] ngiliz resmi tarihi (C. F. Aspinall-Oglander, “Military Operations Gallipoli”, C 11, s. 485), Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal’e ilişkin şöyle der: “Liman Von Sanders’in bugün Türkiye’yi idare etmekte ve Yarımada’da bir piyade tümeni başında komuta işinde olağanüstü bir deha göstermiş olan ‘Kaderin Adamı’ndan görmüş olduğu yardım ve destek ne kadar övülse azdır. Bir subayın (Mustafa Kemal) 25 Nisan’da (1915) durumu çabuk kavrayışıdır ki, Anzak Kolordusu’nun karaya çıkışının ilk gününde hedeflerine ulaşmasını önlemiştir. 9 Ağustos’ta ani olarak kuzey bölgesinin komutanlığına (Anafartalar Grup Komutanlığı’na) atandığı sırada gösterdiği çetin harekettir ki 9. Kolordu’nun (İngiliz) çok geciktirilmiş ilerlemesini durdurmuş ve onu yenmiştir. 24 saat sonra onun şahsen bir keşifte bulunduktan sonra parlak bir saldırısıdır ki Türkleri Sarıbayırı’nın başlıca tepesi olan Conkbayırı’nın tek hâkimi kılmıştır. Herhangi bir tümen komutanının hareketlerinin, yalnız bir muharebenin değil, belki bir seferin ve hatta bir ulusun yazgısı üzerinde bu derece derin bir etkide bulunduğunu tarih nadiren kaydetmiştir.” 54 Mustafa Kemal, tarih sahnesine Çanakkale’de 25 Nisan 1915’te 19. Tümen’in komutanı olarak çıkmıştır. Aynı tarihte Arıburnu’ndan çıkartma yapan İngiliz ve Anzak birlikleri, Mustafa Kemal komutasındaki 19. Fırka tarafından durdurulmuştur. 25 Nisan sabahı durum şöyle idi: Düşman güçleri iki yerden çıkartma yapıyordu. İngilizler Seddülbahir, Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar Kaba Tepe’nin kuzeyinden. Fransızlar ise Asya yakasına çıkartma yapıyorlardı. Kraliyet Bahriye Tümeni de Bolayır’da bulunmaktaydı. Mustafa Kemal ise o sabah Boğalı’da (Bigalı) idi. Mustafa Kemal birliklerin bir bölümünü hızla Bigalı’dan harekete geçirerek Kocaçimen Tepesi üzerinden Conkbayırı’na yöneltmiş ve düşmanı geri çekilmeye mecbur bırakmıştır. Kocaçimentepe ve Anafartalar Mustafa Kemal tarafından savunulmuş ve ona “Anafartalar Kahramanı” unvanının verilmesine neden olmuştur. Gerçekten bütün Çanakkale tarihi o andan sonra değişmiştir. Bütün dünya Mustafa Kemal’i o andan sonra tanımıştır. Onun askere verdiği günlük emir şöyle idi: “Burada benimle beraber dövüşen her asker bilmelidir ki tek bir adım dahi gerilememek namus borcudur. Hepinize şunu hatırlatırım ki siz şimdi dinlenmek isterseniz, yurdumuz hiçbir zaman huzura kavuşamaz. Bütün silah arkadaşlarımızın bu düşüncede olduğuna ve düşmanı denize dökünceye kadar yorgunluk belirtisi göstermeyeceğine inanıyorum.” Çanakkale Zaferi sonrasında İngiliz Kuvvetleri Komutanı General Hamilton, hükümetine şöyle diyecektir: “Türkler, bizi Conkbayırı’ndan atmak gerektiğini anladılar ve öyle yaptılar.” Bundan sonra yine 1915 yılının haziran ayında Mustafa Kemal albaylığa yükseltildi. Görüyoruz ki Mustafa Kemal, Çanakkale’de doğan bir liderdir. O, askeri bir deha ve inandırıcı bir komutandır.Yaptığı eylemlerle askerlere örnek olmuş ve onları yaptıkları işin doğruluğuna inandırabildiği için de başarılı olmuştur. Çünkü o aynı zamanda sorumluluk almasını da bilen bir liderdir. 1915 yılında şöyle demiştir: “Sorumluluktan korkan komutanların hiçbir vakit gereken kararları veremediklerini, bunun sonucunda ise acı felaketler meydana geldiğini ben kendim çeşitli zamanlarda görmüşümdür.” Çanakkale Savaşları’ndan sonra Türk tarihinde yepyeni bir dönem açılmış, yepyeni bir devlet doğmuş, bununla beraber genç Türk devleti de özlediği o eşsiz lidere kavuşmuştur. Nitekim Mustafa Kemal’in 15 Nisan 1923’te, Eskişehir-İzmit’te yaptığı konuşma bu bağlamda değerlendirilmelidir: “Bir ulus ne denli ilerlemiş ve olgunluğa erişmiş olursa olsun yol gös- tericilere ve rehberlere gereksinme duyacaktır. Bundan kaçınamaz. Bu yol göstericiliğin ve rehberliğin ulus içinde daha çok girişken ve girişimlerinde başarılı olmuş insanlarca yapılması gerekir. Geçmişte ve günümüzde olduğu gibi gelecekte de ulusumuzu refah ve mutluluğa ulaştıracak yollar için rehberlikte bulunmak, ulusal ve vicdani görevimizdir.” 55 oyun dünyası DEAD SPACE 3 Yapımcı:Visceral Games Tür: Action Yaş sınırı: 18+ Çıkış tarihi: 5 Şubat 2013 Platformlar: PC, XBOX 360, PS3 Ortalama puanı: 8.5/10 Yazı: Ahmet AKPINAR Merhaba, Bu ay sizlere hangi oyunu anlatsam diye düşünürken, çıkış tarihini nisan olarak bildiğim Dead Space 3 oyununun çıkmış olduğunu gördüm. İlk iki serisiyle bence en iyi action/ horror oyunları listesinde üst sıralara giren Dead Space 3, bu ayki “Oyun Dünyası” sayfamızın konuğu olacak.Yalnız bu oyunu oynamak istiyorsanız tavsiyem, önce ilk iki oyunu oynayıp sonra bu yazıyı okumanız. Çünkü yazıda ilk iki oyunla ilgili bilgiler yer almakta. Oyunu incelemeye başlamadan önce internette oyunla ilgili yorumlara bakınca biraz şaşırdım. Özellikle, oyunun beklentileri karşılamadığını gördüm. Herkes daha çok korkacağını düşünürken oyunun daha çok FPS tarzına kaçtığıyla ilgili yorumlar oldukça fazla. Ama oynayınca gördüm ki, Dead Space 3 şahane bir oyun olmuş, oynadığım her saniyeden ayrı zevk aldım. Kendi içinde sorunları var mı, elbette var. Ama Dead Space 3, ne bir FPS’ye dönmüş ne de bu kadar negatif önyargıyı hak edecek bir harekette bulunmuş. Sadece zamanın değişen oyuncu kimliklerine hi56 tap etmek zorunluluğu yüzünden oynanış hızı artmış, hepsi bundan ibaret. İlk oyunda basit bir mühendis olan Isaac’in yükselişinin meyvelerini, yeteneğinin sonuçlarını ve Marker ile olan bağını üçüncü oyunda görüyoruz. Artık Nicole’den umudu kesen Isaac zaten Ellie’ye yönelmişti, üçüncü oyun da bu durum ile açılıyor.Yani Isaac Clarke aşk konusunda oldukça talihsiz bir adam. Zaten Marker’a maruz kalan ve hayatta kalabilen biri olarak, her şeyin bedelini ödemesi lazım. Bunu da sevdiği kadınlarla ödüyor Isaac Clarke. Hikayeyi oldukça başarılı bulsam da, her dakika “işler ters gitti ya, biraz da böyle yapalım” durumu kendini çok belli ediyor ve hikaye anlatımına belden belden vuruyor. Bu biraz kendini tekrar ediyormuş hissi yaratsa da bazı zamanlarda, özellikle Tau Volantis’e gidene kadarki maceramızın sonlarına doğru olan kısımda, aslında bu biraz da Isaac’in talihsizliğinden kaynaklanıyor. Oyunda yenilik olarak üzerinizdeki kıyafetten elinizdeki silaha kadar pek çok geliştirme mevcut. Geliştirme imkanla- rının artması, oyunun “loot” sistemini değiştirmiş. Cephane topladığınız gibi hammadde toplamanız da mümkün hale gelmiş. Elinizdeki silahları da bozup hammaddeye dönüştürebiliyorsunuz. Store kavramı da geride kalmış; Bench denen olay, hem store’un iyi yanlarını almış hem de kendini bir yapım, geliştirme ve depolama tesisine dönüştürmüş. Gelelim oyunun görsel ve işitsel tarafına. Öncelikle grafikler bayağı kaliteli, karakterlerin yüz animasyonları gayet inandırıcı olmuş. Tau Volantis gezegeninin o buzul yapısı, gezdiğiniz uzay istasyonları vs. hepsi çok iyi görünüyor. Bulunduğunuz çevrelerin çeşitliliği, grafiklerin kalitesiyle birleşince çok güzel bir tablo çıkıyor ortaya. Sesler de atmosferin korunmasına ve gerilim yaşanmasına katkı sağlıyor. Kimi zaman Unitologist ile Necromorph çatışmasına şahit oluyorsunuz. Uzaktan seyrederseniz bu çatışmadan gelen sesleri tırsarak da olsa dinleyebilirsiniz. Seslendirmeler de hiç fena değil, karakterlerle özdeşleşmenize engel olmuyor. Oyun oynanış içeriğine bakacak olursak Visceral Games’in doğru yolda olduğunu görebiliyoruz. Yapılacak bir sürü yan görev var, ana görevler oldukça iyi kurgulanmış (sadece bazen çok uzatmışlar), co-op modu var. Survival başta olmak üzere üç farklı mod açılıyor oyunu bitirdikten sonra ki bence, oyunun tekrar oynanabilirliği açısından muazzam bir durum bu. Farklı zorluk seviyeleri, farklı oyunlar getiriyor oyuna. Silah yapma, zırh güçlendirme, bulmacalar falan derken, bir de üstüne ana senaryonun yeterince uzun olduğunu düşünürseniz Dead Space 3, beklediğimizden daha iyi bir oyun olarak çıkıyor karşımıza. Dead Space 3’e bir serinin devamı değil de, bize hiçbir vaatte bulunmamış, yepyeni bir oyun olarak bakacak olursak elimizdeki yapımın üst düzey olduğunu söylemem gerekir. Gerek kaliteli grafikleri gerekse seslendirme ve müzikleri ile size görsel ve işitsel bir ziyafet sunan Dead Space 3, bu sene çıkan oyunlar arasında kendine sağlam bir yer bulur. Ama başta da söylediğim gibi, mutlaka serinin ilk iki oyununu oynayıp Dead Space 3’ü onlardan sonra oynayın. O zaman aldığınız zevk maksimum olacaktır. Gelecek ay görüşmek üzere, iyi oyunlar. 57 HİPOTALAMUS Yazı: M. Rüzgar Yılmaz 58 eçmişin o camdan, kırılgan dünyası üzerinde yükselir, gelecekte yaşayacaklarımız. Çünkü geçmiş, asla silinmeyen birtakım anıların sentezi ile doludur ve ellerini bıraktığımızda kaybolacağız hissine kapıldığımız ve bir kenara büzülüp yaşamayı öğrendiğimiz yalnızlığımızdır. Yüreğimizde unutulmaya yüz tutmuş sayısız ve tutarsız onlarca yaşanmışlık içinde, belki de en acısı engel olamadığımız en güzel yaşanmışlıklarımızdır. Bazı şeylerin anlamlı olduğu zamana geri dönmek ister insan; kağıttan yapılmış bir kule gibi yeniden inşa etmek ister ve tozlu raflarda paslanmış hayalleri yeniden kurmak... Belki de bunların aksine sadece karanlık bir boşluğa dönüştürmeye çalışmaktır, geçmişi anılarımızda canlandırmak; canımızı daha fazla yakmasın diye. Hatırlamak istemediklerimizi ne kadar unutmaya çalışsanız da, üstünüze sıçrayıp içinize işlemiş yağ zerreciklerini bir duvar gibi, onca kat sıvının üstünden bile kusarsınız. Zaman geçmişi sıvamaz, sıvayamaz. Suskunluk da fayda etmez bir noktadan sonra. Sustukça genişler küçücük bedeninizle kalabalıklar içinde bir kenara bıraktığınız yalnızlığınız. Günlerin, ayların hatta yılların verdiği, özgüveni perişan olmuş, kendinden tiksindiren kırılgan kelimelerden kurduğunuz devrik cümlelerle beslersiniz bu yalnızlığı. Kırılgan kelimeleriniz, uçuruma sürüklenen, intihar kokan düşünce gibidir. Kullandıkça boşlukta büyür ve gittikçe boşluk olur. “Seni yine hayal kırıklığına uğratacağım biliyorum çünkü ben her zaman böyleydim” derken sesindeki titreklik yorgun kelimelerine yansıyor, bu nedenle de tavırları gitgide sertleşiyordu. Gerçekten konuşmamak için savaş vermek zorunda kalmıştı; yorgun bir düş satıcısının son düşlerini satar gibi susmayı tercih ediyordu. Bazen kısacık hikayelerin içinde kendimize ait dünyalar bulur ve bu hikayelerin yaptığı çağrışımlar sayesinde yeni bir boyuta geçmiş gibi hisseder, zeka seviyesine hayran kaldığımız kelimeleri kendi hayatlarımıza monte etmeye çalışırız. Birkaç cümleden oluşmuş bir anlatım tarzına sahip olsa da, bu yazılar, içinde hayata dair çokça varoluş bulundurur. Mesela onca hayat yüküne, çevremizde var olan bütün çirkinliklere ve kalbimizden isyan seslerinin yükseldiği anlara; hepsinin bir arada, adeta bir paket halinde önümüze sunuluşuna şaşkınlıkla bakarız. Hangimiz hayatının belirli döneminde tuhaf hikayelerle süslü yaşamlar yaşamadık ki? Eminim herkesin vaktizamanında başından geçmiş, olağandışı bir hikayesi vardır. Bazen hepimize, “macera” olarak tanımlanan “subliminal” olaylar anlatılır. Bu hikayelerden biridir “Deney 19”un hikayesi. Ona “Deney 19” ismini vermekten pek mutlu olduğum söylenemez. Ama ne olursa olsun onun ruh halini karakterize etmenin, benim iç dünyamda, kendimi bulmamla alakası olduğuna inandım o gece. İnsanın büyük mutluluklar yaşarken aniden gelişen duygu sıçramaları sayesinde nasıl bir anda mutsuzluğa itildiğini ve takındığını izler oldum. Milyarlarca hayat içinde bir sürü yaşam ve bir sürü varoluş var. Herkesin sevgi tanımlamaları farklı, öznellikleri farklı, düşünceleri farklı. Bu hayatlar içinde hepimiz, bize yaradılışın sunduğu kararları seçerek ilerlemek zorundayız. Dr. Çağlar kendi hikayesini yazıyordu. Yücelttiği bu hikayenin sonu onu nasıl bir sona hazırlar, nasıl bir hayat sunar bilmiyor. Şu an elinde pimi çekilmiş bir bomba var ve o, bu bombayı kendi beyninde patlatma düşüncesi içinde. Dedektif Alper, çözüme kavuşturmak istediği şifre peşinde uğraşlar verirken imdadına, eski bir dost olan ve zamanında bilgisayar konularında uzmanlaşmış, sanal ortamda lakabı “Badsector” olarak yayılmış Kayra yetişti. Alper’in ise farkında olmadığı bir gerçek vardı; “Badsector” lakaplı hacker arkadaşının artık bir dilenci olduğu. Hemen Kayra’yı aramaya başladı. Kayra, İnci Kasabası’na çok uzak olmayan, Akademi adlı küçük bir şehirde yaşıyordu. Adı bir garip olan bu şehrin insanları da garip ve korku uyandırıcıydı. Genelde özgür düşüncelerle beslenen şehir, kişilerarası diyaloğun az olduğu, insanların birbirlerine pek karışmadığı bir yer olarak tanımlanabilirdi. Aslında Kayra’nın neden burayı seçtiğini bu tanımlamalardan sonra anlamak o kadar da zor olmasa gerekti. Çünkü Kayra özgürlüğüne kavuşmak için toplumdan uzak durmayı tercih etmiş; kibir, kötülük, yalan ve böbürlenmenin sıfıra indirgendiği bir dünyada var olmak istemişti. Alper arabasını arkadaşının bulunduğu sokağa sürerken gözüne biri ilişti; köşede duruyordu. Üstü başı güneşten sararmış, sakalları arasında kirden lekeler oluşmuş, saçları rüzgar sörfünde dalgalanmış, elleri yılların yorgunluğunu taşıyan, kırk yaşlarında bir adamdı bu. Hemen arabasından inip dilenci görünümlü bu adama doğru yürümeye başladı. Yanına yaklaşınca temkinli davranıp arkadaşını sordu.Yere bakan gözlerini, ışığın paralelindeki denize doğru çeviren dilenci görünümlü sokak insanı, derin bir nefes çekerek “Sigaran var mı?” diye sordu. Alper elini usulca cebine soktu ve bir dal sigara çıkardı, adama uzattı ve çakmağıyla bir hamlede yaktı. İçine derin bir nefes çeken bu ihtiyar görünümlü adamın, söyleyecek belli ki çok şeyi vardı ve çok geçmeden şu cümleleri kurdu: “Yaman adamdı sokağın en kuytu köşesindeki dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu. Biliyordu ve her zaman onların ucuza satın aldıkları bu huzur, yine ucuza mal edilmiş cimrilik yöntemleriyle dağılacaktı etraflarına. O gün yine kızgındı, küfürler yağdırdı etrafına, bağırıp çağırmak onun dünyasında artık sıradan bir şey olmuştu. Bir delinin kapasitesine ayarlı hareketler sergiliyordu. Bu şehirden ona acılar kalmıştı. Teni şarap kokuyor, yılların verdiği üstün tecrübelerle dolu sözleri ağzından bir ok gibi çıkarıp yalın cümlelerle etrafına dağıtıyordu. Her şey ücretsiz, her söz beleş; tanımsız ideolojilerin bile düşünceleri geçiyor. Koşun insanlar; açgözlülüğünüze biraz bu adamın aynasından bakın! Doğruya inanmak kolay çünkü siz gördüğünüz her iyiliği yaptığınızı zannediyorsunuz. Oysa ya iyilik kötülüğün bir yansımasıysa; ya kötülük her erdemliliğin kapısıysa... Kim öğretti bize iyi ya da kötüyü! Kalıplaşmış bütün düşüncelerinizi yıkıyorum. Dogmalardan ve temeli benden önce atılmış olan hiçbir şeyden kaçmıyorum, sadece derime yapışmadıklarını söylüyorum. Bu benim doğam; kaygan derili bir insan olarak hiçbir şey tarafından tutulamam. Tutulmam için üzerime, derimin kayganlığını yok eden kavramlar sürmeliyim, bunların ilki de ‘doğruların erdemliliği’dir benim için.” Sözlerini bitirdiğinde bitap düşmüş vücudu oturması için alarm sinyalleri veriyordu. Dilenci yere oturdu ve Kayra’nın bunları söyleyerek oradan uzaklaştığını söyledi. Şaşkın görüntüsünün ardında heyecan vardı, Alper’in. Hemen arabasına atladı ve dostunu aramaya gitti çünkü bu büyük gizemi aralamanın zamanı gelmişti. 59 çocuklar İÇİN Sesten söze Çocuklarda dil gelişimi Seslerden hecelere, sözcüklere ve cümle kurmaya uzanan bir süreç bu; sabır, dikkat ve çaba gerektiriyor. Ne var canım çocuk bu, konuşmayı elbet öğrenecek, biz nasıl öğrendik, demeyin. Gündelik hayatınızda yapacağınız ufak tefek değişikliklerle canınızdan çok sevdiğiniz yavrunuzun daha erken konuşmasını ve zekasının daha çok gelişmesini sağlayabilirsiniz. Anne-babasını ve çevresindeki diğer insanları dinleyerek kelimeleri ve konuşmayı öğrenir, çocuk. Doğduğu andan itibaren dil öğrenmeye başlar. İlk dönemde ses çıkarmak için yaptığı tek şey olan ağlama, bebeğin ilk konuşma-iletişim kurma şekli olarak görülebilir. Bebek başka sesler çıkarabildiği döneme kadar yalnızca ağlayarak derdini anlatır. Bu dönemde bebek, dil ve iletişim becerileri anlamında oldukça hızlı gelişir; zamanla çeşitli sesler çıkarmaya, farklı olaylara farklı seslerle karşılık vermeye başlar. Tek derdi çevresindeki insanlarla yani genelde anne-babayla iletişim kurmaktır. Zaman zaman bunun için ellerini de kullanır. Dokunmak, uzanmak, göstermek gibi birtakım bedensel ifadeler, çevresiyle kurduğu iletişimin bir parçasıdır. El sallayarak “bay bay”, eli ile göstererek ya da uzanarak “onu almak istiyorum” demeye başlar. Dil gelişimi normal seyrinde ilerlemeyen çocuklar ise kendilerini anlatmakta güçlük çeker ve bu nedenle zaman zaman sinirli tavırlar sergileyebilirler. Bu agresif hal, saç çekmeye, çığlık atmaya veya kendini yerden yere atmaya kadar varabilir. Bu da elbette rahatsız edici bir durumdur. Ebeveynlerin bu durumda yapması gereken şey sabırlı ve anlayışlı olmak, çocuğun ne istediğini anlamaya çalışmaktır. Çocuk herhangi bir sağlık problemi yoksa elbette er ya da geç konuşmayı öğrenmeye başlayacak, istek ve beklentilerini davranışları ile değil de sözel olarak ifade edecektir. Gelişim süreci çocuktan çocuğa farklılık gösterebilir. Kimi konuşmayı çok hızlı öğrenir kimisi de çok yavaş. Kimisi de birdenbire açılır. Ama hepsinin ortak bir özelliği vardır; dikkatle dinlemek ve izlemek. Çevresindeki kişilerle göz kontağı kurması ve yaptığınız komik hareketlere gülücüklerle karşılık vermesi sizi dinleyebildiğinin açık bir göstergesidir. Hatta ileriki yaşlarda söylediklerinize itiraz edecek ve inatlaşacaktır. Bu da sizinle iletişim içinde olduğunu gösteren bir davranıştır. görebilirler. Mutfakta iş yaparken bile onu yakınınızda tutun ve konuşun. Bebek sandalyesinin yönünü kendinize çevirin ve sizi sürekli görmesini sağlayın. Hatta gördüğü şeyleri daha iyi öğrenmesi ve pekiştirmesi için istediği şeylere dokunmasına izin verin. Bu süreçte sabırlı olmanız çok önemli. Bu yaşlardaki çocukların dikkat süresi oldukça kısadır. Sizinle ilgilenmiyor ve hemen tepki vermiyor ise acele etmeyin; sabırlı olun ve çaba göstermeye devam edin. Dikkatini çekmek için kukla, bebek gibi birtakım renkli objeler de kullanabilirsiniz. Parmağınızı şıklatarak, el çırparak veya ses tonunuzu alçaltıp yükselterek dikkatini çekmeyi başarabilirsiniz. Bunları yapın ve tepki vermesini bekleyin. Kızmaca yok! İnteraktif bir iletişim için, yaptığınız bazı hareketlerin devamını tahmin etmesine izin verin. Onu kucağınıza almak için kollarınızı kaldırın ve size yönelmesini bekleyin; ne yapmak istediğinizi anlaması ve karşılık vermesi için ona fırsat tanıyın.Tane tane ve duyabileceği bir tonda konuşun.Aynı davranışlar için hep aynı kelimeleri kullanın ki duyduğu kelimeleri pekiştirebilsin. Kelimelerin asıllarını kullanın (“attaya gitmek” yerine “gezmeye gitmek” gibi). O anda bir işle meşgul olsanız dahi çıkardığı seslere tepkisiz kalmayın, olabildiğince cevap vermeye çalışın. Çocuğunuzla iletişim kurarken çevrede dikkatini dağıtacak şeyler olmamasına özen gösterin. Bir şey söyledikten sonra ona tepki vermesi, kendini ifade etmesi için zaman tanıyın. Harfleri ve tek heceli kelimeleri söylemeye başladıklarında bazı harfleri yanlış yere koyabilir ya da bir kelimeyi yanlış telaffuz edebilirler. Bu oldukça doğaldır. Ona kızmayın veya eleştirmeyin. Bu onun konuşmaktan çekinmesine ve bu nedenle konuşmayı oldukça geç öğrenmesine neden olabilir. Örneğin “su”ya “bu” diyorsa kızmayın, siz “su” demeye devam edin. Sizi dinleyerek zamanla kelimeleri doğru söylemeyi öğrenecektir. Bazı kelimelerin söylenişi ebeveynlere şirin geldiği için onlar da çocukları gibi konuşmaya başlıyorlar. Bu yanlış tutum, çocuğun kelimenin doğru telaffuzunu öğrenememesine neden oluyor. O nasıl konuşursa konuşsun, siz olabildiğince düzgün konuşmaya özen gösterin. Unutmayın ki konuşma taklit edilerek öğrenilen bir yetidir; ne kadar çok kelime kullanır ve ne kadar çok kişiyle iletişim kurarsa çocuğunuz konuşmaya o kadar erken başlayacaktır. larak o i l k e r Ona sü tap edin hi ismi ile nuşurken o ve siz k bakmasını e yüzünüz Ona sık . sağlayın seyin ve m sık gülü Dudak n. dokunu erinizi ve tl hareke izi daha in mimikler mesi için bil iyi göre en yüzünüzü k konuşur tutun. n ı k a y ona Onunla konuşun Çocuğunuzun sizi dinlemesi ve izlemesi için ilgisini çekmelisiniz. O konuşamıyor olsa da siz onunla konuşun; o anda yaptığınız şeyi anlatın. Böylece görsel ve işitsel olarak zihninde bir bütünlük kurmasını sağlayabilirsiniz. Ona sürekli olarak ismi ile hitap edin ve siz konuşurken yüzünüze bakmasını sağlayın. Ona sık sık gülümseyin ve dokunun. Dudak hareketlerinizi ve mimiklerinizi daha iyi görebilmesi için konuşurken yüzünüzü ona yakın tutun. Bebekler, kendilerinden 25-30 cm uzaklıktaki objeleri net olarak 60 61 sağlık Zeka geriliği değil, öğrenme bozukluğu: Birazdan sizlere çocukluğumdan bu yana yaşadığım bir problemi anlatmaya çalışacağım. Amacım ne kendimi acındırarak sempati toplamak ne de “farklı” olduğumu kanıtlamaya çalışmak. Çünkü, çoğu ileri düzeyde olmasa da dünya nüfusunun yüzde onunun “disleksi” adlı okuma ve yazma bozukluğundan muzdarip olduğunu biliyorum. Disleksi, özellikle çocuk eğitimi konusunda son derece önemli bir konu başlığı. Normal, hatta bazen normalin de üzerinde zekaya sahip çocuklar, zaman zaman disleksi nedeniyle “geri zekalı” damgası yiyebiliyor. Gelin, disleksiye biraz daha yakından bakalım. 62 lkokula başladığımda, okuma yazma bildiğimi düşünürdüm. Babacan ilkokul öğretmeni, “Kimler yazı yazmayı biliyor?” diye sorduğunda da parmak kaldırmıştım zaten. Ancak, yanıma gelip “Yaz bakalım” dediğinde, hayallerim yıkıldı. Sağdan sola yazıyordum ve bu yanlıştı. Tüm harfleri de yatay bir ayna simetrisinde, yani ters olarak yazıyordum. O zaman ben de bilmiyordum öğretmenim de; sonradan birlikte öğrendik. Bunun adı “disleksi”ydi. Benimkisi, disleksinin onlarca tezahüründen biriydi. Sadece Türkiye’de 1 milyon kadar ilkokul çağında çocuk vardı ve kimilerinin sandığının aksine bu çocukların hiçbirinin zeka sorunu yoktu.Ters yazmaları kadar, b ve d harflerini, 6 ve 9 rakamlarını, 23 ve 32 sayılarını, çok ve koç sözcüklerini karıştırmaları da doğaldı. Disleksi, üç ana kaynaktan beslenebilen bir öğrenme bozukluğu. Hastalığın sebebi, doğum öncesinde, doğum sırasında ya da doğum sonrasında yaşananlar olabilir. Doğum öncesindeki beslenme bozuklukları, bilinçsiz ilaç kullanımı ve enfeksiyon sorunları, disleksiye neden olabiliyor. Zor doğumlardan bazıları benzer sonuçlara yol açabildiği gibi doğumun hemen sonrasında nefes almadaki nispi bir gecikme ya da ilk aylardaki bir travma da disleksi nedenleri olarak kabul ediliyor. Disleksi genellikle okul sıralarında fark ediliyor ama modern yöntemler, çocuklar okuma yazma öğrenmeden de hastalığın teşhisine olanak tanıyor. Bu teşhis çok belirleyici, çünkü disleksik semptomlar, aileler ve eğitimciler tarafından çoğunlukla bir zeka sorunu olarak algılanıyor. Kişilik gelişiminin bu en belirleyici döneminde böyle adlandırılmaksa çocuklarda telafisi çok güç psikolojik sorunlara yol açabiliyor. İster okul öncesi, ister okul sonrası olsun, disleksi belirtilerine dikkat etmek ve eğer gerekirse profesyonel destek almak gerekiyor. Bu konudaki çok sayıda bilgi kaynağından biri de www.disleksi.org internet sitesi. Sitede belirtiler ve disleksik çocukların özellikleri şöyle sıralanmış: - Zeka düzeyleri normal veya normal üstüdür. - Okuma ve yazma becerileri kazanmada güçlük yaşarlar. - Yazıları okunaklı değildir. - Harfleri, rakamları ve sayıları ters okur ve yazarlar. - Bir ayna tutulmuş gibi, tamamen ters yazabilirler. - Sakar olarak nitelendirilirler. - Huzursuzdurlar, konsantrasyonları zayıftır. - Dikkatleri çabuk dağılır ve erken yorulurlar. - Kısa süreli bellekleri zayıftır, unutkandırlar. - Çarpım tablosunu ezberlemede güçlük yaşayabilirler. - Günleri ve ayları sırasıyla öğrenmekte zorluk çekebilirler. - Sağlarını, sollarını ve yönleri karıştırabilirler. - Ayakkabı bağlarını bağlamak gibi ince motor hareketlerinde ve topa vurmak, topu yakalamak gibi kaba motor hareketlerinde güçlük çekebilirler. - Performansları günlere göre değişkenlik gösterir. Tabii tüm bunlar aslında kısmen her çocukta ve hatta her yetişkinde görülebilecek durumlar. Bu nedenle her dikkatsizlik örneğinde, her ters yazımda endişelenmek de yersiz. Öte yandan disleksik çocuklar da bu özelliklerin hepsini birden göstermiyor. Disleksi gerçekte üç farklı öğrenme alanında ortaya çıkıyor: - Okuma sorunları, yani dyslexia - Yazma sorunu, yani disgraphia - Matematiksel işlemlerden kaynaklanan sorunlar, yani dyscalculia. Birden çok dil bilen çocuklarda disleksi daha da ilginç bir hal alıyor. Çocukların genellikle sadece tek bir dilde disleksik hatalar yapmaları dikkat çekici. Disleksik Japon çocuklar arasında yapılan bir araştırma, çocukların İngilizce yazarken ya da konuşurken disleksi belirtileri göstermediğini ortaya koyuyor. Disleksinin solak çocuklarda daha sık görüldüğü biliniyor. Solaklık ile disleksi arasında bir akrabalık var gibi. Uzmanlar, erkeklerin kız çocuklarına göre dört kat daha fazla bu sorunlarla yüzleştiğini belirtiyorlar. Oran değişse de solaklık da erkeklerde çok daha yaygın. Disleksi, tıp için yer yer halen beynin gizemli kıvrımlarının bir sırrı. Kontrol merkezlerindeki farklılıklar başta olmak üzere hastalık ile ilgili olarak pek çok şey biliyoruz ancak konunun çözülmemiş boyutları da bir hayli fazla. Ancak uzmanlar yukarıda da belirtmeye çalıştığımız en kritik noktada uzlaşıyor. Disleksi, çocukların bir zeka zaafı değil. Sanırız bu konuda Albert Einstein, Leonardo da Vinci, Walt Disney, Thomas Edison, Harrison Ford gibi ünlüleri sıralamak yeterince ikna edici olacaktır. 63 gurme Balkabaklı muhallebi Malzemeler 1 kg balkabağı, 3 su bardağı tozşeker, dövülmüş ceviz içi, 1 litre süt, 1 su bardağı pirinç unu, 1 paket vanilya Hazırlanışı Ayıklanıp dilimlenmiş balkabağı bir tencereye konulur. Üzerine tozşeker dökülür, ağzı kapatılarak bir gece bekletilir. Ertesi gün önce kendi suyu ile kaynatılır, daha sonra ocağın altı kısılarak yarım saat daha pişirilir. Tencere ocaktan alınır. Balkabağı soğuyunca çatalla iyice ezilerek püre haline getirilir. Bu püreye iyice dövülmüş ceviz içi katılır ve iyice karıştırılır. Ayrı bir tencerede süt ile pirinç unu iyice karıştırılarak kaynatılır. Koyulaşmaya başlayınca şeker ilave edilir ve karıştırılmaya devam edilir. Muhallebi kıvamına gelince vanilya da eklenir. Birkaç dakika daha karıştırılıp ocaktan alınır. Servis yapılacak kase ya da bardağın dibine önce balkabağı püresi konur ve üzerine muhallebi dökülür. Buzdolabında soğutulan muhallebinin üzerine dövülmüş ceviz içi serpilir ve servis edilir. Balkabağını nasıl bilirsiniz? Üzeri ceviz parçalarıyla süslenmiş, az şekerli, görüntüsüyle iştah açan bir lezzet olarak değil mi? Oysa balkabağı bunun çok ötesinde bir potansiyele sahip. dünyanın farklı ülkelerinde çorbasından marmelatına, kızartmasından pudingine pek çok çeşidi yapılan balkabağını gelin biraz daha yakından tanıyalım... alkabağı denince akla hemen iki şey geliyor; o ünlü masalda Külkedisi’nin, saat gece yarısını geçtiğinde balkabağına dönüşen at arabası ve Cadılar Bayramı. Oysa ki bu lezzetli meyve -evet, botanik bilimine göre balkabağı bir meyve- çorbadan tatlıya, marmelattan soslara pek çok farklı şekilde tüketilebilen son derece faydalı bir besin maddesi. Türk mutfağına biraz yabancı bir meyve bu; ne de olsa anavatanı Kuzey Amerika. Bu kıtadaki sonbahar hasadının geleneksel bir parçası olan balkabağı, ezilerek çorba, püre gibi yemeklerde ve elbette ünlü balkabaklı tartın dolgu malzemesi olarak tüketiliyor. Balkabaklı tart, ABD ve Kanada’da kutlanan Şükran Günü’nün vazgeçilmez bir parçası. Balkabağının çekirdekleri ise dünyanın pek çok ülkesinde kavrularak (bildiğimiz kabak çekirdeği) atıştırmalık olarak tüketiliyor. Türk mutfağında ağırlıklı olarak tatlısı yapılan balkabağı pek çok ülke mutfağında önemli bir yere sahip; çorbası, pudingi, kompostosu, marmelatı, haşlaması hatta kızartması bile yapılıyor. Hindistan başta olmak üzere Güney Asya ülkelerinde tereyağı, şeker ve baharatlarla pişirilerek “kadu ka halwa” adlı değişik bir tatlısı yapılıyor. Çin’de balkabağı bitkisinin yaprakları çorba ve sebze yemeklerine konuluyor. Avustralya ve 64 Yeni Zelanda’da diğer sebzelerle birlikte közlenerek tüketiliyor. İtalya’da peynir eklenerek ravioli harcı olarak kullanılıyor. Balkabağı, Meksika ve ABD’de çeşitli malzemelerden yapılan soslara bulanarak kızartılıyor. Balkanlar’da yapılan Girit böreğinin ana malzemesi de balkabağı. Sağlık için balkabağı Balkabağı, lezzetli olduğu kadar sağlıklı bir besin maddesi. Bol miktarda lif içerdiğinden vücuttaki toksinlerin atılmasına ve kolesterolün düşmesine yardımcı oluyor. Özellikle göz ve mide sağlığı için faydalı olan balkabağı ayrıca çok güçlü antioksidanlar içeriyor. Beta-karoten deposu olan balkabağı birçok kanser çeşidini önlemeye de yardımcı oluyor. Diyet yapanların rahatlıkla tüketebileceği bir meyve çünkü kalorisi oldukça düşük. Salataların içinde çiğ olarak tüketilebiliyor. Küçük bir porsiyon balkabağı vücuttaki A vitamini ihtiyacının yüzde 25’ini, C vitamini ihtiyacının ise yüzde 10’unu karşılıyor. Uzmanlar balkabağının soyulmamış ve bütün olarak alınması ve çekirdeklerinden de mutlaka faydalanılması gerektiğini söylüyor. Çünkü balkabağı çekirdekleri çinko, magnezyum, doymamış yağ asidi, protein ve K vitamini bakımından oldukça zengin. Balkabaklı tart Balkabağı çorbası Malzemeler 400 g ayıklanmış balkabağı, 2 su bardağı su, 3 su bardağı süt, 1 tutam zencefil, karabiber, tuz Hazırlanışı Ayıklanmış ve küçük küçük doğranmış balkabağı, su ve süt bir tencereye konulur ve yaklaşık 30-35 dakika pişirilir. Kabaklar yumuşayınca el blender’ıyla püre haline getirilir. Tencereye zencefil, tuz ve çok az karabiber eklenip püre halindeki balkabağı biraz daha kaynatılır. Sıcak olarak servis edilir. Malzemeler Hamur için: 1+1/4 su bardağı un, 100 g tereyağı, 2 tatlı kaşığı şeker, 4 yemek kaşığı su Üzeri için: 2 yumurta, ¾ su bardağı şeker, 350 g balkabağı, 1/3 su bardağı krema, 1 tatlı kaşığı tarçın, 1 tatlı kaşığı zencefil Hazırlanışı Hamur malzemeleri karıştırılıp yoğrulur ve buzdolabında 20 dakika dinlenmeye bırakılır. Hamur tart kalıbına yerleştirilir. Çatalla hamura delikler açılır ve kabarmasını engellemek için üzerine yağlı kağıt ve bir avuç nohut veya fasulye konulur. 175 ºC’de 10 dakika pişirilir. Nohutlar ve yağlı kağıt kaldırılıp 10 dakika daha pişirilir. Yumurta ve şeker çırpılır. Haşlanıp püre haline getirilen balkabağı, krema ve baharatlar ilave edilir ve karıştırılır. Karışım, pişmiş tabanın üzerine dökülür. Fırında 40 dakika pişirilir. Soğuyunca servis yapılır. 65 bulmaca kutucukları doldur Her kutucuğa 1 ila 8 arasında bir rakamın gelmesi gerekiyor. Her rakamın kendi değeri kadar kutucukta yer alması (5 rakamı 5 tane kutucukta yer almalı gibi) ve aynı rakamın yer aldığı kutucukların bir arada olması gerekiyor. Bir sıranın sağındaki veya bir sütunun altındaki sayılar, o sıra veya sütundaki sayıların toplamını vermeli. ÖRNEk: 3 6 6 6 8 8 3 6 6 6 8 8 3 1 2 2 8 4 20 7 7 7 7 8 4 7 5 7 7 8 4 5 5 30 5 5 8 48 4 32 17 40 32 43 piramidi çöz Boş kutucuklara 1 ila 9 arasındaki rakamları, her kutucuk altındaki iki kutucuktaki rakamların toplamını veya farkını verecek şekilde yerleştirin. Aynı renkteki kutucuklarda aynı rakamlar yer almalı. ÖRNEK: 1 5 5 1 8 3 7 7 6 1 4 2 4 2 6 2 8 4 8 4 7 9 5 3 4 5 5 SUDOKU 9 1 7 5 6 2 4 66 7 Sudoku bulmacamızı doğru cevaplandırarak [email protected] adresine ya da posta ile derneğimize gönderen 1 okurumuz, Bosch IXO şarjlı vidalama aleti kazanacak. Talihliler, 20 Mart’a kadar doğru cevabı gönderen okurlarımız arasında yapılacak çekilişle belirlenecektir. 9 2 3 3 4 4 9 6 1 7 1 Geçen ayın sudoku talihlisi: Turan Özkan 2
Benzer belgeler
Bayram Özçelik
Eren ve Fatih Özmen, ABD’de havacılık sektörünün en prestijli ödüllerinden biri olan “Havacılığın Yaşayan Efsaneleri” listesine girmeye hak kazandı. Fatih Özmen 1963 yılında kurulan SNC’de yönetici