Sayı 16 - TüvTürk
Transkript
KARİYER LİDERLİĞİN BEŞ KURALI 10 11 12 2015 Prens Adaları’nın “abisi” Büyükada Puslu adalar atlası Otomobil Hayat kurtaran teknolojiler Hayat Sinan’ın İstanbul’u Söyleşi English Summary of Contents Oyuncu, yazar ve şimdi de yönetmen: Görkem Yeltan Eğitime giden yolunuz açık olsun… Uzun süren yaz tatilinin ardından yeni eğitim ve öğretim yılı başladı. Türkiye’nin dört bir yanındaki milyonlarca çocuğumuz ve gencimiz, “ders zili”nin çalmasıyla birlikte, hem öğretmenlerine hem de arkadaşlarına kavuştu. Öncelikle başta öğrencilerimiz olmak üzere eğitim dünyası içinde olan herkesin başarılı bir yıl geçirmesini temenni ederim. Malumunuz; 20152016 eğitim-öğretim yılının başlamasıyla birlikte, servis araçları bir kez daha gündemimize geldi. Günümüz koşullarında çocuklarımızın okullarına servis araçları olmaksızın ulaşması neredeyse imkânsız. Şu günlerde İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerin yanı sıra ülkemizin her yanından trafiğe çıkan binlerce okul servisi, evlatlarımızın ulaşımını sağlamakta önemli bir görev üstleniyor. Canlarımızı emanet ederek büyük bir sorumluluk yüklediğimiz servis araçlarının, birtakım yükümlülükleri de yerine getirmesi gerekiyor. Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliği’ne göre bu tür taşıtların temiz, bakımlı ve güvenli durumda bulundurulmaları, alta ayda bir bakım ve onarımlarını yaptırmaları, dahası Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin öngördüğü yıllık periyodik muayenelerden geçmiş olmaları şart. TÜVTÜRK olarak bizler, diğer tüm taşıtlarda yaptığımız gibi, servis araçlarının muayenelerinde de son derece titiz bir çalışma sürdürüyoruz. Bununla birlikte Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Karayolu Düzenleme Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı Jandarma Genel Komutanlığı ve Michelin Lastikleri’yle birlikte “İyi Dersler Şoför Amca” projesini oluşturduk. Bu projeyle taşımalı eğitim sisteminde öğrenci taşımacılığı yapan şoförlerin trafik güvenliği, ilkyardım ve iletişim konusunda bilgi ve becerilerini artırmayı hedefliyoruz. Bu satırlar aracılığıyla değinmek istediğimiz bir diğer konuysa, mevsimsel değişikle birlikte yol koşullarının da farklılaşması… Sonbaharın gelmesiyle birlikte değişen hava koşulları, trafiğin seyrini de etkileyecek kuşkusuz. Hepimiz, kaygan zemin nedeniyle çok daha dikkatli davranmak zorundayız. Mevsim yazdan sonbahara doğru evrilirken, zamanı geldiği halde henüz muayenelerini yaptırmayan araç sahiplerini, en kısa zamanda randevularını alarak istasyonlarımıza bekliyoruz. Tüm dünyada birer marka haline gelmiş otomotiv şirketleri, yürüttükleri çeşitli projelerle güvenlik alanına önemli yatırımlar yapıyorlar. Her biri son derece değerli çalışmalar. Ama şunu da unutmamak gerekiyor: Hiçbir çalışma, direksiyonu tutan ellerin, yani bizlerin göstereceği hassasiyetle kıyaslanamaz. Zira kazaların hiç de azımsanmayacak kadar önemli bölümü, insanların ihmal ve kusuru nedeniyle meydana geliyor. O nedenle hepimizin biraz daha özenli, biraz daha hassas ve biraz da dikkatli olması gerekiyor... Saygılarımla... KEMAL ÖREN SD26700 TÜVTÜRK CEO TÜVTÜRK OLARAK BIZLER, DIĞER TÜM TAŞITLARDA YAPTIĞIMIZ GIBI, SERVIS ARAÇLARININ MUAYENELERINDE DE SON DERECE TITIZ BIR ÇALIŞMA SÜRDÜRÜYORUZ. 24 Söyleşi 20 Tarihten 10 Hayat İçindekiler 28 Kariyer EKİM-KASIM-ARALIK 2015 06 HABERLER Dünyada ve Türkiye’de öne çıkan haberler... 10 HAYAT Devasa bir imparatorluğun üzerine titrediği başkent, bir yeniçerinin maharetli elleriyle nasıl şekillendi? Ustaların ustası Mimar Sinan, yapıtlarıyla İstanbul’a hem bir ruh hem de görsel zenginlik kazandırdı. 20 TARİHTEN II. Dünya Savaşı’nda İngiliz donanma istihbaratında masabaşı bir işi olan 17F kod adlı Ian Fleming, yaratıcılığını tasarladığı 4 İSTASYON operasyonlarda gösterdi. Savaştan sonra ise James Bond’u yarattı. 24 SÖYLEŞİ O koltuğunun altına yazarlığı ve oyunculuğu sığdıran bir isim. Çocuk kitapları da yazan Görkem Yeltan, hayatı zenginleştirmenin yolunun üretimden geçtiğine inanan bir isim. 28 KARİYER Dave Ulrich, Norm Smallwood ve Kate Sweetman’ın ortak çalışmasından doğan “Liderliğin Beş Kuralı” adlı kitap, liderlikle yöneticilik arasındaki derin farka dikkat çekici nitelikte. 32 GEZİ İstanbul’un gözbebeği Prens Adaları’nın “abisi” Büyükada, eski adıyla Prinkipo, şehrin bugün ancak siyah-beyaz ya da sepya fotoğraflarında uyandırdığı sayfiye yeri duygusunu yaşatan, tarihi kadar mekânlarıyla da özel bir durak. Bu durakta karşılaşacaklarınız sizi mest edecek... 38 OTOMOBİL Teknoloji o kadar hızlı gelişiyor ki, otomobil üreticileri de buna yetişmeye çalışıyor. İşte yakın gelecekte otomobillerimizde göreceğimiz teknolojiler. 40 YEMEK Hem sofranın hem de sohbetin baş tacı mezelerimizle ne kadar övünsek az. Meze kültürünü geçmişten bugüne iyi tanımak kadar, onu koruyup sahip çıkmak da önemli. 44 SAĞLIK Doğumsal kan hastalıklarından bazı kanser türlerine kadar, birçok hastalığın tedavisinde kullanılan kök hücre nakliyle ilgili sorularımızı Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi ve Labcell Hücre Laboratuvarı ve Kordon Kanı Bankası’ndan Prof. Dr. Ercüment Ovalı yanıtladı. 38 Otomobil 46 UZMAN GÖZÜYLE TÜVTÜRK Teknik Eğitmeni Rıdvan İlhan, araçlardaki aktif ve pasif güvenlik sistemlerini anlatıyor. 50 OYUN Konsol ve mobil oyunlar… 54 POPÜLER KÜLTÜR Sinema, müzik, televizyon… 56 TÜVTÜRK HABERLER 62 ENGLISH SUMMARY OF CONTENTS İmtiyaz Sahibi TÜVTURK Kuzey Taşıt Muayene İstasyonları Yapım ve İşletim A.Ş. Adına Kemal Ören Yönetim Yeri Büyükdere Caddesi, No: 255 Kat: 17-18 Maslak-Şişli-İSTANBUL Yayın Yönetmeni Sema Uludağ Yayın Koordinatörü M. Koray Özcan (Sorumlu Müdür) Görsel Yönetmen Erhan Teksöz Yapım Yeri Doğuş Grubu İletişim Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. Doğuş Power Center Ahi Evran Polaris Caddesi No: 4 Maslak 34398 İstanbul Tel: 0212 304 00 00 (Santral) Baskı yeri Ömür Matbaacılık A.Ş. Beysan Sanayi Sitesi Birlik Cad. No: 20 Haramidere-Beylikdüzüİstanbul Tel: 0212 422 76 00 Yayın Türü Üç aylık yaygın süreli yayın, TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonları kurumsal yayınıdır, parayla satılmaz. [email protected] İSTASYON 5 HABERLER Dikkat: Evimiz tam bir mikrop yuvası! ATLARA HAYRAN OLMAK IÇIN BIR NEDEN DAHA Memeli Canlılar İletişimi araştırmacılarının elde ettiği veriler atları sevmemiz için bir nedenimizin daha olduğunu ortaya çıkarıyor. Araştırmaya göre atların yüz hareketlerinden bazıları insanınkiyle benzerlik gösteriyor. n Hayvanlar âleminin en nevi şahsına münhasır canlılarıdır atlar. Hayatında bir kez olsun onlarla yan yana olmamış kişiler tarafından bile sevilirler. Adları asaletle birlikte anılır. Atlara duyulan hayranlığın boşa olmadığını kanıtlayan bir çalışma daha kamuoyu ile paylaşıldı. Plos One dergisinin haberine göre Memeli Canlılar İletişimi alanında projeler üreten araştırmacılar, atların da tıpkı insanlar gibi kaslarını kullanarak çeşitli yüz ifadeleri oluşturduğunu ortaya çıkardı. Buna göre atlar iletişim kurmak için mimiklerini; mimikleri içinse burun deliklerini, dudaklarını ve gözlerini kullanıyorlar. Postmouth ve Duquesne Üniversiteleri araştırmacılarının işbirliğiyle gerçekleştirilen ve Sussex ekibi tarafından tasarlanan “The Equine Facial Action Coding System / Atların Yüz Eylem Kodlama Sistemi” adlı araştırmada, atların birbirinden farklı 17 yüz hareketinin olduğu tespit edildi. Bu veriyi insandaki 27, şempanzelerdeki 13 ve köpeklerdeki 16 farklı yüz hareketiyle karşılaştıran araştırmacılar, atlardaki kimi yüz ifadelerinin insanın yüz ifadesiyle benzerlik gösterdiği sonucuna eriştiler. İnsanlarla atlar arasındaki yüz yapısının farklılıklarına rağmen; dudak ve göz hareketleriyle ilgili benzerliklerinin bulunması, araştırmacıları bu durumun duygularla bağlantısı olup olmadığı konusuna yöneltti. Atların yüzlerindeki tüm hareketleri, doğal olarak oluşan davranışlarını geniş bir yelpazede inceleyebilmek için videoya kaydettiler. Belirlenen her bir yüz hareketine bir kod veren araştırmacılar, atların karmaşık ve akıcı sosyal sistemleriyle oldukça geniş bir aralıkta yüz hareketleri olduğunu ve bu ifadeleri pek çok diğer hayvan ve insanla paylaştıklarını belirtiyor. Bu noktada yüz ifadelerinin gelişiminde sosyal etkenlerin belirgin bir etkisi olduğu üzerinde de dikkatle duruluyor. BEYNIN EN ESKI IŞLEVI: GÜLMEK n Gülmek, insana ait bir eylem kuşkusuz. Peki, neden güleriz? Gülmemiz için komik bulduğumuz şeylerin mi olması gerekir? Gülme Uzmanı Robert Provine, yaptığı incelemeler sonucunda gülmenin ille de komik bir olayla vuku bulmadığına dikkat çekiyor. Alışveriş merkezi, okul, ofis, parti gibi farklı ortamlarda gülen insanları inceleyen Provine, birçok gülme eylemenin şakalaşma ya da komik bir hikâye nedeniyle ortaya çıkmadığını, sıradan cümleler aracılığıyla bile gülebildiklerini tespit etmiş. Tüm bu verilerden yola çıkan BBC Dergi’nin, neden güldüğümüze dair hazırladığı makalede şu cümlelere yer veriliyor: Beynimizde gülmeyi kontrol eden bölge subkorteks içindedir. Evrimsel gelişme bakımından beynin bu bölümü, nefes alma, temel refleksleri kontrol etme gibi en eski ve birincil sorumlulukları üstlenir. Yani gülmeyi kontrol eden mekanizmalar, beynin çok daha sonra gelişen ve dil ve hafıza gibi işlevleri yerine getiren bölümlerinden uzaktadır. Uygunsuz olduğunu bildiğimiz durumlarda bile gülmeyi bastırmamız belki de bu nedenle zordur. Tersi de aynı derecede doğru; yani, talep üzerine gülmek imkânsızdır. Zorla güldüğünüz zaman, onun gerçek bir gülüş olmadığı anlaşılır. Gülmenin bir diğer önemli yanı ise o eyleme özgü sesler çıkarmamızdır. Hiç duymayan sağırlar bile güldüğünde aynı sesi çıkarırlar. İnsanların çıkardığı gülme sesleri, konuşmanın akustik özelliklerini taşır; bu da, gülme sırasında beynin nefes alma ve konuşma için kullandığımız kısımlarının ele geçirildiğinin başka bir kanıtıdır. Fakat bu yine de asıl sorumuzu, neden güldüğümüzü cevaplamıyor. Gülme Uzmanı Provine, gülmenin konuşmada noktalama işaretlerine benzer bir işlev gördüğünü, konuşma içine gelişigüzel serpiştirilmediğini söylüyor. Bu gözlemler bize şunu gösteriyor: Gülmek tümüyle sosyal bir olgudur ve beynimizin en eski işlevlerinden biridir; hayatımızda köklü bir yeri vardır. Ezcümle hoşumuza gittiği için, beynimiz öyle emrettiği için, sosyal bakımdan uyum göstermek için güleriz. Hırsızların karmaşık dünyası Empati sonsuz bir kaynak değil! n Son beş on yıl içerisinde dilimize yerleşen ve sıkça kullanılan kelimelerden biri de “empati” olsa gerek. Oysa www.nytimes.com’da yayınlanan bir haber, empati kurarak karşımızdakini anlamaya çalışmanın sanıldığı kadar kolay olmadığını gösteriyor. Habere göre empati ayrımcı bir duygu, zira yapılan araştırmalar farklı ırktan, ulustan ya da inançtan insanların duygularını daha az paylaşabildiğimizi kanıtlıyor. Dolasıyla empati sanıldığının aksine herkese uzanabilen, sonsuz bir kaynak değil. Yapılan araştırmalar, empatinin kendi duygusal uzamımızdan başkalarınınkine ulaşmak için verdiğimiz bir karar olduğunu gösteriyor. Empatimizin sınırları belirli olmakla birlikte, ne hissetmek istediğimize bağlı olarak bu sınırları değiştirebiliyoruz. 20 yıl kadar önce psikolog Daniel Batson ve çalışma arkadaşlarının tamamladığı bir çalışmaya göre, kişi karşı tarafla kuracağı duygusal bağın kendisinden vakit ya da para götüreceğine inanıyorsa, bu bağı kurmaktan kaçındığını gösteriyor. Daha yakın zamanda, Daryl Cameron ve Keith Payne tarafından yürütülen bir deneydeyse, benzer dürtülerin neden ortada tek bir kurban varken (toplu yıkımlara kıyasla) daha fazla empati kurduğumuz üzerine yoğunlaşılıyor. Öte yandan psikopatların ya da narsistlerin bile istedikleri takdirde empati kurabildikleri sonucuna varıldı. Bu da empatinin sınırlarını insanın kendisinin belirlediğini kanıtlayan bir başka çalışma olarak kayıtlara geçti. 6 İSTASYON n Bu haber özellikle evlerinde tek bir toza bile tahammül edemeyen titiz insanları çileden çıkaracak nitelikte. Zira Colorado Üniversitesi’nden bir grup araştırmacının Amerika Birleşik Devletlerin’deki evlerden aldığı örnekler, evlerimizin tam anlamıyla mikrop yuvaları olduğunu kanıtlar nitelikte. Doç. Dr. Noah Fierer’in liderliğinde yürütülen araştırma, birçok gönüllüsü bulunan ABD’deki “Evlerimizdeki Vahşi Yaşam” adlı projesinin bir parçası olarak hayata geçirildi. 1200 hanede yaşayan gönüllüler, temizlik sırasında genelde göz ardı edilen kapıların üst kısımlarında biriken toz örneklerini araştırmacılara gönderdi. Genetik incelemede, evdeki tozda mikroskobik canlılar tespit edildi. Araştırmacılar, ortalama bir hanede 2 binden fazla farklı mantar yapısı buldu. Dr. Fierer, evlerde görülen mantarların çoğunun, kıyafetler veya açık pencere ve kapılar aracılığıyla dışarıdan geldiğini belirtiyor. İşin daha da vahim olan tarafıysa her bir hanede 7 bin farklı bakteri türüne rastlanması. Araştırmanın bir diğer dikkate değer bölümünde, evcil hayvanların mikrop türlerinde değişiklik yarattığına yönelik. Sonuçları Proceedings of the Royal Society B dergisinde yayınlanan araştırmada bir sonraki adım, bu mikrop ve mantarların insan sağlığını nasıl etkilediğinin incelenmesi olacak. n Birçoğumuz hırsızları fazla zeki insanlar olarak değerlendirmesek bile Portsmouth Üniversitesi’nden Adli Tıp Psikoloğu Clarie Nee, bunun doğru olmadığını kanıtlayan çalışmalar gerçekleştiriyor. Hırsızların düşünme biçimini anlamak üzere bir bilgisayar programı geliştirmeye çalışan Nee, bu ilginç projesine hapishanedeki mahkûmlarla çalışarak başlamış. Mahkûmların tüm samimiyetleriyle “iş yapış biçimlerini” anlatmasıyla birlikte ortaya enteresan sonuçlar çıkmış. BBC Dergi’den David Robson imzalı habere göre, hırsızlar paraya ihtiyaç duyduklarında hemen harekete geçebiliyorlar. Potansiyel hedefleri önceden belirliyorlar. Ama potansiyel hedeften daha rahat girebilecekleri bir ev buldukları takdirde hedef değiştirebiliyorlar. Nee ve öğrencileri, mahkûmların girebilecekleri sanal bir ev yaratmışlar. Ev sanal olsa da hırsızların ‘işlerini’ ciddiye aldıklarını, gerçek bir eve nasıl gireceklerse oraya da aynı özenle girdiklerini tespit etmişler. Nee’nin simülasyon evinde tecrübeli hırsızlar önce üst kattaki yatak odalarına, daha sonra aşağıdaki oturma odasına yönelmişler. Bu sırada önlerine çıkan ceketlerin ceplerindeki cüzdan ve kredi kartlarının yanı sıra mücevher ve marka giysileri de almışlar. Nee, bu bilinçdışı davranışı müzisyenlerin, satranç ve tenis oyuncularınınkiyle karşılaştırıyor ve onların da en önemli kararları olayın akışı içinde kendiliğinden verdiklerine dair bildirimlerde bulunuyor. İSTASYON 7 HABERLER HAZIRLAYAN: RESUL BUKSUR HAVADAN SELFIE’LE BENI! Drone’lar, quadropter ya da insansız hava araçları... Son birkaç yıl içinde hızla yaygınlaşan bu araçlar, gündelik hayatın içine de girmek üzere. rı olarak görülen dört pervaneli Drone’lar, yakında gökyüzünü dolduracak bir süratle yaygınlaşıyor. Fiyatları 150 liradan başlayan mikro Drone’lardan fiyatı 10 bin liralara çıkıp film çekebilenlerine, havadan kargo teslimatı yapanlardan tepenizde otomatik olarak sizi takip edenlere kadar, birçok çeşit ve fonksiyona sahip modeller üretilmeye başladı. Bu konudaki kritik gelişme, video çekim ve havadan-selfie dalgasında olacak gibi görünüyor. Drone’lar geliştikçe, üzerine eklenen GoPro gibi gelişmiş mini kameralarla ilginç ve eğlenceli videolar çekmek çok kolaylaştı. Popüler kamera üreticisi GoPro’nun bile Drone projesi başlatması, bu trendin ne kadar güçlü olduğunun bir göstergesi. Drone’ların bu kadar hızlı yayılmasının birkaç önemli nedeni var. Öncelikle bu araçlar, artık tablet ve akıllı telefonlarınızla kolaylıkla yönetilebilir hale geldi. Daha uzun mesafeye sürüş için radyo kontrol üniteleri de kullanabiliyorsunuz. Sürüş için Drone üzerindeki GPS destee ğiyle gideceği tüm rotayı telefondaki styl Life S C harita üzerinde işaretlemeniz OTI e ROB yeterli. Otomatik sürüş ron D D 3 ro yetenekleriyle isteniMik len bir nokta çevresinde dairesel dönüş yapması, siz nereye giderseniz havadan otomatik olarak sizi takip etmesi gibi sürüşü kolaylaştıracak birçok yenilik söz Sym konusu. Haritadan işaretledia ğiniz bir noktaya kendi kendine inebilmesi de cabası. Otomatik sarsıntı giderici yetenekleri sayesinde sarsıntısız bir uçuş yapan Drone, video ve fotoğraf çekimlerinde yüksek bir kalite sunabiliyor. Bu yetenekleri sayesinde sinema endüstrisi tarafından sıkça kullanılır hale geldi. Bunlara bir de video gözlüklerle kullanımı ekleyin, kendinizi gökyüzünde hissetmemeniz için bir neden kalmıyor. Tüm bu yeni yetenekleriyle artık “akıllı Drone”lar da denilen bu araçlar, örneğin Lily gibi sürmeye gerek kalmadan otomatik olarak sizi takip ediyor. İstasyon dergisi, sizin için en yeni Drone’ları bir araya getirdi. Adalar’ın “abisi” ONLAR BU TEKNOLOJININ ÖNCÜLERI Ünlü teknoloji dergisi Wired’ın yayın yönetmeni, ayrıldıktan sonra Drone şirketi kurmuştu. 3DRobotics adındaki şirketin ilk Drone’u Solo, yakında piyasaya çıkıyor. İçinde mikro bilgisayar bulunan ürün, özel gimbal sayesinde GoPro Hero’lar için üretilmiş ilk Drone özelliğine de sahip. Kontrol ünitesinde mini bir bilgisayar kullanan Solo, 8 İSTASYON akıllı telefon ve tabletlerle GoPro’nun tüm özelliklerini gerçekleştiriyor. Filmcilerin ve fotoğrafçıların ihtiyaçlarını dikkate alan şirket, Solo’nun birkaç temel uçuş moduyla sürücünün görüntü çekimine yoğunlaşmasını sağlıyor. Solo’nun rota uçuşu, dairesel uçuş, selfie ve takip uçuşu modları var. Kumandadaki HDMI çıkışıyla canlı görüntü alabildiğiniz gibi video gözlüklerle de kullanabiliyorsunuz. Dolu pille 25 dakika uçan 1,5 kiloluk Solo’nun gimbal aparatı, 399 Dolar’a ayrı olarak satılacak. www.3drobotics. com sitesinden inceleyebileceğiniz ürüne, 999 Dolar’a sahip olabilirsiniz. Lily -Ca Par rot me ra-D ron e Beb op Phantom n Hızla ucuzlayan ve gelişen teknolojilerle birlikte, başta eğlenceli hobi oyuncakla- İlk Drone üreten şirketlerden Parrot, geçtiğimiz aylarda yeni nesil Drone’larını duyurmuştu. Minidrone serisinin yanı sıra Bebop adıyla üzerinde kamera entegre edilmiş ve gelişmiş bir kontrol ünitesiyle satışa çıktı. Ürün görüntü sabitleme teknolojisiyle sabit bir video kayıt imkânı sunuyor. Kumanda ünitesi Skycontroller ile 2 kilometre, cep telefonunuzla 300 metreye kadar mesafede sürüş yapabiliyor. Kumanda ünitesinin önemli bir farkı, HDMI girişiyle Cinemizer Zeiss ve Sony Personal Viewer gibi video gözlükleriyle de kullanılabilmesi. Bebop’un içinde GPS, ivme ölçer, jiroskop, manyetometre gibi üç eksenli çok sayıda sensör, 8 metre menzilli bir ultrason sensörü, bir basınç sensörü ve hız ölçümü yapmak için bir de dikey kamera bulunuyor. Balık gözü tipi bir objektifiyle 14 megapiksellik kameraya sahip Parrot Bebop Drone, 180 derece açılı yüksek kalitede full HD videolar ve fotoğraflar çekebiliyor. www.parrot.com sitesinden inceleyebileceğiniz bu ürün 3 bin 300 TL. Yukarıda belirttiğimiz gibi Parrot’un bir diğer yeni serisi Minidrone’lar oldu. Bunlar gündelik kullanım için üretilen versiyonlar. 500 gramlık küçük ve hafif tasarımlarıyla ev ortamı için de uygunlar. Altındaki küçük kamerayla hava-selfie’leri çekebiliyor ve gece sürüşleri için önünde iki LED lamba bulunuyor. Bluetooth üzerinden akıllı telefon ve tabletle FreeFlight 3 aplikasyonuyla kullanılıyor. Fiyatıysa 99 Dolar’dan başlayıp 129 Dolar’a kadar yükseliyor. Par Eğer gelişmiş ama uygun fiyatlı bir Drone ihtiyacınız varsa, rotHyd Walkera’yı deneyebilirsiniz. Karbon fiber kasasıyla dikkat çerofo il ken cihazı, modüler yapısıyla çeşitli versiyonlarda alabiliyorsunuz. HD kameralı versiyonuyla bir kilometre mesafeye kadar kullanım sunuyor. GoPro kameranızı da destekleyen Runner 250, saatte 40 km hıza ulaşabiliyor. www.walkera.com sitesinden de göreceğiniz gibi ayrı satılan kablosuz video gözlüğü de destekleyen ve fiyatı 259 Dolar olan Drone, gece sürüşleri için önde iki LED fara da sahip. Küçük ve eğlenceli olduğu kadar Drone dünyasına giriş için oldukça ekonomik bir seçenek olan Syma Nano, iki avucunuza sığacak kadar küçük olmasına rağmen altı yönlü uçuş kontrol sistemiyle pahalı modellerin keyfini sürmenizi vaat ediyor. USB üzerinden şarjla sekiz dakika kadar uçuş sağlıyor. Dört renk seçeneği ve kumandasıyla birlikte gelen ürünle ilgili detaylı bilgiyi www.symatoys. Par com sitesinden öğrenebilir ve bu ürüne rot Min 25 Dolar’a sahip olabilirsiniz. idro ne Küçük ve ekonomik olsun, bir de kamerası olsun diyorsanız işte size Micro Drone 2.0. HD kamera versiyonuyla SD karta kayıt yapabiliyor. Oldukça eğlenceli bir kullanımı olan ve 99 Euro’ya satın alabileceğiniz bu model, USB üzerinden şarj edilerek sekiz dakika uçabiliyor. Havadan mikro selfie için ideal bir seçim. Yine GoPro ile değerlendirilebilecek, görece uygun fiyatlı Ghost serisi Drone’lar, oldukça kolay kullanımıyla dikkat çekiyor. Doğrudan akıllı telefonlara yüklenen uygulamayla çalışıyor. Suya ve rüzgâra dayanıklı 650 gramlık Ghost Arial, 30 dakika uçuş yapıyor. 799 Dolar’a satın alabileceğiniz ürünle ilgili ayrıntılı bilgiye www.ehang. com sitesinden ulaşabilirsiniz. Lily Camera adlı Drone, efsane olmaya aday. Tamamen uçan bir kamera olarak tasarlanan Drone’un sürüş ünitesi bile sadece sizi takip etmek üzerine kurgulanmış küçük bir disk şeklinde. Havaya atıldığı anda uçmaya başlayan Lily’nin tek görevi üzerinizde taşıdığınız diski takip etmek. Saate 40 kilometre hıza çıkabilen Lily, 15 metre yüksekliğe kadar sizi takip edebiliyor ve su geçirmez. Saniyede 60 frame 1080p HD kamerasıyla “havadan selfie”cilerin gözdesi olacağına kesin gözüyle bakabiliriz. 19 Dolar’a satılan ürünle ilgili www.lily.camera sitesinden bilgi alabilirsiniz. Gho st a lker Wa Drone konusunda en popüler markalardan olan DJI ise geçtiğimiz aylarda yeni Drone’u Phantom 3’ü piyasaya çıkardı. Pro ve Advanced iki versiyonda üretilen Phantom 3, gelişmiş radyo bağlantısıyla 2 kilometreye kadar HD 1080p ve 4K video kaydı yapabilen kameralara sahip ve 12 megapiksel fotoğraf çekebiliyor. Hem kendi radyo kontrol ünitesiyle hem de akıllı telefon ve tabletlerle entegre kullanılabiliyor. Görüntüleri canlı olarak tabletten izleyebiliyorsunuz. Drone’un altında yer alan üç yönlü gimbal, 93 derece açılı, 4K ve 1080p çekim yapabilen kamerayı hareket ettirmenizi sağlıyor. Ayrıntılı bilgiyi www.dji.com’dan alabileceğiniz ürünün fiyatıysa 5 bin TL. Uçan araba geliyor n Daha önce kanatları katlanabilir bir uçan araba tasarımı yapan Terrafugia adındaki şirket, şimdi daha gelişmiş ve elektrik motoruyla çalışan yeni bir model üzerinde yoğun- laşmış durumda. TF-X adındaki araba dikey olarak havalanabilecek, 320 km hıza çıkarak 800 km uçabilecek. Ancak bu araca binebilmek için 10 yıl kadar beklemek gerekiyor. Gopro’dan Mini Hero n Drone olayının en önemli kısmı, kuşkusuz havadan video kayıt. Aksiyon kameraların en popüleri GoPro, yeni modeli Session’ı tanıttı. Oldukça küçük olarak tasarlanan ürün her türlü Drone üzerine kolayca takılabilecek boyutta. Model, HERO4’lerden yüzde 50 küçük ve yüzde 40 daha hafif. 1080p çözünürlükte 60 fps video ve 8MP fotoğraf çekebiliyor. Su geçirmez tasarımıyla 10 metre derine inebiliyor. 430 Euro / shop.gopro.com Lastik değiştirmeye son n Kumho tarafından geliştirilen Maxplo isimli konsept lastikler, hava ve zeminin durumuna göre şekil değiştirebiliyor. Bunun için tekerleğin içerisine yerleştirilen ve hidrojenle çalışan bir motor kullanılıyor. Eğer üretilirse 700 x 700 x 250 mm ölçülerinde ve 11 kilogram olacak. Şarjlı otoban n İngiltere Ulaştırma Bakanlığı ilginç bir proje için denemelere başlayacağını duyurdu. Bu çalışmayla hızla yaygınlaşan elektrikli otomobillerin en büyük sorunu olan şarj ihtiyacını kökten çözmeyi hedefliyor. Buna göre otobanların altına, kablosuz şarj teknolojisi döşenmesi planlanıyor. Yol üzerinde ilerleyen cihazlar, bir yandan da şarj olabilecekler. Kulağa oldukça hoş geliyor… İSTASYON 9 HAYAT Vişegrad’daki Sokollu Mehmed Paşa Köprüsü, Mimar Sinan’ın Türkiye sınırları dışında kalan eserlerinden biri. Bosna–Hersek en önemli ’in kültürel kimliğinde önemli bir yere sahip olan köprü, Nob Ödülü sahibi yazar Ivo Andriç’i el Edebiyat n Drina Köprüsü adlı romanın da başrol oynuyor. M DOGAN/SHUTTERSTOCK SİNAN’IN İSTANBUL’U DEVASA BIR IMPARATORLUĞUN ÜZERINE TITREDIĞI BAŞKENT, BIR YENIÇERININ MAHARETLI ELLERINDE NASIL ŞEKILLENDI? Mimar Sinan aradan geçen 5 yüz yıla rağmen hayranlık duyulan bir isim olmaya devam ediyor. ve yaşadığı dönemi tüm yönleri Sinan’ı yle ele alan, Tophane–i Amire’ deki “Sinan: Mimari Dehanın Şah sergisindeki videolar, interaktif eserleri” uygulamalar, illüstrasyonlar ve Kılıç Ali Paşa Camii’ninki gibi mak meraklı bakışları üstüne topladı etler . DİNÇER DİNÇ Ayasofya’yı yeniden yorumlayan planıyla Süleymaniye Camii, 1557 yılından bu yana İstanbul siluetinin ayrılmaz bir parçası. DİNÇER DİNÇ 10 İSTASYON İSTASYON 11 HAYAT GÜNÜN BIRINDE, SAADETLI PADIŞAHIN ARTIK IYICE KOCAMIŞ MIMARBAŞI ABDÜLMENNAN OĞLU SINAN, ZAMAN SAYFASINDA ADI VE IZI KALIP HAYIRLA ANILMASINA VESILE OLSUN DIYE, BU KIRIK GÖNÜLLÜ, DEĞERSIZ, ELINDEN TUTANI OLMAYAN VE DÜŞKÜN SÂÎ’DEN, HASBIHALLERINI, NAZIM VE NESRI BIRLEŞTIREREK YAZMAMI ARZU ETTILER. Yazı: DIDEM GÜRZAP G 1985 yılında “İstanbul’un Tarihi Bölgeleri” kapsamında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne giren Süleymaniye Camii özellikle cuma namazlarında büyük kalabalıkları ağırlıyor. 12 İSTASYON ücüm yettiğince yazıp anlatarak, sevinç kaynağı olan huzurlarına kırık dökük bir armağan ile vardım. Yazdığım bu risaleye de Tezkiretü’l Bünyân adını verdim. Bu destanı okuyan dostlardan dileğim, eksiklerini –olabildiği ölçüde– bağışlama eteğiyle örtüp, bu değersizi ‘yapıt veren hedef olur’ meydanına hedef tahtası etmemeleridir...” Heybetli bir imparatorluğun topraklarında dünyaya gözünü açan, “mertebeden mertebeye” geçen, uzun bir ömür yaşayan, tam dört padişahın hükümdarlığına tanıklık eden, sadece mescitlerinin sayısı dört yüzü aşan başmimar Sinan, şöhretini ebedileştirmek ve ölümünden sonra da hayır dualarıyla anılmak istediği için bizzat sipariş eder şair–nakkaş Mustafa Sâî’ye otobiyografisini. O anlatır, Sâî dinler, not alır, yazar. Önsöze de yukarıdaki cümleleri sıralar. O mimarbaşıdır ki, eserleriyle sadece bir devre değil yüzyıllara, yalnız İstanbul’a değil imparatorluk sınırları içinde sayısız kente adını yazmıştır. Çok şeyle anılır Sinan. Ama en çok da siluetini şekillendirdiği İstanbul’la... “Sade bir semtini sevmenin bile ömre değer” olduğu şehir İstanbul. Ve çağdaşları, ardılları ve daha nicelerinin deyimiyle “ileri gelen mühendislerin gözdesi, büyük kurucuların süsü, üstatların üstadı, devrin gerçeklerinden haberdar olanların başkanı, zamanın Eukleides’i, sultanın mimarı, hakanın hocası” Mimar Sinan... Birinin adı öbürü olmadan eksik kalır. İstanbul ve Sinan’ın etle kemik olma hali Sinan’ın yarım yüzyılı bulan başmimarlık sürecinde eserleriyle can verdiği İstanbul siluetinden ileri gelir. Eserlerinin yüzde 75’ini bu şehirde inşa ettiği düşünülecek olursa mimarbaşına “İstanbul’un mimarı” demek hiç de yanlış olmaz. Bizans öncesindeki tarihi ve coğrafi macerasını konumuz dışında bırakacak olursak aslında iki İstanbul’dan söz etmek mümkün. Roma ve Ortodoks anıtlarıyla şekillenen Bizans dönemi Konstantinopolis’i ve fetih sonrasında si- luetine eklemlenmiş İslami unsurlarla değişen yüzüyle İstanbul... Bu iki İstanbul artık yalnızca dönem haritaları ve kimi gravürlerde yaşıyor olsa da İstanbul’da Fatih Sultan Mehmed’le başlayan değişimden haritalar, belgeler ve kayıtlar sayesinde haberdarız. Fatih’in İstanbul’da başlattığı imar çalışmaları, kendi adına yaptırdığı II. Mehmed Külliyesi ile sınırlı kalmamış, İstanbul bu dönemde Mahmut Paşa, Firuz Ağa camileri, Beyazıt Külliyesi gibi irili ufaklı yapılarla bezenmiş. Ancak fetih dönemi İstanbul’u değişik türde pek çok eserin can bulduğu yer olsa da, bu mimari gelişimin eski İstanbul ve Suriçi ile sınırlı kaldığı bir gerçek. Prof. Dr. Doğan Kuban’a göre, Osmanlı İstanbul’unu kentleşme macerası içinde dört ayrı yüzü ile ele almak mümkün. Ve Kuban’ın sözünü ettiği bu dört aşama Sinan’la başlıyor. İlki 16. yüzyılda yaratım sürecine başlanan ve 17. yüzyıla dek uzanan İstanbul. Sinan’ın İstanbul’u diyebileceğimiz bu dönemde gerek Suriçi, gerek Üsküdar’daki anıtlar hâlâ ayakta. İkinci evre 18. yüzyıla denk geliyor. Bu dönemde yapılaşma birinci evreyle örtüşen bir stilde ilerliyor ama artık etki alanı daha geniş: Eski kent dışında, özellikle de Boğaziçi’nde belirgin bir gelişme yaşanıyor. Üçüncü İstanbul, 19. yüzyılın ikinci yarısında yaratılan, birinci evreyle hâlâ örtüşme gösterse de ikinci evreyi tamamen silip yok eden, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemini de kapsayan, emperyalist çağın imgelerini içeren bir İstanbul. Ve dördüncü evre, yani bizim İstanbul’umuz. Hemen hemen bütün geçmiş görünümlerini silmiş, bu çağlardan kalan birkaç anıtı ancak müzelik, turistik nesneler olarak saklayabilmiş bir şehir olan İstanbul... İstanbul’un klasik silueti, anıtların ve yerleşim alanlarının yoğunluğunun yanı sıra Haliç limanının hareketliliğinin de bir sonucu olarak şekilleniyor aslında. Haliç’in o dönemlerde İstanbul içindeki rolünü fizikteki anlamıyla bir çekim merkezi olarak yorumlayabiliriz. Her şeyi kendisine doğru çeken bir mıknatıs gibi Haliç. Öyle ki en ünİSTASYON 13 HAYAT Kadırgalimanı’ndaki İsmihan Sultan ve Sokollu Mehmed Paşa Külliyesi’nin yapılışı, Batılı güçlerle Akdeniz’de yapılan deniz savaşlarının yoğunlaştığı, Hıristiyanlık ile İslam arasındaki askeri ve siyasi rekabetin pekiştiği yıllara denk geliyor. Bu atmosferin yansıması, Kâbe’den gelen siyah taşın dört parçasının caminin önemli noktalarına yerleştirilmesi olmuştu. lüleri de dahil olmak üzere, camilerin yüzde 30’u Haliç’in güney yamaçları üzerine inşa ediliyor. Yine bu dönemde Haliç’e uzanan ana cadde, yani kentin ana ekseni artık son biçimini alıyor. 1580’lere gelindiğindeyse Sinan tarafından yeniden şekil verilen şehir, yüzünü tamamen denize doğru çeviriyor. Hatta deniz kıyısına cami inşa etmek gibi 16. yüzyıla özgü bir eğilimden bile söz etmek mümkün. Bu, aynı zamanda bugün hâlâ İstanbul kıyılarını nakış gibi bezeyen Tophane’deki Kılıç Ali Paşa, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan ve Şemsi Ahmed Paşa külliyeleri gibi yapıların inşa edilmesine yol açan eğilim. Mimar Sinan’ın eliyle yepyeni bir çehre kazanan İstanbul siluetini, Matrakçı Nasuh ile o dönemde yolu İstanbul’a düşmüş çok sayıda seyyah ve dışişleri görevlisinin çizimlerinden ve Hassa Mimarlar Ocağı belge ve planlarından biliyoruz. Söz konusu dönemde Sinan’ın camileri genellikle kalabalık şekilde iskân edilmiş olan Suriçi’nin dış mahallelerinde, özellikle de Yenibahçe’deki (Kadırgalimanı civarı) kara surları bölgesinde ve işlek şehir kapıları boyunca yoğunlaşıyor. Mimarbaşının diğer camileri de, üç kazaya ve Boğaziçi kıyılarında yeni gelişen varoşlara dağılmış durumda. Tüm eserleri kent dokusu içinde önemli bir yer tutuyor ve içlerinden bazıları özellikle öne çıkıyor. Suriçi’nin yerleşim dışı boş tepeleri olan Şehzadebaşı ve Edirnekapı’yı taçlandıran, Sultan Süleyman ile iki gözde çocuğu Şehzade Mehmed ve Mihrimah Sultan için inşa edilen görkemli bahsi geçen, bugünün tanımıyla organik mimariden farklı bir şey değil ve bu mimari de, bazen devamlılık, bazense zıtlık üzerine kurulu bir ilişkiyi içeriyor. Örneğin Suriçi’nin alçak, kiremit damlı ve çok renkli evlerinin türdeş dokusunun, anıtsal kubbeli Sinan yapılarının büyüleyici bir şekilde öne çıkmasını sağlayan sade bir fon oluşturduğunu söylemek mümkün. Sinan’ın bu yaklaşımı çevresiyle öylesine bir uyum oluşturuyor ki, 1683’te Fransız ressam ve seyyah Guillaume Joseph Grelot’nun, şehri, “Bu, muhakkak ki evrenin her yerinden daha üstün olan bir parçası, gözü her bakımdan nefis bir görüntüyle besleyen renk renk boyalı o evlerin arasında, sıradan binalardan çok daha yüksekte akıl almaz sayıda kubbeler, kubbecikler, minareler ve kuleler görünüyor. Bütün bu kubbeler kurşunla kaplı, aynı zamanda minareler ve bunların külâhları hep yaldızlı,” sözleriyle tanımlamasına neden oluyor. Bazı araştırmacılar, Sinan’ın yapıtlarını evrensel konuma getiren başlıca unsurun ne kubbelerin çapı ne de cemaatin işlevsel olarak dini ve sosyal görevlerini en doğru biçimde yerine getirmelerini sağlayan mimari olduğu görüşünde. 1992 yılında yitirdiğimiz Doç. Dr. Umur Erkman, Batı’da anıt tipi yapıların genellikle etrafından kendini soyutlayıp çevredeki yapılaşmanın boyutlarıyla kesin ve bilinçli bir zıtlık oluşturduğunu söylüyor. Anıtı ön plana çıkaran da tam olarak bu özelliği oluyor. Sinan’ın yapılarının çevreyle özgün ilişkisi, anıtın, kendini çevresinden HALIÇ’IN O DÖNEMLERDE İSTANBUL IÇINDEKI ROLÜNÜ FIZIKTEKI ANLAMIYLA BIR ÇEKIM MERKEZI OLARAK YORUMLAYABILIRIZ. Acemioğlanlığından Başmimarlığa Devşirme uygulaması Osmanlı İmparatorluğu’nda yaygındı ve minyatürlere de konu olmuştu (üstte). Kayseri’nin Ağırnas kasabasında dünyaya gelen Sinan, devşirilen diğer oğlanlarla birlikte İstanbul’a getirildi. Kanuni Sultan Süleyman’ın ordusunda görevliyken katıldığı Karaboğdan seferi sırasında Prut Nehri üzerine yaptığı köprüyle mimarlık kariyerine dikkat çekici bir giriş yapan Sinan, çok geçmeden imparatorluğun mimarbaşı olacaktı. 14 İSTASYON Bir Arzu Nesnesi: Ayasofya’nın Kubbesi Ayasofya’nın etkileyici kubbesi uzun yıllar Osmanlı İmparatorluğu topraklarında rakipsiz bir şekilde yükseldi. Sinan’ın iki minare ve kubbe baskısına önlem olarak payandalar eklediği yapının görkemi mimarbaşını oldukça etkilemiş olmalı ki, otobiyografik eseri Tezkiretü’l Bünyân’da Ayasofya’dan birçok kez söz ediyor. külliyeler veya daha önceleri bulunduğu hâkim tepeye inşa edilen, 1557’den bu yana limandan, Galata’dan, Eyüp’ten ve hatta Üsküdar’dan İstanbul siluetine hâkim olan Süleymaniye gibi. Tarihin pek çok döneminde olduğu gibi Sinan’ın eserlerini yarattığı dönemde de yapıların gösterişli olması büyük önem taşıyor. Burada gösterişten kasıtsa genelde yükseklik, büyüklük gibi niteliksel özellikler. Sinan’ın en büyük özelliği de işte tam bu noktada gizli. Eserlerinde “yapabileceğinin en büyüğünü yapma hırsı”na rastlamak zor çünkü o, yapılarının topografyayla uyum içinde olmasını önemseyen bir mimar. Sinan Çağı adlı kitabıyla mimarbaşına ilişkin çok değerli bir esere hayat veren yazar Prof. Dr. Gülru Necipoğlu’nun ifadesiyle, dönemde “Camilerin inşası için tercih edilen yüksek tepe ve kıyılar, bunların görünürlüğünü artırarak başkentin donatılmasına da katkıda bulunuyor. Su kitleleriyle birbirinden ayrılmış şehir peyzajına yerleştirilmiş Sinan camileri, İstanbul’un topografyasıyla aktif bir etkileşim içinde.” Mimar Sinan’ın çevre–mimari ilişkisini ayrıntılarıyla ele alan Necipoğlu’na göre, “Bu yapıların en temel özelliklerinden biri, sadece topografya ile değil, çevrelerindeki diğer yapılarla da bir bütün olarak algılanacakları bir ‘mekân ruhu’ yaratmaları. Külliyelerin geometrik düzenleri, merkezden çevreye doğru yayılarak organik dokulu kent mimarisi ve mevcut sokaklarla kaynaşıyor.” Ki bu anlatıda soyutlamadan, tam tersi onunla bütünleşerek var oluşu, araziye saygılı bu büyük ustayı, dünya mimarisi içinde özel bir konuma yükseltiyor. Erkman’a göre mimarbaşının başarı ve öngörüsü “gelecekteki çevrenin ölçüsünü saptamak, gelecekle diyalog kurmak, kentin ilerideki siluetini ve karakterini belirleme”ye kadar uzanıyor. Necipoğlu ile Erkman bazı noktalarda çelişiyor gibi görünse de aslında her ikisi de Sinan’ın şehir dokusuyla girdiği ilişkide anlamlar üretmesi konusunun iki yönünü ele alıyor. Sinan yapılarının, çevreyle plan düzlemindeki bu alçakgönüllü uzlaşısını spesifik olarak gösteren örnekler yüzyılların ardından hâlâ gözlerimizin önünde. Süleymaniye kompleksinde Darü’l Hadis’in konumu, Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii’nin kuzey kesiminde surlara rastlayan bölümün biçimlendirilişi, Eyüp Zal Mahmut Paşa Külliyesi’nde farklı kotlardaki her iki avlunun dış duvarlarının, aksa çapraz giden yollara göre biçimlenmesi içerideki düzeni de hiçbir şekilde bozmuyor. Şehirle o mükemmel uyumu görebilmek için bakmanız yeterli. Adım adım inşa edilen, topografyayla uyumlu bu mimari ve dışa dönük şehir peyzajı, aşamalı olarak gelişen bir şehir planlaması olarak da okunabilir pekâlâ. Şehrin ufuk çizgisini ve mekânsal yapısını belirleyen bu cami ve külliye yapıları, şehrin düğüm noktaları olarak düşünülebilir. Dönemin yabancı ziyaretçileri de, tuttukları kayıtlarda sokak adlarının olmadığını ve insanların birincil referans noktaİSTASYON 15 HAYAT larını bu büyük camilerin yönlerinin belirlediğini gözlemlediklerini aktarıyor. Öyle bir İstanbul ki bu, mimari eserler kuzeyi, güneyi, doğuyu, batıyı belirliyor... Yalnız bunun modern anlamda bir şehir planlaması anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak gerek. 19. yüzyıla kadar, Osmanlı şehirlerinin gelişim doğrultusunu belirlemek için imar planı veya projelerinden yararlanılmıyor. Osmanlı kentleri gelişimlerini çoğu zaman önceden var olan yerleşimlerin üzerinde ya da hemen yanında sürdürüyor. Antik kentlerin kültürel varlık olarak görülmesi bir yana, özellikle itibarlı camilerin yapımlarında bu kalıntıların taş ve sütunları kullanılıyor. Mevcut yapılar, fethedenlerin istek ve gereksinimlerine, politik ve simgesel amaçlarına göre işlev kazanıyor ya da yıkılarak yerlerine yenileri yapılıyor. Modern öncesi dönemlerin dünyadaki genel geçer geleneği de bu zaten. Çoğu zaman kolektif hafızayı yıkmak, yeniyi benimsetmek, gücünü ispat etmek gibi nedenlerle geçmişin hatıralarının bilinçli olarak yok edildiği bir dönem bu. Prof. Dr. Zeynep Ahunbay, Sinan’ın 16. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki çalışmalarını, gelişimin baştan sona tasarlandığı bir yerleşme söz konusu olmadığı için, bugünkü anlamda şehir planlaması kapsamında ele almanın mümkün olmadığını söylüyor ve bunun, kentsel tasarım değil de “sit planlama” olarak adlandırılmasının daha doğru olacağının altını çiziyor. Neredeyse matematiksel bir ritim ve ölçeği içinde barındıran bu planlama, en büyük birimi merkez alarak gittikçe küçülen birimlerle devam eden bir dizi olarak yapının bittiği noktadan (en azın- araştırması da konuyla ilgili bazı bilgilere yer veriyor. Buna göre, hassa mimarları Eski İmaret çevresinde keşif yapıyor ve yapıya sonradan eklenen kısımların yıkılmasını öneriyor. Sultan bu konuda çok duyarlı ve mimarbaşı Sinan’ın dikkatini, olasılıkla benzer şekilde eklerle doldurulmuş olan Zeyrek, Kalenderhane ve Ayasofya gibi başka mekân ve anıtlara yöneltiyor. Böylece Ayasofya için araştırma yapılıyor ve temizlemenin gerekli olduğu belirleniyor. Ancak yapıyı saran gecekonduların yıkımı karışıklık yaratıyor, itiraz sesleri yükselmeye başlıyor. Yıkımdan zarar göreceklere göre asıl yıkılması gereken, “özde kâfir bir yapı olan” Ayasofya’nın ta kendisi. Ancak Sultan bu konuda kararlı ve dirençli. Konuyu fermanıyla bir karara bağlıyor. Ancak, bu temizlikle boşaltılan alanın daha sonraki tarihlerde nasıl kullanıldığına baktığımızda, tutarlılık olmaması nedeniyle aynı mekânın güneybatı tarafının hiç de ferah olmayan bir şekilde II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed türbeleriyle doldurulduğu görülüyor. Bu da bugün anladığımız anlamda bir şehir planlamacılığının söz konusu olmadığını gösteriyor. Aslında, sözü edilen modern planlama zihniyetinin günümüzde var olduğunu söylemek de oldukça güç. Sinan’ın mesleki etkinliğinin büyük bir bölümü dinî veya din dışı eğitim, sağlık hizmetleri, misafirler, bilim insanları, öğrenciler ve yoksullar için barınma, yemek olanakları sağlayan ve imaret kavramı altında toplanan külliyeler yapmakla geçiyor. Böylece İstanbul’da büyük külliyeler ve merkezi planlı camiler devri başlıyor. 16. yüzyılda aynı zamanda Osmanlı kentlerinin nüfus artışı hızlanıyor. Kentlerin kalabalıklaşmasına paralel olarak da boş alan ESERLERINDE “YAPABILECEĞININ EN BÜYÜĞÜNÜ YAPMA HIRSI”NA RASTLAMAK ZOR... dan yapıldığı dönemlerde) dizinin mantığını bozmadan devam ediyor. Sultanın istek ve direktiflerine göre, kadı tarafından yönetilen büyük kentlerde mimarinin de sultan tarafından idare edilen fermanlara göre şekil bulduğunu belirtmeye gerek var mı? Sultanın bu konulardan haberdar oluşu ise kadı ve mimarbaşı aracılığıyla gerçekleşiyor. Dolayısıyla alınan kararlar, onların kişisel görüş, deneyim ve bilgisi doğrultusunda sultanın nihai kararıyla şekilleniyor. Peki bu kararlar neye göre veriliyor? İşte orası muamma. Dönemde, sultanların, sağlıklı ve düzenli bir kentsel çevre tanımı nasıldı, kesin olarak bilinmiyor. Bu konuda yazılı belge çok az. Ancak İstanbul başta olmak üzere Osmanlı kentlerinin şekillenişine bakarak ve bugüne kalmış kimi yazılı kaynaklar aracılığıyla genel bir fikir edinmek mümkün. Sinan’ın otobiyografisi Tezkiretü’l Bünyân’a göre, Şehzade Camii’nin Eski Yeniçeri Odaları’nın yakınında yapılmasını Kanuni Sultan Süleyman emrediyor. Sultan II. Selim’in kentsel çevre konusundaki eğilimlerini, Eski İmaret ve Ayasofya çevresinin temizlenmesiyle ilgili bazı yazışmalara dayanarak görmek mümkün. Ahmet Refik Altınay’ın On Altıncı Asırda İstanbul Hayatı adlı 16 İSTASYON Sinan’ın eserleri yalnızca işleviyle var olmuyor. Birçoğu, İstanbul’daki Süleymaniye Camii gibi, yapıldığı kentlere adanmış birer anıt olma özelliği de taşıyor. Belgrad’dan Van’a, Budapeşte’den Mekke’ye dek Sinan’ın bir kısmı halen ayakta, bir kısmıysa tarihe gömülmüş olan 300’ü aşkın eseri milyonlarca insanın hayatında iz bıraktı (üstte). Alibey Deresi Vadisi üzerindeki Mağlova Sukemeri, Sinan’ın İstanbul’da inşa ettiği farklı türdeki yapılardan biri. Kemer yüzyıllar sonra bile hâlâ İstanbul’a su taşıyor (altta). bulma zorluğu baş gösteriyor. Hal böyle olunca külliyeler için yeni yerleşim alanlarına doğru bir açılım yaşanıyor, kamulaştırmaya başvuruluyor ya da gayrimüslimlere ait kimi dini yapılar dönüştürülerek kullanılıyor. Örneğin İstanbul’daki Atik Valide Külliyesi, Üsküdar’ın, “Yeni Mahalle” olarak anılmasından da anlaşıldığı gibi, imara açılan farklı bir yöresinde kuruluyor. Sinan camileri sadece kentsel çevre ile değil aynı zamanda doğayla da uyum içinde bir bütünlük yaratıyor. Bu camilerin özellikli konumları, çoğunlukla bahçelere ve ufuktaki görünümlere açılan pencereler ve revaklarla çerçevelenmiş panoramik peyzajlara hâkim bir konumda. Eski metinlerin cami külliyelerinin avlularını zevk verici gezi yerleri olarak tanımladığını görüyoruz. Sinan’ın, özellikle selâtin camilerinin (sultanların yaptırdığı camiler) demir şebekeli pencerelerle delinmiş çevre duvarlarıyla kuşatılan dış avluları, yaya ve atlı trafiğine açık kamusal geçit ve gezinti alanları olarak da kullanılıyor. Mimarbaşı, külliyelerinin avlularından yakın çevrenin ve kentin diğer bölgelerinin algılanmasına olanak veren, doğanın güzelliklerini kent tasarımıyla kaynaştıran, kenti kentliye sevdiren bakış noktaları tasarlıyor. Süleymaniye dış avlusundan Haliç ve Boğaz’a doğru, Üsküdar Şemsi İSTASYON 17 HAYAT Paşa ve Mihrimah Sultan camilerinden Tarihi Yarımada ve Avrupa yakasına doğru açılan manzarasıyla İstanbul’un zenginliğini gözler önüne seriyor. Sinan yapıları, inşa edildikleri yıllarda kendi içlerinde de bir iletişime sahip. 16. yüzyılda Sinan yapıları ve külliyelerinin birinden bakıldığında diğerini görebilmek mümkün. Çevrelerinde yer alan evlerin alçak görünüşleri bir fon oluştururken söz konusu yapılar hem çevreyle bütünlüklü bir ruh oluşturuyor, hem de o çevrenin içinde öne çıkıyor. Ne yazık ki günümüzde çarpık kentleşme nedeniyle ar- İstanbul yapan görünümleri yalnızca eski gravürler ve fotoğraflarda görebiliyoruz artık... Sinan’ın İstanbul’unun üzerine bir beton perdesi örülmüş gibi. Sinan’ın İstanbul’daki eserleri arasında Süleymaniye’nin yeri biraz daha ayrıcalıklı. İstanbul’un simgelerinden biri haline gelen Süleymaniye bir cami olmanın çok ötesinde, aynen Roma’daki San Pietro gibi kurumlaşmış bir sosyal düşünce, tarihi özümsemiş bir imge. Osmanlı’nın yükseliş döneminin son büyük sultanı II. Süleyman’ın adını taşıyan bu selâtin camisi adını aldığı padişahın savaş zaferleri- ÖYLE BIR İSTANBUL KI BU, MIMARI ESERLER KUZEYI, GÜNEYI, DOĞUYU, BATIYI BELIRLIYOR. tık bu tarihi yapıları belirli bir mesafeden görme olanağı yok. İstanbul’un son yüzyılda çok büyük bir tahribat yaşadığı, özellikle deniz surlarının tahrip olduğu, Sinan’ın eserlerinin çok yüksek binalar arasında kaybolduğu bir gerçek. Mimari düşünce ögesinden yoksun, salt kullanıma yönelik yapıların şehrin genel görünümünü oluşturduğu, tarihi panoramayı budayan kimi etmenler sonucu, İstanbul’u 18 İSTASYON ni taçlandırırken bir yandan da yapıldığı kentin çehresini değiştiren bir başyapıt haline geliyor. Evliya Çelebi’nin, inşaatında Belgrad, Malta ve Rodos seferlerinden elde edilen gelirlerin kullanıldığını iddia ettiği Süleymaniye’nin yapım aşamasına dair ilginç yönlerinden biri de neredeyse bütün devlet mekanizmasını seferber eden bir örgütlenmeye neden olması. Özellikle tersane çalışanları, impa- ratorluğun her köşesinden malzeme taşınmasına katkı sağlıyor: Roma dönemine ait ören yerlerinden toplanan mermer sütunlar, bloklar ve kaplama levhaları deniz yoluyla getiriliyor; bu ağır ve değerli malzemenin nakli, iskelelerin kurulması ve ağır yükün bocurgatlarla kaldırılmasında yine denizciler rol alıyor. Evliya Çelebi’ye göre 3 bin kürek mahkûmu temellerin yapımında çalışıyor. İnşaatta çalışan ustaların arasında Hıristiyanlarla Müslümanların sayısı neredeyse eşit. Günde ortalama 2 bin işçi çalışıyor, yoğunluk arttıkça işçi sayısı da artıyor. Yedi yıl süren harıl harıl bir çalışma! Bu kadar simgesel bir yapıya ilişkin verilmesi gereken en önemli karar, caminin yeri. Peki buna nasıl karar verildi? Artık Suriçi’nde geniş ve konumu uygun bir alan bulunmadığı için Sultan Süleyman, adını taşıyacak cami için Eski Saray’ın bulunduğu alanın kullanılmasına izin veriyor. Bu eğimli arazide Sinan, Süleymaniye Camii’ni yaparken topografyayı zorlamıyor ve organik bir mimari anlayışı içinde hareket ediyor. Süleymaniye’nin üçüncü ve dördüncü medreselerinde, Bizans’ın mevcut teraslama sisteminden de yararlanarak arazi eğimini başarıyla kullanıyor. Burada mimarbaşının, zor olanı, ustalığıyla yaratıcılığını gösterecek bir vesile haline getirdiğini görüyoruz. Yapı, ana kubbeden başlayarak yan kubbelere, revaklara kadar uzanan, oradan yakın yapılara atlayıp uzak çevreye kadar yayılan, sonra tekrar uyum içinde başka bir anıtın ana kubbesine doğru yükselen bir dalgalanmanın parçası oluyor. Külliyeyse 5,5 hektarlık bir alanı kaplıyor ve dört medrese, bir tıp okulu, bir darüşşifa, bir imaret, bir küçük hamam, bir sıbyan mektebi, dükkânlar, bekâr odaları, ahırlar ve biri sultana, diğeri de eşi Hürrem Sultan’a ait iki türbeden oluşuyor. Süleymaniye Haliç’ten, Galata sırtlarından, Topkapı Sarayı ve Zeyrek’ten farklı görünüşlerle algılanabiliyor. Sinan için önemli olan, tek bakış yönüne dayalı bir etki yaratmak değil. Başmimar, değişik bakış noktalarından kavranabilen çoklu etkiyi yakalamayı da büyük bir ustalıkla başarıyor. Külliyenin tamamını, yakın planda bütünüyle algılamak olası değil. Camiye güney yönünden yaklaşırken ara mekânlarda perdelenen görüşler söz konusu. Ayşe Kadın Sokağı’ndan caminin yan cephesi kısmen görünüyor. İki medrese arasındaki iç sokak sınırlı bir görünüşe olanak verirken Tiryaki Çarşısı önüne ulaşıldığında cami tüm haşmetiyle her şeye egemen oluveriyor. Sinan’ın, hakkında uzun uzun yazılacak tek eseri elbette Süleymaniye değil. Her bir eseriyle efsaneleşmiş bir mimar o. Böyle olmasa “mimar” kelimesi adının bir parçası haline gelebilir miydi? Bazı kaynaklara göre imparatorlukta Kâbe’den sonra en çok saygı gören yapı olan Ayasofya (üstte) ile selâtin camileri arasındaki ikonografik diyalog, 16. yüzyıldan bu yana devam ediyor. Bu diyaloğun etkilerini Sinan’ın diğer bazı eserlerinde de görmek mümkün. Örneğin Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii, model olarak Ayasofya’yı almış. Bu konu National Geographic Türkiye dergisinden özetlenerek alınmıştır, NG Türkiye abone hattı: 444 18 59 veya 0 850 222 18 59 İSTASYON 19 TARİHTEN James Bond’u yaratan adam: Adım Fleming… 17F Ian Fleming II. Dünya Savaşı’nda İngiliz donanma istihbaratında masabaşı bir işi olan 17F kod adlı Ian Fleming, yaratıcılığını tasarladığı operasyonlarda gösterdi. Savaştan sonra ise James Bond’u yarattı. Bu kahraman, yaratıcısı gibi biraz soğuktu; kadın ve içki düşkünüydü. Ama bununla birlikte, sahada çalışan bir eylem adamıydı. P eenemünde roket üretim tesislerinden çıkan kafile, hızla batı yönünde ilerliyordu. İçlerinde Wernher von Braun ve kardeşi Magnus’un da bulunduğu Nazi bilimadamları, Rus ordusunun yaklaşması üzerine üslerini terketmişlerdi. Amaçları Amerikalılar’a sığınmak olan Almanlar, aslında çamurlu yollarda boşuna çabalıyorlardı; zaten müttefikler çok önceden bu seçkin beyinleri ele geçirerek kendileri için çalıştırmayı planlamışlardı. Fizikçi Prof. General Dornberger’in başını çektiği bilimadamları grubu, 3 Mayıs 1945 günü kendilerini arayan İngiliz askerleri tarafından esir alındı- lar ve anlaşma gereği, Amerikan karşı casusluk ajanı Charles L. Stewart komutasındaki askerlere teslim edildiler. Von Braun, bir hava akınında yaralanan askıdaki koluyla, Amerikalılar’ın ortasında fotoğrafçılara poz verirken, kendilerini paketleyen İngiliz askerleri yok oldular. Nazi bilimadamlarını ele geçiren İngiliz birliği, 30 Saldırı Birimi (30 Assault Unit) ismini taşıyordu. Donanma istihbaratına bağlı bu özel komando birliği, Ian Fleming isimli bir deniz yarbayı tarafından kurulmuştu. Ian Lancaster Fleming, bir burjuva ailesine mensuptu. 28 Mayıs 1908’de Londra Mayfair’de dünyaya geldi. Babası, ünlü bir İskoçyalı bankerin oğlu, Muhafazakar Parti milletvekili Valentine Fleming’di. Ian dokuz yaşındayken, I. Dünya Savaşı sırasında Batı cephesinde öldü. Aileye annesi Evelyn St. Croix sahip çıktı ve oğullarını yetiştirdi. BAŞARISIZ ÇOCUK Ağabeyi Peter, çok iyi bir öğrenciyken, Ian seçkin İngiliz çocuklarının gittiği Eton’dan Alman bilimadamları Reutte’de Amerikan kuvvetlerine teslim edildikten sonra, 3 Mayıs 1945. Von Braun’un kolu birkaç hafta önce hava akını sırasında kırılmış. 20 İSTASYON “bir hizmetçi kızla yaşanan bir olaydan” dolayı mezun olamadan ayrıldı; Slandhurst Askerî Akademisi’ne girdi. Ancak bu akademiyi de subay olamadan bitirdi. Zaten o günlerde, ordunun ona göre olmadığını anlamıştı. Ian’a göre, “silahlı kuvvetlerdeki toplumsal birliktelik anlayışı, kişilik kavramını yok ediyordu.” Arayış içindeki genç adam, Avrupa’da okumaya karar verdi. Önce Avusturya Kitzbühel’de ve Münih Üniversitesi’nde okuyarak Almanca, Cenevre Üniversitesi’nde Fransızca öğrendi. İngiltere’ye döndüğünde Dışişleri Bakanlığı’nın giriş sınavlarına katıldıysa da, başarılı olamadı. Bunun üzerine, ağabeyi Peter gibi gazeteciliği seçti. Peter Fleming, ömrü boyunca dünyayı dolaşarak yazdığı kitaplarla kendi çapında ün sahibi bir yazar olacaktı. Ian ise, Reuters haber ajansında muhabirliğe başladı. Bir süre Moskova’da gazeteci olarak çalıştıktan sonra, bu mesleği de bıraktı ve aracı bir şirkette borsacı oldu. Ama bu iş de ona başarı veya tatmin sağlayamadı. Birkaç yıl sonra II. Dünya Savaşı çıktı. KOD ADI 17F Ian Fleming, 1940’ta donanma istihbaratının başındaki Amiral John Henry Godfrey tarafından keşfedildi. Amiralin kişisel yardımcısı olarak 17F kod adıyla hizmete alınan Ian, kendisini başka ufuklara taşıyan yeni bir yaşam biçimiyle tanışacaktı. İlk görevi, Oxford İSTASYON 21 TARİHTEN SARSILAN İNGILIZ ISTIHBARATINA JAMES BOND TEDAVISI 007 romanları, 1960’larda İngiliz istihbaratının imajına ilaç gibi geldi. Savaş sırasında istihbarat servisine alınan seçkin öğrenciler, 1950’lerde büyük bir sorun yaratmışlardı. Cambridge Beşlisi skandalı, dünya istihbarat tarihinin en ünlü olayıdır. Cambridge Üniversitesi’nden mezun bu gençler, daha İngiliz istihbaratına girmeden Sovyet ajanı olmuşlardı. Savaşta ve sonra gelen Soğuk Savaş’ta ikili ajan veya “köstebek” olarak yıllarca çalışan Guy Burgess, Donald Maclean, Harold “Kim” Philby ve çok sonradan Anthony Blunt deşifre oldular. Bu rezaletin yavaş yavaş ortaya çıktığı ve İngiliz istihbaratına ağır darbe vurduğu sırada Hollywood, Bond romanlarına el attı. Çevrilen ilk film Dr. No oldu. İngiltere’de kısıtlı bir kitle tarafın- 22 İSTASYON dan okunan Fleming’in romanları, filmler piyasaya çıkmaya başladıktan sonra Batı dünyasında bir fenomen haline geldi. ABD Başkanı J. F. Kennedy, 17 Mart 1961’de Life dergisinde çıkan bir yazıda, en sevdiği 10 roman arasında From Russia, with Love’ı da sayınca, Bond romanlarının satışında patlama olduğu gibi, yapımcılar bu romanı ikinci Bond filminde beyazperdeye aktarmaya karar verdi. Dr. No filminde James Bond rolündeki Sean Connery, kumar oynarken karşısında oturan güzel kadını etkilemek için Ronson çakmağıyla yaktığı sigarasından bir nefes çekip, “Adım Bond… James Bond” dediği anda, Ian Fleming’in kahramanı 007 artık dünya markası olmuştu. Üniversitesi coğrafya profesörü Kenneth Mason’la birlikte farklı ülke coğrafyalarının askerî operasyonlara yatkınlıkları konusunda bir rapor hazırlamaktı. Fleming daha sonra yine Prof. Mason’la “Deniz istihbaratı coğrafyası el kitapları serisi” projesinde çalıştı. Ian’ın planladığı ilk sıcak operasyon “Ruthless/ Acımasız” kod adlı harekat oldu. Bu operasyon, Alman donanmasının kullandığı, Alman kara ve hava ordusunun ünlü Enigma şifre makinesinin bir versiyonunu ele geçirmeyi amaçlıyordu. Bir Alman uçağı bulunacak, içine Alman Hava Kuvvetleri üniformaları giydirilmiş İngiliz ajanları yerleştirilecek ve uçak, Manş Denizi’ne “mecburi iniş” yapacaktı. Uçaktaki ajanlar, onları kurtarmaya gelen Alman kurtarma gemisini ele geçirecek ve böylece Alman donanmasının şifre makinesine sahip olacaklardı. Ancak Fleming’in tasarladığı bu plan uygulanmadı. Mayıs 1941’de, Hitler’in sağ kolu Rudolf Hess’in uçağıyla İngiltere’ye kaçışını da Ian Fleming dâhil olmak üzere İngiliz istihbaratçılarına bağlayan iddialar ortaya atıldı, ancak bunlar kanıtlanamadı. Fleming’in aktif olarak katıldığı bir başka operasyonun adı ise, daha sonra benzer isimli bir James Bond filmi çekildiği için çok daha iyi biliniyor: “Goldeneye”, yani “Altın Göz”. Bu operasyon, İspanya savaşa katılırsa, İngilizlere ait Cebelitarık kayasının nasıl savunulacağına yönelikti ve 17F planlamasına katıldığı bu operasyonun adını çok sevmişti. Fleming, şifre kırıcı beyinlerin toplandığı Buckinghamshire’daki Bletchley Park ile istihbarat daireleri arasında koordinasyonu sağlayan subaylardan biriydi. Ayrıca savaş sırasında okyanusun karşı kıyısına geçerek, Amerikan gizli servisleriyle birlikte de çalıştı. Bu dönemde CIA’in temellerini atan “vahşi “ Bill Donovan, Ian’ın yaşamına girmiş oldu. Ancak Fleming’in en önemli projesi, 1942’nin son aylarında, Alman gizli servisi Abwehr’in paramiliter gruplarına karşı, donanma istihbaratı bünyesinde 30 Komando Saldırı Birimi’ni kurması oldu. Sonradan “30 Saldırı Birimi” adı verilen bu özel birlikte başta 65 kişi görev almıştı. Personel sayısı savaş sonunda 650’ye ulaşacaktı. 17F’in komandoları, Dieppe akınına ve Yunan adalarına yapılan komando baskınlarına, Kuzey Afrika, Pantelleria, Sicilya ve Salerno amfibi harekatlarına katıldılar. Fleming’in önerisiyle, Normandiya çıkarmasından sonra Target Force-T Force adını alan kuruluşun görevi, işgalden kurtarılan Avrupa ve Almanya’daki önemli hedefleri ele geçirmekti. Bu hedefler arasında roketler, füze sistemleri, jet uçakları ve yüksek hızlı denizaltılar bulunuyordu. BIR KAHRAMAN YARATMAK II. Dünya Savaşı sona erdiğinde 17F, sivil yaşama geri döndü. Çeşitli gazetelerde çalışan Fleming, 1953’te yeniden doğacaktı. Savaş sırasında Jamaica adasını keşfetmiş, buraya yerleşmeye karar vermişti. 1952’de, uzun süreli sevgilisi Lady Anne Rothemere hamile kalınca, onunla evlenmeye karar verdi. Karı-koca, Jamaica’da “Goldeneye” adını ver- SOĞUK SAVAŞ BITTI, AMA EFSANE DEVAM ETTI S ean Connery, Ian Fleming’in ölümünden sonra üç filmde daha James Bond rolünü üstlendi. Genel kanıya göre, daha sonra Bond rolünde oynayan diğer beş aktör (George Lazenby, Roger Moore, Timothy Dalton, Pierce Brosnan ve Daniel Craig) onun imajına yaklaşamamıştır. Ama Soğuk Savaş bittiği halde, James Bond efsanesi sona ermedi ve filmler yüksek gişe hasılatı yapmaya devam etti. Ian Fleming ölmesine rağmen, James Bond’un yeni romanları da yazıldı. Telif haklarını Alman Askerî İstihbarat Teşkilatı Başkanı General Erich Fellgiebel, 3 Ekim 1942’deki Peenemünde roket atışı için Wernher von Braun ve ekibini tebrik ediyor. dikleri eve yerleştiler. İlk James Bond macerası olan Casino Royale burada yazılacaktı. Romanın kahramanı, kod adı 007 olan James Bond isimli bir İngiliz ajanıydı. Bundan böyle Ian Fleming, savaş sırasında istihbarat görevlisi olarak edindiği tecrübeyi, Soğuk Savaş dönemine başarıyla uygulayacaktı. Ancak kendisi istihbaratta yaratıcı gücünü operasyon tasarlayarak geçiren bir masa başı elemanıyken, yarattığı kahraman sahada görev yapan bir eylem adamıydı. Ama bu karakterin yaratıcısına benzeyen pek çok yönü de vardı. Soğukkanlı, hatta soğuk bir kadın avcısıydı, çok içki içiyor, sigarasını elinden düşürmüyordu. James Bond karakteri için birçok kişiden ilham almıştı, ama bunların içinde en önemlisi Sir William Stephenson’du. Savaşta İngiliz gizli servisinin ABD temsilciliğini yürüten Kanada kökenli Stephenson, “Intrepid / Korkusuz” sıfatıyla tanınıyordu. Fleming, ABD’de bulunduğu dönemde karşılaştığı bu usta casustan çok etkilenmişti. Onu etkileyen bir başka ünlü casus da Patrick Dalzel-Job’du. 17 yaşındayken kendi kullandığı yelkenliyle Almanların Norveç’e çıkışına tanık olmuş, bunu Londra’ya aktararak, İngiliz istihbaratının harekete geçmesini sağlamıştı. Sonra deniz piyade komandolarına katılacak, Fleming ile çalışacaktı. Fleming, casusluk yaşamında tanıdığı bazı kişileri de sayfalarına taşıdı. Amiral Godfrey, kitaplarındaki istihbarat başkanı “M”, gizli servis silah uzmanı Geoffrey Boothoy da “Q” olacaktı. Ian Fleming, Casino Royale (1953), Live and Let Die (1954), Moonraker (1955), Dia- monds Are Forever (1956), From Russia, with Love (1957), Dr. No (1958), Goldfinger (1959), For Your Eyes Only (1960), Thunderball (1961), The Spy who Loved Me (1962), On Her Majesty’s Secret Service (1963), You Only Live Bu konu NTV Tarih dergisinden özetlenerek alınmıştır. elinde bulunduran Gildrose Yayınevi’nin (şimdiki adı Ian Fleming Yayınları) isteğiyle, Kingsley Amis (Robert Markham takma adıyla), John Gardner, Raymond Benson, Charlie Higson, Sebastian Faulks, yeni Bond romanları kaleme aldılar. Amerikalı gerilim romanı yazarı Jeffery Deaver, son James Bond’u yazdı. Bu kitapların sayısı, Ian Fleming’in özgün romanlarının sayısını ikiye katladı. Elbette kahramanın, çizgi romanları ve sayısız video oyunu da var. Yani James Bond, çoktan yaratıcısını aştı. Twice (1964) ve ölümünden sonra yayımlanan The Man with the Golden Gun (1965), Octopussy and The Living Daylights (1966) başlıklı 14 James Bond kitabı yazdı. Ian Fleming, romanlarının, onlardan yapılan filmlerin başarılarına tanık olacak kadar yaşadı. Dr. No, Rusya’dan Sevgilerle ve Altın Parmak filmleri, yazarın hayatta olduğu sıralarda çevrilmiş ve vizyona girerek çok iyi gişe hasılatı elde etmişlerdi. Ancak James Bond’un yaratıcısı, 12 Ağustos 1964 günü geçirdiği kalp krizi nedeniyle öldü. Yaşamının son iki yılında kazandığı paraları sınırsız bir cömertlikle harcayan Fleming, sadece 56 yaşındaydı ve içkiye düşkünlüğü alkoliklik boyutlarına ulaşmış, günlük sigara tüketimi üç pakete çıkmıştı. Birçok yazarın başına gelen olay, yani yarattığı kahramanın yazarının kişiliğini yok etmesi, Fleming’i kahrediyordu. Fotoğrafçılar eline tabanca verip Bond pozu vermesini istiyordu. Sadece bu durumdan kurtulabilmek için Chitty Chitty Bang Bang isminde bir çocuk romanı yazmıştı; bu romandan yapılan müzikal ve şarkı da ün kazanacaktı. Ian Fleming, Swindon kentine bağlı Sevenhampton’da toprağa verildi. Tek oğlu Caspar, 23 yaşında intihar edecekti. İSTASYON 23 SÖYLEŞİ Her şeye zaman yaratılır... Yeter ki istensin! Koltuğunun altına birçok şeyi sığdıran ve sığdırdıklarının hepsini rahatlıkla taşıyan kaç oyuncu tanıyorsunuz? Bir elin parmakları kadar belki… İşte Görkem Yeltan da onlardan biri… Şimdiye kadar oyunculuk, yazarlık, şarkı sözü yazarlığı yapan Yeltan, yakın bir tarihte vizyona girecek “Yemekteydik ve Karar Verdim” adlı filmde, yönetmen koltuğunda oturuyor. RÖPORTAJ: MURAT PAK FOTOĞRAFLAR: İBRAHIM AKGÜN K endisini, 90’larda oyuncu olarak tanıdık. Tiyatrolar, diziler, filmler… 2000’lerdeyse kitapları karşımıza çıkmaya başladı. Hedefinde çocuklar vardı, onlar için yazıyordu. Bugün çocuk edebiyatının en üretken yazarlarından biri kabul ediliyor. Yaz aylarında haber geldi: Görkem Yeltan film yönetiyor! Daha önce, oynadığı kimi filmlerin senaryolarına katkıda bulunmuşluğu vardı; ama yönetmen olmak yeni bir durumdu. Arzu Okay (Yıllar sonra ilk defa sinemaya dönüyor), Mehmet Güreli, Kaan Çakır, Sema Poyraz, Gökçer Genç, Ayçıl Yeltan, Kaan Çakır, Turgay Aydın, Ilgaz Kocatürk gibi oyuncuların rol aldığı “Yemekteydik ve Karar Verdim” önümüzdeki günlerde sinemaseverlerin karşısına çıkacak. Oyunculuk, yazarlık, yönetmenlik! Bitmedi sırada şarkı sözü yazarlığı, çocuklarla ilgili yaptığı kimi çalışmalar da varmış! Hani derler ya “10 parmağında 10 marifet” diye, Yeltan işte öyle bir sanatçı. 24 İSTASYON Hem oyunculuk tarzı hem de fiziksel olarak Isabelle Huppert ve Tilda Swinton’ı andıran Yeltan, “Gölge”, “Uzak İhtimal”, “Eylül” gibi sinema filmlerindeki performansıyla festivallerden birçok ödül aldı. “Kırmızı’nın Mektupları”, “Hımbıl Beyaz”, “Haliç’ten Bulutlar Geçerken”, “Korkusuz Meles”in de aralarında bulunduğu 16 kitabı bulunuyor… Yönetmenlik macerası da devam edeceğe benziyor. Peki, Görkem Yeltan bütün bunlara nasıl yetişiyor? Aslında onun için bir şeye yetişmek gibi bir durum söz konusu değil. Üretmeyi seviyor. Titizlenerek de üretiyor. Devamını kendisinden dinleyelim… Oyunculuk, yazarlık ve şimdi de yönetmenlik. Koltuğunuzun altındaki karpuzlar çoğalıyor. Günümüzde insanlar bir işe bile zor yetişirken siz nasıl bu kadar çok işle başa çıkıyorsunuz? Sanatın disiplinlerinin birbirini hem etkilediğini hem de geliştirdiğini düşünenlerdenim. Bu sayİSTASYON 25 SÖYLEŞİ dıklarınızın dışında çocuk kitapları yazarken resimle tanışmam ya da müzikle yakınlığımı şarkı sözleriyle başka bir noktaya getirmem elbette tesadüfi değil. Her şey birbirinin içinden çıkıyor ve sanki benim dışımda, beni geliştirmek, beslemek, ortaya çıkardığım işleri desteklemek için birbiriyle yarışıyor. Yetişmekten çok bana yol gösteriyor gibiler. Hiçbirinin bir diğerinden uzak olmadığı ortada ve bana kalırsa insan istediği her yaratımı ortaya çıkartabilecek zamana fazlasıyla sahip. Yeter ki istesin. Elbette o alan üzerinde çalışmak, araştırma yapmak, etrafa detaylıca bakabilmek de zorunlu zaman kullanmayı beraberinde getiriyor. İstek, bu zamanı da insana kolaylıkla veriyor. bir savaş ortamında olsa dahi ona çarpan bir kitap kapağı, bir resim, herhangi bir ninni kolaylıkla çocuğun rotasını sanata çevirebilir. Benim büyüdüğüm yer ise Ege’nin tam ortası. Heykellerin, resimlerin, çok kültürlülüğün tüm yapıtlarını içinde barındıran topraklar. Elbette burada gözünü, kulağını sanata kapatmayan, tam tersine onunla yaşamayı mutluluk unsuru haline getirmiş bir ailenin içinde büyümemin de çok büyük katkısı var. Nazilli, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde Sümerbank Basma Fabrikası’nda süregiden yaşamla caz orkestralarının kurulduğu, çevresindeki antik kentlerde açık hava tiyatrolarını barındıran, farklı medeniyetlerin müziklerine kulağını kapamadan müziği günümüze aktarabilmiş, içinden geçen “Gıdı Gıdı Treni”yle bir çocuğun hayal dünyasını gıdıklayan bir trene çevirebilecek eşsiz zenginliklere sahip bir yer. Böyle bir taşra, üniversite yıllarına kadar orada yaşamış birine büyük fırsatlar sağlıyor. Bu durumda farklı nefes tekniklerine meyletmek, onları deneyerek nefes alıp vermek; yani yaşamak olağan bir seçim gibi görünüyor bana. Yazmak, oynamak, yönetmek birbirini nasıl etkiliyor? Oyunculuk eğitimimden önce, yazı dünyasındaki amatör çalışmalarımı saymazsak, benim için başlangıcın oyunculuk olduğunu söyleyebiliriz. Oyunculuk daha önceden yaratılana katkıda bulunarak can vermek... Yazarlıksa bir anlamda olmayanı var etmek. Oyunculukta size verilen bir karakterin geçmişini, karakter özelliklerini, size sunulmayan kısımlarını tamamlamaya çalışırken, karakterin bundan sonraki çizgisini düşlerken bir nevi yazarlık alıştırması yaparsınız. Bu alıştırmaların yazı hayatımda beni beslediğini, güçlendirdiğini düşünüyorum. Yazarın dünyasında sahneye koyduğu ya da filme aldığı, resmini yaptığı hayal dünyası yansımalarının oyunculuk mecrasındaki alıştırmalarla birleşince yönetmenliğe yatkınlık yarattığı da muhakkak. Ben geçişlerimin, iç seslerimin, isteklerimin izini sürerek böyle çoklu bir yola saptım sanıyorum. Hayata farklı alanlarda iz bırakıyorsunuz. Bunların nasıl bir karşılığı oluyor sizin dünyanızda? İleride izlerinin sürülüp sürülmeyeceğini bilemediğiniz tuhaf bir yolculuk bu. Öte yandan iz bırakma isteği, yaşamın çok güçlü damarlarından biri. Bir anlamda çocuk yapma isteği gibi. Öylesine güçlü, ortaya çıktığını gördüğünüzde öylesine büyük mutluluk verici ki... Yaptığınız her iş sizden bağımsız nefes alıp vermeye başladığında heyecandan kulaklarınızı sağır edecek mutluluk naraları atılıyor etrafta adeta. En önemlisi de çok iyi biliyorsunuz ki, o siz olmadan da yaşamaya devam edebilecek ve sizin hiç tanımadığınız, göremeyeceğiniz, bilemeyeceğiniz dünyalarda gezinerek kendine bambaşka renkler giyebilecek kadar canlı. Yazarlık serüveninizde çocuklara dokunuyorsunuz. Türkiye’de yetişkinlerle çocuklar arasındaki ilişki nasıl, bu konuda bir değişim var mı? Şarkı sözleri ve senaryo alanında çocuklara ilişkin yaptığım çalışmalar, henüz gün ışığına çıkmadı. Bu nedenle onları ayrı tutarak cevap verecek olursam, yazdığım çocuk kitaplarıyla gazetelerdeki makalelerde uzun yıllardır çocuk üzerine çalıştığım ve kendimi bu alanda geliştirmek için her daim upuzun yolculuklar yaptığım doğru. Bunun içerisinde, dünya edebiyatını takip edebildiğim diller ölçüsünde takip etmek, çocuğa ilişkin çizgilerin peşinden 26 İSTASYON GÖRKEM YELTAN: “SANATIN DISIPLINLERININ BIRBIRINI HEM ETKILEDIĞINI HEM DE GELIŞTIRDIĞINI DÜŞÜNENLERDENIM… HER ŞEY BIRBIRININ IÇINDEN ÇIKIYOR VE SANKI BENIM DIŞIMDA, BENI GELIŞTIRMEK, BESLEMEK, ORTAYA ÇIKARDIĞIM IŞLERI DESTEKLEMEK IÇIN BIRBIRIYLE YARIŞIYOR.” gitmek ve çocuğun birey olarak kabul edildiği kültürlere özenerek bakmak da var. Bizim çocukla kurduğumuz ilişkinin; bir etkileşimden ve karşımızdakini birey olarak varsaymaktan çok öğretici bir çizgide gezindiğini görüp üzülüyorum. Öte yandan atılan küçük adımların bile ne kadar önemli olduğunu biliyor ve bu adımları gördükçe ileriye dair büyük ümitler besliyorum. Çocukluğunuz Nazilli’de geçmiş. Taşrada büyümek nasıl etkiliyor insanı? Yani bu kadar sanatın farklı alanlarında üretken olmanızın çocukluğunuzla bir ilgisi var mı? Bir çocuğun gözleriyle dünyaya bakmaya kalkışırsanız, hiçbir sanatsal ürünü göremeyeceğini düşünürüz; oysa 2000’lerden beri çocuk kitapları yazıyorsunuz. Artık çocuk edebiyatı günümüzde daha görünür oldu. Acaba çocuk edebiyatında belli bir kırılma yaşanıyor mu? Dünyanın pek çok ülkesi, çocuk edebiyatında bambaşka çizgilerde geziniyor. Tıpkı çocuğun birey olarak algılanması gibi. Çocuk edebiyatı da esas durduğu yerde yani edebi bir ürün niteliğinde. Bizde buna yönelik ürünlere yaklaşan yaratıcılarımız, bugün itibarıyla azımsanmayacak kadar çoğaldı. Bütüne bakacak olursak henüz günün anlayışını yakalayan bir çizgiye varamasak bile yükselişe geçmek ümit verici. Birbirinden beslenen sanat ürünlerinin varlığından henüz söz edemiyon olmaksa, hem bu noktada önemli bir gösterge hem de üzücü. Dünyaya mal olan karakterlerimizin olmaması, çocuk filmlerimizin dünyadaki çocuk film festivallerinde çocuklarla buluşamaması ve çizgi romanlarımızın, müziklerimizin yeterli bir duruş sergileyememesi de bir o kadar kırgınlık, üzüntü yaratıyor bende. Belli bir kırılmadan bahsedecek olursak içimdeki kırılmalar, kırgınlıklar geliveriyor aklıma nedense... Genelde ilk filmini çeken yönetmenlerle çalıştınız. Sonra da siz ilk filminizi çektiniz. Bu ilk film çekmek nasıl bir ruh hali? İlk kitabınız yayımlandığında uyanıp onun orada olup olmadığını kontrol etmek gibi... İlk sahneye çıkışınızda heyecandan kalbinizin kulaklarınızda atması gibi... İlk şarkı sözünüzü biri mırıldanırken duyduğunuzda inanamaz gözlerle o kişiye bakmak gibi... İlk resimlerinizi birinin evinin ya da işyerinin duvarında görüp de taklalar atmak ve zıplamak istiyormuşsunuz gibi... Bunların hepsini yaparken ortaya ne çıkacağını sadece siz biliyormuşsunuz gibi. Sizin bildiğinizi başkaları da bilince dudaklarınızın kenarının kulaklarınıza yaklaşmak için birbiriyle yarışmaları gibi. “Yemekteydik ve Karar Verdim” şimdilerde seyirci için gün sayıyor. Oynadığınız bir filmin seyirciyle buluşacak olmasıyla, yönettiğiniz bir filmin seyirciyle buluşacak olmasında heyecan olarak bir fark var mı? Bu film sizde nasıl bir iz bıraktı? Her ikisi de çok büyük bir heyecan. İkisi arasında yaratım ve uygulama iplerinde farklı tekniklerle yürümek söz konusu. İki ip düşünün. Her ikisi de çok yükseğe gerilmiş. Birinin üzerinde yürüyorsunuz ve sizi izleyenler nefeslerini tutup ipin üzerindeki sizi takip ediyorlar. Bir diğerinde ipi sadece siz görebiliyorsunuz. Bu durumda izleyenler olmayan ipi de sizin adımlarınızla var ediyorlar. Tiyatro oyunları, diziler, filmler, ödüller… Oyunculuk macerasında aklınızda kalan unutmadıklarınız hangi yapımlar oldu? Hiçbirini unutmadım. Unutmam mümkün değil. Konservatuvar sınavına giriş parçamı da unutmadım, oynadığım rolleri de. Oyunculuk eğitimimden önce nasıl oynayacağımı kestiremediğim, ancak üzerinde çok çalıştığım karakterleri ve sahnelerini de. Bir anlamda kafanızda var ettiklerinize de yakın gözüyle bakabilirsiniz ne de olsa. Bu öyle kolayca unutacağınız, sırtınızı dönüp uzaklaşacağınız bir yolculuk değil ki. Gittiğiniz yollar, gördükleriniz, hissettikleriniz, rüzgârın nasıl estiği, güneşin nasıl yaktığı, hangi araçlara bindiğiniz, yürüyerek mi yoksa emekleyerek mi devam ettiğiniz unutulamıyor. İSTASYON 27 KARİYER 5 kuralı Dave Ulrich, Norm Smallwood ve Kate Sweetman’ın ortak çalışmasından doğan “Liderliğin Beş Kuralı” adlı kitap, liderlikle yöneticilik arasındaki derin farka dikkat çekici nitelikte. İşte bu kitaptan seçtiğimiz satır başları… K imse liderliğin önemine karşı çıkmaz… Yapılan araştırmalar liderlik kalitesinin, yatırımcıların, müşterilerin ve çalışanların beklentilerini karşılamaya yardımcı olduğunu ortaya koyuyor. Liderliğin önemini anlasak ve etkin liderler gördüğümüzde diğerlerinden hemen ayırt edebilsek bile, “nasıl etkin bir lider olunur?” gibi basit bir soruya incelikli, ustaca bir yanıt vermemiz çok daha zordur… Yaptığımız kapsamlı araştırmalarda ve görüşmelerde, bütün mükemmel liderlerin uyması gereken beş temel kural keşfettik. Diğer tüm kodlar gibi liderlik kodu da hem bir yapı sunuyor hem de kılavuzluk yapıyor. Bu kod bazı liderlerde doğuştan var; bazılarınınsa bunu öğrenmesi gerek, ama her ne şekilde olursa olsun kod, etkin liderliğin başlıca koşulu. Liderlik kodu beş kuraldan oluşuyor. Kurallar, oyunun nasıl oynandığını ortaya koyar; bir girişimin temel unsurlarını gösterir. Kuralları bilmek davranışınızı adapte edebilmenizi, dolayısıyla başarılı olmanızı sağlar… Geniş bir yelpazeye yayılan bir dizi kişisel liderlik özelliği vardır. Bunlara kişisel yeterlilik diyoruz. “Geleceği biçimlendirmek”, “iş bitirici olmak”, “çalışanların işe bağlanmalarını sağlamak”, “yeni kuşakların yetişmesine katkı sağlamak” ve “kendine yatırım yapmak” liderliğin beş kuralıdır. GELECEĞI BIÇIMLENDIRIN Liderin strateji uzmanı, yönüdür. Strateji uzmanları, “nereye doğru gidiyoruz” sorusunu yanıtlar ve çalışanların da gidilen yönü anlamalarını sağlarlar. Strateji uzmanlarının kuralları, yapılması mümkün olana ilişkin ilkeleri yaratmak, tanımlamak ve bunları gerçekleştirmekle ilgilidir. Geleceği biçimlendirmek için bir strateji uzmanı olun… Bunun için de dört kuralı unutmayın: Meraklı olun ve geleceğinize dair bir bakış açısı geliştirin; dışarıdaki en deneyimli kişileri içeriye davet edin; organizasyonunuzu işe katın ve hiç kimsenin her şeyi bilemeyeceğini unutmayın; stratejiyi organizasyon için çekici hale getirin. Strateji, nereye gitmek istediğiniz hakkında net bir fikre sahip olmaktır. Gelecekte neler olabileceğini her daim merak etmek ve kendinize özgü görüş açısı geliştirmek için ne yapabilirsiniz? Olasılıkları hissedebilmeli, sizi rahat ve güvenli hissettiğiniz alandan dışarı çıkarıp zorlayacak yeni fikirlere erişebilmelisiniz. Müşterileriniz, yatırımcılarınız, çalışanlarınız veya rakipleriniz arasında bulunan ileri görüşlü kişilerle irtibat kurun. Farklı alanlarda kitaplar okuyun. Henüz teknoloji dostu değilseniz, hemen teknoloji dostu olun. Gelecekteki en iyi müşterilerinizin karşılaşabilecekleri sorunları deneyimleyin. Strateji uzmanlarının dikkate alması gereken bir başka önemli paydaş da toplumdur. Fakat kabul görmüş değerlerle yaşamanın ötesinde, kurumsal sosyal sorumluluk, sürdürülebilirlik ve daha az kaynak tüketmenin yollarını bulmakla ilgilidir. Sosyal sorumluluk aynı zamanda hayırseverliktir. Stratejik liderlik, strateji kabiliyetinin organizasyonun bütününe yayılmasını gerektirir. Çekici stratejinin ABC’si olarak tanımlanacak altı ölçüt belirledik. Strateji; “heyecan uyandırmalı”, “davranışları etkilemeli”, “müşteri odaklı olmalı”, “disiplin sağlamalı”, “harekete geçirmeli”, “odaklanmayı sağlamalı”dır. Sonuç olarak iyi bir öykü insanın aklına (zekice ve bilgi doludur), yüreğine (duyguludur) ve ayaklarına (harekete geçirir) hitap eder. Liderler birer strateji uzmanı olarak kendi organizasyonlarının öyküsünü çalışanlarına, yatırımcılarına ve müşterilerine anlatabilmelidirler. İŞ BITIRICI OLUN Liderlerin icraatçı tarafları, “hedeflediğimiz noktaya ulaşacağımızdan nasıl emin olabiliriz” sorusuna odaklanır. İcraatçıların kuralları, işleri bitirmeye yönelik konularla ilgilidir. İş bitirici olmak için “değişimin gerçekleşmesini sağlayın”, “bir karar protokolü takip edin”, “sonuçlardan sorumlu tutun”, “takımlar kurun” ve “teknik yeterlilik sağlayın”. Nereye gideceğinizi bilmekle oraya fiilen varmak birbirinden tamamen farklı şeylerdir. İcra, bildiğimizi yaptığımıza dönüştürmektir. Bir lider olarak, icra yeteneğiniz stratejik hedefleri eylemlere, arzuları sonuçlara ve 28 İSTASYON İSTASYON 29 KARİYER Bir yetenek yöneticisi olarak göreviniz, organizasyon hedeflerine ulaşma yolunda insanlara mesleki zirve yaşatmaktır. Liderlerin doğru becerilere sahip doğru kişiyi, doğru göreve doğru zamanda yerleştirmeleri gereği açıktır; pozisyonun gerektirdikleriyle bireyin kişisel yetkinliklerini sistematik bir şekilde eşleştirmenizi gerektirir. Günümüzün iş dünyasında küreselleşme, teknoloji, değişim, nüfus hareketleri, rekabet, müşteriler ve para piyasaları da dâhil olmak üzere talepler son derece fazladır. Taleplerden boğulan her insan, depresyona ya da kariyerinde atalete yenik düşebilir. Çalışanlar bu tür yoğun taleplerle başa çıkabilmek için kaynaklara ihtiyaç duyarlar. Bir lider olarak sizin göreviniz yersiz talepleri fark etmek ve bunların sayısını azaltmaktır. İnsanlar genellikle stresten kurtulmalarını ve taze, yeni fikirlerle dolmalarını sağlayacak duygusal bir molaya ihtiyaç duyarlar. İşyerinize biraz eğlence katmak için çeşitli tekniklerden yararlanabilirsiniz. Mizah, kutlamalar, etkinlikler, yarışmalar, ödül ve takdir, semboller, kendi kendiyle dalga geçme, spor merkezleri ve şahsa özel hizmetler bu tekniklerdendir. Yeteneği bulmak, işe bağlanmasını ve şirkette kalmasını sağlamak insanları yetiştirip geliştirmenizi gerektirir. Burada genel kural şudur: Eğer başka insanların hayatlarıyla ve başarılarıyla en az onlar kadar gurur duyar ve en az onların kendilerine gösterdikleri saygı kadar saygı gösterirseniz, o zaman onları iyi niyet ve sadakat göstermeye teşvik etmiş olursunuz. Bunun sonucunda işten duyulan kişisel tatmin, işe bağlılık ve daha iyi bir iş çıkarmak için gerekli verimlilik artacaktır. LIDERLIK KODU BEŞ LIDERLIK KURALINI IÇERIR. BUNUNLA BIRLIKTE, KURALLARIN YARARLI OLABILMESI IÇIN TANIMLANMALARI YETMEZ, KULLANILMALARI VE EYLEME DÖNÜŞTÜRÜLMELERI DE GEREKIR. geleceği şu anın gerçekliğine dönüştürmenizi sağlar. Strateji olmadan icra kördür; buna karşılık, icra edilemeyen strateji boş bir umuttur. İcraat, kaçınılmaz olarak değişimin gerçekleşmesini sağlamayı gerektirir. Günümüzde hiçbir sistem veya sürecin hareketsiz kalması mümkün değildir. Müşteri ihtiyaçları değişir, teknolojiler gelişir, sürekli yenilik yapmak zorunludur ve mevcut fırsatlar ortadan kalkarken sürekli yeni fırsatlar ortaya çıkar... Değişimi bir kontrol listesiyle disiplinli bir şekilde yürütmek, değişim hakkında bildiklerimizi yaptığımız şeylere dönüştürür. Bir organizasyonda konuşulamayan ama organizasyonun işleyişini etkileyen ve değişimi engelleyen alışkanlıklara virüs diyoruz. Gereğinden fazla bilgilendirmek, kendi bildiğimizi okumak, sonucunu görmeden eleştirmek, sahte onaylamalar yapmak, geleceği dikiz aynasında aramak, kademeye göre değer vermek, bizim yerine benim işim demek, emir-komutaya sırt dayamak ve sorunu değil, kişileri eleştirmek değişimi engelleyen virüslerdir. Büyük organizasyonlarda uygulamaya yönelik işlerin 30 İSTASYON çoğu, takım düzeyinde gerçekleştirilir. Takımlar farklı beceri ve yetenekleri olan kişileri ortak bir amaç etrafında toplar. Yüksek performanslı takımlar aracılığıyla icraatlarını yürüten liderler, dört konuda başarılı olmuşlardır: Bir süreçle desteklenen, bir amaç belirleme, rolleri yönetme/ karar verme, ilişkiler kurma ve öğrenme. Her takım varlığını sürdürmek için net bir amaca ve nasıl ilerleyeceğini gösteren bir yol haritasına ihtiyaç duyar. Lider, takımın her üyesinin en üst düzeyde katkıda bulunmasını sağlamak için yönetim sorunlarını çözmelidir. Her birey rolünü, yani takıma nasıl katkıda bulunduğunu ve ne şekilde katkı sağladığını bilmeye ihtiyaç duyar. Takım içi ilişkiler de çok önemlidir. Bağlılık ve değer vermeyi temel alan bu tür ilişkiler, hem iyi hem de zor dönemlerde varlığımızı sürdürebilmemizi sağlar. ÇALIŞANLARIN IŞE BAĞLANMALARINI SAĞLAYIN Çalışanların işe bağlanmaları için, bir yetenek yöneticisi olun. Yetenek yöneticileri çevrelerindeki kişileri yetiştirir ve geliştirir. Takipçiler yoksa liderlik asla ortaya çıkamaz. Liderler diğer kişileri stratejileri tanımlayarak ve icranın bir parçası yaparak işe bağlarlar. Yetenek yönetimi prensipte basit olmakla birlikte, uygulamada kolay değildir. Başarılı yetenek yöneticileri çalışanlarının en fazla işi en iyi şekilde yapmalarını sağlar. İhtiyacınız olan yeteneği şirketinizde tutup geliştirme konusunda ciddiyseniz, çalışanlarla dürüst, açık ve çift yönlü bir diyalog kurarak içten bir bağ yaratmanız gerekir. YENI KUŞAĞI YETIŞTIRIN Yetenek yöneticileri, insanlar aracılığıyla kısa vadeli sonuçlar elde etmeyi sağlarken, insan sermayesi geliştiriciler, organizasyonun gelecekteki stratejik başarısı için gerekli daha uzun vadeli kabiliyetlere sahip olmasını sağlar. İnsan sermayesi geliştiriciler, yeni kuşak yeteneklere yatırım yaparlar. Bugünün yetenekleri önemlidir, ama yarının yetenekleri de aynı derecede önemlidir. Yarının yeteneğine yatırım yapan liderler geleceği inşa eder; sürdürülebilirliği sağlar ve bir miras bırakırlar. Başarı, doğru becerilere sahip doğru insanları doğru zamanda doğru yerde bulundurmayı gerektirir. Strateji bir kez netlik kazandıktan sonra, kilit pozisyonları ve onları dolduracak kişileri belirleyin. Bu tür bir eşleştirme, hem insanları hem de pozisyonları farklılaştırmanızı gerektirir. İnsanların ve pozisyonların farklılaştırılması zorlu ayrımlar yapabilmesi gereken cesur bir lider olmayı ve aynı zamanda kilit pozisyon ve kişilere yönelik ölçütleri anlayıp kavramayı gerektirir. Çalışan markası, şirket markasından doğar: Güçlü bir çalışan markası mevcut çalışanlarla geleceğin çalışanlarına, o şirkette çalışmaları karşılığında ne beklemeleri gerektiğine ilişkin mesajlar gönderir. Geleceğin çalışanlarını geliştirmek genellikle çalışanın, hem kendi kişisel kariyer fırsatlarının hem de şirketin gelecekteki ihtiyaçlarının farkında olmasını sağlamayı gerektirir. Doğru yeteneği bulup organizasyonunuza getirdiğinizde, onu yakın markaja alın. Bir kere yakaladınız mı, bir daha sakın bırakmayın. Yeni gelenlere koçluk ve mentorluk vererek, nasıl uyum sağlayabileceklerini ve başarılı olacaklarını anlamalarına yardım edebilirsiniz. İşleri delege etmek ve bireylere yetki vermek hem bireyleri hem de organizasyonu güçlendirir. KENDINIZE YATIRIM YAPIN Kişisel yeterlilik, liderlik kodunun merkezinde yer alır. Etkin liderlik yalnızca bilgi ve davranışlardan ibaret değildir. Liderler, öğrenen kişilerdir. Başarıdan, başarısızlıktan, görevlerden, kitaplardan, derslerden, insanlardan ve yaşamın ta kendisinden daima bir şeyler öğrenirler. İnandıkları ve ilgi duydukları konularda tutkuludurlar ve önem verdikleri şey her neyse, olağanüstü boyutta bir enerji ve ilgiyi ona yöneltirler. Etkin liderler başkalarında bağlılık ve iyi niyet uyandırırlar çünkü kendileri de dürüst ve güvenilir davranırlar. Kararlı ve coşkuludurlar, gözü pek ve cesurca eylemlerde bulunabilirler. Ortaya çıkan durumlarla başa çıkma yetenekleri konusunda kendilerine güvenirler ve belirsizliğe hoşgörüyle yaklaşabilirler. Kendinize yatırım yapmak için, kişisel yeterliliğe sahip olun… Bunun için de “düşüncelerinizde net olun, detaylarda kaybolmayın”; “kendinizi tanıyın”; “strese dayanıklı olun”; “öğrenme kıvraklığına sahip olun”; “karakterli ve dürüst olmaya özen gösterin”; “kendinize iyi bakın”; “kişisel enerji ve tutkuya sahip olun”. Liderlik kodu beş liderlik kuralını içerir. Bununla birlikte, kuralların yararlı olabilmesi için tanımlanmaları yetmez, kullanılmaları ve eyleme dönüştürülmeleri de gerekir. Kod, liderliğin tek bir unsurunun diğer unsurlardan daha fazla üstünde durma tuzağına düşmemizi engeller. İyi liderler kodun tüm unsurlarına ilişkin bilgi, beceri ve perspektife sahip olmalıdır. İSTASYON 31 GEZİ Puslu adalar atlası Bostancı’dan vapurla 40 dakika uzaklıkta, ama denizde yol aldıkça arkanızda kalan şehirden çok farklı bir dünya... İstanbul’un ünlü Prens Adaları’nın “abisi” Büyükada, eski adıyla Prinkipo, şehrin bugün ancak siyah-beyaz ya da sepya fotoğraflarında uyandırdığı sayfiye yeri duygusunu halen yaşatan, tarihi kadar mekânlarıyla da özel bir durak. YAZI: TÜMAY YAZICI 32 İSTASYON N e zaman mevzubahis Büyükada olsa, hep düşle gerçeğin iç içe geçtiği aynı anı gözümde canlanır: Mevsimlerden yaz. Ailecek puslu bir sabahta, Bostancı’dan kalkan bir teknedeyiz. Üstü açık tekne epeyce gürültü çıkarıp dalgaların üstünde hafifçe inip kalkarak ilerliyor... Bir süre sonra, pusun ardında bir şey belirmeye başlıyor. Sanki bizi ileride bekleyen, kocaman simsiyah bir korsan gemisiymiş gibi heyecanlandığımı hatırlıyorum... Ama babamın elini omzumda hissetmemle beraber korkudan duyduğum heyecan diniyor ve düş kendini gerçeğe bırakıyor; tekne, büyükçe bir adanın iskelesine yanaşıyor... Herkesin gönlünde bir ada yatar; kimi “aristokrat” Burgazada’ya düşkündür, kimi “memur çocuğu” Heybeliada’ya. Benimkinde ise “yarı sosyetik” Sedef Adası yatar; ben küçükken ailece hafta sonu yüzmeye gittiğimiz, babamın bana yüzmeyi öğrettiği Sedef Adası... Artık deniz taksiyle direkt ulaşabiliyorsunuz, ama eskiden Sedef Adası’na -kendi tekneniz yoksa tabii- ancak Büyükada aktarmalı gidebiliyordunuz. Dolayısıyla bizim yolumuz da sık sık, o zamanlar bende -çocukluk işte- huşu uyandıran Büyükada’dan geçerdi... ADALAR’IN “ABISI” Doğma büyüme İstanbullu olan, İstanbul’da “Acaba koli basili var mı?” endişesi olmadan denize girebilmiş kişilerin gözünde kentin sıfırı tükettiği söylenebilir. Bu, elitist “Eskiden tarihi Kadıköy Çarşısı’na takım elbisesiz gelinmezdi” nostaljisi değil. Bu, geçmişe “doğal açıdan” duyulan özlem kaynaklı bir nostalji. Zira İstanbul, bugün ancak siyah-beyaz ya da sepya fotoğraflarında yapabildiği sayfiye yeri duygusu uyandırmayalı çok oldu. Kent artık havası, suyu ve toprağıyla sakinlerini ciddi biçimde tehdit ediyor. Fakat Adalar, nam-ı diğer Prens Adaları, bu biraz distopik resimde, halen sığınılacak liman olmayı sürdürüyorlar. Korna sesleri, egzoz İSTASYON 33 GEZİ dumanı, gökdelenlerin gölgesindeki keşmekeş ve beton yığınının yerini süslü faytonları çeken atların nal seslerine, bisikletlere, yeşil tepelere, eski ve güzel köşklere, konaklara bıraktığı, yazın sokakların yasemin ve hanımelinin tatlımsı kokusuyla dolduğu bir sığınak... Evet, Marmara Denizi’ne serpiştirilmiş beş ada (aslında dokuz ada bulunuyor, ancak bunlardan beşinde yerleşim var) içinde herkesin bir favorisi var, ama herkes de kabul eder ki; “abileri” Büyükada, başka türlü bir büyüye sahiptir. Sakinlerine, “şehrin” konforunu sunar, ama bunu kesinlikle daha “insancıl” koşullarda yapar... Büyükada’da ev sahibi olacak kadar “şanslı” olmayabilirsiniz belki, ama adanın havasını solumak, sunduklarının tadını çıkarmak için tek yapmanız gereken Kabataş, Kadıköy ya da Bostancı’dan kalkan vapura binmek. Şu sıralar herkes hafta sonu Adalar’daki kalabalıktan şikâyetçi, ancak bilen bilir; Adalar’ın tadı en güzel, hafta içinde ve sonbahar-kış aylarında çıkarılır zaten. Sakindir, sessizdir ve tüm sokaklar size aittir. İzmir Saat Kulesi’nin de mimarı olan Mihran Azaryan imzalı, geçmişte Cumhuriyet Halk Partisi’nin Adalar İlçe Merkezi ve adanın ilk kışlık sineması olarak da kullanılan Büyakada iskelesine vardığınız anda, rahatladığınızı hissedersiniz. Fakat, kaldırımlara hatta sokağın ortasına sere serpe uzanmış kedilere özenip miskinlik yapmak yok. Zira, yüzölçümü 5,4 kilometrekare olsa da Büyükada’da görülecek, yapılacak şey çok. Ama önce kahvaltı… Bunun için adresiniz, Recep Koç Caddesi’ndeki Büyükada Pastanesi. Rum pastacılık kültürünün gerçek bir temsilcisi, 80 küsur yıllık bir ada klasiği olan pastanenin işletmesi, yaklaşık 30 yıldır Hüseyin Karayaprak ve eşi Nevruz Hanım’a ait. Kurullaki’si (Rumcada kuru pasta demek), meyveli kekleri ve börekitas’ları (bir çeşit küçük poğaça) nefis. Börekitas’lar içinde en Atlar, bisikletler, dinsel mekânlar... Bir adadaki sakin ve sessiz yaşamdan çok daha fazlasını sunuyor Büyükada. Bunun için tek yapmanız gereken bir vapura atlayıp huzura yol almak... meşhur olanı ise patlıcanlısı; ama siz gitmişken kıymalı, peynirli ve patatesli olanından da alın ve ada sakinleri gibi sahilde çay eşliğinde yiyerek kahvaltınızı edin. Adadaki geziniz sırasında kan şekeriniz düşerse diye yanınıza, pastanenin nefis sakızlı lokumlu kurabiyelerinden almayı da unutmayın. Sahilde börekitas ve çayla alınan kalorilerin “panzehiri” ise adanın en yüksek tepesi olan Yücetepe’ye tırmanmak. Yücetepe, adanın en turistik noktalarından biri. Popülaritesini daha çok, ev sahipliği yaptığı Aya Yorgi Kilisesi’ne borçlu. Tepeye çıkmak için önce Birlik Meydanı’na (ada sakinlerinin deyişiyle Lunapark Meydanı’na) varmalısınız. Tembeller buraya (zavallı atlara kıyabiliyorlarsa tabii) faytonla gidebilir. Ama en güzeli, tabana kuvvet deyip Küçük Tur rotasını takip ederek yürümek… Yol boyunca şekliyle Kremlin Sarayı’nınkileri hatırlatan kubbelere sahip Splendid Pa- las Hotel’den restore edilerek Büyükada Kültür Evi’ne dönüştürülen tarihi Turing Evi’ne ve 1929-1933 yıllarında, sürgündeki Troçki’yi ağırlamış yıkık Sivastopol Köşkü’ne, adanın tarihi mirasının en güzel parçalarından bazılarını görebilirsiniz. Adanın nezih mahallesi Nizam’ın zarif köşkleri ve konakları da cabası... Birlik Meydanı’ndan sonra, 20-30 dakika süren dik yokuşu da tırmandınız mı, Yücetepe’desiniz. Sadece Büyükada’nın değil, tüm Adalar’ın en yüksek tepesi olan Yücetepe’nin manzarası inanılmaz. Bu manzarayı daha da keyifli kılansa kilisenin kapı komşusu Yücetepe Ayayorgi Kır Gazinosu. 1979 yılından beri hizmet veren gazinonun doğal bir atmosferi ve basit ama lezzetli yemekleri var. Soğuk ya da sıcak içecek eşliğinde ev yapımı köfte, parmak patates ya da ızgara sucuk, artı harikulade manzara, size sızlayan tabanlarınızı unutturacaktır, emin olun. BUGÜN İSTANBULLULAR’IN ŞEHRIN KARMAŞASINDAN KAÇIP GÜNÜBIRLIK DE OLSA SIĞINDIKLARI BIR LIMAN OLAN BÜYÜKADA, BIZANS DÖNEMINDE GÖZDEN DÜŞEN KRALIYET YA DA RUHBAN SINIFI MENSUPLARININ SÜRGÜN YERIYDI. 34 İSTASYON İSTASYON 35 GEZİ ADALAR BAĞIMSIZ SANAT PLATFORMU TARAFINDAN YAPILAN DENIZKIZI HEYKELI GEÇTIĞIMIZ YIL HAZIRAN AYINDAN BU YANA BÜYÜKADA’DA. DENIZKIZI, RESSAM VE HEYKELTRAŞ FERYAL TANERI’NIN ESERI. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında buharlı vapurun gelişiyle birlikte Büyükada’ya olan ilgi artmıştı. İstanbul’un varlıklı aileleri yazlık ev olarak zarif köşkler ve etkileyici konaklar inşa ettirmeye başlamıştı. PERILI KÖŞK Tepelere tırmanmaya devam… Sırada, Ada’nın ikinci en yüksek yeri olan İsa Tepesi var. 15 dakikalık tırmanışın sonunda sizi, Büyükada’yla ilgili anımdakine benzer, film gibi bir kare bekliyor. Ama bir farkla: Bu kez işin içinde hayal gücü yok, her şey gerçek! Bugünkü yıkık dökük haliyle bir Guillermo Del Toro filminde Ulaşım Acelesi olan deniz taksiye binebilir (444 44 98; www.deniztaksi.com.tr). Ama Adalar’a vapurla gidilir... Kabataş’tan kalkan Adalar vapuru sırasıyla Kadıköy, Kınalıada, Burgazada ve Heybeliada’ya uğradıktan sonra Büyükada’ya varıyor. Bostancı hareketli Adalar vapuruysa direkt Büyükada’ya gidiyor ve yolculuk sadece 40 dakika sürüyor (www.sehirhatlari.com.tr). Bunun dışında adaya deniz otobüsü (www.ido. 36 İSTASYON kendine zorlanmadan yer bulabilecek kadar ürkütücü olan bu devasa ahşap yapı, Büyükada Rum Yetimhanesi. Bina, 19’uncu yüzyılın sonuna doğru Fransız bir şirket tarafından Prinkipo Palas adlı bir casino hotel olarak inşa ettirilmiş. Ancak saraydan otelde kumar oynanması için izin alınamayınca bina satışa çıkarılmış ve sonra yetimhaneye dönüştürülmüş... 1960’lardan beri boş olan yetimhanenin Avrupa’nın en büyük, dünyanın ise ikinci en büyük ahşap binası olduğu söyleniyor. Harabeye dönmüş olsa da çok etkileyici olan yapı, bugün Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin kontrolünde ve küllerinden doğacağı günü bekliyor. İsa Tepesi’nden, ormanın içinden geçen Âşıklar Yolu’nu takip ederek sahile dönün ve güneş batmadan önce Kumsal Caddesi’ndeki restoran Prinkipo’daki yerinizi alın. Sahibi Ahmet Tanrıverdi, nam-ı diğer Fıstık Ahmet, doğma büyüme Büyükadalı. Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerden öğrendiği tariflere sadık kalarak yaptığı mezelerin tadı, İstanbul’un en iyilerinden biri sayılmasını haklı çıkaracak lezzette. Elma ve kaparili tavuk salatası, kereviz yaprağıyla sunulan pilaki, çubuk tarçınlı zeytinyağlılar, burada tadılacaklar listenizde mutlaka olmalı. Anlayacağınız üzere Büyükada, doğal güzelliği ve tarihi mirası kadar işinin ehli yeme-içme mekânlarıyla da varolan bir yer. Sizi, deniz kıyısından alıp tepelere çıkardığı gibi, sabah kahvaltısından akşam yemeğine, tadı damağınızda kalacak tecrübeler yaşatıyor. Hal böyle olunca, eve dönüş için vapura binmeden önce son bir yere daha uğramak gerekiyor: Sarıyer Dondurma ve Muhallebicisi. Saat kulesinin sağından yukarı tırmanınca, bisikletçileri geçer geçmez solda, İş Bankası’nın karşı sırasında yer alan bu küçük ve mütevazı dondurmacı, İstanbul’un en iyilerinden biri. Mevsim meyvelerinden taze sütle, eski usulde yapılan dondurma çeşitleri nefis. Kaymaklı ve fıstıklısı ise birer klasik. İster kapta, ister külahta, elinizde Sarıyer Dondurma ve Muhallebicisi’nden aldığınız dondurmayla “şehre” gidecek vapura binerken, Büyükada’da yaşama hayallerine kapılırsanız bilin ki yalnız değilsiniz. Vapurda şöyle bir etrafınıza bakın ve yüzlerinde tebessüm ya da tatlı bir yorgunluğun izi, neredeyse herkesin gözlerinde aynı hayali okuyabildiğinizi göreceksiniz. com.tr) ya da motorla da (mavimarmara.net) ulaşım sağlanıyor. Nerede kalmalı? Büyükada ziyaretinizi uzatmak isterseniz bu konaklama seçenekleri aklınızın bir köşesinde olsun. Splendid Palace Büyükada (0216 382 69 50; www.splendidhotel.net) 1908’de inşa edilmiş, Art Nouveau esinli otelde konaklamak, zaman makinesiyle geçmişe ışınlanmak gibi. Aya Nikola Otel (0216 382 41 43; www.ayanikolabutikpansiyon.com) Büyükada’nın doğusunda, Sedef Adası’na nazır Aya Nikola plajında yer alan pansiyonun 11 şirin odası, adeta denizle kucaklaşıyor. Ascot Hotel Büyükada (0216 382 28 88; www.ascot.com.tr) İskeleye birkaç dakikalık yürüyüş mesafesinde yer alan, begonvillerle sarılı butik otelin dinlendirici bir atmosferi ve serinlemeniz için yüzme havuzu var. İSTASYON 37 OTOMOBİL YAZI: FATİH YURDAKUL Hayat kurtaran teknolojiler H er yanımızda bulunan hava yastıkları, frenlerin kilitlenmesini önleyen ABS sistemleri, elektronik denge kontrol veya çekiş kontrol sistemleri tüm otomobillerde adeta bir standart haline geldi. Bu tür teknolojileri görmeye çok alıştık, ancak otomobil dünyası hızla yeni güvenlik teknolojilerini sunmaya devam ediyor. Kazasız bir gelecek için çalışan otomobil üreticileri, herkesi şaşırtacak yeni güvenlik teknolojileri üzerinde çalışıyor. Bunların bir kısmı üretime çok yaklaşmış prototiplerde, bir kısmıysa markaların en üst modellerinde kullanılıyor. Gelişen teknolojilerin başında sadece park etme derdine son vermekle kalmayarak birçok derde deva olan park asistanları geliyor. Bunun yeni bir teknoloji olmadığını düşünebilirsiniz, fakat son 10 yılda çıkan park asistanları, yavaş çalışmalarının yanı sıra bazı güvenlik dezavantajlarını içeriyordu. Her koşulu zorlamaktan hoşlanan mühendisler, park asistanlarını da bir sonraki seviyeye taşımak üzereler. Park etmeyi birçok kişinin sevmediğini biliyoruz, bu tür durumlarda otomobillerine ufak da olsa can sıkıcı hasarlar veren birçok kullanıcı da var. Neyse ki, otomobil firmalarının ve tedarikçilerin ürettiği son nesil park asistanları bu tür sorunları ortadan kaldırıyor. VW Gru- 38 İSTASYON bu, BMW, Mercedes gibi markaların yanı sıra Bosch ve Valeo gibi büyük tedarikçiler de bu konuda ciddi çalışmalar yürütüyor. Bu sistemler kendi içlerinde bazı farklılar içeriyorlar, ancak temel prensip daha hassas park etmek. Aracın üzerindeki sensörlerle birlikte direksiyon milimetrik hareketlerle yönlendirme yapıyor ve frenle gaz pedalı da yüksek bir hassasiyetle kullanılıyor. Park etme işlemi, bir cep telefonu uygulamasıyla da yapılabiliyor. Evet, eğer akıllı telefonunuz varsa, uygulamayı yüklüyorsunuz ve otomobilin park işlemini ister dışarıdan, isterseniz de aracın içerisinden gerçekleştirebiliyorsunuz. Birkaç ekran hareketiyle otomobilinizi her defasında kusursuz biçimde park edebilirsiniz. Bu park teknolojisini destekleyen bazı sistemler yapılırken, üreticiler de kendi sistemlerini adapte etmeye başladılar. Dokunmatik bir ekrana sahip anahtarıyla otomobilinizi dar yerlere dışarıdayken park edebilir ve park yerinden çıkarabilirsiniz. Dik park edilmiş bir park alanından geri geri çıkarken sizden habersiz hızla gelen otomobilleri görmeniz imkânsızdır. Fakat yeni otomobil teknolojileri sayesinde, bunun da önüne geçiliyor. Araçların tamponunda yer alan radarlar, yaklaşan aracı algılıyor, size ekrandan görsel veya sesli olarak uyarıyor. Geri geri çıkmaya devam ettiğinizdeyse, otomatik fren yaparak sizi bu ciddi maddi hasarlı kazadan koruyor. Teknoloji o kadar hızlı gelişiyor ki, otomobil üreticileri de buna yetişmeye çalışıyor. İşte yakın gelecekte otomobillerimizde göreceğimiz teknolojiler. Peki ya aynasız otomobile ne dersiniz? Aslında bu bir süredir düşünülen bir fikir, ancak bunu gerçekleştirmek için önce kanun koyucuları ikna etmek gerekiyor. Tedarikçiler ve üreticilerse, bunun geliştirecekleri sistemlerle mümkün olacağı ve bu kuralın gereksiz olduğu fikrinde. Mühendislere ve tasarımcılara göre aynalar otomobillerdeki sürtünmeyi yüzde 6-8 oranında artırıyor, bu sebeple hem tüketim hem de CO2 emisyonu yukarıya doğru çekiliyor. Ayrıca daha yüksek hızlarda aynalar sebebiyle gürültü de artıyor. Aynaların yerini, yüksek çözünürlüklü kameralar alıyor. Dış dikiz aynalarının olduğu yerde küçük 65 derecelik açıya sahip kameralar yerleştiriliyor. İç dikiz aynasının yerine de tavanda konumlandırılan bir kamera kullanılıyor. Bu kameralardaki görüntülerse, kokpitin ortasında ekrana yansıtılıyor. Bu üç kameranın görüntüsü sürücünün istediği gibi değiştirilebiliyor. Kameralar sayesinde sürücü 180 derecelik arka görüş açısı elde ediyor. Daha gelişmiş sistemlerde görüntünün sürücü göstergelerine de taşınabildiği bu sistem yakıt tüketimini de düşürüyor. GELECEK BU TEKNOLOJILERDE Elektronik sistemlerin otomobillerin içine girmesiyle, aracın görünmeyen tarafları da bu modaya uymaya başladı. Hidrolik sistemlerin yerini alması beklenen bu elektronik frenler, kulağa güvenliymiş gibi gelmese bile, mekanik sistemlere oranla birçok avantaja sahip. Elektronik fren sayesinde gaz pedalı ve diskler arasındaki bağlantı kısalırken sürücü fren pedalı sertliğini istediği gibi ayarlayabilecek. İster sportif bir his, isterse de yumuşak bir pedal tercih edebilecek. Bunu da tek bir düğmeyle ayarlayabilecek. Elektronik fren sadece 100 milisaniyede 400 bar fren basıncı sağlarken, mekanik frenler bunu 700 milisaniyede gerçekleştiriyor. Hem daha fazla fren basıncı hem de daha hızlı tepki süresi sayesinde fren mesafesi 60-70 km/ s’lik hızlarda bile 4 metre kadar kısalıyor. Bu sistemin daha hafif olması sayesinde mekanik sistemlere göre yakıt tasarrufu elde etmek de mümkün oluyor. Frenlerde hal böyleyken, teknoloji, birçok sürücünün şikâyet ettiği çukur sorununa da çözüm üretiyor. Süspansiyonlara, jantlara ve sürüş konforuna zarar veren bu sorun, yakın gelecekte devreye girmesi mümkün olan sistemle ortadan kalkacak. Jaguar ve Land Rover’ın geliştirme aşamasında olduğu sistem, aynı zamanda yerel yönetimlerle de entegre biçimde çalışıyor ve çukurlar hakkında bu birimlere bilgi gönderiyor. Sistem aracın üzerindeki sensörler ve adaptif süspansiyonlar sayesinde çalışıyor. Navigasyonun GPS’i ile tam olarak konum gönderilebiliyor. Geçilen çukurun büyüklüğü, genişliği ve derinliği ölçülebiliyor. Diğer yandan araç radarla bu çukurları tespit ederek çok ciddi bir tehlike yaratıyorsa otomobili yavaşlatıyor, hatta durdurabiliyor. İşin en güzel noktasıysa, bu sistemin birbirine bağlantılı çalışan araçları çukurlar konusunda uyarması. Sürücüler o bölgeden geçerken ister sesli, isterse de görsel olarak uyarılabilecek. Bu da sizi kazaların yanı sıra jant, lastik patlaması veya süspansiyon arızaları gibi önemli hasarlardan koruyacak. Kızılötesi kameraların devrede olduğu bir diğer sistemdeyse karanlık yolları adeta aydınlatıyor. Otomobillerin ızgarasındaki bu kameralar, karanlık yollarda en büyük yardımcılarınızdan biri. Bir nesneye yaklaştığınızda bunu tanıyan sistem aracın ortasında bulunan ekranda bunu gösteriyor. Buna ek olarak hayvanın veya insanın olduğu yeri onların gözünü kamaştırmadan aydınlatıyor. Sürücü fark etmeden bu canlılarla yaklaşırsa sesli olarak uyarı da yapılabiliyor. Bu uyarıyla birlikte otomobil fren yapmaya hazır hale geliyor. Böylece gece yapılacak ciddi kazalar engellenebiliyor. Yayaları ve bisikletleri algılayan sistemin ardından şimdi de Volvo tarafından motosikletleri algılayan sistem geliştirildi. Sık yaşanan motosiklet kazalarının önüne geçmesi beklenen sistem, hareket halindeyken yanınızdan geçen motosikletleri radarları sayesinde algılayabiliyor. Daha da önemlisi kavşağa gelirken motosiklet sürücüsünü fark etmeyen otomobillerin sebep olduğu kazalar. Bu sık ve ölümcül kazayı önlemeyi amaçlayan Volvo’nun sistemi, şu anda 25 derecelik açılarla kavşakları tarıyor. Motosikleti tespit ettiğinde araç sürücüsü durmazsa, ya tam fren yapıyor ya da biraz frenlemeyle motosikletin güvenli biçimde geçmesini sağlıyor. Tüm bunlarla birlikte Google Glass gibi gözlükler, otomobil dünyasına da giriş yapıyor. Bunların otomobillerle ne ilgisi olduğunu düşünebilirsiniz, fakat özellikle dar alanda manevra yaparken bu gözlükler gerçekten işe yarayabilir. Aracın özellikle sütunlarında yer alan kamera sistemleri, adeta sütunsuz bir otomobil kullanıyor hissi yaratıyor. Gözlüğü taktığınızda başınızı nereye çevirirseniz o yöndeki kamera devreye giriyor ve kaldırım, engel veya canlıları açıkça görebiliyorsunuz. 360 derecelik bir görüş açısı sağlayan bu gözlük, otomobil teknolojisinde bir devir açabilir. İSTASYON 39 YEME-İÇME Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin Hem sofranın hem sohbetin baş tacı mezelerimizle ne kadar övünsek az. Meze kültürünü geçmişten bugüne iyi tanımak kadar, onu koruyup sahip çıkmak da önem taşıyor. YAZI: GAYE ŞAHIN U skumru çirozu, balık pastırması, torik lakerdası, tuzlu sardalye, pilaki, topik, tarama... Mutfağımızın medar-ı iftiharı, muhabbet sofralarının baş tacı mezeleri sayarken, bugün pek çoğunu güçlükle bulabilmenin burukluğu da kendisini hissettirmiyor değil. Meze tanımı dilimize Farsça “tat almak” anlamına gelen “mez” köküyle girmiş. Genelde tüm Akdeniz kıyılarında, özellikle de kuzey kesimlerde, Anadolu’da ve Yunanistan’da, sofralara konulan küçük tabaklardaki lezzetlere meze, mezza ya da mezedes denildiğini duymak mümkün. İtalyanlar mezzano, Araplarsa mezzah diye telaffuz ediyor. İspanyolların meşhur tapas sunumları da yine genel Akdeniz meze kültürüyle benzerlikler taşıyor. Mezenin sadece bizim topraklarımızdaki geçmişine odaklanacak olursak, kaynağının genelde azınlıklar olduğunu görüyoruz. Roma döneminden sonra Anadolu’da yaşamaya devam eden etnik grupların; özellikle de Rumların, Osmanlı saray mutfağına ve meze kültürümüze etkisi büyük. Meze çeşitleri ve yapılış biçimleri Anadolu ve Ege’de, hatta sadece Kapadokya’da bile farklılık gösterse de, özellikle İstanbul mutfağı dediğimiz özgün kültür; tarih boyunca Rum, Ermeni, Yahudi, Levanten, Çerkez, Gürcü toplulukların geleneklerinden beslenmiş. Saray mutfağı da evlerde pişen yemekler de bu kültürlerin zengin yerel malzemelerimizle birleşiminden ortaya çıkan güzel bir harman olmuş. MAKSAT MUHABBETI DAIM KILMAK Karın doyurmayı değil paylaşmayı, bolca sohbeti, keyfi temsil eden meze kültürü, günümüzde sofralarımızın da vazgeçilmezi kuşkusuz. Daha çok İstanbul’la özdeşleştirilmesinin sebebiyse, şehrin köklü bir meyhane kültürüne sahip olması... Azınlıkların gidişinin ardından sadece meze yapıp satan özel dükkânların pek çoğu ardı ardına kapandı. Bu da mezelerin hem lezzetlerinin hem de tariflerinin yavaş yavaş unutulmasına neden oldu. Bugün umut vadeden birtakım gelişmeler yaşansa da; İstanbul’un parmak ısırtan hakiki mezelerini bulmak artık öyle kolay değil. Bu kültüre sahip çıkmayı iş edinen yeni jenerasyon; acılı ezme, haydari gibi soframıza çok sonra eklenen mezeleri daha iyi tanıyor, yeni dönem mekânlar balık yokluğunda çeşitli ot mezelerini yıldızlaştırıyor. Mezenin ne olduğu kadar, nasıl tüketilmesi gerektiği de bir o kadar önem arz ediyor, çünkü mesele karın doyurmak değil. Mezenin özünde uzun vakit geçirmek, paylaşmak, muhabbete 40 İSTASYON eşlik etmek var. Karnınızı doyurmaması, sizi hafif tutması gerekiyor. Dolayısıyla tıka basa yemek yenen mekânlarda sunulan 30-40 çeşit meze, her ne kadar cam dolabın ardında güzel görünse de aslında bu kültürün gerçeğini yansıtmıyor. Türkiye’de özellikle son 15 yıl içinde yaşanan gastronomi atağı, meraklılarının gerçek mezelerin peşine düşmesine vesile oldu diyebiliriz. Genç şeflerin yorumlarıyla farklı, yaratıcı yeni nesil mezelerin ortaya çıkması da sevindirici bir başka gelişme. Tabii bugün en iyi restoranlarda bile çiroza rastlayamıyoruz, çünkü hakikisi uskumrudan yapılıyor ve uskumru bulmak oldukça güç. Taze uskumrunun derisi çıkarılıp içine dolma harcı konularak pişirilen uskumru dolması için de, ayakta kalmayı başaran mezeci dükkânlarını bir bir arşınlamak gerek. Saman ateşinde pişerek hazırlanan balık pastırması, hamsiden yapılan balık ezmesi, ançüez gibi lezzetlerin hepsi nadir bulunan mezeler arasında sayılabilir. Şükür ki, torik lakerdası modern mekânlarla birlikte hızlı bir geri dönüş yaşıyor. Yine de bugün herhangi bir mekânın meze dolabında görebileceğiniz közlenmiş patlıcan salatası, ot kavurmaları, bagagannuş, baklanın en tazesinden yapılmış harika bir fava, barbunya, börülce, humus, tarama, her ne kadar balık eksikliğini kapatmak için icat olmuşsa da lezzetiyle şapka çıkarttıran acılı ezme, haydari, köpoğlu mancası, hem bakanın hem tadanın içini açmaya yetiyor... Ciğer, kalamar ve ahtapot yahnileri yerineyse bugün daha çok kızartma, ızgara ya da güveç usulleri tercih ediliyor. İstanbul’da kalan ve Rum mutfak kültürünü yansıtan birkaç mekândaysa hâlâ peynir ve sarımsak ağırlıklı yoğun mezeler, yahniler bulunabiliyor. Geleneksel mezelerin yanı sıra yeni ve yaratıcı mezelerin yapılması da bu kültürün gelişerek sürmesi adına güzel bir adım. Bugün teknolojinin yardımıyla mesafeler azalırken, şefler farklı kültürleri tanıyor, yeni malzemelere ulaşıyor, kendi malzemelerini de aynı şekilde dünyaya tanıtabiliyor. Meze kültürünü yeniden yorumlamak, onu yok olmaktan kurtaran ve geleceğe aktaran bir gelişim. Meze neticede bir felsefeyi temsil eden basit bir tekniğin adı... Bu teknik ve felsefeye uygun pek çok yeni lezzet oluşturmak da mümkün… Yemek kültürüne sahip çıkan, doğru malzeme kullanan ve doğru birleştiren bir aşçı, yaratıcılığını kullanarak harika mezeler yaratabilir. Kısacası; köklü bir meze kültürümüz olduğu doğru, ama önce malzemeye, özellikle kaybolan balıklara sahip çıkmak; hem geçmişten bugüne uzanan tatları hem de yaratıcı yeni mezeleri korumak için sağlam adımlar atmak, belki bir enstitü kurmak gerekiyor. Umarız sofralarımızın bu renkli ve özgün kültürü, bundan böyle hiç eksilmez hep çoğalır; lezzetleri damakta, tarifleri hafızalarımızda her zaman kazılı kalır... İyi meze nerede yenir? Meze by Lemon Tree: Pera’da yedi masalı minicik, ama çok şık bir mekân Meze by Lemon Tree. Şefi Gençay Üçok, her gün mutfağa girip hem Türk hem dünya malzemelerinden harmanladığı mezelerini hazırlıyor. Yeşil tatlı biberlerin içini (Ankara tatlısı) ezine koyun peyniri, kaymak, Antep fıstığı ve taze soğanla hazırladığı bir içle dolduruyor. Güneşte kurutulmuş hamsileri, taze biberlerle karıştırıyor. Norveç’ten getirdiği somonları 90’ların meşhur kokteyl sosuna banıp, fasulyeleri, köz kestane ve soğanla karıştırıyor. Kavrulmuş taze fasulye üzerinde sarımsaklı yoğurt ve ev yapımı domates salçası ile uyguladığı manca yorumu, kuru cacık, cevizli ve pestolu bebe sübyeler, hepsi takdiri hak ediyor. Tadal Mezecisi: 1950’den bu yana Şişli’de (Pangaltı) varlığını sürdüren aile işletmesi Tadal, İstanbul’da kalan tek tük geleneksel mezeci dükkânından biri. Burada uskumru dolması, balık pastırması gibi hüner isteyen deniz mezelerini satın almak mümkün. Ailenin sohbeti de yemekler kadar keyifli. Karaköy Lokantası: Uzun yıllardır zeytinyağlılardan ara sıcaklara ve mezelere, kimlik sahibi yeni yorumlar getiren Karaköy Lokantası, meze denilince akla gelen en özel adreslerden. Münferit: Münferit’in kurucusu Ferit Sarper, yöresinden temin ettiği malzemeleri mezelerinde kullanarak alıştığımız lezzetlere farklı yorumlar getiriyor. Barba Vasilis: Tarihi Troya Butik Otel’in zemin katında, 10 masalı mavi beyaz bir mekân. Sahibi Vasilis Bey, tirokafteri, skordalia, tarama, Rum pilakisi gibi geleneksel Rum ve Yunan mezelerini sunuyor. Jash: Cihangir’de antika objelerin süslediği minik bir mekân Jash, ama lezzet konusunda devleşiyor. Jash Ermenice’de “yemek-aş” anlamına geliyor, ama menüde sadece Ermeni yemekleri olduğu düşünülmesin. Söğüş dil, keşkek ya da patlıcanlı ve etli meyhane bulguru özleyenler bu lezzetleri Jash’ta bulabilir. İnciraltı: Meze kültürünü tanıtmak istediğiniz birini kolundan tutup götüreceğiniz birkaç mekândan biri de İnciraltı. Beylerbeyi’nde keyifli bir bahçeye sahip İnciraltı’nda, ızgara ahtapot ve uykuluk tatmak gerek. Osmanlı ve Ermeni mezelerinden oluşan geniş mönüde, muhammara, köpoğlu mancası gibi özlenen tatları ve Ermeni mezelerinin en güzellerinden topiği bulabilirsiniz. Giritli Restoran: Ege otlarından yapılan mezelerinin hemen hepsi burada var. Girit’in meşhur kırma zeytinini ve keçi peynirini bolca kullanıyorlar. Ferah Feza: Karaköy’ün iddialı mekânı Ferah Feza’da Türk malzemelerinin Akdeniz yorumlarını tatmak mümkün. İtalya ya da İspanya gibi bildik adreslerden değil, tüm Akdeniz kıyılarından esinlenen farklı ve yaratıcı mezeleri var. Yeni Lokanta: Son dönemin en popüler mekânlarından Yeni Lokanta, eski Changa şeflerinden Civan Er’in kendi mekânı. Şef doğal, sade tabaklarla Türk mutfağına yeni yorumlar getiriyor. Saklı Köşk Moda: Moda Caddesi’nden tramvay yoluna doğru yükselen apartmanların arasında gizlenen Saklı Köşk, Anadolu’nun zengin mutfağından esinlenilerek yaratılan meze tabakları hazırlıyor. İSTASYON 41 SAĞLIK Biliminsanları, yaptıkları bir araştırmada her 50 kişiden birinin zihin gözünün kör olduğunu ortaya çıkardı. Diğer bir ifadeyle her 50 kişiden biri, gözlerini kapayıp bir şeyi hayal etmek istediklerinde hiçbir şey göremiyorlar. ZIHIN GÖZÜNÜZ AÇIK OLSUN… n Hangimiz, “gözlerini kapa ve…” diye başlayan bir cümleyi kurmadık ki… Gözlerimizi kapayıp zihnimizde bir yeri canlandırmak, hayalimizde canlandırdığımız o yere gitmek, son derece sıradan ve bir o kadar da basit bir eylem gibi geliyor birçoğumuza. Hatta bazılarımız, mutluluğa ulaşmanın yollarından birinin de gözlerimizi kapayıp hayallere dalmaktan geçtiğini bile düşünebiliyoruz; ki biz kendilerine hayalperest adını veriyoruz. Oysa BBC Sağlık Editörü James Gallgher, geçtiğimiz aylarda hazırladığı bir haberle, kamuoyuna durumun aslında hiç de böyle kolay olmadığını duyurdu. Zihnindeki görüntüyü hayalinde canlandırabilme yetisi, halk arasında “zihin gözü” olarak tanımlanıyor. Biliminsanlarının yaptığı araştırmalarsa, bazı insanların ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar zihinlerindeki görüntüyü canlandıramadıklarını tespit ettiler. Zihinde her şeyi ayrıntılarıyla canlandırabilme yetisine hyperphantasia adı verilirken, uzmanlar yeni sağlık durumunu “aphantasia” olarak adlandırıyorlar. Birbirinden tamamen farklı bu iki durumun kişileri nasıl etkilediğine dair bir çalışma yapan Bilişsel ve Davranış Nörolojisi Profesörü Adam Zeman, Cortex adlı dergide, aphantasia durumuna ilişkin yeni bulguları paylaştı. Gallgher’e konuyla ilgili yorumda bulunan Zeman, “İnsanlar bana bu durumun tespit edilmesinden ve adlandırılmasından duydukları memnuniyeti ifade ediyorlar. Çünkü bu tuhaflığı yıllardır diğerlerine açıklamaya çalışıyor ve anlatmakta zorluk yaşıyorlardı” diyor. Zeman, aphantasia’nın bir sağlık sorunu olmadığına ve toplumda her 50 kişiden birinde görülebileceğine de dikkat çekiyor. Gallgher, haberinde zihin gözü ‘kör’ olan HASTALIĞIMIZIN NEDENI DOĞDUĞUMUZ AY MI? Ocak n Sağlığımızın bozulmasına vesile olan nedenler üzerine yapılan araştırmalar, kimi zaman öyle boyutlara varıyor ki, insan içten içe “yok artık” demekten kendini alamıyor. Biyokimyager Nicholas Tatonetti ve ekibinin New York Hastanesi’nde gerçekleştirdiği bir inceleme, bu duruma verilebilecek en iyi örneklerden biri. Zira Tatanotti ve arkadaşları, doğduğumuz ayın hastalıklarımızla bir ilgisi olup olmadığını öğrenmek amacıyla bir araştırma yaptı. Hastaların medikal hikâyeleriyle doğdukları ay arasındaki bağı araştırmak amacıyla yıllar süren bir incelemeye imza atan Nicholas Tatonetti ve ekibi, bu çalışmaya embriyo ve fetusun gelişiminde iç mekanizmaları etkile- 42 İSTASYON Şubat Mart TAKVİM Mayıs Haziran Temmuz Eylül Ekim Kasım yen çevresel koşulların mevcut olması ve bunun da doğulan mevsim ve/veya ayla ilişkilendirilebileceği gerçeğinden yola çıkarak başladı. Sonuçları www.journaldelascience.fr sitesinde yayınlanan Lancaster’lı (İngiltere) Niel Kenmuir ile zihin gözü tamamen açık Lauren Beard’ın görüşlerine de yer veriyor. Çocukken uyuyamadığı zamanlarda üvey babasının kendisine koyunları saymasını salık verdiğini, ancak bunu yapamadığını belirten Kenmuir, belleğinin bir bakıma korkunç olduğunu, nişanlısını bile gözünün önüne getirmekte zorlandığını söylüyor. Kitap illüstratörü Lauren Beard ise yazarları okuduğunda bütün görüntüleri doğrudan zihninde canlandırabildiğine dikkat çekiyor: “Çok sağlam bir hayalgücüm var, dünyayı yaratabilir ve eklemeler yaparak zihnimde giderek büyütebilirim, karakterleri geliştirebilirim. Görüntüleri hayal edememek nasıl bir şey tahmin bile edemiyorum.” Tüm bu anlattıklarımız, karşımızdaki kişiye “gözlerini kapa ve hayal et” derken bir kez daha düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor. araştırmanın merkezüssü New York Hastanesi’ydi. 1985 ila 2013 yılları arasında New York Hastanesi’nde tedavi gören 1 milyondan fazla hastanın verilerini analiz eden Tatonetti ve ekibi, kimi hastalıkların kişinin doğduğu ayla ilgili olduğunu belirledi. Örneğin temmuz ya da ekim ayında doğanlarda astım hastalığına yakalanma ihtimali, diğer aylarda doğanlara oranla çok daha yüksek. Hiperaktivite gibi bir sağlık sorunuyla daha ziyade kasım ayında doğanlarda karşılaşılırken, mart ayında dünyaya gelenlerin kardiyovasküler hastalıklara yakalanma riskinin daha yüksek olduğu yine bu araştırmanın sonuçları arasında bulunuyor. PARLAK MAVI IŞIKTAN UZAK DURUN! Bilgisayarlardan, tabletlerden ve cep telefonlarından yayılan mavi ışığın, uyku tetikleyen hormon melatonini baskılayarak, sirkadiyen ritmine zarar verdiği ve kişiyi dinlendirici bir uyku halinden uzaklaştırdığı kanıtlandı. n Günümüz modern koşullarında bilgisayarsız, cep telefonsuz veya tabletsiz bir yaşam sürdürmek neredeyse imkânsız hale geldi. Haberleşme ve iletişim için bu cihazlara duyulan ihtiyaç tartışılmaz. Ancak bu tür cihazların yaydığı mavi ışığın uyku ve uyanıklık döngüsüne önemli zararlar vermesi de söz konusu. Connecticut Üniversitesi’nden Kanser Epidemiyolojisti Richard Stevens, son otuz yıldır bu önemli sağlık problemi üzerindeki çalışmalarını sürdürüyor. Stevens’a göre, tipik aydınlatmanın fizyolojimizi etkilediği artık yeterince açık. Ancak daha iyi bir aydınlatma, fizyolojimiz üzerindeki olumsuz etkileri azaltabilir. Burada daha iyi aydınlatmadan kasıt, daha loş ışıklar kullanmak ve akıllı cihazların yaydığı parlak mavi ışıktan kaçınmak. Bu gibi cihazlar, akşamları kullanıldıkların- da yaydıkları mavi ışık nedeniyle uyku tetikleyen hormon melatonini baskılayarak, vücudun sirkadiyen ritmine zarar veriyor ve kişiyi dinlendirici bir uyku halinden uzaklaştırıyor. Stevens ve Yale Üniversitesi’nden yardımcı yazar Yong Zhu, Philosophical Transactions of the Royal Society B. adlı İngiliz dergisinde yayınladıkları bir makalede, sirkadiyen ritmin bozulmasının kısa süreli ve henüz şüpheli kabul edilen uzun süreli etkilerini açıklamışlar. Çalışmanın şimdiye kadar bilinen, aydınlatmanın sağlık üzerindeki etkilerini sentezleyen yeni bir analiz olduğunu belirten yazarlar; kesin olarak bilinemese de meme kanseri, obezite, diyabet, depresyon ve büyük olasılıkla diğer kanser türleriyle aydınlatmanın uzun süreli etkileri arasında bağlantı olduğunu kanıtlayan gelişmeleri ortaya koyuyor. Sonuçları www.sciencedaily.com’da yayınlanan araştırmayla ilgi Stevens, “Elbette ki tüm bu açıklamalar, akşamları ne kadar ışığa maruz kalındığıyla alakalı. Her akşam 20.00’da tüm ışıkları kapatmak; ya da ışığa maruz kalmamak söz konusu değil. Yalnızca, okuma işlevini akıllı cihazlar yerine bir kitap aracılığıyla gerçekleştirme opsiyonuna sahipseniz, kitabı tercih etmek vücut saatiniz ve ritminiz için daha az zararlı olacaktır” diyor. DÜŞÜK ÖZSAYGI VE ÖLÜM… n Kişinin çevresindekile- re olduğu kadar, kendine de saygı duyması gerektiği bir gerçek. Yapılan bir araştırma bir kez daha kanıtladı ki, kişinin özsaygısı ölüm düşüncesini kabullenmekte bile rol oynuyor. İngiltere’deki Kent Üniversitesi’nin psikoloji bölümünde görev yapan Dr. Arnaud Wisman liderliğindeki bir grup araştırmacının yaptığı beş ayrı çalışmaya göre, özsaygısı düşük olan kişilerin, ölümlü olduklarını çağrıştıracak durumlardan kaçınmak için odaklarını benlik algısından uzaklaştırdıklarını belirledi. www.sciencedaily.com haberine göre, araştırmada düşük özsaygıyla ölümlülük hakkında bilinçsizce kaygıları olan kişiler arasında nedensel ve ampirik bir bağlantı bulundu ve söz konusu DAMARLARIN TEMIZLIĞI ONLARDAN SORULUR Nisan Ağustos Aralık n Kan akışını sağlayan damarlarımızın, tıkınmaması ve temiz kalması yaşamsal bir önem taşıyor. Bunun önüne geçmek için alınacak tedbirler ise basit. İşte damarları temizleyen gıdalardan birkaçı… Günlük beslenmemizde bu gıdalara yer açmak uzun ve sağlıklı yaşama giden yolda önemli bir adım olarak nitelendirilebilir. Badem: E vitamini, çözülebilen lif ve tekli doymamış yağlar açısından zengin olan badem, içerdiği antioksidanlar sayesinde damarlardaki hasarı gideriyor. Zerdeçal: Damar temizliğinde en etkili baharatlardan biri olan zerdeçal, damar sertliğini önlüyor ve yağ depolanmasını engelliyor. Nar: İçerisinde barındırdığı antioksidanlar sayesinde kan akışını artırıp damarların tıkanmasını önlüyor. Yeşilçay: Damarlara hasar veren oksidatif stresi azaltıyor ve damarları temizliyor. İçerdiği antioksidanlarla kolesterolü düşürüp kalbi koruyor. Yulaf: Kolesterolü düşürüyor ve damarları temizliyor. bulgular hem laboratuvarlarda hem de bağımsız ortamlarda kanıtlandı. Öz farkındalıktan kaçış olarak belirlenen bu durum; kişinin kendisiyle ilgili yazılar yazmaktan kaçınma, alkol tüketimini artırma ve benlik algısıyla ilişkili düşüncelerden bağımsız hareket etmede artış olarak gözlemlendi. Aşırı alkol tüketimi, sigara ve uyuşturucu kullanımı, aşırı yemek yeme gibi sağlık açısından risk teşkil eden tutumlara daha eğilimli oldukları belirlenen özsaygısı düşük bireylerin bu noktadaki gerekçesinin; benlik algısından uzaklaşmak olduğu tespit edildi. Bu durum, en azından kısa vadede kendi olumsuz bilinç algılarından uzaklaşmalarını sağlıyor. Çalışmanın, gelecek dönemlerde toplum sağlığı hakkında verilecek kararlarda, önemli roller oynaması bekleniyor. Açai üzümü: Kolesterolü düşüren bu meyve kan akışını dengelenmesini, dolayısıyla kalbin korunmasını sağlıyor. Tarçın: Antioksidan deposu tarçın, kandaki şekeri düşürür ve damarları korur. Günde bir çay kaşığı tarçının kandaki yağ oranını yüzde 26 oranında azalttığı kaydediliyor. Zeytinyağı: Akdeniz ülkelerinde kalp hastalıklarının görünme oranının düşük olmasının en önemli sebebi zeytinyağı kullanılması. Zeytinyağının içerdiği antioksidanlar sayesinde kanseri önleme ve tansiyonu düşürme özelliği de var. Kuşkonmaz: Damarlardaki baskıyı azaltıyor ve kan akışını hızlandırıyor. Ayrıca damar tıkanıklığı ve enflamasyona (iltihaplanma) iyi geliyor. İSTASYON 43 SAĞLIK Kandaki mucize Doğumsal kan hastalıklarından bazı kanser türlerine kadar, birçok sağlık sorununun tedavisinde kullanılan kök hücre nakliyle ilgili bilgi veren Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi ve Labcell Hücre Laboratuvarı ve Kordon Kanı Bankası’ndan Prof. Dr. Ercüment Ovalı, önümüzdeki on yıl içerisinde bu alanda çok önemli gelişmeler yaşanacağını belirtiyor. RÖPORTAJ: SEMA ULUDAĞ Kanserin çağımızın en önemli hastalığı olduğu aşikâr. Her geçen gün artan vaka sayısı, tıp alanında faaliyet gösteren biliminsanlarını soruna çare bulmak amacıyla durmaksızın çalışmaya yöneltiyor. Son yıllarda, çeşitli mecralarda adına sıkça rastladığımız kök hücre naklininse, başta kanser vakaları olmak üzere birçok hastalığa çözüm olabilme ihtimali üzerinde duruluyor. Bu alanda yaşanan sevindirici gelişmelerin yanı sıra uzmanların yakın gelecekte yarı uyumlu nakilde de tıpkı tam uyumlu nakildeki gibi başarılı olunabileceğinin müjdesinin vermesi dikkatleri bir kez daha kök hücre nakline çeviriyor. Peki ama nedir bu kök hücre? Nasıl ve kimlere naklediliyor? Hangi hastalıklara çare oluyor? Bu ve buna benzer birçok sorunun yanıtı almak üzere Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi ve Labcell Hücre Laboratuvarı ve Kordon Kanı Bankası’ndan Prof. Dr. Ercüment Ovalı’ya başvurduk. Basit bir tanımlamayla kök hücre nedir? Kendini kopyalayabilen, aynı zamanda farklı hücrelere de dönüşebilen hücrelere kök hücre adını veriyoruz. Hangi hastalıkların kök hücre nakliyle tedavi edildiğini öğrenebilir miyiz? Kök hücre nakli, yüksek doz tedavinin gerektiği ve/veya özellikle tedaviye dirençli kan ve lenf hastalıklarıyla ilgili kanserlerin ve bazı genetik hastalıkların tedavisinde uygulanıyor. Çeşitli kaynaklar kök hücrenin kandan, kemik iliğinden ve göbek kordonundan elde edildiğini belirtiyor. Bu alanlardan kök hücre elde etme işlemi nasıl gerçekleşiyor? Yöntemlerden biri, kök hücrelerin kemik iliğinden direkt toplanması ki, bu işlem kemik içine uzanan iğneler aracılığıyla, ameliyathanelerde gerçekleştiriliyor. Bir diğer yöntemdeyse, 44 İSTASYON verilen bir ilaç vasıtasıyla hareketlendirilen kök hücreler, aferez adı verilen cihazla toplanarak elde ediliyor. Bu işlem donör oturur pozisyondayken ve çayını içerken yapılabiliyor. Üçüncü yöntem olan kordon kanıysa, doğumun ardından plasenta ile bebek arasındaki kordonun içine bir iğne sokarak, bebek kordondan ayrıldıktan sonra gerçekleştiriliyor. İşlemin anne ve bebek açısından hiçbir riski olmadığı, burada altı çizilmesi gereken en önemli nokta olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bunlarla birlikte son zamanlarda bir başka yöntem daha ortaya çıktı: Periferik kan… Periferik kan, kök hücrelerin toplanabilmesinde kolaylık sağlayan bir yöntem olmakla birlikte girdiği vücutta hızla yapılanabilmesi, diğer bir ifadeyle tutması nedeniyle hem alıcı hem de verici açısından daha avantajlı bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Nakil işlemi nasıl yapılıyor? Nakil işlemi sırasında karşılaşılabilecek herhangi bir komplikasyondan söz etmek mümkün mü? Kök hücrede nakil işlemi, alıcının kendisine ait kan ve bağışıklık sisteminin radyoterapi ve/veya kemoterapiyle yok edilmesiyle başlar. Ardından vericiden alınan kök hücreler, alıcıya damar kanalıyla verilir. Bu işlemin birtakım yan etkileri de yok değil. Bunlar, kemik iliğinin tutmaması, verici kemik iliğinin alıcıyı reddet- Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi ve Labcell Hücre Laboratuvarı ve Kordon Kanı Bankası’ndan Prof. Dr. Ercüment Ovalı. mesi, çeşitli enfeksiyonların meydana gelmesi ve ilaçlardan kaynaklanan yan etkiler olarak sıralanabilir. Bununla birlikte, günümüz koşullarında yapılan kendinden kendine nakillerde ilk yüz günlük başarı oranı yüzde 95 iken başkasından yapılan nakillerde yüzde 90’ın üzerinde oluyor. Kök hücre nakillerinde Türkiye’nin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin dünyada uygulanan tüm nakil tiplerini başarıyla yapabilen nadir ülkeler arasında yer aldığını söyleyebiliriz. Özellikle tüm dünyada yeni bir kavram olarak karşımıza çıkan ayıklanmış kök hücrelerle yapılan nakillerde, Türkiye’deki bazı merkezlerin tüm dünyayla başa baş hizmet verdiğini görüyoruz. Bu tür nakillerde hastanın hastanedeki yatış süresi hayli kısalıyor; hasta daha az yan etkiye maruz kalıyor. Daha başarılı sonuçlar da elde ediliyor. Türkiye’de donör organizasyonunda yetkili kurum olan Sağlık Bakanlığı, 18 ila 40 yaş arasındaki herkesi donör programına kabul edebiliyor. Kök hücre naklinde donörlük konusunda gönüllü bulmakta zorlanıyor musunuz? Gönüllü donör olmak isteyen kişilerin öncelikle atması gereken adımlar nelerdir? Çok değil bir yıl öncesine kadar, uygun donör bulmak önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyordu. Ancak yürürlüğe giren TÜRKÖK projesi sayesinde bu sorun artık çözüldü diyebiliriz. 18 ila 40 yaş arasındaki bir kişi, Kızılay’ın kan bankasına giderek 15 dakikada gönüllü kemik iliği donörü olma sürecini tamamlayabiliyor. Üstelik kemik iliğinin kendini yenileyebilen bir doku olması sebebiyle, bir kişinin birden fazla kez verici olabilmesi de söz konusu. “TÜRKIYE’NIN DÜNYADA UYGULANAN TÜM NAKIL TIPLERINI VE AYIKLANMIŞ KÖK HÜCRE NAKLINI BAŞARIYLA YAPABILEN NADIR ÜLKELER ARASINDA YER ALDIĞINI SÖYLEYEBILIRIZ.” Kök hücre naklinde kimler donör olabiliyor? Donör olabilmek için belli bir yaş sınırlaması var mı? Donör olmada yaşın hiçbir önemi yoktur, nakil için her yaştan aday kullanılabilir. Hekimler kök hücre nakli için doku ve kan grubu uyumuna, cinsiyete, kiloya, alıcıyla vericinin yaşları arasındaki dengeye bakar ki, burada alıcı ile vericinin yaşlarının toplamının 100’ü geçmemesi istenir. Tüm bunların yanı sıra hekim alıcı ve vericinin taşıdığı viral enfeksiyöz hastalıkları ve riskleri değerlendirerek nakil tipini ve donörü belirler. Son yıllarda aileler, doğan bebeklerinin kordonlarını laboratuvarlarda ya da bu konuyla ilgili kurumlarda saklama eğilimi içerisindeler. Bu eğilimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu gerçekten de işe yarayan bir yöntem olabilir mi? Kordon kanı temelde iki ayrı kök hücre barındırır: Kemik iliği nakillerinde kullanılan kan kök hücrelerini ve rejeneartif tıpta kullanılabilen mezenkimal kök hücrelerini (MKH). Bu nedenle kordon kanı saklanması gereklilikleri de bu iki hücre üzerinden değerlendirilmelidir. Aile eğer kan kök hücresi için kordon kanını saklatıyorsa, şunu unutmaması gerekir: En değerli kordon kanı başkasının kordon kanı, yani Latince tabiriyle allojenik kordon kanıdır. Çünkü bu hücreler, kanserle kişinin kendi hücrelerinden daha başarılı savaşırlar veya allojenik kordon kanı, bebeğin kendi genetik hastalıklarını taşımadığından, genetik hastalıklarının tedavisinde başkasının kök hücreleri daha önemlidir. Kordon kanının kendisi için (otolog) kullanım olasılığı, sadece bazı nadir hastalıklar için işe yarar ve bunu olasılığı 15 binde birden daha azdır. Bu nedenle bir bebeğe ait kordon kanının, kendisi için değil, ya ailedeki diğer çocuklar ya da toplum için saklanması önerilir. Kordon kanında bulunan MKH’lar içinse durumun biraz farklı olduğunu söyleyebiliriz. Rejeneratif, yani yenileyici tıbbın en ümit verici hücresi MKH’lerdir. En güvenli, en etkin MKH, doku uyum sorunu olmaması nedeniyle kişinin kendi MKH’sıdır. İşte bu durum nedeniyle günümüzde ailelere karma kordon kanı bankacılığı öneriliyor. Bu modelde kordon kanı MKH’leri verici bebek için, kan kök hücreleriyse doku uyumu olan başka bebekler için saklanıyor. Böylece bebek etkin MKH ve kan kök hücre kullanımına sahip oluyor. Kaynaklar bizi yanıltmıyorsa, kök hücre sadece sağlık değil, estetik değeri olan bir konu aynı zamanda. Birebir sağlık için yapılan kök hücre nakliyle estetik için uygulanan nakil arasında uygulama yöntemleri açısında benzerlikler ya da farklılıklar var mı? Estetik amaçlı kullanılan bugün için çok sayıda hücre söz konusudur. Bunların başında fibroblast, yağ hücreleri, yağ kök hücreleri ve diğer mezenkimal kök hücreler geliyor. Sanıldığının aksine Platelet Rich Plazma (PRP) adı verilen kan pulcuklarından oluşan uygulamalar, kök hücre değildir. Kök hücre ve diğer hücrelerin doğru endikasyon, doz ve uygulamaya etkin sonuçlar verebileceği artık kabul edilen bir gerçek. Özellikle yüzde kırışıklıkların, skar izlerinin azaltılması, meme yapımı (mamoplasti), yanık tedavileri gibi konularda hücre tedavileri kendilerine önemli bir alan yarattılar. Son olarak önümüzdeki yıllarda bu alanda bizleri nelerin beklediğini öğrenebilir miyiz? Önümüzdeki 10 yılda, hücresel tedavilerde, özellikle de kanserle savaşan hücreler, aşılar ve kemik iliği nakil modeli olan immünotrapilerde önemli gelişmeler olacağını söylemek mümkün. Bununla birlikte bir diğer gelişme de organ hasarlarının giderildiği, laboratuvarda yapılan organ modellemelerinin olduğu ve hücrelerin kullanıldığı yenileyici tıpta gerçekleşecek. İSTASYON 45 UZMAN GÖZÜYLE düşerse, o tekerleğe fren uygulayarak patinaja düşmesi engellenir ve tekerlek dönme hareketinin diğer tekerleğe geçmesini sağlayarak aracın hareket etmesini sağlar. 8-LASTIK BASINÇ İKAZ SISTEMI, tekerleklerde bulunan basınç sensörleri vasıtasıyla gelen bilgileri toplayan antenlerden oluşmaktadır. 8 Basınç sensörlerinden gelen bilgiler kontrol ünitesinde değerlendirilerek olası basınç farklılığı göstergedeki 8 8 9 10 ikazla sürücüye bildirilir. 9-YAĞMUR SENSÖRÜ VE CAM SILECEKLERI, ön camda bulunan enfraruj foto diyotlarla yağmur şiddetine göre aralıklı olarak verilen komutlarla görüş alanı otomatik olarak temizlenir ve aktif güvenlik oluşturulur. 10-HIZ VE EMNIYET MESAFESI KONTROLÜ, aracın ön kısmına yerleştirilen ve elektronik olarak kontrol edilen bir radar sayesinde, önde giden araçla arasındaki mesafeyi hesaplayarak önceden belirlenmiş aralıkta takip etmeyi mümkün kılar. Ayrıca mesafe düştüğünde otomatik olarak uyarı verir ve ihtiyaç halinde frenleme yapar. 5 Araçlarda Bulunan Güvenlik Sistemleri Trafik kazası, karayolunda hareket halinde olan bir veya birden fazla taşıtın karıştığı; ölüm, yaralanma ve maddi hasarla sonuçlanan bir olaydır. Bu nedenle, her ne sebeple ve hangi kusurlarla olursa olsun, trafik kazaları taşıtlarla yapılmaktadır. Öncelikle kazaların önlenmesi ve bunun mümkün olmadığı durumlarda, kaza sonrası kayıp veya yaralanmaların azaltılması için araç tasarımcılarının araçlara yerleştirdikleri koruyucu güvenlik sistemlerini TÜVTÜRK Teknik Eğitmeni Rıdvan İlhan anlatıyor. Trafik güvenliği; üç maddenin birbiriyle uyumunun sağlandığı zamanlarda vardır. Bu üç unsurun herhangi birinde uyumsuzluk varsa Trafik Güvenliği riskli, yani her an kaza oluşabilir duruma geçilmektedir. Bunlar, Yol-Taşıt-İnsan’dır. Gelin şimdi bu üç unsurun “Taşıt” kısmında yapılan veya alınan önlemeleri inceleyelim. 6 PASIF GÜVENLIK, kaza oluşmaması için yapılan her şeye rağmen, kaza kaçınılmazsa bu durumda araç içinde bulunan sürücü ve yolcuların hayatta kalmaları ve en az yara alarak atlatmalarını sağlamaya çalışan elemanlara verilen isimdir. Yine araçlara bu sistemlerden ne kadar çok konumlandırılırsa can kaybı veya kazadan daha az bir şekilde yara alarak kurtulma şansı artar. Şimdi bu sistemlerden bazılarını inceleyelim. 1 2 Araçlarla yapılan kazaların en az hasarla atlatılması için araçlarda iki kategoride güvenlik sistemleri bulunur. Bunlardan ilki, kaza oluşmaması için devrede olan güvenlik sistemleri, yani “Aktif Güvenlik Sistemleri”; ikicisi ise kaza oluşmuş ve bundan en az hasar ve kayıpla kurtulmamızı sağlayan “Pasif Güvenlik Sistemleri”dir. KAZA 11 AKTIF GÜVENLIK, sürücünün kazadan kaçınması için taşıtın kumanda ve frenleme yeteneklerini, bilgilendirme sistemlerini ve ergonomik olarak yerleştirilmiş kumandalarını kapsar. Kaza ihtimalinin azaltılması ya da araçların kaza oluşumuna daha az yol açacak biçimde yapılandırılması, araca daha çok aktif güvenlik elemanlarının ilave edilmesiyle mümkün olur. Bu güvenlik elemanlarından bazıları şunlardır. 1- ADAPTIF FARLAR’ı, gece yapılan sürüşlerde diğer farlardan ayıran özelliği, viraj içinin aydınlatılmasını sağlamasıdır. Aracın dönüş yönüne göre hareket eden farların, bu sayede daha kör noktaları da aydınlatarak herhangi bir tehlikeli durum karşısında önceden tepki vermemize aracılık eder. 2- XENON 2a 5 FARLAR, halojen ve akkor ampullere göre çok daha etkin bir aydınlatma oluşturur. Bu sayede aydınlatılan bölgenin daha ABS görünür bir hal alması sağlanarak sürüş güvenliği arttırılır. 2A-DYNAMIC LIGHT ASSIST, dinamik maskeleme özellikli bu sistem, karşıdan gelenlerin gözünü kamaştırmadan sürekli şekilde uzun farla sürüş yapılabilmesine imkân verir. Maskeleme fonksiyonu sayesinde uzun far kısmi olarak örtülebilir. Trafikte bulunan diğer araçlar ve yolun aydınlatılma seviyesiyle ilgili bilgiler, dikiz aynasında bulunan bir kamera tarafından sürekli olarak ölçülür. Dinamik uzun far asistanı böylece, yolun tamamıyla aydınlatılmasını belirgin oranda iyileştirir. Bu aydınlatmalara matris led farlar, multi beam led farlar gibi değişik çalışma sistemine sahip farları da ekleyebiliriz. 3- YAN DIKIZ AYNALARI, sürücünün görüş çevresindeki kör noktaları yok eder. Böylece, sürücü başını veya vücudunu çevirmeden, güvenli bir şekilde aracın etrafındaki trafiğin durumunu kontrol edebilir. 4- ÜÇÜNCÜ STOP LAMBASI, aracın fren (stop) lambalarını daha belirgin hale getirerek öndeki aracın fren yaptığını daha önceden farkedebilmek için tasarlanmıştır. Bu sayede kazanın geç farkedilme sonucunda oluşmasının önüne geçilerek, aktif bir güvenlik sağlanır; yani kazanın oluşması engellenir. 5- ABS sisteminin görevi, ani bir frenleme durumunda tekerleklerin kilitlenmesini önleyerek aracın kaymasını ve kontrolünün kaybedilmesini engelleyerek kontrollü bir frenleme yapılmasına olanak tanımaktır. 6- ESP, Elektronik Denge Programı olarak adlandırılan sistem, aracın savrulması esnasında gerekli bilgileri algılayıcılardan alarak, aracın dönme yapmasını istediğimiz istikamete doğrulmasını sağlayan sistemdir. Doğrultma sırasında sistem bir tekerleğe frenleme yaptırır, diğer üç tekerlek frenleme yapmaz. 7-ASR, Anti Patinaj Sistem, aracın kalkışı esnasında tekerleklerden herhangi biri patinaja 46 İSTASYON 2 3 3 7 4 6 10 1 7 4 12 12 13 11 5 9 8 1- GÜVENLIĞI ARTIRILMIŞ YOLCU KABINI, çarpışma durumunda yapısal olarak belirlenmiş deformasyon davranışı ve mümkün olduğunca sağlam yolcu kabini, yolcuların yaşama alanını güvenlik altına alacak şekilde yapılmıştır. Bu sayede kazadan olabildiğince az hasarla çıkılır. 2- KOLTUK İŞGAL SEZICILERI, belirli bir ağırlığın üzerinde aktif hale geçerek çarpışma anında hava yastıklarının yolculu koltuklarda açılmasını sağlar. 3-HAVA YASTIKLARI, en etkili pasif güvenlik elemanıdır. Çarpışma esnasında sürücü veya yolcuların etkiyi en az şekilde hissetmesi için görev yapar. 4- AKÜ EMNIYET TERMINALI, aracın tüm elektrik beslemesini kaza sonrası olası kısa devre sonucu oluşacak yangın vb. durumları ortadan kaldırmak için çalışmaktadır. 5- YAKIT KESME VALFI, eski araçlarda kullanılan mekanik bir sistemdir. Kaza anında yakıt kaçağından kaynaklanacak bir tehlikenin oluşmaması için yakıtın depodan gelişini engelleyerek tehlikenin azalmasına hizmet eder. Günümüz araçlarında bu sistem elektronik olarak takip edilir. 6- ROLL BAR, üstü açık Cabrio araçlarda kullanılan bu sistem, aracın takla atması veya takla atma tehlikesi durumlarında devreye girerek sürücü ve yolcular için daha fazla yaşam alanı oluşturur. 7- EMNIYET KEMERI, yapılan deneyler göstermiştir ki; saatte 7 kilometreden daha az hızlarda yapılan kazalarda, yolcu kolları ve ayakları yardımıyla vücut hareketlerini kontrol edebilir. Daha yüksek hızlardaysa yolcunun başının veya vücudunun taşıtın ön tarafına çarpma riski artar. Bu yüzden emniyet kemeri yolcuların öne doğru hareketini mümkün olduğunca erken yakalamalı ve gergin olmalıdır. 8- KATLANABILIR DIREKSIYON MILI, aracın önden çarpışmalı bir kazada direksiyon milinin hareketiyle direksiyon simidinin şoförün göğüs kafesine zarar verme riski çok yüksektir. Bu yüzden direksiyon milleri direksiyon kolonuna zarar vermeden 150 milimetreye kadar içeri gömülebilmektedir. Bu mesafe de şoförün korunmasında önemli bir yer tutar. 9- KATLANABILIR PEDAL SISTEMI, yine önden çarpışmalı kazalarda fren pedalı arkasında bulunan itici çubuk katlanarak şoförün ayağının kırılmaması için bir alan oluşturur. 10- KOLTUKLAR, iyi bir yapıda olması vücuda ve omuzları iyi kavraması istenir. Böylece bel dik durur ve kan dolaşımı rahat olur. 11- KOLTUK KAFALIKLARI, görevi önden veya arkadan çarpmalı kazalarda savrulan kafayı desteklemektir. Boynun korunması için bu çok önemlidir. Farklı boydaki yolcuların bu sistemden yararlanabilmesi için kafalığın boynu ve açısını kendisine göre ayarlaması gerekir. 12- ISO-FIX ÇOCUK KOLTUĞU SABITLEME SISTEMI, otomobilerde çocukların güvenle seyehat edebilmeleri için özel çocuk koltukları tasarlanmıştır. Kaza anındaysa bu koltukların sabit olması gerekir. Koltukların araca sabitlenmesi için kullanılan sistemdir. 13- ARKADAN ÇARPMAYA KARŞI KORUMA DEMIRI, araca arkadan çarpma durumunda çarpan aracın öndeki aracın altına girmesini önlemek için araçların arka kısımlarına takılan çeşitli tiplerde üretilen sistemlere denir. SONUÇ OLARAK; günümüz araçlarında aktif ve pasif güvenlik sistemlerinin sayısının daha fazla olması beklenmektedir. Bu sistemlerin fazla olmasının yanı sıra aktif güvenlik sistemlerinin sürekli çalışması istenirken, pasif güvenlik sistemlerinin ise çalışmasına gerek kalmaması, hatta unutulması temenni edilir. Kullandığınız araçta aktif güvenlik sistemlerinin sürekli olarak faal durumda olması, pasif güvenlik sistemlerinizin çalışmasına gerek kalmaması dileklerimizle... İSTASYON 47 SOSYAL MEDYA PINTEREST’TEN BEKLENEN ADIM: “SATIN AL” BUTONU SEVENLERINI ÜZMEYECEK BIR WINDOWS 10 n Windows 8 ve 8.1’i genel olarak değerlendirdiğimizde, kullanım deneyimi açısından olumsuz dönüşler aldığını görmüştük. “Acaba nasıl olacak” sorusuyla birlikte merakla beklediğimiz Windows 10, nihayet yayında! İşte Windows 10’un başlıca özellikleri: Windows 10’a genel olarak baktığımızda, ilk göze çarpan tasarımın değiştiği oluyor. Windows 10’un arayüz tasarımının oldukça şık ve kullanışlı bir şekilde tasarlandığını görüyoruz. Yeni Windows’ta ikonlar da şekil değiştir- miş olarak karşımıza geliyor. Windows 8’deki “Başlat” menüsü sorunu, Windows 10 ile çözülüyor. Herkesin alıştığı “Başlat” menüsü, Windows 10’da daha kullanışlı ve şık bir şekilde tasarlanmış olarak geri geliyor. “Kişisel yardımcınız” olarak tanıtılan “Cortana” Windows 10’da da mevcut. Henüz Türkçe dil seçeneği olmamakla birlikte, yakın zamanda gelmesi bekleniyor. “Cortana” sizi günlük olaylardan haberdar ederken, günlük işlerinizi yönetmede yardımcı olacak. Windows 10 ile gelen yeniliklerden biri de “Görev Görünümü”nde gerçekliyor. “Görev Görünümü”nde yapılan çoklu masaüstü yeniliği sayesinde, açık uygulamalarınız arasında gezinirken, birden fazla masaüstü oluşturup, uygulamaları oraya atıp, gruplandırabiliyorsunuz. Son olarak Windows 10’dan oyunseverler için de güzel bir haber var. DirectX12 desteğiyle oyun performansları daha iyi olacak. Bakalım siz de memnun kalacak mısınız? Neslican Ciddi, Sosyal Medya Uzmanı, Pixelplus Interactive 48 İSTASYON yanında mavi bir “Satın al” düğmesi yer alıyor. Alıştığımız kırmızı “Pin it!” butonunun hemen yanında. Ürünler fiyat ve hatta renk filtreleri kullanılarak ayrıştırılabiliyor. Apple Pay ya da kredi kartı yollarını kullanarak ödeme yapılabiliyor. Ödemeler Stripe ve PayPal şirketi olan Braintree üzerinden gerçekleşiyor. Pinterest, orta ve küçük ölçülü şirketlerin de site üzerinden rahat satış yapabilmesi için Shopify ve Demandware ile işbirliği yapmayı da ihmal etmemiş. Satın alınabilen Pin’ler Pinterest’te gördüğümüz yaratıcı fikirleri gerçek hayata getirecek yollardan biri. Ne diyelim, keyifli alışverişler! iPhone kullanıcıları da artık WhatsApp Web’te! Swarm oyun oynamayı seviyor n Foursquare üzerinden yapılan check-in’ler, bir süre önce Swarm üzerinden yapılmaya başlanmıştı. En büyük merak konusu, mayor’lukların ve badge’lerin Swarm’a gelip gelmeyeceğiydi. Daha sonra Swarm tarafından mayor’luk ve badge’lerin geri geleceği haberini almıştık ve işte nihayet geldi! Swarm, getirdiği bu özellikleriyle kendisini bir oyun platformuna çevirmeye başladı. Oyunlaştırmaya, Foursquare’den aşina olduğumuz badge almak ve mayor olmak özellikleriyle başladı. Yaptığımız yer bildirimlerine göre etiketler kazanmaya geri başladık. Yani bir İtalyan restoranı seveniyseniz, belli bir check-in sayısından sonra “Spagetti Canavarı” etiketi almanız muhtemel. Kim bilir belki de diğer etiketleri açmak için farklı mekânları denemek için bir fırsat yaratırsınız. Swarm, mayor olma hakkınınsa o mekânda en fazla check-in yapanda olması gerektiğini düşünüyor. Aman check-in yapmayı unutmayın ki, mayor’luğu kaptırmayın. Bu özelliklere ek olarak “Liderlik Tablosu” da geri döndü; yani check-in yaptıkça puan toplamak. Bu yeni özellikle, Swarm’u arkadaşlarınızla yarıştığınız bir platform haline getirebiliyorsunuz. Her yaptığınız check-in sırasında Swarm size bir puan veriyor. Aldığınız puanlara göre “Liderlik Tablosu”nda yerinizi sağlamlaştırıyorsunuz. Puanlar hafta sonunda sıfırlanıyor, yeni haftaya başlarken yarış yeniden başlıyor. Bakalım birinci sıraya yükselebilecek misiniz? n Pinterest gün geçtikçe adını duyurarak kadınlar başta olmak üzere kullanıcıların mobilde sık ziyaret ettiği bir platform haline geldi. 70 milyondan fazla kullanıcıya ulaşan uygulama, en çok ABD’de kullanılıyor. Mecra istatistiklerinden bazılarını incelediğimizde iddialı bir sosyal mecra olduğunu söylemeden geçemeyiz. Örneğin bu uygulamada açılan işletme hesaplarının toplam sayısı 500 bin. iPad üzerinden gerçekleştirilen tüm sosyal paylaşımların içinde Pinterest’in oranı yüzde 48.2 iken platform üzerinden ürün satın alan müşterilerin ürün başına ödedikleri ortalama fiyat 140-180 Dolar. Webmasto.com’un verilerine göre dünyanın en çok ziyaret edilen siteleri arasında 49’uncu sırada. Birçok uygulama gibi Pinterest de iş dünyasında uzun süredir beklenen adımı atarak, yapısına bir de her kategoriden paylaşımların yapıldığı “Satın al” düğmesi ekledi. İstatistiklere bakıldığında “geç bile kalmış!” diyebiliriz. Artık kullanıcılar bu görsel keşif platformunu kullanarak, uygulamadan hiç çıkmadan alışveriş yapabiliyorlar. Satın almaya uygun ürünlerin Facebook’tan nefes aldıran uygulama n Facebook’ta gelen uygulama ve oyun isteklerinden sıkıldınız mı? Bu soru- ya evet diye cevap verenlerin sayısının hiç de az olmadığını tahmin ediyoruz. Birçoğumuz Facebook’u severek kullanıyoruz. Facebook’un en güzel yanlarından biri uygulamalar; fakat kimi zaman arkadaşlardan gelen çeşitli uygulama ve oyun istekleri insanları bu keyifli mecradan uzaklaştırıyor. Sürekli ve üst üste telefonlara ve bilgisayara gelen bildirimler ve uyarılar, kimi zaman can sıkıcı olabiliyor. Özellikle de durmadan size bir şeyler anlatmaya çalışarak ana sayfanızı dolduranlar bir yerden sonra sıkıcı olabiliyor. “Facebook’un böyle durumlar için de bir çözümü var” desek, eminiz birçok kişi bunu kullanmak için hemen telefonuna ve bilgisayarına koşacaktır. Uygulamalardan gelen bildirimleri Hesap > Gizlilik Ayarları > Uygulamalar ve İnternet Siteleri altından “ayarları düzenle”ye tıklayarak kontrol edebilirsiniz. “Tüm platform uygulamalarını Kapat“a tıklayarak arkadaşlarınızın size domates ekme, azılı suçluların peşine düşme isteği gibi istekler göndermesini engelleyebilir; “Candy Crush’ta 584’üncü bölümü geçemedim, can gerekiyor” gibi konuşmaları duymaktan kurtulabilirsiniz. n Son yıllarda her akıllı telefon sahibinin kul- landığı ve SMS’in pabucunu dama atan WhatsApp, yine bir yenilikle karşımızda. Geçtiğimiz yıl Facebook tarafından 19 milyar Dolar gibi inanılmaz bir fiyata satın alınan popüler mesajlaşma platformu WhatsApp, sene başında Android, Blackberry ve Windows uygulamaları için web’den mesajlaşma programını kullanıma sunmuştu. Fakat bu hizmet iPhone’larda kullanılamıyordu. Whatsapp büyük ilgi gören bu hizme- tini artık iPhone’lar için de hayata geçirdi. iOS için de kullanıma açılan versiyonuyla şimdi iPhone kullanıcıları da bilgisayarlarından WhatsApp kullanabilecek. WhatsApp Web’i kullanmak isteyen iPhone kullanıcılarının şu adımları izlemesi gerekli: iPhone’da WhatsApp uygulamasını açın. WhatsApp uygulamasının alt bölümünde yer alan ayarlar bölümüne tıklayın. Bu işlemi yaptıktan sonra PC’nizden WhatsApp Web sitesini açın. Daha sonra iPhone’da ayarlar bölümünde yer alan WhatsApp Web seçeneğine tıklayın ve PC ekranında bulunan QR kodu kamera yardımı ile okutun. Bu işlemleri yaptıktan sonra artık siz de Whatsapp’ı bilgisayarınızdan kullanabilirsiniz. Kubilay Cengiz, Sosyal Medya Uzmanı, Pixelplus Interactive Sosyal medya sayfaları Line, Popcorn Buzz uygulamasıyla görücüye çıktı n Popüler mobil sosyal ağlardan biri olan Line’ı kullanmayanlar da mutlaka bir yerden duymuşlardır. Henüz denemeyenlerse bu haberden sonra indirip denemeye başlayabilirler. Line; kişilerin grup ya da bireysel olarak ücretsiz mesajlaşabilecekleri, ücretsiz sesli ve görüntülü arama yapabilecekleri, konuşmaları eğlenceli sticker ve ifadelerle süsleyebilecekleri, fotoğraf ve video paylaşabilecekleri, sesli mesaj da yollayabilecekleri, ünlülerden haberler alabilecekleri ve yüksek kalite videolar oluşturup düzenleyerek kendi profillerinde paylaşabilecekleri bir uygulama. Türkiye’de 10 milyon kayıtlı kullanıcı sayısını geçen ve farklı bir çalışma prensibine sahip olan uygulama, yeni ücretsiz mobil uygulaması olan Popcorn Buzz’ı duyurdu. Bu uygulama sayesinde kullanıcılar, tek kişiyle mesajlaşmanın yanı sıra 200 kişiyle aynı anda konferans şeklinde sesli görüşme yapabilecekler. Kulağa biraz çılgın gelse de, şirketler için oldukça işlevsel olduğunu söyleyelim. Kullanıcı deneyimi açısından da efektif olan uygulama için bir kullanıcı adı ve fotoğrafı belirlemek yeterli. Line kullanıcılarıysa mevcut arkadaş listelerini Popcorn Buzz ile anında senkronize ederek grup görüşmelerine başlayabilirler. Konferans görüşmelerinde konuşmaya katılan kullanıcıların ikonları ve yanlarında beliren yeşil nokta sayesinde kimin konuştuğu anlaşılabiliyor. Dahası, Popcorn Buzz ile birlikte Line’da konuşmalar takip edilip istendiği takdirde yedeklenip mail adresine gönderilebiliyor. iOS ve Android kullanıcıları için duyurulan uygulama, iddialı konferans görüşme özelliği ve 3G, 4G ve Wi-Fi dâhil tüm ağlarda şifrelenerek oluşturduğu güvenlik standartlarıyla iletişimde çıtayı birkaç tık daha yukarıya çekiyor. Gelecek günlerdeki gelişmeleri hep beraber göreceğiz. Şebnem Kavcin, Sosyal Medya Uzmanı, Pixelplus Interactive tarafından hazırlanmıştır. İSTASYON 49 OYUN VE TEKNOLOJİ HAZIRLAYAN: RESUL BUKSUR TÜRKLER OYUN IŞINE ISINDI Türk oyun yapımcıları, mobil oyunlarıyla dünyanın da ilgisini çekmeye başladı. İşte size son birkaç ayda çıkan ilginç mobil oyunlar... n RECONTACT ISTANBUL n METROBÜS RACE IN ISTANBUL MINECRAFT HIKÂYE OLUYOR Küçüğünden büyüğüne her kesimden insanın gönlüne taht kuran efsane oyun Minecraft, sonbaharda farklı bir tarzda tasarlanan Story Mode ile fanatiklerinin karşısına çıkacak. n Bir kuşak için Pacman, Süper Mario neyse, bugün Minecraft da o desek abartmış olmayız. Markus, nam-ı diğer “Notch” Persson adındaki genç bir programcı tarafından yaratılan Minecraft’ı, Lego’nun üç boyutlu oyun versiyonuna benzetebiliriz. Persson oyunu yayınlamak için beş yıl önce Mojang adında bir şirket kurarak yola çıktı ve oyun geçtiğimiz yıl Microsoft’a tam 2,5 milyar Dolar’a satıldı. Başta PC oyunu olarak yola çıkan Minecraft, kısa sürede PlayStation’dan Xbox’a, cep telefonlarından Mac’lere kadar her platforma yayıldı. Beş yılda yüz milyonlarca kişiyi kendine çeken oyunun en önemli özelliği, basit bir grafik arayüzle lego gibi küplerle oynanıyor olması. Ve bir de oyuna başladığınızda, tek başınıza doğada hayatta kalma üzerine kurgulanmış ve tabii ki yaratıcılığınızı sergilemenize olanak sağlayacak bir yapısı olması. Birçoklarının bildiği gibi Minecraft, temelde iki farklı moda sahipti. Hayatta Kalma (Survival) ve Yaratıcı (Creative) modlar. Birkaç mod daha olsa da en bilinenler bunlardı. Survival modda, boş bir dünyada, kendinize ev ve eşyalardan oluşan bir hayat kurmanız ve kendinizi gece ortaya çıkan yaratıklardan korumanız gerekiyor. Creative mod ise size sonsuz araç ve gereç kullanma imkânı vererek yaratıcılığınızın sınırlarında neler yapabileceğinizi test ediyor. İnternet üzerindeki sunucularla aynı dünyaya girme imkânı da sunan oyun, böylece çok daha fazla kişinin Minecraft evrenine katılmasının yolunu açtı. Hatta tıpkı Minecraft gibi küplerden tasarlanmış belirli bölgelerde Hunger Games filminden esinlenerek birbiriyle savaşma versiyonu da bir hayli ilgi görüyor. 50 İSTASYON Ama Minecraft’ın modlarına bir yenisi daha ekleniyor. Survival ve Creative modlarda kendi başınıza bir dünyanız oluyordu. Ancak sonbaharda gelmesi beklenen “Minecraft: Story Mode”, hikâyesi olan klasik bir oyun gibi oynanacak. Tabii ki yine Minecraft’ın ruhuna uygun özgün bir tarza sahip olacak. Daha önce Walking Dead ve Game of Thrones gibi dizi filmlerin oyunlarını yapan Telltale Games tarafından oluşturulacak bu yeni modda, oyuncunun seçimleriyle değişecek hikâyeler sunulacak. Yani oyun içinde yapacağınız her bir seçim nedeniyle, farklı bir hikâye ve sonla karşılaşacaksınız. Bir de yeni gelen bilgilere göre, oyuncular hem erkek hem de kadın birçok farklı karakterden istediklerini seçip oynayabilecekler. Bu arada Minecraft’ta ilk defa insan sesine yer verilecek. “Minecraft: Story Mode”da, erkek başkarakterleri Patton Oswalt, kadın başkarakterleri ise Catherine Taber seslendirecek. Oyun tek bir seferde değil, bölüm bölüm yayınlanacak ve ilk bölüm sonbaharda çıkacak. İstanbul’un en popüler ve ıstıraplı ulaşım aracı Metrobüsler, oyun oldu. Türk oyun stüdyosu Atom Games tarafından geliştirilen “Metrobüs: Race in Istanbul” oyununun kurgusu, kalp krizi geçiren şoförün yerine geçip metrobüstekileri kurtarmak. Yoldaki engellere takılmamak, sağa sola çarpmadan ve olabildiğince fazla altın toplayarak son durağa ilerliyorsunuz. İstanbul temalı olan oyunda, Boğaz Köprüsü manzarası da mevcut elbette. Oyun, iOS ve Android’lerde ücretsiz… Dedektif tarzındaki bulmaca oyunu “Recontact İstanbul”, Türk yapımcı Eray Dinç’in tarafından yapılmış. Farklı tarzı ve eğlenceli oynanışının yanı sıra, gerçek video görüntülerden oluşmasıyla diğer oyunlardan biraz farklı. İstanbul’un bilindik mekânlarında, size verilen talimatlar doğrultusunda belirli kişileri bulmaya çalışıyorsunuz. Geliştiriciliğini Can Aksoy, yapımcılığını Simay Dinç ve müziklerini Umut Saruhan Özgüler’in üstlendiği oyun, dünyada da oldukça ilgi görünce ekip New York ve Londra versiyonlarını yapmak için kolları sıvamış bile. iOS, 2,69 TL n ANGRY BIRDS 2 Uzun yıllardır farklı sürümleri yayınlansa bile ikinci bir versiyonu çıkmayan Angry Birds, sonunda yeni yüzüyle karşımızda. Oyuna ilgi büyük. Daha ilk gün 1 milyon indirilen oyun, üç günde 10 milyon indirme sayısını geçti. İkinci sürümün ücretsiz olması da bu rakama ulaşılmasında etkili oldu. n NEED FOR ŞAHIN n PAC-MAN YENIDEN Atom Games’in çıkardığı Need for Şahin, Türkiye’nin artık efsaneleşmiş otomobil modelleri olan Şahin ve Kartal üzerine kurgulanmış bir oyun. Beşiktaş’ta geçen oyunda farklı renk seçenekleriyle Dolmabahçe, Süleyman Seba Caddesi ve Vodafone Arena gibi bölgelerde gaza yükleniyorsunuz. Bilgisayara karşı yarıştığınız oyunda arayı açmak için ayrıca Nitro desteği de bulunuyor. Çoklu oyuncu modunun da gelmesi beklenen oyunun en büyük eksiği, Şahin ve Kartal’larda bir hayli moda olan uçuk modifiye seçeneklerinin olmaması. İlk olarak 35 yıl önce çıkan efsane oyun Pac-Man, 2007’de Xbox 360 için ilk Pac-Man’in geliştiricisi olan Tõru Iwatani‘nin imzasıyla Pacman Championship Edition adıyla yenilenmişti. Bu oyunun geliştirilmiş mobil versiyonu Pacman DX, şimdi iOS ve Andorid cihazlarında yerini aldı. 132 ayrı seviye ve 10 özel bölüme sahip mobil Pacman 12,99 liraya indirilebiliyor. 2015 YILININ EN SON OYUNLARI * NO MAN’S SKY (SONBAHAR) * CALL OF DUTY: BLACK OPS III (6 KASIM) * SUPER MARIO MAKER (11 EYLÜL) * ASSASSIN’S CREED SYNDICATE (23 EKIM) * HALO 5: GUARDIANS (27 EKIM) * METAL GEAR SOLID V: THE PHANTOM PAIN (1 EYLÜL) * STAR WARS BATTLEFRONT (17 KASIM) * LEGO DIMENSIONS (28 EYLÜL) * FIFA 16 (27 EYLÜL) * UNCHARTED: THE NATHAN DRAKE COLLECTION (9 EKIM) * HITMAN (8 ARALIK) n XBOX ONE KUMANDASINA HARICI KLAVYE Microsoft, geçtiğimiz aylarda Xbox One için hazırladığı QWERTY klavyesini duyurdu. Kumandanın altından bağlanan klavye, Windows 10 işletim sistemli bilgisayarlarda da kullanılabiliyor. Bir önceki modelin aksine X1 ve X2 olmak üzere iki programlanabilir tuşla gelen klavye, karanlık ortamlar için arka aydınlatmaya da sahip. Kasım ayında, 35 Dolar’a raflarda yer alması bekleniyor. İSTASYON 51 ÇOCUK tanı y e ş a y n a Tasm rına düşmanla Garip AMA , Gercek AŞAĞIDAKİ BİLGİLER SENİ ŞAŞIRTACAK BİRÇOK KURBAĞA GİBİ Bir İspanyol adasındaki restoranda AFRİKA BOĞA KULAK KESİLDİM. ızgara yerine yanardağ ağzı ÇÖL TİLKİSİ kullanılıyor. KULAKLARIYLA YERALTINDA HAREKET EDEN MİNİK BÖCEKLERİN BİLE SESİNİ işareti “ücreti öde” anlamına geliyor. Ses çeliğin içinden havaya oranla 17 kat hızlı geçer. 52 İSTASYON DUYABİLİR. KAN PLAZMASI YERİNE KULLANILABİLİR. iki metre uzaksındır. YER. Garip Ama Gerçek ve daha fazla interaktif n konuyu NG KIDS’i iPad dergisinde bulabilirsin. ABD’de düzenlenen NASCAR yarışlarında PİLOTLAR TEK BİR YARIŞTA 2İLA 5KİLO TERLER. yaklaşık YEŞİLDİR. OLGUNLAŞMAMIŞ HİNDİSTANCEVİZİ SUYU örümcekten KANI DERİSİNİ bir binada çalışıyor. Yeni Zelanda’da içinde hayalet olduğu söylenen iki kavanoz 4000 TL’ye satıldı. Sokaktayken herhangi bir Bazı LERİN KERTENKELE DEĞİŞTİRDİĞİ PEMBE EV adı verilen meydan okuyabilir. KURBAĞASI DEVASA Japoncada elle yapılan HAPŞIRARAK Astronotlar uzayda spatula unuttu. Arjantin devlet başkanı HAMAMBÖCEĞİNİN BAŞI KOPSA BİLE DENTAFOBİ DİŞÇİ KORKUSUDUR. İngiltere’de KARA KEDİLERİN UĞUR GETİRDİĞİNE inanılır. ABD’nin Missouri eyaletinde FRANKENSTEIN adında bir kasaba vardır. ANTENLERİ HAREKET EDEBİLİR. Kanada ki Newfoundland’de Tilt Cove köyünde sadece kişi yaşıyor. Bu konu NATIONAL GEOGRAPHIC KIDS Türkiye dergisinden alınmıştır, NG KIDS abone hattı: 444 18 59 veya 0 850 222 18 59 İSTASYON 53 KÜLTÜR SANAT GÜZEL BAKAN GENÇ KIZ, YAKIŞIKLI JÖN O şimdi öğrenci Bu yıl altıncı yaşını kutlayacak olan Malatya Uluslararası Film Festivali’nde Onur Ödülleri, Serdar Gökhan ve Perihan Savaş’a verilecek. n Bu yıl 6-12 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilecek Malatya Uluslararası Film Festivali’nde ödül alacak sanatçılar belli oldu. Türk sinemasının emektarlarından Serdar Gökhan ve Perihan Savaş bu ödüle değer bulan oyuncular. “Yeşilçam’ın Yakışıklı Jönü” Serdar Gökhan, sinemaya adımını Feri Cansel ile başrolleri paylaştığı “Kadırgalı Ali” filmiyle attı. Türk sinemasının yumruklarını kötülere karşı konuşturan avantür kahramanı Gökhan; “Baybars”, “Estergon Kalesi”, “Akma Tuna”, “Malkoçoğlu Kurt Bey”, “Kara Pençe”, “Kara Orkun”, “Turhanoğlu Çal Hasan” gibi kılıçlı-kahramanlı filmlerle sinema seyircisinin büyük beğenisini kazandı. Usta yönetmen Lütfi Ö. Akad’ın çektiği “Irmak” ve “Gökçe Çiçek” adlı filmlerle performansını sergileyen Gökhan, birçok başarılı dizi filmde önemli rollerle karşımıza çıktı. Malatya Uluslararası Film Festivali kapsamında verilecek olan “Onur Ödülü”ne değer görülen isimlerden bir diğeri ise Yeşilçam’ın en güzel aktrislerinden Perihan Savaş. 1974’ten itibaren daha çok Sezer Film’e ait piyasa filmlerinde Cüneyt Arkın, Tarık Akan ve Kadir İnanır gibi önde gelen isimlerle Bu konserler kaçmaz! n Dünyanın en iyi canlı müzik mekânları arasında gösterilen Babylon, “Babylon Presents” serisi ile Babylon ruhunu Türkiye’nin farklı şehirlerine taşıyor. Geçtiğimiz sezon sahne aldığı Babylon konserinde büyük ilgiyle karşılanan Hindi Zahra, Babylon Presents serisi kapsamında bu sezon İstanbul’un yanı sıra Ankara ve İzmir’de de izleyicisiyle buluşuyor. Caz ve dünya müziğini benzersiz bir şekilde harmanlayan genç ve yetenekli sanatçı Hindi Zahra, kendine özgü üslubunu, caz ve Fas kökenlerinden gelen enstrümanlarla zenginleştirmeyi başarıyor. Babylon Presents konserlerinin ilki için 17 Ekim’de İstanbul Volkswagen Arena’da izleyicisinin karşısına çıkacak Hindi Zahra, 18 Ekim’de Ankara Hayal Kahvesi’nde ve 20 Ekim’de İzmir Arena’da sahne alacak. Hindi Zahra’nın 17 Ekim İstanbul konseri öncesinde, Volkswagen Arena Türkiye’nin en güçlü kadın vokallerinden Ceylan Ertem’in benzersiz performansına da ev sahipliği yapacak. “Soluk” adlı ilk solo albümünü 2010 yılında yayımlayan Ceylan Ertem, hayatında ve Türk müzik tarihinde iz bırakmış kadın müzisyenlerin şarkılarını yorumlayacak. Babylon Presents biletleri biletix. com, Biletix satış gişeleri ve çağrı merkezinden satın alınabiliyor. 54 İSTASYON KITAPSEVERLERIN DIKKATINE: GERI SAYIM BAŞLADI! birlikte rol alan ve “güzel bakan genç kız” olarak tanınan Savaş, 1978’den itibaren arabesk-türkücü furyası filmlerin başrolünde göründü. 1984 yapımı Bilge Olgaç filmi “Kaşık Düşmanı” filmiyle yeni bir başarıya imza attı. Bilge Olgaç ile çektiği “İpekçe”, sinema oyunculuğunun doruk noktası sayıldı. Bir süre müzik çalışmaları yaptı. 1990’lı yıllarda sinema çalışmalarının yanına televizyonu da ekleyen Perihan Savaş, 2001’de oyunculuğa başladığı İstanbul Şehir Tiyatrosu kadrosuna geri döndü. Perihan Savaş ve Serdar Gökhan’a ödülleri 6 Kasım’da Malatya Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenecek Festival Açılış Töreni’nde verilecek. n Kitap kurtlarının merak ve heyecanla beklediği Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın açılmasına günler kaldı. Bu yıl “Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak” temasıyla 7 Kasım’da kapılarını açacak olan fuar, dokuz gün boyunca kitapseverleri ağırlayacak. Karikatür sanatçısı Tan Oral’ın “Onur Çizeri” olarak yer alacağı; panellere, söyleşilere ve çeşitli etkinliklere katılacağı fuarda, Oral’ın yaşamını, çalışmalarını ve eserlerini içeren bir de sergi hazırlanacak. Bununla birlikte usta yazar Aziz Nesin’in 100’üncü doğum yılı olması nedeniyle “Aziz Nesin 100 Yaşında” etkinliği gerçekleştirilecek ve etkinlik kapsamında küratörlüğünü Işın Önol’un yaptığı “Ömrüne Sığmayan Adam Aziz Nesin:1915-2015” başlıklı bir sergi açılacak. Takipçilerinin çok iyi bildiği gibi fuarda her yıl bir ülkenin yayıncıları ve yazarları Onur Konuğu olarak ağırlanıyor. Fuarın bu yılki Onur Konuğu’nun Romanya olması nedeniyle söz konusu ülkeden 12 yazar, iki moderatör ve iki çevirmen Türkiye’ye gelecek. İki kitabın ilk tanıtımlarının yine bu fuarda yapılması Romanya’nın konuya verdiği önemi gösterirken, ziyaretçiler paneller, söyleşiler, müzik dinletileri aracılığıyla Romanya kültürünü yakından tanıma imkânı elde edecek. Yaklaşık 700 yayınevinin katılacağı Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nı geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 500 bin kişinin ziyaret etmesi bekleniyor. Tuzlu Su’da Bienal Carolyn Christov-Bakargiev, bu yılki temayla ilgili olarak şunları söylüyor: “Tuzlu Su: Düşünce Biçimleri Üzerine n İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) Bir Teori, bir materyalin –tuzlu su– tarafından düzenlenen Bienal, bu ve düğümlerle dalgaların çelişen sene kelimenin tam anlamıyla tüm imge-biçimlerinin etrafında dönüyor. kenti fethediyor. “Tuzlu Su: Düşünce Çizginin nereye çekileceğini, nerede Biçimleri Üzerine Bir Teori” başlığıyla geri çekileceğini, nerede yaklaşıp 5 Eylül ila 1 Kasım tarihleri arasında nerede uzaklaşacağını araştırıyor. gerçekleşecek Bienal kapsamında, Bunu, açık denizlerde, düz yüzeyler 30 mekânda 80 katılımcının 1500 üzerinde parmak uçlarımızla yaptığı işi sergileniyor. Rumeli Feneri’nden gibi, sualtının derinliklerinde, kat Beyoğlu’na oradan Büyükada’ya kat şifrelemeler açılmadan önce kadar birçok yerin sanat mekânı de yapıyor. Boğaziçi ekseninde olarak değerlendirildiği Bienal’in kentin geneline yayılan bu sergi, başlığının Tuzlu Su olarak seçilmesi dünyayı şiirsel ve politik olarak de tesadüf değil elbette. Zira tuzlu su şekillendiren ve dönüştüren, görünür içinde hayat barındıran, insana hem ve görünmez farklı dalga örüntülerini yaşam hem de ferahlık sunan ama ve frekanslarını, su akıntılarını ve aynı zamanda içilmeyen ve öldürücü yoğunluklarını ele alıyor. Sanatla olan bir şey. Etkinliğin küratörü birlikte ve sanat aracılığıyla yas n Antonio Banderas’ı nasıl bilirsiniz? Yakışıklı, yetenekli, oyunculuğun hakkını veren profesyonellerden biri… Karizmatik olduğu da aşikâr. Rol aldığı filmler sayesinde dünya üzerinde milyonlarca hayranı bulunan Banderas, şimdi de modaya merak saldı. Bu öyle böyle bir merak da değil üstelik. Aralarında Alexander McQueen, Stelle McCartney ve John Galliano gibi ünlü isimlerinde bulunduğu birçok modacıyı mezun eden Central Saint Martins’e kayıt yaptırması Banderas’ın bu konudaki ciddiyetinin göstergesi. 54 yaşındaki aktörün moda camiasındaki yaratıcılığı ne boyutlara varır bilinmez ama ne üretirse üretsin başta kadınlar olmak üzere dünyanın dört bir yanından milyonlarca kişinin odağında olacağına şüphe yok. tutuyor, hatırlıyor, kınıyor, iyileşmeye çalışıyoruz ve kendimizi bu mekânda beraber yaşamış birçok topluluğun neşe ve canlılık olasılıklarına adıyor, formdan yeşeren yaşama sıçrıyoruz. 14. İstanbul Bienali’ni ziyaret ettiğinizde tuzlu suyun üstünde epey zaman geçireceksiniz. Mekânlar arasında, özellikle de vapurlarla yapılacak seyahatlerle, ziyaretçilerin sanatı deneyimleme süreleri yavaşlayacak. Bu da çok sağlıklı, çünkü tuzlu su solunum problemleriyle pek çok başka hastalığın iyileşmesine yardımcı olduğu gibi sinirleri de yatıştırıyor.” Siz de ortamın giderek kaotikleştiği dünyamızda tuzlu suyun ferahlığından yararlanmak isterseniz, rotanızı Bienal’e doğru çevirebilirsiniz. İSTASYON 55 ORS Egzoz Gaz Emisyon Ölçümünü Yaptrdnz m? Hız ve kolaylık sağlayacak yenileme Daha temiz bir çevre ve yakt tasarrufu için egzoz gaz emisyon ölçümünüzü mutlaka yaptrn. Uluslararas standartlara uygun egzoz gaz emisyon ölçümünü, araç muayene istasyonlarmzda yaptrabilirsiniz. TÜVTÜRK, internet sitesini ve tüm araç sahiplerinin internet üzerinden ücretsiz muayene randevusu alabildikleri online randevu sistemini, kullanıcı ihtiyaçlarına ve dijital trendlere göre yeniledi. Böylece ücretsiz araç muayene randevuları çok daha hızlı ve kolay hale geldi. G ünümüz yaşamının her kapıyı açan sihirli anahtarı, teknoloji kuşkusuz. İnternet kullanmadığımız bırakın bir gün, bir saat bile yok neredeyse. Mobil teknoloji sayesinde, hayli uzun zamandır, nerede olursak olalım sanal dünyaya ulaşma şansına da sahibiz üstelik. Durumu rakamlarla açıklamak gerektiğinde, gözler önüne serilen tablo bize önemli bir veri de sunuyor aslında. www.wearesocial.net sitesinin verilerine göre, 2015 yılı itibarıyla dünya çapında 1 milyar 52 milyon kişi mobil internet kullanıyor. 70 milyonun üzerinde nüfusa sahip Türkiye’de bu rakam 31,7 olarak karşımıza çıkıyor. Diğer bir ifadeyle Türkiye’de yaşayanların neredeyse yarısı, mobil iletişimle teşrikimesai içinde bulunuyor. Mobilite alışverişten mekân seçmeye, randevu almadan herhangi bir konuda araştırma yapıp bilgi edinmeye kadar, hayatın her alanında kendini gösteriyor. TÜVTÜRK’ün verileri de bunu kanıtlıyor. Bu verilere göre araç muayenesi için gerekli olan randevuların yüzde 66’sı, kurumun internet sitesi üzerinden alınıyor. Bu yılın Ocak ila Temmuz ayları arasında geçen yedi aylık dönemde 3,4 milyon randevunun alındığı www.tuvturk.com.tr internet sitesi, ayda ortalama 1 milyon ziyaretçiyle Türkiye’nin en çok ziyaret edilen internet sitelerinden biri. Mobil internet kullanıcılarının oranının da her gün artış gösterdiği internet sitesi ve site üzerindeki online randevu sistemi, araç sahiplerinin mobil internet kullanım ihtiyacına cevap vermek üzere responsive (ekran ebadına göre ayarlanabilen) bir yapıda düzenlendi. Milyonlarca araç sahibine muayene randevusu alma konusunda kolaylık sağlayan bu uygulama, kapsamlı bir kullanıcı deneyiminden geçirilerek dijital tasarım, kullanım ve teknoloji trendlerine uygun olacak şekilde oluşturuldu. Yeni sistemde kullanıcılar, www.tuvturk.com.tr üzerinden yalnızca araç plakası ve şehir girerek, randevu alımına başlayabiliyor. Lokasyon tanıma özelliğiyle sistem, kullanıcının bulunduğu ili ve yeri algılıyor, istasyonların doluluk oranlarına göre randevu saati ve günü tavsiye ediyor, muayene tekrarı randevusu için gelen araçları plakadan tanıyarak ilgili istasyona yönlendiriyor. Siteye paralel olarak responsi- 56 İSTASYON Randevu ve bilgi için tuvturk.com.tr C M Y CM MY CY CMY K ve hale getirilerek mobil cihazlara uyumluluğu sağlanan harita ara yüzünde, kullanıcıların bulunduğu noktadan seçtikleri istasyona yol tarifi de sunuluyor. Tüm bu yeniliklerin, araç kullanıcılarının yorumları ve tavsiyeleri ışığında kullanıcı deneyimi bazlı (UX) tasarım sonrasında gerçekleştiren TÜVTÜRK, yeni internet sitesi aracılığıyla ortalama 2 dakika 20 saniye süren randevu alma süresini, 1 dakika 30 saniyeye indiriyor. TÜVTURK Araç Muayene İstasyonlar TÜVTURK, bir TÜV SÜD - DOĞUŞ - BRIDGEPOINT ortaklğdr. www.tuvturk.com.tr Güven verir. De¤er katar. TÜVTÜRK CAN DOSTLARI HAREKETI 2015-2016 BAŞLADI Patrick Fox (soldan dördüncü), Ordu Merkez İstasyonu’na giderek çalışmalarla ilgili bilgi aldı. Klemens Schmiederer (soldan beşinci) Dudullu ve Orhanlı istasyonlarının ardından, Viktor Metz ile birlikte (sağ başta) Maslak Motosiklet Muayene İstasyonu’nu ziyaret etti İSTASYONLARA ÜST DÜZEY ZIYARET Amirler bir araya geldi TÜVTÜRK istasyonları üst düzey yöneticiler tarafından ziyaret edildi. İlk ziyaret 5 Ağustos’ta TÜVTÜRK’ün ortağı olan Bridgepoint adına TÜVTÜRK Yönetim Kurulu Üyesi Patrick Fox tarafından Ordu Merkez İstasyonu’na yapıldı. Bu tarihten iki hafta sonra, 20 Ağustos’ta ise TÜV SÜD Yönetim Kurulu Üyesi Klemens Schmiederer, İstanbul’daki üç istasyona ziyarette bulundu. Schmiederer, Dudullu ve Orhanlı İstasyonu’nun yanı sıra Maslak Motosiklet Muayene İstasyonu’nu gezerek operasyonlarla ilgili bilgi aldı. Maslak Motosiklet Muayene İstasyonu’nun ziyaretçilerinden bir diğeri ise TÜVTÜRK Denetim Kurulu Üyesi Viktor Metz oldu. Daha yaygın hizmet verebilmek amacıyla her geçen gün istasyon ve çalışan sayısını artıran TÜVTÜRK, düzenlediği bir dizi toplantı zinciriyle amirleri bir araya getirdi. Mayıs ayında başlayan ve Türkiye’nin dört bir yanından gelen amirlerin katıldığı “Bölgesel İstasyon Amirleri Toplantıları”; Gaziantep, Adana, İstanbul, Van, Kars, Diyarbakır, Kayseri, İzmir, Bodrum, Ankara, Konya Antalya, Bursa, Samsun ve Bolu’nun ardından, Ağustos ayında Trabzon’daki organizasyonla son buldu. IDARI BINADA YENI KONSEPT Finlandiya’ya bilgi paylaşım ziyareti Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı (UDHB) Karayolu Düzenleme Genel Müdürlüğü yetkileriyle TÜVTÜRK temsilcileri, 17-20 Ağustos tarihlerinde Finlandiya’nın başkenti Helsinki’ye teknik bir gezi düzenledi. Karayolu Düzenleme Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Güner, Daire Başkanı Yılmaz Kılavuz, Mühendis Serdar Günaydın UDHB’yi; Aykut Özgülsün ve Ahmet Bulut ise TÜVTÜRK’ü temsilen bu ziyarete katıldı. Araç muayene mevzuatının ve işleyişinin incelendiği gezide, ilgili kanun ve prosedürler hakkında bilgi alışverişinde bulundu. Finlandiyalı A-Katsastus yetkilileri tarafından son derece sıcak bir şekilde ağırlanan heyet, iki muayene istasyonu ve eğitim tesislerini gezerek, işlerin pratikte nasıl yürütüldüğüne dair fikir edindi. UDHB yetkilileri ayrıca Finlandiya polisinin kontrolünde yapılan yol boyu araç denetim hususuyla ilgili de ayrıntılı bilgi aldı. Bu konuyla ilgili mevzuatı ve prosedürleri de inceleyen heyet, yol denetimlerini bizzat yerinde inceledi. 58 İSTASYON Millî Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürlüğü, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ve TÜVTÜRK işbirliğinde hayata geçirilen Can Dostları Hareketi projesinin temsilci öğretmen eğitim semineri gerçekleştirildi. 2010 yılında başlayan bu proje, okullarda trafik güvenliği ve bireysel sorumluluklar konusunda farkındalık yaratılmasını amaçlıyor. Bu kapsamda, öncelikle ilkokulların dördüncü sınıf öğretmenleri, trafik güvenliği konulu eğitim seminerine katılıyor. Seminere katılan öğretmenler, kendi okullarındaki diğer dördüncü sınıf öğretmenlerine eğitim programını aktarıyor. Projeye özgü destekleyici materyaller ve kaynaklardan faydalanan öğretmenler, öğrencilere ve velilere trafik güvenliği eğitimi verip servis sürücülerine yönelik iletişim çalışmaları gerçekleştiriyor. Projenin devam ettiği beş yıllık süre zarfında 45 farklı ilde, 491 okulda, 4 bin 400 öğretmene eğitim verildi. Öğretmenler aracılığıyla 137 bin öğrenciye, 274 binden fazla veliye ve 7 bin 500 servis şoförüne doğrudan ulaşıldı. Projenin 2015-2016 eğitim öğretim yılına yönelik temsilci öğretmen eğitim semineri, 8-10 Eylül’de İstanbul’da yapıldı. Ankara, Bursa, Çanakkale, Denizli, Elazığ, Hatay, İstanbul, İzmir, Tokat, Trabzon ve Zonguldak’tan 101 öğretmenin katıldığı seminerde, katılımcılara trafikteki tehlike ve riskler, taşıt sahibi olmanın getirdiği sorumluluklar, kazalardan korunma, emniyet kemerinin önemi gibi birçok konuda eğitim verildi. Trafik Güvenliği derslerinin daha verimli işlenmesi için tavsiyelerin paylaşıldığı seminerlerde, etkileşimli uygulamalar da yapıldı. Bu eğitimlerle, bu eğitim öğretim yılında 11 ilde 916 öğretmene, 31 bin öğrenciye, 62 bin veliye ve 500 servis şoförüne doğrudan ulaşılması hedefleniyor. Eğitim seminerinin açılışında konuşan Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürlüğü Ar-Ge ve Projeler Daire Başkanlığı temsilcisi Cemal Tınkılıç, erken yaşta edinilen davranışların trafik kültürünün yerleşmesinde son derece önemli olduğunu vurguladı ve Can Dostları Hareketi projesinin buna katkı sağladığını belirtti. Proje ortağı TÜVTÜRK’ün İletişim ve İş Geliştirme Direktörü Koray Özcan ise Trafikte Sorumluluk Hareketi hakkında bilgi paylaştıktan sonra, Can Dostları Hareketi projesiyle yarına yatırım yaptıklarını dile getirdi. Muayene işlemleri öncesinde ve muayene esnasında, araç sahiplerinin enerjilerini ve zamanlarını en az şekilde harcamasına vesile olacak uygulamaları gerçekleştiren TÜVTÜRK, son olarak istasyonlarının fiziki görünümünü tasarımsal olarak yenilemek için önemli bir adım attı. Hem personelin iş sağlığı ve konforunu iyileştirmek hem de araç sahiplerine iyi bir deneyim yaşatmak amacıyla İdari Binaları’nın iyileştirilmesini kapsayan bu projede, Dudullu pilot istasyon olarak seçildi. Estetik ve konforun bir arada olması gerektiği düşüncesiyle yeniden tasarlanan istasyonda, İdari Bina’nın iç tasarımı, daha fonksiyonel olacak şekilde düzenlendi. Bankolar müşterilerle yüz yüze iletişimi artıracak şekilde dizayn edildi; daha kullanışlı ve estetik oturma grupları yerleştirildi; müşterilerin araç teslim sonrasındaki tüm süreçleri izlemesini sağlayan bekleme salonu, tüm muayene sürecini izleyebilecekleri şekilde yeniden tasarlandı. Ses izolasyonunu sağlayan sistemin kullanıldığı istasyonda, daha sıcak bir atmosfer yaratabilmek amacıyla ağaç malzemeye öncelik tanındı. Tuvaletin, ibadethanenin ve personel yemekhanesinin yenilendiği istasyonda ayrıca, araç muayenesi ve TÜVTÜRK ile ilgili kapalı devre televizyon yayını başlatıldı. İSTASYON 59 TÜVTÜRK BILMEK ANLAMAK, ANLAMAK ÇÖZMEKTIR! TÜVTÜRK’ün İstanbul’daki istasyonlarında görev alanların katıldığı ve bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen Bilgi Yarışması’nın kazananları belli oldu. Araç Muayene Teknisyenleri, Egzoz Emisyon Teknisyenleri ve Müşteri Kabul Görevlileri’nin katıldığı yarışmayla, gerek bilgi ve tecrübenin geliştirilmesi gerekse hizmet kalitesinin artırılması hedefleniyor. Yarışmanın ilk adımında, Ocak ila Haziran ayları arasında her hafta bir sınav yapılarak katılımcıların bilgisi ölçüldü. En yüksek ortalamaya sahip olan Orhanlı, Haraçcı, Hadımköy ve Dudullu ekipleri finale kalma şansı elde etti. Ekipler final bölümünde hem teorik hem de pratik tecrübelerini sergiledi. Pratik bölümde ekipler bir araç üzerinde çalıştılar ve bu çalışma misafirlere dört kamera aracılığıyla canlı olarak yansıtıldı. Birinciliği ise Ali Rıza Mengene, Aydın Kartal, Berat Oruç ve Öznur Acar’dan oluşan Orhanlı istasyonu ekibi alırken, ikinciliği Haraçcı, üçüncülüğü Hadımköy, dördüncülüğü ise Dudullu ekipleri kazandı. Birincilerin yurtdışı seyahati, ikincilerinse Samsung Galaxy Tab’s tablet kazandığı yarışmada ödüller, TÜVTÜRK İstanbul ve TÜVTÜRK Kuzey personelinin katıldığı bir törenle verildi. Sayı da artıyor, kalite de Kırıkkale Yahşihan Sivas Gemerek 60 İSTASYON Türkiye’nin dört bir yanındaki istasyonları aracılığıyla araç muayenesi gerçekleştiren TÜVTÜRK, hizmet kalitesini bir üst noktaya taşıyan adımlar atıyor. İstasyonların yenilenmesi ve yüzde 100 randevulu sisteme geçilmesi de bu amaç doğrultusunda gerçekleştirilen çalışmalar arasında bulunuyor. Geride bıraktığımız yaz ayları içinde Ordu’daki Merkez İdari Binası’nı genişleten TÜVTÜRK, Yahşihan’daki (Kırıkkale) istasyonuna ek kanal inşaatını tamamladı. Sivas’ın Gemerek ilçesinde iki kanallı yeni bir istasyonu da hizmete açan TÜVTÜRK; Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında, yüzde 100 randevuyla hizmet veren istasyon sayısını 122’ye çıkardı. Buna göre TÜVTÜRK’ün Amasya (Merkez ve Merzifon), Ardahan, Artvin, İzmir (Aliağa), Kars, Kütahya, Uşak, Bilecik (Bozüyük), Tokat (Merkez, Niksar ve Turhal), Bartın (Merkez), Karabük (Merkez), Kastamonu (Merkez), Kütahya (Tavşanlı) ve Zonguldak (Merkez ve Ereğli) istasyonları yüzde 100 randevulu sistemle çalışmaya başladı. TÜRKAK AKREDITASYON DENETIMLERI TAMAMLANDI TS EN ISO IEC 17020 standardı kapsamında, Türk Akreditasyon Kurumu (TÜRKAK) tarafından gerçekleştirilen Akreditasyon Denetimleri’nin ikinci çevriminin son gözetim denetimi tamamlandı. 26-27 Ağustos’ta TÜVTÜRK Genel Müdürlük Sistem Denetimi ile başlayan çalışma, 1-12 Eylül tarihlerinde eşzamanlı olarak 48 istasyonun ziyaret edilmesiyle devam etti. Denetimler, otomotiv sektörünün temsilcileri, öğretim görevlileri ve TÜRKAK yetkililerinden oluşan toplam 20 kişilik bir ekip tarafından yapıldı. TÜVTÜRK Kurumsal Gelişim ve Teknik Koordinasyon bölümü, tüm süreç boyunca sahada bu ekibe refakat etti. 28 Eylül’de yapılan kapanış toplantısının detaylarına ve TÜRKAK denetim sonuçları raporlarına, İstasyon dergisinin bir sonraki sayısında yer verilecektir. TRAFIKTE SORUMLULUK HAREKETI İSTANBUL’DA Uygulanmaya başladığı 2010 yılından beri, iletişim kanallarıyla 3,5 milyon; saha faaliyetleriyle ise 1 milyondan fazla kişiye ulaşan Trafikte Sorumluluk Hareketi’nin en son durağı İstanbul’du. Trafik güvenliği ve bireysel sorumluluklar konusunda farkındalığın geliştirilmesini hedefleyen Trafikte Sorumluluk Hareketi, bu kapsam doğrultusunda 8-9 Eylül’de Ataşehir Brandium Alışveriş Merkezi’nde bir saha çalışması düzenledi. Şehir içinde ve şehirlerarası yollarda emniyet kemeri takmanın öneminin simülatörler aracılığıyla aktarıldığı etkinlikte katılımcılar, 5 kilometre gibi düşük bir hızda bile emniyet kemerinin nasıl hayat kurtaran bir unsur olduğunu deneyimleme fırsatı elde etti. Kazaların önemli bir bölümünün alkollü araç kullanımından kaynaklandığı gerçeğinden hareket edilen etkinlikte, katılımcılardan alkol gözlükleri takarak kaleye şut çekmesi istendi. Bisiklet ve motosiklet gibi iki tekerlekli araçlarda kask takmanın önemine dikkat çekilen bir diğer etkinlik, katılımcıların yoğun ilgisiyle karşılandı. Trafikte Sorumluluk Hareketi kapsamında düzenlenen saha çalışmasında ayrıca, katılımcılar TÜVTÜRK Gezici Araç Muayene İstasyonu’nda gerçekleştirilen araç muayenesi ve güvenliğiyle ilgili bilgi alma olanağı da buldu. Etkinliğe yaklaşık bin kişi katıldı. İSTASYON 61 ENGLISH SUMMARY Five Rules of Leadership “Leadership Brand: Five Rules To Lead By” written by Dave Ulrich, Norm Smallwood and Kate Sweetman draws attention to the profound difference between leadership and management. Here are some subtitles we’ve picked from the book… No one can deny the importance of leadership… Researches show that high quality of leadership helps meeting the expectations of investors, customers and employees. While we can stipulate that leadership matters and that we know it when we encounter it, it is much more difficult to find an elusive answer to the simple question “What makes an effective leader?” Through the researches and meetings we have made in depth, we have discovered what we now know the five essential rules all excellent leaders must follow. There is a wide range of personal leadership characteristics. We name it “personal proficiency.” The Leadership Code involves five rules: “Shape the future”, “make things happen”, “engage today’s talent”, “build the next generation” and “invest in yourself”. 62 İSTASYON SHAPE THE FUTURE Be a strategist to shape the future… For that, do not forget these four rules: Be curious and develop a perspective about your future; invite in the most experienced people out there; involve your organization; remember that no “one” can know everything; make your strategy appealing for your organization. Strategy is being clear about where you want to go. You should be able to feel the probabilities and reach out to new ideas that will take you out of your comfort zone and challenge you. Be in touch with your customers, stakeholders, employees and the foresighted people among your competitors. Read books in different fields. If you are not friends with technology yet, be right away. Another important element that strategists should take into consideration is society. However, it’s more about corporate social responsibility, sustainability and finding ways to consume less rather than living with accepted values. Strategic leadership requires that the proficiency of strategy exists in all levels of the organization. We have designated six criterions that can be defined as a must for an appealing strategy. A strategy must “excite”, “affect behaviours”, “be customer-oriented”, “discipline”, “evoke”, and “provide focus”. MAKE THINGS HAPPEN As a leader, your ability to execute will enable you to turn strategic aspirations into actions, desires into results, and desired futures into present reality. Execution without strategy may be blind, but strategy without execution is unfounded hope. No system or process is ever static these days: Customer needs evolve, technologies improve, continuous innovations are required, and new opportunities arise just as existing opportunities dry up... Executing change with a check list in a disciplined way turns what we know about change into what we do. The habits that can not be discussed but affect the operation’s functioning and prevent the change are called viruses. Reporting more than necessary, having your own way, criticizing before seeing the results, giving fake approvals, taking a decision altogether, looking for the future in the rear-view window, dignifying people according to their ranks, saying ‘my job’ rather than ‘our jobs’, leaning your back against chain of command and criticizing people rather the problem are the viruses that prevent change. In the big organizations, most of the organizational work is done on team level. Teams gather people with different capabilities and talents for a common purpose. Leaders that execute via high-performance teams have become successful in four themes. A leader should solve managerial problems for each member of the team to contribute in a maximum way. personal competences with what the position requires. In today’s business life, there are many demands coming from globalism, technology, change, population movements, competition, customers and money markets. Employees need resources to be able to deal with those excessive demands. As a leader, your duty is to realize the nonsense demands and decrease the number of them. People usually need an emotional break that will make them let off steam and come up with fresh, brand new ideas. You can use different methods to add a little fun to your organization such as humor, celebrations, activities, contests, prize and appreciation, symbols, sport centres and tailor-made services. BUILD THE NEXT GENERATION Human capital developers invest in the next generation of talent. Leaders who invest in tomorrow’s talent build the future, create sustainability, and ensure a legacy. Success requires having the right people with right skills the right time at the right place. Once your strategy is ENGAGE TODAY’S TALENT Be a talent manager to engage employees. Talent managers nurture and develop others. Managing talent is simple in principle but not easy in practice. If you are serious about keeping the talent you need in your organization and make him/her improve, you need to create an honest, open and two-way dialogue and build a bond with them. As a talent manager your duty is making your employees on top of their professional lives. It is obvious that leaders should employ the right person in the right position at the right time; you need to match the individual’s clear, define the key positions and people who will fill them. That kind of matching requires you to differentiate both people and positions. Differentiating people and positions requires being a brave leader that can make tough distinctions and grasping the criteria for key positions and people at the same time. Employee brand comes out of company brand: A strong employee brand sends messages to existing employees and employees of the future regarding what they should expect in exchange for their work at that company. Developing employees of the future requires making sure that the employee would be aware of his/her own personal career opportunities and of company’s future needs. When you find the right talent and bring him/her you’re your organization, follow him/her closely. Once you catch him/her, never let her/him go. INVEST IN YOURSELF Personal proficiency stands in the centre of leadership code. Effective leadership is not only about knowledge and behavior. Leaders are learners. They always learn from success, failure, duties, books, lessons, people and life itself. They are passionate about their beliefs and interests and they give extraordinary energy towards whatever they are interested in. Effective leaders arouse commitment and good intentions in others because they act honest and reliable. They are determined and enthusiastic; they can be involved in courageous and bold actions. They have confidence in their skills for dealing with unpredicted situations and are tolerant to uncertainty. To invest in yourself, have personal proficiency…For that, “be clear in your thoughts, don’t get lost in details”; “know yourself”; “be stress-resistant”; “have an agile mind to learn”; “pay attention to be solid and honest”; “take care of yourself”; “have personal energy and passion”. İSTASYON 63 ENGLISH SUMMARY Let it swell not fall, let it overflow not pour Written by: GAYE ŞAHIN We can’t brag enough about our mezes, the king of both our dinner table and our long conversations. It’s important to protect and look after the meze culture as well as to know it well from past to present. Salted and dried mackerel, fish pastrami, lakerda, salty sardines, pilaki (cold white beans vinaigrette), topic (dish made of chickpeas onion currants, cumin and tahini), tarama (cream of Turkish red caviar)… When we count mezes the feather of our cuisine and king of dinner table with long conversation, we also feel resentment because most of them are very hard to find now. The word meze came into our language from the root “mez” meaning “taste” in Persian. Appetizers served in small plates in almost all shores of Mediterranean, especially on the northern parts, in Anatolia and Greece are called meze, mezza or mezedes . Italians call them mezzano, Arabs say mezzah. The famous Spanish tapa version is also similar to Mediterranean meze culture. If we focus on the history of meze only in our land, we see that its roots go back mostly to the minorities. The ethnical groups that continued to live in Anatolia after the Roman period, especially Romans had a big effect on Ottoman palace cuisine and our meze culture. Even though the types of meze and the methods of cooking them vary in Anatolia and Aegean region, even only in Cappadocia, the unique culture we call Istanbul cuisine is nourished from the traditions of Greeks, Armenians, Jews, Levantines, Circassians and Georgians throughout history. Ottoman palace cuisine and homemade dishes are a nice blend of these cultures with our rich local produce. THE IDEA IS TO KEEP THE CONVERSATION GOING Representing sharing not eating your fill, long conversations and joy, the meze culture is, no doubt, an essential part of our dinner table. The reason that it is more identified with Istanbul is that the city has a deep-rooted tavern culture… After minorities are gone, most of the special shops that make and sell only meze have been closed one after another. That has caused the fact that both the taste and recipes of mezes have been forgotten gradually. Even though there are promising developments today, it’s not so easy to find the authentic delicious mezes of Istanbul now. The new generation that has made looking after this culture its business knows mezes that have found their place on our dinner table much later better; new restaurants promote various herbs in the absence of fish. How to consume meze is also as important because it’s not all about eating your fill. It’s about spending a long time, sharing and being a part of the conversation. It should not fill your stomach 64 İSTASYON but keep you light. Therefore, 30-40 types of mezes served in restaurants where people stuff themselves may look tempting behind the glass window but don’t reflect the reality of this culture. We can say that the gastronomy attack of especially the last 15 years in Turkey has caused curious people to go after real mezes. Another pleasing development is that different new generation mezes have started to appear with young chef’s creative touches. Of course, even in best restaurants we can’t come across çiroz because genuine çiroz is made from mackerel and it’s hard to find mackerel. To find a stuffed mackerel – you skin fresh mackerel and stuff it with dressing – you need check all meze shops which have somehow survived. Fish pastrami cooked in flash in the pan and anchovy paste is among the rarely-found mezes now. Thank God lakerda is now making a fast comeback as more and more modern taverns are being opened. Maybe grilled eggplant salad, roasted herbs, bagagannuş (made with grilled eggplant, tahini and lemon), an excellent fava made with fresh broad beans, kidney beans, cow peas, hummus, tarama etc that you can see in the showcase of a random place are invented to cover up fish deficiency… However, mezes such as acılı ezme (hot spicy tomato dip), köpoğlu mancası (an eggplant-based meze) cheers you and your taste buds up. Today, fried, grilled or casserole version liver, calamari or octopus is preferred rather than stewed. In a few restaurants survived in İstanbul that serve Roman cuisine, you can still find cheese and garlic-based rich mezes and stews. In the name of keeping and developing this culture, making new and imaginative mezes as well as traditional ones is a good step. While distances narrow down today with the help of technology, chefs can get to know different cultures, reach new ingredients, and introduce their own ingredients to the world. Reinterpreting meze culture is a development that saves it from extinction and transfers it to the future. After all, meze is the name of a technique that represents a philosophy. It is also possible to create many new tastes compatible with this technique and philosophy. A chef, who looks after her food culture, uses right ingredients and combine them together can create excellent mezes innovatively. In short, it’s true that we have a deep-rooted meze culture but it is necessary to look after ingredients, especially fish in extinction, to take firm steps to protect traditional and new mezes, and maybe to found an institute. We hope that this colorful, unique culture will not fall from our dinner table but swell; their taste and recipes always stay in our memory... Where to eat good meze in Istanbul? Meze by Lemon Tree: A tiny but very chic place in Pera with seven tables. Chef Gençay Üçok prepares mezes every day both from Turkish and international cuisine. He stuffs green sweet peppers (Ankara peppers) with a stuffing that includes ezine sheep cheese, cream, pistachio and green onions. He mixes sun-dried anchovies with fresh peppers. He soaks the salmons he orders from Norway in the famous cocktail sauce of 90s; mixes beans with grilled chestnuts and onions. His own version of manca – yoghurt with garlic and homemade tomato paste over roasted green beans, dry tsatsiki, baby cuttle fish with walnut and pesto… All deserve homage. Tadal Mezecisi: A family business in Pangaltı-Şişli since 1950. It’s one of the few traditional meze shops survived in Istanbul. You can find seafood mezes here that need skill like stuffed mackerel and fish pastrami. The conversation with the family is as tasty as the food. Karaköy Lokantası: One of the most special places to eat meze, this restaurant adds unique touches to olive oil dishes, starter entrees and mezes. Münferit: Using ingredients he brings from his regions, the founder Ferit Sarper interprets the traditional tastes in a different way. Barba Vasilis: A blue-white place with 10 tables on the ground floor of Tarihi Troya Butik Otel. The owner Mr. Vasilis serves traditional Greek and Roman mezes such as tirokafteri, skordalia, tarama and Roman pilaki Jash: A tiny place with antique ornaments in Cihangir. But it becomes a giant when it comes to taste. Jash means “food” in Armenian but the menu includes dishes from other regions as well. Those who miss cold tongue, keşkek (a dish of mutton or chicken and coursely ground wheat) or creacked wheat dish with eggplant or meat can go to Jash. İnciraltı: If you want to introduce meze culture to someone, you can grab him by the arm and take him to this place. You have to taste grilled octopus and sweetbread of a lamb in İnciraltı which is located in Beylerbeyi and has a nice garden. The comprehensive menu consists of Ottoman and Armenian mezes. You can find tastes we have missed such as muhammara and köpoğlu mancası, and topik – one of the best Armenian mezes. Giritli Restoran: Serves almost all of the mezes made from Crete’s famous herbs. They use Crete’s famous olives and goat cheese a lot. Ferah Feza: You can taste Mediterranean interpretation of Turkish ingredients in this hip place in Karaköy. They have different and innovative mezes inspired by not only familiar regions like Spain or Italy but all Mediterranean shores. Yeni Lokanta: One of the most popular places recently owned by Civan Er, an ex-chef of Changa. The chef adds innovative touches to Turkish cuisine with natural and simple dishes. Saklı Köşk Moda: Hidden between the tall buildings rising from Moda Caddesi to tram road, Saklı Köşk prepares meze plates inspired by the rich Anatolian cuisine. İSTASYON 65 ENGLISH SUMMARY TÜVTÜRK news A HIGH-LEVEL VISIT TO STATIONS n TÜVTÜRK stations were visited by senior executives of TÜVTÜRK. The first visit was paid to Ordu Central Station by TÜVTÜRK Board Member - on behalf of the TÜVTÜRK partner Bridgepoint - Patrick Fox on the 5th of August. Two weeks after that date, TÜV SÜD and TÜVTÜRK Board Member Klemens Schmiederer paid a visit to three stations in Istanbul on the 20th of August together with Viktor Metz, member of audit committee of TÜVTÜRK. Schmiederer paid a visit Dudullu and Orhanlı stations as well as Maslak Motorcycle Inspection Station and obtained information about operations. While Klemens Schmiederer (fifth from the left) and Viktor Metz (seventh from the left) visited Maslak Motorcycle Inspection Station, Dudullu and Orhanlı stations. Patrick Fox (fourth from the left) paid a visit to Ordu Central Station. 66 İSTASYON AN INNOVATION TO DELIVER SPEED AND CONVENIENCE TÜVTÜRK renewed its web site and online appointment system in line with user needs and digital trends. Thus, free vehicle inspection appointments have become faster and easier. n Mobility reveals itself in every part of life from shopping to picking a restaurant, to make a search about something to gain information. TÜVTÜRK’s data also proves that. According to that data, 66 per cent of the appointments needed for vehicle inspection are made through the web site of the company. One of the most visited web sites of Turkey with a hit rate of 1 million per month, www.tuvturk.com.tr received 3.4 million appointments during the 7-month period from January until July this year. The web site with increasing mobile hit rate and its online appointment system were designed responsive to meet the vehicle owners’ need of mobile internet. The new site makes it easy to get an inspection appointment for millions of vehicle owners. It went through a comprehensive user test and designed to fit the digital design and user experience and technological trends. In the new system, users can start making an appointment by only typing license plate and city name on www.tuvturk.com.tr. With location recognition feature, system recognizes the city and location of the user, recommends an appointment date and hour depending on the occupancy rate, and recognizes the vehicles trying to get a re-inspection appointment and directs them to the suitable station. The responsive map interface made to responsive to mobile devices also offer directions from their location to the station they pick. Stating that all these innovations were made after user-experience based design (UX) in the light of vehicle owners’ comments and advises, TÜVTÜRK cut down the time of getting an appointment from 2 minutes 20 seconds to 1 minute 30 seconds via the new web site. The share of reservations via internet also increased after the new site... “SOSYAL MEDYA EKIBIMIZ ISI BILIYOR” DEMIS MIYDIK? #workhard #partyhard DÜNYANIN ÖNDE GELEN ULUSLARARASI İŞ ÖDÜLLERİ YARIŞMASINDAN STEVIE ÖDÜLÜ İLE DÖNDÜK. En İyi Facebook Hayran Sayfası Kategorisinde Gold Stevie Ödülü En İyi Instagram Kullanımı Kategorisinde Gold Stevie Ödülü En İyi Twitter Kullanımı Kategorisinde Silver Stevie Ödülü Araçlar ve Hizmetler Kategorisinde Silver Stevie Ödülü Deneysel ve Yenilikçi Kategorisinde Bronze Stevie Ödülü /pixelplus /Pixelplus Akademi Sektörel bilgi ve tecrübenin merkezi TÜVTÜRK Akademi www.tuvturkakademi.com.tr
Benzer belgeler
Sayı 7 - TüvTürk
İmtiyaz Sahibi
TÜVTURK Kuzey Taşıt Muayene İstasyonları Yapım
ve İşletim A.Ş. Adına Kemal Ören
Yönetim Yeri
Büyükdere Caddesi, No: 255 Kat: 17-18
Maslak-Şişli-İSTANBUL
Yayın Yönetmeni Sema Uludağ
Y...
Sayı 9 - TüvTürk
İmtiyaz Sahibi
TÜVTURK Kuzey Taşıt Muayene İstasyonları Yapım
ve İşletim A.Ş. Adına Kemal Ören
Yönetim Yeri
Büyükdere Caddesi, No: 255 Kat: 17-18
Maslak-Şişli-İSTANBUL
Yayın Yönetmeni Sema Uludağ
Y...
Sayı 10 - TüvTürk
İmtiyaz Sahibi
TÜVTURK Kuzey Taşıt Muayene İstasyonları Yapım
ve İşletim A.Ş. Adına Kemal Ören
Yönetim Yeri
Büyükdere Caddesi, No: 255 Kat: 17-18
Maslak-Şişli-İSTANBUL
Yayın Yönetmeni Sema Uludağ
Y...
Sayı 17 - TüvTürk
İmtiyaz Sahibi
TÜVTURK Kuzey Taşıt Muayene İstasyonları Yapım
ve İşletim A.Ş. Adına Kemal Ören
Yönetim Yeri
Büyükdere Caddesi, No: 255 Kat: 17-18
Maslak-Şişli-İSTANBUL
Yayın Yönetmeni Sema Uludağ
Y...