Sayı 14 - TüvTürk
Transkript
Sayı 14 - TüvTürk
KARİYER MUTLULUK KAFDAĞI’NIN ARDINDA DEĞIL! 04 05 06 2015 Hayat Boğaz’ın ilk sahipleri: Balıklar Yemek Kültürü Her yaprağında ayrı bir tat: Enginar Söyleşi Hayat gerçeği bulmaya zorluyor: Selen Uçer Bir Türkiye mozaiği: Antakya English Summary of Contents Baharın coşkusu kâbusa dönmesin! Türkiye, uzun ve yağışlı bir kış geçirdi bu yıl. Ülkenin Doğu bölgelerinde görmeye alışık olduğumuz kar manzaralarına Batı’da ve Güney’de de tanıklık edebildik. Ama şimdi baharı karşılıyoruz… Çevremiz yeşilleniyor ve ağaçlar çiçek açıyor yavaş yavaş. Uzun geçen kış boyunca hareket alanı daralan; soğuk ve yağışlar nedeniyle mecburiyetten evle iş arasından ibaret rutin bir yaşam sürdürmek zorunda kalan bizler, baharın gelişiyle birlikte kendimizi yollarda bulacağız... Otomobil özgürlüktür… Neredeyse herkes tarafından bilinen ve genel kabul gören bir slogan bu. Baharsa özgürlüğü yaşamak isteyenler için ideal bir mevsim. Direksiyon başına geçip yola çıkmak, tazelenen havayı ciğerlere çekmek, yeni yerler görüp yeni insanlar tanımak için daha uygun bir mevsim olamaz. Üstelik özgürlüğün sadece otomobil aracılığıyla yaşanması şart değil. Sayıları her geçen gün artan motosiklet tutkunları, garajlarının kapılarını açarak kış ayları boyunca ayrı kaldıkları ‘dostlarıyla’ hasret gidermeye başladılar bile. Ancak tam da burada, kullanacağımız araçların yol şartlarına uygunluğu bir kez daha önem kazanıyor. Baharın gelmesi, araçlardaki lastiklerin uygun mevsim lastikleriyle değiştirilmesi, klima gaz ve filtrelerinin kontrol edilmesi gibi araç bakımlarının da yapılması gerektiğini hatırlatıyor bizlere. Ayrıca ister otomobil, ister motosiklet olsun fark etmez, muayenesi yapılmayan, dolayısıyla uzman kişiler tarafından yola çıkmasında sakınca olmadığı tescillenmeyen araçların can ve mal kaybı oluşturma riski yarattığı kesin. BAHAR GELDI... DOĞANIN BIR PARÇASI OLAN BIZLERIN ATALETTEN KURTULUP ÖZGÜRCE YOL ALMASININ TAM ZAMANIDIR ŞIMDI. BAHARA VE HAYATA DEĞER KATMAK IÇIN MUAYENESIZ TÜM ARAÇLARI TÜVTÜRK ARAÇ MUAYENE İSTASYONLARIMIZA BEKLIYORUZ. İçişleri Bakanlığı’nın, 2014 yılının Şubat ayında hayata geçirdiği bir düzenlemeyle artık muayenesi olmayan araçların ikinci el satışını yapmak mümkün değil. Bununla birlikte, torba yasa olarak bilinen 6552 sayılı yasanın araç muayenesi gecikme cezalarında, trafik cezası ve motorlu taşıt vergisi borçlarında son derece avantajlı fırsatlar sunması da araç sahiplerini muayeneye yönelten etkenlerden biri oldu. Gerçekleştirilen bu çalışmalarla Emniyet Genel Müdürlüğü verilerinde 2014 yılının sonunda, 2013 yılına göre muayenesiz araç sayısında 1,1 milyon azalma olduğu görüldü. Ancak hâlâ Türkiye’deki motosikletlerin yüzde 61’inin muayenesi bulunmuyor. Baharın gelmesiyle birlikte yollarda sıkça rastlayabileceğimiz motosikletlerin bakımlarını ve muayenelerini yaptırmalarına dikkat çekmek ve gecikme indiriminden faydalanmaları için son tarihin 30 Haziran olduğunu belirtmek isterim. Evet, bahar geldi ve baharla birlikte tüm doğa uyanmaya, canlanmaya başladı. Doğanın bir parçası olan bizlerin de ataletten kurtulup özgürce yol almasının tam zamanıdır şimdi. Ama dikkatli olmak ve hassasiyet göstermek, her zamanki gibi bu mevsimde de şart. Çünkü mevzubahis olan insan hayatı ve her bir hayat son derece değerli. Bahara ve hayata değer katmak için muayenesiz tüm araçları TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonlarımıza bekliyoruz. Saygılarımla… KEMAL ÖREN TÜVTÜRK Genel Müdürü İSTASYON 3 22 Söyleşi 26 Kariyer 18 Tarihten İçindekiler NİSAN-MAYIS-HAZİRAN 2015 06 HABERLER Dünyada ve Türkiye’de öne çıkan haberler... 10 HAYAT Boğaz’ın ilk sahipleri sayılan ve Boğaz’ın pullu çocukları olarak anılan balıklar, bir gün bu sulara geri dönebilecekler mi? 18 TARİHTEN 1913’te, Balkan Savaşı’nın karanlık günlerinde, Akdeniz’de tek bir Türk gemisi dünyayı ayağa kaldırdı. Rauf Bey komutasındaki Hamidiye, sekiz aya yakın süre boyunca düşman gemilerini vurdu. 4 İSTASYON 22 SÖYLEŞİ Zorlu karakterleri başarıyla canlandıran Selen Uçer’i, çok yakın bir tarihte komedide izleyeceğiz. Şu anda sahnede iki oyunda birden oynayan Uçer, hayatın insanı gerçeği bulmaya ve samimiyete zorladığını söylüyor. 26 KARİYER Dale Carnegie’nin “Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak” ve “Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı” kitaplarından derlenerek hazırlanan “İşten ve Yaşamdan Zevk Almanın Yolları”, mutluluğun erişilmesi zor bir duygu olmadığına vurgu yapıyor. 10 Hayat 30 OTOMOBİL Bu yıl yollarımızı süsleyecek yeni modellere yakından bakış… 34 GEZİ Kürt’ün, Arap’ın, Türk’ün, Müslüman’ın, Hıristiyan’ın, Musevi’nin bir arada yaşadığı ve her birinin kendi kültürüyle var olabildiği bir yer: Antakya. 42 YEMEK Baharı, çiçeklenen ağaçlardan ve lalelerden önce, tezgâhlarda beliren enginarla kutluyoruz. Bu sağlık kaynağı sebzenin yaprakları arasında kat kat lezzet var. 30 Otomobil 46 SAĞLIK Acıbadem Aile Hastanesi Ortopedi Uzmanı Dr. Yakup Eroğlu, bilekte yoğun bir ağrıyla kendini belli eden Karpal Tünel Sendromu’nun, ellerin yoğun kullanılması sonucu ortaya çıktığını ve daha ziyade kadınlarda görülen bir hastalık olduğunu belirterek, erken teşhisin tedavide son derece önemli olduğunu söylüyor. O bölgedeki kaslar hasar görmediği ve doktora gitmekte geç kalınmadığı sürece, tedavinin başarı şansı yüzde 100. 48 UZMAN GÖZÜYLE Eğitmenimiz, Yola Elverişlilik Muayenesi’yle ilgili merak edilen tüm ayrıntıları anlatıyor… 52 OYUN Çeşitli firmalarca üretilen gözlükler, oyunseverleri uzun süre ekran başında olmaya davet ediyor. Hem de hiçbir şekilde baş ağrısına sebebiyet vermeden. 56 KÜLTÜR SANAT Kültür sanat camiasından en son haberler, yıldızların yaşamından kesitler... 58 TÜVTÜRK HABERLER ENGLISH SUMMARY İmtiyaz Sahibi TÜVTURK Kuzey Taşıt Muayene İstasyonları Yapım ve İşletim A.Ş. Adına Kemal Ören Yönetim Yeri Büyükdere Caddesi, No: 255 Kat: 17-18 Maslak-Şişli-İSTANBUL Yayın Yönetmeni Sema Uludağ Yayın Koordinatörü M. Koray Özcan (Sorumlu Müdür) Görsel Yönetmen Erhan Teksöz Yapım Yeri Doğuş Grubu İletişim Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. Doğuş Power Center Ahi Evran Polaris Caddesi No: 4 Maslak 34398 İstanbul Tel: 0212 304 00 00 (Santral) Baskı yeri Ömür Matbaacılık A.Ş. Beysan Sanayi Sitesi Birlik Cad. No: 20 Haramidere-Beylikdüzüİstanbul Tel: 0212 422 76 00 Yayın Türü Üç aylık yaygın süreli yayın, TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonları kurumsal yayınıdır, parayla satılmaz. [email protected] İSTASYON 5 HABERLER HAZIRLAYAN: TÜMAY YAZICI Mantık açlığı yenecek (mi?) İLGINÇLER VE BIR O KADAR DA GÜZEL n Geçtiğimiz günlerde BBC Future dergisinde David Robson imzasıyla yayınlanan bir haber, diyet konusuna bakışımızı farklılaştıracak nitelikteydi. Robson haberinde, Psikolog Eric Robinson’un yaptığı çalışmaya yer veriyordu. Liverpool Üniversitesi’nde görev yapan Robinson, özellikle kilo vermek isteyenlerin takip etmesi gereken bir araştırmacı. Araştırmasının temelini, iştahın mide kadar beynimizle de alakası olduğu üzerine kuran Robson, kilo verme konusunda en büyük desteğin hafızadan alınabileceğini savunuyor. Diğer bir ifadeyle insanın son yediği yemeği hatırlamaya çalışarak açlık ıstırabı çekmeden zayıflayabileceğine inanıyor. Bu yöntemin çıkış noktası, unutkanlık sorunu olan insanlara, özellikle de ileriye dönük amnezi Onlar dünyanın farklı ülkelerinin coğrafyalarını güzelleştirmek için yaratılmışlar sanki… Dünyanın en ilginç göllerinin araştırıldığı listede Pamukkale de var… n Büyük Prizmatik Kaplıca, Benekli, Caño Cristales, Kaynayan, Pamukkale, Loktak ve Şampanya… Art arda sıralandığında zihinde hiçbir çağrışıma yol açmayan bu kelimeler, dünyanın en ilginç göllerinin isimleri aslında. Aralarında Denizli’nin dünyaca ünlü Pamukkale’sinin de bulunduğu bu göllere biraz daha yakından bakıldığında, neden ilginç oldukları da anlaşılıyor. Büyük Prizmatik Kaplıca, ABD’deki Yellowstone Milli Parkı içinde yer alan kaplıcaların en büyüğü. 90 metre çapa ve 50 metre derinliğe sahip göl, mineral oranın fazlalığı ve farklı bölgelerinde değişik bakterilerin olması nedeniyle rengârenk bir görünüme sahip. Sıcaklığın kimi yerlerde 87 santigrat dereceye ulaşmasıysa cabası. Kanada’daki yerli halkın kutsal saydığı Benekli Göl ise mineral bakımından hayli zengin… Gümüş ve titanyumun da bulunduğu göldeki tuzların Birinci Dünya Savaşı sırasında patlayıcı olarak kullanıldığı biliniyor. Sonbaharda renkli bir görünüme bürünen Kolombiya’daki Caño Cristales gölü, hükümetin gerillalarla yürüttüğü savaş nedeniyle 2000’li yılların ortalarına kadar turistlere kapalı tutulan bir yer. Dominik Cumhuriyeti’nde, Morne Trois Milli Parkı’nın dağlık bölgesindeki Kaynayan Göl, ismiyle müsemma: Gerçekten de kaynıyor. Gölü kaynatansa tabanındaki çatlaktan sızan ve sıvı lavlardan çıkan sıcak gazlar. UNESCO tarafından Dünya Mirası listesindeki Pamukkale için fazla söze gerek yok. Turkuaz renkli sularla dolu bu kireçtaşı terasları, bol mineral içeren kaplıcaların akması sonucu oluşmuş bir yer. Hindistan’daki Loktak Gölü, bir yandan Hint pitonu ve jibon (şebek) gibi nesli tükenmekte olan hayvanlar için bir barınma alanı oluştururken diğer yandan da hidroelektrik santraline su sağlıyor. Gelelim Yeni Zelanda’daki Şampanya Gölü’ne… Tıpkı bir bardak şampanyada olduğu gibi sürekli karbondioksit kabarcıklarının yükseldiği bu gölde, 900 yıl önce oluşan bu kaplıcanın yüzeyindeki sıcaklık, 74 dereceye ulaşıyor. Silika bakımından zengin olan gölün kenarları turuncu renkte olup arsenik ve antimon sülfür içeriyor. Etrafındaki kayalardaysa cıva, talyum, altın ve gümüş birikintilerinin varlığı biliniyor. Kokla ve hatırla! n Kokular, tek başına koku alma duyumuzla mı ilgilidir, yoksa belleğimize çeşitli sinyaller yollayıp kimi hatıraların ortaya çıkmasına neden olur mu? Çeşitli kokuların insan zihninde hatıraları canlandırmakta nasıl bir rol oynadığı sorusunun peşine düşen Amerikalı nörologlar, sonuçları www.journaldelascience.fr sitesinde yayınlanan bir araştırmaya imza attılar. Daha önceden duyduğumuz bir kokunun ve o kokuyla birlikte yaşanan anıların yıllar sonra benzer bir kokuyla nasıl tekrar ortaya çıktığını ve bu durumun beynin hangi bölümüyle ilgili olduğunu araştıran nörologlar, 6 İSTASYON buna beynin iki bölgesi arasındaki dalgaların neden olduğunu ortaya çıkardılar. Diğer bir ifadeyle ikincil koku alma bölgesi olarak bilinen, koku depolanmasını sağlayan ve bir sonraki karşılaşmada hafızadaki kokuyla kıyaslanmasında temel kısım olan entorhinal korteks bölgesiyle beyin çıkıntısı (hipokampüs) olarak adlandırılan, hafızada çok önemli bir yeri olan ve bize geçmiş olayları hatırlatan beynin zonu. Hipokampüs, koku alma soğanının hemen yanında yer alıyor. Bu da kokuyla anıların ilişkilendirilmesinde anlamlı bir çıkarım olarak kabul ediliyor. (hafıza kaybı) adı verilen vakalara dayanıyor. Bu kişiler, birisiyle tanışmış, hatta onlarla sohbet etmiş olsalar da, 20 dakika sonra onları hiç hatırlamayabiliyorlar. Robinson aynı unutma halinin yemek için de geçerli olduğunu savunuyor. Açlık hissinin sadece midede salgılanan hormonlara bağlı olduğuna dair inancın her geçen gün biraz daha sarsılmasıyla birlikte, Robinson’un da içinde bulunduğu bazı araştırmacılar, obeziteyle mücadelede duygusal hafızayı güçlendirmenin yollarını arıyor. Gün içerisinde neler yendiğinin akılda tutulması, yemek istenilen şeyin hayal edilmesi, bu yollar arasında bulunuyor. Gün içerisinde neler yediğini hatırlatacak bir program üzerinde çalışan Robinson’un kesin sonuçlara varabilmesi için, daha zaman var. Ancak dikkatini toplayarak yemenin zayıflamaya değilse de, yemekten zevk almaya yaradığına şüphe yok. EBEVEYNLERDEN YAKIN TAKIP ABD’de geliştirilen ve “TeenSafe / Güvenli Gençlik” adı verilen sistem sayesinde ebeveynler, 18 yaşından küçük çocuklarını yakından takip edebiliyor. n Hangi anne baba çocuğunun başını belaya sokmasını ister ki? İstemez elbette. Ama gelişen teknolojinin sunduğu bazı nimetlerin, kimi zaman tam bir muammaya dönüştüğü ve çocuklarınız gözünüzün önünde olsa bile onları tehlikeli sulara çekebileceği de bir gerçek. Nasıl mı? Tabii ki iletişim araçlarıyla… ABD’de yaşayan gençlerin yüzde 80’inin cep telefonunun bulunması; bu telefonların yarısından fazlasının “akıllı” olarak nitelendirilen sınıfın içinde yer alması; dolayısıyla da internete, sosyal medyaya rahatlıkla erişebilmesi kaygıyı artıran unsurlardan. Ancak çocuğunun okulda arkadaşlarıyla sorun yaşayıp yaşamadığını veya uyuşturucu gibi büyük bir illete bulaşıp bulaşmadığını öğrenmek isteyen ebeveynler için geliştirilen akıllı telefon uygulaması, yüreklere biraz olsun su serpiyor. Uygulama, ailelere çocuklarını sadece gerçek hayatta değil, sanal âlemde de takip etme imkânı tanıyor. İlk olarak 2011 yılında piyasaya çıkan ve geride kalan üç yıllık zaman zarfında daha da geliştirilen “TeenSafe / Güvenli Gençlik” adlı bu uygulama sayesinde ebeveynler, bir ajan misali çocuklarını takip edebiliyor. Uygulamayı geliştiren şirket, her ne kadar anne babalardan çocuklarını takip ettiklerini onlara söylemesini tavsiye etse de sistem genel olarak gizli bir şekilde çalışıyor. Ancak bu uygulamanın hiçbir riskinin olmadığını söylemek mümkün değil. O nedenle uygulamayı satın almak isteyenlerin, çocuklarının 18 yaşının altında olduğunu kanıtlamaları gerekiyor. Durdurun geçen zamanı n İnsan yaşamının farklı devrelerinde her şeyi olduğu gibi zamanı da farklı algılamaya başlıyor. Amerikalı biyolog Robert B. Sothern, zaman algısındaki değişimi, kendi yaşamında sınamak için son 45 yılını bu konuyu incelemeye ayırdı. Günde beş kez ateşini ve tansiyonunu ölçen Sothern, bir dakikanın geçiş süresine dair tahminlerini kaydetti ve yaşı ilerledikçe zamanın daha hızlı aktığı hissine kapıldığını fark etti… Farklı hastalıklardan elde edilen bulgular, beynin en az dört bölgesinin zaman algısında rol oynayabileceğini gösteriyor. Örneğin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olanlarda zaman son derece yavaş akarken, orta yaşlıların bir bölümü günler ve saatler normal geçse bile, yılların hızla akıp gittiğini düşünüyor. Yaşlanma evresindeyse durum çok daha farklı... Uzmanlar, geçmişe oranla daha az deneyim yaşayan yaşlılar için zamanın çok hızlı aktığını belirtiyor. İnsanın aslında zamanı ölçerken yeni anılarını dikkate aldığını, eğer yeni bir anısı yoksa zamanın hızla aktığını düşündüğünü söyleyen uzmanların bir de önerisi var: Eğer hafta sonu tatilinizin yavaş geçmesini istiyorsanız, gününüzü evde televizyon karşısında geçirmeyin... Yeni şeyler deneyin... Pazar gecesi dönüp baktığınızda o iki günün uzun geldiğini göreceksiniz. (BBC) İSTASYON 7 HABERLER HAZIRLAYAN: RESUL BUKSUR YENİ VE İLGİNÇ ÜRÜNLER ZAMANIN ÖTESINDE, AKLIN IZINDE Kurmalı saatler, otomatik saatler ve kuartz dijital saatler... Şimdi de akıllı saatler hayatımızın bir parçası olmaya hazırlanıyor. POLAROID KÜP KAMERA Motorola Moto 360 Apple Watch n Akıllı telefonlarla başlayan her şeyin akıllanKalp atışlarıyla, ekrana dokunarak dığı bir dönemde, yüzlerce yıllık saatler de bu karşı tarafın saatini titreştirme, ekdalgadan sonunda nasibini alıyor. Zamanı gösrana parmağınızla bir şeyler çiztermenin ötesinde, mesajlaşmadan kalp atışlame gibi oldukça yenilikçi mesajrınızı kaydetmeye, hava durumunu göstermeklaşma imkânlarıyla saat dünyasına ten gelen telefonları yanıtlamaya, oyunlardan ilginç bir soluk getireceği kesin... yüzlerce farklı aplikasyona kadar saatler, koEn büyük tartışma, pil ömrüyle ilgiLG Watch Urban lumuzdaki mini bilgisayarlar olmaya artık hali. Şimdilik her akşam saatinizi şarja Sony SmartWatch 3 zırlar. Geçen yıl başlayan ilk akıllı saat haretakmanız gerekecek gibi. Fiyatı henüz belli keti, 2015’te tam bir dalgaya dönüşmek üzere. olmayan ürünü, www.apple.com/watch adresinmaları yapabiliyor. Moto360.motorola.com adBunda Apple’ın Watch ürününü Nisan’da tüm den inceleyebilirsiniz. resinden inceleyebileceğiniz saat 250 Dolar. dünyada satışa çıkaracak olması da büyük bir Sony SmartWatch 3 etken... Öyle özellikler düşünülmüş ki, insan Google’ın Android Wear adıyla ürettiği saat işleLG Watch Urban gelecekte iletişim ve zaman kavramlarının neSaatler akıllanmanın ötesinde lüks tasarımlara da tim sistemini kullanan ürün, çelik gövdesi, tasarelere varacağını hayal bile edemiyor. İşte size girdiler. LG daha önce LG G Watch R modelini bir rımı ve teknik özellikleriyle en dikkat çekici akıllı çarpıcı bir örnek: Apple Watch, sizin kalp atışadım öteye taşıyarak geçtiğimiz günlerde tamasaatlerden biri. 1,6 inçlik dokunmatik ekran, ışık larınızı ölçüp ekranda bir animasyonu haline men metal gövdeli ilk lüks Android Wear’li akılsensörleri, hız ölçer, pusula, cayroskop, dâhili getirerek sevgilinize, arkadaşınıza anında ilelı saat Watch Urbane’ı duyurdu. 1,3 inçlik P-OLED GPS, Wi-Fi bağlantı, Bluetooth gibi özellikleriyle tebiliyor. O da aynı anda aynı şeyi yaptığında, dokunmatik ekranla birlikte gerçek deri bir ka1.2 Ghz dört çekirdekli işlemciye sahip. Suya dabirbirinizin kalp atışlarının sürekli ekranda tuyış kullanılıyor. Paslanmaz çelik gövdesi, gümüş tabiliyorsunuz. Gerçekten şaşırtıveya altın parçalarla desteklenen sacı bir özellik... atin 1,2 GHz işlemcisi bulunuyor. Akıllı saatler temel olarak ya512 MB RAM ve 4GB eMMC hafıkındaki bir cep telefonuzaya sahip. Cayroskop, ivme ölna bağlanarak çalışıyorlar. çer, pusula, barometre ve kalp SMS’leri, mailleri, kişileri, ritmi sensörlerinin yer aldığı takviminizi kolunuzdan yönesaat, toza ve suya karşı da dayatebiliyorsunuz. Dokunmatik nıklı. http://www.lg.com/global ekranlarıyla şimdilik en büyük sitesinden detaylarını inceleyesorunları pil ömürleri. Ama bu bileceğiniz bu ürünün fiyatı henüz sorunun da aşılması çok sürPebble Time Steel Huawei Watch Samsung Gear S belli değil. mez. İşte size son günlerin en yanıklı saatin hafızası da 4GB. Detaylarını yeni akıllı telefon modelleri... Huawei Watch www.sonymobile.com adresinden bulabileceğiSaat kaç mı? Dakikada 110 kalp atışı. Daha önce aktivite bilekliğini çıkaran şirket, ilk niz bu saatin satış fiyatı, 250 Dolar. Apple Watch akıllı saatini duyurdu. Android işletim sistemiyle Apple’ın saat işine gireceği söylentisi, iki üç yılMotorola Moto 360 gelen Huawei Watch, güçlü performans özellikGoogle ve Motorola’nın birlikte Android Wear dır teknoloji dünyasını meşgul ediyordu. Sadece leriyle dikkat çekiyor. Saatin 1,4 inçlik 400X400 sistemini ilk uygulayan saatlerden biri olan söylentisi bile, birçok rakibinin akıllı saat alanıpiksel çözünürlüklü AMOLED ekranının yanı sıra Moto 360, yuvarlak akıllı telefon konseptinin na girmesinin yolunu açtı. Şirket nihayet geçen 1,2 GHz Qualcomm işlemci, 512 MB RAM, 4GB de öncüsü oldu. 1.5 inçlik dokunmatik ekranıyyıl, 2015’te çıkaracağı Apple Watch’ı dünyaya dâhili depolama alanı var. 40 farklı arayüz tela 49 gram ağırlığında. Birçok özel ekran temaduyurdu. Gün gelip çattı. Nisan başında satımasıyla gelen Huawei Watch altın, gümüş ve sisıyla kişiselleştirebiliyorsunuz. 4GB dâhili belşa sunulan saat iki farklı boyutta ve standart, yah olmak üzere üç farklı renk seçeneği sulek ve 512 MB RAM’e sahip. Cayroskop, hareket sport, edition versiyonlarıyla üç farklı modelnuyor. http://consumer.huawei.com sitesinde algılayıcı, pusula, adım ölçer ve optik kalp atışı de üretildi. Tabii onlarca farklı kayış seçeneğiydetaylı bilgilerini bulabileceğiniz Huawei Watch sensörü bulunuyor. Ses tanımayla Google arale neredeyse 40 farklı tasarımla karşılaşacağız. satış fiyatı henüz belli değil. 8 İSTASYON ARABAYA 4G HIZI n Polaroid’in Cube adındaki kamerası, Türkiye’de. 2 metreye kadar su geçirmez özelliğiyle dikkat çeken cihaz, 6 megapiksel çözünürlüklü fotoğraf çekme ve 1080p video kayıt yeteneğine sahip. Ve sadece 35 mm’lik boyutları var. Mıknatıslı gövdesiyle metal yüzeylere kolayca tutturulabilen ve darbelere karşı da oldukça dayanıklı olan bu ürün 399 TL. n Huawei, araç içi 4G LTE mobil Wi-Fi cihazını tanıttı. CarFi isimli aksesuar, araç içindeki herkesi Wi-Fi üzerinden internete bağlarken, 150 Mbps’e ulaşan indirme hızı ve 10 cihaza kadar bağlantı imkânı sunuyor. Çakmak girişine takılarak kolayca kullanılan CarFi, bir araçtan diğerine de kolayca taşınabiliyor. Ahşap ve karbon fiber malzemeden üretilen ürün, siyah, ahşap ve kırmızı olmak üzere üç farklı renk seçeneği sunuyor. SWATCH’TAN VOLEYBOL SAATİ n Swatch’ın dokunmatik ekranlı ilk akıllı saati olan Swatch Touch Zero One’ın tanıtımı yapıldı. Plaj voleybolu göz önüne alınarak geliştirilen saat, tasarımı ve özellikleriyle dikkat çekiyor. Voleybolcuların adımlarını sayabilmesinin yanı sıra katettikleri mesafeyi ölçüyor ve topa vuruş gücünü gösterebiliyor. Su geçirmez saat, akıllı telefonla bağlantı kurup, topladığı verileri gönderebiliyor. Saat 159 Dolar’lık fiyatıyla raflarda. LENSTEN KAMERA n Olympus şirketi, geçen yıl Sony’de gördüğümüz lens tasarımındaki kamerasını duyurdu. Hem kablosuz olarak uzaktan hem de telefona entegre edilerek çalışabilen Olympus Air, 16 megapiksel Live MOS sensöre sahip ve 289 Dolar’dan satılıyor. İSTASYON 9 HAYAT Boğaz’ın İlk Sahipleri GELDIK, YEDIK, BITIRDIK. BOĞAZ’IN PULLU ÇOCUKLARI BIR GÜN BU SULARA GERI DÖNEBILECEK MI? Boğaziçi’ne inci gibi dizili tarihi semtlerin suları, kalabalık balık sürülerine ev sahipliği yapıyor. Yeniköy’de deniz kenarına kurulu mekânlarda çayını yudumlayanlar, seyre daldıkları denizin altındaki kefal sürüsünün ve ait oldukları tehlike altındaki ekosistemin olasılıkla farkında değil. 10 İSTASYON İSTASYON 11 HAYAT Yazı: HAKAN KABASAKAL Boğaz’ın üzerini bir tül gibi kaplayan pus, ara sıra geçen yelkovan kuşlarının kanat çırpışlarıyla hafifçe aralanıyor. Vapur düdükleri şehrin iki yakasında adeta bir kalk borusu gibi yankılanıyor. Uyku mahmuru İstanbul günü karşılamaya hazırlanırken, geceden beri Boğaz’da mekik dokuyan balıkçılar şafağın ilk ışıklarıyla birer ikişer barınağa dönüyor... Gece yemcilerinin livarlarında –içine deniz suyu dolan küçük bölme– lüfer var. Şanslı olanlardaysa belki fazladan birkaç tane kofana... Sütliman denize zıpkın gibi dalan bir karabatak, çok geçmeden ağzında küçük bir balıkla yeniden su üzerinde beliriyor. İnce uzun gagasıyla sıkıca kavradığı avını martılara kaptırmamak için çevresini dikkatle kolluyor. Karabatak aceleci iştahında haksız değil. Çünkü, bugünlerde Boğaz’da balık bulmak, hem insanlar hem de diğer avcılar için giderek zorlaşıyor. Eskiden, sandalda, avlanan balıkların canlı kalmasını sağlayan livarlar lüferle dolup taşardı. Bugün balıkçılar o günleri buruk bir özlemle hatırlıyor... Balıkçılarımız artık karada... Sandallarını iskeleye bağlar bağlamaz denizdeki telaşları karaya taşınıyor. Lüferleri ve araya karışmış numunelik kofanaları tezgâha güzelce yerleştirme telaşı boşuna değil. Boğaz’ın en asil balığı lüferin ve onun iri kıyım abisi kofananın dipdiri, kıpır kıpır olanı makbul meraklısının gözünde. İkisi de artık o kadar az çıkıyor ki Boğaz’da, fiyatları da ateş pahası haliyle... Lüferi oldum olası çok severim. Sadece tadı değil ona bu kadar tutkun olmamın sebebi. Boğaz’ın balıkçılık geleneğinde kendine has bir yeri olan lüfer, son zamanların gözde deyişiyle Boğaz’ın “marka” balığı. Lüfer sürülerinin dolaşmadığı, bu çevik balığın elini eteğini çektiği bir Boğaz’ın düşüncesi bile derin bir üzüntü hissetmeme yetiyor. Kendine has lezzetli beyaz eti nedeniyle şüphesiz Boğaz’ın en makbul ve en aranılan balığıdır o. Ama lezzeti dışında, bu çevik avcıyla kıyasıya bir mücadele yaşamak ve en sonunda onu alt ederek avlamak için sabırsızlanan amatör ve profesyonel oltacılar, lüfer mevsimini adeta iple çeker. Mücadele zamanının yaklaştığını Boğaz’a giren öncü çinekop sürüleri belli eder. Lüferin iki gömlek küçük kardeşi çinekopun da meraklısı “ne yazık ki” az değildir ve o da en az lüfer kadar aranılan bir balıktır. Yine de çinekop, balıkçıların yüzünde adet yerini bulsun misali bir gülümsemeden fazlasına sebep olmaz çoğu zaman. Asıl coşku oltaya lüfer ve de kofana atladığında yaşanır. 70’lerin başında evimiz Beyoğlu’nda Balıkpazarı’nın çok yakınındaydı. Anneannemle evin balık alışverişini çoğu zaman buradan yapardık. Evin yaşlıları kılçıklı balığı pek sevmediklerinden, daha çok orkinos ya da kılıçbalığı gibi löp etli balıklar girerdi evimize. Kanı iyice çıkıncaya kadar tuzlu suda beklettiği orkinosun piştikçe rengi açılan etini de çok severdim, ama oturduğumuz binanın ilk katında yaşayan Rum teyzenin evinde tattığım lüferler, çocukluğumun İstanbul’una ait en lezzetli anılarım arasında yer alır. 12 İSTASYON Çukurova’dan göçmüş bir ailenin çocuğu olarak, İstanbul’un balıkçılık geleneğine ait lezzetlerinin çoğunu, adını çoktan unuttuğum o Rum teyzenin –anneannemin deyişiyle, madamın– evinde ilk kez tatmıştım. Balıklara ve diğer deniz canlılarına karşı ilgimin zamanla tutkuya dönüşmesinde, balıkların yaşamlarını araştırmayı meslek olarak seçmemde, çocukken bu sofrada gördüklerimin payı çok fazladır. Hafifçe buharlandıktan sonra üzerine biraz zeytinyağı ve birkaç damla limon suyu gezdirilen tarak midyesi... Boğaz’ın alametifarikası kara midyenin yahniden dolmaya, pilakiden tavaya çeşit çeşit yemeği... Dille damak arasında kolayca ezilen torik lakerdası... Hiç tatmadığı halde görüntüsüyle bile her seferinde anneannemin midesinde fırtınalar kopmasına neden olan pavurya salatası... Boğaz’ın dibinde ve suyunda ne varsa madamın sofrasında tanışmıştım... Bunlar arasında lüfer hep başköşeye yerleşirdi. Boğaz’ın balıkları arasında kendine has mevsimi olan sadece lüfer değildi. Bir görünüp bir kaybolanlar arasında kimler vardı bir bilseniz... Palamut, torik, uskumru, orki- nos ve kılıçbalığı da lüfer gibi İstanbul Boğazı’nın ziyaretçileri arasındaydı. Yaz boyunca ortalarda görülmeyen bu balıklar birer ikişer pazarlarda boy göstermeye başladıklarında İstanbul için balık vaktinin geldiğini anlardık. İskorpit, eşkina, karagöz, lapin, gelincik gibi yerleşik balıklar balıkçılarda yıl boyu görülürken, suların ısınmaya başlamasıyla sırra kadem basardı Boğaz’ın mevsimlik konukları. Dedemle sık sık gezmeye gittiğimiz balıkçı barınaklarında, lüfer –ve diğerlerinin– mevsimi yaklaşırken hep şu sözü duyardım: “Yakında ‘akın’ başlar, eli kulağındadır.” Yazın gelişini müjdeleyen leylek sürülerini bekler gibi balık akınlarını beklerdi balıkçılar. Gözden ırak balık sürülerinin derin karanlıktaki akınları Boğaz’ı tıka basa doldurdukça, pazarlar ve sofralar denizin bereketiyle dolar taşardı. Üstelik o zaman bu sabırlı bekleyişin bir anlamı vardı. Şimdilerde olduğu gibi sadece çinekop, lüfer ve palamut değildi balıkçıların özlemle bekledikleri gezginler. Bu akının sonunda denizin devleri dedikleri orkinoslar ve kılıçbalıkları da sıralarını beklerdi Boğaz’a girmek için. Küçüklerin açtığı yoldan Boğaz’a onlar da akın ederdi eskiden. Peki, neydi bu akın dedikleri? Lüferin, palamutun, uskumrunun sofralarımızı şenlendirmesi, İstanbul’da balık vaktinin başlaması için niye ille de akının başlaması gerekti? Bu kalabalık sürülerin –lüferlerin, palamut ve toriklerin, orkinosların ve kılıçbalıklarının, uskumru ve kolyozların– akın akın Boğaz’a gelmelerinin nedeni ne olabilirdi? Akın zamanı yaklaşınca balıkçıları hummalı bir hazırlanma telaşı sarardı. Yaz boyu olta kutusunda durmaktan kararan lüfer zokaları (içine olta iğnesi yerleştirilmiş, sarımsak dişi şeklinde kurşun ağırlıklar) birkaç damla cıva dökülüp ovularak iyice parlatılır, palamut çaparileri santim santim gözden geçirilir ve sağlamlığından emin olunmazsa yenisi yapılırdı. Orkinosçular, her biri en az birkaç yüz kilo çeken bu dev balıkların ağırlığına dayanabilmesi için, parmak kalınlığında ipler, çelik tel ve kasap çengelinden farksız olta kancalarından, Boğaz’da bugüne kadar kullanılmış belki de en büyük olta takımlarını hazırlardı. Ara sıra oltalarına canavar köpekbalıkları da atladığı için yaptıkları takım sağlam olmalıydı. Akın öncesi hazırlık zamanıydı ve iyi değerlendirilmeliydi. Yediden yetmişe İstanbulluların, balıkçıların ve balık Balık pazarları bir bölgede balık ekosisteminin durumunun en net görülebileceği alanlardan biri. Balıkların her geçen yıl biraz daha artan fiyatı, Boğaz balıklarının imdat çığlığının rakamlara dönüşmüş hali gibi... İSTASYON 13 HAYAT Boğaz’da Bir Büyük Beyaz Büyük beyazın Boğaz sularındaki bilinen öyküsü 1881’de başlıyor. O yıl Şubat ayında neredeyse 4 metre uzunluğunda bir büyük beyaz Beylerbeyi’nde sahile vuruyor. Boğaz’daki ilk karşılaşmaya ilişkin günümüze ulaşan bir görüntü bulunmaması ise büyük talihsizlik. Ancak, bu olayı izleyen 100 yıllık dönemde Boğaz’da ve Boğaz’a yakın sularda en az bir düzine büyük beyaz daha yakalanıyor. Tıpkı 20 Şubat 1926’da Büyükada önlerinde yakalanmış olan bu büyük beyaz gibi. Büyük beyaz köpekbalığı da, İstanbul’un hafızasından silinmiş bir başka anı... tutkunlarının daima sabırsız bir merakla ve umutla bekledikleri akınların, adına balık göçü denen çok büyük bir yaşam akışı olduğunu öğrenmeme daha yıllar vardı... İstanbul Boğazı, Akdeniz’le Karadeniz arasındaki yegâne geçit olan Türk Boğazlar Sistemi’nin kuzey ucunda yer alır. En basit ifadeyle, yaklaşık 30 kilometre uzunluğunda, kıvrımı bol dar bir su yolu olarak tanımlanabilir. Boğaz’ı biraz daha ayrıntılı tanımlamak isteyenler, onun stratejik öneminden, zaman zaman yaşanan deniz kazalarından, yalılara bindiren dev gemilerden, kıyıları boyunca sıralanmış çay bahçelerinde ve lokantalarda çok güzel keyif yapıldığından da bahsedebilir. Ancak, çok azımız Boğaz’ı tanımlarken onun yeri geldiğinde bir yaşam yolu, yeri geldiğindeyse yaşamın önünde ekolojik bir engel olduğundan bahsederiz. Boğaz’ın hassas dengeler üze- sin zengini sularında iyice yağlanıp şişmanlamak ve yumurtalarını bırakmak için İstanbul Boğazı’ndan geçmeye mecburdur. Akdeniz’den yola çıkan sürüler, kim bilir kaç nesildir sürdürdükleri bu muhteşem yaşam yolculuğunda Karadeniz’e çıkmadan önce akın akın Boğaz’ı doldurur. Boğaz’da durakladıkları zaman boyunca bereketli avlar verir, yüzleri güldürürler. Çocukluğumdan aşina olduğum akın kelimesi, özlemle beklenen balık sürülerinin Boğaz’da arka arkaya boy göstermeleridir. Balıkbilimciler tarafından balık göçü olarak da adlandırılan akınlar sayesinde Boğaz sadece bir denizyolu olmaktan çıkar, asırlardır kıyısında yaşayan insanlara gıda ve geçim sağlayan bir yaşam kaynağına dönüşür. Balık göçü birbirini izleyen irili ufaklı yaşamların durmak bilmeyen yolculuğudur. Göç mevsiminin gelişiyle BALIK GÖÇÜ OLARAK DA ADLANDIRILAN AKINLAR SAYESINDE BOĞAZ SADECE BIR DENIZYOLU OLMAKTAN ÇIKAR, YÜZYILLARDIR KIYISINDA YAŞAYANLARA GEÇIM SAĞLAYAN BIR YAŞAM KAYNAĞINA DA DÖNÜŞÜR. rinde duran bir ekosistem olmasının yanı sıra, Akdeniz ve Karadeniz arasında deniz canlılarının karşılıklı gidiş gelişlerini düzenleyen bir ekogeçit olduğundan söz edenlerin sayısıysa iki elin parmaklarını geçmeyebilir. Oysa, geçmişte İstanbul Boğazı’nın, gerek yerleşik balıklarının bolluğu, gerekse mevsimlik ziyaretçilerinin akınlarıyla bir balık cennetine dönmesini sağlayan, onun bir yaşam yolu, bir ekogeçit olma özelliğidir. Nedense bu özelliği hep görmezden gelinir. Uzak denizlerden gelen ziyaretçiler, Karadeniz’in be- 14 İSTASYON hareketlenen muazzam kalabalıklar, içgüdülerine kaydedilmiş rotaları izleyerek muhteşem bir yaşam yolculuğunu başlatır. Yolcuların gelişi dört gözle beklenir. Yüzleri güldürecek, karınları doyuracak kazançtır çünkü gelmekte olan. Boğaz’daki balık göçüyle, özellikle orkinos göçüyle beslenen balıkçılık kollarından birisi de dalyancılardı. En basit şekliyle ağ odalarından oluşan bir tuzak olarak tarif edebileceğimiz dalyanları, eskiden Boğaz’ın iki yakasında uygun olan her yerde kurulmuş olarak görmek mümkün- dü. 2000 yılı başına kadar İstanbul Boğazı’nda ve Boğaz yakını sularda, Beykoz Dalyanı da dahil sekiz tane ağ dalyanı kurulurdu. Dalyanın direğindeki derme çatma oturakta vardiyalar halinde nöbet tutan gözcüler, dalyana giren balık sürülerini haber vermek için pür dikkat denizi gözlerlerdi. Boğaz’ın balıkçılık kültüründe ta Bizans’tan beri var olan dalyanların son temsilcisi olan Beykoz Dalyanı, adını aldığı semtin biraz açığında tek başına bir geleneği yaşatmaya çalışıyor. Her yıl yaz başında kurulan dalyanın bir aydan biraz uzun bir av ömrü var. Bu kısa sürede dalyana ne girerse dalyancıların kısmetinde de o var. Bir zamanlar yarım tonluk orkinosların kurtulma telaşıyla parçaladıkları kalın ağlar bugün çoğu zaman istavrit, gümüş, çaça gibi ince balıklarla yetinmek zorunda kalıyor. Dalyana lüfer, palamut, hele de torik girdiğinde o gün dalyancılar için bayram demek. Ve Beykoz Dalyanı yıllardır sıkış tıkış orkinos sürülerine hasret. Vaktiyle yaz başında lüfer, palamut, torik, uskumru, kolyoz ve orkinosların kalabalık sürüler halinde Karadeniz’e çıkmalarına “anavasya” denirdi. Karadeniz’in besin zengini sularında iyice şişmanlayan balıkların suların soğumaya yüz tutmasıyla geri dönüşleri ise “katavasya” olarak adlandırılırdı. Bugün İstanbul’da kaç kişi bu iki kelimeyi bilir orası meçhul, ancak eskiden gerek anavasya gerekse katavasya sırasında İstanbul halkı balığa doyardı, bu kesin. Öyle ki, bugün fiyatıyla el yakan lüferin, anavasya ve katavasya günlerinde yok pahasına satıldığı olurdu. Boğaz’ın ziyaretçileri sadece bu balıklarla sınırlı değildi. Denizlerin en ünlü avcısı, besin zincirinin tepesindeki yırtıcı büyük beyaz köpekbalığı da (Carcharodon carcharias), peşine takıldığı sürülerin izinde Marmara’ya girer, hatta daha da ileriye giderek Boğaziçi sularında boy gösterirdi. Büyük beyaz köpekbalığı ya da Boğaz balıkçılarının ona taktıkları isimle “harharyas”, Boğaziçi’nin mevsimlik ziyaretçileri arasında hiç şüphesiz en çok korku duyulanıydı. Aralarında Samatyalı İrfan’ın, Baba Hakkı’nın, Şalvarlı Hüseyin’in, Ali Yavur’un bulunduğu Boğaz’ın namlı oltacılarının orkinos oltalarına yem diye taktıkları toriklere iştahla saldıran ve saatler süren bir mücadelenin ardından kâh Galata Köprüsü’nün yanında, kâh Karaköy’de kurulan bir panayır çadırında meraklısına 25 kuruş karşılığı izlettirilen büyük beyaz köpekbalıkları inanması zor bir hikâye olsa da, zamanında İstanbulluların hemen her kış korkuyla karışık bir merakla izledikleri bir manzaraydı. Orkinos göçünün kesildiği Marmara’da ve Boğaz’da neredeyse 30 yıldır büyük beyazdan haber alınmıyor. Avının terk ettiği denize artık o da girmiyor. Rakamlar ürkütücü. Denizlerimizde su ürünleri üretimine ilişkin verilerin sağlıklı şekilde derlenerek kullanıcılara sunulması amacıyla, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 1967 yılından bu yana düzenli olarak yaptığı Deniz Ürünleri Anketi’ni, 2014 yılı Ocak–Mayıs aylarında yineledi. Sonuçları TÜİK Su Ürünleri İstatistikleri 2013 başlığı ile yayımlanan ankete göre geçtiğimiz yıl denizlerimizde yaklaşık 5 bin 225 ton lüfer ve 13 bin 157 ton kadar palaİSTASYON 15 HAYAT İstanbul’da balıkçıların arkalarını döndükleri manzara yüzyıllar içinde büyük değişim geçirdi. Balıkçıların Boğazönü diye adlandırdıkları Pendik açıklarında balık tutan iki balıkçı, manzara değişmiş olsa da çok eski bir geleneğin takipçisi. 16 İSTASYON mut ve torik avlanırken, aynı yıl orkinos av miktarı bin tonun altında kaldı. Uzak denizlerin bereketini Boğaziçi’ne ve ötesine taşıyan, İstanbul pazarlarını buram buram balık kokutan göçmen balıkların yok pahasına satıldıkları bolluktan artık eser yok. Son yıllarda Marmara’da tek tük yakalanan orkinoslara aldanarak eski günlerin geri geldiğini düşünmek aceleci bir iyimserlik olur. TÜİK rakamlarını okudukça tablo daha da kararıyor. Bir zamanlar uskumru ve kolyoz kaynayan Marmara Denizi’nde, yine 2013 yılı rakamlarına göre 156 ton civarında kolyoz yakalandığı görülüyor. Uskumru miktarını okuyunca ürküntüyle karışık bir acı duymamak elde değil; geçtiğimiz yıl Marmara’da sadece 1 ton av veren uskumrunun vaktiyle bereketli akınlar yaptığı Batı Karadeniz’de 100 kilo gibi sembolik bir av vermiş olması içler acısı bir durum. Bu miktar, eskiden fındık kabuğu kadar birkaç çapari sandalının bir günde yakaladığı uskumruya ancak denk gelir. Bu arada altını çizmekte yarar var, TÜİK tarafından açıklanan miktarların ne kadarının İstanbul Boğazı’nda yakalandığı raporda belirtilmemiş. Ancak av yasağının bittiği eylül başından beri Boğaz’ın özellikle Paşabahçe Koyu’nun sularını hallaç pamuğu gibi atan, balık bulucunun ekranında tespit ettikleri sürüleri diğerlerinden önce çevirmek için amansız bir yarışa giren irili ufaklı gırgır teknelerinin gece gündüz bitmek bilmeyen mesaisi, İstanbul Boğazı’nda göçmen balık sürülerinin nasıl bir av baskısı altında olduğunu yeterince anlatıyor. Lüferle yetinmeyenler onun bir ufağı olan sarıkanata hatta henüz üreme olgunluğuna erişmemiş yavru lüferler olan çinekoplara göz dikiyor. Palamuttan önce çingene palamutları tezgâhlarda boy gösteriyor. Hatta çingene palamutundan da ufak olan vonozlar, fırsatı ganimet sayan bir avlanma anlayışı sonucu tanesi 2–3 liradan tezgâha gelebiliyor. Binlerce balıkçı ve ailelerinin hayatı, göçün sürmesine bağlıyken balıkçı tezgâhlarında sergilenen bu manzara acaba kaç kişiyi rahatsız ediyor? Boğaz’da veya bir başka yerde yolu kesilen her çinekop sürüsü, her çingene palamutu hatta vonoz sürüsü, henüz üreme olgunluğuna gelmemiş balıkları, gelecek yılların lüferleri, palamutları ve toriklerini bugünden yok etmek demek. Boğaz’da balık çevirmesine izin verilen her gırgırla kendi boğazımızı biraz daha sıkıyoruz, hem de göz göre göre. Oysa gelecek yıl lüfer ve palamut yemek için çinekopun, vonozun ve çingene palamutunun bugün hayatta kalarak yaşam göçüne devam etmesi gerek. İyi dilekler yetmiyor. İstanbul Boğazı asırlardır bereketiyle balıkçıların ve kent halkının yüzünü güldüren, karınlarını doyurmalarını sağlayan geleneksel bir balıkçılık bölgesi olarak bilinir. Altın Boynuz olarak da bilinen Haliç, bu geleneksel balıkçılık bölgesinde öne çıkan bir adresti eskiden. Vaktiyle voli ağlarının palamutlarla tıka basa dolduğu, hatta yumurtlamak için orkinosların girdiği zamanın altın değerindeki avlağı Haliç’e neden Altın Boynuz dendiğini anlamak için bu kısa açıklama sanırım yeterli olur. Plansız şehirleşmeyle zıvanadan çıkan bir kentin tüm atıklarını kabul etmek zorunda kalan ve sonuç olarak günümüzde artık yer yer bataklığa dönüşmüş olan Altın Boynuz’un bugünkü manzarası temiz ve bereketli geçmişiyle taban tabana zıt bir resim çiziyor. Boğaz sularında uygulanan balıkçılık faaliyetlerinin çeşitliliği de gözden kaçmayan bir zenginlik sergiliyor. Fanyalı ağ veya solungaç ağlarıyla koylarda tekir, barbunya, iskorpit peşine düşen; uzunlamasına ikiye bö- lünmüş bir zargananın yarısını yem diye taktıkları uzun oltayla akıntıda lüfer bekleyen; tüyleri özenle bağlanmış kalın çaparilerle Boğaz’ın derinlerinden birkaç tane palamut koparmak için kar fırtına demeyen balıkçılar... Sığ kayalıklardaki her kovuğu didik didik ederek lapin, kikla, eşkina, levrek veya karagöz arayan zıpkıncılar... Çelik pençeleri andıran taraklarla dibi kazıyarak midye toplayan algarnacılar... Deniz salyangozu toplayan dalgıçlar veya nam-ı diğer nargileciler... Yaz kış demeden kıyıda gündüzü geceye bağlayan oltacıları da unutmamak gerek. Boğaz’ın ekmeğini sadece büyük tonajlı endüstriyel balıkçılar yemiyor. Bu pastada küçüklerin de azımsanmayacak bir payı var. Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) tarafından 2006 yılında yayımlanan bir araştırmaya göre, İstanbul Boğazı sınırları içinde kalan bölgede 13 tane su ürünleri kooperatifi var ve söz konusu kooperatiflere kayıtlı üye sayısı 5 binin üzerinde. Her ne kadar çalışmada yayımlanan rakamlar sekiz yıl önceki durumu ortaya koyuyor olsa da yine de çok anlamlılar. TÜDAV raporuna göre 2002 yılında Boğaz bölgesinde faaliyet gösteren bin 206 balıkçı teknesi varken bu sayı 2006’da 996’ya düştü. Tekne sayısındaki %17’lik çarpıcı azalmaya Boğaz’daki balık stoklarındaki düşüşün yanı sıra deniz trafiğindeki yoğunluğun neden olduğu ileri sürülüyor. Uskumrunun, orkinosun ve kılıçbalığının belki de dönmemek üzere terk ettikleri sularda palamut ve lüferin de onlara katılması an meselesi. Çoluk çocuk demeden avlamaya devam edersek Boğaz’ı terk etme yolunda onların da eli kulağında. Eğer Boğaz’ın son göçmenleri de bir gün burayı terk ederlerse, yaşamları onlara bağlı binlerce balıkçıyı ve ailelerini nasıl bir kaderin beklediğini hayal etmek zor değil. Ancak bu kaderi ne yazık ki kendimiz yaratıyoruz ve nedense bunu anlamamakta inat nelik diye sergilenecek kadar dahi çıkmadığı günler oluyor toriğin. Onun bir gömlek büyüğü olan “sivri” lakaplı azman torikleri çoğu İstanbullu tanımaz bile. İstanbul Boğazı’nın geleneksel balıkçılık bölgesi olarak varlığını sürdürmesi için iyi dileklerden daha fazlası gerekiyor. Deniz, balık ve balıkçılık algımızda köklü bir değişime ihtiyacımız olduğu gün gibi ortada. Boğaz’ı besleyen balık göçünün büyük ölçüde kesilmiş olmasında aşırı avcılıktan deniz kirliliğine, Marmara’ya ve Karadeniz’e girmesine farkında olmadan yardım ettiğimiz taraklı medüzün (Mnemiopsis leidyi) balık yumurtalarını yemesinden yoğun deniz trafiğine ve habitat kaybına kadar çok çeşitli nedenlerden söz edilebilir. Bunlar hemen her av mevsi- Balıkların peşinde balıkçılardan başkaları da var. Bir zamanlar büyük beyazları peşlerine takarak Marmara’ya, hatta Boğaz’a çeken balık sürülerinin sadık takipçileri arasında yunuslar da yer alıyor. DENIZLERIN EN ÜNLÜ AVCISI, BESIN ZINCIRININ TEPESINDEKI YIRTICI BÜYÜK BEYAZ KÖPEKBALIĞI DA PEŞINE TAKILDIĞI SÜRÜLERIN IZINDE MARMARA’YA GIRER, HATTA BOĞAZIÇI SULARINDA BOY GÖSTERIRDI. ediyoruz. Çinekop satın alarak lüferin, vonoz veya çingene palamutu satın alarak palamut ve toriğin azalışına katkıda bulunduğunuzu hiç düşünmüş müydünüz? Gelecek yıl bu balıkları yiyemezsek bunun suçunu kimde arayacağız? Tükenişte hiç mi payımız yok? Boğaz’ın hayatta kalan son orkinosçularından Samatyalı İrfan’la birkaç yıl önce yaptığım bir söyleşide, artık 90’ına merdiven dayamış olan yaşlı kurt, mazide kalan bereketli Boğaz’ı özlemle anıyordu. Peşinde saatlerce koşturduğu, canını hiçe sayarak mücadele ettiği orkinosları ve arada bir oltasına takılan canavar büyük beyazları anlatırken aşina olduğu sulara dalıp gidiyordu gözleri. Çok fazla avlandığı için satılmayan ve elde kalan toriklerin nasıl bozulduğunu ve Sarayburnu önlerinde nasıl denize döküldüğünü de yine Samatyalı anlatmıştı. Artık bırakın denize dökmeyi, tezgâhtaki palamutların arasında numu- minin başında, ortasında ve sonunda her fırsatta yazılıp çizilen, deyim yerindeyse artık temcit pilavına dönmüş ve bu nedenle değersizleşmeye yüz tutmuş kavramlar. Göçmen balıkları Boğaz’da kapana kıstıran av baskısının şiddetlenmesinde tüketim tercihlerimizin de büyük katkısı var. Çinekopa müşteri çıkmazsa balıkçı gelecekte lüfer olacak yavruları bugünden avlamak zorunda kalmaz. Biraz sabır ve denize bolca saygıyla her iki tarafın da kazançlı çıkacağı gün gibi ortada. Yine de iyi niyetin yetmediği yerlerde toplumsal farkındalıkla desteklenen (hatta sorgulanan) ve tavizsiz uygulanan av yasakları etkili bir kontrol mekanizması oluşturmak için gerekli. İştahla yediğiniz lüferin tabağınıza gelinceye kadar çok uzun bir yol kat ettiğini lütfen her lokmada hatırlayın. Soframızın balıksız kalmaması Boğaz’daki yaşam yolculuğunun aksamadan sürmesine bağlı. Bu konu National Geographic Türkiye dergisinden özetlenerek alınmıştır, NG Türkiye abone hattı: 444 18 59 veya 0 850 222 18 59 İSTASYON 17 TARİHTEN Akdeniz’in en tehlikeli yırtıcısı Hamidiye 1913’te Balkan Savaşı’nın karanlık günlerinde, Akdeniz’de tek bir Türk gemisi dünyayı ayağa kaldırdı. Rauf Bey (Orbay) komutasındaki Hamidiye, sekiz aya yakın bir süre boyunca düşman gemilerini vurdu; sahillerine baskınlar yaptı, vur-kaç harekâtıyla büyük zayiat verdirip İstanbul’a döndü. “HAMİDİYE’NİN BAŞARISI MERAK UYANDIRIYOR” “Şüphe yok ki ben, Koca Barbaros’un bir dümen neferi dahi olamam” diyen Rauf Bey, 1905 yılında II. Abdülhamit tarafından ABD’ye gönderilmiş, daha sonradan paşalık rütbesi verilen Amerikalı denizci danışman Bucknam Bey’le birlikte buradaki tersaneleri ve gemileri incelemişti. Rauf Bey’in Akdeniz’deki başarıları Atlantik ötesinde de yankı bulmuş; The New York Times gazetesinin 23 Mart 1913 tarihli sayısında ilgili bir haber yer almıştı. 18 İSTASYON İSTASYON 19 TARİHTEN ŞINGIN 12 Mart İTALYA Çanakkale 14 Ocak OSM YUNANİSTAN İskenderun 07 Mart Beyrut 18 Ocak U MISIR HIDİVLİĞİ (İNG.) UĞ Port Said 19 Ocak RL İskenderiye 16 Mart Gazze 22 Şubat TO Hayfa 23 Şubat RA Girit PA Arvat Adası 02-06 Mart İM Kekova 25 Şubat Papadda 08 Mart I Antalya 27-28 Şubat L Malta Valetta 14-17 Şubat Şıra 15 Ocak AN Turisina Senafir Adası 30 Ocak Mulik 30 Ocak Diba 01 Şubat HAMİDİYE KRUVAZÖRÜNÜN DOĞU AKDENİZ VE KIZILDENİZ HAREKÂTI I. Harekât Cidde 01 Şubat Ayrılış 05 Şubat II. Harekât III. Harekât Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı Seyir Haritaları verileriyle hazırlanmıştır. H iç şüphe yok ki Hamidiye denince, 1913 yılında Akdeniz’de akınlar yapan bir Türk kruvazörü ve komutanı Rauf Bey (Orbay) akla gelir. Hamidiye için destanlar yazıldı; kitaplar basıldı. Birçok Avrupa ülkesinin deniz harp akademilerinde Hamidiye’nin akınları okutuldu. Hamidiye’nin Akdeniz seferini, kimi yazarlar “korsan savaşı” olarak niteler, kimileri ise “korsan” deyimini yakışıksız bulur. Bana sorarsanız, ben de bu ikinci grubun 20 İSTASYON fikrine katılıyorum. Hamidiye Akdeniz’de Almanların Emden kruvazörü gibi asla korsanlık yapmadı; şerefli bir biçimde, uluslararası savaş kurallarına uyarak savaştı. Osmanlı İmparatorluğu denizlerde sürekli yenilirken, Yunan donanmasından bile çekinir bir durumdayken, Balkan Harbi’nde izzetinefsi kırılmış, şerefi zedelenmiş bir imparatorluğun halkına övünç kaynağı oldu; bir destan yazdı. Hamidiye 14 Ocak 1913 günü Çanakkale Boğazı’ndan çıktı. Beraberinde Mecidiye kruvazörü ve Yarhisar muhribi vardı. Fa- kat sonra onları geri gönderdi. Semendirek (Semadirek) adasının arkasından dönerek Simni’nin batısından dosdoğru güneye doğru indi ve Şira (Syros) adasına geldi. Adada bulunan İngiliz gemilerini dışarı çıkardıktan sonra ateşe başladı. Limanda bulunan Makedonya isimli Yunan kruvazörünü yaraladı; sahilde bulunan cephane depolarını ve fabrikaları tahrip etti. Daha sonra güneye yönelerek Girit’i dolandı ve ardından doğuya dönerek Beyrut limanına girdi. Tam demir atmıştı ki, uzaktan üç bacalı bir gemi göründü. Bu gemi, Yu- nanların ünlü Averoff kruvazörü olabilirdi. Aceleyle demirini kesip limandan ayrıldı (Meğer bu dumanı görülen gemi aslında o tarihten bir sene sonra Osmanlı’ya sığınacak olan Alman kruvazörü dört baca Breslau, yani Midilli imiş). Hamidiye 19 Ocak 1913’te Port Said’e, 20 Ocak’ta da Süveyş’e geldi. Rauf Bey burada eline geçen gazetelerden 15 Ocak’ta Çanakkale önlerinde Türk-Yunan donanmasının karşılaştığını ve Averoff yüzünden bizim donanmanın yenilmiş olduğunu öğrendi. İstanbul’la telsizle irtibata geçmek için Kızıldeniz’in güneyine inip Cidde limanına demirledi ve şehirdeki telsiz istasyonundan İstanbul ile konuştu. Hamidiye 6 Şubat 1913’te Port Said’ten denize açıldı. Korkunç bir fırtınaya tutulmasına rağmen 14 Şubat’ta Malta’ya geldi. Bu limanda uluslararası kurallara göre 24 saat kalabilecekken, Rauf Bey’in politik manevraları sayesinde üç gün kalarak 450 ton kömür aldı. Buradan doğru Hayfa limanına geldi ve yine kömür aldıktan sonra Beyrut limanına geri döndü. Buradan da kazan suyu aldıktan sonra önce Antalya’nın Kekova limanına, akabinde yeniden Beyrut limanına demirledi. Hamidiye her yerde coşkulu bir tezahürat ve sevgiyle karşılanıyordu. Beyrut’tayken Arnavutluk’taki birliklere ulaştırılmak üzere 50 ton cephane, 10 bin altın alarak hareket etti. Bu arada geminin pervasızca seyrinden çok rahatsız olan Yunanlar, üç muhribi Hamidiye’yi batırmak üzere seferber etmişlerdi. 12 Mart günü İtalya çizmesinin topuğuna gelen Hamidiye, karşısına çıkan Leros isimli bir Yunan şilebini, mürettebatını aldıktan sonra mahmuzlayarak batırdı. Buradan Şinkin limanına yönelen gemi, ateş ederek limana yaklaştı. Buradaki gemilerin hemen hemen hepsi isabet aldı; altı tanesi battı; birinin kazanı patladığı için pek çok kayıp verdi. Ardından Şinkin’den ayrılarak, kalan 250 ton kömürüyle ancak İskenderiye limanına varabildi. Burada halk tarafından coşkun bir tezahüratla karşılandı. Artık “Şinkin baskını” bütün dünyada duyulmuştu. Hamidiye artık tılsımlı bir gemiydi. Kâh orada kâh burada görülüyor; adeta uçuyordu. Oysa ki Hamidiye çok yorulmuştu. 10 bin mil yapmıştı. Zaten yeni bir gemi de değildi artık, 10 yaşına geliyordu. Kazanı ve tüm makinelerine onarım gerekiyordu. Port Said limanından 490 ton su alarak, RAUF ORBAY (1881-1964) Cibali’de doğdu. Babası Muzaffer Paşa’dır. 1893’te Bahriye Mektebi’ne Rauf Orbay’ın mezarı, bugün Erenköy’de iki cadde girdi ve 1899’da güverte mühendisi arasında kalan Sahrayı Cedit Mezarlığı’nda bulunuyor. (teğmen) rütbesiyle mezun oldu. Selimiye fırkateyni, İdare-i Mahsusa’nın vapurunda tarafından basılması üzerine Malta’ya sürüldü. çalıştı. Önce’nin ikinci kaptanlığına, sonra 1921 yılında buradan kurtulduktan sonra zırhlısına atandı. O dönemin ünlü romancısı Anadolu’ya döndü. Önce bayındırlık bakanı, Mehmet Rauf da bahriye subayı olduğundan, sonra başbakan oldu. 24 Temmuz 1923’te isimlerinin karıştırılmaması için kendi ismine Lozan Antlaşması imzalandıktan sonra Hüseyin’i ekledi ve Hüseyin Rauf Atatürk’ün İsmet Paşa’yı olarak anılmaya başlandı. karşılamaya gitmesini 1909’da istemesi üzerine istifa Hamidiye etti. Terakkiperver kruvazörü Cumhuriyet komutanlığına Fırkası’nın tayin oldu. kurucularına katılarak Hamidiye İnönü’ye karşı ile ünlü muhalefet saflarında akınlarını yaptı yer aldı. Rauf Orbay 1926 ve dönüşte korvat yılında yurtdışındayken Atatürk’e kaptanlığına (binbaşı) terfi İzmir’de düzenlenen suikast bahane edilerek etti. Bilahare kalyon kaptanlığına (albay) İstiklal Mahkemesi tarafından gıyaben mahkûm kadar yükseldi. Savaşın bitiminde, Ahmet İzzet edildi. Uzun süre memlekete dönmedi; 1933’te Paşa kabinesinde bahriye nazırlığına getirildi. affedildiyse de, dönüş tarihi 1935’tir. Bu nazırlığı esnasında kendisi için büyük İsmet İnönü cumhurbaşkanı olduktan bir talihsizlik olan, Mondros Mütarekesi’ni sonra 1939’da milletvekili oldu; 1942-1944 imzaladı. 3 Mayıs 1919’da bu talihsizliği yılları arasında Londra sefirliğinde bulundu bertaraf edercesine askerlikten istifa ederek (görevi esnasında kahramanı olarak, gittiği her Anadolu’ya geçti. Atatürk ile buluşarak Erzurum yerde sevgi ve saygı gördü). Ölüm tarihi olan ve Sivas kongrelerine katıldı. Bu arada Sivas 16 Temmuz 1964’e kadar hiçbir özel ve resmi mebusu seçildiği için İstanbul’a dönerek Meclisi görevi kabul etmeden yaşadı. Mebusan’a katıldı. Fakat meclisin İngilizler Süveyş kanalını geçip Kızıldeniz’e girdi. Cidde limanına oradan da Kamerun limanına gelip 600 ton kömür aldı ve tekrar Süveyş’e döndü. Artık gemideki sorunlar çok artmıştı, ciddi bir bakım görmesi gerekiyordu. Bunun yeri de İstanbul limanıydı. Hamidiye, İstanbul limanından ayrılışından tam 7 ay 24 gün sonra başkente döndü. İstanbul halkı Hamidiye’yi heyecanla Bu konu NTV Tarih dergisinden özetlenerek alınmıştır. bekliyordu. 7 Eylül günü Yeşilköy önlerinde göründü. Muhrip filotillası alay sancaklarını çekmiş, bütün mürettebat çimavira vaziyetinde Hamidiye’yi bekliyordu. Bayraklarla donatılmış vapurlar, sandallar, kayıklar, istimbotlar, mavnalar, sahillerde, rıhtımlarda toplanan insanlar Hamidiye ve onun kahraman süvarisi Rauf Bey’i selamlıyordu. İSTASYON 21 SÖYLEŞİ Hayat samimiyeti bulmaya zorluyor! Zorlu karakterin üstesinden başarıyla gelen Selen Uçer’i, çok yakın bir tarihte komedideki gücünü sergilediği işlerde de izleyeceğiz. “Hayat sizi gerçeği ve samimiyeti bulmaya zorluyor” diyen sanatçıyla yaşamıyla ilgili samimi bir söyleşi yapıyoruz. YAZI: MURAT PAK S elen Uçer, şu sıralar sahneler arasında mekik dokuyor. Bir yandan Levent Kazak’ın yönettiği BKM yapımı komedi oyunu “Kurusıkı”da rol alıyor, öte yandan da İkinci Kat’ın “Poz”u için sahneye çıkıyor. Tiyatroyla bağını hiç koparmayan oyunculardan olduğunu söylemeye gerek yok. Ama onu, daha ziyade oynadığı bağımsız filmlerden tanıyoruz. Çıkış yaptığı Ümit Ünal’ın “Ara” filminden sonra; “Zincirbozan”, “O… Çocukları”, “Büyük Oyun”, “Can”, “Ses” gibi birçok filmde karşımıza geldi. “Ara”da sergilediği performansla, Altın Koza’da En İyi Kadın Oyuncu seçildi. Sahnelerdeki performansları da hafızalardan çıkmaz. Mesela Özgü Namal ile karşılıklı oynadığı “Kuçu Kuçu” bu tür çalışmalardan biriydi. Yıllar önce “Cam” oyunuyla Afife Tiyatro Ödülleri Yardımcı Kadın Oyuncusu ödülü almışlığı da var. Televizyon dizilerinde de izlediğimiz Uçer, aslında mesleğini tiyatro, sinema, dizi, yani gösterebildiği her alanda 22 İSTASYON icra ediyor. Ama ilginç de bir hikâyesi var. Küçük yaşta bu mesleği seçmeye karar verse de Boğaziçi Üniversitesi’nde, Kimya Fakültesi’nde okuyor, ama tiyatroyla bağlarını koparmıyor, okul bitince de Amerika’ya gidiyor. Anlayacağınız, sıkı bir eğitim döneminden geçiyor... Sonrasındaysa filmler, oyunlar, dizilerle geçen yıllar... Yeni kuşak kadın oyuncular arasında özel bir yeri var Uçer’in. Zorlu karakterlerin üstesinden gelmesi ve hep ezber bozan performanslar sunmasıyla biliniyor. Bir de pek bilinmeyen bir komedi damarı var ki, yakında onu da fark ettirecek gibi görünüyor. Makarayı başa sarıp sözü Uçer’e bırakalım ve onun serüvenini kendisinden dinleyelim… Küçükken oyuncu olmak istemenize rağmen kimya okumuşsunuz. ‘Fen kafası’ size ne kattı ve neden kimyaya yöneldiniz? Fen kafası, daha sistemli düşünmenizi sağlıyor galiba. Bende hep bir fen kafası vardı zaten. OrtaoİSTASYON 23 SÖYLEŞİ Tiyatro sanki son yıllarda silkindi ve ezberleri bozmaya başladı. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Tiyatro, hem sisteme ayna tutabileceğin hem de o sisteme tavır koyabileceğin bir yer. Dolayısıyla aslında son yıllarda dili çözüldü ve söylemesi gerekeni söylüyor. Ama bu noktada samimiyet önem kazanıyor. İster popüler, ister “arthouse” iş yapın, samimiyet olunca seyirci yaptığınızı sahipleniyor. Peki, sinemada bu durum daha mı erken keşfedildi? Galiba... Malum, yeni sinema hareketi, kendi hikâyelerimizi anlatmayla başlayınca ivme kazandı. Tiyatroda da yerli yazım oyunlar son yıllarda arttı. Kendini sahiplenip bir meseleyi kendinden anlatmaya başlayınca, daha fazla önemseniyorsun. Başka bir hikâyeyi kendinize uydurmanız da bir yöntem, ama bizden hikâyelerin anlatılması daha anlamlı oluyor bence. Kadın temsili konusunda sinemamızın problemli olduğu biliniyor. Siz de rol seçerken belli kalıplara girmemek için direniyorsunuz. Tiyatroda durum nedir? Tiyatroda durum daha iyi, çünkü daha özgür bir alan… Bütçeler sınırlı olduğu için özgür olunabiliyor. Özgürce, samimi bir şekilde sözünü söyleyince, o söz hiç umulmayan noktalara ulaşabiliyor. Enteresan bir gücü var bu anlamda tiyatronun. “Bence Türkiye’de komedide kadının kullanımı sorunlu” diyor Uçer ve ekliyor: “Ama bu da değişiyor. Büyük fotoğrafta evet, erkek komedisinin ağırlığı var, ama bir yandan da kadın komedisi ortaya çıkıyor.” kulda fizik, kimya, matematik çabuk anladığım derslerdi.. Ama o yıllarda oyuncu olmayı da istiyordum. Konservatuvara girmenin peşindeydim. O kadar kararlı olmama rağmen, bu işlere başlamam zaman aldı işte (gülüyor). Aslında fen bilimlerine olan yatkınlığım, üniversiteye bu alandan girmeme neden oldu. Oturup coğrafya öğrenmek, tarihi ezberlemek yerine, bir kere de bakıp çözebildiğim kimya, fizik ve matematikle uğraşmak daha kolayıma geldi. Ben de bunun için fen ağırlıklı tercihler yaptım... 24 Ensemble Theater’da stajyer oyuncu olarak çalışmaya başladım. Burada herkes kendi projesini üretiyordu. Ben de bir komedi oyunu yazdım “Amerikan Rüyası” adıyla Ensemble Theater tarafından sahnelendi. Ama tiyatro aşkı okul yıllarında da devam etti galiba... Boğaziçi Üniversitesi’nde tiyatroyla ilgilendim. Okul bitince de Akademi İstanbul’da Işıl Kasapoğlu’nun burslu öğrencisi oldum. Aynı zamanda, Levent Kırca Tiyatrosu’nda oynadım ki, bu çok bilinmez. Bir yandan da Bilgi Üniversitesi’nde müzik bölümünde asistanlık yapıyordum. Para biriktiriyordum, Amerika’ya gitmek için... Gittim de... Kalmayı istiyor muydunuz? Hayır, istemedim. En başında Amerika’ya giderken bile, orada meslekle ilgili öğreneceğim ne varsa öğrenip sonra geri döneyim düşüncesi vardı. Zaten bu meslek daha ziyade yaparak öğreniliyor. Üç buçuk yıl kaldım, sonra Türkiye’ye döndüm. Dönünce de “Aaa Selen Uçer gelmiş” diye bir durum olmadı kuşkusuz... Evet, benim için biraz zor oldu. Klasik konservatuvar çıkışlı biri olmadığım için kendimi ifade etmem, buradaki sistemi ve sistemin içindeki üslubu anlamam zaman aldı. Neydi Amerika’ya gitmek istemenizin sebebi? Bir sürü nedeni var. Belki bir Amerikan rüyası olarak özetlenebilir. Ama öte yandan bu meslek orada çok daha oturmuş durumda. Mesela bizde oyuncular haklarıyla ilgili mücadeleye 2000’li yıllarda giriştiler. Sonra sendika gündeme geldi ve 2011’de de resmi olarak kuruldu. Ama Amerika’da bu noktadan başlayarak oyunculuk, meslek olarak iyice detaylanmış durumda. Bir sürü yöntem var. Bunları deneyimleyeyim, öğreneyim istedim. Chicago’da Roosevelt Üniversitesi’nde master yaptım. Sonra New York’ta Sistem farklı olana kapılarını açmıyor mu Türkiye’de? Kimi sıkıntılar var elbette. Ama gitgide değişiyor ve bu sıkıntılar da aşılıyor. Aklın yolu bir çünkü… Daha dinamik; zamanın ruhunu, gerçeğini yakalayan anlatımların çok daha kıymetli olduğunu artık herkes görüyor. Sinemada da tiyatroda da böyle bir değişim var. Ortaya birtakım kalıplarla değil de gerçekle yoğrulmuş eserler koymalısınız ki, seyircide bir karşılık bulsun. Yoksa ya seyirci ya anlaşılma sorunları ortaya çıkıyor. Yani hayat sizi o gerçeği ve samimiyeti bulmaya zorluyor. İSTASYON Sinemada ya da televizyon dizilerinde, oyuncuyu belli rollere hapsetmenin ne gibi dezavantajları oluyor? Ben, her oynadığım rolün bir öncekine benzememesine çalıştım hep. Oyunculuk dediğiniz de bir dönüşüm zaten. Kendinizden yola çıkıp Ayşe ya da Fatma oluyorsunuz. Kimileri de kendi personasının (kendi kişilik özelliklerinin) oluşturduğu yoldan gidiyor. O da bir yöntem, yanlış değil. Ama ben bahsettiğim o dönüşüme âşığım. Oynadığım karakterin, olaylar karşısında verdiği tepkinin beni şaşırtması hoşuma gidiyor. Sahnede oynarken karakteriniz öyle bir tepki veriyor ki mesela, o Selen değil, bunu biliyorum. Bu durumu çok seviyorum. Zaten hayran olduğumuz oyuncular da böyle performans sergiliyor. Sizin bu dönüşümü gerçekleştirmenize sinema yönetmenleri mi, yoksa tiyatro yönetmenleri mi daha açık? İşin aslı bu yönetmenden yönetmene değişiyor. Kimi yönetmen, sizin bu dönüşümü yapacağınıza inanıyor. Kimi yönetmene bu dönüşümü yapacağınızı hissettirmeniz gerekiyor. Sinemada birçok filmde oynadınız. Bağımsız filmlerde de sizi sıklıkla gördük. Hangileri kalıcı oldu sizin için? Ümit Ünal’ın yönettiği “Ara”, benim için özel bir filmdir. Onun yeri ayrıdır. Belki çıkış filmim olduğu için, bilemiyorum. Mesela o filmdeki karakterin iki kültür arasında kalmışlığıyla, benim Amerika’dan yeni gelmiş ve adaptasyon sorunu yaşıyor olmam iyi örtüşmüştü. Zaten buna inanırım, roller oyuncuyu olgunlaştırır. O rol de bana birçok şey öğretti. Peki, siz Türkiye’ye dönünce nasıl bir adaptasyon sorunu yaşamıştınız? Bir uyum sorunu, dil sorunu vardı. Ben daha açık bir insanımdır, ama bu açıklık, buradaki sisteme çok uymadı. Şu sıralar, oyunlar arası mekik dokuduğunuz bir dönem. Hem “Kurusıkı” hem de “Poz”da oynuyorsunuz… Şanslı bir dönemdeyim. Geçen gün BKM’nin oyunu “Kurusıkı”nın kulisine bir arkadaşım geldi. “Poz”u da seyretmiş. “Sen bir orada, bir buradasın; kafalar karışık” dedi. Kafam hiç karışık değil. Hem “Kurusıkı” ile komedi yaparak insanlara iyi bir eğlence sunan bir oyunun içerisindeyim hem de daha kendi görüşlerimin uyuştuğu, bir söz söyleyen alternatif tiyatronun sınırlarındaki “Poz”da rol alıyorum. Komediyle flörtünüz ne zaman tavan yapar? Levent Kırca Tiyatrosu’nda çalıştım demiştim, yani komediye karşı ilgim vardı (Gülüyor). 1998’de Boğaziçi Oyuncuları’ndan ayrılmıştım ve BKM’ye gideyim demiştim. Bu yol biraz uzun oldu sanırım. BKM’ye ulaşmam, 17 yıl sürdü. Aslında yakın çevrem komediye düşkünlüğümü biliyordu. Şimdi daha görünür oldu. Bir de sinemada çok farklı rollerde oynadığım, kendimi bir kalıbın içinde tutmadığım için, komediyi sinemaya taşımam insanlara şaşırtıcı geliyor tabii. Oysa “Cam” ile Afife Tiyatro Ödülleri’nde komedi dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncusu seçilmiştim. “BEN HEP, OYNADIĞIM ROLÜN BIR ÖNCEKINE BENZEMEMESINE ÇALIŞTIM. OYUNCULUK DEDIĞINIZ DE BIR DÖNÜŞÜM ZATEN.” Yani komedi mayamda vardı diyorsunuz... Peki, neden şimdiye kadar göstermediniz? Komedi zaten cepteydi, ama ben cebimde olmayanlarla ortaya çıktım. Farklı farklı karakterleri seçip kendimi zorladım. Onları yorumlarken klişelere sığınmadım. Belki Amerika’ya gitmeseydim, Levent Kırca Tiyatrosu’ndan sonra o komedi damarına girecektim. Çünkü teklifler gelmeye başlamıştı. Ama Amerika’ya gittim, geldim, bağımsız filmlerde oynadım, alternatif tiyatro oyunlarında yer aldım şimdi de komedi damarım açıldı. Sinemacılar sizdeki bu komedi damarını keşfeder umarım… Ne diyeyim, olur herhalde bir şeyler. Türkiye’de birtakım kalıplar aslında yavaş yavaş yıkılıyor. Mesela star olarak görülen bir oyuncu, bir bakıyorsunuz bağımsız bir filmde rol alıyor. Yani ben de daha popüler bir işte olabilirim. İnsanları güldürmek güzel bir şey. Bir de komedinin çeşitleri var. İçi boş olduğu düşünülmesin. Mesela kara komedi diye bir yaklaşım var. Ki ben kara komediciyim. Woody Allen diye bir gerçek var. Atıf Yılmaz’ın filmleri var. Çok severim onun filmlerini. Bence Türkiye’de komedide kadının kullanımı sorunlu… Ama bu da değişiyor. Büyük fotoğrafta evet, erkek komedisinin ağırlığı var, ama bir yandan da kadın komedisi de ortaya çıkıyor. Bunu da görmek gerekiyor. İSTASYON 25 KARİYER Mutluluk Kafdağı’nın ardında değil! A merikalı yazar, hatip, kişisel gelişim ve kişiler arası iletişim uzmanı Dale Carnegie, 1955 yılında hayata gözlerini yumduğunda, ardında çok değerli eserler bırakmıştı. “Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak” ile “Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı” da bu kitaplar arasındaydı. Her iki çalışma, aradan geçen yıllara rağmen güncelliğini koruyor. Söz konusu iki çalışmadan derlenen bölümler ise tek bir başlık altında ve ayrı bir kitapta toplanıp “İşten ve Yaşamdan Zevk Almanın Yolları” adıyla yayınlandı. Çeşitli yayınevleri tarafından dilimize de çevrilen bu eserde yer alan tavsiyelerin, kimi zaman hayatımızı rahatlatabileceği, hatta bizleri mutlu bile edebileceği gerçeğinden yola çıkarak kitabın özetini sizlerle paylaşıyoruz. Dale Carnegie, insanın mutluluğa erişmesini önemseyen bir iletişimci. Ve bu unsurların ilk sırasına “insanın kendini keşfetmesini ve kendi gibi olmasını” koyuyor. “Siz dünyada yepyeni bir varlıksınız. Bunun için mutlu olun. Doğanın size verdiklerini değerlendirin. Sanatınız sizi yansıtır. Olduğunuz gibi şarkı söylersiniz. Olduğunuz gibi resim yaparsınız. Sizi oluşturan şey deneyimleriniz, çevreniz ve genetik özelliklerinizdir. İyi ya da kötü, kendi küçük bahçenizi ekip biçmeniz, hayat denen orkestrada kendi küçük enstrümanınızı çalmanız gerekir,” diyor Carnegie ve ekliyor: “Emerson, ‘Kendine Güvenmek’ adlı yazısında şöyle diyor: ‘Herkes bir gün imrenmenin kendini aşağılamak, taklidin intihar olduğunu anlar. Kendisini, iyi ya da kötü, olduğu gibi görmesi gerektiğini öğrenir.’ Kendinizi huzurlu ve özgür hissetmenizi sağlayacak zihinsel bir tutum geliştirmek istiyorsanız, şunu unutmayın: Başkalarını taklit etmeyin. Kendinizi keşfedin ve kendiniz olun.” İYI ÇALIŞMA ALIŞKANLIĞI Dale Carnegie’nin “Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak” ve “Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı” kitaplarından derlenerek hazırlanan “İşten ve Yaşamdan Zevk Almanın Yolları”, iş ve özel yaşamda mutluluğun erişilmesi zor bir duygu olmadığına vurgu yapıyor. 26 İSTASYON Carnegie, mutluluğa giden yolun ikinci adımının yorgunluğa ve üzüntüye engel olabilmekten geçtiğine, bunun için de çalışma alışkanlıklarının iyileştirilmesine dikkat çekiyor. İyi çalışma alışkanlığına ait maddeleri dört başlık altında toplayan yazar, Şair Pope’den alıntıladığı “Düzen cennetin ilk yasasıdır” diyerek, önceliği düzenli olmaya veriyor: “Hemen çözümlenmesi gereken sorunlarla ilgili olanlar dışında tüm kâğıtları masanızdan kaldırın… Yapılacak milyonlarca işin olduğu ve bunları yapmaya vaktinizin olmadığı size sürekli hatırlatılırsa, gerilim ve yorgunluğa neden olmakla kalmayıp yüksek tansiyon, kalp düzensizlikleri ve ülser gibi hastalıklara da yol açarak sizi üzebilir.” İyi çalışma alışkanlığı listesinin ikinci sırasında “işlerin Dale Cornegie, ülkemizdeki yayınevleri tarafından hayli önemsenen bir yazar. Kitapları da farklı yayınevleri tarafından, farklı tarihlerde basılarak dilimize kazandırıldı. önemlerine göre sıralanması” bulunuyor. Düşünme ve işleri önemine göre sıralamanın paha biçilmez yetenekler olduğunu belirten Carnegie, ıssız bir adaya düşen Robinson Crusoe'un bile günün hangi saatinde, hangi işi yapacağını gösteren bir çizelge hazırladığını hatırlatıyor. Bir problemle karşılaşıldığında karar verecek kadar veriye sahip olunduğunda problemin hemen çözülmesi gerekliliğini üçüncü sıraya yerleştiren yazar, dördüncü ve son maddede, “işleri organize etmeyi, yetki devretmeyi ve yönetmeyi öğrenin” diyor: “Pek çok işadamı, sorumlulukları başkalarına devretmeyi asla öğrenemediklerinden ve her işi kendileri yapmaya kalkıştıklarından kendi mezarlarını kazmaktadırlar… Yetkiyi devretmek zor bir iş olsa da yöneticiler, endişe, gerilim ve yorgunluktan kaçınmak istiyorlarsa bunu yapmak zorundalar.” Gelelim mutlu ve verimli olmanın üçüncü maddesine. Burada yazar, kişilerin kendilerini gerçekten yoran nedenleri bulmasını ve bundan kurtulmak için neler yapabileceğini belirlemesini salık veriyor. “Gerilim bir alışkanlıktır. Dinlenmek de bir alışkanlıktır. Kötü alışkanlıklardan kurtulabilir, iyi alışkanlıklar edinebilirsiniz” diyen Dale Carnegie, gevşeyip dinlenmeye vesile olabilecek yöntemlerin başında boş bir çuval misali gevşemenin geldiğini belirtiyor. İkinci olarak olabildiğince rahat pozisyonda çalışmayı öneren yazar, üçüncü maddedeyse kişinin kendine günde birkaç kez “işimi olduğundan daha mı güçleştiriyorum; yaptığım işle hiç ilgisi olmayan kaslarımı mı kullanıyorum” sorularını yöneltmesinin önemine vurgu yapıyor. Son maddedeyse, gün sonunda “Ne kadar yorgunum? Eğer yorgunsam bu zihnimizi fazla çalıştırdığımdan değil, bu işi yapış biçimimden kaynaklanıyor” demeyi öneriyor. İnsanın kendini mutlu hissetmesinin yollarından biri de sıkıntıdan arınmış olması kuşkusuz. Yorgunluğun belli başlı sebeplerinden birinin sıkıntıdan kaynaklandığını; bezginli- ÜZÜNTÜYÜ BIRAKIP YAŞAMAYA BAKMANIN KURALLARI • Başkalarını taklit etmeyin. • İyi çalışma alışkanlıkları edinin. • İşinizde gevşemeyi öğrenin. • İşinizi coşkuyla yapın. • Sorunlarınıza üzülmek yerine sahip olduklarınıza şükredin. • Haksız eleştirinin aslında maskelenmiş bir övgü olduğunu unutmayın. İSTASYON 27 KARİYER “KENDINIZI HUZURLU VE ÖZGÜR HISSETMENIZI SAĞLAYACAK ZIHINSEL BIR TUTUM GELIŞTIRMEK ISTIYORSANIZ, ŞUNU UNUTMAYIN: BAŞKALARINI TAKLIT ETMEYIN. KENDINIZI KEŞFEDIN VE KENDINIZ OLUN.” ğin insanı dağa tırmanma gibi yorucu ve çetin bir aktiviteden daha çok yorduğunu düşünen Carnegie, bu konudaki düşüncelerini şu sözlerle aktarıyor: “Çalıştığımız için yorulmayız; bizi yoran şey kaygı, işlerin bozulması ve hayal kırıklıklarıdır. Gün boyunca, her saat başı kendi kendinizle konuşarak kendinizi cesaret ve mutluluk veren düşüncelere yönlendirebilirsiniz. Elde ettiğiniz için şükretmeniz gereken şeyler konusunda kendi kendinizle konuşarak zihninizi sizi yücelten ve keyifle şakıyan düşüncelerle doldurabilirsiniz. Doğruları düşünerek her işi daha zevkli bir hale getirebilirsiniz.” Gelelim mutlu olabilmenin bir sonraki anahtarına. Beşinci maddeye bir soruyla başlıyor Carnegie: “Size bir milyon Dolar verseler, elinizdekileri verir miydiniz?” Yaşamımızdaki şeylerin yüzde 90’ının doğru, yüzde 10’unun yanlış olduğunu; mutlu olmak isteyenlerin yüzde doksana yönelmesi gerektiğini söylüyor ve soruyor: “Gözlerinizi bir milyar Dolar’a satar mıydınız? Ya iki bacağınız için ne istersiniz? Ellerinizi satar mısınız? Kulağınızı? Çocuklarınızı? Ailenizi? Bunların karşılığında ne istersiniz? Sahip olduklarınızı şöyle bir toplayın. Peki, bunların değerini biliyor muyuz? Ne yazık ki hayır... Schopenhauer’ın dediği gibi, ‘sahip olduklarımızı çok az, sahip olamadıklarımızı her zaman düşünürüz.’ Sorunlarınıza üzülmek yerine sahip olduklarınıza şükredin.” 28 İSTASYON Kitabında eleştirilerin insanı mutsuz eden nedenlerden biri olduğuna vurgu yapan Carnegie, eleştirilerin çoğunlukla dikkat çekecek kadar büyük bir işe imza atan kişilere yöneltildiğini; haksız eleştirilerin aslında maskelenmiş bir övgü olduğunu akıldan çıkartmamak gerektiğini belirterek “Meyve veren ağacı taşlarlar” diyor. Haksız bir eleştiriyle karşılaşanlara bir de tavsiyede bulunuyor yazar: “Elinizden geleni yapın; sonra şemsiyenizi açın ve eleştiri yağmurunun ensenizden içeri süzülmesini engelleyin.” BILMEK AFFETMEKTIR! Bunlar insanın mutlu olmak amacıyla yapabileceği girişimlerden bazıları. Ancak mutlu olmanın bir diğer önemli unsuru da başkalarıyla doğru ve iyi iletişim kurabilmek. İnsanın hem sosyal hem de ev yaşamında mutlu olmasını sağlayan ilişki yönetiminde ilk sıraya karşımızdakini anlamayı oturtuyor Carnegie. Bu noktada “Bilmek affetmektir” tanımlamasını kullanan yazar, sempatinin, hoşgörünün ve nezaketin eleştiriden çok daha yararlı olduğunu savunarak eleştirmemeyi, kınamamayı ve şikâyet etmemeyi tavsiye ediyor. İnsan ilişkilerindeki sırrın kendi isteklerimizi bir kenara bırakıp diğer kişilerin iyi yönlerini düşünmek olduğuna; dürüst ve içten övgüyü kimseden esirgememek gerektiğine dikkat çeken Carnegie, karşısındakinde istek uyandırabilen kişilerin tüm dünyanın desteğini alabileceğini, yapamayanlarınsa yalnız kalacağını söylüyor. Sürekli “ben” diyerek konuşan, kendinden başkasını önemsemeyen kişilerin yaşamları boyunca çok zorluk çekeceğine ve başkalarına zarar verebileceğine de vurgu yapan yazar, “Eğer başkalarının sizi sevmesini istiyorsanız, eğer gerçek dostlar edinmek istiyorsanız ve eğer kendinize oldu- ğu kadar başkalarına da yardım etmek istiyorsanız bu kuralı aklınızda tutun: Başkalarıyla içtenlikle ilgilenin,” diyor. Peki, insanların bizden hoşlanmasını nasıl sağlarız? Bu sorunun cevabında çok önemli bir yasadan söz eden Carnegie ve kitabında şu ifadelere yer veriyor: “Filozoflar binlerce yıldır insan ilişkileri üzerinde konuşup tartışıyorlar. Tüm bu tartışmalardan çıkan bir tek önemli kural var… Yirmi beş yüzyıl önce İran’da Zerdüşt müritlerine bu kural öğretilmişti. Yirmi dört yüzyıl önce Konfüçyüs, Çin’de yine aynı konuda vaaz vermişti. Taoizmin kurucusu Tao ise yine yirmi beş yüzyıl önce aynı ilkeleri tekrarlamıştı. İsa on dokuz yüzyıl önce, Cudi Dağı’nın taşlı yamaçlarında aynı kuralı öğretmiş ve belki de dünyadaki bu en önemli kuralı bir cümlede toplamıştır: Başkalarının sana ne yapmasını istiyorsan, sen de onlara aynısını yap.” Çok az kişinin, bir başkasının düşünce sığınağına girerek onunla kol kola yürüme yeteneğine sahip olduğunu belirten Carnegie, bu yeteneği geliştirmenin insanları işbirliğine ikna etmede son derece önemli olduğunu söylüyor. Düşman kazanmaktan kesinlikle kaçınılması gerektiğini ifade eden yazar, “Pek çoğumuz kuşku, korku, onur, imrenme, kıskançlık gibi duyguların kölesiyiz… Karşınızdaki kişiyle; bir müşterinizle, dostunuzla ya da düşmanınızla tartışmayın. Onlara hatalı olduklarını söylemeyin. Diplomatik olun. Başkalarının görüşlerine saygı duyun. Asla ‘yanılıyorsun’ demeyin. Nezaket, dostça yaklaşım ve insanın değerini bilmek kişilerin düşüncelerini daha kolaylıkla değiştirmelerini sağlar. Lincoln’ün sözlerini unutmayın: ‘Bir damla bal, bir galon zehirden daha çok sinek avlar.’ Daima dostça yaklaşın.” SOKRATES YÖNTEMI’NI KULLANIN! Kitaplarında sık sık önde gelen yazarlara ve felsefecilere atıfta bulunan ve onların çalışmalarından alıntılar yapan Carnegie, Sokrates’e ve onun yöntemine önemli bir yer ayırıyor. Okurlarına insanlarla konuşurken, söze karşıt görüşleri tartışarak değil, fikir birliği içinde olunanları ön plana çıkararak başlanması gerektiğini anlatan yazar, Sokrates’in karşısındaki kişiye “Evet!” dedirtecek sorular yöneltmesinden ve birbiri ardına olumlu yanıtlar almasından yola çıkarak, bu yöntemin kullanılmasını öneriyor: “Birine yanıldığını söyleyeceğiniz zaman Sokrates’ı anımsayın ve ‘Evet!, Evet!’ yanı- DOST KAZANMA VE INSANLARI ETKILEME SANATININ KURALLARI • Eleştirmeyin, kınamayın ve şikâyet etmeyin. • Dürüst ve içten övgüyü esirgemeyin. • Karşınızdakinde istek uyandırın. • Başkalarıyla içtenlikle ilgilenin. • Karşınızdaki kişiye önemli biri olduğunu hissettirin ve bunu içtenlikle yapın. • Başkalarının görüşlerine saygı duyun. “Yanılıyorsun!” demeyin. • Daima dostça yaklaşın. • Karşınızdaki insana “Evet! Evet!” dedirtin. • Bırakın karşınızdaki kişi fikirlerin kendisinden çıktığını sansın. • Daima kişilerin hassas oldukları konulara değinin. • İnsanların yanlışlarını onlara, bunları dolaylı yollardan anlatarak gösterin. • Karşınızdaki insanı eleştirmeden önce kendi hatalarınızdan söz edin. • Emir vermek yerine sorular sorun. İnsanın ayıbını yüzüne vurmayın. tı alacağınız yumuşak sorular yöneltin. Çinlilerin Doğu’nun bilgeliğini yansıtan güzel bir atasözü vardır: Yavaş giden yol alır. Karşınızdakine ‘Evet! Evet!’ dedirtin.” Karşımızdakilerle işbirliğine girmenin bir yolu Sokrates Yöntemi’yse bir diğer yolu da insanlara fikirlerin kendisine ait olduğunu hissettirmekten geçiyor. Hiç kimseye zorla bir iş yaptırılamayacağını; ne yapması gerektiğini söylenmesinden kimsenin hoşlanmadığını belirten Carnegie, Çinli bilge Lao-Tse’nin bugün de benimsenebilecek sözlerini hatırlatıyor: “Dağlarda akıp giden derelerin nehir ve denizlere katkısı büyüktür, çünkü nehirler ve denizler daha aşağıdadır. Bu nedenle derelere hükmedebilirler. Bırakın karşınızdaki kişi fikirlerin kendisinden çıktığını sansın.” İnsanlar, her ne kadar yaptığı işin başarısının kendinden kaynaklandığına inansa da hoşa gitmek istediklerine dikkat çeken yazar, insanları yönlendirmek için hoşa giden davranışlar üzerinde durmak gerektiğini belirtiyor. Örneğin karşımızdakinin dürüstlüğüne, doğru sözlülüğüne inandığımızı belirtirsek, kötü niyetli olanların bile olumlu bir kişi olabileceğine dem vuruyor. Eleştirilerin direkt değil, dolaylı yoldan yapılmasını insanları kırmadan ya da incitmeden değiştirmenin yollarından biri olarak gösteren Carnegie, “Karşınızdaki insanı eleştirmeden önce kendi yanlışlıklarınızdan söz edin. Yani iğneyi kendinize, çuvaldızı başkasına batırın” diyor. Carnegie, kitabında tüm yöneticilerin kulağında küpe olması gereken iki noktaya da özellikle değiniyor. Bunlardan birincisi bir insanın hatasını, ayıbını yüzüne vurmamak. Bu konuyu Antoine de Saint-Exupery’den alıntıladığı bir sözle açıklıyor yazar: “Bir insanı kendi değer yargısında küçültecek hiçbir şeyi yazma veya söyleme hakkına sahip değilim. Önemli olan benim onun hakkında ne düşündüğüm değil, onun kendi hakkında ne düşündüğüdür. Bir insanın onurunu incitmek cinayettir.” Yöneticilerin dikkatli olması gereken bir diğer unsur ise emir vermemek. Bu maddeyle ilgili gayet net sözler sarf ediyor Carnegie: “Akıllı bir yöneticiyseniz emir vermek yerine sorular sorarsınız.” İSTASYON 29 OTOMOBİL HAZIRLAYAN: FATİH YURDATAPAN VOLVO XC90 Bu yıl yollar çok hareketli Geliş tarihi: Nisan Volvo’nun yeni altyapısını kullanacak olan XC90, farklı tasarımıyla da dikkat çekiyor. Birçok yeni güvenlik teknolojisinin bulunacağı XC90, bu sınıfa farklı bir rekabet getirecek. İç tasarımında da farklı bir çizgiye sahip olan model, orta konsolda büyük bir dokunmatik ekrana sahip olacak. Ayrıca yedi koltuklu olarak kullanılabiliyor. Yeni yılın ilk çeyreğini geride bıraktık. Bugüne kadar gördüklerimizden yola çıkarak, 2015’in yollarda çok renkli ve çok dinamik geçeceğini söylemek mümkün. Zira yıl boyunca birçok yeni otomobil modeli Türkiye’ye adım atacak. Bu yeni modellerle birlikte, 2015 yılı da oldukça hareketli geçecek. SKODA FABIA Geliş tarihi: Nisan Fiat’ın ikon modeli 500, giderek genişliyor. 2007’de ilk olarak yenilenerek yeniden hayata geçirilen 500, birçok versiyonla birlikte güçlü satış rakamları elde etti. Ardından daha büyük 500L piyasaya çıktı. Şimdi ise biraz daha yüksek bir versiyon olan 500X kullanıcılarla buluşuyor. Daha yüksek oturma pozisyonuna sahip 500X, aynı zamanda 500’ün sempatik özelliklerini taşıyor. 30 İSTASYON Geliş tarihi: Nisan Eğer Porsche 911’den bile daha agresif bir otomobil arıyorsanız, Porsche’nin size yanıtı 911 GT3 RS olacaktır. En aşırı Porsche 911 olarak tanımlayabileceğimiz bu özel araç, 4.0 lt motoruyla birlikte 500 beygirlik güç üretiyor. Her ne kadar yol otomobili olsa da, tamamen pistlerden esinlenerek yapıldı. En kuvvetli atmosferik motorlu 911 olan GT3 RS, üzerindeki “aero” paketiyle birlikte çok dikkat çekiyor. Yedi ileri çift kavramalı PDK otomatik şanzımana sahip ve 0-100 km/s hızlanması, sadece 3,3 saniye sürüyor. PORSCHE CAYMAN GT4 Geliş tarihi: Nisan Skoda’nın B segmentindeki temsilcisi Fabia’nın uzun zamandır yenilenmesini bekleyen kullanıcılar, kendilerini tatmin edecek bir modelle karşılaşacaklar. Hem hatchback hem de station karoserde satılacak Fabia, motordan teknolojik ve pratik özelliklere kadar, tamamen yenilendi. FIAT 500X PORSCHE 911 GT3 RS Geliş tarihi: Mayıs Porsche’nin ortadan motorlu ve denge konusunda neredeyse rakipsiz olan otomobili Cayman, GT4 versiyonuyla büyülemeye devam edecek. 7400 d/dak’da 380 beygir güç üreten Cayman GT4, sadece altı ileri manuel şanzımanla satılacak ve otomatik opsiyonu olmayacak. Bu da performans meraklılarının hoşuna gidecek bir özellik. 0-100 km/s hızlanması 4,4 saniye ve azami hızı ise saatte 295 kilometre. Geliş tarihi: Mayıs Audi’nin büyük SUV modeli, 2005 yılında piyasaya çıktığından beri büyük bir beğeni topladı. Bu yılsa bu aracın ikinci jenerasyonunu göreceğiz. Q7, tüm özellikleriyle birlikte gelişmeyi başardı. Yeni platform sayesinde 300 kilogramdan daha fazla hafifledi. İlk jenerasyona göre ağırlık merkezi daha aşağıya çekilerek daha sportif bir sürüş sunması da cabası… AUDI Q7 HYUNDAI i20 COUPE Geliş tarihi: Nisan Küçük sınıf otomobil satın almak isteyenlerin sportif tercihleri sınırlı olsa da, Hyundai’nin yeni i20 modeli için coupe versiyonu yapıldı. Bu üç kapılı model, beş kapılı otomobilin benzer motor seçeneklerini sunuyor, fakat görsel olarak daha sportif hatlara, daha şişkin çamurluklara ve daha büyük ızgaraya sahip. İSTASYON 31 OTOMOBİL VOLKSWAGEN T6 Transporter JAGUAR XE Geliş tarihi: Mayıs Sunduğu kalite ve sürüş konforuyla fark yaratmayı başaran VW Transporter, Mayıs ayında tamamen yeni haliyle birlikte kullanıcılarla buluşacak. Yeni jenerasyonda özellikle güvenlik ve multimedya özellikleri ön plana çıkacak. Ayrıca yeni bir altyapı kullanılacak. Yeni model, Tristar konseptinin hatlarından oluşacak. Geliş tarihi: Ağustos Geniş hacmi, sürüş konforunu ve lüks donanımları uygun fiyatlarla birleştirmeyi başaran Skoda Superb, yeni jenerasyonunda bunu sürdürecek. Hem de bunu daha dikkat çekici tasarımla birlikte gerçekleştirecek. VW Grubu’nun MQB platformunu kullanan yeni Superb, güvenlik özellikleriyle de önemli yenilikler getirecek. SKODA SUPERB 32 İSTASYON BMW 2 SERİSİ GRAN TOURER Geliş tarihi: Haziran Jaguar markasının tüm dünyada yeniden yapılanmasında ve satış adetlerini katlama hedefinde büyük bir paya sahip olması beklenen XE, bu açında ciddi bir öneme sahip. Eğer XE başarılı bir otomobil olursa Jaguar’ın çok daha parlak bir geleceği olacak. Rakip olarak özellikle Audi A4, Mercedes C Sınıfı ve BMW 3 Serisi gösteriliyor. Hem verimlilik odaklı hem de çok daha performanslı motorlar sunulacak. TOYOTA AVENSIS Geliş tarihi: Temmuz Toyota’nın D segmentinde yer alan otomobili Avensis, bu yılın ortasında kapsamlı bir revizyondan geçiriliyor. Modelde tasarımının yanı sıra yeni motor seçenekleri de sunulacak. Bunlardan birisi de, 1.6 lt dizel motorun yer alacak olması. Birçok yeni güvenlik sistemi de, yeni Avensis’in en etkili silahlarından biri olacak. Geliş tarihi: Temmuz Son yıllarda giderek popülerleşmeye başlayan kompakt SUV sınıfına Renault da adım atıyor. Özellikle getirdiği kârla birlikte markaların gözbebeği haline gelen kompakt SUV’lar, yüksek sürüşleri ve pratik özellikleriyle kullanıcılar tarafından çok rağbet görüyor. Kadjar, daha küçük kardeşi Captur’un tasarım dilini kullanıyor ve marka bu otomobille daha farklı pazarlara girmeyi de hedefliyor. RENAULT KADJAR MERCEDES GLE COUPE Geliş tarihi: Temmuz İlk önden çekişli BMW olan 2 Serisi, birçok ailenin beğenisini toplamıştı. Şimdi ise 2 Serisi’nin daha uzun versiyonu olan ve yedi kişilik kapasiteye sahip 2 Serisi Gran Tourer piyasaya çıkacak. Önden çekişli versiyonların yanı sıra bir de dört çeker sürüşe sahip modeli satılacak. Geliş tarihi: Ağustos Özellikle büyük ailelerin tercih ettiği ve yedi kişilik oturma düzenine sahip olabilen S-Max, daha önce gösterilen konsept versiyonuna benzeyen tasarım çizgileriyle dikkat çekiyor. Elektrikli olarak katlanabilen koltuklarıysa, kullanıcıların seveceği özelliklerden biri olacak. Ford S-Max, ilk olarak 2006 yılında üretilmişti ve 2015’te yeni platformla tamamen yeni bir tasarıma kavuşmuş olacak. FORD S-MAX Geliş tarihi: Ağustos BMW’nin X6 ile elde ettiği başarı, Mercedes’in de harekete geçmesini sağladı. Bir SUV’da sadece tasarım değil, sürüş anlamında da gerçekten sportifliğin mümkün olabileceğini kanıtlamak isteyen GLE Coupe, akıcı çizgileriyle dikkat çekiyor. Sportif sürüş için adaptif süspansiyonlar sunan otomobil, birçok kuvvetli motora sahip olacak. GLE 63 Coupe ise 557 beygir güç ile heyecan yaratacak. AUDI A4 Yeni A4’ün, markanın geleceğindeki tasarım dilini yansıtan Prologue konseptinin hatlarını taşıması bekleniyor. Geliş tarihi: Ekim Bu yılın merakla beklenen bir başka otomobili ise dört halkanın önemli sedan modeli Audi A4 olacak. Çıktığı her jenerasyonuyla birlikte çıtasını daha da yükseltmeyi başaran A4, 2015 yılında tamamen yenileniyor. Yeni platformla birlikte daha hafifleyecek. Tasarım açısındansa önceki neslin daha modern bir yorumuna sahip olacak. Geliş tarihi: Eylül Hem otomobil hem de Mazda’nın tarihinde her zaman özel bir yere sahip MX-5, 2015 yılında yeni jenerasyonuna kavuşuyor. Planlanandan biraz daha geç bir yenilenme operasyonuna gerçekleşse de, yeni MX-5’in sundukları heyecan verici. Ağırlığı yaklaşık 100 kilogram olacak ve denge konusunda yine üst düzey bir performans sergileyecek. 1,5 lt motoru, 130 beygir güç üretecek. MAZDA MX-5 İSTASYON 33 GEZİ Güneyde bir Türkiye mozaiği Kürt’ün, Arap’ın, Türk’ün, Müslüman’ın, Hıristiyan’ın, Musevi’nin bir arada yaşadığı ve her birinin kendi kültürüyle var olabildiği Hatay, özellikle Antakya ilçesiyle tam bir Türkiye panoraması sunuyor. YAZI: TÜMAY YAZICI H akkında kim ne yazarsa yazsın, adı “sevgi”, “barış” ve “hoşgörüyle” birlikte anılan ender kentlerden biri Hatay. Birçok kişinin merkez ilçesinin adıyla, Antakya olarak bildiği bu kent, tarih boyunca çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmakla kalmayıp yüzyıllardır konuklarına sahip çıkabilmeyi çok iyi bilmiştir. İşte o nedenledir ki, kuzeyinde Amanos, güneyindeyse Kel Dağı bulunan, Habib-i Neccar Dağı’nın eteklerine kurulan Antakya, tarih boyunca “Türkiye mozaiği” olarak değerlendirilir. Ezcümle; Kürtünü, Türkünü, Arabını, Ermenisini ve tabii Müslüman’ını, Hıristiyan’ını, Musevi’sini bir arada, yan yana yaşatan bir yer burası. Hem de yüzyıllardır. Bu kadar çok din ve bu kadar çok etnik köken olunca, ortaya nasıl bir kültürel zenginlik çıktığı da aşikâr. Antakya’nın bu zenginliklerine geçmeden önce, kentin tarihçesi hakkında kısaca bilgi vermekte fayda var. Kentle ilgili bilgiler Milattan Önce 4200’e kadar dayanıyor. Milattan Önce 17’nci yüzyıla dek Mısırlıların hâkimiyetinde kalan bölgenin daha sonra sırasıyla Hitit, Asur ve Persler tarafından yönetildiği de belirtiliyor. Bugünkü Antakya’nın temellerinin, tarihteki en büyük komutanlardan birinin, Büyük İskender’in yaşamının sona ermesiyle birlikte atıldığı, verilen bilgiler arasında. Genç yaşta ölen Büyük İskender’in hamile karısı ve üvey kardeşinden başka hiçbir varisinin bulunmaması, komutanları arasındaki iktidar tutkusunun fitilini ateşler; komutanlardan ikisi, Antigonus ve Seleucus, Suriye ve Mezopotamya’nın yönetimi için kıyasıya mücadele verir. Galip gelen Seleucus, yeni bir kent kurmanın yollarını araştırır ve rivayet odur ki, Tanrıların Tanrısı Zeus’tan kendisine yardım etmesi için kurban keser. Bir kartal, kurban etini kaparak, Habib-Neccar olarak bildiğimiz Silpius Dağı’nın eteğiyle, bu topraklar üzerinde yaşayanların “Asi” adını taktığı Orontes Nehri’nin arasına konar. Durumu Zeus’un kendisine mesaj yollaması olarak değerlendiren Seleucus, kentin inşasını bu bölgeye yaptırır. 34 İSTASYON İSTASYON 35 GEZİ Antakya’da her şeyi, tersine akarak ezber bozan Asi Nehri belirliyor. Bir yanına modern şehri, diğer yanına eski medeniyetleri alan Asi, yaşamın zıtlıklarla güzel olduğunu fısıldıyor. Tabii duyabilene... Dönemin önemli mimarlarından Xenarius tarafından inşa edilen ve Seleucus’un babası Antiochus’un adı verilen kent, kışın güneşten, yazın rüzgârdan faydalanılacak biçimde planlanır. Uzun süre Seleucus Krallığı’na başkentlik yapan Antakya, Roma İmparatorluğu döneminde büyük bir üne kavuşur. Roma ve İskenderiye’den sonra üçüncü büyük eyalet haline gelir. O yılların ünlü düşünürlerinden Libanius’un yönettiği, döneminin en önemli konuşma sanatı okulunu sınırları içine alması nedeniyle Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanından gelen öğrencileri ağırlar. Bu okul dünya üzerinde nam salacak düşünür ve tarihçiler yetiştirir. Antakya’nın bugün okuma yazma konusuna verdiği önemin kökenlerinin de o yıllarda atıldığı düşünülür… 36 İSTASYON TERSINE AKAN NEHIR: ASI Antakya’nın merkezi modern bir görünüme sahip olsa bile, eski yerleşim birimlerine doğru ilerlediğinizde, tüm ezberleri bozarak, kuzeyden güneye değil, güneyden kuzeye, yani tam ters istikamete akan ve bu nedenle de adına “Asi” denen nehrin kentin kültürel dokusunu nasıl etkilediğine de tanıklık edersiniz. Dilimize “Doğu’dan Gelen” olarak çevirebileceğimiz Orontes adıyla anılan Asi’nin, 380 kilometrelik uzunluğa sahip bölümü Suriye topraklarında, yaklaşık dörtte biriyse Antakya’da. Adına masallar yazılan, efsaneler yaratılan Asi Nehri ile ilgili hikâyelerden biri ve belki de en bilineni şu sözlerle aktarılır nesilden nesle: “Binlerce yıl önce, Samandağ bölgesinde bir hayat suyu vardır. Suyun başını bekleyen ejderha, her yıl genç bir kızın kurban verilmesi şartıyla, sudan bir yudum vermeyi kabul eder. Kurban edilme sırası kralın kızına gelir. Hz. Hızır, olayı duyar ve kızla birlikte suyun başında beklemeye başlar. Sonunda, ejderha, kızı almak üzere mağarasından çıkar ve Hızır, kılıcını ejderhanın yüreğine saplar. Can çekişen ejderha ‘bir daha vur, öleyim’ dese bile bu vuruşla onun eski gücüne tekrar kavuşacağını bilen Hızır, tuzağa düşmez. Ejderha acılar içinde yerleri parçalayarak oradan uzaklaşırken başını Lübnan dağına çarpar. Ve kendine yeni bir yol bulan hayat suyu, Akdeniz’e ulaşır.” İşte bu hikâye her şeyin başlangıcı olarak kabul edilir ve nehrin kentteki yaşama damgasını vurduğu düşünülür. Zira Asi, bu büyülü kenti tam anlamıyla ikiye ayırmıştır. Bir yanda İSTASYON 37 GEZİ Hatay’ın her yerinden deyim yerindeyse tarih fışkırıyor. Eserlerin bir kısmı, dünyanın en büyük ikinci arkeoloji müzesinde sergileniyor (üstte). Beşikli Mağara ise tüm haşmetiyle kendisini ziyaret edecek konukları bekliyor (ortada). Haç Dağı’nın eteklerine kurulan St. Pierre, Hırıstiyanların haç için geldikleri bir ibadethane (sağda). 38 İSTASYON apartmanların, lüks dükkânların, modern kafelerin bulunduğu yeni yerleşim yerleri; diğer yanda ise Habib-Neccar’ın eteklerine kurulan eski Antakya. Diğer bir ifadeyle eskiyle yeniyi; modernle gelenekseli birbirine harmanlamadan, ama birini diğerine yeğlemeden ayırmış Asi. Tam ortasına da kendini koymuş. Suyun hayat olduğunu, hayatın ise burada biraz isyankâr olmakla birlikte kendi içindeki bir ritimle aktığını vurgularcasına... KENTIN ADINI DÜNYAYA DUYURAN IBADETHANELER Hatay’ın bu derece ünlü olmasının sebeplerinden biri ve belki de en önemlisi, kentin dört bir yanına yayılan ibadethaneler hiç kuşkusuz. Antakya-Reyhanlı yolu üzerindeki Haç Dağı’nın (Stauis) eteklerinde bulunan, Hıristiyanlar için büyük önem taşıyan St. Petrus Kilisesi de bunlardan biri. Çünkü tarih sayfaları, Antakya’daki ilk Hıristiyanların gizli toplantıları için bu mağarayı kullandıklarını, Kudüs’teki ana kilisesinden sonra ilk kilisesinin bu olduğunu ve hatta İncil’de bu dine inananlara “Hıristiyan” adının verilmesinin yine Antakya’da gerçekleştiğini yazıyor. Hz. İsa’nın on iki havarisinden biri olan, İsa’nın ölümünden sonra İsevileri kendi etrafında sımsıkı kenetleyen St. Petrus’un adını taşıyan St. Pierre Kilisesi’nde sizi önce büyükçe bir sunak karşılıyor. Sunağın hemen solunda küçük bir oyuk var. Hıristiyanlığın ilk zamanlarında yapılan baskıdan kaçmak ve kilisedeki ayine katılanların can güvenliğini sağlamak üzere yapılmış bir geçit bu. 1963 yılından itibaren Papa IV. Paul tarafından Hıristiyanlar için hac yeri olarak ilan edilen kilise, bu görevi yerine getirmek isteyen onlarca kişi tarafından ziyaret edilirken, izne tabi olarak evlilik ve özel törenler de gerçekleştirilebiliyor. Dış cephesi hayli görkemli kiliseyi arkanızda bırakıp hazır Reyhanlı yoluna girmişken, artık eski haşmetinde olmadığı söylenen Yenişehir Gölü’ne doğru yol almanızda fayda var. Görüntüsüyle insanı var olduğu zaman diliminden alıp bambaşka diyarlara götürebilecek kadar büyüleyici bu gölün çevresi lokantalarla çevrilmiş. Çok zengin olduğunu bildiğimiz Hatay mutfağına ait yemekler bulunsa da buradaki restoranların spesiyalitesi “tuzda tavuk”. Tavuğun, kalın bir tuz katmanıyla sıvanıp odun ateşinde dakikalarca pişirilmesinden mürekkep bu yemek, kentin çok renkliliğinin yansıması olan mutfağından bihaber olanların ilgisini çekebilir belki… Ancak tavsiyemiz, kısa süreliğine bu kente gitmişseniz, iştahınızı Hatay mutfağının gerçek lezzetleri için saklamanız. Malum, Hatay mutfağının dillere destan bir ünü ve bu üne yaraşır lezzetler yaratan restoranları var. Mumbar dolması, humus, kaytaz böreği, yoğurt aşı, zahter salatası, oruk ana yemeği, kabak tatlısı ve künefe ise tatlıları oluşturuyor. Eğer yöresel lezzetlerden birinin evinize taşımak isterseniz, bavulunuzda ceviz reçeline, zeytinyağına ve tabii nar ekşisine yer açmanızı tavsiye ederiz. Buradaki nar ekşisini tattıktan sonra zincir marketlerde satılanların nar ekşisi olmadığının farkına varacağınızdan emin olabilirsiniz. İbadethaneler üzerinden Hatay’ı gezmek, Hatay üzerin- dense “ötekileştirmeden de yaşanabileceğini” idrak etmek isterseniz, ziyaret listenize St. Simon Manastırı’nı, Beşikli Mağara’yı, Dor Mabedi’ni, Musa Ağacı’nı ve ille de Titus Tüneli’ni dâhil edebilirsiniz. Samandağ’ın Aknehir beldesinin en yüksek tepesine kurulan St. Simon Manastırı, 521 ila 592 yılları arasında yaşamış, mucizeler yarattığına inanılan Hıristiyan bir din adamının adını taşıyor. Bir tarafı dağa, diğeri denize bakan bu manastırın içinde üç kilise, bir vaftizhane ve çok sayıda su sarnıcının bulunduğu kaynaklara geçen bilgiler arasında. Kapısuyu bölgesindeki levhaları takip ederek ulaşabileceğiniz ve Tanrıların Tanrısı Zeus adına yapıldığı söylenen Dor Mabedi’nden bugüne sadece birkaç sütun ulaşmış. Eski ihtişamlı günlerinden pek de bir şey kalmamış olsa bile, sütunlar arasında dolaşarak hayal gücünü binlerce yıl önceye gitmeye zorlamak iyi geliyor insana. Vespasianus Tüneli olarak bilinen Titus’a, oradan da Beşikli Mağara’ya ulaşmak isterseniz, yaklaşık bir buçuk kilometrelik bir tırmanışı göze almalısınız. Tünelin yapımına İmparator Vespisianus zamanında başlanmış, ama tamamlanması birinci yüzyıla, İmparator Titus zamanına kadar sürmüş. Dağdan gelen suların yarattığı selleri önlemek, sellerin beraberinde taşıdığı çakıl ve kumun limanı kapatmasını engellemek amacıyla yapılan tünel, tam bir mühendislik harikası. Titus Tüneli’ni ardınızda bırakıp yaklaşık on dakika daha ilerlediğinizdeyse, dönemin ileri gelenlerinin gömü işlemlerini gerçekleştirmek üzere yapılmış ve halk arasında Beşikli Mağara olarak bilinen Kral Mezarları’na ulaşıyorsunuz. Be- HER ŞEYIN INSAN OLMAKTAN GEÇTIĞINI, INSANLIĞIN KENDI KÜLTÜRÜYLE BIRLIKTE ÖTEKININ KÜLTÜRÜNE DE SAYGI GÖSTERIP SAHIP ÇIKMAKTAN GEÇTIĞINI FISILDAYAN BIR KENT ANTAKYA… şikli Mağara, gerek girişi gerekse içindekileriyle kendini hem doğadan hem de insanlardan koruyabilmiş. Samandağ’daki değerleri keşfe çıkanların uğramadan geçemedikleri bir diğer nokta ise Hıdırbey Köyü’ndeki Musa Ağacı hiç kuşkusuz. Ona dair rivayetler de var tabii. Bir rivayete göre Hz. Musa ile Hz. Hıdır, Hıdırbey köyünde buluşurlar. Hz. Musa su içmek üzere eğilirken elindeki asayı toprağa saplar ve onu orada unutur. Bir süre sonra asa filizlenmeye, çınar ağacına dönüşmeye başlar. Kimi kaynaklara göre 900 yılı aşkın süredir ayakta duran bu ağacın gövdesi neredeyse 35 metre: Tam da bu nedenle ağacın kovuğundaki boşluğun bir zamanlar berber dükkânı olarak kullanıldığı söyleniyor. YER, GÖK DEFNE Genelde Hatay, özelde ise Antakya, tüm değerleriyle birlikte, yörede yaşayanların önemli bir gelir kaynağı olan defnesiyle de dünyaya nam salan bir yer. Yaprağı yemeklerde, zeytine benzeİSTASYON 39 GEZİ yen meyvesi kozmetik sanayinde kullanılan defne, binlerce yıllık geleneksel yöntemlerle üretiliyor. Sabununun ergenlik sivilcelerine, kepeğe ve saç dökülmesine iyi geldiğine inanılıyor. Satırlarımızın başından itibaren sizlere Antakya ile ilgili bilgi verirken bol bol rivayetlerden söz ettik. Şelaleleriyle ünlü Harbiye’ye doğru ilerlerken bir rivayet daha çıkıyor karşımıza. Harbiye, Tanrı Apollon’a adanarak kurulmuş, hamamları ve muhteşem villalarıyla göz doldurmuş. Hatta Antakya Olimpiyatları’nın bir bölümü bu güzide yerde yapılmış. Harbiye’nin Daphne adıyla anılmasının bir nedeni olduğu söylenir. Efsaneye göre Apollon, Harbiye’nin kurulduğu yerden geçerken ırmak kenarında güzeller güzeli bir kadın görüp âşık olur. Onunla konuşmak ister, ancak Tanrılarla birlikte olmanın ölümlüler için tehlikeli sonuçlar doğuracağını bilen Daphne, ondan kaçmaya başlar. Bu kaçıp kovalama sırasında Daphne, toprak ananın kendisini koruması diler. Ve duaları kabul görür, Daphe artık defne ağacıdır. Manzara karşısında çok etkilenen Apollon, “Daphne, bundan sonra sen, benim kutsal ağacımsın. Solmayan ve dökülmeyen yapraklarını başıma çelenk yapacağım. Kahramanlar, savaşlarda zafere ulaşanlar senin yapraklarınla alınlarını süsleyecek” der. 40 İSTASYON Roma döneminde sıkça görünen ve barış figürü olarak da nitelendirilen defne yapraklı taçların öyküsünün böyle doğduğuna inanılır. BU, DÜNYANIN EN BÜYÜK IKINCI MÜZESI Hatay’a kadar gidilir de Harbiye, Atçana, Antakya, Samandağ ve İskenderun’da ortaya çıkan Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağı’nda Yeni Asur, Hitit, Helen, Roma ve Bizans dönemine ait eserlerin sergilendiği; Tunus’takinden sonra dünyanın ikinci en büyük mozaik müzesi olan Arkeoloji Müzesi’ne uğramadan dönmek olur mu? Sadece dünü değil, bugünü ve bugünkü Antakya’yı anlamak için de gireceğiniz bu müzede; kâh halkın kendini kötülüklerden, büyülerden koruyabilmek amacıyla genellikle evlerin girişine konulan “Kem Göz” mozaiğine takılacak gözleriniz, kâh Milattan Sonra 5’inci yüzyıldaki gündelik yaşamı anlatan “Yakto” mozaiğine. Kâh İmparator Lucius Verus heykeliyle buluşacaksınız, kâh kadının her daim kadın olduğunu kanıtlayan takı ve süs eşyalarıyla. Ama bunların hiçbiri loş ışıklar altında tutulan Lahit kadar etkiler mi sizi, bilinmez. Antakya’yı antik dönemde dünyanın üçüncü önemli ken- ti haline getiren zenginlik, mezarlara da yansıtılmış. Ölüler her biri bir şaheser olan lahitlere konulmuş. Müzedeki Lahit de onlardan biri. Kaliteli beyaz mermerden yapılan Lahit üzerindeki taş işçiliği göz alıyor. Uzmanlar, irili ufaklı birçok figürün bulunduğu Lahit üzerindeki figürlerden mezarın saygın bir kişiye ait olabileceğinin altını çiziyor. Müzeden çıkıp daracık sokaklarında çocukların koşuşturduğu eski Antakya’yı gezmek istediğinizde ayaklarınıza güvenmek zorundasınız, çünkü bu bölgeye araç sokmak imkânsız… Kurtuluş Caddesi üzerinde bulunan; 1846’da Kapuçin Rahipleri aracılığıyla Antakya’ya gelen Katolikler, altı yıl sonra Sultan Abdülmecit’ten aldıkları izinle ilk kiliselerini kurmuşlar. 1977’de ise kilise Sarımiye Camii’nin hemen yanındaki eski bir Antakya evine taşınmış. Kilisenin terasına çıktığınızda, burada kilisenin çanıyla caminin minaresinin, birbirine selam verircesine bir hizada durduğunu görüyorsunuz. Bu sadece buraya özgü bir durum değil. Antakya’da kaldığınız süre boyunca kilisenin camiye, caminin havraya sessizce selam verdiğine tanıklık edeceksiniz Arapların Türklere, Türklerin Kürtlere selam verdiği gibi… Antakya, dün olduğu gibi bugün de, sadece bu topraklarda yaşayanlara değil, tüm insanlığa Kürt, Türk, Arap, Müslüman, Hıristiyan ya da Museviliğin çok da önem taşımadığını; her şeyin insan olmaktan geçtiğini, insanlığın ise kendi kültürüyle birlikte ötekinin kültürüne de saygı gösterip sahip çıkmaktan geçtiğini fısıldıyor… Ötekileştirmeyi, ayrıştırmaya değil, farklı değerlerle birlikte var olabilme iradesine örnek gösteriliyor. Asi’nin ezber bozan akışı, sakinlerinin ruhlarına işliyor. Ve bu ruh barış içinde, kardeşçesine bir yaşamın can damarını oluşturuyor. Antakya, tüm değerleriyle birlikte, yörede yaşayanların önemli bir gelir kaynağı olan defnesiyle de dünyaya nam salan bir yer. Binlerce yıllık geleneksel yöntemlerle işlenen defnenin ergenlik sivilcelerine, kepeğe ve saç dökülmesine iyi geldiğine inanılıyor (üstte). Mumbar dolması ve künefe ise yöreye has lezzetlerden (sağda). İSTASYON 41 YEME-İÇME Enginar hakkında birkaç ipucu • Bayrampaşa enginarını ayıklanmış alın. Yaprakları dikenli olduğu için alışkın olmayanların ayıklaması daha zor. • Enginar havayla temas ettiği anda kararmaya başladığı için limonlu suda bekletilerek korunur. Bu bekleme işlemi hem vitamin hem de lezzet kaybına neden olur. Önceden ayıklanmışları seçmeyin, kendiniz ayıklatın ve hemen pişirin. • Bütün enginar alırken biraz sallayın. Salladığında ağır ve başı oynamayan, yaprakları sıkı görünenleri tercih edin. Yaprakları ne kadar sertse kalbi de o kadar etli ve lezzetli olacaktır. • Bayrampaşa enginarı çanağı irileştikçe, sakız enginar ise körpeyken daha lezzetlidir. Bayrampaşa enginarını konserve ve reçeller için de kullanabilirsiniz. Her yaprağında ayrı tat: ENGİNAR Baharı çiçeklenen ağaçlardan ve lalelerden önce, tezgâhlarda beliren enginarla kutluyoruz. Bu sağlık kaynağı sebzenin yumuşak kalbine doğru yolculuğa çıkanları, yapraklarının arasında saklanan kat kat lezzet bekliyor. M utfakla biraz haşır neşirseniz, baharın gelişi sofranıza düşecek rengârenk sebze ve meyvelerin hayalini kurdurmaya başlamıştır. Yeşil, diri ve heybetli bir çiçeğe benzeyen gövdesiyle tezgâhlarda yerini alan enginarsa, mevsimin en kıymetli, en lezzetli habercilerinden kuşkusuz… Batıda soyluların, kral ve kraliçelerin sebzesi olarak anılan enginarın Latince adı “Cynara scolymus”. Bileşikgiller olarak da bilinen devedikeni ailesinden geliyor, yani aslında bir çiçek olduğunu söylemek mümkün. Güzelliğini ailesinden değil, tanrıçalardan aldığına dair mitler de var. Rivayete göre Antik Yunan’ın en büyük tanrısı Zeus, Cynara adındaki ölümlü güzele âşık olur ve onu bir tanrıça yapar. Fakat aşkına karşılık bulamayınca sinirlenir ve Cynara’yı uzun, güzel ama dikenli bir çiçeğe çevirir. Bu mit, enginarın tarih boyu güçlü bir afrodizyak olduğuna inanılmasının, pek çok ülkede sadece erkeklerin yemesine izin verilmesinin de en önemli nedeni. Enginar’ın anavatanı Akdeniz havzası, Suriye ve Kuzey Afrika’dır. Avrupa’da ilk kez Sicilya’da yetiştirildiği biliniyor. 42 İSTASYON Onu Avrupa ile tanıştıransa İtalya’nın köklü ailelerinden Medici’lerin kızı Catherine. İkinci Henry ile evlenip Fransa’ya gelin giden genç kadın, Fransa’nın saray mutfağını ve ardından İngiltere’yi enginarla tanıştıran isim olarak biliniyor. Enginarın güzel kadınlarla anıldığı tek alan saray mutfağı ve mitler değil. Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde enginar yetiştiriciliğiyle ünlenen Castroville kasabası, her yıl Enginar Kraliçesi seçilen uluslararası bir festival bile düzenliyor. 1948 yılında yapılan ilk festivalin enginar kraliçesiyse o yıllarda Norma Jeane Dougherty olarak bilinen Marilyn Monroe’dan başkası değil. Batıda oldukça pahalı ve lüks bir sebze olan enginardan hatırı sayılır miktarda yetiştirebiliyor olmamıza rağmen, tanıtımında ya da bu sebzeden gelir elde etmekte geride kalmamız üzücü. Enginarın topraklarımızdaki tarihi 18’inci yüzyıl sonrasında, Osmanlı saray mutfağında başlıyor. Bugün hâlâ sofralarımızda yaygın olarak kullanılan enginar tariflerinin çoğu da saray usulü. Bazı araştırmalar, Osmanlı’ya Kıbrıs’tan gelen enginarın Anadolu’da çok daha önce görüldüğü, ancak sonraları tarlaları- nın ekilmeyerek unutulduğu yönünde. Günümüzdeyse, Ege ve Marmara bölgeleri ağırlıklı olarak yetiştirilen iki önemli yerel enginar çeşidimiz var. Hatta bu iki çeşit arasında tatlı bir rekabet olduğundan bile söz edilebilir. İlki Ege’nin yapraklarıyla birlikte yenilebilen minik sakız enginarı. İkincisiyse Bayrampaşa enginarı. Sakız enginarı çoğunlukla İzmir’de, Balçova, Mordoğan, Çeşme, Urla ve Karaburun yöresinde yetiştiriliyor. Bayrampaşa enginarına göre çok daha minik ve tepesinde diken yok. Kışa dayanıklı olmadığı için sıcak kıyılarda yetişiyor ve hasadı daha erken yapılıyor. Sakız enginarın saplarının yanında büyüyen bebe enginarlar da körpeyken tüketilebiliyor. Özellikle Urla taraflarında denk geleceğiniz geniş enginar tarlalarından birine yolunuz düşerse, tarla sahiplerinin sakız enginarı koparıp çiğ ikram ettiklerine tanık olursunuz. İçi sulu, taptaze ve diri sakız enginarın yaprakları çiğken bile oldukça etli ve lezzetli. Bütün pişirilen Ege usulü pilavlı sakız enginar dolması ise enginar yemeklerinin baş tacı. Enginar reçeli de yörenin bir diğer farklı lezzeti. Daha çok Marmara Bölgesi, Yalova ve Bursa civarında yetişen Bayrampaşa enginarı, sakıza göre daha geniş ve bodur. Yaprakları sert ve ayıklaması daha zor. Dolayısıyla genelde geniş bir çanak olarak yapılan sunumlarda kullanılıyor ve yumuşak kalbi, yani arşak da denilen göbeği tüketiliyor. Eskiler mevsiminde en az kırk enginar yemek gerektiğini boşuna söylememiş. Lezzeti kadar saymakla bitmeyen faydasıyla da ünlü enginar, A ve C vitaminleri, kalsiyum, potasyum, demir ve fosfor mineralleri açısından çok zengin. Özellikle karaciğeri koruduğu ve karaciğer hastalıklarının daha çabuk iyileşmesini sağladığı biliniyor. Böbrek ve bağırsakların düzenli çalışmasına, sindirime, kolesterole iyi geldiği gibi, meme, rahim ağzı ve prostat türü kanserlerde hem önleyici hem de tedavi edici etkisi olduğu iddia ediliyor. Maharetleri sadece iç hastalıklarına karşı değil, enginar tüketmek vücuda dinçlik veriyor, kas ağrılarını dindiriyor ve roma- tizmaya iyi geliyor. Mucizelerinden faydalanmak isteyenlere, enginarın mevsim dışı tüketiminden ve konservelerinden kaçınılması, tazeyken ayıklandığı gibi yenilmesi tavsiye ediliyor. KALBI KADAR LEZZETLI YAPRAKLAR Zeytinyağlılardan dolmaya soframızın vazgeçilmezi enginarı genelde Osmanlı mutfağı ağırlıklı klasik tariflerle pişiriyoruz. Sade, baklalı ya da favalı zeytinyağlı enginarların, iç pilavlı ve kuzu incikli, balık ve makarnalı onlarca tarifinin çoğunda, eti andıran yumuşak ve leziz kalbi kullanılır. Pilavla bütün pişirilen Ege usulü sakız enginar dışında, yapraklarının kullanılması ve yenilmesi halen yaygın değil. Oysa enginarın besin kaynağı yapraklarını ziyan etmemek, yaratıcı ve farklı tariflerle sofraları renklendirmek mümkün. Kalbinden ya da gövdesinden dip soslar hazırlayarak yapraklarını cips gibi sunabilir, güzel bir atıştırmalık ya da başlangıç tabağı elde edebilirsiniz. Enginarı karnabaharla birlikte biraz haşlayıp rondodan geçirdikten sonra lor ve yoğurtla karıştırmak güzel bir dip sos alternatifi olabilir. Ege’de sık sık yaptıkları gibi mücver tekniğini uygulayarak nefis enginar mücverleri de pişirebilirsiniz. Risotto’nun hafif sulu, kıvamlı yapısıyla enginarın yakaladığı uyum, şık bir akşam yemeği davetinin yıldızı olmaya aday. Roka ya da maydanoz gibi yeşilliklerle çorbasını yapabileceğiniz gibi bir başka mevsim güzeli baklayla birlikte pratik ve sağlıklı salatalara da hayat verebilirsiniz. Yapraklarını zeytinyağı ve limonda biraz bekleterek sadece etli kısımlarını sıyırarak yemek ayrı bir keyif. Sakız enginarları boydan ikiye kesip ızgarada pişirmek ise bir başka pratik yöntem. Enginar, Türk mutfağında sıklıkla rastlamadığımız tart ve kişler için tam anlamıyla biçilmiş kaftan. Fırında pişirdiğiniz hamura süt ve peynirle hazırlayacağınız basit bir sos sürdükten sonra bebek enginarları üzerine yerleştirin. Yaprak aralarını tekrar peynirle ve sosla doldurup fırınlayın. Yakaladığınız lezzete hayran kalacaksınız. Enginarı vişne gibi orman meyveleri ve şekerle de pişirebilir ya da vişneyi sadece sunumda fark yaratmak için tercih edebilirsiniz. Hangi yolu seçerseniz seçin, enginarın tadı ve görüntüsüyle sizi yarı yolda bırakmayacağı kesin. İSTASYON 43 SAĞLIK FAZLA KOŞMAYA GEREK YOK! BIR SANAYI HASTALIĞI: MIYOPLUK Sanayileşmeyle birlikte, hastalıkların sayısında bariz artışların olduğu aşikâr. Ama miyopluğun da bir sanayi hastalığı olduğu kimin aklına gelirdi ki… Modern hayat birçok problemi beraberinde getiriyor. Bu sorunlardan biri de uzağı görememe, yani miyopluk... n Sağlık alanında çalışan araştırmacılar, hastalıklarının önemli bölümünün genetik nedenlerle ortaya çıktığını iddiasındalar. Dayandıkları bilimsel temeller de bunu kanıtlıyor. Sık rastlanan bir göz hastalığı olan miyoplukta da genetik faktörlerin ve fazla okumanın rol oynadığı varsayılıyordu. Tabii bugüne kadar… Ancak farklı ülkelerinde yapılan ve sonuçları BBC dergide yayınlanan bir araştırmaya göre, miyoplukta genlerden ziyade çevresel etkenler ön planda. Kanada’daki Eskimoların durumlarını inceleyen araştırmacılar, eski kuşakta miyopluğun neredeyse hiç görünmediğini, ancak Batılı yaşam biçiminin tercih edilmesiyle birlikte bugünkü çocukların yüzde 10 ila 25’i arasında gözlük kullanımının olduğunun altını çiziyorlar. Bu durum, “miyoplukta genetik kısmen etkili olabilir, ama asıl neden çevredir” tezini savunan araştırmacıların elini güçlendiriyor. Miyoplukta bir başka unsursa okumak… Ancak araştırmaların yoğunlaşmasıyla birlikte bu iddia da çürütülüyor. Anlayacağınız, birçoğumuzun ebeveynlerinden defalarca kez duyduğu “çok okuma çocuğum, gözlerin bozulur” cümlesi, geçerliliğini yitiriyor. Biliminsanları, göz bozukluğuyla ilgili çalışmalarını sadece okuma ve genetik üzerinde yoğunlaşmıyor elbette. Örneğin zamanının önemli bölümünün dışarıda geçirenlerin, içeridekilere oranla daha az miyopluk sorunuyla karşılaştıklarını; bunda doğal ve yapay ışık arasındaki fark kadar, gözün odaklanma sorunun da etkili olduğunu ifade ediyorlar. Diğer bir deyişle, kapalı mekânlarda gözün farklı uzaklıktaki eşyalara odaklanmada uyum sorunu yaşayabileceği, dışarıda ise görüş mesafesinin daha geniş olması sayesinde bu sorunun ortadan kalktığı ve gözün gelişiminin daha sağlıklı olduğu dile getiriliyor. Bu ve buna benzer araştırmalar son derece önemli, zira söz konusu tartışmalar sadece akademik önem taşımakla kalmayıp tedaviye yönelik ipuçları da içeriyor. n “Koşu sağlığımız için yararlı, ama daha fazlası iyi olmayabilir,”… Bunlar, Iowa State Üniversitesi’nin Kinesiyoloji Bölümü’nde (Uzak Doğu’nun vücuttan geçen enerji akımları terapileriyle Batı’nın anatomi, fizyoloji ve beslenme bilgisini bir araya getiren, doğal bir terapi yöntemi) Yardımcı Profesör olarak görev yapan Duck-chul Lee’ye ait sözler. Prof. Lee, koşmanın büyük bir meydan okuma olarak görülmemesini, günlük kısa koşuların dahi insan ömrünü uzatmada yararı olabileceğini savunuyor. Journal of the American College of Cardiology dergisinde yayınlanan makaleye göre araştırmacılar, boş zamanlarda koşu yapanların, hiç koşmayanlara oranla üç yıl daha uzun yaşadığını kanıtlamayı amaçlıyor. Araştırmaya göre düzenli yapılan koşu, tüm ölüm risklerini yüzde 30, kardiyovasküler ölüm riskini ise yüzde 45 oranında azaltılıyor. Ancak Prof. Lee, haftada bir saatin altında koşan biriyle üç saatten fazla koşan biri arasında, vücuda fayda açısından hiçbir farklılık olmadığını iddia ediyor. Çalışmanın yardımcı yazarı, Kardiyolojist ve New Orleans Queensland Üniversitesi Tıp Fakültesi Profesörü Carl Lavie da Lee ile aynı fikirde. Lavie, “Koşu dozları ve zamanla birlikte değişim gösteren modeller hakkında bilgi veren bu araştırma da gösteriyor ki, küçük dozlarda koşmak, örneğin haftada bir ya da iki kez ve 2 kilometreyi 10 dakikadan kısa sürede koşmak, yaşam süresine maksimum fayda getiriyor” diyor. Her derde deva n Günümüzün en popüler baharatlarından biri zencefil… Popüler, zira sağlık üzerindeki olumlu etkileri saymakla bitmiyor. Yamru yumru bir görünüme sahip, hiçbir albenisi olmayan bu baharatla ilgili bir bakıyorsunuz, kelli felli, sağlık alanında isim yapmış hekimler, kendisinden bir 44 İSTASYON ilaçmış gibi bahsedebiliyor. Özellikle kış aylarında… İçindeki maddelerin antibiyotik etkisi yarattığı ve soğuk algınlığına iyi geldiğini söylüyor. Geçtiğimiz günlerdeyse bu baharatın bir özelliği daha ortaya çıkarıldı. Yapılan araştırmalar sonucunda, zencefilin içindeki kapraikin maddesinin meta- bolizmayı hızlandırdığını, dolayısıyla kalori yaktığını tespit edildi. Sonuçları Metabolism dergisinde yayınlanan bu araştırmaya kulak verenlerin diyet yaparken zencefili de göz ardı etmemelerinde fayda olabilir. Kimbilir, belki tam da iddia edildiği gibi her derde devadır. Beyni korumanın 7 yolu Temiz havaya çıkın; ağaçlık bölgelerde ya da deniz kenarında egzersiz yapın. Düzenli beslenin. Tansiyonunuzu dengede tuttun. Sigaradan uzak durun. Zihinsel fonksiyonları etkileyen alkolden kaçının. Yağsız gıdalar tüketin kolesterolünüzü kontrol ettirin. Her gün altı ila sekiz saat arasında uyumaya çalışın. Gerçekten ihtiyaç var mı? AMAN TADIMIZ KAÇMASIN! Şeker ve şeker içeren gıdaların insana verdiği zararlara alternatif olarak üretilen tatlandırıcıların yararlı mı, yoksa zararlı mı olduğu konusunda net bir bilimsel araştırma yok ne yazık ki… n Şeker ve şekerli yiyecekler, başta obezite olmak üzere birçok soruna yol açması nedeniyle uzak durulması gereken gıdalar arasında. Peki, ya tatlandırıcılar? Şekerin vücuda verdiği zararı bertaraf etmek, ancak damak zevkinden ödün vermemek amacıyla tüketilen tatlandırıcılar hakkında pek çok şey söylendi ve yazıldı. Aspartam, en tanınmış tatlandırıcılardan ki, gazlı içeceklerden sakızlara kadar birçok yiyecek ve içeceğin içinde bu maddeye rastlamak mümkün. Ancak çeşitli tarihlerde yapılan kimi araştırmalar, tatlandırıcılar hakkındaki kanaatlerin değişmesi gerektiğini ortaya çıkarıyor. Hatrı sayılır araştırma kurumları, artan beyin tümörü, lösemi ya da lenfom gibi hastalıklarla aspartam arasında bir bağ olduğunu ortaya çıkardı. Kan dolaşımına girer girmez yan ürünlere dönüşen aspartamın sorun oluşturmasının nedeni, genetik birtakım bozukluklara sahip kişilerin vücutlarının bu maddeyi parçalayamaması. Ancak Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu, tatlandırıcıların tavsiye edilen miktarda, vücut ağırlığı dikkate alınarak n Asetilasilik Asit ya da halk bilinen adıyla Asprin, birçok kişinin gündelik hayatının bir parçası haline geldi. Yaygın şekilde kullanılmasının en önemli nedeni hafif şiddetteki ağrılara iyi gelmesi değil. Kalp sağlığını koruyup kalp krizi riskini azalttığına yönelik bilgiler, birçok sağlıklı insanı her gün bir adet Asprin kullanmaya yönelten temel neden. Ancak ya- (kilo başına 40 mg) kullanıldığında, hamileler ve çocuklar için bile güvenilir olduğu kanaatinde. Tatlandırıcılara dair olumlu ve olumsuz fikirlerin yarıştığı bir dönemde, İsrail’de yapılan bir araştırma, bu tür ürünleri kullananları bir kez daha düşünceye sevk edecek nitelikte. Zira bu araştırmada aspartam, sakarin ve sukraloz gibi yapay tatlandırıcıların Tip 2 diyabeti önlemek yerine, katkıda bulunabileceğine dair veriler bulunduğu belirtiliyor. Fareler üzerinde yapılan deneylerde, tatlandırıcı verilen farelerde glikoza karşı reaksiyon oluştuğu ve bunun Tip 2 diyabetinde ortaya çıktığı görüldü. Buna tatlandırıcının bağırsaklardaki bakteri florasını değiştirmesinin yol açtığı sanılıyor. Benzer bir deney insanlar üzerinde yapıldığında aynı sonuç alındı. Bununla birlikte 2013’te sekiz Avrupa ülkesinde 300 bin kişiyi kapsayan bir araştırmada yapay tatlandırıcılarla Tip 2 diyabet arasında bir bağa rastlanmadı. Tüm bunlar iyi ya da kötü olarak nitelendirilebilecek tek tür tatlandırıcının bulunmadığını, farklı özelliklere sahip bu maddelerin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini ortaya koyuyor. (BBC Future) pılan çeşitli araştırmalar, aslında Asprin kullanmayı günlük rutin haline getirenlerin yüzde 11’inin, kalp rahatsızlığı ya da kalp krizi geçirme riski bulunmadığını gösteriyor. Amerikan Kalp Derneği, kalp ve dolaşım sistemi hastalıkları geçirme olasılığı yüzde 10 ve üzerinde olanlar için günlük Asprin tüketimi olabileceğini belirtiyor. Amerika Ulusal Sağlık Ör- gütü ise kendi internet sitesi üzerinden vatandaşlarının bu riski hesaplayabilmesini sağlayan Online Risk Hesaplayıcı adı verilen link paylaşıyor. Sitede yaşı, cinsiyeti, kolesterol ölçümleri ve sigara içip içmediğine dair soruları yanıtlayan kişiler böylece, gelecek 10 yılda kalbiyle ilgili bir sorun yaşayıp yaşamayacağını görebiliyor. İSTASYON 45 SAĞLIK Karpal Tünel Bilekteki düşman: Karpal Tünel Sendromu Karpal Tünel YAZI: Tümay Yazıcı Dünya üzerinde birçok kişi, masa başında ve bilgisayarlar aracılığıyla gerçekleştirilen bir işte çalışıyor. Mesai saati bitip de evlere gidildiğinde de durum farklı olmuyor. Bilgisayarda yapılan bir araştırma, konsoldan oynanan oyun, bizleri yine mouse ile bir ilişkiye sürüklüyor. Kimi zaman iş, kimi zaman da eğlenmek için bilgisayar ekranı karşısına geçerken ve tabii orada saatler harcarken el bileğimize verdiğimiz zarar aklımıza bile gelmiyor. Oysa elin yoğun olarak kullanılması, bir süre sonra kimi sorunlara yol açabiliyor. Bu sorunlardan en bilineni Karpal Tünel Sendromu. Bilekte ağrı, parmak uçlarında uyuşma, herhangi bir şeyi tutamama gibi belirtilerle görülen hastalık, ilerlediği takdirde ancak cerrahi müdahalelerle tedavi edilebiliyor. Karpal Tünel Sendromu’yla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Acıbadem Aile Hastanesi Ortopedi Uzmanı Dr. Yakup Eroğlu, hastalıktan sakınmak için elle çok fazla iş yapmamayı, eğer bilgisayar başında uzun zaman geçirilecekse mutlaka el bileği altına silikon destek konulmasını öneriyor. Tıp alanında uzmanlığı bulunmayan bizler, Karpal Tünel Sendromu’nu, el bileğindeki sinir sıkışması olarak tanımlayabiliriz. Bir hekim olarak sizler bu hastalığı nasıl tanımlıyorsunuz? Karpal Tünel Sendromu, el bileği volarında (avuç içiyle bileğin birleştiği yerde), Karpal Acıbadem Aile Hastanesi Ortopedi Uzmanı Dr. Yakup Eroğlu 46 İSTASYON Karpal Tünel Sendromu’nun kesin tanısı, EMG ile konuyor. Hasta hekime görünmekte çok geç kalmamış ve sinirlerde fazla hasara yol açmamışsa, tedavi şansı yükseliyor. Silikon bilek destekleriyse hastalığa yakalanma riskini azaltıyor (sağda). gıçta hafif ağrı, parmaklarda uyuşukluk ve his kusuru yaşanıyor. Önlem alınmadığı takdirde durum giderek karmaşıklaşıyor; ağrı ve uyuşma sorunları artıyor. İleri evredeyse kaslarda erime başlayabiliyor. Acıbadem Aile Hastanesi Ortopedi Uzmanı Dr. Yakup Eroğlu, bilekte yoğun bir ağrıyla kendini belli eden Karpal Tünel Sendromu’nun, ellerin yoğun kullanılması sonucu ortaya çıktığını ve daha ziyade kadınlarda görülen bir hastalık olduğunu belirterek, erken teşhisin tedavide son derece önemli olduğunu söylüyor. bağ altında median sinirin sıkışmasıdır. Sıkışmanın başlıca sebebi olarak karpal bağının kalınlaşmasını gösterebiliriz. Karpal bağ, el bileği üst ve alt yüzünde, ele geçen sinir damar tendonların üstünü örten gömlek manşonu gibidir. Fazla zorlama ve kullanmaya bağlı olarak kalınlaşır, şişer ve altından geçen yapıları sıkıştırır. Bu hastalık daha ziyade kimlerde görülüyor? Çalışma koşulları hastalığı tetikleyici bir unsur olarak karşımıza çıkır mı? Karpal tünel sendromu, elini çok kullananlarda görülür. O nedenle de kadınlarda bu soruna erkeklere oranla üç kat daha fazla rastlanır. Şeker hastalarında, romatizmal rahatsızlığı olanlarda ve troit hastalarında daha çok görülür. Ayrıca fazla bilgisayar kullananlar, uzun saatler örgü ve dantel örenlerde, temizlikle çok fazla uğraşanlarda Karpal Tünel Sendromu’na sıklıkla rastlanıyor. Piyano ve gitar çalanlarda da bu sorun sıklıkla görülüyor. Ayrıca Xbox, Playstation gibi oyunları çok oynayanların da yakalanma riski hayli yüksek. Bu nedenle bu tip oyunların uzun süre oynanmasının engellenmesi gerekiyor. Hastalığın temel belirtileri nelerdir? Hangi şikâyetler, bizleri mutlaka bir uzmana görünmeye sevk etmeli? Hastalığın belirtileri; birinci, ikinci, üçüncü parmaklarda uyuşma ve hafif ağrılarla başlıyor. İleri aşamalardaysa gece uykudan uyandıracak bir acı, elleri sallama isteği ve elden çay fincanı tabağını bile düşürecek kadar parmaklarda güçsüzlük görülebiliyor. Sendrom’un evreleri nelerdir? Karpal Tünel Sendromu’nun hafif, orta ve ağır olmak üzere üç ayrı formu bulunuyor. Başlan- Hastalığın tanısında hangi yöntemler uygulanıyor? Belirtilerin başka hastalıklarla benzer yönleri var mı? Hastalığın tanısında öncelikle muayene yapılması gerekiyor. Muayene sırasında el bileği alt yüzünde ağrı; parmaklarda his kusuru ve uyuşukluk olup olmadığı inceleniyor. Karpal Tünel Sendromu’nun kesin tanısı EMG ile konuyor. Bir de MR’da Karpal ligamanda kalınlaşma görülüyor. Karpal Tünel Sendromu, en sık boyun fıtığıyla karıştırılıyor. Çünkü boyun fıtığında da, tıpkı Karpal Tünel Sendromu’nda olduğu gibi, uyuşma ve benzer bulgular yaşanıyor. Tedavide cerrahi müdahaleler de söz konusu mu? Eğer cerrahi yöntemler uygulanıyorsa, hastanın elini eskisi gibi kullanabilme ihtimali nedir? Tedavide EMG bulguları önem arz ediyor. Ağır vakalarda cerrahi, kesin çözüm olarak karşımıza çıkıyor. Cerrahide karpal ligaman kesilir ve sinir basıdan kurtarılıyor. Ameliyat sonrası hasta, eskisi gibi elini kullanabiliyor. Ancak ameliyatın başarılı olabilmesi için erken teşhis büyük önem taşıyor. Hasta, cerrahi için çok bekleyip sinirde fazla hasara sebep olmazsa, ameliyatın başarısı yüzde 100’ dür. Bileğe takılan ortopedik malzemelerin etkisi nedir? Bu tür malzemeler belli bir tedavinin bir parçası olarak mı kullanılır, yoksa tek başına da etkili midir? El bilek splintleri, ilaçlarla ya da fizik tedaviyle birlikte kullanılırsa erken dönemde yararlı olabiliyor. Hafif vakalardaki tedavide, daha ziyade ilaçlar ve fizik tedavi yöntemlerine başvuruluyor. Ancak EMG’de orta ve ağır hasar olanların tedavi için tek şansları ameliyat olmaktır. Bu hastalığa yakalanmak istemeyenlere neler önerirsiniz? Örneğin bilgisayar kullanımında nelere dikkat edilmeli? Kişinin kendi başına yapacağı birtakım hareketler, bu hastalıktan korunmada etkili olabilir mi? Bu hastalığa yakalanmamak için öncelikle elle çok ağır işler yapılmamalı. Çok fazla bilgisayar kullanılıyorsa, el bileği altına mutlaka silikon destek konulmalı, zaman zaman işe ara vererek el bileği jimnastiği yapılmalıdır. Ayrıca oyun için el bileğini fazla kullananlar, bu tip kötü alışkanlıklarından vazgeçmeli ya da oyun süresini kısıtlamalılar. Tüm bu önlemlere rağmen parmaklarda uyuşma veya ağrı yaşanıyorsa, vakit kaybetmeden mutlaka konunun uzmanına gidilmeli... İSTASYON 47 UZMAN GÖZÜYLE KONTROLDEN GEÇMELERI ZORUNLU Yola Elverişlilik Muayenesi Avrupa Birliği Ülkeleri’ne yük taşımacılığı yapan, kamyon, çekici ve römork gibi araçlara verilen Yola Elverişlilik Muayene Hizmeti hakkındaki bilgileri TÜVTÜRK Teknik Eğitmeni Mehmet Savaş Uçar anlatıyor. Yola Elverişlilik Muayenesi’nde, yayımlanan yönergelere göre aşağıdaki aksam, sistem veya parçalaların zorunlu olarak kontrolü yapılır: Araç tanıtım numarası (Şasi No ) Fren sistemi Direksiyon ve direksiyon simidi Görüş özellikleri Lambalar, yansıtıcılar ve elektrik teçhizatı Dingiller, tekerlekler, lastikler, süspansiyon Şasi ve şasi bağlantıları Zorunlu ekipmanlar Egzoz gazı emisyon ölçümü Gürültü Kirliliği ve seviyesinin kontrolü Yola Elverişlilik Muayenesi; aracın Periyodik Muayenesi’ne ek olarak Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu’nun (EEC) 96/96/AT direktifine göre uygulanma esaslarını kapsamaktadır. Yola Elverişlilik Muayenesi’nde sözkonusu taşıtların egzoz emisyon ve motor gürültü seviyelerinin maksimum değerleriyle römork ve yarı römorklarının sahip olması gereken güvenlik kurallarının bulunup bulunmadığı kontrol edilir. Ayrıca can ve mal güvenliği başta olmak üzere, ülkemizde trafik tesciline kayıtlı araçların teknik özellikleri de incelenir. Bu özel muayene, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Karayolu Düzenleme Genel Müdürlüğü tarafından yetkilendirilmiş 19 ilde bulunan, 30 “TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonu” tarafından gerçekleştirilir. Muayeneden problemsiz geçen araçlar, Yola Elverişlilik belgesi almaya hak kazanırlar. Yola Elverişlilik Muayenesi geçerlilik süresi bir yıldır. ARAÇLARIN TEKNIK ŞARTLARA GÖRE SINIFLANDIRILMASI Muayene edilecek araçlar için tescil ve trafik belgeleriyle birlikte aracın üreticisinden alınan ve aracın teknik özelliklerini belirten Conterence Europeenne des Ministres des Transports (CEMT) Belgesi zorunludur. Yola Elverişlilik Muayenesi yapılabilmesi için aracın geçerli bir Periyodik Muayenesi olması da gerekir. Periyodik Muayene süresi geçen araçlar için Yola Elverişlilik Muayenesi Periyodik Muayene ile birlikte yapılır. 48 İSTASYON Ulaştırma Bakanlığı Avrupa Konferansı (UBAK) Bakanlar Konseyi’nin CEMT/CM Kararları’nda açıklanan gürültü ve egzoz emisyon değerlerine göre; bu özelliklere haiz araçlar EURO l , EURO II, EURO III , EURO IV ve EURO V sınıflarına ayrılmışlardır. CEMT belgelerinde belirtilen Egzoz Gazı Emisyon değerleri; Tip Onayı alırken üretici firmalar tarafından karşılanması gereken şartlardır. Araçların sahip oldukları sınıflar aşağıdaki sembollerle araç üzerinde gösterilir. S U EURO II (Daha Yeşil ve Güvenli Araç – Greener and Safe Lorry) 3 III Araçlar (yarı römork çekicileri hariç) ve römorkları, belirtilen düzenlemelere göre, bir geri alt çalışma, koruma aygıtına sahip olmalıdır. Araçlar ilgili EEC direktiflerine uygun olarak bir yönetme dümen aygıtına (direksiyona) sahip olmalıdırlar. Araçlar, anti- fren kilitlenme sistemine (ABS) sahip olmalıdırlar. Kamyon ve çekicilerde UNECE “AETR Anlaşmasına” veya Düzenleme (EEC) uygun olarak takograf kullanılmalıdır. Ayrıca Araçlar, UNECE Düzenlemeleri’ne veya 92/24/EEC direktiflerine uygun hız sınırlama aygıtına sahip olmalıdır. Ağır ve uzun araçlar, UNECE düzenlemelerine göre arkayı yansıtan işaret plakalarına sahip olmalıdırlar. Araçlar belirtilen düzenlemelere uygun, aydınlatma ve ışıklı sinyal cihazlarına, uyarı sinyali tertibatlarına ve üçgen kırmızı uyarı gerecine sahip olmalıdır. Araçlar, EEC direktiflerine uygun bir arka aynaya sahip olmalıdırlar. (Euro III ve sonrası araçlar) 1971 yılından sonra üretilmiş tüm römorklarda 2 Butonlu Çözme Valfi ‘nin bulunması zorunludur. EURO III (EURO-3 Safe) Araç 4 IV EURO IV Araç E EURO I (Yeşil araç – Green Lorry) Araçların lastik diş derinliği Yola Elverişlilik Muayenesi için minimum 2 milimetre olmalıdır. V EURO V Araç Araçlar ile römorklar arasındaki bağlantıyı sağlayan çeki pleyti, kuplaj ve king-pim parçalarının boşluk ve aşıntı kontrolleri yapılır. Araçlarda Egzoz sistemi hasarlı olmamalıdır. Ayrıca Egzoz Emisyon Ölçüm sonucu, araç sınıfına göre sınır değerler içerisinde olmalıdır. Araçların havalı fren sistemi için kontroller gerçekleştirilerek fonksiyonellikleri test edilir. İSTASYON 49 SOSYAL MEDYA Siri’ye Türkçe dil desteği! n Apple’ın iPhone 4S ile birlikte hayatımıza dâhil ettiği Siri teknolojisi, nihayet Türkçe dil desteği kazanmak üzere. Türkiye’deki iPhone kullanıcıları, Siri’yi şimdiye kadar ancak İngilizce olarak kullanabiliyorlardı. Ancak iOS 8.3. güncellemesiyle birlikte Siri, Türkçe komutlarınızı anlayabilecek ve onlara Türkçe cevaplar verebilecek. iPhone kullanıcılarının en çok sevdiği özelliklerden biri olan ve sesli komutlarla Tweet, SMS gönderebilen; uygulamaları açıp kapatabilen veya internette arama yapabilen gelişmiş sesli asistanı Siri’nin Türkçe versiyonu iOS 8.3. yazılımıyla Türk kullanıcılara sunulacak. Siri, bu desteği almasıyla birlikte artık Türkiye’de yaygın olarak kullanılabilecek ve Türkçe komutlarla sorunsuz bir şekilde çalışabilecek. Ama Siri’nin yeni dillerle nasıl çalıştığını görmeniz için biraz beklemeniz gerekecek, çünkü iPhone’lar iOS 8.2 güncellemelerine bile geçtiğimiz günlerde kavuştu.Apple, ilk çıktığından bu yana iOS 7’deki hız performans geliştirmeleri ve görsel değişiklik dışında çok da fazla bir yenilik içermeyen Siri’nin, yeni dil seçenekleriyle birlikte dünya genelindeki kullanımı artırmayı hedefliyor. Apple’ın yayınladığı iOS 8.3 Beta 2 içeriğinde yer alan Türkçe Siri ile birlikte ayrıca Rusça, Danca, Felemenkçe, Portekizce, İsveççe ve Tayland dili desteği de kazanıyor. Kubilay Cengiz, Sosyal Medya Uzmanı, Likeable Istanbul Harekete çağrı var! SPOTIFY’A ŞARKI SÖZLERI ÖZELLIĞI GELIYOR! YOUTUBE’DAN ATAK! YouTube’un yurtdışındaki bazı ülkelerde uygulamaya başladığı “Music Key”, ücret karşılığında reklamsız ve çevrimdışıyken bile müzik dinleme imkânı sunuyor. n Arif’in Manchester’a attığı o golü ararken, çoğu kez alakasız onlarca video izlemek zorunda kaldığımız YouTube, ücretli abonelik sistemi “YouTube Music Key”i yurtdışında hizmete sundu. Bu sistemin en önemli üç özelliği; reklamsız müzik dinleme, arka planda oynatma ve çevrimdışı erişim. YouTube’u sadece müzik için kullanan ziyaretçiler, genelde bir videodan diğerine geçiş sırasında araya giren reklama maruz kalıyor. YouTube, kendisine ulaşan geri bildirimlerden kullanıcıların bu durumdan memnun olmadığını fark etmiş olacak ki, “YouTube Music Key” ile isteyenlere reklamsız müzik dinleme fırsatı sunuyor. Akıllı cihazlardaysa en büyük sorun YouTube uygulaması çalışırken, diğer uygulamaları kullanamamaktı. Bu yeni hizmet sayesinde, diğer uygulamalar kullanılırken, arka planda, YouTube’da keyifle video oynatma imkânı doğdu. Bir diğer kullanıcı dostu özellikse çevrimdışıyken de YouTube üzerinden kesintisiz müzik dinlenebilecek olması. Zira, önceden akıllı cihazlara indirilen müziklere, çevrimdışıyken de kolaylıkla ulaşılabilecek. “YouTube Music Key” sistemine üye olan kullanıcılar, aynı zamanda Google Play Music kütüphanesine de erişim sağlayabilecekler. Bu sistemle ayrıca, YouTube’dan aşina olduğumuz video önerilerine, dinlediğiniz müzik türlerine uygun güncellemelere de ulaşabileceğiz. Bu kadar popüler bir mecra, “YouTube Music Key” uygulamasıyla rakiplerini zora sokabilir. Türkiye’de kullanıma açıldığında kaç kişi ücret verip, bu sistemi satın alıp kullanacak, bekleyip göreceğiz. n Bulut tabanlı müzik dinleme servisleri son dönemlerin en gözde internet mecraları olarak öne çıkıyor. Müzikseverler artık şarkıları bilgisayarlarına ya da telefonlarına depolamak yerine Spotify, Google Play Music, iTunes Radio gibi çevrimiçi müzik servislerinden dinliyor. Kullanıcılarına listeler oluşturup üyeliklerinde saklama hizmeti sunan Spotify da sektörün öncü firmaları arasında yer alıyor. Yeni özelliklerle platformunu geliştiren Spotify bugün bir yeniliğe daha adımını attı. Çevrimiçi müzik hizmeti veren servislerin en popülerlerinden biri olan Spotify’a eklenecek yeni bir özellik sayesinde müzikseverler artık şarkıların sözlerine Musixmatch üzerinden kolaylıkla ulaşabilecek. Güncellemenin gelmesiyle birlikte şarkı sözlerine ulaşabilmek için “çal” menüsünün hemen yanında bulunan “Şarkı Sözü” bölümüne tıklamanız yeterli olacak. Bu güncelleme sadece şarkı sözlerinin gelmesini sağlamakla yetinmeyip birçok iyileştirmeyi de beraberinde getirmiş. Bu iyileştirmelerden bir tanesi olan “Friend Feed” özelliğiyle kullanıcılar, takip ettikleri kişilerin dinledikleri şarkılara çok daha kolay bir şekilde ulaşabilecekler. Şarkıların sözlerini bulma uygulaması olan Musixmatch’in oldukça geniş bir Türkçe şarkı sözü arşivi bulunuyor. Şimdilik sadece masaüstü Spotify sürümünde çalışacak. Musixmatch ile dinlediğiniz şarkının sözlerine anında ulaşabileceksiniz. Bakalım ilerleyen günlerde iOS, Android ve Windows Phone’daki Spotify uygulamasına şarkı sözlerini görüntüleme özelliği gelecek mi? n Yoğun bir iş temposunda toplantılar, görüşmeler, iş notları hayatımızın önemli parçası haline geliyor. Bu durumlarda da en büyük kurtarıcımız, akıllı cihaz not uygulamaları kuşkusuz. Bu uygulamalar arasında rakiplerinden sıyrılmayı başaran Evernote ise kendisini sürekli güncelleyerek gündelik koşuşturmamızda en büyük yardımcımız haline geliyor. Evernote’un son geliştirdiği güncelleme “Work Chat” sayesinde, birlikte çalıştığınız ekibinizle kolaylıkla iletişim kurabiliyorsunuz. Evernote üzerinden aldığınız notları, hazırladığınız not defterlerini Work Chat özelliği sayesinde tüm ekip arkadaşlarınızla paylaşabiliyorsunuz. Üzerinde çalıştığınız projeyle ilgili de ekip arkadaşlarınızla anlık iletişim kurarak bulunduğunuz her noktada kolaylıkla çalışabilirsiniz. n İnternet bağlantısı yaygınlaştığından beri ebeveynlerin aklında hep aynı soru var: “Çocuğumu zararlı içeriklerden nasıl koruyacağım?” Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle bu sorunun önemi daha da arttı; çünkü çocuklar her türlü teknolojiyi olduğu gibi sosyal medyayı da çok hızlı benimsedi. Bu durum, çocuklarını belirli içeriklerden uzak tutmak isteyen ebeveynlerin işini zorlaştırdı. İşte bu nedenle ebeveynlerin endişelerine kulak veren Google, Android cihazlar için YouTube Kids’i hazırladığını duyurdu. Firma, çocukların çok sevdiği bir platform olan YouTube’u, gerek arayüz, gerekse içerik olarak onlar için daha uygun bir hale getiriyor. Ayrıca ebeveynler çocuklarının uygulamayı kullanacağı süreyi de belirleyebiliyor. Süre dolduğunda uygulama kapanıyor ve tekrar açılmak için şifre istiyor. 2015 yılı içinde yayınlanması beklenen uygulama, şimdilik yalnızca Android tabanlı cihazlara gelecek görünüyor. İSTASYON Kerem BAŞAR, Stratejist, Likeable Istanbul Evernote ile grup çalışması Neslican Ciddi, Sosyal Medya Uzmanı, Likeable Istanbul Çocuklara YouTube: YouTube Kids 50 n “Sosyal medya üzerinden topluluğu satın almaya (veya herhangi bir başka davranışa) yönlendirmek mümkün mü?” Bu soru, markalar sosyal medyada yer almaya başladığından beri soruluyor. Geçtiğimiz yıllarda pek çok markanın sosyal medya üzerinden satış gerçekleştirdiğine, çok yüksek dönüşüm oranlarına eriştiğine şahit olduk. Örneğin; 2014’te Volkswagen Türkiye, Facebook Offers kullanarak yüzde 25 gibi çok ciddi bir dönüşüm oranına ulaştı. Facebook yeni duyurduğu CTA butonuyla bu işi bir adım daha öteye taşıyacak gibi. Sayfa yöneticileri, Facebook’un sunduğu 7 CTA butonundan birini seçerek tıklayan kullanıcıları, istediği link’e yönlendirebilecek. Sunulan yedi buton şu şekilde: “Book Now”, “Contact Us”, “Use App”, “Play Game”, “Watch Video”, “Sign Up”, “Shop Now”. Yöneticiler eskiden sayfanın “Hakkında” kısmından link verirken CTA butonuyla çok daha görünür bir alana kavuşmuş oldular. Ayrıca yedi buton seçeneğiyle hedeflerine uygun CTA çağrısını yapabilecekler. CTA butonları dünya çapında 2015 yılı içinde yayına alınacak. Sosyal medya sayfaları ve tarafından hazırlanmıştır. İSTASYON 51 OYUN VE TEKNOLOJİ HAZIRLAYAN: MÜFİT YILMAZ GÖKMEN BU GÖZLÜKLERLE ÇOK RAHAT EDECEKSINIZ! Sanal gerçeklik ve oyunlar artık gerçek dünyanın içinde... Çeşitli firmalarca üretilen gözlükler, oyunseverleri uzun süre ekran başında olmaya davet ediyor. Hem de hiçbir şekilde baş ağrısına sebebiyet vermeden. n Kayakçı gözlüklerine benzeyen bir cihazı gözünüze takıp, oturma odanızı bir oyun alanı haline getirmeye ne dersiniz? Mecazi anlamda değil, koltuktan bir yaratık fırlayıp üzerinize atılabilir, tavanda dev sürüngenler dolaşabilir, kapı açılıp içeriğe Osmanlı askerleri girebilir. Veya odanızı bir kenara bırakıp bir filmin içine girip seyredebilir, bir oyunun içinde gerçekten hareket edebilirsiniz. Tüm bunlar bilimkurgu gibi görünse de bu yıl içinde pazara çıkacak iki kritik ürünle oyun ve eğlence hayatımız tamamen değişecek. Bunlardan birincisi Microsoft’un üzerinde çalıştığı HoloLens, ikincisiyse geçtiğimiz yıl Facebook’un satın aldığı Oculus şirketinin Rift gözlük ve başlıkları... Teknolojiseverler, video gözlüklerin uzun bir süredir kullanıldığını bilir. Ama bunlar ne film ne de oyun tutkunlarını memnun edebildiler. Eski video gözlüklerinin birçoğu, uzun kullanımlarda kullanıcılarını hasta hissettiren, hatta migrene yol açtığı söylenen cihazlar. Çünkü çoğunluğu oyun gibi hareketli ortamlar için tasarlanmadı. Kafanıza uzun süre takamayacak kadar ağır, bir o kadar da pahalıydılar. Görüş açıları klasik bir televizyon izleme deneyiminin çok ötesine geçemeyecek kadar dardı. Görüntü çözünürlükleri çok zayıf, görüntülerdeki kaymalar insan gözünü bir hayli yoruyordu. OCULUS RIFT: 360 DERECE OYUN VE FİLMLER Neden kafanızı çevirdiğinizde geniş bir açıya bakamıyoruz? Hatta film izlerken ya da oyun oynarken gözlük kafanızdayken neden dönüp arakayı, yukarıyı göremeyiz? İşte tüm bu soruları ailesinin garajında kendine soran 1992 doğumlu Palmer Microsoft’un Freeman Luckey, henüz HoloLens’i gerçek dünyayla sanal 19 yaşındayken dünyayı alemi birleştiriyor. değiştirecek bir fikrin peşine düştü. Kendi icadı Oculus Rift adındaki sanal gerçeklik gözlüğü daha geliştirme aşamasında oyunseverlerin tutkusu haline geldi. 2015 yılında kullanıcılara yönelik ilk gözlüğü piyasaya çıkarmaya hazırlanan Oculus Rift, sanal gerçekliğin insan hayatına gerçek anlamda girişinin ilk adımı olabilir. Şirketi geçen yıl 2,5 milyar Dolar’a satın alan Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, 10 yıl içinde 100 milyon insanın Rift’i kullanacağına inanıyor. Peki, bu gözlüğün özelliği ne? Bir kere görüş açısı 270 derece ki, bu da piyasadaki gözlüklerin iki katı kadar açıya sahip olduğunu gösteriyor. 1080p çözünürlüğü destekliyor. Hareket sensörleri ve içindeki yazılım sayesinde, kafa hareketlerini hatasız algılıyor; görüntüyü kaymalar ve taramalar olmadan kaydırabiliyor. Bu sayede eski gözlüklerdeki baş dönmesi ve baş ağrısı gibi etkiler yaşanmıyor, saatlerce kullanılabiliyor. İşin güzel yanı birçok oyun şimdiden 3D ve Rift’e uyumlu özellikler eklemeye başladı. Kullananlar şimdiye kadar olmadığı kadar bir oyunun içinde olabildiğinizi söylüyorlar. Sinema dünyası da şimdiden hazırlıklarını yapıyor, bu tür gözlükleri destekleyen filmleri için araştırmalara başladılar. İşin özeti, 3D filmler artık yetmiyor: 360 derece filmler çekilecek, gerçek dünyada gibi filmin içinde her yöne bakıp, hareket Oculus Rift, Facebook tarafından geçen edebileceksiniz. yıl satın alındı ve bu yıl tüketicilerin karşısına 300 Dolar’ın altında bir fiyata çıkmayı planlıyor. 52 İSTASYON Oculus Rift Samsung Gear VR DAYZ REKORA KOŞUYOR HTC Vive HOLOLENS: GERÇEK DÜNYA YENİ BİR KATMAN Bir önemli adım da Microsoft’tan geliyor. Şirket demolarının yaptığı HoloLens adındaki gözlüğüyle Rift’in özelliklerini bir adım öteye taşıyor. Otomatik kararabilen gözlükler, tıpkı Rift gibi 3D ve 360 derece oyun ve filmlerde kullanılabilirken, istenildiği zaman da şeffaflaşan camlarıyla gerçek dünyayla sanal âlemi birleştiriyor. Yani bir yandan şeffaf camlarla gerçek dünyayı izlerken, gözlük camlarına yansıtılan sanal görüntüler görülebiliyor. Augmented reality denilen bu teknik sayesinde içinde bulunduğunuz gerçek dünya üzerinde oyun oynayabilir, bilgilere erişebilir ve tüm bunlarla etkileşime geçebiliyorsunuz. 3D-360 derece gözlükler konusundaki bu gelişmeler, Samsung ve HTC’nin de kolları sıvamasına yol açtı. Samsung, Oculus Rift’in lisansını kullanarak Galaxy Note 4 akıllı telefonları gözlüğün içine koyarak çalışan bir aksesuar geliştirdi. Gear VR adındaki ürün telefonun ekranını kullanarak üç boyut ve 90 derece görüş açısı sağlayabiliyor. HTC ise geçtiğimiz günlerde sanal gerçeklik gözlüğünü tanıttı. Valve şirketiyle işbirliğiyle geliştirilen ve HTC Vive ismi verilen cihaz, entegre cep telefonlarına ihtiyaç duymadan tek başına çalışıyor. Vive 360 derece görüş açısı sunarken yakında özel oyunlar ve filmler çıkarmaya hazırlanıyor. n Uzun zamandır geliştirme sürecinde olsa da, bir hayatta kalma oyunu olan DayZ’nin satış rakamları, şimdiden birçok oyunu geride bırakıyor. Bir yıldan fazla süredir alpha versiyondan çıkamayan DayZ’nin henüz ilk ayda 1 milyon satışı geride bıraktığı ve şu anda 3 milyon rakamını aştığı söyleniyor. Bu yılın dördüncü çeyreğinde beta versiyona geçiş yapması beklenen oyun, daha bitmemiş olsa da 30 dolar gibi bir fiyattan oyunseverleri çekmeyi başarıyor. 2015’TE ÇIKACAK PS OYUNLARI n Sony, PlayStation’da 2015 yılında piyasaya sü- receği tüm oyunların listesini yayınladı. Spordan aksiyona, dövüşten rol yapma oyunlarına kadar, birçok farklı tarzda versiyon arasında Dead or Alive 5 Last Round, Dynasty Warriors 8 Empires, Resident Evil Revelations 2 Episode 1, Final Fantasy Type 0 HD, Bladestorm: Nightmare, Battlefield Hardline, Borderlands: The Handsome Collection, LEGO Ninjago: Shadow of Ronin, Mortal Kombat X Warner Bros., Batman: Arkham Knight gibi oyunlar dikkat çekiyor. KIZGIN KUŞ, ŞEKER İŞİNE GİRDİ n Candy Crush oyunu hâlâ çılgınca oynanırken, diğer oyun geliştiriciler de aynı tarz oyunlar yapmaya başladılar. Angry Birds’ün yapımcısı Rovio, Jolly Jam isimli çalışmasıyla Candy Crush benzeri oyun rüzgârına katıldı. Bu tarzda oyunlarda olduğu gibi sevimli renkli karakterleri belirli bir düzende eşleştirerek bölümleri geçmeye çalışıyorsunuz. iOS ve Android’ten ücretsiz olarak oynayabileceğiniz bu oyunda ayrıca, bölüm sonlarında canavarlarla karşı karşıya gelerek onları yeniyorsunuz. İSTASYON 53 ÇOCUK İLK BİSİKLETLERİN PEDALLARI YOKTU. Garip AMA , Gercek AŞAĞIDAKİ BİLGİLER SENİ ŞAŞIRTACAK KTE BİR ŞİMŞE YAKLAŞIK .0KM0E0Ğİ 10İ0 ME KİRPİ DİKENLERİ KÜRDAN olarak kullanılırdı. Halat çekme oyunu eskiden bir olimpiyat sporuydu. A BEN BUN LA ALAR KAHKAH M. GÜLERİ DİL Bazı fareler gıdıklandıkları zaman r. Jüpi u d büyük bi az inanılm r e t GÜLER. az topu rg Salyangozlar kendi mukuslarıyla ürettikleri baloncuk şeklindeki sal sayesinde suda süzülebilir. 54 İSTASYON Bambudan çorap yapılabilir. Dünyanın Bir hücre en pahalı hasar gördüğünde ya da enfeksiyon kaptığında oyuncak ayısı 2,1 milyon lira değerindedir. intihar eder. ATLARIN 64, EŞEKLERİN 62, KATIRLARIN 63 bir zamanlar AYA KIZARTM ADAR K YETECEKULUNUR. ENERJİ B SES TELLERİ OLMAYAN ZÜRAFALAR DA SES ÇIKARIR. ANCAK BU SESLER İNSAN KULAĞI TARAFINDAN DUYULAMAZ. KARPUZUN YÜZDE ’Sİ 92 Bu bilgileri bir de iPad’de oku. SUDUR. Japonya’nın başkenti KROMOZOMU Tokyo’da nüfusundan Kanada VARDIR. daha fazla insan yaşıyor. retilileenn ’teennöönncceeüüret erler 11996644’t on siyon frizbiler kolekantika n PANAMA’DA ınddaan a ttaarraaffın ir.. GÜNEY kkaabbuulleeddililir AVUSTRA GÖVDESİ KARE ŞEKLİNDE LYA‘DAKİ KOALALARIN KÜÇÜK BİR ALTIN TOPAĞI BİR TENİS KORTU BÜYÜKLÜĞÜNDE OLANA KADAR AĞAÇ KÜRKLERİ KUZEYDEKİLERE ORANLA DAHA KALINDIR. YETİŞTİRİLİR. BAZI ISTAKOZLARIN RENGİ MENEVİŞ MAVİSİ OLABİLİR. DÜZLEŞTİRİLEBİLİR. Bu konu NATIONAL GEOGRAPHIC KIDS Türkiye dergisinden alınmıştır, NG KIDS abone hattı: 444 18 59 veya 0 850 222 18 59 İSTASYON 55 KÜLTÜR SANAT Yaptıklarıyla ilham veriyor MASALLAR HIÇ DE MASUM DEĞIL Harvard Üniversitesi Alman Folkloru ve Mitolojisi Profesörü Maria Tatar’ın yaptığı araştırma, çocuklara anlatılan masalların dikkatle seçilmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatacak nitelikte. n Jacob ve Wilhelm Grimm kardeşler, 200 yılı aşkın süredir dünya üzerindeki milyonlarca çocuğun dinlediği masalların yaratıcıları. İsimleri belki birçok kişi için hiçbir şey ifade etmeyebilir, ancak onların kaleminden çıkan “Kırmızı Başlıklı Kız”, “Külkedisi”, “Hansel ve Gretel”, “Rapunzel” veya “Pamuk Prenses”i hemen herkes bilir. Almanya’nın Kassel kentinde yaşayan Grimm kardeşler, zaman içinde popülaritesi yitirmiş olanların da aralarında bulunduğu 150’den fazla masal yazdılar. Peki, size her birimizin hayatında öyle ya da böyle yer edinen bu masalların hiç de çocuklara göre olmadığına dair savların olduğunu söylesek, ne dersiniz? BBC muhabiri Stephen Evans’ın bir süre önce yayınlanan haberi, işte tam da bu noktada dikkate değer. Evans, Harvard Üniversitesi’nden Alman Folkloru ve Mitolojisi Profesörü Maria Tatar’ın görüşlerine dayandırdığı haberinde, Grimm kardeşlerinin yazdığı masalların aslında şiddet, cinayet, yamyamlık başta olmak üzere birçok olumsuz unsuru barındırdığını, dolayısıyla bunların çocuklar için uygun kabul edilebilecek konular olmadığını belirtiyor. Prof. Maria Tatar, bu masalların neden uygunsuz olduğunu şu sözlerle anlatıyor: “Örneğin Pamuk Prenses’te üvey anne küçük kızın akciğerini ve karaciğerini istiyor. Kız daha yedi yaşında ve avcı tarafından ormana götürülüyor. Oldukça korkutucu. Daha sonraysa kötü üvey anneye kızgın demir ayakkabılar giydiriliyor. Kül Kedisi Sindirella’da ise üvey kız kardeşlerin topukları ve ayak parmakları kesiliyor.” Tatar’a göre masalların doğru ve yanlışa dair nitelikler barındırması, her birinde çıkarılacak derslerin olması da durumu değiştirmiyor. Dinleyene gergin anlar yaşatan kanlı senaryoların masalları cezbedici kıldığını belirten Prof. Tatar; “Hayal edebileceğimiz en kötü şey başımıza gelse ne olurdu türünden bir senaryo yaratılıyor; ama bunu ‘bir zamanlar’ ifadesiyle bizden uzak bir zamana götürerek bize güven de veriliyor.” Profesörün saptamalarını abartılı bulanlar için hatırlatmada fayda var. Geçtiğimiz yıllarda yapılan bazı araştırmalar, bu kanlı ve şiddet içeren masalların minikler tarafından sevilmesine karşılık ebeveynlerin çok da hoşlanmadığını ortaya koydu. Bazı aileler, çocuklarının Kırmızı Başlıklı Kız’ın başına gelenler nedeniyle ağladığını, bazılarıysa Sindirella’nın bütün gün ev işi yapmasının çocukları için hiç de iyi bir örnek olmadığını belirtiyorlar. Eurovision’un konuğu Avustralya n Her ne kadar son birkaç yıldır Türkiye’nin katılmadığı bir platform olsa da Eurovision Şarkı Yarışması heyecanı devam ediyor. Özellikle de Avrupa Kıtası’nda. Adından da anlaşılacağı üzere bu daha ziyade Avrupa ülkelerini içine alan bir yarışma ve Avrupa Yayın Birliği tarafından düzenleniyor. Müziğin yanı sıra politik tartışmalara da neden olan yarışmada bu yıl bir ilke imza atılması planlanıyor. Çünkü Avrupa Yayın Birliği, organizasyonun 60’ıncı yılı olması nedeniyle Okyanus ötesinden bir ülkeyi, Avustralya’yı bir seferliğine yarışmaya davet etti. Avustralya da bu teklife sıcak bakmış olacak ki 23 Mayıs’ta Viyana’da yapılacak finale doğrudan katılacak. Her ne kadar ilk kez bizzat yarışmacı olarak yer alsalar da Avustralyalılar bu yarışmanın yabancısı değil. Zira yarışma 30 yılı aşkın süredir Avustralya’nın SBS kanalında yayınlanıyordu. Bir de geçmiş yıllarda, aralarında Olivia Newton John’un da olduğu Avustralyalı şarkıcılardan birkaçı bu yarışmada başka ülkeler adına sahne almıştı. n Bizler engelleri ortadan kaldırmak, hayatı herkes için daha kolay ve eşit hale getirmek için düşüne duralım, Jamie Brewer adındaki genç bir Amerikalı kadın, bu konuda tüm dünyaya ilham veriyor. Jamie Brewer’ı özel kılan, Down sendromlu olduğu halde, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkede yayınlanan ve milyonlarca hayranı bulunan ödüllü dizi American Horror Story’de rol alması. American Horror Story’nin yanı sıra Southland adlı dizide de boy gösteren Brewer, engelleri aşmada sınır tanımıyor dersek, abartmış olmayız. Zira 30’lu yaşlarının başlarında olan Brewer, Şubat ayının ortalarında Amerika’da düzenlenen, sektörün en önemli etkinliklerinden biri addedilen “New York Fashion Week / New York Moda Haftası”nda podyuma çıktı ve Günümüz Türk Sineması’nın kendine has bir dili ve anlatımı bulunan ender yönetmenlerinden Zeki Demirkubuz, 34. İstanbul Film Festivali’nin Altın Lale Ulusal Yarışması’nda jüri başkanlığı yapıyor. Bu sergide çok şey var! n Eleştirel ve dışavurumcu üslubuyla yarım yüzyılı aşkın süredir sanat sahnesinde önemli bir yer edinen Mehmet Güleryüz, sanatseverlerle bu kez de İstanbul Modern çatısı altında buluşuyor. “Ressam ve Resim: Mehmet Güleryüz Retrospektifi” adlı bu sergi, sanatçının 1960’lardan 2010’lu yıllara uzanan kariyerinin bir dökümü niteliğinde. Sanatının merkezine insanı ve onu çevreleyen sosyo-politik koşulları oturtan Güleryüz, sosyo-kültürel ve politik dönüşümlerin insan üzerindeki etkilerini hayli etkileyici, ironik ve eleştirel bir dille eserlerine yansıtmasıyla biliniyor. 28 Haziran’a kadar açık kalacak sergi, sanatçının 1960’lardan itibaren desen, resim, heykel, gravür, porselen üzeri boyama, performans gibi alanlarda gerçekleştirdiği üretimleri 56 İSTASYON bir araya getiriyor. Kronolojik bir akışla sunulan sergi, kendisinin kaleme aldığı metinlerle zenginleştiriliyor. Ressam ve resim arasındaki tutkulu ve derin bağı görünür kılan 150’ye yakın yapıt ve multimedya sunumlarıyla canlandırılan 300 civarındaki desenden oluşan sergide, sanatçının tüm dönemlerini, içinden geçtiği koşulları ve hakkında yazılanları bir araya getiren zengin bir biyografi da bulunuyor. BU KEZ O SEÇECEK böylece “podyuma çıkan ilk Down sendromlu manken” olma unvanına da sahip oldu. Bugüne kadar, zihinsel engellilerin hakları için çeşitli çalışmalara katılan Brewer, New York Fashion Week’teki kısa yürüyüşünü de, sosyal sorumluluk çerçevesinde düzenlenen bir kampanya dâhilinde gerçekleştirdi. Önce dizilerde, ardından da podyumda adından söz ettiren Jamie Brewer’ı görenlerin “O yapabildiyse, ben de yaparım” demesi, diğer bir ifadeyle genç kadını bir rol model olarak alması işten bile değil. n Bu yıl 4-19 Nisan tarihlerinde düzenlenen 34. İstanbul Film Festivali, binlerce sinemaseverin kalbini bir kez daha kazanmakta zorlanmadı. Beyazperdenin müptelaları, iki haftalık zaman dilimine yayılan Festival’de, gitmeyi planladıkları filmlerin listesini günler önceden yaptı. Organizasyonun düzenleyicisi İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), Altın Lale Ulusal Yarışması’nda jüri üyeliği yapmak üzere her yıl birbirinden ünlü isimlere yer veriyor. Bu seneki yarışmada jüri başkanlığını Zeki Demirkubuz üstlendi. 1986 yılında Zeki Ökten’in asistanlığını yaparak sinemaya atılan ve 1994 yılında C Blok’u çekene kadar birçok yönetmenle çalışan Demirkubuz, günümüz Türk Sineması’nda kendine has bir dil ve anlatım oluşturan sayılı yönetmenlerimizden. Venedik Film Festivali’nde gösterilen ikinci filmi Masumiyet’le (1997) uluslararası alanda adını duyuran yönetmen, Üçüncü Sayfa (1999), Yazgı (2001), İtiraf (2001), Bekleme Odası (2003), Kıskanmak (2009) ve Yeraltı (2012) filmleriyle sinema dünyasında beğene ve takdir kazandı. Demirkubuz, son filmi Yeraltı ile 31. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kurgu ve Radikal Halk Ödülleri’ni almıştı. Zeki Demirkubuz başkanlığındaki Altın Lale Ulusal Yarışma Jürisi festivalde En İyi Film, En İyi Yönetmen, Jüri Özel Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ve En İyi Müzik olmak üzere toplam dokuz dalda ödül verecek. Altın Lale’yi kimin kazanacağı henüz belli değil, ama benzer yarışmalarda yaşanan kimi olaylar ve kazananlarla ilgili yapılan spekülasyonlar dikkate alındığında, Demirkubuz başkanlığındaki jürinin ödülü gerçekten hak edene vereceğine şüphe yok! İSTASYON 57 TÜVTÜRK RAKAMLARLA 2014: BIR YIL BÖYLE GEÇTI! TÜVTÜRK, 2014 yılına ait araç muayene istatistiklerini kamuoyuyla paylaştı. 2013 yılında muayenesiz araç sayısı 5 milyon 134 binken, 2014 yılında bu sayı 4 milyon 29 bin oldu. 2013 yılı sonunda trafikteki araçların yüzde 29’unun geçerli bir araç muayenesinin bulunmadığı tespit edilmişti, bu oran 2014’te yüzde 21’e geriledi. Motosiklet dışındaki tüm araç gruplarında, muayeneye gelen araçlarda iyileşme görüldü. Söz konusu iyileşmede ilgili makamlarca yapılan düzenlemeler de etkili oldu. Geçen yıl yürürlüğe giren düzenlemelerden ilki, muayenesi olmayan araçların ikinci el satışının yapılamamasına yönelikti. İkinci düzenlemedeyse, muayene gecikme cezası bulunanların, araçlarını 30 Haziran’a kadar muayene ettirdikleri takdirde, ceza bedelinin aylık yüzde 5 yerine enflasyon oranında ödeme fırsatı ve 31 Aralık 2014’e kadar Motorlu Taşıtlar Vergisi borçlarının da yeniden yapılandırılmasıydı. Düzenlemelerle birlikte 12 Eylül’den 31 Aralık’a kadar, 1,2 milyon araç sahibinin, gecikme indiriminden faydalandığını söyleyen TÜVTÜRK Genel Müdürü Kemal Ören, “2014 yılının son 3,5 ayında, araç muayene hizmeti verdiğimiz yedi yıl içinde hiç muayeneye gelmemiş 350 bin aracın muayenesi gerçekleştirildi” dedi. TÜVTÜRK istatistiklerine göre, gecikme bedelinin yeniden yapılandırmasından en fazla binek otomobiller ve traktörler faydalandı. 2014’ün son 3,5 ayında 351 bin traktör muayene edildi. Muayeneye gelen traktörlerin sayısı, bir önceki yıla göre üç kat artarken, muayenesiz traktörlerin oranı yüzde 44’e ve binek otomobillerin oranı ise yüzde 8’e geriledi. 2014 sonu itibarıyla trafiğe kayıtlı motosikletlerden yüzde 61’nin yani yaklaşık 1,7 milyonunun geçerli bir muayenesi yokken, bu rakam traktörlerde yüzde 44’e, kamyonlarda yüzde 29’a, kamyonetler ve otobüslerde yüzde 16’ya ulaşıyor. TÜVTÜRK’ün 2014 istatistiklerine göre, araç muayenesine gelen 7 milyon 897 bin aracın 2 milyon 733 bini, yani yüzde 34,6’sı emniyetsiz ve ağır kusurlu olması nedeniyle muayeneden kaldı. Bu araçların yüzde 98,3’ü yani 2 milyon 600 bini kusurlarını gidererek muayeneden geçebildi. Muayeneden en çok kalma nedenleri fren sistemleri olurken, bunu sırasıyla aydınlatma ve hareketli aksamlardaki sorunlar takip etti. Yeni kanallar, yeni istasyonlar TÜVTÜRK tıpkı geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, 2015 yılının ilk aylarında da yeni kanal ve istasyon açmaya devam ederken, geniş kesimlere daha iyi hizmet verebilmek amacıyla yüzde 100 randevulu sistemle faaliyet gösterdiği illerin sayısını da artırdı. Bugüne kadar Kayseri’de iki istasyonuyla hizmet veren TÜVTÜRK, 5 Şubat’ta Develi ilçesinde iki kanallı bir istasyonun açılışını gerçekleştirdi. Araç sahiplerinin muayenenin tüm sürecini izleyebildikleri özel bekleme salonunun bulunduğu Erciyes İstasyonu’nda, her türlü aracın muayenesi ve egzoz emisyon ölçümü yapılabiliyor. Bugüne kadar Kayseri’de İncesu ve Kocasinan-Güneşli’deki istasyonlarıyla araç muayenesi yapan TÜVTÜRK’ün, söz konusu ilde sadece traktörlere hizmet veren bir de Gezici İstasyon’u bulunuyor. Erciyes İstasyonu’yla birlikte Türkiye genelindeki istasyon sayısını 199’a yükselten TÜVTÜRK ayrıca; 75 gezici, 30 gezici traktör ve beş motosiklet istasyonuyla kaliteli hizmet sağlıyor. 2015 yılına hızlı bir giriş yapan ve yeni çalışmalarını hayata geçiren TÜVTÜRK, Beypazarı ve çevresindeki ilçelerdeki ağır ticari araçların işlemlerini hızlandırabilmek amacıyla, Beypazarı Araç Muayene İstasyonu’ndaki kanal sayısını birden ikiye çıkardı. 58 İSTASYON Traficaps Yarışması Ödül Kazandı! TÜVTÜRK desteğiyle yürütülen Trafikte Sorumluluk Hareketi’nin sosyal medya ajansı Likeable aracılığıyla, 2014 yılında gerçekleştirilen “TrafiCaps” yarışması, MediaCat Felis Ödülleri’nde Başarı Ödülü’ne layık görüldü. Yarışma kapsamında gerçekleştirilen caps’leri Trafikte Sorumluluk Hareketi’nin www.facebook.com\trafik.hareketi sayfasında, Albümler kategorisinde, “Traficaps’ten Kareler” başlığı altında görmek mümkün. DUBAI’DE MÜKEMMELE YOLCULUK TÜVTÜRK, bu yıl yedincisini düzenlediği İş Ortakları Toplantısı için Dubai’deydi. “Mükemmele Yolculuk!” mottosuyla 5-8 Mart tarihlerinde düzenlenen toplantıya TÜVTÜRK İş Ortağı temsilcileri katılım gösterdi. Organizasyon kapsamında 6 Mart’ta düzenlenen oturumda, TÜVTÜRK’ün 2014 yılında gerçekleştirdiği faaliyetler ve 2015 vizyonu çizilirken, iş ortaklarının bu konuyla ilgili görüş ve önerileri alındı. Etkinlik çerçevesinde ayrıca Eski Dubai, Palmiye Adası, JBR Bölgesi ve dünyanın en yüksek binası olan Burj Khalifa’ya ziyarette bulunuldu. Geçtiğimiz aylarda Facebook ve Twitter hesaplarını açarak sosyal medyadaki varlığını pekiştiren TÜVTÜRK, dijitaldeki atılımlarına devam ediyor. Google Lokasyonları ve Google+ faaliyetlerine başlayan şirket, muayene süreçlerini anlattığı infografik filmleri de tamamlayarak başta Youtube kanalı olmak üzere tüm mecralarda paylaşmaya başladı. Ayrıntılı bilgi almak için www.tuvturk.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz. Dijitalde tam gaz… Olimpiyatlara hazır mısınız? Trafikte Sorumluluk Hareketi çatısı altında, TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonları ve Goodyear’ın desteğiyle yürütülen Trafikte Gençlik Hareketi kapsamında, liseli gençler için düzenlenen Trafik Olimpiyatları’nın 2014-2015 öğretim yılı başvuruları başladı. Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonları ve Goodyear Lastikleri arasında imzalanan işbirliği protokolüyle, Trafikte Sorumluluk Hareketi çatısı altında 2012 yılında hayata geçirilen Trafikte Gençlik Hareketi, liseli gençlerde trafik güvenliği ve bireysel sorumluluklar konusunda farkındalığı geliştirmeyi amaçlıyor. Belirlenen tarihe kadar trafik güvenliği konulu bir kampanya düzenleyen öğrenciler, kampanyalarını önce ön değerlendirme jürisine anlatacaklar. Ülke çapındaki tüm liselilerin katılabileceği yarışmayla, gençlerin trafik güvenliği konusuna duyarlılık göstermesi, belirledikleri konularda başkalarında farkındalığı geliştirmesi ve bu süreçte yaparak-yaşayarak öğrenmeleri bekleniyor. Yarışma başvuruları 13 Nisan 2015’e kadar alınacak ve finale kalan 10 okul, en geç 30 Nisan 2015 tarihinde projenin internet sitesi (www.trafiktegenclikhareketi.org/) üzerinden açıklanacak. Finalistler, Mayıs ayı içinde belirlenecek bir tarihte, jüri önünde sunum yapma şansı bulacak ve kazananlar bu toplantıda belirlenecek. /TUVTURK /TUVTURK +TUVTURK Tam randevulu istasyonlar artıyor! TÜVTÜRK, geçtiğimiz günlerde yüzde 100 randevuyla hizmet verdiği illerin sayısını artırdı. Bursa’da Orhangazi ve Mustafakemalpaşa, Kocaeli’nde Gölcük, Osmaniye’de Kadirli istasyonlarının yanı sıra Çorum, Yozgat, Yalova, Edirne, Erzincan, Batman ve Diyarbakır’daki Merkez istasyonlarında yüzde 100 randevulu sisteme geçildi. Türkiye geneline yayılmış TÜVTÜRK Muayene İstasyonları’nda araçlarının muayenesini yaptıracakların, www.tuvturk.com.tr ve 0850 222 88 88 numaralı çağrı merkezinden ücretsiz randevu almaları mümkün. İSTASYON 59 TÜVTÜRK Güvenlik kuvveti bilgilendirildi Güvenli bir karayolu için yarışıyoruz Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Hizmetleri Başkanlığı tarafından, TÜVTÜRK’ ün sponsorluğunda düzenlenen Karayolu Trafik Güvenliği Spot Film Yarışması’nın takvimi belli oldu. Trafiğe çıkan herkesin bilinçlendirilmesi ve trafikte doğru davranışların kazandırılması amacıyla gerçekleştirilen yarışma sonucunda elde edilen materyaller, daha sonraki süreçlerde toplumun bilgilendirilmesi amacıyla kullanılıyor. Bu hedefle 5 Kasım 2014’te başlayan başvurular, 11 Nisan’a kadar devam ediyor. Başvurunun kabulünün ardından adayların çalışmasını 11 Eylül’e kadar teslim etmesi gerekiyor. Jürinin, Karayolu Trafik Güvenliği Spot Film Yarışması’na katılan çalışmaları 2129 Eylül tarihlerinde değerlendirmesinin ardından sonuçlar, 30 Eylül’de kamuoyuyla paylaşılacak. Bilinçli sürücü, güvenli toplum 6 bin servis şoförüne ulaşıldı! TÜVTÜRK bu kez de Serik’teydi TÜVTÜRK, başta traktörler olmak üzere trafiğe çıkan tüm tarım araçlarının şoförlerinin bilgilendirilmesi amacıyla hayata geçirilen Tarım Araçlarının Güvenli Kullanımı Projesi kapsamında, Samsun, Adana ve Sakarya’nın ardından bu kez de Antalya’nın Serik ilçesine gitti. 11 Şubat’ta Serik’te traktör şoförlerine yönelik düzenlenen etkinliğe TÜVTÜRK adına Turtalya Araç Muayene İstasyonları Teknik Kalite ve İSG Sorumlusu Şahin Ali Tuna ve Turtalya Araç Muayene İstasyonları Genel Müdürü Hasan Demirtaş katıldı. TÜVTÜRK’ün Gezici Muayene İstasyonu’nu da sergilediği etkinlikte, traktör sahiplerine trafik bilgilerinin yanı sıra araç muayenesinin önemi anlatıldı. 60 İSTASYON Eskişehir Trafik Polis Eğitim Müdürü Mehmet Tatlı, Kurumsal İletişim Direktörü Emre Büyükkalfa, 3. Sınıf Emniyet Müdürü Murat Ballı, 4. Sınıf Emniyet Müdürü Hikmet Güleç, Polis Başmüfettişi Halim Dural, ile Güvenlik ve Suistimal Önleme Yönetmeni Raşit Bayraktar (soldan sağa). Eskişehir Trafik Polis Merkezi Eğitim Müdürlüğü’nde, trafik polislerine yönelik, TÜVTÜRK araç muayene sistemi ve sahte muayeneler hakkında bilgilendirme seminerleri devam etti. Bu kapsamda 17 Şubat’ta, Kurumsal Gelişim Direktörü Emre Büyükkalfa ve Güvenlik ve Suistimal Önleme Yönetmeni Raşit Bayraktar tarafından düzenlenen seminere yaklaşık 200 emniyet yetkilisi katıldı. Raşit Bayraktar ayrıca, 11 Mart’ta Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Daire Başkanlığı ve Eskişehir Trafik Polis Eğitim Merkezi’nin, Antalya’ya yeni atanan 50 üst düzey emniyet yöneticisine yönelik eğitime katıldı ve araç muayenesi ve sahte muayeneler konulu bilgilendirme yaptı. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı (UDHB), Jandarma Genel Komutanlığı, TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonları ve Michelin tarafından Trafikte Sorumluluk Hareketi kapsamında hayata geçirilen “İyi Dersler Şoför Amca” projesi, 2014 yılında 6 bin taşımalı eğitim servis şoförüne ulaştı. Taşımalı eğitim sisteminde görevli servis şoförlerinin trafik güvenliği, ilkyardım ve iletişim konularında eğitilmesinin amaçlandığı proje kapsamında, formatör eğitimleri Kasım (2014) ayında tamamlandı. Seminerlerde eğitim alan İl Jandarma Komutanlığı ve İl Millî Eğitim Müdürlüğü mensupları, 1-5 Aralık 2014’te, projenin pilot 10 ilindeki 228 eğitimciye bilgi aktardı. Eğitici eğitiminin ardından, Balıkesir, Edirne, Gaziantep, Isparta, Karabük, Kars, Malatya, Muğla, Nevşehir ve Trabzon illerindeki toplam 114 ilçede, İlçe Millî Eğitim Müdürlükleri ve İlçe Jandarma Komutanlığı mensubu eğitimciler, kendi ilçelerinde görev yapan 6 bin taşımalı eğitim servis şoförüne trafik güvenliği, ilkyardım ve iletişim konularında iki saatlik eğitim verdi. Trafik güvenliği konusunda farkındalık yaratmak ve trafik kazalarının önlenebilmesi için KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı tarafından Trafik Komisyonu koordinatörlüğünde “Bilinçli Sürücü, Güvenli Toplum” sloganıyla, “2015 KKTC Trafik ve Yol Güvenliği Çalıştayı” gerçekleştirildi. Çalıştayın açılışını Başbakan Özkan Yorgancıoğlu yaptı. TÜVTÜRK Genel Müdür Yardımcısı Aykut Özgülsün, çalıştayda gerçekleştirdiği konuşmasında artık Türkiye’de araç muayenesinin AB standartlarında gerçekleştirildiğini ve yüksek standartlarda yapılan araç muayenesinin trafik güvenliğine katkısını istatistiklerle anlattı. Sektöre projeksiyon tutuldu TÜVTÜRK’ün de destekçileri arasında bulunduğu ve Türkiye’deki Binek, Hafif Ticari ve Ticari araç pazarındaki 2015 yılı ve ilerisi için sektörün gelecek politikaları, yenilikleri, gelişmeleri, beklentileri ve fırsatlarının konuşulduğu 1. Otomotiv ve Otomotiv Teknolojileri Konferansı, 12 Mart’ta İstanbul’da gerçekleşti. Konuşmacıları arasında sektörün önde gelen akademisyenleri ve yöneticilerinin bulunduğu konferansta, TÜVTÜRK Genel Müdür Yardımcısı Aykut Özgülsün “Türkiye’de Yeni Muayene Sisteminin Etkileri” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi. Bisikletle 100’üncü yıl coşkusu Işık Üniversitesi’nin öncülüğünde ilki geçen yıl düzenlenen bisiklet yolculuğunun ikincisi Çanakkale’de kazanılan savaşın 100’üncü yılı olması nedeniyle bu zafere adandı. TÜVTÜRK’ün de destekçisi olduğu “100. Yılında Çanakkale Zaferi Bisiklet Yolculuğu” etkinliğinde, 30 kişilik ekip İstanbul’un Çekmeköy ilçesinden yola çıktı. Altı gün süren ve Çanakkale Güzelyalı Şehitlik Abidesi’nde son bulan yolculukta katılımcılar 350 kilometre boyunca pedal çevirdi. İSTASYON 61 ENGLISH SUMMARY In the south lies a mosaic of Turkey Consisting of diverse religious, sectarian and ethnic identities, Hatay offers a complete panorama of Turkey. Written by: TÜMAY YAZICI No matter what people write about it, Hatay is one of those rare cities that is mentioned with the words “love”, “peace” and “tolerance.” Widely known as Antakya, the name of the central district, the city has hosted many civilizations throughout history and managed quite well to own its guests for centuries. This is a place that made Kurds, Turks, Arabs, Armenians and also Muslims, Christians and Jews live together, next to each other. Before moving on to the diversity of Antakya, it is good to keep you informed about the city’s history a little bit. It goes back to the 4200 BC. It is stated that the region was governed by Egyptians until 17th century BC and then by Hittites, Assyrians and Persians respectively. It is also written that the foundations of the present Antakya were laid with the death of Alexander the Great, one of the biggest commanders in history. Having been the capital of Seleucid 62 İSTASYON Empire for a long time, Antakya became very famous during the reign of Roman Empire. It became the third biggest state after Rome and Alexandria. Since it held one of the most important rhetoric schools of its time, run by the famous philosopher Libanius, it hosted students from all over Roman Empire. The school educated thinkers and historians soon to leave their marks in the world. Antakya may have a modern appearance but you will witness how the city’s culture is affected by the river called Asi (meaning ‘rebellious’) because it flows from south to north breaking the routine. There are fairy tales and legends about Asi and here is one of the stories that is passed down through generations: “Thousands of years ago, there was the Water of Life around Samandağ region. The dragon that was watching the water agreed on giving away a sip of the water on condition that a young girl would be sacrificed every year. Then there came the king’s daughter’s turn. The righteous Khidr heard about it and started waiting by the water along with the girl. The dragon came out from his cave, and Khidr stabbed the dragon in its heart. In the death agony, the dragon said “stab me again and I’ll die” but Khidr did not fall into its trap. While the dragon was getting away in agony tearing everything apart, it bumped its head into the Mount Lebanon. Then and there, the Water of Life found itself a new way and reached Mediterranean Sea.” This story is accepted as the beginning of everything and it is thought that the river leaves its mark to the life in the city… One of the most important reasons that Hatay has become so famous is certainly the houses of worship all around the town. One is the Church of St Peter located on Antakya-Reyhanlı road and very important for Christians. Important because history tells us that the first Christians in Antakya used this cave for their meetings, that this is the first church after the main church in Jerusalem, and there the converts were called Christians for the first time in history. The church was announced as a pilgrimage place by Pope Paul IV in 1963 and it is possible to perform ceremonies inside the church by obtaining a permit from the Office of the Provincial Governor. If you want to see Hatay through houses of worship and understand that one can live without marginalizing through Hatay, we advise you to add the Monastery of St Simeon, Beşikli Mağara, Dor House, the Tree of Moses and definitely the Titus Tunnel to your list. The Monastery of St Simeon near Samandağ is named after a Christian man of the cloth who is believed to have lived around 521-592 and to have worked miracles. Just a few columns are left from the Dor House, which is said to be built for Zeus the Father of Gods. You can reach there by following the signs in Kapısuyu regions. If you want to see Titus, also known as Vespasianus Tunnel, and then the Beşikli Mağara, you should take the chance of a climb of 1.5 kilometer. The tunnel was started to be built during the reign of the emperor Vespisianus, but it was completed during the 1st century, the reign of the emperor Titus. Built to stop the flood that mountain water brought on and prevent rubble from blocking the port, the tunnel is an engineering wonder. When you leave the Titus Tunnel behind and move forward for ten minutes, you reach the rock tombs locally known as Beşikli Mağara, built to bury the notable people of the time. Obvious from both with its interior and entrance, Beşikli Mağara was able to protect itself from nature and people. Another place that those who want to explore the values in Samandağ stop by is the HERE WHISPERS A TOWN, ANTAKYA THAT BEING THE SALT OF THE WORLD IS WORTH EVERYTHING AND BEING A HUMAN MEANS RESPECTING AND OWNING THE OTHER’S CULTURE, AS WELL… Tree of Moses. Of course, there are stories about it, too. Rumor has it that Moses and Khidr meet up at the village Hıdırbey. While Moses is bending over to drink water from the fountain, he sticks his wand into the soil and leaves it there. After a while, the wand starts to sprout and becomes a plane tree. If you get tired visiting the houses of worship and want to take a short break, you can take a rest in one of the restaurants at city center. As you know, Hatay is legendarily famous for its cuisine and has restaurants that serve delicious food. Main course can include stuffed sheep sausages, humus, kaytaz böreği (small pizza-like pastries), yoghurt dish, zahter (a blend of powdered thyme) salad, and ground meat and bulghur burger. Pumpkin cake and kunafeh can be the deserts. If you want to take some of the regional tastes back home, we advise you to spare place in your luggage to walnut marmalade, olive oil and of course, pomegranate molasses. You can be sure that the market products are not real after you taste the pomegranate molasses produced here. When in Hatay, you must definitely visit Hatay Archeology Museum, the second biggest archeology museum after the one in Tunisia. It has an extensive collection of Neo-Assyrian, Hittite, Hellenic, Roman and Byzantium Era from the neolithic, chalcolithic and bronze age periods. In the museum, the “evil eye” mosaic that people put in front of their house entrances to protect themselves from evil and bad spells, and the “Yakto” mosaic that tells about the daily life in the 5th century A.C. will impress you. Some other things you will be impressed by are the marble portrait of the emperor Lucius Verus, and jewelry and ornaments that prove women have always been women… Antakya is a town that is shown as a model for the willpower to coexist with diverse values rather than to marginalize and separate. The routine-breaker flow of Asi is tattooed to the spirit of the towners. And that spirit makes up the heart of a peaceful, brotherly life. İSTASYON 63 ENGLISH SUMMARY Life forces you to discover sincerity! Interview by: MURAT PAK Ms. Uçer, you studied chemistry even though you wanted to become an actress when you were a child. What has that ‘scientific mindset’ earned you? Why did you choose chemistry? I guess scientific mindset makes you think more systematically. I have had always had that kind of a mindset. Physics, chemistry and math were the courses I understood better during secondary school. However, I wanted to become an actress during those years. I was in pursuit of entering the acting school. Even though I was so decisive, it took me a while to get started with all that. However, your love of theatre did not end during university, I suppose… I was into theatre when I was studying at Boğaziçi University. After graduation, I became a scholarship student of Işıl Kasapoğlu at Akademi Istanbul. I also acted at Levent Kırca Theatre but this fact is not known much. I was saving money at the same time to go to the USA… And I did. What was the reason that you wanted to go to the USA? This occupation is much better-developed there; acting as an occupation is very detailed in the USA. There are many acting methods. I wanted to learn and experience them. I got my masters degree at Roosevelt University in Chicago. Then I became an intern actress at Ensemble Theatre in New York. Everybody was drawing up their own project so I wrote a comedy. It was staged by Ensemble Theatre with the name “American Dream.” Are the different ones ostracized by the system in Turkey? Of course there are some inconveniences. However, things are gradually changing and those hardships are being overcome. Cause great minds think alike… Everybody sees now that more dynamic expressions which catch the zeitgeist and reality of the world are much more valuable. Otherwise, the problem of not being understood arises. So, life forces you to discover that truth and sincerity. What kind of disadvantages does limiting an actor/actress to certain roles have? I have always tried to play a role that is different than the previous one. What you call acting is a transformation anyway. You become Ayşe or Fatma starting off from yourself. I am in love 64 İSTASYON with that transformation I have just told you about. I like that the character I play surprises me with the reactions she gives to what happens around her. We have often seen you in independent films, as well. Which one is your favorite? “Ara” directed by Ümit Ünal is a special one for me. It enshrines me in my heart. The film’s characters’ being stuck in between two cultures, and my having come back from the USA and had trouble in adapting here coincided with each other. I Selen Uçer: “I think the believe that their roles mature the way that women are actors/actresses. My role in “Ara” used in comedies is also taught me a lot. problematic. However, this is also changing. In the big picture, yes, You play a part both in the plays men’s comedy has “Kurusıkı” and “Poz.” teeth but on the other I am in a lucky phase. The other hand, women’s comedy day, a friend of mine came to the appears, too.” backstage of the BKM play “Kurusıkı”. He had seen “Poz”, too. He said “You are both here and there; you are confused.” I’m not confused at all. I’m in this comedy play “Kurusıkı” which offers people a good entertainment, and I also take part in “Poz” which we can call alternative theatre, which fits my opinions and has its own message. When will your flirt with comedy hit the peak? I say I took part in Levent Kırca Theatre, so I had an interest in comedy. Actually my inner circle has already known that I’m fond of comedy. Now it is more visible. Also, since I played very different roles in cinema and not limited myself to certain roles, people are surprised that I did not take part in comedy films, of course. However, I had won the Best Supporting Actress in Comedy with my role in “Cam” at the Afife Theatre Awards. I hope that film-makers will discover the comedy streak in you… What can I say; I guess something would happen one day. Some taboos in Turkey are being broken gradually. It’s nice to make people laugh. I think the way that women are used in comedies is problematic. However, this is also changing. In the big picture, yes, men’s comedy has teeth but on the other hand, women’s comedy appears, too. We should also see that. Happiness is not far away! Dale Carnegie, the American writer, lecturer and the developer of interpersonal skills and famous courses in self-improvement is a communication professional that attaches importance to people’s reaching happiness. He states that there are various ways to be happy and the leading one is discovering yourself. He says “You are a brand new being in this world. Make use of what nature gives you. Your art reflects you. You sing as you are. If you want to develop a mindset that will make you peaceful and free, don’t forget this: Don’t imitate others. Discover yourself and be yourself.” Carnegie emphasizes that the second step to happiness is being able to stop fatigue and worrying; and for this, you should build better work habits. Assigning positive work habits into 4 categories, the writer attaches priority to clearing desk of all papers except those relating to the immediate problem at hand. The second thing on the list is doing things in the order of their importance; the third one is solving a problem right then and there if you have the facts necessary to make a decision. The last one is learning to organize, deputize and supervise. For the third step to be happy and productive, the writer recommends us to find what really causes our fatigue and find the ways to get rid of it. He states that one of the best methods of resting is unwinding. No doubt that one way to feel happy is being rid of worries. Carnegie thinks that our fatigue is mostly caused by worry, and boredom exhausts people more than a tough activity like climbing a mountain. He says “Most of our fatigue derives from a feeling of futility, worry and disappointment. You can make every job more enjoyable thinking about what is right.” The writer advises being grateful for what we have as the fifth way to be happy. He tells people who want to avoid being criticized unjustly “Do the very best you can. Then put up your old umbrella and keep the rain of criticism from running down the back of your neck.” These are some of the initiatives that one can take to be happy. One of the most important elements of being happy, on the other hand, is a good communication with others. The writer thinks that understanding the other is the number one element in relationship management to be happy. He argues that sympathy, tolerance and kindness are much more useful than criticizing, condemning and complaining. “If you want to make people like you and make real friends, keep in mind: Make them feel important and do it with sincerity.” Often referring and quoting writers and philosophers in his books, Carnegie sets an important place to Socrates and his method: “When you are tempted to tell someone that he or she is wrong, remember Socrates and ask gentle questions that will get “Yes! Yes!” response. The reason why rivers and seas receive the homage of a hundred mountain streams is that they keep below them. Thus they are able to reign over all the mountain streams. Let the other person feel that the idea is his or hers.” İSTASYON 65 ENGLISH SUMMARY TÜVTÜRK news cent of trucks and 16 per cent of vans and buses were not inspected. According to the 2014 TÜVTÜRK statistics, out of 7 million 897 thousand vehicles, 2 million 733 thousand (which means 34.6 per cent) could not pass the inspection. 98.3 per cent of those vehicles (which means 2 million 600 thousand) ironed out the bugs and could pass the inspection afterwards. The most common reason for failing the inspection was brake systems; then problems in lighting and moving parts came successively. CONSCIOUS DRIVER, SAFE SOCIETY 2014 IN NUMBERS: ANOTHER YEAR HAS PASSED THIS WAY! n TÜVTÜRK announced the vehicle inspection statistics of 2014 to the public. While the number of uninspected vehicles in 2013 was 5 million and 134 thousand, it was 4 million and 29 thousand in 2014. It had been confirmed at the end of 2013 that 29 per cent of the vehicles on traffic were not inspected; but that ratio has dropped to 21 per cent in 2014. In all vehicle groups but motorcycles, the inspected vehicles showed improvement. The regulations adopted by related authorities had a role in that improvement. One of the regulations adopted last year was not allowing the sale of uninspected second-hand vehicles. The second regulation was an offer of a discount in the amount of delay fee for vehicle inspections. Rather than a monthly fine of 5 per cent, they were offered a fine according to the inflation rate. Motor Vehicle Tax debts were also restructured until 31 December 2014. Stating that 1.2 million vehicle owners benefited from the discount from September 12th until December 31st, TÜVTÜRK CEO Kemal Ören said “In the last 3.5 months of 2014, 350 thousand vehicles that had never been inspected for the last 7 years were inspected by us.” According to the TÜVTÜRK statistics, automobiles and tractors are the vehicles that benefited from the restructuring of delay fee the most. In the last 3.5 months of 2014, 351 thousand tractors were inspected. While the number of inspected tractors tripled compared to the previous year, the number of uninspected tractors decreased to 44 per cent, and private cars to 8 per cent. By the end of 2014, 61 per cent of the registered motorcycles (which means nearly 1.7 million), 44 per cent of tractors, 29 per 66 İSTASYON n To raise awareness in and prevent traffic accidents, “2015 TRNC Traffic and Road Safety Workshop” was held by Turkish Republic of Northern Cyprus Ministry of Public Works and Transportation with the slogan “Conscious Driver, Safe Society” under the coordinatorship of Traffic Commission. The Prime Minister Özkan Yorgancıoğlu inaugurated the workshop. TÜVTÜRK COO Aykut Özgülsün stated that vehicle inspection in Turkey was done in EU standards in his speech during the workshop. ROAD TO EXCELLENCE IN DUBAI n TÜVTÜRK was in Dubai for its 7th Business Associates Meeting. TÜVTÜRK Business Associates representatives attended the meeting held with the motto “Road to Excellence” from March 5th until the 8th. In the session held on March 6th, the business activities that TÜVTÜRK was engaged in in 2014 and its 2015 vision were explained before the business associates’ stated their opinions and suggestion. In addition, Old Dubai, JBR Region, and the highest building of the world Burj Khalifa were visited within the frame of the organization. C M Y CM MY CY CMY K TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ İÇİN... ÖĞRETMENLERİMİZ İÇİN... Çocuklarımızı yetiştiren, onları geleceğe hazırlayan öğretmenlerimizin kişisel ve mesleki gelişimlerini desteklemek için... ...Varız. Siz de var mısınız? www.orav.org.tr Bağış yapmak ve vakfımız ile ilgili bilgi edinmek için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz. ogretmenakademisivakfi orav2008
Benzer belgeler
Sayı 9 - TüvTürk
mevzubahis olan insan hayatı ve her bir hayat son derece değerli. Bahara ve hayata değer katmak için muayenesiz tüm araçları TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonlarımıza bekliyoruz.