Hagi mi? - Hayatım Futbol
Transkript
Hagi mi? - Hayatım Futbol
06ŞUBAT2 01 5-SAYI 1 63 HAGI Yayın Koordinatörü Hagi İlker Yılmaz 1996 yazında kaliteli bir 10 numara arayan Galatasaray’da umutlar Roberto Baggio’nun Atatürk Havalimanı’na inmesiydi. Lakin gelen Baggio değil, ondan 2 yaş büyük, Barcelona’da tutunamamış ve Euro 96’da puan dahi alamamış Romanya’nın 10 numarasıydı. Gheorghe Hagi birçoklarına göre yaşlı ve pahalıydı. Ama Hagi 4 yılda sarı-kırmızılı forma altında başardıklarıyla adını Türk futbol tarihine altın harflerle yazdırdı: UEFA Kupası, UEFA Süper Kupa, 4 Türkiye Ligi şampiyonluğu, 2 Türkiye Kupası… Hayatım Futbol’un 163. sayısında 5 Şubat’ta 50. yaşını kutlayan Hagi’yi andık. Efsanenin Galatasaray günlerine dair çok anekdot bulunmuyor. Onu anlatmaya 50 yıl yetmez ki biz de daha çok Hagi’nin bilinmeyenlerini yazmak istedik. Serkan Akkoyun Romanya’da nasıl bir çevrede ve siyasi bir iklimde büyüdüğünü, Sinan Yılmaz onun unutulmaz anlarını, Emre Çelik Real Madrid ve Barcelona’da neden tutunamadığını ve Bahadır Bozkurt da Becali ile ilişkisini kaleme aldı. Bu sayıda ayrıca; İtalya’da bir dönem yaşanan Pasaportopoli Skandalı’nı, ara transferin öne çıkanlarını ve Bob Marley’in futbolla ilişkisini bulabilirsiniz. Yazarlar Bahadır Bozkurt Emre Çelik Fırat Topal İsmail Şayan Sercan Ergün Serkan Akkoyun Sinan Yılmaz Keyifli okumalar, İlker Yılmaz [email protected] [email protected] #163 BU SAYIDA Hagi Özel Ne Güzeldi Senin Adını Bağırmak 10’un 10 Hikâyesi Real Madrid ve Barcelona Günleri Gigi-Hagi A.Ş. Kış Pazarı Ara transferde Türkiye’nin Avrupa’nın 5 büyük ligine bakış Bob Marley ve Futbol Dünyada ikon olan efsane şarkıcının futbol sevgisi Pasaportopoli İtalya ve Avrupayı bir dönem kasıp kavuran skandalın perde arkasındakiler 1 0’ U YAZMAYA 50YI LYETMEZ Mut l uyı l l ar … Hagi Özel HF163 Serkan Akkoyun NE GÜZELDi SENiN ADINI BAĞIRMAK “Bütün hayallerimiz gerçek olabilir eğer onları ikna edecek cesaretimiz varsa” Walter Elias Disney Galatasaray, UEFA Kupası’nı kazanmıştı. Yurdu saran sevinç duygusundan pek fazla nasibini alamamış, Galatasaray taraftarı olmayan 13 yaşındaki hâlimdeyim. Ortama ayak uydurma hevesi içinde mahallede Fransa 98 Dünya Kupası’ndan kalma İspanya formamla top oynuyorum. Sırtımda 7 numara. İsim yazmasa da Adana’nın varoştan uzak, elite de pek uğramamış bir mahallesinde Morientes’cilik peşindeyim. Tabii o zamanlar herkes bir futbolcunun ismini haykırıyor. Bir uzunumuz var o Hakan Şükür. Kalecimiz var kendisi tabi ki Rüştü, çünkü Fenerbahçeli. Hafif esmer olanlar; Uche, Moşe, Kone bir de Adana’da olduğumuzdan sıkça ‘Kolibali’. Bir de o vardı. Uzaktan şutları severdi. Her şutundan sonra ki bunlar genellikle kale ile Herkesin canlı izlediği için kendini şanslı hissettiği bir futbolcu vardır. Bizim nesil içlerinde en şanslısı olabilir… pek alakası olmayan noktalarda nihayete ererdi, bir ismi haykırır ve top sahasının etrafını saran evlerimizin bulunduğu apartmanlara doğru kafasını kaldırıp bakardı. C Blok 10. Kat; Melike. B Blok 8. Kat; İrem. D Blok 6. Kat; Ayten. Hani oldu da sitemizin güzel kızlarından birisi o şutunu görür mü diye. Görmezlerdi. Ama o bağırmaktan vazgeçmezdi. Tıpkı birkaç ay önce Kopenhag’da, ondan önce Ali Sami Yen’de, 5 Ocak’ta, Avni Aker’de, Erzurum Atatürk’te, San Mames’te Galatasaraylıların, mikrofonda Ercan Taner’in bağırdığı gibi; Haaaaagiiiiiiiii. Göçebe hayatı 5 Şubat 1965’te Sacele’de doğdu Hagi. Annesi Chirata ve babası Iancu, Köstence’de tanıştı. Aslında Köstence’nin yerlisi değillerdi. Yunanistan’ın 1930’larda uyguladığı asimilasyon politikasının etkisi ile asıl toprakları olan Kavala’yı terk etmek zorunda kalmıştı ataları. Adını aldığı dedesi Gheorghe ve nenesi Sultana, Yunanistan’ın ‘Helen’ hayalinin kurbanlarından sadece ikisiydi. Büyük İskender’in Makedon oluşunu kabul etmeyen ve Makedonya topraklarını Helen’in bir parçası gören zihniyetin zirve yaptığı 1930 ve 40’lı dönemlerdi. Hagi’ler de bu baskıdan nasibini alarak neleri var neleri yok toplayıp, Köstence’nin yolunu tuttu. Iancu da kendisi gibi bir göçmen olan Chirata ile burada hayatını birleştirdi. İkinci göçe kadar da mutlu mesut yaşadılar. İlk topu bir sidik torbası Iancu ve Chirata’nın Köstence’nin Sacele köyünde süren hayatları, oğulları Gheorghe’nin henüz 9 aylıkken ölmesi nedeniyle duygusal çöküntüye girdi. İlk çocuklarıydı ve köydeki imkânları onu hayatta tutmaya yetmedi. Daha sonra bir kızları oldu; Sultana. Ardından bir kızları daha oldu; Elena. Ve 5 Şubat 1965’te yeniden bir erkek çocuk sahibi oldular; ağabeyi ve dedesinin adını taşıyacak hem de o adı tarihe altın harflerle yazdıracak bir erkek çocuk; Gheorghe… Bizim Hagi, bebekliği ve çocukluğu boyunca ufak tefekti. Sırf bu yüzden ona ‘Gheorghe’ adının uzun geleceğini düşünüp ismini bedenine uygun olsun diye kısalttılar. Köyde artık adı ‘Gica’ydı. Gica henüz her şeyden habersiz, dedesinin kestiği bir domuzun idrar kesesini temizleyip, kurutup, şişirip, at kuyruğu ve yelesinden aldığı kılları da etrafına sararak elde ettiği topla oynarken Romanya, lider Çavuşesku’nun aldığı 1966 Kararnamesi’nin sıkıntılarını çekiyordu. Çavuşesku, 1966 yılında aldığı kararlar ile özellikle nüfusun artmasını sağlamak için çocuk sahibi olmayı teşvik ediyor, kürtajı ve doğum kontrolünü yasaklıyor, 4’ten fazla çocuğa destek, 10 tane çocuk sahibi annelere resmi olarak ‘Kadın Kahraman’ unvanı veriyordu. Hagi ise böylesine bir ortamda ilerleyen Romanya’da sadece çocukluğun keyfini sürüyordu. 4 yaşında tekmelemeye başladığı sidik torbasının yerini daha sonra, nenesi Sultana’nın kumaşlardan hazırladığı bir top aldı. Bu seferki daha yumuşak ve daha hijyenikti. Romanya ise o dönemde büyük bir kargaşaya doğru sürüklenmenin ilk adımını atmıştı. Gerçek futbol topuyla tanıştı 1971 yılında lider Çavuşesku, Kuzey Kore ve Çin’i ziyaret etti. Özellikle Kuzey Kore ziyaretinde halkın büyük ilgisi, Kuzey Kore Lideri Kim II-Sung’un özel hürmeti ve ülkenin hâlâ daha süregelen disiplin, tek tip, tek lidercilik gibi özellikleri Çavuşesku’yu etkiledi. Dönüşte tarihe ‘Temmuz Kuramı’ olarak geçecek bir dizi yapılanmayı organize etti. Ve kendisini 1989 yılında kurşuna dizilerek ölüme götürecek süreci de başlatmış oldu. Çünkü 1980 ortalarına gelindiğinde, Çavuşesku halkının ve ülkesinin zenginliğinden bahsederken aslında gerçek, Seth Rogen ve James Franco’nun The Interview filmindeki gibiydi; televizyonda ağzına Sacele Köyü’nün girişi: “Hagi burada doğdu.” kadar meyve dolu marketler ve şişman Romen çocukları ancak gerçekte ise uzun market kuyrukları ve bir tanesi de bizim Hagi olan sıska, zayıf çocuklar. Çavuşesku, Kuzey Kore’de müthiş koreografiler eşliğinde ağırlanırken Hagi de zevkten dört köşe oluyordu. Çünkü 6 yaşındaydı ve ilk defa gerçek bir futbol topuna kavuşmuştu; şehre giden annesi dönüşte oğluna da gerçek bir futbol topu almıştı. Sidik torbası, kat kat kumaşlar ve derken; gerçek bir topla tanıştı küçük Gica. Artık tarih hem Romanya hem de Hagi için değişmeye başlamıştı. Utangaç çocuk Hagi 9 yaşına geldiğinde artık köyde değil şehirde yaşıyorlardı. Çünkü 1 sene önce köy yaşanmaz bir hale gelmiş, artık neredeyse yemek bulamayacak bir vaziyetle yüz yüze kalmışlardı. Hagi ailesi toplandı ve Köstence’ye doğru yeni umutlar, yeni hayatlar diyerek yola çıktı. İşte o yolun varışının üzerinden birkaç yıl geçmişti. Gica artık hayatının merkezine oturttuğu futbol topunun paylaşılabilir bir şey olduğunu da öğrenmeye başlamıştı. Çünkü taşındıkları yer bir mahalleydi ve orada kendisi gibi başka futbol sevdalısı çocuklar da vardı. Ancak onlar şehirde büyümüşlerdi. Bizim çocuktan daha büyük daha güçlü ve daha gözleri açıktı. Yıllar sonra bile ondan bahseden eski takım arkadaşı Paul Cazan; “Çok utangaçtı. Belki de öyle olması gerekiyordu…” diyecekti onun için. Hagi, mahallesindeki çocuklarla futbol oynamak istedi ancak onu takıma eksik olan kaleci pozisyonunu doldurmak için kabul ettiler. Oyundan uzak kalamıyordu; kabul etti. O müthiş sol ayağı ile bizleri yıllarca kendisine hayran bırakan Hagi henüz Gica iken futbola ilk defa elleri ile müdahil oldu. Kim bilir, ‘Karpatların Maradonası’ lakabını alması gerçekten boşuna değildi. Onun Tanrısının eli de buydu… Keşfedilmesi zor olmadı Gica yine bir gün Köstence’nin bakımsız sokaklarında organize edilen maç için kadroya alındı. Ancak bu sefer kalede değil oyundaydı. Topla ilk buluşması ile kaleye gidip gol atması arasında geçen süreyi diğer çocuklar fark edemedi bile. Sonra bir kez daha aynı sahne… Ardından bir kez daha… Ve bir daha... Gica, herkesi çalımlıyordu. Her topu gol yapıyordu. Şutları kaledeki ufaklık için azap gibiydi. Kimse defansa geçmek istemiyordu. Gica’nın çalımları onlar için zulümdü. Rezil oldular. Gica, tıpkı Adana’nın o beton site sahasında her şuttan sonra kendi adını haykıran çocuk gibi, her golünden sonra Steaua Bükreşli futbolcuların adını haykırıyordu. Özellikle de Anghel Iordanescu’nun. Ona hayrandı. Bir gün o da Anghel gibi futbolcu olacak, kırmızı-mavili Steaua Bükreş formasını giyecek, Romanya Milli Takımı için goller atacaktı ama şimdi biraz daha İösif Bükössi tarafından keşfedilmeyi beklemesi lazımdı. Çok da uzun sürmedi… Tanrının hediyesi Hagi yine sokakta resitalini sergilerken mahallenin ‘kulüpte futbol oynayan’ abilerinden birisi elinden tuttu ve İösif Bükössi’ye götürdü. Köstence takımının hocası olan ve Türkiye’de ‘Josif Bukossi’ olarak da bilinen kurt hoca ondaki yeteneği keşfetmekte gecikmemişti. ‘İkinci babam gibi’ dediği Bükössi tarafından takıma alınmış ve “Topa vuruşu sanki yıllardır idman yapan futbolcu gibi” sözleri ile tanımlanmıştı. Köstence’nin başkanı, “Doğal bir yetenekti. Yetenekleri Tanrı’nın bir hediyesi gibiydi. Özel olarak hiçbir şey yapmasa bile yetenekleri kendiliğinden işi görüyordu” diyerek Hagi’yi anlatmıştı yıllar sonra. Artık at kılı sarılmış sidik torbasını çamur içinde sürme devri geride kalmış, mahallede kaleye geçme korkusu ile attığı çalımların yazılı olduğu defter kapanmıştı. Forması ve kramponları vardı. Bir takımın oyuncusuydu. Gica, Gheorghe olmuştu. Fizikken olmasa da mental olarak büyümüştü. Şov, başlasındı. Çavuşeskuların dikkatini çekti Hagi 7 sene altyapı eğitimi aldı. 1982 yılında, henüz 17 yaşındayken A Takım oyuncusu oldu. İlk sezonunda 19 maç oynadı ve 2 gol attı. Bir tanesi de hayallerini süsleyen takım olan Steaua’ya karşıydı ve o maçı beraberlikle tamamlamışlardı. İşler Hagi için iyi giderken ülkede ise pek iç açıcı bir durum yoktu. Romanya’da ekonomi neredeyse berbat denecek seviyedeydi. Batı’dan borç alan Çavuşesku yönetimi, bu borcun altından kalkamıyordu. Ülkemizin geçmişinden de bildiğimiz karne ile alışveriş dönemleri başlamış, sürekli elektrik ve gaz kesintileri yaşanıyordu. Halk gıda ve sağlık konularında büyük sıkıntılar çekiyordu. Refah seviyeleri düşerken hükümet dış borçları ödemek adına halkını ikinci plana itmiş ve içinde bulundukları duruma katlanmalarını söylüyordu. Çavuşesku’nun oğlu Nicu ise tüm bunlar arasında Hagi’yi fark etmekte gecikmedi. Ne olursa olsun halkın en büyük eğlencesi olan futbolu güzelleştiren bu genç çocukla özel olarak ilgilendi ve 1983 yılında bu ilgisini fırsata çevirebileceği bir olay yaşandı. Okullar arası transfer Hagi, 1983 yılında üniversite eğitimini sürdürmek ve kız kardeşine de aynı imkânı sunabilmek için kendisine teklifle bulunan ‘Universitatea Craiova’ takımının teklifini kabul etti. Bu Craiova Üniversitesinin okul takımıydı. Ancak ülkenin ‘tek sahibi’ gibi davranan lider Nikolay’ın oğlu Nicu bu haberi alınca olaya anında müdahalede bulundu. Craiova Üniversitesinde İktisadi ve İdari Bilimler bölümünde okuyan aynı zamanda okulun takımında futbol da oynayan Gheorghe’yi 1 hafta içerisinde kendi sponsoru olduğu ve fahri başkanlığını yaptığı Sportul Studentesc’e transfer etti. Okul kaydını da Craiova Üniversitesinden Bükreş Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Akademisine kaydırdı. Hagi’nin Çavuşesku ailesi ile arası her zaman çok iyi oldu. Nicu’nun ona hayranlığının yanı sıra bir başka oğul; Valentin’le de ilişkisi çok iyiydi. Ailenin tek farklı ismi olan Atom Fizikçisi Valentin bir dönem Steaua Bükreş başkanlığı yapmış ve Hagi’nin de desteğini almıştı. Hatta 1998 yılında sadece 6 saatliğine Romanya’ya gitmiş ve o dönem eleştiri oklarının hedefi olan Valentin’e destek vermişti. Hagi’nin bu sevgisi 2006 yılında, kendisi tarafından Ankaraspor’a gönderilen Ümit Karan’ın şu sözleriyle alay konusu yapılacaktı: “Hagi herkese yaptığı sert tavırlarla Galatasaray’da diktatörlük kurmaya çalıştı. Ama artık diktatörlük diye bir şey kalmadı. O Romanya’da Çavuşesku dönemini çok yakından yaşadı. Bu yüzden altyapısında diktatörlük var herhalde. Galatasaray’da da bunu uygulamaya çalıştı.” Nicu’nun transferi sonrasında Hagi, 4 sene Sportul Studentesc takımında forma giydi. Burada gerçek manada bir futbolcuya dönüştü. Aynı dönem içinde ilk defa milli takıma seçildi. İlk maçını 1983 yılında henüz 18 yaşındayken Norveç’e karşı oynadı. Yine aynı yıl dönemin teknik direktörü Mircea Lucescu tarafından aldığı bir davetle Türkiye’ye geldi. 29 Ocak’ta oynanan maçta 90 dakika yedek kulübesinde oturdu. Türkiye’nin kaptanı ise yıllar sonra beraber ülkenin futbol tarihini değiştirecekleri Fatih Terim’di. Kaderin dizaynı nasıl hayranlık uyandırıcı ama? İlk defa İstanbul’a geldiği stat Ali Sami Yen, rakip takım kaptanı Fatih Terim, kendi hocası Mircea Lucescu… Hagi’nin yükselişi 22 yaşına kadar böyle sürerken, düşman kardeşler, Nicu ve Valentin çok ilginç bir olayla karşı karşıya geldi. Süper Kupa ile Avrupa’nın en prestijli kentinde, “artık vadesi doluyor” denilen Romanya’nın nasıl ayakta olduğunu ispatlamak istercesine bayrağını dalgalandırmak için taçlandırmayı amaçlıyordu. İşte bu doğrultuda Valentin’in aklına bir plan geldi; Sadece 1 maçlık, kardeşi Nicu’nun takımından Hagi’yi alacak ve oynatacaktı. Bu hem kardeşine karşı kuracağı bir üstünlük olacak hem de saha içerisinde büyük bir artı sağlayacaktı. Valentin arkasına amcası General Ilie’yi de alarak Hagi’yi önce orduya sivil bir görevle atadı. Bu aynı zamanda Hagi’nin artık Steaua Bükreş forması giymesi anlamına da geliyordu. Prosedür böylece tamamlandı. 24 Şubat 1987 yılında Monaco II. Louis Stadı’nda oynanacak olan maçta Steaua Bükreş’in 10 numarası; Gheorghe Hagi olacaktı. Tek maçlık transfer Maç başladı. Hagi 10 numaralı forması ile henüz 22 yaşında bir yıldız olarak sahada koşturuyordu. 1985/86 sezonunu şampiyon tamamlayan Steaua Bükreş, Avrupa’da da fırtına gibi esiyordu. Şimdiki adı Şampiyonlar Ligi olan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupasında statü gereği eleme usulü ilerleyen Bükreş Ordusunun takımı, Başkan Valentin’le birlikte adını finale kadar yazdırmayı başardı. Finalde kadrosunda Bernd Schuster ve Steve Archibald gibi iki yıldızı bulunduran Barcelona ile karşılaştı. 90 dakikası ve uzatmaları 0-0 tamamlanan finali Bükreş ekibi penaltı atışları ile kazandı ve tarihte bunu başaran ilk Romanyalı takım oldu. Çavuşesku yönetimi bu kupayı bir de Her şeyi değiştiren gol Bir hayali gerçek olmuştu. 9 yaşında Köstence sokaklarında kendisini kaleye hapsettiklerine çıkardığı isyan ve serdiği gol leşleri ile bu günlere gelmeyi hedefliyordu. O gün gelip çatmış hem de bir final maçıyla gerçeğe dönmüştü. İlk 44 dakika 0-0 geçildikten sonra Hagi kendi yarı sahasından bir taç kullandı. Talih dönmeye başlamıştı… Taç atışında top önce savunmaya oradan da Lucian Balan’a geldi. Balan orta alanda Bölöni ile şık bir duvar pası yaptı. Bölöni rakip yarı alanın ortasında önüne aldığı topu bekletmeden Tudorel Stoica’nin önüne indirdi. Stoica süratle ceza alanına girmek istiyordu ki Pavel Yakovenko tarafından ceza alanı ön çizgisinde yere düşürüldü. Hakem hiç düşünmeden faul kararını verdi. Topun başında Balan, Bölöni ve Lacatuş vardı. Arkadan Hagi göründü. Önce Lacatuş ayrıldı topun başından. Ardından Balan yavaş yavaş uzaklaştı. Bölöni ve Hagi kısa bir konuşma yaptı. Hagi iyice gerilmişti. Hakem barajı durması gereken yere çekerken Bölöni de topu tamamen Hagi’ye bıraktı. Hagi topa doğru geldi ancak durdu. Hakem henüz düdüğünü çalmamıştı. 22 yaşındaki genç yıldızın kalp atışları gittikçe yükseldi. Heyecanı kontrolünden çıkmış, bir an önce sonuca ulaşmak istiyordu. Yeniden geri çekildi. Hakem kısa ve keskin bir şekilde düdüğünü çaldı. Hagi hızla geldi ve sol ayağının üstüyle sert bir şut çıkardı. Şut kötüydü. Barajın kendisine göre sağ tarafında duran 7. futbolcu yanındaki ile neredeyse 1 kişilik boşluk bırakmıştı. Hagi topu buradan geçirmeyi düşünmüş ancak top barajdaki Kiev’li oyuncuya çarpmıştı. Bazen kötü şeyler sizi iyi sonuca götürecek olan araçlar olabilir. Kötü şut, bir de baraja çarpında kaleci Victor Chanov’u yanılttı. Chanov kucağına gelmesini beklediği topun yön değiştirmesi ile ne olduğunu anlayamadı ve II. Louis Stadı’nın skor tabelası değişti: Steaua Bükreş: 1 – Dinamo Kiev: 0. Tribünler ve Romanyalı spiker bağırıyordu: Haaaaagiiiiiiiii. İki ölü bir yıldız Steaua Bükreş o gün 1 maçlık transferi Hagi’nin attığı golle Dinamo Kiev’i yendi ve Süper Kupa’nın sahibi oldu. Valentin Çavuşesku onu bir daha hiç bırakmadı. Hagi 1990 yılına kadar Steaua Bükreş forması giydi. Çavuşesku ailesi onun başka bir takıma gitmesine izin vermediler. Ta ki 1989 yılının Aralık ayında çıkan isyan sonucu hükümetleri devrilene kadar. Nikolay Çavuşesku ve eşi 25 Aralık 1989 gecesi ülkeden kaçmaya çalışırken ordu tarafından yakalanarak tutuklandılar. Canlı yayında sorgulandılar ve 2 saatlik sorgunun ardından bir duvar dibinde askerler tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüler. Ölü bedenleri tüm Romanya ve dünyaya televizyonlar aracılığı ile gösterildi, halk bu gelişmeyi sokaklara dökülerek kutladı. Hagi ise birkaç ay sonra 4 milyon dolar karşılığında Real Madrid’e transfer olarak ülkeden ayrıldı. “Cüret etmek, başarmaktır” Bir Greek özdeyişi. Hagi Özel HF163 Sinan Yılmaz 10’un 10 HiKÂYESi 1 Ve İngilizler genç Hagi’yle tanışır İngiltere 1-1 Romanya | 11 Eylül 1985 Hagi’nin potansiyelini gösterdiği ilk maçlardan biri... Wembley’de İngiltere karşısına çıkan henüz 20 yaşındaki gencin ilk 45 dakikada iki şutu direkten döner. İlk şutu, ‘balık sırtı’ dediğimiz klasik bir Hagi şutudur. Top yükselir ve hızla alçalarak inişe geçtiğinde üst direkte patlar. İngilizlerden çıkan hayranlık sesi, üst direğin çınlama sesiyle birbirine karışır. İlerleyen dakikalarda Hagi’nin bir aşırtması da yine üst direkten auta gider. Devre arası İngiliz kanalındaki spiker ve yorumcu maçı bırakıp Hagi’yi konuşur. Kenarda Romanya Milli Takımı’nın genç teknik direktörü Lucescu vardır. 70’lerin efsane Romen futbolcusu Lucescu, Hagi’ye bu maçtan sadece bir ay sonra 16 Ekim 1985’de Dünya Kupası baraj maçında Kuzey İrlanda karşısında kaptanlığı verir! Romanya bu maçı tek kale oynamasına rağmen bir kontra atak golüyle yenilir ve Dünya Kupasına gidemez. Lucescu’nun böyle önemli bir maç öncesinde Hagi’ye verdiği kaptanlık çok eleştirilmiştir ve kendisi de kısa bir süre sonra görevinden alınmıştır. Hagi de 1990’a (25 yaşına) kadar teknik kaptanlık alamaz. Lucescu yıllar sonra bir röportajında konuyla ilgili kendisini şöyle savunur: “Evet, normalde ben de 20 yaşında birini kaptan yapmam ama Hagi normal biri değildi!” 2 Maradona mı? Hagi mi? Arjantin-Romanya | 1990 ve 1994 Dünya Kupaları maçları 1985-1990 arasında Hagi oynadığı kulüplerde, Sportul ve Steaua Bükreş ile Avrupa’da rüşdünü ispat ediyor. Artık o Karpatların Maradona’sı oluyor ve 1990’da son Dünya Şampiyonu Maradona ve arkadaşlarıyla karşılaşıyorlar. Maç bölüm bölüm, Romanya-Arjantin maçı olmaktan çıkıp, HagiMaradona kapışmasına dönüşüyor. Sert ve biraz da sıkıcı bir maç sonrasında bu ikili yenişemiyor ve mücadele 1-1 bitiyor. Birbirlerini çalımladıkları bazı pozisyonları aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. Bu ikili aslında birbirine çok benzer çocukluk ve gençlik dönemleri yaşıyorlar. İkisi de çocuk yaşta çok büyük sorumluluklar üstleniyorlar. Belki de çocukluklarını bu kadar yaşayamayıp bir halk kahramanına dönüştürüldükleri için biraz sinirliler. Herkesle kavga ederler ama takımlarındaki herkes, onların üstünlüğünü kayıtsız şartsız kabullenir. Mutlak komutandırlar. Bu mücadeleden 4 yıl sonra Romanya yine Dünya Kupası’nda, bu kez son 16 maçında Arjantin ile eşleşiyor. Fakat Hagi’nin karşısında bu sefer Maradona olmuyor. Grup mücadelelerinde kanında yasaklı madde rastlanan Maradona oyunlardan men ediliyor ve Maradona’sız Arjantin’i Hagi önderliğindeki Romanya yerle bir ediyor. Hagi’nin 3-2 biten bu maçtaki asisti hala Dünya Kupaları tarihinin en iyi asistlerinden biri olarak kabul ediliyor. Hagi, iki kez art arda dört kişi arasından Dimutrescu’ya verdiği pasla adeta Arjantin savunmasıyla dalga geçiyor. Dimutrescu’yu iki kez tutamayan oyuncu ise çok tanıdık bir isim Simeone! İlginç benzerliklerden biri de şu. Simeone’yi ilk olarak 1990’da İtalya’nın Pisa takımına transfer eden ve Avrupa Futboluna kazandıran isim de yine bir Romen ve tabi ki Lucescu. İşte o harika asist: 3 Favori Kolombiya’yı yok eden adam. İnanılmaz performans! Romanya-Kolombiya | 1994 Dünya Kupası 1994 Dünya Kupasının favorilerinden biri Kolombiya idi. Son Copa Amerika’yı kazanmışlar ve Dünya Kupası öncesinde Buenos Aires’te Arjantin’i 5-0 yenmişlerdi! Pele bu Kolombiya için “Dünya Kupası’nda favorim ne Brezilya ne de Arjantin. Favorim Kolombiya” demişti. Kadrolarında Valderrama ve Asprilla gibi iki süper yıldız bulunuyordu ama Hagi maçı tek başına almıştı. Bir inanılmaz gol ve iki şahane asist sonucu Kolombiya kalecisi, eski Beşiktaşlı Cordoba neye uğradığını şaşırmıştı. Maça hükmeden Hagi, uzun yıllar unutulmayacak bir performans göstermiş ve adeta çimleri yakmıştı. 4 Hagi çıktı, şampiyonluk kaçtı! Tenerife-Real Madrid | 7 Haziran 1992 Genel kanı Hagi’nin Real Madrid’te başarısız olduğunudur ama Hagi’nin Real Madrid’teki gol ve asist istatistikleri aslında Zidane’la aşağı yukarı aynıdır. O yıllarda İspanya’da sadece 2 yabancı kuralı vardır ve Real Madrid bu iki kişilik şansını Hagi ile Brezilyalı savunmacı Rocha’dan yana kullanmıştır. O dönemde Hagi’nin Real Madrid’ten ayrılış nedeni performanstan ziyade kulübün tarihinde yaşadığı en büyük travmalardan birine denk gelmesidir. Son 10 sezonda üç kez son haftada şampiyonluğu kaçırmış Fenerbahçe’yi bile kıskandıracak bu travma şöyle olmuştu; 1991/92 sezonunda Real Madrid tam 30 hafta, son maça kadar liderliği korumuştur. Barcelona ise her geçen hafta rakibine yaklaşmış ve son haftaya kafa kafaya girmişlerdir. Son maçlar öncesinde Real Madrid rakibinin bir puan önündedir ve Tenerife’den mutlak galibiyetle ayrılmaları gerekir. Hagi sorumluluk alır ve maça harika bir başlangıç yapar. Sağ kanattan onunla özdeşleşen çalımı atıp arka direğe ortayı keser ve Hierro topu filelere gönderir. Ardından maçın 24. dakikasında Tenerife kalecisi sakatlanır ve Hagi sadece 4 dakika sonra henüz maça ısınamayan yedek kaleciyi yaklaşık 35 metreden frikik golüyle avlar: 0-2. Fakat ilk yarı bitmeden durum 2-1 olmuştur. İkinci devrede uzun süre bu skor korunmasına rağmen 73. dakikada Hagi yerini Lasa’ya bırakır ve olanlar bundan sonra olur. 77. ve 78. dakikalarda art arda golleri yiyen Real Madrid neye uğradığını şaşırarak şampiyonluğu vermiştir. Bu travmadan sonra adeta dağılan Real Madrid’te Hagi’de durmak istemez ve kendisine kucak açan Lucescu’yla, İtalya’da buluşur, Brescia’ya imza atar. Havada, karada ve siste, her yerde, her yerden Hagi! Barcelona-Celta Vigo | 11 Aralık 1994 5 1994 Dünya Kupası performansının ardından, kendisine hayran kalan Cruyff tarafından Barcelona’ya gelen Hagi, Katalan ekibinde istediği performansı gösteremese de, Barcelona tarihinin en güzel gollerinden birini atmıştır. Katalanların 4-2 kazandığı Celta Vigo - Barcelona maçında yoğun sis vardır. Celta Viga 86. dakikada skoru 3-1’e getiren golü atar. Bu golün santrasında ise şut çekmek Hagi’nin aklına gelmiştir. Celta Vigo kalecisi o siste gelen topu göremediği için gole engel olamamış ve Hagi, zekası sayesinde bu akıl dolu golü atmıştır. Geçtiğimiz yıllarda Barcelona taraftarları arasında yapılan ankette bu gol %40.9 oy alarak Barcelona tarihinin gelmiş geçmiş en iyi golü seçilmişti. Barcelona’yı bilemeyiz ama Hagi’nin bundan daha güzel en az 10 golü vardır. 6 Kaptan Hagi Romanya-Paraguay | 3 Haziran 1998 Aslında bu sıradan bir hazırlık mücadelesi fakat maçtan sonra yaşananlar uzun yıllar unutulmuyor. Hagi bu karşılaşmadan sonra basın toplantısında sinirlerine hâkim olamıyor ve gazetecilerle sertçe tartışıyor. Sebebi de kaleci Stelea’ya haksızlık yapıldığını düşünmesi. Yıl 1998 ve Hagi’li Romanya Dünya Kupası eleme gruplarından namağlup çıkıyor, Fransa’ya gitmeye hak kazanıyor. Bu, altın neslin art arda 3. Dünya Kupası oluyor, ki Romanya 1998’den sonra da Dünya Kupası vizesi alamıyor. Ayrıca Romanya Hagi’den önce (90’dan önce) sadece 1934, 1938 ve en son 1970’te Dünya Kupası’na katılmış. Avrupa Şampiyonası’na da sadece 1984’da katılabilmiş. 1998’te Romen Milli Takımı altın çağın zirvesinde olmasına rağmen, Romen ligi karanlık kişilerin elinde çok kötü durumda ve milli takım oyuncuları buna isyan ediyor. Aynı zamanda çoğu yurt dışında oynayan takımın yıldızları ülkelerine yatırım yapmak için hükumetten destek istiyor. Ayrıcalık değil sadece adil şartlar istiyorlar ve ligin durumunu protesto etmek için artık Romanya için oynamamakla federasyonu ve hükumeti tehdit ediyorlar. Buna karşı bazı basın mensupları olayları çarpıtıp, oyuncuları ‘artık şımardılar’ diye eleştiriyor. Bu maç sırasında bir dönem Samsunspor forması da giymiş kaleci Stelea, hatalı bir gol yedikten sonra kale arkası tribünleri tarafından maç boyunca ıslıklanıyor. Tribünlerin bilmediği şey Stelea’nın ciddi ameliyat geçirmesine rağmen maça sakat sakat çıkmış olması... Maç sonrası basın toplantısında Hagi yanındaki antrenörü Iordanescu’nun sakinleştirme çabalarına rağmen kendini tutamıyor: “Olamaz, sizin yüzünden, basının yüzünden bütün bunlar. Tribünlerin yaptığı sizin yüzünden… Artık Bükreş’te oynayamıyoruz… Nerede oynayalım? Biz Romanya için oynuyoruz... Romanya için oyunuyoruz, ulan!” Yukarıda anlattığımız hikâyeden kısa süre sonra Hagi’li Romanya 1998 Dünya Kupası’nda da başarılı olur, İngiltere’yi yenerler ve Hagi Romanya Milli Takımı’nı bırakma kararı alır. Fakat Euro 2000 öncesinde Hagi’siz Romanya pek iyi gitmemektedir ve gruptan çıkamama ihtimaliyle yüzleşmişlerdir. Ölüm kalım maçlarından birini de ezeli rakipleri Macaristan’a karşı oynayacaklardır. Bu maç öncesi 33’lük Hagi’ye ihtiyaç duyarlar. “Romanya’da hiçbirşey yok, futbolumuz yok oluyor! Romen takımları ne yaptı? Bir tane başarıları bile yok… Söyleyin var mı? Bizi rahat bırakın!” “Bunu haketmiyoruz biz! Bizim son 10 yılda, buradaki duruma rağmen ekonomik, sosyal vs. yaptıklarımız için... Biz bunu haketmiyoruz.” “Romanya’da futbol bitecek. Bitecek, size bunu söylüyorum. Sıfır. 2-3 yıl sonra sıfır..!” 7 “Ülken için geri dön! Annen baban yaşasaydı oynamaz mıydın?” Romanya-Macaristan / 5 Haziran 1999 O dönemlerde ülkede milliyetçilik akımı hakimdir ve Romenler Macarlardan nefret ederler. Osmanlı da, tarih boyunca uzun yıllar Romanya’da hüküm sürse de, Romenlerin dinine karışmadığı için Macarlar gibi Türklere karşı bir antipati beslenmez. Fakat Macarlar hüküm sürdükleri dönemlerde fazlasıyla baskıcı bir tutum sergilemiş ve Romenleri mezheplerini değiştirmeye zorlamışlardır. Dahası 1999’a kadar Romenler futbolda Macaristan’ı hiç yenememişler! Geçmişte Macaristan’ın iyi olduğu dönemlerde karşılaşmışlar ve Puşkaş’ın şov yaptığı maçlarda Romenler ağır mağlubiyetler yaşamışlar. Bu mağlubiyetlerden biri de 9-0’la sonuçlanmış. Nihayetinde Hagi’yi geri döndürme çabalarına ünlü bir Romen şair de katılır. Hagi için bir şiir yazar ve şiirin içinde şu cümleler geçer! Hagi’nin bir takım arkadaşı için böyle sinirlenmesi ilk değil. Galatasaray’da oynadığı bir maçta takım arkadaşı Arif Erdem, taraftarlar tarafından ıslıklanır. Aynı maçta Hagi için de “I love you Hagi” sesleri yükselmiştir. Fakat Hagi, kendisinden önce takım arkadaşını düşünür ve taraftara şöyle sitem eder! “Buna hakkınız yok, ben beş senedir burada, o 15 senedir burada!” “Türkler için oynuyorsun. Onları bizden çok mu seviyorsun? Dön artık! Ülkenin sana ihtiyacı var. Annen, baban yaşasaydı oynamaz mıydın? Onları gururlandır! Dön ve bu gururu birlikte yaşayalım vs vs.” Ve Hagi döner. Maça yıldırım gibi başlarlar. İlk yarıda Macarları sahadan silerler. Hagi iki kişinin arasından geçtiği bir pozisyonda sert bir faulle durdurulur ve omuzundan sakatlanıp oyundan çıkar. Ancak Macarlar onu sakatlayana kadar maç 2-0 olmuştur ve bu sonuçla tamamlanır. Macarları ezip geçmişlerdir! Madrid finali de yine aynıydı. Takım arkadaşlarına adeta “Bunlar da senin gibi futbolcu, bak nasıl çalım delisi yapıyorum” diye güven veriyordu. 8 Avrupa’nın zirvesinde! Galatasaray - Arsenal / 17 Mayıs 2000 Hagi, Barcelona serüveninin ardından Meksika’ya transfer olacakken, son anda devreye giren Galatasaray’ın teklifiyle karar değiştirip sarıkırmızılı kulübe gelir. Zira Hagi, ‘yapamadı, olmadı, o yüzden Meksika’ya gidiyor’ yorumlarıyla karşılaşmak istememektedir. Galatasaray’ın teklifi, onun tekrar üstünlüğünü kanıtlaması için adeta bulunmaz bir nimettir. Komutan, Galatasaray ile sözleşmesine şöyle bir madde yazdırır “Avrupa’da kupa kazanırsak, ... kadar prim istiyorum” Galatasaray yöneticileri bu teklife güler geçer. Türklerin Avrupa’da kupa kazanmayı bırakın, Çeyrek Final bile gördüğü yoktur ki yıllardır! Fakat Hagi ve arkadaşları yükselişe geçmiştir. 4 sene sonrasında Avrupa’nın zirvesine çıkma yolundadırlar. Yarı final, final ve süper final çok gergin geçmiştir. Bugün bile bu maçları izlediğimizde hâlâ geriliyoruz. Tabi Türk futbolcular için de durum aynıydı. Leeds deplasmanında ve Parken’de ayakları titreyen futbolcuları cesaretlendiren bir adam vardı! Hagi! Öyle ki, bu iki maçta adeta topu alan kafasını kaldırıp Hagi’yi arıyor ve topu ona atıp kurtuluyordu. Dönemin futbolcusu Suat Kaya’nın bu durumla ilgili bir ifadesi var. “Hagi fırtınalı havada sığınabileceğimiz bir liman gibiydi. Topu ona attığımızda, ya çalım atar, ya faul alır bizi dinlendirirdi.” Leeds deplasmanında Hagi maça çok bariz bir üstünlük kurmuş ve attığı çalımlarla öfkeli İngilizleri dizginlemişti. Arsenal finali ve Real 9 90 dakikalık Hagi özeti Galatasaray - Monaco | 12 Eylül 2000 UEFA Kupası ve Süper Kupa alınmış. Fatih Terim ve Hakan Şükür gidip, Jardel ve Lucescu Galatasaray’a gelmiş. Ertesi sezonun Şampiyonlar Ligi maçında Galatasaray Monaco ile karşılaşıyor. Bu maç adeta Hagi’nin kariyer özeti oluyor. Şampiyonlar Ligi tarihinin en güzel gollerinden birini bu maçta atan Hagi takımının devre arasına 2-0 önde girmesini sağlıyor. İkinci yarıda Hagi, yine ‘hep daha fazlasını yapma’ isteği yüzünden sağ bek pozisyonunda topu kaptırıyor ve gole sebebiyet veriyor. Ardından Capone’nin hatası sonucu maç birden 2-2’ye dönüyor. Sonrasında Galatasaray’ın nizami bir golünü de hakem vermeyince ortam geriliyor. Hagi bir kafa topunda rakibine dirsek attığı gerekçesiyle kırmızı kart görüyor. Ardından bir de Monaco’lu oyuncu kırmızı görüyor ve son olarak bu tenis maçı gibi sürekli gelip giden maç penaltıyı yaptıran Capone’nin arka direkte attığı son dakika golüyle 3-2 Galatasaray’ın oluyor. ve binlercesi ağlıyordu. Yıllar sonra bu görüntüleri bir belgeselde izlediğimde tüylerim diken diken olmuştu. Yaşayan bir adama böyle içten, böyle sevgi dolu bir uğurlama hiç görmemiştim, kolay kolay görebileceğimi de sanmıyorum. Binlerce insanın gözyaşları arasında mikrofon elindeki Hagi de dayanamamış ağlamaya başlamıştı. Sahi maçta ne mi oldu? Hagi tabi ki kazanmak için mücadele etti. İki asist yaptı ve maç 2-2 bitti. Jübile maçını bile kazanmak için hırs yapan, sinirlenen bir çılgındı o... Son maç ve jübile 26 Mayıs 2001 Galatasaray - Trabzonspor ve 24 Nisan 2001 Romanya - Dünya Karması 10 Ali Sami Yen’deki ilk maçında Trabzonspor’a karşı golünü atan Hagi, son maçında da Trabzonspor’a iki gol birden attı, biri 25-30 metreden, diğeri de penaltından... Ve futbolu bıraktı. Onu anlatan en iyi örneklerden biri bu maçtır. Hagi son maçında bile sahanın en iyi oyuncusuydu. Ona “Neden bırakıyorsun? Hala en iyisi sensin. Son yarım saat oyna, bir frikik, bir şutla maçı alırsın!” dediklerinde şöyle demişti. “Ben maçlardan değil, antremanlardan çok yoruldum. Eğer sahada iyi olmak istiyorsan, antremanlarda da iyi olmak zorundasın! Belki yarım saat, 45 dakika daha zorlanmadan oynarım ama kendimi yetersiz görmek, her geçen gün düştüğümü görmek istemiyorum! Zirvede bırakmasını bilmeliyim, insanlar beni böyle hatırlamalı.” Ve Hagi son maçına kadar bir idman bile kaçırmadı. Herkes onun bırakacağını biliyordu, ona karşı sonsuz bir kredi vardı ama o bu krediyi kullanıp son günlerinde bile kaytarmadı. Son idmana kadar hep çalıştı. Biz böyle büyük sanatçıların, sporcuların değerini bilen bir toplum olamadığımız için onu iyi bir şekilde uğurlayamadık ama Romanya’da yapılan jübile görülmeye değerdi. 60 bin kişi stadı tıklım tıklım doldurmuştu. Cumhurbaşkanı ve Başbakan dahil herkes oradaydı. Binlerce insan, onun için stada akın etmişti. Ellerinde meşaleler Hagi Özel HF163 Emre Çelik SiYAH Hagi’nin Steaua Bükreş, Romanya ve Galatasaray kariyeri başarı açısından ne kadar beyaz ise Real Madrid ve Barcelona kariyeri bir o kadar siyah. Peki bu kara sayfalarla dolu İspanya defterinin altında neler yatıyor? “Futbol kariyerim boyunca kendimi hiç o maçtaki kadar çaresiz hissetmedim.” 2011’de yayın hayatına veda eden Don Balon’un son döneminde Gica Hagi ile yaptığı röportajda Rumen yıldız, 24 Mayıs 1989’da Camp Nou’da Milan’a karşı oynanan Şampiyon Kulüpler Kupası Finali’ni anlatmaya başlarken bu sözlerle girişi yapmıştı. Adeta bir dozer gibi önüne geçeni deviren, yarı final eşleşmesinde Real Madrid’i San Siro’da 5-0 mağlup eden Arrigo Sacchi’nin takımı, diğer yarı final eşleşmesinde Galatasaray’ı mağlup ederek finale çıkmaya hak kazanan Steaua Bükreş’i Gullit ve Van Basten’in ikişer golüyle tam 4-0 yenerek kupaya uzanıyordu. Hagi çaresiz kalmıştı ama en çaresiz haliyle bile dikkat çekmeyi başarmıştı. Tıpkı karşılaşmayı izleyen Real Madrid Başkanı Ramon Mendoza’nın dikkatini çektiği gibi. Bu maç, kısacası Hagi’ni Avrupa’ya açılmasını sağlayan kapı olacaktı. Hagi dikkatleri çekse de Çavuşesku rejiminden dolayı dönemin şartları Romanya’nın dışına çıkmasına pek izin vermiyordu ama Aralık 1989’da işler bir anda değişti ve Hagi de Avrupa’nın önemli ekipleri için “alınabilir” bir yıldıza dönüştü. Fakat ne Hagi’nin ne de Real Madrid’in doğru adımı atamamasından dolayı Hagi, İspanya kariyerine daha 1-0 geride başlayacaktı. C planı? Gica Hagi’ye ilk çağrı aslında Milan’dan gelmişti. Dönemin Avrupa’daki en iyisi, 1990’ın çeyreğinde Hagi’ye ulaştı ve İspanyol-İtalyan medyasına göre de ön sözleşme imzaladı. Milan, Hagi ile 1989/90 sezonu boyunca sakatlığından dolayı oynayamayan Ruud Gullit’in yerini doldurması için ideal isim olarak görüyordu. Fakat Mayıs ayına gelindiğinde Gullit büyük ölçüde iyileşmişti. Hagi, Gullit’i keser miydi bilinmez ama Milan, İspanyollara göre, Hagi’ye Hollandalı oyuncunun arkasında kalacağını açıkça bildirmişti. Hal böyle olunca Hagi de rotayı yeniden çizmek zorunda kaldı. Doğal olarak ikinci adam olmak istemiyordu. Mayıs 1989’da Hagi’ye hayran kalan Mendoza’nın Real Madrid’i de kendisini istiyordu. Mendoza’nın hedefi, kariyerlerinin son virajına giren La Quinta del Buitre’nin (Akbaba Beşlisi) üzerine inşa edilen takımın “yeni yıldızın” gelişiyle yeni bir sayfa açmasını sağlamaktı. Ve Mendoza, Mayıs ayının başında bu yeni ismin %99, Hagi olacağını “Büyük bir aksilik olmazsa çok kısa zaman içerisinde Hagi’ye imza attıracağız. Takımın yeni yıldızı Hagi olacak. Romanya’daki karışıklıktan dolayı henüz transferi bitirmedik ama her konuda anlaştık ve sadece imzalar kaldı” sözleriyle duyurdu. Aslında Real Madrid’in Hagi’ye imza attırması, Ramon Mendoza’nın dediği gibi tek bir transferden ibaret değildi. Bernd Schuster bu değişimde vazgeçilenlerden biriydi. Daha da önemlisi Akbaba Beşlisi’nin bir parçası olan Martín Vázquez de takıma veda ediyordu. Zaten Mendoza da açıkça değişimin başladığını belirtiyordu ama planlanmayan iki faktörden dolayı “yeni Real Madrid”, Hagi’nin etrafında kurulamayacaktı. Mendoza deyim yerindeyse Hagi’yi takımında görmeyi deli gibi istiyordu. Hatta Hagi’yi elinden kaçırmamak için İtalya 90’dan önce anlaşmayı tamamladı. Kısacası bilinenin ve birçok yerde yazanın aksine Mendoza, Dünya Kupası’ndan önce planlarını çoktan Hagi’nin üzerine kurmuştu. Hatta bunu hocadan, ve kimilerine göre yönetimden, önce Akbaba Beşlisi ile paylaşmıştı. Hagi ile ilgilendiklerini ilk açıkladı gün, Akbaba Beşlisi’nin bir diğer parçası Michel de çıkıp Hagi’yi övmüş ve Rumen oyuncunun takımdaki herkese faydası dokunacağını açıklamıştı. Fakat Mendoza’nın ilk tercihi gerçekten Hagi miydi? Real Madrid cephesi Milan kadar dürüst olmayı başaramamış mıydı? Yönetimden biriyle konuştuğunu öne süren ama isim vermek istemeyen El Pais, Real Madrid’in önce Liverpoollu John Barnes’ı istediğini, Hagi, orta sırada sağda somurtan. fakat Barnes’ın transferinin imkânsız olduğunu anlayınca da Yugoslavya’nın genç yıldızları Dejan Savićević ile Robert Prosinečki’ye yöneldiğini yazıyordu. Bu iki ismin 1990/91 sezonunda kesinlikle Kızılyıldız’da kalacağı cevabı gelince de Real Madrid rotayı Gica Hagi’ye çevirmişti. Barnes ne kadar gerçekçi bilinmez ama Real Madrid’in 1991’de ilk fırsatta Robert Prosinečki’yi transfer edişi, El Pais’e konuşan “isimsiz yetkili”nin açıklamalarını büyük ölçüde doğrular nitelikte. Dahası birçoklarına göre teknik patron John Benjamin Toshack da kulübün “Bu transferin hocamızın onayı olmadan gerçekleşmesini düşünmek gerçekten inanılmaz” açıklamasına rağmen Hagi’yi pek de önemsemiyordu. Kısacası Real Madrid, hem Rumen oyuncuya hem de dışarıya “Hagi’nin önemli bir parçası olacağı yeni bir döneme giriliyor” imajı vermesine rağmen işin aslı pek de öyle değildi. Nasıl başlarsan öyle devam eder Hagi, Real Madrid’deki ilk senesinde La Liga’daki 25 maça ilk 11’de başladı. Dahası 02 Mart 1990’da 1-0’lık Cadiz mağlubiyetiyle başlayan ve Real Madrid’in şampiyonluk yarışından tamamen kopmasına sebep olan 6 maçlık kazanamama serisi boyunca da 4 maç oynamamıştı. Bu seri boyunca takımın başında Alfredo di Stefano olsa da daha sezon başlamadan Real Madrid’de sorunlar başlamıştı. Castellon ile oynanan sezonun açılış maçından hemen önce El Periodico, “Real Madrid’in Fenerbahçe Teknik Direktörü Guus Hiddink ile temasa geçtiğini” yazdı; Toshack’ın basın toplantısında bu iddiaya cevabı “Bence harika bir hoca” oldu. Toshack aynı gün Martín Vázquez ve Schuster’in “eksikliklerinin farkında olduğunu ama daha fazla büyütülecek bir şey olmadığını” da belirtti. Hagi hakkında da “Bir oyuncu herhangi bir takıma geldiğinde takım için oynar. Takım o oyuncu için değil. Hagi’nin çok çalışması gerekiyor” diyerek daha ilk maçta okları Hagi’ye yönlendirdi. İşte bu anda da Hagi’nin içe kapanıklığı daha ağır biçimde devreye girdi. Her futbolcu için mutlu olduğu bir ortamda bulunmak ve top koşturman önemliyken kimsenin antrenman yapmadığı saatlerde daha iyi düşünebildiğini ve bu sebeple tek başına çalışmaktan büyük keyif aldığını söyleyen Hagi için daha da önemliydi. Steaua’da 3 yıl boyunca Hagi’yle oda arkadaşlığı yapan Gabi Balint ve Miodrag Belodedici, (Hagi’nin transferinin ardından Anghel Iordănescu kaptan Balint’ten Hagi’nin yeni oda arkadaşı olmasını istiyor fakat Balint oda arkadaşı Belodedici’den ayrılmak istemeyince takımdaki tek üç kişilik ekip oluşuyor) Hagi için takım içindeki ve soyunma odasındaki aile ortamının en önemli şey olduğunu belirtenlerdeydi. Yeteneklerinden şüphe yoktu ama Steaua, Romanya ve Galatasaray kariyerleri ile Real Madrid-Barcelona kariyerlerinin siyah ve beyazı andırmasının altında yatan en önemli sebep de muhtemelen bu faktördü. Sezon devam ettikçe Toshack ile yaşanan problemlerden dolayı Akbaba Beşlisi her hafta Ramon Mendoza ile özel toplantılar yaparken muhtemelen kendini daha da dışlanmış hissetti. Daha sezon açılışında takım fotoğrafı çekilirken en kenarda sanki takıma ait değilmiş gibi durmasının üzerine tüm bu yaşananlar Hagi için terslik üzerine terslikten başka bir şey ifade etmiyordu. Bir de üzerine Toshack’ın gönderilişi eklenince resim iyice değişti. Di Stefano takımın başına gelir gelmez en azından sezonu kurtarmak için kendi eseri Akbaba Beşlisi’ne tutunarak çıkmaya çalışınca da Mendoza’nın “yeni dönem”, dolayısıyla Hagi planı tamamen sonlandı. Mendoza daha sezon bitmeden yazın yapılacak seçimler için “değişim” sözü verdi. Baskı altında koca sezon 1990/91 sezonu bitmeden Real Madrid’de ana gündem resmen Hagi’nin geleceği olmuştu. 14 Nisan 1991’de Real Madrid, Hagi’nin de 1 gol attığı ve ilk sezonu boyunca birçoklarına göre en iyi futbolunu oynadığı maçta Valencia’yı 4-0 yenerken; O gün seçimleri kazanan Ramon Mendoza ofisindeki gazetecilere Hagi’nin akıbeti hakkında şakayla karışık “Şimdi işler karıştı. Ne yapacağımı bilmiyorum?” sözlerini sarf etti. Dahası Schuster’in gidişine imâda bulunarak “Evet, şimdi bana yapılan eleştirileri özlüyorum ama yakında bu eleştiriler yeniden başlayacak” diyerek pişmanlığını da dolaylı yoldan dile getirdi. Yine de tüm bu açıklamalara rağmen Mendoza, “adapte olamadığı için” eleştirinin merkezinde yer alan Hagi için El Pais’e göre teknik ekiple konuştu ve Hagi’nin bir sezon daha takımda kalmasını istedi. Dahası takım da Hagi’nin kalmasını istiyordu. Fakat öte yandan Mendoza sezon başlar başlamaz “şampiyon olunamadığı takdirde Hagi’nin takımdan kesin olarak ayrılacağını da” duyurdu. 1991/92 sezonunda sadece Real Madrid değil Hagi de Radomir Antić ile yeni bir sayfa açıyordu. Hagi bir önceki sezona kıyasla daha iyiydi. Belki de daha önemlisi artık gülüyordu. Antic, attığı bir golü kendisine adayan Hagi hakkında “Hagi hep benim yanımda olmak istiyor çünkü tekrar onun mutlu olmasını sağlayan benim. Hagi için bir teknik direktörden çok daha fazlasıyım, onun arkadaşıyım. Romanya’da Çavuşesku döneminde geçirdiği yılları çok iyi anlayabiliyorum. O dönemin ardından çıkıp başka bir ortama adapte olmak kolay değil. Ama büyük ölçüde atlattı ve futbol kariyerinde daha önce bu sezonki kadar mutlu olmadı” açıklamasını yaptı. Real Madrid ve Hagi adına her şey istenildiği gibi gidiyordu. Ta ki Aralık ayının ortasına kadar. Real Madrid, önce Real Zaragoza ile ardından da Oviedo ile berabere kaldıktan sonra yeni yılın ilk maçında Atletico Madrid’e 2-0 yenildi. Bu yenilgi aslında Real Madrid’in o sezon ligde aldığı ilk mağlubiyetti. Hatta Real Madrid derbiyi kazanamamasına rağmen 4 puan farkla zirvedeydi. Fakat aceleci Mendoza, Leo Beenhakker’i futbol direktörlüğü gibi bir rolle Antic’in başına atamayı düşündüğünü açıkladı; Atletico Madrid mağlubiyetinin ardından oynanan Osasuna maçının açık ara en iyisi Hagi’ydi. Biri orta sahadan olmak üzere iki gol atmıştı. Belki de Antic’i kurtarabilmek içindi ama Hagi’nin bu performansı yeterli olmadı. Bu maçtan iki hafta sonra Tenerife galibiyetine ve takımın zirvede olmasına rağmen Antic görevine veda etti. Tenerife, Hagi’nin Real Madrid kariyerinde en belirleyici faktör olarak ilk rolünü oynamıştı. Fakat son darbeyi henüz vurmamıştı. Antic’in yerine Leo Beenhakker’in gelişiyle Hagi tekrar hüzünlü günlerine dönüş yaptı. Düzenli bir şekilde oynuyordu ama eleştiriler de artmıştı. Real Madrid son haftaya 1 puanlık avantajla lider girdi. Tenerife deplasmanında 2-0 öne de geçti. Hagi, Osasuna maçında Antic için yaptığını bu sefer kendisi için yaptı ve Real Madrid kariyerinin devam Hagi Real Madrid’de geçirdiği iki sezonda 78 maça çıktı, 19 gol attı. edebilmesi için Tenerife’ye bir de gol attı. Fakat Jorge Valdano’nun Tenerife’si maçı 2-0’dan 3-2’ye çevirince Real Madrid son hafta şampiyonluğu Barcelona’ya kaptırdı, Mendoza sözünü tutunca da Hagi’nin Real Madrid kariyeri sonlandı. Kariyer planlaması önemli Hagi’nin gözlerden uzak geçen Brescia macerasının ardından 1994 Dünya Kupası’nda sergilediği performans hem Real Madrid taraftarlarını “bizde bunun yarısını oynamadı” düşüncesiyle kızdırmış hem de Hagi’nin tekrar önemli kulüplerin radarına girmesini sağlamıştı. Hagi’nin transferi için Barcelona ve Tottenham diğer takımları ekarte etmeyi başarmıştı. Tottenham, Barça’nın verdiği paranın neredeyse 1,5 katını öneriyordu ama Cruyff, Hagi’yi ikna etmeyi başarmış; Hagi de “Paradan daha önemli şeyler var” diyerek Barcelona’yı tercih etmişti. Fakat Hagi’nin Barcelona kariyeri, Real Madrid’deki kariyerinin karbon kopyası olacaktı. Real Madrid, Hagi transferinden önce Milan’a 4-0 kaybetmiş ve bir değişim arıyordu. Tıpkı 1994 Şampiyon Kulüpler Kupası Finali’nde Milan’a 4-0 kaybeden Barcelona gibi… Ramon Mendoza, Real Madrid tarihinde son derece önemli bir yere sahip olan fakat son demlerini yaşayan Akbaba Beşlisi döneminden Hagi ile çıkmayı düşünüyordu. Tıpkı kulüp tarihinin en önemli dönemlerinden biri olan “Rüya Takımı” sonrası Barcelona’yı kaldıracak isimlerden biri olarak Hagi’yi gören Cruyff gibi… Fakat Hagi, Real Madrid’de olduğu gibi Barcelona’da da kendini göstermesini sağlayacak o ortamı bulamadı. 1990-1994 döneminde İspanya’yı domine eden Barcelona paraşütsüz düşüyordu. İlk sezonunda sadece 21, ikinci sezonunda 28 maçta görev alabildi. Dahası Cruyff, Barcelona’yı tekrar ayağa kaldırabilmek için inadından vazgeçmeyip dizilimi bozmadıkça Hagi’nin saha içi pozisyonu neredeyse her maç değişiyor; bu durum da Hagi’yi daha da çaresizliğe itiyordu. Hagi yine çöken bir dönemle birlikte girdaba kapılmıştı. Öyle ki Popescu’nun gelişi bile Hagi’nin toparlanmasına yetmeyecekti. Yıllar sonra “Her maç oynayamasam bile çok özel bir dönemdi. Cruyff futbol tarihinin en yaratıcı hocalarından birisiydi. Orada çok oynamama rağmen iki sezon durmamın sebebi fikirlerini hep beğenmem ve sürekli yeni şeylerden konuşmasıydı. Ondan çok şey öğrendim ve onunla çalıştığım için çok memnunum” dese de Cruyff ve fikirleri, Hagi için yaklaşık 15 sene sonra kuracağı futbol okulunda faydalanabileceği bir şeye dönüşmüştü. O dönem kariyerini sürdürebilmek için değil. Ve böylelikle 1996 yazında İspanya kariyerini tamamen noktaladı. Kariyer konusunda yetenek bir yere kadar. Doğru zamanda doğru kulüpte olmak da en az yetenek kadar önem teşkil ediyor ve Hagi, konu İspanya’ya gelince bunu başaramayanlardan. Dışarıdan bakılınca sorumluluğun büyük bölümü Hagi’de değilmiş gibi görünüyor. Hem Real Madrid’de hem de Barcelona’da kurtarıcıymış gibi takıma katılması ama hiçbir zaman kurtarıcı gözüyle değerlendirilmemesi, Hagi’ye sarılanların Hagi’ye güvenmeyip çabucak vazgeçmesi... Hagi’nin hiç mi suçu yok? Fazlasıyla. Daha Real Madrid’e gelmeden önce “ilk plan” olmadığı yazılıp çizildi. Tıpkı Cruyff’un bizzat ikna etmesine rağmen imzayı atmadan önce Katalanların “Hagi mi?” dediği gibi. Dahası ikisi de büyük kulüplerdi ama Hagi’nin imza attığı senelerde iki kulüpte de “bir çağ kapanıyordu.” Hagi ise ya dönemin şartlarını değerlendiremedi ya da görmezden gelmek istedi. Hangisi olursa olsun şurası kesin; Marcel Gascón’un da Jot Down’da yazdığı gibi önemli olan gittiği en mütevazı takımda yaptıkları. Hem “Galatasaray ile Avrupa’yı fethetmek, Bayern ya da Juve ile bunu başarmaktan çok daha değerli değil mi?” Hagi Barcelona formasıyla 43 maçta 10 gole imza attı. Bahadır Bozkurt Hagi Özel HF163 GIGI-HAGI A.Ş. Hagi’nin sol ayağından sonra futbol hayatına ait en büyük etkiyi dostu, menajeri George Becali yaptı. Demir Perde’den, demir parmaklıklara uzanan bir arkadaşlığın öyküsü. Becali ve Hagi birlikte zirveye çıktılar, birlikte düştüler 1958 yılının Temmuz ayında Romanya’nın taşrasında bir çobanın oğlu; George dünyaya gözlerini açar. Babası köyün zenginlerinden biri olsa da Becali imparatorluğunun yanında sade ve naif bir hayatın içerisindedir. Becali köyünden çıkıp büyük şehre, Çavuşesku’nun Bükreş’ine doğru yol alır. Kaderin bir oyunu mudur bilinmez ama, gençlik yıllarında ilk olarak çilingirliği meslek edinir. Kapanan her kapıyı açmakta ustalaşan Gigi’nin maharetli elleri artık sınır kapılarını zorlamak ister. Bükreş’te bu zenginlik sevdasını unuttuğu tek yer Sportul Studentesc’in antrenman sahasıdır. Hayalleri Demir Perde’den büyük olan bu adam, antrenmanları ve maçları kaçırmayan bir futbol tutkunudur. Antrenman sonrasında futbolculara heybesinden çıkardığı peynir, süt, tereyağını hediye eder. Cömertliği ile kalplerin kilitlerini açan bu adamı oyuncular da çok sever. İçlerinden bir tanesi tıpkı Gigi gibi bir Makedon göçmenidir. Müthiş sol ayağıyla takımın gözdeleri arasında yer alan bu göçmen asıllı Rumen, Hagi’den başkası değildir. Kısa zamanda büyük bir dostluğun temelleri atılır. Bu dostluk ikilinin hayatlarının dönüm noktası olur. Biri futbolla diğeri ise ticaret yaparak sınırları zorlamaya başlar. Kaderin tebessümünü enselerinde hissettiklerinde Çavuşesku’nun hazin sonu yaklaşmaya başlamıştır. Romanya’dan ötesi Komünist rejim Bükreş’te sona erdiğinde tüm Romanya Çavuşesku ve eşinin idamına şahit olur. Romanya’da rejim değişikliği Gigi Becali’nin “krizleri fırsata çevirme” anıdır. Ülkenin yeni düzeninin ilk meyvelerini toplama zamanı gelir. Becali Türkiye’den sigara, sabun, kot ithal ederek zenginliğine giden yoldaki anahtarları bulur. Bunun için sadece biraz sermayeye ihtiyaç duyar. Aynı zamanda Hagi için de yurtdışında açılma zamanı gelir. 1987 sezonunda transfer olduğu Steaua Bükreş’le kupalara ambargo koyan müthiş solağın yeteneği büyük Avrupa kulüpleri tarafından keşfedilir. Fakat despot rejimden dolayı kıpırdayamaz haldedir. Hagi Çavuşesku rejiminin yıkılmasıyla kendini Real Madrid’in kapısında bulur. Yaptığı transferle Romanya futbol tarihinin transfer rekorunu kıran oyuncu, Becali’ye de yardımını esirgemez. İkilinin bir barda gördükleri dansçı kız yüzünden kavga ettikleri dedikodusu etrafta duyulur. Dostluk çatırdıyor mu diyenlere inat, el ele yükselmeye başlarlar. Becali, Hagi’nin bu asistini hayatının golüne çevirir. Büyük bir servete sahibi olmak adına sıkı adımlar atar. Romanya’nın en zengin isimleri arasına girerken Hagi’ye olan hayranlığını saklamaz. Becali evlenirken başsağdıcının Hagi olmasını ister. Hagi’de bu kadim dostunun isteğini kırmayarak bu mutlu gününde yanında bulunur. Becali aynı zamanda Romanya’da Hagi’den yadigar Steaua Bükreş’in peşini bırakmaz. Servetinin bir bölümünü de kulübe harcamaya başlar. Gigi futbolcu olmasa da Romanya futboluna katkı yapmaktan kendini alıkoyamaz. Futbol işiyle öyle haşır neşir olur ki Romanya’nın en büyük futbol menajerliği Becali ailesinin himayesi altına girer. Hagi ve Popescu da bu ailenin gözbebekleri olurlar. Özellikle her iki oyuncunun Barcelona transferlerinde Becali ailesinin payı büyüktür. Hagi ile Becali’nin dostluğu Rumen yıldızın Sportul Studentesc yıllarında başladı. Bir dünya menajeri 1994’te Amerika’da düzenlen Dünya Kupası’nda Rumen futbolcular harika bir oyun sergileyerek tüm dünyanın ilgi odağı olur. Ülkenin tüm parlayan yıldızları bu çilingirin Avrupa’nın kapıları açarken -yeteneklerinden habersiz- yanında olmak ister. Bu unutulmaz dönemin kaymağını yemek Becali’ye düşer. Hagi, Popescu, Lacatus, Petrescu gibi oyuncular Avrupa’nın büyük liglerinde boy gösterirken, Becali kapalı kapılar ardında dünyanın önemli menajerleri arasına girmeyi başarır. İspanya kariyerleri istedikleri gibi geçmeyince önce Hagi ardından Çavuşesku’nun jurnalcisi Popescu, Becali’nin çok sevdiği şehir İstanbul’da forma şansı bulurlar. Filipescu ve Ilie gibi parlamaya aday yıldızlar da bu iki futbol devinin gölgesinde Florya’ya gelir. Hagi ile Popescu yaptıkları evliliklerden sonra akraba da olurlar. Rumen futbolunun gözdeleri Barcelona’dan sonra tekrar aynı takımda Galatasaray’da buluşurlar. Öncesinde Türk futboluna getirdiği oyuncular, sonrasında götürdüğü paralar konuşulan Becali’nin ışıltılı Türk futbolu macerası böylece başlar. Hagi ve Popescu’nun kariyerileri hakkında söylenecekler hala bitmedi. Hafızalarda taptaze. Sıra teknik direktörlükte Becali Romanya futbolundan Avrupa’ya ihraç etmeye Mutu’larla, Contra’larla, Chivu’larla, Chiricheş’lerle devam eder. Rumen futbolunun tekeli haline gelir. Rumen futbolunun üzerinden elde ettiği gücü ve servetini, 2003 senesinde taraftarı olduğu Steaua Bükreş’in başına geçerek taçlandırır. Becali, iş adamı ve kulüp başkanlığının yanında “aşırı sağa” yakınlığı ile siyasal bir figür haline bürünür. Hagi ise futbolu bıraktıktan sonra milli takımın başına geçer, 2002 Dünya Kupası’na gidemeyen takımda Rumen oyuncu büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Görevden ayrılan Hagi, Bursaspor’la başarısız bir deneyimin ardından tekrar Florya’nın yolunu teknik adam olarak tutar. Galatasaray’la Türkiye Kupası’nı kaldıran teknik adam bu başarısına rağmen, futbolculuğunda en büyük izi bıraktığı ülkede pek parlak bir antrenörlük kariyeri geçirmez. Hagi eve dönse de Becali Türk futboluna son sürat “bidon”ları göndermeye devam eder. Başarısız denemelerinden sonra ülkesine dönen Hagi, Politehnica Timişoara’da bir sezon geçirir. Becali’nin Steaua Bükreş’i ise ülke futbolunda hegemonyasını hissettirmeye başlamıştır. Bir dedikoduya göre Gigi’nin kuzeni Giovanni ile görüşen Hagi, Steaua Bükreş’in başında görev yapan Victor Piturca’nın kovulmasını ister. Bu dönemde Popescu da Becali ile birlikte menajerlik işlerine soyunmuştur. Gigi Becali ise medya üzerinden Steaua Bükreş’e sert eleştiriler gönderen kadim dostuna “ülkenin gelmiş geçmiş en yetenekli futbolcusunu” -gelecekte takımın başkanı olarak görmek istediğini temenni ederekve överek ilişkilerin eskiye döneceği sinyalini verir. Gigi-Popescu-Hagi zirvesinden Steaua’nun yeni reçetesi yazılır. 2006 sezonunda UEFA yarı finali gören takımın başına yeni sezonda Hagi getirilir. Ne var ki işler tepe taklak gider. Görevinden gelişinden sadece 3 ay sonra Eylül ayında Şampiyonlar Ligi’nde oynanan Slavia Prag maçında 2-1 kaybedilen maç sonrası Rumen teknik adam görevinden istifa eder. Gigi Becali ile arası bozulan Hagi tarif edilemez acılar çektiğini söyler. Becali ise bu takımı Hagi’ye harcatmam diyerek, Hagi’nin istifasını kabul eder. Dostluğa bir balta darbesi daha iner. Tepetaklak Hagi işsiz geçen üç sezonun ardından Galatasaray’ın tekrar başına geldiğinde, Becali ile tartışmalarının üzerinden uzun zaman geçmiş, aradaki buzlar erimiş olarak Becali ile tekrar bir araya gelirler. Becali-Hagi AŞ, Culio, Stancu, Zapata gibi oyuncuların transferlerini gerçekleştirirler. Gigi’nin maharetli elleri tekrar iş başındadır. Çilingir sarı-kırmızılıların kasasını sonuna kadar açar. Hagi yine kederle sezon sonunu göremeden bavulları toplar. Öte yandan Becali ise menajer olarak transferlerden büyük paralar kazansa da başkan olarak Steaua Bükreş’in 5 yıllık süren şampiyonluk hasretine ilaç bulamaz. Her ikisi içinde işler yolunda gitmez. Hagi’nin teknik direktörlük kariyeri sona erer. Gigi’nin peşine savcılar düşer. Romanya’nın en güçlü isimleri arasında olan Gigi’nin adı teşvik primi, usulsüz transfer gibi olaylara karışmaya devam eder. İmparatorluğun tahtı hem saha içi hem saha dışı olaylar nedeniyle sallantıdadır. Önce ülkede ırkçı tutumlarıyla tanınan Gigi, rakipleri CFR Cluj kulübüne -ülkenin azınlığı Macarlar tarafından kurulduğu için takımdan nefret ettiğini gizlemeyerek- karşı şehrin diğer takımı Universtiad’ı teşviklerle destekler. Ülke futbolunda kaldırılan her taşın altında ismi çıkar. Ülkenin büyük kulüpleri arasında yapılan transferlerde büyük paraların Gigi ile beraber Popescu’nun cebine girdiği kanıtlanır. Yargılama sonunda hapis cezası alırlar. Halbuki Gigi ve Popescu’nun planları bambaşkadır. Hagi ile arası açılan Gigi, Popescu ile yakınlaşmış, siyasi gücünü de ortaya koyarak Popescu’yu Federasyon Başkanı yapmak istemektedir. Patlak veren usülsüz transferler sonrası başkanlık koltuğu yerine hapishane yolu gözüken Popescu ve Gigi’nin tüm planları rafa kaldırılır. Becali ve Popescu bunların hepsinin siyasi bir opresyan olduğunu belirtirler. Hagi de onlara destek veren açıklamalarda bulunur. Öyle ki Hagi Romanya milli maçlarını stadyumda izlemeyerek prostesto etmeye devam ediyor. Hagi’nin bu desteği karşısında Becali duygulanır. Hapishaneden bir günlük izin alarak, “Hagi Futbol Akademesi’nde” gönüllü olarak çalışıp, Romanya halkına mesajlarını iletir. Şimdilerde ise Hagi Rumen futbolunun yeniden umudu. Teknik direktörlükten vazgeçip kendi kurduğu kulübün, Viitorul Constanta’nın başkanlık koltuğuna oturdu. Tribünlerden yeşil sahalara kazandırdığı oğlunu izliyor. Futboldan zaman buldukça hapisanedeki dostu Becali ve bacanağı Popescu’yu ziyaret ediyor. Üç arkadaş küllerinden doğacaklar mı? Zaman, her şeyin ilacı. Gheorghe Popescu, 2012 Kasım’ında 3 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Transfer HF163 Sercan Ergün KIŞ PAZARI Transfer dönemleri, kulüpler için olmazsa olmaz unsurların en başında geliyor. Kadrosunu güçlendirmek isteyen, genç yetenekler arayan veya çok parası olan takımlar bu sezon da devre arasını oldukça hızlı geçirdi Finansal Fair-Play, her ne kadar kulüpleri transfer için para harcamakta eskisine nazaran daha dikkatli davranmaya sevk etse de hala yıldız oyuncular için milyon eurolar dökülmeye değer. Cuadrado ve Bony transferleri, Premier League’in alamet-i farikası elbette. Ancak Serie A’daki hareketliliğin, geçmiş sezonlara nazaran daha farklı olduğunu ise hemen fark ediyorsunuz. Bunda Juventus’un hükümranlığının payı büyük. Real Madrid gençlere yatırım yapma yoluna giderken, Türkiye’de ise Beşiktaş ve Trabzonspor transferde bombaları patlattı. BUNDESLIGA Güçlü mali yapısı ve borçsuz kulüpleri ile Bundesliga, Avrupa’nın ve Dünya’nın yeni cazibe merkezi haline geldi. Ligin fark yaratan takımı Bayern Münih, takımda fazla forma şansı bulamayan İsviçreli genç yıldızı Shaqiri’yi Inter’e satarken Hojbjerg’i de ligin flaş ekibi Augsburg’a kiraladı. Andre Schürrle 32 milyon euro’ya Wolfsburg’a transfer oldu. Almanya’da devre arasına damga vuran transfer, Andre Schürrle’nin 32 milyon euro gibi yüksek bir bonservis bedeliyle Wolfsburg’a gelişi oldu. Mourinho’nun tedrisatından geçen 24 yaşındaki oyuncu, omzunda Dünya Şampiyonu apoletiyle Volkswagen Arena’nın tribünleri önünde oynamaya hazırlanıyor. Devre arasının hemen başında Sloven hücum oyuncusu Kevin Kampl’ı kadrosuna katan Borussia Dortmund ise, bu sezon kümede kalma gayretinde. Bayer Leverkusen ligin ilk yarısında gösterdiği başarılı performans sonrası 19 yaşındaki savunmacı Tin Jedvaj’ın bonservisini Roma’dan alırken sezon sonunda Hamburg ile sözleşmesi bitecek olan Tolgay Arslan da Türkiye’nin yolunu tuttu. Schalke 04 ise Nastasic’i Manchester City’den sezon sonuna kadar kiraladı. SERIE A Serie A’nın eski gücünde olmadığı su götürmez bir gerçek. Juventus’un hegemonyası ligin izlenebilirliğini her geçen gün azaltıyor. Kulüpler Fildişi Sahilli Doumbia, milli takımdan arkadaşı Gervinho ile Roma’da buluştu. -genel olarak- kemer sıkma politikasına gitti. Ancak devre arası transfer hareketliliği bunun tam tersini işaret ediyor. Devre arasını en kârlı kapatan takım ise Fiorentina. Kolombiyalı yıldızı Cuadrado’yu Chelsea’ye gönderen Floransa ekibi, kasasına 32 milyon euro koydu. Zirve yarışından kopmak istemeyen Roma, aradığı santraforu Rusya’da buldu ve CSKA Moskova’dan Doumbia’yı kadrosuna kattı. 38’lik Totti’nin sırtında nereye kadar, öyle değil mi? Napoli de tercihini forvetten yana kullandı ve bir dönem Galatasaray’ın da gündeminde olan Gabbiadini’yi Sampdoria’dan kadrosuna kattı. Gabbiadini şimdi Higuain, Duvan Zapata gibi isimlerle forma rekabetine girecek. Eski günlerinden uzak Inter ise Mancini’nin isteği doğrultusunda Shaqiri ve Podolski takviyelerini yaptı. Fiorentina Cuadrado’nun boşluğunu, yine kiralık olarak Chelsea’den Mohamed Salah ile doldurdu. Milan ise verim alamadığı Torres’i gönderip, Cerci’yi kiraladı. Doumbia transferi sonrası forma şansı bulması zorlaşan Cerci de Milan’ın yolunu tutunca, kırmızı-siyahlı takımın hücum hattı yeni bir çehreye kavuşmuş oldu. Devre arasında 3’ü kiralık olmak üzere 6 oyuncu ile kadrosunu güçlendiren Milan, Serie A’nın devre arası transfer döneminde en hareketli takımı olarak tarihe geçti. LIGUE 1 Arap ve Rus sermayesinin girişi sonrası gözlerin çevrildiği Ligue 1, Bielsa’nın Marsilya’nın başına geçmesi ve Lyon’un nihayet uyanmasıyla kalitesini arttırdı. Lider Lyon’da tecrübeli Gael Danic Bastia’nın yolunu tutarken, Metz’den 1996 doğumlu forvet Cornet takıma katıldı. Marsilya, Monaco’nun gelecek vadeden Arjantinli yıldızı Lucas Ocampos’u transfer ederek kadro derinliğini arttırma yoluna gitti. PSG’de ise, kariyeri boyunca Başkent ekibinin formasını giyen Chantome Bordeaux’nun yolunu tuttu. İyi bir sezon geçiren Saint Etienne, Bordeaux’un tecrübeli orta sahası N’Guemo ile anlaşarak kadrosunu güçlendirdi. Zirve yarışından biraz uzak kalan Monaco ise, Benfica’dan kiraladığı Bernardo Silva’yı 15 milyon euro üzerinde bir Torres yuvasında yeniden kendini buldu. bedelle transfer ederek dikkatleri üzerine çekti. Genç oyuncunun geçen sezon Portekiz 2. liginde oynadığı düşünülünce, oldukça ilginç bir transfer. Lorient’ten Alain Traore ve Fluminense’den Matheus Carvalho’yu kiralayan Monaco için hedef yeniden Şampiyonlar Ligi. LA LIGA Barcelona’ya getirilen transfer yasağı en çok ezeli rakibi Real Madrid’e yaramış görünüyor. Hoş, yaz transfer döneminde yasağı göz önüne alarak Katalanlar, Luis Suarez gibi flaş bir isim takıma katmıştı zaten. Lider Real Madrid, devre arasını iki genç oyuncu transfer ederek değerlendirdi. Martin Ødegaard, dünya futbol gündemini uzun bir süre meşgul etti. Brezilya’dan transfer edilen Lucas Silva, takımdan ayrılan Xabi Alonso ve sezon sonu muhtemelen takımdan ayrılacak olan Sami Khedira’nın yerini doldurmak için transfer edildi. 2013 yazında Vitoria’dan Villarreal’e gelen stoper Gabriel Paulista, 15 milyon euro bedelle Ada’nın yolunu tutarken bu işe en çok Wenger sevindi. Lakin oyuncunun hiç İngilizce bilmediği söylentileri, bu transferi gelecekte daha ilginç kılabilir. Paulista’yı Arsenal’e yollayan Sarı Denizaltılar, oyuncunun yerini onun muadili Bailly ile doldurdu. Espanyol ile başarılı bir grafik çizen genç stoper, artık El Madrigal’de sahne alacak. Devre arasının en flaş transferi ise şüphesiz El Nino’nun dönüşü. Kiralık takasla doğduğu yere dönen Fernando Torres, ayağının tozuyla Barcelona ve Real Madrid ağlarını havalandırarak beklentileri şimdiden karşılamış görünüyor. Carles Gil ve Joao Pereira’yı kaybeden Valencia ise, Dünya Kupası finali oynayan Arjantin’in önemli parçalarından Enzo Perez’e 25 milyon euro ödeyerek şaşırttı. Valencia taraftarının tek dileği ise, bu transferin ikinci bir Ever Banega vakasına dönüşmemesi. PREMIER LEAGUE Finansal Fair-Play’ın pek de etkilemediği Premier League, bir transfer dönemini daha görkemle noktalamış görünüyor. Chelsea’nin Cuadrado hamlesi, diğer transferlere göre bir adım daha öne çıktı. Ön alanda Schürrle’den istediği verimi alamayan Mourinho, rakip savunmayı daha zorlayan bir oyun tarzına sahip Cuadrado’yu kadrosuna kattı. Gole daha yatkın bir yapıya sahip olan Kolombiyalı, Mourinho’nun olmazsa olmaz savunma disiplini eğitiminden geçer not alır mı bilinmez ancak kısa veya uzun vadede katkı sağlayacağı şüphe götürmez bir gerçek. Schürrle ve Salah’ı gönderen Chelsea, gözünü lig şampiyonluğuna dikmiş durumda. Dzeko’dan geçtiğimiz sezonlara göre verim alamayan, Aguero’nun sakatlığı nedeniyle -her ne kadar Jovetic ve Yaya skor anlamında yükü üstlense de- gol bölgesinde sıkıntı çeken Manchester’ın mavi yakası, kararı Wilfried Bony’de kıldı. Vitesse’de yaptıkları ile Ada bileti alan oyuncunun şimdi işi çok daha zor. Zira, arkasında ve yanında onu gol pozisyonuna sokacak yaratıcı oyuncuların varlığı, onu gol sayısı konusunda ağır bir yükün altına sokacaktır. Arsenal Paulista’yı, Southampton da Chelsea’den kiraladığı Bertrand’ı bonservisiyle kadrosuna kattı. Eto’o ayrılınca, yeri dolmaz ama (!) Lennon’ı transfer eden Everton umarım oyuncunun yüzünde gülümseme yaratacaktır. Hull City N’Doye ile, Leicester City ise Hırvat Kramaric ile kadrosunu güçlendirirken büyük umutlarla M.United’a gelen Zaha Crystal Palace’a geri döndü. Tartışmalı kaleci Victor Valdes’in United’a transferi ise, ilk 11’den daha çok De Gea’yı yedeklemek için yapıldı. Sunderland’in ise, MLS yolunu tutmuş Jermaine Defoe’yu neden transfer ettiğini ise henüz kimse bilmiyor. SÜPER LİG Drenthe, Obraniak, Ricardo Vaz Te… Futbolseverlerin aşina olduğu bu görece veteran isimler, devre arası transfer döneminden itibaren Süper Lig’in yeni yüzleri. Onları farklı kılan ise, transfer oldukları takımlar elbette. Kayseri Erciyesspor, Çaykur Rizespor ve Akhisar Belediyespor formaları giyecek oyunculardan Vaz Te dışındaki iki isim sahne aldı bile. Devre arası transfer döneminin flaş takımı, şüphesiz yazın da olduğu gibi Trabzonspor oldu. Oldukça tartışmalı bir süreç sonrası Eskişehirspor’un yıldızı Erkan Zengin’i kadrosuna katan bordo-mavililer, aynı takımdan Aytaç Kara ve Akhisar’dan da Uğur Demirok’u kadrosuna Jose Mourinho, uzun uğraşlar sonucu Cuadrado’ya kavuştu. katarak dikkatleri üzerine çekti. Statsız gezgin Beşiktaş ise, ilk olarak savunmaya takviye yaptı. Milosevic, Beşiktaş’ın yeni Sivok’u olabilecek mi bilinmez ancak yaşı ve maliyeti göz önüne alındığında olumlu bir transfer. Opare, kanayan yara sağ bek için alındı ancak sezon başından beri hiç maç yapmaması oyuncunun handikapı. Tolgay Arslan ise, hali hazırda üç kulvarda mücadele eden Kara Kartal için hem kadro derinliği, hem de ilk 11 açısından önemli bir hamleydi. Galatasaray ve Fenerbahçe ise, farklı sebeplerle devre arasını suskun geçiren takımlar oldular. Beşiktaş’ın son gurbetçisi: Tolgay Arslan. Fırat Topal BOB MARLEY VE FUTBOL Ardında kafası güzel milyonları bırakarak göçüp giden Bob Marley’in futbola olan düşkünlüğü malum. 70. doğum gününde kendisini anıyoruz Futbol Kültürü HF163 “Beni gerçekten tanımak istiyorsanız, Bob Marley ve Wailers’a karşı maç yapmalısınız” diyecek kadar kimliğini futbolla özdeşleştirmiş bir adamdı Bob Marley. 36 yaşında melanom cilt kanseri tarafından aramızdan ayrıldığında geride şarkılarla beraber bir yaşam tarzı, bir ideoloji bırakmıştı. Cenazesinde bir konuşma yapan Jamaika Devlet Başkanı Edward Seaga onun için “Bob Marley sıradan bir insan değil, hepimizin hayatında büyük izler bırakmış bir düşünceydi, böyle bir adamın akıllardan silinmesi mümkün değildir, o, ülkenin ortak bilincinin yansımasıydı” şeklinde konuşmuştu. Ölümünden sonra, 80’lerin yükselen moda akımlarının onu tişörtlere mahkum edip sürekli marijuana ile olan yakınlığını gündeme getirmesi, Marley’in hayat felsefesini derinlemesine araştıran ve hatta benimseyen kitleleri kızdırmıştır. Zira Jamaikalı, marijuanayı fiziksel ve mental bir tatmin için değil, doğrudan inandığı öğretinin bir parçası olarak gördüğünden kullanıyordu. Kendisi Etiyopya’dan yayılan Rastafaryanizm inancının bir takipçisiydi ve bu öğretiye göre esrar kullanımı kişiyi dünyevi kavgalardan ve materyalizmden uzaklaştırarak tanrı Jah’a yaklaştırıyordu. Hatta, bu inanışın bir parçası olan ve Bob Marley’in de sahip olduğu saç stili, Jah’ın bir gün takipçilerini saçlarından tutarak, kutsal şehir Zion’a götüreceği inanışının bir parçasıdır. Ve evet, Marley’in efsanevi şarkısı Iron Lion Zion, bu şehre ve Etiyopya bayrağındaki Yehuda Aslanı’na göndermedir. Fuleli golcü Marley Marley, ruhunu dinlendirmek için kendini müzik ve rastafaryanizme verdiği zamanların dışında futbola da büyük düşkünlüğü olan bir şarkıcıydı. Çıktığı konser turnelerinde, stüdyo kayıtları sırasında, farklı ülkeleri ziyaret ettiğinde futbol topunu yanından ayırmazdı. Hatta etrafındaki bir çok insan onun kariyerini müzik yerine futbolda sürdürmeyi seçmiş olsa, çok yetenekli bir futbolcu olabileceğini iddia etmiştir ki bunlardan bir tanesi de 1970’te Dünya Kupası’nı kazanan Brezilya’nın kadrosunda bulunan Paulo Cezar Caju’ydu. Caju, arkadaşını topla oldukça süratli, birebirde rakibini çok çabuk geçebilen ve çok sert şutları olan, profesyonel seviyede futbolcu olabilecek bir yetenek olarak tanımlamıştı. Onun 1970’te kupayı kaldırdığı takım arkadaşlarından, efsane futbolcu Pele’nin takımı Santos, Marley’in desteklediği takımdı. Ama elbette kendi ülkesini de unutmamıştı. Brezilya’nın Nautico ve Birleşik Amerika’nın Atlanta Chiefs takımları da dahil, uluslararası kariyeri olan, Jamaikalı futbolcu Allan “Skill” Cole, Marley tarafından 1970’lerde grubu Wailers’ın menajerliğine getirilmiş, hatta Cole, War şarkısının da sözlerini yazmıştı. Bu dönemde müzik efsanesinin, bir başka futbol efsanesiyle buluşmasına çok yaklaşılmıştır. Cole 1976’da Marley’in Avrupa turunda ona eşlik etmekteydi. 13 Haziran 1976’da Amsterdam’da konser veren Marley, hayran olduğu Johan Cruyff ile buluşmak istedi. Marley’in Avrupa’daki albüm satışlarının dağıtımcısı BMG-Ariola’nın çalışanlarından Evert Wilbrink, firmaya bağlı olan Hollandalı şarkıcılardan birisi olan Willy Alberti’den Cruyff’un numarasını aldı ve Cruyff’u aradı, Marley’in onunla tanışmak istediği söylendi. Ancak 14’ün cevabı pek hoş olmamıştı. “Hayır, o tipler beni pek enterese etmiyor.” Marley reddedildi ve o zamanların iki ilahının buluşması Hollandalı’nın yüzünden gerçekleşmedi. Kaderin bir cilvesi Bob Marley’in oğlu Rohan Marley (kendisi bir Amerikan futbolu oyuncusu), yıllar sonra Cruyff’la beraber bir gösteri maçına çıktı. 1980’de, Bob Marley ve Wailers, dünya turlarının Brezilya ayağında Rio’ya ayak bastıklarında, şarkıcının ilk aradığı isimlerden birisi Caju oldu. İki isim, hemen Rio sahilinde bir futbol maçı düzenlediler. Gerçi, yıllar önce onun yeteneklerinden övgüyle söz eden Caju bu sefer “Oyun çok kısa sürdü, çünkü Bob berbat oynamıştı, ona 10 üzerinden 1,5 verirdim” diyerek durumu hınzırca özetlemişti. Aslında onun bu yorumlarına sebep olan şey, Marley’in o yıllarda ilerlemiş hastalığıydı. Eylül 1980’de Marley arkadaşlarıyla Miami’de bir futbol maçı daha düzenledi. İki gün sonra doktora gittiğinde, kanser olduğunu ve 1 seneden az ömrü kaldığını öğrenecekti. Konu bu hastalığa ve ardında yatan sebeplere gelince ortada dolaşan birçok şehir efsanesi var. Bunlardan en yaygın olanı temmuz 1977’de İngiltere’de oynadığı bir maçta, ünlü İngiliz yazar-komedyen Danny Baker’la girdiği bir ikili mücadelede Baker’ın onu ayak parmağından sakatladığı ve bunun Marley’i ölüme götüren kansere neden olduğudur. Söylentilerin aksine bu sakatlık, Marley’de zaten varolan deri kanserini ortaya çıkarmıştır. Marley inançları gereği parmağının kesilmesini reddetmiş bu ona pahalıya malolmuştur. Bu hadiseden 4 yıl sonra ayak parmağından başlayan kanser beynine kadar yayılmış ve 1981’de hayata veda etmiştir. “Futbol özgürlüktür, bambaşka bir dünya, bambaşka bir evrendir” demişti, Fransa’daki röportajlarından birisinde Marley. 70. yaşını o evrende, ayağında meşin yuvarlakla, özgürce koşarak kutluyordur umarız. İsmail Şayan Futbol Yönetimi HF163 iTALYA’DA SKANDAL BiTMEZ! Varşova’ya UEFA Kupası ilk tur maçına giden Udinese, Avrupa Futbolu’nun en büyük skandallarından biriyle dönüyordu. Maçı aldılar ama başta İtalya olmak üzere pek çok ülkeyi sallayan, Mondragon’u da Türkiye’ye getiren skandalı başlatmışlardı “Dos Santos nerede oynuyor?” Udinese, UEFA Kupası ilk tur maçı için Varşova deplasmanındaydı ve futbolcular pasaportlarına giriş mühürlerinin vurulup teslim edilmesini bekliyorlardı. Bir an önce bu rutin işlemi bitirip otele yerleşmek derdindeydiler. İyice sabırsızlandılar, neden soruyordu ki? “Hücumda” dedi birisi... Soran memur gülümsedi ama elindeki Portekiz pasaportunu bırakmadı. Neden kontrol etme ihtiyacı hissettiğini bile bilmiyordu. Tarih 13 Eylül 2000, saat 12.40’tı ve her şeyi başlatan o olacaktı. Bilgisayarının başına oturdu, Lizbon’da M Ferreira tarafından onaylanmış pasaportun numarasını sisteme girdi. Fitili ateşlemişti... Bir kaç hafta sonra M Ferreira’nın hiç varolmadığı anlaşılacaktı. 4 futbolcunun pasaportu sahteydi. 8 Şubat 2001 günü İtalya’da 24 futbolcu kariyerlerini bitirebilecek, 4 yıla kadar hapis cezası istenen suçlamalarla karşı karşıyayken 8 kulüp de onlara eşlik ediyordu. İspanya, ülkedeki tüm yabancı futbolculardan, bütün evraklarını 9 Şubat günü akşam 6’ya kadar incelenmek üzere teslim etmelerini istemişti. Fransa’da cezalar başlamıştı bile. Lig tarihinin en çok şampiyon olan takımı St Etienne’in 6 puanı Ukraynalı kalecisi Levistsky ve Brezilyalı santrforu Alex’in pasaportları sahte çıkınca silinmişti. Son şampiyon Monaco’nun da Şilili Contreras yüzünden iki puanı silinmiş, ama yapılan itirazla iade edilmişti. Bu arada Portekiz nihayet(!) bir açıklama lütfetti, süklüm püklüm: “Şeyy... Bizden 1000 kadar pasaport çalınmıştı, uyaralım dedik!” Skandal dalga dalga büyüdü. Bu arada Yunan pasaportu sahte çıkan Mondragon da nasibini alıyor, Fransa’da devam etmesine izin verilmeyince Taffarel sonrası kaleyi doldurmak üzere İstanbul’un yolunu tutuyordu. Asıl maceraysa İtalya’daydı. Aslında İtalya’da kazan, önceki sezon Veron’a İtalyan pasaportu verildiğinde kaynamaya başlamıştı. Veron hamlesiyle yabancı kotasında yer açsa da son haftaya Juventus’un gerisinde giren Lazio, Juventus’un Perugia’da suya takılmasıyla tarihinin ikinci şampiyonluğuna ulaşıyordu. Takımı sürükleyen Veron’un durumu ise sezon boyunca üzerinde en çok spekülasyonun yapıldığı noktalardan biriydi. Oriundo İtalya ve İspanya, atalarının o ülkeden göç ettiğini kanıtlayanlara vatandaşlık hakkı veriyor. Örneğin eğer dedenizin dedesinin dedesinin İtalyan olduğunu kanıtlarsanız vatandaşlık hakkınız var. Bu kişilere oriundo deniyor. Uygulama İtalya’da 1920’lerde, İspanya’da ise 1954’te başladı. Geçmişte Fenerbahçe savunmasında beraber oynayan Uruguaylı Lugano ve Brezilyalı Edu’nun, atalarının İtalyan olduğunu belgeleyerek İtalyan pasaportu aldığını hatırlayanlar çıkacaktır. Oriundo, geçmişte Arjantin ile İspanya arasında krize neden olmuş, 1978 Dünya Kupası’na doğru giderken hazırlık maçlarında Arjantin Milli Takımı kadrosu 40’ar kişi açıklanarak oyuncuları İspanya’nın devşirmesi engellemeye çalışılmış, 1979’da Arjantinli futbolcuların ülke dışına çıkışı yasaklanmıştı. İspanya 1973’te yabancı sınırının yanı sıra Oriundo sınırı(2) koymaya başlamış, 1979’da 1’e düşürmüştü. Sahte pasaportla başlayan skandal, İtalya’da sahte belgelerle Oriundo hakkı kazananlar olduğunun anlaşılmasıyla iyice büyüyordu. Korku dağları beklerken 90’lar boyunca Serie A, tartışmasız dünyanın en görkemli ligiydi. Yayıncıların parası su gibi kulüplere akıyor, onlar da oyunculara akıtıyorlardı. Binyıl dönümünde çarkın dönmeye devam edemeyeceği anlaşılmış olsa da Berlusconi hükümetinin çıkardığı, eşi benzeri olmayan Salva Calcio ile kulüplerin biraz daha nefes alması sağlanmıştı. Bu “kıyağın”, İtalyan Futbolu’na yapılmış en büyük kötülüklerden biri olduğunu söyleyenleri ise zaman haklı çıkaracaktı. Oyuncuların hedefi de paranın su gibi aktığı yerlerden nasiplenmekti. Becerebilen kapağı İtalya’ya atıyor, yapamayanlarınsa tercihi o dönemde havuzun sürdüğü İspanya ve oldukça iyi yayın geliri elde eden Fransa oluyordu. Serie A kulüpleri kadrolarında 5 AB dışı oyuncu bulundurabiliyor, maçta 3’ünü kullanabiliyordu. Udinese ve Milan başta Bari, Inter, Lazio, Roma, Parma ve Napoli hakkında suçlamalar netleşmişti ve bunlara hangi kulüplerin ekleneceği merakla bekleniyordu. Ortada korku ve panik vardı. Hapis cezası almaktan korkan yıldızlar ülkeyi terk etme planları yapıyor, menajerler iddialara “iftira” yanıtını ısrarla tekrarlıyor, taraftarlarsa takımlarının karşı karşıya olduğu puan silme hatta küme düşme cezalarını bekliyorlardı. Suçlamalar doğruysa, kurallara göre iki sezonun lig tarihindeki sayfaları silinip yeniden yazılacaktı. Dava yağmuru İlk suçlama, Udinese’nin 2 yöneticisi ve 4 futbolcusunun sahte evraklarla yabancı sınırlamasını deldiğiydi. Jorginho, Warley ve Da Silva ülkeyi terk etmişti. Udinese ise bir açıklama yayınlıyordu, ezbere bildiğiniz türden: “Zamanlaması manidar suçlamalar”, “üzerimize oynanan oyunlar”, vesaire vesaire... İtalyan medyası ise otoriteleri “yavaş davranmakla” suçluyordu. Ağa takılan en büyük balıklarsa Recoba ve Veron gibiydi. Veron, İtalyan bir büyükanne icat etmekle suçlanıyordu ve kulüp başkanı Cragnotti de suçlananlar arasındaydı. 1997’de Montevideo’dan gelen Recoba ise 99’da İtalyan pasaportuna kavuşmuştu. Kısa süre önce de kendisini Zidane, Şevçenko, Del Piero, Figo, Ronaldo, Batistuta, Totti gibi dev isimlerin önünde dünyanın en çok kazanan oyuncusu yapan sözleşmeyi imzalamıştı. O da İtalyanlığını kanıtlamak için sahte belgeler kullanmakla suçlanıyordu. Soruşturma ve suçlamalar sürerken sezon da ilerliyordu ama kriz çok büyüktü. İş, pek çok kulübün ve yöneticilerinin ağır cezalar alacağı bir noktaya gidiyordu. Ve “o maç”a da çok az kalmıştı. “O maç” ifadesi twitter’da ya da sitede haber pazarlama çabası değil, gerçekten “o maç” diye hatırlanacak maçtı bitime 5 hafta kala lider Roma’nın ikinci Juventus’la deplasmanda oynayacağı... Ama sadece saha içiyle değil. “Oyunun ortasında kural değiştirilmez” deriz biz, İngilizler “maç başladıktan sonra kaleyi taşımak” diyorlar. İtalyanlarsa “olur böyle şeyler”! Salva Calcio 2000’lerin başında İtalya’da çok sayıda kulüp batma noktasındaydı. Berlusconi, 2002’de parlamentodan Salva Calcio olarak bilinen yasayı geçirmeyi başardı. AB yasaları gereği devlet kulüplere bir kuruş bile veremediğinden çözüm, bir muhasebe hilesiyle bulundu. Basitçe söylersek, transfer giderleri kaydedilirken 10 yıla yayılabilecekti. Seedorf-Coco takasıyla örneklendirelim. Seedorf Milan’a, Coco Inter’e gitti, her ikisi de 20’şer milyon €. Kulüplerin kasasına para girmedi. Kayıtlara şöyle yansıdı: Her iki kulüp de o yıla 20’şer milyon gelir yazdı. Gidere ise her yıla 2’şer milyon yazıldı. Her iki kulüp de o yıl 18’er milyon artıda göründü! Böylece, lisans almak için gereken mali kriterlerin sağlanması kolaylaştırılmış oluyordu. Kâğıt üzerinde her şey güzeldi. Pratikte ise huylu huyundan vazgeçmedi ve nefes alma imkanı bulan kulüpler transfere daha çok harcadılar, durum daha da kötüleşti. Kıssadan hisse: Kulüplere kıyak yapmayın. 2005’te AB, muhasebe standartlarına aykırı olan yasayı kaldırttı. Ne krizi? Maçtan önceki son iş günü İtalyanlar inanılmaz bir karar verdiler ve ülkede tek bir yabancı oyuncu bile kalmadı. Yanlış anlamayın, yabancı oyuncuları sınır dışı etmediler. Onyıllardır yanlış yaptıklarına ve “yabancıların aslında yabancı olmadıklarına” karar verdiler! Kriz, kendiliğinden çözülmüştü. İtalya Profesyonel Futbolcular Birliği Başkanı Campagna kararı “çılgınlık” olarak nitelendirirken Juventus tepkiliydi. Chiusano “kararın zamanlamasıyla ambale olduk” derken kulüp direktörü Bettega “haftaya da 3 kaleyle oynarız” diyerek çaresizce dalga geçiyordu. Basın, kararın yarışa etkisinin büyük olacağı fikrindeydi. Juventus, kadrosunda kritik rollerin tamamına yakınını Avrupalı oyuncularına verdiği bir kadroyla yarıştaydı. Pazar akşamı oynanacak maçta sahaya sürmesi beklenen tek bir AB dışı oyuncusu vardı. Roma içinse durum farklıydı. Lazio, Inter ve Milan gibi Capello’nun Roma’sında 5 AB dışı oyuncu da 11 başlayabilirdi. Nitekim Pazar gündüz maçında Lazio sahaya 5 Arjantinli ile çıkmıştı. Capello son maçı kazanan kadroyla fazla oynamamayı tercih etti. Juventus ilk devreyi 2-0 önde kapattı ve şampiyonluk için dev bir adım attı. Ama... Japon futbolcu Nakata, ikinci yarının başında sahadaydı. Capello devamında beşinci yabancısı Brezilyalı Assuncao’yu da oyuna sürdü. Cuma günü kural değişmemiş olsa tribünde oturacak olan Nakata 1 gol attı, bir de asist yaptı. Maç 2-2 bitiyor, Roma son 4 haftaya istediğini almış olarak giriyordu. Roma sezonu Juventus’un 2 puan önünde şampiyon kapattı. Sonra ne mi oldu? Hiç... “Aslında yabancı olmadıklarına” karar verilen yabancıların, yeniden “aslında yabancı olduklarına” karar verildi sezon sonunda... Cezalar Kimsenin puanı silinmedi, kimse küme düşürülmedi, Lazio’nun şampiyonluğunu iade etmesini isteyenler de amacına ulaşamadı. 7 kulüp para cezası alırken 10 oyuncuya 1 yıl, 3 oyuncuya 6 ay futboldan men cezası geldi. Ayrıca 7 yönetici de para ve çeşitli sürelerde futboldan men cezası aldılar. Haziran’da Veron’un pasaportunun gerçek olduğu anlaşıldı ve suçlama geri çekildi. Ama bu kez gerçek pasaportu alırken sahte belgeler kullanmakla suçlandı. Çareyi Ada’ya gitmekte buldu. Manchester United, sözleşmeye dava ile ilgili bir madde bile koymuştu. 2002’de ifade vermeye çağrıldı ama gitmedi. Pasaport almasına yardımcı olan Maria Elena Tedaldi, 15 ay hapis cezası aldı. 2007’de, iki dava ve 6 yıl 4 ay sonra Veron ile Başkan Cragnotti beraat ettiler. Veron’un bir başka aile büyüğünün İtalyan asıllı olduğu anlaşılmıştı. Ama pasaport alınırken Tedaldi’nin sunduğu evraklar sahteydi. Recoba... 6 ay futboldan men aldı. Dönüşte Inter’de kafasına göre takılıp para kazanmaya devam etti. “Moratti’nin manevi oğlu” derlerdi. Kimilerine göre sahte evrakları Inter ayarlamış, dava açılmadan hemen önce Recoba’yı dünyanın en çok kazanan futbolcusu yapan kontrat, suçu üstlenmesi karşılığında verilmişti. Bu iddia asla ispatlanamadı. 2008’de Yunanistan’a transfer oldu, 2009’da Uruguay’a döndü. Hâlâ oynuyor. Mancini neyi anlamamış? Mancini’nin Türkiye’deki yabancı kuralını anlamadığına dair yazılanları okuyup bunları hatırlayınca insan ister istemez gülümsüyor. Avrupa’nın sayılı teknik direktörlerinden birinin “kadroda 10 tane, 18’de ise 6” kadar basit bir kuralı anlamaması akla hiç yatmıyor. Hatta “Lazio’da Veron’la beraber şampiyon olduğunuz sene, o da olmazsa Fiorentina’da teknik direktörlüğe başladığın günkü sayıyı ikiyle çarp” dense bile şıp diye anlardı, hiç şüphemiz yok. Artık adamcağıza ne anlattılarsa...
Benzer belgeler
Transfer Çalımları Glasgow - Celtic Trabzonspor
Nicu’nun transferi sonrasında Hagi, 4 sene Sportul
Studentesc takımında forma giydi. Burada gerçek
manada bir futbolcuya dönüştü. Aynı dönem
içinde ilk defa milli takıma seçildi. İlk maçını
1983 yı...