Anadolu Yıldızı - Hayatım Futbol
Transkript
Anadolu Yıldızı - Hayatım Futbol
2MAYI S2 01 4-SAYI 1 2 8 ANADOL U’ NUNYI LDI ZI Yayın Koordinatörü Yıldız yeniden parlıyor İlker Yılmaz 16 Mayıs 2010, Türk futbol tarihindeki devrim günlerinden biri. Bursaspor, Ertuğrul Sağlam yönetiminde Süper Lig’de çok zorlu bir maraton sonunda ipi göğüsleyip, kimilerine göre tahayyül dahi edilemeyecek bir şeyi başarıyordu. Öyle ya 1984’ten bu yana İstanbul dışından kimse şampiyonluğa uzanamamış, zirve ligin tahtı, üç büyükler arasında gidip gelmişti. Şüphesiz Trabzonspor’un da Bursaspor’un da yaptığı tasvir edilirken “inanılmaz” sıfatını kullandırtacak kadar ütopik kalıyordu. Ancak 60’lı yılların sonları, 70’lerin ortasına kadar “Anadolu Yıldızı” sıfatını hak edecek başka bir takım vardı; Eskişehirspor. Siyah-kırmızılılar bir dönem İstanbul’un devlerine kafa tutmuş, şampiyonluk yarışına girmiş ve Türkiye Kupası’nı İstanbul dışına taşımayı başarmıştı. Her ne kadar bir süre üst basamaklarda görünmeseler de hatta 2008’de geldikleri Süper Lig’de arzulanan noktalar elde edilemese de bu sene kayıp sezonların aksine bir yerde Es-Es. Türkiye Kupası’nda finale yükselen Kırmızı Şimşekler, Abdullah Gegic yönetimindeki Fethi Heperli, İsmail Arcalı kadronun 1970/71 sezonunda başardığına çok yakın. Kulübe “Anadolu Yıldızı” sıfatını kazandıran o dönemin başarıları tekrar edilir mi bugünden kestirmek zor ama yıldızın parlaklağının gözümüze çarpmaya başladığı kesin. Biz de Hayatım Futbol’un 128. sayısında Es-Es’in parlak döneminin aktörlerini, 2008’de zirve lige yeniden geliş hikayesini ve kulübün bugününü sayfalarımıza taşıdık. Editör Cantürk Temelli Yazarlar Alican Döşer Emre Çelik Fatih Demireli Fırat Topal Oğuz Öztürk Salih Demirci Sercan Ergün İllüstrasyon Caner Özdurak Keyifli okumalar, Cantürk Temelli [email protected] [email protected] #128 BU SAYIDA Eskişehirspor Özel Anadolu Devrimcisi Abdullah Gegiç “O Kupa Bu Şehre Gelecek” Hikayelerle Büyüten Adamlar Bir Final Eskişehir’in Kaderi Frank de Boer ve Kare AS Hollanda’da Ajax üst üste 4. şampiyonluğunu elde etti. Teknik direktör Frank de Boer da dünya futbol tarihine geçti Hermann’a İhanet Edenler Yapılan yatırımlar, gelen teknik adamlar, transferler… Hiçbiri Hamburg’u ayapğa kaldırmaya yetmedi. Almanların köklü ekibi için Bundesliga’da artık tehlike çanları çalıyor Parayla Saadet Olur mu? Değişen futbol dünyasında parası olan bastırdı kulüp satın aldı. Rusya’da, İspanya’da hatta İngiltere’de gördüğümüz örneklerin sonları hep hüsran dolu oldu HF128 1968 – 2014 Oysa daha kazanılacak birçok kupa, Mourinho ile saha kenarında girilecek birçok kavga vardı. O ise tüm mücadelesine rağmen son yüzyılın en büyük illeti kanseri yenemedi. Aslında bir kez yıkıp geçmişti bu hastalığı, hatta tedavisini tamamlayıp döndüğünde Barcelona ile La Liga şampiyonluğunu kazanıyordu. Şüphesiz tarih edilemez bir mutluluktu bu onun için... Ama sezon bittiğinde hastalık yeniden nüksetmişti. İki defa tükürük bezlerinden ameliyat olan Katalan hoca yeniden tedavi için geri çekilmek zorunda kalmıştı ve görevinden ayrıldı. 2013 Temmuz’undan bu yana tedavisi süren Tito’nun iyileşmesi tek temenniydi ama olmadı. Geride bıraktığımız pazartesi günü (21.04.2014) kötü haber geldi. Katalan teknik adam tedavi gördüğü hastanede, 45 yaşında yaşam savaşını kaybetmişti. Bu gelişme tüm futbol dünyasını yasa boğdu. 13 yaşında kapısından girdiği Barcelona’da futbolcuğunda çok önemli bir kariyer elde edemese de Katalan devinde Pep Guardiola’nın yanında parladı. Pep sonrası da tereddütsüz takımın patron koltuğu ona emanet edilmişti. Herkesin güvendiği bu adam Barça’yı La Liga’da zirveye taşıdı. Başarılı olmasının yanı sıra kulüpte sevildiği de aşikardı Tito’nun... Çabasıyla geldiği kariyer zirvesinde fazla kalamadı. Trajik bir şekilde önce çok sevdiği kulübüne sonra da hayata veda etti. Ama şüphesiz futbol dünyasında unutulmayacak bir öyküyü geride bırakarak. Barcelonalı oyuncular eski hocaları için düzenlenen törende hazır bulundu. Camp Nou Stadyumu. Oğuz Öztürk Eskişehir Özel HF128 “O KUPA BU ŞEHRE GELECEK!” Eskişehirspor, Süper Lig’e çıktığından bu yana bir kayıp sezon daha istemiyor. Konya’daki Galatasaray finali için düşünülen tek ihtimal var, o da kazanmak! Taraftarlar bile stat gişelerinde o eski günlere döndü, geceden kuyruğa girerek kupayı ne kadar çok istediğini gösterdi. Ağızlarında ise tek bir tezahürat var: Şampiyonluk tükenmiş nefeslere, Sinan’a Ediz’lere, Hediyemiz olacak... O kupa bu şehre gelecek!” İki sezon önce Eyüpspor, Kasımpaşa ve MP Antalyaspor’u eleyerek yarı finale kadar gelen Eskişehirspor, Bursaspor’a elenerek kupaya veda etmişti. Bu maç, kupa özleminin somut olarak gözler önüne geldiği ilk maç olmuştu. İzmir’de oynanan Bursaspor maçında Fethi Heper’in 1971 yılında ellerinde yükselen Türkiye Kupalı fotoğrafını açan taraftar, bu sezon yarım kalan işin tamamlanmasını bekliyor ve inanıyor. Eskişehirspor, Anadolu devrimini başlattığı yıllarda İstanbul takımlarının korkulu rüyası oldu ve ligde çok yaklaştığı şampiyonluğun yanında 1971 yılında da Türkiye Kupası’nı müzesine götürmeyi başardı. O yıllarda İstanbul kulüplerinin üstünlüklerini kıran ve Anadolu’nun bayrağını elinde tutan Es Es, sırasıyla Galatasaray, Fenerbahçe ve Bursaspor’u yenerek şampiyonluğa ulaşmıştı. Çeyrek finalde Galatasaray ile karşılaşan Eskişehirspor, rakibini Atatürk Stadı’nda 1-0 yenmiş, ardından Ali Sami Yen’de 0-0 berabere kalarak yarı finale çıkmıştı. Yarı finalde de Fenerbahçe ile eşleşen Es Es, ilk maçta İstanbul’da rakibini 3-0 gibi bir skorla yenmiş, Eskişehir’de 1-0 yenilmesine rağmen harika bir zafer elde etmişti. Finalde Bursaspor’un rakibi olan Eskişehirspor, ilk maçı 13 Haziran 1971’de Bursa’da kaybetse de, 20 Haziran 1971’deki rövanş maçını Halil Güngördü’nün attığı gollerle 2-0 kazanmış ve şampiyonluğa ulaşmıştı. Bienvenu bu sezon Eskişehirspor’un Türkiye Kupası’ndaki en golcü ismi. 2011/12 sezonunda Bursaspor, 2012/13 sezonunda ise Fenerbahçe’ye yarı finalde elenen ve işi yarım kalan Eskişehispor, artık bu sezon kupayı almayı hayal ediyor. Bu, hem şehir hem de kulüp için çok gerçekçi bir hedef ve artık bu büyük potansiyel, ellerde yükselen bir kupayı görmeyi sonuna kadar hak ediyor. Eskişehirspor başkanı Mesut Hoşcan, “27 yıl sonra finali oynayabilmek takdire değer bir olaydır. Ben inanıyorum ki alacağımız iyi sonuçlarla sene sonunda gülen taraf biz olacağız” diyerek şehrin ve kulübün bu kupaya ne denli ihtiyaç duyduğunu da gösteriyor. Ligde son olarak Kayseri Erciyesspor karşısında alınan yenilgi, Eskişehirspor taraftarı için 2008’den bu yana 18 takım içinde yerinde sayılması sebebiyle üzüntüye yol açsa da 7 Mayıs’taki Galatasaray finali, şimdilik bu problemin unutulmasını sağlıyor. yoğunlaştığı yer kupaydı. Dolayısıyla sezon başından beri kupaya yoğunlaştık maalesef. 7 Mayıs’ta kupayı müzemize getirip bu mutluluğu yaşamak istiyoruz” sözlerini kullanan teknik direktör Sağlam, aslında ligin kupa karşısında arka planda kaldığını da bir şekilde itiraf ediyor. Teknik direktör Ertuğrul Sağlam ise sezon başında hedeflenen lig sıralamasından uzak kalınmasından sonra artık tek hedefin Türkiye Kupası şampiyonluğu olduğunu itiraf ediyor. Ligde beklenenin altında kalınması, Galatasaray karşısında alınacak olan kupa, takım için tek çıkış yolu olarak görülüyor. Son olarak 1987’de kupa finali yaşayan Eskişehirspor, Gençlerbirliği ile karşılaşmış ancak Ankara’da 5-0 kaybettiği maç, Eskişehir’de 2-1 kazanılmasına rağmen kupanın rakibe gitmesine sebep olmuştu. 1987’de 17 yıl sonra finale kalan Es Es, bu kez de 27 yıl sonra finalde oynayacak. “Yapmamız gereken bir iş var. Kupayı kazanmak ve kalan üç maçı bize yakışır şekilde tamamlamak. Camianın ve taraftarın sezon başından beri Yarı finalde Antalyaspor karşısındaki hırs, taraftarın bir hayli umutlanmasını sağladı ve özellikle yeni nesil Eskişehirspor taraftarı, tıpkı kendi büyüklerinden dinlediği hikayelerin bir benzeri içerisinde yer almayı çok istiyor. Daha gün ağırmadan stat önüne bilet için çadır kuran Eskişehirspor taraftarı, bu tavrı ile finalin kendileri için önemini gösteriyor. Değişen hedefleri ve kadro yapısı ile sezon başında ilk 4 içinde yer almayı kendine hedef edinen Eskişehirspor, yaşanan puan kayıpları sebebiyle beklentilerin altında kaldı. Türkiye Kupası, takım için 2013/14 sezonunun tek çıkış noktası. Kupanın havaya kaldırılması halinde takım, Süper Lig’e çıkılan 2008 yılından bu yana ilk kez bir sezonu ‘kayıp sezon’ olarak adlandırmayacak. Eskişehirspor için kupa finalinin önemi, sadece yıllar sonra alınması muhtemel bir başarıdan ibaret değil. Tüm futbolcular ve taraftar, Galatasaray karşısına acısı taze olan Ediz Bahtiyaroğlu ve merhum kaleci Sinan Alaağaç için çıkacak. “Eskişehirspor, Türkiye Kupasını ilk kez kazandığında biz hayatta yoktuk” diyen Hürriyet Güçer, “Kupayı kazanırsak rahmetli olan Ediz Bahtiyaroğlu kardeşimizin Bursa’daki mezarına götüreceğiz” diyerek finalin ve olası şampiyonluğun daha başka anlamlar ifade ettiğini de gözler önüne seriyor. 7 Mayıs’ı bekleyen taraftar ise hep birlikte haykırıyor: “Şampiyonluk tükenmiş nefeslere, Sinan’a Ediz’lere, Hediyemiz olacak... O kupa bu şehre gelecek!” Salih Demirci Eskişehirspor Özel HF128 BiR FiNAL ESKiŞEHiR’iN KADERi Anadolu Yıldızı, bir dönemin İstanbul’u sallayan efsane takımı Eskişehirspor 27 yıl sonra Türkiye Kupası’nda finalde. Onların hikâyesi yazılsa roman olur ki yazıldı, düğümün son çözüldüğü vakitlerse 2008 yazıydı. Bir maçın hissettirdikleri ve rakibin öyküsü, Konya’da Galatasaray karşısına çıkacak Es-Es’e dair bir kısa nostalji… Dolmabahçe’de oynanan unutulmaz maçlardan biri 2008 yazındaydı. Zirve lige terfi play-off’ları İstanbul’a verilmiş, İnönü ve Ali Sami Yen Stadyumları’nda oynanan yarı finallerin ardından Eskişehirspor ile Boluspor finalde buluşmuştu. Yalnızca bir hafta önce, normal sezonun son haftasında karşılaşan iki takım arasındaki maçı deplasmancı Boluspor kazanmış ve böylece playoff’a ulaşmayı başarmıştı. İnönü’de tribünler tıklım tıklımdı, her iki koltukta üç kişi vardı. Eskişehir adeta İstanbul’a göçmüş, şehir içindeki hatırı sayılır kitlesiyle birlikte Beşiktaş’ın kapalısını ve eski açık tribününü doldurmuştu. Yetmemişti, Boluspor tribününe de kaynak yapılmıştı. Yeni Açık’ın belki yarıya yakını, atkısını beline dolayıp kendini gizleyen EsEs taraftarından oluşuyordu. Çünkü takım yıllar sonra, vaktiyle şehrin imzasını attığı zirve lige geri dönüyordu. Henüz maçın 3. dakikasında Boluspor’dan Erhan Yılmaz, Sezgin Coşkun’un bileğine basınca direkt kırmızı kartla oyundan atıldı. Sahada sayıca fazla ve tribün avantajına sahip olan Eskişehir için sonrasının kolay olması bekleniyordu ama Bolu ilk devre boyunca çok iyi futbol oynadı. Şimdilerde ligimizin kıdemli stoperlerinden Ahmet Görkem Görk’ün bir topu direkten dönerken net pozisyonlara giren taraf onlardı. Hücum ettikleri kalenin arkasında yer alan taraftarlarının da desteğini aldılar ve Es-Es tribünleri, devreye girerken fazlasıyla tedirgindi. Şölende gözyaşları Sonrası onlar için coşkulu olsa da maçın hikâyesini özel yapan pozisyon, 46. dakikada gerçekleşecekti. Boluspor’un 26 numarası İbrahim Parlayan, Emre Toraman’ın yanlış pasıyla aldığı topu harika taşıdı ve güzel bir çalımın ardından son vuruşu yapmayı başardı. Savunmaya çarpan top havalandı, Eskişehir tribünlerinden çıt çıkmadı. Bolu tarafı ise nefesini tutmuş süzülen topu izliyordu. Sekti, yuvarlandı ve direkten döndü. Pozisyon değişti, bir dakika ertesinde Eskişehirspor atamayana attı ve maç orada bitti. Maç öncesini Es-Es taraftarıyla geçiren, ama bilet bulamayıp Boluspor tarafına giren bizim ekip farkına varmadan Bolu’yu destekler olmuştu. Söz konusu gol pozisyonu, Boluluların takım iyi oynadıkça artan inancı, Doğa Kaya’nın golüyle birlikte gelen çöküş ve her şeye rağmen takımın iyi oyununa devam etmesinin tribündeki yankısı unutulmaz. Bir şehir, bir takım; belki Eskişehir kadar güçlü değil ama o günün asıl hikâyesini Boluspor ve gözyaşları yazmıştı. Üst üste iki sezon küme yükselmeye çok yaklaşsalar da 16 yıllık (şimdi 22 sene) zirve lig vuslatını, bu günü 12 yıldır bekleyen Eskişehirspor’a kaptırmışlardı. Bolu’dan Eskişehir’e Onlar da bir şehir takımıydı, 60’ların Türkiye’sinde Anadolu’da peş peşe kurulan takımlardan biri de Boluspor’du. Abantspor ve Bolu Gençlik güçlerini şehir için birleştirmiş, ortaya 70’ler boyunca ve 80’lerin ilk yarısında zirve ligde oldukça iyi işler yapan bir takım çıkmıştı. Başbakanlık Kupası zaferleri, Türkiye Kupası Finali ile birlikte tam da Eskişehirspor’un büyülü zamanlarıyla ortaklaşan lig üçüncülüğü… İstanbul’un üç büyüklerinin tahtını bozarak ilk 3’ten yer kapan takımların beşincisi onlardı. Daha önce Gençlerbirliği, Altay ve Göztepe’nin yaptığını onlar yapmış, 1973/74 sezonunda ligi 3. sırada bitirmeyi başarmışlardı. Asıl ve öncü ‘Anadolu Yıldızı’ ise kuşkusuz Eskişehirspor’du. Tıpkı Boluspor gibi 1965 yılında kurulan Eskişehirspor, dönemin yerel kulüpleri Akademi Gençlik, Eskişehir İdman Yurdu ve Yıldıztepe kulüplerinin birleşmesinden oluştu. Armadaki üç yıldızın bu kulüpleri temsili kararlaştırırken takımın renkleri konusu biraz uzadı. Önce lületaşının beyazı, dönemin havacılık kenti olmasından mütevellit gökyüzünün mavisini birleştirilmek istendiyse de sonradan ‘Yunanistan bayrağını andırır’ diyerek bu düşünceden vazgeçildi. Aynı yılın Fransa Kupası şampiyonu Rennes’in kupa zaferine dair bir fotoğrafının görülmesiyle fikirler ortaklaştı ve kırmızı-siyah tercih edildi. Fransa’dan formalar geldi, Eskişehir futbolunun emektarı Abdullah Matay eşofmanları giydi ve serüven başladı. Anadolu, ilk kez Eskişehirspor ile birlikte İstanbul’un tahtını gerçek manada salladı. Anadolu Yıldızı Bugüne kadar zirve ligde yalnızca 6 sezonda ilk 2 sırada Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray Yazıdaki bilgilere kaynak teşkil eden ve incelikli bir araştırmanın mahsulü olan ‘Anadolu Yıldızı: Eskişehirspor’ kitabı için Özgür Topyıldız’a teşekkürler. 1965 yılında kurulan Eskişehirspor’un kadrosu. ve Trabzonspor’dan başka bir kulüp yer aldı. Bursaspor, Sivasspor ve Adanaspor’dan önce, söz konusu sezonların 3’ünde Eskişehirspor adı vardı. Bir bakıma kimse yokken, henüz Trabzonspor şahlanmamış, tüm Anadolu’nun temsilcisi ve lideri vasfını üstlenmemişken onlar vardı. Ligi salladıkları 5 sezon boyunca (19691973) müzelerine bir tane de Türkiye Kupası koymuşlardı. Önce Göztepe’ye karşı oynadıkları finali kaybettiler, sonraki sezonda ise (1970/71) Bursaspor’u geçerek kupayı ilk kez İstanbul, Ankara ve İzmir’e vermemeyi başardılar. Nitekim bu sezon 52.’si düzenlenen Türkiye Kupası, şimdiye kadar yalnızca 6 farklı takım tarafından bu üç şehrin dışına çıkartılabildi. Sonra gün geldi devran döndü, İstanbul’un büyüklerinin isteğiyle hasılat paylaşımının değiştirilmesi Anadolu’nun yıldızının belini büktü. Güçlü olanlar daha da güçlendi ve değişen şartlarda 1989 yılından bu yana yalnızca bir sezonu zirve ligde geçiren Eskişehirspor, 2008 yılına gelindiğinde Süper Lig’e terfi kupasını hamisi ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın elinden alıyordu. Hasılat taksimi Türkiye’nin profesyonel futbol liglerinde stadyum hasılat paylaşımı, uzun süre maçı kazanan takıma %60, kaybedene %40 şeklinde uygulandı. Beraberlik halinde yarı yarıya yapılan taksim, sonraları geniş kitleleri tribünlerine toplayan İstanbul’un büyük kulüplerinin baskısıyla değiştirildi. 1970 yılından itibaren %10 galip takım, %63 ev sahibi ve %27 konuk takım olarak belirlenen yeni paylaşım düzeni, İstanbul deplasmanında maç kazanan takımların hasılat içindeki payını %60’tan %37’ye düşürdü. Doksanlara dek kulüplerin tek büyük gelir kaynağının hasılat gelirleri olduğu düşünülürse kitle kulüpleriyle Anadolu arasındaki makas bu kararla daha da açılmaya başladı. Eskişehirspor taraftarları 1965 yılında açtıkları pankartla zirve lige göz diktiklerini göstermişti ve o sezon sonunda Eskişehirspor 1. Lig’e çıkmayı başardı. Es-Es’in alın yazısı final Kırmızı Şimşekler ya da Es-Es, bu sezon zirve ligdeki 6. yılını geçiriyor. Bu seri, kulübün kuruluşuyla birlikte gösterdiği çıkışın ardından en iyi dönem sayılabilir. 1982 yılından bu yana zirve ligde üst üste 5 sezondan fazla kalamayan kulüp, bu başarısını Türkiye Kupası Finali’yle taçlandırdı. Bundan evvel 27 yıl önce, 1986/87 sezonunda Gençlerbirliği’ne karşı final oynamışlardı ve o günlerde takımın başında rahmetli Abdullah Matay vardı. Şimdi ise ligimizin şampiyon hocalarından Ertuğrul Sağlam, bu sezonun lig şampiyonu Ersun Yanal’ın mirası üzerinden devam ederek Galatasaray karşısına çıkmaya hak kazandı. Konya’daki finalde kupayı kim kaldırır bilinmez, ama sanki kader Eskişehirspor’dan yana. Kulübün renklerini aldığı Rennes, 1965’teki zaferine atıf yaparcasına bu sezon da Fransa Kupası’nda finalde. Yalnızca bu değil, ayrıca kulübün ve taraftarların yakın zamandaki bir Avrupa Kupası eşleşmesiyle dostluk kurduğu St. Johnstone takımı da İskoçya Kupası’nda finale çıkmayı başardı. Bunlar belki bir şeyi işaret ediyor ya da etmiyordur ama Eskişehirspor’un ilk resmi maçını Kasımpaşa ile oynamış olması, şimdilerde taraftarları nezdinde sıkı dost olan iki kulübün alın yazısını sanki o günden çizmişti. Belki de rahmetli Abdullah Gegiç’in 1968/69 sezonunda ve yalnızca 3 puan farkla Galatasaray’a kaptırdığı şampiyonluğun rövanşı bu seneye ayarlanmıştır, kim bilir? Es-Es’in Süper Lig’e geldiği 2008 play-off finalinde tribünler... Alican Döşer Eskişehirspor Özel HF128 HiKAYELERLE BÜYÜTEN ADAMLAR Fethi Heper, İsmail Arca, Ender Konca ve Nihat Atacan… Eskişehir’e futbol ruhunu aşılayan, çocuklara ismi bahşedilen, kırmızı-siyah renklerin bir dönemine damgasını vurmuş efsanevi isimler. Onlar hikayeleriyle çocukları büyüten kahramanlar Bahar yavaş yavaş yüzünü göstermiştir, ellerinizi cebinize koyup yola koyulursunuz. Serindir ama çok çarpmaz havası Eskişehir’in. Kızılcıklı’dan Adalar’a döndüğünüzde, Porsuk Nehri üzerindeki köprülerden ilkine asılmış bir bez pankart selam eder size. Kumaşın üzerine boyayla yazılmıştır, el emeği göz nurudur. Genç yaştakilerin tüylerini diken diken etmeye yetecek, eski jenerasyonun da göz torbalarında bir damla yaş biriktirecek o sihirli sözler karşılar sizi: “Hikayelerle büyüyen çocuklar, şimdi kupaya uzanıyor…” Hikayeler her ne kadar yeni neslin kalbine siyahkırmızı aşkı aşıladıysa da, dinleyenler ve anlatanlar kadar göz önünde kalamamıştır onları yazanlar. Bir şehre kendi tabirleriyle Kuva-yi Milliye ruhunu aşılayan, çocuklara ismi bahşedilen bu dört insan bir zamanlar efsanelerle dolu tarihin ilk satırlarını yazanların ta kendileridir. FETHİ HEPER: SEVILLA ŞARABI Genç yaşta kaybettiği, döneminin ünlü profesörlerinden ağabeyi Niyazi Heper’in misyonunu kendine uyarlayan bir çocuk. 1965’te kurulan kadronun ilk müdavimlerinden Fethi’nin, doktoraya uzanan ilk ve tek öyküsü. Çoğunun gibi onun da hikayesi arsada, büyüklerini izleyip kalenin arkasına kaçan topları toplamakla başlıyor. Esnafların arasında, onların iş yüzünden maça geç kalacaklarını umarak kenarda beklenen ama o adamın hep geldiği dönemler. Bursu sayesinde Peru karmasına karşı ilk yarı 7-0 gerideyken ikinci yarı da 8 gol atmasını, seneler sonra “Sinirlendim, sekiz tane attım!” şeklinde anlatacaktı. O zamanlardan alıyordu golün kokusunu. 1960’da Akademi Gençlik’te başladığı kariyeri, 1962’de yaptığı sükseyle genç milli olma mertebesine ulaşır, 1969/70 ve 1971/72 sezonlarında da ligin gol krallığı tacını takar Fethi Heper. Hayat onu akrabası olduğu Metin Oktay’ın Galatasaray’ına sürükleyecekken Eskişehir’de kalır. Kendi anlatıyor: “Metin Oktay futbolu bırakacağı zaman bir veliaht bırakmak istedi ve beni seçti. O zamanın parasıyla astronomik bir ücret teklif etti. Eskişehirspor 130, Galatasaray 650 bin lira veriyordu bana. ‘Bak Fethi, ben birinci evliliğimde ayrılmak zorunda kaldım ve ikinci evliliğimi yaptım. Şimdi daha mutluyum, gel sen de Eskişehirspor’u boşa, Galatasaray’da mutlu ol’ dedi. Eskişehirspor sevgisi nedeniyle cevabım olumsuz oldu, yoksa 18.30 uçağıyla İstanbul’a gidecektik.” İki takım, 10 dakika, 5 gol İki maç vardır Fethi Heper denince akla gelen. Birincisi 1970/71 sezonunda Türkiye Kupası’nın sahibi olan Eskişehirspor’un, Galatasaray ile oynayacağı Cumhurbaşkanlığı Kupası müsabakası. Rahmetli Metin Kurt’un golüyle 1-0 öne geçen sarı-kırmızılılar karşısında Ender ve Fethi’nin golleriyle üstünlüğü alan Eskişehirspor’un filelerini, 87’de Gökmen Özdenak sarsar. Bitime 1 dakika kala ise sahneye yine Fethi Heper çıkar ve Fethi Heper, kendisini Galatasaray’ın istemesine rağmen Eskişehirspor’u tercih ettiğini söylüyor. kupayı Eskişehirspor’a getirecek golü kaydeder. Tribünlerde ise özellikle biri heyecandan yerinde duramaz. Bu kadın daha sonra, “Hep radyodan dinlerdim oğlumun maçlarını, bu sefer ben de gideceğim. Fethi gelip uğur getirmemi de istedi” diyecek olan annesinden başkası değildir. İkincisi ise tarihin en güzel futbol maçlarından birine Eskişehir’de tanıklık edilen Fuar Şehirleri Kupası 1. Tur 2. maçı; Sevilla karşılaşması. İlk maçta sahadan 1-0 boynu bükük ayrılan Kırmızı Şimşekler’de teknik direktör Abdullah Gegiç, Bernabeu’yu gezerken Fethi’nin yanına gidip ‘Ne güzel çim değil mi Fethiciğim? Burada top kendinden girer’ diyerek, Pizjuan’da kaçırdığı gole gönderme yapmakta da sakınca görmemişti. Zaten Fethi, Eskişehirspor tribünleriyle kavgalıydı o sürelerde. Taraftalar Hacettepe maçında yıldız oyuncuyu yuhalamış, baskılar sonrası takıma dönen futbolcu bir türlü eski rahatına kavuşamamıştı. Aynı Fethi 16 Eylül’deki ikinci maçın 77. dakikasında yine 1-0 mağlup olan Eskişehirspor’da kulübeye gidip Gegiç’ten kendisini çıkarmasını istedi ama hocasından “Oyna bre” lafını duyup sahaya döndüğünde Sevilla’nın Başkanı şeref tribününde purosunu çoktan yakmıştı. Ne olduysa orada oldu, Eskişehirspor turu getirecek üç golü 10 dakika içinde Dominguez’in kalesine yollamış ve İspanyol devini kupa dışına itmişti. Endülüs’te Raks şiirinin ‘Zevk akşamında Endülüs üç def’a kırmızı dizelerinin kırmızı’sı Es-Es, üç golde ise Fethi Heper’in adı yazacaktı artık. İSMAİL ARCA: BÜYÜK KAPTAN Eski dönemlerde futbolcu transferleri içerlerinde bolca ‘kaçırılma’ hikayeleri barındırır. 1964’te Eskişehirsporlu bir futbolcu ve bir yöneticinin İnegöl’den, yüzünde tüy bitmemiş bir çocuğu arabaya tıkıp, jandarmalardan kaçıp Fatihsporlu bir yöneticinin evinde kalmasıyla başlıyor İsmail Arca’nın hikayesi, Amigo Orhan’ın Fenerbahçelilerden kaçırıp bir hafta çiftlik evinde de ağırlamasıyla devam ediyor. Genç yaşta basketbol ve yüksek atlama ile sporla içli dışlı olan İsmail, 18 yıl boyunca giyeceği kırmızı-siyahlı formayı sırtından hiç düşürmeyecek, Eskişehirspor tarihinin 535 maçla en çok forma giyen futbolcusu olacaktır. Amatör Milli Takım ile İspanya’ya giden ve lisede beden eğitimi dersinden ikmale kalan, Pakistan maçıyla ilk kez Ay-Yıldızlı formayı sırtına geçiren İsmail Arca, bu formayı 27, toplamda da 53 kez terletecektir. Beşiktaş’tan aldığı teklifi yine Eskişehir için kabul etmeyen güzel adamlardan Arca, 1970’in Aralık ayında üç günlük oğlunu toprağa verdikten sonra, cenaze namazını kılıp Göztepe karşısına çıkacak kadar Eskişehirsporludur. İsmail Arca Kırmızı Şimşeklerin altı jübilesinden birinin sahibi olan ve 1982’de takımı bıraktığında Büyük Kaptan koreografisi karşısında gözleri dolan futbolcuyla Eskişehir’de Pazartesi-Perşembe oynadığı halı sahaları bırakmadıysa sohbet etmek mümkün. Onun için kırmızı aşk, siyah da hâlâ isyan. ENDER KONCA: KADİFE BİLEK “Bir Galatasaray maçıydı hiç unutmam, 2-0 yendik onları Eskişehir’de. Maçtan sonra seyirciler sahaya girdiler, omuzlara aldılar bizi. Müthiş bir tebrik yağmuru. O gün karşımda oynayan sağ bek, Saim olabilir tam hatırlamıyorum, biraz madara olmuştu. O gün çalım atıyorum, düşüyor kalkıyor bir daha çalım atıyorum. Babam her maçıma gelirdi benim, babamdan da bir övgü bekliyorum tabii. Sonra açtı ağzını yumdu gözünü, ‘Böyle oynayacaksan hiç oynama, o da sen de ekmek parası kazanıyorsunuz bu işten. Böyle alay edilmez rakiple’ diyerek patlattı bir tane” İstanbulspor’un küme düşmesinin ardından, İngiliz Konsoloslu’ğunda çalışan babasının elinden zar zor Eskişehir’e transfer olan ve efsanevi kadronun müdavimlerinden Ender Konca’ya ait bu sözler. Sol bek olarak başladığı kariyerindeki dönüm noktalarından en önemlisi 1-1’lik Almanya maçı. Karşısında oynayan Berti Vogts aktarıyor: “Başta Ender olmak üzere tüm Türk futbolcuar bana çalım atmak için uğraşıyor!” Eskişehirli bir kadınla evlendikten sonra kendini artık Eskişehirli hisseden, efsane kadronun sol açığı, sergilediği performansla Eintracht Frankfurt’a transfer olup, Anadolu’dan Avrupa’ya giden ilk futbolcu olur. Otobüsün arka camından arkadaşlarına el salladığında kendini sıktığını ama gece boyunca ağladığını söylemekten çekinmez. Kırmızı-siyahlı formayla kaçırdığı şampiyonluklara Fenerbahçe’de geçirdiği dört sezonda iki kez nail olduktan sonra tekrar şehre döner ve altı sezon sonra jubilesiyle kulüp tarihinin en golcü ikinci oyuncusu olarak noktaladı kariyerini. Akıllarda ise kendisinin basının abartması dediği, maç önceleri iki duble viski içmeyi adet edindiği kaldı. Nihat Atacan NİHAT ATACAN: TIY NİHAT “Fethi, Nihat, Ender, filelere gönder” tezahüratının Nihat’ı, Eskişehirlilerin nam-ı değer Tıy, yani ‘Kaç Nihat’ı’, Anadolu Yıldızı’nın sağ açığı. Lakabı sahada kendini belli etse de, yeşil çimlerin gerisinde hâlâ beyefendiğiliğini saklayan, dönemin fiyakalı topçularından. Akşam kar yağmasın da topumuzu oynayalım diyen Nihat Atacan çocukluk yıllarını, “Benim babam o zamanlar fabrikada çalışıyor, 4 buçukta çıkıyor 5’e çeyrek kala eve geliyor. Yaz günü saat 5’te havanın sıcağı bile kaybolmamış, sokakta top oynuyouz. Bir gözüm sahada bir gözüm babamda. O zamanlar yakalanınca sopayı yiyorduk” diye anlatıyor. taktiklerini ya da kontratakta takımın alacağı pozisyonları size anlatması abes kaçmayacaktır. Bilinmelidir ki kendisi Abdullah Gegiç’in öğrencisidir. Askerliğini yaptığı Adana’da bile amatör olarak futbol hayatına devam eden ve insanların ‘Bu adam koşmaktan delirecek’ tepkilerine maruz kalan Atacan, yedi senelik kariyerinin ardından 192 kez giydiği formayı geçirdiği sakatlıklar ve ameliyatlardan sonra bırakıp, kariyerine teknik direktör olarak devam etmiş bir dönem de Eskişehirspor’u çalıştırdıktan sonra 1983/84 sezonunda Malatyaspor’u Türkiye 1. Futbol Ligi’ne yükseltti. 72’sine merdiven dayamış Atacan’ı, Eskişehir’de görürseniz, Barcelona dominasyonundan önce Arsenal’in o futbola yaklaştığını, duran top Eskişehir Kent Konseyi Kültür Sanat Çalışma Grubu tarafından bu sene Ocak ayında düzenlenen “Fethi, Nihat, Ender filelere gönder” gecesinden Emre Çelik Eskişehirspor Özel HF128 ANADOLU DEVRiMCiSi ABDULLAH GEGiÇ Büyük hayallerle geldiği İstanbul’da Fenerbahçe’den kovulmuş olabilir ama Abdullah Gegiç Eskişehirspor’la Türk futbolunda ‘Anadolu devrimi’nin ateşini yakan isimdi “Kim ne derse desin Fenerbahçe’nin Türk futboluna hizmetleri büyüktür. Fenerbahçe sayesinde her yıl küçük bir kulüp büyük bir antrenöre kavuşur!..” Yukarıdaki satırlar 18.07.1967 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan ‘büyük bir antrenör’ün kaleme aldığı ‘Önce Kendimi Tanıtayım’ başlıklı yazısının hemen üzerindeki karikatürde yer alıyordu. Bu seferki ‘büyük bir antrenör’ ise Abdullah Gegiç’ti. Evet; Gegiç büyük hocaydı, genç sayılabilecek bir yaşta Partizan gibi mütevazi bir takımı Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nın finaline kadar çıkarmış ama finalde İspanyol devi Real Madrid’e mağlup olmuş, France Football bu başarısından dolayı Abdullah Gegic’i yılın en iyi üçüncü* antrenörü seçmişti. Evet ama Gegiç’in şaşırtıcı bir şekilde tercih ettiği Fenerbahçe’de lig şampiyonluğu kaçırmasının yanı sıra takıma oynattığı futbol da beklentilerin fazlasıyla altında kalmıştı. Hatta öyle ki Fenerbahçe’nin yazı-tura atışı sonucu kazandığı bir kupa maçının ardından “Ne Partizan’ın Gegiç’i/Ne Gegiç’in Lemiç’i/Ne Lemiç’in Radoviç’i/Ercan yazı demeseydi/Bitikti Fener’in işi” dizeleri yazılmıştı. Gegiç sürekli düşünceli bir görüntüde olduğu için eleştirilmiş; oyuna müdahale etmediği ve konuşmadığı için Fenerbahçeli taraftarlar tarafından adı ‘sfenks’e çıkarılmıştı. Kısacası Gegiç, Türkiye’deki ilk yılında Fenerbahçe’de başarılı olamamıştı ve Gegiç’in Eskişehirspor’a transferinin hemen ardından yazılan bu ifadeler son derece ağır ve riskliydi... Neden Türkiye? O gece Brüksel’de bir alıp bir vermişti Gegiç. Avrupa’nın en büyüğü olma şansını Real Madrid’e kaptırmıştı. Fakat o gün ilk çocuğuna, Brüksel Gegiç’e, merhaba dedi. Herkes bu genç adamın şimdi ne yapacağını merak ediyordu. Büyük ihtimalle Partizan’da kalmayacaktı; Almanya, Fransa ve Belçika’dan aldığı tekliflerin birine evet demesi bekleniyordu. Fakat Fenerbahçe Başkanı Faruk Ilgaz ve yöneticilerden Kadir Has’ın Gegiç için 2 haftadır Belgrad’da beklediğini bilenlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu. Dahası Yeni Pazar doğumlu Gegiç’in anne ve babasının Türk olması da işleri karıştırıyordu. Dolayısıyla piyangodan Türkiye, Fenerbahçe, çıktı. Çoğu kişi “Babam ve annem daima kendilerini Türk sayan iki insandı... Annem uzun yıllar İzmir’de yaşamıştı... Hep güzel şeyler anlatmışlardı... Türkiye’yi görmeyi çok isterken, içimde yavaş yavaş babamın, annemin tesiriyle Türkiye’de çalışmak, Türk sporuna hizmet etmek arzusu uyanmaya başlamıştı.” sözleriyle kararının altındaki sebepleri anlatan Gegiç’in bu kararına herkes şaşırmıştı. Beşiktaş’ın Yugaslov hocası Spajic ise şaşkınlığını “Fenerbahçe çok büyük iş başarmış. Gegiç çok kıymetli bir hocadır.” sözleriyle dile getirdi. Gegiç, Türk futbolunu kalkındırmak için yola çıkmıştı. Motivasyonu ilk baştan itibaren bu yöndeydi. Fakat Fenerbahçe’de başarılı olamayacağının ilk işareti belki de havaalanı karşılamasıydı! 1966/67 sezonunda Gegiç’in Fenerbahçesi aslında istatistiksel olarak bakıldığında fena bir görüntü çizmedi. Ligin en fazla kazanan takımıydı Fenerbahçe. Fakat bu istatistik yetmedi. Sarılacivertli takım ligi Beşiktaş’ın iki puan gerisinde ikinci bitirdi. Gegiç ile devam edilebilirdi belki ama Gegiç bir bakıma kendi bacağına sıkmıştı. Fenerbahçe veya herhangi bir büyük takım, 1966 yılında Şampiyon Kulüpler Kupası’nda final oynayan Partizan’ın başında Abdullah Gegiç vardı. yurt dışından birinin gelip sistemi kökten değiştirmesine ve sözünü sakınmadan her şeyi söylemesine alışkın değildi. Gegiç önce sezonun ortasında Anadolu takımlarını ve Fenerbahçe’nin transfer politikasını eleştirdi. Gegiç’e göre Anadolu takımları sadece müdafaayı düşünüyordu. Bu da ilerlemeyi engelliyordu. Fenerbahçe yönetimini eleştirmesinin sebebi ise ‘futbol cehaleti’ idi. Yönetim gol problemi çeken takıma golcü almıştı. Halbuki Gegiç’e göre “Golcülüğü artırmak için asıl ihtiyaç orta saha futbolcusu” idi. Golü yaratacak olan orta saha oyuncusu... Dahası takımla da iletişim için doğru kanalı yakalayamadı Gegiç. Hatta öyle ki Türkiye’ye gelirken yanına aldığı Radoviç ve Lemiç’i önce Yugoslavya’nın Sport gazetesine şikayet etti. İkili, Gegiç’i sert bir dille eleştiren bir röportaj verince de olay iyice kavgayı andıran bir atışmaya döndü. Üstüne bir de tam yetkili Gegiç’in üzerine bir direktör getirilmesi de eklenince ipler tamamen koptu. Öyle ki Gegiç bir daha yabancı oyuncuyla çalışmaya tövbe bile etti. Ilgaz bir sene daha sözleşmesi bulunan, bir önceki sene kapısında 2 hafta yattığı Gegiç için “Fenerbahçe’nin 1 sene daha böyle bir tecrübeye tahammülü yoktur.” dedi ve Gegiç’i kapıya koydu. Devrimin ilk adımı Fenerbahçe macerasının ardından ne yapacağını Gegiç de bilmiyordu. Avrupa’ya dönmek kolay seçimdi belki ama “Başarısızlığın ardından kaçıp gitti demelerini istemedim. Eskişehirspor’dan teklif gelince de bunun için kabul ettim.” diyen Gegiç, Eskişehirspor’u tercih etti. Daha doğru bir ifadeyle Fenerbahçe’nin Gegiç’e vermediği istikrar ve destek sözünü veren Eskişehirspor, Yugoslav hocayı ikna etti. Öyle ki yıllar sonra “Başarılı olmamızın 3 sebebi vardı. Oyuncular, taraftarlar ve yönetim arasında inanılmaz bir destek ortamı kurduk” diyen Gegiç daha ilk dakikada etkisini hissettirdi. Takımda bir anda harika bir hava oluştu. Hatta sezon başlamadan Eskişehir’e bir ziyarete giden Gündüz Kılıç takımdaki atmosferi, yöneticilerin güler yüzünü ve Gegiç’i göklere çıkardı. Kılıç, “Benim bildiğim, daha doğrusu senelerin bana öğrettiği meslektaşınız size tepeden bakmalı, elinizi lütfen sıkıp bir sürü caka satmalı, arkanızdan da kuyunuzu kazmalıydı. Zira büyük kapılarda kapılanmak için meslektaşlar azarlanmalıydı. Bunları senelerce takım kaptanlığını, hocalığını yaptıklarımızdan bile biz böyle görmüştük... Gegiç’in o tertemiz kucaklayışı bunun için şaşırtmıştı beni.” sözleriyle Eskişehir’in bu ortamı sürdürebilirse ileride çok başarılı olacağını dile getirdi. İlk işi halletmişti Gegiç. Sağlıklı bir çalışma ortamını yarattı. Ardından da belki de ülkenin 10-15 sene ilerisindeki antrenman teknikleriyle saha içine odaklandı. Hatta temelden başladı. Örneğin oyuncularının boynuna ‘futbol kravatı’ ismini verdiği ve oyuncuların top sürerken topa bakmalarını engelleyen bir şey taktırdı. Her oyuncuya ayrı ayrı ne yapmasını gerektiğini anlatan notlar hazırladı. Takıma hücumda ve Amigo Orhan (Orhan Erpek) Eskişehirspor’un yapmaya çalıştığı devrimde tribünleri tek bir ses haline getirmeyi başarmış ve tüm ülkenin gıptayla baktığı bir tribün grubu oluşturmuştu. savunmada özel setler hazırladı. Hatta zaman zaman her mevki için ayrı ayrı antrenmanlar düzenledi. Gegiç’in en büyük gol kozu olacak olan Fethi Heper ilk dönemlere dair “İlk antrenmanlarda kâğıtlar hazırlayıp elimize tutuştururdu. Bu kâğıtlar hepimizin sahada ayrı ayrı nasıl hareket edeceğini anlatıyordu. Sonra antrenmana gelirdik, üç ayaklı bir kara tahtaya nasıl oynayacağımızı çizerdi.” sözleriyle Gegiç’in çalışmalarını anlatıyor. Fenerbahçe’de düşünceli duruşundan dolayı eleştirilen Gegiç, Eskişehirspor’da bu düşüncelerini hayata geçirme fırsatı bulunca bir anda eski saygısını tekrar elde etti. Sezon başında “Hücumu düşünen bir takım olacağız. Her zaman bir gol daha fazla atmaya çalışacağız.” diyen Gegiç ilk sezonunda mütevazı Es-Es’i sekizinci yaptı ama ilk sezon sadece bir hazırlık evresiydi. Ve Gegic bir sonraki sezona çok daha iyi bir takım hazırlamıştı. Gegiç’in Es-Es’i kentle bütünleşti, Amigo Orhan’ın başlarını çektiği Eskişehir halkıyla şampiyonluğa koştu. “Ben günlük işlerin antrenörü değilim. Büyük eserler bırakmak isteyen bir futbol antrenörüyüm. Günlük işlerle kulüp büyümez.” Gegiç’in bu sözleri boşu boşuna söylemediği 1968/69 sezonunda ortaya çıktı. EsEs sezonu Galatasaray’ın sadece 3 puan gerisinde ikinci tamamladı. Gegiç üçüncü sezonunda da ikincilikle yetindi. Fakat belki de en önemlisi her fırsatta günü değil geleceği düşündüğünü vurgulayan Gegiç’in yaptıklarıydı. Sürekli ileriyi planladı, çalışmalarını buna göre gerçekleştirdi. Hatta öyle ki daha önce Türkiye’de örneği olmayan şekilde çalışmalarını kendisinden sonraki hocalara kılavuzluk yapması amacıyla dosyalaştırdı. Ne de olsa Fenerbahçe’de işlerin iyi gitmemesi hakkında “Oyuncuların benden önce nasıl çalıştığını bilmiyordum.” diyen Gegiç değil miydi... Adım adım zirveye yaklaşan ve artık şampiyon olması beklenen Eskişehirspor, Gegiç’in ilk macerasının son sezonunda, yani 1970/71’de ise dördüncü oldu. Fakat Türkiye Kupası’nda sırasıyla Beşiktaş, Fenerbahçe ve Bursaspor’u eleyerek, Eskişehir’i tarihinde ilk kez kupa şampiyonu yaptı Gegiç daha o dönemde neden ligi kazanamamaları hakkında ise yıllar sonra “Dördüncü yıl strateji değiştirdik. Türkiye Kupası’nı kendimize hedef seçtik. Aslında takım şampiyonluk için hazırdı ama kulüp hazır değildi. Çünkü para yoktu ve herkes İstanbul takımlarına çalışıyordu.” sözlerini kullanacaktı. Futbola dair... 4 senelik Eskişehirspor macerasında kısa bir süre de olsa milli takımın başına da geçen, hatta fazlasıyla iddialı bir biçimde “Milli takıma çağ atlatacağım” diyen Gegiç belki 6 maçlık macerasında bunu hayata geçiremedi ama kendisinden sonrakilere bu çağ atlatmak için kılavuz hazırladı. Milli takımdaki hoca istikrarsızlığına ve altyapının önemine sürekli dikkat çekti. Fenerbahçe’ye gelmeden önce Yugoslavya’da Genç Milli Takım ile A Milli Takımı çalıştıran Gegiç, “A Milli Takım için iki kaynağa sahip olmak gerekir: Genç ve Ümit Milli Takımı. Genç ve Ümit Milli Takım’daki sistem, A Milli Takım’daki ile paralel olmalıdır.” diyerek Türkiye’nin Gegiç, yıllarda Türkiye’de görülmemiş bir antrenman programı uyguluyordu. yıllardır kanayan yarası olmaya devam eden oyuncu yetiştirmedeki sistemsizliğe daha 1969 yılında dikkat çekmeye çalıştı. Dahası Eskişehirspor’da yaptığı gibi kendisinden sonraki hocalar için antrenmanlarda yaptığı çalışmaları, taktiklerini, oyunculara ait notlarını da muhafaza etti. Ve elbette Gegiç’in Eskişehirspor’a 1968’de imzayı attıktan sonra yazdığı meşhur ‘2000 Yılında Futbol Nasıl Olacak’ yazısı var. 46 yıl önce “2000 yılının futbolu atak bir çehreye bürünecek, maçlarda bol şut ve gol görülecektir. Çünkü geleceğin futbol takımında bir oyuncu, sırtında taşıdığı numaranın adamı olarak bir mevkiye bağlanıp kalmayacaktır. Her yerde oynayabilecek, icabında bir bek, forvet gibi şut çekebilecek, takım hasmına bir dalga gibi yüklenecektir. Ama bu, top etrafında toplanmak demek değildir. Takım, bir liberasyon sistemi içinde gayet süratli bir oyun çıkaracaktır. Kaleci dahi bu yeni oyunda bir bek gibi ceza çizgisi içinde durabilecektir. Şimdi olduğu gibi kale direklerini beklemeyecektir.” satırlarını yazan Gegiç, Es-Es’e de elinden geldiğince modern bir futbol oynatarak bir Anadolu takımının da İstanbul takımlarını dize getirebileceğini gösterdi. Belki şampiyon olamadı ama bu 4 yılda yaptıklarıyla belki de en büyük başarısı “Anadolu kulüplerinin 3 büyüklere karşı sahaya yenilmemek için çıkma mantalitesinin değişmesini sağlamak” oldu. Gegiç oyuncu ve rakip analizine de son derece önem veren biriydi. Zaten Partizan’ı da başarıya taşırken gizlice Manchester United’ı bile izlemişti. Hayalinde “Antrenör her maçı, her antrenmanı filme aldıracak ve filmi futbolculara göstererek hatalarını kendilerine daha iyi izah edebilecektir. Öyle ki bir takım, gelecek hafta maç yapacağı takımı filmlerden seyredebilecektir.” sözleriyle tanımladığı bir milenyum vardı. O yıllarda ise imkân kısıtlığından dolayı belki rakip oyuncuları sınıflandıramadı ama kendi oyuncularına ‘dikkat, anlayış, ritim, tempo, pozisyon tekniği, istek’ gibi kategorilerde notlar verdi. Anadolu’da bir devrimi başlatan Gegic’in açtığı kapıdan ilk giren Trabzonspor oldu. Karadeniz ekibi bunu Gegic’in Fenerbahçe’sine karşı yapıyordu. Devrimi gördü 1971’de Yugoslavya’nın yurt dışında çalışan teknik direktörlerin tamamının çalışma izinlerini iptal etmesiyle Gegiç geri döndü. 1972’de Beşiktaş’ı devraldı ama buradaki macerası da 1 sene sürdü. Yine istikrarsızlığı eleştirdi. Hatta takımı övdü ve kendisinden görevi devralan hocaya 2 sene verilirse Beşiktaş’ın muhteşem bir takıma dönüşeceğini öne sürdü. Birer senelik Adana ve Bursa maceralarının ardından en sevdiği şeye bir kez daha soyundu: Geleceği yetiştirmek. Fenerbahçe’nin altyapı sorumlusu olmuştu. Fakat sezonun daha ilk bölümünde Necdet Niş kapıya konulunca takımı devraldı. 1975/76 sezonu ise tamamen ironinin sözlük anlamıydı. Eskişehir’de “Takımda çok iyi arkadaşlık ilişkisi vardı. Seyirci mükemmeldi. Biz İstanbul’u 10 bin kişi ile istila ederdik. Bir bardak bile kırmadan. Sadece şarkı söyleyerek Ali Sami Yen’i, Dolmabahçe’yi inletirdik. Bu bizim ihtilâlimizin en önemli adımıydı. İlk kez bir Türk takımı Fair-Play’den çıkmayarak çalıştı, çabaladı ama şampiyon olamadı. Bu bence en büyük başarıdır.” sözleriyle anlattığı Anadolu devrimini başlatan Gegiç, bir İstanbul takımının başında ilk kez Anadolu’dan bir şampiyon çıkmasına tanıklık etti. Maçın ardından bize 48 saat işkence ettiler dediği Trabzon deplasmanı hakkında yıllar sonra “Onlarla Trabzon’da zor bir maç oynayacaktık. Şehre üç gün önceden gittik. Maça kadar bizi uyutmadılar. Davullar susmak bilmedi. Havaya ateş bile ettiler. Benim o maçta kalbim Trabzon’un kazanmasını istiyordu, beynim ise biz kazanacağız diyordu. Çünkü bir Anadolu takımı şampiyon olacaktı. Maçı kaybettik. Trabzon’un hocası Ahmet Suat Özyazıcı’yı kutlayan ilk kişi ben oldum.” diyen Gegiç’in açtığı kapıdan ilk geçen takım hem de Gegiç’i yenerek Trabzonspor olmuştu. Öğrenmeye adanan bir hayat Gegiç, “Gerçekleşmemiş rüyalarımın takımı” olarak nitelendirdiği Fenerbahçe’den ayrıldıktan sonra Anadolu’da yeni devrimler yapabilmek için kulüp kulüp gezdi. Adanaspor, Eskişehirspor, Samsunspor ve Diyarbakırspor’daki maceralarının ardından 1979’da tam 55 yaşında Köln Spor Akademisi’nin yolunu tuttu. İktisat mezunu Gegiç daha gençliğinde kariyer planlamasını futbol üzerine yaptığında teknik direktörlük diplomasını cebine koymuştu ama her zaman daha fazlasını hedefliyordu. 2 yıl boyunca hem zihinsel hem de yaşına göre fiziksel olarak fazlasıyla zor olan kursu bitirdi; ardından kendi adını verdiği Abdullah Gegiç Spor Merkezi’ni kurdu. Ardından Yugoslavya’da Spor Akademisi’ni tamamlayıp üzerine bir de master yaptı. 1987’de ise 3’üncü Lig’deki Pendikspor’un başına geçince gazeteler onun için “Avrupa Kupası Finali’nden Pendikspor antrenörlüğüne yuvarlanan” yakıştırmasını yaptı ama Gegiç görevi devralmasının ardından “3 hedefim var. Birincisi eski öğrencilerimi meslektaşım yapmak. Diğeri Pendikspor’u 2’nci Lig’e çıkarmak, üçüncüsü ise Eylül ayında Yugoslavya’da ‘Baldırın yüksek performansı’ üzerine hazırladığım doktora tezini vererek futbol profesörü unvanını elde etmek.” diyordu. Evet 63 yaşında hâlâ kendini geliştirmeye çalışan, Türk futboluna yeni isimler kazandırmak için çabalayan bir adamdı Gegiç. Pendikspor’da, özellikle Gaziosmanpaşa’da ve ardından da Çanakkale Dardanelspor’da yeni isimler yetiştirdi. Sırbistan’da bir takıma danışmanlık yaptı. Milli takımı çalıştıran Mustafa Denizli için 4 yıl, Şenol Güneş için ise 2 yıl bilgiler topladı. Hatta 83 yaşında 2007’de Zaman Gazetesi’ndeki köşesinde eski öğrencisi Fatih Terim’e yönelik kaleme aldığı yazısında 2006’daki Almanya Milli Takımı örneğini verip Amerika’dan özel fitness ekibi getirilmesini önerdi. “Fitnes- Abdullah Gegiç, 19 Haziran 2006’da düzenlenen Anadolu Yıldızlarına Vefa Gecesi’ne katılmıştı. antrenmanıyla Avrupa Şampiyonası kazanılmaz. Fakat, bu programla etkili, agresif ve yüksek tempolu futbol mutlaka oynanır.” diyen Gegiç’in bu yazısının kısa bir süre ardından ise Scott Piri ve Megan Mangano önderliğindeki ekiple anlaşıldı ve sonrası malum... Euro 2008. İşte Gegiç... 1966’da Türk futboluna artı değer kazandırmak için yola çıkan ve son günlerinde bile bunun için mücadele eden bir adam. Kulüpler bazında Türk futbol tarihini değiştiren adımları atan bir ve her zaman olduğu gibi hak ettiği değeri göremeyen biri... Gegiç yolu çizdi, kapıyı araladı. O kapıdan kendisi geçemedi belki ama önce Trabzonspor ardından da Bursaspor o yolu izledi ve şampiyonluğa ulaştı. Kim bilir belki de onun metodolojileri ve sistemleri takip edilse, sürekli şikayette bulunduğu gibi biraz okunsa belki de İstanbul hegemonyası kökten yıkılabilirdi. Fırat Topal Avrupa’dan Futbol HF128 FRANK DE BOER VE KARE AS Ajax geçtiğimiz pazar günü Eredivise’deki üst üste 4. şampiyonluğunu ilan etti. Frank de Boer da tarihe geçti. Hem onlara 33. şampiyonluğu getiren sezonu, hem de bundan 1 hafta önce kupa finalinde uğradıkları bozgunu Hayatım Futbol için masaya yatırdık Deftere tersten başlayalım. Frank de Boer dünya futbol tarihinde teknik direktörlük kariyerinin ilk 4 sezonunda 4 şampiyonluk kazanan ilk hoca oldu. Hollanda’da daha önce 2 teknik adam 4 kez şampiyonluk kazanmıştı ama bu, hiçbir zaman arka arkaya gerçekleşmemişti. Louis van Gaal 3’ü Ajax, 1’i AZ, Rinus Michels ise tümü Ajax’la olmak üzere 4’er şampiyonluk kazandılar. Frank de Boer böylece gözünü, PSV ile 6 şampiyonluk kazanan (1987, 1988, 1989, 2003, 2005 ve 2006) Guus Hiddink’in tahtına dikti. 41 yaşındaki teknik adam futbolculuğunda da, Ajax ile 5 lig şampiyonluğu yaşamıştı. Ajax kulüp tarihinde ilk kez 4 yıl üst üste şampiyon oldu. PSV bunu 1985-1989 ve 2004-2008 yılları arasında başarmıştı. Ajax şampiyonluğa giderken % 85,9’luk başarılı pas yüzdesi ile ligin en yüksek rakamına ulaştı. Bu yolda 27 farklı oyuncu kullandılar. Jasper Cillessen 14, Kenneth Vermeer 1 maç olmak üzere 33 maçın 15’inde gol yemediler. Cillessen ayrıca % 84’lük kurtarış yüzdesiyle Eredivisie kalecileri arasında bu dalda zirvedeydi. Defans oyuncusu Joël Veltman, girdiği ikili mücadelelerin %71,2’sini kazandı ve ondan yüksek yüzdeye sahip bir oyuncu yoktu. Takım ayrıca ligin en az gol atan ve en az mağlup olan takımıydı ve hem iç hem de dış saha tablosunda ligin lideriydi. Bütün bunları yan yana koyduğunuzda bir takımın o ligin şampiyonu olması garip karşılanmamalı. Zaten Frank de Boer, hiç maceraya girmeden son 3 sezon en iyi bildiği şey ne ise onu uyguladı ve kazandı. Sorumluluğun dağılımı ve Lasse Schøne Ajax’ın Frank de Boer’la gelen ilk şampiyonluğu sonrası kazanılan 3 şampiyonluktaki çizgisi hep aynı. Sezon başında 5 büyük ligden birisine gönderilen yıldızlar (bu sezon başında Eriksen, Celtic’e transfer olan Boerrigter ve Alderweireld), onların yerine altyapıdan monte edilen genç oyuncular, sezonun ilk yarısında geriden takip edilen zirve, 2. yarıdaki vites yükseltme, gol bölgelerinde skor yükünü tek başına yüklenen hedef bir adam yerine kadronun geneline dağılması ve rakiplerin beklenmedik puan kayıplarının olduğu her hafta doğru yerde maçları kazanarak elde edilen başarı. Ajax’ın bu geçtiğimiz 3 sezonda lig şampiyonluğu kazanılırken en golcü oyuncuları ilkinde Mounir El Hamdaoui (13) son ikisinde Siem de Jong’tu (13 ve 12). Bu sezon henüz son hafta oynanmamışken sağ açık Davy Klaassen ve İzlandalı golcü Kolbeinn Sigþórsson’un 10’ar golü var. Ajax’ın toplam 67 golünü 20 oyuncu paylaşmış durumda. Örneğin lig ikincisi Feyenoord’da bu rakam 14, PSV’de 15’ti. Bir diğer önemli nokta Ajax’ın dönüm noktalarında hep kazanmasıydı. 19 Ocakt’a PSV’yi 1-0, 16 Şubat’ta Heerenveen’i 3-0, 2 Mart’ta Feyenoord’u deplasmanda 2-1, 30 Mart’ta Twente’yi 3-0 mağlup edip 6 Nisan’da Vitesse deplasmanında da 1-1’lik beraberliği kurtarınca, 6 puanlık hiçbir maçı kaybetmemiş oldular ve bu işlerini son derece kolaylaştırdı. Ajax’ın kazandığı şampiyonlukta ekstra katkı yapan adamları unutmamak lazım ki bunların Frank de Boer teknik adamlık kariyerinin ilk 4 sezonunda Ajax ile üst üste 4 lig şampiyonluğu kazanarak dünya tarihinde bunu başaran ilk teknik direktör oldu. başında Danimarkalı Lasse Schøne geliyor. Schøne, 16 yaşında ayak bastığı Hollanda’da, Heerenveen tarafından beğenilmeyerek 2006 yılında De Graafschap’a gönderilmiş ve ardından orta sıralarda mücadele eden N.E.C.’de 4 sezon forma giymişti. 2012 Nisan’ında bedelsiz olarak Ajax’a geldiğinde görevi; vatandaşı Christian Eriksen’i yedeklemekti. Daha 20’lerinin başında olan Eriksen’in 1 sezon sonra ayrılacağını hesaplayan (ki doğru bir plan olduğu ortaya çıktı) De Boer belki de Schøne’yi çok uzun soluklu düşünmüyordu. Zaten Eriksen’in kadroda olduğu maçlarda onu defansif orta saha oyuncusu olarak, vatandaşı Christian Poulsen’in o görevi aldığı maçlarda da sağda kullanıyordu ve Schøne görev aldığı her pozisyonun hakkını verince, bu sezon Eriksen’in Eriksen’in Tottenham’a gidişiyle forvet arkasında formayı kapan Schone attığı 9 gol ve yaptığı 7 asistle şampiyonlukta büyük pay sahibi oldu. Tottenham’ın yolunu tutmasıyla ödülünü aldı ve forvet arkasındaki serbest rolüne yerleşti. Bu sezon 9 gol ve 7 asistle, kadronun gole en fazla katkı yapan futbolcusu oldu. Hayal kırıklıkları Amsterdamlılar şampiyonluğa giderken ümit bağladıkları futbolcuların kötü performanslarıyla da baş etmek zorunda kaldılar. Eriksen’in yaptığı etkinin benzeri bir beklentiyle aynı yaştayken transfer edilen Viktor Fischer ve Barcelona’dan kiralanan Bojan Krkic hücum hattına beklenen katkıyı yapamazken (Ajax onun kiralama sözleşmesini uzatırsa çok büyük sürpriz olur), Siem de Jong da 2. yarının önemli bir bölümünü sakatlıklarla boğuşarak geçirdi. Nitekim bu yüzden, 2014’teki Avrupa Ligi macerası erken bitti ve Red Bull Salzburg’a her 2 maçta da bozguna uğrayarak mağlup oldular. De Boer’un ismi hem Barcelona hem de Tottenham Hotspur koltukları için geçiyor. Kendisi “Henüz burada işim bitmedi” dese de artık onu tatmin edecek tek şey Avrupa’daki başarı istikrarı, zira takımı son 4 sezondur grubunda üçüncü olup Avrupa Ligi’nde yoluna devam ediyor, ama orada da son 16’dan öteye geçemediler. Ron Jans ve PEC Zwolle Ajax geçtiğimiz pazar günü şampiyonluğunu ilan etti ama bana bu sezon Hollanda Kupası mı, yoksa Hollanda Ligi’mi daha anlamlıydı diye sorsanız hiç düşünmeden ilki derim. Şampiyon Ajax, 20 Nisan günü De Kuip’ta öyle bir bozguna uğradı ki, Zwolle’nın 5-1 kazanarak kupayı kaldırdığı maç bütün hafta boyunca, zaten Ajax’ın avucunun içinde olan şampiyonluktan daha fazla konuşuldu. Hollanda’nın en pozitif futbol oynatan teknik adamlarından olan, ama bir türlü kendisine “Kupa sahibi hoca” sıfatını kazandıracak hamleyi yapamayan Ron Jans, 2002’de Groningen’in başına geçişiyle 12 yıldır kovaladığı mükafatına sonunda ulaştı. Kadrosunun toplam değeri 9 milyon euro Zwolle, Ajax’ı kupada 5-1 mağlup edip zafere ulaşırken, teknik direktör Ron Jans da nihayet “Kupa sahibi hoca” sıfatını kazanıyordu. olan Zwolle, final maçında, hem de Ricardo van Rhijn’ın harika golüyle daha 2. dakika oynanırken 1-0 mağlup duruma düşmesine rağmen, geride kalan 88 dakikada Ajax’ı sahadan tek kelime ile sildi. Zwolle sezona da çok iyi başlamış ve ilk 6 hafta sonunda liderliği ele geçirmişti, ama kalibre olarak, ligin devleriyle baş edemeyen kadroları sebebiyle ağırlığı kupaya verdiler. Amaçlarına da ulaştılar. Sadece 9 ay önce, 120 bin nüfuslu Zwolle şehrinin takımının başına gelen Jans, çok değil 2 sezon önce Jupiler League’de mücadele eden kulübü Avrupa Ligi’ne taşımış oldu. Kupaya gelecek sezon play-off turundan katılacaklar. Son 4 sezonun asansör takımı Willem II, Jupiler League’de şampiyon olarak Eredivisie’ye döndü. Kalan 2 kontenjanı, 10 takımın katılacağı bir playoff belirleyecek. Eredivisie’den, lige veda edecek takım ve bu play-off’a girecek 2 takım ise bu hafta sonu belli oluyor. RKC Waalwijk, büyük bir sürpriz olmazsa play-off’un ilk takımı. Roda JC ve N.E.C.’den birisi bu hafta sonu Jupiler League’e düşerken, diğeri play-off’ta son şansını kullanacak. Eredivisie’nin gol krallığı için, 26 golle, en yakın rakibi Graziano Pelle’nin 4 gol önünde olan Alfreð Finnbogason büyük bir avantaj sahibi. Sercan Ergün Futbol Yönetimi HF128 PARAYLA SAADET OLUR MU? Futbol gün geçtikçe ticari kaygılara yenik düşen ve sahip olduğu kimlikten uzaklaşan bir görüntüye, bir oyundan çok para karşılığı yapılan bir aktiviteye dönüştü. Özellikle 90’lı yıllardan itibaren endüstriyelleşen futbol, beraberinde de bu pastadan pay almak isteyen figürler üretti; kulüp sahipleri Stadyumların ve tesislerin fiziksel şartlarının iyileşmesine paralel olarak sahada oynanan oyunun kalitesi de arttı. Buna ek olarak futbolcu ücretlerinde de büyük artışlar gözlenirken Serie A gibi ligler futbolun büyük yıldızlarının akınına uğradı. İngiltere ise futbolun evrimi hususunda baş aktör oldu. Premier League kurumsallaşma ve endüstriyelleşmenin en bariz örneği olarak karşımıza çıkarken sponsorların kulüplere verdiği maddi destek ile beraber etkinlikleri de artmış oldu. Forma göğüs reklamları, stadyumlara verilen isim sponsorlukları hatta takımların isimlerinin bile değiştiği (son dönemde RedBull Leipzig, RedBull Salzburg gibi örnekler) bir endüstriyel futbol çağı başladı. Her ne kadar FIFA ve UEFA gibi futbolun en üst düzey karar organlarının asıl amaçlarının oyunu geliştirmek olduğunu söyleseler de yaşananlar aksini iddia eder nitelikte. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı kulüp sahibi olmak bir prestij meselesinden çok artık bir kazanç kapısı haline geldi. Premier League son yıllarda Arap ve Uzakdoğu sermayesini kendine çekerken (Şeyh Mansur, Vincent Tan) ligin parasal değeri de aynı oranda arttı. Özellikle yapılan yayın geliri anlaşmaları takımlara diğer liglere oranla büyük mali güç sağladı. Rusya’da ise durum biraz daha farklı seyretti. Putin sonrası dönemde devlet eliyle zenginleştirilen oligarklar kulüplere başkan olmaya ve yüksek bonservis ücretleriyle dünya yıldızlarını kadrolarına katmaya başladılar. Ligin marka değeri ve izlenme oranı artarken Rusya (büyük oranda maddi anlamda) bir cazibe merkezi haline geldi. Buna, Rusya Ligi’nin tüm Avrupa ile aynı takvim süresinde oynanması için yapılan düzenlemeler de eklenince Rusya, Avrupa’nın elit liglerinden biri olma yarışına girdi. CSKA, Spartak gibi köklü başkent ekipleri bir kenara bırakıldığında Gazprom’un mali destek verdiği Zenit ve Dağıstanlı milyarder Süleyman Kerimov’un yatırımları ile adını duyuran Anzhi gibi ekipler ses getirmeye başladı. Kerimov’un Anzhi’si Rusya’nın en büyük potas üreticisi olan Uralkali’nin sahini Kerimov Anzhi’yi, 2011 yılında satın aldı. Kerimov kış transfer döneminde Roberto Carlos, Jucilei ve Boussoufa gibi oyuncuları kadrosuna katarak işe başladı. Yaz aylarında Dzsudzsak, Zhirkov ve Kamerunlu yıldız Samuel Eto’o’yu yüksek bonservis bedelleri ödeyerek takıma dahil eden iş adamı, aynı zamanda ödediği yıllık ücretle de Eto’o’yu dünyanın en çok kazanan futbolcusu yapmıştı. 2012 yılının Şubat ayında deneyimli Hollandalı teknik adam Guus Hiddink takımın başına geldiğinde elinde yıldız oyunculardan oluşan bir kadro vardı. Ne var ki bu peri masalı çok kısa sürdü. Hiddink 18 aylık teknik adamlık görevinden 2013 yılının Temmuz ayında istifa ederken yerine gelen yardımcısı Meulensteen’in görevi de sadece 16 gün sürdü. Kerimov’un yatırımlarını, bir anda çekmesiyle bütün yıldız oyuncular satışa çıkarıldı, UEFA Avrupa Ligi’nde kupa hedefleyen Anzhi bir anda Rusya Ligi’nde dibe vurmuş ve kümede kalmaya oynayan bir ekip haline gelmişti. Daha iki sezon önce 50 milyon euronun üzerinde bir bedelle takıma katılan Zhirkov, Denisov ve Kokorin gibi Rus milli takımında da oynayan oyuncular açıklanmayan bir bedelle, paket halinde Dinamo Moskova’nın yolunu tutarken yabancılık çekmeyeceklerdi zira takım zaten antrenmanlarını başkentte yapıyordu. Devlet eliyle zenginleşmiş bir figür olan Kerimov futbol sahnesini pek de iyi izler bırakmadan terk etmiş oldu. Dağıstanlı milyarder Kerimov’un yatırımlarıyla kısa sürede yıldızlar topluluğuna dönüşen Anzhi, yatırım geri çekilince Rusya’da küme düşme hattında mücadele eden bir ekip halini aldı. QPR’da da aşı tutmadı İş adamlarının futbola olan yatırımlarına değiniyorsak, İngiltere semalarına doğru gidip QPR örneğine de göz atmak gerek. Ağustos 2007’de Formula 1 sermayedarları Briatore ve Ecclestone tarafından satın alınan Kuzey Londra ekibi, komşuları Fulham ve Chelsea ile rekabete girdi. Hintli çelik milyarderi Mittal’in de hissedarlarından biri olduğu kulüp 2012/13 sezonu öncesi yaptığı Loic Remy, Mbia, Granero ve Samba transferlerine ve Harry Redknapp gibi tecrübeli bir hocaya sahip olmasına rağmen istenilen başarı gelmedi ve Championship’e düşüldü. Anzhi örneğinden farklı olarak QPR’ın ‘’Çok yıldız transferi başarı anlamına gelmez’’ sloganına daha uygun olduğunu söylememiz doğru olacaktır. Malaga’ya Doha darbesi Yakın tarihten bir başka acı örnekse Malaga. Ekonomik sorunlar nedeniyle bir yatırımcı Büyük yatırımlar İngiltere’de de karşılığını bulmadı ve QPR geçtiğimiz sezon yıldız isimlerine rağmen Premier League’e veda etti. arayışına giren başkan Sanz’in imdadına Katarlı bir iş adamı yetişti. Dohalı Şeyh Abdullah El Thani’nin kulübü satın almasıyla Malaga yeni bir döneme giriyordu. Yapılan transferlerden daha çok Manuel Pellegrini’nin takımın başına getirilmesi Malaga açısından önemliydi. İlk sezonunda La Liga’yı 11.sırada bitiren takım takip eden sezonda Toulalan, Van Nistelrooy ve Cazorla gibi yıldızların yanında veteran Demichelis ve Joaquin gibi oyuncularla ligde fırtına gibi esti ve sezonu 4. sırada bitirerek tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi vizesi aldı. Saviola ve Santa Cruz gibi, birçokları tarafından artık bitmiş olarak nitelendirilen oyunculardan maksimum verim alan Pellegrini, Endülüs ekibini çeyrek finale taşırken son dakikada ofsayttan yediği golle olası bir yarı finalden uzak kalıyordu. Ancak El Tani’nin hevesi geçip kulüpten yatırımını alması Malaga’da deprem yarattı. Öyle ki 2012/13 sezonunda takım ligi 6.sırada bitirmesine karşın UEFA tarafından borçları sebebiyle önce dört yıl Avrupa kupalarından men cezası alan takım, CAS’a taşıdığı davada cezasını ancak bir yıla indirebiliyordu. Bu sezon ligin ilk yarısı sona erdiğinde düşme tehlikesi yaşayan takım, son haftalarına girilen ligde nispeten daha iyi bir konumda. Peki Ya Türkiye? Tüm dünyayı kasıp kavuran patronların futbola olan düşkünlüğü bir zamanlar Türkiye’yi de sarmıştı. Tıpkı dışardaki örnekleri gibi bu topraklarda da bu sevda ortaya parlak sonuçlar çıkartmadı. Öyle ki yakın tarihimizin en isimli kadrolarından birini Uzan Grubu finansörlüğünde kuran İstanbulspor, kendisine verilen mali destek çekilince tepetaklak olmaktan kaçamadı. Şu an 3.ligde mücadele eden köklü İstanbul ekibi o günleri özlemle anıyor. Ekonomik zorluklar nedeniyle bir dönem kapanma noktasına kadar gelen ve Adanalıların büyük mücadeleleriyle ayakta kalan Adanaspor’un ise İstanbulspor’dan biraz daha şanslı olduğunu söyleyebiliriz. Siyasal ortamın futboldan ne yazık ki bağımsız düşünülemediği bu coğrafyada bu tarz örneklere çok sık rastlıyoruz. Bu kulüplere Siirt Jet Pa deneyimini de ekleyebiliriz ki Sergen Yalçın transferiyle Türk spor kamuyounun dikkatlerini bir anda üzerine çeken Güneydoğu ekibi o şaşalı günlerinden çok uzakta, Türkiye liglerinin Geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynayan Malaga bu sezon ekonomik sıkıntılardan dolayı UEFA tarafından organizasyonlardan men edilerek büyük şok yaşadı. alt kademelerinde mücadelesini sürdürüyor. Antrenmanlarını İstanbul’da yapan, iç saha maçlarını ise Siirt’te oynayan takım şu sıralar Rusya Ligi’ne veda etmek için gün sayan Anzhi ile oldukça benzeşiyor. Kıssadan hisse; elde ettikleri gelirlerin kaynağı şüpheli, maç günü gelirleri veya ürün satışından daha çok sponsorluk adı altında yapılan yüksek miktardaki para akışları ile oluşturulan kırılgan mali yapılar tüm bu örneklerin ortak noktası olarak karşımıza çıkıyor. Platini’nin ısrarla üzerinde durduğu ve hayata geçirdiği Finansal Fair Play mekanizmalarının varlığına rağmen kulüpler Manchester City örneğinde olduğu gibi stadın isim hakkını kulübün sahibine ait bir havayoluna 10 yıllığına 150 milyon sterlin gibi bir bedelle satarak kendine bir çeşit arka kapı yaratabiliyor. Ada’nın son 10 yılına damga veren Rus oligark Roman Abramovich gibi isimler ise Malaga örneğinden ders almışa benziyor zira bu yaz yaptıkları 150 milyon euronun üzerindeki harcamayı önümüzdeki transfer sezonunda yapmayacaklardır. Monaco gibi tüm Ligue 1 takımlarının tepkisini çeken vergi muafiyetine sahip kulüpler de tüm bunların ışığında mali disiplinini sağlamak zorunda. Ülkemizde ise Isaksson, Scarione ve Babel transferleriyle ses getiren Avrupa kupaları hedefindeki Kasımpaşa’nın mali tablosunun gelecek sezon ne olacağı da muallakta. Avrupa’nın yaşadığı ve hayatın her alanını derinden etkileyen ekonomik krizin futbola olan etkilerini daha yoğun hissedeceğimiz günler yaklaşırken kulüpler daha dikkatli olmak zorunda. Fatih Demireli Almanya HF128 HERMANN’A iHANET EDENLER Yapılan yatırımlar, değişen teknik adamlar, gelen yeni futbolcular hiçbiri Hamburg’u ayağa kaldıramadı. Almanların köklü ekibi ağır ağır Bundesliga’ya veda etmeye hazırlanıyor. Taraftarlar ise geçtiğimiz Şubat ayında vefat eden ve kulüple özdeşleşmiş malzemeci Hermann Rieger için “İyi ki bu günler görmedi” diyor Bazı kulüpler vardır ki müzelerinde muhteşem kupalar, mazilerinde şanlı galibiyetler ve geçmişlerinde müthiş futbolcular olsa da, taraftarların gözünde efsaneler başka isimler olmuştur. Kulüplerin emekçileridir ön planda tuttukları ve efsane haline getirdikleri. Beşiktaş’ta malzemeci Süreya öyle bir isim, Galatasaray’da merhum Özcimbomlu Sezgin’dir mesela. Fenerbahçe’nin sayısız yıldızı olsa da Lefter’e olan sevgi her zaman farklıydı. Almanya’da da durum pek farklı değil; Borussia Mönchengladbach tribünleri davulcu Manolo’yu unutmamıştır, halen anılır asıl ismi Ethem Özerenler olan tribün emekçisi. Hamburg’da en büyük sevgi, en yüce saygı Hermann Rieger’e ait olmuştur her zaman. 26 yıl boyunca Hamburg’un masörüydü ve öyle efsane bir hale gelmiştir ki, kulüp Rieger‘in ölümünden sonra gıyabında jübile maçı düzenledi. Ölümünden sonraki ilk Bundesliga maçında saygı duruşu yapıldı, Hamburg, Dortmund maçına siyah bantla çıktı ve taraftar müthiş koreografi hazırlamıştı. Hermann Rieger’in adı bugünlerde yine çok anılır oldu. Televizyon kanalları geçtiğimiz günlerde gözü yaşlı bir Hamburg taraftarını gösterdi. Yerel bir kanal ise o yaşlı taraftarı bulup konuştu. “Sevindiğim tek bir şey var, o da Hermann’ın bunları görmemesi ve olanları yaşamaması.“ O taraftarın bahsini ettiği şey, Hamburg’un yaşadığı düşüşün bu sezon neredeyse umutsuz küme mücadelesi ile zirvelenmesiydi. Matematiksel olarak Hamburg’un ligde kalma şansı pekâla devam ediyor ancak yıllardır kendi fikrine göre şampiyonluğa oynaması gereken bir takımın üç yıldır küme düşmemeye oynaması ve bu sezon artık iyice dibe vurması durumun vahametini ortaya koyuyor. Çok değil üç yıl önce Bayern Münih Başkanı Uli Hoeness “Bizim en büyük rakibimiz aslında Hamburg ama farkında değiller“ demişti. Hoeness haklıydı oysa. Şehir ve taraftar potansiyeli olarak belki de Bayern’in en çok canını acıtabilecek camia Hamburg olabilirdi ama aynı Hamburg başarılı olmamak için elinden geleni yaptı ve istikrarsızlığı istikrar haline getirdi son yıllarda. Mirko Slomka’nın Hamburg’un son 4 yılda 10. teknik direktörü oluşu Hamburg’daki sorunları ortaya seriyor; Oliver Kreuzer’in aynı dönem içinde dördüncü sportif direktör olması da… Her yeni teknik direktör ve her yeni sportif direktör yeni bir fikirle geldi Hamburg’a ama hiç biri uzun vadeli fikirlerini yaşatamadı. Arnesen de çare olamadı Bu istikrarsızlığı özetleyen figürün Frank Arnesen’in olduğunu iddia etmek yanlış olmaz. Danimarkalı Sportif Direktör, Chelsea’den Hamburg’a geldiğinde kamuoyu büyük bir atılım beklemişti kendisinden, keza Arnesen hem Hollanda’da, hem de İngiltere’de bu atılımları gerçekleştirmiş ve piyasada gözde bir isim haline gelmişti. Ancak Hamburg’da “Acaba doğru isim mi?“ sorularıyla çok erken karşı karşıya kaldı. Transfer politikası Chelsea altyapısından sayısız oyuncuyu kiralamak olan Arnesen, takımın asıl sorunlarına hiç bir zaman çare bulamamıştı. Bir televizyon kanalı yorumcusu olduğu için devamlı Almanya dışına çıkan Arnesen kendi Taraftar potansiyeli oldukça iyi olan Hamburg bunu bir türlü avantaja çevirmeyi başaramadı. sonunu hızlandırmıştı. Arnesen gidince camia derin bir nefes almış, ancak sonrasında başlayan tiyatro bugünlerin başlangıcını sahnelemişti. Hamburg yeni bir sportif direktör arıyordu, ancak kulübün etkin denetleme kurulu Hamburg’un ünlü bir oteline çağırdığı adayları, öğrenci seçme sınavındaymış gibi deniyordu. İçerideki köstebekler her hareketi basına bildiriyor ve adayların tüm projelerini birer birer anlatıyordu. Tam bir komedi sahneleniyordu. Birçok transfer ama kurulamayan bir takım Bugün doğru bir projeyle Köln’ü Bundesliga’ya taşıyan sportif direktör Jörg Schmadtke o Sportif direktörlük görevine büyük umutlarla getirilen Arnesen sorunlara çözüm olamadı. Kimilerine göre tek yaptığı eski takımı Chelsea altyapısından Hamburg’a oyuncu kiralamaktı. günlerde adaylardan biriydi Hamburg için. Ancak eski futbolcu daha “casting“ sırasında sinirlenip, devam etmeme kararı almıştı. “Yarışmayı“ kazanan Oliver Kreuzer oldu, oysa tüm adayların içinde en az şans verilen isim oydu. Bir dönem Avusturya ve İsviçre’de çalışan Kreuzer, Bundesliga 2 kulübü Karlsruhe’de de mütevazı şartlarla işlerini yürütüyordu. Büyük düşünen Hamburg’u bugüne kadar büyük düşünemeyen Kreuzer mi ileriye taşıyacaktı? Taraftarın tepkisine karşın Kreuzer işe çabuk koyuldu, ancak görevi hiç de kolay değildi. Arnesen’in şişirdiği kadroyu küçültmek zorundaydı ama aynı zamanda takımı güçlendirmesi gerekiyordu. Hamburg “Feda“ dese de, transfer yapmak zorundaydı ama bugünün görüntüsü de gösteriyor ki Hamburg birçok oyuncu transfer etti ama bir takım kuramadı. Rene Adler, Marcell Jansen, Rafael van der Vaart, Hakan Çalhanoğlu ve diğerleri… Görünürde Hamburg’un iyi bir oyuncu portföyü var ancak bu sezon Thorsten Fink de, 143 gün görevde kalan Bert van Marwijk da ve Almanya’nın gözde teknik direktörlerinden Mirko Slomka da çözümü bulamadı. Yıllardır yeniden yapılanan Hamburg belli ki yeni sezonda da yeniden yapılanacak, ancak bu sefer bunu hangi ligde yapacağı meçhul. Ekonomik anlamda da kriz var Ancak bilinen bir şey var ki hangi ligde olursa olsun bu yeni yapılanma hiç olmadığı kadar zor olacak. Her yeni sportif direktör, teknik direktör ve transfer ataklarıyla biraz daha maddi zorlukların içine giren Hamburg, bu alanda da dibe vurmuş durumda. Hamburg, kulüp tarihinde ilk kez Bundesliga yönetiminin yaptırımı ile karşı karşıya kaldı. Kulüp sadece bazı şartlara uyduğu takdirde yeni sezonda Bundesliga’da devam edebilecek. İki haneli bir transfer geliri bekleyen Bundesliga yönetimi aksi durumda Hamburg’u, sportif açıdan ligde kalsa bile bir alt kümeye düşürebilir veya puanını silebilir. Bu senaryo çok beklenmese de, tehlike çanları ciddi anlamda çalıyor. Şimdilerde bir dönüm noktasında olan Hamburg, kulübe birçok kez maddi yardımda bulunan KlausMichael Kühne’den yine elini cebine atmasını bekliyor. Dönüm noktası… Kulüp yönetimin en büyük umudu ise KlausMichael Kühne. 70 yaşına dayanan iş adamı Hamburg’a maddi anlamda birçok kez yardımcı olmuş ve yeni sezon itibariyle de daha fazla yardım etmek için hazırlanıyor. Ancak Kühne’nin bunun için kulüp yönetiminde etkili olma şartını koyması ve tüzüğü değiştirmek istemesi işleri karışık hale getiriyor. Rafael van der Vaart transferinde etkili olan ve Hollandalı yıldızın bonservisini büyük ölçüde kendi cebinden ödeyen Kühne, yeni yıldızların da sözünü veriyor. Sportif direktör Oliver Kreuzer ise Hakan Çalhanoğlu’nun etrafında daha genç bir takım kurmanın planlarını yapıyor. En mantıklısı bu olsa da taraftar ve denetleme kurulu Kühne’ye göz kırpıyor. Hamburg artık bir dönüm noktasında; küme düşmesi durumunda belki de uzun süreliğine geriye dönmemeye varabilecek bir buhranın içine girilebilir. Ancak ligde kalınsa bile yine buhranın içinde olması kuvvetle ihtimal. Ve aslında tek gerçek o yaşlı taraftarın dedikleri; “İyi ki bunları Hermann görmüyor…“
Benzer belgeler
röportaj - WordPress.com
Trabzonspor şahlanmamış, tüm Anadolu’nun
temsilcisi ve lideri vasfını üstlenmemişken onlar
vardı. Ligi salladıkları 5 sezon boyunca (19691973) müzelerine bir tane de Türkiye Kupası
koymuşlardı.
Önc...
Teknik direktör - Hayatım Futbol
‘İstikrar ve Özeleştiri kültürünü’ irdeledi. 2002’de finale çıkan takıma
rağmen sorunların hasır altı edilmeyişini, 114 yıllık futbol federasyonu
tarihinde sadece 11 federasyon başkanı ve 9 teknik ...