Teknik direktör - Hayatım Futbol
Transkript
Teknik direktör - Hayatım Futbol
1 8TEMMUZ2 01 4-SAYI 1 3 7 EFSANEGERi DÖNDÜ AL TYAPI YATI RI MLARI NI NMEYVELERİ Nİ ALMAYABAŞLAYANALMANYA SONUNDA2 4YI LSONRADÜNYAKUPASI ’ NI KAZANMAYI BAŞARDI Muz i p, Di nda rv eGol c ü De mbaBa Bi rÇa nt a , Bi rT op Sa l i hUç a n Düny aKupa s ı ’ nda n Ne l e rÖğ r e ndi k Yayın Koordinatörü Üstün Alman Teknolojisi İlker Yılmaz “2002’de Dünya Kupası’nda finale çıkıldığında Almanlar bunu ‘kura şansı’ olarak yorumlamıştı.” Aslında bu cümle birçok şeyi anlatıyor. 2014 Dünya Kupası’nı zaferle tamamlayıp tarihinde 4. kez bunu başaran Almanya’nın başarısının nedenini sorguladık. Muhakkak iyi bir altyapı yapılanması var bu işin temelinde ancak biz bu sefer farklı pencereden de bakmaya çalıştık. Orhan Uluca, Panzerleri başarıya getiren en önemli nedenleri ‘İstikrar ve Özeleştiri kültürünü’ irdeledi. 2002’de finale çıkan takıma rağmen sorunların hasır altı edilmeyişini, 114 yıllık futbol federasyonu tarihinde sadece 11 federasyon başkanı ve 9 teknik adamın görev almasının başarıya giden yolda ne denli önemli olduğunu kaleme aldı. Tabii bu sırada da Türkiye için bu istatistiklerin ne kadar çarpıcı ve olumsuz olduğu da gözümüzden kaçmadı. Editör Cantürk Temelli Yazarlar Alper Öcal Emre Çelik Mehmet Ali Çetinkaya Orhan Uluca Sedat Çıtrak Sercan Ergün Keyifli okumalar, Cantürk Temelli Uğur Karakullukçu [email protected] [email protected] #137 BU SAYIDA Neden Almanya? 24 yıl sonra kupaya uzanan Panzerler bunu sistematik bir çalışmaya borçlu Kupadan Neler Öğrendik? 2014 Dünya Kupası’na son noktayı koyduk. Gelin hep birlikte bu kupadan neler öğrendik bir göz atalım En İyi 11 Burada Hayatım Futbol ekibi Dünya Kupası’nın en iyi 11’ini hazırladı. En iyi teknik adam performansı ve 3 önemli usta isim de unutulmadı Alternatifsizliğe Alternatif Luis Suarez Barcelona’da! Uruguaylı, Messi’ye bağlı oyun anlayışını değiştirebilecek mi Marmaris’ten Roma’ya yolculuk Türk futbolunun son yıllardaki en önemli yıldız adaylarından Salih Uçan, artık İtalyan devi Roma için terk dökecek Cavcav Kıyıma Devam Ediyor Gençlerbirliği’nde Haziran ayında göreve gelen Kemal Özdeş’le yollar ayrıldı. Peki, bunu sürekli yapan İlhan Cavcav ne istiyor Muzip, Dindar ve Golcü Golcü transferinde mutlu sona ulaşan Beşiktaş, Demba Ba’yı kadrosuna kattı Orhan Uluca Dünya Kupası HF137 NEDEN ALMANYA? Güney Amerika’da Dünya Kupası’nı kazanan ilk Avrupa takımı olan Almanya’nın sürdürülebilir turnuva başarısının kaynağına inmek ve ‘Neden’sorusuna yanıt aramak gerekir Almanya 24 yıl aradan sonra 4.kez Dünya Kupası’nı kazandı. Brezilya’nın bir kupa fazlası olmasına rağmen Dünya Kupası tarihinde üst üste 4. kez ve toplamda 13. kez yarı final oynama başarısının yanı sıra 8 defa da finale çıkan ve en fazla galibiyet sayısını elde eden Panzerler kupa tarihinin en başarılı takımı oldu. Almanya’nın, 2014 Brezilya’ya son üç büyük turnuva şampiyonu olarak gelen İspanya’nın, 2002’de dönemin son şampiyonu Fransa’nın ve Arjantin’in yaşadığı bunalımlı süreçleri neden tarihi boyunca bir kez olsun yaşamadığını masaya yatırmak gerek. Altyapıya yaptığı harcalamaları ve geliştirdiği projeleri derginin eski sayılarında uzun uzadıya işlerken gözlerden kaçan ayrıntı şu ki bu atılımlar sahanın içerisini farklılaştırsa da 1950’den bu yana uzanan turnuva performansını değiştirmekten ziyade rayına oturttu. 1980 ile 1990 arası oynadığı 6 büyük turnuvanın ikisini kazanıp üçünde final oynayan Almanya’nın en başarılı dönemi ise 1972 ve 1974 yıllarında üst üste iki büyük turnuvayı kazandığı, 1976’da ise Avrupa Şampiyonası finali kaybettiği, Helmut Schön’lü zamanlarıydı. Nihayetinde genel tablo içerisinde Almanya sürekli kazanıyor. Pek çok ülkenin katılımı bir başarı kriteri, gruplardan çıkmayı ise tarihi başarı olarak gördüğü Dünya Kupası serüveninde üst üste iki çeyrek final oynamasının tarihi başarısızlık olarak görüldüğü bir başarı ivmesine nasıl sahip olunur? Hemen yanıbaşında duran İsviçre’nin 60 yıl sonra tarihi başarıyı tekrar etmek olarak kendilerine çeyrek finali hedef göstermesinin yanında final oynamayı dahi başarısızlık olarak gösterecek bir geçmiş nasıl yaratıldı? 1- İstikrar Federasyon başkanı Memlekette en son Ersun Yanal’ın bir televizyon programında saatlerce gerçekleştireceği projeleri geniş ve detaylı bir şekilde anlattığı gün heyecanlandığımızı hatırlıyorum. Gelin görün ki o programın arkasından bir yılı doldurmadan gönderilmek zorunda kalmıştı. Futbolun patronu olan federasyon başkanlarının sürekli değiştiği memlekette onların liderliğinde gerçekleşmesi beklenen uzun soluklu projelerin yaşamasına imkan var mıdır? Türk sporunun ilk teşkilatı olan Türk İdman Cemiyetleri İttifakı’nın kurulmasının ardından Yusuf Ziya Öniş başkanlığında ilk Türkiye Futbol Federasyonu 1923 yılında Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartmanı salonunda yapılan toplantıda ‘Futbol Heyet-i Müttehidesi’ adıyla kurulmuştu. Almanya’dan yaklaşık 23 yıl sonra ilk Federasyon başkanına sahip olan Türkiye’de Yıldırım Demirören’e kadar uzanan süre içerisinde 49 farklı isim Türk futbolunun başına getirildi. Almanya’da ise 1900’de ilk federasyon başkanı Ferdinand Hueppe olurken 114 yılda sadece 11 isim başkanlık koltuğuna oturdu. Nihayetinde bugünkü Dünya Kupası’nın atılımlarının söylem bazında 90’ların sonunda dile getirilip 2004’te eyleme geçirildiğini belirtirsek 10 yıllık bir sürecin sonunda elde edilmiş bir zafer olduğunun altını çizelim. Bir projenin milli takım düzeyinde hayata geçirilmesi için öncelikli olarak istikrarlı bir futbol yönetimi gerekir. Almanya’nın yüz yıl içerisinde gerçekleştirdiği pek çok projenin başarılı bir şekilde sonuçlanması istikrarlı bir yönetime sahip olmasıyla ilintilidir. En üst tabakada karışıklık ya da kaos yaşandığı takdirde sağlıklı bir spor politikasının izlenmesine olanak yoktur. Teknik direktör Türkiye Milli Takımı için teknik direktör serüveni Ali Sami Yen ile başlar ve bugün koltukta oturan Fatih Terim’e kadar uzanan kabarık bir liste söz konusudur. Bugüne kadar olan süre içerisinde Ay-yıldızlı takım 58 kez teknik adam değiştirmek zorunda kaldı. 25’i Türk 18’i yabancı 43 farklı teknik adam şef koltuğuna oturur. Almanya’da ise 1936’da Otto Nerz ile başlayan ve bugün Löw ile devam eden süreç içerisinde sadece 9 teknik direktör yer alır. 1936 ile 1984 yılları arasında görev yapan 3 teknik direktörün hikayesi ise istikrar içeriğini koyulaştırıyor. 28 yıl takımın başında kalan Herberger’den sonra yardımcısı Helmut Schön’ün başa gelip tarihin en başarılı dönemine imza atması bir yana 1980 Avrupa Şampiyonası’nı kazanan Jupp Derwall’in de Helmut Schön’ün yardımcısı olması Almanya’nın başarısının en önemli ayrıntısıdır. 48 yıllık süreç usta-çırak ilişkisi içerisinde yönetilirken 1980 Avrupa şampiyonluğu 28 yıl takımın başında kalan Herberger’den sonra yardımcısı Helmut Schön 60’ların sonunda göreve geldi ve 70’li yıllarda Almanya adına parlak bir futbol tarihi yazıldı. başarısının içerisinde 1936 yılında takımın başına geçen Herberger’in imzasını taşımasıdır asıl farkı oluşturan. 2014 Dünya Kupası’nda bazı teknik adamlar turnuva öncesi takımın başına gelirken Joachim Löw ise 10. yılını Alman Milli Takımı yönetimi içerisinde geçiriyordu. Başka bir ifadeyle Alman futbol tarihinin en fazla milli olan 3. futbolcusu Lukas Podolski’nin 117 maçlık serüveninin neredeyse tamamına eşlik etmiştir. 30 yaşın üzerinde çok az oyuncunun yer aldığı Alman Milli Takım kadrosundaki isimlerin yüzde doksanının kariyerindeki ilk günden bugüne kadar olan sürecin tamamına tanıklık etmiş bir teknik direktör olan Joachim Löw şüphesiz ki meslektaşlarından çok daha avantajlı bir konuma ulaşmış oldu. Belki tam da bu yüzden Louis Van Gaal’in iki yıl önce sıfıra çektiği Hollanda Milli Takımı ile elde ettiği üçüncülük teknik direktörlük mesleğinin kriterlerine göre Löw’ün kupasından daha değerli olarak görülüyor. Almanya ise teknik direktör istikrarı ile bunalımlı yıllarında dahi en az çeyrek final oynamayı başarıyor. 2-Özeleştiri kültürü Almanya’da 90’ların sonunda yeniden yapılanma ihtiyacını otoriteler dile getirmeye başladı. 2000’li yılların başında eyleme geçirilen proje söylem bazında 96’dan bu yana Almanya’nın tartıştığı bir konuydu. Başka açıdan bakarsak 1996 yılında Avrupa şampiyonu olmuş Panzerler ülke futbolunu bu başarıdan sadece iki yıl sonra masaya yatırdı. Peki, neden ve nasıl? Oysa kulüpler bazında 1999, 2001 ve 2002 yıllarında Devler Ligi’nde Alman takımları final oynamıştı. 2001 yılında Şampiyonlar Ligi şampiyonu Bayern Münih olurken 2002 Dünya Kupası finalisti ise Almanya oluyordu. Bir ülkenin “futbolumuz zirvede” başlığı altında kendisini kandırıp hayale kapılması için her şey mevcuttu aslında. Öte yandan gerçekçi bir bakış içerisinde 1996 Avrupa şampiyonluğu 86’da tohumları atılan başarılı jenerasyonun son dönemiydi. 2002 başarısı ise kura şansı olarak yorumlandı. 2000 ve 2004 Avrupa Şampiyonlarında guruplardan çıkılamayışın üzeri çizilmedi. Nihayetinde Almanya 2000 öncesi sayısız büyük turnuvaya katılım gösterirken sadece Jupp Derwall ile 1984 yılında gruplardan çıkamadı. Bakılan nokta gelecekte Sebastian Deisler hariç uluslar arası arenada herhangi bir oyuncunun Almanya’yı temsil edemeyeceği gerçeğiydi. Dolayısıyla yapılan devrimin temel amacı ülkeyi uluslar arası arenada temsil edecek zirve futboluna uygun yeni oyuncuları var etmek üzerine kuruldu. Eğitimin önemine de vurgu yapan bu devrimin iki önemli ayağı vardı: Futbolcu keşfi ve eğitimi. 300’ün üzerinde keşif noktası belirlenerek nice oyuncunun bulunması bir yana farklı bir eğitim ile bugüne hazırlanması ise fark yarattı. Bugün Dünya Kupası’nı kazanmış bir Almanya’nın 25’in altında 30 milyon euronun üzerinde fiyat biçilen sayısız oyuncusu bulunurken 1998 yılında Sebastian Deisler ve arkasından gelen Michael Ballack hariç herhangi bir oyuncuya çift basamaklıbir değer biçmek neredeyse imkansızdı. Bu farkı pek çok başarının yaşandığı dönemde görmek ise Alman halkının özeleştiri kültürü ve realist bakış açısından kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. 3- Bayern Münih gerçeği 70li yıllar Almanların, milli takım dönemi içerisinde en başarılı olduğu süreç. Unutulmaz Dünya Kupası EURO 2000’deki dibe vuruştan sonra 2002 Dünya Kupası’nda final oynayan Almanya, bu başarıyı ‘kura şansı’ olarak değerlendirdi ve sorunların üzerine gitmeye devam etti. olarak tarihe geçen 1970’de yarı final oynandıktan hemen sonra Avrupa şampiyonu (1972) olunurken 1974’te de Hollanda’yı devirerek Dünya Kupası ikinci kez müzeye gidiyordu. Beckenbauer, Hoeness, Breitner, Gerd Müller gibi Bayernli oyuncuların özünü oluşturduğu Almanya 1976 Avrupa Şampiyonası’nı ise finalde penaltılarla kaybetti. Nihayetinde 70’li yılların başarısının altında üç kez üst üste Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kaldırıp 3 kez de Bundesliga’yı yine üst üste kazanan Bayern Münih’in olduğu tartışmasız bir gerçek. 1976-1980 arası Almanya ile beraber Bayern Münih’in de iyi dönem geçirmediği gerçeği bugüne de ışık tutar. Dört yıllık bunalım sürecinin ardından Uli Hoeness ile beraber yeniden yapılanan Bayern Münih 45 yıllık istikrarlı bir başarıya sahip olurken Almanya Milli Takımı’nı da aynı şekilde zirvede tutmayı başardı. Joachim Löw bu başarının altında Alman futbolunu derinden etkileyen Bayern Münih teknik direktörleri Louis Van Gaal ve Pep Guardiola’nın da etkisi olduğunu belirtir ve bu isimlere teşekkür ederken mütevazı bir duruştan öte yine gerçekçi bir bakış atıyordu tarihi zafere. 2010 Dünya Kupası çıkışı ve başarısının altında Van Gaal’in Bayern Münih’e yerleştirdiği (Müller, Badstuber) sistem ile beraber yeşerttiği ve Alman Milli Takımı’nın iskeletini oluşturan Bayern Münih’in de bu başarıda payı çok büyük. farklılaştırdığı (Schweinsteiger) oyuncuların olması 40 yıllık bir geleneğin devamıydı. 1970’te başlayan Bayern Münih ve Almanya ortaklığı turnuva takımı Almanya’nın özetidir. Manuel Neuer, Philipp Lahm, Jeome Boateng, Bastian Schweinsteiger, Toni Kroos, Thomas Müller ve finalde golü atan Mario Götze ile beraber 11 oyuncunun 7’sinin aynı takımda olup son 5 yılda 3 kez Şampiyonlar Ligi’nde final oynaması bugünkü başarının yine asli unsurudur. Brezilya ve Arjantin’e karşı oyun olarak üstün olmadığı zamanlarda dahi mental olarak iki dünya devinden de çok daha iyi olmasını Bayern Münih’in bu oyunculara genç yaşta kattığı tecrübe ile açıklayabiliriz. Dünya Kupası’na Ribery ve Alcantara’nın sakatlıklarına rağmen gönderdiği 14 oyuncunun da oynadığı takımlarda başarı kazanması tesadüf değil. Takımın yedeği Shaqiri’nin hattrick yapıp Mandzukic’in goller atıp Robben’in takımını taşıdığı yerde Dünya Kupası’nın gerçek şampiyonunun Bayern Münih olduğunu da rahatlıkla dile getirebiliriz. Ülke futbolunun yüz yıllık tarihi içerisinde sadece bir kez Galatasaray’ın uluslarası bir kupa kazandırmasının üçüncülüğü getirdiği yerde Bayern Münih’in yarım asırlık zirvede kalışının milli takıma etkisidir “turnuva takımı” Almanya’nın içeriği. Alper Öcal Dünya Kupası HF137 KUPADAN NELER ÖĞRENDiK? Her anıyla bize büyük keyif veren 2014 Dünya Kupası’ndan öne çıkanları, dikkat çeken noktaları sizler için derledik. İşte bu kupadan öğrendiklerimiz Yes, they can ! Dünya Kupası tarihinde tribünlerde en fazla seyircinin olduğu turnuva 3,587,538 kişiyle ABD 94’tü. Brezilya 2014 ikincilik koltuğuna 3,429,873 taraftarla oturmayı başardı. Brezilya’dan sonra maçlar için en çok bilet alanlar Amerika vatandaşıydı. Klinsmann izin kâğıtlarını hazırlamadan önce de topu bomba diye karakola götürecekler başta Gana maçı olmak üzere kulaklarımıza “kazanacağımıza inanıyoruz.” tezahüratını kazımıştı. Almanya bile şampiyon anketlerinde Brezilya derken Arjantin ve İspanya ile birlikte özgüveni en yüksek olan Amerika’ydı. Houston, Chicago, NY fanfestlerinin Brezilya’dakilerden görkemli olmasına şaşmamalı. Son 4 kupada 3 kez gruplardan çıkmayı başaran takım da bu desteğin hakkını verdi. Kimbilir, Amerikalılar bir gün gerçekten ayakla oynanan oyuna ‘futbol’ demeye başlar. Bu top kalsın 1994 bir tekstil harikasıydı. Campos’un fantastik kaleci kazakları bir tarafa ilk defa formaların arkasında isim vardı. Kramponlar ve hatta hakemler bile tek tip siyahtan arınarak renkleri keşfetmişti. 2002’den bu yana ise toplar kupaya damga vuruyor. Zira meşin yuvarlağın sadece nostaljisi kaldı. Fevernova ile falsolar bir başkaydı. Teamgeist ve son olarak Jabulani ile kaleciler artık isyan bayrağı açmıştı. 2014’ün Brazuca’sı kendini polemiklere malzeme etmeden işini yaptı. Gol oldu yağdı, kurtarılmaktan bitkin düştü. Hem kalecilerin hem hücumcuların gönlünü fethetti. Tarihin en gollü maçları ve aynı zamanda en spekteküler kaleci performansları aynı kupa içinde deneyimlendi. Adidas renklerini ve ismini değiştirebilir ama daha fazla mühendislik kasmadan Brazuca’ya sahip çıksın. Rotasyon > İstikrar Turnuva takımı olmanın baş koşulu olarak genelde kadro ve diziliş istikrarı öne sürülür. Şampiyonların 11’i kaliteleri kadar bir çırpıda sayılmakla da meşhur olmuştur ama 2013’te çeyrek final eşleşmeleri belli olduğunda yokluktan istikrarlı olmak zorunda kalan Kosta Rika ve ev sahibi Brezilya dışında kalan 6 takımın ortak özelliği rotasyonu daha çok sevmeleriydi. Van Gaal, Wilmots, Sabella, Deschamps ve Pekerman baş döndrücü sayılabilecek rotasyon uygularken; gruplarda tercihlerindeki inadıyla eleşttirilen Löw de eleme turlarıyla birlikte hem kadroya hem rollere ince ayar çekmekten çekinmedi. Brezilya’nın yarı finalde rotasyona hazırlık yakalanıp turnuvanın en büyük hezimetini yaşayarak elenmesi de istikrar ve ezberin eskisi kadar işe yaramadığının bir diğer göstergesi olarak hatırlanacak. 3 aşağı 5 yukarı 1930’da ilk kupa düzenlediğinde takımlar sahaya piramit şeklinde diziliyordu. O günden bu yana her kupa, oyunda yeni dizilişlere ve taktik anlayışlara ilham vererek öncü oldu. 34 ve 38 Metodo’yu, 54 WW’yi ve harika Macar takımını, 58 ve 70 kupaları Brezilya ve 4-2-4’ü trend haline getirdi. 74’ten sonra oyun Hollanda ile total görünmeye başlandı. 84’te Fransa’yı 3-5-2 ile şampiyon yapan Hidalgo’dan feyz alan Bilardo 86’da Arjantin’i kupaya taşıdı. 94’ten sonra ön libero ile 4’lüye dönüldü. 2010 ise 4-2-3-1’in zirvesiydi. Türevleri sahaları domine etti. 2014 için yeni bir akımdan söz etmek zor ama Meksika, Kosta Rika, Şili, Cezayir gibi sürprizlerin arkasında 3 aşağı 5 yukarı aynı şablon var. Hollanda önce Meksika, sonra Kosta Rika’yı yine 3’lüyle eleyerek yarı finale geldi. Gelecek sezon İtalya ve Brezilya kulüpleri dışında pek alıcısı olmayan 3’lü biraz daha revaçta olacaktır. Kılda keramet olsa... 2002’de Ronaldo sokaklarda tanınmamak için garip kakülüyle sahada arz-ı endam etmişti ama gol kralı olunca yalan oldu tabi. Türkiye’nin başarısı kadar Ümit Davala’nın mohikanı da aynı kupada çok popülerdi. 2014’te Ganalı Boye’nin benzer ama kenarları sarartılmış mohavkı maalesef kendi kalesinde sebep olduklarının ötesine geçemedi. Erciyes’te Bahattin abi icabına bakacaktır. Pogba ve Vidal İtalyan dokunuşlarıyla biraz daha fiyakalı göründü ama son dörde yetmedi. Balotelli onlar kadar bile şanslı değildi. Erken döndü. Cristiano Ronaldo’nun zikzakları, Nani’nin kafasında içinde 17 yazan yıldızı kadar turnuvada çaresiz kaldı. Die’nin tırtıl modelinin en iyi açısı Samaras’a yaptığı penaltı anında görüntülendi. Marcelo ve Assou-Ekotto afrolarıyla soldan soldan pek gelemediler. Becekrmann’ın rastası sayesinde mısır tarlalarının pek iyi bir ilham kaynağı olmadığı anlaşıldı. Isaac Vorsah’in cheetos modeli üzülmemeli. Palacio’nun sıçan kuyruğu finalde atamadığıyla 1994’te kuyruklunun has adamına öykünürken, Fellaini kupadan sonra brokoliyi kafasından çıkararak Old Trafford’a şüphesiz umut dağıttı. Bir Concacaf gördük sanki Kupaların keyfi sürprizi kadar konuşur. 2002 yarı finallerinde Güney Kore ve Türkiye, 2006’da gruplardan Avrupalı rakiplerini ekarte ederek çıkan Avustralya ve Ekvador, 2010’da Gana ve Uruguay’ın yanı sıra İtalya ve Danimarka’nın önünde gruplardan çıkan Paraguay ve Japonya, hatta İngiltere’nin önünde lider olan ABD enfes tatlar bırakmıştı. Bu kez Güney Amerika’da komşu konfederasyon Concacaf takımları şaşırttı. 4 temsilcinin 3’ü ilerledi. 1986’dan beri bir ilkti. Hepsi de üç aşağı beş yukarı aynı tarzla başarılı oldıu. En son 1990’da grubundan çıkan Kosta Rika kendini aşıp yarı finalin kapısından döndü. Üstelik FIFA sıralamasında ilk 15 içinde yer alan 4 ülke İtalya, İngiltere, Uruguay ve Yunanistan’ın hakkından gelerek. Dali yaşaaydı da sürreal görseydi. 5 kupadır üst turu gören Meksika’ya bu kez Hırvatistan karşısında şans tanınmıyordu ama Herrera ve öğrencileri selfie’yi boşuna çekmediklerini gösterdi. ABD çeyrek finale Wondolowski’nin ayak içi kadar uzaktı. Howard, Ochoa ve Navas direndikçe adrenalinin kalitesi arttı. Honduras da diğerleri gibi zengin olsa Gold Cup adını tamamen hakedecekmiş. Gazeteciliğin şahikası Abdullah Avcı Brezilya’ya gidemediği için Türk medyası da turnuvada Ömer Üründül yaratıcılığında temsil edilebildi. Di mi Yalçın? Neyse ki gidenler de hiç fena değilmiş. Suarez ısırığıyla başlı başına turnuvayı domine ederken eve erken dönen İngiltere medyasının tirajını kurtardı. Fred antrenmanda Marcelo’nun kolu üzerinden Suarez ile dalga geçeceğine top oynasaydı Brezilya 7 yemeyebilirdi ama Güney Amerika medyası açısından fena olmadı. 57 yaşındaki Brezilyalı spiker sözünü tutup programı donla sunmak yerine Ahmet Çakar’dan yan çizme dersleri alsa daha iyi olurmuş ! Hollanda’nın yarı finalde elendikten sonra NRC gazetesinin turuncu ağlayan yüz ilk sayfası başta turnuva boyunca çok başarılıydılar. Meksika’nın Record gazetesinin Hollanda maçı öncesi portakal sıktıkları motivasyon harikası birinci sayfası, Berliner Zeitung’un şampiyonluk sayısı, New York Post’un Eataly göndermesi gibi sayısız güzel iş de cabası. En kötüsü hakemler Futbolda kimseye yaranamayan birileri varsa o da kuşkusuz hakemler. Onlara yönelik kızgınlık ve eleştirilerin mantıklı bir temeli çoğu zaman yoktur, taraf olanlar görmek istediği gibi görür ama bu kez kendileri edip kendileri buldular. Gol çizgisi teknolojisinin ilk kez kullanıldığı turnuvada onlara olan güven zaten azdı ama turnuvadaki berbat kararlarıyla turnuvayı etkilemeleri bir tarafa skandal kararlarıyla artık ofsayt ve penaltılar için de bir teknolojinin önünü açtılar. Sadece 8 kırmızı kartın çıktığı ve sertliğe tolerans tanınan turnuvada kantarın da topu kaçtı. Saha içinde Suarez’in ısırığından Zuniga’nın tekvandosuna kadar cezalandırılmayan utanç sahneleri gördük. Turnuvada kendini attığı için sarı kart gören tek oyuncu olan Oscar’ın kendini atmamış olduğu gerçeği de tüy dikti. Hakemler pek çok açıdan tarihin en iyi turnuvasının en kötü tarafıydı. Jimmy Jumplar hiç bitmesin Euro 2004 finalinde Figo’ya Katalan bayrağı atınca tanıdığımız seri saha işgalcisi, protestocu, eylemci, güzel adam Jimmy Jump kendini F1 pistinden tenis kortuna, Eurovizyon sahnesinden Goya ödüllerine hatta su polosuna bile bulanıp mesajını vermişti. Dünya Kupası protestolarıyla anılır ve Sosyalist parti milletvekili Romario yetkililer hakkında yolsuzluk ve rüşvet iddialarının araştırılması için meclise önerge vermişken sahada Jimmy Jump görmek de fena olmazdı ama yerini Mario Ferri doldurdu. 2010’da İspanya – Almanya yarı finaline damgasını vuran Ferri, 2014’te de sahnedeydi. Tekerli sandalyeden atlayıp üzerine “favela çocuklarını kurtarın.” ve İtalya Kupası’nda öldürülen Ciro Esposito anısına “Ciro yaşıyor” yazılı tişörtle Belçika – ABD maçında sahaya daldı. İyi ki de daldı. Nerede o eski frikik ustaları ? Ofsayt için pazularına titreşimli uyarı cihazı, diyalog için kulaklık takmalarına yeni alıştığımız hakemlerin aksesuarları arasına 2014 Dünya Kupası’nda duran top spreyi de eklendi. Profesyonel grafiti sanatından örnekler sergileyebilecek kadar sprey pratiği de yaptılar ama oyuncular açısından sonuç hüsran oldu. Çuvalla gol atılan turnuvada sadece 3 frikik şaheseri izleyebildik. Dzemaili, David Luiz ve Messi gözümüzün pasını silse de yetmedi. Barajlar nizami değilken daha fazlasını izlerken, uygulamadan sonra keskin düşüş görmeyi bazı uzmanlar topun önündeki spreyi futbolcuların engel gibi algılamasına bağlasa da eskisi kadar iyi frikikçiler olmadığını da kabul etmek gerek. % 9 ile frikik atan Cristiano Ronaldo uzman olarak görülüyor. Ronaldinho, Zidane, Del Piero, Mihajlovic, Juninho, Nakamura gibileri yoktu. Beckham olsa bu barajlarla İngiltere evine belki daha geç dönebilirdi. Isırma, ırkçı ol ! Brezilya’da futbolun çirkin yüzü olan ırkçılık bilinen yöntemlerle yapılmadığı için belki fazla gündem olmadı ama tribünlerden yine eksik olmadı. Meksika tribünleri Hırvatistan maçında homofobik tezahüratlarla tribünleri kirletti. Rusya tribünleri Kamerun oyuncularını sürekli taciz etti. Almanya – Gana maçında tribünlerde afro peruklar ve yüzleri siyaha boyanmış kişiler Gana’yı hedef aldı. Sahaya üzerinde Nazi göndermeleri olan biri girdi ve Muntari fark edene kadar da kimse müdahale etmedi. FIFA disiplin komitesi başkanı Claudio Sulser bunu kaba, uygunsuz ama doğrudan oyunculara yapılmadığı için cezalandırılmaya gerek görmedi. Hırsını rakibini ısıran Suarez’i neredeyse yarım sezon futboldan ederek aldı. Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça ! Avrupa vs. Amerika Avrupa kıtası son iki finali domine ederek kupadaki hakimiyetini perçinlemişti. Güney Amerika tabularını da Brezilya’da, üstelik ev sahibine kupada yarı final rekoru olarak geçen 7-1’lik hezimeti yaşatarak şampiyon olan Almanya ile yıktı. Brezilya’nın 1958 çıkarmasına geç de olsa misilleme geldi. Öte yandan son 16 arasına sadece 6 tane Avrupa takımı kaldı. Bu tarihin en düşüğü olarak kayıtlara geçti ve elenenler ligleri de büyük olan önemli ekollerdi. Almanya zirvede farkı açarken diğer büyükler vasata yaklaştı. Latin ve Concacaf ülkelerinin vasatlarıysa Kolombiya dışındakiler güzel olmasa bile sonuç odaklı tarzlarıyla Avrupa takımlarını ekarte etti. Bireysel performanslarda da öne çıktılar. 2018 Rusya’da daha olgun olacaklar ve bu merak bile güzel. Sosyal medya patlaması Dakikada 618,725 twitter mesajı, toplamda 672 milyon eder ve 3 milyar Facebook etkileşimiyle Dünya Kupası geçen seneki Superbowl’u geçerek tarihin sosyal medyada en çok konuşulan olayı oldu. Arjantin Milli Takımı hesabı Hollanda maçındaki penaltıcılarını twitter’dan ilan ederek direkt temsilin öncüsü oldu. İnsanların %72.5’inin maçları sosyal medyayla birlikte takip edip, değerlendirdi. Brezilya 55, ABD 48 milyon katılımcıyla başı çekti. FIFA, ESPN ve Univision’un web tabanlı maç izleme servisleri rekor kırdı. Teknolojinin evrimiyle bu yükseliş şüphesiz devam Almanya-Gana maçında sahaya üzerinde Nazi göndermeleri olan biri girdi ve Muntari fark edene kadar da kimse müdahale etmedi. edecek. İyi mi kötü mü bilinmez. Turnuvaya damga vuran olayların globalleşmesi eskiden günler alırdı. Yerel etkileşimler eskiden ertesi gün okulda, işte ve sokakta yapılırdı. Oysa artık tarihin en farklı yarı final skorunun hem futbol hem mizah değeri birkaç saatte klavyelerde tüketildi. Bilginin alelacele bir yere yetişmek istermiş gibi bir hâli var ve bu baş döndürücü hıza yetişmek çılgınca. Dünyanın en büyük stadı artık sosyal medya. Cesur Afrika Futbolda atletizm öne çıkmaya başladıktan sonra Afrikalı oyuncuların oyundaki etkisi ve katılımı da arttı. Avrupa’nın fiziksel kalitesine adaptasyon eğilimleri, üst düzey liglerde başarılı olan temsilcileriyle birlikte turnuvalarda Afrika takımlarının otoriteler nezdinde sürpriz yapma olasılıkları bazen futbolun ikinci vatanı olan Latin Amerika takımlarının dahi önüne geçti ama sonuç öyle olmadı. Kamerun’u bir kenara bırakırsak tüm Afrika takımları çok cesurdu ama yeteneğin yanına kolektiflik eklemeyi, sahada aynı frekansı yakalamayı Cezayir dışında başaran olmadı. Çok iyi futbolcu olmakla, karar anında lider ve elit futbolcu olmak arasındaki çizgide Yaya Toure bile kayboldu. Yine de cesur Afrika takımları birkaç jenerasyon sonra bu isimleri teknik adam olarak değerlendirebilirse gelecek kupalarda bir şampiyon çıkarabilir. Sonuçta Roger Milla’nın 3 kupa ve 42 yaşında yapabildiğini Gyan iki kupa ve 28 yaşında geliştirmeyi başardı. Reklamlar Televizyondan bahsetmeye gerek bile yok ama Dünya Kupası’nın sosyal mecralarda yarattığı patlamadan dijital pazarlama ve reklam sektörü de rekor üstüne rekor kırarak bağımsızlığını ilân etti. Adidas turnuvayı All in or nothing konseptiyle domine etti. 1.6 milyon twitter mesajıyla turnuvanın en çok konuşulan markası oldular. #allin konusu tek başına 1 milyon katılımcıya ulaştı. Youtube kanalı 200 bin yeni üye kazandı. Nike da “Risk everything” kampanyasıyla turnuvanın kazananlarından. Twitter’da Adidas’ın 5’te 1’i iş yaptılar ama The Last Game videosu kurumun sadece resmi Youtube kanalında 65 milyon kez görüntülenirken, tüm internette 2 milyarı mobil cihazlardan olmak üzere 6 milyar etkileşim yarattı. Kupanın resmi sponsorlarından McDonalds ise anlaşılmaz #FryFootball kampanyasıyla çuvallayanlardan. İtibarı kurtaran Suarez’i Big Mac yemeye davet eden Uruguay franchise’ı oldu. 78 bin RT hesabı takip edenlerden 3 misli fazlaydı. Dünya Kupası HF137 BiZiMKiSi DAHA ALTIN 11 2014 Dünya Kupası tadı damağımızda kalarak bitti. Almanya, finalde Arjantin’i yenerek 24 yıl sonra tarihindeki 4. kupayı kazanmayı başardı. Turnuva boyunca oynanan 64 maçın birçoğunda gözümüze hoş gelen, yaptıklarıyla bizlere keyif yaşatan birçok futbolcu oldu. Ama bazıları bunu yaparken nefesi yettiği kadar takımını da sırtladı götürdü. Herkes, her kupa sonunda klasikleşen en iyi 11’lerini bunlar üzerinden açıklarken biz de hem bunlara dikkat ettik hem de oyuncuları neden buraya layık gördüğümüze değindik. Tabii en iyi teknik adamı da unutmadık Manuel Neuer 2014 Brezilya için kalecilerin kupası oldu desek büyük ihtimalle yanlış yorumda bulunmayız. Navas, Ochoa, Bravo ve Krul gibi file bekçileri turnuvada iz bıraktılar. Fakat bir isim var ki, Brezilya’da ortaya koyduğu performansla dünyanın en iyisi yakıştırmalarını ne kadar hak ettiğini gösterdi. “Kaleci değil libero” hatta “Sahte 5” yakıştırmalarını alan Neuer, 24 yıl sonra Dünya Kupası’nı kaldıran Almanya’da en çok parlayan isim oldu. Şüphesiz Neuer’in bu oyun karakterinin tavan yapmasında teknik adam Pep Guardiola’nın da payı büyük. Bir oyun kurucu gibi oyunu geriden kurması, sakinliği, el ayak hakimiyetinin mükemmel olması, sürekli oyunun içinde kalarak takımı rahatlatması, savunma arkasına atılan toplarda tehlikeyi sezip müdahalede bulunması en büyük artısı. Brezilya’ya karşı oynanan yarı final maçında üstün Alman teknolojisinin bir ürünü olduğunu kanıtladı. Uzun lafın kısası, Almanya daha iyisini yapana kadar en iyisi bu… Ve Neuer de 2014 Hayatım Futbol ekibine göre turnuvanın en iyi kalecisi. Sedat Çıtrak Philipp Lahm Pep Guardiola’nın “Çalıştığım en zeki futbolcu” dediği Philipp Lahm, onun önderliğindeki Bayern Münih’te tüm sezonu bir orta saha oyuncusu olarak yüksek verimde geçirdi. Bu performansa Löw de kayıtsız kalamayınca, Almanya formasıyla sağ bekte görmeye alışık olduğumu Lahm, Brezilya’da sahaya orta sahada çıktı. Gelen eleştiriler ve aksayan sağ kanat sonrası Löw yeni bir hamleyle tecrübeli isme yine sağ kenarı gösterdi. Belki de kupanın dönüm noktalarından olan bu kararın ne kadar doğru olduğu da önce Fransa – Almanya maçıyla birlikte kendini göstermeye başladı. EURO 2008’de sol bekte harikalar yaratan, Bayern Münih formasıyla bir orta saha yıldızıymış gibi performans sergileyen Lahm, Panzerlerin kupaya giden yolunda sağ kenarı taşıdı. Her haliyle özel bir futbolcu olduğunu bu turnuvada da bir kez daha kanıtlayan Lahm, Hayatım Futbol ekibi tarafından da turnuvanın en iyi 11’ine layık görüldü. Sedat Çıtrak Mats Hummels Başarılı savunmacı, 2014 Brezilya’da gösterdiği performansla, 2006’da İtalya’nın kupayı kaldırmasında büyük rol oynaayan savunmacı Fabio Cannavaro’yu akıllara getirdi. Pozisyon ve kademe bilgisi üst düzey, ayağına oldukça hakim, bir stoper olan Hummels, 7-1’lik Brezilya maçında ortalarda çok fazla gözükmese de özellikle Fransa maçındaki oyunuyla Almanları kupada bir üst tura taşıdı. Attığı kafa golü ve oyunun devamında Fransa hücumlarına karşı özellikle yüksek toplarda gösterdiği direnç onu turnuvanın parlayan isimlerinden biri yapmaya yetti de arttı. Finalde karşısında Lionel Messi, Agüero, Lavezzi ve Higuain vardı. O, bu yıldızlara da geçit vermedi ve Hayatım Futbol ekibi tarafından 2014 Brezilya’nın altın 11’ine layık görüldü. Sedat Çıtrak Ron Vlaar Jaap Stam’dan beri, izlediğimiz belki de en dominant Hollandalı stoper performansı. Van Gaal’ın kerameti kendinden 5-3-2’sinde, savunmanın lideri rolünü kupa boyunca başarıyla taşıyan Ron Vlaar; partnerleri De Vrij ve Bruno Martins Indi’yi de parlatan isim oldu. Üçlü savunmanın ortasında; gücü, oyunu okuması ve sakinliğiyle dosta güven veren, düşmana korku salan Vlaar kupanın parlayan isimlerinden bir diğeri oldu. Garay’ın ancak Demichelis geldikten sonra yükselen performansı ve yarı finalde Almanya’dan 7 gol yiyen Brezilya’dan bir stoperi buraya almanın anlamsızlığı, onu Hummels’in yanına koymamıza neden oluyor. Arjantin karşısında, çıktığı tüm hava toplarını kazanması ve girdiği tüm ikili mücadeleleri kazanması oldukça etkileyiciydi. Formasını giydiği Aston Villa’da, taraftarın ‘’Beton’’ lakabını taktığı deneyimli oyuncu, The Villans için takımın efsanalerinden Martin Laursen kadar önemli bir figür. Kulübüyle sözleşmesi 2016’da sona erecek oyuncu, milli takımdan da hocası olan yaşlı kurt Van Gaal’in, yeniden yapılanan Manchester United savunması için bir numaralı adayı. Ron Vlaar, seneye Villa Park çimlerinde olmayabilir ve bu, Aston Villa’nın ligdeki kaderini bile belirleyebilir. Vlaar, Hayatım Futbol ekibinin belirlediği altın karmaya giren bir diğer isim. Sercan Ergün Daley Blind Babanızın, Avrupa’nın en büyük ekol kulüplerinden biri olan Ajax’ta 350’nin üzerine maça çıkmış, 5 şampiyonluk yaşamış ve iki yıl üst üste Hollanda Ligi gol kralı olmuş bir efsane olduğunu düşünün. Aynı babanın, formasını giydiğiniz milli takımda yardımcı antrenör olarak 90 dakika boyunca gözünün sizin üzerinizde olduğunu da düşünün. Baskı altında hissederdiniz, öyle değil mi? 4 yıl üst üste Hollanda Ligi şampiyonu olan Ajax’ta, kupaya gelmeden Yılın Futbolcusu ödülünü aldıysanız eğer; cevap elbette hayır. Grubun açılış maçında, Van Persie’nin attığı muazzam kafa golünün milimetrik asistinin altında Daley Blind’in imzası vardı. Yalnızca geçen yıldan bu yana milli takım forması giyen bu çok yönlü oyuncu, kupaya sol bekte başlayıp sakatlıklar sonrası ön liberoya geçtikten sonra, kupayı yine sol bekte tamamladı. Blind, kupada turuncu formayı giyen her oyuncunun adının anıldığı Manchester United için, takımdan ayrılan Evra’nın pozisyonuna bir numaralı aday. Fiziksel olarak oldukça kuvvetli olan oyuncu, ön liberoda, sol bek pozisyonunda olduğu kadar başarılı. Geçen sezon Ajax’ta 37 pozisyon yaratan oyuncu, geriden oyun kurabilme yeteneğine de sahip. Brezilya ile oynanan maçta bir de gole imza atan Blind, kupanın en iyi sol bek performansına sahip ismi ve bizim de seçimimiz oldu. Sercan Ergün Sami Khedira 10 yıl önce başlayan bir altyapı atılımının meyvelerini, 24 yıl sonra Dünya Kupası şampiyonluğu ile toplayan Almanya’nın, en başarılı altyapısına sahip takımlardan biri kuşkusuz Stuttgart. Stuttgart altyapısından yetişip, dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Real Madrid’de 4 sezondur istikrarlı bir şekilde forma giyen Sami Khedira ise, oynadığı pozisyonda dünyanın en iyilerinden biri. 2010 Dünya Kupası’nda, Chelsea’li Michael Ballack’ın sakatlığının ardından Panzerlerin formasını giymeye başlayan Khedira, o formayı bir daha sırtından çıkarmadı. Onu sağ bekin kademesine girerken, ceza sahasına giren rakip oyuncudan topu kaparken veya (Brezilya maçında olduğu gibi) rakip ceza alanında boy gösterirken görebilirsiniz. Komple bir orta saha oyuncusu olan Khedira, iki ceza sahası arasında da aynı şekilde etkili. Kroos ve Schweinsteiger ile kurduğu ortaklık, kupanın kazanılmasını sağlayan en önemli etkenlerden biri oldu. Sadece Brezilya maçında gösterdiği performans bile, Khedira’nın turnuvanın en iyi 11’ine girmesini rahatlıkla sağlıyor. Sercan Ergün James Rodriguez 2014 Dünya Kupası’nda herkesi yaptıklarıyla heyecanlandıran Kolombiya’nin turnuvanın son 16 turunda Uruguay’i saf dışı edip çeyrek finale yükseldiği maçın ardından Oscar Tabarez’in takımını yıkan Kolombiyalı yıldızı, Maradona ve Messi gibi isimlerle aynı klasmana yerleştirmesi, Zico ve Messi gibi isimlerin Rodriguez’e yaptıkları övgüler, Rodriguez’in adının Real Madrid ile birlikte anılması, David Luiz’in Estadio Castelão’da 65000 kişiye James Rodriguez’i alkışlatması ve bunun gibi birçok şey gösteriyor ki 2014 Dünya Kupası son derece önemli ve çok özel bir yetenegin eşi zor bulunur bir performansına tanıklık etti. Attığı ve hazırladığı gollere Kolombiya’yi orkestra şefi gibi idare eden ve ülkesine tarihinin en iyi derecesini elde ettiren 22 yaşındaki yıldız, turnuva performansıyla uzun yıllar adından söz ettirecegini bir kez daha gösterdi. 6 golle turnuvanın da gol kralı olarak adını da tarihe yazdırmış oldu. Biz Hayatım Futbol ekibi olarak ‘Hames’ Rodriguez’i altın 11’e koyuyoruz ama şunu da söylememiz gerekiyor, bu çocuk yaptıklarıyla daha fazlasını da hak ediyor. 2018’de daha fazlasını başaracaktır. Emre Çelik Javier Mascherano Lider, sakin, soğukkanlı ve muhteşem kesici… Onu tanımlamak için akla ilk gelen kelimeler bunlar. Uzun yıllar defansif orta saha olarak izlediğimiz Arjantinli Javier Mascherano, 2010 yılında transfer olduğu Barcelona’da orta saha oyuncusundan stoper pozisyonuna evrilmişti. Barcelona’da forma giyen yıldızların arasında adeta görünmeyen bir kahraman oldu. Uzun yıllar stoper oynamasına rağmen Dünya Kupası’nda özellikle de yarı finalde Hollanda karşısında ortaya koyduğu orta saha performansıyla parmak ısırttı. “Bir ön libero nasıl olmalı?” sorusunun cevabı bir kenara, dersini verdi izleyenlere. Yarı finalde Hollanda’ya karşı oynanan maçta Robben’e adım attırmadı. 120 dakika boyunca konsantrasyonu bir an olsun kaybetmedi. Stoper oynamasından kaynaklı hamlelerinin hepsinin zamanlaması yerindeydi. Barcelona’yı yakından takip edenler onun sahip olduğu sezgi gücü ve muazzam kesiciliğinden haberdardı. Fakat böylesine büyük bir turnuvada, futbolla ilgili olmayanların bile takip ettiği bir organizasyonda hak ettiği değeri nihayet görmüş oldu. Hatta ve hatta bu turnuva özelinde, “Messi’den sonra Arjantin’nin en iyisi“ değerlendirmesinin aksine Javier Mascherano’yu Lionel Messi’nin önüne koymaktan da çekinmiyoruz. Sedat Çıtrak Arjen Robben 2012/13 sezonunun sonunda elde edilen Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu ve geçen sezon kazanılan Bundesliga ile geçmişte kaybettiklerinin acısını bir bir çıkaran Arjen Robben, liderliğini yaptığı Van Gaal’in 2014 model Hollandası ile turnuvaya harika bir başlangıç yaptı ve 2010’da boyun eğdiği İspanya’yı deyim yerindeyse adeta harcadı. Bununla da yetinmeyen Robben, her maçta performansını bir kademe daha yükseltti. Meksika maçında takımını ipten alırken Robben’i ne tekmeler ne formasından asılan eller ne de beline sarılan savunmacılar durdurabildi. Her ne kadar Hollanda adına turnuvanın en önemli maçı olan Arjantin karşısında beklenen performansı gösteremeyip takımını finale taşıyamasa da turnuva geneli dikkate alındığında bireysel açıdan en iyi oynayan isimlerden biriydi. Turnuvanın en iyi 11’inde hücum hattında olmayı da hak etti. Emre Çelik Thomas Müller Henüz 24 yaşında ama öyle istatistiklere imza atıyor ki uzun yıllar boyunca akıllardan çıkmayacak bir isim Thomas Müller… Öyle ki kariyerindeki ikinci Dünya Kupası’nı oynadığı Brezilya topraklarında Almanya formasıyla rakip ağlara 5 gol bıraktı bu da kupa kariyerinde toplam 10 gole ulaşması anlamına geliyordu. Almanya’nın zorlu kupa yolculuğunda 5 golünün yanına 2 de asist sıkıştıran 24 yaşındaki yıldız, Panzerlerin tarihine adını altın harflerle yazdıran isimlerinden biri olacağının sinyalini şimdiden veriyor. Oynadığı birden fazla pozisyon ve ortaya koyduğu gösterişsiz futbol ile izleyen herkesi büyülüyor. Teknik direktör Löw’ün santrforsuz oyun sisteminde doğru yerde, doğru zamanda bulunması, uzun yıllar o pozisyonda oynayan usta bir santrfor gibi yüksek sezgilere sahip olması onu özel kılan şeylerden sadece birkaçı. İzleyenlere her fırsatta futbolcunun kalitesini ve değerini belirleyen şeyin gösterişli oyun olmadığını gösteren Müller, 2014 Brezilya’daki oyunuyla turnuvanın altın 11’ine girmeyi hak ediyor. Sedat Çıtrak Lionel Messi Arjantin için o, Maradona’dan sonra Mayıs Güneşi’ni dalgalandırabilecek tek isimdi. Adını ilk kez, 2005 yılında düzenlenen ve kendisinin de gol kralı olduğu U20 Dünya Kupası’nda duyuran Lionel Messi, 13 Temmuz Pazar günü kariyerinin belki de en önemli maçına çıktı. Olmadı, çünkü sahada ne takımın kilit isimlerinden (Real Madrid’e uzatmalarda Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu getiren adam) Di Maria vardı, ne de bu tarz maçlarda ayakları titremeyecek bir Tevez. Bunların üstüne, hazırlanan pozisyonları bitirmekte beceriksizlik yarışına giren Higuain ve Palacio ikilisi de eklenince 13 Temmuz, Lionel’in hayatı boyunca hatırlamak istemeyeceği bir tarih oldu. Final maçında oldukça etkisiz görünse de, takımı attığı kritik gollerle finale taşıyarak zaten görevini yapmıştı. 10 numaralı mavi-beyaz formanın en çok yakıştığı adam, belki de hayatının en buruk ödülünü aldı; 2014 Brezilya’nın en iyi oyuncusu seçildi. Onun burada olması elbette sürpriz değil, Dünya Kupası finali kaybetmek de onun büyüklüğünden hiçbir şey götürmeyecektir. Ne kadar zor olsa da, 2018 yılında 31 yaşında izleyeceğimiz Lionel Messi, Tangoculara kupayı getirmek için son şansını sonuna kadar kullanacaktır; ondan kimsenin şüphesi olmasın. Sercan Ergün Louis Van Gaal Turnvanın en iyi teknik direktörü seçimi her daim zor bir karardır. Şampiyon olan takımın hocası mı, takımı yarı finale taşıyan kurt hoca mı, yoksa mütevazi ülkesine güzel futbol oynatmaya çalışan bir taktisyen mi? O isim, ilk 11’indeki kilit pozisyonları tecrübeli oyunculara emanet eden, Total Futbol’un icadı Hollanda’ya pragmatik bir felsefe aşılayan ve dramatik penaltı atışları sonrası final biletini kaçıran Louis Van Gaal’dan başkası değil. Turnuvanın ardından, Ferguson sonrası ‘’fetret devri’’ni yaşayan Manchester United’in başına geçecek olan 63 yaşındaki çalıştırıcı, turnuva boyunca kusursuz bir kenar yönetimi gösterdi. 5’li savunmada ikinci turdan itibaren Kuyt’ı kullanan, Memphis Depay’ı jokeri olarak kullanıp parlatan Van Gaal; Kosta Rika karşısında yaptığı CillesenKrul değişikliği ile neden efsane olduğunu herkese tekrar gösterdi. Genç oyunculara turnuva boyunca şans vermekten çekinmeyen, hatta 23 kişilik kadrosunun tamamını yedek kaleciler dahil- kullanarak tarihe geçen deneyimli çalıştırıcı; Rus Ruleti tadındaki penaltıların azizliğine uğradı. Bir önceki turda, turnuvanın en etkileyici kaleci performansını sergileyen Keylor Navas ve direklere takılan Hollanda, yarı finalde normal sürenin sonunda Mascherano’nun tanrısal dokunuşunun azizliğine uğradı. Elinde daha formda bir Van Persie ve daha etkili bir Sneijder olsa ne olurdu bilinmez ama, Louis Van Gaal bu turnuvadan yıllar sonra ‘’Brezilya 2014’’ dendiği zaman akla ilk gelecek isimlerden biri olacaktır. Sercan Ergün USTALARA SAYGI 2014 Dünya Kupası’nın en iyi 11’i birbirinden önemli yıldızlardan oluşurken, kupaya birçok anlamda damga vuran efsaneleri unutamazdık Faryd Aly Mondragon 1994 Dünya Kupası’nda Kamerun formasıyla 42 yaşındayken sahaya çıkıp kupa tarihinde forma giyen en yaşlı futbolcu olan Roger Milla’nın rekoru nihayet kırıldı! Rekorun yeni sahibi de turnuvanın en renkli takımının kalecisi Faryd Aly Mondragon oldu. Grupta oynanan Japonya maçının son anlarında oyuna giren 43 yaşındaki deneyimli isim böylece Dünya Kupaları tarihinde sahada yer alan en yaşlı futbolcu olarak adını altın harflerle kupa tarihine yazdırmayı başardı. Dirk Kuyt Belki Hollanda finale çıksa ya da kupayı alsa, ondan başka sözlerle bahsedilebilirdi. Nitekim hocası Van Gaal’den formayı aldığı her maçta gösterdiği performansla büyük yıldızlar sınıfında olduğunu neden onu uzun yıllar Liverpool formasıyla izlediğimizi bizlere kanıtladı. Saygıyı hak etmesinin sebebi yalnızca iyi oyunu da değil şüphesiz, 2006’da Hollanda’nın forveti olan deneyimli isim, 2010’da hücuma katkı veren bir orta saha olarak bu kupada da savunmanın sağında hatta solunda rakipleri kovalayan bir beke dönüştü. İşte bu yüzden ustalara saygıda baş köşe Dirk Kuyt’ın. Miroslav Klose Bir futbolcu için rekor kırmak kupa kazanmak kadar olmasa da tatmin edici ve isminin uzun süreler akıllarda kalmasını sağlayan bir etkendir. Ancak Almanya’nın deneyimli forveti Miroslav Klose’nin kırdığı rekor neredeyse kupa kazanmanın etkisiyle yarışacak cinsten. Öyle ki 2002 Dünya Kupası’nda gollerine başlayan Klose, 2014’te de rakip ağlara 2 gol bıraktı ve kupa kariyerinde 16 gole ulaşmış oldu. Brezilyalıların efsane ismi Ronaldo’nun 15 golle liste başında yer aldığı kupa tarihinin en golcülerinde zirve artık Klose’nin. Bu başarısı da onu tarihe yazdırıyor ve mütevaziliğiyle de birleşince büyük bir saygıyı hak ediyor. Güner Çalış Türk Futbolu HF137 MUZiP, DiNDAR ve GOLCÜ DEMBA BA Premier League’in en yüzü gülen adamı Demba Ba muzipliğini artık Türkiye’de yapacak olmasının yanı sıra gollerini de Beşiktaş için atacak Dünyada en fazla izlenen ligin, en göz önündeki oyuncularından biri olarak Beşiktaş’a transfer oluyor Demba Ba. Öyle ki, Premier League’e ayak bastığı Şubat 2011’den bu yana yalnızca altı oyuncudan daha az gol atmayı (43) başarmış; imzaladığı zorlayıcı kontratlar ve can sıkıcı menajerleri nedeniyle, istisnasız her transfer döneminde adı en fazla zikredilen oyuncular arasında yer almış birinden bahsediyoruz. Üstelik bu gol rekorunu yakalarken, ligden düşen West Ham’da, tablonun ancak orta-üst sıralarına oynayabilen Newcastle’da oynuyor; ve son olarak Chelsea’de ikinci tercih olarak görülüyordu. Tahmin ediyoruz ki, daha önce rast gelmediğiniz yeni bir şeyler söylememiz çok kolay olmayacak. Demba Ba’nın oyun tarzı, sakatlık problemleri ve dini yönü hakkında hemen herkes bir şeyler biliyor. Yine de, bunların biraz daha üzerine gidip belli noktaları keskinleştirmemiz gerekebilir. Sakatlık meselesi Demba Ba’nın sol dizindeki sakatlığın tam olarak ne olduğunu, ve 2009’daki ikinci operasyonda neyin ters gittiğini bilemiyoruz. Elimizde doktor raporları yok, bunlar paylaşılmıyor. Kesin olan şu ki, Demba Ba kariyerinin hemen başında çok ciddi bir sakatlık geçirdi ve bundan 3 yıl sonraki ikinci operasyonu sırasında dizinde yeni bir travma meydana geldi. İyileşmesi sonrası yeni bir kulüp arıyor ve Stoke City’le imza aşamasına gelmişken kulübün sağlık testlerinden geçemedi ve bu olay, yani Ba’nın dizine şüpheyle yaklaşılması, İngiltere’de imzaladığı tüm kontratların -daha sonra bahsedeceğimiz meşhur sözleşme fesih bedelleriyle beraber- ana maddesi oldu. “Ba’nın kronik sakatlığı mı var?” kaygısının oluşturulmasında, şüphesiz ki, Demba Ba’nın ‘bir saatli bomba’ olduğunu söyleyen Tony Pulis’in büyük payı vardı. West Ham ile ‘maç başı üzerinden’ anlaştığı konuşuluyordu ve daha sonra Newcastle menajeri Pardew de ‘çok kötü görünen bir MRI taramasından bahsedecekti. Bunlar bir yana, en fiziksel ve tempolu ligde, üç buçuk sezonda toplam 6000 dakikanın ve sezon başına yaklaşık 20 maçın üzerine çıktı. Hâlâ, Demba Ba sosyal medyada oldukça hareketli bir isim. Beşiktaş’a imza attığı gün formalı resmini çekip instagram’a koymayı ihmal etmedi. sakatlığının eskiden şüphe uyandıran ve fakat artık geride kalmış bir mesele mi olduğunu, yoksa ileride nüksetmesi muhtemel derin bir sorun mu teşkil ettiğini bilmiyoruz. Bunu ancak doktorlar biliyor. Lakin yaşananları art arda sıralayıp bir anlam çıkarmayı denersek, sakatlık haberlerinin esas olarak Premier League’e ilk geldiği vakitler yediği veto üzerinden serpilip geliştiğini söylemek yerinde olacak. Keza Demba Ba uzun süredir yeni bir ciddi sakatlık yaşamış değil, fakat şüpheler de bitmek bilmiyor. Belki Pulis o sözü söylemeseydi... Peki nasıl sakatlanmıştı? 21 yaşındayken Belçika’da, Mouscron’da oynuyordu ve ilk üç maçının tamamında gol attıktan sonra dördüncüsünde, yaptığı ters hareketle bacağındaki iki kemiği birden kırmayı başardı. 2006’da yapılan ilk operasyonda doktorlar tibia kemiğine bir çivi yerleştirdiler ve 8 ay sonra tekrardan futbol oynayabilir hâldeydi. Daha sonra, iyileşen kemikten çiviyi çıkarmak üzere 2009’da yapılan ikinci operasyonda, ters bir durum ortaya çıktı. Ba’nın internet sitesinde, “Çivinin çıkarılması sırasında muhtemelen bazı parçaların dizin hassas noktalarına temas ettiği ve nükseden ağrının bu sebepten olabileceği..” yazıyor. Sonrasını biliyorsunuz. 9 numara Demba Ba Demba Ba bir 9 numara mı? Veya öyleyse bile, Beşiktaş’ın 9 numara laneti hakkında ne düşünüyor olabilir? Henüz Papis Cisse’nin transferi gerçekleşmemiş ve Demba Ba, Newcastle hücumlarının tartışmasız odak noktası olarak neler yapabileceğini yeni yeni göstermeye başlamışken, Kasım 2011’de bir röportajda tam da bu meselelerden bahsediliyordu. Ba’nın kariyerindeki en parlak sezonu olacak 2011/12’nin henüz başında Pardew’un söyledikleri, Beşiktaş’ta kullanılabileceği rol üzerinden de önemli detaylar sunuyor. “Onu West Ham’da oynadığından farklı bir şekilde kullanıyorum. Bir bağlantı oyuncusu, köprü gibi ve bu şekilde ilerleme kat etmeyi başardığımızı düşünüyorum. Teknik açıdan çok iyi ve biz de oyuna daha fazla katılmasını olanaklı kılıyoruz. Pres altındayken topu ileride tutacak birine ihtiyaç duyuyoruz ve Demba bunu fazlasıyla iyi yapıyor. Nasıl zaman kazanması gerektiğini, topu nasıl bizde tutması gerektiğini, nasıl faul alması gerektiğini çok iyi biliyor. Onun saf bir 9 numara olduğunu düşünmüyorum. Daha ziyade bir 10 numara gibi görüyorum ve bana kalırsa bu rolde çok başarılı oluyor. Dürüst olmak gerekirse, eğer ona 9 numarayı verseydik -19 numara giyiyordu- üzerindeki tüm o gol atma baskısıyla bugünkü başlangıcı yapabilir miydi, bilemiyorum. 9 numarayı vermemek, sezon başında bilinçli olarak yapılmış bir tercihti.” Demba Ba, geçen seneki hücumlarında Hugo Almeida’yı gerek geriden koşucular için bir soluklanma noktası, gerekse de doğrudan bir gol silahı olarak kullanan Beşiktaş için fazlasıyla yerinde, bu işlerin ikisini de hemen hemen iki gömlek daha iyi yapabilen bir hücum oyuncusu transferi. Demba Ba, ceza sahası içinde aklınıza gelmeyecek bir vuruş yapabilir, veya bir anda akrobatik bir dokunuşla beklenmedik bir gol çıkarabilir. Ama yalnızca bu değil, başta Oğuzhan Özyakup olmak üzere, Beşiktaş’ın geriden gelen ceza sahası hücumcuları için de Almeida’dan çok Demba Ba muzipliği seviyor. Fırsat buldukça yakın arkadaşlarıyla Umre’ye giden Senegalli, bir ziyareti sırasında Fenerbahçe Sow ile camide bu fotoğrafı takipçileriyle paylaştı. daha alternatifli oyunlar sunabilir. Umarım basitçe bir 9 numara olarak düşünülmüyordur. Profesyonel futbolcu Demba Ba’nın iyi bir profesyonel olduğunu söyleyen pek çok farklı kişiye; Jose Mourinho’ya, Alan Pardew’a ve daha başkalarına da rast geleceksiniz. Yalnız, bu işin bir de başka boyutu var. Bazıları için, ki sayıları hiç de az değil, Demba Ba football mercenary şeklinde çağrılan konargöçer futbolculardan bir tanesi ve evet, bu anlamda iyi bir profesyonel, fazlasıyla iyi. Şunu kesin olarak belirtmemiz gerekiyor: Demba Ba’nın bu imajında, doğrudan kendisi sorumlu değil. Futbolu yalnızca ekmek teknesi olarak gördüğünü umarsızca söyleyen, ve daha geçtiğimiz günlerde saha içinde Kamerun Milli Takımı’nda arkadaşıyla kavga eden Assou-Ekotto gibi biri değil, kesinlikle. “Gençken, eğer futbolcu olamazsam bile yine de futbol oynamaya devam edeceğim, diyordum. Her zaman için yapmak istediğim şey buydu.” Demba Ba’nın saha içi ve dışı hareketlerinde bu doğallığı, bilakis sempatik tavırları görebilirsiniz. Lakin konu bu değil. Demba Ba’nın transfer işleriyle kalabalık bir menajer ekibi ilgileniyor ve açıkçası, tek derdi futbol oynamak olan Demba, buna karşın sanki futbol oynadığı kulüp önemsizmişçesine bir tavır içine giriyor. Newcastle’a transferinde örneğin, “Niçin Newcastle Demba?” diye sorulduğu vakit, “Bu işi menajerlerime bıraktım ve en iyi teklifin Newcastle’dan geldiğini söyledikleri için buraya imza attım.” diyordu. West Ham’la yaptığı kontratta kulübün küme düşmesi hâlinde serbest kalma maddesi vardı; daha önce Hoffenheim’dan da sorunsuz ayrılmamıştı ve Newcastle’a yaptığı kontrata da 7 milyon pound’a serbest kalma maddesi ekletmişti. Haftalık maaşını 80 bin pound’a çıkaran yeni bir kontrat yapmak üzere menajerleri bu maddeyi gündeme getiriyor, ve sonrasında Chelsea’ye transferi de bu madde sayesinde gerçekleşiyordu. Her şey bittiğinde, Pardew futbolcusunun çevresindeki yanlış yönlendiricilere ateş püskürüyordu. Beşiktaş’ın yakın tarihte menajerlerle yaşadığı sıkıntılar düşünüldüğünde, Demba Ba’yla yaşanacak olası bir anlaşmazlıkta oyuncunun bu geçmişini bir kenara not düşmek gerekecek. Diğer yandan, Demba Ba denince artık ilk akla gelen Müslüman futbolcu algısı. Şu anda Ba’ya olan ilgi, bu tip durumlardaki pireyi deve yapma hâlimiz gibi gözüküyor; lakin mesele bundan biraz daha fazlası. Aslında motivasyonunuzun ne olduğunun çok önemi yok: Gareth Bale için profesyonel bir oyuncu olarak yaşamak o kadar da zor değildi; çünkü zaten hiçbir zaman içkiden hoşlanmadığını söylüyordu. Ba ise bu gücü dini inançlarından alıyordu, hem de çok güçlü bir şekilde. “Benim enerjim inancımdan geliyor. Herkesin bir enerji kaynağı var; ailesi, çocukları ve bazıları için inançları. Ben onlardan biriyim. Her zaman böyleydim.” Newcastle’da sayısı sekizi bulan Müslüman futbolculara atıfta bulunarak, “Yaşam şekilleri profesyonel hayatlarına fazlasıyla yardımcı oluyor.” saptaması yapan Pardew, işi maç günlerinde kullanılmak üzere dua odaları yapma fikrine kadar götürüyordu. Tüm bunlar bir yana, benim için Demba Ba demek büyük, hem de çok büyük gülen bir adam demek. Dwight Yorke’dan sonra Premier League’in gördüğü en büyük gülüşlü futbolcu denildiğini hatırlıyorum. Ve şurup! İngiltere’nin en çekilmez spor insanlarından biri olan Geoff Shreeves’in müdahil olduğu röportajı bile eğlenceli hâle getirebilmişti. Shreeves, “Haydi bana kimsenin bilmediği bir sırrını söyle..” diye üstelediğinde, bir süre düşündükten sonra “Şurup!” cevabını yapıştırmıştı. “Şurup! Şurubun ne olduğunu biliyor musun? -Elbette.” “Çilekli şurup. Su içerken içine şurup damlatıyorum, hem de her gün! 10 yıldır böyleyim, şurupsuz yapamıyorum!” Youtube’a Demba Ba strawberry syrup yazıp karşınıza çıkan ilk videoyu izleyin. SOSYAL DEMBA BA! Özellikle twitter ve instagram’ı sık kullanan Demba Ba’nın şakacı yönü ve dinine olan bağlılığı da herkesce biliniyor. Senegalli bir gün Beşiktaşlı taraftarların Hz. Muhammed için açtıkları pankartı instagramda paylaştı ve twitter deyimi yerindeyse yerinden oynadı. Beşiktaşlılar o gün Demba Ba’ya paylaştıkları fotoğraflarla golcü oyuncunun siyah-beyazlı formayı giymesi için seferber olurken diğer takım taraftarları da buna karşı tweetler atarak eğenceli bir atışma yaşadı. Fırsat buldukça yakın arkadaşı Fenerbahçeli Sow’u İstanbul’da ziyaret eden Ba, zaten Türk insanına biraz olsun alışık. Kim bilir belki bu tweetlerin Ba’nın Beşiktaşlı olmasında büyük etkisi olmuştur. Uğur Karakullukçu Türk Futbolu HF137 BiR ÇANTA, BiR TOP… MARMARiS’TEN ROMA’YA YOLCULUK Sabahın erken saatlerinde İçmeler’den Marmaris minibüsüne biniyordu. Elinde topu, sırtında çantasıyla bu sarışın çocuk önce okuluna gidecek, sonra ise hayatta en sevdiği işi yapacaktı. Okulun bitmesine kadar beklemeye sabrı ise yoktu. Teneffüs aralarını değerlendirmeliydi. Kimi zaman herkes gibi kola kutularıyla, kimi zaman ise gerçek topla maharetlerini sergiliyordu. Okul saati bittiğindeyse doğrudan kulübe yollanıyordu. Tesislerdeki halı sahaya adım attığında kendini evinde gibi hissederdi. Top oynaması için başkasına da ihtiyacı yoktu. Kendi kendine oyunlar icat eder, top sektirir, şut çekerdi. İdman bittikten sonra dahi kendi başına çalışmayı sürdürürdü. Ta ki babası İçmeler’den telefon edip hocalarına “Salih nerede kaldı?” diyene kadar… Hikayesinin başını futbola olan tutkusuyla yazan Salih Uçan, Marmaris’teki yeteneklerini önce Mehmet Seyit Özkan ve ekibinin yardımıyla Bucaspor’a taşıyacak, sonra da tüm Türkiye’nin bildiği gibi profesyonel düzeyde kendini gösterdikten sonra Fenerbahçe’ye transfer olacaktı. Çocukluğuna ve gençlik dönemi eğitimine şahit olan herkesin sınırsız ve büyüleyici yetenekleri kadar çalışkanlığını da övdüğü Salih, Türk futbol tarihinde daha önce eşi az görülmüş, yeni bir hikayenin kahramanı oldu ve henüz 20 yaşında İtalya’dan Roma’nın yolunu tuttu. Hem de şimdilik 4 milyon 750 bin, muhtemelen 15 milyon 750 bin Euro bonservis bedeli karşılığında. Sabatini böyle istedi Salih Uçan’ın bu kadar yüksek bir fiyata transfer oluşunun en önemli sebebi elbette gösterdiği istikrarlı bir performanstan kaynaklanmıyor. Fenerbahçe’de geçen sezon Aykut Kocaman dönemine göre daha az forma şansı bulan Salih buna karşın bugüne kadar maç içinde yaptıklarıyla önemli bir kişinin gönlünü çalmayı başarmıştı ve 11 milyon Euro opsiyonlu, 4 milyon 750 bin Euro kiralama bedelli bu transferin gerçekleşme sebebi de o kişiydi: Walter Sabatini. Salih’le yıllardır yakından ilgilenen menajeri Ömer Uzun, Roma’nın pek de alışık olmadığı, 7 ay gibi çok uzun süren bir pazarlığa girişmesindeki en önemli faktörün şüphesiz Roma Futbol Direktörü Walter Sabatini olduğunu söylüyor. Uzun, “Sabatini, Salih’i ilk olarak Aykut Kocaman dönemindeki Lazio maçında beğenmiş. O günden beri takip ediyorlardı. Transferin bitirilmesi için Roma tarafında en çok çaba gösteren isim de o oldu” diyor. Sabatini aynı zamanda İtalya’nın en saygın ve değerli scout yani gözlemcilerden bir tanesi. Daha önce Palermo’da Javier Pastore, Roma’da Erik Lamela, Marquinhos gibi oyuncuları uygun bonservislerle takımına kazandırıp 30-40 milyon euro aralığında bonservis bedelleriyle satarak kulüplerine ciddi bir gelir kapısı yaratan isim olarak görülüyor. Muhtemelen bu isimleri –diz sakatlığı yaşamasa belki de bu yaz transfer olacaktıHollandalı Kevin Strootman ile Bosnalı Miralem Pjanic takip edecek. İşte Salih transferi de tam da bu noktada bir anlam kazanıyor. Geçen Roma Futbol Direktörü Walter Sabatini, Salih’i Aykut Kocaman dönemindeki Lazio maçında beğenmiş ve kulüp genç futbolcuyu o günden bu yana takip ediyormuş. Pjanic’in yerine yetişecek Salih tüm yeteneklerine, oyun görüsüne ve çalışkanlığına karşın henüz maç istikrarına sahip olmadan İtalya’nın üst düzey bir ekibine gidiyor. Üstelik bir orta saha oyuncusu olarak bu handikapı özellikle ilk döneminde yaşayacak ve yakın tarihinin en başarılı sezonunu geçirip Roma’yı ikinciliğe ve Şampiyonlar Ligi’ne taşıyan kadrodaki bir takım arkadaşını saf dışı bırakmaya çalışacak. Bunun doğrudan gerçekleşmesi çok kolay gözükmüyor. Buna karşın Roma’nın Serie A, İtalya Kupası ve Şampiyonlar Ligi’yle toplam 55-60 maçlık bir maratonda yer alacağı düşünüldüğünde Salih’e rotasyonla birlikte şans gelecektir. Sabatini, transfer görüşmelerinde teknik direktör Rudi Garcia’nın da Salih’i izleyip beğendiğini birinci ağızdan oyuncu tarafına iletmişti. Bu kadro yapısında Salih’in alacağı rol de muhtemelen De Rossi ve Strootman’dan ziyade Pjanic’in yaptığı gibi inceci, orta sahada pas organizasyonunu kuracak oyuncu olacaktır. Salih, stili gereği ne De Rossi’nin yerini doldurabilecek defansif kaliteyi sağlayabilir, ne de kısa vadede Strootman kadar aktif, iki ceza sahası arasında dinamizmiyle fark yaratacak bir isim olabilir. Gelecek sezon kallavi bir bonservisle satılması muhtemel Pjanic’in rolüne Salih hazırlanacak, ikinci sezonunda çok daha fazla süre alacaktır. Her sabah İçmeler’den minibüse gelip ilkokuluna gelen, oradan çıkışta akşama kadar top oynayan Salih’in yolu bu kez Marmaris’e değil, Roma’ya çıkıyor. Özgüveniyle, aklı başında konuşmaları ve gelişmeye müsait teknik becerileriyle Salih, Roma’da mücadele etmeye hazır. Çantası, topu ancak bu sefer milyonlarca Türk futbolseverin desteğiyle… Mektup bıraktı yeni olan bundan sonraki süreçle ilgili duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istedim. Öncelikle henüz 20 yaşında, futbol hayatımdaki yeni sayfanın her şeyden önce ülkeme ve bugünlere gelmemi sağlayan Fenerbahçe Spor Kulübü’ne hayırlı olmasını diliyorum. En büyük hedefim kendimi iyi bir futbolcu, iyi bir spor insanı ve etik değerlerine sahip iyi bir Türk genci olarak geliştirmek ve bana güvenen tüm insanları haklı çıkarmak olacaktır. Giderken başta ailem olmak üzere desteğini benden hiç esirgemeyen ve bugünlere gelmemde büyük katkısı bulunan Sayın Başkanımız Aziz Yıldırım’a ve Fenerbahçe Spor Kulübü camiasına, son 5 yıldır hem ağabey hem profesyonel danışman olarak daima katkısını yanımda hissettiğim, temsilcim Ömer Koray Uzun’a, Batur Altıparmak’a, gelişimimi destekleyen ve beni daima cesaretlendiren Murat Dizdar ve Seyit Mehmet Özkan’a, beni yüreklendiren tüm sporsever ve özellikle Fenerbahçe taraftarlarına içten teşekkürlerimi sunmak isterim. Sevgi ve saygılarımla, Salih Uçan’ın Roma’ya uçmadan önce spor kamuoyuna da bir mesajı vardı. Değerli Spor Kamuoyu, Kıymetli Fenerbahçeliler, Fenerbahçe Spor Kulübü ile Roma Spor Kulübü arasında imzalanan anlaşma neticesinde, iki yıl süreyle futbol yaşantımı Roma Futbol Takımı’nda sürdürmek üzere yeni bir yolculuğa çıkmış bulunmaktayım. İki yıl süresince kiralık olarak Roma Spor Kulubü’nde görev alacak olmam sebebiyle, siz değerli sporseverlerle benim için hem heyecanlı hem Her sabah İçmeler’den minibüse gelip ilkokuluna gelen, oradan çıkışta akşama kadar top oynayan Salih’in yolu bu kez Marmaris’e değil, Roma’ya çıkıyor Emre Çelik / Sedat Çıtrak İspanya HF137 ALTERNATiFSiZLiĞE ALTERNATiF Özellikle Ibrahimovic sonrası Barcelona’da en büyük problem olan sahte 9’a, yani Messi’ye bağımlı oyun her gün kendini daha fazla belli ediyordu. Vilanova da Tata da bu sisteme alternatifler denedi ama olmadı. Barcelona yönetimi de 4 aylık cezasına rağmen Uruguaylı yıldız Luis Suarez’i transfer etti. Belki bu alışıldık Barça sisteminin değişeceğine ilk işaretti ama kesin olan bir şey var ki yıllardır süren alternatifsizliğe bir alternatif yaratıldı Avrupa’da herhangi bir oyuncunun karşı koyamayacağı yegane iki kulüp olan Real Madrid ve Barcelona’dan birine gitmesi beklenen Luis Suarez, seçimini Barça’dan yana kullandı ve kendisini önümüzdeki 5 sene Katalan ekibine bağlayan sözleşmeye imzayı attı. Futbolunun en iyi ama futbol dışı faktörler göze alınınca bir türlü olgunlaşmayan karakteriyle ve hali hazırdaki 4 aylık cezasıyla Luis Suarez sadece Katalanlara imza atmakla kalmadı, Barcelona tarihinin en pahalı transferi unvanını da eline geçirdi. Her ne kadar Suarez için ödenen miktar ve Suarez’in bir hayli kabarık sabıka kaydı akıllara soru işaretleri getirse de Barcelona’nın özellikle David Villa’nin ayağının kırılmasınin ardından hücumda yaşadığı problemler ve takımının özellikle İspanyolların ‘Messide-pendencia’ olarak adlandırdığı Messi’ye bağımlılık problemine çözüm olma potansiyeli Katalanları fazlasıyla umutlandırıyor. Bu açıdan düşününce Suarez’in Barcelona’ya transferini Uruguaylı santrfor üzerinden değil Barcelona’nın problemlerinden yola çıkarak değerlendirmek çok daha sağlıklı olacaktır. Özellikle Ibrahimovic sonrası Barcelona’nin herhangi bir dönemi incelendiği vakit göze çarpan en önemli problem sahte 9’a, yani Messi’ye bağımlılığı son dönemde iyiden iyiye kendini belli ediyordu. Pep Guardiola’dan sonra takımın başına geçen Tito Vilanova ve Gerardo “Tata“ Martino bu düzeni bozmak için alternatif üretmedi. Ya da üretemedi. Aslında geçtiğimiz sezon Neymar transferi bu düzenin değişebileceğine bir işaretti. Fakat Tata Martino Neymar’ı sezonunun büyük bölümünde sol kenarda kullandı. Zaman zaman Messi’nin yokluğunda serbestlik tanıdı. Yıllardır merkez bir santraforun olmayışı Barcelona’nın en büyük eksikliği oldu. Messi’nin yokluğunda düğümü çözecek oyuncu kadroda bulunmuyordu. Luis Enrique’nin Katalan kulübünün başına geçmesiyle Barcelona’nın uzun yıllar süre gelen bu sistemin değişeceğinin sinyallerini verdi. Luis Suarez transferi bunu net bir şekilde gösteriyor. Peki bu transfer Barcelona’nın oyun anlayışını nasıl değiştirecek ? Öncelikle Katalan ekibinin mevcut sitemi olan 4-3-3’ten yola çıkmamızda fayda var. Barcelona ile bütünleşen bu dizilim yeni sezonda da devam edecekse, ileri üçlünün Neymar-Suarez-Messi’den oluşacağı kesin gibi. Aslında devrim tam da burada olacak. Enrique demeçleri Messi’nin merkez forvetten uzaklaşacağı yönünde. Messi’nin bu rolde nasıl performans sergileyeceği merak konusu olabilir. Aslında geride bıraktığımız Dünya Kupası’nda bunun bir provasını izlemiştik. Messi’nin Arjantin Milli Takımı’nda merkez forvetten çok, oyunu biraz daha geride kabullenen bir yapıdaydı. Yani kaleye en yakın isim Higuain, arkasında ise Messi oynuyordu. Barcelona’da bu şekilde oynar mı bilinmez. Eğer üç forvet Suarez Liverpool’da takımın en yaratıcı oyuncusu konumundayken Barça’da rolü biraz daha değişecek. Biraz daha kontrollü yani daha az bencillik ve bir o kadar da fazla pas… sistemiyle devam edilecekse sağ forvet oynaması yüksek ihtimal. Suarez’in Liverpool döneminde üstlendiği rol ile Barcelona’da üstleneceği rol elbetteki aynı olmayacaktır. Liverpool’da takımın en yaratıcı oyuncusu konumundayken, Katalan ekibinde bu tarz oyuncu sayısı bir hayli fazla. Bu nedenle biraz daha kontrollü olacaktır. Kontrolden kasıt, daha az bencillik ve bir o kadar da fazla pas… Örnekler çok. Henry, Ibrahimovic, David Villa. Tüm bu isimlerin Barcelona’da forma giydiği dönemde sıkıntı çektiğini söylersek yanlış olmaz. Henry’nin merkez forvetten kanat forvete dönmesi Keza David Villa da öyle Ibrahimovic’in oynadığı pozisyonla Güney Amerika’nın iki büyük yıldızı Neymar ve Messi’ye kıtanın bir başka ülkesinin yıldızı Suarez de katıldı. Barcelona’nın hücum hattı rakiplere korku salacak. ilgili olarak Barça kariyeri sonrası açıklamalarını ve Guardiola’ya olan eleştirilerini hepimiz biliyoruz. Tam da burada Suarez’e parantez açmakta fayda var. Luis Suarez’in geldiği dönem diğer isimlere nazaran çok farklı. Bu nedenle transferi sonrası yapılan yorum fazla gerçekçi değil dersek hata etmiş olmayız. Teknik direktör Luis Enrique’nin oynatmak istediği futbol son derece açık; “Geçmiş yıllara sadık, heyecan yaratan, ilk dakikadan itibaren galibiyeti kovalayan, sahasında ve deplasmanda aynı oynayan, iyi defans yapan bir takım istiyorum” diyor İspanyol teknik adam. Luis Suarez transferi hakkında ise şunları söylüyor; “Neymar ve Suarez’in Messi ile beraber oynamasında bir sorun görmüyorum. Hatta bu Messi’yi rahatlatarak oyununun gelişmesine fayda sağlayacak “ Suarez’in varlığının Messi’yi rahatlatması son derece önemli. Tabii Neymar faktörünü es geçmeyelim. Brezilya ile neler yaptığını tüm dünya gördü. Daha serbest bir rolde yeteneklerinin sınırlı olmadığını herkese gösterdi. Dolayısıyla bu Messi’nin işine gelecektir. Son dönemde Barcelona’nın bütün umutları ona bağlıydı. Messi varsa Barcelona’nın tüm kupaları alma şansı vardı. Fakat son iki senedir işler tersine işliyordu. Messi’nin varlığında da, yokluğunda da Barcelona ciddi anlamda sıkıntılar çekti. Şimdi rakipleri Messi’den kurtulsa bile karşılarında Suarez, Neymar gibi üst düzey yetenekleri bulacak. Suarez’in rakip forvetlerle boğuştuğu sırada Messi ya da Neymar sahne alacak ya da tam tersi olacak. Bütün bu senaryolar bile Suarez transferinin ne kadar elzem olduğunun kanıtı. Üstelik arkalarında Rakitic ve İniesta gibi servis yapabilecek oyuncular var. Maç içinde bu üç yıldızın pozisyon değiştirme gibi muhteşem lüksleri de cabası. Bu transferin handikaplarına gelecek olursak bunlar; Suarez’in 4 aylık cezası ve uslanmaz karakteri. Suarez’in 4 aylık yokluğu ciddi handikap gibi gözükse de, tüm olumsuzluklara rağmen bu transfere ihtiyaç duyan yönetimin gözünü korkutmamışa benziyor. Suarez’in yokluğunda Barcelona’nın sistemi eskisi gibi işlemeye devam edecektir. Onun gelişiyle nelerin değişeceğini hep birlikte göreceğiz. İkinci handikapa gelecek olursak, açıkçası bu konuda yorum yapabilmek ciddi anlamda zor. Karakter olarak sıkıntı çekebilir. Son vukuatının taze olması akıllarda soru işaretleri yaratıyor. Barcelona’da kulüp başkanı Josep Maria Bartomeu, 4 ay futbol içi tüm aktivitelerden men cezası alan yeni transferleri Luis Suarez’e destek olacaklarını açıkladı. Bartomeu; “Ona ve ailesine Barcelona’ya hızlıca adapte olmaları için yardımcı olacağız. Ayrıca, biz Suarez’in bir hata yaptığını ve üzgün olduğunu biliyoruz. Barcelona, Suarez’in olabildiğince çabuk bir şekilde futbol dünyasına geri dönmesine yardımcı olacağız” demişti. Kısaca Barcelona yönetiminin ve taraftarının tek temennisi, Suarez’in karakterinin İspanya’da töpülenmesi… Özetleyecek olursak, Cruyff her ne kadar bu transferin Barcelona’nın geleneğine aykırı olduğunu söylese de, Katalan devi bu transferi çoktan resmiyete döktü. Kağıt üzerinde bu değişikliğin Barcelona’ya ne katıp katmayacağını yorumlamaya çalışsak da, tüm bu senaryoların gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini görmemiz için sezonun açılmasını beklemekte fayda var. Tabii bir de Suarez’in cezasının bitmesi gerek! Geride bıraktığımız Dünya Kupası’nda yine bir ısırık olayına karışan Suarez’e FIFA 4 ay men cezası vermişti. Mehmet Ali Çetinkaya Türk Futbolu HF137 CAVCAV’IN TEKNiK DiREKTÖRLERLE BiTMEYEN MÜCADELESi Türk futbol tarihinin en istikrarlı başkanı İlhan Cavcav, aynı zamanda kendisine tezat bir şekilde Türk futbol tarihinin de en fazla teknik adam gönderen başkanı. Peki Cavcav’ın bu hocalarla alıp veremediği ne? Gençlerbirliği’nin bu sezon başlamadan anlaştığı teknik direktör Kemal Özdeş’in takımla antrenmana bile çıkmadan yönetim tarafından gönderilmesi, herkesin bakışlarını 91 yaşındaki Ankara kulübüne çevirmesine sebep oldu. Oysa, (1976/77’deki bir sezonluk başkanlık dönemini bir kenara bırakırsak) 1981’den bugüne kadar kulübün bir numaralı koltuğunda oturan İlhan Cavcav’ı biraz olsun tanıyanlar için bu pek de alışılmadık bir durum değildi. Tıpkı, bir önceki sezonun ilk 8 haftasında sadece 4 puan toplayabilen, kötü kurulmuş takımın başına geçip mucizeler yaratan Mehmet Özdilek’in sezon sonunda “sürpriz” bir şekilde gönderilmesine şaşırmadıkları gibi. 1981/82 sezonuna teknik direktör Teoman Yamanlar’la başlayan Gençlerbirliği’nin çiçeği burnundaki başkanı İlhan Cavcav, o günden bugüne kadar, tam 33 yıldır kulübün başında yer alıyor. Fakat bu istikrar abidesi durumuna tezat olarak, bu süre zarfında Alkaraların başında 51 teknik direktör görev aldı. Bunlardan hiçbiri 2 sezondan daha uzun süre Gençlerbirliği’nin başında kalmayı başaramadı. Hatta üst üste 2 sezon görev alanların sayısı sadece 3 (Ersun Yanal, Fuat Çapa, Tınaz Tırpan). Takımın başında 10 maçtan daha az çalışanların sayısı ise 13! Aslında Cavcav’ın teknik direktörlerle pek içli dışlı olmadığı bilinen bir gerçek. Tıpkı futbolcular ve taraftarlara karşı oldukça mesafeli durduğu gibi. Belki de bu yüzden, çemberinin içinde yer alan birkaç isim dışında neredeyse etrafındaki herkes sürekli değişiyor. Taraftarlar, yönetimin soğuk tavırlarına ve sportif başarıdan bağımsız hamlelerine kızıp çoğu zaman maçlara bile gelmeyi keserek, kulüpten uzaklaşıyorlar. Futbolcular, bu kulübe adım attıkları an satış listesine eklendiklerini bildikleri için, kulübü sahiplenmeyip sadece basamak olarak görüyorlar. Teknik direktörler ise alınan ve satılan oyuncular konusunda çok fazla söz hakkına sahip olamayacaklarını, kulübün futbolcu alıp satmayı sportif başarıdan daha öncelikli bir hedef olarak belirlediğini ve isteseler bile kalıcı olamayacaklarını tecrübe ettikleri an “bir şekilde” gidiyorlar. Birkaç kere basına yaptığı, “Elimde bir diploma olsa, en iyi teknik direktör kadar, teknik direktörlük yaparım” açıklamaları da, Cavcav’ın teknik direktörlere olan bakış açısını gösteriyor. İlhan Cavcav’ın bugüne kadar bir teknik direktörle en fazla yakınlaştığı ilk ve tek an, kulüp tarihinin en başarılı sezonu olan ve bir yandan son ana kadar şampiyonluğun kovalandığı, bir yandan da Türkiye Kupası’nda finale ulaşıldığı, 2002/03 sezonun sonunda Fenerbahçe’ye gitmek için yanıp tutuşan Ersun Yanal’ı açık açık tehdit ederek kulüpte tutmayı başardığı andı. UEFA’da son 16’ya kalınan bir sonraki sezon öncesi İlhan Cavcav, ilk ve tek kez alınan ve satılan futbolcular konusunda tüm ipleri Ersun Yanal’ın ellerine teslim etmişti. Sezon sonunda Yanal’ın milli takıma çağırılmasına istemeye istemeye onay veren Cavcav, o günden sonra tekrar eski tutumuna geri döndü. 33 yıldır Gençlerbirliği kulübünün başkanlığını yürüten İlhan Cavcav şu an 51. hocasıyla yoluna devam ediyor. etmesi Cavcav’ın 2003’teki tutkulu tavrının sadece bir kez yaşanacağının kanıtı olmuştu. 27 Mayıs 2011’de sözleşmeye imza atan Giray Bulak da, benzer nedenlerle, antrenmana bile çıkmadan 15 günlük Gençlerbirliği kariyerine son noktayı koyan bir başka teknik adamdı. 2005 Eylül’ünde, 2. Lig B Kategorisinde yer alan, tecrübesiz ve genç bir takım kadrosuna sahip, Gençlerbirliği’nin pilot takımı OFTAŞ’ı, önce 2. Lig A Kategorisine çıkartan, ardından da Süper Lig’e çıkartmak üzereyken, son 4 haftada görevinden alınan, eski Gençlerbirlikli futbolcu Metin Diyadin’in Yanal 2, Bulak 15 gün kaldı 7 Haziran 2007’de Ersun Yanal’ın bir kere daha Alkaraların başına geldiğini duyan birçok Gençlerbirlikli, 2002-2004’de yaşananları düşünerek sevinmişlerdi. Oysa Yanal’ın, 2 gün sonra, transferler konusunda yaşadığı sorunları sebep gösterip, “hedeflerimiz farklı” diyerek istifa “Elimde bir diploma olsa, en iyi teknik direktör kadar, teknik direktörlük yaparım” ağlayan futbolcular eşliğinde kulübü terk etmesi de hafızalara kazınan olaylardan biriydi. İlhan Cavcav, bilinçli ve programlı bir şekilde herkesi Gençlerbirliği’nden uzak tutmaya çalışıyor. Bunu, kimseye hesap vermeden, tek başına kararlar almak için mi, yoksa, kulübü ve yıllardır dillendirdiği, kasadaki parayı tüketmek isteyen art niyetli insanları uzakta tutma paranoyası yüzünden mi yapıyor bilinmez ama uzun yıllardır hedefine ulaştığı bir gerçek. İki sezon boyunca Gençlerbirliği’nde görev yapan Fuat Çapa, İlhan Cavcav’ın en uzun süre çalıştığı teknik direktör oldu. Bu Çapa’nın kırmızı-siyahlıları ikinci kez çalıştırdığı dönemdi. İlk döneminin sadece 5 maç sürdüğünü hatırlatalım. Teknik adam Geldiği G. Gittiği G. Gün Maç Teknik adam 1. Mustafa Kaplan 2. Kemal Özdeş 3. Mehmet Özdilek 4. Metin Diyadin 5. Fuat Çapa 6. Giray Bulak 7. Ralf Zumdick 8. Thomas Doll 9. Samet Aybaba 10. Mesut Bakkal 11. Bülent Korkmaz 12. Reinhard Stumpf 13. Fuat Çapa 14. Ersun Yanal 15. Mesut Bakkal 16. Ziya Doğan 17. Oğuz Çetin 18. Erdoğan Arıca 19. Ersun Yanal 20. Erdoğan Arıca 21. Walter Meeuws 22. Hasan Gül 23. Samet Aybaba 24. Karol Pecze 25. Yılmaz Vural 26. Luka Peruzovic 11.07.2014 - 29.05.2014 10.07.2014 42 22.10.2013 26.05.2014 216 20.05.2013 21.10.2013 154 01.07.2011 31.05.2013 700 27.05.2011 11.06.2011 15 22.10.2010 26.04.2011 186 01.06.2009 21.10.2010 507 05.11.2008 31.05.2009 207 30.01.2008 03.11.2008 278 29.10.2007 30.01.2008 93 26.09.2007 28.10.2007 29 15.06.2007 17.09.2007 94 07.06.2007 09.06.2007 2 31.08.2005 23.05.2007 630 27.12.2004 29.08.2005 245 06.10.2004 24.12.2004 77 19.05.2004 30.09.2004134 11.08.2002 15.05.2004 643 18.11.2001 04.05.2002167 11.08.2001 03.11.2001 84 14.04.2001 26.05.2001 42 08.01.2000 11.04.2001 459 09.08.1998 26.12.1999 170 19.11.1997 10.05.1998 172 02.08.1997 16.11.1997 106 28 9 79 30 43 25 29 14 4 5 71 22 10 11 86 25 13 7 52 52 24 13 27. Teoman Yamanlar 28. Sadi Tekelioğlu 29. Metin Türel 30. Georges Heylens 31. Metin Türel 32. Zafer Göncüler 33. Agusto Palacios 34. Kurban Berdiev 35. Valery Nepomniachi 36. Battal Tokyay 37. Aldoğan Argon 38. Jozef Jarabinsky 39. Metin Türel 40. Gündüz Tekin Onay 41. Erkan Kural 42. Teoman Yamanlar 43. İbrahim Aydın 44. Kadri Aytaç 45. Tınaz Tırpan 46. Hüsnü Macurni 47. Metin Türel 48. Erkan Kural 49. Tınaz Tırpan 50. Kadri Aytaç 51. Teoman Yamanlar Geldiği G. Gittiği G. Gün Maç 20.04.1997 25.05.1997 14.11.1996 13.04.1997 10.08.1996 03.11.1996 07.07.1995 19.05.1996 17.12.1994 21.05.1995 27.02.1994 27.11.1994 06.02.1994 20.02.1994 29.08.1993 22.12.1993 23.08.1992 30.05.1993 26.04.1992 17.05.1992 01.09.1991 19.04.1992 26.08.1990 19.05.1991 14.01.1990 20.05.1990 03.09.1989 30.12.1989 28.08.1988 14.05.1989 20.03.1988 29.05.1988 06.03.1988 13.03.1988 03.01.1988 28.02.1988 30.08.1987 27.12.1987 16.08.1987 17.08.1987 24.08.1986 14.06.1987 01.09.1985 01.06.1986 21.08.1983 02.06.1985 29.08.1982 19.06.1983 23.08.1981 23.05.1982 35 150 85 317 155 273 14 115 280 21 231 266 126 100 259 70 7 56 119 1 294 273 651 294 273 5 20 12 40 17 26 3 16 31 4 28 31 19 19 34 11 2 9 19 1 47 39 78 38 31
Benzer belgeler
Bade Birahanesi - Hayatım Futbol
‘İstikrar ve Özeleştiri kültürünü’ irdeledi. 2002’de finale çıkan takıma
rağmen sorunların hasır altı edilmeyişini, 114 yıllık futbol federasyonu
tarihinde sadece 11 federasyon başkanı ve 9 teknik ...
HF132 - Hayatım Futbol
74’ten sonra oyun Hollanda ile total görünmeye
başlandı. 84’te Fransa’yı 3-5-2 ile şampiyon yapan
Hidalgo’dan feyz alan Bilardo 86’da Arjantin’i
kupaya taşıdı. 94’ten sonra ön libero ile 4’lüye
dön...