AYLIK HAVACILIK DERGİSİ 2146-6394 NİSAN 2013
Transkript
AYLIK HAVACILIK DERGİSİ 2146-6394 NİSAN 2013
257 AYLIK HAVACILIK DERGİSİ 2146-6394 NİSAN 2013 YIL:22 www.uted.com.tr Hassas dengeler Değerli okurlar, sevgili meslektaşlarım, Geçtiğimiz ay sektörümüz için oldukça üzücü olaylar yaşadık. Değerli bir çalışma arkadaşımızı kaybettik; kendisine Allah’tan rahmet, sevenlerine başsağlığı dilerim. Havacılık sektörünün son yıllarda hızla büyümesi neticesinde ortaya çıkan ve çıkması muhtemel konular hakkında, UTED olarak bulunduğumuz her platformda, meslektaşlarımızın görüşlerini, düşüncelerini paylaşıyor, yapıcı adımlar atılmasında destek olacağımızı belirtiyoruz. Göreve geldiğimiz günden beri yazdığım her başyazıda lisanslandırma, iş yoğunluğu nedeniyle oluşan zaman baskısı, çalışanların ortaya koyduğu performans, kısıtlanan sosyal hayatımız ve vardiyalı çalışmanın zorluklarından bahsediyor, sektör çalışanı meslektaşlarımızın yaşadığı sorunları dile getiriyorum. Yukarıda kısaca bahsettiğim konu başlıklarının sektördeki tüm yöneticiler tarafından dikkatle değerlendirilmesini, ileride meydana gelecek üzücü olayların önüne geçilmesi açısından elzem olarak görüyorum. 1968 UÇAK Rİ YENLE TEKNİS EĞİ DERN Değerli çalışma arkadaşımın vefatı ile sonuçlanan olaya daha başından müdahil olup, olaya karışmış olan her iki meslektaşımızın durumlarını bizzat takip edip hukuki destek de dahil tüm konularda sizleri de temsilen kendilerine gerekli desteği sağladığımı iletmek istiyorum. UTED olarak üzerimize düşen vazifenin farkında olduk. Bu önemli görevi, mesleğimiz ve siz değerli meslektaşlarımız için yapmaya devam edeceğiz. Havacılık sektörünün tüm birimlerinde yapılan işin diğer hiçbir sektörle kıyaslanamayacak kadar hassas dengeler üzerine kurulu olduğu bir kez daha görülmüştür. Artık tüm sektör yöneticilerinin haykırışımızı duymasını ve insan hayatının her şeyden daha önemli olduğunu fark etmesini diliyor; çalışma arkadaşlarımın da her koşulda önce emniyet tedbirlerini almasını, dokümanlara ve prosedürlere harfiyen uyma konusunda daha hassas olmasını rica ediyorum. En değerli varlığımız olan sevgili çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlarken atalarımızı saygıyla anıyorum. Saygılarımla. Ümit Sayıl Uçak Teknisyenleri Derneği Başkanı [email protected] 3 UTED İstanbul Cad. Üstoğlu Apt. No: 24, Kat: 5 Daire: 8 Bakırköy/İstanbul Tel: 0212 542 13 00/543 29 74 Faks: 0212 542 13 71 www.uted.com.tr www.uteddergi.com www.uted.org [email protected] 50 16 44 İmtiyaz Sahibi Uçak Teknisyenleri Derneği Adına Ümit Sayıl 1968 Genel Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Sefa İnan / [email protected] Basın-Yayın Sekreterliği İsmet Şahin / [email protected] Elif Arslan /[email protected] Yazı Kurulu Kıvanç Bayezit, Zafer Ulavur, Ahmet Akpınar, İsmet Şahin, Elif Arslan, Celal Batur, Dr. Handan Diker Katkıda Bulunanlar İsmet İlhan, Şebnem Bayezit, M. Rüzgar Yılmaz, Fatih Aydemir, Arif Sankaya, Hasan Büber 46 22 YAPIM Umar İletişim Hizmetleri Ltd. Şti. Harman Sok. No: 31/1 34153 Florya - İstanbul Tel: 0212 573 15 65 [email protected] www.umariletisim.com BASKI Elma Basım Yayın ve İletişim Hizmetleri San. Tic. Ltd. Şti. Halkalı Cad. No:164 B-4 Blok Sefaköy - Küçükçekmece İstanbul Tel: 0 212 697 30 30 Yayın Türü: Aylık, süreli, yaygın 20 UTED’E ABONE OLABİLİRSİNİZ Dergimize abone olmak için yıllık abone ücretini banka hesabımıza yatırdıktan sonra dekontu bize fakslamanız yeterli. Uted dergisi her ay adresinize gönderilecektir. Lütfen ayrıntılı bilgi için derneğimizle irtibata geçiniz. UTED dergİsİnİn geçmİş sayılarına web sİtemİzden ulaşabİlİrsİnİz. 4 erler 07 Hab dem 11 Gün da 12 Ajan acılık 14 Hav r l Günle 15 Öze ortaj 16 Röp UÇAK Rİ YENLE N TEK İS EĞİ DERN i 20 Gez acılık 22 Hav ik 26 Tekn ik 28 Tekn ra akika A D ş e B 30 al 32 Orijin eşi 38 Söyl ik 40 Tekn acılık 42 Hav acılık 44 Hav 46 Bilim ür 50 Kült 53 Tarih i 54 Hob ası n Düny u y O 6 5 s talamu 58 Hipo in uklar İç 60 Çoc lık 62 Sağ me 64 Gur aca 66 Bulm 64 5 Haberler Atatürk Havalimanı için tarihi karar stanbul Atatürk Havalimanı’nın bitişiğinde bulunan askeri alan Devlet Hava Meydanları İşletmesi’nin (DHMİ) kullanımına verildi. Apron, lojman ve Havacılık Müzesi’nin yer aldığı 585 bin metre karelik alana 43 uçaklık park yeri yapılacak. DHMİ Genel Müdürü Orhan Birdal konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Proje çerçevesinde yapılması planlanan uçak park alanının altyapı ve ihale hazırlık çalışmaları tamamlandı. İnşaata bir an önce başlanacak ve park alanı ivedilikle hizmete verilecek” dedi. Oluşturulacak yeni park alanlarının Atatürk Havalimanı’ndaki uçak trafiğini rahatlatacağının altını çizen Birdal, geçen yıl Atatürk Havalimanı’na toplam 364 bin 303 uçağın iniş-kalkış yaptığını söyledi. SHGM’nin teknik denetçilerine yeni düzenleme Meslektaşımız ve kardeşimiz, uçak teknisyeni Şentürk Çavuş 3 Mart 2013’te, Atatürk Havalimanı’nda görevini yaparken talihsiz bir kaza sonucu vefat etmiştir. Kardeşimize Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına ve tüm havacılık camiasına sabır, metanet ve başsağlığı dileriz. UÇAK TEKNİSYENLERİ DERNEĞİ 6 ivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM) tarafından görevlendirilecek teknik denetçilerin seçilme esasları; görev, yetki, sorumluluk ve çalışma usul ve esaslarını düzenleyen yeni yönetmelik yürürlüğe girdi. Buna göre, sivil havacılık alanında inceleme ve denetleme yapmak üzere SHGM bünyesinde teknik denetçi olarak ilk defa görevlendirilecek personelde, denetim yapacağı alanda asgari 3 yıl çalışma tecrübesine sahip olma ve yabancı dil bilme şartı aranacak. Ayrıca denetim alanı ile ilgili uluslararası geçerliliğe sahip en az bir sertifikaya sahip olması gerekecek.Yönetmeliğin yayımlanmasından önce teknik denetçi olarak görevlendirilmiş personelin ise yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içinde ilgili yabancı dil koşulunu sağlaması gerekecek. Bu kapsamda SHGM, Avrupa Sivil Havacılık Konferansı (ECAC) işbirliğiyle Ulusal Güvenlik Denetçileri Kursu düzenledi. 4-8 Mart tarihleri arasında Esenboğa Havalimanı’nda düzenlenen kursa; SHGM, Emniyet Genel Müdürlüğü, DHMİ Genel Müdürlüğü ve Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü, Türkiye Özel Sektör Havacılık İşletmeleri Derneği (TÖSHİD) ve THY’den toplam 11 uzman personel katıldı. Denetçilerin yetki ve sorumlulukları, denetim teknikleri, rapor yazma, denetim sonuçlarının açıklanması, denetim sonuçlarının takibi ve yaptırımlar gibi teorik bilgilerin aktarıldığı kursta ayrıca, sınıf içinde ve sahada uygulamalı pratik eğitim de verildi. ECAC Teknik Yardım ve Kapasite Oluşturma Programı kapsamında düzenlenen ilk Ulusal Güvenlik Denetçisi Kursu olması bakımından önem taşıyan kursun ikincisinin 2013 yılı içerisinde, ECAC üyesi diğer ülkelerin de katılımına açık olarak düzenlenmesi planlanıyor. Havacılık sektörü İskenderun’da buluştu avacılık sektörünü buluşturan “Türk Sivil Havacılık Sektöründe Sivil Toplum Kuruluşlarının Rolü ve Önemi” başlıklı panel, 21 Mart’ta İskenderun’da gerçekleştirildi. Panele Uçak Teknisyenleri Derneği’nin yanı sıra Türkiye Özel Sektör Havacılık İşletmeleri Derneği (TÖSHİD), Türkiye Hava Yolları Pilotları Derneği (TALPA), Türkiye Hava Trafik Kontrolörleri Derneği (TATCA) ve Kabin Memurları Derneği (TASSA) da katıldı. İlk defa düzenlenen ve sektörden yoğun ilgi gören panele toplam 879 kişi katıldı. Havacılık derneklerini, öğrencilerini ve havacılıkla ilgilenen herkesi ortak bir zeminde buluşturmayı hedefleyen panelde uçuş okulları, sportif havacılık kulüpleri, havacılık şirketleri ve havacılık festivalleri toplam 8 stant kurdu. Anadolu Üniversitesi Sivil Havacılık Bölümü, İstanbul Gelişim Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi, Erzincan Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nden öğrenci ve temsilciler de panele katıldı. THY’den rekor uçak siparişi ürk Hava Yolları (THY), Türk sivil havacılık tarihinin en büyük uçak siparişini verdiğini duyurdu.Airbus’tan toplam 117 adet uçak alacağını açıklayan THY, yeni uçakları 2015’ten itibaren filosuna katmaya başlayacak. THY’den yapılan açıklamaya göre, “Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu’nun yaptığı toplantıda aldığı karar, Airbus’tan 25 adet A321, 4 adet A320neo, 53 adet A321neo ve 35 adet A321neo opsiyonunu içeren 117 uçak alımını kapsıyor.” Yeni uçak alımları personel istihdamını da beraberinde getirecek. 2020 yılı itibariyle 5 bin pilot, 12 bin kabin memuru, bin uçak teknisyeni ve 10 bin yurtiçi ve yurtdışı personeline ihtiyaç duyulacağı öngörülüyor. Bu uçakların katılmasıyla birlikte 2020’nin sonunda THY’nin filosundaki uçak sayısı, kargo uçakları dahil 375 olacak. Halihazırda ortalaması 6,6 olan filo yaşı ise, yeni uçakların katılımıyla 5’e düşecek. Şu anda 37.800 olan toplam koltuk kapasitesi de iki katına çıkacak. 7 Haberler Havacılık sektörü Almanya’da buluşuyor ERO Friedrichshafen Havacılık Fuarı, 24-27 Nisan tarihleri arasında Almanya’nın Friedrichshafen kentinde gerçekleştirilecek. Zeplinler şehri olarak bilinen Friedrichshafen, Avrupa havacılık sektörünün önemli oyuncularına evsahipliği yapacak. 26 ülkeden 550 serginin yer alacağı fuar ayrıca Autogyro, Flight Design, Centurion, Shell, Schleicher, Stemme ve Schempp Hirth gibi planör üreticilerini de ağırlayacak. Çok sayıda uçak, helikopter, çevre dostu uçak motoru, özel yakıt ve batarya teknolojisinin görücüye çıkacağı fuar sırasında 1. Genel Havacılık İş Geliştirme Konferansı da gerçekleştirilecek. Şanghay’da "İş Havacılığı Konferans ve Sergisi" sya İş Havacılığı Konferans ve Sergisi (ABACE), 16-18 Nisan tarihlerinde Şanghay Hongqiao Havalimanı’nda gerçekleştirilecek. Bölgenin en önemli havacılık etkinliklerinden biri olan ABACE iş havacılığıyla ilgili sergilere evsahipliği yapıyor ve her yıl önde gelen girişimci, işadamı ve karar vericileri ağırlıyor. Şanghay Havalimanları İşletmesi ve Ulusal İş Havacılığı Birliği (NBAA) tarafından düzenlenen etkinliğin bu yılki açılış konuşmacısı ICAO Başkanı Roberto Kobeh González olacak. Iberia’da grevler sona erdi 012’nin ilk dokuz ayında 262 milyon avroluk zarar açıklayan ve yeniden yapılanma kapsamında 3 bin 807 çalışanını işten çıkaracağını, kalanların da maaşlarını düşüreceğini duyuran İspanyol havayolu şirketi Iberia’ya karşı başlatılan grevler taraflar arasında anlaşma sağlanmasıyla sona erdi. Iberia ile sendikalar arasında varılan anlaşma ile Iberia’nın Brisith Airways ile birleşmesi sonrası gerçekleşen yeniden yapılanma dahilinde işten çıkarılacak çalışan sayısı 3 bin 141’e düşürüldü ve bu süreç 2015’e kadar uzatıldı. Iberia çalışanlarının 18-22 Şubat ve 4-8 Mart tarihleri arasında yaptığı grevler nedeniyle binden fazla uçuş iptal edilmişti. Grevlerin Iberia’ya maliyetinin 500 milyon avroyu bulduğu belirtildi. Avrupa’nın en hızlı büyüyen havayolu, Pegasus egasus Havayolları, Official Airline Guide’ın (OAG) 2012 raporunda koltuk kapasiteleri baz alınarak yapılan sıralamada, “Avrupa’nın en hızlı büyüyen havayolu” olarak yer aldı. Avrupa’nın en büyük 25 havayolunun incelendiği değerlendirmede, Pegasus’un 2011 yılına göre yüzde 22,25’lik bir artış oranı ve 16 milyondan fazla koltuk kapasitesine ulaştığı belirtildi. Pegasus, 2011’de de Avrupa’nın en hızlı büyüyen havayolu olmuştu. 8 Airbus Military, ilk A400M’yi uçurdu “3. havalimanı dünyanın en büyüklerinden olacak” laştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, İstanbul’a yapılacak 3. havalimanının dünyanın en büyük havalimanlarından biri olacağını söyledi. Konuyla ilgili bir basın toplantısı düzenleyen Yıldırım, havalimanı inşaatının dört aşamada tamamlanacağını söyledi. Yıldırım şunları kaydetti: “Havalimanı ilk 5 yılda 90 milyon kapasiteye sahip olacak. Sonraki üç aşamada, yani 25 yılda kapasitesi 150 milyona çıkacak.” Atatürk Havalimanı’nın fiziki şartlarında iyileştirme ve genişleme yapmanın son derece zor hale geldiğini vurgulayan Yıldırım, geçen yıl İstanbul’daki havalimanlarının toplam yolcu trafiğinin 60 milyonu bulduğunu hatırlattı. Karadeniz’e yakın konumda bulunan Yeniköy ve Akpınar Köyü arasına yapılacağı açıklanan havalimanı, yap-işlet-devret modeliyle inşa edilecek. Yıldırım, 3. havalimanı ihalesinin 3 Mayıs’ta gerçekleştirileceğini sözlerine ekledi. vrupalı uçak üreticisi Airbus Military, A400M askeri nakliye uçağı projesinde önemli bir aşamayı geride bıraktı. MSN7 olarak adlandırılan ve bu yıl Fransız Hava Kuvvetleri’ne teslim edilecek olan uçak ilk uçuşunu gerçekleştirdi. Test pilotu Hugues Van Der Stichel ve ekibi tarafından uçurulan A400M, toplam 5 saat 42 dakika havada kaldı. İnişin ardından uçuşu değerlendiren pilot, “Başarılı bir uçuş oldu. Tüm beklentilerimizi karşılayan bu uçuşun ardından Fransız Hava Kuvvetleri ile teslimat sürecini başlatacağız. İlk uçuş, bu sürecin sorunsuz ilerleyeceğini gösteriyor” diye konuştu. Fransa’nın ardından A400M’nin ikinci müşterisi Türk Hava Kuvvetleri olacak. THK’nin aldığı MSN9 adlı uçağın ilk uçuşunu haziran sonunda yapması ve önümüzdeki eylül ayında ilk A400M’nin THK’ye teslim edilmesi planlanıyor. Türk havalimanlarında yolcu trafiği son 5 yılda %85 arttı evlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklamaya göre, Türkiye’deki havalimanlarındaki yolcu trafiği son 5 yılda yüzde 85’lik bir artış kaydetti. 2012’de bir önceki yıla oranla yüzde 10,7 artışla 130 milyon yolcuya hizmet verildi. Bu ciddi büyüme oranıyla Türkiye, havalimanı trafiği bakımından Avrupa’nın en büyük 6. pazarı oldu. Büyüme grafiği bu şekilde devam ederse Türkiye’nin 2015’te 4.lüğe yükselmesi bekleniyor.Yolcu trafiğinde İstanbul Atatürk Havalimanı yüzde 20’lik artışla 1. olurken Antalya Havalimanı 24,99 milyon yolcu ile 2., İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı ise 3. sırada yer aldı. 2012 yılı sonu itibariyle iç hat yolcu trafiği yüzde 10,8 artışla 64 milyon 548 bin 932, dış hat yolcu trafiği ise yüzde 10,2 artışla 65 milyon 408 bin 929 oldu. Boeing, 787 Dreamliner çözümü için FAA’dan onay aldı BD Federal Havacılık İdaresi (FAA), Boeing 787 Dreamliner’ın yeni batarya sistemini iki uçakta test etme ve yapılan iyileştirmeleri sertifikalandırma planını onayladı. Bu iki adımın tamamlanması durumunda FAA, 787’nin ticari uçuşlarına devam etmesine izin verecek. Şubat ayının sonunda FAA’ya sunulan yeni batarya kısa devre olasılığını en aza indirmek için tasarlandı. Ayrıca bataryaya yeni çevreleme ve havalandırma sistemleri eklendi. FAA, sistemin çok iyi test edilmesi gerektiğini kaydederek sertifikasyon sürecinin çok dikkatli şekilde değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. Boeing yetkilileri ise çözümlerine çok güvendiklerini ve yapılan testlerin ardından 787 uçuş ve teslimatlarının normale döneceğini düşündüklerini belirttiler. 9 Haberler gündem Uçak teknisyenlerine ödülleri verildi BD Federal Havacılık İdaresi (FAA) tarafından düzenlenen bir ödül programı olan Ulusal Genel Havacılık Ödülleri’nin (General Aviation Awards) bu yılki sahipleri açıklandı.William T. Fifles yılın havacılık bakım teknisyeni seçilirken Bruce Allan Lundquist yılın aviyonik teknisyeni oldu. Yaklaşık 50 yıl önce başlatılan program uçuş eğitimi, havacılık bakımı, aviyonik ve güvenlik alanlarında havacılığa katkı sağlayan kişileri takdir edip ödüllendirmeyi amaçlıyor. Boeing, 737 dönüşümüne yıl sonuna kadar karar verecek oeing bu yılın sonuna kadar Boeing 737NG dönüşümü için kendi programını başlatma ve tasarım, sertifikasyon ve pazarlama için üçüncü bir tarafla anlaşma seçenekleri arasında bir karara varmayı hedeflediğini açıkladı. Şirket ilk dönüştürülmüş 737-700 ve 737-800’lerin pazara girişinin en iyi ihtimalle 2017’yi bulacağını düşünüyor. Havayolu şirketleri fiyat konusunda anlaşıldığı sürece 737NG dönüşüm programını sabırsızlıkla bekliyorlar. Çünkü dönüştürülen uçaklar hem ekonomik hem de modern aviyonik sistemlere sahip olacak. Ancak uzmanlar Boeing’in 737 modeli hala oldukça popülerken ve üretimi devam ederken dönüşüm programı için düğmeye basmaktan endişe duyduğunu belirtiyor. TAV, dünyanın en büyük turizm fuarında yerini aldı AV Havalimanları, 6-10 Mart tarihleri arasında Berlin’de düzenlenen Uluslararası Turizm Borsası Fuarı’na (ITB) katıldı. Bu yıl 47. düzenlenen fuar, uluslararası turizm ve seyahat endüstrisinin en prestijli organizasyonlarından biri. Son 10 yıldır kesintisiz olarak fuara katılan TAV’ın operasyon ve hizmet şirketleriyle temsil edildiği standı yoğun ilgi gördü. TAV Havalimanları Pazarlama Koordinatörü Aslıhan Çörtük konuyla ilgili şunları söyledi: “Bu yıl fuarda Türkiye’de işlettiğimiz havalimanlarının yanı sıra Makedonya, Gürcistan ve Tunus’taki havalimanı işletmelerimiz ile hizmet şirketlerimizi temsil eden standımızla yer alıyoruz. ITB Berlin, uluslararası turizm endüstrisinin tüm oyuncularını buluşturan kapsamlı bir organizasyon. Türkiye ve bölgenin lider havalimanı işletmecisi olarak gördüğümüz ilgiden memnuniyet duyuyoruz.” TAV, fuarda Alanya-Gazipaşa Havalimanı ile ilgili de tanıtım çalışmaları yürüttü. 10 “Uçak bakım ve kargo sektörleri yükseliyor” yTECHNIC ve myCARGO’nun sahibi Yavuz Çizmeci, çevre ülkelerdeki 5200 uçağın bakım ve onarımının Türkiye’ye büyük gelir sağlayacağını söyledi. Milliyet gazetesinden Güngör Uras’a konuşan Çizmeci, Türkiye’nin bakım ve onarım kapasitesi olarak Almanya ve Fransa’dan sonra geldiğini kaydetti. Çizmeci şunları kaydetti: “THY’nin ek yatırımı tamamlandığında Türkiye, Fransa’nın önüne geçecek. Bu alanda büyük rekabet gücümüz var: İşçi kalitesi ve işçilik ücreti.” Çizmeci, Türkiye’nin ihracatta kaydettiği hızlı gelişmenin ve stratejik konumunun uçak bakımı ve kargo taşımacılığı sektörlerinin gelişmesini sağladığını söyledi. Havacılık bakım sektörü Teksas’ta buluşuyor Fıkra gibi... Mısır, Kızıldeniz’de bir tüp geçit yaptırmaya karar verir. Yapılan ihaleye bir Amerikan, bir Alman ve bir Japon firmasıyla birlikte, bizim Temel’in firması da katılır. İhaleye katılan Amerikan firmasına tüp geçidin nasıl yapılacağı sorulur. Amerikalılar, “Biz iki taraftan kazmaya başlarız ve ortada birleştiririz. Fark yaklaşık 1 metre olsa da, 30 metrelik geçitte bunu kolayca kapatırız” der. Daha sonra Alman firması benzer bir öneriyle, farkın 80 cm olacağını ve kolayca kapatabileceklerini söyler. Japonların farkı 50 cm’ye indiren önerisinden sonra sıra bizim Temel’e gelir ve Temel projesini açıklar: “Biz de iki taraftan kazmaya başlarız. Ortada buluşursak buluşuruz. Buluşamazsak iki tane tünelimiz olur.” Atatürk Havalimanı B Kapısı personel girişlerinde yaşanan sorunların çözümü çerçevesinde yapılan çalışmalar, maalesef fıkralara konu olacak türden sonuçlar doğurdu. Vaktiyle B kapısında sadece girişlerde yaşanan problem, yapılan düzenleme ve genişletme çalışmasının ardından artık sadece girişlerde değil, çıkışlarda da yığılmalara sebebiyet verir hale geldi. Sizce bu hikaye yukarıdaki fıkradan çok mu farklı? avacılık bakım sektörünün önde gelen oyuncuları 30 Nisan-2 Mayıs tarihleri arasında Teksas’ın Fort Worth kentinde düzenlenecek olan 2013 NBBA Bakım Yönetimi Konferansı’nda bir araya gelecek. Ulusal İş Havacılığı Birliği (NBAA) tarafından düzenlenen konferansta bakım direktörleri, uçuş departmanı müdürleri, uçak teknisyenleri, uçak sahipleri/operatörleri ve pilotlar sektördeki yenilikleri ve sorunları masaya yatıracak. 11 vİzyona gİrecekler Koleksiyoncu (5 Nisan) Elena, gizli bir depoda yapılacak partiye katılması için arkadaşları tarafından ikna edilir. Partide kendisini, içeride eğlenenlerin biçilip, kesilerek öldürüldüğü kabus gibi tuzakların içinde bulur. Bu dehşet verici partiden sağ olarak kurtulan tek kişidir. Depodan kaçmayı başaramadan, saklandığı sandığın içinde bilinmeyen bir yere götürülür. Şevval Sam'la "Kartpostallardaki İstanbul" Geçtiğimiz sezon “İstanbul Musikisi” konser serisi büyük beğeniyle karşılanan Şevval Sam ve İncilâ Bertuğ, kültürel ve estetik bilgisi gün geçtikçe yok olan İstanbul’u ve müziğini bu kez eski İstanbul kartpostalları ile anlatan çok farklı ve özel bir proje ile karşımızda. İstanbul ve müziğinin tarihinin yeni nesillere aktarılmasını amaçlayan bu özgün projede izleyiciler kendilerini; besteciler, şairler, fıkralar, nükteler, hatıralar ve fotoğraflarla yaratılan büyülü bir atmosferde bulacak. Etkinlik 25 Nisan Perşembe akşamı saat 20.00’de İş Sanat Kültür Merkezi’nde izlenebilir. Gambit (12 Nisan) haydİ çocuklar "bubble Show"a! Gittiği her ülkede kapalı gişe izlenen, geçtiğimiz yıl İstanbul’a geldiğinde de biletleri günler öncesinden tükenen sihirli baloncuk gösterisi “Bubble Show”, 20 ve 28 Nisan’da, Maçka Küçükçiftlik Parkı’nda 7’den 70’e tüm İstanbullulara unutulmaz saatler yaşatacak. Muhteşem şovu ve sihirli baloncuklarıyla izleyen herkesi büyüleyen Melody Yang, muhteşem müzik, ışık ve lazer efektleri eşliğindeki benzersiz bir gösteri sunuyor. Kötü Ruh (19 Nisan) "Ah Bu Gönül Şarkıları" Türk sanat müziğinin dev ismi Emel Sayın, 6 Nisan Cumartesi akşamı Bostancı Gösteri Merkezi’nde “Ah Bu Gönül Şarkıları” başlıklı bir konser verecek. Saat 21.00’de başlayacak olan konserde Sayın, Türk sanat müziği sevenlere unutulmaz bir gece yaşatacak. “Duvar resminden korkuyorlar” 12 Eylül öncesi kültür üretiminin özgün bir yönüne odaklanan “Duvar resminden korkuyorlar” adlı sergi, haziran 1976’da dönemin yerel belediyesinin davetiyle 13. Uluslararası Antalya Film ve Sanat Festivali’ne katılan sanatçıların yaptığı duvar resimleri ve sokak heykelleriyle başlıyor. Duvar resimleri, siyaset ve kitlesellik üzerine yapılan projelerin izini sürerken sanatçı hakları, sanatın toplum, ekonomi, emek ve siyasetle bire bir ilişkisi ve sansür uygulamalarını da inceleyen sergi, 21 Nisan’a kadar Salt Beyoğlu’nda görülebilir. 12 Amaçları, kimsenin paha biçemediği bir heykeli, zengin bir duldan çalmak olan Harry Deane ve PJ Puznowski uygulamaya geçtiklerinde planlarının o kadar da kusursuz olmadığını anlarlar. Ayrıca zengin adamın eski karısı, ekibe yeni katılan PJ Puznowski’ye ikizi kadar benzemektedir. Olaylar kontrolden çıkar. Kapalıçarşı'ya bahar geldi Piyanist Tuluyhan Uğurlu, geleneksel Kapalıçarşı konserini bu yıl 14 Nisan Pazar günü saat 16.00’da, Kapalıçarşı Kalpakçılar Caddesi’nde gerçekleştirecek. Teması “İstanbul ve Bahar” olan konserde Uğurlu, müzik grubuyla beraber bu özel gün için hazırladığı besteleri seslendirirken etkinlik boyunca çeşitli ikramlar ve sürprizler de gerçekleştirilecek. 1981 yapımı kült korku filminin yeni uyarlamasında, yirmili yaşlarda beş arkadaş bir kulübede kapalı kalır. “Ölülerin Kitabı”nı bulduktan sonra, farkında olmadan ormanda yaşayan ve uyumakta olan şeytanları kendilerine çekmeye başlarlar. Bu şeytanlar birer birer gençleri ele geçirir; ta ki geride hayatta kalmak için savaşan bir kişi kalana kadar. Lanetli Kan (26 Nisan) India Stoker babasını trafik kazasında kaybeder. Cenazeye babasının kayıp kardeşi Charlie de gelir. India, amcasıyla ne kadar çok ortak noktası olduğunu fark eder. Charlie, India’ya yavaş yavaş gerçek yüzünü gösterir. Karizmatik amcasının gelişinin tesadüf olmadığını fark eden India’nın hayatı, onun rehberliğinde sıradışı bir şekilde değişir. Acı Reçete (26 Nisan) Emily Hawkins kocası hapse girmiş, depresyon ve anksiyete belirtileriyle boğuşmakta olan sorunlu bir kadındır. Kocasının hapisten çıkmasına az kalmıştır ve bu esnada psikiyatrları var gücüyle genç kadını iyileştirmeye çalışır. İlaçların sayesinde yaşamaya çalışan kadın için, doktoruyla arasında başlayan ilişki sonrasında işler iyiden iyiye zorlaşacaktır. 13 özel günler havacılık TEK BAŞINA SEYAHAT EDEN ÇOCUK YOLCULAR Yazı: Şebnem BAYEZİT (UM-UNACCOMPANIED MINOR) Ticari ve Yer Hizmetleri Eğitmeni 23 Nisan Dünya Kitap Günü M r. Adam Freimanish işlerinin yoğunluğu nedeniyle bu seneki tatil planlarını değiştirmek zorunda kalır. Ancak bu değişiklik çocukları Henry ve Laura’nın hiç hoşuna gitmemiştir. Adam, 9 yaşındaki oğlunu ve 7 yaşındaki kızını, okulları tatil olunca bir başka ülkede yaşayan halalarının yanına göndererek, çocuklarının kuzenleriyle güzel bir tatil geçireceğini ve böylece, bozulan tatil planlarını telafi edebileceğini düşünmektedir. Ancak bu yaştaki iki kardeş kıtalararası bir yolculuğu nasıl gerçekleştirebilecektir? Çocuk yolcular yanlarında bir ebeveyn olmadan tek başlarına herhangi bir sebepten dolayı seyahat etmek zorunda kalabilirler. Bu seyahatler tatil amaçlı veya sağlık nedenleriyle olabileceği gibi, bazı ülkelerdeki çocuk şenlikleri ya da bazı etkinlikler için de olabilir. Havayolu şirketleri tek başına seyahat edecek çocuk yolcular için farklı kurallar uygularlar. Bazı havayolu şirketleri 5-14 yaş arasındaki yolcuların tek başına seyahatini kabul ederken bir başka havayolu şirketi bu yaş kuralını 8-12 ya da farklı bir yaş aralığı olarak belirler. Bazı havayolu şirketleriyse, tek başına seyahat eden çocuk yolcuyu sadece direkt uçuş yaptığı hatlarda kabul eder. Direkt uçuşu olmayan, aktarmalı gerçekleşecek olan bir seyahatte bu hizmeti vermeyi reddedebilir. Bilet ücretleri ile ilgili de kurallar farklıdır. Havayolu şirketleri aileleri 14 ile beraber seyahat eden çocuk yolculardan, yetişkin yolcu için alınan koltuk fiyatı üzerinden bazı oranlarda indirim uygulayabilirler. Bu indirim oranlarını tek başına seyahat eden çocuk yolcular için uygulayan havayolu şirketleri olabileceği gibi bazı şirketler, tek başına seyahat eden çocuk yolcu için, masraf adı altında belli miktarlarda parayı da ayrıca talep edebilir. Tek başına seyahat edecek çocuk yolcunun bilet ve uçağa binme işlemleri, yasal ebeveyni ve havayolu şirketi arasında, resmi doküman ya da dokümanlar doldurularak gerçekleştirilir. Çocuklarının tek başlarına seyahatini talep eden aileler, havayolu yetkilisine taleplerini bildirir ve varış istasyonunda çocuklarını karşılayacak kişinin kimlik bilgilerini verirler. Güvenlik önlemleri nedeniyle bileti olmayan yolcuların terminallerde, belli bir yerden sonraki alana giriş izinleri yoktur. Bu nedenle tek başına seyahat eden çocuk yolculara, aileleri belli bir alana kadar eşlik edebilirler. Bu alandan sonra çocuk yolcu artık havayolu şirketinin sorumluluğundadır. Yer hizmetlerinde çalışan bir personel tarafından yasal ebeveyninden teslim alınan çocuk yolcu, uçuş ekibine teslim edilir. Çocuk yolcu uçak içinde, uçuş ekibinin sorumluluğundadır. Varış istasyonunda yine bir yer hizmetleri personeli tarafından karşılanır ve uçuş ekibinden teslim alınarak karşılayacak kişilere teslim edilir. Emniyetli uçuşlar dilerim. itap bize bilmediklerimizi öğretir, görmediğimiz yerleri tanıtır. Okumak boş zamanımızı değerlendirmenin en iyi yoludur. Kitaplarla dostluk küçük yaşta başlarsa bir ömür boyu devam eder. İşte Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’yla aynı tarihte kutlanan 23 Nisan Dünya Kitap Günü de bu kadim dostu, 7’den 70’e herkesle tanıştırmayı amaçlıyor. Kitaplar doğruyu, güzeli, iyiyi ve yararlıyı bulmamıza yardım eder. Yaşamı sevdirir. Dünyayı güzelleştirir, içimizi aydınlatır. Yazarlar, kitaplar aracılığıyla binlerce, yüz binlerce insana seslenirler. Düşünceleri kitaplar aracılığıyla ülkeden ülkeye yayılır. Böylece bilgi, dünyanın en uzak noktasına dek ulaşır. Yazarla okuyucu arasında bir bağ kurulur, bir yakınlık sağlanır. Kitap ve okuma sevgisi, dünyada yerini hiçbir şeyin dolduramayacağı bir sevgidir. Dünyada hiçbir dost, insana kitaptan daha yakın olamaz. Sıkıntımızı unutmak, hayatımıza biraz renk ve ışık vermek, kendi dünyamızda bulamadığımız şeyleri bulmak, başka yaşamları ve görüşleri bilmenin ve anlamanın en iyi, hatta tek yolu kitap okumaktır. Dünyamızı nasıl insansız düşünemezsek, insanı da kitapsız düşünemeyiz. Beyinde, düşüncenin kıvılcımının parladığı ilk andan beri, insan düşündüğü ve hissettiği şeyleri birtakım gereçler kullanarak türlü şekillerle ifade etmiş yani yazmış, diğer insanlar da bu yazılanları okumuştur. İşte UNESCO, 1996’dan bu yana her 23 Nisan’da insanlara, kitabın ve okumanın önemini hatırlatmak ve bu güzel alışkanlığı kazandırmak amacıyla 100 ülkede, milyonlarca insanın katılımıyla Dünya Kitap ve Telif Hakları Günü’nü kutluyor. Bu özel günde kitabın değerli bilgilere, estetik duygulara ve insanlığın hayal gücüne ulaşmanın temel araçlarından biri olduğu vurgulanıyor. Tüm dünyada okuma-yazma oranlarının yükseltilmesinin yanı sıra okuyucuların telif hakları konusunda bilinçlendirilmesinin de amaçlandığı bu önemli günde, dünyanın pek çok ülkesinde çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Ülkemizde de 2001 yılından bu yana düzenlenen bu etkinliklerin amacı herkese ve özellikle de çocuklara kitap sevgisini aşılamak ve yaşanılan şehrin kitaplar aracılığıyla hem okuma hem de görme yoluyla tanınmasını sağlamak. 23 Nisan Dünya Kitap Günü’nde dünyanın hemen her köşesinde kitap fuarları kuruluyor; dinleti, okuma ve anma günleri, indirimli kitap kampanyaları düzenleniyor; hastane, hapishane, bakımevi, okul ve köy kütüphanelerine kitap bağışı yapılıyor. Dünya Kitap Günü nasıl doğdu? İspanya’nın Katalonya bölgesinde yıllardır 23 Nisan’da kutlanan “Her Kitaba Bir Gül” adlı özel gün, UNESCO’ya da ilham perisi oldu. Her yıl, 23 Nisan’da kitap alan herkese kitabın yanında bir de gül armağan eden ve türlü sokak eğlenceleri düzenleyen Katalanlar,“kitap günü” için tarih belirlemeye çalışan UNESCO’nun da bu tarihi, Dünya Kitap Günü olarak belirlemesine vesile oldu. 23 Nisan aynı zamanda Shakespeare’in hem doğum hem de ölüm günü olma özelliği taşıyor. 15 röportaj rhan BİRDAL Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürü “Havacılıkla birlikte ülkemiz de gelişiyor” Havacılık sektörüyle 1982’de tanışan ve 31 yıldır bu alanda önemli görevler üstlenmiş olan Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürü Orhan Birdal ile havacılık alanında Türkiye’nin dünden bugüne geldiği nokta, DHMİ’nin gelişme sürecine sunduğu katkı, yeni projeler ve 2023 vizyonu üzerine aydınlatıcı bir söyleşi yaptık. rhan Birdal kimdir, öncelikle bize biraz kendinizden ve kariyer geçmişinizden bahseder misiniz? 1958’de, Erzincan’ın Kemah ilçesinde doğdum. İlk, orta ve lise öğrenimimi İstanbul’da tamamladım. 1980 yılında İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu’ndan mezun oldum. 1990 yılında ise Marmara Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisansımı tamamladım. 1982’de, Atatürk Havalimanı’nda, Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) bünyesinde Hava Trafik Kontrolörü olarak havacılık sektörüyle tanıştım. Daha sonra sırasıyla Erzincan’da Hava Trafik Kontrolörü ve Havaalanı Müdürü, Nevşehir-Kapadokya, Trabzon ve İzmir Adnan Menderes havalimanları başmüdürü ve ardından DHMİ Genel Müdürlüğü işletme daire başkanı olarak görev yaptım. 2003-2007 yıllarında DHMİ genel müdür yardımcılığı ve yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundum. 2007 yılından bu yana DHMİ genel müdürü ve yönetim kurulu başkanı olarak görevimi sürdürmekteyim. 1982 yılından bu yana havacılık sektörünün içinde çeşitli görevler üstlenmiş biri olarak dünden bugüne havacılığımızın ve spesifik olarak hava meydanı işletme hizmetlerinin geldiği noktadan bahseder misiniz? Türk havacılığı, son on yılda büyük bir dönüşüm yaşadı, önemli atılımlarla küresel ölçekte iddialı bir hale geldi. Birçok alanda dünya ile yarışan, birçok noktada da dünyanın örnek aldığı bir başarı çizgisi yakaladı. Söylediğim başarı tablosuna rakamlar tanıklık ediyor. Son 10 yılda iç hat yolcu trafiği toplamda 7,1 kat artış gösterdi. Türkiye genelinde iç hat yolcu trafiğinin toplam trafik içindeki payı 2003’te %26,6 iken bu rakam 2012’de %49,4’e çıktı. Son 10 yılda dış hat yolcu trafiği, her yıl ortalama %11,2 oranında ve top16 17 röportaj lamda 2,6 kat artış gösterdi. Yine son 10 yılda yolcu trafiğinde ortalama %16, toplam uçak trafiğinde (üstgeçiş dahil) %11,2’lik artış oldu. Türkiye’de 2003 yılında 55 milyon 100 bin kişi olan toplam terminal yolcu kapasitesi 2012 yılında 185 milyon 720 bine yükseldi. Havacılıkta 10 yıl önce tek havayolu şirketi ve 25 faal havalimanı vardı. Ciro 2 milyar doların altında idi. Bugün itibariyle havalimanı sayımız 49’a, sektörün cirosu ise 17 milyar dolara yükseldi.Yıl içinde açık havalimanı sayımız 51’e, iç hatlar yolcu sayımız ise 65 milyona çıkacak. DHMİ, son on yıllık sürede büyük bir dönüşüm yaşadı. Havalimanı sayısını %100 artırmakla kalmadı, mevcut havalimanlarını da çağdaş hale getirdi. Yeni havalimanları, Türkiye’nin dünyaya açılan emniyet, hizmet ve kalite penceresi oldu. Şu anda hem teknolojik donanım hem hizmet hem de estetik olarak dünyanın en modern, en gelişmiş havalimanlarına sahibiz. DHMİ genel müdürü olarak hem ekonomik hem de teknik bağlamda geçtiğimiz yılın genel bir değerlendirmesini yapabilir misiniz? 2012’de ne gibi gelişmeler yaşandı? 2012 gerek sivil havacılık sektörü gerekse DHMİ Genel Müdürlüğü açısından olumlu gelişmelerin yaşandığı, yoğun bir yıl oldu. 2012 yılında Iğdır Havalimanı ile YİD (yap-işlet-devret) modeliyle işletilen Zafer Havalimanı hizmete girdi. Elazığ Havalimanı terminal binası ile YİD modeliyle inşa edilen Milas-Bodrum dış hatlar terminal binası hizmete girdi. Balıkesir Koca Seyit, Mardin ve İzmir Adnan Menderes havalimanlarında yeni terminal binalarının temelleri atıldı. Esenboğa Havalimanı genel havacılık terminali açıldı. Dalaman Havalimanı’nda başmüdürlük ve eğitim tesisi binaları açıldı. Erzincan Havalimanı’nda Türkiye’nin ilk 18 uçak yangını eğitim merkezi olan Uçak Yangın Simülasyon TesisiKurtarma ve Yangın İstasyonu açıldı. Havacılık eğitimlerinde kullanılması planlanan Aydın-Çıldır Havalimanı’nın kiralanmasına ilişkin ihale gerçekleştirilerek sözleşmesi imzalandı. Dalaman Havalimanı “yeşil”, Erzincan Havalimanı “engelsiz” havalimanı unvanını aldı. İstanbul’da, Genel Müdürlüğümüzün katılımıyla Airex 2012 Uluslararası Sivil Havacılık Fuarı gerçekleştirildi. İstanbul Yeni Havalimanı Projesi çalışmalarına başlandı. 11. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Şurası’nın çalışmalarına başlandı. 2012’de sivil havacılık sektörünün cirosunun 15 milyar doları, sektördeki istihdamın ise 150 bin kişiyi aştığı tahmin ediliyor. Bu bağlamda 2013 yılı içinde gerçekleştirmeyi planladığınız projeler nelerdir? Şu anda halihazırda Atatürk Havalimanı’nda hangi çalışmalar yapılmakta? Atatürk Havalimanı’na ilişkin olarak 2013 yatırım programına dahil ettiğimiz Atatürk Havalimanı PAT Sahaları Onarımı ve Tevsii İnşaatı projesi var. Atatürk Havalimanı bildiğiniz gibi günden güne artan bir uçak, yolcu ve yük trafiğine hizmet veriyor. Ancak PAT sahalarında onarıma ihtiyaç duyan alanlar var. Ayrıca orta çekirdekte yer alan ve “Teneke Mahallesi” denilen alanda bulunan kuruluşların, 23 pist başının kuzeyindeki bir alana taşınmalarına ve kazanılan bu alana ilave apron teşkil edilmesine ilişkin çalışmalarımız var. Bunlara ek olarak T.C. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na tahsis edilen alana, ilave apron teşkil edilmesine yönelik çalışmalar yürütüyoruz. Ayrıca Adıyaman Havalimanı yeni terminal binasına ilişkin inşaat çalışmaları tamamlandı ve geçici kabulü yapıldı. Kars ve Ağrı havalimanlarının yeni terminal binalarını bu yıl içinde hizmete açmayı planlıyoruz.Tekirdağ Çorlu, Ankara Esenboğa, Milas Bodrum ve Hatay havalimanlarına ilişkin PAT sahası yatırımlarımızı da 2013 yılı içerisinde tamamlamayı hedefliyoruz. Bingöl, Şırnak ve Hakkari Yüksekova havalimanlarının 2013 yılı içerisinde hizmete girmesi bekleniyor. Diğer birçok havalimanında da terminal ve PAT sahası yatırımları yapmaya devam ediyoruz. Yeni havalimanları, Türkiye’nin dünyaya açılan emniyet, hizmet ve kalite penceresi oldu. Şu anda hem teknolojik donanım hem hizmet hem de estetik olarak dünyanın en modern, en gelişmiş havalimanlarına sahibiz. Atatürk Havalimanı’nın yer trafiğini azaltmak ve çalışma rahatlığı sağlamak adına 3. havalimanı faaliyete geçene kadar uygulamayı düşündüğünüz bir çözüm var mı? Askeri apronun sivile devredilmesi projesi konusundaki görüşlerinizi alabilir miyiz? Askeri alanın T.C. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na tahsisi konusu, Atatürk Havalimanı’nın darboğazlarından biri olan uçak park yeri ve apron alanı kısıtlılığına yönelik bir uygulama olarak gündeme gelmişti. Şu anda tahsis yapıldı, devir işlemleri sürüyor. Atatürk Havalimanı’na ilişkin yaptığımız çalışmalarda (master planlarda) bu bölgeye yönelik apron alanı ve uçak park yeri planlarını paftalara işlemiştik. Bu alana 43 adet uçak park pozisyonuna sahip ilave bir apron teşkil etmek ve böylelikle Atatürk Havalimanı’nda yaşanan bu sıkıntıyı aşmak istiyoruz. Projenin detayları üzerinde çalışmalar devam ediyor. Başta Atatürk Havalimanı olmak üzere havalimanlarımızda, motor çalıştırma alanlarının eksikliği üzerine bir çalışmanız var mı? İstanbul Atatürk Havalimanı’nda söz konusu test çalışmalarının yapılabileceği bir alan mevcuttur ve kullanılmaktadır. Diğer havalimanlarımızda motor testleri uçuş öncesinde, pist başlarında yapılmaktadır. İstanbul’da hizmete açılacak 3. havalimanı projesi konusunda bilgi verebilir misiniz? Ne zaman başlayıp ne zaman bitmiş olacak; yapısal özellikleri ve kapasitesi ne olacak, yeterli altyapı nasıl sağlanacak? İstanbul’un yeni havalimanı,Avrupa yakasında, Karadeniz sahil şeridinde yer alacak. Projeye ilişkin yer teslimini 2013 yılı içerisinde yapmayı planlıyoruz. Projenin yatırımları 4 etaba ayrıldı. 1. etap yatırımların 2017 yılı içerisinde tamamlanacağını ve yeni havalimanının hizmete gireceğini öngörmekteyiz. 1. etap sonunda 70-90 milyon yolcu/yıl kapasite sağlanacaktır. Havalimanı’nın akıbeti ne olacak? Bakım onarım hangarları, genel havacılık terminali ve kargo terminali buradaki faaliyetlerine devam edecek. Bu yıl 1933 yılında hizmet vermeye başlamış olan DHMİ’nin 80. kuruluş yıldönümü. 2023 yılına dair, uzun vadeli vizyon ve hedeflerinizden bahseder misiniz? DHMİ Genel Müdürlüğü; günümüzde 49 havalimanını işleten, Türk hava sahasında seyrüsefer hizmetlerini ifa eden; T.C. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na bağlı bir kamu iktisadi kuruluşudur. Dolayısıyla kamu yararı esaslarıyla çelişmeden, piyasa koşulları içerisinde faaliyet gösteren bir kuruluşuz. Bizim DHMİ Genel Müdürlüğü olarak vizyonumuz; hava trafik yönetimi ve havalimanı işletmeciliği alanında, küresel boyutta rekabet gücüne haiz, dünyanın öncü kuruluşlarından biri olmak. Bu vizyon hiç şüphesiz,Türkiye havacılık sektörünün gelişmesinden ayrı düşünülemez. Bu nedenle attığımız adımlar, yaptığımız planlar, sadece kurumsal gelişimi değil, havacılık sektörünün ve dolayısıyla ülkenin de gelişimini hedeflemektedir. Etkin bir havalimanı ağı kurmak ve sürekli geliştirmek suretiyle, toplumun bu sektörden daha çok yarar sağlaması planlanmaktadır. Uçuş emniyetinden ödün vermeden, çevreye duyarlılığı gözetecek ve teknolojik ilerlemeyi dikkate alacak şekilde, Türkiye’nin havacılık sektörü açısından dünya payını artırmak; havacılıkta bölgemizde lider, dünyada söz sahibi olmak amaçlanmaktadır. Biliyorsunuz ki 10. Ulaştırma Şurası ile bir yol haritası çizilmişti. 2023 yılı için 350 milyon yolcu hedefimiz var. Bu da havalimanı altyapımızı buna paralel olarak artırma gerekliliğini beraberinde getiriyor. Şimdi 11. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Şurası çalışmalarıyla bu yol haritası güncelleniyor, güncel gelişmeler ışığında revize ediliyor. Ancak hedeflerin teması değişmeyecektir: Kamu yararı esasları çerçevesinde havacılık sektörünün gelişiminin desteklenmesi ve sürdürülebilirliğin sağlanması. Yeni havalimanında teknik bakım tesislerinin park yerleri ve hangarlar için hazırladığınız bir proje var mı, UTED okuyucularıyla paylaşabilir misiniz? Yeni havalimanı projemizde; havalimanı bakım merkezi, uçak bakım apronu, pusula kalibrasyon sahası, motor test sahası gibi tesisler de yer almakta. Bu yeni havalimanında; uçak bakım atölyeleri ve hangarları, genel havacılık hangarları ve helikopter hangarı gibi tesisler de olacak. Çok çeşitli söylentiler var ancak bilgiyi 1. elden almak elbette daha doğru. Yeni havalimanının hizmete girmesiyle birlikte Atatürk 19 GEZİ Yazı: Dr. Handan DİKER Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi [email protected] ALMANYA'NIN GÜZELİ: KÖLN YA DA COLOGNE undan yaklaşık 25 yıl önce gittiğim ve ilk gençlik yıllarımda belleğime yer etmiş olan bir kent. Beni özellikle görkemli katedrali ile etkileyen bu şehir, çocukluğumun Köln kentinden başkası değil. İşte o güzelim şehre ikinci kez gitmek üzere yola çıktığımda, aklımda hep nasıl bir şehir bulacağıma ilişkin karmaşık duygular vardı. Köln, Almanya’nın dördüncü büyük kenti. Ortasından geçen Ren Nehri, şehri diğer Avrupa şehirlerine benzer kılıyor, Köln’e hayat veriyor. Köln demek Ren Nehri ve Köln Katedrali demek. Bence bu 20 katedral Köln’ün her şeyi. 12. yy’da kutsal şehir ilan edilen Köln’de bir katedral yapılması istenmiş ve Köln Katedrali bunun sonucunda inşa edilmiş. Katedral 632 yılında, gotik tarzda yapılmış ve Avrupa’nın en büyük ibadethanesi olarak hizmet vermeye başlamış. 1880 yılında hizmete açılmış olan 157 m yüksekliğindeki bu bina çok görkemli ve çok güzel bir yapı olarak biliniyor. Köln Katedrali şehrin kalbi, her şeyi; her yerden sizi selamlayan, her yerden görünen bu görkemli yapı adeta Paris’in ünlü Eiffel Kulesi gibi. Köln şehrine ben Frankfurt’tan trenle gittim. Daha tren istasyona yaklaşırken ilk gözünüze çarpan şey katedral oluyor. Turistlerin en çok ziyaret ettiği yer olduğu için etrafı küçük, şirin, turistik eşyalar satan dükkanlarla çevrelenmiş. Katedral ve çevresi tam bir turizm ve tarih cenneti durumunda. Etrafta bulunan kafelerde soluklanmak ve nefis Alman kahvelerinden tatmak çok güzel. Ben de aynen öyle yaptım. Özellikle katedralin karşısında yer alan Maredo Restoran çok ünlü ve lezzetli bir lokal. Çok sayıda Türk’ün de çalıştığı restoran, kalitesi ve fiyatı ile oldukça rağbet görüyor. Köln ayrıca çok sayıda müzenin de yer aldığı bir Alman kenti. Özellikle Köln Şehir Müzesi ve Koku Müzesi çok ünlü. Aslında burası kolonyanın anavatanı olarak da bilinen bir yer. O ne- denle de adı Cologne. Kolonya 18. yy’da, Giovanni Paolo De Feminis tarafından icat edilmiş. Bergamot, limon ve portakal esansından oluşan bu karışım, Feminis Köln’e yerleştikten sonra üretmeye başladığı için “cologne” adını almış. Daha sonra da kolonya denmeye başlanmış. Köln’e özgü üretilen ve “4711” olarak bilinen türlü boy ve şişelerde bulabileceğiniz kolonyaya günümüzde de “Köln Suyu” denmesinin nedeni budur. Kokusu çok keskin ve güzel olan Köln Suyu, şehrin gözdesi ve en popüler hediyelik eşyası. Köln Katedrali’nin hemen yanı başında ünlü alışveriş caddesi yer alıyor. Şık ve birçok dükkanın yer aldığı bu caddede çalışan çok sayıda Türk'le karşılaşmanız yüksek. Özellikle bu caddede dolaşırken kendimi bir an Taksim’de sandım. Sağımda solumda hemen herkes Türkçe konuşuyordu. Yani Köln şehri oldukça tanıdık ve bizden bir kent. Hiç yabancılık çekmiyorsunuz. Çok sıcak ve samimi; sizi hemen kucaklayan bir yer. İkinci Dünya Savaşı’nda tamamen yıkılan kentte yeniden yapılanmayı, yepyeni ve düzgün binaları görebiliyorsunuz. Büyük bir şehir olan Köln gezmesi kolay, derli toplu bir şehir. Otobüs, metro, tramvay ve bisiklet tüm Avrupa kentlerinde olduğu gibi başlıca ulaşım araçları. Her yıl 11 Kasım’da düzenlenen Köln Karnavalı, kente çok sayıda turist gelmesini sağlıyor. Fabrikalar şehri olarak da anılan kentte; Ford, Lufthansa, Kaufhof, Bayer gibi dünyaca ünlü Alman firmalarının merkezi yer alıyor. Şehrin bir diğer güzel yeri ise özellikle çocuklu aileler tarafından sıkça ziyaret edilen hayvanat bahçesi. Kısacası Köln tam bir Alman kenti. Yaşaması kolay, derli toplu, tarihî, sıcacık, bizden bir şehir. Hiç yabancılık çekmediğim, aradan geçen o 25 küsur yılın hasretini hemen giderdiğim, bıraktığım gibi bulduğum, çocukluğumun geçtiği bu kente yani Köln’e yapacağınız bir gezi eminim sizi de çok mutlu edecektir. Köln seyahatimde, şehri gezerken bana hatıralarım eşlik etti. Her köşesinde, yeniden anımsamaya çalıştığım geçmişimi kurcaladım. Yaşanmışlıklar insanlara acı verir. Çünkü yaşanmış ve bitmiştir; geri dönemezsiniz. Ben bu duyguları hissetmedim. Sadece katedralde çocukluğumu aradım ve buldum, hepsi bu. Köln’ü, katedralini, hayvanat bahçesini, Koku Müzesi’ni gezin, görün; kafelerinde soluklanın. Kısacası Köln’ü bir Alman gibi yaşayın, çok etkileneceksiniz. 21 havacılık Öldürücü şahinlerden, yeni yaşamlar arayan güvercinlere... Hava kuvvetleri, I. Dünya Savaşı’nda öylesine etkili oldu ki bundan sonra yapılacak savaşların kaderini belirleyeceği de daha o zamandan anlaşıldı. İşte önce bu etki, daha sonra da sivil barış döneminin ve Soğuk Savaş’ın uzay rekabeti, havacılığın önündeki ufukları, “galaksilerin de ötesine” taşıdı... sorunlar sürüyordu... Sonuçlar çok adaletsizdi ve yeni bir savaş kaçınılmaz görünüyordu. Tüm endüstri, bir yandan savaş sonrası geçici refah döneminin sivil ihtiyaçlarına, diğer yandan ufukta görünen ve çok daha acımasız olacağı sezilebilen “yeni savaş”a odaklanmıştı. Savaşın emrine amade teknoloji sayesinde gökyüzünün “öldürücü şahinleri” hafifliyor, marifetleri (!) artıyordu. Önce tahta ve kumaş kullanımının yerini alüminyum aldı. Su soğutmalı motorlardan hava soğutmalı motorlara geçildi. I. Dünya Savaşı’nda ilk kez, keşif, saldırı ve savunma amaçlı kullanılan uçaklar, artık çok daha hızlı ve yetenekliydi. Deneme uçuşlarında kısa aralıklarla yeni rekorlar kırılıyor, ödüller kazanılıyordu. Göklerdeki her başarı, karada bekleyenlerin heyecan ve coşkusunu artırıyordu. Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1918’den sonra havacılık tarihinde son derece önemli ve artık bu olağanüstü mecrayı geri dönülmez şekilde insanlığın ilerleme projeksiyonuna yerleştiren gelişmeler yaşandı. Her şeyden önce uçakların hızı ve gücü artmıştı. Savaşın ve –çok üzücü ama gerçek- “etkili öldürme” hırsının “roketlediği” gelişim, uçma tekniklerini artık sıçramalarla gelişen gözde bir bilimsel alan haline getirmişti. İnsanlığın birinci büyük felaketinde hava saldırıları, ikinci büyük felakete göre son derece seyrek ve sınırlı ateş gücüyle kullanılmış olsa da, öylesine etkili ve kesin sonuçlara yol açmıştı ki bir sonraki boğazlaşmada bu ölüm kuşlarının belirleyici olacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yoktu. Avrupa ve dünyada, gelişmiş üretim araç ve tekniklerine sahip tüm ülkeler, dikkatini havacılığa yoğunlaştırdı. Savaş bitmişti, ama Tarifeli seferler başlıyor 1918’de I. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin hemen ardından, savaşı kazanan ülkelerde geçici bir "refah ve mutluluk" havası doğdu. Mağlupların ama özellikle de Almanya’nın içine sokulduğu cendere, Avrupa’nın geri kalanının çok da umurunda değildi. Bu duyarsızlık yakın zamanda yalnızca Avrupa’ya değil tüm dünyaya oldukça pahalıya patlayacaktı. 1918 sonundan itibaren Almanlar ve öteki mağluplar ağır yoksulluğun ve hiper enflasyonun ezici etkisi altındayken Batı Avrupalılar refahın ve zaferin tadını çıkarıyordu. Ağustos 1919’da havacılık da bu kapsamdaki farklı bir girişime tanık oldu; Paris’ten Londra’ya uçakla taşımacılık başlamıştı. Bu, dünyanın ilk uluslararası havayolu taşımacılığıydı. Gökyüzünde her şey “ışık hızı”yla ilerliyordu. 1927’de Charles Lindbergh, “Spirit of St. Louis” adlı uçağıyla New York’tan indbergh Charles L 22 Amelia Earhart g LZ 129 Hindenbur genişliği 30 metre adan geç- 245, rm du ç hi ve a şın ba dünyanın en büanusu’nu tek e ettiği olan bu eld ’in gh Paris’e, Atlantik Oky er db Lin ü. va aracı, 3 Mayıs at 30 dakika sürd Atlantik yük ha da lın As ti. Uçuş tam 33 sa . du ol lin Frankfurt’tan tam 25 bin ster Teğ- 1937’de ve ck co Al bu başarının ödülü hn Jo ı aş ve 6 Mayıs’ta arak 1919’da Yüzb kı, bu havalanmış far ’in gh er Okyanusu’nu ilk ol db Lin a varn Brown geçmişti. Amerika semaların men Arthur Whitte urg’un mıştı. Bu Hindenb a katetmesiydi. mesafeyi tek başın lişi dea kıtalararası Amerika’ya ilk ge fer yapmış, insanlar se 10 ne se ki ce cak durum bir ön faciası k bir kadın ğildi; alığını yaşatmıştı. An pe rıc zü ay HIndenburg gö ın e an in es pm ya hn sa lculuğu kaldığı şidhavacılık tarihi geçen ilk hava yo asa zeplin maruz ev nu D u’ ı. us Ve mayıs 1932’de yd an klı ky far O ha tik biraz da ew Jersey t. Earhart, Atlan iş noktası olan N u 14 saat bu kez in un uş yle uç ni çıktı: Amelia Earhar ğı de dı ne şla ı ba lar bir şerüzgar ewfoundland’den u; rotasını çaresiz sonra detli baş rd yıl 6 ıyo m an şa nd kadın pilot oldu. N kla Bu ı. ya lad rlü r tü ik zey İrlanda’da tamam çevirdi. Bu değişikl tı. Havaalanı’na bi 54 dakika sonra Ku , buzul bölgesine n 19 saatte uçacak ’e gü tik 3 i, e lan in m At es y cik vr ze ge çe r Ku ın bi nyan nlük kilde varış tarihinde 8 gü Howard Hughes, dü diğeri ise 6 Mayıs r an bi lan n an da pl lar n Jer ay g’u ol ew ur N an niden Hindenb çığır aç tı. Hindenburg ye ulaşım aracı olaHavacılık tarihinde ak va ac ol ha , n ler i de in pl ek ne ze a nd v ın içi plin, şanmas yıllarda de rkulan oldu. Dev ze cı ve dolayısıy- ya ko nı 1937’de yaşandı. O e ya nd ak iği ar ld ol ge da a kıt lar ya rın ala Bu araçlarda bir bombaydı.Tank du.Ağır sey sem rak kullanılıyordu. gazıyla adeta devasa en gazı kullanılıyor en oj oj dr dr hi hi an nedeniyle ca ol ar de nl ad to m gazı, statik elektrik ğa zorlanmış jen lu ro ul la çok tehlikeli bir id ks H . yo tu ve uş ış ol ılm ğı şerek haojen kaça niyle onuru kır r alev topuna dönü bi ı kışkırtarak hidr k rın yü savaş yenilgisi nede ıla bü ac g ip ur ed nb ar de ain duriyetini istism felaket, hava taşım e- alev aldı ve H Alman halkının mağ stlerin gövde göst hayatını kaybetti. Bu ali i sy kiş in So l 36 çiş . na dı ge yo tla as ığa pa N cıl er ve n hava e vada iktidara gelen Hitl risinin sonu, moder lı bir kitle iletişimin st ya dü da en a in tıy pl ar ze ab a ve nd nlüğe an LZ 129 cılığı risine; fiziksel üstü en büyük zeplini ol ın an ny dü başlangıcı oldu. e İşt ı. rd ihtiyaçları va erisiydi. Uzunluğu st gö e vd gö in in an faşizm Hindenburg da Alm havacılık Bell X-1 Apollo 1 Heinkel He 178 Airbus A380 uçaklar Atlanuçakları geldi. Jet de or nc Co ı m pı ncorde’lar ortak ya saatte geçerken Co rekabet 8 ve şık kla et ya ar nu ic u’ t us nra yük uçağı Okyan Önce savaş, so ya Savaşı’nda, tik du. Dünyanın en bü ün or D riy 2. di in ığı e nd at şa sa ya 5 re kanat süreyi 3, dramının üzündeydi. 80 met Büyük bir insanlık uzun mesafeli bu ky gö İlk ti. ’te leş 05 ek 20 rç ise ge 80 li atılımlar yapıl- Airbus A3 kapasiteliydi. gökyüzünde önem uçağı bu dönemde cı av hipti ve 800 yolcu jet sa ilk na ile ığı ı ıkl ağ aç uç an ar ım W rd ba ich m Er bo yılında uşu ilk olarak 1939 dı. Jet uçağın test uç şlıyor e 178 adlı uçakla H l ke yolculuğu ba Alman Hein ı. y ld za pı U ya n ar tık pistin epey da an ol fın ra ze sitz ta manlar ilk fü dansı, 1961 yılında Al le i. çt üy ge üz ı ky rıl gö şa n ba a ığı kç etler Birliği İnsanl yapılan bu test oldu ı uzay uçuşu Sovy nemde geliştirdi. nl dö sa o in de İlk yi ı. 2’ ışt Vm an ze ol şına çık i. Bu uçuşla V-1 ve ilk balistik fü an savaşa katı- dı ’de gerçekleştirild nd 61 dı 19 Ar n i. pt isa hi N sa a 12 oy n bir fil ya yörünrafında Almanlar artık dev dışına çıktı ve Dün knolojisini ge- ta r te i fe nd os m ke at de fa in de im et sürdü. noğlu ilk uçak ür vrialemi 108 dakika uçağı üretti. insa lan diğer ülkeler de de ilk in n 1’ ile ok ab st aş ı Vo zın tı. hı at erika ses Gagarin basına şu uck gesinde tur liştirdi. 1947’de Am hemen önce Yuri Kuvvetleri pilotu Ch a an av ad H m n şla ika ba er ş çu Am U m dostlar, yurttaşnını 14 Ekim 1947’de ığım ve tanımadığı geçen ilk pilot unva ıd ı an zın “T hı i: s rd se ve a i ıyl ec ağ m a güçlü bir Sovyet km/ de Yeager, Bell X-1 uç insanları! Az sonr yükseklikte 1072 ın re an et ny m dü 00 m .8 tü , 12 larım . Size söylemek aldı. Yeager, yerden liklerine taşıyacak Hughes, uzun yıllar rin d de ar ın ow ay H , uz yıl ni nı be ı. Ay füzesi gibi gözlerimin saat hıza ulaşmışt hayatım tek bir an n “H-4 Hercules” ıla m an tü da ak ar an ol şu ı , ki ağ k uç reken gücü isterim dünyanın en büyü şeyi yapmak için ge “Spruce Goose” en lan en pı kl ya be an en ad nd ht Be Ta etti. eki fırlatünde . adlı deniz uçağını ür O gün saat 06.07’d ın kanat açıklığı ön .” ağ m uç ru en iyo ril ed ve ı ss hi ad ı if Kaz” lacağım ce tarafına r, kanat açık- bu ,Türkçe olarak “Zar 9’da “dünyanın ge da .4 ka 06 a , ın in yıl ar ag 05 G 20 a i. ru nr metreyd du. 2. madan so sonraki birkaç rapo 97,5, yüksekliği 24 olma unvanını koru i. Gagarin’in daha ı ird ağ ld uç da bi k ın ” yü ni ar nl iği bü kı çt en ya ge min1, Mısır lığı ile dünyanın ı. 07.35’te Vostok n Soğuk Savaş döne ad ya m şla aş tı ba ul ba an ze ın nd ke ıs’ dı er br ar den Kı dan m Dünya Savaşı’nın di, Akdeniz üzerin ı. Savaş zamanların gir nd re za fe ka os ’ya m em ya at ön ün ar ık D kr e te deyse ticari havacıl n geçti; saat 08.05’t lmaya başlandı ve ve Türkiye üzerinde taşımacılıkta kullanı ı hamlesine yıs lar kı ak bu uç . n dı rî ni lay ke ği’ as ko kalan etler Birli mak daha vy uç So la ı. lar ak lad uç am m Bu ta u. ruld inişini Başkanı John F. büyük şirketler ku elerin etkisi sügitmek oldu. ABD m ’a liş ge Ay tı ik nı oj ya ol ın kn te a’n aki erik acıyla Ay’a 2. Dünya Savaşı’nd insanlı bir uzay ar r, Amerikalıları Am ’de ele 61 m liş 19 ge ıs i ay ek M nd 25 isi knoloj nnedy, ın tüm hırüyordu. Radar te firması 1950 Ke ndaki çalışmaların ala ed he bu ı, ck ın Lo lar i. ık ltt lad ne ık 6 yıl eyi plan meye yö açıklamadan yaklaş an siyah bir inm “casus uçak” üret ay Bu ı. ıtm ns lad ya ık ı aç ın ü lar ün radar dalga adlı uzay aracı KenEkim zıyla sürdüğ yılında “U2” adlı, 1969’da, Apollo 11 casus uçağını üretti. uz ilk m ın m an Te ny 16 dü a , nr an so ol 20 Temmuz 1969’da n şirmaddeyle kaplı en uzaya fırlatıldı. rways Corporatio nd Ai s ü’ ss ea Ü rs y ve za O U iz dy gil a ne Aldrin Jr. ve Mic1958 yılında ise İn met 4 jet uçaklarıyl win Eugene “Buzz” Co , Ed , da ng ın as ro ar st m rk Ar Yo l Nei yen ilk insanlar keti Londra ve New liştikçe, buna parabastı ve Ay’da yürü ge ak i oj ay ol ’a kn Ay Te s, . dı lin ol şla C a ba insanlık için hael yolcu taşımacılığın ısıyla rekabet de ir insan için küçük, “B lay n do ’u zı; ng hı , ro st ığı m ırl ağ Ar . ların ar tık “uzay oldular lel bir şekilde uçak rihe geçti. İnsanlık jet uçağını yaptı. ta k yü zü bü sö ” en ım ın ad an r ny bi g dü ın kapa- büyük arttı. 1970’te Boein yılına kadar dünyan 05 20 , aydı... ak nd uç ğı” ça len bi iz sız ve İngil 400 yolcu ala an Fr ’da 76 19 . du ol lcu uçağı sitesi en yüksek yo 24 Concorde Vostok 1 U2 Howard Hughes H-4 Hercules 25 TEKNİK YANGIN SÖNDÜRME UÇAKLARI Yazı: Celal BATUR Y azıma başlamadan önce bir iş kazası sonucu Hakk’ın rahmetine kavuşan meslektaşım rahmetli Şentürk Çavuş kardeşimize ve zaman zaman sefer öncesi uçakta karşılaştığım THY kabin amirlerinden merhume Sema Müstecaplıoğlu’na da Allah (cc)’tan rahmet, yakınları ve meslektaşlarına başsağlığı diliyorum. Her şeyden önce emniyet! Umarım artık "Havacılık tarihi kanla yazılmıştır" sözünün konusu olmayız ve örnek aldığımız ülkelerin iş kabiliyetlerini kavramak yerine önce iş yapma kültürlerini kavrarız diye umut ediyorum ve bu ayki yazıma başlamak istiyorum. AerIal FIre FIghtIng Yangın söndürme uçakları zaman zaman meydana gelen, başta orman yangınları gibi doğal afetlere müdahalede en kritik yangın söndürme araçlarıdır. Bu hava araçları birçoğumuzun az çok bildiği gibi üzerilerinde tonlarca suyu barındırabilen ve gerektiğinde tahliye edebilen hava araçlarındandır. Zor arazi koşullarında meydana gelen yangınla mücadele sırasında, bu hava araçları çok kritik öneme sahiptirler ki erken müdahale sonucu birçok doğal felaket engellenebilmektedir.Yangınla mücadelede hava araçları, ülkelerin uçak üretim ve taktiksel kapasitesine ve planlarına göre çeşitli değişkenlikler gösterebilmektedir. İlk olarak akla gelen, yangın söndürme uçaklarının yangına dayanıklılığı ve söndürme sıvısını taşıma kapasiteleridir. Günümüzde devasa boyutlarda üretilmiş, çeşitli yangın söndürme uçakları mevcuttur. Bunlar, var olan hava araçlarının modifiye edilerek bu amaç için kullanıma hazır hale getirilmesiyle oluşmuştur. İlk sıralarda ABD üretimi Boeing 747, 24.000 galon su taşıyabilen devasa bir yangın söndürme uçağı var. B747, içerisinde basınçlı olarak su deposu bulundurabilen ve yangından 400 ila 800 ft 26 Martin Mars Type1 yükseklikten, saatte 140 knot hızla müdahale kabiliyetine sahip bir uçaktır. İkinci sırada ise McDonnell firmasına ait DC-10 yer almaktadır. Bu uçak 12.000 galon su taşıyabilmektedir. Kaliforniya yangın filosunda yer almaktadır. Üçüncü sırayı ise Martin Mars Type1 almaktadır. Martin Mars firması tarafından tasarlanmış olan bu uçak önceleri bombardıman amaçlı kullanılmış fakat sonraları modifiye edilerek yangın söndürmede kullanılmaya başlanmıştır. Teknik su tutma kapasitesi yaklaşık 7200 galondur. Ayrıca taktiksel olarak denize veya göle iniş yaparak tekrar ikmal yapabilmektedir. Bu özelliği ile kapasite olarak fazla su tutamasa da taktiksel olarak hayli başarılı bir uçaktır. CL-215 Bombardier 415 de Kanada yapımı olup ülkemizde de yangın söndürme amaçlı kullanılmaktadır. 1969 yılında tasarlanmış ilk yangın söndürme amaçlı üretilen uçaklardan biridir. Amfibik olan bu uçak kısa mesafelerden ikmal yapıp tekrar havalanma özelliğine sahiptir. Bu özellik onu birçok ülkenin tercih ettiği bir uçak haline getirmiştir ki ülkemizde de iki adet bulunmaktadır. Yangın söndürme uçakları imal edilirken veya modifiye edilirken diğer uçaklardan daha fazla ısıya dayanıklı ve taşıma kapasitelerinin fazla olması gerekir ki güvenli bir görev icra edebilsinler. Bu nedenle üretici firmalar bu gibi teknik konuları göz önüne alarak tasarımlarını oluşturmaktadırlar. Kanat ve gövde yapılarının ısıya dayanımları mühendislik olarak testlere tabi tutulmaktadır. Özetleyecek olursak yangın söndürme uçakları günümüzde giderek önemi artan bir hava aracı olmaktadır. Yakınlarda yaşanmış en büyük doğal felaketlerden birini hatırlarsak, aklımıza ilk gelenlerden biri Kaliforniya'daki dağ yangını olur. Bu olaydan sonra Kaliforniya eyaleti durumu bir hayli önemsemiş ve günümüzde düzenli yangın filoları kurmuş bulunmaktadır. Ülkemizde de bu gibi önlemler felaketler ortaya çıkmadan alınır dileğimle. 27 TEKNİK Mikro elektro-mekanik sistemlerin uçaktaki uygulamaları Aşağıda bazı örnekleri ile MEMS uygulamaları verilmiştir. Bir delta kanat uçağın hücum kenarına yerleştirilen mikroactuator’ler ile kontrol altında tutulan hava akışı fotoğraflanmış. Yazı: Fatih AYDEMİR F iziksel boyutları birkaç mikrondan başlayarak birkaç mm’ye kadar değişen, MEMS teknolojisi ile üretilmiş sensörler, uçak sistemlerinde oldukça geniş bir uygulama alanına sahiptir. Temelde dört bileşenden oluştuğunu söyleyebileceğimiz MEMS yapısının temelini mikro sensörler ve mikro sürücüler (actuator) oluşturmaktadır. Her iki grup da “transducer” yani mekanik hareketi elektrik enerjisine çeviren bir dönüştürücü olarak anılmaktadır. Bu nedenle MEMS yapısı tipik olarak ölçülmesi istenen bir mekanik sinyali elektriksel bir sinyale çevirerek iletir. G sensörü olarak veya gece görüş işlevi olan kameralarımızda çoktandır kullanılmaktaydı. MEMS uygulamaları son yıllarda Boeing firmasının önderliğinde, birçok uçak sisteminde görülmeye başlandı. Motor üzerinde vibrasyon ölçümünden, airfoil parçalardaki hava akışının kesin ve detaylı incelenmesine; gerçek zamanlı kompresör stall algılanmasından (Günümüze kadar imkansız olan bu işlem, üretici firmaların test ortamında yaptıkları onlarca deneme ile air intake hava hızını kompresör çıkış basıncına oranlayarak hesapladıkları bir oranı aşmamak üzere sabitlenmişti.) malzeme yorulmalarının takibine dek birçok alanda uygulama alanı buldu. Sadece 2 mm boyutunda üretilen ilk prototip “akıllı toz”; belirlenen fiziksel değişiklikleri (sıcaklık, ses, vibrasyon) kaydedip optik datalink vasıtası ile haberleşebiliyor. Hatta günümüz teknolojisi hepimizin ilkokul sıralarında yaptığımız ufak rekabeti birkaç adım ileriye götürüyor. Kendi elinizle yaptığınız kağıt uçakların en uzağa gideni ile veya en uzun zaman havada kalanı ile ne kadar övündüğünüzü hatırlayın. Bir sayfa kağıt ağırlığında (ve belki görünüş olarak da aynısı bir yüksek teknoloji ürün ile) havada saatlerce kalabilen, hatırı sayılır mesafelere gidip gelen bir kumandalı kağıt uçak hayal edin. İşte karşınızda Berkeley Üniversitesi Havacılık ve Uzay Fakültesi’nin deneysel uçağı: Havacılık sözkonusu olunca ilk akla gelen şey güvenilirlik. Hatta bu altın ilkeden ödün vermemek için bazı kontrolleri sıklıkla tekrarlıyoruz. Tam bir arıza teşhisi demesek bile bazen şüphe üzerine birçok komponenti sökmek, overhaul sonrası uçağa tekrar takmak durumunda kalıyoruz. MEMS teknolojisinin biz bakımcılar açısından en önemli etkisi bu alışkanlığı değiştirecek olması. Örneğin; bir hata olmasa dahi hasar şüphesi ile sökülen ve tekrar takılan motor kompresör tamirlerinin oranı %40’larda seyretmekte. Daha çok elektronik komponentler için duyduğumuz NTF (hiçbir hata bulunmadı) tamirleri, mekanik komponentler için de geçerli aslında. Dünya genelindeki bu hasarsız kompresör tamir oranının sıfıra düştüğünü düşünün bir kere. Şüphe olmaksızın hasar değerlendirmesi yapabildiğinizi düşünün. Kuşkusuz uçak motoru veya APU MEMS uygulamaları için eşi bulunmaz bir nimet. O nedenledir ki 5-10 yıl sonra baroskop işlemi daha farklı metotlarla yapılıyor olacak. MEMS komponentleri Geçtiğimiz son on yıl, MEMS teknolojisi için hızlı ilerlemeler içermekteydi. Endüstri ve sanayide farklı alanlarda uygulama imkanı bulan MEMS aletleri; olabilecek hemen her tür algılama işlemi için (sıcaklık, basınç, atalet momenti, kuvvet, kimyasal tepkiler, manyetik alan, radyasyon vb.) üretildiler. Fakat her türlü teknolojiyi barındırmasına rağmen havacılık, gelişen MEMS teknolojisinden yeterince nasibini alamadı; en azından şimdiye kadar. Havacılıktan önce çeşitli sanayi dallarında uygulanan bu teknoloji, araçlarımızda airbag sistemini aktif eden sensör olarak, 28 Günümüz uçaklarının arıza olan komponentlerini kendilerinin test edip söylemesi gibi geleceğin teknolojisi ile üretilen uçaklar da sadece elektronik sistemlerinde değil, gövde, iniş takımları ve diğer yapısal elemanlarında meydana gelen sorunlar için bunu yapabiliyor olacak. Böylece biz teknisyenlerin, arıza aramak için harcadığı zaman kısalacak. Bekleyelim ve görelim... 29 BEŞ DAKİKA ARA Kız Kulesi Üsküdar’ın incisi Düş kurmak için, dünyanın geri kalanından sularla ayrılmış bir adadan daha cezbedici bir coğrafya olabilir mi? Hele bir de bu ada, iki büyük kıta arasında şaşırtıcı bir zarafetle yükseliveriyorsa… da, edebiyat için her zaman cazip bir imge olageldi. Kimileri beğenmedikleri bir dünyayı yermekte kullandılar adayı, kimileri düşünü kurdukları bir başka dünyayı tarifte. Thomas More, “Ütopya”sını; Daniel Defoe, “Robinson Crusoe”sunu; William Golding, “Sineklerin Efendisi” kitabını adalara bakarak yazdı. Ada romanlarının tek bir ortak fiili vardı: Düşlemek. Büyük kara parçasından denizin ortasındaki küçük karaya bakarak yepyeni bir evren kurgulamak... Düş kurmak için dünyanın geri kalanından sularla ayrılmış bir adadan daha tahrik edici bir coğrafya olabilir mi? Hele bir de bu ada, iki büyük kıta arasında şaşırtıcı bir zarafetle yükseliveriyorsa... İstanbul Boğazı dediğimiz parıltılı yüzüğü süsleyen pırlantanın, bilinen adıyla Kız Kulesi’nin onlarca dokunaklı efsaneye ilham vermesi işte hep bu yüzden. Ve eğer ortada bir efsane varsa, hayal gücü varsa, aşk da kaçınılmazdır. Nitekim, Kız Kulesi’ne dair efsanelerin çoğu, bu ilişkiyi anlatıyor: Hero,Afrodit’in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır.Yıllar sonra, Afrodit’in tapınağında yapılan bir törene katılmak için denizin ortasında tutsak edildiği kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine deliler gibi aşık olan iki genç, Leandros’un gece kuleye gelmesi ile aşkını kutsar. Kız Kulesi iki gencin gizli aşkına tanıklık eder. Ancak Leandros’un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir gecede Hero’nun yaktığı fener söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros, Boğaz’ın sularında kaybolur. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kız Kulesi’nden Boğaz’ın azgın dalgalarına bırakır. Belki de Boğaz’ın ortasındaki bu zarif deniz feneri, daha o zaman balıkçılara ışığıyla yol göstermeye karar vermişti; o kötü geceyi biraz olsun unutturabilmek için. “Küçük Kale” Kız Kulesi’nin mimari serüveni de çok eskilere dayanıyor. Ada biçimi oluşmadan önce Boğaz’ın çıkıntısı konumunda olan burun, “vus” adıyla anılıyordu. Ada üzerindeki ilk binanın, Bizans komutanı Chares’in eşi için, mermer sütunlar üzerine inşa edilen bir anıt mezar olduğu düşünülüyor. Daha sonraları burada, Sarayburnu’ndan kulenin bulunduğu kayalıklara zincir gerilerek, Boğaz’ın giriş ve çıkışlarını kontrol eden bir gümrük istasyonu oluşturuldu. Adacıkta yükselen ilk belirgin kule, 11. yüzyılda, İmparator Manuel Comnenos tarafından yaptırıldı. 30 Başlangıçta savunma kulesi olarak inşa ettirilen bu yapı “Küçük Kale” anlamına gelen “Arcla” adını taşıyordu. Bizans döneminde de uzun yıllar bu yapısını korudu. Boğaz’ın ortasında mehteran Osmanlı döneminde Kız Kulesi pek çok farklı işlev gördü. Kâh savunma kalesi olarak kullanıldı, kâh sürgün kulesi. Kimi zaman gösteri platformu oldu, kimi zaman karantina merkezi. Bazen kutlama topları atıldı Kız Kulesi’nden, bazen de mehteran ses verdi. Işığıyla gemilere yol gösterdi kule. Kendi alevinden tutuştu, yandı. Depremlerde yıkıldı, yeniden inşa edildi. Gün geldi, terk edildi. Birkaç balıkçı poyrazda uğrayınca, “Yeniden işe yarıyorum işte!” diyerek sevinse de yavaş yavaş bir viraneye dönüştü. 90’lı yılların başında, artık duvarları dökülmeye başlayan Kız Kulesi’ne dair bir hareketlilik yaşandı. Gereken izinler alındı ve restorasyonu 1999’da tamamlandı. Eski haline sadık kalınarak yenilenen kule, bugün 6 katlı bir yeme-içme mekanı. Kuleye Salacak sahilinden, kule işletmecileri tarafından tahsis edilen motorlarla ulaşmak mümkün. Kulenin giriş ve asma katı; gündüz kafeterya, gece restoran olarak kullanılıyor. Üst katlarda ise hediyelik eşya dükkanları bulunuyor. Kız Kulesi, artık eskisi gibi ulaşılmaz olmasa da, halen “efsanelerin ve aşkın deniz feneri” sıfatıyla Boğaz’ın iki yakasına göz kırpmaya devam ediyor. ORİJİNAL rol Taş, Nuri Alço, Bilal İnci, Coşkun Göğen, Hüseyin Peyda, Kazım Kartal, Ahmet Tarık Tekçe, Turgut Özatay, Hüseyin Baradan, Danyal Topatan, Kenan Pars, Hayati Hamzaoğlu, Önder Somer; onlar sinemamızın kötü adamları. Oynadıkları roller ve yaptıklarıyla hafızlarımızdan silinmeyen görüntülere imza attılar. Akla hayale gelmeyen kötülükler yapan, hunharlıkta sınır tanımayan bu adamların hemen hepsinin hayatı en az oynadıkları filmler kadar trajikti. Pek çoğu sokaklardan, yokluk ve yoksulluktan gelmiş, kendilerini gösterene, şans yüzlerine gülene kadar filmlerde karın tokluğuna figüran olarak çalışmış; kötü adamı gerçekten “iyi” oynayanlar başrol oyunculuğuna kadar yükselmişti. Öyle ki Türk halkı garip bir şekilde hem sevmiş hem de bir o kadar kızmıştı bu adamlara. Onların rol aldığı filmler gişe rekorları kırıyor, tabiri caizse “full çekiyor”; öte yandan sokakta insanlardan yemedikleri laf, duymadıkları küfür kalmıyordu. Belki inanmayabilirsiniz ama dayak yiyenler bile olmuştu. Onlar tüm bu tepkilere rağmen rollerinin hakkını vermeye devam ettiler. İşte Yeşilçam’ın hayatını sinemaya adamış kötü adamları… “Kötü adam”lığın mihenk taşı: Erol Taş Unutulmayan karakterleriyle Türk sinemasının kötü adamları 32 Onları aslında hiç tanımıyorduk; kızmak için hiçbir nedenimiz yoktu. Onlar Türk sinemasının kötü adamlarıydı. Rollerini iyi yaptıkları için onlara o kadar kızdık ki sokakta gördüğümüzde kimimiz sitem ettik, kimimiz kötü sözler söyledik. Yol ortasında dayak yiyenler bile oldu. Gelin, pek çoğu artık hayatta olmayan bu “kötü adam”ları tanımak için beyazperdeyi biraz aralayalım… Türk sinemasında kötü adam denilince akla ilk gelen isimlerden biri olan Erol Taş, 1928’de, Erzurum’da doğdu. Henüz iki yaşındayken babasını kaybeden usta sanatçı, annesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. İlkokul çağında, annesine destek olmak için okulu bıraktı ve çalışmaya başladı. Hamallık, tezgahtarlık, çaycılık gibi pek çok iş yaptı. Bir yandan da boksa merak salmış ve bu alanda kendini epey geliştirmişti; 1947’de İstanbul ve ardından Türkiye 2.liği kazandı. Askere gitti. Döndüğünde, bugün adını taşıyan kahvehanesinin de bulunduğu, adıyla özdeşleşmiş bir semtte, Cankurtaran’da bir iplik fabrikasında çalışmaya başladı. Taş’ın sinemaya tesadüf eseri girişi de o sıralarda oldu. Gelin bu hikayeyi kendi ağzından dinleyelim: “Ömer Lütfi Akad o bölgede bir film çekiyordu. Biz de işten kaytarıp çekimleri izliyorduk, arkadaşlarla. Günlerce süren çekimlerden birinde mahallede oturan birkaç serseri, film ekibine musallat olup rahatsız etmeye başladı. Film ekibini korumak için birkaç arkadaşımla birlikte, serserilerle kavgaya giriştik ve Lütfi Bey’in yanında onlara bir güzel sopa çektik. Serseriler toz oldu tabii. Lütfi 33 ORİJİNAL Akad daha sonra haber göndermiş bana, bir kavga sahnesi var, gelsin oynasın, diye. Böylece sinema hayatım başladı. Filmdeki oyunculuğumu diğer yönetmenler de beğendi ve ardı ardına teklifler gelmeye başladı.” Yıllar süren Yeşilçam yolculuğu boyunca yaklaşık 200 filmde irili ufaklı çeşitli roller üstlendi; 6 filmde ise başrol oynadı. Usta oyuncu, tesadüfen bir kavga sayesinde başladığı oyunculuk kariyeri boyunca, iyi ve kötü birçok karakteri başarıyla canlandırmasına rağmen halk onu “kötü adam” olarak sevdi ve benimsedi. Bunda iri yapısının, sert yüz hatları ve bakışlarının da etkisi vardı, kuşkusuz. “Kötü adam”ı o kadar iyi oynadı ki, tepkiler yüzünden dönem dönem sokağa çıkamadığı dahi oldu. Ancak zamanla ne kadar değerli bir oyuncu olduğu anlaşıldı ve bu olumsuz tepkiler yerini büyük bir hürmete ve takdire bıraktı. O, sinemanın dev çınarlarından biriydi. “Kötü yol”un kötü adamı: Nuri Alço 1951 yılında, Eskişehir’de dünyaya geldi. Sportmen bir çocuktu; liselerarası spor müsabakalarında dereceler aldı. Sporculuğunu profesyonel alana taşıdı; Eskişehir Altay Spor Kulübü’nde ve Ordu Milli Takımı’nda profesyonel olarak voleybol oynadı. Ablası ve birkaç akrabasının çeşitli bankalarda çalışması vesilesiyle askerliğini yaptıktan sonra bir bankada kredi istihbarat şefi olarak işe başladı. Daha sonra bankadan istifa ederek, bir ilaç fabrikasında görev yapmaya başlamasıyla İstanbul’la tanıştı. İlaç şirketinin Eskişehir, Kütahya, Afyon mümessilliğini yapan Nuri Alço’nun yakışıklılığı, tanıştığı pek çok insan gibi çalışma arkadaşlarının da dikkatini çekti. Onların ikna etmesi ve yüreklendirmesiyle, o dönemde oldukça popüler olan “Ses” ve “Hayat” dergilerinin seçmelerine fotoğraflarını gönderdi. Beklenen üzere Alço bu seçmelerde 1. olarak yılın “erkek güzeli” seçildi. Bu yarışma ona şöhretin kapılarını açmış, Kelebek, Saklambaç ve Günaydın gazetelerinde, fotoromanlarda oynamaya başlamıştı. Alço, özellikle klasik Türk erkeği tipine zıt görünüşü ve canlandırdığı son derece soğukkanlı, umursamaz tiplemeleriyle akıllarda yer etti. Sarışın, mavi gözlü ve uzun boylu olan oyuncu genel olarak zengin, güçlü ve acımasız tipleri canlandırdı. 80’li yıllarda başlayan kariyeri boyunca canlandırdığı tecavüzcü karakteriyle “gazoz”u neredeyse, kadınlar için uzak durulması gereken bir içecek haline getirdi. Bu alanda en büyük rakibi Tecavüzcü Coşkun’du. Elbette hemen her oyuncu gibi o da nadir de olsa iyi karakterleri canlandırdı 34 ancak filmlerinin gişe hasılatı, Türk halkının onu kötü adam olarak görmeyi daha çok sevdiğini açıkça gösteriyordu. 80’li yılların simgelerinden biri haline gelmiş olan Alço halen çeşitli reklam, dizi ve filmlerde rol alıyor. Tecavüzcü değil bir fenomen: Coşkun Göğen Türk sinemasının hatta dünyanın nadide kadrolu tecavüzcülerinden biri olan 1946 doğumlu Coşkun Göğen; bakımsız sakalları, kel kafası ve hain bakışlarıyla, izleyenlerin gönlünde taht kurup fenomenleşmiş bir oyuncuydu. 1972 yılında, “Asi Gençler” filmiyle oyunculuğa adım atan Göğen, kariyerini genelde kötü yan karakterlerle sürdürdü; buna rağmen Türk sinemasında kendine hatırı sayılır bir yer edindi. Mafya adamı ya da kendi halinde bir serseri olduğu bu filmlerde, zevk için kötülük yapan özgün bir karakteri canlandırıyordu. Tecavüzcü Coşkun barlarda veya çılgın partilerde genç kızlara usulca yaklaşması ve ustaca kandırmasıyla ünlüydü. Onda gerçekten şeytan tüyü vardı. Antalyalı Göğen’in eşi benzeri görülmemiş sempatikliği, canlandırdığı “tecavüzcü” rolünü bile neredeyse sevimli hale getiriyordu. “Tecavüzcü Coşkun” karakteri; adı, karizması ve yaptıklarıyla bir kült olarak Türk sinema tarihinde özel bir yere sahipti. Bir sinema sevdalısı: Hüseyin Peyda 50’li yıllardan itibaren sinema dünyasında oyunculuk, yazarlık ve yönetmenlik yapmış olan 1920 doğumlu Hüseyin Peyda, Türk sinemasının unutulmayacak kötü karakterlerinden biriydi. Mavi gözleri, delici bakışları ve sert yüz hatlarıyla kötü adam karakterine oldukça uygun bir tipi olan oyuncu, oynadığı onlarca filmden kazandığını yine kendi yazdığı ve yönettiği filmlere harcayan, gerçek bir sinemaseverdi. Genellikle acımasız, hain ve kötü karakterleri canlandıran oyuncu, tipik sakalı ve sert bakışla- rıyla kamera önünde eşi benzeri görülmemiş bir kötü adama dönüşüyordu. 1990 yılında akciğer kanserinden öldüğünde, arkasında 70 yıllık koca bir ömür ve 40 yıllık uzun bir sinema geçmişi bırakan Peyda, Yeşilçam’ın en önemli oyuncularından biriydi. Onsuz film olmaz: Ahmet Tarık Tekçe Galatasaray Lisesi mezunu olan Tekçe, 1920 yılında İstanbul’da doğdu. Ünlü oyuncu, sinemaya geçmeden önce Camialtı Tersanesi’nde ve Fener Nüfus Müdürlüğü’nde çalıştı. Bir dönem, sonradan “Pandispanya” adını alan “Adalar-Paravan” isimli bir mizah gazetesi çıkardı. Bu dönemde tiyatro sanatçısı Nezihe Becerikli ile evlenip ayrıldı. Sinemaya 1948’de “Tuzak” filmiyle girdi.“Vahşi Arzu” filminde canlandırdığı kötü adam tiplemesiyle ünlendi ve hemen hemen tüm filmlerinde bu tiplemesini sürdürdü. Döneminin en başarılı yardımcı erkek oyuncularından biri olan Tekçe, daha şöhret basamaklarını yeni yeni tırmanmaya başladığı bu dönemde, 1952’de, DP başkanı aleyhine yazdığı bir makale nedeniyle yargılanarak yaklaşık bir yıl hapis yattı. 1950’li yılların sonlarına doğru, Türk sinemasının en çok gişe yapan oyuncusu olmuştu. Yapımcıların film yapmak için kapısında sıraya girdiği Tekçe için Yeşilçam’da, “Kitapsız ilim, Ahmet Tarık’sız film olmaz” deniliyordu. 300’ün üzerinde filmde rol alan Tekçe 1964 yılında, “Yankesici Kız” filminin galasına giderken Karabük’te geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti; aynı araçta bulunan Filiz Akın ve Türker İnanoğlu ise kazadan hafif sıyrıklarla kurtuldu. Rekortmen bir “kötü”: Turgut Özatay 1927 yılında doğan oyuncu, sinemanın büyülü dünyasına 50’li yıllarda jön olarak giriş yaptı. Ancak ilerleyen zamanlarda filmlerde daha çok, kötü yan karakter olarak yer almaya başladı. Dram ve macera türlerinin yanı sıra “Şabanlı” komedi filmlerinde de kötü adam rolünde izlediğimiz oyuncu, yıllar içinde 500’e yakın filmde rol alarak Türk sinemasında en çok filmde oynamış sayılı isimden biri oldu. Özatay, jönlük yaptığı 1950-60’lı yılların ardından gerek Cüneyt Arkın gerekse Kemal Sunal filmlerinin önde gelen kötü adamıydı. 2002 yılında akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybeden usta oyuncu, “Türk sinemasında en çok film çeviren 3. kişi” unvanının da sahibiydi. Kötü adam kahkahasının sahibi: Bilal İnci Yönetmen Kemal İnci’nin kardeşi olan, 1936, Adana doğumlu Bilal İnci, yüzü ve mimikleriyle kötü adam rollerini hakkıyla oynayan nadide sinema sanatçılarımızdan biriydi. Birçok tarihi filmde, kahramanın baş düşmanı olan oyuncu, kötülüğü zevkle yapan ve bu zevkini kahkahalarıyla tüm dünyaya duyuran kötü adam karakterlerini başarıyla canlandırdı. En çok “Bir Türk’e Gönül Verdim”, “Alageyik”, “Büyük Yemin”, “Beyaz Mendil”, “Babanın Oğlu” adlı filmleriyle tanınan sanatçı 2005 yılında, bir dizide rol almak üzere geldiği İstanbul’da –bir süredir İzmir’de yaşıyordu-, Beyoğlu’nda bir otel odasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Gazetecilikten aktörlüğe: Hüseyin Baradan Kötü olduğu kadar komik de olmayı becerebilen nadir “kötü adam”lardan biriydi Hüseyin Baradan. 1932 yılında İzmir’de doğan oyuncunun asıl mesleği foto muhabirliğiydi. Baradan, bir film yapımcısının kendisine oyunculuk teklif etmesiyle sinemaya adım attı ve yıllar içinde yüzlerce filmde rol aldı. Kendi adını taşıyan “Hüseyin Baradan, Çekilin Aradan” adlı filmde başrol oynayan sanatçı, 1988 yılında “Bu Gözler Neler Gördü” adlı bir anı kitabı da yayımladı. İlerleyen yıllarda yaşadığı akciğer rahatsızlığı nedeniyle sigarayı bıraktı ve çeşitli kampanyalara katılarak sigara konusunda gençleri uyarmayı kendine görev edindi. 2004 yılında hayatını kaybeden Baradan, Türk sinemasının sempatik kötü adamı olarak unutamayacağımız isimlerden... 35 ORİJİNAL Bir karakter oyuncusu: Kazım Kartal Kazım Kartal, 1964 yılında başladığı oyunculuk kariyerini 2003 yılında, ölene dek sürdürerek ağaçlar ayakta ölür deyimini somutlaştırdı. 70’li yıllarda yükselen erotik film furyasının önde gelen isimlerinden olan Kartal, 90’larda ise çoğunlukla televizyon dizilerinde yer aldı. Filmlerde genellikle karakter oyunculuğu yapan Kartal, oynadığı küçük rolleri de sayarsak sanat yaşamı boyunca 1000 civarında filmde rol aldı. Bir sinema sevdalısı ve emekçisi olan oyuncu, iki senaryo yazmış, bir filmin ise yönetmenliğini üstlenmiştir. Türk sinemasının adı bilinen birkaç kötü adamından biridir. Bir dayak yeme ustası: Danyal Topatan Set amiri olarak girdiği sinema dünyasında, “Drakula İstanbul’da” filmiyle oyunculuğa adım atan 1916, Mersin doğumlu oyuncu, birçok filmde kötü karakterleri canlandırarak bu şekilde tanındı. 1975 yılında hayatını kaybedene kadar 200’ü aşkın filmde çeşitli roller üstlendi ve filmlerde en çok dayak yiyen adamlardan biri oldu. Siyah-beyaz dönemle hatırlanacak, Türk sinemasının en eski kötü adamlarından biriydi. Karizmatik kötü adam: Kenan Pars Sinema kariyeri boyunca yalnızca oyunculuk değil yapımcılık, senaryo yazarlığı ve yönetmenlik de yapmış olan Kenan Pars (Kirkor 36 Cezveciyan), 50’li yıllardan itibaren bazıları başrol olmak üzere yüzlerce filmde rol aldı. Batılı bir yüze sahip olması nedeniyle filmlerinde çoğunlukla hain ve sinsi planlar yapan düşman askerini canlandırmış olan Pars, jön olabilecek kadar karizmatik bir kötü adamdı. 1920 doğumlu Ermeni asıllı oyuncunun, Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda kendi adını taşıyan bir Milli Piyango bayisi vardı. Pars, akciğer kanseri nedeniyle 2008 yılında hayata veda etti. Kırılgan bir kötü adam: Önder Somer Asıl soyadı baba mesleği döşemecilikten gelme olan “Döşer”di. 1937 yılında doğan Önder Somer, Türk sinemasının en yakışıklı kötü adamlarından biriydi. Zarif, kültürlü ve düzgün görüntüsüyle jönlerin hem düşmanı hem de rakibiydi. Esas kadınla ilişki yaşayan ve onu gerçekten etkileyebilen az sayıda kötü adamdan biriydi. İlişkilerinin sonu genelde hüsranla biter ve filmin sonunda mutlaka kaybeden karaktere dönüşürdü. 60-75 yılları arasında onlarca filmde oynayan oyuncu, Türk sinemasında seks filmleri döneminin başlamasıyla sinemadan uzaklaştı. Somer, 1997 yılında geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Kötülüğün babası: Hayati Hamzaoğlu Türk sinemasının “kötü adamlar kulübü”nün en seçkin üyelerinden olan Hayati Hamzaoğlu, 1933 yılında Trabzon’da doğdu. İlkokuldan sonra hayata atılarak bir süre kunduracılık, dökümcülük, kuyumculuk gibi değişik işlerde çalıştı. Sinemaya 1954’te, “Köy Çocuğu” filminde oynadığı küçük bir rolle girdi. Daha sonra kötü adam tiplemelerinin ve karakter rollerinin değişmez oyuncusu oldu. Birçok filmde karşımıza, mafya babası rolüyle çıktı. Genelde otoriter ve lider kötü karakterleri canlandıran oyuncu, sert görünüşü, ustaca kullandığı mimikleri ve yeteneğiyle, inandırıcı karakterler yaratmayı başardı. 200’e yakın filmde pek çok karaktere hayat veren Hamzaoğlu, Yeşilçam dönemi kapandıktan sonra diğer pek çok kötü adam gibi unutuldu; aç, bitap, hasta ve parasız bir hayat sürdü. 2000 yılında yalnız ve fakirlikten perişan bir halde öldü. SÖYLEŞİ e ç i ç i e l k i z ü M t a y a h r bi Söyleşi: Elif ARSLAN Hayatı müzikle dopdolu bir uçak teknisyeni Ömer YARIMAY. UTED okuyucuları için YARIMAY ile uçak teknisyenliği ve müzik tutkusu üzerine keyifli bir söyleşi yaptık. Ömer, seninle aynı yıllarda, aynı okulda okuduk; seni tanıyorum ancak okuyucularımız için bize kendini tanıtır mısın? 1983, İstanbul doğumluyum. Sırasıyla; Bilimli Anadolu Teknik Lisesi Uçak Elektronik, İstanbul Ü. Endüstriyel Otomasyon ve Anadolu Ü. İşletme bölümlerini bitirdim. Müziğe nasıl başladın; bu istek sende daha okul yıllarında vardı sanırım, biraz anlatır mısın? Küçük bir çocukken evimizin merdiven boşluğunda şarkı söylerdim. Şarkı söylerken sesimin yankılanması hoşuma gidiyordu. Birkaç sene böyle kendi kendime şarkı söyledikten sonra harçlıklarımla bir gitar aldım. Ağaç kalitesi belki limon kasası olacak kadardı ama benim için çok değerliydi. Aslında ilk başlarda bir süre zorlandım ama öğrendim. 28 KB modemle 10 saatte internete bağlanıp şarkı notalarına bakar, parçaları kendi kendime çalmaya çalışırdım. Senin de bildiğin gibi lise yıllarında, konferans salonunda yaptığımız gösterilerle kendimi pekiştirdim. Çok heyecanlı ama bir o kadar da gurur vericiydi. Hatırlarsan okul kantininde de başınızı az şişirmemiştim, öğrenme uğruna... 38 Sonraları, okuduğum üniversitenin müzik kulübüne girdim ve konser verme şansı buldum. Uçak teknisyenliği mesleği, bizim liseye başladığımız yıllarda, okullarda öğrencilerin seçebileceği kadar yaygın değildi. Peki sen nasıl karar verdin bu okulda okumaya? Sene 1997; o zamanki adıyla meslek liseleri sınavına girdim ve iyi bir puan aldım. Komşumuz Sevgi Teyze gazetede, İstanbul’da uçak bölümünün açıldığına dair bir ilan görmüş. Babam havacılık sektörüne hevesim olduğunu bildiğinden “Gidelim önce bu okula bakalım” dedi. Okulu beğendim; kayıt oldum ve yıllarca emek verip mezun oldum. Şans eseri, o ilan olmasa ya da komşumuz bize haber vermeseydi başka bir teknik liseden mezun olup kimyager yahut laborant olacaktım. Kardeşin de izinden gelerek uçak teknisyenliği mesleğini seçti, onu yönlendirdin mi? Kardeşimle aramda dört yaş var. Kardeşleri bilirsiniz abilerini takip eder ve onları örnek alırlar. Tabii ki abisi havacı olmak istediği için onun da eğilimi oldu, havacılık sektörüne. Gerek kendiliğinden gerek benimle yaptığı konuşmalar sonucunda Bilimli Anadolu Teknik Lisesi'ni ve dolayısıyla havacılık sektörünü tercih etmiş oldu. Bazen çok yoğun bir tempoyla çalışıyor ve çok yoruluyoruz; bu durum müzikle uğraştığın zamanları kısıtlıyor mu? Müzik benim hayat tarzım diyebilirim. Evde, serviste, herhangi bir yere seyahat ederken, uçakta çalışırken; yani hayatımın her yerinde, her safhasında müzik var. Örneğin yoğun tempoda çalışırken aklıma bir melodi gelir mırıldanırım. Ünlü düşünürüstat B. Auverbach, “Müzik, ruhu günlük hayatın tozlarından arındırır” demiştir ve bence bu çok doğrudur. Ben çok yorgun olsam da akşam eve gelince gitarımı elime alırım ve en azından bir şarkı çalıp ruhumu dinlendiririm. Vücut nasılsa uyuduğumuzda dinleniyor diye düşünüyorum. En son bildiğim kadarıyla hafta sonları Taksim’de bir kafede, birkaç arkadaşınla grup olarak sahne alıyordunuz; sen de grubun solistiydin. Nasıl bir duygu sahnede olmak? Sahneye çıktığında meraklı gözlerin “Şimdi ne çalacak” dercesine baktığını hissediyorsun. Sen şarkıyı söylerken insanların da sana eşlik etmesi, medeni cesareti yüksek olanların kalkıp dans etmesi ve finalde aldığın alkışın verdiği haz, tek kelimeyle muhteşem. 2012 yılında askerde olduğum için biraz uzak kaldım sahneye ama halen ilköğretim-lise çağındaki gençlere gitar dersi veriyorum. Bir kafede sahne almak kimin fikriydi? Üniversite yıllarımda harçlığımı bu şekilde çıkartıyordum. Daha sonraları, oturduğum muhitten samimi dostum Sinan’la beraber çeşitli mekanlarda sahne almaya başladık ve geçen seneye kadar bu hep böyle oldu. Şarkı söylemenin yanı sıra gitar da çalıyorsun; bu heves nasıl başladı? Şarkı söylerken Desperado gibi olmak istiyor insan bazen, yahut ünlü İspanyol gitarist Paco De Lucia gibi... İdeal bu olunca harçlığımla gitar aldım ve öğrenmeye başladım. İlerisi için planlar yaptığında müzik bir hobi olarak mı kalıyor yine? Teknisyenlik hep ön planda oldu bugüne kadar. Kendi bestelerim var; yakın zamanda yapacağım kayıtlarla onları hayata geçireceğim. Sanırım ders vermeye devam edeceğim çünkü içimde küçük bir öğretmen var. Son olarak da emekli olunca, müzik aletleri satabileceğim küçük bir müzik market-stüdyo açmayı düşünüyorum. Müzik duygusu geliştirilebilir bir şey mi? Evet, geliştirilebilir bir şey çünkü çok fazla hazırlanıyorsunuz. Kendinizi müzik alanında eğitiyor ve geliştiriyor, kendinize yatırım yapıyorsunuz. Eğer müzik anlamında ufkunu sürekli genişletmeye çalışan bir tarafınız varsa bu zaten çabalarınıza ve yaptıklarınıza yansıyor. En son duyduğum kadarıyla THY Müzik Grubu’nu kurdunuz? Bu nasıl oldu? Hikayesini kısaca bizimle paylaşır mısın? “Neden THY’nin bir müzik grubu yok?” Bu soru stajyerliğimden beri aklımı kurcalıyordu. Yıldönümlerinde dışarıdan müzisyen getiriliyordu. Mesai günlerimden birinde, kokteyl, yıldönümü vb. işlerden sorumlu olan kişiyle görüştüm ve tüm grubun teknisyenlerden oluşmasını önerdim; olumlu cevap aldım. Birkaç teknisyen arkadaşıma da bu durumu anlattım ve provalara başladık. Peki THY Müzik Grubu bizim için neler yapacak, THY ailesini nasıl temsil edecek? Nisan ayında,THY Teknik AŞ’mizin kuruluş yıldönümünde sahne alacak ve 15-20 şarkı seslendireceğiz. Bunun için tüm boş vakitlerimizde çalışıyoruz. Daha sonra işin ucu belki THY Müzik Kulübü’ne,THY jingle’larını bestelemeye ya da uçağa gelen yolcuları karşılama müziği yapmaya varabilir; kim bilir? Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim Ömer. İnşallah THY Müzik Grubu olarak önemli başarılar elde edersiniz. Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı? Ben teşekkür ederim Elif. Umarım hayat bize, çıtayı her geçen gün biraz daha yükseltme şansı verir. 39 TEKNİK Bakım programlarının oluşturulmasında ve sürekli olarak geliştirilmesinde: - Sivil havacılık otoriteleri (regulatory authorities), - Uçak imalatçıları (aircraft manufacturer) ve uçak üzerinde bulunan komponentlerin imalatçıları (vendor), - Uçak işleticileri (aircraft operator) söz sahibi ve sorumludur. İmalatçı daha sonra MRBR’nin tümünü ve kendi bakım tecrübelerini de içeren bakım planlama dokümanlarını (MPD-maintenance planning document) yayınlar. Uçağı işletecek firma da bu MPD’ye kendi bakım tecrübelerini katarak bakım programını (CMPD-customized maintenance planning document) yapar ve ülkesindeki sivil havacılık otoritesinin onayını alarak uygulamaya koyar. Bakım programını oluşturan operatör daha sonra, bakım programında tanımladığı planlı bakım tiplerine uygun olarak bakımlarını gerçekleştirir. Her operatörün filosunda bulunan her uçak tipi için bakım tipleri (maintenance check types) ve aralıkları (intervals) bellidir. K, RAMP CHECK, LINE CHECK, A, B, C, D,Y ve S bakım tipleri içerik olarak hafif bakımlardan detaylı bakımlara doğru sıralanmıştır. Operatör, bakım programında bulunan ve elindeki uçaklara ait olan (effectivity) bütün işler için “iş bakım kartları (task cards)” hazırlar. Her bir task için iki kontrol arasındaki maksimum periyodu gösteren zorunlu denetim (letter check), kullanım parametrelerine bağlı olarak uçuş saati ve sayısı (F/H-Flight Hour, F/C-Flight Cycle), takvimsel zaman gösteren günlük, haftalık, aylık veya yıllık (DY-Daily, WY-Weekly, MO-Monthly, YE-Yearly) gibi interval değerleri kullanılmaktadır. Uçak imalatçıları imal ettikleri yeni bir uçak tipinin başlangıç bakım programını (MRBR-maintenance review board report) oluşturarak kendi sivil havacılık otoritelerine onaylatırlar. Bu onay, uçak tip sertifikası almak için gerekli şartlardan biridir. MRBR, o uçak tipi ile ilgili hiçbir tecrübesi olmayan operatörün, kendi bakım programını geliştirmesine olanak veren ve bu programı geliştirirken ilk olarak uyması gereken minimum bakım/kontrol gerekliliklerini belirleyen programdır. Ayrıca bunların dışında bazı task’lar için aşağıda belirtilen şekillerde interval değerler de kullanılabilmektedir: -“EC” engine change (motor değişimi) -“AC” APU change (APU değişimi) -“TC” tire change (lastik değişimi) -“SV” component shop visit (komponent atölye muayenesi) -“VR” vendor’s recommendation (satıcı tavsiyeleri) GENEL BAKIM PLANLAMA Yazı: Mehmet ERTEK Mühendis İ mal edilmiş bir uçak, işleticiye teslim edildiğinde uçuşa elverişlilik ve emniyet kurallarını karşılar şekilde üretilmiş ve sertifikalandırılmış durumdadır. Bakımın temel amacı, uçağın işleticiye teslimi sonrasında da performans ve güvenirliğini, belirtilen tasarım limitleri içinde tutmaktır. Bunun için uygun bir bakım programının tesis edilmesi ve uygulanması kurallar gereği zorunludur. Bakım programı; bir uçağın sürekli olarak uçuşa elverişli şartlarda tutulabilmesini sağlayacak uçak yapısı (airframe), sistemleri, komponentleri ve motorları ile ilgili olarak takip edilmesi gereken programdır. 40 -“NR” national requirement (ulusal gereklilik) Bakım programında interval değeri olarak bakım tipinin katları şeklinde ifadeler de bulunabilir. Esen kalın... 41 HAVACILIK y t p m e n o g n Flyi Yazı: Arif Sankaya, Hasan Büber 2 4 Ağustos 2001 tarihinde kaptan pilot Robert Piche ve yardımcı pilot Dirk De Jager komutasındaki Air Transat 236 sefer sayılı Airbus A330-200, 293 yolcusu ve 13 mürettebatı ile Toronto-Lizbon seferini yapacaktı. UTC (evrensel saat dilimi)’ye göre 00.52’de Toronto Pearson Uluslararası Havalimanı’ndan kalkan Air Transat 236, kalkıştan yaklaşık olarak 5 saat 25 dakika sonra 39.000 feet irtifada uçarken iki motorunun da durması sonucu hiçbir güç olmaksızın süzülmeye başladı. Airbus firması tarafından üretilen ve Rolls Royce Trent 700 serisi motorlara sahip A330-200, Air Transat firmasında 1999 yılında hizmete girmiş, son teknolojiyle donatılmış bir uçaktı. Uçuş akşamı TorontoLizbon seferi için planlı olan 46,9 tonluk yakıtını alarak havalanmıştı. Uçakta bulunan yolcuların büyük çoğunluğu Avrupa’yı ziyarete giden Kanadalılardan ve ülkesine dönmekte olan Portekizlilerden oluşmaktaydı. Uçuşun olduğu gece meteoroloji tahminleri Atlantik üzerinde havanın açık olacağını söylüyordu, fakat planlanan rotada ufak bir değişiklik yapılmış, rota 60 mil daha güneye kaydırılmıştı. O gün 306 kişinin hayatını kurtaracak olan bu ufak değişiklikten kimsenin haberi olmamıştı. Kokpit ekibi uçuş rotasında normal seyrindeyken 05.16 UTC’de oldukça sıradışı iki uyarı aldı; düşük yağ sıcaklığı ve yüksek yağ basıncı. Kaptan ve yardımcı pilot meslek hayatlarında daha önce böyle bir ikaz ile karşılaşmamışlardı, 42 dolayısıyla ne yapacaklarını bilmiyorlardı.Yardımcı elkitaplarına bakan yardımcı pilot Dirk De Jager, böyle bir durumda ne yapılacağı konusunda hiçbir şey bulamamıştı. Jager’in telsiz üzerinden şirketin bakım merkezi ile irtibat kurmasını isteyen kaptan pilot Robert Piche de bu durum karşısında hayli şaşkındı. Bakım merkezinden de tatmin edici bir cevap alamayan ekibe verilen tavsiye uçuşa devam edilmesi ve yağ basıncı ile yağ sıcaklığının sürekli takip edilmesi yönündeydi. İlk uyarının alınmasından yaklaşık 20 dakika sonra kokpit ekibi yeni bir uyarı ile sarsıldı: Kanatlardaki yakıt tanklarında yakıt dengesizliği vardı ve 2 numaralı motorun bulunduğu sağ kanattaki tank neredeyse boştu. Bu ikazlara bir anlam veremeyen kaptan pilot ve yardımcısı, durum karşısında oldukça şaşkındı. Kaptan pilot Robert Piche bunun bir bilgisayar arızası olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle yakıt kaçağından emin olmadan, yardımcı pilota, yakıt dengesizliğini gidermek için bir kanat tankından diğerine yakıt transferi yapması emrini verdi ve tam bir yakıt sarfiyatı hesaplaması yapmasını istedi. Kontrollerini ve hesaplamalarını bitiren yardımcı pilot, şok edici gerçeğin farkına vardı: 30 dakika önce yapmış olduğu kontrol ile şimdikinin arasında çok büyük bir fark vardı. Kaptan pilotun isteği üzerine bu hesaplamayı iki kez daha tekrarladı. Sonuç, kaptan pilotu da dehşete düşürmüştü. Kokpit ekibi 05.45 UTC’de yaptığı kontrol sonucunda uçağın, kalan yakıt ile Lizbon’a ulaşamayacağını anladı. Santa Maria hava trafik kontrol yetkilileri ile kurdukları irtibat sonucu, Atlantik Okyanusu’nda bulunan, Portekiz’e ait Azore Adası’nda Lajes adlı askeri bir havaalanına inme kararı verdiler. Lajes Havaalanı için dev boyutlarda olan A330’un kaptan pilotu Robert Piche, bu durumdan oldukça rahatsızdı ve arızanın hala bir bilgisayar hatası olduğunu düşünüyordu. Lajes Havaalanı’na iniş kararı verildikten yaklaşık 28 dakika sonra, havaalanına daha 217 km (135 mil) varken 2 numaralı motor yakıt yetersizliğinden durdu. Kaptan pilot Robert Piche bunun, bir bilgisayar arızasından daha ciddi bir durum olduğunu anladı. Tek motorla uçurduğu içinse uçağı, tarifeli uçuş yüksekliği olan 39.000 feet (12.000 m)’ten 33.000 feet (10.000 m)’e indirmek durumunda kaldı. İki numaralı motorun susmasından yaklaşık 13 dakika sonra 1 numaralı motor da yakıt yetersizliğinden durdu. Kaptan pilot iki motorun da yakıt yetersizliğinden durması karşısında şaşkınlıktan adeta şoka girmişti. İki motor da durmuştu ancak en yakın havalimanı olan Lajes’e olan uzaklıkları 120 km (65 mil)’ydi. İki pilotun verdiği kararlar ve kimsenin bilmediği bir yakıt kaçağı sonucunda son teknoloji ürünü olan uçak şimdi, 306 kişinin bulunduğu yaklaşık 200 ton ağırlığındaki, hiçbir itki kuvveti olmayan dev bir planöre dönüşmüştü. İki motorunu da kaybeden Air Transat 236 tüm elektrik gücünü yitirmişti. Bunca talihsizliğe rağmen uçak, sadece birincil uçuş kumanda yüzeylerine ve birkaç elektronik sisteme güç verebilen RAT (Ram Air Turbine) vasıtası ile uçarak başarılı bir şekilde iniş yapabilen sayılı uçaktan biri olarak tarihe geçecekti. Kokpit ekibi uçağı yavaşlatacak herhangi bir ekstra seçenek olmadığının farkındaydı. A330’un Lajes Havaalanı’nın pistinde duramayacağını anlamış ve dehşete kapılmışlardı. Kaptan pilot Robert Piche ve yardımcı pilot Dirk De Jager uçağı yavaşlatmak için çabalarken aradan 10-15 dakika geçmiş ve havaalanının pisti görünmüştü fakat uçak halen çok hızlıydı. Yardımcı pilot kuleye acil durum bildirdiği için, pistte gerekli tüm hazırlıklar yapılmıştı. Air Transat 236 iki motoru da durduktan yaklaşık 30 dakika sonra 200 knot (370 km/h) süratle 33 numaralı piste 310 m (1030 feet)’de temas etti fakat tekrar zıplayarak yükseldi. Pistle temasını yeniden 850 m (2300 feet)’de gerçekleş- tirdi. Uçak, kokpit ekibinin üstün çabası, acil durum sistemleri ve 3000 m’lik pistin 2300. metresinde 8 lastiğinin de patlamasının yardımıyla durmayı başardı. Lajes Havaalanı’nın itfaiye ve yardım ekipleri olay yerine tam zamanında geldi ve olası bir yangını engelledi. Kabin ekibi yolcuları başarılı bir şekilde tahliye etti ve bu esnada sadece 18 kişi hafif şekilde yaralandı. Böyle ciddi bir olayın gerçekleşmesindeki esas neden neydi? İşte bunun cevabını Kanada, Portekiz ve Fransız kaza kırım araştırma ekibi ortaya çıkarmıştır. Uçuşun gerçekleşmesinden 5 gün önce Air Transat firmasının bakım merkezinde, uçuş esnasında yakıt kaçağı yapan motor sökülmüş, Rolls Royce tarafından gönderilen yenisi ile değiştirilmişti. Fakat yeni gelen motorun üzerinde hidrolik sisteme güç sağlayan pompalar bulunmamaktaydı.Teknik ekip ise her zaman uyguladığı yöntemle eski motordan söktüğü pompaları yeni motora takmıştı. Bu değişimi yaparken neredeyse 306 kişinin hayatına mal olacak bir hata yaptıklarının farkında değillerdi.Yanlış şekilde takılan hidrolik pompa boruları, yakıt tankından motora yakıt sağlayan boru ile temas etmiş ve motorun oluşturduğu vibrasyon sonucu yakıt borusunu aşındırmıştı. Uçuşun gerçekleştiği gece yakıt borusu aşınmaya daha fazla dayanamayarak hasar görmüş ve ciddi oranda yakıt kaçağına sebep olmuştu. Airbus A330 gibi dev bir uçağı neredeyse hiçbir enerji kaynağı olmadan, o zamana kadar kimsenin yapamadığı kadar uzun bir mesafe boyunca uçurmayı başaran kokpit ekibi kaptan pilot Robert Piche ve yardımcı pilot Dirk De Jager birer kahraman ilan edilmiş fakat kaza kırım heyetinin kaza raporunu açıklamasının ardından Air Transat firması, bu olay için ödediği yüksek miktardaki tazminat yüzünden, yaşananlardan sadece teknik ekibin değil, yakıt kaçağı riskini göz ardı ederek yanlış kararlar veren kokpit ekibinin de sorumlu olduğunu söylemiş, bu da kokpit ekibinin kahramanlık statüsüne gölge düşürmüştü. Bakım esnasında yapılan ufak bir hatanın 306 kişinin hayatına mal olması, kaderin küçük bir cilvesi sayesinde önlenmiş ve böylesine büyük bir olay can kaybı olmadan sonuçlanmıştır. Bu olay sonucunda Fransız sivil havacılık müdürlüğü ve federal sivil havacılık idaresi, bir uçuşa elverişlilik yönergesi yayınlayarak tüm Airbus operatörlerini uyarmış, imalatçı firma Airbus ise bilgisayar sistemlerini modifiye ederek güncellemiştir. 43 a) Serbest model uçaklar Bu tip model uçakların hem lastikli, hem de “0,49” diye tabir ettiğimiz küçük yakıtlı model sınıfı vardır. Bu sınıftaki model uçaklar kumandasız olup sadece küçük bir motor yardımı ile uçmaktadır. HAVACILIK b) Planör model uçaklar Genelde bu tip model planörler iki çeşit kullanılmaktadır. Birincisi bungee (katapult ve ona uygun lastik çekmesi yardımı) ile uçurulur. Bu uçuş öncesinde rüzgar yönü ve hızını bilmeliyiz. Aynı zamanda “termik” konusuna çok iyi hakim olmalıyız ki model planörden çok iyi verim alabilelim. Çünkü bu tarz planörler genelde motorsuz olup sadece R/C kumanda yardımı ile uçurulur. Diğeri ise motorlu planördür. Çekme lastiğinin olmadığı yerde model elden bırakılıp belli bir irtifaya çıktıktan sonra inmesinin istenmesi durumunda motor stop ettirilip bu şekilde uçması sağlanır. c) Tel kontrollü model uçaklar Bu tip model uçaklar adından da anlaşılacağı üzere ismini tel kumandadan almıştır. Uçuş, pilotun elle telin mesafesini ayarlaması sayesinde yapılır. Yazı: İsmet İLHAN THK Model Uçak Uğraşevi Bakırköy Şubesi Sorumlusu MODEL UÇAK NEDİR? D eğerli UTED okuyucuları, sizlere bu sayıda her zamanki gibi R/C model uçaklar hakkında bilgiler vereceğim. Model uçak nedir, statik modeller nelerdir, bunların genel bir tanımlamasını yapacağım. Model uçak, gerçek uçağın üç boyutlu küçültülmüş halidir.Yani aslına uygun olarak üretilmiştir. Dolayısıyla model uçakların çalışma prensiplerinin, uçuş ve diğer özelliklerinin gerçeğinden hiçbir farkı yoktur. Model uçak asla bir oyuncak değildir; bu nedenle güvenliği asla elden bırakamazsınız. Oyuncak uçaklar da vardır ama bunlar hiçbir güvenlik gerektirmezler. Ancak pilin ömrü tamamlanıncaya kadar oynayabilirsiniz. Sonrasında sıkılıp bir kenara atarsınız. Oysa model uçak öyle değildir. Öncelikle aşama aşama eğitimlerini alıp kendinizi bu konuda geliştirir, bir ömür hobi olarak yapabilirsiniz. Hatta daha iyi seviyelere geldiğinizde milli takım sporcusu olup, uluslararası yarışmalarda ülkenizi temsil de edebilirsiniz. Bu, topluma faydalı olmanın başka bir yoludur. Model uçak, biraz önce de belirttiğimiz gibi bir hobidir; üzerinizden günün stresini atmanızı ve keyifli bir gün geçirmenizi sağlar.Tabii bu duyguyu yaşayabilmek için uçuşa çıkacağınız gün, model uçağınızın tüm ayarlarını çok iyi kontrol etmiş olmanız gerekir. Model uçak zaman, para ve emek isteyen bir hobidir. Bu hobi ile uğraşmak, el becerinizi geliştireceği gibi genel anlamda okuma ve anlama becerinizi de geliştirir. 44 Aslında model uçak bir anlamda “havacılık” demektir ve havacılıkta, kulaktan dolma bilgilere asla yer yoktur. Havacılık, her daim araştırmayı ve okumayı gerektirir. Ustalarımızın bizlere verdiği en büyük öğütlerden birisi şudur: “Havacılık bir sevda ve bir tutkudur.” Bu güzel hobiye aşk ve şevkle bağlandığınız zaman, bu alandaki her şeyi öğrenmek isteyeceksiniz. Bu şekildeki yaklaşımlar içinizde hep bir öğrenme isteği oluşmasını sağlayacaktır. Model uçakları birkaç dal altında toplayabiliriz. • Serbest model uçaklar (lastik motorlu) • Planör modeller [banci (çekme lastikli)] • Tel kontrollü modeller (tel kumandalı) • Statik modeller (durağan model) • Akrobasi model uçaklar • R/C model uçaklar (R/C kumanda) • Ölçekli modeller (scale) d) Statik model uçak (durağan modeller) Bu tip model uçaklar asla uçamazlar ve sadece vitrin görüntüsü oluştururlar. Bu tarz bir model uçağın eğitimini iyi bir eğitmenden almalısınız. Çünkü bu, gerçekten çok meşakkatli bir çalışma sınıfıdır. Bu tip bir model uçak çalışması ya gerçeğinin bire bir kopyasıdır veya gerçek uçağın 1/72-1/48 oranlarında küçültülmüş halidir. Ben öğrencilerime bu tarz model çalışması yaptırırken genelde hangi ülkenin savaş uçağını yapacaklarsa, örneğin F-16 tipi bir uçak ise o ülkenin uçaklarının fotoğrafını önlerine koymalarını öneririm.Yarışmalarda en çok dikkat edilen husus, modelin detaylarıdır. Bu tip modelcilikte detay çok önemlidir. Puanlamayı, yaptığınız detay belirler. e) Akrobasi model uçaklar Genelde bu tarz model uçakları daha ileri seviyedeki modelciler tercih eder. Çünkü bu tipteki uçaklar daha kıvraktır; uçuşu ve kontrolü daha zordur. Bu tipteki model uçaklar hem alttan kanatlı, hem üstten kanatlı hem de damla kanat profilindedir. Bu tarz uçakların bu şekilde tasarlanmasının tek nedeni hem hızlı olması hem de istenilen hareketlerin daha uyumlu bir şekilde yapılmasıdır. f) R/C kumandalı başlangıç model uçaklar R/C modele başlayan kişilere genellikle bu modelleri tavsiye ederiz. Çünkü bu tip model uçaklar daha çok üstten kanatlı bir yapıya sahiptir. Bu tip model uçakların uçuşu ve süzülürlüğü daha kolay kontrol edilir ki bu da uçağı kumanda edebilmeyi daha çabuk öğrenmemizi sağlar. g) Ölçekli modeller (scale) Bu modeller, ileri seviye uçucu modelcilerin tercih edebileceği modellerdir. Bu tip model uçaklarda gerçeğinin bire bir kopyası olan açılır kapanır iniş takımları ve buna benzer birçok ilave uygulama vardır. Bunların uçuşlarında ilave parçaların kontrolünü yapmak gerekir.Aslında hem uçmak hem de bu parçaların kontrolünü sağlamak gerçekten de acemi birinin yapabileceği bir iş değildir. Değerli UTED okuyucuları ve uçak teknisyeni arkadaşlarım; yazılarımla uzun süredir sizlerle beraberim. Sizler için model uçaklar; model uçakların inşası, uçuşu ve güvenlik önlemleri hakkında yazılar yazdım. Buradan değerli UTED yönetimine sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilir, hepinize sağlık, başarı ve mutluluk dolu günler dilerim. Her şey gönlünüzce olsun. Kırımsız uçuşlar... Daha birçok çeşidi bulunmasına rağmen, benim ilk aklıma gelen model uçak çeşitleri bunlardır. Eğer iyi bir model uçak yapmak ve uçurmak istiyorsanız, bağlı bulunduğunuz bölgenin Türk Hava Kurumu şubesine gidip eğitim alabilirsiniz. Model uçak eğitimi aşamaları; “Başlangıç”, “Tekamül”, “İleri Tekamül” ve “R/C Model Uçak Eğitimi” şeklindedir. Buralardan aldığınız eğitimlerin ileride sizlere çok büyük katkısı olacaktır. En başta toplumda saygınlığınız artacak ve bu durum, arkadaş çevrenize de çok olumlu yansıyacaktır. R/C model uçaklar da kendi içinde sınıflandırılmıştır. İsterseniz buna da değinelim. 45 BİLİM Bu yalnızca bir denizcinin hastalıklar, savaşlar, ölümler, kıyımlar, isyanlar, kısacası maceralarla dolu yolculuğunun değil; yeni kıyıların, yeni dünyaların ve kültürlerin keşfinin, yeni ticaret yollarının bulunmasıyla dünya ekonomik ve siyasi dengelerinin değişmesinin öyküsü... Vasco da Gama’nın Lizbon'dan Hindistan'a macera dolu yolculuğu nce engin denizlerde süzülür gibi giden yelkenliler vardı. Asırlar boyu karada yaşam konusunda büyük bir gelişme gösteren insanlık, artık denizlere açılmıştı. Yelkenliler insanların, yeryüzünün suyla kaplı coğrafyasına yani dünyanın geri kalan dörtte üçüne açılmasını, bilinmeyen diyarlara yolculuk yapmasını sağladı. Ancak bu yeterli değildi; askeri ve ticari gereksinimler, ekonomik-bölgesel koşullar ve politikalar denizciliğin gelişmesini zorunlu kılıyordu.Tarihteki pek çok şey gibi uzak diyarlara yelken açacak kadırgalar da ihtiyaç sonucu icat edildi. Daha sağlam malzemelerden, modern tekniklerle, eskisinden daha büyük ve dayanıklı gemiler yapıldı. Gemiler büyüdükçe denizler, dolayısıyla da dünya küçüldü. Özellikle Portekiz ve İspanyol 46 denizciler bu alanda önemli buluşlara imza attılar. Pasifik’te ise Polonez denizciler “proa” denilen bir tekne geliştirmişlerdi. Bu tekneler, içi oyulmuş ağaç kütüklerinden bir kano ve onu destekleyen dengeleyici bir yan bölümden oluşuyordu. Gemiyi yönlendirmek için kürekler ve “Latin yelkeni” denilen özel bir yelken kullanılıyordu. O dönemde,Akdeniz sularında sıklıkla görülebilen bu savaş ve ticaret gemilerine “karavela” deniyordu. Saatte on kilometre hızla yol alan, takriben 30 metre boyundaki bu gemilerle, yıldız, rüzgar ve denizden faydalanarak uzun yolculuklar yapılabiliyordu. Ortaçağ’ın sonlarına doğru, gemilerin kıç bodoslamasındaki dümenin ve pusulanın geliştirilmesiyle gemicilikte büyük bir ilerleme sağlandı. Bu gelişmeler sonucu denizciler, o tarihe kadar yapamadıklarını yaptılar; okyanuslara açılıp yeni kıtalar keşfettiler. Yeni dünyaya yolculuk İşte 15. yüzyılın ikinci yarısında, bu karavelalarla yeni dünyalar keşfetmeye çıkanlardan biri de Portekizli şövalye ve usta denizci Vasco da Gama (1469-1524) idi. Portekiz Kralı I. Manuel tarafından Hindistan topraklarına ulaşmakla görevlendirilen Gama’nın rotası belliydi; kendisi gibi önemli bir denizci ve kaşif olan Bartelemeu Dias’ın keşfettiği Ümit Burnu’ndan geçerek bugünkü Mozambik üzerinden Goa’ya yani Hindistan’a ulaşacaktı. O dönemde, Avrupa’da bulunmayan ya da bulunsa bile çok pahalıya satılan baharatlar, Hindistan’dan kervanlarla Arap çöllerini aşarak Akdeniz limanlarına ulaşıyordu. Baharat Yolu olarak adlandırılan bu ticaret yolundan Hintliler, Araplar ve elbette Osmanlılar oldukça iyi bir gelir elde ediyordu. Bu büyük pastadan pay almak isteyen I. Manuel, baharatların denizyoluyla direkt olarak ülkesine getirilmesini ve böylece Portekiz’in, baharat ticaretinde söz sahibi olmasını hedefliyordu. Gama’nın meslektaşı Bartelemeu 1488’de, Afrika’nın en güneyindeki Ümit Burnu’na ulaşmış ancak gemideki zorlu koşullar nedeniyle mürettebatı Hindistan rotasında devam etmeyi reddedince geri dönmek durumunda kalmıştı. Dias’ın Hindistan deniz yolunu keşfetmek amacıyla çıktığı bu yolculuk gizli olduğu için Gama’ya bu uzun keşif rotasında yardımcı olacak bir harita veya çizim kalmamıştı. Ancak Dias, Gama’yı yalnız bırakmadı ve ona, kılavuz kaptan olarak Cabo Verde (Yeşil Burun) Adaları’na kadar eşlik etti. Gama’nın dünya tarihini değiştiren bu önemli keşfinde, Portekizli denizcilerin oluşturduğu astronomiyle ilgili tabloların ve özel olarak okyanus yolculuklarında kullanılmak üzere tasarladıkları hassas ölçüm aletlerinin de önemli bir rolü vardı. Portekizli kaptanlar bu sayede artık sadece enlem değil boylamları da doğru hesaplayabilmekteydiler.Vasco da Gama, Hindistan’ı keşfinde özellikle, 1496 yılında astronom Abraham Zacuto tarafından kaleme alınan “Almanach Perpetuum” adlı tablo kitaptan yararlanmıştı. İsyanlar, fırtınalar ve “İsa’nın doğumu” Vasco da Gama bu büyük yolculuğa çıkmadan önce yalnızca bilim insanlarından değil, tanrıdan da yardım almak için Portekiz’in başkenti Lizbon’daki Jeronimos Manastırı’nda dua etti ve 8 Temmuz 1497’de Lizbon şehrinden, 4 gemi ve 160 denizci ile Hindistan’a doğru ilk yolculuğuna çıktı. Korsan saldırılarına karşı, Avrupa’da yeni geliştirilen toplarla donatılmış olan gemilerden birine kendisi kaptanlık ediyordu. Diğer iki gemiden birini kardeşi Paulo, 47 BİLİM ötekini ise yine başarılı bir denizci olan Nicolau Coelho yönetiyordu. Dördüncü gemi olan ambar gemisi ise mürettebata üç yıl yetecek kadar erzakla doldurulmuştu. Mürettebatı içinde ise dönemin en tecrübeli kılavuzları, Arapça ve Kongoca konuşabilen adamların yanı sıra -ağır işlerde kullanılmak üzere gemiye alınmışölüm cezasına çarptırılmış on mahkum da vardı. Seferi sağ salim tamamlayıp dönenlere özgürlük vaat edilmişti. Gama’nın gemisinde çok önemli bir bilim insanı daha vardı; dönemin en önemli coğrafyacılarından İbn-i Mâcid. Dias’ın rotasını izleyen gemiler üç ayı aşkın bir süre gece-gündüz demeden açık denizde yol aldılar. Gemiler fırtına yüzünden Ümit Burnu’nda beklerken denizciler isyan ettilerse de Gama, bu isyanı kolayca bastırarak yoluna devam etti.Tam 6 bin mil katederek, yola çıktıktan yaklaşık dört ay sonra Eastern Cape’deki Great Fish Nehri’ne ulaştılar. Bu iyi bir süreydi zira daha önceki denemede Dias’ın aynı yere ulaşması neredeyse bir yılı bulmuştu. Da Gama, adamlarını gemilere erzak sağlamak ve yerlilerle görüşmek üzere karaya gönderdi. Portekizlilerle Afrikalıların karşılıklı müzik çalarak birbirlerini eğlendirdiği neşe dolu tanışma sahnesi, yerini, günler geçtikçe kuşkuların şiddete dönüştüğü gergin bir ortama bıraktı; mızraklar fırlatıldı, oklar atıldı. Buradan ayrılmak zorunda kaldılar. Güney Afrika kıyıları açıklarında geçirilen bir aydan sonra Vasco da Gama, sahile yakın bir rota izleyerek kuzeye yelken açtı. Ancak hiç hesapta olmayan bir fırtına yüzünden Sao Bras Koyu’nda, filonun belki de en önemli gemisi olan ambar gemisi kayalara çarpıp parçalandı. Bu olay, Gama’yı ve mürettebatını zor günler beklediğinin habercisiydi. Aralık ayının 48 sonunda usulca yanından geçtikleri eşsiz güzellikteki Afrika sahillerine Gama, Portekizcede “İsa’nın doğumu” anlamına gelen “Natal” adını verdi. Bu, o dönemin açık denizdeki en uzun yolculuğuydu. Su sıkıntısından dolayı filo 11 Ocak 1498’de, Inharrime adlı haliçte demirlemek zorunda kaldı. Portekizliler kalabalık bir yerli grubu tarafından karşılandı;Vasco da Gama’nın seyir defterine not ettiği tabirle bunlar çoğunlukla,“bacaklarında, kollarında ve örgülü saçlarında bakır süsler taşıyan kadınlar”dı. Müslüman da Gama Erzaklarını yüklenip yeniden yola koyuldular. Bir süre Arapların kontrolündeki Doğu Afrika kıyılarında yol aldılar. Hıristiyan olmaları birçok yerde düşmanca karşılanmalarına sebep oluyordu. Gama, yine böyle bir sorun yaşamamak için Mozambik’te kendini ve mürettebatını Müslüman olarak tanıttı. Bu arada bir aksilik daha olmuş, Coelho’nun gemisi, Mozambik’teki Beira Limanı’na yanaşırken karaya oturmuştu. Beira Limanı, Hindistan’la ticaret yapan gemilerin uğradığı işlek bir limandı. Gama burada, Hint Okyanusu’ndaki deniz ticareti hakkında bilgi edinme ve yolun geri kalanında kendilerine eşlik etmesi için kılavuz tutma olanağı buldu. Ancak Müslüman oldukları yalanının açığa çıkması çok uzun sürmedi. Bir süre sonra yerliler arasında, Hıristiyan, üstelik de korsan olduklarına dair söylentiler yayılmaya başladı. Mürettebatla halk arasında kavga çıktı. Bunun üzerine Gama ve ekibi, seyir hazırlıklarını tamamlayamadan Mozambik’i terk etmek zorunda kaldılar. Mozambik Kanalı’nın tehlikeli sularından bir aksilik yaşamadan geçtikten sonra, filosunu Zambezia’nın kuzey sahillerine demirleyen da Gama, burada 32 gün kalarak hem içme suyu aldı hem de iskorbüte (C vitamini eksikliğinden kaynaklanan, özellikle deniz yolculuklarında baş gösteren ve sebebi anlaşılana kadar ölümcül hale gelebilen sinsi bir hastalık) yakalanmış adamlarını dinlendirdi. Tedbirli denizci bu mola sırasında gemilerine kalafat çektirmeyi de ihmal etmedi. İpek giysili ve takkeli Müslüman tacirler Gama’yla görüşmeye gelmişlerdi. Portekizler ilk kez Doğulu bir uygarlıkla bu kadar yakın bir iletişim içindeydiler. Baharat Yolu’nun sonu Kılavuzlar, Da Gama’nın filosunu sağ salim Kilwa sahillerinden geçirdi. Portekizli denizciler Mombasa’ya vardıklarında bir kez daha, kendilerine çok da sıcak bakmayan yerel halkla karşı karşıya geldiler. Portekizliler de pek dost canlısı sayılmazdı. Gama’nın keşif filosu, silahlı olmayan Arap tüccarların gemilerine saldırıyor, altın ve gümüşün yanı sıra mallara da el koyuyorlardı. Aslında yerlilerin de söylediği gibi kaşifliğin yanı sıra fırsat bulduklarında korsanlık da yapıyorlardı. Gama şüpheci, tahammülsüz ve acımasız bir denizciydi. Onun uzlaşmadan uzak, şiddet içeren eylemleri bu keşif dolu tarihsel yolculuğu, neredeyse tehlikeli ve kanlı bir sefere dönüştürecekti; neyse ki böyle olmadı. Belki korkudan belki de kıyı boyunca ırktaşlarına yapılanlardan habersiz oldukları için, bir sonraki sahil kenti Malindi’de dostça karşılandılar. Hindistan’a gidiş için yeni bir kılavuz tutuldu; Portekizli gemiciler onuruna havai fişekli ve müzikli bir şölen düzenlendi. Bu son şehirde yanlarına aldıkları tecrübeli Arap kılavuz onların, mevsim rüzgarlarından istifade ederek 27 günde Hint Okyanusu’nu aşmasını ve 18 Mayıs 1498’de Hindistan’ın batı kıyısı üzerindeki Kalküta’ya ulaşmasını sağladı.Ticaret gemilerine ve bunlardan inen yabancılara alışkın olan Hintliler tarafından başta coşkuyla karşılandılar. Ancak yerlilere ve bölgenin yöneticilerine sundukları mercan kolye, şapka vb. ucuz hediyeler beğenilmedi. Ayrıca Portekizlilerin Hindistan’a deniz yoluyla ulaşması Hintli tüccarlar tarafından hiç hoş karşılanmadı. Portekizlilerin dönemin en önemli ticaret yolu olan Baharat Yolu’na alternatif bir yol geliştirdiklerinin ve yakın bir zaman sonra kendilerine rakip olacaklarının farkındaydılar. Bu nedenle Gama ve mürettebatını tehdit ederek şehirden ayrılmaya zorladılar. Gama bu tehditler altında elindeki Portekiz mallarını satmaya çalıştı ancak yapamadı. Ve sonunda baskılara dayanamayıp yanına az miktarda baharat alarak dönüş yolculuğuna çıktı. Gama’nın muson rüzgarlarını dikkate almadan çıktığı bu yolculuk sırasında fırtınalara yakalanıp oldukça kötü hava koşullarına maruz kaldılar. Denizcilerin çoğu öldü. Vasco da Gama 8 Temmuz 1497’de 4 gemi ve 160 denizci ile çıktığı bu seferden, temmuz 1499’da yalnızca 2 gemi ve 50 denizciyle döndü. Yolculuğun fiziksel şartları ve kaygı, stres gibi psikolojik sebepler onu epey yıpratmış, bitkin düşürmüştü. Portekizliler Gama’yı görkemli bir törenle karşıladılar; kral ona asalet unvanı verdi. Avrupa’dan yola çıkarak Hindistan’a ulaşan ilk kaşif olan Vasco da Gama, bu keşfiyle Avrupa’nın birinci büyük sömürgeler imparatorluğunun da temellerini atmış oldu. 49 KÜLTÜR Kayıp zamanın izinde: Takvim İnsanın zamanı kavramsallaştırması, günün ve gecenin hareketlerinden yola çıkarak zaman kavramına ulaşması ve nihayetinde bunu sistemleştirmesi ne kadar eskiye dayanıyor olabilir? 5000 yıldan daha önceye... amanı durdurmak elbette mümkün değil. Fakat kavramsallaştırma yoluyla zamanın sırlarına ulaşabilir, onu ölçebiliriz. Tarihin en eski dönemlerinden beri zamanı ölçmek, birimlere ayırmak ve hayatımızı bu birimlere göre düzenlemek için çaba sarf ediyoruz. Aslında amacımız her gün herkese eşit bir şekilde dağıtılan zamandan payımıza düşeni en iyi şekilde değerlendirmek belki de... Peki, insanın zamanı kavramsallaştırması, günün ve gecenin hareketlerinden yola çıkarak zaman kavramına ulaşması ve nihayetinde bunu sistemleştirmesi ne kadar eskiye dayanıyor olabilir? Tarihsel çizgi, bugün ulaştığımız modern “zaman” kavramı açısından bizi yeryüzünün en eski ama gündelik yaşam içinde en fazla yer alan konulardan biri olan “astroloji”ye götürüyor. Yeryüzünün birbirinden alabildiğine uzak noktalarındaki insanlar, dünyanın 50 tabiatını ve evrenin değişimlerini anlayabilmek için yıldızların dilini çözmeye çalıştı.Yıldızların ve gezegenlerin hareketlerinin gözlenmesiyle oluşturulan ilk sistemler, çoğunlukla ait oldukları toplulukların yaşam alışkanlıklarının, inanç ve geleneklerinin etkisindeydi. Astroloji sonraları daha güçlü ve büyük bir kol olarak bilimleşti ve “astronomi” adını aldı. Bugün “yıldız falı” olarak bilinen ve popülerliğini koruyan astrolojik yaklaşım ise, bilimsel olarak yadsınsa da insanların yaşam karşısındaki beklentilerini belirlemek ve yönlendirmek konusundaki etkinliğini kısmen sürdürüyor. Nitekim insanlar, dünyaya geldikleri “zaman parçası”nın; kaderlerinin, yaşam ve kişilik özelliklerinin belirlenmesinde etkili olabileceğine inanmaya devam ediyor. Zaten “zaman” kavramına duyulan ihtiyaç ve doğal döngülerden yola çıkılarak oluşturulan takvim sistemleri de benzer bir inanışın bu kez doğru sonuçlara varmış bir yönelimi olarak görülebilir. Güneş’in peşinde Takvim oluşturma ihtiyacı, doğa ve iklim koşullarına karşı bir tedbir olarak ortaya çıktı. Bu ihtiyaç kimi zaman bir tarım faaliyetinden, kimi zaman da dinsel bir geleneğin sürdürülebilmesi için alınan bir önlemden kaynaklanmıştı. İşte iki örnek: Eski İsrail’de dini liderler, her bahar mevsiminde Fısıh Bayramı’nın tarihini belirlemek için, yolların hacıların geçmesine olanak verecek kadar kuru ve koyunların kesilmeye hazır olmasına dikkat ederdi. Eğer bayram için durum uygun değilse, kutlama için bir ay daha beklenirdi. Böylelikle yılın aynı dönemine denk gelen “kuru” günleri tespit etmeye, dolayısıyla mevsim döngülerini belirginleştirmeye başladılar. İkinci örnek ise Okyanusya yerlilerinden: Aborijinler, ba- har mevsiminin başında,Yeni Ay'a yakın bir zamanda yanlarında lambalarla denize açılırdı. Eğer göçebe uçan balık görünürse, yeni yıl yemeği için balık olacak demekti. Görünmezse yeni yıl bir ay ertelenirdi! Böylelikle Aborijinler de “doğanın saati”ne güvenmeyi temel alan bir “ilk takvim” oluşturdu. Dünya'nın eğik ekseni mevsimlerin oluşumundaki temel faktördür. Gündönümü olarak da anılan ekinokslar, mevsimlerin dönüşümüne de etki eder. Antik Çağ’da insanlar elbette mevsimleri ekinokslara göre belirlemiyorlardı. Bunu yapmanın kolay bir yolu, Güneş'in doğduğu yerin nasıl değiştiğini yıl boyunca izlemekti. 445 günlük bir yıl! Eski takvimler arasında günümüzde en çok ilgi uyandıransa Maya uygarlığının takvimidir. Bugün kullandığımız takvime göre MÖ 12 Ağustos 3114’te ortaya çıkan bu takvim, şimdiki Gregoryen takviminden daha doğru olan bir tarihlendirme sistemine dayanıyordu. Bilindiği gibi, Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüşünün 365 gün 6 saatte tamamlandığı kabul edilir. Yılın tam 365 gün olmadığının keşfedilmesi ve “artık yıl” kavramının ortaya çıkması ise Roma’nın güçlü imparatoru Sezar döneminde olmuştur. 29 Şubat gününü ise Sezar’ın İskenderiyeli astroloğu Sosigenes icat etti. Takvim mevsimlere uymaz hale gelmeye başlamıştı ve sorunun tekrar etmemesi için her dört yılda bir takvime bir gün eklenmesi gerektiği hesaplandı. Böylelikle MÖ 46 yılından itibaren Jülyen takvimine geçildi. Oluşan eksik gün birikimini gidermek için, MÖ 46 yılına Sezar’ın emriyle 80 gün eklendi; böylelikle tarihin bu en uzun yılı tam 445 gün sürdü. Oysa gerçekte bir yıl, 365 gün 6 saatten 11 dakika daha kısadır. Bu yüzden 51 KÜLTÜR TARİH Yazı: Dr. Handan DİKER Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi [email protected] KURUCU NİTELİĞİNDEKİ İLK MECLİS: TBMM Maya Takvimi Aztek Takvimi de zaman içinde takvimle mevsimler arasında yeniden bir ayrım ortaya çıktı. 1582 yılında takvimi ay dönümüyle aynı konuma getirmek için Papa 13. Gregory, fazladan on günü bulunan bir takvim bastırdı. İşte bugün kullandığımız bu Gregoryen takvimi yani miladî takvimdir. Maya ve Aztekler Mayaların sistemi, çok daha eski olmasına rağmen bundan daha karmaşıktır. Maya takvimi (Haab),Tzolkin denen 260 günlük bir temele dayanır. Diğer kültürlerde olduğu gibi Mayaların sistemi de Güneş’in hareketini temel alır ama Venüs’ün dairesel devrini kullanarak hesaplama yapar. 144 bin güne baktun ve 13 baktun’a tam bir çağ dönümü derler. Bildiğimiz ay ve yıl kavramlarından oldukça farklı olan bu sistem, bin yıllık kesitler üzerinden değerlendirildiğinde, Gregoryen takviminden daha doğrudur. Amerika kıtasının yerlilerine Hıristiyanlığı kabul ettirmeye çalışan İspanyollar, bu uygarlıklara ait bütün yazılı bilgileri yok etti. 52 Ama neyse ki, Mayaların anıtların üzerine kazıdıkları bazı yazılar kaldı ve bu sayede Maya takvimi hakkında bilgi edinebildik. Maya takvimi gibi, Aztek takvimi de 20’şer günlük 13 döneme bölünen dinsel yıl ile 20’şer günlük 18 aya bölünen ve ayrıca uğursuz sayılan beş günlük bir dönemi (nemontemi) içeren toplumsal bir yıldan oluşuyordu. Gene Maya takviminde olduğu gibi, dinsel ve toplumsal Aztek yılları her 52 yılda bir aynı konuma gelirdi. Binlerce yıl sonra halen insanların ilgisini çekmeye devam eden Maya takviminin bir başka özelliği de 2012 yılında “sona eriyor” olmasıydı. Hatta tam tarihi de belliydi: 21 Aralık. “Takvim sona mı erermiş?” diye sormakta haklısınız. Bu tarih aslında dünyanın sonundan ziyade, Mayaların hesaplamalarına göre 5. evren dönümünün sonuna işaret ediyordu. Mayalara göre 21 Aralık 2012’de 13. baktun tamamlanırken, Dünya, Beşinci Güneş Çağı’ndan, Altıncı Güneş Çağı’nda girecekti. Ancak bazı kişilerin bunu dünyanın sonuna dair Nostradamusvari bir kehanet olarak yorumlamasıyla birlikte 21 Aralık 2012’de dünyanın sonunun geleceği konuşulmaya başlandı. Bu tarih geldi, geçti ve dünya elbette yok olmadı. Hatta bu teoriyi yalanlayan yeni keşifler yapıldı. Örneğin Guatemala’nın yağmur ormanlarında bulunan antik Maya kenti Xultun’da, 21 Aralık 2012’de sona eren takvimin sonrasındaki tarihlere işaret eden yeni bir takvim bulundu. Araştırma ekibinde yer alan uzmanlara göre “Maya takvimi milyonlarca, milyarlarca, oktilyonlarca yıl devam edecek.” Yani paniğe gerek yok. 1 2 Ocak 1920’de İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi, İtilaf Devletleri tarafından kapatılıp ardından da İstanbul 16 Mart’ta işgal edilince artık ortaya yeni bir durum çıkmıştır. Türk ulusu bundan sonra artık Osmanlı Devleti’nin zaten kalmamış olan otoritesini tanımamış ve kendi geleceğine egemen olmaya başlamıştır. Mustafa Kemal, Türk ulusuna seslenerek, kapatılan Mebusan Meclisi’nin yerine Ankara’da “olağanüstü yetkilerle donatılmış bir meclis” açılacağını müjdelemiştir. Bu meclis, ulusun meclisi olacaktır. Bu meclis, kurucu bir meclis olacaktır. Ama M. Kemal, henüz meclisin bu özelliklerinden söz etmez. Sadece onu “olağanüstü yetkilerle donatılmış bir meclis” olarak niteler. “Saldırıya uğrayan meclis üyelerinden, kurtulabilenler ile il ve sancaktar yönetim meclislerinden seçilecek ikişer üye ile birlikte Meclis-i Mebusan’ın yeniden eski biçim ve tutumda toplanmasını sağlamak için çalışmayı hiç aklıma getirmedim. Tersine büsbütün başka tutum ve yetki ile sürekli bir meclis kurmayı ve bu meclisle, tasarladığım devrim aşamalarını birlikte geçirmeyi düşündüm (1).” Gerçekten kendisinin de belirttiği gibi bu meclis artık Meclis-i Mebusan’dan çok farklı bir yapıda olacaktı. Onun dü- şüncesine göre toplanacak meclis, kurucu bir meclis olduğu için hem anayasayı hazırlayacak hem de olağanüstü yetkilerle, yasama ve yürütme görevlerini üzerine alacaktı. Atatürk’ün düşündüğü bu meclis, “Büyük Millet Meclisi” adıyla 23 Nisan 1920 günü açıldı. Lord Kinross o günü şöyle anlatır: “Meclis dikdörtgen biçiminde uzun, balkonlu bir salonda toplanmıştı. Mebuslar, cilalı okul sıralarında oturmuşlar, başkan ve katipler için de uydurma bir kürsü kurulmuştu. Mebusların 65’inin başlarında fes ya da sarık vardı. 50’sinin başında da bugün daha ilerici bir anlam taşıyan kalpak bulunuyordu. Böylece gericilerin çoğunlukta olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Elektrik olmadığı için mebuslar, bir kahveden ödünç alınan bir tek gaz lambasının ışığı altında görüşmelere başladılar. Birkaç gün sonra duvarlara meclis binası içinde tavla ve her türlü kumarın yasak olduğunu bildiren ilanlar asıldı. Alkollü içkiler de kesin şekilde yasaktı...” “Türkiye Büyük Millet Meclisi” adını alacak olan bu kurul, M. Kemal ile yakın arkadaşları arasında günler ve gecelerce süren yorucu tartışmalar sonucunda doğmuştu. (1) M. Kemal Atatürk, “Nutuk”, Cilt I 53 HOBİ Günümüzde hemen herkesin hayali doğayla iç içe yaşamak. Bu hayale bir adım daha yaklaşmanın yollarından biri de toprakla uğraşmak. Bunun için sayıları giderek artan hobi bahçelerinden birini kiralayabilir veya evinizin balkonunu küçük bir bahçeye çevirebilirsiniz. Yeşile dokunmak için Hobi bahçeciliği kşam yemeği zamanı... Yemeği hazırladınız, iş sadece salata yapmaya kaldı. Canınız da şöyle taptaze, kütür kütür, yemyeşil bir salata çekiyordu kaç zamandır. Malzemeleri çıkarmak için buzdolabını açtınız ama o da ne? Marullar yumuşamış, salatalıklar pörsümüş, domatesler çürümüş. Bunları daha iki gün önce almıştınız halbuki. “Keşke küçük bir bahçem olsa,” diye geçirdiniz hemen içinizden. Küçük bir bahçeniz olsa hem taze sebze-meyve yemek için marketin/pazarın insafına kalmaz hem de keyifli bir uğraş edinmiş olurdunuz. Bir taşla iki kuş. Ama nerede şehrin ortasında öyle ekip biçilecek bahçe? Hem kimin vakti var böyle şeylerle uğraşmaya, değil mi? Aslına bakılırsa artık hobi bahçeciliği yapmak çok kolay. Bunun için öyle kocaman bahçesi olan bir evde yaşamaya gerek de yok üstelik. Biraz istek, biraz da emekle siz de istediğiniz sebzeleri, meyveleri, çiçekleri hatta ağaçları bile yetiştirebilirsiniz. Nasıl mı? Stresten arınmış alanlar Şehirde yaşayıp da bir gün, bir şekilde bir kasabaya ya da köye yerleşme hayalleri kurmayan kaldı mı dersiniz? Sürdürdüğü54 müz monoton ve stresli hayat tarzının doğal bir sonucu olan bu isteğe bir de sağlıklı -diğer bir deyişle organik- beslenme trendi eklenince kendi meyve-sebzemizi yetiştirme fikri daha da cazip gelmeye başlıyor. Bunu gören girişimciler de boş durmayıp hemen şehrin dışındaki kocaman alanları hobi bahçeleri haline getirdiler. Bu bahçelerde bütçenize göre bir alan kiralayıp canınız ne isterse ekip biçebiliyorsunuz. Kendi bahçesinin bahçıvanı olmak, temiz hava almak, doğayla baş başa kalmak, “domates gibi kokan domates” yemek isteyenler bu bahçelere koşuyor. Bu amatör bahçıvanlar topladıkları ürünün bir kısmını kendileri tüketiyor, bir kısmını ise eşe dosta dağıtıyor. Bu tür bahçelerde en çok domates, biber, maydanoz, patlıcan gibi bilindik şeyler yetiştirilse de avokadodan kiviye değişik ürünleri ekmeye çalışan maceraperestler de yok değil. Bahçesiz bahçecilik Sebze-meyve yetiştirmek için evinizde illa bahçe olması gerekmiyor. Balkonunuz veya terasınız da bu iş için biçilmiş kaftan.Tek yapmanız gereken hobi bahçeciliğine uygun şartları yaratmak. Hatta işin detayına inmek yani tohum, gübre vs. ile uğraşmak istemeyenler için üretilen “pencere önü bostanları” bahçeciliği daha da kolay hale getiriyor. Saksıda maydanoz, fesleğen, roka, marul gibi sebze ve bitkilerin yetiştirilmesine imkan tanıyan bu bostanları aldıktan sonra tek yapmanız gereken şey sulamak ve büyümelerini beklemek. Bunun dışında saksıda toprağı ve tohumuyla hazır ve nazır bekleyen neler yok ki piyasada; kekikten papatyaya, bonsai ağaçlarından erguvana hemen her türlü bitki ve çiçeği ekilmiş olarak bulmak mümkün. Bulamadıklarınızın ise tohumlarını alıp uygun mevsimde dikebilirsiniz. Hatta mandalina ve limon gibi bodur ağaçları da saksıda yetiştirmek mümkün. Böylece balkonunuzu küçük bir seraya dönüştürebilirsiniz. Bahar mevsimi balkonunuzu (veya bahçenizi) düzenlemeye başlamak ve yetiştireceğiniz şeyleri seçmek için son derece uygun bir dönem. İşe başlarken öncelikle balkonun hangi bölümünde ne yapılacağına iyi karar vermek gerekiyor. Örneğin küçük saksılardaki çiçeklerin balkonun bir tarafında, daha büyük saksılardaki sebze ve meyvelerin ise diğer bir tarafta toplanması daha iyi olabilir. İşte birkaç adımda yapmanız gerekenler: 1) Öncelikle ekeceğiniz tohumları seçin. Bahçeciliğe başlarken uygun tohumları seçmek büyük önem taşıyor. Yaşadığınız bölgede yetişmeye elverişli ve mümkünse organik tohumları tercih edin. 2) Küçük plastik kapları bahçe toprağıyla doldurun. Çok az su dökerek toprağı nemlendirin ve tohumları kaplara koyun. Her kaba tek bir tohum atın ki filizler birbirine karışmasın. Tohumunuzu serpeceğiniz derinliğe dikkat edin çünkü her bitkinin farklı bir derinliğe ihtiyacı vardır. 3) Tohum ektiğiniz kapları etiketleyin. Etiketi toprağa sapladığınız bir tahta çubuğa yapıştırabilirsiniz. Bu özellikle çok sayıda farklı tohum ekiyorsanız işinizi kolaylaştıracaktır. 4) Ektiğiniz bitkilere ihtiyaç duydukları miktarda su verin. Her gün kontrol ederek gerekiyorsa sulayın. Toprağın rengi siyahımsı ise suya ihtiyacı yoktur; toprak kahverengileşmişse sulamak gerekir. Çoğu bitkinin 2-3 günde bir sulanmaya ihtiyacı vardır. 5) Filizlenme döneminde sabırlı olun. Tohumların filizlenmesi 7 ila 10 gün sürebilir. Sıcaklık ve verilen su miktarı doğruysa tohumlarınız bu süre içinde filizlenir. 14 günde filizlenmeyen tohumları ise atmak gerekir. 6) Uzmanlara göre gerekmedikçe ilaçlama yapmamak gerekiyor ancak organik gübre ve mineral içeren ilaçları aşırıya kaçmamak kaydıyla kullanabilirsiniz. 55 OYUN DÜNYASI Starcraft 2: Heart of th e Swarm Yapımcı: Blizzard Entertainment Tür : Strateji Yaş sınırı: 12+ Çıkış tarihi: 5 M art 2013 Platformlar: PC , MAC Ortalama puan ı: Belli değil Yazı: Ahmet AKPINAR Merhaba, Bu ay sizlere, çok detaylı oynamasam da, üstünde bir şeyler yazabilecek kadar oynadığım ve uzun süredir takip ettiğim “Starcraft 2: Heart of the Swarm” oyununu tanıtacağım. Siz bu satırları okurken oyun çıkmış, raflarda sizi bekliyor olacak. Serinin ilk oyunu olan Starcraft 2: Wing of Liberty yaklaşık 2,5 sene önce çıktı. Senaryosuyla ve özellikle ara videolarıyla kendine hayran bırakan ilk serinin sonunda Kerrigan’ı kurtarmıştık. İkinci oyun işte tam buradan başlıyor. İsterseniz seriyi oynamayanlar için senaryosundan kısaca bahsedeyim. 2056 yılında geçen oyunda insanlar, Terran Kolonisi adı altında yaşamaktadır. Bu huzurlu hayat, “Zerg” adı verilen uzaylı ırkın dünyalarına girişiyle değişecektir. Zerg her şeyi yıkarak gezegenleri kasıp kavuran böcek benzeri bir ırktır ve sıra Terran topraklarındadır. Zaman içerisinde keşfedilen onurlu Protoss ırkı da işin içine girince tüm galaksiyi saran dev bir savaş kaçınılmaz olur. Zergler önlerine geleni yıkarak ilerlemektedir. Protoss topraklarını korumak için ölümüne savaşmaya hazır56 dır. Terran ise her şeyin ortasında, hayatta kalmak zorundadır. Konu giderek gelişir. Bölge şerifi Jim Raynor ve yeni tanıştığı Ghost birimi Kerrigan, bir Terran komplosuna kurban edilirler. Jim Raynor, Zerg istilası altındaki gezegenden zar zor kaçarken Kerrigan kaderine teslim edilir. İsyan eden Jim Raynor, Terran Kolonisi’ne karşı direnişe başlarken Zerg’in yöneticisi olan Overlord, Kerrigan’ı, yarı Zerg-yarı insan bir yaratık olan Queen Of Blades’e çevirerek hayata döndürür. Sonunda Overlord; uzun bir savaşın sonunda Protoss Tassadar, Zeratul ve Jim Raynor tarafından yok edilir. Artık Zerg ırkının geriye kalan tüm yaratıkları Kerrigan’ın emrini dinlemekte ve intikamı için birleşmektedir. Jim Raynor uzun mücadeleler sonunda Kerrigan’ı insana döndürerek kurtarmayı başarır. Ama Kerrigan içten içe hala Zerg olma yolunda ilerlemektedir. Yeni karakterlerden biri olan Izsha’dan da bahsedeyim. Kerrigan tarafından çok önceleri yaratılmış bir Terran Medic’i olan Izsha, zihnindeki tüm Terran teknolojisi bilgileri sayesinde Kerrigan’ın sağ kolu olacak. Bir diğer yeni karakterimiz ise Abathur. Overlord tarafından yaratılan ve Kerrigan’a hizmet eden bu yaratık, evrim konusunda tam bir uzman ve görevi her türlü Zergling’i genetik evrimlerle, olabilecek en güçlü noktaya taşımak. Son karakterimiz ise Za’gara. Za’gara bir Brood Mother. Brood Mother’lar, Wings Of Liberty’nin sonunda Kerrigan’ın kendisine bir şey olması sonucu tüm Swarm yönetimini ele almak için özel olarak yarattığı bir cins.Tamamen ikinci bir Queen Of Blades olarak tasarlanmışlar ve kendi iradelerine sahip oldukları için çok tehlikeliler. Kerrigan’ın yokluğunda etrafa dağılan tüm Zergling’leri emri altında toplayan Za’gara, Kerrigan geri dönüp tahtını istediğinde bu zavallı insan/Zergling kırması yaratığa kolay teslim olmayacak. Heart of the Swarm size multiplayer kısmında, ranked ve unranked olmak üzere iki çeşit sıralama seçeneği sunuyor.Yeni başlayanların elbette oyuna unranked ile dahil olması daha mantıklı. Burada da ister matchmaking yoluyla insanlarla eşleşebiliyor, isterseniz de herhangi bir arkadaşınızla oyuna girebiliyorsunuz. Maçlar kısa sürede bulunuyor ve hızlı oyunlar oynanıyor. 1v1 veya 2v2 oynamak size kalmış; aynı şekilde Terran, Protoss ve Zerg ırklarından birini seçmek de. Yaptığınız maçlara göre bir tecrübe puanı sistemi bulunuyor. Oynadığınız ırka göre de seviye atlıyorsunuz. Heart of The Swarm’ın en güçlü yanlarından biri sadece multiplayer değil tabii. Hikaye modu Kerrigan’ın yavaşça güçlenip Zerg’lere tekrar eskisi gibi hükmetmesini konu alacakken, singleplayer mekanikleri buna yansıtılmış durumda. Kerrigan, kazandığı mutasyonlarla kendisini geliştirilebilecek.Wings of Liberty’de denenen fakat tam olarak uygulanamayan RPG öğeleri, Heart of The Swarm’da mevcut olacak. Aslında oyun hakkında daha yazılacak çok şey var ama bence siz oyunu oynayıp hepsini kendiniz keşfedin. Starcraft II: Heart of the Swarm muhtemelen bu yılın en iyi gerçek zamanlı stratejilerinden biri olacak ve kendini uzun süre oynatacak. Gelecek ay görüşmek üzere, iyi oyunlar. 57 HİPOTALAMUS Yazı: M. Rüzgar Yılmaz iddetli yağan yağmur, geçmişe ait izleri sokaklardan silmeye başlıyor adeta. Yalnızlıktan hayatlarına küsen caddeler, yağmurun tek tek getirdiği damlalarla birlikte nefes aldıklarını hissediyorlardı. Dar sokakların arasından tüm hırçınlığıyla akan bu küçük su tanecikleri, bir araya geldikleri zaman büyük ve ciddi sonuçlara yol açacak bir felaket canavarına dönüşüyorlardı. Dedektif Alper bu dar ve kıvrımlı sokaklarda, eskiden çok iyi dostu olan Badsector’ü bulmak için yoğun çaba sarf ediyordu. Bir yandan da bu gizemli olayı çözmek için kalbindeki heyecanı gizleyemiyordu. Şehrin küf kokan sokaklarını gezerken ayakları çıplaktı, paltosu ıslanmıştı. Saçları adeta sarmaşık tanecikleri gibi uzamış ve birbirine karışmıştı. Az ileride, kirli sakallarıyla geçmişin derin üzüntüsünü yaşayan dilenci havasında birini gördü ve peşinden koşarak onu durdurmaya çalıştı. Elini omzuna attığı anda dilencinin, arkadaşı Kayra olduğunu 58 anladı. Kayra’nın, gözlerini Alper’e çevirmesiyle gözlerinden yaşlar akması bir oldu. Badsector ağlıyor, gözyaşları yağan yağmura karışıp veda havasında sokağın taşlarına çarpıyordu. Bir müddet ağladıktan sonra, fırtına sonrası sessizlik çöktü sığındıkları hanın duvarlarına. Alper eski arkadaşına sımsıkı sarıldı ve başından geçenleri anlatmasını istedi. Kayra gökyüzüne bakarak derin bir nefes aldı ve ağzından bir erkeğin hayatını mahvedecek sözler dökülmeye başladı: “Yaklaşık üç yıl önce, eşimle beraber mutlu bir evliliğimiz vardı. Birbirimizi deli gibi seviyor, beraber güzel vakit geçiriyorduk. Hayatımın kadınını bulmuştum ve çok mutluydum. Onun gözlerinde gerçek aşkı hissetmiş ve kalbinde taht kurmuştum. Herhangi bir sözüyle mutlu olmamam için hiçbir sebep yoktu. Bu güzel ve mutlu evliliğimizi doğan çocuğumuz Toprak ile taçlandırmış, onun doğumuyla birbirimize daha çok kenetlenmiştik. Işığım, kalbimin atışı, hayatımın anlamı olan iki kişi vardı hayatımda; çok sevdiğim eşim ve oğlum Toprak. Fakat bu mutluluk çok uzun sürmedi. Bir gün eşim ve çocuğum yolda karşıdan karşıya geçerken sarhoş bir sürücü tarafından ezilerek can verdi. Anlıyor musun beni? Bir insanın hatası yüzünden hayatımın iki dinamiğini kaybettim ve bu hale geldim. Alper uzun uzun Kayra’ya baktı ve “Acını anlıyorum dostum” dedi. “Senden ricam var. Başka insanlar senin çektiğin acıları çekmesin, diğer babalar da senin gibi çocuğunu kaybetmesinler diye bana yardım etmek zorundasın.” Kayra uzun uzun dalıp Alper’in söylediklerini düşündükten sonra teklifi kabul etti ve hemen yola koyuldular. Badsector yolda “Nasıl bir şeyle karşı karşıyayız” diye sordu ve “Çok karmaşık dostum” cevabını aldı. Uzun yolculukların ardından gizemli mekana geldiler. Kayra gördükleri karşısında şaşkına döndü ve girişi göstermesini istedi. Beraber mahzene indikten sonra, şifrelenmiş olan sisteme baktılar. Kayra’ya, yapabilir misin, derken Alper, bu işin ne kadar zor olduğunu biliyordu. Badsector ihtiyacı olan şeyleri; bilgisayar, kod çözücü ve kocaman bir hamburger istedi. Alper kısa bir zaman içinde kendisinden istenilenleri yaptıktan sonra, umutlarının hepsini Badsector’e emanet etti. Şifreyi kırmaya başlayan hacker arkadaşı, bu iş için gerçekten de savaş veriyordu. Sandalyede uyuyakalan dedektif, yaklaşık iki saat sonra bir çığ- lıkla uyandı. İşte bu kadar bebeğim, sözleri Badsector’e aitti. Alper “Ne oldu, başardın mı” diye sorarken duyduğu şaşkınlığı da gizleyemedi. Nasıl yaptın diye sorduğunda ise Kayra’dan, zamana ayarlı mantık bombasını nasıl oluşturduğunu ve bağıl değişken algoritma kullanarak sistemi nasıl çözdüğünü dinledi. Heyecanı son safhada olan bu iki insan hemen şifreyi yazdılar ve kapının tık sesini duydular. Kapının açılmasıyla birlikte silahını çeken dedektif yavaş yavaş içeri girdi ve gördükleri karşında, lügatinden bir kelime bulup konuşamadı. Çünkü burada, insanlar üzerinde deney yapılıyordu; masada bir ceset, etrafında ise tuhaf aletler vardı. Cesedin keskin kokusu her yere yayılıyordu; hemen sağlık ekiplerini arayıp yardım istediler. Olay yeri inceleme ve sağlık ekiplerinin gelişinden sonra sakinleşen Alper, etrafı incelerken bir kutunun içinde nükleer güç reaktörü buldu. Bütün parmak izlerinin inceleme sonuçlarını derhal masamda görmek istiyorum diyerek görevlilerden, daha hızlı çalışmalarını istedi. Artık Alper’in karşısında psikopat bir katil ve süper güç silahı üreten bir doktor vardı… 59 çocuklar İÇİN Çocuk parkından bir ömür sağlığa, “Oyun”dan “müsabaka”ya… por, yakın zamanlara kadar üst sınıflara yönelik bir “boş zaman uğraşı” olmakla, alt sınıflar için “sıradışı bir kurtuluş/sıçrama vesilesi” olmak arasında gidip gelen bir etkinlikti. Sporu herkes sever, izlerdi. Ama spor yapanlar, ya refah düzeylerinin yarattığı olanaklarla “hobi” edinmiş olanlardı ya da sokak aralarında “top teperek” başladıkları “kurtuluş mücadelelerini” sürdürüyorlardı. Son 20 yılda ise durum oldukça değişti. Spor, her yaş ve gelir grubundan insanın sağlıklı bir yaşam sürmesi için gerekli, hatta zorunlu bir aktivite olarak öne çıkmaya başladı. “Kunduralarıyla top oynadığı için” azar işiten çocukların yerini, özenle hazırlanmış antrenman çantalarıyla spor tesislerine bırakılan çocuklar aldı. Ama çocukluk işte... Eskinin itibarsız sporculuğuna karşı çocuklar ne kadar gayretkeş idiyse, bugünün yüksek spor kariyerlerine karşı da o kadar isteksiz oldular. Erken yaşlarda spora başlamanın getireceği artıları, bizzat kendi orta yaşlılıklarında deneyimlemiş olan ebeveynler, kendi anne-babalarının aksine sporu cazip bir alan olarak çocuklarına sevdirmeye çalışıyorlar artık. Peki, çocuklar spora ne zaman başlamalı? Hangi yaşta hangi branşa yönlendirilmeli? Anne-babaları bekleyen daha bir sürü soru var. Belki bir temel ayrımın altını çizerek başlamalı: Spora başlamakla bir spor dalına başlamak birbirinden farklı şeyler. Spora başlamanın yaşı 0 (sıfır). Emekleyen bir çocuk için bile spor egzersizleri düşünülebilir. Ama çocuğu bir sportif branşa yönlendirmek için hem doğru zamanı saptamak hem de çocuğun fiziksel özellik ve becerilerini gözeten, sosyal, duygusal ve bilişsel kabiliyetlerini hesaba katan bir optimizasyon gerekecektir. Ailenin “kendi hayalindeki sporculuğu” çocuklarına dayatması az rastlanan bir durum değil. Bu yüzden tenis, yüzme, basketbol gibi klasik spor dalları daha çok tercih ediliyor. Ancak çocuğunuzun sizin hayallerinizi gerçekleştirme misyonuyla donanmış bir klon 60 Hepimiz çocuğumuz spor yapsın, hem sağlam bir kafaya hem de sağlam bir vücuda sahip olsun istiyoruz. Peki, çocuklar spora ne zaman başlamalı? Hangi yaşta hangi branşa yönlendirilmeli? İşte bazı ipuçları... olmadığını unutmayın. O sizden tamamen farklı biri ve kendine uygun olan, kendi tercih ettiği şeyleri yapması en doğrusu. Şimdi hangi yaş grubunda hangi sporlar yapılabilir, bir bakalım. • 2-3 yaş aralığındaki çocuklar, “spor ve oyun” ilişkisinin en basit örnekleriyle egzersize teşvik edilebilir: Koşma, yakalama, dans etme, zıplama… Bu yaşta bir branşa yönlendirmek, zorlamak yanlıştır. Anne-babalar, çocuğu arkadaşlarıyla oyun oynarken bedensel egzersize teşvik etmelidir. • 4-6 yaş arası çocuklar, daha komplike kurallara sahip sportif etkinliklere katılabilirler ve takım oyunu hakkında algıları daha açık olabilir. Dans etme, yüzme, jimnastik, ip atlama, sek sek, yakar top oynayabilirler, 3 tekerlekli de olsa bisiklete binebilirler. Ve bu yaşlardaki çocuklar, deneyimli, güvenilir antrenörler eşliğinde jimnastik, atletizm ve yüzme gibi en temel spor branşlarında sınanabilirler. 6 yaşından itibaren çocukların motor hareketleri üzerindeki kontrol mekanizmaları güçlenir, hareketleri çeşitli spor etkinlikleri için daha “özelleşmiş” hale gelebilir ve kişiselbağımsız branş tercihleri yavaş yavaş oluşmaya başlar. • 7-10 yaş aralığındaki çocuklar, futboldan jimnastiğe, yüzmeden basketbola, buz pateninden tenise pek çok takım sporu ya da bireysel spora yönlendirilebilir, bunun için eğitilmeye başlayabilirler. Peki, özellikle küçük yaştaki çocukların bedensel ve ruhsal gelişimi açısından en uygun sporlar hangileri? Sporun iyisi kötüsü olmaz elbette. Ama küçük bir çocuk için şu sporların daha uygun olduğu söylenebilir: Yüzme: Bu spor her şeyden önce başlı başına bir su eğlencesidir ve vücudun istisnasız tüm bölgelerini çalıştırarak mükemmel bir egzersiz bütünlüğü sağlar. Kalp-damar sağlığı, kas gruplarının gelişimi, genel zindelik ve kuvvet için çok yararlıdır. Üstelik bu sporda çocuklarınızın darbe alma ihtimali de yoktur! Pinpon (masa tenisi): Yine eğlenceli, oyun tadında bir spor… Yüksek seviyede dikkat gerektirdiği için, çocuklara hayat boyu gerekli olacak el-göz koordinasyonunu, odaklanmayı geliştirir. Farklı yaş gruplarından arkadaşlarıyla hatta ailenin tüm bireyleriyle oynayabileceği, sosyal yanı çok güçlü bir spordur. Jimnastik: Malum, müsabakacı sporcuların en küçük yaşlardan itibaren gelişebildiği bir spor dalıdır, jimnastik… O kıvraklığa sahip olabilmek için “en yaş” haliyle eğilmelidir, çocuklar. Jimnastiğin zeka gelişimi sağladığı da bilinir. Çocuk, sporla birlikte eşzamanlı olarak müzikle de haşır neşir olur. Bir hatırlatma: Jimnastik sporunun boy uzamasına ket vurduğu yönündeki yaygın kanaat doğru değildir. Zira hiçbir spor çocukların boyunda doğrudan bir etkiye sahip değildir. 61 sağlık Dişlerimizi günde üç kere fırçalamak diş sağlığı ve temizliğimiz için en temel kural. Bembeyaz gözükmesi içinse bazı doğal ve pratik yöntemler var. İşte dişlerinizi beyazlatmanın ve beyazlığını korumanın her yerde kolayca uygulayabileceğiniz yolları. tkileyici bir gülümsemenin anahtarı pırıl pırıl ve bembeyaz dişlerdir. İnsanların diş renkleri tıpkı ten renkleri gibi farklılıklar gösterir. Bazı kişiler genetik olarak doğuştan şanslılardır; beyaz ve sağlam dişlerle doğarlar. Bazılarımız ise genetik olarak daha koyu bir diş rengiyle doğarız. Annemizin hamileyken aldığı veya çocukken kullandığımız bazı antibiyotikler de diş rengimizi koyulaştırır. İçtiğimiz sudaki flor yoğunluğu da diş rengimizin koyulaşmasına neden olur. Dişlerin doğal rengi yılların ve çay, kahve, sigara kullanma alışkanlığının da etkisiyle koyulaşır. Dişleri doğuştan daha koyu renkli olanlar diş yapıları çok sağlıklı olsa da reklamlarda gördükleri o bembeyaz dişlere sahip olamaz. Ancak yine de gündelik hayatımızda yapacağımız bazı ufak tefek değişiklikler ve birkaç pratik uygulamayla, sağlıklı ve şimdikinden daha beyaz dişlere sahip olabiliriz. Sert meyveler nasıl ki diş fırçası görevi görüyorsa tükürük de diş macunu görevi görür. Tükürük ağzı en iyi temizleyen maddelerden biridir; adeta doğal bir diş macunudur. Ancak tükürüğü artırmak için sürekli şekerli sakız çiğnemek doğru değildir. Çünkü şeker dişlerin temizlenmesine engel olur. Bu nedenle çok sık olmamak kaydıyla şekersiz sakız çiğnenebilir. Ancak belirttiğimiz gibi sakız çiğnemek çok abartılmamalıdır. Fazla tükürük ağızda bakteri oluşumunu da tetikleyebilir. Bu yüzden gün içinde dişleri fırçalamak en sağlıklısıdır. Tükürük ile ilgili önemli bir bilgi daha; geceleri tükürük salgısı azaldığından gece yatmadan önce dişleri fırçalamak ayrı bir önem taşır. Ancak ne kadar fırçalarsanız fırçalayın yine de dişlerin arasında fark etmediğiniz kalıntılar kalır. Dişlerinizi fırçaladıktan sonra diş ipiyle temizlemezseniz diş temizliğiniz yarım kalmış demektir. şin aynı zamanda, ağız kokusuna neden olan bakterilere karşı da etkili bir maddedir. Birkaç küçük formül de verelim: Daha beyaz dişler için adaçayı yapraklarını iyice ufalayıp (pul biber gibi) diş fırçasını önce suya, ardından da bu adaçayı tozuna batırıp dişlerinizi fırçalayabilirsiniz. Bu diş beyazlatıcı adaçayı kürünü her gece yatmadan evvel düzenli olarak uyguladığınız takdirde dişlerinizdeki lekelerin azaldığını, daha temiz ve beyaz dişlere sahip olduğunuzu göreceksiniz. Çilek ya da çilek suyunun da diş beyazlatma ve ağız kokusunu giderme gibi faydaları vardır. Haftanın bir günü, olmuş bir çileği ikiye keserek diş fırçanızı içine bastırıp çilek suyuyla dişlerinizi fırçalayın. Zamanla ağız kokunuzun azaldığına, dişlerinizin ise beyazlaştığına şahit olacaksınız. Dişleri asitten uzak tutun Ağız ve diş sağlığında, kullanmanız gerekenler kadar kullanmamanız gerekenler de önemli. Limon ve sirkenin dişleri beyazlatmada kullanılması son derece yanlış. Asitli yapıları nedeniyle ikisi de dişlere büyük zarar verir. Evde hazırlayacağınız karbonatlı karışımla (1 çay kaşığı karbonatla 2 damla zeytinyağını karıştırın) da bembeyaz dişlere sahip olabilirsiniz. Bu malzemeleri karıştırın. Daha sonra diş fırçanızı bu diş beyazlatıcı karışımın içine batırıp dişlerinizi fırçalayın. Böylece sigara, kahve, çay gibi nedenlerle sararan dişlerinizin beyazlaşması sağlayabilirsiniz. Karbonat dişleri beyazlatmanın yanı sıra ağızdaki bakterileri ve zararlı mikroorganizmaları öldürür, ağızdaki plak tabakasını (diş taşı) temizler. Ancak çok sık uygulanması diş minesine zarar vereceğinden, sakıncalıdır. Karbonat kadar güçlü olmasa da, sofra tuzu da bilinen diş ve dişeti temizleyiciler arasındadır. Tuzlu suyla haftada bir, yatmadan önce yapacağınız gargara ağızdaki bakterileri öldürür, dişetlerini güçlendirir ve iltihap oluşumunu önler. Sebze ve meyvelerle daha beyaz dişler Gelelim besin maddeleriyle yapabileceğimiz doğal temizliğe... Elma, havuç, ayva gibi sert meyveleri doğramadan, kabuğuyla yiyin. Bu sert meyveler doğal diş fırçası gibidir. Dişe hiçbir zarar vermeden beyazlamasına yardımcı olur. Sebzelerden kereviz de dişlerimizi koruyucu özelliğe sahiptir. Kereviz ekstra çiğneme gerektiren bir yiyecektir; bu da fazladan tükürük salgılamamızı ve çürüklere neden olan bakterileri etkisiz hale getirmemizi sağlar. Buna ilaveten lifli ya da sert yapıdaki doğal yiyecekler dişetlerine masaj yapar ve diş aralarını temizler. Peynirin dişlerimiz için birden çok yararı vardır; ağzımızın PH dengesinin korunmasına yardımcı olur.Aynı zamanda çürüklere karşı koruyup yeni çürük oluşumunu engeller. Şekerli gıda tükettikten sonra yiyeceğiniz bir parça peynir, şekerin dişleri çürütme etkisini ortadan kaldırır. Yeşil çayda bulunan kateşin maddesi ise ağızdaki bakterilerin yok olmasına yardımcı olurken ağız kanserine yakalanma riskini oldukça düşürür. Kate62 63 GURME Sütün en güzel hali: peyniri, Dursunbey kaşarı, çökelek... Yöreler birbirine yakın olunca, peynir üretim usulleri de birbirine benziyor. Kimi zaman peynirin “olgunlaşması” için bekletildiği kabın malzemesi fark oluşturuyor; kimi zaman hayvanların otladığı çayırlardaki bitki çeşitleri... Balıkesir, Çanakkale, Bursa gibi Güney Marmara yörelerinde peynir yaparken kullanılan en tipik usul, “sepet” usulü. Bölgedeki neredeyse her ilçenin, kendi adıyla anılan bir sepet peyniri var. Örneğin Edremit’te zeytin dallarından örülmüş sepetlerde, genellikle keçi, koyun ve inek sütü karıştırılarak yapılan sepet peyniri; Gönen’de koyun ve inek sütünün karışımıyla yapılan sepet peynirine göre daha az tuzlu ve daha az yağlı. Ama bir peynirin kalitesini artıran en önemli etkenlerden birinin, yağ oranının yüksekliği olduğu unutulmamalı. Zaten bu yüzden, daha ağır kokusu ve tadına rağmen, yağlı koyun sütünden yapılan peynirler geleneksel olarak daha makbul ve daha pahalı oluyor. Geçmişi binlerce yıl öncesine dayanan peynir, belki de ekmekten sonra tarih boyunca tüketilen en temel gıda maddelerinden. Gelin peynirin tarihinde kısa bir yolculuğa çıkalım... rtaçağ’da yaşayan İtalyan yazar Giovanni Boccaccio, dünyanın ilk öykü yazarı kabul edilir. Boccaccio’ya bu ününü kazandıran eseri “Decamerone”da Floransalı yedi genç birbirlerine hikâyeler anlatırlar. Bu hikâyelerden birinde insanlar, rendelenmiş parmesan peynirinden oluşan bir dağın tepesinde yaşamakta ve durup dinlenmeden makarna pişirmektedirler. Pişirdikleri makarnaları dağdan aşağı yuvarlarlar ve makarnalar dağın eteklerinden inerken peynirle kaplanır. Boccaccio’nun engin hayal gücü onu bin yıl sonra bile hatırlamamızı sağlıyor. Bu hayal gücünü harekete geçiren peynir ise sekiz bin yıldır insanların damağını şenlendiriyor. Somut tarihsel kanıtları olmamakla birlikte, peynirin ilk kez Mezopotamya veya Hindistan’ın İndus Vadisi’nde çobanlar tarafından üretildiği sanılıyor. Peynir için öncelikle süt, bunun için de evcilleştirilmiş hayvanlara ihtiyaç var. İşte peynirin de koyun, keçi gibi hayvanların ilk kez evcilleştirildiği Asya’da kendiliğinden ekşimiş sütlerden yola çıkarak geliştirildiği ve buradan tüm dünyaya yayıldığı tahmin ediliyor. İtalya ve Fransa’da yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan “süt kesiğini süzme kapları”, bu ülkelerde MÖ 2800 yıllarında ilkel peynircilik yapıldığını gösteriyor. Babilliler peyniri “soyluların yiyeceği” olarak kabul ediyorlar. Tevrat ise peyniri “kahramanların yiyeceği” olarak anıyor. 64 Peynir zengini Türkiye Bugün dünya üzerinde binlerce peynir çeşidi var ve yerleşik bir hayvancılık kültürünün bulunduğu ülkemiz de bu konuda hayli zengin bir çeşitlilik gösteriyor. Türkiye’nin hemen her noktasında “yöreye özgü” usullerle yapılmış peynir türleri bulunuyor. Bugün market raflarını dolduran ithal, şık görünümlü peynirler daha fazla rağbet görüyor olabilir ama Türkiye’de tespit edilmiş 160 çeşit yerel peynir türü var. Bu sayı Avrupa’nın tamamında 650 civarında. Bizde yerel peynir üretiminin önemli bir bölümü, “kişisel tüketim” olarak adlandırılan aile içi tüketime dönük olarak gerçekleştiriliyor. Yani köylü ve çiftçi kendi peynirini yapıyor ve yiyor. Teknolojik altyapıya sahip standart tesislerin kurulmaması, peynir çeşitlerimizin devamlılığını geleneksel alışkanlıkların sürmesi şartına bağlıyor. Türkiye’de tüketimi en yaygın olan türler, beyaz peynir ve kaşar peyniri. Ülkenin hemen her yerinde bu iki peynirin üretimi var. Ancak Balıkesir ve ilçeleri, Çanakkale, Bursa, Adapazarı ve Trakya’yı içine alan bir bölgede yöresel peynirler hayli zenginleşiyor: Mihaliç peyniri, kelle peynirleri, İzmir tulumu, Bandırma loru, isli Çerkez peyniri, Manyas peyniri, Gönen sepeti, Kazdağı keçi peyniri, Ezine peyniri, Edremit sepet peyniri, Assos köy peyniri, Susurluk örgü peyniri, Bursa dil Beyaz peynir köftesi Peynir helvası Malzemeler: 200 g beyaz peynir, 2 dilim bayat ekmek içi, ¼ demet maydanoz, ¼ demet dereotu, 2 diş sarımsak, tuz, karabiber, yarım kahve fincanı rendelenmiş kaşar peyniri Malzemeler: 600 g tuzsuz taze peynir, 1 paket vanilya, 2 yumurta sarısı, 100 g irmik, 1,5 su bardağı tozşeker, Antepfıstığı Kızartmak için: 1 yumurta sarısı, 1 su bardağı galeta unu, 1 su bardağı ayçiçeğiyağı Hazırlanışı: Peyniri rendeleyin ve 1,5 çay bardağı kadarını ayırın. Geri kalanını tavaya alın ve orta ateşte eriyinceye kadar karıştırın.Yumurta sarılarını ve vanilyayı ekleyip hızlı hızlı karıştırın. İrmiği ilave edin ve kavurarak pişirin. Kalan peyniri ve şekeri ekleyin. Şeker tamamen eriyinceye kadar karıştırmaya devam edin. Helvayı ocaktan alıp yağlanmış bir fırın kabına aktarın. Kaşığın arkası ile bastırarak karışımı tepsiye yayın ve 200 derece fırında üzeri hafifçe kızarıncaya kadar pişirin. Antepfıstığıyla süsleyin. Dilimleyerek servis yapın. Hazırlanışı: Beyaz peyniri rendeleyin. Ufalanmış ekmek içi, ince kıyılmış maydanoz ile dereotu, kaşar peyniri, ezilmiş sarımsak, tuz ve karabiberi ilave edip yoğurun. Karışımdan ceviz büyüklüğünde parçalar koparıp elinizde yuvarlayın. Ayrı bir kapta yumurta sarısını çırpın. Köfteleri yumurta sarısına batırıp galeta ununa bulayın. Ayçiçeği yağında kızartın. 65 bulmaca ortadakiyle çarp Yuvarlaklara, saat yönünde ilerlendiğinde her sayı bir öncekinin ortadakiyle çarpımını veya bu çarpımın bir basamağını verecek şekilde sayılar yerleştirin. ÖRNEk: 48 24 2x 96 2x 6 12 7x 6 41 toplamı bul Boş kutulardan bazılarına 1-9 arasındaki rakamları her sütun ve satıra 3 rakam gelecek şekilde yerleştirin. Her sütun ve satırda ortada yer alan rakam diğer ikisinin toplamını vermeli. ÖRNEK: 2 4 9 5 7 9 7 2 3 6 5 1 4 9 5 2 9 4 2 3 9 1 5 6 8 7 5 9 SUDOKU 2 4 5 5 7 6 6 8 2 1 5 4 9 3 8 6 2 66 4 1 Sudoku bulmacamızı doğru cevaplandırarak [email protected] adresine ya da posta ile derneğimize gönderen 1 okurumuz, Bosch IXO şarjlı vidalama aleti kazanacak. Talihliler, 20 Nisan’a kadar doğru cevabı gönderen okurlarımız arasında yapılacak çekilişle belirlenecektir. Geçen ayın sudoku talihlisi: Ufuk KOL 3 Haberler 68
Benzer belgeler
1767-xx-XX İlk Uçan Balon Fikri. Balon fikri ilk kez 1766 yılında
nakliye uçağı projesinde önemli bir aşamayı geride bıraktı. MSN7 olarak adlandırılan ve bu yıl Fransız Hava
Kuvvetleri’ne teslim edilecek olan uçak ilk uçuşunu
gerçekleştirdi. Test pilotu Hugues Va...
160530-Havacılık ve Uzay Kronolojisi
İskenderun’da gerçekleştirildi. Panele Uçak Teknisyenleri Derneği’nin yanı sıra Türkiye Özel Sektör Havacılık
İşletmeleri Derneği (TÖSHİD), Türkiye Hava Yolları Pilotları
Derneği (TALPA), Türkiye H...
Artık LCC ler (TARİFELİ UCUZ HAVAYOLU ŞİRKETLERİ) charter
yapması ve önümüzdeki eylül ayında ilk A400M’nin THK’ye teslim
edilmesi planlanıyor.